Rhoads Murphey – Osmanlı Hükümdarlığını Keşfetmek (2025)

Rhoads Murphey’nin bu eseri, Osmanlı İmparatorluğu’nda egemenlik kavramının nasıl kurulduğunu, temsil edildiğini ve gündelik pratiklerle nasıl yaşandığını inceleyen kapsamlı bir çalışma sunuyor. Murphey, 1400–1800 arasındaki dört yüzyıllık dönemi ele alarak, sultanın otoritesini sadece hukuki veya askeri bir güç olarak değil, aynı zamanda ritüeller, semboller, mimari düzenlemeler ve törensel davranışlarla inşa edilen çok katmanlı bir yapı olarak yorumluyor. Egemenlik, bu çerçevede soyut bir kavram değil; gelenek, meşruiyet ve görünürlük üzerinden sürekli yeniden üretilen bir deneyim haline geliyor.

Kitapta, saray hiyerarşisi, törensel jestler, hediyeler, kıyafetler ve mimari düzenlemeler gibi unsurların siyasi anlamı titizlikle analiz ediliyor. Murphey, Osmanlı sarayının yalnızca idari bir merkez değil, imparatorluğun temsil gücünü taşıyan kültürel bir sahne olduğunu ileri sürüyor. Sultanın hareketleri, kamusal görünürlüğü ve hatta sessizliği bile egemenliğin sembolik diline dahil ediliyor. Bu yönüyle Osmanlı hükümranlığı, görünmez ideolojilerle değil, gözle görülen düzenlerle şekillenen bir “gösteri siyaseti” olarak tanımlanıyor.

Eserde ayrıca geleneğin sürekliliği ile değişim arasındaki dengeye de dikkat çekiliyor. Murphey, Osmanlıların tarih boyunca hem İslamî meşruiyet kaynaklarını hem de Bizans ve İran etkilerini harmanlayarak özgün bir egemenlik biçimi geliştirdiklerini savunuyor. ‘Osmanlı Hükümdarlığını Keşfetmek’ (‘Exploring Ottoman Sovereignty’), Osmanlı siyasal kültürünü ritüeller, semboller ve iktidar estetiği üzerinden okuyan derinlikli bir inceleme olarak öne çıkıyor. Egemenliğin sadece yönetmek değil, görünür kılmak, hatırlatmak ve temsil etmek olduğunu düşündürüyor.

  • Künye: Rhoads Murphey – Osmanlı Hükümdarlığını Keşfetmek: Osmanlı Saray-ı Hümayûnunda Gelenek, Temsil ve Âdet, 1400-1800, çeviren: Büşra Arabacı, Gordium Yayıncılık, tarih, 472 sayfa, 2025

Cătălin Pavel – Bizi İnsan Yapan Hayvanlar (2025)

Cătălin Pavel’in bu kitabı, insanın doğayla ve özellikle hayvanlarla kurduğu ilişkiyi arkeolojik bulgular üzerinden yeniden düşündürüyor. Yazar, hayvanları yalnızca ekonomik ya da biyolojik birer unsur olarak değil, insanın kimlik ve anlam üretme süreçlerinin asli ortakları olarak görüyor. Kürk, kuyruk ve tüy imgeleri kitabın eksenini oluşturuyor; bunlar hem maddi kültürün izlerini hem de insan zihninin sembolik yaratıcılığını temsil ediyor. Arkeozoolojik kalıntılar, kemikler, süs eşyaları ve sanat nesneleri aracılığıyla, insanın hayvanlarla kurduğu çok katmanlı ilişkinin tarih boyunca nasıl evrildiği gösteriliyor.

Pavel’e göre hayvanlar, insanın düşünme biçimini, duygusal deneyimini ve toplumsal örgütlenmesini biçimlendiriyor. İnsan kültürünün tarihi, aslında insan-hayvan ortaklığının tarihiyle iç içe geçiyor. Köpeklerin sadakati, kedilerin gizemi, kuşların özgürlük imgesi ya da atların güç sembolü oluşu hem biyolojik hem kültürel bir miras taşıyor. Bu ilişkilerde hayvanlar insanın yalnızca yansıması değil; aynı zamanda onun dünyayı anlamlandırma aracına dönüşüyor.

‘Bizi İnsan Yapan Hayvanlar: Arkeolojide Kürk, Kuyruklar ve Tüyler’ (‘Animalele care ne fac oameni. Blană, cozi și pene în arheologie’), doğa ile kültür arasındaki sınırın geçirgen olduğunu savunuyor. Arkeolojik izler, insanın hayvanlarla birlikte ürettiği anlam dünyasının kalıntılarını barındırıyor. Pavel, bu bulgular üzerinden insanı tanımlamanın yeni yollarını arıyor. Hayvanların insan tarihindeki yerini yeniden yorumlarken, insanın kendi doğallığını unutmuş modern benliğine de bir ayna tutuyor. Bu nedenle eser hem bilimsel hem felsefi bir sorgulama niteliği taşıyor.

  • Künye: Cătălin Pavel – Bizi İnsan Yapan Hayvanlar: Arkeolojide Kürk, Kuyruklar ve Tüyler, çeviren: Metin Ömer, Gordium Yayıncılık, tarih, 363 sayfa, 2025

Nicolas Iorga – Bizans’tan Sonraki Bizans (2025)

Nicolae Iorga’nın bu eseri, Bizans İmparatorluğu’nun 1453’te yıkılışından sonra kültürel, dini ve siyasi etkilerinin nasıl yaşamaya devam ettiğini inceliyor. ‘Bizans’tan Sonraki Bizanz’ (‘Byzance après Byzance’), Bizans’ın yalnızca bir devlet olarak sona ermediğini, aynı zamanda fikirleri, kurumları ve ruhuyla farklı coğrafyalarda varlığını sürdürdüğünü gösteriyor. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’ndaki idari gelenekler, Ortodoks kilisesinin örgütlenmesi ve Balkan toplumlarının kimlikleri bu mirasın güçlü biçimde hissedildiği alanlar olarak öne çıkıyor.

Iorga, Bizans’ın mirasının üç ana eksen üzerinden aktarıldığını anlatıyor: Birincisi, Osmanlıların merkeziyetçi devlet düzeninde Bizans bürokratik mirasının etkisi; ikincisi, Ortodoks kilisesi aracılığıyla dini otoritenin ve ritüellerin devamı; üçüncüsü ise Balkanlar’daki edebiyat, hukuk ve kültürel geleneklerde Bizans unsurlarının sürekliliği. Bu bağlamda Bizans, siyasi varlığı sona erse de, bir “medeniyet biçimi” olarak yaşamaya devam ediyor.

Kitap ayrıca Bizans’ın Batı dünyasıyla ilişkilerini de ele alıyor. Rönesans döneminde antik Yunan metinlerinin Bizans aracılığıyla Batı’ya taşınması, Avrupa kültürünün gelişiminde Bizans’ın oynadığı rolü vurguluyor. Iorga’ya göre Bizans, hem Doğu’da hem Batı’da köprü işlevi gören bir kültürel hafıza taşıyor.

Sonuçta ‘Bizans’tan Sonraki Bizans’, Bizans’ın ölümünden sonra bile yaşamaya devam eden bir “ikinci hayatı” olduğunu ortaya koyuyor. Bu miras, Osmanlı’dan Balkanlara, Rusya’dan Avrupa’ya kadar geniş bir dünyayı etkiliyor ve modern çağın kültürel temellerinde güçlü bir iz bırakıyor.

  • Künye: Nicolas Iorga – Bizans’tan Sonraki Bizans, çeviren: Ümit Eser, Gordium Yayıncılık, tarih, 2025