Rüya Kılıç — Deliler ve Doktorları (2026)

Rüya Kılıç’ın ‘Deliler ve Doktorları: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik’ adlı çalışması, akıl hastalığının yalnızca tıbbi bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir kurgu olduğunu ortaya koyuyor. Kitap, deliliğin tarihsel serüveni ile psikiyatrinin bir disiplin olarak kendine yer açma çabasını iç içe ele alarak, bu iki alanın birbirini nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte, “deli”nin toplum içindeki konumu sürekli yeniden tanımlanıyor. Bir yandan geleneksel anlayışların etkisi sürerken, diğer yandan modern tıbbın yükselişiyle birlikte delilik giderek denetlenmesi, sınıflandırılması ve tedavi edilmesi gereken bir alan haline geliyor. Bu dönüşüm, yalnızca bilimsel bir ilerleme değil; aynı zamanda devletin toplumu düzenleme ve kontrol etme biçimleriyle yakından ilişkili bir süreç olarak ele alınıyor.

Kitap, bu değişimi somut mekânlar üzerinden de izliyor. Süleymaniye Bimarhanesi’nden Toptaşı’na ve oradan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne uzanan hat, deliliğe yönelik yaklaşımın kurumsal dönüşümünü gözler önüne seriyor. Bu kurumlar, yalnızca tedavi merkezleri değil; aynı zamanda modernleşmenin ve disiplin altına almanın araçları olarak işlev görüyor.

Bu süreçte Louis Mongeri ve Mazhar Osman gibi isimler üzerinden psikiyatrinin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan gelişimi de takip ediliyor. Bu figürler, hem modern tıbbın temsilcileri hem de devletin sağlık politikalarının taşıyıcıları olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak eser, deliliğin tarihini anlatırken aslında modernleşmenin, tıbbileşmenin ve devletin birey üzerindeki etkisinin de hikâyesini kuruyor. Akıl hastalığına yönelik yaklaşımların değişimi, yeni kurulan Cumhuriyet’in toplum sağlığı, nüfus politikaları ve “sağlıklı birey” idealini nasıl şekillendirdiğini anlamak için güçlü bir pencere sunuyor.

Rüya Kılıç — Deliler ve Doktorları: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik
• Alfa Yayınları ve Tarih Vakfı Yurt Yayınları Ortak Yayını
Tarih • 288 sayfa • 2026

Sam Carr — Bütün O Yalnız İnsanlar (2026)

Sam Carr’ın bu kitabı, yalnızlığı bireysel bir eksiklik ya da başarısızlık olarak değil, modern yaşamın yaygın ve çoğu zaman görünmez bir deneyimi olarak ele alıyor. Carr, yalnızlığı teorik bir çerçeveye sıkıştırmak yerine farklı yaş, sınıf ve yaşam deneyimlerinden insanlarla yaptığı derinlemesine sohbetler üzerinden inceliyor. Böylece kitap, yalnızlığın tek bir biçimi olmadığını; aksine her bireyde farklı şekillerde ortaya çıkan çoğul bir deneyim olduğunu gösteriyor.

Eserde öne çıkan temel fikir, yalnızlığın fiziksel yalnızlıkla sınırlı olmadığı. İnsanlar kalabalıklar içinde, ilişkilerin ortasında ya da sosyal olarak “bağlantılı” göründükleri anlarda bile derin bir yalnızlık hissedebiliyor. Bu durum, yalnızlığın esasen anlaşılmama, duyulmama ve kendini ifade edememe duygusuyla ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Carr’ın görüştüğü kişiler arasında gençler, yaşlılar, ebeveynler, eşini kaybetmiş bireyler ve bakım verenler yer alıyor; bu çeşitlilik, yalnızlığın evrensel ama aynı zamanda son derece kişisel bir deneyim olduğunu vurguluyor.

‘Bütün O Yalnız İnsanlar’ (All the Lonely People’) aynı zamanda yalnızlığın neden bu kadar az konuşulduğunu sorguluyor. Carr’a göre yalnızlık yalnızca acı verici değil, aynı zamanda utançla çevrili bir duygu. Toplumsal normlar, bireyleri güçlü, bağımsız ve sürekli bağlantı hâlinde görünmeye zorlarken, yalnızlık çoğu zaman gizlenmesi gereken bir zayıflık gibi algılanıyor. Bu sessizlik ise yalnızlığı daha da derinleştiriyor ve bireyleri kendi deneyimleriyle baş başa bırakıyor.

Carr’ın yaklaşımı akademik olmaktan çok insani bir nitelik taşıyor. Kitap, istatistikler ya da kesin çözümler sunmak yerine insanların kendi seslerini öne çıkarıyor. Yazar, yalnızlığı “çözülmesi gereken bir problem” olarak değil, anlaşılması ve paylaşılması gereken bir deneyim olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, okura yalnız olmadığını hissettiren bir karşılaşma alanı yaratıyor.

Sonuç olarak kitap, yalnızlığı ortadan kaldırmayı vaat etmiyor; onunla kalmayı, onu anlamayı ve konuşulabilir kılmayı öneriyor. Bu nedenle eser, yalnızlık üzerine hızlı çözümler sunan bir rehber değil, daha çok empatiyi ve ortak insanlık hâlini derinleştiren bir anlatı olarak önem taşıyor.

Sam Carr — Bütün O Yalnız İnsanlar: Herkes Yalnız, Kimse Bundan Söz Etmiyor
Çeviren: Ayşegül Nacu • Okuyanus Yayınları
Psikoloji • 260 sayfa • 2026

Paolo Milone — İnsanları Bağlama Sanatı (2026)

Paolo Milone’nin bu kitabı, bir psikiyatristin uzun yıllar boyunca psikiyatri servislerinde edindiği deneyimleri anlatan çarpıcı bir anlatı sunuyor. Milone, özellikle acil psikiyatri servislerinde çalışırken karşılaştığı ağır ruhsal krizleri, hastaların yaşadığı iç dünyaları ve doktorların bu durumlarla baş etmeye çalışırken yaşadığı etik ve duygusal gerilimleri aktarıyor. ‘İnsanları Bağlama Sanatı’ (‘L’arte di legare le persone’) adını psikiyatride bazen zorunlu olarak uygulanan fiziksel kısıtlama yönteminden alıyor ve bu uygulamanın yalnızca teknik bir müdahale olmadığını, aynı zamanda derin bir insanlık dramı barındırdığını gösteriyor. Milone, bu deneyimleri anlatırken psikiyatrinin yalnızca bir tıp disiplini olmadığını, insan kırılganlığını anlamaya çalışan bir alan olduğunu vurguluyor. Böylece okuyucuya akıl hastanelerinin kapalı dünyasında yaşanan gerçekleri yakından görme imkânı sunuyor.

Kitapta yer alan anlatılar çoğu zaman kısa sahneler, gözlemler ve düşünceler üzerinden ilerliyor. Milone, psikotik kriz yaşayan hastaları, intihar riski taşıyan gençleri veya ağır travmalarla mücadele eden insanları anlatırken onların yalnızca hastalıklarını değil, aynı zamanda insanlıklarını da görünür kılıyor. Bu yaklaşım psikiyatrinin soğuk ve teknik bir alan olduğu yönündeki yaygın algıyı sorguluyor. Yazar aynı zamanda doktorların da bu süreçte yoğun bir psikolojik yük taşıdığını gösteriyor. Hastalarla kurulan ilişkiler, başarısızlık korkusu ve bazen kaçınılmaz olan müdahaleler doktorların iç dünyasında derin izler bırakıyor.

Milone kitabın genelinde psikiyatrinin sınırlarını ve etik sorularını tartışıyor. Bir insanı korumak için onu zorla kısıtlamanın yarattığı çelişki, özgürlük ile güvenlik arasındaki gerilim ve ruhsal acının anlaşılması gibi konular metnin merkezinde yer alıyor. Milone bu deneyimleri sade ama yoğun bir anlatımla aktararak okuyucuyu psikiyatrinin en zor alanlarından biriyle yüzleştiriyor. Bu nedenle kitap, ruhsal hastalıkları yalnızca klinik bir sorun olarak değil, aynı zamanda insani ve toplumsal bir mesele olarak düşünmeyi sağlayan önemli bir tanıklık niteliği taşıyor.

Paolo Milone — İnsanları Bağlama Sanatı
Çeviren: Hande Kınacı • Okuyanus Yayınları
Psikiyatri • 212 sayfa • 2026

Robert Castel — Psikiyatrinin Doğuşu (2026)

Robert Castel bu eserinde modern psikiyatrinin doğuşunu, tıbbî bir ilerleme anlatısı olarak değil, toplumsal denetim mekanizması olarak okuyor. Deliliğin nasıl tanımlandığını, sınıflandırıldığını ve kurumsal yapılara hapsedildiğini tarihsel bir hat üzerinden çözümlüyor. Akıl hastanelerinin yalnızca tedavi mekânı olmadığını, aynı zamanda düzen üretme aygıtları olduğunu gösteriyor. Delilik, toplumsal normdan sapma olarak inşa ediliyor ve bu sapma yönetilebilir bir kategoriye dönüştürülüyor.

Castel, “aliénisme” olarak adlandırılan dönemi, psikiyatrinin altın çağı olarak değil, normalleştirme projesinin kurumsallaşması olarak yorumluyor. Tıp, hukuk ve devlet arasındaki ilişkileri görünür kılıyor. Bireyin özerkliği yerine, uyumlu ve denetlenebilir bir özne modeli kuruluyor. Psikiyatrik bilgi, bilimsel tarafsızlık iddiası taşıyor gibi görünse de iktidar ilişkileriyle iç içe ilerliyor. Akıl hastalığı, biyolojik bir sorun olmanın ötesinde sosyal bir kategoriye dönüşüyor.

‘Psikiyatrinin Doğuşu’ (‘L’Ordre psychiatrique: L’âge d’or de l’aliénisme’), psikiyatrinin tarihini eleştirisel bir perspektifle yeniden kuruyor. Castel, delilikle mücadele söyleminin arkasındaki politik ve ideolojik yapıları açığa çıkarıyor. Eser, psikiyatriyi yalnızca bir sağlık alanı olarak değil, modern toplumun düzen kurma biçimlerinden biri olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle kitap, sosyoloji, siyaset teorisi ve eleştirel düşünce alanında temel bir referans metni oluyor. Akıl, norm ve iktidar arasındaki ilişkiyi anlamak isteyenler için kalıcı bir düşünsel çerçeve sunuyor. Deliliğin nasıl bir toplumsal kategoriye dönüştürüldüğünü gösteriyor ve modern bireyin hangi normlar içinde tanımlandığını sorgulatıyor. Okuru, psikiyatrik bilginin doğal değil, tarihsel olarak kurulan bir yapı olduğunu düşünmeye çağırıyor.

Robert Castel — Psikiyatrinin Doğuşu: Ruh Hekimliğinin Altın Çağı
Çeviren: P. Burcu Yalım • Nika Yayınevi
Psikiyatri • 350 sayfa • 2026

Orna Ophir – Şizofreni (2025)

Orna Ophir bu kitapta, şizofreniyi yalnızca klinik bir hastalık olarak değil, modern dünyanın akıl, normallik ve sınır fikrini sürekli yeniden kuran tarihsel bir eşik olarak ele alıyor. Şizofreni, Ophir’e göre, bireysel bir ruhsal bozulmadan çok daha fazlasını ifade ediyor; modernliğin korkularını, belirsizliklerini ve denetim arzusunu yoğunlaştıran bir ayna işlevi görüyor. Bu nedenle kitap, tanı koyma çabalarının ardındaki kültürel, siyasal ve kurumsal dinamikleri görünür kılıyor.

‘Şizofreni: Bitmemiş Bir Tarih’ (‘Schizophrenia: An Unfinished History’), şizofreni kavramının 19. yüzyıl sonundan itibaren nasıl üretildiğini, genişletildiğini ve zamanla nasıl daraltıldığını izliyor. Psikanalizden biyolojik psikiyatriye, hastanelerin gündelik pratiklerinden bilimsel sınıflandırma rejimlerine uzanan bu süreçte, tanının hiçbir zaman nötr olmadığını gösteriyor. Ophir, her dönemin kendi korkularını ve beklentilerini şizofreni kavramına yüklediğini, böylece hastalığın hem bilimsel hem ideolojik bir nesneye dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Kitap, sessiz bırakılmış hasta deneyimlerine özel bir dikkat gösteriyor. Kurumların diliyle bireyin yaşantısı arasındaki uçurumu açığa çıkarırken, damgalama, dışlama ve normalleştirme mekanizmalarının nasıl işlediğini tartışıyor. Şizofreni burada, aklın sınırlarını test eden rahatsız edici bir hatırlatma olarak beliriyor.

‘Şizofreni: Bitmemiş Bir Tarih’, psikiyatrinin tarihine eleştirel bir katkı sunarken, akıl sağlığı politikalarının toplumsal arka planını anlamak isteyen herkes için temel bir eser olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Orna Ophir – Şizofreni: Bitmemiş Bir Tarih, çeviren: Oya Gürbahçe, Fol Kitap, psikiyatri, 384 sayfa, 2025

Anders Hansen – Güçlü Beyin (2025)

Anders Hansen, bu kitabında modern insanın tükenmişlik, dikkat dağınıklığı, depresyon ve kronik stresle kurduğu ilişkiyi beyin biyolojisi üzerinden açıklıyor. Zihinsel sorunların yalnızca psikolojik ya da iradeyle ilgili olmadığını, büyük ölçüde hareketsiz yaşamla bağlantılı olduğunu savunuyor. Hansen’e göre beyin, evrimsel olarak hareket etmek üzere biçimleniyor ve bu beklenti karşılanmadığında zihinsel denge bozuluyor.

‘Güçlü Beyin: Hareket Ettikçe Güçlenen Bir Beynin Anatomisi’ (‘Hjärnstark: Hur motion och träning stärker din hjärna’) , düzenli egzersizin hafıza, odaklanma, yaratıcılık ve duygusal dayanıklılık üzerindeki etkilerini güncel nörobilim araştırmalarıyla ortaya koyuyor. Sudoku, bulmaca ya da zihinsel takviyelerle kıyaslandığında hareketin çok daha güçlü bir “beyin jimnastiği” sağladığını gösteriyor. Yürüyüş, koşu ya da basit fiziksel aktiviteler sırasında beynin yeni hücreler ürettiğini, bağlantılarını güçlendirdiğini ve stres hormonlarını düzenlediğini anlatıyor.

Hansen, DEHB ve depresyon gibi durumlarda egzersizin neden bu kadar etkili olduğunu da açıklıyor. Hareket, beynin ödül sistemini doğal biçimde uyarıyor, kaygıyı azaltıyor ve zihinsel berraklığı artırıyor. Bu etki, kısa vadeli bir rahatlamadan ibaret kalmıyor; düzenli tekrarlandığında kalıcı bir zihinsel dönüşüm sağlıyor.

‘Güçlü Beyin’, iyi hissetmenin karmaşık yöntemlerde değil, bedeni harekete geçirmekte yattığını savunuyor. Kitap, zihinsel sağlığı yeniden düşünmek açısından önemli bir yerde duruyor ve okuru ilk adımı atmaya çağırıyor.

  • Künye: Anders Hansen – Güçlü Beyin: Hareket Ettikçe Güçlenen Bir Beynin Anatomisi, çeviren: Aylin Ünal, Nova Kitap, bilim, 232 sayfa, 2025

Harry Stack Sullivan – Psikiyatride Kişiler Arası İlişkiler Teorisi (2025)

Harry Stack Sullivan’ın bu eseri, insan psikolojisini yalnızca içsel süreçlerle değil, kişilerarası ilişkiler ağı içinde anlayan devrimci bir yaklaşım ortaya koyuyor. İlk kez 1953’te yayımlanan bu kitap, klasik psikanalizin bireyin iç dünyasına odaklanan modelini aşarak, ruhsal bozuklukların toplumsal bağlamını merkeze alıyor. Sullivan’a göre kişilik, içe dönük bir yapı değil, ilişkilerde şekillenen dinamik bir süreçtir.

‘Psikiyatride Kişiler Arası İlişkiler Teorisi’ (‘The Interpersonal Theory of Psychiatry’), benliğin gelişimini erken çocuklukta kurulan sosyal etkileşimlerle açıklar. Sevgi, güven ve kabul görme deneyimleri sağlıklı bir benlik inşasının temelini oluştururken; reddedilme, utanç veya kaygı gibi deneyimler nevrotik örüntülere yol açıyor. Sullivan, kaygının kökenini bireysel içgüdülerde değil, başkalarıyla yaşanan gerilimlerde buluyor. Ona göre psikiyatrik rahatsızlıklar, iletişim bozuklukları ve kişilerarası kopuklukların sonucudur.

Kitap, özellikle şizofreni ve anksiyete bozuklukları üzerine yaptığı gözlemlerle dikkat çekiyor. Sullivan, bu tür rahatsızlıkların anlaşılabilmesi için hastanın toplumsal çevresiyle olan etkileşimlerinin dikkatle incelenmesi gerektiğini vurguluyor. Terapide ise amaç, hastayı izole bir birey olarak değil, bir ilişki ağı içinde anlamaktır. Terapist, yalnızca dinleyen değil, etkileşime katılan bir kişi olmalıdır.

Kitap, psikiyatride “kişilerarası okul”un temel metni olarak kabul ediliyor. Sullivan’ın yaklaşımı hem dinamik psikiyatriye hem de çağdaş psikoterapiye derin etkiler bıraktı. Bugün bilişsel-davranışçı terapiden grup terapisinin ilkelerine kadar pek çok modelde onun izleri görülüyor. Kitap, ruhsal sağlığı bireysel değil, ilişkisel bir gerçeklik olarak tanımlayarak psikiyatri tarihine kalıcı bir yön kazandırıyor.

  • Künye: Harry Stack Sullivan – Psikiyatride Kişiler Arası İlişkiler Teorisi, çeviren: Feyza Doğan, Albaraka Yayınları, psikiyatri, 432 sayfa, 2025

Harry Stack Sullivan – Psikiyatrik Görüşme (2025)

Harry Stack Sullivan, psikiyatrik görüşmeyi sadece bilgi alma süreci olarak değil, hastayla kurulan özel bir insanî etkileşim biçimi olarak tanımlıyor. Görüşme, psikoterapinin temelini oluşturuyor ve yalnızca tanı koymaya değil, tedaviye de hizmet ediyor. Ona göre, hastanın söyledikleri kadar söyleyemedikleri de dikkatle değerlendirilmesi gereken işaretler taşıyor.

‘Psikiyatrik Görüşme: Psikiyatrik Görüşme Üzerine Uygulamalı Bir Kılavuz’ (‘The Psychiatric Interview’), terapistin iletişim biçimi ve yaklaşımının hastayla kurulan ilişkiyi nasıl şekillendirdiğini detaylandırıyor. Terapist yalnızca dinleyen değil; dikkatle yönlendiren, empatik şekilde yaklaşan, yargılamadan sorular soran aktif bir katılımcı olarak rol alıyor. Bu etkileşim, hastanın kendi iç dünyasını açmasına ve bilinçdışı çatışmalarını ifade etmesine yardımcı oluyor.

Sullivan, özellikle “kişilerarası ilişkiler teorisi” çerçevesinde, bireyin yaşadığı psikopatolojilerin sosyal ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor.

Psikiyatrik görüşmenin saf bir teknik değil, etik sorumluluk içeren bir süreç olduğuna vurgu yapılıyor. Görüşme boyunca terapistin amacı yalnızca semptomları anlamak değil, hastayı bir bütün olarak tanımak ve değişime alan açacak güvenli bir atmosfer yaratmak oluyor. Sullivan, terapist-hasta ilişkisinde dürüstlük, dikkat ve insanî duyarlılığın önemini merkeze yerleştiriyor. Bu yaklaşım, hem psikiyatrik hem de felsefî bir yön taşıyor.

  • Künye: Harry Stack Sullivan – Psikiyatrik Görüşme: Psikiyatrik Görüşme Üzerine Uygulamalı Bir Kılavuz, çeviren: Sayat Müller, Kanon Kitap, psikoloji, 260 sayfa, 2025

Kolektif – Varoluş (2024)

Rollo May, Ernest Angel ve Henri F. Ellenberger gibi varoluşçu psikolojinin öncülerinin editörlüğünü yaptığı ‘Varoluş: Psikiyatri ve Psikolojide Yeni Bir Boyut’ kitabı, 1958’den beri psikolojide varoluşçu yaklaşımın en kapsamlı ve anlaşılır açıklaması olarak kabul edilir.

Kitap, varoluşçu analitik hareketin önde gelen isimlerinin yazılarını bir araya getirerek, akıl hastalıklarını anlamaya çalışan varoluşçu yaklaşımı tanımlıyor.

Klasik vaka örnekleri ve diğer yazılar aracılığıyla, insanı konu alan bilimlerde çalışanlara varoluşçu bakış açısı sunuyor.

Anksiyete, özgürlük, sorumluluk, ölüm, anlam arayışı gibi konular derinlemesine inceleniyor.

Varoluşçu terapinin temel ilkeleri, teknikleri ve uygulama alanları hakkında bilgi veriliyor.

Varoluşçu psikoloji, psikanaliz, davranışçılık gibi diğer psikolojik yaklaşımlarla karşılaştırılıyor ve farklılıkları vurgulanıyor.

Kitap, varoluşçu psikolojinin günümüzde farklı alanlarda nasıl kullanıldığına dair örnekler sunuyor.

Varoluşçu psikoloji, insanın iç dünyasını ve deneyimlerini daha bütüncül bir şekilde anlamamıza yardımcı oluyor.

Varoluşçu terapi, özellikle anksiyete, depresyon ve varoluşsal krizler gibi sorunlarda etkili bir tedavi yöntemi olarak kabul ediliyor.

Kitap, varoluşçu psikoloji üzerine yapılan araştırmalara temel bir kaynak olmuştur.

İnsanın varoluşsal deneyimlerini anlamak isteyen herkes için önemli bir kaynak niteliğinde.

Kitap, psikologlar, psikiyatristler, felsefe ve din bilimleriyle ilgilenenler ve kendi iç dünyasını keşfetmek isteyen herkes için değerli bilgiler sunuyor.

  • Künye: Kolektif – Varoluş: Psikiyatri ve Psikolojide Yeni Bir Boyut, editör: Rollo May, Ernest Angel, Henri F. Ellenberger, çeviren: Ebru Kılıç, Albaraka Yayınları, psikoloji, 456 sayfa, 2024

Uma Naidoo – Gıdaların Beyniniz Üzerindeki Etkisi (2024)

Her gün kızartma yiyorsanız haftada bire indirin.

Haftada bir yiyorsanız ayda bire indirmeye çalışın.

Hiç kızartma yemiyorsanız zaten mutluluğa doğru yol alıyorsunuz demektir!

Harvardlı psikiyatrist Uma Naidoo üniversite sırasında, derslerin yoğunluğundan ve stresinden uzaklaşabilmek için yemek yapmaya başladı.

Psikoloji eğitimiyle birlikte mutfak sanatları onun vazgeçilmez bir parçası haline geldi.

Beslenme uzmanı da olmasının ardından, kendisine gelen kaygı bozukluğu, depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu yaşayan; obsesif kompulsif bozukluktan mustarip ve diğer psikolojik rahatsızlıklarla mücadele eden pek çok danışanının beslenme rejimlerini düzenleyerek onlara yardım etti.

‘
Gıdaların Beyniniz Üzerindeki Etkisi’nde Uma Naidoo, sağlıklı yiyecekler tüketmenin, nitelikli ve lezzetli yemekler yapmanın psikolojik rahatsızlıklarla mücadele etmedeki önemi üzerinde duruyor.

  • Kaygı hastaları hangi gıdalardan kaçınmalı?
  • Depresyondan kurtulmak için neler tüketilmeli?
  • Dikkat eksikliği ve hiperaktiviteyi azaltmak için neler yapılmalı?
  • Şekerli içecekler, kızartmalar, fastfood tarzı beslenme tüm bu hastalıkları nasıl etkiliyor?

Uma Naidoo birbirinden güzel yemek tarifleriyle sağlığa giden yolun kapısını bu kitapta aralıyor.

  • Künye: Uma Naidoo – Gıdaların Beyniniz Üzerindeki Etkisi: Depresyon, Kaygı, TSSB, OKB, DEHB ve Diğer Hastalıklarla Mücadelede Gıdaların Şaşırtıcı Rolü Üzerine Bir Rehber, çeviren: Leyla Tonguç Basmacı, Kolektif Kitap, sağlık, 400 sayfa, 2024