Kolektif — Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan (2026)

‘Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan’, yalnızca bir akademisyene adanmış bir derleme olmaktan öte, düşünmenin kendisini politik ve etik bir eylem olarak yeniden hatırlatan kolektif bir çağrı niteliğinde. Kitap, Fatmagül Berktay’ın metinlerini tekrar etmek yerine, onun nasıl düşündüğünü, hangi soruların peşinden gittiğini ve dünyayla nasıl bir ilişki kurduğunu izliyor. Böylece düşünceyi kapalı bir kuramsal alan olmaktan çıkarıp, dünyaya yönelen, sorumluluk üstlenen ve birlikte üretilen bir pratik olarak konumlandırıyor.

Kitapta yer alan yazılar, politik aktörlük, dünyaya karşı sorumluluk, bakım emeği, suskunluk deneyimi gibi temalarda yazılmış metinleri bir araya getiriyor. Siyaset teorisinden feminist düşünceye, otoriterlik tartışmalarından dostluk ve bakım kavramına kadar uzanan geniş bir yelpaze, düşünmenin tekil değil çoğul bir faaliyet olduğunu gösteriyor. Metinler, yalnızca analiz yapmıyor; aynı zamanda dünyaya karşı sorumluluk alma, eşitsizlikleri sorgulama ve politik olanı yeniden kurma çabasını birlikte taşıyor. Böylece kitap, farklı disiplinlerin kesiştiği bir düşünsel karşılaşmalar alanına dönüşüyor.

Kitabın Sevgi Uçan Çubukçu tarafından yazılan sunuş metni ise bu bütünün felsefi zeminini kuruyor. Düşünmenin, dünyadan kopuk bir zihinsel egzersiz değil, etik ve politik bir yükümlülük olduğunu vurguluyor. Yaşamanın, yalnızca var olmak değil; anlam aramak, sorgulamak ve müdahil olmak anlamına geldiğini hatırlatıyor. Bu yaklaşımda düşünmek, iktidar ilişkilerini görünür kılan, geçmişle hesaplaşan ve bastırılan seslerin izini süren bir eylem haline geliyor.

Kitapta öne çıkan bir diğer eksen, dostluk ve çoğulluk fikri etrafında şekilleniyor. Dostluk, burada özel alanla sınırlı bir duygu değil; birlikte düşünmenin ve kamusal bir dünya kurmanın koşulu olarak ele alınıyor. Farklılıkların yan yana durabildiği, mesafenin ve ayrılığın korunduğu bir ilişki biçimi olarak dostluk, politik bir anlam kazanıyor. Bu bağlamda birlikte düşünmek, yalnızca entelektüel bir faaliyet değil; aynı zamanda dünyayı birlikte kurma iradesi anlamına geliyor.

Eserde feminist düşünce de belirleyici bir yer tutuyor. Kadınların tarih boyunca nasıl görünmez kılındığını sorgulayan yaklaşım, yalnızca eksik bir temsili düzeltmeye çalışmıyor; bilginin, tarihin ve teorinin nasıl kurulduğunu da yeniden düşünmeye açıyor. Böylece kitap, kişisel olan ile politik olan arasındaki bağı güçlendirirken, düşünmenin aynı zamanda bir konum alma ve müdahale etme biçimi olduğunu gösteriyor.

Sonuç olarak bu armağan kitabı, okuru düşünmeye, sorgulamaya ve dünyaya karşı sorumluluk almaya çağırıyor. Berktay’ın entelektüel mirası burada, yeni başlangıçların zemini olarak yeniden kuruluyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Alev Aslan, Asuman Suner, Aykut Çelebi, Aylin Kılıç Cepdibi, Aynur Soydan Erdemir, Ayşe Güneş Ayata, Ayşe Köse Badur, Ayşenur Emer, Deniz Kandiyoti, Eser Köker, Feride Çiçekoğlu, Füsun Üstel, Gürcan Türkoğlu, Güven Gürkan Öztan, H. Birsen Hekimoğlu, İnci Özkan Kerestecioğlu, Kağan Şeker, Levent Köker, M. İnanç Özekmekçi, Meral Özbek, Namık Sinan Turan, Nimet Altıntaş, Nur Kıpçak, Özgür Emrah Gürel ve Virginia Keyder.

Kolektif — Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan
Hazırlayan: Sevgi Uçan Çubukçu • Metis Yayınları
Armağan • 512 sayfa • 2026

Lynne Segal — Yaslan Bana (2026)

Lynne Segal’in kişisel deneyimleriyle politik düşünceyi iç içe geçirdiği, bakım kavramını merkeze alan güçlü bir feminist metin. Segal, kendi yaşam öyküsünü anlatırken annelikten yaşlılığa, eğitimden feminist harekete uzanan geniş bir alanda bakımın anlamını sorguluyor ve bireysel deneyimlerin nasıl politik bir çerçeveye oturduğunu gösteriyor.

‘Yaslan Bana’ (‘Lean on Me’), bakımın yalnızca bir emek biçimi olmadığını, aynı zamanda insanlar arasındaki karşılıklı bağımlılığı ve kırılganlığı görünür kılan temel bir ilişki biçimi olduğunu vurguluyor. Segal, bakım üzerinden kurulan ilişkilerin hem toplumsal hem de etik bir zemin oluşturduğunu söylüyor ve bu zeminin günümüz dünyasında giderek aşındığını dile getiriyor. Neoliberal politikaların refah devletini zayıflattığını, eğitimi araçsallaştırdığını ve eşitsizlikleri derinleştirdiğini tartışıyor.

Metin aynı zamanda iklim krizi ve otoriterleşme gibi küresel sorunları da bakım perspektifiyle ele alıyor. Segal, bu krizlerin yalnızca politik ya da ekonomik meseleler olmadığını, aynı zamanda bakım ilişkilerinin zayıflamasıyla bağlantılı olduğunu öne sürüyor. Bu nedenle bakım, onun düşüncesinde hem insanlar arası hem de insan-doğa ilişkisini kapsayan geniş bir etik-politik kavram haline geliyor.

Yazar, feminist düşüncenin kişisel olanın politik olduğu fikrini yeniden hatırlatıyor ve bunu somut bir anlatıyla güçlendiriyor. Kendi yaşamını açarak okuru da düşünmeye davet ediyor, bakımın ihmal edildiği bir dünyada dayanışmanın nasıl yeniden kurulabileceğini sorgulatıyor.

Sonuçta kitap, yaşamın tek başına sürdürülemeyeceğini, var olmanın başkalarına yaslanmayı gerektirdiğini ortaya koyuyor ve birlikte yaşamanın ancak karşılıklı özen, sorumluluk ve dayanışma ile mümkün olduğunu savunuyor.

Lynne Segal — Yaslan Bana: Radikal Bakım Politikası
Çeviren: Ebru Kılıç • Livera Yayınevi
Feminizm • 304 sayfa • 2026

Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak (2026)

Ayla Türksoy’un ‘Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak’ adlı çalışması, travmayı yalnızca bireysel bir yara olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir deneyim olarak ele alıyor. Kitap, travmanın kadın deneyimiyle nasıl iç içe geçtiğini gösterirken, yazının yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda iyileştirici bir araç olduğunu vurguluyor. Türksoy, kadınların neden yazması gerektiğini tartışırken, yazmayı hem bir direniş hem de bir hafıza kurma pratiği olarak konumlandırıyor. Böylece travma, sessizliğe hapsedilen bir deneyim olmaktan çıkıp dile gelen, paylaşılan ve dönüştürülen bir sürece evriliyor.

Eserde, edebiyatın bu dönüştürücü gücü, özellikle Füruzan’ın öyküleri üzerinden somutlaştırılıyor. Travmanın metaforlar aracılığıyla ifade edilişi, onun anlaşılmasını ve aktarılmasını kolaylaştıran bir araç olarak öne çıkıyor. “Kadınca Travma Metafor Menüsü” gibi bölümler, soyut acıların somut imgelerle kavranmasını sağlıyor. Bunun yanında başarı baskısı ve imposter sendromu gibi konular üzerinden, travmanın yalnızca açık yaralarla değil, gündelik hayatın görünmez gerilimleriyle de şekillendiği gösteriliyor.

Kitap aynı zamanda travmayı bireysel bir zayıflık olarak değil, patriyarkal düzenin ürettiği yapısal şiddetin bir sonucu olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, okuru travmanın kökenlerini daha geniş bir çerçevede düşünmeye yönlendiriyor. Kuşaklararası aktarım, çocuklar için onarıcı adalet gibi başlıklar ise travmanın yalnızca geçmişe ait olmadığını, bugünü ve geleceği de biçimlendirdiğini ortaya koyuyor. Sonuçta eser, travmanın nasıl anlatıldığı ve kimin anlatabildiği sorularını merkeze alarak, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde güçlü bir farkındalık alanı açıyor.

Kitap aynı zamanda, Feride Çiçekoğlu, Nilüfer Güngörmüş ve Hande Gazey ile yapılmış söyleşiler de barındırıyor.

Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak
• Nika Yayınevi
Feminizm • 300 sayfa • 2026

Feyza Toprak — Kuantumdan Feminizme (2026)

Feyza Toprak’ın ‘Kuantumdan Feminizme: Nasıl Bir Ontoloji?’ adlı eseri, modern bilimin en sarsıcı kırılmalarından biri olan kuantum devrimini, felsefi düşünce ve feminist teoriyle buluşturarak gerçekliğe dair yerleşik kabulleri yeniden sorguluyor. Kitap, evrenin sabit, düzenli ve dışarıdan gözlemlenebilir bir yapı olduğu fikrini reddederek; belirsizlik, dolanıklık ve ilişkisel varoluş kavramları etrafında yeni bir ontoloji kuruyor.

Eserin çıkış noktası, kuantum fiziğinin ortaya koyduğu radikal sonuçların yalnızca bilimsel alanla sınırlı kalmadığı fikri. Parçacıkların çoklu konumları, gözlemcinin sürece dahil oluşu ve dolanıklık gibi olgular, bilgi ile varlık arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Bu bağlamda kitap, klasik Kartezyen ikilik anlayışını aşarak doğa-kültür, özne-nesne ve madde-anlam ayrımlarının çözüldüğü bir düşünce alanı açıyor.

İçerik ilerledikçe kuantum devrimi, yalnızca fiziksel bir paradigma değişimi değil, aynı zamanda epistemolojik ve etik bir dönüşüm olarak ele alınıyor. Özellikle “katılımcı evren” fikrinin, gerçekliğin dışarıdan keşfedilen değil, etkileşim içinde kurulan bir süreç olduğunu öne sürüyor. Bu yaklaşım, bireyi pasif gözlemci olmaktan çıkarıp ontolojik olarak sorumlu bir özneye dönüştürüyor.

Kitap, bu teorik çerçeveyi Gilles Deleuze’ün oluş ve içkinlik felsefesiyle derinleştiriyor. Deleuze’ün köksap (rizom) modeli üzerinden, hiyerarşik ve sabit yapıların yerine ağsal, çoğul ve akışkan ilişkiler öneriliyor. Bu hat, Karen Barad’ın eylemsel gerçekçiliği ve Donna Haraway’in siborg düşüncesiyle birleşerek, insan-merkezci ontolojiyi aşan yeni materyalist ve queer perspektiflere uzanıyor.

Son bölümlerde ise doğa ve beden yeniden konumlandırılıyor. Kadın, madde ve doğa arasına yerleştirilen tarihsel hiyerarşiler çözülürken; ilişkisel, dolanık ve sürekli oluş halinde bir varlık anlayışı öneriliyor. Böylece kitap, kuantum ontolojisinden yeni materyalist feminizme uzanan düşünsel hattı bir dönüşüm haritası olarak çiziyor ve gerçekliğin, sabit bir yapıdan çok, sürekli kurulan bir ilişkiler ağı olduğunu ortaya koyuyor.

Feyza Toprak — Kuantumdan Feminizme: Nasıl Bir Ontoloji?
• Fol Kitap
Bilim • 256 sayfa • 2026

Leopoldina Fortunati — Yeniden Üretimin Gizemi (2026)

Leopoldina Fortunati’nin bu eseri, kapitalist üretim ilişkilerini yalnızca fabrika ve ücretli emek üzerinden değil, ev içi emek ve yeniden üretim süreçleri üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Fortunati, Marx’ın değer teorisini izleyerek, kapitalizmin işleyişinin görünmeyen temelinin kadınların ev içindeki karşılıksız emeği olduğunu savunuyor.

‘Yeniden Üretimin Gizemi’ (The Arcane of Reproduction: Housework’), üretim ile yeniden üretim arasındaki ilişkiyi merkeze alıyor. Kapitalist sistemde erkek işçi ücretli emek aracılığıyla doğrudan sömürülürken, kadın ev içinde görünmez bir emek sürecine tabi tutuluyor. Bu emek, işçinin yeniden üretimini sağlıyor; yani beslenme, bakım, duygusal destek ve gündelik yaşamın sürdürülmesi gibi faaliyetler üzerinden kapitalist üretimin devamlılığını mümkün kılıyor. Ancak bu süreç “doğal” ve “değer dışı” olarak kodlandığı için ekonomik sistem içinde görünmez kılınıyor.

Fortunati, bu görünmezliğin tarihsel köklerini feodalizmden kapitalizme geçişte buluyor. Bu süreçte kadın ve erkek farklı biçimlerde özneleştirilirken, kadın emeği sistematik biçimde değersizleştiriliyor. Heteroseksüel aile yapısı da bu düzenin temel taşı haline geliyor; çünkü yeniden üretim sürecini güvence altına alarak kapitalist üretim ilişkilerini sürdürüyor. Böylece kadınların ev içindeki konumu, yalnızca kültürel değil, doğrudan ekonomik bir zorunluluğun sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Kitap aynı zamanda kadın mücadelelerinin bu “gizemi” görünür kılmadaki rolünü vurguluyor. Ev emeğinin tanınması ve değerinin kabul edilmesi mücadelesi, genel olarak emek sömürüsüne karşı verilen mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınıyor. Fortunati’ye göre bu mücadele, bakım emeği, göçmen işçilik ve duygulanımsal emek gibi yeni alanları da kapsayacak şekilde genişlemek zorunda.

Eserin son bölümlerinde ise kapitalizmin 21. yüzyıldaki dönüşümleri tartışılıyor. Dijitalleşme, esnek çalışma ve küresel bakım zincirleri gibi gelişmeler, yeniden üretim süreçlerini yeniden şekillendirirken, kadın emeğinin sömürüsü farklı biçimlerde devam ediyor. ‘Yeniden Üretimin Gizemi’, bu yönüyle hem tarihsel hem de güncel bir analiz sunarak, kapitalizmin görünmeyen emek temellerini açığa çıkaran önemli bir Marksist feminist klasik olarak öne çıkıyor.

Leopoldina Fortunati — Yeniden Üretimin Gizemi: Ev Kadınları, Fahişeler, İşçiler ve Sermaye
Çeviren: Hurinaz Sarı • Sümer Yayıncılık
Feminizm • 264 sayfa • 2026

Paula Ringer — Cadılar (2026)

Paula Ringer’in bu çalışması, müzik ile feminizm arasındaki bağı “cadı” metaforu üzerinden yeniden kuruyor. Ringer, tarihte bastırılan, şeytanlaştırılan ve susturulan kadın figürünün modern müzikte nasıl geri döndüğünü inceliyor. Bu “cadılar” klasik anlamda büyü yapan varlıklar değil; aksine sesleri, sözleri ve sahne varlıklarıyla toplumsal normları bozan sanatçılar oluyor. Kitap, müziği yalnızca estetik bir üretim olarak değil, politik ve dönüştürücü bir güç olarak ele alıyor.

Ringer’e göre bu sanatçılar, yüzyıllardır kadınlara dayatılan edilgen, itaatkâr ve “zararsız” kimliği parçalıyor. Şarkı söylemek burada bir ifade biçiminin ötesine geçiyor; sessizliğe karşı bir direniş ve kolektif hafızayı yeniden yazma aracı haline geliyor. Bu kadınlar “sessizliği yırtıyor” ve bedenlerine yapışmış kalıpları müzik aracılığıyla söküp atıyor. Böylece müzik, bir tür büyüye dönüşüyor: dinleyeni rahatsız eden, sarsan ve dönüştüren bir etki yaratıyor.

‘Cadılar’da (‘Sorcières’) Yoko Ono, Nina Simone, Anne Sylvestre, Kate Bush, Stevie Nicks, Lana Del Rey ve Marieanne Faithfull gibi isimler üzerinden bu dönüşüm somutlaştırılıyor. Bu sanatçılar, yalnızca müzik üretmiyor; aynı zamanda kadınlık deneyimini yeniden tanımlayan figürler olarak öne çıkıyor. Kimi zaman öfkeyi, kimi zaman kırılganlığı, kimi zaman da karanlığı sahiplenerek normların dışına çıkıyorlar. Bu yönleriyle “tehlikeli” görülmeleri, aslında taşıdıkları özgürleştirici potansiyelden kaynaklanıyor.

Ringer’in çalışması, müziğin feminist mücadeledeki yerini güçlü bir biçimde ortaya koyuyor. Kitap, kadın sanatçıların seslerini birer politik araç olarak kullanarak patriyarkal düzeni nasıl sarstığını gösteriyor. Bu açıdan eser hem müzik kültürü hem de feminist teori için önemli bir katkı sunuyor; çünkü sanatı, direnişin ve yeniden var olmanın en etkili yollarından biri olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Paula Ringer — Cadılar: Feminizm, Büyü ve Müzik
Çeviren: Sinem Özer • Otonom Yayıncılık
Feminizm • 104 sayfa • 2026

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri (2026)

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek ve Hale Bolak Boratav tarafından kaleme alınan ‘Kadınlığın Türkiye Halleri’, Türkiye’de kadın olmanın tekil bir deneyim olmadığını, aksine farklı sınıfsal, kültürel ve coğrafi bağlamlarda sürekli yeniden kurulan çok katmanlı bir süreç olduğunu görünür kılıyor. Kitap, kadınların kendi anlatılarını merkeze alarak, onların gündelik yaşamda kurdukları anlamları ve stratejileri geniş bir toplumsal çerçeve içinde düşünmeye davet ediyor.

Çalışmanın temel gücü, kadınların deneyimlerini yalnızca veri olarak değil, bilginin kurucu unsuru olarak ele alıyor oluşunda yatıyor. Kadınların ne bildiği, ne yaşadığı ve nasıl anlamlandırdığı, araştırmanın merkezine yerleşiyor; böylece bilgi üretimi yukarıdan aşağıya kurulan bir model olmaktan çıkıp, deneyimle iç içe geçen bir sürece dönüşüyor. Bu yaklaşım, toplumsal cinsiyeti soyut bir kategori olarak değil, somut ilişkiler, pratikler ve güç dinamikleri içinde şekillenen bir oluş olarak kavramayı mümkün kılıyor.

Kitap, kesişimsellik ve yaşam boyu gelişim perspektiflerini bir araya getirerek kadınlık kimliğinin sabit değil, zaman içinde değişen ve farklı koşullarla yeniden kurulan bir yapı olduğunu gösteriyor. Farklı şehirlerden, yaşlardan ve toplumsal arka planlardan kadınlarla yapılan görüşmeler, bu çeşitliliği canlı bir anlatı haline getiriyor. Yazarların yorumu ile kadınların kendi sözlerinin iç içe geçmesi, okuru yalnızca bir gözlemci olmaktan çıkarıp bu deneyimlerin düşünsel bir parçası haline getiriyor.

Aynı zamanda eser, feminist psikolojinin Türkiye’deki gelişimine de önemli bir katkı sunuyor. Anaakım psikolojinin sınırlarını sorgulayan bu yaklaşım, kadınları yalnızca araştırmanın nesnesi değil, öznesi olarak konumlandırıyor.

Bu yönüyle kitap, hem akademik bilgi üretimine hem de feminist düşüncenin dönüşümüne müdahil olan bir çalışma niteliği taşıyor.

Sonuçta kitap, parçalı araştırmalarda dağınık biçimde ele alınan kadınlık deneyimlerini bütünlüklü bir perspektifle bir araya getiriyor. Kadınların yaşam öykülerinden hareketle toplumsal cinsiyet rejimini, güç ilişkilerini ve dönüşüm imkanlarını yeniden düşünmeye çağıran eser hem bugünü anlamak hem de geleceğe dair yeni sorular kurmak için güçlü bir zemin sunuyor.

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Feminizm • 434 sayfa • 2026

Gerda Lerner — Ataerkinin Yaratılışı (2026)

Bu kitap, patriyarkanın doğal ya da değişmez bir düzen olmadığını, tarihsel süreçte inşa edilen toplumsal bir sistem olduğunu ortaya koyuyor. Gerda Lerner, Mezopotamya ve Yakın Doğu’nun erken uygarlıklarından başlayarak kadınların toplumsal konumunun nasıl dönüştüğünü inceliyor ve bu dönüşümün sınıf, mülkiyet ve devlet oluşumuyla birlikte ilerlediğini gösteriyor.

Lerner’e göre patriyarkanın kökeni, kadınların üreme kapasitesi ve emeği üzerinde kurulan denetimle ortaya çıktı. İlk toplumsal yapılarda kadınların görece daha özerk konumları bulunurken, zamanla savaşlar, kölelik ve mülkiyet ilişkilerinin gelişmesiyle kadınlar erkek egemen yapıların içine çekildi. Özellikle kadınların değişim nesnesi hâline gelmesi, evlilik düzenlerinin ve soy aktarımının denetim altına alınması patriyarkanın kurumsallaşmasında belirleyici rol oynadı.

‘Ataerkinin Yaratılışı’ (‘The Creation of Patriarchy’), ataerkil düzenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik ve kültürel araçlarla da pekiştirildiğini vurguluyor. Hukuk, din ve mitoloji gibi alanlar, erkek egemenliğini meşrulaştıran anlatılar üreterek bu yapının sürekliliğini sağladı. Bu süreçte kadınların bilgi üretiminden ve tarih yazımından dışlanması, patriyarkanın görünmezleşmesine katkıda bulundu.

Eserin önemli katkılarından biri, patriyarkanın evrensel ve değişmez olmadığı fikrini güçlü biçimde ortaya koyması. Lerner, kadınların tarih boyunca pasif olmadığını, aksine bu sistem içinde çeşitli direniş ve uyum stratejileri geliştirdiğini de gösteriyor. Bu yaklaşım, patriyarkanın tarihsel olarak kurulmuş bir yapı olduğunu ortaya koyarak, aynı zamanda dönüştürülebilir olduğunu ortaya koyuyor.

Genel olarak kitap, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kökenlerini anlamak için tarihsel derinlik sunan öncü bir çalışma olarak öne çıkıyor ve feminist tarihyazımının temel metinlerinden biri kabul ediliyor.

Gerda Lerner — Ataerkinin Yaratılışı
Çeviren: Oya Gürbahçe • Ayrıntı Yayınları
Feminizm • 432 sayfa • 2026

Esra Sarıoğlu — Yükünü Atmış Bedenler (2026)

Esra Sarıoğlu’nun bu çalışması, Türkiye’de “yeni kadın” figürünün nasıl kurulduğunu, beden, şiddet ve duygular ekseninde ele alan eleştirel ve disiplinlerarası bir çalışma. ‘Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın’ (‘The Body Unburdened: Violence, Emotions, and the New Woman in Turkey’), kadınların kamusal ve özel alandaki deneyimlerini yalnızca hukuki ya da siyasal haklar üzerinden değil, bedensel pratikler, duygulanımlar ve gündelik şiddet biçimleri üzerinden okumayı öneriyor.

Sarıoğlu, geç Osmanlı’dan erken Cumhuriyet dönemine uzanan modernleşme sürecinde, kadın bedeninin hem özgürleşmenin hem de disiplinin merkezi hâline geldiğini gösteriyor. “Yeni kadın” ideali; eğitimli, rasyonel, duygularını denetleyebilen ve bedeni üzerinde kontrol sahibi bir özne olarak inşa edilirken, bu idealin aynı zamanda duygusal bastırma ve normatif şiddet ürettiğini savunuyor. Kadınlardan beklenen sakinlik, fedakârlık ve ölçülülük, şiddetin görünmez hale geldiği bir ahlaki rejim yaratıyor.

Kitapta duygular, bireysel iç hallerden ziyade toplumsal olarak düzenlenen ve politik işlevler üstlenen alanlar olarak ele alınıyor. Utanç, korku, sabır ve dayanıklılık gibi duygular, kadınların maruz kaldığı fiziksel ve sembolik şiddeti taşınabilir kılan araçlara dönüşüyor. Sarıoğlu, bu süreçte bedenin “yüklerinden arındırılması” söyleminin, aslında kadınların şiddeti içselleştirmesini kolaylaştırdığını ileri sürüyor.

Arşiv materyalleri, edebi metinler ve kültürel temsiller üzerinden ilerleyen çalışma, Türkiye’de kadının modernleşme anlatıları içinde nasıl hem görünür kılındığını hem de sınırlandığını açığa çıkarıyor. Kitap, şiddeti yalnızca olağanüstü anlara değil, gündelik hayata ve duygusal durumlara yerleştirerek, feminist teoriye Türkiye bağlamından güçlü bir katkı sunuyor.

Esra Sarıoğlu — Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın
Çeviren: Çiğdem Çidamlı • Dipnot Yayınları
Siyaset • 288 sayfa • 2026

Christine de Pizan – Kadınlar Şehri (2025)

Christine de Pizan’ın ‘Kadınlar Şehri’ adlı eseri, Ortaçağ’ın erkek egemen düşünce dünyasına karşı yazılmış en güçlü metinlerden biri olarak öne çıkıyor ve feminist düşüncenin kurucu metinlerinden biri kabul ediliyor. 1405 yılında kaleme alınan kitap, kadınların akıl, erdem ve yaratıcılık bakımından “eksik” olduğu yönündeki yaygın kabullere doğrudan itiraz ediyor.

‘Kadınlar Şehri’ (‘Le Livre de la cité des dames’), alegorik bir kurgu üzerine kuruluyor. Christine de Pizan, Akıl, Doğruluk ve Adalet adlı üç kadın figürün rehberliğinde, kadınlardan oluşan simgesel bir şehir inşa ediyor. Bu şehir, erkek otoritesinin çizdiği sınırları aşan bir düşünsel mekân olarak tasarlanıyor ve duvarları kadınların tarih boyunca ürettiği bilgi, emek ve ahlaki değerlerle örülüyor. Böylece kitap, kadınların yalnızca özel alana ait olmadığını, kamusal ve entelektüel hayatta da belirleyici roller üstlendiğini gösteriyor.

Metin boyunca Semiramis’ten Amazonlara, filozof Hypatia’dan azizelere kadar mitolojik, tarihsel ve dinsel kaynaklarda adı geçen çok sayıda kadın figür anlatılıyor. Bu anlatılar, kadınların savaşta, siyasette, bilimde ve düşüncede etkin olduklarını kanıtlayan örnekler olarak sunuluyor. Christine de Pizan, bu figürler aracılığıyla tarihin kadınları görmezden gelen anlatı biçimini sorguluyor ve sorunun kadınlarda değil, onları anlatamayan erkek merkezli tarih yazımında olduğunu savunuyor.

‘Kadınlar Şehri’, yalnızca kadınları savunan bir metin değil, aynı zamanda bilgi, otorite ve tarih yazımının nasıl kurulduğunu sorgulayan eleştirel bir eser. Kadınların yüzyıllardır taşıdığı gücü ve yaratıcılığı görünür kılan bu kitap, Ortaçağ koşullarında kaleme alınmış olmasına rağmen, eşitlik ve adalet tartışmalarına bugün hâlâ ilham veren güçlü bir düşünsel miras sunuyor.

  • Künye: Christine de Pizan – Kadınlar Şehri, çeviren: Pelin Mert Çetin, Fol Kitap, feminizm, 272 sayfa, 2025