Rebekka Endler – Eşyaların Patriyarkası (2022)

Elektrikli aletleri neden erkekler daha rahat kullanıyor?

Rebekka Endler, toplumu şekillendiren o derinlere kök salmış erkek egemen fikirleri ve bu fikirlerin çevremizdeki ve yaşamımızdaki tüm günlük tasarım üzerine etkisini irdeliyor.

Kadınlar neden tuvalet sırasında daha uzun beklemek zorunda kalıyor?

Elektrikli aletleri neden erkekler daha rahat kullanıyor?

Bilgisayar oyunlarının büyük çoğunluğu neden erkeklerin ilgilerine, heveslerine hitap ediyor?

Maddi dünyamızı, bütün eşyamızı şekillendiren tasarımcı, patriyarkanın ta kendisi olabilir mi?

Rebekka Endler ‘Eşyaların Patriyarkası’nda, içinde yaşadığımız maddi dünyaya hükmeden erkek egemen tasarımın izini sürüyor: Sadece ofis mobilyaları ya da kot pantolon gibi günlük eşyaların değil, kamusal alanı oluşturan mimari, altyapı ve ulaşım düzenlemelerinin de, hatta Batı tıbbında uygulanan teşhis ve tedavi yöntemlerinin bile erkeklere göre belirlendiğini gösteriyor.

‘Eşyaların Patriyarkası’, verili kabul ettiğimiz yapılı çevreye feminist bir gözle bakıyor – ve bizi eşyaya sinmiş olan erkek-egemenliğine dair yeni bir farkındalığa davet ediyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Tasarım, bizim fikirlerimize verdiğimiz biçimdir. İnsan yapımı olan her şey tasarlanmıştır. Hem maddi dünyanın eşyalarını -arabalar, seks oyuncakları, matkaplar, bisikletler, kıyafetler gibi- hem de sosyal tasarım gibi -kamusal alan, şehir planlaması, ayrıca dil, yasalar ve politika- maddi olmayan şeyleri içerir. […] Bu kitap, dünyanın neden şu anda olduğu gibi olduğu ve neden pek çok insana uymadığı hakkında. Ve onu değiştirmek için ne yapabileceğimiz hakkında. Bu, çiçekli elbisenin öyküsüdür, tıpkı futbol ayakkabılarınınki gibi; video oyunlarının, seksin ve dinin öyküsü.”

  • Künye: Rebekka Endler – Eşyaların Patriyarkası: Dünya Kadınlara Neden Uymaz?, çeviren: Çiğdem Canan Dikmen, İletişim Yayınları, kadın, 312 sayfa, 2022

Silvia Federici – Ücret Patriyarkası (2022)

Ev içindeki kadının görünmez emeğinin sömürüsüne dikkat çekerek mevcut ücret sistemindeki gelir paylaşımının adaletsizliğini görünür kılan ve Marksist teorinin feminist bir perspektifi içselleştirmek zorunda olduğunun farkına varılması açısından da önemli bir eşik olan uluslararası “Ev İşi İçin Ücret” hareketinin kurucularından Silvia Federici, Marx’ın başlıca metinlerinde öne çıkan ve basitçe ihmalle veyahut eril bakışın getirdiği gafletle açıklanması imkânsız yapısal boşluklara ilişkin teorik saptamalarını ‘Ücret Patriyarkası: Marx, Toplumsal Cinsiyet ve Feminizm Notları’nda geliştiriyor.

Federici, 1970’li yıllarda kapitalist ekonominin yeniden canlanmasının ve dolayısıyla da güçlenen toplumsal muhalefetin sönümlenmesinin altında cinsiyetçi bir işbölümünün sağladığı yalıtılmışlık içinde kadınların mahkûm edildiği bir ücretsiz emek rejiminin ya da kendi tabiriyle ücret patriyarkasının yattığına dair eleştirel yaklaşımını koruyarak, fabrikaya hasredilen “üretken emek” karşısında yeniden üretici emeğin hem tali hem de tabi kılınması ama asıl önemlisi bu yönden bakıldığında potansiyel “devrimci özneler” olarak kadınların yok sayılması handikapının güncelliğini vurguluyor.

  • Künye: Silvia Federici – Ücret Patriyarkası: Marx, Toplumsal Cinsiyet ve Feminizm Notları, çeviren: Reha Kuldaşlı, Sel Yayıncılık, feminizm, 152 sayfa, 2022

Verónica Gago ve Lucí Cavallero – Borcun Feminist Reddi (2022)

“Biz değer üretenler olarak diyoruz ki: Bir Kadın Daha Eksilmeyeceğiz, Hayatta Kalmak ve Borçsuz Olmak İstiyoruz!”

İşte tam da feminist hareketin yükselttiği bu sloganın izini sürüyor elinizdeki kitap.

Borç mekanizmasının nasıl da yaşamın her alanına sızdığını, yeni itaat ve sömürü biçimleri ürettiğini, böylece emeğin güvencesiz, esnek ve kötü çalışma koşullarına nasıl da mahkûm edildiğini gözler önüne seriyor.

İktidarın borç yoluyla uyguladığı şiddeti, mülksüzleştirme pratiklerini, bireyselliğe hapsedilmeyi ilk elden yaşayanların diliyle ifade ediyor.

Borç yükünün özellikle de kadınların, lezbiyenlerin, transların ve non-binary’lerin üzerinde yarattığı olumsuz etkileri, kaygıları, yalnızlıkları, yabancılaşmaları anlatıyor.

Borç yüzünden “sıfır noktasında” yaşayanların, kırılgan bedenlerin, yaşamı üretenlerin direnişini, reddini ve isyanını dile getiriyor.

  • Künye: Verónica Gago ve Lucí Cavallero – Borcun Feminist Reddi, çeviren: Bilge Tanrısever, Otonom Yayıncılık, 148 sayfa, 2022

Kolektif – Feminist Eleştiri (2022)

Türkiye’de feminist eleştiri ne tür bir iş yapar?

Kendini nasıl eleştirir?

Derlemeyi hazırlarken bu sorulardan yola çıktıklarını söyleyen Demet Gülçiçek ve Emine Erdoğan, niyetlerinin bir reçete sunmak olmadığını, amaçlarının feminist eleştirinin ortaya koydukları üzerine feminist özenle konuşmayı teşvik etmek olduğunu belirtiyorlar.

‘Feminist Eleştiri’, Donna Haraway’in sözünü, “feminist nesnellik, basitçe, konumlu bilgiler demektir”i merkezine alarak bilginin konumluluğuna ilişkin farklı düzeylerde ama ortak bir tartışma yürütüyor.

Derlemelerde pek sık rastlamadığımız bir nitelik: Her yazı başka bir yerden, başka bir hikâye anlatıyor ama bütün yazılar aynı gövdeye bağlanıyor: Feminist bilgi, konumlu bilgidir.

“Eleştiri” kelimesinin düşündürdüğü negatif etkinlikten çok, kitaptaki yazılar eleştiriyi üretken bir faaliyet olarak kuruyorlar.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Aksu Bora, Atilla Barutçu, Clare Hemmings, Deniz Gündoğan İbrişim, Ezgi Burgan, Feyza Akınerdem, Gülhan Başsoy, Kimberlé W. Cranshaw, Leslie McCall, Özlem Güçlü, Sara Ahmed ve Sumi Cho.

  • Künye: Kolektif – Feminist Eleştiri: Arayışlar ve Müzakereler, hazırlayan: Demet Gülçiçek ve Emine Erdoğan, Metis Yayınları, feminizm, 312 sayfa, 2022

Linda Nochlin – Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok? (2022)

 

“Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?”

Linda Nochlin, feminist sanat tarihinin temellerini atan bu çarpıcı makalesinde, bu soruya bizzat beyaz erkek bakış açısının büyüklük saplantısını yapıbozuma uğratarak yanıt veriyor.

Nochlin’in bir dönüm noktası olarak feminist sanat tarihinin temellerini atan makalesi, sanat olgusunu algılamamızda hâlâ önemli bir yere sahip.

Aydınlatıcı olduğu kadar sorgulatıcı yönüyle okuru konuya dahil ediyor, kabullendiğimiz varsayımları gözden geçireceğimiz yeni bakış açılarına davet ediyor.

Nochlin, neden hiç “büyük kadın sanatçı” olmadığı sorusunu, sorunun çarpık mantığı içinde yanıtlamayı reddediyor.

Onun yerine, büyüklük kavramının kendisini masaya yatırarak sanatta erkek-egemen deha kavramını yaratan temel varsayımları yapıbozuma uğratıyor.

Sanat tarihsel düşünceye hâkim olan beyaz erkek bakış açısının yalnızca ahlaki değil, aynı zamanda entelektüel bir yanılgı olduğunu benzersiz bir kavrayışla gözler önüne seriyor.

Bu etkili makale, tek başına kitap halinde basılan bu yıldönümü baskısında yazarın kendi makalesini değerlendirdiği “Otuz Yıl Sonra” makalesiyle birlikte yayımlanmış.

Feminist, queer, ırk ve postkolonyal kuram ve çalışmalarının filizlenip yayıldığı bir dönemde “Otuz Yıl Sonra” makalesi yepyeni bir kanonun ortaya çıkışına dair çarpıcı bir değerlendirme.

Louise Bourgeois, Cindy Sherman ve başka birçok sanatçıya göndermeler yapan bu makalede Nochlin eşsiz bir tutku ve hassasiyetle kadınlar ve sanat arasındaki ilişkiyi çözümlüyor.

“Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok?” çeşitli kültür ve toplumlarda etkisi yankılanan birleştirici bir çağrı niteliğinde.

Nochlin’in mesajı hiç bu kadar acil olmamıştı: 2015 yılında söylediği gibi, “daha yapacak çok iş var.”

  • Künye: Linda Nochlin – Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok?, çeviren: Ahu Antmen, Hayalperest Kitap, sanat, 136 sayfa, 2022

Kate Kirkpatrick – Beauvoir Olmak (2022)

Dünyanın dört bir yanındaki kadınlara ilham veren ve birçok insanın düşünme şeklini değiştiren Simone de Beauvoir’ın büyüleyici bir portresi.

Kate Kirkpatrick, Beauvoir’ın feminizmle olan karşıt ilişkisine hatırı sayılır derecede yer veriyor ve buradaki tartışma oldukça zengin.

Kirkpatrick’in biyografisinin en güçlü olduğu yer, Beauvoir’ın etik taahhütlerinin sağlamlığını netleştirmesi ve de bunların savaştan sonra siyasi taahhütlere nasıl dönüştürüldüğünü açıklaması.

Yazar, Beauvoir’ın felsefesinin önceki biyografilerden çok daha ayrıntılı ve analitik bir açıklamasını sunuyor.

Kirkpatrick’in buradaki temel başarısı, Beauvoir’ın mantığını kendi hayatıyla ilişkilendirmiş olması.

Kirkpatrick, Beauvoir’ın yorumlarını, günlüklerini ve daha da önemlisi, hayatının sonuna doğru verdiği röportajları titizlikle araştırmış ve ortaya Beauvoir’ın yaşamının ve çalışmasının radikal ve yeni, kanıtlara dayalı bir okumasını çıkmış.

Beauvoir’a hem yaşamı boyunca hem de o zamandan beri yöneltilen olağanüstü küçümseme ve cinsiyetçi eleştiri selini ortaya çıkaran kitap, onu Jean-Paul Sartre’ın gölgesinden kurtararak kendi ışığına kavuşturuyor.

Bize neden Beauvoir’dan öğrenecek daha çok şeyimiz olduğunu gösteren çok önemli bir çalışma.

  • Künye: Kate Kirkpatrick – Beauvoir Olmak: Bir Yaşam, çeviren: Deniz Soysal, Ayrıntı Yayınları, biyografi, 416 sayfa, 2022

Kolektif – Patriyarka ve Kapitalizm (2022)

Kadınların aile yapısının neredeyse evrensel bir parçası olan annelikleri, bütün toplumlarda bildiğimiz şekliyle toplumsal cinsiyetin örgütlenmesine ve değer biçilmesine belirli özellikler kazandırdı, ebeveynlik düzenlemeleri kadar toplumsal cinsiyet sistemimiz de bize kapitalizm öncesi geçmişimizden miras kaldı.

Aynı zamanda toplumsal cinsiyetin örgütlenmesinin ve değerlendirilmesinin belli özellikleri kendi toplumumuzda da önem kazanmış durumda.

Yaşadığımız şekliyle toplumsal cinsiyetin düzenlenmesi ve erkek egemenliği tarihin ürünleridir ve bunların tarihsel olarak anlaşılması gerekir.

Kadınların annelikleri kadınların hayatlarının ve aile örgütlenmesinin temelini oluşturmaya devam ediyor ve kadınlara dair ideoloji bu temelden doğdu.

Ancak endüstriyel kapitalizmin gelişimi bunu değiştirdi, kadınların anneliğine ve erkek egemenliğine özel anlamlar yükledi, bunların önemlerini kendilerine özgü yollarla arttırdı.

Aynı baskılar, duygulanımların ve bağlanmanın inkârı, kadınların ve dişil şeylerin dünyasının reddi, erkeklerin dünyasının sahiplenilmesi, idealize edilmiş evde olmayan babayla özdeşleşme -hepsi de kadınların anneliğinin ürünü- toplumsal cinsiyet sistemi içinde erilliği ve erkek egemenliğini yaratır ve aynı zamanda erkekleri kapitalist iş dünyasının katılımcıları olarak var eder. Dolayısıyla, aile yapısının ve erkek egemenliğinin temelini oluşturan kadınların anneliğiyle kapitalizmin yeniden üretimi arasında içsel bir bağlantı gelişmiştir.

İşte bu usta işi derleme, patriyarka ile kapitalizm arasındaki sıkı ilişkiyi ayrıntılı bir şekilde ortaya koyması ve buna karşı çözüm önerileri sunmasıyla dikkat çekiyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle. Ellen DuBois, Heidi Hartmann, Linda Gordon, Margery Davies, Nancy Chodorow, Nancy Hartstock ve Zillah Eisenstein.

  • Künye: Kolektif – Patriyarka ve Kapitalizm, Kalkedon Yayınları, siyaset, 216 sayfa, 2022

Kolektif – Feminizm, Ekoloji, Toplumsal Direniş (2022)

‘Feminizm, Ekoloji, Toplumsal Direniş’, iklim krizine karşı alternatif yaklaşımlar, mücadele pratikleri ve örgütlenme deneyimleri sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar, konuyu feminist iktisattan yeşil ekonomiye ve alternatif gıda topluluklarına geniş bir perspektiften irdeliyor.

Türkiye ve dünya önemli bir değişim döneminden geçiyor.

Doğal olarak böyle bir dönem pek çok alandaki tartışmaların yeniden ele alınmasına yol açıyor.

Günümüzün en önde gelen tartışma başlıklarını kapsayan ‘Feminizm, Ekoloji, Toplumsal Direniş’ akademik faaliyetlerini, daha yaşanabilir, özgür ve adil bir dünya ve ülke yaratma mücadelesiyle birleştiren Şemsa Özar’a öğrencileri, yol arkadaşları ve meslektaşları tarafından armağan olarak hazırlandı.

Bu kitapta, kapitalizme, erkek egemenliğine, ana akım iktisat yaklaşımına ve tüm bunların elbirliği ile yol açtığı iklim krizine ilişkin eleştirel analizlere ve daha iyi bir dünya idealiyle oluşturulan alternatif yaklaşımlara mücadele pratikleri ve örgütlenme deneyimleriyle ilgili ufuk açıcı örnekler eşlik ediyor.

Her biri kendi alanında yetkin yazarlarca kaleme alınan metinler ve söyleşiler, dünyanın ve ülkenin güncel meselelerine ilişkin entelektüel tartışmaları yansıtmakla yetinmiyor; entelektüel faaliyeti, hayatı dönüştürmeye yönelik pratikle bütünlüğü içinde ele alıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Aylin Vartanyan Dilaver, Ayşe Damla Pinçe, Begüm Özkaynak, Ceren Özselçuk, Ebru Kongar, Emel Memiş, Feryal Saygılıgil, Gülay Günlük-Şenesen, Gülay Toksöz, Handan Çağlayan, İlke Ercan, Serap Güre, Murat Koyuncu, Mustafa Şahin, Nurcan Baysal, Tülin Arman, Yahya Mete Madra, Zeynep Gambetti, Zeynep Kadirbeyoğlu ve Kaner Atakan Türker.

  • Künye: Kolektif – Feminizm, Ekoloji, Toplumsal Direniş, editör: Handan Çağlayan ve Kaner Atakan Türker, Nota Bene Yayınları, ekoloji, 328 sayfa, 2022

Pınar Eke – Tercihen Çocuksuz (2022)

Annelik dokunulmaz bir alan.

Bu dokunulmazlığın üstü fedakârlık, kutsallık, karşılıksız sevgi ve sabırla süslü bir örtüyle kapatılmış.

Eke, cesaretle aralıyor onu.

Kadın olmanın koşulunu annelik olarak, çocuksuzluğu seçmeyi ise bir anomali olarak kuran kültürümüzün riyakarlığını açığa çıkarıyor.

Çocuksuzluğu seçen kadınlarla yaptığı derinlemesine mülakatların analizleri; görünmeyen, görmezden ve duymazdan gelinen kadınlık deneyimini kadınların sesinden, dilinden, gözünden yansıttığı için çok kıymetli.

Seçme özgürlüğüne sahip olmak, temel bir insan hakkı…

Oysa kadınlar bedenleri ve tercihleri yüzünden hep yargılandılar.

Annelik mefhumu da bu yargılanmadan azade değil elbette.

Çocuksuz bir kadınsanız meyvesiz bir ağaca benzetilebilir, bencillikle suçlanabilirsiniz ya da üreme sorununuz olduğu varsayılarak elinize bir tüp bebek uzmanının kartı tutuşturulabilir…

Bir çocuğunuz varsa ‘bir çocuk hiç çocuktur’ derler size…

İki çocuk yapmışsanız, idealdir!

Üç çocuğunuz varsa cehaletle suçlanabilir; dört çocukta ‘Kezban’ olarak adlandırılabilirsiniz.

Ve Eke’nin de bu kitapta gösterdiği gibi bu tenkitler yine en çok kadınlardan işitilir.

Baskı uzaklardan değil, en yakından arkadaşlarınızdan, tanıdıklardan gelir.

Ve gittikçe genişleyerek tüm toplumu biçimlendirir.

Zira mitler, gelenek-görenekler, inançlar, sosyal kurumlar ya da medya… alternatif bir söylem üretmez.

Daima her kadının, kaçınılmaz biçimde anne olmayı arzuladığını duyarız.

Eke, kitabında bu söylemin izine düşüyor ve bize de sorgulayabilmemiz için kapılar açıyor.

Kadınların üstüne yıkılan eril söylemin sözcülüğünü üstlenenlere, “kendi deneyiminizi gerçek ve geçerli olan diye bize dayatmayın” çağrısında bulunuyor.

Aktarılmasına aracılık ettiği kadın hikayeleriyle başka türlü hayatlar, bambaşka seçimler de olabileceğini hatırlatıyor.

Çocuksuzluk tercihini çocuğa ya da anne olmaya değil; annelik ideolojisine yönelik eleştirel bir okumaya tabi tutan çalışma, “çocuk yapmıyorum” diyen ya da demek isteyen kadınlara cesaret verecek nitelikte.

Çocuksuzluk tercihini bir eksik bir kusur gibi gören, anneliği kadınlar için zorunluluk olarak tahsis eden erke ve baskıya karşı seçeneklerden söz edebilmekte, toplumsal sağlığımız açısından fayda var.

  • Künye: Pınar Eke – Tercihen Çocuksuz: Kadınlık Arzuları Değişirken, Nota Bene Yayınları, kadın, 296 sayfa, 2022

Carolyn Merchant – Doğanın Ölümü (2022)

Biliyoruz ki, doğanın sömürgeleştirilmesiyle tam da aynı zamanlarda, bir tehdit olarak algılanan kadınlar da tahakküm altına alındı.

Ekofeminist bir perspektiften yola çıkan Carolyn Merchant, ekolojik ve feminist bir etik kurmanın imkânları üzerine düşünüyor.

  • Doğa ve dişilik arasındaki asırlık çağrışımlar bize ne anlatıyor?
  • Toprak ana bize ne sunuyor?
  • Kıtlık ve salgınlar mı yoksa bolluk ve bereket mi?
  • Korku mu yoksa dinginlik mi?
  • Bu çağrışımlar ve duygularla kurulan imgelemde dişil doğayı dizginlenmek mi yoksa ona hizmet etmek mi gerek?
  • O, engizisyon kazıklarında yakılan etkin, sinsi, büyücü kadınlar mı yoksa Rönesans’ın heykel kaidelerinde şekillendirilen edilgin, tabi bakireler mi?
  • Peki, günümüze kadar taşınagelen bu imgelemin tarihte bıraktığı ayak izlerini takip edersek, hangi önemli uğraklara çarparız?

Bu uğrakların izini süren Merchant, ekofeminist bir perspektiften başlattığı bu çalışmasında insanın benlik, toplum ve kozmos algısını kalıcı bir biçimde dönüştüren Bilimsel Devrim’e dönüp bakıyor.

Zira bu büyük dönüşümün yarattığı yeni ekonomik ve bilimsel düzen, hem doğa hem de kadınlar için can yakıcı bir öneme sahip.

Bu dönüşümle, merkezinde canlı bir dişil yeryüzünün olduğu organik kozmos tahayyülü, yerini mekanik dünya görüşüne bırakıyor.

Doğa, kontrol edilip sonuna kadar sömürülmesi gereken bir kaynak olarak şekillenirken, kaotikliği ve üretici gücüyle bir tehdit olarak algılanan kadınlar da tahakküm altına alınıyor.

Felsefi, ekonomik, dini, çevresel ve toplumsal her alanda doğaya ve kadınlara dair yeni inşalar ilmik ilmik örülüyor.

Bu inşaları alaşağı etmek, yeryüzüne nefes aldıracak, şifa bulacağımız ekolojik ve feminist bir etik kurmak belki de, Merchant gibi, bu ilmikleri tek tek söküp yenilerini atmakla mümkün.

  • Künye: Carolyn Merchant – Doğanın Ölümü: Kadınlar, Ekoloji ve Bilimsel Devrim, çeviren: Bilge Tanrısever, Otonom Yayıncılık, inceleme, 400 sayfa, 2022