Şemsihan Kaya — Luristan (2026)

Luristan bronzları, bugün dünyanın farklı müze ve koleksiyonlarında yer alan, İran arkeolojisinin en dikkat çekici ve en çok tartışılan buluntuları arasında bulunuyor. Bu eserler, Orta Zagros’ta yaşayan toplulukların sanatsal üretimini, inanç dünyasını ve sembolik anlatımını yansıtırken; insan, hayvan ve mitolojik figürleri özgün kompozisyonlar içinde bir araya getirerek Demir Çağı’nın zengin görsel kültürüne ışık tutuyor. Batı İran’daki Luristan bölgesinde ortaya çıkan bu bronzlar, Mezopotamya ile İran Platosu arasındaki tarihsel etkileşimlerin de önemli tanıkları olarak değerlendiriliyor.

Şemsihan Kaya’nın bu çalışması, Luristan’ın Demir Çağı geçmişini yalnızca eserlerin biçimsel özellikleri üzerinden değil, onları ortaya çıkaran tarihsel ve toplumsal koşullar çerçevesinde yeniden ele alıyor. Arkeolojik verilerin büyük ölçüde mezarlıklardan gelmesi, çok sayıda eserin antika piyasasına bağlamından koparak dağılması ve sahte eser tartışmaları nedeniyle oluşan kronolojik belirsizlikleri kapsamlı biçimde değerlendiriyor. Böylece Luristan bronzlarının kökeni, gelişimi ve tarihlendirilmesine ilişkin temel sorunları bütüncül bir bakışla tartışmaya açıyor.

Eser, tipolojik sınıflandırmaların ötesine geçerek bronz üretimini hammadde kaynakları, metal işleme teknolojileri, üretim organizasyonu ve bölgesel ticaret ağlarıyla birlikte inceliyor. Zagros’un çevresel özellikleri, mevsimsel hareketlilik, göçebe ve yarı göçebe yaşam biçimleri ile toplumsal örgütlenme modelleri arasındaki ilişkileri değerlendirerek, Luristan bronzlarının yalnızca estetik değeri yüksek sanat eserleri değil, aynı zamanda Demir Çağı toplumlarının ekonomik, kültürel ve siyasal yapısını anlamaya imkân veren önemli arkeolojik belgeler olduğunu ortaya koyuyor. Böylece kitap, Luristan bronzlarını ait oldukları tarihsel bağlam içinde yeniden yorumlayarak, Orta Zagros’un Demir Çağı dünyasına ilişkin kapsamlı ve güncel bir değerlendirme sunuyor.

Şemsihan Kaya — Luristan: Orta Zagrosların Demir Çağı
• Arkeoloji ve Sanat Yayınları
Arkeoloji • 336 sayfa • 2026

Damla Selin Tomru — Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri (2026)

Damla Selin Tomru ‘Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri’ adlı eserinde, insanlık tarihinin en dikkat çekici arkeolojik keşiflerinden biri olan Göbeklitepe’yi farklı yönleriyle ele alarak okuru Neolitik Çağ’ın bilinmezlikleri üzerine düşünmeye çağırıyor. Kitap, bu eşsiz yapının yalnızca arkeolojik özelliklerini tanıtmakla yetinmiyor; insanlığın yerleşik yaşama, inanç sistemlerine ve uygarlığın doğuşuna ilişkin yerleşik kabulleri yeniden sorgulayan bir keşif yolculuğu sunuyor.

Yazar, araştırmacı kimliği ile saha gözlemlerini bir araya getirirken, Göbeklitepe’nin işlevi ve anlamı üzerine öne sürülen farklı görüşleri de kapsamlı biçimde değerlendiriyor. Yapının bir tapınak, törensel merkez, gözlemevi ya da bambaşka bir toplumsal organizasyonun ürünü olup olmadığına dair tartışmaları aktarırken, kesin yargılardan çok yeni soruların peşine düşüyor. Böylece Göbeklitepe’nin hâlâ çözülememiş yönlerini, insanlık tarihinin en büyük arkeolojik bilmecelerinden biri olarak ele alıyor.

Eser, akademik araştırmalarla kişisel gözlemleri ve uzmanlarla gerçekleştirilen söyleşileri buluşturarak konuyu çok katmanlı bir bakış açısıyla inceliyor. Arkeolojik bulguların yanı sıra kültürel, tarihsel ve spiritüel yorumlara da yer veren anlatı, okuru yalnızca geçmişin izlerini takip etmeye değil, Neolitik dönemin düşünce dünyasını anlamaya da davet ediyor. Bu yaklaşım, Göbeklitepe’yi yalnızca kazı alanı olarak değil, insanın inanç, ritüel ve toplumsal örgütlenme biçimlerini yeniden değerlendirmeyi sağlayan bir merkez olarak konumlandırıyor.

Kitap, özellikle medeniyetin doğuşunda tarımın mı yoksa ortak inanç ve ritüellerin mi belirleyici olduğu sorusunu merkeze alıyor. Mezopotamya’nın tarihsel mirası içinde Göbeklitepe’nin konumunu tartışırken, uygarlığın başlangıcına ilişkin klasik anlatıları farklı açılardan değerlendirmeye açıyor. Böylece Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri, arkeolojik verileri tarih, kültür ve insanlık düşüncesiyle buluşturan; okuru on iki bin yıl öncesinden bugüne uzanan büyük sorular etrafında düşünmeye davet eden kapsamlı bir keşif anlatısı sunuyor.

Damla Selin Tomru — Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri
• Kanon Kitap
Arkeoloji • 164 sayfa • 2026

Bülent Öztürk — Antik ve Orta Çağlarda Bir Şifa Kült Merkezi (2026)

Bülent Öztürk ‘Antik ve Orta Çağlarda Bir Şifa Kült Merkezi: Pythia Therma, Yalova Termal Kaplıcaları’, Yalova Termal Kaplıcaları’nın yalnızca doğal bir şifa kaynağı değil, binlerce yıl boyunca farklı uygarlıkların inanç dünyasında önemli bir yere sahip olmuş bir kült merkezi olduğunu ortaya koyuyor. Filolojik, epigrafik ve arkeolojik verileri bir araya getiren çalışma, antik çağdan Bizans dönemine uzanan süreçte kaplıcaların geçirdiği tarihsel ve kültürel dönüşümü ayrıntılı biçimde inceliyor.

Antik kaynaklarda Pythia, Pythion ve Pythia Therma gibi adlarla anılan bu kutsal alanın, Herakles ile su perileri Nymphe’lere adanmış bir tedavi ve ibadet merkezi olarak nasıl şekillendiği ele alınıyor. Günümüze ulaşan yazıtlar, adak stelleri, su yapıları ve hamam kalıntıları üzerinden, şifanın yalnızca fiziksel değil aynı zamanda dinsel ve ritüel bir deneyim olarak algılandığı dünyaya ışık tutuluyor.

Kitap, Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte bölgenin inanç coğrafyasında yaşanan değişimi de izliyor. Pagan dönemin kutsal figürlerinin zaman içinde Başmelek Mikail ve şifacı azizeler etrafında yeniden yorumlanması, eski inançların bütünüyle ortadan kalkmak yerine yeni dinî anlayış içinde farklı anlamlar kazanarak yaşamayı sürdürdüğünü gösteriyor. Bizans imparatorlarının ve imparatoriçelerinin bölgeye yönelik ilgisi, gerçekleştirilen imar faaliyetleri ve kutsal yapılar aracılığıyla Pythia Therma’nın Orta Çağ boyunca da önemini koruduğu ortaya konuluyor.

Çalışma, yalnızca siyasal ve dinî tarihi ele almakla yetinmiyor; dönemin mitolojik anlatılarını, edebî metinlerini ve yazıtlarını da değerlendirmeye katarak Pythia Therma’nın kültürel hafızasını çok yönlü biçimde yeniden kuruyor. Bölgede bulunan mezar yazıtları ise burada yaşamış ailelerin izlerini takip etme ve yerel toplumsal yapıyı daha yakından tanıma olanağı sağlıyor.

Tarih, arkeoloji, dinler tarihi ve epigrafiyi buluşturan eser, Yalova Termal Kaplıcaları’nın Antik ve Orta Çağ dünyasındaki yerini bütüncül bir bakışla ele alırken, Anadolu’nun en önemli şifa merkezlerinden birinin uzun yüzyıllara yayılan hikâyesini bilimsel veriler ışığında gün yüzüne çıkarıyor.

Bülent Öztürk — Antik ve Orta Çağlarda Bir Şifa Kült Merkezi: Pythia Therma, Yalova Termal Kaplıcaları
• Arkeoloji ve Sanat Yayınları
Arkeoloji • 172 sayfa • 2026

Gülbahar Baran Çelik — Geç Antik Dönem Takı ve Aksesuarları (2026)

Gülbahar Baran Çelik’in bu eseri, İstanbul’un tarihi yarımadasında Yenikapı, Sirkeci ve Vezneciler raylı sistem kazıları sırasında ortaya çıkarılan Geç Antik Çağ’a ait takı ve kişisel kullanım eşyalarını ayrıntılı biçimde inceleyen kapsamlı bir arkeoloji çalışması. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Başkanlığı tarafından yürütülen kazılarda, arkeolojik bağlamları korunmuş şekilde gün ışığına çıkarılan bu buluntular, yalnızca zenginlikleriyle değil, ait oldukları yaşam çevreleriyle birlikte değerlendirilebilmeleri sayesinde Geç Antik Dönem’in maddi kültürüne ışık tutuyor. Kitap, bu özgün koleksiyon aracılığıyla dönemin üretim tekniklerini, estetik anlayışını ve toplumsal yaşamını yeniden yorumluyor.

Eserde küpeler, yüzükler, kolyeler, bilezikler, broşlar, kemer parçaları, saç aksesuarları ve çeşitli süs eşyaları ayrıntılı biçimde sınıflandırılıyor. Her eser; üretildiği malzeme, işçilik özellikleri, süsleme teknikleri, kullanım amacı ve bulunduğu arkeolojik bağlam dikkate alınarak değerlendiriliyor. Altın, gümüş, bronz, cam, kemik ve değerli taşlar gibi farklı malzemelerin kullanım biçimleri incelenirken, kuyumculuk sanatında ulaşılan teknik ustalık ile zanaatkârların estetik tercihleri de ortaya konuyor.

‘Geç Antik Dönem Takı ve Aksesuarları: İstanbul Tarihi Yarımada Marmaray ve Metro Kazı Buluntuları’ (‘Late Antique Jewelry And Accessories Finds From The Marmaray And Metro Excavations At Istanbul’s Historical Peninsula’), takıları yalnızca sanat tarihi açısından ele almıyor; onları Geç Antik Dönem toplumunun sosyal, ekonomik ve kültürel yapısını anlamaya yarayan tarihsel belgeler olarak değerlendiriyor. Mücevherlerin statü göstergesi olarak üstlendikleri rol, dinsel sembollerle ilişkileri, gündelik yaşamda ve törensel ortamlarda nasıl kullanıldıkları ile farklı toplumsal kesimlerin tüketim alışkanlıkları ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Böylece kişisel süs eşyaları, bireysel beğeninin ötesinde dönemin kimlik anlayışını, inanç dünyasını ve toplumsal hiyerarşisini yansıtan maddi kültür unsurları olarak okunuyor.

Eserin en önemli katkılarından biri, buluntuları arkeolojik bağlamları içinde değerlendirmesi oluyor. Takıların hangi yapılarda, mezarlarda ya da yerleşim katmanlarında bulunduğu dikkate alınarak kullanım süreleri, üretim merkezleri ve dolaşım ağları hakkında çıkarımlar yapılıyor. Bu yaklaşım, Konstantinopolis’in Geç Antik Çağ’daki ticaret ilişkilerini, zanaat üretimini ve Bizans İmparatorluğu’nun ekonomik yapısını daha iyi anlamaya katkı sağlıyor. Aynı zamanda farklı bölgelerden bilinen benzer eserlerle yapılan karşılaştırmalar sayesinde İstanbul’un Doğu Akdeniz dünyasındaki konumu da daha net biçimde ortaya konuyor.

Kitap, Marmaray ve metro kazılarında ortaya çıkarılan eşsiz buluntu grubunu bilimsel yöntemlerle değerlendirirken, Geç Antik Çağ Bizans dünyasının gündelik yaşamına, kuyumculuk geleneğine ve maddi kültürüne kapsamlı bir bakış sunuyor. İstanbul’un son yıllardaki en önemli arkeolojik keşiflerinden birine dayanan eser, takı ve aksesuarların estetik değerinin ötesine geçerek bunların tarih, sanat tarihi, arkeoloji ve Bizans araştırmaları açısından taşıdığı çok yönlü önemi ortaya koyan temel başvuru kaynaklarından biri olma niteliği taşıyor.

Gülbahar Baran Çelik — Geç Antik Dönem Takı ve Aksesuarları: İstanbul Tarihi Yarımada Marmaray ve Metro Kazı Buluntuları
Çeviren: Merve Özkılıç, Umur Çelikyay • Koç Üniversitesi Yayınları
Arkeoloji • 296 sayfa • 2026

Andrew Collins — Karahantepe (2026)

Andrew Collins’in bu eseri, Güneydoğu Anadolu’daki Karahantepe ve Göbeklitepe başta olmak üzere Taş Tepeler kültürünü insanlık tarihinin en eski uygarlıklarından biri olarak yorumluyor. Yazar, yaklaşık 11 bin yıl öncesine tarihlenen bu anıtsal yapıların yalnızca erken yerleşik yaşamın izlerini taşımadığını, aynı zamanda gelişmiş bir kozmoloji, ritüel sistemi ve kadim bilgi geleneğini yansıttığını savunuyor. Arkeolojik bulguları mitoloji, dinler tarihi ve astronomiyle birlikte değerlendiren Collins, insan uygarlığının kökenlerine ilişkin yerleşik kabulleri yeniden sorgulamaya çağırıyor.

‘Karahantepe: Annunaki Uygarlığı ve Cennet Yılanının Kozmik Kökenleri’ (‘Karahan Tepe: Civilization of the Anunnaki and the Cosmic Origins of the Serpent of Eden’), Karahantepe’nin mimarisini ayrıntılı biçimde inceliyor. Ana kayaya oyulmuş yapılar, T biçimli sütunlar, insan ve hayvan heykelleri, çok sayıdaki yılan kabartması ve yeraltı mekânları yalnızca mimari başarılar olarak değil, belirli ritüel ve sembolik amaçlara hizmet eden kutsal alanlar olarak yorumlanıyor. Collins’e göre bu yapılar, avcı-toplayıcı toplulukların basit yerleşimleri olmaktan ziyade, karmaşık dinsel törenlerin gerçekleştirildiği merkezlerdi. Bu nedenle Karahantepe ve Göbeklitepe, Neolitik Devrim’in başlangıcına ilişkin geleneksel açıklamaların ötesine geçen yeni bir uygarlık modeli sunuyor.

Eserin temel savlarından biri, Taş Tepeler bölgesinin buzul çağının sona ermesinden sonra ortaya çıkan ilk büyük kültürel merkezlerden biri olduğudur. Collins, bölgedeki farklı yerleşimleri tek tek değerlendirmek yerine bunların ortak bir kültürel ağ oluşturduğunu ileri sürüyor. Ona göre bu merkezler, bilgi paylaşımı, ritüel uygulamaları ve göksel gözlemleri bir araya getiren geniş kapsamlı bir uygarlığın parçalarıydı. Tarımın, yerleşik yaşamın ve toplumsal örgütlenmenin gelişimi de bu kutsal merkezlerin çevresinde şekillenmiş olabilir.

Kitapta en dikkat çekici bölümlerden biri yılan sembolizmine ayrılıyor. Collins, Karahantepe’deki yoğun yılan tasvirlerini Mezopotamya mitolojisi, Kitabı Mukaddes’teki Aden Bahçesi anlatısı ve dünyanın farklı kültürlerindeki kadim yılan figürleriyle karşılaştırıyor. Yazara göre yılan, yalnızca tehlikeyi temsil eden bir hayvan değil; bilgiyi, dönüşümü, yaşam döngüsünü ve kozmik bilinci simgeleyen evrensel bir semboldü. Bu çerçevede Aden Bahçesi’ndeki yılan anlatısının kökenlerinin çok daha eski Anadolu geleneklerine dayanabileceği ileri sürülüyor.

Collins ayrıca Sümer mitolojisindeki Anunnaki figürlerini de tartışıyor. Ancak bunları doğrudan dünya dışı varlıklar olarak değil, eski toplumların kozmik güçleri ve bilgiyi aktaran kutsal varlıkları açıklamak için geliştirdikleri mitolojik anlatılar bağlamında değerlendiriyor. Arkeolojik bulgular ile mitolojik metinler arasında bağlantılar kurarak, insanlığın en eski inanç sistemlerinin gökyüzü gözlemleri ve şamanik ritüellerle yakından ilişkili olduğunu savunuyor. Bu nedenle Karahantepe’nin yalnızca bir yerleşim değil, gök olaylarının izlendiği ve kozmik düzenin sembolik olarak yeniden üretildiği törensel bir merkez olduğu görüşünü öne çıkarıyor.

Kitap boyunca arkeoloji, karşılaştırmalı mitoloji, dinler tarihi, astronomi ve antropolojiden yararlanılarak disiplinler arası bir yaklaşım izleniyor. Collins, birçok yorumunun mevcut akademik çevrelerde kesin kabul görmediğini kabul etmekle birlikte, bunların arkeolojik keşiflerin ışığında tartışılmaya değer alternatif açıklamalar sunduğunu savunuyor. Eserde yer alan değerlendirmelerin önemli bir bölümü, arkeolojik verilerin ötesine geçen yorumlar ve hipotezler niteliğindedir; bu nedenle bunlar bilim dünyasında genel kabul gören sonuçlar olarak değil, yazarın kişisel çıkarımları olarak değerlendirilmelidir.

Kitap, Karahantepe ve Göbeklitepe’nin insanlık tarihindeki yerini farklı bir bakış açısıyla ele alan, erken uygarlıkların kökenleri üzerine yeni sorular ortaya atan bir çalışma olarak öne çıkıyor. Arkeolojik keşifleri kadim mitlerle ilişkilendirerek Anadolu’nun tarih öncesi geçmişine alternatif bir yorum getiren eser, özellikle Taş Tepeler kültürü, erken din tarihi ve uygarlığın başlangıcı üzerine yürütülen tartışmalara ilgi duyan okurlar için dikkat çekici bir değerlendirme sunuyor.

Andrew Collins — Karahantepe: Annunaki Uygarlığı ve Cennet Yılanının Kozmik Kökenleri
Çeviren: Ahmet Fethi Yıldırım • Alfa Yayınları
Arkeoloji • 480 sayfa • 2026

Ekrem Akurgal — Bir Arkeoloğun Anıları (2026)

Ekrem Akurgal, ‘Bir Arkeoloğun Anıları’ adlı eserinde yalnızca kendi yaşam öyküsünü anlatmıyor; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür, eğitim ve bilim tarihinde iz bırakmış bir dönemin panoramasını da sunuyor. Türkiye’de modern arkeolojinin kurucu isimlerinden biri olan Akurgal, bireysel hatıralarını ülkenin entelektüel dönüşümüyle iç içe geçirerek bir bilim insanının nasıl yetiştiğini, hangi koşullarda üretim yaptığını ve uluslararası düzeyde saygınlık kazanan bir akademik kariyerin nasıl inşa edildiğini gözler önüne seriyor. Kitap, kişisel anıların ötesine geçerek Cumhuriyet’in bilgiye, araştırmaya ve kültürel mirasa verdiği önemin somut bir tanıklığına dönüşüyor.

Eserde okur, Cumhuriyet’in ilk yıllarında şekillenen eğitim ve kültür politikalarının genç kuşaklar üzerindeki etkisini yakından izleme fırsatı buluyor. Akurgal’ın Avrupa’da geçen öğrencilik yılları, savaşın gölgesinde sürdürülen akademik çalışmalar ve farklı kültürlerle kurulan ilişkiler, Türkiye’nin modernleşme serüveniyle birlikte ele alınıyor. Yazar, yurtdışında edinilen bilgi ve deneyimlerin ülkeye dönüş sonrasında nasıl üretken bir güce dönüştüğünü anlatırken, bilimsel gelişmenin yalnızca bireysel çabayla değil, aynı zamanda güçlü kurumlar ve ileri görüşlü kültür politikalarıyla mümkün olduğunu gösteriyor.

Kitabın merkezinde, Anadolu’nun zengin geçmişini gün yüzüne çıkarma tutkusu yer alıyor. Eski İzmir, Foça, Pitane ve Erythrai gibi önemli merkezlerde yürütülen kazılar aracılığıyla yalnızca arkeolojik buluntular değil, aynı zamanda tarih anlayışını değiştiren yeni bakış açıları da ortaya çıkıyor. Akurgal, kazı alanlarında yaşanan zorlukları, keşiflerin heyecanını ve bilimsel araştırmanın sabır gerektiren doğasını aktarırken, Anadolu uygarlıklarının dünya tarihi içindeki yerini yeniden değerlendirmeye çağırıyor. Böylece arkeoloji, geçmişin kalıntılarını inceleyen dar bir uzmanlık alanı olmaktan çıkarak kültürel kimliği anlamanın temel araçlarından biri hâline geliyor.

Eser aynı zamanda Cumhuriyet’in aydın kuşağına dair canlı portreler de sunuyor. İsmet İnönü, Hasan Âli Yücel ve Arif Müfid Mansel gibi isimler üzerinden bir dönemin düşünsel iklimi, eğitim anlayışı ve kültürel hedefleri görünür kılınıyor. Bilim insanları arasındaki dayanışmalar, akademik mücadeleler, kurumsallaşma çabaları ve uluslararası ilişkiler, Türkiye’nin kültürel gelişim sürecinin ayrılmaz parçaları olarak ele alınıyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir arkeoloğun meslek yaşamını değil, Cumhuriyet’in aydınlanma idealini de kayıt altına alıyor.

‘Bir Arkeoloğun Anıları’, bireysel başarı hikâyesi ile ulusal kültür tarihini buluşturan, geçmişin izlerini sürerken geleceğe de seslenen önemli bir tanıklık niteliği taşıyor. Akurgal’ın anlatımı, bilimsel merakın, çalışkanlığın ve kültürel sorumluluk bilincinin bir ülkenin entelektüel gelişiminde nasıl belirleyici olabileceğini gösterirken, Türk arkeolojisinin oluşum sürecini de içeriden bir bakışla anlamayı sağlıyor. Bu nedenle eser, hem bir hatırat hem de Cumhuriyet döneminin bilim ve kültür serüvenine ışık tutan değerli bir belge olarak öne çıkıyor.

Ekrem Akurgal — Bir Arkeoloğun Anıları: Türkiye Cumhuriyeti Kültür Tarihinden Birkaç Yaprak
• Kronik Kitap
Anı • 288 sayfa • 2026

Tim Ingold — Yapmak (2026)

Tim Ingold, ‘Yapmak’ adlı eserinde antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığı ortak bir düşünme ve üretme alanının farklı biçimleri olarak yorumluyor. Kitabın temel iddiası, bilginin yalnızca kuramsal düşünceyle değil, yapma süreçleri içinde oluştuğu fikrine dayanıyor. Ingold’a göre insan, dünyayı önce zihninde tasarlayıp sonra ona biçim veren bir varlık değil; malzemeler, çevre ve diğer canlılarla etkileşim kurarken öğrenen bir canlı olarak var oluyor. Bu nedenle düşünmek ve yapmak birbirinden ayrılmıyor; insan yaparken düşünüyor, düşünürken de dönüşüyor.

‘Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık’ (‘Making: Anthropology, Achaeology, Art and Architecture’), akademide yaygın olan teori-pratik ayrımını eleştiriyor. Antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığın değeri, dünyayı dışarıdan açıklamalarında değil, onunla birlikte hareket etmelerinde yatıyor. Bir zanaatkârın malzemeyle kurduğu ilişki nasıl karşılıklıysa, araştırmacının bilgiyle ilişkisi de aynı şekilde gelişiyor. Öğrenme, hazır bilgileri aktarmaktan çok deneyim içinde yön bulmayı gerektiriyor. Bu yaklaşım, eğitimi de tek yönlü bilgi aktarımı olmaktan çıkarıp ortak bir araştırma ve keşif süreci olarak yeniden tanımlıyor.

Kitabın merkezindeki kavram mütekabiliyet. Ingold, yapma eylemini insanın edilgen maddeler üzerinde hâkimiyet kurması şeklinde tanımlamaz. Ona göre üretim, yapan kişi ile malzemeler arasında gelişen canlı bir karşılaşma. Ahşap, taş, toprak, lif ya da metal yalnızca biçim verilen nesneler değil; sürece kendi özellikleriyle katılan etkin unsurlar olarak önem kazanıyor. Ortaya çıkan ürün de tek taraflı bir tasarımın değil, bu karşılıklı ilişkinin sonucu oluyor. Bu nedenle yaratıcılık, önceden belirlenmiş bir planın uygulanmasından çok, süreç içinde ortaya çıkan imkânlara yanıt vermeyi içeriyor.

İngold ayrıca nesnelerden çok malzemelerin yaşamına odaklanıyor. Dünya tamamlanmış objelerden değil, sürekli akış halindeki süreçlerden oluşuyor. İnsanlar da bu akışın dışında duran varlıklar değil; yollar, izler ve ilişkiler boyunca hareket eden canlılar olarak yaşamlarını sürdürüyor. Böylece insan ile çevre arasındaki sınırlar daha geçirgen hale geliyor. Kitap, insanı doğadan ayrı ve üstün gören modern anlayışa güçlü bir eleştiri getiriyor.

Türkçe baskıya yazdığı önsözde Ingold, kitabın yayımlanmasından sonra ortaya çıkan tartışmaları değerlendiriyor. “Yapmak” kavramının farklı alanlarda yaygınlaştığını, ancak amacının tüm zanaatları tek bir başlık altında toplamak olmadığını vurguluyor. Yeni materyalizm, eğitim felsefesi ve yapay zekâ tartışmalarına değinerek, insanlığın geleceği açısından el ve ses gibi temel becerilerin önemini koruduğunu savunuyor. Dijital teknolojilerin yükselişine rağmen insan deneyiminin hâlâ maddi dünyayla doğrudan temas içinde şekillendiğini hatırlatıyor.

‘Yapmak’, çağdaş antropolojinin en etkili eserlerinden biri olarak bilgi üretimini yaşamın içindeki yaratıcı süreçlerle birlikte düşünmeye çağırıyor. Ingold, insanın dünyayı yapan değil, dünya ile birlikte oluşan bir varlık olduğunu gösterirken antropoloji, sanat, mimarlık ve arkeoloji arasında yeni köprüler kuruyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca akademik disiplinleri değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi de yeniden düşünmeye davet ediyor.

Tim Ingold — Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık
Çeviren: Mehmet Doğan • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 192 sayfa • 2026

Güneş Duru — Geçmişle Diyaloglar (2026)

‘Geçmişle Diyaloglar: Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek’, arkeolojiyi yalnızca geçmişi ortaya çıkaran nesnel bir bilim olarak değil, geçmişle kurduğumuz ilişkinin kendisini şekillendiren düşünsel ve politik bir pratik olarak yeniden ele alıyor. Güneş Duru, geçmişin sabit ve tamamlanmış bir gerçeklik olmadığını; aksine bugünün bilgi anlayışı, ideolojik yönelimleri ve etik sınırları içinde sürekli yeniden kurulduğunu vurguluyor.

Kitap, arkeolojinin Batı’daki kuramsal kökenlerinden başlayarak Türkiye’deki kurumsallaşma sürecine uzanan geniş bir tarihsel çerçeve sunuyor. Bu süreçte yalnızca teorik yaklaşımlar ve yöntemler değil, aynı zamanda arkeolojik bilginin nasıl üretildiği, hangi koşullarda meşrulaştırıldığı ve hangi seslerin dışarıda bırakıldığı sorgulanıyor. Duru, böylece arkeolojiyi tarafsız bir bilgi üretimi olarak değil, güç ilişkileri ve toplumsal bağlamlar içinde şekillenen bir alan olarak yorumluyor.

Eserin dikkat çeken yönlerinden biri, akademik analiz ile kişisel deneyimi bir araya getirmesi. Yazar, saha çalışmalarından ve mesleki tanıklıklarından hareketle, arkeolojinin yalnızca teorik değil aynı zamanda deneyimsel ve öznel bir yönü olduğunu gösteriyor. Bu yaklaşım, bilimin tek sesli ve mutlak bir anlatı olmadığı; farklı perspektifler ve deneyimlerle zenginleşen çoğul bir pratik olduğu fikrini öne çıkarıyor.

Kitap aynı zamanda okuru, geçmişi yalnızca öğrenilecek bir bilgi alanı olarak değil, üzerine düşünülmesi ve yeniden yorumlanması gereken bir ilişki biçimi olarak görmeye davet ediyor. Arkeoloji, bu bağlamda kazı alanlarından akademik tartışmalara uzanan çok katmanlı bir düşünme pratiğine dönüşüyor.

Genel olarak eser, arkeolojinin sınırlarını genişleterek onu eleştirel, çok sesli ve sorgulayıcı bir alan olarak yeniden konumlandırıyor; geçmişi anlamanın aynı zamanda bugünü ve bilgi üretim süreçlerini sorgulamak anlamına geldiğini ortaya koyuyor.

Güneş Duru — Geçmişle Diyaloglar: Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek
• İletişim Yayınları
Arkeoloji • 304 sayfa • 2026

Chip Colwell — Ne Çok Eşya (2026)

Chip Colwell’in bu çalışması, insanların nesnelerle kurduğu ilişkinin tarihini ve bu ilişkinin uygarlığın gelişimindeki rolünü anlatıyor. Arkeolog ve antropolog Chip Colwell, insanların yalnızca araç üreten bir tür olmadığını, aynı zamanda nesnelere anlam yükleyen bir kültür yarattığını söylüyor. Colwell’e göre insanlık tarihi, taş aletlerden modern teknolojilere kadar uzanan uzun bir maddi kültür hikâyesi sunuyor. İnsanlar çevrelerindeki dünyayı anlamak, ihtiyaçlarını karşılamak ve kimliklerini ifade etmek için nesneler üretiyor. Bu süreçte araçlar yalnızca pratik işlevler görmüyor; aynı zamanda sembolik değerler taşıyan kültürel nesnelere dönüşüyor.

‘Ne Çok Eşya’ (‘So Much Stuff’), arkeolojik bulgular ve antropolojik araştırmalar üzerinden insanlığın maddi dünyasının nasıl genişlediğini açıklıyor. İlk taş aletlerin ortaya çıkışı insanların doğayla kurduğu ilişkinin dönüşmeye başladığını gösteriyor. Zamanla tarım araçları, seramikler, silahlar ve günlük eşyalar ortaya çıkıyor ve bu nesneler toplumların ekonomik ve sosyal yapısını şekillendiriyor. Colwell bu gelişmelerin yalnızca teknolojik ilerleme olmadığını, aynı zamanda insanların dünyayı anlamlandırma biçimlerini değiştirdiğini vurguluyor. Nesneler aracılığıyla insanlar statülerini gösteriyor, inançlarını ifade ediyor ve toplumsal ilişkilerini düzenliyor.

Colwell kitabın ilerleyen bölümlerinde modern çağda ortaya çıkan tüketim kültürünü ve nesnelerin aşırı çoğalmasını tartışıyor. Sanayi üretimi ve küresel ekonomi sayesinde insanlar tarihte hiç olmadığı kadar çok eşya üretiyor ve tüketiyor. Ancak Colwell bu durumun yeni sorular doğurduğunu söylüyor: İnsanların nesnelerle kurduğu ilişki ne anlama geliyor ve bu ilişki çevre ile toplum üzerinde nasıl etkiler yaratıyor? Yazar bu sorular üzerinden maddi kültürün geçmişten bugüne uzanan dönüşümünü değerlendiriyor. Bu nedenle kitap, insanların araç üretme yeteneğinin nasıl kültürel anlamlar yarattığını ve modern dünyanın nesnelerle dolu yapısını anlamaya yardımcı olan önemli bir çalışma.

Chip Colwell — Ne Çok Eşya: İnsan Türünün Aletleri Keşfetmesi, Anlamı İcat Etmesi ve Hep Daha Fazla Şey Üretmesi
Çeviren: Ayşe Müge Çavdar • İş Kültür Yayınları
İnceleme • 320 sayfa • 2026

Ludovic Slimak – Çıplak Neandertal (2025)

Ludovic Slimak’ın bu çalışması, Neandertalleri modern zihnin hazır kalıplarından arındırarak yeniden düşünmeye çağıran radikal bir çalışma sunuyor. Slimak’a göre elimizde Neandertallere dair resimler, süs eşyaları, tören kalıntıları ya da sembolik anlatımlar yok; yalnızca kemikler, taşlar ve belirsiz ipuçları var. Bu eksiklik yüzünden Neandertali anlamak yerine ona kendi bakış açılarımızı giydiriyor, onu “insan” ile “yaratık” arasında sıkışmış bir karikatüre dönüştürüyoruz. Oysa sorun materyal eksikliğinden çok, kendi önyargılarımızdan sıyrılmayı beceremeyişimiz.

Slimak, Neandertallerin bizden başka türlü düşünen, üreten ve yaşayan bir insanlık olabileceği ihtimalinin modern zihin için rahatsız edici olduğuna dikkat çekiyor. Dahası, bu başka insanlığın ortadan kaybolmasında Homo sapiens’in doğrudan veya dolaylı payı olabileceğini kabul etmek de kolay değil. ‘Çıplak Neandertal: İnsan Denen Yaratığı Anlamak’ (‘Neanderthal nu: Comprendre la créature humaine’), bu nedenle Neandertali “medenileştirmeye” ya da bize benzetmeye çalışan yaklaşımları sorguluyor; onları şapkalardan, elbiselerden, insan-merkezci hikâyelerden sıyırarak kendi varoluş koşulları içinde anlama çabasına giriyor.

Otuz yılı aşan saha deneyimine sahip bir arkeolog ve kültürel antropolog olan Slimak, kitabında Türkiye’den Etiyopya’ya, Cibuti’den Rusya’nın kutup bölgelerine ve Akdeniz coğrafyasına uzanan 54 arkeolojik kazıdan elde ettiği bulguları harmanlıyor. Neandertallerle erken Homo sapiens toplulukları arasındaki teması, çatışmayı ve ayrışmayı yeni bir perspektifle okuyor.

Neandertalleri romantikleştirmeden ya da şeyleştirmeden, onu kendi sessiz tarihinin içinden görmeyi hedefleyen bir çalışma. Bu yönüyle hem insanlığın evrimine dair yerleşik kabulleri sarsıyor hem de bizi kendi türümüzün nasıl bir varlık olduğunu yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Ludovic Slimak – Çıplak Neandertal: İnsan Denen Yaratığı Anlamak, çeviren: Sarp Kaya, Monografi Yayınları, arkeoloji, 160 sayfa, 2025