Gülçin Özge Tan — İktidarın Cinsiyeti ve AK Kadınlar (2026)

Türkiye’de toplumsal cinsiyet rejiminin tarihsel dönüşümünü AKP iktidarı ekseninde inceleyen ‘İktidarın Cinsiyeti ve AK Kadınlar’, otoriterleşme sürecinin yalnızca siyasal kurumları değil, aileyi, kadınlığı ve nüfus politikalarını da yeniden biçimlendirdiğini ortaya koyuyor. Kitap, AKP döneminde cinsiyet politikalarının rejim inşasının tamamlayıcı unsurlarından biri hâline geldiğini savunurken, bu deneyimi dünyadaki yeni sağ iktidarların benzer yönelimleriyle karşılaştırarak daha geniş bir çerçeveye yerleştiriyor. Böylece kadın haklarına yönelik küresel gerilemenin Türkiye’de aldığı özgün biçimleri görünür kılıyor.

Eserin temel sorusu, kadınları kamusal ve özel yaşam üzerinde denetimi artıran bu siyasal projenin yalnızca hedefi olarak değil, aynı zamanda nasıl bir parçası hâline getirdiği. Bu sorunun peşinden giden Gülçin Özge Tan, farklı dönemlerde AKP saflarında siyaset yapmış kadınlarla gerçekleştirdiği kapsamlı saha araştırmasına dayanarak, iktidarın kadın kadrolarını hangi söylemler, deneyimler ve aidiyet ilişkileri üzerinden şekillendirdiğini inceliyor. Böylece erkek egemenliğinin günümüzde aldığı yeni biçimlerin, partinin ideolojik dönüşümünden ve otoriterleşme sürecinden bağımsız düşünülemeyeceğini gösteriyor.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı ve aile ile nüfusu merkeze alan yeni siyasal yönelimlerin belirginleştiği dönemi arka planına alan kitap, AKP’nin toplumsal cinsiyet anlayışını içeriden tanıklıklarla analiz ederken, Türkiye’de otoriterlik, muhafazakârlık ve kadın politikaları arasındaki ilişkiyi anlamak isteyen okurlar için kapsamlı ve eleştirel bir değerlendirme sunuyor.

Gülçin Özge Tan — İktidarın Cinsiyeti ve AK Kadınlar
• Ayrıntı Yayınları
Siyaset • 416 sayfa • 2026

Erdem Göktürk — Ofsayt Bilen Kadınlar (2026)

Erdem Göktürk’ün ‘Ofsayt Bilen Kadınlar: Türkiye’de Kadın Futbolu Tarihi’ adlı bu kitabı, Türkiye’de kadın futbolunun uzun yıllar görmezden gelinen geçmişini kapsamlı bir tarih çalışmasıyla görünür kılıyor. Kitap, kadınların futbolda yalnızca önyargılarla değil, kurumsal engeller, toplumsal kalıplar ve ilgisizlikle de mücadele ederek oluşturdukları birikimi kronolojik bir anlatı içinde ele alıyor. Erdem Göktürk, arşiv belgeleri, basın taramaları ve sözlü tarih çalışmalarıyla kadın futbolunun gelişimini yalnızca sportif başarılar üzerinden değil, toplumsal dönüşümün bir parçası olarak değerlendiriyor.

Anlatı, dünyada kadın futbolunun ilk örneklerinden başlayarak Türkiye’deki ilk gösteri maçlarına, öncü futbolculara ve ilk resmî girişimlere uzanıyor. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden itibaren kadınların futbol sahasına çıkışına yönelik tepkiler, basının değişen yaklaşımı ve zamanla oluşan kulüp yapılanmaları ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kınalıada, Dostlukspor, Dinarsu ve daha sonra belediye ile okul takımlarının öncülüğünde gelişen örgütlenmeler, kadın futbolunun kurumsallaşma sürecinin kilometre taşları olarak ele alınıyor.

Kitap, yalnızca kulüplerin ve liglerin tarihini aktarmakla yetinmiyor; millî takımın kuruluşu, kadın hakemlerin yükselişi, eğitim kurumlarının katkısı, yerel yönetimlerin desteği ve büyük spor kulüplerinin kadın futboluna yönelişi gibi gelişmeleri de geniş bir çerçevede değerlendiriyor. Futbolun yalnızca saha içindeki rekabetten ibaret olmadığını; medya, siyaset, eğitim, yerel yönetimler ve toplumsal cinsiyet algısıyla sürekli etkileşim içinde geliştiğini gösteriyor. Böylece kadın futbolunun yükseliş ve duraklama dönemlerini belirleyen yapısal etkenleri görünür kılıyor.

Göktürk, bu tarihi oluştururken yalnızca yazılı kaynaklara dayanmıyor; eski futbolcular, yöneticiler, hakemler ve tanıklarla yaptığı görüşmeler sayesinde eksik kalan halkaları tamamlıyor. Arşivlerdeki boşlukları sözlü tarih yöntemiyle doldurarak farklı dönemlere ait parçaları bir araya getiriyor. Böylece resmî kayıtların ötesine geçen çok sesli bir anlatı kuruyor ve kadın futbolunun unutulmuş öncülerini yeniden gün yüzüne çıkarıyor.

‘Ofsayt Bilen Kadınlar’, Türkiye’de kadın futbolunun yalnızca spor tarihi açısından değil, toplumsal cinsiyet, kültürel değişim ve modernleşme tarihi açısından da neden önemli olduğunu ortaya koyuyor. Kadınların futbol sahasında görünür olabilmek için verdikleri uzun mücadeleyi belgelerle destekleyerek anlatırken, bugünkü gelişmelerin ardında onlarca yıllık emek, direnç ve kararlılık bulunduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, Türkiye spor tarihinin ihmal edilmiş bir alanını ayrıntılı biçimde aydınlatan temel başvuru kaynaklarından biri olma niteliği taşıyor.

Erdem Göktürk — Ofsayt Bilen Kadınlar: Türkiye’de Kadın Futbolu Tarihi
• İletişim Yayınları
Futbol • 208 sayfa • 2026

Leila Ahmed — İslam’da Kadın ve Kadının Toplumsal Konumu (2026)

Leila Ahmed’in bu eseri, İslam ile kadın arasındaki ilişkinin tarih boyunca nasıl şekillendiğini inceleyen öncü bir çalışma. Ahmed, kadınların konumunu yalnızca dinî metinler üzerinden değerlendirmiyor; İslam öncesi Ortadoğu toplumlarından başlayarak siyasal, kültürel ve toplumsal dönüşümler içinde ele alıyor. Böylece günümüzde sıkça tekrarlanan “İslam kadınları baskılar mı?” sorusunu tarihsel bağlamı içinde yeniden tartışmaya açıyor.

‘İslam’da Kadın ve Kadının Toplumsal Konumu’ (‘Women and Gender in Islam’), İslam’ın ortaya çıktığı dönemde kadınların durumunu anlamak için önce Antik Yakındoğu ve Akdeniz dünyasına yöneliyor. Ahmed, patriyarkal yapıların İslam’dan çok önce var olduğunu, kadınların kamusal hayattan dışlanması ve erkek egemenliğinin birçok kültürde köklü biçimde yerleştiğini gösteriyor. Bu çerçevede İslam’ın ilk yıllarındaki bazı düzenlemelerin kadınların konumunda belirli iyileşmeler sağladığını, ancak bu gelişmelerin zamanla farklı tarihsel koşullar içinde yeniden yorumlandığını savunuyor.

Eserin önemli bölümlerinden biri Hz. Muhammed dönemi ile sonraki İslam imparatorlukları arasındaki farklara ayrılıyor. Ahmed’e göre erken dönem İslam’ın görece eşitlikçi eğilimleri, özellikle Abbasi döneminde gelişen hukuk ve devlet yapıları içinde farklı bir yön kazanıyor. Kadınların toplumsal görünürlüğü azalırken, örtünme ve cinsiyet ayrımı gibi uygulamalar dinî bir zorunluluktan çok aristokratik ve siyasal kültürlerin etkisiyle yaygınlaşıyor. Böylece İslam toplumlarında kadınlara ilişkin birçok uygulamanın doğrudan vahiyden değil, tarihsel süreçlerden kaynaklandığı ortaya konuyor.

Kitap ayrıca sömürgecilik ve modernleşme dönemlerine de odaklanıyor. Özellikle 19. ve 20. yüzyıl Mısır’ında kadın meselesinin hem yerel reformcular hem de Batılı güçler tarafından siyasal bir tartışma alanına dönüştürüldüğünü inceliyor. Ahmed, kadın hakları söyleminin zaman zaman sömürgeci müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanıldığını, buna karşılık Müslüman toplumların da kendi iç reform arayışlarını geliştirdiğini anlatıyor. Böylece kadın sorunu yalnızca dinî değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir mücadele alanı olarak değerlendiriliyor.

Leila Ahmed’in çalışması, İslam ile kadın arasındaki ilişkiyi basit karşıtlıklar üzerinden açıklamayı reddediyor. Kadınların tarih boyunca yaşadığı deneyimlerin, kutsal metinlerin yorumlarıyla toplumsal koşulların etkileşiminden doğduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, İslam tarihi, feminizm ve toplumsal cinsiyet çalışmaları arasında köprü kuran önemli bir kaynak niteliği taşıyor. Kitabın en güçlü katkısı, kadınların İslam dünyasındaki konumunu değişmez bir kader olarak değil, tarih boyunca dönüşen ve yeniden şekillenen bir olgu olarak ele alması.

Leila Ahmed — İslam’da Kadın ve Kadının Toplumsal Konumu
Çeviren: Hale Akay • Minotor Kitap
Kadın • 480 sayfa • 2026

Dorothy Dinnerstein — Denizkızı ve Minotor (2026)

Dorothy Dinnerstein’ın bu eseri, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kökenlerini bireysel psikoloji ile toplumsal yapı arasındaki ilişkide arayan çarpıcı bir feminist analiz sunuyor. Kitap, kadın ve erkek arasındaki tarihsel güç dengesizliğinin yalnızca kültürel normlardan değil, çocukluk deneyimlerinden ve bakım ilişkilerinden beslendiğini söylüyor.

Dinnerstein’a göre modern toplumlarda çocuk bakımının neredeyse tamamen kadınlara ait bir sorumluluk olarak görülmesi hem kadınların hem de erkeklerin psikolojik gelişimini derinden etkiliyor. Çocuk, ilk bağını çoğunlukla anneyle kuruyor ve bu durum, kadın figürünü hem bağımlılık hem de otoriteyle ilişkilendirilen karmaşık bir simgeye dönüştürüyor. Bu erken deneyim, yetişkinlikte kadınlara yönelik hem idealizasyonu hem de korku ve düşmanlığı besleyen çelişkili duyguların temelini oluşturuyor.

‘Denizkızı ve Minotor’ (‘The Mermaid and the Minotaur’), adını aldığı “denizkızı” ve “minotor” metaforları üzerinden bu durumu sembolleştiriyor. Denizkızı, besleyen ve koruyan ama aynı zamanda sınırları belirsiz bir figürü temsil ederken; minotor, kontrol, güç ve ayrışma arzusunu simgeliyor. Dinnerstein, bu iki uç arasında kurulan dengenin bozukluğunun, toplumsal cinsiyet rollerini katılaştırdığını ve eşitsizliği yeniden ürettiğini savunuyor.

Eserde, feminist kuram ile psikanalitik düşünce özellikle Kleinyen yaklaşım çerçevesinde birleştiriliyor. Bu sayede bireysel bilinçdışı süreçlerle toplumsal yapı arasındaki bağ görünür kılınıyor. Dinnerstein, çözüm olarak çocuk bakımının kadın ve erkek arasında daha eşit paylaşılmasını öneriyor. Ona göre bu değişim yalnızca aile yapısını değil, aynı zamanda güç ilişkilerini, duygusal dinamikleri ve toplumsal düzeni de dönüştürebilir.

Dorothy Dinnerstein — Denizkızı ve Minotor: Cinsel Düzenlemeler ve İnsan Marazı
Çeviren: İdem Erman • Minotor Kitap
Toplumsal cinsiyet çalışmaları • 400 sayfa • 2026

Vanessa Bennett — Annelik Miti (2026)

Vanessa Bennett bu çalışmasında anneliğin kendisinden çok, onun etrafına örülen toplumsal mitleri sorguluyor. Kitap, “ideal anne” olmanın doğal ve kolay olduğu yönündeki yaygın inancın, kadınları yetersizlik ve tükenmişlik duygusuna sürüklediğini öne sürüyor.

Bennett, anneliği yalnızca bir bakım rolü olarak değil, derin bir kimlik dönüşümü olarak ele alıyor. Ona göre annelik, bireyin eski benliğini geride bıraktığı, yeni bir benlik inşa ettiği bir tür “inisiyasyon” süreci gibi işliyor. Ancak modern toplum, bu dönüşümü anlamlandıracak kolektif hikâyeleri ve rehberliği kaybettiği için, anneler bu süreci çoğu zaman yalnız ve hazırlıksız yaşıyor.

‘Annelik Miti’ (‘The Motherhood Myth’), patriyarkal normların ve toplumsal beklentilerin annelik deneyimini nasıl şekillendirdiğini analiz ediyor. Eşlerle yaşanan uyumsuzluklar, duygusal kopukluklar ve tükenmişlik hissi, bireysel bir başarısızlık olarak değil; gerçekçi olmayan beklentilerin sonucu olarak yorumlanıyor. Bu bağlamda Bennett, annelerin sınır koyma, öz benliği yeniden kurma ve ilişkilerde samimiyeti yeniden inşa etme ihtiyacına dikkat çekiyor.

Eser, derinlik psikolojisi çerçevesinde arketipler, kişisel anlatılar ve beden odaklı farkındalık çalışmalarıyla anneliği yeniden düşünmeye çağırıyor. Bir “mükemmel ebeveynlik” rehberi sunmak yerine, anneliğin dönüştürücü potansiyelini açığa çıkarmayı amaçlıyor. Bu yönüyle kitap, anneliği bir yük olmaktan çıkarıp, bireysel güçlenme ve özgürleşme süreci olarak yeniden tanımlayan eleştirel ve pratik bir yol haritası sunuyor.

Vanessa Bennett — Annelik Miti: Ebeveynliği Yeniden Tanımlama ve Benliği Geri Kazanma Rehberi
Çeviren: Kerime Dalyan • İrene Kitap
Kadın • 336 sayfa • 2026

Leopoldina Fortunati — Yeniden Üretimin Gizemi (2026)

Leopoldina Fortunati’nin bu eseri, kapitalist üretim ilişkilerini yalnızca fabrika ve ücretli emek üzerinden değil, ev içi emek ve yeniden üretim süreçleri üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Fortunati, Marx’ın değer teorisini izleyerek, kapitalizmin işleyişinin görünmeyen temelinin kadınların ev içindeki karşılıksız emeği olduğunu savunuyor.

‘Yeniden Üretimin Gizemi’ (The Arcane of Reproduction: Housework’), üretim ile yeniden üretim arasındaki ilişkiyi merkeze alıyor. Kapitalist sistemde erkek işçi ücretli emek aracılığıyla doğrudan sömürülürken, kadın ev içinde görünmez bir emek sürecine tabi tutuluyor. Bu emek, işçinin yeniden üretimini sağlıyor; yani beslenme, bakım, duygusal destek ve gündelik yaşamın sürdürülmesi gibi faaliyetler üzerinden kapitalist üretimin devamlılığını mümkün kılıyor. Ancak bu süreç “doğal” ve “değer dışı” olarak kodlandığı için ekonomik sistem içinde görünmez kılınıyor.

Fortunati, bu görünmezliğin tarihsel köklerini feodalizmden kapitalizme geçişte buluyor. Bu süreçte kadın ve erkek farklı biçimlerde özneleştirilirken, kadın emeği sistematik biçimde değersizleştiriliyor. Heteroseksüel aile yapısı da bu düzenin temel taşı haline geliyor; çünkü yeniden üretim sürecini güvence altına alarak kapitalist üretim ilişkilerini sürdürüyor. Böylece kadınların ev içindeki konumu, yalnızca kültürel değil, doğrudan ekonomik bir zorunluluğun sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Kitap aynı zamanda kadın mücadelelerinin bu “gizemi” görünür kılmadaki rolünü vurguluyor. Ev emeğinin tanınması ve değerinin kabul edilmesi mücadelesi, genel olarak emek sömürüsüne karşı verilen mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınıyor. Fortunati’ye göre bu mücadele, bakım emeği, göçmen işçilik ve duygulanımsal emek gibi yeni alanları da kapsayacak şekilde genişlemek zorunda.

Eserin son bölümlerinde ise kapitalizmin 21. yüzyıldaki dönüşümleri tartışılıyor. Dijitalleşme, esnek çalışma ve küresel bakım zincirleri gibi gelişmeler, yeniden üretim süreçlerini yeniden şekillendirirken, kadın emeğinin sömürüsü farklı biçimlerde devam ediyor. ‘Yeniden Üretimin Gizemi’, bu yönüyle hem tarihsel hem de güncel bir analiz sunarak, kapitalizmin görünmeyen emek temellerini açığa çıkaran önemli bir Marksist feminist klasik olarak öne çıkıyor.

Leopoldina Fortunati — Yeniden Üretimin Gizemi: Ev Kadınları, Fahişeler, İşçiler ve Sermaye
Çeviren: Hurinaz Sarı • Sümer Yayıncılık
Feminizm • 264 sayfa • 2026

Margaret Mead — Erkek ve Kadın (2026)

Margaret Mead’in ilk kez 1949’da yayınlanan bu eseri, toplumsal cinsiyetin nasıl oluştuğunu anlamaya yönelik kapsamlı bir antropolojik inceleme. Mead, farklı kültürlerden elde ettiği gözlemlerle kadınlık ve erkekliğin yalnızca biyolojik farkların sonucu olmadığını, aynı zamanda kültürel pratikler ve toplumsal beklentilerle şekillendiğini ortaya koyuyor.

Kitabın önemli yönlerinden biri, Mead’in önceki çalışmalarına kıyasla daha dengeli bir yaklaşım geliştirmesi. Yazar, toplumsal cinsiyet rollerini sadece kültürle açıklamanın yetersiz kalabileceğini kabul ederek, biyolojik etkenlerin de bu süreçte belirli bir rol oynayabileceğini tartışıyor. Bu bağlamda, insan davranışının hem doğuştan gelen özellikler hem de öğrenilmiş kalıplar aracılığıyla biçimlendiğini ileri sürüyor.

Mead, analizinde Sigmund Freud’un psikanalitik kuramından da yararlanarak, bireyin çocukluk deneyimleri ile toplumsal cinsiyet kimliği arasındaki ilişkiyi inceliyor. Bu yaklaşım, cinsiyet rollerinin yalnızca dışsal bir dayatma değil, aynı zamanda içselleştirilmiş bir süreç olduğunu gösteriyor. Böylece biyoloji ile kültür arasında keskin bir ayrım yapmak yerine, ikisi arasındaki karmaşık etkileşim ön plana çıkıyor.

Eserde annelik, kadın kimliğinin merkezi bir unsuru olarak ele alınıyor ve çoğu kültürde derin bir anlam ve doyum kaynağı olarak değerlendiriliyor. Bununla birlikte Mead, erkeklik ve kadınlık arasında hiyerarşik bir üstünlük kurmak yerine, her iki cinsin de kendine özgü güçlü yönler taşıdığını savunuyor. Ancak bu yaklaşım, bazı eleştirmenler tarafından geleneksel cinsiyet rollerini yeniden üretme riski taşıdığı gerekçesiyle tartışmalı bulunuyor.

‘Erkek ve Kadın’ (‘Male and Female’), yayımlandığı dönemde toplumsal cinsiyet üzerine yürütülen tartışmaları derinden etkileyerek, 20. yüzyıl ortasında erkeklik ve kadınlık kavrayışlarının yeniden düşünülmesine katkı sağladı. Mead’in saha araştırmalarına dayanan yöntemi, antropoloji disiplininde önemli bir referans noktası oluşturuyor.

‘Erkek ve Kadın’, toplumsal cinsiyetin oluşumunu tek boyutlu açıklamalarla sınırlamayan, biyoloji ile kültürü birlikte değerlendiren bir perspektif sunuyor. Eser, günümüzde de geçerliliğini koruyan sorular ortaya atarak, insanın kimlik oluşumuna dair düşünmeyi derinleştiren önemli bir çalışma olma niteliğini sürdürüyor.

Margaret Mead — Erkek ve Kadın: Değişen Bir Dünyada Cinsiyetler Üzerine
Çeviren: Ebru Kılıç • Minotor Kitap
Antropoloji • 560 sayfa • 2026

Alia Trabucco Zerán – Katil Kadınlar (2025)

 

Alia Trabucco Zerán’ın bu kitabı, Şili’de dört kadının işlediği cinayetleri merkeze alarak toplumsal cinsiyetin, adaletin ve medyanın kadınlara bakışını sorguluyor. Corina Rojas, Rosa Faúndez, María Carolina Geel ve María Teresa Alfaro’nun hikâyeleri, yalnızca bireysel suç öyküleri değil, aynı zamanda bir toplumun kadınlara biçtiği rollerin aynası haline geliyor. Yazar, bu kadınların neden öldürdüğünü değil, toplumun onların neden öldürmemesi gerektiğine nasıl inandığını araştırıyor. Cinayet burada bir isyanın, bastırılmış öfkenin ve kimliğini savunma çabasının sembolüne dönüşüyor.

‘Katil Kadınlar’ (‘Las homicidas’), medyanın ve hukuk sisteminin kadın faillere yaklaşımını mercek altına alıyor. Bu kadınların gazetelerde nasıl “canavar”, “delirmiş”, “aşık” gibi etiketlerle anıldığını gösteriyor. Her bir hikâyede dilin nasıl bir yargı aracına dönüştüğünü, erkek egemen toplumun adalet anlayışını nasıl yeniden ürettiğini anlatıyor. Cinayetleri romantikleştirmiyor; tersine, onların etrafında örülen sessizlik ve korkunun kökenine inmeye çalışıyor.

Yazarın dili keskin ama duygusal derinlik taşıyor. Belgeler, gazete kupürleri ve mahkeme kayıtlarıyla örülü anlatım, edebiyat ile araştırma arasındaki sınırları siliyor. ‘Katil Kadınlar’, kadınların şiddet karşısındaki edilgen konumunu tersine çeviriyor. Kadın faili bir cani değil, toplumsal bir yankının sesi olarak gösteriyor. Bu yönüyle kitap, sessiz kalmış kadınların tarihine güçlü bir müdahale sunuyor.

  • Künye: Alia Trabucco Zerán – Katil Kadınlar, çeviren: Dilara Anıl Özgen, Sel Yayıncılık, toplumsal cinsiyet çalışmaları, 200 sayfa, 2025

Charlotte Perkins Gilman – Kadın ve Ekonomi (2025)

Charlotte Perkins Gilman’ın bu eseri, kadınların toplumsal konumunun ekonomik bağımsızlıkla nasıl şekillendiğini ve bu bağımsızlığın toplumsal evrimdeki yerini inceliyor. Gilman, kadınların yüzyıllar boyunca ev içi rollerle sınırlandırıldığını, üretim süreçlerinden dışlanarak ekonomik açıdan erkeğe bağımlı hale getirildiğini vurguluyor. Ona göre bu durum, yalnızca kadınların bireysel potansiyelini değil, toplumun genel gelişimini de sınırlıyor. Kadının ekonomik özgürlüğü, yalnızca adaletin bir gereği değil, aynı zamanda ilerlemenin zorunlu şartı olarak sunuluyor.

Gilman, toplumsal cinsiyet rollerinin doğal değil, tarihsel ve kültürel koşulların ürünü olduğunu savunuyor. Kadınların yetenekleri, yaratıcı güçleri ve topluma katkı potansiyelleri, ekonomik üretimden dışlandıklarında köreliyor. Eser, ev işlerinin kolektif hale getirilmesi, bakım hizmetlerinin toplumsal sorumluluk olarak paylaşılması ve kadınların üretken işlerde yer alması gerektiğini öne çıkarıyor. Böylece kadınlar yalnızca aile içinde değil, toplumsal yaşamda da eşit birer aktör haline gelebiliyor.

‘Kadın ve Ekonomi: Erkekler ve Kadınlar Arasındaki Ekonomik İlişkinin Sosyal Evrimdeki Rolü Üzerine Bir Araştırma’ (‘Women and Economics: A Study of the Economic Relation Between Men and Women as a Factor in Social Evolution’), bireysel mutluluk ile toplumsal refah arasındaki bağı netleştiriyor. Gilman, kadınların bağımsız gelir elde edebildiği ve ekonomik karar süreçlerinde söz sahibi olduğu bir düzenin, hem cinsiyet eşitliğini hem de toplumsal ilerlemeyi hızlandıracağını savunuyor. Ona göre ekonomik özgürlük, kadının zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimini besleyen en temel güçtür. Bu nedenle, toplumsal evrim için kadınların üretim süreçlerine tam katılımı bir tercih değil, zorunluluktur.

  • Künye: Charlotte Perkins Gilman – Kadın ve Ekonomi: Erkekler ve Kadınlar Arasındaki Ekonomik İlişkinin Sosyal Evrimdeki Rolü Üzerine Bir Araştırma, çeviren: Türkü Ekin Nizamoğlu, Akademim Yayıncılık, feminizm, 216 sayfa, 2025

Didier Eribon – Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü (2025)

Didier Eribon’un bu kitabı, yazarın annesinin hayatı üzerinden Fransa’nın işçi sınıfına, yaşlılığa, toplumsal cinsiyete ve sınıfsal eşitsizliklere dair kişisel ve politik bir sorgulama yapıyor. Eribon, annesinin ölümüyle birlikte onu sadece bir anne figürü olarak değil, aynı zamanda toplumun en alt katmanlarında yaşamış bir kadın olarak anlamaya çalışıyor. Bu çaba, kişisel bir yas sürecinden ziyade sosyolojik ve politik bir yüzleşmeye dönüşüyor.

Kitap boyunca Eribon, annesinin hayatını işçilik, yoksulluk, cinsiyetçilik ve sessizlik içinde geçen bir ömür olarak betimliyor. Onun hikâyesi, sadece bireysel bir kader değil, aynı zamanda bir sınıfın kolektif deneyimi olarak karşımıza çıkıyor. Kadınların toplumda üstlendikleri görünmeyen emek, bakıcılık ve itaat rollerinin nasıl nesilden nesle aktarıldığını sorguluyor. Annesinin yaşlılığında maruz kaldığı yalnızlık ve sağlık sistemiyle olan sorunlar, sosyal devletin gerilemesinin etkilerini açıkça ortaya koyuyor.

Eribon, annesinin yaşamını anlatırken kendi geçmişiyle, sınıf atlamasıyla ve entelektüel kimliğiyle hesaplaşıyor. Annesiyle olan mesafesini, zamanla oluşan duygusal kopuşu ve bunun yarattığı suçluluğu açık yüreklilikle paylaşıyor. Bu kişisel anlatı, aynı zamanda Fransa’daki neoliberal politikaların, sağlık ve bakım sistemindeki dönüşümlerin alt sınıfları nasıl etkilediğini gözler önüne seriyor.

‘Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü’ (‘Vie, vieillesse et mort d’une femme du peuple’), sadece bir hayat hikâyesi anlatmıyor; unutulmuş, görünmeyen ve susturulmuş hayatların bir toplumu nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Eribon, annesinin sessizliğinde, tüm bir sınıfın susturulmuş tarihini duyulabilir kılmaya çalışıyor.

  • Künye: Didier Eribon – Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü, çeviren: İmre Özkoray, İletişim Yayınları, anlatı, 231 sayfa, 2025