Mary Douglas – Saflık ve Tehlike (2017)

Bu kitabın yazarı Mary Douglas, 1950’lerde, en kötü bulaşıcı hastalıklardan biri olan sıtmaya yakalanarak yatağa düşmüştü.

Bulaşma konulu bir inceleme yazmak da, bu süreçte kafasında oluşmaya başladı.

Douglas, antropolojide çığır açmış olan bu çalışmasında, farklı kültürlerdeki temizlik ve kirlilik inançlarının temelde aynı işlevi, toplum hayatını sembolik bir düzene oturtma işlevini nasıl yerine getirdiğini araştırıyor.

“Tabular toplum çapındaki bir tür suç ortaklığına dayanır. Bir toplum, mensupları ona sözleşmeyle bağlanmadıkça ayakta kalamaz.” diyen Douglas, herkesin evrensel olarak pisliği tehditkâr bulduğu fikrini önkabul alıyor.

Douglas’ın çalışmasının en önemli katkılarından biri de, sömürgeci antropolojinin aksine, “ilkel” denen kültürleri ötekileştirmemesiydi.

“Bu kitap antropolojinin 1940’lı ve 50’li yıllarda ırkçılığa açtığı savaşta indirdiği gecikmiş bir darbedir,” diyen Douglas, sömürgeci antropolojinin kendi kültürünü rasyonel ve üstün, diğer kültürleri de içerdikleri “tuhaf” inançlar ve ritüellerden dolayı irrasyonel, çocuk ya da nevrotik görme yaklaşımına sert eleştiriler yöneltiyor.

  • Künye: Mary Douglas – Saflık ve Tehlike: Kirlilik ve Tabu Kavramlarının Bir Çözümlemesi, çeviren: Emine Ayhan, Metis Yayınları, antropoloji, 232 sayfa, 2017

Marshall Sahlins – Taş Devri Ekonomisi (2010)

Zamanımızın en önemli antropologlarından olan Marshall Sahlins, ilk olarak 1972 yılında yayımlanan ‘Taş Devri Ekonomisi’nde, ilkel toplumların ekonomilerine dair kapsamlı bir analiz yapıyor.

Yazar, ‘Orijinal Bolluk Toplumu’ ve ‘Hane Tipi Üretim Tarzı’ başlıklı yazılarında, taş devrinin üretim boyutunu mercek altına alıyor.

Kitapta yer alan diğer makaleler ise, taş devri ekonomisindeki dağıtım ve mübadele gibi konuları ele alıyor.

Kitabın özgünlüğü, genel kabul gören “ilerleme” ve “kültürel üstünlük” gibi Avrupa-merkezli anlayışlara karşı durmasıdır.

Sahlins’in, özgürlükçü antropolojinin kurucu metinlerinden biri olarak kabul edilen çalışmasında en dikkat çeken tez, ilkel toplumların burjuva iktisat teorisiyle açıklanamayacağıdır.

Sahlins buna alternatif olarak da, antropolojik bir iktisadı hayata geçiriyor.

  • Künye: Marshall Sahlins – Taş Devri Ekonomisi, çeviren: Taylan Doğan ve Şirin Özgün, Bgst Yayınları, antropoloji, 330 sayfa

Selcen Küçüküstel – Rengeyiği Türkleri: Dukhalar (2020)

Dukhalar, Moğolistan’ın kuzeyindeki Hövsgöl bölgesinde yaşayan göçer bir Türk halkı.

Bu halkın asıl ilgi çekiciliği ise, doğayla ve diğer canlılarla kurdukları karmaşık ilişki.

Kültürel antropolog Selcen Küçüküstel’in uzun yıllara yayılan araştırmalarının ürünü olan bu şahane çalışma, Dukhaların hayatından yola çıkarak insanların yaşadıkları coğrafyayı nasıl algıladıkları üzerine okurunu derin düşüncelere sevk ediyor.

Dışarıdan yaban bir coğrafya olarak görülen tayga (kuzey ormanları), Dukhalar için anılarla ve geçmişe dair hikâyelerle dolu büyük bir ev; bu topraklarda yaşayan insanlar gibi bir canlı.

Dukhalara göre bazı dağların, nehir veya göllerin sahipleri, yani ruhları vardır ve her bir ruhla yapılarına göre, farklı biçimlerde iletişim kurulması gerekir.

Kitabın ilk bölümünde, bu ruhların yapıları, ormanın koruyucu ruhları, atalardan kalma kutsal yerler, ailelerin kutsal ağaçları ve doğaya bir sunum şeklinde gerçekleşen cenaze törenleri anlatılıyor.

Kitabın ikinci bölümü, Dukhaların yaşamak için işbirliği yaptıkları evcil rengeyikleriyle ilişkileri üzerine.

Küçüküstel bu bölümde, evcilleştirmenin tarihine kısaca değinip kavramın Dukha dilindeki karşılığını, bu kavramın onlar için ne anlama geldiğini anlatıyor, günlük hayatta insanlarla evcil rengeyikleri arasındaki ilişkilere odaklanıyor.

Burada, insanların rengeyiklerini kontrol etmek için nasıl teknikler uyguladıkları, taygada göç kararını neye göre aldıkları, birçok ailenin sahip olduğu kutsal rengeyiğinin nasıl seçildiği, rengeyiğinin evcilleştirilmesiyle ilgili mitlerin neler olduğu gibi soruların yanıtları veriliyor.

Kitabın üçüncü ve son bölümündeyse Dukhaların karınlarını doyurmak için avladıkları yaban hayvanlarıyla kurdukları ilişkiler av ritüelleri üzerinden anlatılıyor.

Burada, hayatta kalmak için avlanan bu toplumun yaban hayvanlara nasıl dikkatli ve saygılı davrandığı, avcıyla avı arasında şiddet yerine karşılıklı güvene dayalı nasıl bir ilişki olduğu örnekler üzerinden gösteriliyor.

Dukhalar ava gitmeden önce ve av esnasında nelere dikkat ettiği, avlanmayla ilgili ne gibi kurallar olduğu ve bunlara uymayanların başına neler geldiği, ayının Sibirya halkları için neden özel bir yere sahip olduğu, ava çıkan bir avcının şans için nelere dikkat ettiği, hayvan kemikleriyle nasıl fal bakıldığı ve rüyaların avcıya nasıl bir pusula gibi yön gösterdiği burada anlatılan kimi konular.

Kitaptan birkaç alıntı:

“İnsan türünün yeryüzündeki tüm canlılık belirtilerini hızla tükettiği, hâkim olamadığı benliğinin tutsağı olmuş şekilde etrafına saldırdığı ve kendini tüm canlılardan üstün olarak konumlandırdığı günümüz dünyasında Dukhalarla birlikte yaşamak ve başka bir yaşam biçimine tanık olmak benim için taze bir nefes almak gibiydi.”

“Hayvanlar, onlarla birlikte taygada yaşayan insanlar, ağaçlar, nehirler ve dağlar… hepsinin kaderi birbirine bağlı. Evcil bir rengeyiğinin kaderi bir insanın yaptıklarından etkileniyor ve o insanın kaderi de karşılaştığı yaban hayvanlarla kurduğu ilişkilerden. Bir başka ifadeyle bu coğrafyada herkes birbirinin hareketlerinden sorumlu; yaban hayvanlardan evcil rengeyiklerine, ormanlardan nehirlere, yaşayan her canlı birbiriyle bağlantılı… Burası içindeki tüm canlıların hâlâ orman ruhları tarafından korunduğu nadir coğrafyalardan biri. Buralarda bir dağ, orman ya da nehir yalnızca coğrafi bir şekil değil, görülmez güçlerle korunan canlılar.”

“Eğer kişinin başına sıra dışı olumsuz bir şey geldiyse bunun sebebi aile ağacına sunum yapmaması, bir hayvanı saygısızca avlaması, bir nehri ya da ateşi kirletmesi veya bir dağın ruhunu sinirlendirmesi olabilir. Bu düşünce biçiminde yaşayan her canlı birbiriyle bağlantılı ve birbirinden sorumludur.”

“Dünya, insan ve hayvan-doğa, ya da bir diğer tanımıyla kültür ve doğa olarak ikiye ayrılır. İnsan bu döngüde öylesine yüksek bir konumdadır ki doğayla arasındaki ayrım net çizgilerle çizilmelidir. Bu nedenle hayvanlarla insanlar arasındaki benzerlikler mümkün olduğunca azaltılmaya çalışılır; örneğin eski dönemlerde aristokrat İngiliz aileler, emekleme eylemi hayvanları andırdığı için çocuklarının emeklemesine izin vermezdi.”

“Dukhalar ayılara çok büyük saygı duyarlar ve onları akrabaları olarak görürler. Hatta ayılara ‘hakka’, yani ‘abi’ diye seslenmek oldukça yaygındır. Buna rağmen ayılar aynı zamanda av olabilir ve afiyetle tüketilirler, fakat ayı avlarken uyulması gereken bir dolu detaylı kural ve tabu vardır. Ayılar için özel olarak uygulanan kurallardan en önemlisiyse ayılarla avcılar arasında yıllar önce yapılmış bir anlaşmadır, yani Dukhaların atalarından kalma bir inanıştır. Bu anlaşmaya göre eğer bir avcı ormanda ayı görürse ve ayı kaçıp ağaca tırmanırsa avcı bu ayıyı asla vuramaz. Benzer bir şekilde bir kişi ormanda yürürken silahsız olarak bir ayıya denk gelirse, o da ağaca tırmanmalıdır çünkü ayı ağaca tırmanan kişiye asla saldırmaz. Bu, insanlarla ayılar arasında yapılmış eski bir anlaşma olarak düşünülür.”

“Çoğu durumda tarım toplumlarında rastladığımız şekliyle otorite ve zenginlik sahibi tek bir lider yoktur ve kararlar hep birlikte alınır; zira bu toplumlarda mal varlığı yok denecek kadar az olduğundan, zenginleşmeyle öne çıkan baskıcı liderler oluşamaz. Bunun nedenlerinden bir diğeri de bu toplumların göçer olmasıdır. Böylece hiç kimse belli bir yere ya da kişiye bağlı değildir ve gerektiğinde yer değiştirerek üzerinde baskı uygulayanlardan uzaklaşabilir.”

  • Künye: Selcen Küçüküstel – Rengeyiği Türkleri: Dukhalar, Kolektif Kitap, inceleme, 256 sayfa, 2020

Susan McKinnon – Neo-Liberal Genetik (2010)

Virginia Üniversitesi Antropoloji Bölümü öğretim üyesi Susan McKinnon ‘Neo-Liberal Genetik’te, evrim psikolojisinin tezlerini enine boyuna irdeliyor.

McKinnon, evrim biyolojisi, bilişsel ve deneysel psikoloji, bilgisayım, oyun kuramları ve antropoloji gibi alanlardan beslenen çalışmasında, evrim psikolojisini eleştirel bir gözle değerlendirerek bu alandaki temel yanılgılara odaklanıyor.

McKinnon evrim psikolojisinin, toplumsal kategorileri ve hiyerarşileri doğallaştıran indirgemeci bilimsel açıklamaların en yenisi olduğunu ve özellikle de cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve akrabalık kategorileri için bunu yaptığını ileri sürüyor.

McKinnon ayrıca, evrim psikologlarının; evrim, psikoloji ve kültür hakkında yanıldıklarını,  ortaya koydukları evrensel psikolojik mekanizmalar kuramının altında yatan genetiğe ve cinsiyete dair varsayımların, antropolojik kayıtlardan gelen gözleme dayalı kanıtlarca desteklenmediğini de savunuyor.

  • Künye: Susan McKinnon – Neo-Liberal Genetik, çeviren: Mehmet Doğan, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, bilim, 144 sayfa

Georges Balandier – Siyasal Antropoloji (2010)

Siyasal antropolojinin kurucularından Georges Balandier elimizdeki çalışmasında, eleştirel bir gözle, sosyal antropolojinin geç dönem uzmanlık sahası olan siyasal antropolojinin kuramlarını, metotlarını ve vardığı sonuçları araştırıyor.

Antropologlar tarafından ortaya konan siyasal toplumlara odaklanan Balandier, siyasal alanın daha iyi belirlenmesi ve tanınmasını amaçlayan çalışmalara, siyasal antropolojinin sunduğu katkıyı ortaya koyuyor.

Siyasal antropolojinin kuruluşu; akrabalık ve iktidar; sosyal tabakalaşma ve iktidar; din ve iktidar; gelenek ve modernlik; geleneksel devletin veçheleri ve siyasal alan, Balandier’in odaklandığı konulardan.

Siyasal antropolojinin asıl önemi, “ilkel” olarak tanımlanan toplumlar da dâhil olmak üzere, toplumlara yönelik yeni bir bilimsel bakışı gündeme getirmesi ve sosyal antropolojinin ufkunu değiştirmesidir.

Siyasal antropoloji ayrıca, siyaset felsefesi alanına da yepyeni perspektifler getirmesiyle de büyük öneme haiz.

  • Künye: Georges Balandier – Siyasal Antropoloji, çeviren: Devrim Çetinkasap, İş Kültür Yayınları, antropoloji, 205 sayfa

Paul Erickson ve Liam Murphy – Antropoloji Kuramları Tarihi (2020)

Antropoloji, tüm karmaşıklığı ve çeşitliliği içinde insanlığın ilginç ve sıra dışı özelliklerini anlamaya yönelik bilimsel çalışma tutkusunu belki de diğer herhangi bir Batılı akademik disiplinden çok daha fazlı bünyesinde barındırır.

Paul Erickson ve Liam Murphy’nin bu sürekli güncellenen antropoloji kuramları tarihi ise alanda bir referans kitap.

Kitap antropolojiyi, antropolojinin antik

Yunan-Roma dünyasındaki entelektüel kökenlerinden başlayarak erken 21. yüzyıldaki dijital çağın antropolojisine kadar izliyor.

Çalışma ayrıca, antropoloji ve antropoloji kuramı tarihinde yer etmiş “kurucu babalar” (ve anneler) ile ekolleri de ayrıntılı bir şekilde açıklıyor.

Tüm antropoloji öğrencilerinin ve antropolojiye ilgi duyan her seviyeden kişinin muhakkak edinmesi gereken; dilsel, arkeolojik ve fiziksel antropoloji ile ilgili önemli bölümler içeren kitabın elimizdeki beşinci baskısı da, bazı yenilikçi ve kullanışlı değişiklikler içeriyor.

Örneğin çalışmaya, dijital çağın antropolojisi üzerine yeni bir bölüm eklenmiş ve bunun yanı sıra, feminizm ve antropoloji bölümüyle, kitap toplumsal cinsiyet ve cinsellik yönünden geliştirilmiş.

  • Künye: Paul A. Erickson ve Liam D. Murphy – Antropoloji Kuramları Tarihi, çeviren: Özge Kanlı, Sümer Yayıncılık, antropoloji, 348 sayfa, 2020

Erwin Rohde – Psykhe: Yunanlarda Ruhlar Kültü ve Ölümsüzlük İnancı (2020)

Nietzsche’nin de dostu olan Erwin Rohde, tam bir Antik Yunan dünyası bilginidir.

‘Psykhe’ ise, kendisinin ruhlar kültünü Yunan dünyası üzerinden irdelediği, tam 600 sayfayı bulan bir başyapıttır.

Rohde’nin hem antropolojik hem de folklorik çalışmalardan yararlanan bu eseri, öylesine çığır açıcıdır ki ruha dair erken Yunan düşüncesi üzerine çağdaş araştırmaların başlamasına vesile oldu.

Homeros ve Hesiodos’un şiirlerinden mitolojik kahramanlara, dini adetlerden Eleusis Gizemlerine, filozoflardan halk edebiyatına uzanan ‘Psykhe’, konunun dört dörtlük bir fotoğrafını çekiyor.

Kitaptan öğrendiğimiz kadarıyla, Yunanlar ölülerle bağını hiç kesmedi.

Örneğin bir Solon yasası, ölü birinin kötülenmesini yasaklamıştı.

Ölü bir kişinin soyundan gelenler atalarını karalayan birine yasal takibat yapmak durumundaydı.

Bu da ölülerin ruhuna borçlu oldukları dini görevler arasındaydı.

Kitapta bu ve bunun gibi pek çok konu yer alıyor ve daha da önemlisi, Antik Yunan dünyasındaki ruh kültünün kendilerinden sonraki toplumları nasıl etkilediği hakkında önemli ayrıntılar da yer alıyor.

Kitaptan birkaç alıntı:

“Ölmek, görünen her şeye, duyularla algılanabilir maddi olana içsel olarak ölmek, felsefenin amacı ve meyvesidir.

‘Ölüme hazır olmak’ kâmil filozofun mührüdür.

Böyle biri için felsefe, onu bedenden ve onun arzularından, telaşından, şiddetli heyecanlarından ilelebet kurtaran ve onu tamamıyla ebediyete ve onun sessizliğine geri veren kurtarıcıdır.”

“Ölüm başka bir varoluş biçimine geçiş mi, yoksa kişisel yaşamın tamamen sona ermesi midir?

Bilge için her ikisi de eşit derecede makbuldür, zira yaşamın değerini uzunluğuna göre değil, içeriğinin zenginlikleriyle ölçer.”

“Yunanlar, aklileştirilmiş bir Tanrı inancını yaratma onurunu Yahudilerle paylaşmaktadırlar; buna karşılık, uygarlaşmış insanın ruhun doğası ve kaderini algılama şeklini binlerce yıl boyunca belirleme onuru tek başına onlara aittir.”

  • Künye: Erwin Rohde – Psykhe: Yunanlarda Ruhlar Kültü ve Ölümsüzlük İnancı, çeviren: Özgüç Orhan, Pinhan Yayıncılık, tarih, 600 sayfa, 2020