Gülçin Özge Tan — İktidarın Cinsiyeti ve AK Kadınlar (2026)

Türkiye’de toplumsal cinsiyet rejiminin tarihsel dönüşümünü AKP iktidarı ekseninde inceleyen ‘İktidarın Cinsiyeti ve AK Kadınlar’, otoriterleşme sürecinin yalnızca siyasal kurumları değil, aileyi, kadınlığı ve nüfus politikalarını da yeniden biçimlendirdiğini ortaya koyuyor. Kitap, AKP döneminde cinsiyet politikalarının rejim inşasının tamamlayıcı unsurlarından biri hâline geldiğini savunurken, bu deneyimi dünyadaki yeni sağ iktidarların benzer yönelimleriyle karşılaştırarak daha geniş bir çerçeveye yerleştiriyor. Böylece kadın haklarına yönelik küresel gerilemenin Türkiye’de aldığı özgün biçimleri görünür kılıyor.

Eserin temel sorusu, kadınları kamusal ve özel yaşam üzerinde denetimi artıran bu siyasal projenin yalnızca hedefi olarak değil, aynı zamanda nasıl bir parçası hâline getirdiği. Bu sorunun peşinden giden Gülçin Özge Tan, farklı dönemlerde AKP saflarında siyaset yapmış kadınlarla gerçekleştirdiği kapsamlı saha araştırmasına dayanarak, iktidarın kadın kadrolarını hangi söylemler, deneyimler ve aidiyet ilişkileri üzerinden şekillendirdiğini inceliyor. Böylece erkek egemenliğinin günümüzde aldığı yeni biçimlerin, partinin ideolojik dönüşümünden ve otoriterleşme sürecinden bağımsız düşünülemeyeceğini gösteriyor.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı ve aile ile nüfusu merkeze alan yeni siyasal yönelimlerin belirginleştiği dönemi arka planına alan kitap, AKP’nin toplumsal cinsiyet anlayışını içeriden tanıklıklarla analiz ederken, Türkiye’de otoriterlik, muhafazakârlık ve kadın politikaları arasındaki ilişkiyi anlamak isteyen okurlar için kapsamlı ve eleştirel bir değerlendirme sunuyor.

Gülçin Özge Tan — İktidarın Cinsiyeti ve AK Kadınlar
• Ayrıntı Yayınları
Siyaset • 416 sayfa • 2026

Erdem Göktürk — Ofsayt Bilen Kadınlar (2026)

Erdem Göktürk’ün ‘Ofsayt Bilen Kadınlar: Türkiye’de Kadın Futbolu Tarihi’ adlı bu kitabı, Türkiye’de kadın futbolunun uzun yıllar görmezden gelinen geçmişini kapsamlı bir tarih çalışmasıyla görünür kılıyor. Kitap, kadınların futbolda yalnızca önyargılarla değil, kurumsal engeller, toplumsal kalıplar ve ilgisizlikle de mücadele ederek oluşturdukları birikimi kronolojik bir anlatı içinde ele alıyor. Erdem Göktürk, arşiv belgeleri, basın taramaları ve sözlü tarih çalışmalarıyla kadın futbolunun gelişimini yalnızca sportif başarılar üzerinden değil, toplumsal dönüşümün bir parçası olarak değerlendiriyor.

Anlatı, dünyada kadın futbolunun ilk örneklerinden başlayarak Türkiye’deki ilk gösteri maçlarına, öncü futbolculara ve ilk resmî girişimlere uzanıyor. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden itibaren kadınların futbol sahasına çıkışına yönelik tepkiler, basının değişen yaklaşımı ve zamanla oluşan kulüp yapılanmaları ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kınalıada, Dostlukspor, Dinarsu ve daha sonra belediye ile okul takımlarının öncülüğünde gelişen örgütlenmeler, kadın futbolunun kurumsallaşma sürecinin kilometre taşları olarak ele alınıyor.

Kitap, yalnızca kulüplerin ve liglerin tarihini aktarmakla yetinmiyor; millî takımın kuruluşu, kadın hakemlerin yükselişi, eğitim kurumlarının katkısı, yerel yönetimlerin desteği ve büyük spor kulüplerinin kadın futboluna yönelişi gibi gelişmeleri de geniş bir çerçevede değerlendiriyor. Futbolun yalnızca saha içindeki rekabetten ibaret olmadığını; medya, siyaset, eğitim, yerel yönetimler ve toplumsal cinsiyet algısıyla sürekli etkileşim içinde geliştiğini gösteriyor. Böylece kadın futbolunun yükseliş ve duraklama dönemlerini belirleyen yapısal etkenleri görünür kılıyor.

Göktürk, bu tarihi oluştururken yalnızca yazılı kaynaklara dayanmıyor; eski futbolcular, yöneticiler, hakemler ve tanıklarla yaptığı görüşmeler sayesinde eksik kalan halkaları tamamlıyor. Arşivlerdeki boşlukları sözlü tarih yöntemiyle doldurarak farklı dönemlere ait parçaları bir araya getiriyor. Böylece resmî kayıtların ötesine geçen çok sesli bir anlatı kuruyor ve kadın futbolunun unutulmuş öncülerini yeniden gün yüzüne çıkarıyor.

‘Ofsayt Bilen Kadınlar’, Türkiye’de kadın futbolunun yalnızca spor tarihi açısından değil, toplumsal cinsiyet, kültürel değişim ve modernleşme tarihi açısından da neden önemli olduğunu ortaya koyuyor. Kadınların futbol sahasında görünür olabilmek için verdikleri uzun mücadeleyi belgelerle destekleyerek anlatırken, bugünkü gelişmelerin ardında onlarca yıllık emek, direnç ve kararlılık bulunduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, Türkiye spor tarihinin ihmal edilmiş bir alanını ayrıntılı biçimde aydınlatan temel başvuru kaynaklarından biri olma niteliği taşıyor.

Erdem Göktürk — Ofsayt Bilen Kadınlar: Türkiye’de Kadın Futbolu Tarihi
• İletişim Yayınları
Futbol • 208 sayfa • 2026

Alexandra Bleyer — Devrimci Kadınlar (2026)

Alexandra Bleyer bu eserinde, 18. yüzyıl sonlarından 20. yüzyılın başlarına uzanan dönemde özgürlük, eşitlik ve siyasal haklar uğruna mücadele eden yirmi kadının yaşam öyküsünü bir araya getiriyor. ‘Devrimci Kadınlar’ (‘Revolutionärinnen: Frauen’), kadınların yalnızca toplumsal hareketlere katılan figürler olmadığını; devrimci düşüncenin, siyasal dönüşümün ve modern yurttaşlık anlayışının şekillenmesinde etkin rol üstlendiklerini gösteriyor. Farklı ülkelerden ve kültürlerden seçilen bu biyografiler, kadınların tarih boyunca kamusal yaşamın sınırlarını nasıl genişlettiğini ve egemen anlatıların dışında kalan katkılarını görünür kılıyor.

Eserde Olympe de Gouges, Susan B. Anthony, Rosa Luxemburg, Aleksandra Kollontay, Emine Semiye, Hüdâ Şaravî ve Sojourner Truth gibi isimler üzerinden kadın hakları, eğitim, barış, işçi hareketi, sömürgecilik karşıtlığı, ulusal bağımsızlık, din, sosyalizm ve demokrasi gibi farklı mücadele alanları ele alınıyor. Her portre, yalnızca bireysel yaşam öyküsünü değil, içinde bulunulan dönemin siyasal ve toplumsal koşullarını da yansıtarak kadınların düşüncelerini eyleme nasıl dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Böylece kitap, devrim kavramını yalnızca rejim değişikliğiyle sınırlamıyor; toplumsal eşitlik, hukuksal haklar, eğitim reformu ve kültürel dönüşüm gibi geniş bir çerçevede değerlendiriyor.

Bleyer, bu kadınları kusursuz kahramanlar olarak sunmak yerine güçlü ve zayıf yönleriyle, başarıları kadar çelişkileriyle de inceliyor. Kadın hareketleri içindeki görüş ayrılıkları, kişisel rekabetler, sınıfsal farklılıklar ve kimi zaman ortaya çıkan önyargılar da anlatının önemli parçalarını oluşturuyor. Aynı zamanda uluslararası dayanışma ağlarının nasıl kurulduğunu, fikirlerin ülkeler arasında nasıl dolaştığını ve farklı coğrafyalardaki mücadelelerin birbirini nasıl etkilediğini göstererek kadın hareketinin küresel niteliğini vurguluyor.

Kitap, tarihin kimler tarafından yazıldığı ve kimlerin görünmez bırakıldığı sorusunu da merkeze alıyor. Devrimci kadınların birçoğunun yalnızca siyasal mücadele vermekle kalmadığını, kendi deneyimlerini yazarak tarihsel hafızanın oluşumuna da müdahale ettiğini ortaya koyuyor. Böylece tarih yazımının tarafsız bir kayıt süreci olmaktan çok, siyasal ve toplumsal bir mücadele alanı olduğunu hatırlatıyor. Devrimci Kadınlar, modern dünyanın oluşumunda kadınların belirleyici katkılarını görünür kılan, kadın hakları tarihini küresel bir perspektifle ele alan ve özgürlük ile eşitlik mücadelelerinin kadınların düşünceleri ve eylemleri olmaksızın anlaşılamayacağını güçlü biçimde ortaya koyan kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Alexandra Bleyer — Devrimci Kadınlar: Üç Yüzyıllık Özgürlük ve Eşitlik Mücadelesi
Çeviren: Sema Özgün • Say Yayınları
İnceleme • 408 sayfa • 2026

Leila Ahmed — İslam’da Kadın ve Kadının Toplumsal Konumu (2026)

Leila Ahmed’in bu eseri, İslam ile kadın arasındaki ilişkinin tarih boyunca nasıl şekillendiğini inceleyen öncü bir çalışma. Ahmed, kadınların konumunu yalnızca dinî metinler üzerinden değerlendirmiyor; İslam öncesi Ortadoğu toplumlarından başlayarak siyasal, kültürel ve toplumsal dönüşümler içinde ele alıyor. Böylece günümüzde sıkça tekrarlanan “İslam kadınları baskılar mı?” sorusunu tarihsel bağlamı içinde yeniden tartışmaya açıyor.

‘İslam’da Kadın ve Kadının Toplumsal Konumu’ (‘Women and Gender in Islam’), İslam’ın ortaya çıktığı dönemde kadınların durumunu anlamak için önce Antik Yakındoğu ve Akdeniz dünyasına yöneliyor. Ahmed, patriyarkal yapıların İslam’dan çok önce var olduğunu, kadınların kamusal hayattan dışlanması ve erkek egemenliğinin birçok kültürde köklü biçimde yerleştiğini gösteriyor. Bu çerçevede İslam’ın ilk yıllarındaki bazı düzenlemelerin kadınların konumunda belirli iyileşmeler sağladığını, ancak bu gelişmelerin zamanla farklı tarihsel koşullar içinde yeniden yorumlandığını savunuyor.

Eserin önemli bölümlerinden biri Hz. Muhammed dönemi ile sonraki İslam imparatorlukları arasındaki farklara ayrılıyor. Ahmed’e göre erken dönem İslam’ın görece eşitlikçi eğilimleri, özellikle Abbasi döneminde gelişen hukuk ve devlet yapıları içinde farklı bir yön kazanıyor. Kadınların toplumsal görünürlüğü azalırken, örtünme ve cinsiyet ayrımı gibi uygulamalar dinî bir zorunluluktan çok aristokratik ve siyasal kültürlerin etkisiyle yaygınlaşıyor. Böylece İslam toplumlarında kadınlara ilişkin birçok uygulamanın doğrudan vahiyden değil, tarihsel süreçlerden kaynaklandığı ortaya konuyor.

Kitap ayrıca sömürgecilik ve modernleşme dönemlerine de odaklanıyor. Özellikle 19. ve 20. yüzyıl Mısır’ında kadın meselesinin hem yerel reformcular hem de Batılı güçler tarafından siyasal bir tartışma alanına dönüştürüldüğünü inceliyor. Ahmed, kadın hakları söyleminin zaman zaman sömürgeci müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanıldığını, buna karşılık Müslüman toplumların da kendi iç reform arayışlarını geliştirdiğini anlatıyor. Böylece kadın sorunu yalnızca dinî değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir mücadele alanı olarak değerlendiriliyor.

Leila Ahmed’in çalışması, İslam ile kadın arasındaki ilişkiyi basit karşıtlıklar üzerinden açıklamayı reddediyor. Kadınların tarih boyunca yaşadığı deneyimlerin, kutsal metinlerin yorumlarıyla toplumsal koşulların etkileşiminden doğduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, İslam tarihi, feminizm ve toplumsal cinsiyet çalışmaları arasında köprü kuran önemli bir kaynak niteliği taşıyor. Kitabın en güçlü katkısı, kadınların İslam dünyasındaki konumunu değişmez bir kader olarak değil, tarih boyunca dönüşen ve yeniden şekillenen bir olgu olarak ele alması.

Leila Ahmed — İslam’da Kadın ve Kadının Toplumsal Konumu
Çeviren: Hale Akay • Minotor Kitap
Kadın • 480 sayfa • 2026

Adeline Gargam, Bertrand Lançon — Mizojini (2026)

Kadın düşmanlığının yalnızca bireysel önyargılardan ibaret olmadığını; mitoloji, din, hukuk, tıp, bilim ve kültür aracılığıyla yüzyıllar boyunca kurumsallaştırılmış tarihsel bir zihniyet olduğunu gösteren kapsamlı bir çalışma. Adeline Gargam ile Bertrand Lançon, Antik Yunan’dan günümüze uzanan geniş bir tarihsel hat boyunca, kadının neden sürekli “eksik”, “tehlikeli” ya da “denetlenmesi gereken” bir varlık olarak tasvir edildiğini inceliyor.

‘Mizojini’ (‘Histoire de la misogynie’), mizojininin yalnızca toplumsal davranışlarda değil, düşünce sistemlerinin merkezinde yer alan köklü bir yapı olduğunu ortaya koyuyor.

Eserin başlangıcında Yunan-Roma mitolojisi ile Kitabı Mukaddes’teki kadın figürleri ele alınıyor. Pandora ve Havva gibi karakterlerin, felaketin ve günahın kaynağı olarak sunulmasının Batı düşüncesinde kadınlığın suçla özdeşleştirilmesine nasıl zemin hazırladığı gösteriliyor. Özellikle Havva anlatısının, kadını baştan çıkarıcı, zayıf iradeli ve erkeği yoldan çıkaran bir figür şeklinde yeniden ürettiği vurgulanıyor. Böylece kadın bedeni ve arzusu, tarih boyunca korkulan ve kontrol edilmesi gereken bir alan haline geliyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, bilimsel ve tıbbi söylemlerin kadın düşmanlığını nasıl meşrulaştırdığına odaklanıyor. Kadının “zayıf cinsiyet” olarak tanımlanması, biyolojik farklılıkların toplumsal eşitsizlik için gerekçe haline getirilmesi ve özellikle rahim etrafında geliştirilen tanımları ve histeri teorileri ayrıntılı biçimde inceleniyor. Rahmin “gezgin”, “zehirli” ya da “düşünen” bir organ gibi görülmesi, kadınların irrasyonel ve dengesiz kabul edilmesine hizmet eden uzun bir düşünsel geleneğin parçası olarak ele alınıyor. Böylece tıp ve bilim, tarafsız bilgi üretmekten çok eril tahakkümü destekleyen araçlara dönüşüyor.

Gargam ile Lançon ayrıca mizojininin gündelik kültürde nasıl yeniden üretildiğini de gösteriyor. Edebiyatta, hicivlerde, atasözlerinde ve popüler anlatılarda kadınların geveze, değişken, manipülatif ya da ahlaken zayıf figürler olarak temsil edilmesi, toplumsal algının şekillenmesinde belirleyici rol oynuyor. Hukuk sistemleri de bu kültürel yapıyı güçlendiriyor; kadınların eğitimden, mülkiyet hakkından, siyasetten ve kamusal yaşamdan dışlanması uzun süre yasalarla destekleniyor.

Kitap yalnızca baskının tarihini anlatmakla yetinmiyor; aynı zamanda buna karşı geliştirilen direniş biçimlerini de görünür kılıyor. Oy hakkı mücadelelerinden feminist hareketlere, ikinci dalga feminizmden MeToo’ya kadar uzanan süreçte kadınların bu tarihsel aşağılanmaya nasıl itiraz ettiği gösteriliyor. Ancak yazarlar, mizojininin yalnızca geçmişe ait bir sorun olmadığını, biçim değiştirerek günümüzde de sürdüğünü vurguluyor. Modern toplumların eşitlik söylemine rağmen kadın cinayetleri, çevrimiçi taciz, beden denetimi ve kültürel dışlama gibi sorunların hâlâ devam ettiğini hatırlatıyorlar.

Özetle kitap, kadın düşmanlığını münferit nefret örnekleri olarak değil, Batı uygarlığının düşünsel ve kurumsal yapısına işlemiş tarihsel bir mekanizma olarak değerlendiriyor. Mizojininin kökenlerini anlamanın, yalnızca geçmişi çözümlemek değil, günümüzde süren eşitsizlik biçimlerini fark etmek açısından da hayati olduğunu gösteriyor.

Adeline Gargam, Bertrand Lançon — Mizojini: Antikçağdan Günümüze Kadın Düşmanlığının Tarihi
Çeviren: Ecenur Değirmenci • Say Yayınları
Tarih • 296 sayfa • 2026

Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak (2026)

Ayla Türksoy’un ‘Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak’ adlı çalışması, travmayı yalnızca bireysel bir yara olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir deneyim olarak ele alıyor. Kitap, travmanın kadın deneyimiyle nasıl iç içe geçtiğini gösterirken, yazının yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda iyileştirici bir araç olduğunu vurguluyor. Türksoy, kadınların neden yazması gerektiğini tartışırken, yazmayı hem bir direniş hem de bir hafıza kurma pratiği olarak konumlandırıyor. Böylece travma, sessizliğe hapsedilen bir deneyim olmaktan çıkıp dile gelen, paylaşılan ve dönüştürülen bir sürece evriliyor.

Eserde, edebiyatın bu dönüştürücü gücü, özellikle Füruzan’ın öyküleri üzerinden somutlaştırılıyor. Travmanın metaforlar aracılığıyla ifade edilişi, onun anlaşılmasını ve aktarılmasını kolaylaştıran bir araç olarak öne çıkıyor. “Kadınca Travma Metafor Menüsü” gibi bölümler, soyut acıların somut imgelerle kavranmasını sağlıyor. Bunun yanında başarı baskısı ve imposter sendromu gibi konular üzerinden, travmanın yalnızca açık yaralarla değil, gündelik hayatın görünmez gerilimleriyle de şekillendiği gösteriliyor.

Kitap aynı zamanda travmayı bireysel bir zayıflık olarak değil, patriyarkal düzenin ürettiği yapısal şiddetin bir sonucu olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, okuru travmanın kökenlerini daha geniş bir çerçevede düşünmeye yönlendiriyor. Kuşaklararası aktarım, çocuklar için onarıcı adalet gibi başlıklar ise travmanın yalnızca geçmişe ait olmadığını, bugünü ve geleceği de biçimlendirdiğini ortaya koyuyor. Sonuçta eser, travmanın nasıl anlatıldığı ve kimin anlatabildiği sorularını merkeze alarak, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde güçlü bir farkındalık alanı açıyor.

Kitap aynı zamanda, Feride Çiçekoğlu, Nilüfer Güngörmüş ve Hande Gazey ile yapılmış söyleşiler de barındırıyor.

Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak
• Nika Yayınevi
Feminizm • 300 sayfa • 2026

Dorothy Dinnerstein — Denizkızı ve Minotor (2026)

Dorothy Dinnerstein’ın bu eseri, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kökenlerini bireysel psikoloji ile toplumsal yapı arasındaki ilişkide arayan çarpıcı bir feminist analiz sunuyor. Kitap, kadın ve erkek arasındaki tarihsel güç dengesizliğinin yalnızca kültürel normlardan değil, çocukluk deneyimlerinden ve bakım ilişkilerinden beslendiğini söylüyor.

Dinnerstein’a göre modern toplumlarda çocuk bakımının neredeyse tamamen kadınlara ait bir sorumluluk olarak görülmesi hem kadınların hem de erkeklerin psikolojik gelişimini derinden etkiliyor. Çocuk, ilk bağını çoğunlukla anneyle kuruyor ve bu durum, kadın figürünü hem bağımlılık hem de otoriteyle ilişkilendirilen karmaşık bir simgeye dönüştürüyor. Bu erken deneyim, yetişkinlikte kadınlara yönelik hem idealizasyonu hem de korku ve düşmanlığı besleyen çelişkili duyguların temelini oluşturuyor.

‘Denizkızı ve Minotor’ (‘The Mermaid and the Minotaur’), adını aldığı “denizkızı” ve “minotor” metaforları üzerinden bu durumu sembolleştiriyor. Denizkızı, besleyen ve koruyan ama aynı zamanda sınırları belirsiz bir figürü temsil ederken; minotor, kontrol, güç ve ayrışma arzusunu simgeliyor. Dinnerstein, bu iki uç arasında kurulan dengenin bozukluğunun, toplumsal cinsiyet rollerini katılaştırdığını ve eşitsizliği yeniden ürettiğini savunuyor.

Eserde, feminist kuram ile psikanalitik düşünce özellikle Kleinyen yaklaşım çerçevesinde birleştiriliyor. Bu sayede bireysel bilinçdışı süreçlerle toplumsal yapı arasındaki bağ görünür kılınıyor. Dinnerstein, çözüm olarak çocuk bakımının kadın ve erkek arasında daha eşit paylaşılmasını öneriyor. Ona göre bu değişim yalnızca aile yapısını değil, aynı zamanda güç ilişkilerini, duygusal dinamikleri ve toplumsal düzeni de dönüştürebilir.

Dorothy Dinnerstein — Denizkızı ve Minotor: Cinsel Düzenlemeler ve İnsan Marazı
Çeviren: İdem Erman • Minotor Kitap
Toplumsal cinsiyet çalışmaları • 400 sayfa • 2026

Vanessa Bennett — Annelik Miti (2026)

Vanessa Bennett bu çalışmasında anneliğin kendisinden çok, onun etrafına örülen toplumsal mitleri sorguluyor. Kitap, “ideal anne” olmanın doğal ve kolay olduğu yönündeki yaygın inancın, kadınları yetersizlik ve tükenmişlik duygusuna sürüklediğini öne sürüyor.

Bennett, anneliği yalnızca bir bakım rolü olarak değil, derin bir kimlik dönüşümü olarak ele alıyor. Ona göre annelik, bireyin eski benliğini geride bıraktığı, yeni bir benlik inşa ettiği bir tür “inisiyasyon” süreci gibi işliyor. Ancak modern toplum, bu dönüşümü anlamlandıracak kolektif hikâyeleri ve rehberliği kaybettiği için, anneler bu süreci çoğu zaman yalnız ve hazırlıksız yaşıyor.

‘Annelik Miti’ (‘The Motherhood Myth’), patriyarkal normların ve toplumsal beklentilerin annelik deneyimini nasıl şekillendirdiğini analiz ediyor. Eşlerle yaşanan uyumsuzluklar, duygusal kopukluklar ve tükenmişlik hissi, bireysel bir başarısızlık olarak değil; gerçekçi olmayan beklentilerin sonucu olarak yorumlanıyor. Bu bağlamda Bennett, annelerin sınır koyma, öz benliği yeniden kurma ve ilişkilerde samimiyeti yeniden inşa etme ihtiyacına dikkat çekiyor.

Eser, derinlik psikolojisi çerçevesinde arketipler, kişisel anlatılar ve beden odaklı farkındalık çalışmalarıyla anneliği yeniden düşünmeye çağırıyor. Bir “mükemmel ebeveynlik” rehberi sunmak yerine, anneliğin dönüştürücü potansiyelini açığa çıkarmayı amaçlıyor. Bu yönüyle kitap, anneliği bir yük olmaktan çıkarıp, bireysel güçlenme ve özgürleşme süreci olarak yeniden tanımlayan eleştirel ve pratik bir yol haritası sunuyor.

Vanessa Bennett — Annelik Miti: Ebeveynliği Yeniden Tanımlama ve Benliği Geri Kazanma Rehberi
Çeviren: Kerime Dalyan • İrene Kitap
Kadın • 336 sayfa • 2026

Jack Holland — Mizojini (2026)

Jack Holland, bu eserinde kadın düşmanlığını insanlık tarihinin en eski ve en kalıcı önyargılarından biri olarak ele alıyor. ‘Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı’ (‘A Brief History of Misogyny: The World’s Oldest Prejudice’), mizojininin yalnızca bireysel nefret biçimleriyle sınırlı olmadığını, aksine kültürel, dinsel, siyasal ve ekonomik yapılar tarafından sürekli yeniden üretildiğini gösteriyor.

Holland, antik uygarlıklardan başlayarak farklı coğrafyalarda kadınların sistematik biçimde nasıl ikincilleştirildiğini inceliyor. Dinsel metinler, mitolojiler ve felsefi gelenekler aracılığıyla kadınların aşağı konumda tanımlandığını ve bunun toplumsal normlara dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bu tarihsel süreçte kadına yönelik şiddetin—kadın cinayetlerinden zorla evlendirmeye, cinsel istismardan beden denetimine kadar—nasıl meşrulaştırıldığını örneklerle açıklıyor.

Kitapta, Hindistan’da dul kadınların yakılması, kız çocuklarının öldürülmesi, kadın sünneti ve savaşlarda sistematik tecavüz gibi pratikler yalnızca geçmişe ait barbarlıklar olarak değil, günümüzde de farklı biçimlerde süren bir yapının parçaları olarak ele alınıyor. Holland’a göre mizojini, modernleşme, bilimsel ilerleme ve insan hakları söylemine rağmen ortadan kalkmamış; aksine biçim değiştirerek varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Eser, kadınların eşitlik mücadelesinin önündeki en büyük engellerden birinin bu derin köklü önyargı olduğunu vurguluyor. Mizojininin yalnızca kadınlara yönelik bir adaletsizlik değil, aynı zamanda toplumsal gelişmenin önünde duran yapısal bir sorun olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle kitap, kadın-erkek eşitliğinin neden hâlâ tam anlamıyla gerçekleşmediğini anlamak için tarihsel ve eleştirel bir çerçeve sunuyor.

Jack Holland — Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı (Kadından Nefretin Evrensel Tarihi)
Çeviren: Erdoğan Okyay • İmge Kitabevi
Tarih • 302 sayfa • 2026

Leopoldina Fortunati — Yeniden Üretimin Gizemi (2026)

Leopoldina Fortunati’nin bu eseri, kapitalist üretim ilişkilerini yalnızca fabrika ve ücretli emek üzerinden değil, ev içi emek ve yeniden üretim süreçleri üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Fortunati, Marx’ın değer teorisini izleyerek, kapitalizmin işleyişinin görünmeyen temelinin kadınların ev içindeki karşılıksız emeği olduğunu savunuyor.

‘Yeniden Üretimin Gizemi’ (The Arcane of Reproduction: Housework’), üretim ile yeniden üretim arasındaki ilişkiyi merkeze alıyor. Kapitalist sistemde erkek işçi ücretli emek aracılığıyla doğrudan sömürülürken, kadın ev içinde görünmez bir emek sürecine tabi tutuluyor. Bu emek, işçinin yeniden üretimini sağlıyor; yani beslenme, bakım, duygusal destek ve gündelik yaşamın sürdürülmesi gibi faaliyetler üzerinden kapitalist üretimin devamlılığını mümkün kılıyor. Ancak bu süreç “doğal” ve “değer dışı” olarak kodlandığı için ekonomik sistem içinde görünmez kılınıyor.

Fortunati, bu görünmezliğin tarihsel köklerini feodalizmden kapitalizme geçişte buluyor. Bu süreçte kadın ve erkek farklı biçimlerde özneleştirilirken, kadın emeği sistematik biçimde değersizleştiriliyor. Heteroseksüel aile yapısı da bu düzenin temel taşı haline geliyor; çünkü yeniden üretim sürecini güvence altına alarak kapitalist üretim ilişkilerini sürdürüyor. Böylece kadınların ev içindeki konumu, yalnızca kültürel değil, doğrudan ekonomik bir zorunluluğun sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Kitap aynı zamanda kadın mücadelelerinin bu “gizemi” görünür kılmadaki rolünü vurguluyor. Ev emeğinin tanınması ve değerinin kabul edilmesi mücadelesi, genel olarak emek sömürüsüne karşı verilen mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınıyor. Fortunati’ye göre bu mücadele, bakım emeği, göçmen işçilik ve duygulanımsal emek gibi yeni alanları da kapsayacak şekilde genişlemek zorunda.

Eserin son bölümlerinde ise kapitalizmin 21. yüzyıldaki dönüşümleri tartışılıyor. Dijitalleşme, esnek çalışma ve küresel bakım zincirleri gibi gelişmeler, yeniden üretim süreçlerini yeniden şekillendirirken, kadın emeğinin sömürüsü farklı biçimlerde devam ediyor. ‘Yeniden Üretimin Gizemi’, bu yönüyle hem tarihsel hem de güncel bir analiz sunarak, kapitalizmin görünmeyen emek temellerini açığa çıkaran önemli bir Marksist feminist klasik olarak öne çıkıyor.

Leopoldina Fortunati — Yeniden Üretimin Gizemi: Ev Kadınları, Fahişeler, İşçiler ve Sermaye
Çeviren: Hurinaz Sarı • Sümer Yayıncılık
Feminizm • 264 sayfa • 2026