Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak (2026)

Ayla Türksoy’un ‘Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak’ adlı çalışması, travmayı yalnızca bireysel bir yara olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir deneyim olarak ele alıyor. Kitap, travmanın kadın deneyimiyle nasıl iç içe geçtiğini gösterirken, yazının yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda iyileştirici bir araç olduğunu vurguluyor. Türksoy, kadınların neden yazması gerektiğini tartışırken, yazmayı hem bir direniş hem de bir hafıza kurma pratiği olarak konumlandırıyor. Böylece travma, sessizliğe hapsedilen bir deneyim olmaktan çıkıp dile gelen, paylaşılan ve dönüştürülen bir sürece evriliyor.

Eserde, edebiyatın bu dönüştürücü gücü, özellikle Füruzan’ın öyküleri üzerinden somutlaştırılıyor. Travmanın metaforlar aracılığıyla ifade edilişi, onun anlaşılmasını ve aktarılmasını kolaylaştıran bir araç olarak öne çıkıyor. “Kadınca Travma Metafor Menüsü” gibi bölümler, soyut acıların somut imgelerle kavranmasını sağlıyor. Bunun yanında başarı baskısı ve imposter sendromu gibi konular üzerinden, travmanın yalnızca açık yaralarla değil, gündelik hayatın görünmez gerilimleriyle de şekillendiği gösteriliyor.

Kitap aynı zamanda travmayı bireysel bir zayıflık olarak değil, patriyarkal düzenin ürettiği yapısal şiddetin bir sonucu olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, okuru travmanın kökenlerini daha geniş bir çerçevede düşünmeye yönlendiriyor. Kuşaklararası aktarım, çocuklar için onarıcı adalet gibi başlıklar ise travmanın yalnızca geçmişe ait olmadığını, bugünü ve geleceği de biçimlendirdiğini ortaya koyuyor. Sonuçta eser, travmanın nasıl anlatıldığı ve kimin anlatabildiği sorularını merkeze alarak, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde güçlü bir farkındalık alanı açıyor.

Kitap aynı zamanda, Feride Çiçekoğlu, Nilüfer Güngörmüş ve Hande Gazey ile yapılmış söyleşiler de barındırıyor.

Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak
• Nika Yayınevi
Feminizm • 300 sayfa • 2026

Dorothy Dinnerstein — Denizkızı ve Minotor (2026)

Dorothy Dinnerstein’ın bu eseri, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kökenlerini bireysel psikoloji ile toplumsal yapı arasındaki ilişkide arayan çarpıcı bir feminist analiz sunuyor. Kitap, kadın ve erkek arasındaki tarihsel güç dengesizliğinin yalnızca kültürel normlardan değil, çocukluk deneyimlerinden ve bakım ilişkilerinden beslendiğini söylüyor.

Dinnerstein’a göre modern toplumlarda çocuk bakımının neredeyse tamamen kadınlara ait bir sorumluluk olarak görülmesi hem kadınların hem de erkeklerin psikolojik gelişimini derinden etkiliyor. Çocuk, ilk bağını çoğunlukla anneyle kuruyor ve bu durum, kadın figürünü hem bağımlılık hem de otoriteyle ilişkilendirilen karmaşık bir simgeye dönüştürüyor. Bu erken deneyim, yetişkinlikte kadınlara yönelik hem idealizasyonu hem de korku ve düşmanlığı besleyen çelişkili duyguların temelini oluşturuyor.

‘Denizkızı ve Minotor’ (‘The Mermaid and the Minotaur’), adını aldığı “denizkızı” ve “minotor” metaforları üzerinden bu durumu sembolleştiriyor. Denizkızı, besleyen ve koruyan ama aynı zamanda sınırları belirsiz bir figürü temsil ederken; minotor, kontrol, güç ve ayrışma arzusunu simgeliyor. Dinnerstein, bu iki uç arasında kurulan dengenin bozukluğunun, toplumsal cinsiyet rollerini katılaştırdığını ve eşitsizliği yeniden ürettiğini savunuyor.

Eserde, feminist kuram ile psikanalitik düşünce özellikle Kleinyen yaklaşım çerçevesinde birleştiriliyor. Bu sayede bireysel bilinçdışı süreçlerle toplumsal yapı arasındaki bağ görünür kılınıyor. Dinnerstein, çözüm olarak çocuk bakımının kadın ve erkek arasında daha eşit paylaşılmasını öneriyor. Ona göre bu değişim yalnızca aile yapısını değil, aynı zamanda güç ilişkilerini, duygusal dinamikleri ve toplumsal düzeni de dönüştürebilir.

Dorothy Dinnerstein — Denizkızı ve Minotor: Cinsel Düzenlemeler ve İnsan Marazı
Çeviren: İdem Erman • Minotor Kitap
Toplumsal cinsiyet çalışmaları • 400 sayfa • 2026

Vanessa Bennett — Annelik Miti (2026)

Vanessa Bennett bu çalışmasında anneliğin kendisinden çok, onun etrafına örülen toplumsal mitleri sorguluyor. Kitap, “ideal anne” olmanın doğal ve kolay olduğu yönündeki yaygın inancın, kadınları yetersizlik ve tükenmişlik duygusuna sürüklediğini öne sürüyor.

Bennett, anneliği yalnızca bir bakım rolü olarak değil, derin bir kimlik dönüşümü olarak ele alıyor. Ona göre annelik, bireyin eski benliğini geride bıraktığı, yeni bir benlik inşa ettiği bir tür “inisiyasyon” süreci gibi işliyor. Ancak modern toplum, bu dönüşümü anlamlandıracak kolektif hikâyeleri ve rehberliği kaybettiği için, anneler bu süreci çoğu zaman yalnız ve hazırlıksız yaşıyor.

‘Annelik Miti’ (‘The Motherhood Myth’), patriyarkal normların ve toplumsal beklentilerin annelik deneyimini nasıl şekillendirdiğini analiz ediyor. Eşlerle yaşanan uyumsuzluklar, duygusal kopukluklar ve tükenmişlik hissi, bireysel bir başarısızlık olarak değil; gerçekçi olmayan beklentilerin sonucu olarak yorumlanıyor. Bu bağlamda Bennett, annelerin sınır koyma, öz benliği yeniden kurma ve ilişkilerde samimiyeti yeniden inşa etme ihtiyacına dikkat çekiyor.

Eser, derinlik psikolojisi çerçevesinde arketipler, kişisel anlatılar ve beden odaklı farkındalık çalışmalarıyla anneliği yeniden düşünmeye çağırıyor. Bir “mükemmel ebeveynlik” rehberi sunmak yerine, anneliğin dönüştürücü potansiyelini açığa çıkarmayı amaçlıyor. Bu yönüyle kitap, anneliği bir yük olmaktan çıkarıp, bireysel güçlenme ve özgürleşme süreci olarak yeniden tanımlayan eleştirel ve pratik bir yol haritası sunuyor.

Vanessa Bennett — Annelik Miti: Ebeveynliği Yeniden Tanımlama ve Benliği Geri Kazanma Rehberi
Çeviren: Kerime Dalyan • İrene Kitap
Kadın • 336 sayfa • 2026

Jack Holland — Mizojini (2026)

Jack Holland, bu eserinde kadın düşmanlığını insanlık tarihinin en eski ve en kalıcı önyargılarından biri olarak ele alıyor. ‘Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı’ (‘A Brief History of Misogyny: The World’s Oldest Prejudice’), mizojininin yalnızca bireysel nefret biçimleriyle sınırlı olmadığını, aksine kültürel, dinsel, siyasal ve ekonomik yapılar tarafından sürekli yeniden üretildiğini gösteriyor.

Holland, antik uygarlıklardan başlayarak farklı coğrafyalarda kadınların sistematik biçimde nasıl ikincilleştirildiğini inceliyor. Dinsel metinler, mitolojiler ve felsefi gelenekler aracılığıyla kadınların aşağı konumda tanımlandığını ve bunun toplumsal normlara dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bu tarihsel süreçte kadına yönelik şiddetin—kadın cinayetlerinden zorla evlendirmeye, cinsel istismardan beden denetimine kadar—nasıl meşrulaştırıldığını örneklerle açıklıyor.

Kitapta, Hindistan’da dul kadınların yakılması, kız çocuklarının öldürülmesi, kadın sünneti ve savaşlarda sistematik tecavüz gibi pratikler yalnızca geçmişe ait barbarlıklar olarak değil, günümüzde de farklı biçimlerde süren bir yapının parçaları olarak ele alınıyor. Holland’a göre mizojini, modernleşme, bilimsel ilerleme ve insan hakları söylemine rağmen ortadan kalkmamış; aksine biçim değiştirerek varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Eser, kadınların eşitlik mücadelesinin önündeki en büyük engellerden birinin bu derin köklü önyargı olduğunu vurguluyor. Mizojininin yalnızca kadınlara yönelik bir adaletsizlik değil, aynı zamanda toplumsal gelişmenin önünde duran yapısal bir sorun olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle kitap, kadın-erkek eşitliğinin neden hâlâ tam anlamıyla gerçekleşmediğini anlamak için tarihsel ve eleştirel bir çerçeve sunuyor.

Jack Holland — Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı (Kadından Nefretin Evrensel Tarihi)
Çeviren: Erdoğan Okyay • İmge Kitabevi
Tarih • 302 sayfa • 2026

Leopoldina Fortunati — Yeniden Üretimin Gizemi (2026)

Leopoldina Fortunati’nin bu eseri, kapitalist üretim ilişkilerini yalnızca fabrika ve ücretli emek üzerinden değil, ev içi emek ve yeniden üretim süreçleri üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Fortunati, Marx’ın değer teorisini izleyerek, kapitalizmin işleyişinin görünmeyen temelinin kadınların ev içindeki karşılıksız emeği olduğunu savunuyor.

‘Yeniden Üretimin Gizemi’ (The Arcane of Reproduction: Housework’), üretim ile yeniden üretim arasındaki ilişkiyi merkeze alıyor. Kapitalist sistemde erkek işçi ücretli emek aracılığıyla doğrudan sömürülürken, kadın ev içinde görünmez bir emek sürecine tabi tutuluyor. Bu emek, işçinin yeniden üretimini sağlıyor; yani beslenme, bakım, duygusal destek ve gündelik yaşamın sürdürülmesi gibi faaliyetler üzerinden kapitalist üretimin devamlılığını mümkün kılıyor. Ancak bu süreç “doğal” ve “değer dışı” olarak kodlandığı için ekonomik sistem içinde görünmez kılınıyor.

Fortunati, bu görünmezliğin tarihsel köklerini feodalizmden kapitalizme geçişte buluyor. Bu süreçte kadın ve erkek farklı biçimlerde özneleştirilirken, kadın emeği sistematik biçimde değersizleştiriliyor. Heteroseksüel aile yapısı da bu düzenin temel taşı haline geliyor; çünkü yeniden üretim sürecini güvence altına alarak kapitalist üretim ilişkilerini sürdürüyor. Böylece kadınların ev içindeki konumu, yalnızca kültürel değil, doğrudan ekonomik bir zorunluluğun sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Kitap aynı zamanda kadın mücadelelerinin bu “gizemi” görünür kılmadaki rolünü vurguluyor. Ev emeğinin tanınması ve değerinin kabul edilmesi mücadelesi, genel olarak emek sömürüsüne karşı verilen mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınıyor. Fortunati’ye göre bu mücadele, bakım emeği, göçmen işçilik ve duygulanımsal emek gibi yeni alanları da kapsayacak şekilde genişlemek zorunda.

Eserin son bölümlerinde ise kapitalizmin 21. yüzyıldaki dönüşümleri tartışılıyor. Dijitalleşme, esnek çalışma ve küresel bakım zincirleri gibi gelişmeler, yeniden üretim süreçlerini yeniden şekillendirirken, kadın emeğinin sömürüsü farklı biçimlerde devam ediyor. ‘Yeniden Üretimin Gizemi’, bu yönüyle hem tarihsel hem de güncel bir analiz sunarak, kapitalizmin görünmeyen emek temellerini açığa çıkaran önemli bir Marksist feminist klasik olarak öne çıkıyor.

Leopoldina Fortunati — Yeniden Üretimin Gizemi: Ev Kadınları, Fahişeler, İşçiler ve Sermaye
Çeviren: Hurinaz Sarı • Sümer Yayıncılık
Feminizm • 264 sayfa • 2026

Kolektif — Kapitalist Ataerki ve Kadınların Tıbbi İstismarı (2026)

Mariarosa Dalla Costa’nın derlediği bu çalışma, kadın bedeninin modern tıp ve kapitalist ataerki tarafından nasıl denetim altına alındığını, özellikle histerektomi örneği üzerinden tartışıyor. Kitap, tıbbın tarafsız bir alan olmadığı; aksine tarihsel, ideolojik ve toplumsal güç ilişkileriyle şekillendiği gözler önüne seriyor.

Eserde, histerektominin yalnızca tıbbi bir zorunluluk değil, çoğu zaman kadınların bedenlerini kontrol etmenin bir aracı olarak kullanıldığını gösteriyor. Giriş bölümünde vurgulandığı gibi, 19. yüzyıldan itibaren rahim ve diğer üreme organlarına yönelik cerrahi müdahaleler, çoğu durumda gerçek patolojilerden bağımsız biçimde uygulandı. Bu müdahaleler, kadın davranışlarını disipline etmek, erkek egemen korkuları yatıştırmak ve toplumsal normlara uymayan kadınları “düzeltmek” amacıyla meşrulaştırıldı.

‘Kapitalist Ataerki ve Kadınların Tıbbi İstismarı: Histerektomi Örneği’ (‘Gynocide: Hysterectomy, Capitalist Patriarchy and the Medical Abuse of Women’), bu tıbbi pratikleri daha geniş bir tarihsel bağlama yerleştirerek, Orta Çağ’daki cadı avlarıyla modern tıp arasında süreklilik kuruyor. Kadınların şifacılık bilgisine el konulması, onların bilgi üretiminden dışlanması ve bedenlerinin denetim altına alınması, kapitalist patriyarkanın kurucu süreçleriyle ilişkilendiriliyor. Böylece kadın bedeni, “eksik” ve “sorunlu” olarak kodlanarak sürekli müdahale edilmesi gereken bir nesneye indirgeniyor.

Farklı disiplinlerden katkılar içeren eser, hukuki, psikolojik ve etik boyutları da tartışıyor. Histerektominin fiziksel sonuçlarının yanı sıra, kadınların kimliği, beden bütünlüğü ve varoluş algısı üzerindeki etkileri de ele alınıyor. Modernitenin bireysel haklar ve beden dokunulmazlığı gibi ilkelerinin, söz konusu kadınlar olduğunda nasıl aşındığı sorgulanıyor.

Kitap, kadın bedenine yönelik tıbbi müdahaleleri eleştirel bir gözle yeniden düşünmeye çağırıyor. Bilimi bütünüyle reddetmeden, onun içindeki ataerkil ve ideolojik yapıların açığa çıkarılması gerektiğini savunuyor; kadınların deneyimlerini merkeze alarak daha adil ve özgürleştirici bir tıp anlayışının imkânını tartışıyor.

Kolektif — Kapitalist Ataerki ve Kadınların Tıbbi İstismarı: Histerektomi Örneği
Derleyen: Mariarosa Dalla Costa
Editör: Çiğdem Şimşek
Çeviren: Hurinaz Sarı, Akın Sarı • Sümer Yayıncılık
İnceleme • 160 sayfa • 2026

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri (2026)

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek ve Hale Bolak Boratav tarafından kaleme alınan ‘Kadınlığın Türkiye Halleri’, Türkiye’de kadın olmanın tekil bir deneyim olmadığını, aksine farklı sınıfsal, kültürel ve coğrafi bağlamlarda sürekli yeniden kurulan çok katmanlı bir süreç olduğunu görünür kılıyor. Kitap, kadınların kendi anlatılarını merkeze alarak, onların gündelik yaşamda kurdukları anlamları ve stratejileri geniş bir toplumsal çerçeve içinde düşünmeye davet ediyor.

Çalışmanın temel gücü, kadınların deneyimlerini yalnızca veri olarak değil, bilginin kurucu unsuru olarak ele alıyor oluşunda yatıyor. Kadınların ne bildiği, ne yaşadığı ve nasıl anlamlandırdığı, araştırmanın merkezine yerleşiyor; böylece bilgi üretimi yukarıdan aşağıya kurulan bir model olmaktan çıkıp, deneyimle iç içe geçen bir sürece dönüşüyor. Bu yaklaşım, toplumsal cinsiyeti soyut bir kategori olarak değil, somut ilişkiler, pratikler ve güç dinamikleri içinde şekillenen bir oluş olarak kavramayı mümkün kılıyor.

Kitap, kesişimsellik ve yaşam boyu gelişim perspektiflerini bir araya getirerek kadınlık kimliğinin sabit değil, zaman içinde değişen ve farklı koşullarla yeniden kurulan bir yapı olduğunu gösteriyor. Farklı şehirlerden, yaşlardan ve toplumsal arka planlardan kadınlarla yapılan görüşmeler, bu çeşitliliği canlı bir anlatı haline getiriyor. Yazarların yorumu ile kadınların kendi sözlerinin iç içe geçmesi, okuru yalnızca bir gözlemci olmaktan çıkarıp bu deneyimlerin düşünsel bir parçası haline getiriyor.

Aynı zamanda eser, feminist psikolojinin Türkiye’deki gelişimine de önemli bir katkı sunuyor. Anaakım psikolojinin sınırlarını sorgulayan bu yaklaşım, kadınları yalnızca araştırmanın nesnesi değil, öznesi olarak konumlandırıyor.

Bu yönüyle kitap, hem akademik bilgi üretimine hem de feminist düşüncenin dönüşümüne müdahil olan bir çalışma niteliği taşıyor.

Sonuçta kitap, parçalı araştırmalarda dağınık biçimde ele alınan kadınlık deneyimlerini bütünlüklü bir perspektifle bir araya getiriyor. Kadınların yaşam öykülerinden hareketle toplumsal cinsiyet rejimini, güç ilişkilerini ve dönüşüm imkanlarını yeniden düşünmeye çağıran eser hem bugünü anlamak hem de geleceğe dair yeni sorular kurmak için güçlü bir zemin sunuyor.

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Feminizm • 434 sayfa • 2026

Gerda Lerner — Ataerkinin Yaratılışı (2026)

Bu kitap, patriyarkanın doğal ya da değişmez bir düzen olmadığını, tarihsel süreçte inşa edilen toplumsal bir sistem olduğunu ortaya koyuyor. Gerda Lerner, Mezopotamya ve Yakın Doğu’nun erken uygarlıklarından başlayarak kadınların toplumsal konumunun nasıl dönüştüğünü inceliyor ve bu dönüşümün sınıf, mülkiyet ve devlet oluşumuyla birlikte ilerlediğini gösteriyor.

Lerner’e göre patriyarkanın kökeni, kadınların üreme kapasitesi ve emeği üzerinde kurulan denetimle ortaya çıktı. İlk toplumsal yapılarda kadınların görece daha özerk konumları bulunurken, zamanla savaşlar, kölelik ve mülkiyet ilişkilerinin gelişmesiyle kadınlar erkek egemen yapıların içine çekildi. Özellikle kadınların değişim nesnesi hâline gelmesi, evlilik düzenlerinin ve soy aktarımının denetim altına alınması patriyarkanın kurumsallaşmasında belirleyici rol oynadı.

‘Ataerkinin Yaratılışı’ (‘The Creation of Patriarchy’), ataerkil düzenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik ve kültürel araçlarla da pekiştirildiğini vurguluyor. Hukuk, din ve mitoloji gibi alanlar, erkek egemenliğini meşrulaştıran anlatılar üreterek bu yapının sürekliliğini sağladı. Bu süreçte kadınların bilgi üretiminden ve tarih yazımından dışlanması, patriyarkanın görünmezleşmesine katkıda bulundu.

Eserin önemli katkılarından biri, patriyarkanın evrensel ve değişmez olmadığı fikrini güçlü biçimde ortaya koyması. Lerner, kadınların tarih boyunca pasif olmadığını, aksine bu sistem içinde çeşitli direniş ve uyum stratejileri geliştirdiğini de gösteriyor. Bu yaklaşım, patriyarkanın tarihsel olarak kurulmuş bir yapı olduğunu ortaya koyarak, aynı zamanda dönüştürülebilir olduğunu ortaya koyuyor.

Genel olarak kitap, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kökenlerini anlamak için tarihsel derinlik sunan öncü bir çalışma olarak öne çıkıyor ve feminist tarihyazımının temel metinlerinden biri kabul ediliyor.

Gerda Lerner — Ataerkinin Yaratılışı
Çeviren: Oya Gürbahçe • Ayrıntı Yayınları
Feminizm • 432 sayfa • 2026

Esra Sarıoğlu — Yükünü Atmış Bedenler (2026)

Esra Sarıoğlu’nun bu çalışması, Türkiye’de “yeni kadın” figürünün nasıl kurulduğunu, beden, şiddet ve duygular ekseninde ele alan eleştirel ve disiplinlerarası bir çalışma. ‘Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın’ (‘The Body Unburdened: Violence, Emotions, and the New Woman in Turkey’), kadınların kamusal ve özel alandaki deneyimlerini yalnızca hukuki ya da siyasal haklar üzerinden değil, bedensel pratikler, duygulanımlar ve gündelik şiddet biçimleri üzerinden okumayı öneriyor.

Sarıoğlu, geç Osmanlı’dan erken Cumhuriyet dönemine uzanan modernleşme sürecinde, kadın bedeninin hem özgürleşmenin hem de disiplinin merkezi hâline geldiğini gösteriyor. “Yeni kadın” ideali; eğitimli, rasyonel, duygularını denetleyebilen ve bedeni üzerinde kontrol sahibi bir özne olarak inşa edilirken, bu idealin aynı zamanda duygusal bastırma ve normatif şiddet ürettiğini savunuyor. Kadınlardan beklenen sakinlik, fedakârlık ve ölçülülük, şiddetin görünmez hale geldiği bir ahlaki rejim yaratıyor.

Kitapta duygular, bireysel iç hallerden ziyade toplumsal olarak düzenlenen ve politik işlevler üstlenen alanlar olarak ele alınıyor. Utanç, korku, sabır ve dayanıklılık gibi duygular, kadınların maruz kaldığı fiziksel ve sembolik şiddeti taşınabilir kılan araçlara dönüşüyor. Sarıoğlu, bu süreçte bedenin “yüklerinden arındırılması” söyleminin, aslında kadınların şiddeti içselleştirmesini kolaylaştırdığını ileri sürüyor.

Arşiv materyalleri, edebi metinler ve kültürel temsiller üzerinden ilerleyen çalışma, Türkiye’de kadının modernleşme anlatıları içinde nasıl hem görünür kılındığını hem de sınırlandığını açığa çıkarıyor. Kitap, şiddeti yalnızca olağanüstü anlara değil, gündelik hayata ve duygusal durumlara yerleştirerek, feminist teoriye Türkiye bağlamından güçlü bir katkı sunuyor.

Esra Sarıoğlu — Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın
Çeviren: Çiğdem Çidamlı • Dipnot Yayınları
Siyaset • 288 sayfa • 2026

Tiffany Watt Smith – Kötü Arkadaş (2025)

Tiffany Watt Smith bu kitabında, kadınlar arasındaki dostluğu idealize eden anlatıları bilinçli biçimde tersyüz ediyor. Toplumun kadın arkadaşlığını koşulsuz destek, sürekli uyum ve sarsılmaz sadakat üzerinden tanımladığını hatırlatan Smith, bu beklentilerin gerçek deneyimleri görünmez kıldığını söylüyor. Kitap, kadın dostluklarının her zaman “iyi” ve pürüzsüz olmadığını, aksine kıskançlık, kırgınlık, rekabet ve uzaklaşma gibi duygularla şekillendiğini gösteriyor.

Smith, kendi kişisel deneyimlerinden yola çıkarak yirminci yüzyıl boyunca kurulmuş kadın dostluklarının izini sürüyor. Arşiv belgeleri, edebiyat metinleri ve psikanalitik kayıtlar aracılığıyla, birbirine hayran olan ama aynı zamanda birbirini kıskanan, kopma noktasına gelen ama bağı tamamen kesmeyen kadınların hikâyelerini anlatıyor. Bu ilişkilerde dostluk, yalnızca bir dayanışma alanı değil; çatışmanın, dönüşümün ve kişisel büyümenin de sahnesi olarak ortaya çıkıyor.

‘Kötü Arkadaş’ (‘Bad Friend’), kadın arkadaşlıklarını ahlaki bir kusursuzluk ölçütüyle değerlendirmek yerine, onları çelişkileriyle birlikte düşünmeye çağırıyor. Smith’e göre “kötü” duygular olarak adlandırılan hisler, bu ilişkilerin başarısızlığı değil, derinliğinin bir parçası. Kitap, kadın dostluklarının kırılgan ama üretken doğasını görünür kılarak, kadınlar arası bağları yeniden düşünmek için güçlü bir çerçeve sunuyor ve bu yüzden çağdaş feminist tartışmalar açısından önemli bir yere oturuyor.

Tiffany Watt Smith — Kötü Arkadaş: Kadın Arkadaşlığının Yüzyılı
Çeviren: Ayça Göçmen • Kolektif Kitap
İnceleme • 336 sayfa • 2025