Ernesto Che Guevara — Kongo Günlüğü (2026)

Ernesto Che Guevara’nın bu eseri, Küba Devrimi’nin ardından devrimi başka coğrafyalara taşıma hedefiyle girişilen en iddialı ama en başarısız girişimlerden birinin içeriden anlatısını sunuyor. ‘Kongo Günlüğü’ (‘Congo Diary’), 1965 yılında Che’nin Kongo’da yürüttüğü gerilla faaliyetleri sırasında tuttuğu notlardan oluşuyor ve alışılmış devrimci kahramanlık anlatılarından farklı olarak bir başarının değil, bir yenilginin anatomisini ortaya koyuyor. Bu nedenle eser, yalnızca tarihsel bir belge değil, aynı zamanda devrimci strateji, siyasal örgütlenme ve liderlik üzerine sert bir özeleştiri niteliğinde.

Kitabın çıkış noktası, Belçika sömürgeciliğinin ardından bağımsızlığını kazanan fakat siyasi ve askerî istikrarsızlık içine sürüklenen Kongo. Patrice Lumumba’nın öldürülmesinden sonra ülke, iç savaşların ve dış müdahalelerin sahnesi hâline gelir. Che, Afrika’daki antiemperyalist mücadeleleri desteklemek amacıyla gizlice Kongo’ya gider ve yerel isyancı güçlerle birlikte yeni bir gerilla hareketi kurmaya çalışır. Ancak daha ilk günlerden itibaren sahadaki gerçeklik ile devrimci beklentiler arasında büyük bir uçurum bulunduğunu fark eder.

Günlük boyunca Che, karşılaştığı sorunları son derece açık ve doğrudan bir dille aktarıyor. Yerel liderler arasındaki çekişmeler, askerî disiplin eksikliği, eğitim yetersizliği ve savaşma iradesindeki zayıflık sürekli olarak tekrar eden temalar hâline geliyor. Gerilla savaşının başarıya ulaşabilmesi için gerekli gördüğü örgütlenme, fedakârlık ve kolektif sorumluluk anlayışının sahada bulunmadığını gözlemliyor. Birçok savaşçının cepheden kaçtığını, emirlerin uygulanmadığını ve askerî planların daha başlamadan bozulduğunu anlatıyor. Bu durum, Che’nin Küba deneyiminden çıkardığı derslerin her coğrafyada aynı şekilde uygulanamayacağını anlamasına yol açıyor.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, yazarın başarısızlığın sorumluluğunu yalnızca başkalarına yüklememesi. Che, hem kendi hatalarını hem de yanlış değerlendirmelerini dürüstçe kaydediyor. Yerel koşulları yeterince tanımadan hareket ettiğini, kültürel farklılıkların önemini zaman zaman küçümsediğini ve devrimci iradenin tek başına tarihsel koşulların yerini alamayacağını kabul ediyor. Böylece kitap, bir liderin kendi siyasi varsayımlarını sınadığı ve yeniden değerlendirdiği bir düşünsel muhasebeye dönüşüyor.

‘Kongo Günlüğü’ aynı zamanda devrim fikrinin maddi temellerine ilişkin güçlü bir sorgulama içeriyor. Che’ye göre devrim yalnızca adalet arzusuna ya da ideolojik inanca dayanamaz. Onu ayakta tutacak örgütlü yapılar, eğitimli kadrolar, ortak hedefler ve disiplinli bir mücadele kültürü gereklidir. Kongo deneyimi, bu unsurların eksikliğinde en güçlü ideallerin bile etkisiz kalabileceğini gösteriyor. Bu nedenle kitap, romantik bir devrim anlatısından çok, siyasal mücadelelerin somut gerçekliklerine dair bir inceleme niteliği kazanıyor.

Günlüğün son bölümlerinde başarısızlığın artık kaçınılmaz hâle geldiği görülüyor. Askerî durum kötüleşirken gerilla hareketi çözülüyor ve Che ile beraberindeki Kübalılar bölgeden çekilmek zorunda kalıyor. Ancak yazar bu yenilgiyi nihai bir son olarak değerlendirmiyor. Kongo deneyimini, gelecekteki mücadeleler için çıkarılması gereken derslerin kaynağı olarak görüyor. Nitekim daha sonra Bolivya’da yeni bir devrim girişimine yönelmesi de bu bakış açısının sonucu oluyor.

‘Kongo Günlüğü’, Che Guevara’nın düşünsel dünyasını anlamak açısından özel bir yere sahip. Çünkü burada karşımıza zafer kazanan efsanevi bir devrimci değil, başarısızlıkla yüzleşen, hatalarını kaydeden ve inançlarını gerçekliğin sert sınavından geçiren bir insan çıkıyor. Kitap, devrimin yalnızca cesaret ve idealizmle değil, örgütlenme, süreklilik ve toplumsal koşullarla mümkün olduğunu gösterirken, siyasal mücadelelerin romantik mitlerden çok daha karmaşık olduğunu da ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, hem Che’nin yaşamındaki dönüm noktalarından birini hem de 20. yüzyıl devrimci hareketlerinin sınırlarını anlamak için önemli bir kaynak.

Ernesto Che Guevara — Kongo Günlüğü
Çeviren: Gökhan Gençay • Minotor Kitap
Günlük • 344 sayfa • 2026

Bahadır Türk — Siyasal Düşünceler Tarihi (2026)

Bahadır Türk’ün ‘Siyasal Düşünceler Tarihi’ adlı çalışması, Batı siyasal düşüncesinin Antik Yunan’dan on dokuzuncu yüzyıla uzanan uzun serüvenini, düşünürler merkezli bir çerçevede özetliyor. Kitap, devlet, egemenlik, meşruiyet, özgürlük, hak, adalet ve otorite gibi kavramların ayrıntılı tarihini vermekten çok, bu kavramları şekillendiren isimlerin temel görüşlerini anlaşılır biçimde ortaya koyuyor. Böylece siyasal düşünce tarihini yeni öğrenen okurlar için kapsamlı ama sade bir giriş sunuyor.

Eserin ilk bölümleri Antik Yunan dünyasına odaklanıyor. Presokratikler, Sofistler ve Sokrates ile başlayan tartışma, Platon ve Aristoteles’in siyaset anlayışlarıyla derinleşiyor. Bu bölümde siyasal topluluğun nasıl kurulacağı, erdemli yaşamın ne olduğu ve yönetimin hangi ilkelere dayanması gerektiği gibi sorular öne çıkıyor. Yazar, Batı siyasal düşüncesinin temel kavramlarının büyük ölçüde bu dönemde ortaya çıktığını gösteriyor.

Roma bölümünde Cicero, Seneca ve Marcus Aurelius üzerinden hukuk, yurttaşlık, görev ve evrensel düzen düşünceleri inceleniyor. Ardından feodal çağın siyasal ve dinsel yapısı ele alınıyor. Azizler ve âlimler aracılığıyla Orta Çağ’ın otorite anlayışı değerlendirilirken, Christine de Pizan’a özel yer verilerek çoğu genel anlatıda geri planda kalan bir düşünsel mirasa dikkat çekiliyor.

Rönesans ve Reform dönemine gelindiğinde siyasal düşünce yeni bir dönüşüm geçiriyor. Machiavelli siyaset ile ahlak arasındaki ilişkiyi farklı biçimde yorumlarken, Luther, Müntzer ve Calvin din ile iktidar arasındaki bağları yeniden tanımlıyor. More, Bodin ve Hobbes ise devletin yapısı, egemenliğin kaynağı ve toplumsal düzenin korunması gibi meseleleri tartışıyor.

Kitabın son kısmı Aydınlanma dönemine ayrılıyor. Locke, Spinoza, Montesquieu, Hume, Rousseau, Burke, Paine, Bentham, Wollstonecraft, Hegel, Tocqueville ve Mill üzerinden modern siyasetin temel tartışmaları ele alınıyor. Özgürlük, kavramlar bu düşünürlerin katkılarıyla şekilleniyor.

Kitap, karmaşık teorileri kısa ve anlaşılır biçimde aktarıyor. Yazarın amacı düşünürlerin bütün felsefelerini açıklamak değil, siyasal alana dair temel yaklaşımlarını görünür kılmak oluyor. Bu yönüyle eser, siyasal düşünceler tarihinin gelişimini takip etmek isteyenler için işlevsel bir başlangıç rehberi niteliği taşıyor.

H. Bahadır Türk — Siyasal Düşünceler Tarihi
• İletişim Yayınları
Siyaset • 272 sayfa • 2026

Başak Ertür — Gösteriler ve Hayaletleri (2026)

Ceza hukukunun cezalandırma hukukuna dönüştüğü günümüz Türkiye’sinde muhakkak okunması gereken bir çalışma. Başak Ertür bu kitabında, hukuk ile siyaset arasındaki ilişkiyi performatiflik kavramı üzerinden yeniden yorumluyor. Yazar, mahkeme salonlarını yalnızca karar üreten kurumlar olarak değil, iktidarın, hafızanın ve çatışmaların sahnelendiği alanlar olarak ele alıyor. Hukukun sadece mevcut gerçekliği düzenlemediğini, aynı zamanda sözler, ritüeller ve yargısal pratikler aracılığıyla yeni gerçeklikler oluşturduğunu savunuyor. Bu nedenle hukuk ile şiddetin birbirinden ayrılmadığını, her hukuki düzenin kendi kuruluş sürecinin izlerini taşımayı sürdürdüğünü gösteriyor.

Kitabın kuramsal bölümünde siyasi davaların anlamı tartışılıyor. Ertür, siyasi davaları yalnızca iktidarın rakiplerini bastırdığı süreçler olarak görmüyor. Devlet şiddetiyle yüzleşmeyi amaçlayan davaların da siyasal anlamlar ürettiğini belirtiyor. Böylece siyasi dava kavramını dar ve geniş tanımların ötesine taşıyor. Performatiflik yaklaşımı sayesinde bir davanın yalnızca hükmüyle değil, sahnelenme biçimiyle de etkili olduğunu anlatıyor. Hukuk, burada tarafsız bir araçtan çok, toplumsal anlamlar kuran ve yeniden üreten bir pratik olarak değerlendiriliyor.

‘Gösteriler ve Hayaletleri’nin (‘Spectacles and Specters’) ikinci kısmında kuram somut örneklerle sınanıyor. Soğomon Tehliryan davası, Ermeni Soykırımı’nın hukuk alanındaki devam eden etkileri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki inkâr davaları inceleniyor. Hrant Dink’in maruz bırakıldığı, sonunda cinayetine varan yargısal tacizler, Chicago Komplo davası, Saddam Hüseyin’in yargılandığı dava, Büyük Britanya’da 2010 öğrenci protestolarını hedef alan yargılamalar… Her defasında sahnelenen gösterilere hayaletlerin musallat olduğunu, bugünümüzü ve geleceğimizi rehin aldığını görüyoruz. Bu örnekler, geçmişte yaşanan şiddetin geride kalmadığını gösteriyor. Bastırılmış olaylar, unutulmak istenen hafızalar ve çözülememiş siyasal meseleler hayaletler gibi güncel davalara geri dönüyor.

Ertür, hukukun kimi zaman egemen anlatıları güçlendirdiğini, kimi zaman ise beklenmedik müdahalelerle onları sarsabildiğini gösteriyor. Kitap, adalet, hafıza, şiddet ve siyaset arasındaki bağları görünür kılıyor. Siyasi davaları suç ve ceza meselesinin ötesinde, tarihsel travmaların ve iktidar mücadelelerinin düğümlendiği alanlar olarak okuyor. Eleştirel hukuk düşüncesiyle performans kuramını buluşturan çalışma, hukukun görünmeyen işleyişlerini açıklıyor ve adalet arayışının geçmişle hesaplaşmadan ayrı düşünülemeyeceğini vurguluyor. Bu yönüyle eser, hukuk ile siyasal olan arasındaki karmaşık ilişkiyi anlamak isteyenler için alanında kaynak olarak öne çıkıyor.

Başak Ertür — Gösteriler ve Hayaletleri: Siyasi Davaları Performatif Kuramla Okumak
Çeviren: Burcu Tümkaya • Metis Yayınları
Siyaset • 312 sayfa • 2026

Joseph de Maistre — Fransa Üzerine Düşünceler (2026)

Modernlik karşıtı düşüncenin önde gelen isimlerinden olan Joseph de Maistre’in ‘Fransa Üzerine Düşünceler’ (‘Considérations sur la France’) adlı eseri, Fransız Devrimi’ne karşı yazılmış en etkili ve en tartışmalı siyasal metinlerden biri olarak öne çıkıyor. Hasan Aksakal’ın sunuşunda da vurgulandığı üzere kitap, yalnızca öfkeli bir devrim karşıtı metin değil; modern siyasetin otorite, meşruiyet, gelenek ve düzen sorunlarını ele alan kapsamlı bir inceleme. Maistre, 1789’u özgürlük ve ilerlemenin zaferi olarak değil, Fransa’nın tarihsel ve dinsel temellerinden uzaklaşmasının sonucu olarak yorumluyor.

Eserin ilk bölümlerinde devrimlerin insan eliyle başlayıp kısa sürede insan iradesini aşan tarihsel kuvvetlere dönüştüğünü savunuyor. Fransız Devrimi’ni İlahi Takdir’in bir aracı olarak görüyor ve Fransa’nın dinsizlik, ahlaki çözülme ve siyasal kibir nedeniyle cezalandırıldığını ileri sürüyor. Ona göre tarih, yalnızca insan aklıyla açıklanamıyor; görünmeyen manevi güçler de toplumsal olayların yönünü belirliyor. Bu nedenle devrim, basit bir siyasal değişim değil, daha derin bir tarihsel ve dinsel sürecin sonucu olarak değerlendiriliyor.

Üçüncü bölümde savaş, kurban ve şiddet temaları üzerinde duruyor. İnsanlık tarihinin şiddetten tamamen arındırılmış biçimde düşünülemeyeceğini savunuyor. Düzen ile düzensizlik, akıl ile tutkular ve kutsal ile siyaset arasındaki gerilimlerin toplumların ayrılmaz parçaları olduğunu ileri sürüyor. Bu yaklaşım, Maistre’i yalnızca muhafazakâr bir polemikçi olmaktan çıkarıyor ve modern toplumsal teorinin karanlık sorularıyla ilgilenen bir düşünür hâline getiriyor.

Kitabın devamında Fransız Cumhuriyeti’nin kalıcı olamayacağını öne sürüyor. Büyük toplumların soyut ilkelerle yeniden kurulamayacağını, gerçek meşruiyetin yüzyıllar boyunca oluşan geleneklerden doğduğunu savunuyor. Halk egemenliği, temsil ve çoğunluk iradesi gibi modern kavramları ikincil görüyor; tarihsel sürekliliği, alışkanlıkları ve monarşik otoriteyi ön plana çıkarıyor. Eski Fransız düzenini yalnızca bir yönetim biçimi olarak değil, kolektif hafızanın ve toplumsal bütünlüğün taşıyıcısı olarak değerlendiriyor.

Din karşıtı karakter taşıdığını düşündüğü devrimi eleştirirken Hıristiyanlığı toplumsal bağın temel unsuru olarak konumlandırıyor. Anayasaların yalnızca insan aklının ürünü olmadığını, kalıcı kurumların insanı aşan ilkelere dayandığını savunuyor. Bu nedenle anayasanın yazılmaktan çok tarih içinde olgunlaştığını düşünüyor. Karşı-devrimin de yeni bir devrim şeklinde değil, doğal bir tarihsel restorasyon biçiminde gerçekleşeceğini öngörüyor.

Kitabın asıl önemi, siyaseti gelenek, din, sembol ve tarih üzerinden açıklayan yaklaşımında ortaya çıkıyor. Maistre, toplumların tasarlanarak değil, uzun tarihsel süreçler içinde oluştuğunu savunuyor. Bununla birlikte, ancien régime’in eşitsizliklerini, mali krizlerini ve toplumsal sorunlarını yeterince hesaba katmıyor. Devrimin metafiziğini güçlü biçimde açıklarken, onu hazırlayan maddi ve toplumsal nedenleri geri planda bırakıyor. Buna rağmen eser, modern muhafazakârlığın, siyasi ilahiyatın ve meşruiyet tartışmalarının temel klasiklerinden biri olarak önemini koruyor.

Joseph de Maistre — Fransa Üzerine Düşünceler
Çeviren: Kerem Güner • Beyoğlu Kitabevi
Siyaset • 156 sayfa • 2026

Slavoj Žižek — İlerlemeye Karşı (2028)

Slavoj Žižek bu kitabında, modern dünyanın en köklü inançlarından biri olan “ilerleme” fikrini eleştiriyor. Bilimsel gelişmenin, teknolojik yeniliklerin, ekonomik büyümenin ve siyasal özgürlüklerin insanlığı sürekli daha iyi bir geleceğe taşıdığı yönündeki yaygın kabulü sorgulayan Žižek, ilerleme anlatısının çoğu zaman görünmez maliyetler ürettiğini savunuyor. Kitabın merkezindeki soru şudur: İnsanlık gerçekten ilerliyor mu, yoksa ilerleme olarak adlandırılan süreçler bazı kazanımlar yaratırken aynı anda yeni kayıpları ve eşitsizlikleri de mi üretiyor?

Žižek, bu meseleyi yalnızca günümüz tartışmaları üzerinden değil, Aydınlanma düşüncesinden başlayarak modern Batı düşüncesinin temel varsayımlarını inceleyerek ele alıyor. Tarihin akıl, bilim ve özgürlük doğrultusunda sürekli geliştiği fikrinin hem liberal hem de sosyalist geleneklerde farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğünü gösteriyor. Ancak ona göre tarih doğrusal bir yükseliş hikâyesi değildir. Her ilerleme hamlesi, dışarıda bırakılan insanlar, bastırılan deneyimler ve göz ardı edilen bedeller üretir. Bu nedenle ilerleme söylemi çoğu zaman kazananları görünür kılarken kaybedenleri tarihin karanlık köşelerine iter.

Kitapta sıkça vurgulanan noktalardan biri, çağdaş kapitalizmin ilerleme fikrini kendi meşruiyetinin temel unsurlarından biri haline getirmiş olması. Teknolojik gelişmeler, dijitalleşme ve küreselleşme insanlığa daha fazla özgürlük ve refah vaat ederken, aynı zamanda yeni bağımlılık biçimleri, güvencesizlikler ve eşitsizlikler yaratmaktadır. Žižek’e göre küresel ekonomik sistemin ürettiği derin gelir uçurumları, kitlesel göç hareketleri ve toplumsal dışlanma biçimleri, ilerleme anlatısının çözemediği temel çelişkileri ortaya koymaktadır. Bu nedenle ekonomik büyümenin kendiliğinden toplumsal ilerleme anlamına geldiği varsayımı ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Yazar ayrıca ekolojik krizi ilerleme düşüncesinin sınırlarını gösteren en güçlü örneklerden biri olarak ele alıyor. İnsanlığın doğa üzerindeki hâkimiyetini artıran teknolojik başarılar, aynı zamanda iklim değişikliği, çevresel yıkım ve sürdürülemez tüketim biçimlerini de beraberinde getirmiştir. Bu durum, modern uygarlığın başarılarının kendi koşullarını tehdit eden sonuçlar üretebildiğini göstermektedir. Dolayısıyla ilerleme artık yalnızca üretim kapasitesinin artmasıyla ölçülemez; gezegenin geleceği ve yaşamın sürdürülebilirliği de hesaba katılmalıdır.

Žižek’in bir diğer eleştirisi, çağdaş demokrasilerde ortaya çıkan “post-siyasal” uzlaşma anlayışı. Pek çok siyasal ve ekonomik kararın teknik zorunluluklar olarak sunulduğunu, böylece gerçek siyasal çatışmaların görünmez hale getirildiğini ileri sürüyor. İlerleme söylemi, bu bağlamda, mevcut düzenin sorgulanmasını engelleyen bir ideolojiye dönüşebilir. İnsanlara sürekli daha iyi bir geleceğin vaat edilmesi, mevcut eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin üzerini örtebilir.

Sonuç olarak ‘İlerlemeye Karşı’ (‘Against Progress’), ilerlemeyi bütünüyle reddeden bir eser değil; daha çok, onun bedellerini ve kör noktalarını görünür kılmaya çalışan felsefi bir müdahale. Žižek, insanlığın geleceğini güvence altına alacak hazır bir tarih yasasının bulunmadığını savunuyor. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler tek başına daha iyi bir dünya yaratmaz. Asıl mesele, hangi ilerlemenin kimler için gerçekleştiğini, hangi kayıpları ürettiğini ve hangi alternatiflerin göz ardı edildiğini sürekli sorgulayabilmektir. Bu nedenle kitap, ilerlemeyi bir başarı hikâyesi olarak değil, çözülmesi gereken politik ve etik bir problem olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Slavoj Žižek — İlerlemeye Karşı
Çeviren: Barış Gönülşen • İş Kültür Yayınları
Siyaset • 128 sayfa • 2026

Kolektif — Yersiz Yurtsuz Sınıfsız (2026)

Göç artık yalnızca sınırları aşan insanların hikâyesi değil; çağımızın siyasal, ekonomik ve toplumsal düzenini görünür kılan büyük bir kırılma alanı. ‘Yersiz Yurtsuz Sınıfsız: Göç ve Göçmenlik Halleri’, göçü sadece “güvenlik”, “kriz” ya da “nüfus hareketi” başlıklarına indirgeyen hâkim söylemlerin dışına çıkararak, meseleyi insan hayatlarının içinden okuyor. Çünkü göç, rakamlardan ve istatistiklerden önce; yerinden edilmiş bedenlerin, parçalanmış aidiyetlerin ve yeniden kurulmaya çalışılan yaşamların hikâyesi.

Kitap, zorunlu göçün arkasındaki ekonomik eşitsizlikleri, savaşları, ekolojik yıkımları ve siyasal baskıları birlikte düşünmeye çağırıyor. İnsan hareketliliğinin yalnızca bireysel tercihlerden doğmadığını; küresel kapitalizmin, devlet politikalarının ve giderek sertleşen sınır rejimlerinin sonucu olarak şekillendiğini gösteriyor. Bir yandan yeni duvarlar, yeni dışlama biçimleri ve yeni “öteki” tanımları üretilirken, diğer yandan göçmenlerin bu kuşatılmış dünyada geliştirdiği gündelik direniş biçimleri, dayanışma ağları ve hayatta kalma stratejileri görünür hale geliyor.

Derleme, Türkiye’de giderek güvenlikçi söylemlere sıkıştırılan göç tartışmasına eleştirel bir müdahale niteliği taşıyor. Göçmenleri yalnızca mağdur ya da tehdit olarak kodlayan bakışın yerine, onları toplumsal dönüşümün aktif özneleri olarak ele alıyor. Böylece meseleye sadece devletlerin, sınırların ve politikaların gözünden değil; yerinden edilenlerin deneyimlerinden, kırılganlıklarından ve mücadelelerinden bakıyor.

‘Yersiz Yurtsuz Sınıfsız’, göçü çağımızın en yakıcı gerçeklerinden biri olarak yeniden düşünmek isteyenler için kapsamlı bir düşünsel alan açıyor. Akademisyenler, hak savunucuları ve konuya ilgi duyan okurlar için yalnızca bilgi sunan bir çalışma değil; aynı zamanda göçü anlamanın, tartışmanın ve insani bir zeminde yeniden kurmanın yollarını arayan güçlü bir çağrı niteliği taşıyor.

Kolektif — Yersiz Yurtsuz Sınıfsız: Göç ve Göçmenlik Halleri
Derleyen: Savaş Çoban, Yasemin Giritli İnceoğlu • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 416 sayfa • 2026

Nathan Perl-Rosenthal — Devrimler Çağı ve Bu Devrimleri Yapan Kuşaklar (2026)

Nathan Perl-Rosenthal bu çalışmasında Amerikan, Fransız, Haiti ve Latin Amerika devrimlerini yalnızca birkaç büyük liderin ya da ani patlamaların sonucu olarak değil, kuşaklar boyunca biriken deneyimlerin ve fikirlerin sonucu olarak ele alıyor. ‘Devrimler Çağı ve Bu Devrimleri Yapan Kuşaklar’ (‘The Age of Revolution and the Generations Who Made It’), 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başında yaşanan dönüşümlerin tek tek ülkelerin iç meselelerinden ibaret olmadığını; Atlantik dünyasına yayılan ortak bir siyasal hayal gücünün parçası olduğunu gösteriyor. Perl-Rosenthal’a göre devrimler, bir kuşağın eski düzeni sorgulamasıyla başlayıp sonraki kuşakların bu sorgulamayı örgütlü bir siyasal programa dönüştürmesiyle derinleşiyor. Böylece “Devrimler Çağı”, yalnızca tahtların yıkıldığı bir dönem değil, modern dünyanın düşünsel temelinin atıldığı uzun bir tarihsel süreç olarak okunuyor.

Kitapta özellikle fikirlerin dolaşımı büyük önem taşıyor. Gazeteler, mektuplar, liman kentleri, ticaret ağları ve savaşlar sayesinde özgürlük, yurttaşlık, anayasa ve eşitlik gibi kavramların kıtalar arasında hızla yayıldığı anlatılıyor. Amerikan Devrimi’nin yarattığı cumhuriyet fikri Fransa’da yeni bir siyasal tahayyülü beslerken, Fransız Devrimi de Haiti’de köleleştirilmiş insanların özgürlük mücadelesine ilham veriyor. Aynı şekilde Latin Amerika’daki bağımsızlık hareketleri de Avrupa’daki krizlerden ve Atlantik dünyasında dolaşan devrimci fikirlerden etkileniyor. Yazar, bu bağlantılar sayesinde devrimlerin birbirinden kopuk olaylar değil, birbirini sürekli dönüştüren tarihsel dalgalar olduğunu savunuyor.

Perl-Rosenthal, devrimlerin yalnızca başarı ve kahramanlık hikâyeleri üretmediğini de vurguluyor. Her devrim yeni umutlar kadar büyük hayal kırıklıkları, iç çatışmalar ve şiddet biçimleri yaratıyor. Özgürlük vaatleri çoğu zaman sınırlı kalıyor; kadınlar, köleler, yerli halklar ve yoksullar eşitlik söylemine rağmen dışarıda bırakılabiliyor. Buna rağmen devrimler, insanların siyasal düzeni değiştirebileceği düşüncesini kalıcı hale getiriyor. Kitap, modern demokrasilerin, ulus-devletlerin ve yurttaşlık fikrinin bu çalkantılı süreçlerden doğduğunu gösterirken, devrimlerin gerçek mirasının tek bir ayaklanma anında değil, nesiller boyunca süren mücadelelerde saklı olduğunu ortaya koyuyor.

Nathan Perl-Rosenthal — Devrimler Çağı ve Bu Devrimleri Yapan Kuşaklar
Çeviren: Gökhan Arıkan • Kolektif Kitap
Tarih • 480 sayfa • 2026

Vahap Coşkun — Sahadaki Kimlik: Amedspor (2026)

‘Sahadaki Kimlik: Amedspor’, Amedspor’u bir futbol kulübünün ötesinde, Türkiye’de kimlik, aidiyet ve siyaset ekseninde şekillenen toplumsal gerilimlerin sahadaki yansıması olarak ele alıyor. Vahap Coşkun, futbolun sadece spor olmadığını; hafızayı, dışlanmayı, dayanışmayı ve temsil arzusunu taşıyan güçlü bir toplumsal alan olduğunu gösteriyor. Amedspor’un etrafında oluşan destek, tepki ve kutuplaşma üzerinden Türkiye’de Kürt meselesinin geçirdiği dönüşüm okunuyor.

Çalışma, Amedspor’u Diyarbakırspor’un mirasını devralan ama aynı zamanda ondan ayrışan bir yapı olarak değerlendiriyor. Diyarbakırspor uzun yıllar boyunca “Kürtlerin takımı” olarak algılansa da devlet politikalarıyla halkın aidiyet duygusu arasında sıkışmış bir kulüp görünümü taşıyordu. Amedspor ise daha açık biçimde “halkın takımı” olma iddiasıyla ortaya çıkıyor; Kürt kimliğini görünmezleştirmeden, onu doğrudan kamusal alana taşıyan bir temsil biçimi geliştiriyor. Bu nedenle kulüp, yalnızca sportif başarılarıyla değil, adıyla, renkleriyle, taraftar profiliyle ve uğradığı muameleyle de politik bir anlam kazanıyor.

Kitap boyunca futbol ile etnik kimlik arasındaki tarihsel ilişki de inceleniyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, 12 Eylül sonrasından günümüz endüstriyel futboluna kadar uzanan süreçte futbolun nasıl bir “milli kimlik üretim alanı” hâline geldiği tartışılıyor. Bu bağlamda Amedspor, merkezi milliyetçi futbol kültürünün dışında kalan bir kimlik alanı açıyor. Deplasmanlarda karşılaştığı ırkçı söylemler, cezalar, medya dili ve hukuki baskılar da bu çatışmalı zeminin parçaları olarak değerlendiriliyor.

Coşkun’un saha araştırmasına dayanan çalışması, taraftarların Amedspor’u nasıl hissettiğine özel önem veriyor. Kulüp, birçok insan için yalnızca bir takım değil; görünür olmanın, birlikte konuşmanın ve temsil edilmenin simgesi hâline geliyor. Taraftarların farklı kuşaklardan gelen anlatıları, Amedspor’un bir şehir kulübünün ötesine geçerek kolektif bir hafıza ve dayanışma alanına dönüştüğünü gösteriyor. Bunun yanında kitap, kulübe yönelik eleştirileri de dışarıda bırakmıyor; profesyonelleşme baskısı, yerli oyuncu meselesi, futbol dışındaki branşlardan uzaklaşılması ve başarı odaklı dönüşüm gibi başlıklar da tartışılıyor.

‘Sahadaki Kimlik: Amedspor’, özetle futbolun toplumsal gerçeklikten bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor. Amedspor’u bir nevi “sahalardaki kimlik” olarak okuyarak Türkiye’de aidiyet, dışlanma, temsil ve kültürel mücadele meselelerini görünür kılıyor. Kulübün hikâyesi, yalnızca bir spor tarihini değil; aynı zamanda tanınma talebinin, kolektif hafızanın ve kamusal var olma mücadelesinin hikâyesini anlatıyor.

Vahap Coşkun — Sahadaki Kimlik: Amedspor
• İletişim Yayınları
İnceleme • 199 sayfa • 2026

Vefa Saygın Öğütle, Güney Çeğin — Radikalleşen Türkiye (2026)

‘Radikalleşen Türkiye (1960–1980)’, Türkiye’nin modern siyasal tarihini yalnızca darbeler, sokak çatışmaları ya da örgütsel şiddet olayları üzerinden değil; devletin kuruluş mantığıyla politik şiddet arasındaki uzun süreli ilişkinin içinden okuyor. Kitap, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren uygulanan merkezileştirici ve tekçi modernleşme siyasetinin, zamanla yalnızca resmî devlet şiddetini değil, paramiliter yapıları, karşılıklı radikalleşmeleri ve toplumsal kutuplaşmayı da besleyen bir zemin yarattığını savunuyor. Bu nedenle 1960–1980 dönemi, yalnızca ideolojik kamplaşmaların değil, devlet-toplum ilişkisinin krizinin yoğunlaştığı bir tarihsel eşik olarak ele alınıyor.

Çalışma, Türkiye’de politik şiddetin rastlantısal ya da yalnızca bireysel radikalleşmenin sonucu olmadığını vurguluyor. Yazarlara göre modern Türkiye’nin tarihi, devlet cebriyle toplumsal muhalefetin birbirini sürekli dönüştürdüğü ilişkisel bir süreç olarak okunmalı. Tek parti döneminden itibaren geliştirilen “makbul vatandaş” anlayışı, yalnızca siyasal alanı değil, etnik, sınıfsal ve kültürel farklılıkları da belirli sınırlar içine hapsetmeye çalışıyor. Kürt hareketlerinin bastırılması, dinsel kalkışmaların tehdit olarak görülmesi ve merkezkaç güçlerin tasfiye edilmesi, ilerleyen yıllarda ortaya çıkacak radikalleşme biçimlerinin tarihsel arka planını oluşturuyor.

Kitapta 1960’lar, kapitalist militarizmin kurumsallaştığı ve devlet şiddetinin “sivil” uzantılar üretmeye başladığı bir dönem olarak tanımlanıyor. Bu süreçte aşırı milliyetçi sağ hareketlerin paramiliterleşmesi, yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda devlet alanıyla iç içe geçmiş bir güvenlik mantığının sonucu olarak değerlendiriliyor. Buna paralel biçimde radikal sol hareketlerin yükselişi de yalnızca dışsal ideolojik etkilerle açıklanmıyor; işçi sınıfı mücadeleleri, toplumsal eşitsizlikler ve siyasal dışlanma biçimleriyle birlikte ele alınıyor. Böylece kitap, sağ ve sol şiddeti birbirine simetrik iki “aşırılık” gibi sunmak yerine, bunların farklı tarihsel ve toplumsal dinamiklerden doğduğunu göstermeye çalışıyor.

1970’lere gelindiğinde ise Türkiye’nin giderek süreğen bir politik kriz atmosferine sürüklendiği anlatılıyor. Sokak çatışmaları, faili meçhul cinayetler, örgütsel şiddet ve devlet destekli paramiliter yapılar, toplumsal yaşamın sıradan parçaları haline geliyor. Kitap, bu dönemi bir “iç savaş durumu” olarak kavramsallaştırırken, şiddetin yalnızca güvenlik meselesi olmadığını; toplumu yeniden kurma projeleriyle bağlantılı olduğunu ileri sürüyor. Sol hareketler devrimci bir toplum tahayyülü etrafında şekillenirken, Kürt hareketi de bağımsız siyasal özne olma arayışıyla yeni bir radikal çizgi geliştiriyor.

Çalışmanın en dikkat çekici yönlerinden biri, politik şiddeti psikolojik ya da ahlaki açıklamalara indirgemeyi reddetmesi. Yazarlara göre şiddeti yalnızca bireysel öfke, saldırganlık ya da “aşırı fikirler” üzerinden açıklamak yetersiz kalıyor. Politik şiddet, belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkan kolektif mücadele biçimleriyle ilişkili olarak anlaşılmalı. Bu nedenle kitap, Marx’tan Weber’e, Tilly’den Michael Mann’e uzanan tarihsel sosyoloji geleneğinden yararlanarak Türkiye’de devletin şiddet tekeliyle toplumsal muhalefet arasındaki gerilimleri analiz ediyor.

Sonuçta ‘Radikalleşen Türkiye’, 1960–1980 dönemini yalnızca geçmişte kalmış bir kriz dönemi olarak değil, bugünkü siyasal yapının ve toplumsal kutuplaşmaların kökenlerini anlamak için kritik bir eşik olarak değerlendiriyor. Devletin yapısal mantığı, dışlama stratejileri, paramiliterleşme süreçleri ve toplumsal radikalleşme arasındaki bağları görünür kılarak, Türkiye’nin yakın tarihine daha geniş ve ilişkisel bir perspektiften bakmaya çağırıyor.

Vefa Saygın Öğütle, Güney Çeğin — Radikalleşen Türkiye (1960–1980)
• İletişim Yayınları
Siyaset • 181 sayfa • 2026

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri (2026)

‘Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri’, Türkiye’de sermaye sınıfını tek parça ve uyumlu bir yapı olarak gören yaygın yaklaşımı sorguluyor. Akif Avcı, sermaye örgütlerini yalnızca ekonomik aktörler olarak değil; devletle, küresel kapitalizmle ve sınıf mücadeleleriyle iç içe geçmiş tarihsel güç odakları olarak ele alıyor. Böylece Türkiye kapitalizminin gelişim sürecini, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmalar ve ittifaklar üzerinden yeniden okumaya açıyor.

Çalışmanın merkezinde, Türkiye’nin küresel kapitalist sisteme eşitsiz ve bağımlı biçimde eklemlendiği fikri yer alıyor. Avcı’ya göre bu bağımlı entegrasyon, yalnızca ekonomik yapıyı değil, devletin işleyişini, sınıf mücadelelerini ve sermaye örgütlerinin siyasal konumlanışını da belirledi. IMF, Dünya Bankası ve neoliberal dönüşüm süreçleriyle birlikte Türkiye’de sermaye birikim rejimi yeniden şekillendi; özelleştirmeler, serbest piyasa politikaları ve uluslararası sermaye ilişkileri yeni bir iktidar mimarisi oluşturdu. Kitap, bu dönüşümü emperyalizm kuramı ve “eşitsiz ve bileşik gelişme” yaklaşımı çerçevesinde değerlendirerek Türkiye’yi geç kapitalistleşmiş bir ülke olarak konumlandırıyor.

Eserde sermaye sınıfı; ulusal, uluslararası ve ulusötesi fraksiyonlar biçiminde ayrıştırılıyor. Bu ayrım, yalnızca kültürel ya da ideolojik farklara değil, üretim ilişkilerine, sermaye dolaşımına ve küresel ticaret ağlarına dayanıyor. TOBB, tarihsel olarak daha geniş ve heterojen bir sermaye tabanını temsil eden bir yapı olarak incelenirken; TÜSİAD büyük sermayenin, ulusötesi entegrasyonun ve küresel serbest ticaret politikalarının başlıca taşıyıcısı olarak değerlendiriliyor. MÜSİAD ise Anadolu sermayesinin yükselişiyle birlikte şekillenen, devlet içi güç mücadelelerinde etkin rol oynayan farklı bir sermaye birikim hattını temsil ediyor. TUSKON örneği üzerinden ise dini cemaat ağlarıyla küresel ticaret ilişkilerinin nasıl birleştiği ve bu yapının devletle kurduğu ittifakın nasıl dağıldığı analiz ediliyor.

Kitap, Türkiye’de kapitalist dönüşümün yalnızca ekonomi politikalarıyla değil, devlet aygıtı içindeki mücadelelerle, hegemonya arayışlarıyla ve küresel güç ilişkileriyle birlikte anlaşılabileceğini savunuyor. TÜSİAD’dan MÜSİAD’a, TOBB’dan TUSKON’a uzanan çizgide sermaye örgütleri, yalnızca çıkar grupları değil; aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme, neoliberalizm ve küreselleşme deneyimlerinin aktif kurucuları olarak değerlendiriliyor. Bu yönüyle çalışma, Türkiye’de sermaye-devlet ilişkilerini tarihsel materyalist bir zeminde yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı ve eleştirel bir analiz sunuyor.

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri: TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB ve TUSKON’un Devletle İlişkileri
• Yordam Kitap
Siyaset • 400 sayfa • 2026