Alfredo Saad-Filho — İlerici Kalkınma Politikaları (2026)

Alfredo Saad-Filho’nun bu çalışması, iklim krizinin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik, toplumsal ve siyasal bir dönüşüm sorunu olduğunu savunuyor. Yazar, karbon yoğun büyüme modelinin sınırlarına ulaşıldığını belirterek, kalkınmanın üretim yapısını çeşitlendiren, eşitsizlikleri azaltan ve demokratik katılımı güçlendiren yeni politikalar üzerine kurulması gerektiğini söylüyor.

‘İlerici Kalkınma Politikaları’ (‘Progressive Policies for Economic Development’), kapitalizm ile iklim değişikliği arasındaki ilişkiyi tarihsel bir perspektifle ele alıyor. Fosil yakıtlara dayalı büyüme modelinin ekonomik gelişmeyi hızlandırırken aynı zamanda çevresel yıkımı, gelir eşitsizliğini ve küresel kırılganlıkları derinleştirdiği gösteriliyor. İklim krizinin mevcut üretim ve tüketim kalıplarıyla çözülemeyeceği, bu nedenle ekonomik sistemin temel ilkelerinin yeniden düşünülmesi gerektiği vurgulanıyor.

Saad-Filho, dönüşümün merkezine ekonomik çeşitlenmeyi yerleştiriyor. Doğal kaynak ihracatına veya dar sektörlere bağımlı ekonomilerin kırılganlığını analiz ederken, sanayi politikaları, teknolojik yenilik ve yüksek katma değerli üretimin sürdürülebilir kalkınmanın temel koşulları olduğunu savunuyor. Çeşitlenmenin yalnızca ekonomik büyümeyi değil, istihdamı ve toplumsal dayanıklılığı da güçlendireceğini ileri sürüyor.

Eser, iklim dönüşümünün piyasa mekanizmalarına bırakılmasını yeterli görmüyor. Demokratik planlama, kamusal yatırım, aktif sanayi politikaları ve güçlü sosyal devlet uygulamalarının birlikte yürütülmesi gerektiğini savunuyor. Yeşil dönüşümün maliyetlerinin emekçi kesimlere yüklenmemesi, yeni ekonomik modelin toplumsal adalet ilkesiyle desteklenmesi gerektiği özellikle vurgulanıyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri büyüme ile gelir dağılımı arasındaki ilişkiye ayrılıyor. Saad-Filho, ekonomik büyümenin tek başına refah üretmediğini; ücret politikaları, sosyal koruma sistemleri ve yeniden dağıtım mekanizmalarıyla desteklenmediği sürece eşitsizlikleri artırabileceğini gösteriyor. Bu nedenle kalkınmanın yalnızca üretim artışıyla değil, kapsayıcı gelir paylaşımıyla değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Son bölümde ise dönüşümün finansmanı ele alınıyor. Kamu bankaları, kalkınma finansmanı, yeşil yatırımlar ve maliye politikalarının birlikte kullanılacağı kapsamlı bir finansman çerçevesi öneriliyor.

Sonuç olarak eser, iklim sonrası dönemde ekonomik çeşitlenme, sosyal kapsayıcılık ve demokratik katılımı bir araya getiren bütüncül bir kalkınma modeli sunarak sürdürülebilir ve adil bir ekonomik dönüşüm için kapsamlı bir yol haritası çiziyor.

Alfredo Saad-Filho — İlerici Kalkınma Politikaları: İklim Değişikliği Sonrasında İktisadi Çeşitlendirme ve Toplumsal Kapsayıcılık
Çeviren: Ümit Şenesen • Yordam Kitap
Siyaset • 155 sayfa • 2026

Kevin B. Anderson — Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları (2026)

Kevin B. Anderson’ın bu çalışması, Karl Marx’ın yaşamının son yıllarında geliştirdiği düşünceleri merkeze alarak, onun siyasal ve toplumsal kuramının sanıldığından çok daha açık, çoğulcu ve evrensel bir nitelik taşıdığını savunuyor. Anderson, Marx’ın son dönem notları, mektupları ve etnoloji araştırmalarını inceleyerek, sömürgecilik, toplumsal cinsiyet, ulusal kurtuluş hareketleri ve yerli toplulukların ortak mülkiyet biçimlerine ilişkin değerlendirmelerinin klasik Marksizm yorumlarını önemli ölçüde genişlettiğini gösteriyor.

‘Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları’ (‘The Late Marxs Revolutionary Roads’), Marx’ın düşüncesinin yalnızca Avrupa sanayi kapitalizmine odaklanan tek çizgili bir tarih anlayışına indirgenemeyeceğini ileri sürüyor. Özellikle 1870’lerden itibaren Marx, Avrupa dışındaki toplumları daha yakından incelemeye başlıyor; farklı tarihsel gelişim yollarının mümkün olabileceğini kabul ederek kapitalizmin evrensel ve zorunlu bir aşama olduğu fikrini sorguluyor. Anderson’a göre bu dönüşüm, Marx’ın teorisini daha esnek ve çok merkezli hâle getiriyor.

Çalışmanın önemli bölümlerinden biri sömürgecilik eleştirisine ayrılıyor. Marx’ın Hindistan, Cezayir, Endonezya ve Rusya gibi bölgeler üzerine yaptığı değerlendirmeler incelenirken, emperyalizmin yalnızca ekonomik sömürü değil, aynı zamanda toplumsal yapıları, kültürleri ve yerel üretim biçimlerini tahrip eden bir egemenlik sistemi olduğu vurgulanıyor. Marx’ın geç dönem yazılarında sömürgeleştirilen halkların direniş mücadelelerine önceki dönemlere göre daha güçlü destek verdiği gösteriliyor.

Anderson ayrıca ulusal kurtuluş hareketlerinin Marx açısından taşıdığı önemi ele alıyor. Özellikle İrlanda ve Polonya örnekleri üzerinden, ulusal kurtuluş hareketlerinin yalnızca siyasal bir sorun olmadığı; sınıf ilişkileri ve devrimci dönüşüm açısından da belirleyici olduğu savunuluyor. Marx, ezilen ulusların özgürlüğünü işçi sınıfının uluslararası mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendiriyor.

Kitabın özgün katkılarından biri, Marx’ın toplumsal cinsiyet konusuna ilişkin geç dönem ilgisini incelemesi. Marx’ın antropolog Lewis Henry Morgan başta olmak üzere çeşitli etnoloji araştırmalarından çıkardığı notlar üzerinden aile yapıları, kadınların toplumsal konumu ve akrabalık sistemleri ele alınıyor. Anderson, Marx’ın kadınların ezilmesini tarihsel ve toplumsal ilişkiler içinde değerlendirdiğini, bu nedenle cinsiyet eşitsizliğinin de kapitalizmden daha eski tarihsel köklere sahip olduğunu fark ettiğini ileri sürüyor.

Bir diğer temel konu ise yerli toplulukların ortak mülkiyet sistemleri. Marx, Rus köy komünleri (mir), Hindistan’daki köy yapıları ve diğer komünal üretim biçimlerini incelerken, bu yapıların kapitalizmin dışında farklı gelişme yolları sunabileceği ihtimali üzerinde duruyor. Anderson’a göre Marx, yaşamının son döneminde devrimin yalnızca gelişmiş sanayi toplumlarında gerçekleşeceği düşüncesinden uzaklaşarak, ortak mülkiyet geleneklerini koruyan toplumların da sosyalist dönüşüm için özgün olanaklar taşıyabileceğini kabul ediyor.

Kitap, Marx’ın etnoloji defterlerine de geniş yer veriyor. Morgan, Henry Sumner Maine, John Budd Phear ve Maksim Kovalevsky gibi araştırmacılardan yaptığı kapsamlı okumalar, Marx’ın Avrupa dışındaki toplumsal örgütlenmeleri anlamaya yönelik yoğun ilgisini ortaya koyuyor. Anderson, bu notların Marx’ın tarih anlayışını yeniden şekillendirdiğini ve onu doğrusal ilerleme fikrinden uzaklaştırdığını savunuyor.

Sonuç olarak kitap, Marx’ın son dönem düşüncesini sömürgecilik, ulusal kurtuluş, toplumsal cinsiyet ve yerli komünal toplumlar ekseninde yeniden değerlendiren kapsamlı bir çalışmadır. Anderson, Marx’ın olgunluk döneminde geliştirdiği fikirlerin Avrupa merkezci, tek çizgili ve ekonomik determinizme dayalı yorumların ötesine geçtiğini göstererek, onun farklı tarihsel deneyimleri ve ezilen toplulukların mücadelelerini dikkate alan çok yönlü bir devrim teorisi geliştirdiğini ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, Marx’ın geç dönem düşüncesini yeniden okumak ve çağdaş postkolonyal, feminist ve küresel tarih tartışmalarıyla ilişkilendirmek isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Kevin B. Anderson — Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları: Sömürgecilik, Toplumsal Cinsiyet ve Yerli Halkların Komünizmi
Çeviren: Zeki Avci • Yordam Kitap
Siyaset • 290 sayfa • 2026

Barış Alp Özden — Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu (2026)

Barış Alp Özden’in bu çalışması, Türkiye işçi sınıfının ortaya çıkışını yalnızca sanayileşme ya da ekonomik dönüşüm üzerinden değil, gündelik yaşam, kültürel pratikler ve kolektif mücadele deneyimleri üzerinden yeniden değerlendiriyor. Eser, işçi sınıfının devlet politikalarının pasif bir ürünü olduğu ve haklarını yukarıdan verilen düzenlemelerle kazandığı yönündeki yerleşik tarih anlatısını sorgulayarak, işçilerin kendi siyasal ve toplumsal varlıklarını nasıl inşa ettiklerini gösteriyor.

‘Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu’ (‘Working Class Formation in Turkey’), İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1961’deki Saraçhane Mitingi’ne uzanan dönemi, Türkiye işçi hareketinin biçimlenme evresi olarak ele alıyor. Bu süreçte işçiler yalnızca fabrikalarda üretimin parçası değil; ortak deneyimler, dayanışma ağları ve mücadele pratikleri geliştiren toplumsal bir sınıf hâline geliyor. Böylece 1960’lardan sonra güç kazanacak sendikal ve siyasal hareketlerin kültürel ve örgütsel temellerinin bu dönemde atıldığı ortaya konuyor.

Özden’in yaklaşımının ayırt edici yönü, işçi sınıfını yalnızca işyeri üzerinden okumaması. İşçi mahalleleri, konut koşulları, sokaklar, kahvehaneler, sinema salonları, futbol tribünleri ve diğer gündelik yaşam mekânları, sınıf kimliğinin oluştuğu alanlar olarak inceleniyor. Fabrika kayıtlarının yanı sıra ulusal basın, sendika yayınları ve farklı arşiv kaynaklarından yararlanılarak işçilerin çalışma hayatı ile gündelik kültürü arasındaki bağ görünür kılınıyor.

Çalışma, grev hakkının henüz tanınmadığı yıllardaki emek mücadelelerine de özel önem veriyor. Resmî olarak grev kabul edilmeyen iş bırakmalar, toplu direnişler, işyeri anlaşmazlıkları ve farklı protesto biçimleri, işçilerin hak arama iradesinin ve kolektif örgütlenme deneyiminin göstergeleri olarak değerlendiriliyor. Böylece işçi hareketinin yalnızca yasal sendikal faaliyetlerden ibaret olmadığı, gündelik direniş pratikleriyle de şekillendiği ortaya konuyor.

Kitap aynı zamanda sınıf bilincinin ekonomik koşulların otomatik sonucu olmadığını savunuyor. Ortak çalışma deneyimleri, mahalle yaşamı, dil, kültür, dayanışma ilişkileri ve siyasal mücadeleler, işçi sınıfının kendisini ayrı bir toplumsal özne olarak kurmasında belirleyici rol oynuyor. Bu bakımdan eser, sınıf oluşumunu ekonomik olduğu kadar kültürel ve siyasal bir süreç olarak ele alıyor.

Sonuç olarak ‘Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu’, Türkiye işçi sınıfının tarihini gecikmiş bir modernleşme anlatısının ötesine taşıyarak, emekçilerin gündelik yaşam içinde geliştirdikleri dayanışma, mücadele ve örgütlenme biçimlerini merkeze alan kapsamlı bir inceleme. Çalışma, 1960’lar sonrasında güçlenecek işçi hareketinin tarihsel ve kültürel köklerini anlamak isteyenler için önemli bir başvuru niteliğinde.

Barış Alp Özden — Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu: Çalışma, Kültür, Gündelik Yaşamın Siyaseti, 1946-1962
• Koç Üniversitesi Yayınları
Tarih • 320 sayfa • 2026

Darshana M. Baruah — Hint Okyanusu’nda Güç Mücadelesi ve Yeni Dünya Düzeninin İnşası (2026)

Darshana M. Baruah’ın bu çalışması, küresel ticaret yollarının geçtiği bir deniz havzası olan Hint Okyanusu’nu, 21. yüzyılın jeopolitik rekabetini belirleyen en kritik stratejik alanlardan biri olarak ele alıyor. Yazar, büyük güç mücadelesinin artık yalnızca karalarda değil, denizlerde ve deniz altındaki altyapılarda şekillendiğini savunurken, deniz güvenliğinin dış politikanın merkezî unsurlarından biri hâline geldiğini gösteriyor.

‘Hint Okyanusu’nda Güç Mücadelesi ve Yeni Dünya Düzeninin İnşası’ (‘The Contest for the Indian Ocean and the Making of a New World Order’), önce Hint Okyanusu’nun coğrafi ve tarihsel önemini ortaya koyuyor. 17. yüzyıldaki sömürgeci deniz imparatorluklarından Soğuk Savaş dönemine uzanan süreçte okyanusun ticaret, enerji ve askerî üstünlük açısından neden vazgeçilmez olduğu açıklanıyor. Özellikle Avrupa imparatorluklarının yükselişinde deniz hâkimiyetinin oynadığı rol ile günümüzde Hint-Pasifik kavramının öne çıkışı arasında güçlü bir tarihsel süreklilik kuruluyor.

Baruah, Soğuk Savaş döneminde ABD’nin Diego Garcia üssü üzerinden geliştirdiği stratejiyi ayrıntılı biçimde inceliyor. Bu üs, yalnızca askerî bir tesis değil; Washington’un Hint Okyanusu’na yönelik uzun vadeli güvenlik yaklaşımının simgesi olarak değerlendiriliyor. Aynı zamanda Çin’in son yıllarda liman yatırımları, altyapı projeleri ve deniz gücünü artırmaya yönelik girişimleri de bölgedeki güç dengesini yeniden şekillendiren gelişmeler arasında ele alınıyor.

Eserin dikkat çekici yönlerinden biri, büyük devletlerin rekabetine odaklanmakla yetinmemesi. Maldivler, Mauritius, Sri Lanka ve diğer ada devletlerinin pasif oyuncular olmadığı; sınırlı kaynaklarına rağmen diplomasi, deniz yetki alanları ve jeostratejik konumları sayesinde büyük güçlerin politikalarını etkileyebildikleri gösteriliyor. Böylece uluslararası ilişkiler, yalnızca süper güçlerin rekabeti üzerinden değil, küçük devletlerin tercihleri ve hareket alanları üzerinden de okunuyor.

Kitap, deniz güvenliği kavramını geleneksel askerî çerçevenin ötesine taşıyor. Deniz korsanlığı, yasa dışı balıkçılık, iklim değişikliği, deniz iletişim hatlarının korunması, denizaltı kabloları ve derin deniz madenciliği gibi konuların artık güvenlik ve dış politika gündeminin ayrılmaz parçaları hâline geldiği vurgulanıyor. Yazar, geleceğin rekabetinin yalnızca savaş gemileriyle değil, okyanus tabanındaki altyapılar ve deniz kaynakları üzerinde de yaşanacağını ileri sürüyor.

Baruah’ın temel yaklaşımı, Hint Okyanusu’nu karaların uzantısı olarak değil, kendi dinamiklerine sahip bütüncül bir jeopolitik alan olarak değerlendirmek. Bu nedenle çalışma, Çin-ABD rekabetini merkeze alan dar bir analiz yerine Hindistan, Japonya, Avustralya, Avrupa devletleri ve ada ülkelerini kapsayan çok aktörlü bir güvenlik perspektifi geliştiriyor. Tarihsel örnekleri güncel gelişmelerle birleştirerek deniz gücü, dış politika ve küresel düzen arasındaki ilişkiyi geniş bir çerçevede inceliyor.

Sonuç olarak ‘Hint Okyanusu’nda Güç Mücadelesi ve Yeni Dünya Düzeninin İnşası’, Hint Okyanusu’nun neden 21. yüzyılın en önemli stratejik merkezlerinden biri hâline geldiğini açıklayan kapsamlı bir çalışma. Deniz güvenliğini askerî rekabetin ötesinde ekonomi, diplomasi, çevre ve teknolojiyle birlikte ele alan eser, yükselen yeni dünya düzenini okyanuslar üzerinden anlamak isteyenler için güçlü bir başvuru kaynağı.

Darshana M. Baruah — Hint Okyanusu’nda Güç Mücadelesi ve Yeni Dünya Düzeninin İnşası
Çeviren: K. H. Selçuk Dural Özgün • İstanbul Ticaret Üniversitesi Yayınları
Siyaset • 248 sayfa • 2026

Toygar Sinan Baykan, Murat Somer — Partiler ve Patronlar (2026)

Türkiye’de siyasal partiler gündelik hayatta nasıl örgütleniyor, yerelde nasıl güç kazanıyor ve seçmenle ilişkilerini hangi mekanizmalar üzerinden kuruyor? Bir partiye katılmak yalnızca ideolojik bir tercih mi, yoksa temsil, dayanışma, himaye ve toplumsal ağların kesiştiği çok katmanlı bir süreç mi? Toygar Sinan Baykan ile Murat Somer, bu sorulara İstanbul’un en hızlı büyüyen ve en karmaşık toplumsal dokularından birine sahip Esenyurt üzerinden yanıt arıyor.

‘Partiler ve Patronlar: Esenyurt’ta Siyaset’, Esenyurt’u göç, kentleşme, yoksulluk, kimlik siyaseti, imar ekonomisi ve yerel iktidar ilişkilerinin iç içe geçtiği bir siyasal laboratuvar olarak ele alıyor. AKP, CHP, HDP ve İYİ Parti’nin yerel örgütlenmelerini karşılaştırmalı biçimde inceleyen çalışma, parti üyelerinin siyasete katılma motivasyonlarından aday belirleme süreçlerine, parti-seçmen ilişkilerinden finansman ve patronaj ağlarına kadar Türkiye’deki parti siyasetinin görünmeyen işleyişini ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.

Popülizm, klientelizm ve örgütsel dönüşüm kavramlarını saha araştırmasının zengin bulgularıyla bir araya getiren eser, yerel siyasal elitlerin kurduğu himaye ilişkilerinin demokrasi, temsil ve siyasal rekabet üzerindeki etkilerini analiz ediyor. Esenyurt örneğinden hareketle Türkiye’deki parti sisteminin dönüşümünü, rekabetçi otoriterleşme dinamiklerini ve küresel ölçekte benzer örneklerle kurduğu ilişkileri tartışarak, yerelden ülke siyasetine uzanan kapsamlı bir okuma öneriyor.

Kitap, öncelikle araştırmanın kuramsal çerçevesini, yöntemini ve Esenyurt’un neden seçildiğini açıklayarak başlıyor. Ardından ilçenin tarihsel gelişimi, demografik yapısı, sosyoekonomik dönüşümü ve siyasal aktörleri incelenerek araştırmanın toplumsal zemini kuruluyor.

Sonraki bölümlerde AKP, CHP, İYİ Parti ve HDP ayrı ayrı ele alınıyor. Her parti; üyelerin siyasallaşma süreçleri, örgütsel yapı, aday belirleme yöntemleri, parti içi iletişim, seçmenle kurulan bağlar ve yerel toplumsal aktörlerle ilişkileri bakımından ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor. Böylece partilerin yalnızca ideolojik farklılıkları değil, gündelik siyaset pratikleri ve örgütsel işleyişleri de karşılaştırmalı olarak görünür kılınıyor.

İzleyen bölümlerde Esenyurt’taki parti sisteminin genel özellikleri değerlendirilirken, araştırmanın bulguları daha geniş bir çerçeveye taşınıyor. Son bölüm ise popülizm, klientelizm, örgütsel benzeşme, rekabetçi otoriterleşme ve demokratik gerileme gibi kavramlar üzerinden Esenyurt deneyiminden hareketle Türkiye’nin siyasal rejim dönüşümüne ilişkin teorik çıkarımlar geliştiriyor.

Yazarlar, bu kitabın Türkiye’nin farklı bölgelerinde yürütülen uzun soluklu bir saha araştırmasının en önemli duraklarından biri olduğunu vurguluyor. Amaçları, Türkiye’de siyasal partilerin gündelik hayattaki gerçek işleyişini yerel aktörlerin deneyimlerinden hareketle ortaya koymak.

Esenyurt, Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasal ve toplumsal dönüşümlerin en görünür örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor. İlçenin benzer dinamiklerin yaşandığı pek çok gelişmekte olan ülkeyi anlamaya da katkı sağlayacak temsil gücüne sahip olduğu savunuluyor.

Toygar Sinan Baykan, Murat Somer — Partiler ve Patronlar: Esenyurt’ta Siyaset
• İletişim Yayınları
Siyaset • 384 sayfa • 2026

Erik Olin Wright — Sınıfı Anlamak (2026)

Erik Olin Wright, ‘Sınıfı Anlamak’ta sınıf kavramının günümüz kapitalist toplumlarını açıklamadaki gücünü yeniden değerlendiriyor. Sınıfı yalnızca gelir, meslek ya da statü farkı olarak değil; sömürü, tahakküm, fırsatların denetimi ve toplumsal güç ilişkileriyle örülü çok katmanlı bir yapı olarak ele alıyor. Marx ile Weber arasındaki klasik ayrımları yeniden yorumlayan Wright, sınıf tartışmasını karşıt kuramların mücadelesi olmaktan çıkarıp, farklı yaklaşımların güçlü yanlarını bir araya getiren bütünleşik bir analiz geliştirmeyi amaçlıyor.

Kitabın ilk bölümü, Marksist, Weberci ve tabakalaşma temelli sınıf kuramlarını karşılaştırıyor. Wright, her yaklaşımın kapitalist toplumun farklı bir yönünü görünür kıldığını savunuyor: bireysel nitelikler, fırsatların tekelleştirilmesi ve sömürü ilişkileri birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan açıklama düzeyleri oluşturuyor. Weber, Charles Tilly, Aage Sørensen, Michael Mann, David Grusky, Thomas Piketty ve Guy Standing gibi düşünürlerin yaklaşımları eleştirel fakat yapıcı biçimde tartışılıyor; amaç rakip kuramları çürütmekten çok, açıklayıcı katkılarını ortak bir çerçevede buluşturuyor.

İkinci bölüm, yirmi birinci yüzyılda sınıfın hâlâ anlamlı olup olmadığını sorguluyor. Mikro-sınıf yaklaşımları, gelir ve servet eşitsizlikleri, prekarya tartışmaları ve “sınıfın ölümü” tezleri ayrıntılı biçimde inceleniyor. Wright, kapitalizmin dönüşmesiyle sınıf ilişkilerinin karmaşıklaştığını kabul ediyor; ancak bunun sınıfın ortadan kalktığı anlamına gelmediğini, tersine eşitsizliklerin yeni biçimlerde örgütlendiğini gösteriyor. Özellikle prekaryanın bağımsız bir sınıf olmaktan ziyade mevcut sınıf ilişkilerinin yeni bir görünümü olduğunu savunuyor.

Son bölümde odak, sınıf mücadeleleri ve sınıf uzlaşmalarına kayıyor. Wright, kapitalistlerle işçiler arasındaki ilişkinin yalnızca sıfır toplamlı bir çatışma olmadığını; belirli tarihsel ve kurumsal koşullarda her iki tarafın da yarar sağlayabileceği sınıf uzlaşmalarının mümkün olabileceğini ileri sürüyor. Ancak ekonomik krizler, küreselleşme ve neoliberal dönüşümler bu uzlaşma zeminini aşındırırken yeni çatışma dinamikleri yaratıyor.

‘Sınıf Anlamak’ (‘Understanding Class’), kapitalizmi anlamanın ve daha adil toplumsal düzen arayışlarının hâlâ sınıf çözümlemesini gerektirdiğini; farklı kuramsal gelenekleri birlikte düşünmenin ise bu arayışı hem analitik hem de siyasal açıdan daha güçlü kıldığını söylüyor.

Erik Olin Wright — Sınıfı Anlamak
Çeviren: Yener Çıracı • Yordam Kitap
Sosyoloji • 336 sayfa • 2026

Haluk Gerger — Sovyetler Birliği’nin Çöküşü (2026)

Haluk Gerger’in ‘Sovyetler Birliği’nin Çöküşü’ adlı çalışması, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını yalnızca Gorbaçov ve Yeltsin dönemindeki gelişmelerle açıklayan yaygın yaklaşımı sorgulayarak, çözülüşün köklerini Sovyet sisteminin daha erken tarihsel evrelerinde arayan kapsamlı bir inceleme. Yazar, özellikle Stalin döneminde biçimlenen siyasal, ekonomik ve toplumsal yapıların sonraki krizlerin temelini nasıl hazırladığını tartışırken, Sovyet deneyimini yalnızca tarihsel bir olay olarak değil, sosyalizm, devlet, bürokrasi, sınıf ve iktidar üzerine süregelen teorik tartışmalar açısından da yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Kitap, bu amacı doğrultusunda okuru kronolojik bir tarih anlatısından ziyade “geriye doğru iz süren” analitik bir yönteme davet ediyor. İlk bölümde Yeni Ekonomik Politika (NEP), Lenin sonrası iktidar mücadeleleri, kolektivizasyon ve zorunlu sanayileşme süreçleri üzerinden Sovyet modernleşmesinin ekonomik ve siyasal temelleri inceleniyor. Bu dönüşümlerin yalnızca üretim ilişkilerini değil, devlet yapısını, sınıf ilişkilerini ve Marksist kuramın temel kavramlarını da nasıl yeniden biçimlendirdiği ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

İzleyen bölümlerde Stalin döneminde kurumsallaşan devlet yapısı, bürokratik örgütlenme, parti-devlet ilişkileri, ulus politikaları ve siyasal şiddet mekanizmaları çözümlemenin merkezine yerleşiyor. Kitap, “işçi devleti” söyleminden “halk devleti” anlayışına geçişi, yeni yönetici kadroların oluşumunu, devlet terörünü, ayrıcalıklı bürokratik katmanların yükselişini ve bunların Sovyet sisteminin iç dinamiklerini nasıl dönüştürdüğünü inceliyor. Böylece çöküşün yalnızca ekonomik sorunların değil, uzun yıllar boyunca biriken siyasal ve toplumsal çelişkilerin sonucu olduğu savunuluyor.

Eserin son bölümü ise sınıflaşma, mülkiyet ilişkileri, devletin ekonomik rolü ve Sovyet toplumunda ortaya çıkan yeni toplumsal tabakalaşma biçimlerini tartışıyor. Asya Tipi Üretim Tarzı, devlet mülkiyeti, sömürü mekanizmaları ve sınıf oluşumu gibi teorik başlıklar üzerinden Sovyet sisteminin içsel dönüşümü analiz edilirken, sonunda yaşanan kriz ve çözülüş bu uzun tarihsel sürecin bir sonucu olarak değerlendiriliyor. Böylece kitap, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını tek tek liderlerin hatalarıyla değil, sistemin kuruluşundan itibaren şekillenen yapısal dinamiklerle açıklamaya çalışıyor.

Önsözde Haluk Gerger, çalışmasının amacının kesin doğrular sunmak değil, eleştirel düşünmeyi ve demokratik tartışmayı geliştirmek olduğunu özellikle vurguluyor. Marx’ın bilim anlayışına yaslanarak hazır reçeteler üretmek yerine tarihsel deneyimin eleştirel analizini hedeflediğini belirten yazar, Sovyet deneyimini ideolojik önyargılardan uzak, Marksist bir perspektifle yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor. Ona göre sosyalizmin geleceğine ilişkin sağlıklı bir tartışma, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü romantize etmeden ya da şeytanlaştırmadan, tarihsel gerçekliği bütün karmaşıklığıyla anlamaya bağlıdır. Bu yönüyle eser, yalnızca Sovyet tarihini açıklamaya çalışan bir araştırma değil; sosyalist düşüncenin geçmişiyle hesaplaşmasını ve geleceğini yeniden düşünmesini amaçlayan kapsamlı bir eleştirel inceleme niteliği taşıyor.

Haluk Gerger — Sovyetler Birliği’nin Çöküşü: Geriye Doğru Bir İz Sürme
• Yordam Kitap
Siyaset • 576 sayfa • 2026

Nkechikwu Valerie Azinge-Egbiri — Kara Para Aklama ile Terörizmin Finansmanıyla Mücadele ve İlgili Düzenlemeler (2026)

Nkechikwu Valerie Azinge-Egbiri’nin bu kitabı, kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadeleye (KPA-TFÖ) ilişkin uluslararası hukuki düzenlemelerin gelişen ekonomiler üzerindeki etkilerini inceleyen kapsamlı bir çalışma. Yazar, küresel standartların yalnızca teknik hukuk kuralları olmadığını, aynı zamanda uluslararası güç ilişkileri, meşruiyet arayışları ve siyasal tercihler tarafından şekillendirildiğini savunuyor. Özellikle Afrika ülkeleri ile gelişen ekonomilerin bu standartlara uyum süreçlerini merkeze alan eser, tek tip düzenleme anlayışının farklı siyasal, ekonomik ve toplumsal koşullara sahip ülkelerde aynı sonuçları üretmediğini gösteriyor.

‘Kara Para Aklama ile Terörizmin Finansmanıyla Mücadele ve İlgili Düzenlemeler: Gelişen Ekonomilerde Hukuk’ (‘Regulating and Combating Money Laundering and Terrorist Financing: The Law in Emerging Economies’), öncelikle uluslararası finans sisteminin dönüşümünü ve bu dönüşüm içinde IMF, Dünya Bankası ile Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF) üstlendiği rolleri açıklıyor. Küresel KPA-TFÖ rejiminin oluşumunu tarihsel gelişimi içinde ele alırken, uluslararası finansal düzenlemelerin hukuki dayanaklarını, yönetişim mekanizmalarını ve uluslararası kurumların standart belirleme süreçlerini inceliyor. Yazar, vekâlet teorisinden yararlanarak küresel standartları oluşturan uluslararası kuruluşlarla bu standartları uygulamak durumunda kalan devletler arasındaki ilişkinin yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasal ve kurumsal bir vekâlet ilişkisi olduğunu değerlendiriyor.

Eserin önemli bir bölümü, Afrika ülkeleri ve gelişen ekonomilerde etkin KPA-TFÖ düzenlemelerinin hangi koşullarda başarılı olabileceğini tartışıyor. Hukukun üstünlüğü, güven, kurumsal kapasite, siyasal irade, teknik uzmanlık, ekonomik kaynaklar ve toplumsal meşruiyet gibi unsurların uyum sürecindeki belirleyici rolünü ayrıntılı biçimde ele alıyor. Yazar, yalnızca yaptırım baskısına dayalı uyumun kalıcı sonuçlar üretmediğini; yerel koşullar, politika öncelikleri, uluslararası itibarı koruma isteği ve küresel sisteme entegrasyon düzeyinin de ülkelerin düzenlemeleri benimseme biçimini önemli ölçüde etkilediğini vurguluyor.

Kitap ayrıca FATF tavsiyelerinin uygulanmasını Afrika ülkeleri ile BRICS ekonomileri üzerinden karşılaştırmalı olarak analiz ediyor. Ülkelerin uyum performanslarını hukuk sistemi, demokrasi, yönetişim kalitesi, teknik kapasite ve kurumsal altyapı gibi ölçütler ışığında değerlendirirken, aynı standartların farklı ülkelerde farklı sonuçlar doğurduğunu ortaya koyuyor. FATF üyeliğinin, uluslararası değerlendirme mekanizmalarının ve Finansal Sektör Değerlendirme Programı’nın (FSAP) ülkelerin düzenleme politikaları üzerindeki etkileri ampirik verilerle inceleniyor; risk temelli yaklaşımın uygulanmasında karşılaşılan belirsizlikler ve meşruiyet sorunları da kapsamlı biçimde tartışılıyor.

Sonuç olarak eser, kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadele rejimini yalnızca hukuki bir düzenleme alanı olarak değil, küresel yönetişim, uluslararası finans, siyasal meşruiyet ve devletlerin kurumsal kapasitesi arasındaki karmaşık ilişkiler üzerinden değerlendiren disiplinler arası bir analiz sunuyor. Küresel standartların gelişen ekonomilerde hangi koşullarda etkili olabileceğini, uyumun önündeki yapısal engelleri ve daha meşru, kapsayıcı ve sürdürülebilir bir uluslararası düzenleme sisteminin nasıl kurulabileceğini tartışarak hukuk, finans ve uluslararası ilişkiler alanlarına önemli katkılar sunuyor.

Nkechikwu Valerie Azinge-Egbiri — Kara Para Aklama ile Terörizmin Finansmanıyla Mücadele ve İlgili Düzenlemeler: Gelişen Ekonomilerde Hukuk
Çeviren: Ali Tarhan • Phoenix Yayınları
Hukuk • 376 sayfa • 2026

Guillaume Sibertin-Blanc — Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı (2026)

Guillaume Sibertin-Blanc, bu çalışmasında Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin devlet kuramını tarihsel materyalizm, şizoanaliz ve siyaset felsefesi ekseninde yeniden yorumlayarak devletin yalnızca hukuki ya da kurumsal bir yapı değil, aynı zamanda arzuyu, öznelliği ve toplumsal ilişkileri biçimlendiren karmaşık bir üretim aygıtı olduğunu tartışıyor. Marx’ın tarihsel materyalizmini Freud, Spinoza ve çağdaş antropolojiyle buluşturan eser, devletin kökenini doğrusal bir tarihsel gelişmenin sonucu olarak değil, toplumsal ve bilinçdışı süreçlerin birlikte ürettiği özgün bir biçim olarak ele alıyor. Devletin ortaya çıkışı, egemenlik ilişkileri, şiddet, kapitalizm ve kolektif özneleşme süreçleri arasındaki bağları inceleyen kitap, klasik devlet teorilerini eleştirel biçimde yeniden değerlendiriyor.

Çalışmanın ilk bölümü, Deleuze ve Guattari’nin devlet-biçimi kuramının teorik temellerini açıklıyor. Yazar, devletin belirli bir tarihsel başlangıç noktasından doğduğu yönündeki geleneksel görüşleri sorgulayarak “Urstaat” yani “Köken Devlet” kavramını merkeze alıyor. Devlet burada geçmişte kurulmuş tekil bir kurum değil, her tarihsel devlette kendisini yeniden varsayan soyut ve sürekli etkin bir model olarak yorumlanıyor. Bu yaklaşım, devleti yalnızca maddi kurumlar üzerinden değil, arzu, bilinçdışı ve kolektif özdeşleşmelerle birlikte işleyen çok katmanlı bir oluşum olarak değerlendirmeyi öneriyor. Böylece tarihsel gerçeklik ile psikolojik süreçler birbirinden ayrılmadan birlikte açıklanıyor.

Kitabın ikinci ana ekseni, devlet kudretini açıklamak için geliştirilen “kapma aygıtı” kuramına ayrılıyor. Devlet, toplumsal üretimi, emeği, toprağı, vergiyi, hukuku ve şiddeti kendi denetimi altında toplayan bir mekanizma olarak inceleniyor. Bu çerçevede Pierre Clastres ve Marshall Sahlins’in antropolojik çalışmalarıyla diyalog kurularak “devletsiz toplumlar” sorunu yeniden ele alınıyor; göçebe ya da yerel toplulukların devleti önlemeye yönelik siyasal örgütlenmeleri tartışılıyor. Devletin yalnızca ekonomik artığı ele geçiren bir güç olmadığı, aynı zamanda egemenliği simgesel, siyasal ve askerî araçlarla sürekli yeniden üreten bir yapı olduğu vurgulanıyor.

Sibertin-Blanc ayrıca Deleuze ve Guattari’nin devlet kuramını klasik Freudo-Marksist yaklaşımlardan ayırıyor. Devletin insanlar üzerinde yalnızca baskı kurmadığını, bireylerin çoğu zaman devlet tarafından yönetilmeyi ve onun sunduğu özdeşleşme biçimlerini arzuladığını ileri sürüyor. Bu nedenle egemenlik yalnızca dışsal zor yoluyla değil, arzunun ve kolektif fantazmaların örgütlenmesi aracılığıyla da yeniden üretiliyor. Devlet şiddetinin zaman zaman görünürde rasyonel sınırları aşan biçimlere dönüşmesi de bu fantazmatik boyut sayesinde açıklanmaya çalışılıyor.

Eserin son bölümünde bu kuramsal çerçeve kapitalizmle ilişkilendiriliyor. Devlet ile sermaye arasındaki karşılıklı bağımlılık, modern kapitalist birikim süreçleri ve dünya ölçeğinde işleyen devlet aygıtları üzerinden inceleniyor. “Kapma aygıtı” kavramı, sermayenin genişlemesini mümkün kılan siyasal düzenlemeleri ve devletin meta-ekonomik işlevlerini açıklamak için kullanılıyor. Böylece kitap, Deleuze ve Guattari’nin düşüncesini yalnızca felsefi bir yorum olarak değil, devletin tarihsel gelişimini, kapitalist dönüşümleri ve siyasal iktidarın güncel işleyişini anlamaya yönelik kapsamlı bir analiz olarak sunuyor. ‘Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı: Tarihsel-Makinesel Materyalizm ve Devlet-Biçiminin Şizoanalizi’ (‘La théorie de l’Etat de Deleuze et Guattari: Matérialisme historicomachinique et schizoanalyse de la forme-Etat’), çağdaş devlet teorisini tarihsel materyalizm, şizoanaliz ve siyasal antropolojiyi bir araya getiren özgün bir perspektifle yeniden düşünmeye çağırıyor.

Guillaume Sibertin-Blanc — Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı: Tarihsel-Makinesel Materyalizm ve Devlet-Biçiminin Şizoanalizi
Çeviren: Güney Çeğin • Phoenix Yayınları
Siyaset • 85 sayfa • 2026

Immanuel Wallerstein — Dünya-Sistemleri Analizi (2026)

Immanuel Wallerstein, ‘Dünya-Sistemleri Analizi: Bir Giriş’ (‘World-Systems Analysis: An Introduction’) adlı eserinde, modern dünyayı tek tek ulus-devletlerin tarihi üzerinden değil, yaklaşık beş yüzyıldır varlığını sürdüren kapitalist dünya-sistemi çerçevesinde anlamayı öneriyor. Kitap, 1970’lerde ortaya çıkan Dünya-Sistemleri Analizi yaklaşımının temel kavramlarını ve yöntemini açıklarken, sosyal bilimlerde yerleşik disiplin sınırlarını sorguluyor. Wallerstein’a göre ekonomik, siyasal ve toplumsal süreçler birbirinden bağımsız incelenemez; bunlar ancak tarihsel gelişimleri içinde ve küresel ölçekte değerlendirildiğinde anlam kazanıyor.

Kitabın temel savı, kapitalizmin tek tek ülkelerin özelliği değil, bütün dünyayı kapsayan tarihsel bir sistem olduğudur. Bu sistem içinde devletler birbirinden bağımsız hareket eden birimler değil; merkez, yarı-çevre ve çevre konumlarında yer alan, farklı işlevler üstlenen aktörlerdir. Merkez ülkeler yüksek katma değerli üretim, sermaye birikimi ve teknolojik üstünlük sayesinde sistemden en büyük payı alırken, çevre ülkeler daha çok hammadde, ucuz emek ve bağımlı üretim ilişkileriyle sisteme eklemleniyor; yarı-çevre ülkeler ise bu iki kutup arasında denge sağlayan ara bir konum üstleniyor. Böylece küresel eşitsizlikler, tek tek devletlerin başarısızlıklarından değil, dünya-sisteminin yapısal işleyişinden kaynaklanıyor.

Wallerstein, kapitalist dünya-ekonomisinin tarihsel oluşumunu 16. yüzyıldan itibaren Avrupa’da gelişen ticaret ağları, iş bölümü ve devletler sistemiyle ilişkilendiriyor. Modern devletin yükselişi, uluslararası rekabet, sömürgecilik ve sermaye birikimi aynı tarihsel sürecin parçaları olarak ele alınıyor. Kitap, liberalizmin yalnızca bir siyasal düşünce değil, dünya-sisteminin istikrarını sağlayan temel ideolojik çerçeve olduğunu; özgürlük, ilerleme ve piyasa söylemlerinin bu sistemin sürekliliğinde önemli rol oynadığını savunuyor. Aynı zamanda muhafazakârlık ve sosyalizm gibi diğer modern ideolojilerin de bu tarihsel yapı içinde şekillendiğini gösteriyor.

Eserin dikkat çekici yönlerinden biri, toplumsal değişimi kısa dönemli olaylardan çok uzun erimli tarihsel eğilimler üzerinden açıklamasıdır. Wallerstein, ekonomik krizler, hegemonya mücadeleleri ve siyasal dönüşümlerin dünya-sisteminin iç dinamiklerinden kaynaklandığını ileri sürüyor. Bu nedenle toplumsal gerçekliği anlamak için ekonomi, siyaset, tarih ve sosyolojiyi birbirinden ayıran disipliner sınırların aşılması gerektiğini savunuyor. ‘Dünya-Sistemleri Analizi’, toplumsal olguları ulusal sınırlar içinde değil, küresel ilişkiler ağı içinde değerlendiren bütüncül bir yöntem öneriyor.

Kitabın son bölümünde Wallerstein, kapitalist dünya-sisteminin sonsuza kadar varlığını sürdüremeyeceğini; yapısal çelişkilerinin giderek derinleştiğini ve sistemin uzun vadeli bir dönüşüm sürecine girdiğini öne sürüyor. Geleceğin nasıl şekilleneceğinin önceden belirlenemeyeceğini, ancak mevcut düzenin ciddi bir tarihsel krizle karşı karşıya bulunduğunu savunuyor. Böylece ‘Dünya-Sistemleri Analizi’, yalnızca Wallerstein’ın kuramsal yaklaşımını özetleyen bir giriş kitabı değil; kapitalizmi, küresel eşitsizlikleri ve modern dünya düzenini tarihsel bütünlüğü içinde yeniden düşünmeye çağıran temel bir başvuru niteliğinde.

Immanuel Wallerstein — Dünya-Sistemleri Analizi: Bir Giriş
Çeviren: Ender Abadoğlu, Nuri Ersoy • Bgst Yayınları
Siyaset • 191 sayfa • 2026