Harun Tepe — İnsan Haklarını Kim Öldürdü? (2026)

Harun Tepe’nin bu çalışması, insan haklarını savunmak ya da reddetmek gibi iki uç yaklaşımın ötesine geçerek, bu fikri eleştirilerle birlikte düşünmeye davet ediyor. ‘İnsan Haklarını Kim Öldürdü?: İnsan Hakları Eleştirileri Üzerine’, insan haklarının tarihsel olarak sürekli tartışılmış bir kavram olduğunu hatırlatarak, bu eleştirileri görmezden gelmeden, onların içeriğini anlamaya ve tartışmaya açıyor.

Eserde temel mesele, insan hakları fikri ile onun pratikteki uygulanışı arasındaki farkın çoğu zaman göz ardı edilmesi. İnsan haklarının korunmasında yaşanan başarısızlıkların, doğrudan fikrin kendisine yüklenmesi eleştiriliyor. Oysa Tepe’ye göre sorun, çoğunlukla siyasal, ekonomik ve toplumsal koşullardan; ayrıca insan haklarının araçsallaştırılmasından kaynaklanıyor. Bu nedenle kitap, insan haklarını değerlendirirken, düşünce ile uygulama arasındaki ayrımı netleştirmeyi merkezine alıyor.

Metin aynı zamanda insan haklarının etik ve antropolojik temellerine dikkat çekiyor. Her insan hakları anlayışının belirli bir “insan” tasavvuruna dayandığını vurgulayarak, bu temel göz ardı edildiğinde kavramın yüzeysel ve temelsiz hale geldiğini savunuyor. İnsan haklarını yalnızca hukuki metinler ya da uluslararası sözleşmeler üzerinden anlamanın yetersiz olduğunu; onların özünde bir “gereklilik fikri”, yani insanların eşit onur ve haklara sahip olması gerektiğini dile getiren etik bir iddia olduğunu ortaya koyuyor.

Kitapta, insan haklarının “ölümü” ya da “sonu” üzerine yapılan tartışmalar da kapsamlı biçimde ele alınıyor. Bu iddiaların, insan haklarının pratikteki yetersizliklerinden hareketle ortaya çıktığı, ancak bunun fikrin geçersizliğini kanıtlamadığı ileri sürülüyor. Tıpkı adalet ya da özgürlük gibi, insan haklarının da kusurlu bir dünyada varlığını sürdüren ve bu yüzden sürekli yeniden savunulması gereken bir düşünce olduğu belirtiliyor.

Sonuç olarak eser, insan haklarını ne dokunulmaz bir dogma olarak kabul ediyor ne de değersiz bir fikir olarak reddediyor. Aksine, eleştirileri ciddiye alarak insan haklarının kavramsal ve etik temellerini yeniden kurmaya çalışıyor ve bu fikrin, tüm eksikliklerine rağmen, mağduriyetleri dile getiren en güçlü araçlardan biri olmayı sürdürdüğünü ortaya koyuyor.

Harun Tepe — İnsan Haklarını Kim Öldürdü?: İnsan Hakları Eleştirileri Üzerine
• Yapı Kredi Yayınları
Siyaset • 181 sayfa • 2026

Robert A. Dahl — Demokrasi ve Eleştirileri (2026)

Robert A. Dahl bu eserinde, demokrasiyi sorgulanamaz bir ideal olarak değil, eleştirilmesi ve temellendirilmesi gereken bir siyasal düzen olarak ele alıyor. ‘Demokrasi ve Eleştirileri’ (‘Democracy and Its Critics’), “halkın yönetimi” fikrinin hangi varsayımlara dayandığını ve bu varsayımların ne ölçüde savunulabilir olduğunu tartışarak başlıyor.

Dahl, demokrasiyi tarihsel rakipleri olan anarşizm ve vesayetçi yaklaşımlar karşısında sınayarak, onun neden tercih edilmesi gereken bir sistem olduğunu gösteriyor. Bu süreçte demokrasinin yalnızca bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda eşitlik, katılım ve özgürlük gibi normatif ilkeler üzerine kurulu bir ideal olduğunu vurguluyor. Ancak bu idealin pratikte hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmediğini de açıkça ortaya koyuyor.

Kitabın merkezinde, “ideal demokratik süreç” ile modern devletlerde fiilen var olan temsili sistemler—Dahl’ın kavramsallaştırmasıyla “poliarşi”—arasındaki gerilim yer alıyor. Dahl, çoğunluk kuralının sınırlarını, kapsayıcılık sorununu, siyasal eşitlik ile bireysel özgürlük arasındaki dengeyi ve azınlık haklarının korunmasını detaylı biçimde tartışıyor. Bu analiz, demokrasinin hem güçlü yanlarını hem de yapısal sorunlarını görünür kılıyor.

Kitap, demokrasinin geleceğine dair eleştirel bir değerlendirmeyle son buluyor. Dahl’a göre demokratik sistemlerin sürdürülebilirliği, bu içsel gerilimlerle yüzleşebilme ve kendini dönüştürebilme kapasitesine bağlı. Bu yönüyle kitap, demokrasiyi savunmadan önce onu derinlemesine anlamak isteyenler için temel bir başvuru kaynağı niteliğinde.

Robert A. Dahl — Demokrasi ve Eleştirileri
Çeviren: Necdet Yıldız • Serbest Kitaplar
Siyaset • 394 sayfa • 2026

Eyal Weizman — Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti (2026)

Eyal Weizman’ın bu çalışması, modern savaşların ve müdahalelerin giderek “insani” gerekçelerle meşrulaştırılan yeni bir şiddet biçimi ürettiğini savunuyor. Weizman, bu yaklaşımı “ehvenişer siyaseti” olarak adlandırıyor: daha büyük bir kötülüğü önlemek adına daha “az” şiddetin kabul edilebilir sayılması. Ancak kitap, bu mantığın gerçekte şiddeti sınırlamak yerine daha sistematik, hesaplanmış ve süreklileşmiş hale getirdiğini ortaya koyuyor.

‘Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti’ (‘The Least of All Possible Evils’), özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gelişen insan hakları söylemi, uluslararası hukuk ve insani müdahale kavramlarının nasıl askeri stratejilerin parçasına dönüştüğünü inceliyor. Bu çerçevede Hannah Arendt’in şiddet ve iktidar üzerine düşüncelerinden hareketle, şiddetin artık yalnızca yok edici bir güç değil, aynı zamanda bir yönetim ve denetim tekniği haline geldiğini gösteriyor. “Ölçülü” ya da “orantılı” şiddet kavramı, sivillerin korunması iddiasıyla sunulsa da pratikte yıkımın sınırlarını yeniden tanımlayan bir araç işlevi görüyor.

Weizman, özellikle İsrail-Filistin bağlamı üzerinden, askeri operasyonların nasıl matematiksel hesaplara, mekânsal düzenlemelere ve teknolojik denetim araçlarına dayandığını analiz ediyor. Bu sistemde şiddet, rastlantısal değil; aksine planlı, optimize edilmiş ve belirli eşiklere göre ayarlanmış bir süreç olarak işliyor. Bu durum bir kehanetten ziyade, sömürgeci şiddetin uzun yıllar boyunca geliştirilen mantığının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Kitap ayrıca insani yardım ve müdahale mekanizmalarının çelişkili doğasını da açığa çıkarıyor. Yardım, koruma ve hak söylemleri çoğu zaman şiddeti sınırlandırmak yerine onun işleyişine entegre oluyor ve hatta kimi durumlarda yıkımın parçasına dönüşebiliyor. Böylece “insancıllık”, şiddetin karşıtı olmaktan çıkarak onun yeniden üretiminde rol oynayan bir araca dönüşüyor.

Sonuç olarak eser, modern dünyada şiddetin nasıl rasyonelleştirildiğini ve etik bir dil aracılığıyla nasıl meşrulaştırıldığını gözler önüne seriyor. Weizman, okuru “daha az kötü” olarak sunulan seçeneklerin ardındaki politik ve askeri hesapları sorgulamaya davet ediyor; böylece günümüz savaşlarının görünürdeki insani yüzünün ardındaki yapısal şiddeti açığa çıkarıyor.

Eyal Weizman — Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti: İnsancıl Şiddetin Kısa Tarihi
Çeviren: Sidar Bayram • Telemak Kitap
Siyaset • 240 sayfa • 2026

Fatih Yaşlı — Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i (2026)

 

Fatih Yaşlı’nın ‘Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i adlı bu kitabı, 1969-1979 arasında yayımlanan Devlet dergisi üzerinden ülkücü hareketin düşünsel ve siyasal kuruluş sürecini analiz ediyor. Yazar, MHP’nin bugünkü yönelimlerini anlamanın ancak kuruluş dönemindeki söylem ve stratejilere bakarak mümkün olduğunu vurguluyor. Bu nedenle Devlet dergisini yalnızca bir yayın organı olarak değil, hareketin dünyayı nasıl anlamlandırdığını kuran ideolojik bir merkez olarak ele alıyor. Çalışma, şimdiye kadar yeterince incelenmemiş bu kaynağı ayrıntılı biçimde değerlendirerek literatürde önemli bir boşluğu dolduruyor.

Kitap, dönemi dört ana evreye ayırarak ilerliyor. İlk evrede Devlet dergisi, yükselen sol hareketi “anarşi” olarak tanımlıyor ve bu durumu uluslararası bir tehdit şeklinde çerçeveliyor. Ülkücü hareket kendisini bu tehdide karşı “meşru savunma” konumunda sunuyor ve devleti yönetenleri yetersizlikle suçlayarak orduyu göreve çağırıyor. 12 Mart müdahalesi bu çağrının karşılık bulması olarak yorumlanıyor ve açık biçimde destekleniyor.

İkinci ve üçüncü evrelerde mücadele, yalnızca güvenlik değil ideolojik bir dönüşüm meselesi olarak kurgulanıyor. Devletin tüm kurumlarının milliyetçi kadrolarla yeniden şekillendirilmesi gerektiği savunuluyor. CHP giderek “iç düşman” olarak konumlandırılıyor ve Milliyetçi Cephe hükümetleri, hareket için devlet içinde güç kazanmanın aracı haline geliyor. Bu süreçte dergi, siyasal söylemin yönünü belirleyen başlıca araçlardan biri oluyor.

Son evrede ise siyasal şiddet belirleyici hale geliyor. 1977 sonrası ortamda şiddet, yalnızca bir çatışma biçimi değil, doğrudan bir iktidar stratejisi olarak benimseniyor. Türkiye giderek iç savaş benzeri bir atmosfere sürüklenirken Devlet dergisi de etkisini kaybederek kapanıyor. Yaşlı’nın çalışması, bu süreci analiz ederek Türkiye’de milliyetçilik, sağ siyaset ve devlet ilişkisini anlamak açısından temel bir kaynak sunuyor.

Fatih Yaşlı — Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i: Devlet Dergisi ve Ülkücü Hareket (1969-1979)
• Yordam Kitap
Siyaset • 448 sayfa • 2026

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak (2026)

Zygmunt Bauman’ın Peter Haffner ile olan söyleşisini barındıran bu çalışma, sosyolojinin temel işlevini “bilindik olanı sorgulamak ve yabancılaştırmak” olarak tanımlayan, farklı temalar etrafında ilerliyor. Kitap, aşk, kimlik, din, tarih, modernlik ve ahlak gibi başlıklar üzerinden hem bireysel deneyimi hem de toplumsal yapıyı birlikte düşünmeye çağırıyor.

Bauman, modern insanın en temel krizlerinden birinin ilişkilerde yaşandığını ileri sürüyor. Aşk ve cinsellik üzerine yaptığı tartışmalarda, bireylerin bağ kurma kapasitesini giderek yitirdiğini, ilişkilerin kırılgan ve geçici hale geldiğini savunuyor. Ona göre bu durum, modernitenin hız, tüketim ve belirsizlik üreten yapısıyla doğrudan ilişkili.

Deneyim ve hafıza üzerine bölümlerde, bireyin kendini geçmiş üzerinden kurduğunu; ancak modern dünyada bu sürekliliğin zayıfladığını belirtiyor. Kimlik, artık sabit değil; sürekli yeniden yazılan, parçalı ve çoğu zaman belirsiz bir yapıya dönüşüyor. Bu bağlamda modern insan, “kimse olmama” ile “başka biri olma” arasında gidip gelen bir varoluş gerilimi yaşıyor.

Toplum ve siyaset üzerine düşüncelerinde Bauman, bireyler arasındaki dayanışmanın çözülmesini ve herkesin potansiyel bir “öteki” ya da tehdit olarak algılanmasını eleştiriyor. Bu durum, modern toplumda güvensizlik ve yalnızlık duygularını derinleştiriyor. Benzer şekilde din ve köktencilik tartışmalarında, belirsizlik çağında insanların kesinlik arayışıyla daha katı inanç biçimlerine yönelebildiğini ifade ediyor.

‘Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi’ (‘Das Vertraute Unvertraut Machen’), ütopya ve gelecek düşüncesini de yeniden ele alıyor. Bauman’a göre modernlik, geleceğe dair umut üretmekte zorlanırken, aynı zamanda “insan artıkları” yaratan dışlayıcı mekanizmalar kuruyor. Bu bağlamda sistemin dışında kalanlar, görünmezleştirilen yeni “ötekiler” haline geliyor.

Son bölümde ise mutluluk ve ahlak meselesine odaklanan Bauman, iyi yaşamın hazır kalıplarla değil, bireyin etik sorumluluğu ve başkalarıyla kurduğu ilişkiler üzerinden anlam kazandığını savunuyor.

Sonuç olarak eser, okuru hem kendine hem dünyaya yeniden bakmaya zorlayan; sıradan görüneni sorgulayarak derinleştiren bir düşünme pratiği sunuyor.

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi
Çeviren: Akın Emre Pilgir • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 144 sayfa • 2026

Tarık Zafer Tunaya — Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri (2026)

Tarık Zafer Tunaya’nın bu klasikleşmiş yapıtı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan modernleşme sürecini siyaset biliminin imkânlarıyla ele alarak, Türkiye’nin siyasal dönüşümünü tarihsel bir bütünlük içinde anlatıyor. Kitap, yalnızca kronolojik bir anlatı sunmakla kalmıyor; aynı zamanda bu dönüşümün ardındaki düşünsel çatışmaları, farklı ideolojik yönelimleri ve bunların toplumsal karşılıklarını da analiz ediyor.

Tunaya, Batılılaşmayı yüzeysel bir kurum aktarımı olarak değil, devlet yapısından zihniyet dünyasına kadar uzanan köklü bir değişim süreci olarak yorumluyor. Bu çerçevede Osmanlı siyasal düzeninin temel dinamiklerinden başlayarak Lâle Devri’nden Tanzimat’a, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e kadar uzanan reform hareketlerini hem siyasal gelişmeler hem de fikir akımları arasındaki etkileşim üzerinden inceliyor.

Eserde Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük gibi başlıca düşünce akımları, yalnızca teorik düzeyde değil; temsilcileri, tarihsel bağlamları ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden değerlendiriliyor. Bu yaklaşım, modern Türkiye’nin siyasal kimliğinin nasıl şekillendiğini anlamak açısından güçlü bir zemin sunuyor.

Tunaya’nın çalışması, karşıt görüşleri birlikte ele alarak okuyucuya çok boyutlu bir perspektif kazandırıyor. Bu yönüyle eser, geçmişi açıklamakla kalmayıp bugünü anlamaya da katkı sağlıyor. Türkiye’nin siyasal düşünce tarihine dair temel kaynaklardan biri olarak kabul edilen bu kitap, modernleşme sürecini derinlemesine kavramak isteyenler için hâlâ önemini koruyor.

Tarık Zafer Tunaya — Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri
• Kronik Kitap
Siyaset • 240 sayfa • 2026

Sibel Bekiroğlu — İhlâl Sanatı (2026)

Sibel Bekiroğlu’nun ‘İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat’ adlı çalışması, yüksek güvenlikli hapishanelerde kurulan mutlak kontrol düzeninin, göründüğü kadar kusursuz ve kapalı olmadığını ortaya koyuyor. Kitap, tecrit mimarisinin yarattığı katı disiplin, sürekli gözetim ve bedensel denetim altında şekillenen yaşamın, aynı zamanda bu düzeni aşındıran küçük ama anlamlı çatlaklar barındırdığını gösteriyor.

Eserde hapishane, yalnızca bir kapatma mekânı olarak değil, aynı zamanda iktidarın en yoğun biçimde işlediği bir alan olarak ele alınıyor. Ancak bu yoğun denetim, paradoksal biçimde, mahpusların hareket edebileceği dar ama etkili boşluklar da yaratıyor. Bekiroğlu, bu boşluklarda filizlenen gündelik pratikleri “ihlâl sanatı” olarak kavramsallaştırıyor ve mahpusların yaratıcılıkla geliştirdiği bu pratiklerin, kontrol rejimine karşı sessiz bir direnç biçimi olduğunu vurguluyor.

Kitapta, bu “ihlâl sanatı”nı somut örneklerle çeşitleniyor. Bazen leğenden basketbol potası yapmak, bazen buğulanmış cama iki kelime yazı yazmak gibi çok çeşitli yöntemlerle icra edilen bu sanat, mahpusların kendi yaşam alanlarını yeniden anlamlandırma çabasını yansıtıyor. Okuma sanatı, spor ve sağlıklı yaşam sanatı, iletişim sanatı, beslenme sanatları, elişi sanatları gibi etkinlikler, mahpusların yalnızca ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde, öznenin kendini koruma ve yeniden kurma yolları olarak ortaya çıkıyor.

Eser aynı zamanda Türkiye’de yüksek güvenlikli hapishane sisteminin tarihsel dönüşümüne de ışık tutuyor. Giderek sertleşen tecrit politikalarının, mahpusların yaşamını nasıl daralttığını gösterirken, bu daralmaya karşı gelişen direniş biçimlerini de görünür kılıyor. Böylece kitap, baskının artışı ile yaratıcılığın ve dayanışmanın güçlenmesi arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor.

Özetle ‘İhlâl Sanatı’, görünmez ve sessiz kalan gündelik direniş pratiklerini merkeze alarak, kapatılma deneyiminin tek boyutlu olmadığını ortaya koyuyor. Mahpusların, en sınırlı koşullarda bile yaşamı yeniden kurma çabalarını izleyerek, kontrol ile özgürlük arasındaki ince ve kırılgan sınırı derinlikli bir biçimde düşünmeye davet ediyor.

Sibel Bekiroğlu — İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat
• İletişim Yayınları
Sosyoloji • 223 sayfa • 2026

Paul Hirts — Hukuk ve İdeoloji (2026)

Paul Hirst’ün bu eseri, Marksist teori içinde hukuk, mülkiyet ve ideoloji arasındaki ilişkileri yeniden düşünen eleştirel bir çalışma. Hirst, bu kavramları sabit ve açıklanmış kategoriler olarak ele almak yerine, onların nasıl kurulduğunu ve hangi tarihsel koşullarda anlam kazandığını sorguluyor. Böylece kitap, yerleşik Marksist yorumları yeniden tartışmaya açarak teorik bir müdahale gerçekleştiriyor.

Eserde, özellikle ideolojinin toplumsal işlevi ile hukukun ekonomik yapı içindeki konumu arasındaki ilişki merkezî bir yer tutuyor. Hirst, ideolojinin yalnızca egemen sınıfın bir aracı olarak indirgenemeyeceğini, daha karmaşık ve çok katmanlı bir işleyişe sahip olduğunu savunuyor. Bu yaklaşım, hukukun da doğrudan ekonomik altyapının basit bir yansıması olarak görülmesine karşı çıkıyor ve onu belirli toplumsal ilişkiler içinde şekillenen özgül bir yapı olarak ele alıyor.

‘Hukuk ve İdeoloji’ (‘On Law and Ideology’), Louis Althusser’in ideoloji kuramı ile Evgeny Pashukanis’in hukuk formu analizleri arasında eleştirel bir diyalog kuruyor. Hirst, Althusser’in ideolojik aygıtlar yaklaşımını yeniden değerlendirirken, Pashukanis’in hukuku meta ilişkileriyle temellendiren görüşlerini de sorguluyor. Bu iki düşünsel hattı karşılaştırarak, hukuk ve ideoloji arasındaki ilişkinin daha esnek ve çoğul biçimlerde anlaşılması gerektiğini ileri sürüyor.

Eserin önemli katkılarından biri, Marksist teori içinde sıkça karşılaşılan indirgemeci açıklamalara karşı geliştirdiği eleştiri. Hirst, hukuku yalnızca sınıf egemenliğinin bir aracı olarak görmek yerine, toplumsal pratikler içinde görece özerk bir alan olarak konumlandırıyor. Bu sayede hukuk hem ideolojik hem de kurumsal bir yapı olarak, farklı güç ilişkilerinin kesişiminde analiz ediliyor.

Sonuç olarak ‘Hukuk ve İdeoloji’, hukuk ve ideoloji kavramlarını yeniden problematize ederek Marksist düşünce içinde alternatif yorumların önünü açıyor. Kitap, sosyalist siyaset ve hukuk teorisi üzerine düşünenler için, kavramların sınırlarını zorlayan ve onları yeniden kurmaya çağıran önemli bir çalışma.

Paul Hirts — Hukuk ve İdeoloji
Çeviren: Yusuf Enes Karataş • Islık Yayınları
Hukuk • 200 sayfa • 2026

Kolektif — Zulmün Adını Koymak (2026)

Devrim Sezer ve Ümit Kurt’un hazırladığı ‘Zulmün Adını Koymak: Soykırım ve Ötesi’, modern dünyada giderek artan şiddet biçimlerini anlamanın en kritik adımının, onları doğru kavramlarla adlandırmak olduğunu savunuyor. Kitap, “soykırım”, “katliam”, “etnik temizlik” ya da “tehcir” gibi terimlerin yalnızca tanımlayıcı değil, aynı zamanda politik ve etik yükler taşıyan kavramlar olduğunu vurguluyor; bu kavramların yanlış ya da kasıtlı biçimde kullanılmasının, yaşanan zulmü görünmez kılabildiğini gösteriyor.

Eser, öncelikle bu kavramlar arasındaki sınırların neden bu kadar tartışmalı olduğunu sorguluyor. Soykırım ile insanlığa karşı suçlar arasındaki farkın nerede başladığı, kitlesel şiddetin failin niyetiyle mi yoksa ortaya çıkan sonuçlarla mı tanımlanması gerektiği gibi sorular etrafında ilerliyor. Bu çerçevede kitap, yalnızca hukuki bir tartışma yürütmüyor; tarih, sosyoloji ve siyaset teorisini bir araya getirerek disiplinlerarası bir düşünme alanı açıyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, kitlesel şiddeti tekil olaylar olarak değil, belirli tarihsel süreçler ve yapılar içinde ele alması oluyor. Farklı bölümlerde, imha rejimlerinin nasıl oluştuğu, zorunlu göç ve yerinden etme pratiklerinin nasıl işlediği ve devlet politikalarının bu süreçlerdeki rolü inceleniyor. Bu analizler, şiddetin yalnızca anlık patlamalar değil, çoğu zaman uzun vadeli politikaların sonucu olduğunu ortaya koyuyor.

Eser aynı zamanda “adlandırma siyaseti” meselesine özel bir ağırlık veriyor. Özellikle soykırım inkârcılığı, yalnızca geçmişi çarpıtmakla kalmayan, mağdurlar üzerinde yeni bir adaletsizlik yaratan bir süreç olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım, zulmün adının konmamasının ya da yanlış konmasının, şiddetin kendisine eklenen ikinci bir şiddet biçimi olduğunu ileri sürüyor.

Kitapta dikkat çeken bir diğer yön ise, şiddeti insan-merkezli bir çerçevenin ötesine taşıma çabası oluyor. Ekoloji, mekân ve beden üzerinden geliştirilen analizler, kitlesel zulmün yalnızca insan topluluklarını değil, onların yaşadığı çevreyi ve hafızayı da dönüştürdüğünü gösteriyor. Bu sayede eser, soykırım çalışmalarına yeni kavramsal açılımlar kazandırıyor.

Sonuç olarak ‘Zulmün Adını Koymak’, kavramların netleştirilmesi ile etik ve politik sorumluluk arasındaki bağı görünür kılıyor. Okuru, yalnızca geçmişte yaşanan vahşetleri anlamaya değil, bugünün şiddet biçimlerini doğru adlandırarak onlarla yüzleşmeye çağırıyor ve bu yönüyle hem teorik hem de güncel bir müdahale niteliği taşıyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarla ise şöyle: Devrim Sezer, Ümit Kurt, Umut Özsu, Aytek Soner Alpan, İmge Oranlı, Umut Yıldırım ve Eray Çaylı.

Kolektif — Zulmün Adını Koymak: Soykırım ve Ötesi
Hazırlayan: Devrim Sezer, Ümit Kurt • Metis Yayınları
Siyaset • 272 sayfa • 2026

Robert Gildea — Barikatlar ve Sınırlar (2026)

Robert Gildea’nın bu kitabı, 19. yüzyıl Avrupa tarihini yalnızca diplomasi ve devletler üzerinden değil, sokaklarda, meydanlarda ve sınırların ötesine taşan mücadeleler üzerinden yeniden kuruyor. Gildea, modern Avrupa’nın oluşumunu belirleyen sürecin, büyük ölçüde sıradan insanların katıldığı ayaklanmalar, devrimler ve kolektif hareketler aracılığıyla şekillendiğini gösteriyor.

‘Barikatlar ve Sınırlar’ (‘Barricades and Borders’), Fransız Devrimi sonrası dönemi başlangıç alarak Restorasyon sürecini, 1830 ve 1848 devrimlerini ve ulusal birlik mücadelelerini bütünlüklü bir anlatı içinde ele alıyor. Bu süreçte barikatlar, yalnızca fiziksel direniş noktaları değil, aynı zamanda yeni bir siyasal hayal gücünün sembolleri haline geldi. Bir şehirde ortaya çıkan isyanın, başka coğrafyalarda yankı bulması; fikirlerin, sloganların ve mücadele biçimlerinin sınırları aşarak dolaşıma girmesi, Avrupa’nın ortak bir siyasal deneyim alanına dönüşmesine katkı sağladı.

Gildea’ya göre bu yüzyılın tarihi, yalnızca fikirlerin değil, bu fikirleri hayata geçirmeye çalışan insanların hikâyesi olarak okunmalı. Gönüllü birlikler, gizli örgütler, sürgün ağları ve ulusötesi dayanışmalar, kıtanın farklı bölgelerini birbirine bağlayan görünmez hatlar kurdu. Bu bağlar sayesinde özgürlük, ulus ve halk egemenliği gibi kavramlar, imparatorluk sınırlarını aşarak yayıldı ve farklı toplumlarda yeni anlamlar kazandı.

Eser, ulus-devletlerin ortaya çıkışını da bu mücadeleler bağlamında değerlendiriyor. Ulusal birlik süreçleri, yalnızca yukarıdan aşağıya kurulan projeler değil; aynı zamanda aşağıdan gelen baskılar, direnişler ve beklentilerle şekillendi. Bu yönüyle kitap, modern Avrupa’nın siyasi yapısının, çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanan ama uzun vadede derin etkiler bırakan kolektif eylemlerden doğduğunu vurguluyor.

Sonuç olarak ‘Barikatlar ve Sınırlar’, 19. yüzyıl Avrupa’sını durağan bir ilerleme hikâyesi olarak değil, sınırları aşan hareketlerin, risklerin ve çatışmaların iç içe geçtiği dinamik bir süreç olarak anlatıyor. Bu yaklaşım, modern siyasal dünyanın kökenlerini anlamak için güçlü ve canlı bir perspektif sunuyor.

Robert Gildea — Barikatlar ve Sınırlar: Avrupa, 1800-1914
Çeviren: S. Erdem Türközü • Fol Kitap
Tarih • 816 sayfa • 2026