Carol J. Adams — Burger (2026)

Carol J. Adams, sıradan bir fast food ürünü gibi görünen hamburgeri modern kapitalizmin, sömürü, hayvancılık endüstrisinin, tüketim kültürünün ve toplumsal kimliklerin kesiştiği güçlü bir kültürel simge olarak inceliyor. Kitap, hamburgerin yalnızca bir yiyecek olmadığını; ulusal kimlikten cinsiyet rollerine, çevre krizinden teknolojiye kadar uzanan geniş bir ilişkiler ağı içinde sürekli yeniden tanımlandığını savunuyor. Böylece burger, Amerikan yaşam tarzının ve küresel tüketim kültürünün dönüşümünü okumaya imkân veren bir merceğe dönüşüyor.

‘Etin Cinsel Politikası’ adlı kitabıyla bildiğimiz Adams, hamburgerin “özbeöz Amerikan yemeği” olarak yükselişini tarihsel bağlamına yerleştirirken, sanayileşmiş et üretimi, kitlesel tüketim alışkanlıkları ve fast food zincirlerinin yayılmasıyla kurduğu ilişkiyi ayrıntılı biçimde ele alıyor. Başlangıçta ilerleme, refah ve demokratik erişilebilirlik fikrini temsil eden burger, zamanla endüstriyel hayvancılığın yol açtığı hayvan sömürüsü, emek ilişkileri, halk sağlığı sorunları ve ekolojik yıkımla birlikte daha tartışmalı bir simgeye dönüşüyor. Böylece kitabın odağı yalnızca yiyeceğin kendisi değil, onu mümkün kılan ekonomik ve toplumsal sistemdir.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri, burgeri farklı kimlikler ve temalar üzerinden yeniden düşünmeye davet eden kavramsal yaklaşımıdır. “Vatandaş Burger”, “Kadın Burger” ve “Creutzfeldt-Jakob Burger” gibi başlıklar aracılığıyla Adams, milliyetçilikten toplumsal cinsiyete, gıda güvenliğinden salgın hastalık korkularına kadar uzanan farklı tartışmaları aynı simge etrafında buluşturuyor. Böylece hamburger, tüketim tercihlerinin ötesinde ideolojik, ekonomik ve etik mücadelelerin düğümlendiği bir nesne hâline gelir.

Adams ayrıca vejetaryen burgerlerden bitki bazlı et ürünlerine, laboratuvarda geliştirilen kültür eti girişimlerinden hayvansız protein teknolojilerine kadar uzanan dönüşümü de değerlendiriyor. Bu yenilikleri yalnızca teknolojik gelişmeler olarak değil, insanların hayvanlarla kurduğu ilişkinin ve geleceğin gıda sistemlerinin yeniden şekillenmesi açısından ele alıyor. Ancak yazar, yeni teknolojilerin tek başına sömürü düzenini ortadan kaldırmayacağını; üretim, tüketim ve doğayla kurulan ilişkinin bütünsel biçimde sorgulanması gerektiğini vurguluyor.

Kitap, tek bir yiyeceğin hikâyesi üzerinden kapitalizm, tüketim kültürü, etik, çevre ve toplumsal kimlikler üzerine kapsamlı bir eleştiri sunuyor. Adams, hamburgerin geçirdiği dönüşümü izleyerek insanların ne yediği kadar, neden ve hangi toplumsal koşullar içinde yediği sorusunu da gündeme taşıyor. Böylece burger, modern dünyanın çelişkilerini, umutlarını ve krizlerini aynı anda yansıtan güçlü bir kültürel metafora dönüşüyor.

Carol J. Adams — Burger
Çeviren: Zerin Dirihan • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 160 sayfa • 2026

Daniel Guérin — Ne Tanrı Ne Efendi (2026)

1970’te ilk kez yayımlandığından bu yana anarşizm literatürünün temel başvuru eserlerinden biri kabul edilen bu çalışma, Daniel Guérin’in editörlüğünde anarşist düşüncenin kurucu metinlerini ve tarihsel gelişimini bir araya getiriyor. Guérin, yalnızca önemli düşünürlerin yazılarını derlemekle yetinmiyor; her metni ortaya çıktığı siyasal ve toplumsal koşullar içinde değerlendirerek anarşizmin iki yüzyıla yayılan dönüşümünü, iç tartışmalarını ve farklı yönelimlerini kapsamlı bir çerçevede ele alıyor.

‘Ne Tanrı Ne Efendi’ (‘Ni Dieu ni Maître’), anarşizmin yalnızca otorite karşıtlığına ya da bireysel özgürlük savunusuna indirgenemeyeceğini gösteriyor. Hareketin devlet, sermaye, din, mülkiyet ve hiyerarşik iktidar ilişkilerine yönelttiği eleştirileri incelerken, özgür birliktelik, öz yönetim, federasyon, dayanışma ve doğrudan demokrasi gibi temel ilkelerinin nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor. Böylece anarşizmin, çoğu zaman öne sürüldüğü gibi örgütlenmeye karşı değil, baskıcı ve merkeziyetçi örgütlenme biçimlerine karşı geliştirilmiş alternatif bir siyasal düşünce olduğunu savunuyor.

Antolojinin ilk bölümü, Max Stirner, Pierre-Joseph Proudhon, Mihail Bakunin ve Pyotr Kropotkin gibi kurucu isimlerin metinleri aracılığıyla 19. yüzyıl anarşizminin teorik temellerini inceliyor. Devamında Errico Malatesta, Émile Henry, Fernand Pelloutier, Volin, Nestor Mahno ve Buenaventura Durruti gibi farklı mücadele deneyimlerini temsil eden isimler üzerinden anarşizmin sendikalizm, devrimci örgütlenme, köylü hareketleri ve silahlı direniş gibi pratik boyutları ele alınıyor.

Son bölümlerde ise Rus Devrimi ile İspanya İç Savaşı sırasında anarşist hareketlerin üstlendiği siyasal ve entelektüel roller değerlendirilerek, hareketin tarihsel başarıları kadar karşılaştığı açmazlar da tartışılıyor.

Guérin, anarşizmin tarihini tek sesli bir gelenek olarak değil, farklı eğilimlerin, stratejilerin ve fikir ayrılıklarının iç içe geçtiği canlı bir düşünsel miras olarak yorumluyor. Böylece eser, anarşizmin yalnızca geçmişe ait bir ideoloji olmadığını; özgürlük, eşitlik, öz yönetim ve toplumsal örgütlenme üzerine günümüzde de süren tartışmalar açısından güçlü bir düşünsel kaynak olmaya devam ettiğini gösteriyor.

Daniel Guérin — Ne Tanrı Ne Efendi: Anarşizm Antolojisi
Çeviren: Fuat Orçun • Ayrıntı Yayınları
Siyaset • 544 sayfa • 2026

Nancy Fraser — Yamyam Kapitalizm (2026)

Kapitalizmin günümüzde yalnızca ekonomik eşitsizlikler değil, aynı zamanda bakım ilişkileri, demokrasi, ekolojik denge ve toplumsal dayanışma üzerinde de derin krizler yarattığını savunan bu kitap, Nancy Fraser’ın kapitalist sistemi çok boyutlu bir toplumsal düzen olarak yeniden değerlendirdiği kapsamlı bir çalışmadır. Fraser, kapitalizmin yalnızca ücretli emek ile sermaye arasındaki ilişki üzerinden açıklanamayacağını; yaşamını sürdürebilmek için sürekli olarak doğayı, bakım emeğini, kamusal kurumları ve mülksüzleştirilen toplulukları tüketen bir sistem olduğunu ileri sürüyor.

Kitabın merkezindeki “yamyam kapitalizm” kavramı, sermayenin kendi varlığını mümkün kılan koşulları giderek aşındırmasını ifade ediyor. Kapitalizm, kâr üretirken yalnızca emek gücünü sömürmekle kalmıyor; toplumsal yeniden üretimi sağlayan bakım emeğini görünmezleştiriyor, doğayı sınırsız bir kaynak gibi tüketiyor, kamusal kurumları piyasa mantığına tabi kılıyor ve özellikle ırksallaştırılmış ya da sömürgeleştirilmiş toplulukların mülksüzleştirilmesini sistematik biçimde yeniden üretiyor. Fraser, bu süreçlerin birbirinden bağımsız değil, aynı yapının iç içe geçmiş parçaları olduğunu gösteriyor.

Marx’ın kapitalizme ilişkin çözümlemelerini geliştiren yazar, üretimin “gizli meskeni” olarak tanımlanan fabrikaların ötesine geçerek kapitalizmin görünmeyen arka planını inceliyor. Ev içindeki bakım faaliyetleri, ekolojik sistemler, kamu hizmetleri ve siyasal kurumlar, ekonomik alanın dışında değil; tam tersine kapitalist birikimin vazgeçilmez dayanakları olarak ele alınıyor. Ancak sermaye, bu alanları sürekli aşındırdığı için bakım krizi, çevre krizi, demokratik temsil krizi ve toplumsal eşitsizlikler giderek derinleşiyor.

Fraser, günümüzün ekonomik durgunluk, iklim değişikliği, otoriterleşme, finansallaşma ve bakım krizlerini tek tek ele almak yerine bunların ortak kökenini kapitalizmin yapısal işleyişinde arıyor. Bu nedenle çözümün yalnızca ekonomik reformlarla sınırlı olamayacağını; feminist, ekolojik, emek, demokrasi ve ırkçılık karşıtı mücadelelerin ortak bir siyasal zeminde buluşması gerektiğini savunuyor. COVID-19 salgını gibi küresel krizlerin de sistemin kırılganlıklarını görünür kıldığını ve alternatif toplumsal örgütlenme biçimlerini düşünmek için önemli fırsatlar sunduğunu öne sürüyor.

‘Yamyam Kapitalizm: Demokrasi, Bakım Emeği ve Gezegen Sistem Tarafından Nasıl Mideye İndiriliyor ve Bizler Bu Konuda Ne Yapabiliriz?’ (‘Cannibal Capitalism: How Our System Is Devouring Democracy, Care, and the Planet and What We Can Do About It’), kapitalizmi yalnızca piyasa ve üretim ilişkileriyle açıklayan klasik yaklaşımları aşarak, ekonomik sömürünün bakım, doğa, kamusal yaşam ve demokrasiyle kurduğu bağı görünür kılan bütünlüklü bir eleştiri geliştiriyor. Fraser, çağdaş kapitalizmin çoklu krizlerini ortak bir çerçevede açıklarken, daha adil ve sürdürülebilir bir toplumsal düzenin ancak kolektif ve demokratik mücadelelerle kurulabileceğini savunuyor.

Nancy Fraser — Yamyam Kapitalizm: Demokrasi, Bakım Emeği ve Gezegen Sistem Tarafından Nasıl Mideye İndiriliyor ve Bizler Bu Konuda Ne Yapabiliriz?
Çeviren: Aslı Önal • Ayrıntı Yayınları
Siyaset • 208 sayfa • 2026

H. Hande Orhon Özdağ — İran Rejimini Anlamak (2026)

‘İran Rejimini Anlamak: Kaf Dağının Ardı’, 1979 İslam Devrimi sonrasında şekillenen İran siyasal sistemini tarihsel arka planı içinde ele alıyor. H. Hande Orhon Özdağ, günümüz İran’ını yalnızca güncel siyasal gelişmeler üzerinden değil, binlerce yıllık devlet geleneği, toplumsal yapısı ve kültürel birikimiyle birlikte değerlendiriyor. Böylece sıkça konuşulan ancak çoğu zaman kalıplaşmış yargılarla açıklanmaya çalışılan İran’ın siyasal düzenine daha derinlikli bir bakış sunuyor.

Eser, Pers imparatorluklarından günümüze uzanan tarihsel mirasın, farklı uygarlıkların, dinlerin ve etnik toplulukların bıraktığı izlerin bugünkü İran’ın oluşumundaki rolünü göz önünde bulundururken, odağını özellikle 1979 Devrimi sonrasında kurulan rejimin işleyişine yöneltiyor. Devrimle birlikte ortaya çıkan dinî liderlik modeli, devlet kurumlarının yapısı, siyasal meşruiyet anlayışı ve ulemanın yönetimde üstlendiği belirleyici konum ayrıntılı biçimde inceleniyor.

Kitap, Türkiye ile İran arasındaki tarihsel ve siyasal ilişkileri de dikkate alarak, iki ülke arasındaki karşılıklı etkileşimlerin ve İran’ın Türkiye kamuoyundaki algısının nasıl şekillendiğini sorguluyor. Özellikle Türkiye siyasetinde zaman zaman gündeme gelen “Türkiye İran olur mu?” tartışmalarını tarihsel ve siyasal bağlamına oturturken, yaygın kabullerin ötesine geçen analitik bir değerlendirme yapıyor.

İran’ın kendine özgü siyasal yapısını anlamaya çalışan çalışma, tarihsel süreklilik ile devrim sonrasında yaşanan kırılmaları birlikte ele alarak, günümüz İran rejiminin ideolojik temellerini, kurumsal örgütlenmesini ve bölgesel siyasetteki konumunu açıklamaya çalışıyor. Bu yönüyle kitap, İran’ı yalnızca komşu bir ülke olarak değil, Ortadoğu’nun siyasal dengelerini etkileyen özgün bir devlet modeli olarak değerlendiren; tarih, siyaset ve uluslararası ilişkiler perspektiflerini bir araya getiren kapsamlı bir inceleme sunuyor.

H. Hande Orhon Özdağ — İran Rejimini Anlamak: Kaf Dağının Ardı
• İmge Kitabevi
Siyaset • 151 sayfa • 2026

Sandro Mezzadra, Brett Neilson — Geri Kalanı ve Batı (2026)

Sandro Mezzadra ve Brett Neilson bu eserlerinde Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan çokkutuplu dünya düzenini, klasik Doğu-Batı karşıtlığının ötesine geçen yeni bir kapitalizm ve iktidar analiziyle inceliyor. Kitap, küresel sistemde yaşanan dönüşümlerin yalnızca devletler arasındaki güç dengelerini değiştirmediğini; sermayenin hareket biçimlerini, emek süreçlerini, sınır rejimlerini, uluslararası ilişkileri ve siyasal mücadeleleri de yeniden şekillendirdiğini savunuyor. Yazarlar, günümüz dünyasını anlamak için tek merkezli ya da ulus-devlet odaklı açıklamaların yetersiz kaldığını ileri sürerek kapitalizmin farklı coğrafyalarda birbirine bağlanan çok katmanlı yapısını çözümlemeye çalışıyor.

Çalışmanın merkezinde, “Batı” ile onun dışında kalan “geri kalan dünya” arasındaki ilişkinin artık eski hiyerarşik kalıplarla açıklanamayacağı düşüncesi yer alıyor. Çin, Hindistan, Körfez ülkeleri ve diğer yükselen güçlerin küresel ekonomide üstlendikleri roller, sermaye akışlarının yön değiştirmesi ve yeni jeopolitik rekabetler, kapitalizmin çokkutuplu bir evreye girdiğini gösteriyor. Ancak yazarlar, bu değişimin Batı’nın gerilemesi ya da yeni güçlerin basit yükselişi biçiminde okunmasına karşı çıkıyor; bunun yerine farklı iktidar merkezlerinin birbirine bağımlı olduğu karmaşık bir dünya düzeninin oluştuğunu öne sürüyor.

‘Geri Kalanı ve Batı: Çokkutuplu Bir Dünyada Sermaye ve İktidar’ (‘The Rest and the West: Capital and Power in a Multipolar World’), bu dönüşümü pandemi, savaş rejimleri, finansallaşma, platform ekonomileri ve küresel lojistik ağları gibi süreçler üzerinden inceliyor. Özellikle dijital platformların üretim ve dolaşım üzerindeki etkisi, finans sermayesinin ekonomik ve siyasal kararları belirleme gücü ile tedarik zincirlerinin küresel ölçekte kazandığı stratejik önem ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Böylece kapitalizmin yalnızca fabrikalarda değil, veri akışlarından ulaştırma koridorlarına kadar uzanan çok geniş bir alanda yeniden örgütlendiği gösteriliyor.

Mezzadra ile Neilson, sermayedeki bu dönüşümlerin emek dünyasını da kökten değiştirdiğini savunuyor. Güvencesiz çalışma biçimleri, göçmen emeği, dijital emek, bakım emeği ve farklı üretim rejimleri arasındaki bağlantıları analiz ederek işçi sınıfının artık tek tip bir özne olarak düşünülemeyeceğini ileri sürüyor. Emek mücadelelerinin de ulusal sınırları aşan, farklı toplumsal deneyimleri bir araya getiren yeni örgütlenme biçimleri geliştirdiğini vurguluyor. Böylece sınıf mücadelesini feminist, ırkçılık karşıtı, çevreci ve sömürgecilik karşıtı hareketlerle birlikte değerlendiren daha geniş bir siyasal çerçeve öneriyor.

Kitabın en önemli katkılarından biri, çokkutuplu dünyanın yalnızca yeni güç rekabetleri yaratan bir düzen olmadığını, aynı zamanda özgürlük ve eşitlik mücadeleleri için yeni imkânlar da sunduğunu göstermesi oluyor. Yazarlar, sermaye ilişkilerinin toplumsal yaşamın her alanına nüfuz ettiği koşullarda bile alternatif öznelliklerin ve dayanışma biçimlerinin gelişebileceğini savunuyor. Bu nedenle eser, farklı mücadeleleri ortak bir politik bileşim içinde buluşturacak yeni bir enternasyonalizm fikrini tartışmaya açıyor. Küresel kapitalizmin güncel dönüşümlerini ekonomi politik, siyaset kuramı ve toplumsal hareketler perspektiflerini bir araya getirerek değerlendiren çalışma, çağdaş kapitalizmin yapısını ve ona karşı geliştirilebilecek alternatif siyasal ufukları anlamak isteyenler için önemli bir kuramsal kaynak niteliği taşıyor.

Sandro Mezzadra, Brett Neilson — Geri Kalanı ve Batı: Çokkutuplu Bir Dünyada Sermaye ve İktidar
Çeviren: Münevver Çelik • Otonom Yayıncılık
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Alexandra Bleyer — Devrimci Kadınlar (2026)

Alexandra Bleyer bu eserinde, 18. yüzyıl sonlarından 20. yüzyılın başlarına uzanan dönemde özgürlük, eşitlik ve siyasal haklar uğruna mücadele eden yirmi kadının yaşam öyküsünü bir araya getiriyor. ‘Devrimci Kadınlar’ (‘Revolutionärinnen: Frauen’), kadınların yalnızca toplumsal hareketlere katılan figürler olmadığını; devrimci düşüncenin, siyasal dönüşümün ve modern yurttaşlık anlayışının şekillenmesinde etkin rol üstlendiklerini gösteriyor. Farklı ülkelerden ve kültürlerden seçilen bu biyografiler, kadınların tarih boyunca kamusal yaşamın sınırlarını nasıl genişlettiğini ve egemen anlatıların dışında kalan katkılarını görünür kılıyor.

Eserde Olympe de Gouges, Susan B. Anthony, Rosa Luxemburg, Aleksandra Kollontay, Emine Semiye, Hüdâ Şaravî ve Sojourner Truth gibi isimler üzerinden kadın hakları, eğitim, barış, işçi hareketi, sömürgecilik karşıtlığı, ulusal bağımsızlık, din, sosyalizm ve demokrasi gibi farklı mücadele alanları ele alınıyor. Her portre, yalnızca bireysel yaşam öyküsünü değil, içinde bulunulan dönemin siyasal ve toplumsal koşullarını da yansıtarak kadınların düşüncelerini eyleme nasıl dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Böylece kitap, devrim kavramını yalnızca rejim değişikliğiyle sınırlamıyor; toplumsal eşitlik, hukuksal haklar, eğitim reformu ve kültürel dönüşüm gibi geniş bir çerçevede değerlendiriyor.

Bleyer, bu kadınları kusursuz kahramanlar olarak sunmak yerine güçlü ve zayıf yönleriyle, başarıları kadar çelişkileriyle de inceliyor. Kadın hareketleri içindeki görüş ayrılıkları, kişisel rekabetler, sınıfsal farklılıklar ve kimi zaman ortaya çıkan önyargılar da anlatının önemli parçalarını oluşturuyor. Aynı zamanda uluslararası dayanışma ağlarının nasıl kurulduğunu, fikirlerin ülkeler arasında nasıl dolaştığını ve farklı coğrafyalardaki mücadelelerin birbirini nasıl etkilediğini göstererek kadın hareketinin küresel niteliğini vurguluyor.

Kitap, tarihin kimler tarafından yazıldığı ve kimlerin görünmez bırakıldığı sorusunu da merkeze alıyor. Devrimci kadınların birçoğunun yalnızca siyasal mücadele vermekle kalmadığını, kendi deneyimlerini yazarak tarihsel hafızanın oluşumuna da müdahale ettiğini ortaya koyuyor. Böylece tarih yazımının tarafsız bir kayıt süreci olmaktan çok, siyasal ve toplumsal bir mücadele alanı olduğunu hatırlatıyor. Devrimci Kadınlar, modern dünyanın oluşumunda kadınların belirleyici katkılarını görünür kılan, kadın hakları tarihini küresel bir perspektifle ele alan ve özgürlük ile eşitlik mücadelelerinin kadınların düşünceleri ve eylemleri olmaksızın anlaşılamayacağını güçlü biçimde ortaya koyan kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Alexandra Bleyer — Devrimci Kadınlar: Üç Yüzyıllık Özgürlük ve Eşitlik Mücadelesi
Çeviren: Sema Özgün • Say Yayınları
İnceleme • 408 sayfa • 2026

Åsa Wikforss — Alternatif Gerçekler (2026)

Åsa Wikforss, Alternatif Gerçekler adlı eserinde, bilgi ile hakikat arasındaki ilişkinin günümüz toplumunda neden giderek daha kırılgan hâle geldiğini inceliyor. Sahte haberlerin, komplo teorilerinin, bilim karşıtlığının ve siyasal manipülasyonların yaygınlaştığı bir dönemde, insanların neden doğrulanabilir gerçekleri reddedebildiğini ve bunun demokratik toplumlar açısından nasıl sonuçlar doğurduğunu sorguluyor. ‘Alternatif Gerçekler’ (‘Alternative Facts’), hakikatin yalnızca felsefi bir kavram değil, sağlıklı kamusal yaşamın ve demokratik karar alma süreçlerinin temel koşulu olduğunu savunuyor.

Wikforss, öncelikle bilginin ne olduğu, doğru inancın nasıl oluştuğu ve güvenilir bilgi kaynaklarının neden vazgeçilmez olduğu gibi klasik epistemoloji sorunlarını güncel örneklerle yeniden ele alıyor. İnsanların yalnızca kanıtlara dayanarak değil, kimliklerine, duygularına ve ait oldukları gruplara bağlı olarak da inanç geliştirdiğini gösteriyor. Onaylama yanlılığı, motivasyonlu akıl yürütme ve bilişsel önyargılar gibi psikolojik mekanizmaların, yanlış bilgilerin benimsenmesini nasıl kolaylaştırdığını açıklıyor.

Kitap, dijital iletişim çağında dezenformasyonun işleyişini de ayrıntılı biçimde inceliyor. Sosyal medya algoritmaları, yankı odaları, sahte haber ağları ve komplo teorileri aracılığıyla yanlış bilgilerin hızla yayılmasının, insanların ortak bir gerçeklik zemini üzerinde buluşmasını zorlaştırdığını ortaya koyuyor. Bilimsel uzlaşının reddedilmesi, uzmanlara duyulan güvensizlik ve kasıtlı bilgi manipülasyonu gibi olguların yalnızca bireysel hata değil, demokratik kurumları zayıflatan ciddi toplumsal sorunlar olduğunu vurguluyor.

Wikforss, yanlış bilginin yalnızca dışarıdan üretilen propagandalarla açıklanamayacağını, insan zihninin doğal eğilimlerinin de bu süreci beslediğini ileri sürüyor. Bu nedenle çözümün yalnızca yanlış bilgileri düzeltmekten ibaret olmadığını; eleştirel düşünmenin, bilimsel okuryazarlığın, medya okuryazarlığının ve güvenilir bilgi kurumlarının güçlendirilmesini gerektirdiğini savunuyor. Hakikate ulaşmanın kusursuz bir süreç olmadığını kabul etmekle birlikte, kanıta dayalı düşünceden vazgeçilmesinin toplumları ortak karar alma yeteneğinden mahrum bırakacağını belirtiyor.

Felsefe, bilişsel psikoloji ve siyaset kuramını bir araya getiren eser, bilgi ile demokrasi arasındaki güçlü bağı görünür kılıyor. Hakikatin yalnızca bireysel bir değer değil, özgür toplumların sürdürülebilmesi için ortak biçimde korunması gereken kamusal bir kaynak olduğunu ortaya koyuyor. ‘Alternatif Gerçekler’, dezenformasyon çağında bilginin nasıl üretildiğini, nasıl çarpıtıldığını ve neden savunulması gerektiğini açıklayan, çağdaş epistemoloji ile güncel toplumsal sorunları buluşturan önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Åsa Wikforss — Alternatif Gerçekler: Bilgi ve Onun Düşmanlarına Dair
Çeviren: Mehmet Gürsel • Diplomat Yayınları
İnceleme • 240 sayfa • 2026

Zeki Bayhan — Kapatılmışların Dünyasından Yüzleşmeler, Sesler, Algılar (2026)

28 yıldır hapishanede bulunan Zeki Bayhan’ın ‘Kapatılmışların Dünyasından: Yüzleşmeler, Sesler, Algılar’ adlı çalışması, hapishaneyi yalnızca özgürlüğün fiziksel olarak sınırlandırıldığı bir kurum değil, insanın düşünce dünyasını, benlik algısını ve toplumsal ilişkilerini dönüştüren kapsamlı bir iktidar mekanizması olarak ele alıyor. Kitap, kapatılma deneyimini içeriden bir bakışla incelerken, okuru hapishanenin görünmeyen etkileri üzerine düşünmeye davet ediyor. Merkezinde ise şu soru yer alıyor: İnsan, ağır denetim ve yalıtılmışlık koşulları altında insanlığını nasıl koruyabilir ve bu deneyim yalnızca içeridekileri mi, yoksa bütün toplumu mu dönüştürür?

Eser, hapishanelerin tarihsel gelişimini modern gözetim ve kontrol teknikleriyle ilişkilendirerek başlıyor. Panoptikon ve akışkan gözetim ve banoptikon gibi kavramlar üzerinden disiplin toplumunun işleyişi tartışılıyor; hapishanenin yalnızca suç işleyenleri cezalandıran bir kurum değil, iktidarın toplumu biçimlendirmek için kullandığı daha geniş bir yönetim anlayışının parçası olduğu savunuluyor. Bu çerçevede tecrit uygulamaları, tek tip elbise, mutlak yalnızlaştırma ve tarihsel direniş örnekleri üzerinden bireyin kimliğini çözmeye yönelik yöntemler inceleniyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, uzun süreli kapatılmanın insan psikolojisi üzerindeki etkilerine ayrılıyor. Yazar, yabancılaşma, rutinin düşünceyi köreltmesi, gerçeklik algısındaki bozulmalar, unutkanlık, depresyon, melankoli, paranoya ve benlik algısındaki kırılmaları yalnızca bireysel psikolojik sorunlar olarak değil, sistematik baskının sonuçları olarak değerlendiriyor. Hapishane deneyiminin, insanın düşünme biçimini ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi nasıl dönüştürdüğünü ayrıntılı biçimde ele alırken, umut, irade ve dayanışmanın bu yıkıcı süreç karşısındaki önemini de vurguluyor.

Bayhan, hapishanenin yalnızca mekânsal değil, duyusal bir deneyim olduğunu da gösteriyor. Demir kapıların, kelepçelerin, mazgalların, ayak seslerinin ve sessizliğin oluşturduğu atmosfer; bekleyişin, zaman algısının ve mekânın insan üzerindeki etkileriyle birlikte inceleniyor. Görüş, mektup ya da kitap beklemek gibi gündelik deneyimler, sıradan olaylar olmaktan çıkıp özgürlüğün ve insan ilişkilerinin anlamını yeniden kuran temel yaşantılar hâline geliyor. Böylece hapishane, yalnızca kapatılmanın değil, zamanın, seslerin ve algıların yeniden şekillendiği bir dünya olarak resmediliyor.

Eserin temel iddialarından biri, hapishanenin toplumdan kopuk bir yapı olmadığıdır. Yazar, modern hapishaneleri tarihsel toplama kampı anlayışının dönüşmüş biçimleri olarak yorumlarken, gözetim, disiplin ve denetim mekanizmalarının yalnızca cezaevleriyle sınırlı kalmadığını; mülteci kamplarından gettolara, kent yaşamından gündelik toplumsal ilişkilere kadar farklı alanlarda benzer mantıkların işlediğini ileri sürüyor. Bu nedenle hapishane, içeridekilerin olduğu kadar dışarıdakilerin de hikâyesidir. Kitap, okuru “özgür” olduğunu düşündüğü yaşamı yeniden sorgulamaya çağırıyor ve hapishane deneyiminin toplumun geneline yansıyan yönlerini görünür kılıyor.

Zeki Bayhan — Kapatılmışların Dünyasından Yüzleşmeler, Sesler, Algılar

  • Dipnot Yayınları

Siyaset • 400 sayfa • 2026

Kolektif — Güvencesizlik Çağında Türkiye’de Emek (2026)

‘Güvencesizlik Çağında Türkiye’de Emek’, Türkiye’de çalışma yaşamının son yıllarda geçirdiği dönüşümü emek ekseninden ele alarak, güvencesizliğin nasıl istisnai bir durum olmaktan çıkıp çalışma hayatının belirleyici özelliğine dönüştüğünü inceliyor. Kitap, sendikal örgütlenmenin zayıflaması, toplu pazarlık mekanizmalarının etkisini yitirmesi ve sosyal hakların aşınmasıyla birlikte emekçilerin hem ekonomik hem de toplumsal açıdan giderek daha kırılgan bir konuma sürüklendiğini ortaya koyuyor.

Eserde, bu dönüşüm yalnızca işgücü piyasasındaki değişimlerle açıklanmıyor; siyasal yapının, demokratik kurumların işleyişinin ve sosyal politika anlayışının geçirdiği değişimlerin çalışma ilişkileri üzerindeki etkileri de kapsamlı biçimde değerlendiriliyor. Böylece güvencesizlik, yalnızca bireysel çalışma koşullarını değil, toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren ve emek-sermaye dengesini yeniden şekillendiren yapısal bir olgu olarak ele alınıyor.

Alanında uzman isimlerin katkılarıyla hazırlanan kitap, Türkiye’de emeğin tarihsel gelişimini güncel tartışmalarla bir araya getirirken, işçi haklarından sendikal mücadelelere, sosyal politikalardan çalışma rejimindeki dönüşümlere kadar geniş bir çerçeve sunuyor. Bir dönem güvenceyi ve hak genişlemesini mümkün kılan kurumların nasıl zayıfladığına, bunun çalışanların yaşamı üzerindeki sonuçlarına ve geleceğe ilişkin olası çıkış yollarına odaklanarak, Türkiye’de emeğin bugünkü durumunu anlamak isteyen okurlar için kapsamlı bir değerlendirme ortaya koyuyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Ahmet Makal, Ahmet Selamoğlu, Aziz Çelik, Betül Urhan, Denizcan Kutlu, Kuvvet Lordoğlu, Mesut Gülmez, Murat Özveri, Nihal Samsum Çetin, Orhan Ürüncan Yücel ve Özge Kahraman Ersöz.

Kolektif — Güvencesizlik Çağında Türkiye’de Emek
Editör: Ahmet Makal • İmge Kitabevi
Siyaset • 452 sayfa • 2026

Suna Yılmaz — Diyarbakır’da Kentleşme (2026)

Suna Yılmaz’ın ‘Diyarbakır’da Kentleşme: “El Koyarak Birikim”’ adlı çalışması, Diyarbakır’ın kentleşme tarihini yalnızca nüfus artışı, planlama süreçleri ya da ekonomik gelişme üzerinden değil; kapitalizm, devlet politikaları, etnik ilişkiler ve savaşın iç içe geçtiği özgün bir tarihsel deneyim olarak ele alıyor. Kitap, Türkiye’deki hâkim kentleşme literatürünün uzun süre göz ardı ettiği Kürt kentlerini görünür kılmayı amaçlarken, Diyarbakır’ın yaşadığı dönüşümlerin modern ulus-devletin kuruluş süreçlerinden bağımsız anlaşılamayacağını savunuyor.

Eserin temel tezi, Kürt coğrafyasındaki kentleşmenin David Harvey’den mülhem “el koyarak birikim” (accumulation by dispossession) mekanizması etrafında şekillendiği yönünde. Yazar, kapitalist birikimin yalnızca ekonomik süreçlerle değil; mülksüzleştirme, zorunlu göç, güvenlik politikaları ve mekânsal müdahaleler aracılığıyla ilerlediğini ileri sürüyor. Bu çerçevede kentleşme, sadece yeni yapıların ortaya çıkışı değil, aynı zamanda nüfus hareketlerinin, mülkiyet ilişkilerinin ve siyasal denetimin yeniden örgütlenmesi olarak değerlendiriliyor.

Kitabın ilk bölümü, Kürt coğrafyasının uzun tarihine odaklanıyor. Osmanlı dönemindeki siyasal ve toplumsal yapılanmalar incelenirken, kapitalizmin bölgeye nüfuz etme biçimleri ile Kürt feodal yapılarının dönüşümü birlikte ele alınıyor. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte ortaya çıkan ulus-devlet projesinin kentleşme politikalarına etkisi vurgulanıyor. Umumi müfettişlikler, kalkınma planları, iskân uygulamaları ve zorunlu göçler, ekonomik kalkınmanın araçları olmanın ötesinde, nüfusu ve mekânı yeniden düzenleyen siyasal müdahaleler olarak yorumlanıyor.

İkinci bölümde Diyarbakır’ın tarihsel gelişimi ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kentin yüzyıllar boyunca ticaret, üretim ve askerî merkez olma özellikleri ele alınırken, Cumhuriyet döneminde devlet politikalarının kent üzerindeki etkileri analiz ediliyor. Özellikle 1950 sonrasında uygulanan kalkınma stratejileri ile 1980’lerden itibaren yoğunlaşan çatışma ortamının kentsel yapıyı nasıl dönüştürdüğü gösteriliyor. Zorunlu göçlerin Diyarbakır’ın nüfus yapısını, mekânsal örgütlenmesini ve toplumsal ilişkilerini köklü biçimde değiştirdiği savunuluyor.

Üçüncü bölüm, Kürt siyasal hareketinin yerel yönetimler aracılığıyla geliştirdiği kent politikalarına odaklanıyor. Feridun Çelik ve Osman Baydemir dönemlerinde uygulanan belediyecilik anlayışları, demokratik katılım, kültürel görünürlük ve kent yönetimi bağlamında değerlendiriliyor. Bununla birlikte yazar, bu dönemlerde de kapitalist kentleşme dinamiklerinin tamamen ortadan kalkmadığını; yerel yönetim deneyimlerinin çeşitli siyasal ve ekonomik sınırlar içinde şekillendiğini ileri sürüyor. 2014 sonrasında yeniden yoğunlaşan çatışmalar ise kentsel dönüşüm, mülksüzleştirme ve mekânsal yeniden yapılanma süreçleriyle ilişkilendiriliyor.

Suna Yılmaz’ın çalışmasının ayırt edici yanı, kentleşmeyi yalnızca ekonomi ya da yalnızca kimlik ekseninde açıklamayı reddetmesi. Kitap, kapitalizm ile etnik politikaların birbirinden ayrı değil, karşılıklı olarak birbirini şekillendiren süreçler olduğunu savunuyor. Bu nedenle Diyarbakır örneği, modern Türkiye’de kentleşmenin devlet, sermaye, savaş ve kimlik ilişkileri içinde nasıl biçimlendiğini anlamak için bir laboratuvar olarak değerlendiriliyor. Eser, hem kent sosyolojisine hem de Kürt coğrafyasının toplumsal tarihine yeni bir perspektif kazandırarak, savaşın ve etnik siyasetin kent mekânı üzerindeki dönüştürücü etkilerini görünür kılan kapsamlı bir analiz sunuyor.

Suna Yılmaz — Diyarbakır’da Kentleşme: “El Koyarak Birikim”
• Dipnot Yayınları
Kent Çalışmaları • 416 sayfa • 2026