Bill Mollison — Permakültüre Giriş (2026)

Bill Mollison’ın bu çalışması, permakültürün temel ilkelerini, felsefesini ve uygulama yöntemlerini sistematik biçimde ortaya koyan bir klasik. Mollison, permakültürü yalnızca sürdürülebilir bir tarım modeli olarak değil; doğayı örnek alan, tarımı, mimariyi, su ve enerji yönetimini, ekonomiyi ve insan yerleşimlerini ortak bir tasarım anlayışı içinde buluşturan bütüncül bir yaşam sistemi olarak tanımlıyor. ‘Permakültüre Giriş’ (‘Introduction to Permaculture’), iklim krizi, doğal kaynakların tükenmesi ve çevresel yıkım karşısında, insanın doğayla çatışmadan yaşayabileceğini ve kendi kendine yeten üretken sistemler kurabileceğini gösteriyor.

Eserin giriş bölümleri, permakültür fikrinin ortaya çıkış öyküsünü anlatıyor. Mollison, Tazmanya’da doğayla iç içe geçen çocukluğunu, balık stoklarının azalmasına ve ormanların tahrip edilmesine tanıklık edişini, ardından bilim insanı olarak yürüttüğü çalışmalar sırasında modern endüstriyel sistemlerin ekolojik yıkımını gözlemleyişini aktarıyor. Protestoların tek başına yeterli olmadığını fark eden yazar, çözümün doğanın işleyişini dikkatle gözlemleyerek onu örnek alan üretim sistemleri geliştirmekten geçtiğini savunuyor. David Holmgren ile birlikte geliştirdiği permakültür yaklaşımının doğuşunu ve bu düşüncenin zamanla dünya çapında yayılışını da bu çerçevede ele alıyor.

Kitabın ilk bölümü, permakültürün etik ve tasarım ilkelerini açıklıyor. Mollison’a göre permakültürün özü, doğaya hükmetmek yerine onunla birlikte çalışmayı gerektiriyor. Doğal ekosistemlerdeki çeşitlilik, döngüsellik ve karşılıklı ilişkiler örnek alınarak bitkiler, hayvanlar, yapılar ve altyapılar tek tek değil, birbirini destekleyen bir bütünün parçaları olarak tasarlanıyor. Bu yaklaşım, kısa vadeli verim yerine uzun vadeli dayanıklılığı; yoğun müdahale yerine dikkatli gözlemi; tek ürünlü tarım yerine çok katmanlı ve çeşitlilik içeren üretim sistemlerini öne çıkarıyor.

İzleyen bölümlerde permakültürün pratik uygulamaları ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Geniş ölçekli arazi planlaması, doğal örüntülerin okunması, enerji verimli yapı tasarımı, ev bahçeleri, meyve bahçeleri, tarımsal ormancılık, tahıl üretimi, hayvan yetiştiriciliği ve su ürünleri sistemleri ortak tasarım ilkeleri doğrultusunda inceleniyor. Mollison, suyun arazide en verimli şekilde tutulmasını sağlayan yöntemlerden toprağın doğal yollarla iyileştirilmesine, farklı türlerin birbirini desteklediği üretim sistemlerinden enerji tasarrufuna kadar çok sayıda uygulanabilir çözüm öneriyor. Kitabın son bölümü ise permakültürün yalnızca kırsal alanlara değil, kentlere ve yerel topluluklara da uygulanabilecek bir yaklaşım olduğunu gösteriyor; mahalle ölçeğinde gıda üretimi, su yönetimi, enerji kullanımı ve dayanışma ağlarına odaklanıyor.

Mollison’un temel savı, sürdürülebilir bir kültürün ancak sürdürülebilir arazi kullanımıyla mümkün olduğunu vurguluyor. Modern endüstriyel tarımın toprağı, suyu ve enerjiyi tüketen yapısını eleştirirken, doğayla mücadele etmek yerine onun işleyişinden öğrenmeyi öneriyor. Yazara göre insanlar kendilerini doğanın efendisi olarak görmekten vazgeçip diğer canlılarla aynı yaşam ağının parçası olduklarını kabul ettiklerinde hem ekolojik hem de toplumsal açıdan daha dayanıklı sistemler kurabiliyor.

Sonuç olarak ‘Permakültüre Giriş’, permakültürü yalnızca tarımsal bir teknik değil, doğayla uyumlu bir yaşam ve tasarım felsefesi olarak ele alıyor. Teorik ilkeleri somut uygulamalarla birleştiren eser, bireylerin ve toplulukların daha az enerji tüketen, yerel kaynaklara dayanan, kendi kendine yeten ve ekolojik dengeyi gözeten yaşam alanları oluşturabileceklerini gösterirken, sürdürülebilir bir geleceğe yönelik bütüncül ve uygulanabilir bir yol haritası sunuyor.

Bill Mollison — Permakültüre Giriş
Çeviren: Evren Yıldırım • Doğan Kitap
Tarım • 360 sayfa • 2026

Alfredo Saad-Filho — İlerici Kalkınma Politikaları (2026)

Alfredo Saad-Filho’nun bu çalışması, iklim krizinin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik, toplumsal ve siyasal bir dönüşüm sorunu olduğunu savunuyor. Yazar, karbon yoğun büyüme modelinin sınırlarına ulaşıldığını belirterek, kalkınmanın üretim yapısını çeşitlendiren, eşitsizlikleri azaltan ve demokratik katılımı güçlendiren yeni politikalar üzerine kurulması gerektiğini söylüyor.

‘İlerici Kalkınma Politikaları’ (‘Progressive Policies for Economic Development’), kapitalizm ile iklim değişikliği arasındaki ilişkiyi tarihsel bir perspektifle ele alıyor. Fosil yakıtlara dayalı büyüme modelinin ekonomik gelişmeyi hızlandırırken aynı zamanda çevresel yıkımı, gelir eşitsizliğini ve küresel kırılganlıkları derinleştirdiği gösteriliyor. İklim krizinin mevcut üretim ve tüketim kalıplarıyla çözülemeyeceği, bu nedenle ekonomik sistemin temel ilkelerinin yeniden düşünülmesi gerektiği vurgulanıyor.

Saad-Filho, dönüşümün merkezine ekonomik çeşitlenmeyi yerleştiriyor. Doğal kaynak ihracatına veya dar sektörlere bağımlı ekonomilerin kırılganlığını analiz ederken, sanayi politikaları, teknolojik yenilik ve yüksek katma değerli üretimin sürdürülebilir kalkınmanın temel koşulları olduğunu savunuyor. Çeşitlenmenin yalnızca ekonomik büyümeyi değil, istihdamı ve toplumsal dayanıklılığı da güçlendireceğini ileri sürüyor.

Eser, iklim dönüşümünün piyasa mekanizmalarına bırakılmasını yeterli görmüyor. Demokratik planlama, kamusal yatırım, aktif sanayi politikaları ve güçlü sosyal devlet uygulamalarının birlikte yürütülmesi gerektiğini savunuyor. Yeşil dönüşümün maliyetlerinin emekçi kesimlere yüklenmemesi, yeni ekonomik modelin toplumsal adalet ilkesiyle desteklenmesi gerektiği özellikle vurgulanıyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri büyüme ile gelir dağılımı arasındaki ilişkiye ayrılıyor. Saad-Filho, ekonomik büyümenin tek başına refah üretmediğini; ücret politikaları, sosyal koruma sistemleri ve yeniden dağıtım mekanizmalarıyla desteklenmediği sürece eşitsizlikleri artırabileceğini gösteriyor. Bu nedenle kalkınmanın yalnızca üretim artışıyla değil, kapsayıcı gelir paylaşımıyla değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Son bölümde ise dönüşümün finansmanı ele alınıyor. Kamu bankaları, kalkınma finansmanı, yeşil yatırımlar ve maliye politikalarının birlikte kullanılacağı kapsamlı bir finansman çerçevesi öneriliyor.

Sonuç olarak eser, iklim sonrası dönemde ekonomik çeşitlenme, sosyal kapsayıcılık ve demokratik katılımı bir araya getiren bütüncül bir kalkınma modeli sunarak sürdürülebilir ve adil bir ekonomik dönüşüm için kapsamlı bir yol haritası çiziyor.

Alfredo Saad-Filho — İlerici Kalkınma Politikaları: İklim Değişikliği Sonrasında İktisadi Çeşitlendirme ve Toplumsal Kapsayıcılık
Çeviren: Ümit Şenesen • Yordam Kitap
Siyaset • 155 sayfa • 2026

Daisy Hildyard — İkinci Beden (2026)

Daisy Hildyard bu kısa ama yoğun denemesinde, insanı yalnızca deriyle sınırlanan bireysel bir varlık olarak değil, gezegen üzerindeki sayısız canlı, madde ve süreçle sürekli etkileşim hâlindeki ilişkisel bir varlık olarak ele alıyor. Kitabın çıkış noktası, her insanın aynı anda iki bedene sahip olduğu düşüncesi: Birincisi gündelik yaşamda deneyimlediğimiz fiziksel bedenimiz; ikincisi ise atmosfer, ekosistemler, hayvanlar, mikroorganizmalar ve küresel dolaşım ağlarıyla örülü, sınırları belirsiz “ikinci bedenimiz”. Hildyard, bu kavram aracılığıyla bireyin dünyadan yalıtılmış olduğu yönündeki modern yanılsamayı sorguluyor.

‘İkinci Beden’ (‘The Second Body’), kasap dükkânı, laboratuvar, sel felaketine uğramış bir ev ve gündelik yaşamdan çeşitli sahneleri bir araya getirerek görünüşte birbirinden kopuk olayların aslında aynı ekolojik ağın parçaları olduğunu gösteriyor. Moleküler biyoloji, çevre bilimleri ve kişisel gözlemleri iç içe kullanan Hildyard, insanların soludukları havadan tükettikleri gıdalara, salgın hastalıklardan iklim değişikliğine kadar sayısız süreç aracılığıyla birbirlerine ve diğer canlılara sürekli bağlı olduklarını vurguluyor. Böylece bireysel deneyimin ötesinde işleyen görünmez ilişkiler ağı görünür hâle geliyor.

Eserin merkezindeki tartışmalardan biri, ekolojik krizin yalnızca çevresel bir sorun değil, aynı zamanda insanın kendisini algılama biçimini değiştiren felsefi bir kırılma olması. Hildyard’a göre iklim değişikliği, biyolojik dolaşım ve çevresel yıkım gibi olgular, insanın doğadan ayrı ve bağımsız yaşadığı fikrini geçersiz kılıyor. Bu durum rahatsız edici olsa da insanı dünyayla kurduğu bağları yeniden düşünmeye ve bireyselliğin ötesinde ortak bir varoluş bilinci geliştirmeye çağırıyor.

Yazar, etik sorumluluğu da bu çerçevede yeniden tanımlıyor. İnsan eylemlerinin etkileri yalnızca yakın çevresiyle sınırlı değildir; görünmez ekolojik ağlar aracılığıyla dünyanın farklı coğrafyalarına ve gelecek kuşaklara kadar uzanır. Bu nedenle sorumluluk da yalnızca bireysel seçimlerden ibaret değildir; tüm canlılarla paylaşılan ortak yaşamın korunmasını kapsayan daha geniş bir anlam kazanır.

‘İkinci Beden’, ekoloji, biyoloji ve felsefeyi bir araya getirerek insanın dünyadaki yerini yeniden düşünmeye davet eden özgün bir deneme niteliğinde. Hildyard, ekolojik krizin yalnızca doğayı değil, insanın kimliğini, topluluk anlayışını ve etik sorumluluklarını da dönüştürdüğünü savunurken, okuru kendi “ikinci bedeni” ile, yani dünyanın tamamıyla kurduğu kaçınılmaz ilişkiyi fark etmeye çağırıyor.

Daisy Hildyard — İkinci Beden
Çeviren: Serkan Göktaş • Livera Yayınevi
Deneme • 120 sayfa • 2026

Jean-Marc Jancovici — Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum (2026)

Jean-Marc Jancovici ‘Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum’ (‘Le Changement Climatique Expliqué à ma Fille’) adlı kitabında, iklim değişikliğini bilimsel ayrıntılarla boğmadan, bir çocuğun soruları etrafında kurduğu diyaloglar aracılığıyla açıklıyor. Kitabın temel amacı, iklim krizini korku söylemi ya da teknik jargon üzerinden değil, neden-sonuç ilişkilerini görünür kılarak anlaşılır hale getirmek. Atmosferin işleyişinden enerji kullanımına, ekonomik büyümeden gündelik yaşam alışkanlıklarına kadar uzanan bağlantıları adım adım kurarak, iklim değişikliğinin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve siyasal bir mesele olduğunu gösteriyor.

İlk bölümde iklim sisteminin nasıl çalıştığı, sera etkisinin neden yaşam için gerekli olduğu ve insan faaliyetleri nedeniyle atmosfere salınan karbondioksitin bu doğal dengeyi nasıl bozduğu açıklanıyor. Jancovici, sıcaklık artışının rastlantısal bir doğa olayı değil, büyük ölçüde fosil yakıt kullanımına dayanan sanayi toplumunun sonucu olduğunu vurguluyor. Böylece iklim değişikliği, bilimsel veriler ışığında insanlığın enerji tercihleriyle ilişkilendiriliyor.

Ardından deniz seviyelerinin yükselmesi, buzulların erimesi ve aşırı hava olaylarının nedenleri ele alınıyor. Yazar, yalnızca sonuçları sıralamak yerine, bu gelişmelerin ardındaki fiziksel mekanizmaları açıklıyor. Tarım, su kaynakları, kıyı yerleşimleri ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkiler değerlendirilirken, iklim krizinin dünyanın farklı bölgelerini farklı biçimlerde etkileyeceği gösteriliyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, modern uygarlığın petrol ve diğer fosil yakıtlara bağımlılığına ayrılmış. Jancovici, sanayi üretiminden ulaşıma, gıda üretiminden sağlık sistemine kadar günlük hayatın neredeyse bütün alanlarının ucuz enerji üzerine kurulduğunu anlatıyor. Ancak fosil yakıt rezervlerinin sınırlı oluşu ve bu kaynakların kullanımının iklim krizini hızlandırması, insanlığı zorunlu bir dönüşümle karşı karşıya bırakıyor. Enerji meselesi yalnızca teknik değil, ekonomik ve siyasal bir sorun olarak ele alınıyor.

Yazar ayrıca iklim değişikliğinin göç hareketleri, gıda güvenliği, salgın hastalıklar, uluslararası çatışmalar ve toplumsal eşitsizliklerle ilişkisini de inceliyor. Çevresel sorunların tek başına ortaya çıkmadığını; kaynak kıtlığı, ekonomik kırılganlık ve siyasal istikrarsızlıkla birleşerek daha büyük krizlere yol açabileceğini savunuyor. Bu nedenle iklim değişikliği, yalnızca çevrecilerin değil, bütün toplumların geleceğini ilgilendiren kapsamlı bir dönüşüm sorunudur.

Sonuçta Jancovici, okura hazır çözüm reçeteleri sunmaktan çok, iklim krizini doğuran mekanizmaları anlamaya davet ediyor. Bir çocuğun sorularını yanıtlarken aslında yetişkinlerin geleceğe karşı sorumluluğunu sorguluyor. Kitap, bilimsel doğruluğu yalın bir anlatımla buluşturarak enerji, tüketim ve kalkınma anlayışının yeniden düşünülmesi gerektiğini savunan, iklim krizine dair güçlü ve öğretici bir giriş niteliğinde.

Jean-Marc Jancovici — Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Ekoloji • 80 sayfa • 2026

Stephen Porder — Elementler (2026)

Stephen Porder’ın bu çalışması, yaşamın ve gezegen tarihinin merkezine hidrojen, oksijen, karbon, azot ve fosforu yerleştiriyor. Porder’a göre Dünya’nın milyarlarca yıllık hikâyesi, aslında canlıların bu beş temel elementi elde etme, dönüştürme ve kullanma biçimlerinin hikâyesidir. Yaşamın varlığını sürdürebilmesi için zorunlu olan bu elementler, yalnızca organizmaların yapısını oluşturmakla kalmıyor; aynı zamanda iklimi, atmosferi ve gezegenin yaşanabilir koşullarını da belirliyor.

Kitabın ilk bölümü, Dünya tarihindeki büyük çevresel dönüşümlere odaklanıyor. Yazar, yaklaşık 2,5 milyar yıl önce ortaya çıkan siyanobakterilerin geliştirdiği fotosentez mekanizmasının gezegen tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir değişime yol açtığını savunuyor. Bu mikroorganizmalar atmosferde oksijen birikmesini sağlayarak “Büyük Oksidasyon Olayı”nı tetikliyor. O dönemde yaşayan birçok canlı için bu gelişme bir felaket anlamına gelirken, uzun vadede karmaşık yaşam biçimlerinin ortaya çıkmasının önünü açıyor. Böylece yaşam, ilk kez gezegenin kimyasını küresel ölçekte dönüştüren bir güç hâline geliyor.

İkinci büyük dönüşüm ise bitkilerin karaya çıkışıyla yaşanıyor. Yaklaşık 400 milyon yıl önce kara bitkileri suyu, karbonu ve özellikle fosforu daha etkin kullanabilen yeni biyolojik stratejiler geliştiriyor. Kıtaların bitki örtüsüyle kaplanması, atmosferdeki karbondioksitin azalmasına neden oluyor ve Dünya’nın iklimini köklü biçimde değiştiriyor. Sonuçta sıcak ve tropikal özellikler taşıyan gezegen uzun süreli soğuma dönemlerine ve buzul çağlarına sürükleniyor. Porder, bitkilerin yalnızca ekosistemleri değil, gezegenin iklim sistemini de yeniden şekillendirdiğini gösteriyor.

Kitabın merkezindeki temel kavramlardan biri “yaşamın formülü” olarak adlandırılan HOCNP dizisi: hidrojen, oksijen, karbon, azot ve fosfor. Yazar, bakterilerden insanlara kadar tüm canlıların şaşırtıcı ölçüde benzer kimyasal temellere sahip olduğunu vurguluyor. Bu nedenle yaşamın tarihi, farklı türlerin bu elementlere erişim konusunda geliştirdiği yeniliklerin tarihi olarak okunabiliyor. Evrimsel başarı çoğu zaman bu elementleri daha verimli kullanabilme yeteneğinden kaynaklanıyor.

Porder daha sonra günümüze, yani insanlığın yarattığı Antroposen çağına geliyor. Ona göre insanlar da siyanobakteriler ve kara bitkileri gibi gezegeni dönüştüren üçüncü büyük biyolojik güç hâline gelmiş durumda. Fosil yakıtların yakılmasıyla atmosfere devasa miktarda karbon salınıyor; endüstriyel tarım sayesinde azot döngüsü doğal sınırlarının dışına taşınıyor; fosfor kaynakları yoğun biçimde tüketiliyor ve su sistemleri yeniden şekillendiriliyor. İnsan uygarlığı, daha önce hiçbir türün erişemediği ölçekte bu beş elementi harekete geçirerek küresel çevreyi dönüştürüyor.

Kitapta iklim değişikliğinin bilimsel temelleri de ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Karbon döngüsünün işleyişi, sera gazlarının etkisi ve geçmiş iklim değişimlerinden elde edilen veriler üzerinden günümüzde yaşanan ısınmanın nedenleri açıklanıyor. Yazar, iklim krizini yalnızca karbon meselesi olarak görmüyor; azot, fosfor ve su döngülerindeki bozulmaların da aynı derecede önemli olduğunu savunuyor. Özellikle fosforun hem vazgeçilmez hem de sınırlı bir kaynak olması, geleceğin en kritik sorunlarından biri olarak değerlendiriliyor.

Son bölümde Porder, geçmişteki büyük dönüşümlerin insanlık için taşıdığı dersleri tartışıyor. Dünya tarihi, canlıların çevreyi değiştirme kapasitesinin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Ancak insanlar, önceki örneklerden farklı olarak kendi etkilerinin farkında olan ilk tür konumunda bulunuyor. Bu nedenle geleceğin nasıl şekilleneceği kaçınılmaz biyolojik süreçlerden çok, insanların element döngülerini ne ölçüde sürdürülebilir biçimde yönetebileceğine bağlı görünüyor.

Sonuç olarak ‘Elementler’ (‘Elemental’), yaşamın tarihini beş temel element etrafında yeniden yorumlayan disiplinlerarası bir çalışma niteliği taşıyor. Biyoloji, jeoloji, iklim bilimi ve ekolojiyi bir araya getiren Porder, Dünya’nın geçmişindeki büyük dönüşümlerin ortak mekanizmasını ortaya koyarken, günümüz çevre krizlerini de aynı çerçevede açıklıyor. Kitabın temel tezi, yaşam ile iklim arasındaki bağın bu beş element üzerinden kurulduğu ve insanlığın geleceğinin de onların kullanım biçimine bağlı olduğu yönünde şekilleniyor.

Stephen Porder — Elementler: Dünya’yı Şekillendiren Beş Kimyasal Elementin Geçmişi ve Geleceği
Çeviren: Durmuş Bayram • Doğan Kitap
Bilim • 216 sayfa • 2026

Judity A. Curry — İklim Belirsizliği ve Riski (2026)

Judith A. Curry, iklim değişikliği tartışmalarını yalnızca sıcaklık artışları veya emisyon hedefleri üzerinden değerlendirmiyor; asıl dikkatini bu tartışmaların merkezindeki belirsizliklere yöneltiyor. Yazara göre iklim sistemi son derece karmaşık bir yapıya sahip ve geleceğe ilişkin öngörüler kaçınılmaz olarak çeşitli belirsizlikler içeriyor. Bu nedenle mesele, yalnızca hangi senaryonun doğru olduğunu belirlemek değil, eksik bilgi koşullarında nasıl karar alınacağını anlamak. Curry, bilimsel modellerin değerini teslim ederken, onların kesin kehanetler olarak görülmesine karşı çıkıyor ve iklim politikalarının belirsizlik gerçeğini dikkate alarak şekillendirilmesi gerektiğini savunuyor.

‘İklim Belirsizliği ve Riski: Yanıtlarımızı Gözden Geçirmek’te (‘Climate Uncertainty and Risk: Rethinking Our Response’) iklim biliminin temel kavramları ele alınırken, gözlemsel veriler, bilgisayar modelleri ve gelecek projeksiyonlarının sınırları da ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Curry’ye göre iklim değişikliği gerçektir; ancak değişimin hızı, bölgesel etkileri ve uzun vadeli sonuçları konusunda hâlâ önemli soru işaretleri bulunuyor. Yazar, bilimsel araştırmaların çoğu zaman kamuoyuna olduğundan daha kesin sonuçlar üretiyormuş gibi sunulduğunu düşünüyor. Bu nedenle bilimsel uzlaşı kavramının dikkatli kullanılmasını öneriyor. Bilimsel araştırmanın doğasında yer alan anlaşmazlıkların ve farklı yorumların zayıflık değil, bilginin gelişmesini sağlayan unsurlar olduğunu vurguluyor.

Curry’nin en önemli katkılarından biri, iklim sorununu bir risk yönetimi problemi olarak yeniden çerçevelemesi. Ona göre hükümetler ve toplumlar, geleceği kesin olarak bilemeyeceklerini kabul ederek hareket etmeli. Bu yaklaşım, tek bir senaryoya odaklanmak yerine farklı olasılıkları hesaba katan esnek stratejilerin geliştirilmesini gerektiriyor. Yazar, yalnızca karbon emisyonlarını azaltmaya odaklanan politikaların yeterli olmayabileceğini, uyum sağlama kapasitesinin artırılmasının da en az emisyon azaltımı kadar önemli olduğunu ileri sürüyor. Altyapının güçlendirilmesi, enerji sistemlerinin dayanıklılığının artırılması ve afetlere hazırlık gibi uygulamalar bu çerçevede değerlendiriliyor.

Kitap ayrıca iklim değişikliği etrafında şekillenen siyasi ve ekonomik tartışmaları da inceliyor. Curry, bilimsel bulguların zaman zaman ideolojik mücadelelerin aracı hâline geldiğini ve bunun sağlıklı karar alma süreçlerini zorlaştırdığını düşünüyor. Özellikle karmaşık sorunların basit ve kesin çözümlerle sunulmasına eleştirel yaklaşıyor. Gelişmekte olan ülkelerin enerji ihtiyaçları, ekonomik büyüme hedefleri ve toplumsal refah beklentileri dikkate alınmadan oluşturulan politikaların beklenen sonuçları vermeyebileceğini belirtiyor. Bu nedenle iklim politikalarının yalnızca çevresel hedeflere değil, ekonomik ve sosyal gerçeklere de dayanması gerektiğini savunuyor.

Eserin genelinde öne çıkan düşünce, belirsizliğin karar almayı engelleyen bir unsur değil, yönetilmesi gereken bir gerçeklik olduğudur. Curry, iklim değişikliğini inkâr etmekle felaket senaryolarını mutlak doğrular olarak kabul etmek arasında üçüncü bir yol öneriyor. Bu yol, bilimsel tevazuyu koruyan, farklı görüşleri dışlamayan ve değişen koşullara uyum sağlayabilen pragmatik bir yaklaşımı temel alıyor.

Sonuç olarak ‘İklim Belirsizliği ve Riski’, iklim değişikliği konusunu kesinlik iddiaları yerine olasılıklar, riskler ve uyarlanabilir çözümler üzerinden değerlendiren; bilim, politika ve toplum arasındaki ilişkiyi daha gerçekçi bir zeminde yeniden düşünmeye çağıran önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Judity A. Curry — İklim Belirsizliği ve Riski: Yanıtlarımızı Gözden Geçirmek
Çeviren: Murat Havzalı • Alfa Yayınları
Ekoloji • 448 sayfa • 2026

Kolektif — Büyük Geçiş (2026)

 

‘Büyük Geçiş, insanlığın 21. yüzyılda karşı karşıya olduğu ekolojik, ekonomik ve toplumsal krizleri küresel ölçekte ele alan kapsamlı bir gelecek tasavvuru sunuyor. Kitap, teknolojik hızlanma, çevresel yıkım, artan eşitsizlik ve kültürel parçalanmanın insanlığı tarihsel bir eşikte bıraktığını savunuyor. Yazarlara göre mesele yalnızca ekonomik büyümenin sürdürülebilir olup olmadığı değil; mevcut uygarlık modelinin bütünsel olarak yaşanabilir bir gelecek üretip üretemeyeceği sorusudur. Bu nedenle eser, klasik kalkınma anlayışını aşan yeni bir uygarlık paradigmasının gerekliliğini tartışıyor.

Kitabın merkezinde üç temel gelecek senaryosu yer alıyor. “Geleneksel Dünyalar” başlığı altında incelenen senaryolar, piyasa mekanizmaları ve reform politikalarıyla mevcut sistemin sürdürülmeye çalışıldığı bir geleceği temsil ediyor. Bu yaklaşım, krizleri tamamen çözmek yerine yönetilebilir hâlde tutmayı amaçlıyor. “Barbarlık” senaryosu ise çevresel çöküş, toplumsal çatışmalar ve otoriter yönetimlerin güç kazandığı karanlık bir geleceği betimliyor. Özellikle “Kale Dünya” modeli, ayrıcalıklı azınlıkların güvenlik duvarları ardında yaşadığı, geniş kitlelerin ise yoksulluk ve istikrarsızlık içinde bırakıldığı bir düzeni tasvir ediyor. Yazarlara göre mevcut eğilimler kontrol altına alınmazsa insanlık bu yöne sürüklenebilir.

Eserin asıl odağı olan “Büyük Geçiş” (Eko-Komünalizm ve Yeni Sürdürülebilirlik Paradigması) senaryosu ise daha adil, ekolojik ve dayanışmacı bir gezegensel toplum olasılığını inceliyor. Bu yaklaşım yalnızca teknik çözümler önermiyor; tüketim alışkanlıklarından siyasal kurumlara, ekonomik değerlerden kültürel zihniyete kadar köklü bir dönüşüm gerektiğini savunuyor. Yeni sürdürülebilirlik paradigması, insan refahını yalnızca büyüme ve tüketimle ölçen anlayışı sorguluyor; yaşam kalitesi, toplumsal eşitlik, kültürel çeşitlilik ve ekolojik dengeyi merkeze yerleştiriyor. Kitap, küresel sorunların ulusal sınırlarla çözülemeyeceğini, insanlığın ortak bir kader bilinci geliştirmesi gerektiğini vurguluyor.

‘Büyük Geçiş’ (‘Great Transition: The Promise and Lure of the Times Ahead’) aynı zamanda bir senaryo çalışmasının ötesinde politik ve etik bir çağrı niteliği taşıyor. Yazarlar, hükümetlerarası kuruluşların, şirketlerin, sivil toplumun ve küresel kamuoyunun birlikte hareket etmesi hâlinde yeni bir dünya tasavvurunun mümkün olduğunu ileri sürüyor. Kitap, sürdürülebilirliğin yalnızca çevreci reformlarla sağlanamayacağını; ekonomik sistemlerin, tüketim kültürünün ve modern ilerleme fikrinin yeniden düşünülmesini gerektirdiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, geleceği kaçınılmaz bir kader olarak değil, insanlığın ortak tercihleriyle şekillenecek tarihsel bir mücadele alanı olarak yorumluyor.

Kitabın yazarları ise şöyle: Paul Raskin, Tariq Banuri, Gilberto Gallopin, Pablo Gutman, Al Hammond, Robert Kates, Rob Swart.

Paul Raskin, Tariq Banuri, Gilberto Gallopin, Pablo Gutman, Al Hammond, Robert Kates, Rob Swart — Büyük Geçiş: Geleceğin Vaadi ve Cazibesi (Küresel Senaryo Grubunun Bir Senaryosu)
Çeviren: Eren Kırmızıaltın • Heretik Yayıncılık
İktisat • 148 sayfa • 2026

Sara Rich — Mantar (2026)

Sara Rich’in bu eseri, mantarları yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil, insanın doğayla, bilgiyle ve kendisiyle kurduğu ilişkinin sınırlarını sorgulayan çok katmanlı bir anlatı içinde ele alıyor. ‘Mantar’ (‘Mushroom’), tarih boyunca sınıflandırılması zor olan mantarların ne tam anlamıyla bitki ne de hayvan olarak görülebilmesinden hareketle, onların “arada kalmış” doğasını felsefi ve kültürel bir problem olarak yeniden düşünmeye açıyor.

Rich, Ortaçağ’dan günümüze uzanan bir çizgide mantarların büyü, din ve bilim arasındaki geçişken alanlarda nasıl konumlandığını anlatıyor. Mantarlar bir yandan gizemli, hatta tehlikeli varlıklar olarak görülürken, diğer yandan şifa, dönüşüm ve yeniden doğuşun simgesi hâline geliyor. Bu çift anlamlılık, insanın doğaya yüklediği anlamların ne kadar değişken ve kırılgan olduğunu gözler önüne seriyor.

Kitap aynı zamanda günümüz ekolojik krizleri bağlamında mantarların yeniden keşfedilişine odaklanıyor. Onlar, kimi zaman doğayı iyileştirebilecek “kurtarıcılar” olarak yüceltiliyor; kimi zamansa modern insanın kaybolmuş aidiyet duygusunu yeniden kurabileceği bir temas noktası olarak görülüyor. Ancak Rich, bu romantik ve faydacı yaklaşımlara mesafeli durarak, mantarları yalnızca insan ihtiyaçlarına indirgemeden anlamaya çağırıyor.

Eserin dikkat çekici yönlerinden biri, yazarın kişisel deneyimlerini anlatıya dâhil etmesi. Ormanda mantar arama anları, pişen kuzugöbeği mantarı kokusu ve arka planda çalan müzikler, metne duyusal ve samimi bir boyut katıyor. Bu anlatım, okuru yalnızca düşünsel değil, aynı zamanda deneyimsel bir yolculuğa çıkarıyor.

Kitap, mantarları merkeze alarak insan-merkezci düşünme biçimini sorgulayan, doğayla kurduğumuz ilişkiyi yeniden değerlendirmeye çağıran bir eser sunuyor. Rich, okuru faydacılığın dar çerçevesinden çıkarıp, doğayı kendi çokluğu ve gizemi içinde kavramaya yönlendiren bir bakış geliştirmeye davet ediyor.

Sara Rich — Mantar
Çeviren: Gizem Kastamonulu • Ayrıntı Yayınları
Deneme • 140 sayfa • 2026

Genevieve Lloyd — Spinoza’yı Antroposen’de Okumak (2026)

Genevieve Lloyd’un bu eseri, Spinoza’nın düşüncesini iklim krizi çağının sorunlarıyla birlikte yeniden ele alarak, insanın doğayla kurduğu ilişkiye dair köklü bir sorgulama sunuyor. Lloyd, Spinoza’nın özellikle ‘Etika’da geliştirdiği kavramları, günümüzün çevresel krizleri bağlamında yeniden düşünmeye açıyor ve felsefeyi çağdaş dünyanın en acil meselelerinden biriyle buluşturuyor.

Kitabın merkezinde, insan aklının doğa üzerindeki egemenliği fikrine yöneltilen eleştiri yer alıyor. Lloyd, bu düşüncenin tarihsel olarak René Descartes ile özdeşleşen Kartezyen geleneğe dayandığını ve insanı doğadan ayrı, üstün bir varlık olarak konumlandırdığını gösteriyor. Spinoza’nın bu ayrımı reddeden yaklaşımını öne çıkaran yazar, insanın doğanın dışında değil, onun ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguluyor. Bu perspektif, çevresel krizin temelinde yatan zihinsel ve felsefi kabulleri sorgulama imkânı sunuyor.

‘Spinoza’yı Antroposen’de Okumak’ (‘Reading Spinoza in the Anthropocene’), Spinoza’nın akıl, duygu, hayal gücü ve duygulanımlar arasındaki ilişkiye dair düşüncelerini de yeniden yorumluyor. Lloyd’a göre Spinoza, sanıldığı gibi yalnızca katı bir rasyonalist değil; aksine insanın duygusal ve bedensel varoluşunu da kapsayan bütüncül bir anlayış geliştiriyor. Bu yaklaşım, insanın doğayla kurduğu ilişkinin yalnızca akılla değil, duygular ve deneyimler üzerinden de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Kitap aynı zamanda “Antroposen” olarak adlandırılan çağda, insanın gezegen üzerindeki etkisini ve sorumluluğunu yeniden düşünmeye çağırıyor. Lloyd, Spinoza’nın doğa anlayışının, insan merkezci bakış açısını aşmak için güçlü bir felsefi zemin sunduğunu ileri sürüyor. Böylece insanın doğaya hükmeden bir özne değil, onunla karşılıklı etkileşim içinde olan bir varlık olduğu fikri öne çıkıyor.

Özetle kitap, klasik bir filozofun düşüncelerini günümüzün küresel krizleriyle ilişkilendirerek yeniden canlandırıyor. Kitap, yalnızca Spinoza’yı farklı bir gözle okumayı değil, aynı zamanda doğa, akıl ve insan arasındaki ilişkiyi yeniden kurmayı önererek, gezegenin geleceğine dair düşünmenin felsefi temellerini güçlendiren önemli bir katkı sunuyor.

Genevieve Lloyd — Spinoza’yı Antroposen’de Okumak
Çeviren: Ulus Sevdi • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 208 sayfa • 2026

Nikolaj Schultz — Kara Tutması (2026)

Bu kitap, iklim krizinin insanın dünyayla kurduğu ilişkili nasıl dönüştürdüğünü inceleyen kısa ama yoğun bir deneme. Nikolaj Schultz, modern bireyin artık yalnızca ekonomik ya da siyasal krizlerle değil, gezegenin fiziksel değişimiyle de sarsıldığını savunuyor. “Kara Tutması” kavramını, ekolojik yıkım karşısında hissedilen kaygı, yönsüzlük ve yabancılaşma duygularını anlatmak için kullanıyor.

‘Kara Tutması’ (‘Mal de Terre’), klasik çevrecilik söyleminden farklı bir yerden konuşuyor. Sorunu sadece karbon emisyonu ya da teknik çözümler düzeyinde ele almıyor; insanların duygu dünyasında ve kimlik algısında meydana gelen kırılmayı merkeze alıyor. Schultz’a göre iklim krizi yalnızca doğayı değil, “toplumsal koordinatlarımızı” da değiştiriyor. Mekân algısı, gelecek tasavvuru ve aidiyet duygusu sarsılıyor.

Metin boyunca modernliğin doğayı dışsal bir kaynak olarak konumlandıran anlayışı eleştiriliyor. İnsan ile yeryüzü arasındaki bağın kopmasının, bugünkü ekolojik ve psikolojik krizin temelinde yer aldığı ileri sürülüyor. Schultz, gezegenin artık pasif bir arka plan değil, toplumsal hayatı doğrudan etkileyen aktif bir güç olduğunu vurguluyor.

‘Kara Tutması’, karamsar bir felaket anlatısı sunmaktan ziyade, yeni bir duyarlılık çağrısı yapıyor. İklim değişikliğinin yarattığı “varoluşsal huzursuzluk”u inkâr etmek yerine, bunun siyasal ve kolektif eylem için bir başlangıç noktası olabileceğini savunuyor. Bu yönüyle kitap, ekolojik krizi teknik bir sorun olmaktan çıkarıp, kültürel ve duygusal bir dönüşüm meselesi olarak ele alan çağdaş çevre düşüncesine önemli bir katkı sunuyor.

Nikolaj Schultz — Kara Tutması
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Ekoloji • 88 sayfa • 2026