Akira O’Connor, Erin Robbin — Sömürge Zihinler (2026)

Akira O’Connor ve Erin Robbins ‘Sömürge Zihinler’de modern psikolojinin hangi bilgi ve anlatıları “bilimsel gerçek” olarak kabul ettiğini ve bu kabullerin hangi tarihsel koşullar içinde oluştuğunu araştırıyor. Yazarların hareket noktası, psikoloji kanonunun yalnızca en etkili araştırmacıların ve çalışmaların toplamından oluşmadığı düşüncesidir. Ders kitaplarında, üniversite müfredatlarında ve araştırma yöntemlerinde tekrar tekrar aktarılan insanlar, kavramlar ve yöntemler belirli bir düşünme sistemini de yeniden üretiyor. Bu nedenle yazarlar, “Bu bilgi doğru mu?” sorusunun yanında “Neden bu bilgi doğru kabul edildi ve bu statüyü sürdürmesini sağlayan kurumlar neler?” sorusunu da soruyor.

Kitabın ilk bölümü kanon kavramını ele alıyor. Psikolojide açıkça tanımlanmış bir kanon bulunmadığı düşünülse de lisans eğitiminde öğretilen teoriler, yöntemler, araştırmacılar ve analiz araçları arasında güçlü bir ortaklık olduğu belirtiliyor. Yazarlar bu ortaklığın, psikolojinin neyi önemli, ölçülebilir ve araştırılmaya değer gördüğünü belirlediğini savunuyor. Dolayısıyla kanonu sorgulamak yalnızca geçmişte unutulmuş isimleri müfredata eklemek değil, bilginin üretilme ve aktarılma biçimlerini de sorgulamak anlamına geliyor.

İkinci bölüm, istatistiğin psikolojideki yükselişi ile öjeni arasındaki tarihsel bağlantıya odaklanıyor. İstatistiksel yöntemlerin kendisi öjenik bir düşünceyle özdeşleştirilmiyor; ancak psikolojinin “bilimsel” ve ölçülebilir bir disiplin olarak güçlenmesinde rol oynayan bazı istatistiksel yaklaşımların öjenik ideallerle aynı tarihsel ortamı paylaştığı gösteriliyor. İnsanların özelliklerini ölçmek, sınıflandırmak ve gruplar arasında karşılaştırmak, bazı durumlarda toplumsal hiyerarşileri doğal ve nesnel göstermek için kullanılıyor. Böylece bugün teknik ve tarafsız görünen araçların hangi amaçlarla ve hangi varsayımlar altında geliştirildiği sorusu ortaya çıkıyor.

Üçüncü bölümde zekâ testleri inceleniyor. Binet-Simon ölçeğinin ortaya çıkışından itibaren psikolojik testlerin yalnızca bireysel özellikleri anlamak için kullanılmadığı, eğitim ve toplum politikaları üzerinde de etkili olduğu anlatılıyor. “Zayıf akıllı” insanların belirlenmesi fikri, zekânın tek ve değişmez bir özellik olduğu varsayımıyla birleştiğinde ayrımcı uygulamaları destekleyebiliyor. Yazarlar burada testlerin sonuçlarından çok, zekânın nasıl tanımlandığı, hangi kültürel becerilerin ölçüldüğü ve ölçümlerin toplumsal kararlar için nasıl kullanıldığı üzerinde duruyor.

Dördüncü bölüm psikiyatrik tanıların sapma ve marjinalleşmeyle ilişkisini ele alıyor. Ruhsal hastalık kategorileri insanların yaşantılarını anlamlandırmak ve tedavi etmek açısından önemli araçlar olabilse de “normal” ile “anormal” arasındaki sınırı belirleyen kurumsal otoritenin nasıl oluştuğu sorgulanıyor. Psikiyatrik tanının yalnızca bir hastalığı betimleyen teknik araç olmadığı, aynı zamanda toplumun kabul edilebilir davranışlara ilişkin sınırlarını da etkileyebildiği gösteriliyor. Böylece tanı, bilgi üretimi ile toplumsal güç arasındaki ilişkinin örneklerinden biri hâline geliyor.

Beşinci bölüm frenoloji ve modern nörogörüntüleme tekniklerini karşılaştırıyor. Frenolojinin zihinsel özellikleri kafatasının biçimi üzerinden açıklama girişimi bilimsel geçerliliğini yitirmiş olsa da, yazarlar eski bir hatanın ortadan kalkmasının benzer düşünme biçimlerinin bütünüyle sona erdiği anlamına gelmediğini savunuyor. Günümüzde beyin görüntüleme teknolojileri, özellikle fMRI, zihinsel süreçleri belirli beyin bölgeleriyle ilişkilendirmede güçlü araçlar sağlıyor. Ancak görüntülerin yorumlanması, istatistiksel eşikler ve teknolojinin sağladığı görsel kesinlik duygusu, bilimsel sonuçların olduğundan daha doğrudan ve kesin algılanmasına yol açabiliyor. Bu nedenle teknoloji ile bilgi arasındaki ilişkinin de eleştirel biçimde değerlendirilmesi gerekiyor.

Altıncı bölüm psikolojide kadınların konumunu inceliyor. Kadınlar uzun süre araştırmanın nesnesi olarak belirli toplumsal ve biyolojik varsayımlar çerçevesinde incelenirken araştırmacı olarak da bilimsel kurumların dışında veya kenarında bırakılıyor. Histeri, hormonlar ve mutluluk ilaçları üzerinden kadın bedeninin ve davranışlarının nasıl tanımlandığı ele alınıyor. Yazarlar kadınların psikolojiye yalnızca araştırma konusu olarak değil, araştırmacı olarak da katılımının önemini vurgularken, cinsiyet farklılıklarının doğal ve değişmez kategoriler olarak kabul edilmesinin taşıdığı sorunları tartışıyor.

Yedinci bölüm psikolojinin ırk konusundaki tarihine odaklanıyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bilimsel ırkçılık, zekâ araştırmaları ve eğitim politikaları üzerinden, psikolojik ölçümlerin ırksal hiyerarşileri desteklemek için nasıl kullanılabildiği inceleniyor. Zekânın toplumsal ve kültürel koşullardan bağımsız, değişmez bir özellik olarak ele alınması eleştirilirken, insanların yaşadığı çevrelerin ve eğitim sistemlerinin psikolojik ölçümlere etkisi gündeme getiriliyor. Böylece “bilimsel” kategorilerin toplumdaki mevcut eşitsizlikleri yalnızca yansıtmakla kalmayıp onları yeniden üretebilme ihtimali ortaya konuyor.

Sekizinci bölüm, psikolojik araştırmalarda Batılı, eğitimli, sanayileşmiş, zengin ve demokratik toplumların —WEIRD toplumlarının— aşırı temsil edilmesi sorununu ele alıyor. Psikoloji insan zihni hakkında evrensel sonuçlara ulaşmayı hedeflerken araştırmaların belirli toplumlarda yoğunlaşması, elde edilen sonuçların bütün insanlığa genellenmesini sorunlu hâle getirebiliyor. Yazarlar kültürlerarası araştırmanın bu problemi çözebileceğini kabul etmekle birlikte, kültürlerarası yöntemlerin de kendi varsayımlarını ve etik sorunlarını taşıdığını belirtiyor. Amaç yalnızca örneklemi çeşitlendirmek değil, “evrensel insan” hakkında nasıl düşündüğümüzü de yeniden değerlendirmek oluyor.

Dokuzuncu bölüm üniversiteleri bilgi üretiminin ve dağıtımının güçlü kurumları olarak ele alıyor. Yükseköğretim eşitsizlikleri azaltmayı amaçlasa bile hangi bilginin değerli kabul edileceğine, hangi araştırmaların yayımlanacağına ve kimlerin bilgi üretme imkânına sahip olacağına ilişkin eşitsizlikleri sürdürebiliyor. Akademik kurumların kendi kanonlarını yeniden üretmesi, çeşitliliğin yalnızca öğrenci ve araştırmacı sayısını artırmakla çözülemeyeceğini gösteriyor. Bilginin üretim ve dolaşım koşullarının da değişmesi gerekiyor.

Sonuç bölümünde yazarlar psikoloji kanonunun dönüştürülmesini, geçmişteki sorunlu isimleri basitçe listeden çıkarmaktan daha geniş bir mesele olarak ele alıyor. Amaç, psikolojinin hangi varsayımlarla çalıştığını, hangi insanların deneyimlerini merkeze aldığını ve hangi kurumların bilgiye meşruiyet kazandırdığını sürekli sorgulayan bir disiplin anlayışı geliştirmek. Yazarların kendi akademik geçmişlerini de eleştiriye dahil etmeleri bu yaklaşımın önemli bir parçasını oluşturuyor. Kendi çalışmalarının ve kurumlarının da söz konusu kanonun içinde yer aldığını kabul ederek, eleştirinin dışarıdan yöneltilen bir suçlama değil, araştırmacının kendi konumunu da sorgulamasını gerektiren bir süreç olduğunu vurguluyorlar.

‘Sömürge Zihinler’ (‘Colonised Minds: Narratives That Shape Psycholog’) böylece psikoloji tarihini yalnızca geçmişteki hataların dökümü olarak sunmuyor. İstatistikten zekâ testlerine, psikiyatrik tanıdan beyin görüntülemeye, kadın ve ırk araştırmalarından üniversitelerin bilgi üretme biçimlerine kadar uzanan örneklerle, psikolojik bilginin toplumsal ve tarihsel koşullardan bağımsız olmadığını gösteriyor. Kitabın temel sorusu da burada belirginleşiyor: İnsan zihnini daha kapsayıcı biçimde anlayabilmek için yalnızca yeni bilgiler üretmek değil, hangi bilgileri neden bilimsel ve önemli kabul ettiğimizi de yeniden düşünmek gerekiyor.

Akira O’Connor, Erin Robbin — Sömürge Zihinler: Psikolojiyi Şekillendiren Anlatılar
Çeviren: Beyza Konuk • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 320 sayfa • 2026

German E. Berrios — Ruhsal Semptomların Tarihi (2026)

German E. Berrios’un bu çalışması, modern psikiyatrinin kullandığı ruhsal belirtilerin ve onları tanımlayan dilin nasıl oluştuğunu araştırıyor. Halüsinasyon, sanrı, obsesyon, anksiyete, depresyon, bellek ve bilinç bozukluğu gibi belirtilerin tarih boyunca değişmez olgular olarak mı kaldığı, yoksa onları anlamlandıran kavramların dönemlerin insan ve zihin tasavvurlarıyla birlikte mi değiştiği sorusunu merkeze alıyor. Berrios, tanımlayıcı psikopatolojinin tarihini eski kuramların kronolojisi olarak değil, bugünkü klinik dilin nasıl kurulduğunu sorgulayan bir araştırma olarak ele alıyor.

‘Ruhsal Semptomların Tarihi’ (‘The History of Mental Symptoms’), özellikle XIX. yüzyıl ve sonrasına odaklanıyor. Berrios bu dönemi, Gaston Bachelard’ın “epistemolojik kopuş” ve “yeniden şekillenme” kavramlarından esinlenerek, delilik söyleminde önemli bir dönüşümün yaşandığı dönem olarak değerlendiriyor. Ona göre tanımlayıcı psikopatoloji, yalnızca hastada gözleneni kaydeden nötr bir dil değil; gözlemci, hasta ve belirti arasındaki ilişkiyi kuran kavramsal bir sistem oluşturuyor.

Kitabın biliş ve bilinç bölümünde algı ve düşünce bozuklukları, sanrılar, obsesyonlar ve kompulsiyonlar, bilişsel bozukluklar, bellek ve bilinç bozuklukları ele alınıyor. Berrios, bugün yerleşik görünen bu kavramların hazır ve değişmez kategoriler olmadığını gösteriyor. Aynı davranışın farklı dönemlerde farklı sözcüklerle açıklanabileceğini ortaya koyuyor. Duygudurum bölümünde anksiyete, duygulanım bozuklukları ve anhedoni incelenirken, XIX. yüzyıl psikiyatrisinin başlangıçta entelektüel işlevlere daha fazla ağırlık verdiği gösteriliyor.

İrade ve eylem bölümünde irade bozuklukları, yorgunluk hissi, katalepsi, katatoni, stupor, tremor, rijidite, akatizi ve stereotipi gibi belirtilerin kavramsal tarihleri izleniyor. Son bölümde kişilik bozuklukları ve kendine zarar verme davranışı ele alınıyor. Berrios, geçmişteki ruh hekimlerinin klinik gözlemlerini dönemin tıp anlayışı, felsefi varsayımları ve toplumsal koşullarıyla birlikte değerlendiriyor.

‘Ruhsal Semptomların Tarihi’nin temel sonucu, psikiyatri dilinin nötr ve değişmez bir aynadan ibaret olmadığı fikri oluyor. Belirti ile onu adlandıran sözcük ve gözlenen davranış ile ona yüklenen anlam arasındaki ilişki tarih içinde yeniden kuruluyor. Bu nedenle psikopatolojinin tarihini bilmek, bugün kullandığımız tanımların güvenilirliğini ve sınırlarını sorgulamaya da yarıyor. Berrios böylece semptomların tarihini, modern psikiyatrinin kendi kavramlarını eleştirel biçimde yeniden değerlendirmesini sağlayan temel bir araç olarak konumlandırıyor. Tarih, klinik dilin sınırlarını yeniden düşündürüyor.

German E. Berrios — Ruhsal Semptomların Tarihi: XIX. Yüzyıldan Günümüze Tanımlayıcı Psikopatoloji
Çeviren: Mehmet Bulgen • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 640 sayfa • 2026

Charles Pépin — Geçmişle Yaşamak (2026)

Charles Pépin’in bu eseri, geçmişi değiştirilemez olaylar dizisi olarak değil, her hatırlayışta yeniden anlam kazanan canlı bir deneyim olarak ele alıyor. Yazar, belleğin yalnızca yaşananları saklayan pasif bir arşiv olmadığını; kimliğimizi, seçimlerimizi ve geleceğe bakışımızı sürekli yeniden şekillendiren yaratıcı bir güç olduğunu savunuyor. Felsefe, psikoloji ve sinirbilimden yararlanarak geçmişle sağlıklı bir ilişki kurmanın imkânlarını araştırıyor.

‘Geçmişle Yaşamak’ (‘Vivre Avec Son Passé’), belleğin işleyişine dair yerleşik kabulleri sorgulayarak başlıyor. Anılar, eksiksiz biçimde korunan kayıtlar değil; bugünkü deneyimlerimiz, duygularımız ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda yeniden kurulan anlatılardır. Bu nedenle geçmiş, değişmeyen bir yük olmaktan çok, her yeni deneyimle farklı anlamlar kazanan dinamik bir süreç hâline geliyor.

Pépin, Henri Bergson’un süre kavramından Marcel Proust’un istemsiz hafıza anlayışına kadar uzanan düşünsel bir çerçeve kuruyor. Felsefi tartışmaları modern sinirbilimin bulgularıyla bir araya getirerek belleğin hem biyolojik hem de yorumlayıcı yönünü açıklıyor. Böylece geçmişi anlamanın, yalnızca olanı hatırlamak değil, yaşananları bugünün ışığında yeniden değerlendirmek olduğunu gösteriyor.

Eser, travmaların ve acı hatıraların yaşam üzerindeki etkisini de ele alıyor. Yazar, geçmişi inkâr etmenin ya da ona saplanıp kalmanın çözüm olmadığını; yaşananları yeni anlamlarla yorumlayabilmenin bireysel gelişimin temel koşullarından biri olduğunu savunuyor. Nostaljinin idealize edici tuzaklarına dikkat çekerken, anıları bugünü zenginleştiren bir kaynak olarak değerlendirmeyi öneriyor.

Kitap boyunca spor, sanat ve gündelik yaşamdan örnekler kullanılarak deneyimlerin gelecekteki kararlarımızı nasıl beslediği gösteriliyor. Geçmiş, insanı geriye çeken bir zincir değil; yaratıcılığı, öğrenmeyi ve dayanıklılığı besleyen bir birikim olarak yeniden tanımlanıyor.

Sonuç olarak ‘Geçmişle Yaşamak’, bellek, kimlik ve zaman üzerine düşündüren felsefi bir deneme niteliğinde. Charles Pépin, geçmişle hesaplaşmaktan çok onunla üretken bir ilişki kurmayı önererek, anıları geleceği kuran yaratıcı bir güç olarak yeniden yorumluyor. Felsefeyi psikoloji ve sinirbilimle buluşturan eser, geçmişi yük değil, yaşamı derinleştiren vazgeçilmez bir kaynak olarak görmeye davet ediyor.

Charles Pépin — Geçmişle Yaşamak
Çeviren: Ezgi Uğur • Serenad Yayınları
Psikoloji • 216 sayfa • 2026

Sinan Alper — Yanlış Bilgi Üzerine (2026)

Sinan Alper’in ‘Yanlış Bilgi Üzerine adlı çalışması, yanlış bilginin yalnızca bilgi eksikliğinden kaynaklanmadığını; insan zihninin işleyişi, toplumsal dinamikler ve dijital çağın iletişim biçimleriyle yakından bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Yazar, sahte haberlerden komplo teorilerine, paranormal inançlardan sahte bilimlere kadar uzanan geniş bir alanı bilimsel araştırmalar ışığında inceleyerek neden hepimizin yanlış bilgiye açık olabileceğini açıklıyor.

Kitap, öncelikle yanlış bilginin ne olduğu ve hangi ölçütlerle ayırt edilebileceği sorusuna odaklanıyor. Bilimsel düşüncenin temel ilkeleri olan yanlışlanabilirlik ve parsimoni (yalınlık) kavramları üzerinden, iddiaların nasıl değerlendirilmesi gerektiği gösteriliyor. Böylece okura yalnızca yanlış bilgiyi tanıtmak değil, onu sorgulayabilecek eleştirel düşünme araçları kazandırmak amaçlanıyor.

Alper, “post-truth” çağında duyguların ve kimliklerin çoğu zaman olgulardan daha etkili hâle geldiğini vurguluyor. Yanlış bilginin yalnızca kasıtlı manipülasyonlarla değil, insanların ait oldukları grupları koruma, mevcut inançlarını doğrulama ve belirsizlik karşısında anlam arama eğilimleriyle de güç kazandığını gösteriyor.

Kitabın dikkat çekici bölümlerinden biri, yanlış bilginin evrimsel psikolojisine ayrılıyor. Yazar, insan beyninin mutlak gerçeği bulmak için değil, hayatta kalmayı ve toplumsal iş birliğini kolaylaştıracak biçimde evrimleştiğini savunuyor. Bu nedenle doğru olmayan bazı inançların bile belirli koşullarda uyum sağlayıcı olabileceğini; gerçeği değerlendirme biçimimizin sosyal ilişkiler, grup aidiyeti ve ortak hareket etme ihtiyacı tarafından şekillendirildiğini tartışıyor.

Eser, yanlış bilgiye inanmayı etkileyen ulusal ve bireysel faktörleri de inceliyor. Eğitim düzeyi, bilişsel önyargılar, siyasal kutuplaşma, kurumsal güven ve kültürel ortam gibi değişkenlerin yanlış bilgiye açıklığı nasıl etkilediği araştırma bulgularıyla ele alınıyor. Böylece yanlış bilginin tek bir nedene indirgenemeyecek karmaşık bir olgu olduğu gösteriliyor.

Son bölümde sosyal medya ve yapay zekâ teknolojilerinin yanlış bilginin üretimini ve dolaşımını nasıl hızlandırdığı değerlendiriliyor. Ancak yazar, çözümün yalnızca teknolojik denetimden ibaret olmadığını; eleştirel düşünme becerilerinin geliştirilmesi, bilimsel yöntemin anlaşılması ve sağlıklı kamusal tartışma kültürünün güçlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Sonuç olarak ‘Yanlış Bilgi Üzerine’, yanlış bilginin psikolojik, toplumsal ve teknolojik kökenlerini birlikte ele alan; komplo teorileri, sahte haberler ve sahte bilimlerin neden ikna edici görünebildiğini bilimsel verilerle açıklayan kapsamlı bir başvuru niteliği taşıyor. Okuru yalnızca yanlış bilgiyi tanımaya değil, kendi düşünme süreçlerini de sorgulamaya davet eden önemli bir çalışma.

Sinan Alper — Yanlış Bilgi Üzerine: Sahte Haberler, Komplo Teorileri, Paranormal İnançlar ve Sahte Bilimler
• Akademim Yayıncılık
Psikoloji • 132 sayfa • 2026

Peter Toohey — Can Sıkıntısının Tarihi (2026)

Peter Toohey’nin bu çalışması, can sıkıntısını yalnızca modern yaşamın olumsuz bir duygusu olarak değil, insanlık tarihinin farklı dönemlerinde değişen anlamlar kazanmış kültürel ve psikolojik bir deneyim olarak ele alıyor. Yazar, can sıkıntısının bireysel bir zayıflık ya da patoloji olmadığını; toplumsal koşullar, düşünce biçimleri ve insan zihninin işleyişiyle yakından bağlantılı bir olgu olduğunu savunuyor.

‘Can Sıkıntısının Tarihi’ (‘Boredom: A Lively History’), can sıkıntısının tarihsel serüvenini Antik Çağ’dan günümüze uzanan geniş bir perspektifte inceliyor. Toohey, Antik Yunan ve Roma dünyasındaki atalet anlayışından Orta Çağ keşişlerinin acedia olarak tanımladığı ruhsal durgunluğa, Rönesans ve Aydınlanma dönemlerinden modern kent yaşamına kadar uzanan süreçte can sıkıntısının geçirdiği dönüşümü ortaya koyuyor. Böylece bu duygunun her dönemde farklı toplumsal ve kültürel anlamlarla yüklendiğini gösteriyor.

Eser, edebiyat ve sanat tarihinden çok sayıda örneği analiz ediyor. Albrecht Dürer’in “Melencolia I” gravürü, Gonçarov’un ‘Oblomov’u, Charles Baudelaire’in modern kent deneyimi ve Orhan Pamuk’un İstanbul anlatıları gibi eserler üzerinden can sıkıntısının estetik ve düşünsel yansımaları inceleniyor. Bu örnekler, sıkıntının yalnızca bireysel bir ruh hâli değil, belirli tarihsel dönemlerin ortak deneyimlerinden biri olduğunu ortaya koyuyor.

Toohey, psikoloji ve nörobilim bulgularını da tarihsel analizle birleştiriyor. Basit can sıkıntısıyla depresyon ya da melankoli arasındaki farkı açıklayarak bu kavramların sıklıkla birbirine karıştırıldığını vurguluyor. Ona göre can sıkıntısı, zihnin çevredeki tekdüzeliği fark ederek yeni uyaranlar, yeni deneyimler ve yeni amaçlar aramasını sağlayan doğal bir uyarı mekanizmasıdır. Bu yönüyle değişimi teşvik eden uyarlanabilir bir işleve sahiptir.

Kitap, modern toplumun hız, tüketim ve sürekli uyarılma beklentisinin can sıkıntısını bütünüyle ortadan kaldırmadığını; aksine ona yeni biçimler kazandırdığını ileri sürüyor. Sürekli meşgul olma arzusu ile anlam arayışı arasındaki gerilim, çağdaş insanın temel deneyimlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Toohey, can sıkıntısını kaçınılması gereken bir boşluk değil, yaratıcılığı, düşünmeyi ve yenilenmeyi mümkün kılan bir eşik olarak yeniden yorumluyor.

Sonuç olarak ‘Can Sıkıntısının Tarihi’, sanat, edebiyat, tarih, felsefe ve nörobilimi bir araya getirerek can sıkıntısının insan deneyimindeki yerini çok yönlü biçimde açıklıyor. Eser, bu sıradan görünen duygunun kültürel tarihini ve zihinsel işlevini anlamak isteyenler için özgün ve disiplinlerarası bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Peter Toohey — Can Sıkıntısının Tarihi
Çeviren: Utku Özer • Serenad Yayınları
İnceleme • 216 sayfa • 2026

Mark Haselgrove — Öğrenme (2026)

Mark Haselgrove’un ‘Öğrenme’ adlı çalışması, öğrenmeyi yalnızca insanlara özgü bir zihinsel yetenek olarak değil, hayvanlar âleminin büyük bölümünde gözlemlenen temel bir uyum mekanizması olarak ele alıyor. Yazar, öğrenmenin deneyim sonucunda ortaya çıkan görece kalıcı davranış değişikliklerini ifade ettiğini vurgulayarak, psikoloji ve sinirbilimin en temel araştırma alanlarından birine kapsamlı fakat anlaşılır bir giriş sunuyor.

‘Öğrenme’ (‘Learning’), öncelikle öğrenmenin ne olduğu ve ne olmadığı sorusunu açıklığa kavuşturuyor. İçgüdü, olgunlaşma ve kısa süreli davranış değişiklikleri ile öğrenme arasındaki farklar ele alınırken, öğrenmenin çevreyle etkileşim sayesinde organizmanın gelecekteki davranışlarını değiştiren bir süreç olduğu gösteriliyor. İnsanlardan böceklere kadar pek çok canlı türünde gözlenen öğrenme örnekleri, bu yeteneğin yaşamı sürdürme açısından taşıdığı önemi ortaya koyuyor.

Haselgrove, öğrenmenin temel mekanizmalarını büyük ölçüde klasik koşullanma ve araçsal (edimsel) koşullanma kuramları üzerinden açıklıyor. Pavlov’un deneylerinden Skinner’ın çalışmalarına uzanan süreçte, canlıların uyaranlar arasında nasıl ilişkiler kurduğu ve davranışlarının ödül ya da ceza yoluyla nasıl biçimlendiği ayrıntılı biçimde inceleniyor. Böylece öğrenmenin yalnızca tekrarın değil, deneyimlerin sonuçlarını değerlendirme becerisinin de ürünü olduğu gösteriliyor.

Eser, çağrışımsal öğrenmenin ötesine geçerek organizmaların yer ve zaman hakkında nasıl bilgi edindiklerini de ele alıyor. Bilişsel haritalar, mekânsal yön bulma ve zamansal beklentiler gibi süreçler, öğrenmenin yalnızca basit uyarıcı-tepki ilişkilerinden ibaret olmadığını ortaya koyuyor. Bu bulgular, hayvanların çevrelerini zihinsel olarak temsil edebildiklerini ve davranışlarını buna göre düzenleyebildiklerini gösteriyor.

Kitabın dikkat çekici bölümlerinden biri, öğrenmenin olumsuz sonuçlarına ayrılıyor. Tedavi sırasında gelişen koşullu mide bulantıları, bağımlılık süreçleri ve bazı uyumsuz davranışlar, normal öğrenme mekanizmalarının beklenmedik etkileri olarak değerlendiriliyor. Böylece öğrenmenin her zaman yararlı sonuçlar üretmediği, kimi zaman psikolojik sorunların gelişimine de katkıda bulunabildiği vurgulanıyor.

Son bölümlerde sosyal öğrenme, taklit, gözlem yoluyla öğrenme ve ayna nöronlar gibi güncel araştırma alanları ele alınıyor. İnsanların ve diğer hayvanların yalnızca kendi deneyimlerinden değil, başkalarının davranışlarını izleyerek de bilgi edinebildikleri gösteriliyor. Bununla birlikte yazar, öğrenmenin tek bir kuramla açıklanamayacak kadar karmaşık olduğunu; bilişsel süreçler, sinir sistemi ve evrimsel uyum mekanizmalarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Sonuçta eser, öğrenmenin hafıza, dil, zekâ ve davranışın temelinde yer alan vazgeçilmez bir süreç olduğunu göstererek klasik kuramlarla modern psikoloji ve sinirbilim bulgularını bir araya getiriyor. Kısa hacmine rağmen, öğrenmenin nasıl gerçekleştiğini, neden bazen beklenmedik sonuçlar doğurduğunu ve canlıların çevrelerine uyum sağlamasında neden merkezi bir rol oynadığını açık, sistematik ve güncel örneklerle açıklayan güçlü bir giriş kitabı niteliği taşıyor.

Mark Haselgrove — Öğrenme
Çeviren: Menekşe Arık • İş Kültür Yayınları
Psikoloji • 128 sayfa • 2026

Ichiro Kishimi — Sıradan Olma Cesareti (2026)

Ichiro Kishimi’nin ‘Sıradan Olma Cesareti’, modern yaşamın bireyi sürekli daha başarılı, daha görünür ve daha “özel” olmaya zorlayan beklentilerini sorgulayan psikolojik ve felsefi bir eser. Yazar, Alfred Adler’in bireysel psikoloji yaklaşımından hareketle, mutluluğun olağanüstü başarılar elde etmekte değil, kişinin kendisini başkalarının beklentilerinden bağımsız biçimde kabul edebilmesinde yattığını savunuyor.

Kitabın çıkış noktası, çağdaş insanın tükenmişlik duygusunun yalnızca yoğun çalışma temposundan değil, sürekli kıyaslanma, rekabet etme ve onay arama baskısından kaynaklandığı düşüncesi. Kishimi’ye göre insanlar çoğu zaman kendi yaşamlarını yaşamak yerine toplumun başarı ölçütlerini içselleştiriyor; böylece değeri, statüye, üretkenliğe ve başkalarının takdirine bağlayan bitmek bilmeyen bir yarışın içine sürükleniyor. Eser, bu döngünün psikolojik ve varoluşsal sonuçlarını ele alıyor.

Merkezde yer alan “sıradan olma cesareti” kavramı ise başarısızlığa razı olmak anlamına gelmiyor. Kishimi, sıradanlığı kişinin kendisini diğer insanlardan üstün ya da aşağı görme ihtiyacından vazgeçmesi, kendi sınırlarını kabul etmesi ve yaşamını dış onay yerine içsel değerlere göre kurması olarak tanımlıyor. Böylece özgürlüğün, sürekli dikkat çekmeye çalışmaktan değil, rekabetin belirlediği kimlikten uzaklaşabilmekten doğduğunu ileri sürüyor.

Kitap ayrıca insan ilişkilerine de odaklanıyor. Başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışmanın bağımlılık yaratan bir yaşam biçimine dönüşebileceğini savunan Kishimi, sağlıklı ilişkilerin ancak bireyin kendi yaşam sorumluluğunu üstlenmesi ve başkalarının yargılarının belirleyiciliğinden kurtulmasıyla kurulabileceğini öne sürüyor. Kendini kabul etme, başkalarını olduğu gibi kabul edebilmenin de ön koşulu olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Sıradan Olma Cesareti’ (‘The Courage to Be Ordinary’), mutluluğu başarı, üstünlük ya da toplumsal görünürlükte arayan anlayışa karşı çıkarak, bireyin kendi değerleri doğrultusunda yaşayabilmesini gerçek özgürlüğün temeli olarak gören bir yaklaşım geliştiriyor. Adlerci psikolojiyi felsefi bir dille yorumlayan eser, sıradan olmayı bir eksiklik değil, insanın kendisiyle barışmasını sağlayan bilinçli bir tercih olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Ichiro Kishimi — Sıradan Olma Cesareti
Çeviren: Selda Terek • Destek Yayınları
Psikoloji • 248 sayfa • 2026

Svend Brinkmann — Deneyim Toplumunda Hayatta Kalmak (2026)

Svend Brinkmann ‘Deneyim Toplumu’nda, çağdaş yaşamın giderek daha fazla “kişisel deneyim” kavramı etrafında örgütlendiğini savunuyor. Alışverişten eğitime, sağlık hizmetlerinden siyasete kadar hemen her alanın bireyin öznel memnuniyetine göre değerlendirilmeye başlamasının yalnızca kültürel bir değişim olmadığını; etik, psikolojik ve toplumsal sonuçlar doğuran köklü bir dönüşümü yansıttığını ileri sürüyor. Brinkmann’a göre modern insan, dünyayı olduğu gibi kavramaktan çok, onu kendisine nasıl hissettirdiği üzerinden değerlendirmeye alışıyor; böylece gerçeklikle kurduğu ilişki giderek öznel deneyimlerin dar çerçevesine sıkışıyor.

Kitabın ilk bölümünde yazar, “deneyim toplumu” dediği olguyu tanımlıyor. Günümüzde sıradan eylemler bile birer “deneyim” olarak sunuluyor; tüketim kültürü ve deneyim ekonomisi, ürünlerden çok yaşantılar pazarlıyor. Eğitim, çalışma hayatı, turizm ve kamusal hizmetler dahi bireylerin memnuniyetini artıracak deneyimler üretme hedefiyle yeniden biçimleniyor. Brinkmann, bu eğilimin insanları sürekli yeni uyarıcılar, hazlar ve unutulmaz anlar peşinde koşmaya yönelttiğini; böylece yaşamın kendi gerçekliğinin, deneyim üretme baskısının gölgesinde kaldığını gösteriyor.

İkinci bölüm, deneyim toplumunun bilgi ve ahlâk anlayışı üzerindeki etkilerini inceliyor. “O senin görüşün” anlayışının yaygınlaşmasıyla nesnel doğruluk, ortak değerler ve akıl yürütme geri plana itiliyor; kişisel deneyim ve bireysel hisler neredeyse tartışılamaz ölçütler hâline geliyor. Brinkmann’a göre bu durum yalnızca psikolojinin gündelik yaşama aşırı nüfuz etmesinden kaynaklanmıyor; aynı zamanda bireyleri ortak dünyadan uzaklaştırarak ahlâki sorumluluğu da zayıflatıyor. Eğer her şey kişisel deneyime indirgenirse, başkalarıyla paylaşılabilecek ortak bir gerçeklik zemini giderek daralıyor.

Son bölümde yazar, deneyim toplumunun ötesine geçmenin imkânlarını tartışıyor. İnsanların dünyayla yalnızca öznel yaşantıları aracılığıyla değil, akıl, beden, pratik eylem ve ortak sorumluluklar üzerinden de ilişki kurabileceğini savunuyor. Hayatın değerini sürekli haz, tatmin ve olumlu deneyim üretme kapasitesiyle ölçmenin insanı kendi öznelliğinin içine hapsettiğini; buna karşılık dikkatini yeniden dış dünyaya, başkalarına ve ortak gerçekliğe yönelten bir yaşam anlayışının daha sağlam etik temeller sunduğunu gösteriyor. Böylece deneyimin önemini tümüyle reddetmeden, onu hayatın tek ölçütü hâline getiren anlayışı eleştiriyor.

Sonuç olarak ‘Deneyim Toplumunda Hayatta Kalmak: Öznelliğin Ötesinde Yaşam’ (‘The Experience Society: Life Beyond Subjectivity’), çağdaş kültürde “deneyim” kavramının nasıl merkezî bir konuma yükseldiğini ve bunun birey ile dünya arasına görünmez bir mesafe koyduğunu ortaya koyuyor. Brinkmann, mutluluğu ve memnuniyeti sürekli optimize etmeye çalışan yaşam anlayışının insanı daha özgür değil, daha kırılgan ve daha yabancı hâle getirdiğini savunuyor; okuru, öznel deneyimin sınırlarını aşarak dünyayla daha gerçekçi, daha sorumlu ve daha ortak bir ilişki kurmayı yeniden düşünmeye çağırıyor.

Svend Brinkmann — Deneyim Toplumunda Hayatta Kalmak: Öznelliğin Ötesinde Yaşam
Çeviren: Mercan Yurdakuler • İletişim Yayınları
İnceleme • 80 sayfa • 2026

Barbara Streidl — Can Sıkıntısı (2026)

Barbara Streidl bu kısa fakat yoğun çalışmasında, modern toplumun en olumsuz duygularından biri olarak görülen can sıkıntısını yeniden değerlendiriyor. Sürekli üretken olmayı, zamanı eksiksiz değerlendirmeyi ve meşgul görünmeyi erdem sayan günümüz kültüründe can sıkıntısı çoğu zaman bir başarısızlık ya da boşluk olarak algılanıyor. Streidl ise bu yaygın yargıya karşı çıkarak can sıkıntısının yalnızca katlanılması gereken bir ruh hâli olmadığını, düşünmeye, hayal kurmaya ve yaratıcılığa kapı açan önemli bir deneyim olduğunu gösteriyor.

‘Can Sıkıntısı’ (‘Langeweile’), can sıkıntısının tarih boyunca nasıl algılandığını ve farklı dönemlerde hangi anlamlarla yüklendiğini inceliyor. Bir zamanlar ahlaki bir kusur ya da tembellik belirtisi olarak görülen bu deneyimin, modern çağda hız, verimlilik ve sürekli meşguliyet ideolojisiyle daha da olumsuz bir konuma itildiğini ortaya koyuyor. Dijital teknolojiler, sosyal medya ve kesintisiz uyarıcı akışı sayesinde insanların en küçük boşlukları bile doldurmaya alıştığını; böylece can sıkıntısıyla yüzleşme fırsatının giderek ortadan kalktığını vurguluyor.

Streidl’e göre can sıkıntısı her zaman zararlı değildir. Özellikle dış uyaranların azaldığı anlarda zihnin serbestçe dolaşabilmesi, yeni fikirlerin doğmasına, hayal gücünün gelişmesine ve kişinin kendisiyle daha derin bir ilişki kurmasına imkân tanıyor. Hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünen bu zamanlar, aslında yaratıcılığın ve içsel yenilenmenin sessiz hazırlık evreleri olabiliyor. Bu nedenle can sıkıntısını bütünüyle ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, onun sunduğu düşünme ve dinlenme alanını korumanın bireysel olduğu kadar kültürel bir değer taşıdığını savunuyor.

Kitap aynı zamanda üretkenlik baskısının psikolojik sonuçlarını da ele alıyor. Sürekli performans göstermeye zorlanan bireylerin boş zamanı bile verimli kullanılması gereken bir yatırım olarak görmeye başladığını; bunun ise dinlenme, hayal kurma ve zihinsel esneklik kapasitesini zayıflattığını belirtiyor. Can sıkıntısına bilinçli biçimde izin vermenin, bu baskıya karşı küçük ama etkili bir direnç geliştirmeyi sağladığını; insanın zamanla kurduğu ilişkiyi daha özgür ve dengeli hâle getirdiğini gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Can Sıkıntısı’, sıkıcılığın ya da ataletin savunusunu yapmaktan çok, can sıkıntısının çoğu zaman bastırılan yaratıcı ve dönüştürücü potansiyelini görünür kılıyor. Barbara Streidl, hiçbir şey yapmamanın her zaman zaman kaybı anlamına gelmediğini; bazen tam da bu duraklama anlarının yeni düşüncelerin, yaratıcı keşiflerin ve daha sağlıklı bir yaşam ritminin başlangıcı olabildiğini anlatıyor. Böylece can sıkıntısını aşılması gereken bir eksiklik olarak değil, modern yaşamın hızına karşı denge kurmayı sağlayan değerli bir insanlık deneyimi olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Barbara Streidl — Can Sıkıntısı
Çeviren: Levent Tayla • Ayrıntı Yayınları
Psikoloji • 100 sayfa • 2026

Thierry Gallois — Paranın Psikolojisi (2026)

Thierry Gallois’nin parayı yalnızca ekonomik bir araç olarak değil, çocukluktan itibaren aile ilişkileri, duygular ve toplumsal değerlerle örülen psikolojik bir olgu olarak ele aldığı disiplinlerarası bir çalışma. ‘Paranın Psikolojisi’ (‘Psychologie de l’argent’), bireyin parayla kurduğu ilişkinin gelir düzeyinden çok, erken dönem yaşantılar, aile içi mesajlar, sevgi, güven, suçluluk, güç ve özsaygı gibi etkenler tarafından biçimlendiğini savunuyor. Bu nedenle para karşısındaki davranışlar yalnızca rasyonel tercihler değil, çoğu zaman bilinçdışı çatışmaların ve öğrenilmiş kalıpların dışavurumu olarak değerlendiriliyor.

İlk bölümlerde para eğitiminin aile içinde nasıl şekillendiği inceleniyor. Paranın tabu hâline getirilmesi, aile sırlarıyla ilişkilendirilmesi ya da toplumsal başarı ve saygınlığın temel ölçütü olarak sunulması, bireyin gelecekteki para algısını belirleyen güçlü deneyimler olarak yorumlanıyor. Çocukların parayla tanışma sürecinde açık iletişimin önemi vurgulanıyor; harçlık, hırsızlık ve sorumluluk gibi konuların cezalandırıcı değil öğretici bir yaklaşımla ele alınması gerektiği savunuluyor. Kitap, çocuklukta edinilen bu ilk temsil ve inançların yetişkinlikte harcama alışkanlıklarından tasarruf anlayışına kadar uzanan geniş bir davranış repertuvarını etkilediğini gösteriyor.

Gallois, para ile kişilerarası ilişkiler arasındaki bağı da ayrıntılı biçimde tartışıyor. Özellikle çift ilişkilerinde para, yalnızca ortak yaşamın finansal boyutu değil; güç dengelerinin, bağımsızlık arayışının ve güven duygusunun da önemli bir göstergesi hâline geliyor. Ortak ya da ayrı hesap tercihleri, harcama alışkanlıkları ve ekonomik kararların paylaşımı, ilişkinin psikolojik dinamikleriyle birlikte değerlendiriliyor. Satın alma davranışının da yalnızca ihtiyaçları karşılamadığı; kimlik kurma, sevgi gösterme, toplumsal statü kazanma ya da duygusal boşlukları telafi etme işlevleri üstlenebildiği ortaya konuyor.

Kitabın önemli bir bölümü parayla bağlantılı aşırı davranış biçimlerine ayrılıyor. Cimrilik, savurganlık, dürtüsel alışveriş, kumar, kredi bağımlılığı ve sürekli daha fazlasını isteme eğilimi; psikanalitik ve bilişsel psikoloji perspektiflerinden açıklanıyor. Bu davranışların ardında kaygıyı azaltma, kontrol duygusunu koruma, heyecan arama ya da eksiklik hissini telafi etme gibi psikolojik gereksinimlerin bulunduğu gösteriliyor. Klinik örnekler aracılığıyla obsesif para biriktirme ile kontrol kaybına dayalı aşırı tüketimin, görünüşte zıt olsalar da benzer duygusal kökenlerden beslendiği vurgulanıyor. Kumarın ve borçlanmanın zamanla haz veren etkinliklerden zorlayıcı bağımlılıklara dönüşebileceği; ani servet, miras ya da piyango kazançlarının ise beklenen mutluluğu getirmek yerine kimlik krizleri ve sosyal uyum sorunları yaratabileceği tartışılıyor.

Son bölümde Gallois, parayla daha sağlıklı bir ilişki kurmanın yolunun daha fazla kazanmaktan değil, ona yüklenen anlamları fark etmekten geçtiğini savunuyor. Para ne mutluluğun tek kaynağı ne de bütün sorunların çözümüdür; çoğu zaman sevgi, güvenlik, başarı ya da değer görme ihtiyacının simgesine dönüşmektedir. Yazar, bireyin irrasyonel para inançlarını sorgulamasını, ekonomik kararlarını kişisel değerleriyle uyumlu hâle getirmesini ve aile içinde para üzerine açık iletişim kurmasını öneriyor. Böylece kitap, parayı yalnızca ekonomik yaşamın değil, benlik, aile ve toplumsal ilişkilerin merkezinde yer alan güçlü bir psikolojik gösterge olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Thierry Gallois — Paranın Psikolojisi
Çeviren: Şeyma Gümüş • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 184 sayfa • 2026