David F. Marley — Korsanların Günlük Hayatı (2026)

David F. Marley ‘Korsanların Günlük Hayatı’nda, Karayipler’de korsanlığın altın çağı olan 1650-1720 dönemini, efsanelerin ardındaki gündelik yaşamın ayrıntıları üzerinden inceliyor. Korsanları yalnızca gemilere saldıran maceracılar olarak değil, yaşayan ve örgütlenen insanlar olarak ele alıyor. İspanyol, Fransız, Hollanda ve İngiliz arşivlerinin yanı sıra korsan sorguları, mağdur ifadeleri ve resmi kayıtlardan yararlanarak bu dünyanın izini sürüyor.

Marley, korsanların denizde ve karada zamanlarını nasıl geçirdiğini inceliyor. Buradan korsanlığın sürekli bir yağma faaliyeti olmadığı, mevsimsel bir uğraş olduğu ve zamanlarının önemli bir bölümünü karada geçirdikleri görülüyor. Gemideki yaşam ise yelken ve halatların bakımı, geminin onarılması, nöbet, seyir ve uzun yolculukların tekdüzeliğiyle şekilleniyor. Beslenmeden de bahsediliyor; yiyecek ve içeceklerin niteliği, taze gıdaya erişim ve saklama koşulları ele alınıyor.

Marley, korsanların gemilerini, silahlarını ve seyir tekniklerini de inceliyor. Yağma ise hedef seçimi, ticaret yolları, ele geçirilen mallar ve paylaşım üzerinden korsan ekonomisinin temel unsurlarını oluşturuyor. Esirlere uygulanan şiddet ve işkence de anlatılıyor. Böylece korsanlığın yalnızca özgürlük ve macera imgeleriyle açıklanamayacağı, ekonomik çıkar ile şiddetin iç içe geçtiği bir düzen olduğu ortaya çıkıyor.

‘Korsanların Günlük Hayatı’ (‘Daily Life of Pirates’), korsan topluluklarının kendi içindeki ilişkilere de odaklanıyor. Kurallar, roller, liderlik biçimleri ve anlaşmalar, korsan dünyasının başıboş olmadığını gösteriyor. Mizah, gündelik konuşmalar, dini tutumlar, sığınaklar ve limanlarla ilişkiler de bu dünyanın parçaları olarak ele alınıyor. Marley, korsanları yalnızca ünlü kaptanların hikâyeleri üzerinden anlatmıyor; sorgulamalar ve mağdur ifadeleriyle sıradan korsanların koşullarına ulaşıyor.

İspanyol, Fransız, Hollanda ve İngiliz dünyaları arasındaki bağlantılar, korsanlığın ulusal sınırları aşan yapısını ortaya koyuyor. Korsanlık ile devlet destekli özel savaşçılık arasındaki geçişkenlik de önem kazanıyor. Böylece korsanlık, dönemin savaşları, ticaret ağları ve sömürge düzeniyle bağlantılı bir olgu olarak görülüyor.

Sonuçta ‘Korsanların Günlük Hayatı’, korsanlık tarihini romantikleştirmek yerine onun maddi, toplumsal ve şiddet içeren gerçekliğini görünür kılıyor. Yiyeceklerden silahlara, seyir tekniklerinden yağma ve esir alma yöntemlerine uzanan ayrıntılar, bu hayatın nasıl sürdürüldüğünü gösteriyor. Marley, korsanların efsanevi görüntüsünün arkasındaki gerçek insanları ve gündelik düzeni ortaya çıkararak korsanlık dünyasına çok boyutlu, ayrıntılı bir tarihsel bakış sunuyor.

David F. Marley — Korsanların Günlük Hayatı
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 392 sayfa • 2026

Slavoj Žižek, Eric Santner, Kenneth Reinhard — Komşu (2026)

Slavoj Žižek, Eric L. Santner ve Kenneth Reinhard’ın bu kitabı, “komşunu kendin gibi sev” buyruğunu modern siyaset ve etik içinden yeniden düşünerek teolojik olanın seküler siyasette neden ortadan kaybolmadığını araştırıyor. Freud’un bu buyruğa duyduğu şaşkınlıktan hareket eden yazarlar, komşuyu yalnızca sevilecek biri değil, benlik ile öteki arasındaki sınırları bozan tekinsiz bir figür olarak ele alıyor. Böylece sevgi ile nefret, dayanışma ile dışlama, etik ile şiddet arasındaki gerilim görünür hale geliyor.

Kitabın temel iddiası, modernleşmeyle birlikte dinin siyasetten bütünüyle çekildiği varsayımının sorgulanması gerektiği yönünde. Siyasal düzenler kendilerini seküler ve rasyonel olarak tanımlasalar bile egemenlik, topluluk, düşmanlık ve evrensellik gibi meselelerde teolojik mantıklar işlemeye devam ediyor. Siyasal teoloji yalnızca dinin siyasete müdahalesini değil, siyasal kavramların içinde süren teolojik boyutu da inceliyor.

Kenneth Reinhard’ın metni, Carl Schmitt’in siyaseti dost ile düşman ayrımı üzerinden düşünmesine karşılık, komşu kavramını siyasal ilişkinin ekseni olarak öne çıkarıyor. Reinhard, komşunun yalnızca aynı topluluğa ait kişi olmadığını; öznenin karşısına çıkan ve onu kendi sınırlarıyla yüzleştiren bir öteki olduğunu tartışıyor. Böylece siyasal topluluğun kimleri içerdiği ve kimleri dışarıda bıraktığı sorusu yeniden kuruluyor.

Eric L. Santner’ın metni, Walter Benjamin, Franz Rosenzweig ve Freud üzerinden komşu sevgisinin anlamını araştırıyor. Kurtuluş, mesihçilik ve mucize temalarını modern özne ve siyaset sorunlarıyla ilişkilendiriyor. Santner, komşuyla karşılaşmayı mevcut düzeni kesintiye uğratabilecek bir olay olarak ele alıyor. Slavoj Žižek ise, komşunun neden bazen sevgiye değil, tahammül edilmesi güç bir aşırılığa dönüştüğünü sorguluyor. Levinas’ın etik yaklaşımını psikanaliz açısından tartışarak arzu, nefret, korku ve şiddet boyutlarını öne çıkarıyor.

‘Komşu: Siyasal Teoloji Üzerine Üç Sorgulama’ (‘The Neighbor: Three Inquiries in Political Theology’), böylece yalnızca din ile siyaset arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma olmaktan çıkıyor. Kitap, kimin “biz” sayılacağını ve kimin dışlanacağını belirleyen siyasal mekanizmaların etik ve teolojik sorular olduğunu gösteriyor. “Komşunu kendin gibi sev” buyruğu basit bir hümanist uzlaşma çağrısı olarak kalmıyor; farklılıkla, düşmanlıkla ve insanın kendi içindeki yabancılıkla yüzleşmeyi gerektiren bir problem haline geliyor. Yazarlar komşuyu yeniden düşünerek seküler siyasetin içindeki teolojik mirası sorguluyor.

Slavoj Žižek, Eric L. Santner, Kenneth Reinhard — Komşu: Siyasal Teoloji Üzerine Üç Sorgulama
Çeviren: Erkal Ünal • Axis Yayınları
Siyaset • 334 sayfa • 2026

German E. Berrios — Ruhsal Semptomların Tarihi (2026)

German E. Berrios’un bu çalışması, modern psikiyatrinin kullandığı ruhsal belirtilerin ve onları tanımlayan dilin nasıl oluştuğunu araştırıyor. Halüsinasyon, sanrı, obsesyon, anksiyete, depresyon, bellek ve bilinç bozukluğu gibi belirtilerin tarih boyunca değişmez olgular olarak mı kaldığı, yoksa onları anlamlandıran kavramların dönemlerin insan ve zihin tasavvurlarıyla birlikte mi değiştiği sorusunu merkeze alıyor. Berrios, tanımlayıcı psikopatolojinin tarihini eski kuramların kronolojisi olarak değil, bugünkü klinik dilin nasıl kurulduğunu sorgulayan bir araştırma olarak ele alıyor.

‘Ruhsal Semptomların Tarihi’ (‘The History of Mental Symptoms’), özellikle XIX. yüzyıl ve sonrasına odaklanıyor. Berrios bu dönemi, Gaston Bachelard’ın “epistemolojik kopuş” ve “yeniden şekillenme” kavramlarından esinlenerek, delilik söyleminde önemli bir dönüşümün yaşandığı dönem olarak değerlendiriyor. Ona göre tanımlayıcı psikopatoloji, yalnızca hastada gözleneni kaydeden nötr bir dil değil; gözlemci, hasta ve belirti arasındaki ilişkiyi kuran kavramsal bir sistem oluşturuyor.

Kitabın biliş ve bilinç bölümünde algı ve düşünce bozuklukları, sanrılar, obsesyonlar ve kompulsiyonlar, bilişsel bozukluklar, bellek ve bilinç bozuklukları ele alınıyor. Berrios, bugün yerleşik görünen bu kavramların hazır ve değişmez kategoriler olmadığını gösteriyor. Aynı davranışın farklı dönemlerde farklı sözcüklerle açıklanabileceğini ortaya koyuyor. Duygudurum bölümünde anksiyete, duygulanım bozuklukları ve anhedoni incelenirken, XIX. yüzyıl psikiyatrisinin başlangıçta entelektüel işlevlere daha fazla ağırlık verdiği gösteriliyor.

İrade ve eylem bölümünde irade bozuklukları, yorgunluk hissi, katalepsi, katatoni, stupor, tremor, rijidite, akatizi ve stereotipi gibi belirtilerin kavramsal tarihleri izleniyor. Son bölümde kişilik bozuklukları ve kendine zarar verme davranışı ele alınıyor. Berrios, geçmişteki ruh hekimlerinin klinik gözlemlerini dönemin tıp anlayışı, felsefi varsayımları ve toplumsal koşullarıyla birlikte değerlendiriyor.

‘Ruhsal Semptomların Tarihi’nin temel sonucu, psikiyatri dilinin nötr ve değişmez bir aynadan ibaret olmadığı fikri oluyor. Belirti ile onu adlandıran sözcük ve gözlenen davranış ile ona yüklenen anlam arasındaki ilişki tarih içinde yeniden kuruluyor. Bu nedenle psikopatolojinin tarihini bilmek, bugün kullandığımız tanımların güvenilirliğini ve sınırlarını sorgulamaya da yarıyor. Berrios böylece semptomların tarihini, modern psikiyatrinin kendi kavramlarını eleştirel biçimde yeniden değerlendirmesini sağlayan temel bir araç olarak konumlandırıyor. Tarih, klinik dilin sınırlarını yeniden düşündürüyor.

German E. Berrios — Ruhsal Semptomların Tarihi: XIX. Yüzyıldan Günümüze Tanımlayıcı Psikopatoloji
Çeviren: Mehmet Bulgen • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 640 sayfa • 2026

Arzu Demirer Sevimli — Yaratıcılık, Sanat, Sinema: Bir Örnek, Akira Kurosawa (2026)

‘Yaratıcılık, Sanat, Sinema: Bir Örnek, Akira Kurosawa’, Arzu Demirer Sevimli’nin yaratıcılık ile sanat arasındaki ilişkiyi sinema üzerinden tartıştığı disiplinlerarası bir çalışma. Kitap, yaratıcılığın nasıl ortaya çıktığı, bireyde hangi göstergeler aracılığıyla görünür hale geldiği ve sanatsal üretime nasıl dönüştüğü sorularından hareket ediyor. Bu kuramsal çerçevenin somut örneği olarak ise dünya sinemasının en etkili yönetmenlerinden Akira Kurosawa’nın yaşamı, sinema anlayışı ve filmleri ele alınıyor.

Çalışmanın temel kavramlarından biri Maslow’un kuramında önemli bir yere sahip olan “kendini gerçekleştirme” kavramı. Buna göre yaratıcılık, yalnızca yeni ve özgün bir şey ortaya koyma yeteneği olarak değil, bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirme sürecinin sanatsal bir ifadesi olarak değerlendiriliyor. Sanatçı, içindeki yaratıcı olanakları ortaya çıkardıkça yalnızca bir ürün üretmiyor; aynı zamanda kendi varoluşunu dönüştürüyor. Kitap bu nedenle yaratıcılığı bireysel psikolojiden sanatın toplumsal ve estetik etkilerine uzanan daha geniş bir bağlam içinde değerlendiriyor.

Sanat eserinin izleyici üzerindeki dönüştürücü etkisi ise üç kavram üzerinden açıklanıyor: alışkanlığı kırma, yeniden üretim ve estetik yaşantı. Alışılmış algı biçimlerinin kırılması, kişinin dünyayı daha önce görmediği bir biçimde deneyimlemesine imkân tanıyor. Sanat yapıtıyla karşılaşan izleyici, mevcut gerçekliği yalnızca olduğu haliyle kabul etmek yerine onu yeniden düşünmeye ve kendi deneyimi içinde yeniden üretmeye başlıyor. Ortaya çıkan estetik yaşantı ise kişinin sanat eseriyle karşılaşmadan önceki konumundan farklılaşmasını sağlıyor. Böylece sanat, yalnızca temsil eden değil, algıyı ve düşünceyi dönüştüren bir deneyim olarak ele alınıyor.

Bu yaklaşım sinemada “auteur kuramı” üzerinden somutlaştırılıyor. Auteur yönetmen, filmi yalnızca senaryo, oyunculuk, görüntü, kurgu ve müzik gibi unsurların toplamı olarak değil, kendi özgün bakışını ve sanatsal kişiliğini taşıyan bütünlüklü bir eser olarak kuruyor. Kurosawa da farklı türlerde ve dönemlerde filmler üretmesine rağmen belirgin bir yönetmenlik imzası oluşturan isimlerden biri olarak bu çerçevede değerlendiriliyor. İnsan doğasına yönelik ilgisi, ahlaki çatışmaları, birey ile toplum arasındaki gerilimleri, savaş ve şiddetin sonuçlarını sorgulaması ve hareketi güçlü bir görsel kompozisyonla birleştirmesi, filmleri arasında süreklilik yaratan unsurlar olarak öne çıkıyor. Kurosawa’nın Japon geleneklerinden, Batı edebiyatından ve farklı sinema geleneklerinden yararlanırken bunları kendi özgün sinema dilinde dönüştürmesi de yaratıcılığın yalnızca “yeni” olanı üretmekten ibaret olmadığını gösteriyor.

Kitabın Kurosawa incelemesinin merkezindeki ilk örnek olan ‘Raşomon’, hakikat ve insan algısı arasındaki ilişkiyi radikal bir anlatı yapısıyla sorguluyor. Aynı olayın farklı tanıkların birbirleriyle çelişen anlatıları üzerinden aktarılması, tek ve değişmez bir hakikate ulaşma fikrini belirsizleştiriyor. Kurosawa burada anlatıyı yalnızca olayların aktarılması için kullanmak yerine, gerçeğin nasıl algılandığını ve insanların kendi çıkarları, korkuları ve gururları doğrultusunda hakikati nasıl dönüştürebildiğini araştırıyor. Filmin farklı bakış açılarını yapısal olarak karşı karşıya getirmesi, sinema dilinin alışılmış anlatı kalıplarını kıran yaratıcı bir müdahale olarak değerlendirilebiliyor.

‘Yedi Samuray’ ise yaratıcılığın toplumsal boyutunu, bireylerin ortak bir tehlike karşısında kurdukları geçici dayanışma üzerinden görünür kılıyor. Haydutların saldırılarından korunmak isteyen yoksul bir köyün samuraylardan yardım istemesiyle başlayan hikâye, samuraylarla köylüler arasındaki sınıfsal ve kültürel mesafeyi de açığa çıkarıyor. Kurosawa, savaş sahnelerinde hareket, ritim, çoklu kamera kullanımı ve dinamik kurgu aracılığıyla izleyiciyi çatışmanın içine çekiyor; yağmur ve çamur gibi doğal unsurlar da savaşın fiziksel ağırlığını artıran görsel araçlara dönüşüyor. Film aynı zamanda kahramanlık fikrini sorgulayarak bireysel cesaret ile kolektif eylem arasındaki ilişkiyi öne çıkarıyor.

Üçüncü örnek olan ‘Ran’ ise Kurosawa’nın geç dönem sinemasındaki daha karanlık ve görsel açıdan daha anıtsal yönelimi ortaya koyuyor. Shakespeare’in ‘Kral Lear’ tragedyasından hareket eden film, iktidar, aile, ihanet, savaş ve yıkım temalarını Japon tarihsel ve kültürel dünyasıyla birleştiriyor. Kurosawa burada renkleri, geniş manzaraları, koreografik hareketleri ve uzun planları anlatının ayrılmaz parçalarına dönüştürüyor. Savaşın görsel olarak ihtişamlı olmasına rağmen şiddetin yüceltilmemesi, aksine insan yıkımının soğuk ve mesafeli biçimde gösterilmesi, filmin önceki dönem yapıtlarından ayrılan önemli özelliklerinden biri oluyor.

Bu üç film birlikte düşünüldüğünde Kurosawa sineması, yaratıcılığın yalnızca teknik ustalık anlamına gelmediğini gösteren kapsamlı bir örnek oluşturuyor. ‘Raşomon’ anlatının ve hakikatin sınırlarını zorlarken, ‘Yedi Samuray’ hareket, kurgu ve toplumsal çatışma üzerinden sinemasal anlatım olanaklarını genişletiyor; ‘Ran’ ise tragedya, resim, tiyatro ve sinemayı bir araya getirerek görsel ve düşünsel açıdan yoğun bir dünya kuruyor. Böylece farklı dönemlere ait bu yapıtlar, Kurosawa’nın kendi sanatsal dilini sürekli yeniden üreten bir auteur olarak okunmasına imkân sağlıyor.

Arzu Demirer Sevimli’nin çalışması, bu nedenle yalnızca Akira Kurosawa üzerine bir sinema incelemesi değil. Yaratıcılığın kaynaklarını, bireyin kendini gerçekleştirme sürecini, sanat yapıtının algıyı dönüştürücü gücünü ve sanatçı ile auteur yönetmen arasındaki ilişkiyi aynı düşünsel çerçevede buluşturuyor. Kurosawa’nın yaşamı ve filmleri üzerinden yaratıcılığın bireysel bir yetenek olmanın ötesinde nasıl estetik bir deneyime, özgün bir sanat diline ve izleyiciyi dönüştüren bir karşılaşmaya dönüşebildiğini araştırıyor. Bu yönüyle kitap hem yaratıcılık ve sanat ilişkisine hem de Kurosawa sinemasının dünya sinemasındaki özgün konumuna disiplinlerarası bir perspektiften bakıyor.

Arzu Demirer Sevimli — Yaratıcılık, Sanat, Sinema: Bir Örnek, Akira Kurosawa
• Agora Kitaplığı
Sinema • 238 sayfa • 2026

Charles Mackay — Kalabalıkların Çılgınlığı ve Olağanüstü Kitlesel Yanılgılar (2026)

Charles Mackay’ın bu eseri, insanların bireysel olarak makul davranabildikleri halde kalabalıkların içinde nasıl ortak yanılgılara kapılabildiklerini ve bu yanılgıların nasıl kitlesel çılgınlıklara dönüşebildiğini tarihsel örnekler üzerinden inceliyor. Mackay’ın temel ilgisi yalnızca insanların neden yanlış kararlar verdiği değil, aynı düşüncenin ve inancın geniş kitleler tarafından paylaşılmaya başlandığında nasıl olağanüstü bir güce kavuştuğu üzerinde yoğunlaşıyor. İnsanlar birbirlerinin beklentilerini, korkularını ve arzularını besledikçe, başlangıçta sınırlı olan bir fikir veya söylenti giderek toplumsal bir gerçeklik gibi algılanıyor. Böylece bireysel muhakemenin yerini kalabalığın davranışına uyum sağlama eğilimi alıyor.

Kitabın en önemli bölümlerinden biri finansal spekülasyonlar ve ekonomik balonlar üzerine kuruluyor. Mackay, özellikle Mississippi Projesi, Güney Denizi Balonu ve Hollanda’daki Lale Çılgınlığı üzerinden insanların değeri gerçek kullanımından veya ekonomik temellerinden kopmuş nesnelere nasıl olağanüstü fiyatlar biçebildiğini gösteriyor. Mississippi Projesi sırasında John Law’ın finansal sistemi ve Mississippi Şirketi etrafında oluşan beklentiler, büyük servetlerin kısa sürede kazanılabileceği düşüncesini yaygınlaştırdı. İnsanlar yükselen fiyatları gelecekteki kazançların kanıtı olarak görerek spekülasyona katıldı ve fiyatların yükselmesi daha fazla kişinin piyasaya girmesine yol açtı. Ancak beklentiler tersine döndüğünde güven hızla kayboldu ve yükselişin yerini çöküş aldı.

İngiltere’deki Güney Denizi Balonu da benzer bir mekanizmayı ortaya koyuyor. Şirketin gelecekte sağlayacağı büyük kazançlara ilişkin beklentiler hisse fiyatlarının hızla yükselmesine neden olurken, toplumun farklı kesimleri giderek spekülasyonun içine çekildi. İnsanlar yalnızca ekonomik hesaplarla değil, çevrelerindeki herkesin kazandığına ilişkin gözlemleriyle de hareket etti. Başkalarının zenginleştiğini görenler fırsatı kaçırma korkusuyla daha fazla yatırım yaptı ve bu davranışlar balonun büyümesini daha da hızlandırdı. Mackay böylece finansal çılgınlığın yalnızca birkaç açgözlü spekülatörün davranışından değil, kalabalığın birbirini sürekli doğrulayan beklentilerinden oluştuğunu gösteriyor.

Hollanda’daki Lale Çılgınlığı ise kitabın en meşhur örneklerinden birini oluşturuyor. Lale soğanlarının fiyatları yükseldikçe bu nesneler yalnızca bir süs bitkisi olmaktan çıkıp büyük servet kazanma aracına dönüştü. İnsanlar fiyatların daha da yükseleceğine inanarak ellerindeki kaynakları lalelere yönlendirdi. Ancak güven ortadan kalktığında fiyatlar düştü ve daha önce büyük servet değerine sahip olduğu düşünülen varlıklar hızla değer kaybetti. Mackay için bu olayların önemi yalnızca geçmişte yaşanmış ekonomik tuhaflıklarda yatmıyor; insanların değer atfetme, beklenti oluşturma ve kalabalığa uyma biçimlerinin zaman içinde tekrar edebilmesinde bulunuyor.

Mackay’ın anlatısında açgözlülük kadar korku da kalabalık davranışının temel güçlerinden biri olarak beliriyor. Fiyatların yükseldiği dönemlerde insanlar başkalarının kazançlarını gördükçe daha fazla risk almaya yöneldi. Çöküş başladığında ise aynı kalabalık bu kez kaybetme korkusuyla hareket etti. Böylece yükseliş ve çöküş birbirinin karşıtı gibi görünse de aslında aynı psikolojik mekanizmanın farklı aşamaları olarak ortaya çıkıyor. İnsanlar yükseliş sırasında ortak coşkuyu, düşüş sırasında ise ortak paniği birbirine aktararak piyasanın hareketlerini daha da şiddetlendiriyor.

Kitap bununla birlikte yalnızca finansal balonlarla sınırlı kalmıyor. Mackay, tarih boyunca ortaya çıkan çeşitli toplumsal inançları, söylentileri, kehanetleri ve kitlesel heyecanları da ele alarak insanların olağanüstü iddialara neden kolayca inanabildiğini araştırıyor. Kalabalıkların belirli bir düşünceyi benimsemesi, o düşüncenin doğruluğunu kanıtlamıyor; fakat geniş bir topluluğun aynı inanca sahip olması bireylerin kuşkularını bastırmasına ve kendi yargılarını kalabalığın yargısına uydurmasına neden olabiliyor. Bu nedenle kitlesel yanılgı, yalnızca bilgisizlikten değil, sosyal etkiden ve insanların başkalarının davranışlarını kendi kararları için ölçüt olarak kullanmasından da besleniyor.

Mackay’ın dikkat çektiği önemli noktalardan biri, insanların çılgınlıkların içindeyken onları çılgınlık olarak görememesi. Bir balon yükselirken geleceğe ilişkin iyimserlik son derece makul görünebiliyor; fiyatlar arttıkça önceki kazançlar yeni yatırımlar için gerekçe oluşturuyor ve herkes aynı yönde hareket ettiği için bu davranış giderek normalleşiyor. Ancak balon patladığında geriye dönüp bakıldığında, insanların nasıl olup da bu kadar yüksek beklentilere kapıldığı anlaşılmaz hale geliyor. Mackay’ın anlatısı tam da bu paradoksu görünür kılıyor: Kalabalığın içindeki birey, çoğunluğun davranışını kendi muhakemesinin yerine koyduğunda olağanüstü görünen kararlar bir anda sıradanlaşabiliyor.

Bu nedenle eser, ekonomik tarih ile insan psikolojisini birbirinden ayırmıyor. Finansal piyasalar, söylentiler ve kitlesel inançlar farklı alanlar gibi görünse de Mackay bunların arkasında benzer bir insan davranışı bulunduğunu gösteriyor. Bir düşünce veya beklenti topluluk içinde yayıldığında insanlar onu yalnızca değerlendirmekle kalmıyor, birbirlerinin davranışları aracılığıyla yeniden üretiyor. Böylece bireysel yanılgılar birleşerek kolektif bir yanılsamaya, kolektif yanılsama da gerçek ekonomik ve toplumsal sonuçlar doğuran bir çılgınlığa dönüşebiliyor.

‘Olağanüstü Kitlesel Yanılgılar ve Kalabalıkların Çılgınlığı’ (‘Extraordinary Popular Delusions and the Madness of Crowds’), bu yönüyle yalnızca Mississippi Projesi, Güney Denizi Balonu veya Lale Çılgınlığı üzerine tarihsel bir anlatı sunmuyor. Asıl olarak insanların kalabalıkların etkisi altında nasıl düşündüğünü, neden başkalarının davranışlarını kendi kararlarının ölçütü haline getirdiğini ve ortak heyecanın nasıl muhakemenin önüne geçebildiğini sorguluyor. Mackay’ın tarihsel örnekleri, balonların ve kitlesel yanılgıların belirli bir döneme özgü olmadığını; koşullar değişse de açgözlülük, korku, taklit ve ortak beklentilerin benzer davranışları yeniden üretebildiğini gösteriyor. Bu nedenle eser, geçmişteki finansal çılgınlıkları anlatırken aynı zamanda kalabalıkların içinde bireysel aklın nasıl kolayca geri plana itilebildiğine dair kalıcı bir uyarı niteliği taşıyor.

Charles Mackay — Kalabalıkların Çılgınlığı ve Olağanüstü Kitlesel Yanılgılar
Çeviren: Ekin Duru • Say Yayınları
Tarih • 128 sayfa • 2026

William J. Bernstein — Bolluğun Doğuşu (2026)

William Bernstein ‘Bolluğun Doğuşu’nda modern dünyanın refah düzeyine nasıl ulaştığını ve insanlık tarihinin büyük bölümünde gerçekleşmeyen ekonomik dönüşümün on dokuzuncu yüzyılda neden mümkün hale geldiğini araştırıyor. İnsanlık tarihinin uzun dönemlerinde üretimin büyük ölçüde durağan kaldığını, kıtlık, hastalık, yüksek ölüm oranları ve düşük yaşam standartlarının toplumların ortak kaderi olduğunu belirten Bernstein, modern ekonomik büyümenin ortaya çıkışını tek bir buluşla ya da yalnızca sanayi devrimiyle açıklamıyor. Ona göre kalıcı ve geniş ölçekli refah, birbirini tamamlayan dört temel koşulun aynı tarihsel süreç içinde bir araya gelmesiyle oluştu: güvence altına alınmış mülkiyet hakları, bilimsel akılcılık, gelişmiş sermaye piyasaları ve ulaşım ile iletişim ağlarının gelişmesi.

Bernstein’ın ilk vurguladığı koşul, insanların emeklerinin ve yatırımlarının sonuçlarına sahip olabileceklerine güvenmelerini sağlayan hukuki ve siyasal düzenin kurulması. Mülkiyet hakkının korunması, sözleşmelerin uygulanabilmesi ve hukukun öngörülebilir hale gelmesi, bireylerin uzun vadeli yatırım yapmasını ve ekonomik faaliyetlerini genişletmesini mümkün kıldı. Yazar bu dönüşümün köklerini antik dönemlerdeki mülkiyet kayıtlarına kadar götürürken, özellikle İngiltere’de gelişen teamül hukukunun ve siyasal kurumların ekonomik girişim için daha güvenli bir ortam oluşturduğunu gösteriyor. Böylece ekonomik gelişme yalnızca teknolojik bir mesele olmaktan çıkarak hukuk ve kurumlarla doğrudan bağlantılı hale geldi.

İkinci temel unsur bilimsel düşüncenin yükselişi. Bernstein’a göre insanlık tarihinin farklı dönemlerinde olağanüstü teknik bilgi ve entelektüel birikim ortaya çıkmasına rağmen, bunlar sürekli ekonomik büyümeye dönüşmeyebiliyor. Romalıların metalurji bilgisi veya Rönesans İtalya’sının entelektüel canlılığı, modern anlamda sürekli teknolojik ilerlemeyi tek başına yaratamadı. Bilimsel Devrim’le birlikte doğayı otoriteye ve geleneğe dayalı açıklamalardan ziyade gözlem, deney ve akıl yoluyla anlamaya yönelik yaklaşım güçlendi. Galileo ve Newton gibi isimlerle temsil edilen bu dönüşüm, teknolojik yeniliklerin sistematik biçimde üretilmesinin ve uygulanmasının önünü açtı.

Üçüncü koşul sermayenin örgütlenme biçiminde ortaya çıkıyor. Yeni fikirlerin ve teknolojilerin üretime aktarılabilmesi için yalnızca mucitlere değil, yatırım yapabilecek sermayeye de ihtiyaç duyulur. Bernstein, gelişmiş sermaye piyasalarının riskin paylaşılmasını, tasarrufların yatırımlara yönelmesini ve büyük ölçekli ekonomik girişimlerin finanse edilmesini kolaylaştırdığını savunuyor. Hollanda ve İngiltere örnekleri üzerinden finansal kurumların, yatırım araçlarının ve sermaye piyasalarının ekonomik dönüşümde oynadığı rolü inceliyor. Böylece teknoloji ile finans arasında karşılıklı bir ilişki kuruldu: Bilimsel bilgi yeni teknolojiler yaratırken sermaye bu teknolojilerin geniş ölçekte uygulanmasını mümkün kıldı.

Dördüncü unsur ise insanların, malların ve bilginin daha hızlı hareket etmesini sağlayan ulaşım ve iletişim altyapısının gelişmesiydi. Buhar makinesi, demiryolları, deniz taşımacılığı ve telgraf gibi teknolojiler yalnızca üretimi hızlandırmadı; pazarları birbirine bağladı, ekonomik faaliyetlerin coğrafi sınırlarını genişletti ve bilginin dolaşımını hızlandırdı. Böylece daha önce yerel kalan ekonomik ilişkiler giderek ulusal ve uluslararası ölçekte bütünleşti. Bernstein’ın anlatısında teknolojik yenilik, hukuki güvence, sermaye ve iletişim altyapısından bağımsız bir güç olarak değil, bu unsurların birbirini beslediği daha geniş bir sistemin parçası olarak ortaya çıkıyor.

Kitap bu çerçeveyi farklı tarihsel ve coğrafi örnekler üzerinden sınıyor. Hollanda ve İngiltere’nin yükselişi, Fransa ve İspanya’nın farklı gelişim yolları, Japonya’nın modernleşmesi, Osmanlı dünyasının yaşadığı kurumsal ve teknolojik sorunlar ve Latin Amerika’nın ekonomik deneyimleri karşılaştırmalı bir tarihsel perspektif içinde ele alınıyor. Bu karşılaştırmalar, doğal kaynakların, coğrafyanın veya yalnızca teknolojik bilginin tek başına zenginliği açıklamadığını; kurumların, bilginin, sermayenin ve altyapının birbirleriyle nasıl birleştiğinin belirleyici olduğunu gösteriyor. Böylece Bernstein, “İnsanlar neden daha önce zenginleşmedi?” sorusunu, “Refahı mümkün kılan koşullar ne zaman ve nerede birlikte ortaya çıktı?” sorusu olarak formüle ediyor.

Bernstein bununla birlikte modern refahın yalnızca olumlu sonuçlar doğurmadığını da sorguluyor. Ekonomik büyümenin insanları gerçekten daha mutlu edip etmediği, artan zenginliğin demokrasiyle nasıl bir ilişki kurduğu, gelir eşitsizliğinin hangi koşullarda toplumsal istikrarı tehdit ettiği ve ekonomik gücün nasıl askerî ve siyasal güce dönüştüğü kitabın önemli soruları arasında yer alıyor. Modern dünyayı yaratan ekonomik dinamizm, aynı zamanda eşitsizlik, siyasal güç yoğunlaşması ve uluslararası rekabet gibi yeni sorunları da beraberinde getirdi. ‘Bolluğun Doğuşu’ (‘The Birth of Plenty’) böylece yalnızca zenginliğin nasıl üretildiğinin değil, ortaya çıkan zenginliğin toplumları ve siyasal düzenleri nasıl dönüştürdüğünün de tarihini anlatıyor.

Sonuçta Bernstein’ın temel tezi, modern refahın kaçınılmaz veya kendiliğinden ortaya çıkmış bir sonuç olmadığı yönünde şekilleniyor. Mülkiyet haklarının güvence altına alınması, bilimsel düşüncenin kurumsallaşması, sermayenin harekete geçirilebilmesi ve ulaşım-iletişim ağlarının gelişmesi birbirini tamamladığında ekonomik büyüme süreklilik kazandı. Kitap, Mezopotamya’dan Sanayi Devrimi’ne, Galileo ve Newton’dan buhar makinesi ve telgrafa, Hollanda ve İngiltere’den Osmanlı dünyası, Japonya ve Latin Amerika’ya uzanan geniş bir tarihsel anlatı içinde modern refahın oluşumunu açıklıyor. Bernstein böylece bugünün “bolluk” olarak görülen yaşam koşullarının, uzun tarihsel süreçler boyunca oluşan hukuki, bilimsel, finansal ve teknolojik dönüşümlerin birbirine eklenmesiyle ortaya çıktığını gösteriyor.

William J. Bernstein — Bolluğun Doğuşu: Modern Dünyanın Refahının Gelişimi
Çeviren: Salim Korkmaz • Albaraka Yayınları
İktisat • 528 sayfa • 2026

Kolektif — İhlalin Sınırları (2026)

‘İhlalin Sınırları’, çağdaş Türkçe romanı “ihlal” kavramı etrafında yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir eleştiri derlemesi olarak öne çıkıyor. Kitap, edebiyatın yalnızca mevcut sınırların içinde hikâyeler anlatan bir alan olmadığını; unutulanı hatırlattığında, yasaklanmış olana yaklaştığında, yerleşik kabulleri sarstığında ve görünmez kılınan deneyimleri yeniden görünür hale getirdiğinde dönüştürücü bir güç kazandığını savunuyor. Günümüz romanının kolektif hafızadan bedene, tarihten kimliğe, mekândan doğaya ve insanın ontolojik sınırlarına kadar uzanan farklı alanlarda gerçekleştirdiği sınır aşımını ortak bir kavram altında buluşturuyor: ihlal.

Kitapta ihlal, basitçe bir yasağın çiğnenmesi anlamına gelmiyor. Michel Foucault’nun sınır ile ihlal arasındaki karşılıklı ilişkisinden hareketle, sınırların ancak zorlandıkları, aşıldıkları ve aşındırıldıkları zaman görünür hale geldiği fikri öne çıkıyor. Bu nedenle romanlardaki ihlal deneyimleri yalnızca yıkımı, parçalanmayı veya krizi ifade etmiyor; aynı zamanda bastırılmış hafızaların açığa çıkmasına, yeni ilişki biçimlerinin kurulmasına ve başka varoluş ihtimallerinin ortaya çıkmasına imkân tanıyor. Derlemedeki yazılar da tam bu gerilim üzerinde durarak, edebiyatın sınırları ihlal ederken neyi görünür kıldığını ve hangi durumlarda kendi potansiyelini gerçekleştirmekte zorlandığını sorguluyor.

İlk büyük eksen, resmi tarih ve egemen hafıza karşısında alternatif anlatıların kurulmasıyla şekilleniyor. Göze Orhon’un ‘Kafamda Bir Tuhaflık’, Zeynep Uysal’ın ise ‘Memoria’ üzerine yazıları, İstanbul’u ve Türkiye’nin tarihsel deneyimini farklı hafıza biçimleri üzerinden ele alıyor. Birinde değişen dünyaya uyum sağlarken kendi zamanını koruyan Mevlüt’un sessiz ve gündelik direnişi, diğerinde unutma emrine karşı geçmişi yeniden kuran anlatıcının daha doğrudan müdahalesi öne çıkıyor. Böylece hafıza, yalnızca geçmişi muhafaza eden bir alan olmaktan çıkarak resmi tarihin tek sesliliğine karşı bir karşı-anlatı kurma ve varlığını sürdürme aracına dönüşüyor.

Melek Aydoğan’ın ‘Rüyası Bölünenler’, Erhan Meydan’ın ‘Mevsim Yas’ ve Yekbin Balçık’ın ‘Dünyalararasında’ üzerine incelemeleri ise şiddet, tanıklık, suskunluk, yas ve hakikat arasındaki karmaşık ilişkilere odaklanıyor. Bu romanlarda hafızanın yalnızca yaşananları kaydetmekten ibaret olmadığı, travmanın ve felaketin dile getirilmesi sırasında ciddi bir temsil sorunuyla karşılaşıldığı görülüyor. Bir yanda hakikati söyleme imkânının sınırları, diğer yanda tanıklığın acıyı yalnızca yeniden üretme tehlikesi tartışılıyor. ‘Hah! İstasyon’dayız’ üzerine yazılan inceleme ise 1980 sonrası kuşağın parçalanmış hafızasına ve resmi anlatıların dışında kendi yaşam alanını bulmaya çalışan bir kuşağın direnme biçimlerine bakıyor.

Derlemenin ikinci önemli hattı, insanın kendi ontolojik sınırlarını ve insanmerkezci dünya tasavvurunu aşmasıyla kuruluyor. Çimen Günay-Erkol, ‘Hisli Kirpi’ üzerinden özkurmaca ve üstkurmacanın politik imkânlarını tartışırken, biçimsel oyunların hakikat-sonrası çağda resmi anlatıların bütünlüğünü bozmak için kullanılabileceğini gösteriyor. Deniz Gündoğan İbrişim’in ‘Ucunda Ölüm Var’ okumasında ise ağıt, bireysel yasın sınırlarını aşarak insanlar, doğa, ölüler ve insan-dışı varlıklar arasında ilişkisel bir hafıza kuruyor. Böylece ihlal, yalnızca bir sınırın yıkılması değil, farklı varlıkların birbirine temas ettiği yeni bir ilişkisellik biçimi olarak beliriyor.

Emre Sünter’in ‘Dünya Bu Kadar’, Fatih Altuğ’un ‘Kıyamet Emeklisi’ ve Leyla Burcu Dündar’ın ‘Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur’ üzerine yazıları bu ontolojik genişlemeyi farklı yönlerden sürdürüyor. Birinde dünyanın verili sınırları olayların ve ilişkilerin sonsuz olasılıklarıyla genişlerken, diğerinde öznenin kendisi sabit bir kimlik olmaktan çıkarak sürekli değişen ve kendi içinde başkalaşan bir varoluşa dönüşüyor. ‘Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur’ ise insan ile insan-dışı dünya arasındaki ayrımı geçirgenleştirerek doğa-merkezli ve posthümanist bir anlatı kurmaya çalışıyor; ancak bu çabanın toplumsal cinsiyet ve kadın temsili açısından taşıdığı çelişkiler de eleştirel biçimde ortaya konuyor.

Jale Özata Dirlikyapan’ın ‘Lojman’ incelemesi, ihlalin en uç biçimlerinden birini beden, bilinç, annelik, yaşam ve ölüm arasındaki sınırların çözülmesi üzerinden ele alıyor. Ebru Ojen’in romanındaki karakterler ve mekân, yerleşik kimlik ve varoluş kategorilerine sığmaz hale gelirken, insan ile nesne, madde ile bilinç, yaşam ile ölüm arasındaki ayrımlar giderek belirsizleşiyor. Koray Kırmızısakal’ın ‘İstanbul Buradaydı’ üzerine yazısı ise ihlalin başka bir yüzünü, öznenin tekil bilincine kapanma tehlikesini gündeme getiriyor. Burada dış dünyayla ve ortak anlam alanlarıyla bağları daralan birey, yalnızca “şimdi”nin içine sıkışırken tarihsel ve politik mesafe de giderek ortadan kalkıyor.

‘İhlalin Sınırları’, bütün bu farklı roman ve eleştiri yaklaşımlarını bir araya getirerek çağdaş edebiyatın sınırlarla kurduğu karmaşık ilişkiyi görünür kılıyor. Hafızanın resmi tarihe karşı yeniden kurulmasından travmanın ve tanıklığın açmazlarına, insanmerkezci düşüncenin sorgulanmasından bedenin, kimliğin ve mekânın çözülmesine kadar uzanan bu incelemeler, ihlalin hem yıkıcı hem de kurucu bir güç taşıdığını gösteriyor. Kimi zaman geçmişin üzerindeki örtüyü kaldıran bir karşı-hafıza, kimi zaman insan ile doğa arasındaki ayrımları aşan bir ilişkisellik, kimi zaman da çağdaş öznenin kendi sınırları içinde sıkışmışlığını açığa çıkaran bir kriz olarak beliriyor.

Bu yönüyle kitap, günümüz romanını yalnızca ne anlattığı üzerinden değil, hangi sınırları zorladığı ve bu sınırları zorladığında hangi yeni anlam alanlarını açtığı üzerinden okumayı öneriyor. ‘İhlalin Sınırları’, edebiyatın gücünü tam da yerleşik olanın güvenli sınırlarından çıktığı yerde arıyor; hafızanın, bedenin, kimliğin, doğanın ve hakikatin çatlaklarından sızan yeni anlatı imkânlarını görünür kılıyor.

Kolektif — İhlalin Sınırları: Günümüz Romanı Üzerine Yazılar
Hazırlayan: Jale Özata Dirlikyapan • Metis Yayınları
İnceleme • 288 sayfa • 2026

J. M. G. Le Clézio — Göçebe Kimlik (2026)

J. M. G. Le Clézio’nun bu kitabı, yazarın geçmişinden hareketle kimliğin nasıl kurulduğunu sorgulayan otobiyografik bir deneme. Le Clézio, kimliğini tek bir ulusa, dile ya da kültüre bağlamak yerine Mauritiuslu kökleri, Fransız annesi, İngiliz babası, Afrika’da geçen çocukluğu, yolculukları ve farklı toplumlarla karşılaşmalarıyla düşünüyor. “Göçebe kimlik”, sabit bir aidiyetten çok hareket, karşılaşma ve öğrenme içinde oluşan bir kimlik biçimini ifade ediyor.

Kitabın merkezinde çocukluk anıları yer alıyor. Savaş yıllarında Nice’te yaşanan bombardımanlar, yoksunluk ve korku, dünyanın acılarına karşı erken duyarlılık geliştiriyor. Ardından Nijerya’da babasına kavuşması ve Afrika’daki yaşam, onun için bir özgürlük deneyimi yaratıyor. Afrika’daki yaşam, dünyayı algılama biçimini değiştiriyor. Aile geçmişindeki Breton, Mauritiuslu, Fransız ve İngiliz unsurlar da bu çoğul kimlik deneyimini derinleştiriyor.

Le Clézio için yolculuk yalnızca coğrafi hareket olmuyor; öğrenmenin, özgürleşmenin ve kendini yeniden kurmanın yolu oluyor. “Öğrenmek için hareket etmek gerek” düşüncesi kitabın fikrini oluşturuyor. Meksika, Fas, Mauritius ve Afrika’daki karşılaşmalar, farklı dünyaları dinlemesine imkân veriyor. Bu yaklaşım, sömürgeciliğin yarattığı eşitsizliklere ve Batı merkezli üstünlük anlayışına yönelik eleştirel bir bakışla birleşiyor. Çokdillilik ve çokkültürlülük, farklılıkların ortadan kaldırılması değil, birlikte var olabilmesi üzerinden değerlendiriliyor.

Kitabın ikinci temel ekseni, edebiyat. Le Clézio, yazmayı yalnızca yaşananları anlatmanın bir yolu olarak görmüyor; yazı, onun için yolculuk etmenin, dünyayı tanımanın ve başkalarının deneyimlerine yaklaşmanın bir biçimi. Çocuklukta başlayan yazma tutkusu, sınırların yarattığı kapalı dünyadan çıkış imkânı sağlıyor. Bu nedenle “yazdıklarını yazmak için değil, yolculuk edebilmek için yazdığını” söylüyor. Edebiyat, yaşamdan beslenirken yaşamı da dönüştüren bir etkinlik olarak ele alınıyor.

Le Clézio ayrıca edebiyatın şiddet, adaletsizlik, savaş, sömürgecilik ve dışlanma karşısındaki gücünü sorguluyor. Edebiyat bütün kötülükleri ortadan kaldırabilecek bir araç olarak idealize edilmiyor; ancak tanıklık ederek, görünmeyeni görünür kılarak ve insanların dünyaları arasında bağ kurarak direnme imkânı taşıyor. ‘Göçebe Kimlik’ (‘Identité Nomade’), kimliğin sınırlarla belirlenemeyeceğini, insanın hareket ederek ve başkalarıyla karşılaşarak kendini yeniden kurabileceğini savunan; yolculuk, özgürlük, çokkültürlülük ve edebiyat arasında bağ kuran bir metin olarak öne çıkıyor.

J. M. G. Le Clézio — Göçebe Kimlik
Çeviren: Orçun Türkay • Yapı Kredi Yayınları
Deneme • 72 sayfa • 2026

Marcus Rautman — Bizans İmparatorluğunda Günlük Hayat (2026)

Marcus Rautman’ın ‘Bizans İmparatorluğunda Günlük Hayat’ adlı çalışması, Bizans tarihini imparatorlar, savaşlar üzerinden anlatmak yerine, Doğu Akdeniz’de yaşayan insanların gündelik deneyimlerine odaklanıyor. Böylece Bizans, yalnızca bir imparatorluk olmaktan çıkıp insanların çalıştığı, alışveriş yaptığı, eğlendiği, inandığı ve aile kurduğu canlı bir toplum dünyası olarak görünür hale geliyor.

‘Bizans İmparatorluğunda Günlük Hayat’ (‘Daily Life in the Byzantine Empire’), önce Bizanslıların dünyayı algılama biçimlerini ele alıyor. Zaman ve mekân anlayışı, dini inançlar ve gündelik davranışların düşünsel çerçevesi inceleniyor. Ardından toplum ve ekonomi ile aile ve hane yaşamına geçiliyor. Ekonomi, çalışma, evlilik ve çocuk yetiştirme üzerinden toplumun nasıl örgütlendiği gösteriliyor. Giyim, beslenme, kişisel bakım ve temizlik gibi ayrıntılar da bu dünyanın maddi koşullarını görünür kılıyor. Su ve güneş saatleriyle zamanın ölçülmesi, diş temizliği ve çocuk oyunları gibi ayrıntılar, geçmişi soyut bir tarih olmaktan çıkarıyor.

Rautman daha sonra Konstantinopolis’e ve imparatorluğun diğer kentlerine yöneliyor. Başkent de yalnızca iktidarın merkezi olarak değil, yönetim, ticaret, savunma, eğlence ve toplumsal karşılaşmaların gerçekleştiği karmaşık bir şehir olarak ele alınıyor. Hipodromdaki spor ve gösteriler, tiyatro ve festivaller kentsel hayatın parçası oluyor. Kent yaşamı kırsal hayatla karşılaştırılarak farklı bölgelerde yaşayan insanların deneyimleri arasındaki çeşitlilik ortaya konuyor.

Kitabın sonraki bölümleri askeri hayatı, manastırları ve sanatsal yaşamı inceliyor. Askerlerin savaş ve barış dönemlerindeki yaşamları, askerî düzen ve savunma pratikleri ele alınırken manastır, ibadet ve inzivanın yanı sıra topluluk yaşamının da sürdüğü bir alan olarak değerlendiriliyor. Sanat, müzik ve edebiyat ise Bizans toplumunun kültürel dünyasını biçimlendiren etkinlikler olarak ele alınıyor.

Son bölümde eğitim, sağlık, teknoloji, astronomi, astroloji, büyü, mizah ve entelektüel hayat bir araya geliyor. Bu yaklaşım, Bizanslıları yalnızca dini özneler olarak görmenin yetersiz olduğunu gösteriyor; onların aynı zamanda merak eden, üreten, eğlenen ve öğrenen toplumsal varlıklar olduğunu ortaya koyuyor. Rautman, belirli bir kent ya da dönemi bütün Bizans’a örnek göstermek yerine, gündelik deneyimlerin çeşitliliğini izleyerek imparatorluk boyunca neyin değiştiğini anlamaya çalışıyor. Sonuçta, kitap, sarayın görkeminden çok sıradan insanların yaşamına bakarak Bizans’ın toplumsal ve kültürel dokusunu yeniden kuruyor.

Marcus Rautman — Bizans İmparatorluğunda Günlük Hayat
Çeviren: Tufan Göbekçin • Alfa Yayınları
Tarih • 512 sayfa • 2026

Erhan Özşeker, Toygar Sinan Baykan — Türkiye’de Felaketlerin Politikası (2026)

Erhan Özşeker ve Toygar Sinan Baykan’ın ‘Türkiye’de Felaketlerin Politikası’ adlı kitabı, depremden sele, yangınlardan tren facialarına, iş cinayetlerinden maden katliamlarına kadar Türkiye’de tekrar tekrar yaşanan felaketlere alışılmışın dışında bir mercekten bakıyor. Kitap, bu olayları yalnızca teknik yetersizlikler, bireysel hatalar, denetimsizlik ya da tekil yolsuzluk vakaları üzerinden açıklamak yerine, onları üreten toplumsal ve siyasal ilişkilerin nasıl kurulduğunu ve nasıl sürdürüldüğünü sorguluyor.

Yazarların temel sorusu şu: İnsanların ölümüne ve ağır toplumsal kayıplara yol açan bu felaketler neden tekrar tekrar yaşanıyor? Onlara göre cevap yalnızca mevzuatın uygulanmaması veya kamu kurumlarının görevlerini yerine getirmemesinde aranamayacağı gibi, yolsuzluk, patronaj ve klientalizm kavramlarıyla da sınırlı kalmıyor. Asıl dikkat edilmesi gereken nokta, siyasal iktidar ile toplumun farklı kesimleri arasında zaman içinde oluşan “enformel toplumsal sözleşmeler”. Bu sözleşmeler, hukuki kuralların ve kamusal denetimin etrafından dolaşılmasını mümkün kılan karşılıklı çıkar ilişkileri yaratıyor.

Kitabın birinci bölümünde anlatılan emniyet binası örneği, bu mekanizmayı gündelik ve çarpıcı bir olay üzerinden görünür kılıyor. 2000’li yıllarda bir şehrimizde emniyetin ek bina ihtiyacı doğar, yasal izinler alınır ancak merkezi bütçeden inşaat ödeneği bir türlü gelmez. Sorunu çözmek isteyen il emniyet müdürü, trafik şube müdürüne bir liste (tuğla, çimento, demir vb.) vererek bunu trafik polisleri aracılığıyla denetimdeki inşaat kamyonu şirketlerinden toplamalarını ister. Böylece kamu kurumunun ihtiyacı olan inşaat malzemeleri, resmi bütçe yerine inşaat şirketlerinden “gönüllü” biçimde sağlanıyor; bunun karşılığında şirketlerin usulsüz yük taşıyan kamyonları denetimden ve yaptırımdan korunuyor. İlk bakışta herkesin kazandığı pratik bir çözüm gibi görünen bu ilişki, aslında kamu denetimini aşındırıyor, hukukun işleyişini bozuyor ve toplumun can güvenliğini tehdit eden koşullar yaratıyor. Böylece kitap, felaketlerin bir anda ortaya çıkan olağanüstü olaylar değil, gündelik hayatta “normalleşen” ilişkilerin birikimli sonucu olabileceğini gösteriyor.

Bu çerçevede yazarlar “popülist yönetimsellik” kavramını da merkeze yerleştiriyor. Popülist yönetimsellik, yalnızca seçim dönemlerinde kullanılan söylemlerden ibaret değil; taktikler, stratejik ihmaller ve cezasızlık üzerinden işleyen belirli bir yönetme biçimi olarak ele alınıyor. Kısa vadede farklı toplumsal kesimlerin çıkarlarını uzlaştırıyor görünen bu mekanizmalar, uzun vadede kamusal kaynakların ve güvenliğin aşınmasına neden oluyor. Özellikle “stratejik ihmal”, gerekli tedbirlerin alınmamasının basit bir beceriksizlik değil, belirli ilişkilerin sürdürülmesine hizmet eden yapısal bir işleyiş olabileceğine işaret ediyor. Cezasızlık ise bu düzenin devamlılığını sağlayan temel mekanizmalardan biri olarak öne çıkıyor.

Yazarlar bu teorik çerçeveyi 6 Şubat 2023 depremlerinden 2009 Marmara ve 2021 Batı Karadeniz sellerine, Aladağ öğrenci yurdu, Beşiktaş gece kulübü ve Kartalkaya otel yangınlarından Pamukova ve Çorlu tren facialarına, Davutpaşa patlaması ve Soma maden faciasına uzanan ayrıntılı vakalar üzerinden sınıyor. Her vakada vatandaş, müteahhit, işveren, bürokrasi ve siyaset arasındaki ilişkiler; denetim mekanizmaları, ihmal, sorumluluk ve yargılama süreçleri birlikte ele alınıyor.

Kitabın Önsözünde yazarların da belirttiği gibi, bu çalışma felaketlerin nedenlerini basit teknik sorunlara indirgememeye ve onları yaratan iktidar ilişkilerini anlamaya yönelik bir çaba. Sonuçta ‘Türkiye’de Felaketlerin Politikası’, felaketleri yalnızca gerçekleştiği anda ortaya çıkan trajediler olarak değil, gündelik yaşamda üretilen ve zamanla “normal” kabul edilen toplumsal-siyasal ilişkilerin sonucu olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Erhan Özşeker, Toygar Sinan Baykan — Türkiye’de Felaketlerin Politikası: Enformel Toplumsal Sözleşmeler ve Popülizm
• İletişim Yayınları
Siyaset • 272 sayfa • 2026