İsmet Meltem Çetinkök Afşar — Cumhuriyet’i Fotoğraflamak (2026)

Erken Cumhuriyet yalnızca yeni bir siyasal düzen kurmadı; aynı zamanda kendisini görünür kılacak güçlü bir görsel dil de inşa etti. İsmet Meltem Çetinkök Afşar, ‘Cumhuriyet’i Fotoğraflamak’ta fotoğrafın bu süreçte üstlendiği merkezi rolü inceliyor. Osmanlı’dan devralınan fotoğraf geleneğinin Cumhuriyet’le birlikte nasıl yeni anlamlar kazandığını gösterirken, kadraja giren ve dışarıda bırakılan unsurlar üzerinden fotoğrafın ulusal kimlik, kolektif bellek ve devlet ideolojisinin kuruluşundaki işlevini çok yönlü biçimde tartışıyor.

Kitap, fotoğrafı yalnızca estetik bir üretim alanı olarak değil, siyasal iktidarın kendisini temsil etme, toplumu dönüştürme ve modernleşme projesini görünür kılma aracı olarak ele alıyor. Göstergebilim ve görsel kültür kuramlarından hareketle fotoğrafın anlam üretme mekanizmalarını açıklayan çalışma, ardından Osmanlı dönemindeki propaganda faaliyetlerinden Cumhuriyet’in kurumsal kültür politikalarına uzanan tarihsel sürekliliği izliyor.

Cumhuriyet’in inşa sürecinde Ankara’nın yeni başkent olarak tasarlanması, Atatürk imgesinin oluşturulması, yurt gezileri, millî bayramlar, eğitim, sağlık, kadın, gençlik ve kalkınma politikalarının fotoğraf aracılığıyla nasıl görünür kılındığı ayrıntılı örneklerle inceleniyor. Halkevleri, Halkodaları, Matbuat Umum Müdürlüğü, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu gibi kurumların yürüttüğü yayınlar, sergiler, albümler ve fotoğraf çalışmaları üzerinden devletin modern yurttaş yaratma hedefinin görsel boyutu ortaya konuyor.

Çalışma aynı zamanda fotoğraf sanatının kurumsallaşmasına da odaklanıyor. Amatör fotoğrafçılığı teşvik eden yarışmalar, sergiler ve dergiler; La Turquie Kemaliste, Ulus gazetesi ile dönemin fotoğraf yayınları üzerinden erken Cumhuriyet’in görsel kültür ortamı ayrıntılarıyla değerlendiriliyor. Böylece devletin ideolojik hedefleriyle fotoğraf sanatının gelişimi arasındaki karşılıklı etkileşim görünür hale geliyor.

‘Cumhuriyet’i Fotoğraflamak’, erken Cumhuriyet’in yalnızca nasıl bir ülke kurmaya çalıştığını değil, bu ülkenin nasıl hatırlanmasını ve dünyaya nasıl gösterilmesini istediğini de ortaya koyuyor. Fotoğrafın belge olmanın ötesinde tarih yazımının, kolektif belleğin ve siyasal temsilin kurucu unsurlarından biri olduğunu göstererek, Türkiye’de modernleşme, görsel kültür ve fotoğraf tarihi üzerine çalışanlar için önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

İsmet Meltem Çetinkök Afşar — Cumhuriyet’i Fotoğraflamak: Erken Cumhuriyet Dönemi Fotoğraf Sanatı
• İletişim Yayınları
Fotoğraf • 264 sayfa • 2026

Camilla Sorignani — Genius Loci Üzerine Altı Konuşma (2026)

 

Camilla Sorignani’nin bu çalışması, mimarlık, şehircilik, sanat, peyzaj ve felsefeyi ortak bir tartışma zemininde buluşturarak “genius loci” yani yerin ruhu kavramını çağdaş dünyanın sorunları ışığında yeniden değerlendiriyor. Kitabın çıkış noktası, küreselleşme, kentleşme ve dijitalleşmenin mekânları giderek birbirine benzettiği bir dönemde, yerlerin kendilerine özgü kimliklerini nasıl koruyabileceği sorusu oluyor. Sorignani, tek bir kuramsal tanım sunmak yerine, farklı disiplinlerden isimlerin katkılarıyla bu kavramın çok katmanlı anlamını ortaya koyuyor.

İlk bölümde yazar, genius loci kavramının tarihsel ve felsefi kökenlerini inceliyor. Antik Roma’dan günümüze uzanan bu düşünce, yalnızca fiziksel çevreyi değil, bir mekânın belleğini, kültürel mirasını, doğal özelliklerini ve insan deneyimlerini kapsayan bütüncül bir kimlik olarak ele alınıyor. Mimari tasarımın yalnızca estetik ya da teknik ölçütlerle değil, bulunduğu yerin tarihsel ve toplumsal bağlamıyla ilişki kurarak anlam kazandığı savunuluyor. Böylece bağlamsalcılık, çağdaş mimarlığın temel ilkelerinden biri olarak yorumlanıyor.

Kitabın ikinci bölümünü oluşturan altı söyleşide Brunello Cucinelli, Massimo de Vico Fallani, Arthur Duff, Giampaolo Nuvolati, Franco Purini ve Silvano Tagliagambe aynı kavrama kendi uzmanlık alanlarından yaklaşıyor. Söyleşiler; genius loci ile peyzaj, insan müdahalesi, çağın ruhu (genius saeculi), “yok-yerler” ve “süper-yerler”, sürdürülebilirlik ile dijital mekânlar arasındaki ilişkileri ortak sorular üzerinden tartışıyor. Böylece kavramın mimarlığın sınırlarını aşarak sosyoloji, sanat, çevre düşüncesi ve kültürel çalışmalar açısından da taşıdığı önem görünür hâle geliyor.

Katılımcılar, peyzajın yalnızca doğal bir çevre değil, tarih, hafıza ve insan ilişkilerinin iç içe geçtiği yaşayan bir bütün olduğunu vurguluyor. İnsan müdahalesinin amacı, mekânın ruhunu silmek değil, onu güçlendirmek ve gelecek kuşaklara aktaracak bir koruyuculuk anlayışı geliştirmek olarak değerlendiriliyor. Özellikle banliyölerin, tarihî yerleşimlerin ve dönüşüm geçiren kentlerin, kimliklerini kaybetmeden yenilenebilmeleri için mimarlığın etik bir sorumluluk üstlenmesi gerektiği belirtiliyor.

‘Genius Loci Üzerine Altı Konuşma’ (‘Genius Loci: Un Saggio E Sei Conversazioni’), çağdaş kentlerin karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan biri olan kimliksizleşmeye de dikkat çekiyor. Küresel ölçekte birbirine benzeyen alışveriş merkezleri, havaalanları ve anonim kamusal alanlar “yok-yer” kavramı üzerinden ele alınırken, dijital teknolojilerin sunduğu sanal mekânların fiziksel deneyimin yerini bütünüyle alamayacağı savunuluyor. Pandemi sonrasında hızlanan dijitalleşmenin, gerçek kent yaşamını ikame etmesi yerine onu destekleyen bir araç olarak değerlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor.

Sonuç olarak kitap, mimarlık kuramını çevre etiği, kültürel bellek ve sürdürülebilirlik tartışmalarıyla buluşturan disiplinlerarası bir çalışma niteliğinde. Eser, bir yerin değerinin yalnızca yapılarından değil, insanları, doğası, tarihi ve ortak hafızasıyla kurduğu ilişkiden doğduğunu gösteriyor; geleceğin kentlerini tasarlarken yerin ruhuna kulak vermenin, kültürel çeşitliliği ve yaşanabilir çevreleri korumanın vazgeçilmez olduğunu vurguluyor.

Camilla Sorignani — Genius Loci Üzerine Altı Konuşma
Çeviren: Aylin Tümertekin • Janus Yayıncılık
Mimarlık • 128 sayfa • 2026

David Christian — Evrenin Hikâyesi, İnsanlığın Tarihi (2026)

David Christian bu eserinde evrenin doğuşundan günümüz toplumlarına uzanan yaklaşık 13,8 milyar yıllık geçmişi tek bir anlatı içinde birleştiriyor. Astronomi, fizik, kimya, jeoloji, biyoloji ve tarih gibi farklı disiplinleri buluşturan “Büyük Tarih” yaklaşımını benimseyen Christian, insanlık tarihini yalnızca birkaç bin yıllık bir süreç olarak değil, çok daha uzun bir kozmik evrimin son halkası olarak değerlendiriyor. Evrenin giderek artan karmaşıklığını açıklamak için “eşik anları” kavramını kullanan yazar, her yeni aşamanın belirli koşullar altında ortaya çıktığını ve sonraki gelişmelere zemin hazırladığını gösteriyor.

‘Evrenin Hikâyesi, İnsanlığın Tarihi’ (‘Origin Story’), Büyük Patlama ile başlayan kozmik serüveni yıldızların ve galaksilerin oluşumu, ağır elementlerin ortaya çıkışı, Güneş Sistemi’nin ve Dünya’nın meydana gelişiyle sürdürüyor. Ardından yaşamın doğuşu, evrimin işleyişi ve doğal seçilim sayesinde giderek daha karmaşık canlıların gelişimi ele alınıyor. İnsan türünün ortaya çıkışı ise biyolojik evrimin doğal bir devamı olarak açıklanırken, Homo sapiens’i diğer türlerden ayıran en önemli özelliğin ortak hayal gücü, sembolik düşünme ve kuşaklar boyunca bilgi biriktirme kapasitesi olduğu vurgulanıyor.

Christian, insanların geliştirdiği kolektif öğrenme yeteneğinin tarihsel değişimin temel motoru olduğunu savunuyor. Dilin gelişmesi, ateşin denetim altına alınması, tarımın başlaması, şehirlerin kurulması ve devletlerin ortaya çıkması bu ortak bilgi birikiminin ürünleri olarak değerlendiriliyor. Tarım Devrimi nüfus artışını ve karmaşık toplumsal örgütlenmeleri mümkün kılarken, aynı zamanda eşitsizlik, salgın hastalık ve çevresel baskılar gibi yeni sorunları da beraberinde getiriyor. Böylece ilerleme ile yeni kırılganlıkların sürekli birlikte ortaya çıktığı gösteriliyor.

Eser, Sanayi Devrimi’ni Büyük Tarih’in en önemli dönüm noktalarından biri olarak inceliyor. Fosil yakıtların yoğun kullanımıyla insanlığın daha önce görülmemiş miktarda enerjiye erişmesi üretimi, bilimi ve teknolojiyi hızlandırırken, küresel ekonomiyi de birbirine bağlıyor. Bununla birlikte iklim değişikliği, biyolojik çeşitliliğin azalması ve doğal kaynakların aşırı tüketimi gibi günümüz krizlerinin de aynı tarihsel sürecin sonucu olduğu belirtiliyor. Christian, insanlığın ilk kez gezegen ölçeğinde etkili bir güç haline geldiğini ve bu nedenle geleceğe ilişkin kararların artık bütün insanlığı ilgilendirdiğini savunuyor.

Kitabın son bölümünde geçmişi anlamanın geleceği tasarlamak için taşıdığı önem öne çıkıyor. Büyük Tarih yaklaşımı, insanı doğadan ayrı ve üstün bir varlık olarak değil, evrenin uzun evrimsel hikâyesinin bir parçası olarak konumlandırıyor. Christian, bilimsel bilginin farklı alanlarını ortak bir anlatıda buluşturarak hem kökenlerimize hem de ortak geleceğimize dair bütüncül bir bakış geliştiriyor; insanlığın karşı karşıya olduğu küresel sorunların ancak uzun vadeli, işbirliğine dayalı ve gezegen merkezli bir perspektifle aşılabileceğini gösteriyor.

David Christian — Evrenin Hikâyesi, İnsanlığın Tarihi: Uzun Bir Tarih, Kısa Bir Kitap
Çeviren: Ozan Karakaş • Alfa Yayınları
Tarih • 160 sayfa • 2026

Kolektif — Tarihin Hayaletleri Devrimin Vaadi (2026)

Mehmet Ali Ağaoğulları’nın Türkiye’de siyasal teoriye bıraktığı güçlü mirastan ilham alan ‘Tarihin Hayaletleri Devrimin Vaadi’, devlet, egemenlik, demokrasi, cumhuriyet, laiklik ve devrim gibi siyasal düşüncenin kurucu kavramlarını tarihsel derinlikleriyle yeniden tartışmaya açıyor. Antik Yunan’dan Roma’ya, Aydınlanma’dan Fransız Devrimi’ne uzanan geniş bir düşünsel hat üzerinde ilerleyen kitap, klasik metinleri bugünün siyasal krizleriyle ilişkilendirerek geçmişi yalnızca açıklayan değil, bugünü anlamaya ve geleceği düşünmeye imkân veren canlı bir tartışma alanına dönüştürüyor.

Bu derleme, yalnızca bir armağan kitap olmanın ötesine geçerek Mehmet Ali Ağaoğulları’nın geliştirdiği siyasal teori yaklaşımıyla eleştirel bir diyalog kuruyor. Onun tarih ile teoriyi birbirinden koparmayan yöntemini izleyen genç kuşak araştırmacılar; halk egemenliği, temsil, devlet aklı, cumhuriyetçilik, egemenlik ve özgürlük gibi temel meseleleri yeniden yorumlarken, Fransız Devrimi’nin açtığı siyasal ufku da farklı açılardan değerlendiriyor. Böylece kitap, Ağaoğulları’nın bıraktığı düşünsel mirası yalnızca anmakla kalmıyor, onu yeni sorular ve yeni tartışmalarla üretken biçimde sürdürüyor.

İki ana bölümden oluşan eserin ilk kısmı siyasal düşüncenin tarihsel gelişimini, Antik Yunan ve Roma’dan başlayarak modern devlet, egemenlik ve demokrasi tartışmalarına kadar uzanan geniş bir perspektifle ele alıyor. İkinci bölüm ise Fransız Devrimi’ni merkeze alarak devrim-karşıdevrim ilişkisini, Jakoben siyasetini, laiklik, cumhuriyetçilik ve modern demokrasinin açmazlarını farklı kuramsal yaklaşımlarla inceliyor. Böylece devrim, yalnızca tarihsel bir olay değil, günümüz siyasetini anlamaya devam eden kurucu bir deneyim olarak değerlendiriliyor.

Kitabın çıkış noktası, Mehmet Ali Ağaoğulları’nın yalnızca kapsamlı eserleriyle değil, akademik titizliği, özgürlükçü tavrı ve kuşaklar yetiştiren hocalığıyla da Türkiye’de siyasal düşünce alanının kurucu isimlerinden biri olduğu düşüncesi. Onun tarihsel bağlam ile teorik çözümlemeyi buluşturan yaklaşımını sahiplenen bu çalışma, düşünmenin kamusal sorumluluğunu yeniden hatırlatırken, tarihin “hayaletleri”nin bugün de siyasal mücadelelere eşlik ettiğini vurguluyor. Eşitlik, özgürlük ve demokrasi arayışının tamamlanmamış vaatlerini yeniden düşünmeye çağıran eser, siyasal teori ile tarih arasında verimli bir köprü kuruyor.

Duygu Türk’ün derlediği kitapta Mustafa Arıkan, Abdurrahman Aydın, Ahmet Murat Aytaç, Ünsal Doğan Başkır, Sadi Başoğlu, Aslı Çırakman, Dinçer Demirkent, Banu Kılan Paksoy, Aydoğan Kutlu, Selman Saç, Çağdaş Sümer, Serhat Tutkal, Ayhan Yalçınkaya ve Zafer Yılmaz’ın katkıları yer almış.

Kolektif — Tarihin Hayaletleri Devrimin Vaadi: Mehmet Ali Ağaoğulları’na Armağan
Derleyen: Duygu Türk • İletişim Yayınları
Tarih • 319 sayfa • 2026

Annemarie Schimmel — Batı Doğu Yakınlaşmaları (2026)

Annemarie Schimmel’in bu eseri, Avrupa ile İslam dünyası arasındaki ilişkiyi yalnızca savaşlar ve siyasi çatışmalar üzerinden değil; bilim, sanat, edebiyat, mimari, müzik ve tasavvuf gibi kültürel alanlar üzerinden inceleyen kapsamlı bir medeniyet tarihidir. Schimmel, Doğu ile Batı’yı birbirine kapalı iki dünya olarak değil, yüzyıllar boyunca karşılıklı etkilenerek gelişmiş iki büyük kültürel havza olarak ele alıyor.

Kitabın ilk bölümünde Avrupa’nın İslam dünyasıyla temasının tarihsel seyri anlatılıyor. Erken Orta Çağ’dan itibaren Akdeniz, yalnızca ticaretin değil, fikirlerin de dolaştığı bir alan hâline geliyor. Sicilya ve Endülüs üzerinden Arapça bilimsel ve felsefi miras Avrupa’ya aktarılıyor; matematik, astronomi, tıp ve Aristoteles yorumları Latin dünyasında yeni düşünsel ufuklar açıyor.

Haçlı Seferleri yalnızca askeri çatışmalar değil, aynı zamanda kültürel temaslar da yaratıyor. Ramon Lull gibi düşünürler Hristiyanlık ile İslam arasındaki entelektüel ilişkiyi anlamaya çalışırken, Moğol dönemi Avrupa’nın dünya tasavvurunu genişletiyor. Osmanlı’nın yükselişiyle birlikte “Türk sorunu” Avrupa siyasetinin merkezine yerleşse de, diplomatik ilişkiler ve seyahatnameler sayesinde karşılıklı gözlemler derinleşiyor.

Schimmel, özellikle seyahatnamelerin ve tercüme faaliyetlerinin önemini vurguluyor. Busbecq ve Olearius gibi seyyahlar Osmanlı toplumunu Avrupa’ya tanıtırken, Kur’an tercümeleri ve Arapça çalışmaları İslam’a dair ilk sistemli bilgilerin oluşmasına katkı sağlıyor. ‘1001 Gece Masalları’nın Avrupa hayal gücünü nasıl etkilediği, Doğu’nun romantik ve egzotik bir imgeye dönüşmesinde oynadığı rol de ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Herder, Goethe, Hammer-Purgstall, Rückert ve Platen gibi Alman düşünür ve şairleri üzerinden Doğu’nun Avrupa edebiyatındaki yankıları gösteriliyor. Goethe’nin ‘Doğu Batı Divan’ı, Schimmel’e göre, Doğu ile Batı arasında estetik ve manevi bir yakınlaşma arayışının en güçlü örneklerinden biridir.

İkinci bölümde İslam medeniyetinin sanatsal ifade biçimleri inceleniyor. Camiler, türbeler, saraylar ve gündelik yaşam nesneleri yalnızca mimari yapılar değil, aynı zamanda bir dünya görüşünün taşıyıcıları olarak yorumlanıyor. Hat sanatı, resim, şiir ve müzik, İslam kültürünün estetik duyarlılığını yansıtan temel alanlar olarak öne çıkıyor. Schimmel özellikle dil ve şiirin İslam dünyasında taşıdığı merkezi role dikkat çekiyor; Arapça, Farsça ve Türkçe şiir geleneklerinin Avrupa’da bıraktığı izleri de takip ediyor.

Çevirmenin önsözünde vurgulandığı gibi eser, “medeniyetler çatışması” fikrinden çok “medeniyetler arası etkileşim” fikrine dayanıyor. Schimmel, Doğu ve Batı kavramlarını katı coğrafi sınırlar olarak değil, farklı estetik ve zihinsel ufukların karşılaşması olarak yorumluyor. Bu nedenle kitap, İslam ile Avrupa arasındaki ilişkinin yalnızca siyasi rekabetten ibaret olmadığını; ortak bir Akdeniz dünyası içinde bilgi, sanat ve düşünce alışverişiyle şekillendiğini gösteriyor.

‘Batı Doğu Yakınlaşmaları’ (‘West-östliche Annäherungen’), Avrupa ile İslam dünyası arasındaki uzun tarihsel ilişkiyi çatışma merkezli anlatıların ötesine taşıyarak, ortak mirası ve karşılıklı etkileri görünür kılan bir kültür tarihi çalışması. Schimmel, okuru yalnızca geçmişi öğrenmeye değil, medeniyetlerin birbirini nasıl algıladığını ve dönüştürdüğünü yeniden düşünmeye davet ediyor.

Annemarie Schimmel — Batı Doğu Yakınlaşmaları: Avrupa’nın İslam Dünyası ile Buluşması
Çeviren: Mahmut Kamadan • Albaraka Yayınları
Tarih • 200 sayfa • 2026

Nancy Fraser — Yamyam Kapitalizm (2026)

Kapitalizmin günümüzde yalnızca ekonomik eşitsizlikler değil, aynı zamanda bakım ilişkileri, demokrasi, ekolojik denge ve toplumsal dayanışma üzerinde de derin krizler yarattığını savunan bu kitap, Nancy Fraser’ın kapitalist sistemi çok boyutlu bir toplumsal düzen olarak yeniden değerlendirdiği kapsamlı bir çalışmadır. Fraser, kapitalizmin yalnızca ücretli emek ile sermaye arasındaki ilişki üzerinden açıklanamayacağını; yaşamını sürdürebilmek için sürekli olarak doğayı, bakım emeğini, kamusal kurumları ve mülksüzleştirilen toplulukları tüketen bir sistem olduğunu ileri sürüyor.

Kitabın merkezindeki “yamyam kapitalizm” kavramı, sermayenin kendi varlığını mümkün kılan koşulları giderek aşındırmasını ifade ediyor. Kapitalizm, kâr üretirken yalnızca emek gücünü sömürmekle kalmıyor; toplumsal yeniden üretimi sağlayan bakım emeğini görünmezleştiriyor, doğayı sınırsız bir kaynak gibi tüketiyor, kamusal kurumları piyasa mantığına tabi kılıyor ve özellikle ırksallaştırılmış ya da sömürgeleştirilmiş toplulukların mülksüzleştirilmesini sistematik biçimde yeniden üretiyor. Fraser, bu süreçlerin birbirinden bağımsız değil, aynı yapının iç içe geçmiş parçaları olduğunu gösteriyor.

Marx’ın kapitalizme ilişkin çözümlemelerini geliştiren yazar, üretimin “gizli meskeni” olarak tanımlanan fabrikaların ötesine geçerek kapitalizmin görünmeyen arka planını inceliyor. Ev içindeki bakım faaliyetleri, ekolojik sistemler, kamu hizmetleri ve siyasal kurumlar, ekonomik alanın dışında değil; tam tersine kapitalist birikimin vazgeçilmez dayanakları olarak ele alınıyor. Ancak sermaye, bu alanları sürekli aşındırdığı için bakım krizi, çevre krizi, demokratik temsil krizi ve toplumsal eşitsizlikler giderek derinleşiyor.

Fraser, günümüzün ekonomik durgunluk, iklim değişikliği, otoriterleşme, finansallaşma ve bakım krizlerini tek tek ele almak yerine bunların ortak kökenini kapitalizmin yapısal işleyişinde arıyor. Bu nedenle çözümün yalnızca ekonomik reformlarla sınırlı olamayacağını; feminist, ekolojik, emek, demokrasi ve ırkçılık karşıtı mücadelelerin ortak bir siyasal zeminde buluşması gerektiğini savunuyor. COVID-19 salgını gibi küresel krizlerin de sistemin kırılganlıklarını görünür kıldığını ve alternatif toplumsal örgütlenme biçimlerini düşünmek için önemli fırsatlar sunduğunu öne sürüyor.

‘Yamyam Kapitalizm: Demokrasi, Bakım Emeği ve Gezegen Sistem Tarafından Nasıl Mideye İndiriliyor ve Bizler Bu Konuda Ne Yapabiliriz?’ (‘Cannibal Capitalism: How Our System Is Devouring Democracy, Care, and the Planet and What We Can Do About It’), kapitalizmi yalnızca piyasa ve üretim ilişkileriyle açıklayan klasik yaklaşımları aşarak, ekonomik sömürünün bakım, doğa, kamusal yaşam ve demokrasiyle kurduğu bağı görünür kılan bütünlüklü bir eleştiri geliştiriyor. Fraser, çağdaş kapitalizmin çoklu krizlerini ortak bir çerçevede açıklarken, daha adil ve sürdürülebilir bir toplumsal düzenin ancak kolektif ve demokratik mücadelelerle kurulabileceğini savunuyor.

Nancy Fraser — Yamyam Kapitalizm: Demokrasi, Bakım Emeği ve Gezegen Sistem Tarafından Nasıl Mideye İndiriliyor ve Bizler Bu Konuda Ne Yapabiliriz?
Çeviren: Aslı Önal • Ayrıntı Yayınları
Siyaset • 208 sayfa • 2026

Ayşe Köse Badur — Sivil İttihatçı (2026)

Selanik’in çok kültürlü atmosferinde yetişen Mehmed Cavid Bey, yalnızca Osmanlı’nın son döneminin etkili maliye nazırlarından biri değil; aynı zamanda imparatorluğun modernleşme arayışlarını, siyasal mücadelelerini ve uluslararası diplomasi trafiğini şekillendiren başlıca aktörlerden biri olarak öne çıkıyor. Ayşe Köse Badur’un ‘Sivil İttihatçı’ adlı bu kitabı, onun yaşamını bir biyografi olmanın ötesine taşıyarak, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan sancılı dönüşümün siyasal, ekonomik ve toplumsal dinamiklerini bir kişinin deneyimi üzerinden yeniden değerlendiriyor.

Selanik’ten İstanbul’a, Paris’ten Berlin’e uzanan geniş bir coğrafyada ilerleyen çalışma, Cavid Bey’in çocukluğundan devlet yönetimindeki yükselişine, İttihat ve Terakki içindeki rolünden uluslararası borç müzakerelerine, savaş yıllarındaki mali politikalarından sürgün, muhalefet ve yargılanma sürecine kadar uzanan kapsamlı bir tarihsel panorama sunuyor. Böylece yalnızca bir devlet adamının kariyeri değil, anayasal düzenin kurulması, mali reformlar, savaş ekonomisi, diplomatik pazarlıklar ve yeni devletin kuruluşuna eşlik eden siyasal hesaplaşmalar da ayrıntılı biçimde izleniyor.

Badur, Cavid Bey’i tek boyutlu bir “liberal iktisatçı” ya da yalnızca bir maliye bürokratı olarak ele almak yerine, farklı güç odakları arasında sürekli müzakere yürüten, karar alma süreçlerinin merkezinde yer alan ve kamusal tartışmalara yön veren siyasal bir aktör olarak inceliyor. Günlükler, mektuplar, arşiv belgeleri ve uluslararası kaynaklar aracılığıyla onun düşünce dünyası, kararlarının arka planı ve dönemin yönetici elitleriyle kurduğu ilişkiler görünür hale geliyor.

Bu biyografi, bireysel yaşam öyküsünü geniş tarihsel bağlamından koparmadan ele alarak, II. Abdülhamid döneminden İkinci Meşrutiyet’e, Balkan Savaşları’ndan Birinci Dünya Savaşı’na, işgal yıllarından Cumhuriyet’in ilk siyasal kırılmalarına kadar uzanan kritik dönemi yeni sorular ışığında yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, Mehmed Cavid Bey’in hikâyesi üzerinden Türkiye’nin siyasal ve ekonomik tarihinin en çetin kavşaklarını, dönemin aktörleri kadar onların fikirlerini, tercihlerini ve yaşadıkları ikilemleri de odağına alan çok katmanlı bir tarih anlatısı sunuyor.

Ayşe Köse Badur — Sivil İttihatçı: Maliye Nazırı Cavid Bey
• Yapı Kredi Yayınları
Biyografi • 656 sayfa • 2026

Sally Mitchell — Victoria Dönemi İngiltere’sinde Günlük Hayat (2026)

Sally Mitchell’ın bu kitabı, 19. yüzyıl İngiltere’sinin gündelik yaşamını toplumsal, kültürel ve maddi yönleriyle ele aldığı kapsamlı bir sosyal tarih çalışması. Resmî olaylar ve siyasal gelişmeler yerine sıradan insanların günlük deneyimlerine odaklanan eser, romanlar, dergiler, görgü kitapları, gazeteler ve dönemin diğer yazılı kaynaklarından yararlanarak Victoria Çağı’nın gündelik ritmini yeniden kuruyor. Böylece okura, dönemin yalnızca nasıl göründüğünü değil, insanların nasıl yaşadığını, çalıştığını, eğlendiğini ve birbirleriyle ilişki kurduğunu gösteriyor.

‘Victoria Dönemi İngiltere’sinde Günlük Hayat’ (‘Daily Life in Victorian England’), sanayileşmenin ve kentleşmenin gündelik yaşam üzerindeki etkilerini ayrıntılı biçimde inceliyor. Buhar gücü, demiryolları, telgraf ve modern ulaşım ağları gibi teknolojik yeniliklerin çalışma hayatını, haberleşmeyi, seyahati ve zaman algısını nasıl değiştirdiği ele alınırken, bilimsel gelişmelerin de toplum üzerindeki yankıları değerlendiriliyor. Özellikle Charles Darwin’in evrim kuramının din, eğitim ve insanın kendisini algılama biçimi üzerindeki etkileri, dönemin düşünsel dönüşümünün önemli bir parçası olarak ele alınıyor.

Mitchell, Victoria toplumunun gündelik alışkanlıklarını da geniş bir çerçevede inceliyor. Ev yaşamı, aile yapısı, çocukların yetiştirilmesi, eğitim, hizmetçilik, çalışma düzeni ve sınıfsal farklılıklar ayrıntılı örneklerle açıklanıyor. Giyim kuşam, görgü kuralları, yemek kültürü, alışveriş, boş zaman etkinlikleri ve popüler eğlenceler üzerinden farklı toplumsal kesimlerin yaşam tarzları karşılaştırılıyor. Böylece dönemin katı toplumsal hiyerarşilerinin, bireylerin günlük davranışlarını ve sosyal ilişkilerini nasıl biçimlendirdiği ortaya konuyor.

Eser, Victoria ahlakının en belirgin yönlerini de eleştirel bir bakışla değerlendiriyor. Flört, evlilik, cinsiyet rolleri, aile içi ilişkiler, yas tutma gelenekleri ve kamusal davranış kuralları, dönemin güçlü ahlaki beklentileriyle birlikte inceleniyor. Bunun yanı sıra suç, hukuk, yoksulluk, yardım kurumları ve toplumsal denetim mekanizmaları da gündelik hayatın ayrılmaz parçaları olarak ele alınıyor. Böylece Victoria İngiltere’sinin yalnızca disiplinli ve düzenli yönü değil, çelişkileri, gerilimleri ve toplumsal sorunları da görünür hâle geliyor.

Mitchell ayrıca spor, tiyatro, müzik, okuma kültürü ve popüler yayınlar gibi boş zaman faaliyetlerini inceleyerek dönemin kültürel dünyasını ayrıntılarıyla resmediyor. Farklı sınıfların eğlence anlayışları, tüketim alışkanlıkları ve kamusal yaşam deneyimleri karşılaştırılırken, sanayileşen toplumun yeni yaşam biçimleri de açıklanıyor. Böylece Victoria dönemi, yalnızca büyük siyasal ve ekonomik dönüşümlerin yaşandığı bir çağ olarak değil, gündelik hayatın her alanını yeniden şekillendiren kapsamlı bir toplumsal dönüşüm süreci olarak değerlendiriliyor.

Zengin kaynaklara dayanan eser, dönemin maddi kültürünü, toplumsal ilişkilerini ve zihniyet dünyasını birlikte ele alarak Victoria İngiltere’sinin canlı ve ayrıntılı bir panoramasını sunuyor. Tarihsel olayların arkasındaki sıradan insanların deneyimlerini merkeze alan bu çalışma, 19. yüzyıl İngiltere’sinin gündelik yaşamını bütün yönleriyle anlamak isteyen okurlar için temel başvuru kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor.

Sally Mitchell — Victoria Dönemi İngiltere’sinde Günlük Hayat
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 512 sayfa • 2026

Karl-Wilhelm Weeber — Roma Henüz Antik Değilken (2026)

Karl-Wilhelm Weeber’in bu kitabı, Antik Roma’yı imparatorlar, komutanlar ve anıtsal yapılar üzerinden değil, gündelik yaşamın sıradan aktörleri üzerinden yeniden okuduğu bir toplumsal tarih çalışması. Yazar, Roma’nın görkemli yüzünün ardındaki geniş toplumsal dünyayı görünür kılarak, kölelerden zanaatkârlara, göçmenlerden yoksullara kadar kentin gerçek taşıyıcılarını merkeze alıyor. Böylece klasik tarihyazımının seçkinlere odaklanan bakışını tersine çevirirken, Roma’nın yalnızca bir imparatorluk başkenti değil, milyonlarca insanın yaşam mücadelesi verdiği canlı bir metropol olduğunu ortaya koyuyor.

‘Roma Henüz Antik Değilken’ (‘Als Rom noch nicht Antike war’), okuru Roma’nın anıtsal meydanlarından dar sokaklarına, kalabalık mahallelerine ve gündelik yaşamın gözden kaçan mekânlarına götürüyor. Barınma koşulları, beslenme alışkanlıkları, çalışma hayatı, ulaşım, temizlik, kanalizasyon sistemi ve umumi tuvaletler gibi konular üzerinden büyük kentin işleyişini ayrıntılarıyla inceliyor. Kent yaşamının yarattığı kalabalık, gürültü, yangın tehlikesi, çevre kirliliği ve altyapı sorunları, Roma’nın ihtişamının ardındaki zorlu yaşam koşullarını gözler önüne seriyor.

Weeber, Roma toplumundaki eşitsizlikleri de kapsamlı biçimde ele alıyor. Kölelerin ekonomik sistem içindeki vazgeçilmez rolünü, azatlıların toplumsal konumunu, küçük zanaatkârların ve gündelik işçilerin geçim mücadelesini, göçmenlerin büyük kentte karşılaştıkları fırsat ve güçlükleri ayrıntılı örneklerle açıklıyor. Engelliler, dilenciler ve toplumun kenarında yaşayan diğer gruplar da kitabın önemli bir parçasını oluşturuyor. Böylece Roma’nın yalnızca seçkinlerin değil, farklı kökenlerden insanların bir arada yaşadığı çok kültürlü ve karmaşık bir toplum olduğu gösteriliyor.

Eser, eğlence kültürünü de toplumsal bağlamı içinde değerlendiriyor. Gladyatör dövüşleri, yarışlar ve kamusal gösteriler yalnızca seyirlik etkinlikler olarak değil; bunların gerektirdiği ekonomik organizasyon, emek, lojistik ve siyasal işlevler bakımından da inceleniyor. Aynı zamanda ticaret ağları, pazarlar, üretim ilişkileri ve kent ekonomisinin işleyişi ele alınarak Roma’nın gündelik hayatını ayakta tutan görünmez mekanizmalar ortaya konuyor.

Weeber, arkeolojik bulgular, yazılı kaynaklar ve gündelik yaşama ilişkin ayrıntıları bir araya getirerek idealize edilmiş Antik Roma imgesini sorguluyor. İmparatorların ve zafer anıtlarının gölgesinde kalan insanların deneyimlerini görünür kılan eser, Roma’yı etten kemikten bireylerin umutları, korkuları, dayanışmaları ve eşitsizlikleriyle yaşayan bir toplum olarak resmediyor. Bu yönüyle kitap, Antik Roma’yı yalnızca siyasal tarihiyle değil, sıradan insanların gözünden anlamak isteyen okurlar için zengin ve ezber bozan bir toplumsal tarih anlatısı sunuyor.

Karl-Wilhelm Weeber — Roma Henüz Antik Değilken
Çeviren: Özlem Özlen Şimşek • Say Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Mustafa Demirtaş — Tatlı Hayatın Kıyısında (2026)

Göç üzerine yapılan araştırmalar çoğu zaman önceden belirlenmiş sorulara cevap arar; oysa bu çalışma, araştırmanın yönünü bizzat göçmenlerin deneyimlerinin ve meraklarının belirlemesine izin veriyor. Böylece saha, araştırmacının çizdiği sınırlar içinde tanımlanan bir alan olmaktan çıkıyor; görüşülen kişilerin anlattıkları, sordukları ve önemsedikleri meselelerle şekillenen ortak bir düşünme zemini hâline geliyor. Mustafa Demirtaş, göçü yalnızca incelenen bir olgu olarak değil, bilgi üretme biçimlerini yeniden sorgulatan bir deneyim olarak ele alıyor.

Bu yaklaşımın merkezinde dostluk yer alıyor. Ancak dostluk burada göç deneyimini açıklamak için sonradan eklenmiş bir kavram değil; göçle birlikte yeniden anlam kazanan toplumsal ve siyasal bir ilişki biçimi olarak değerlendiriliyor. Benzer şekilde göç de yalnızca sınırları aşan insanların hikâyesi değil, dostluğun nasıl kurulduğunu, nasıl sınandığını ve nasıl sürdürüldüğünü görünür kılan bir deneyim olarak okunuyor. Böylece göç ve dostluk, birbirini açıklayan iki ayrı tema olmaktan çıkıp iç içe geçen yaşam pratikleri olarak tartışılıyor.

‘Tatlı Hayatın Kıyısında’, göçün yalnızca kriz, güvenlik ya da uyum politikaları ekseninde ele alınmasına karşı çıkarak, gündelik hayatın içindeki karşılaşmalara, ilişkilenme biçimlerine ve dayanışma pratiklerine odaklanıyor. Aynı zamanda dostluğu da kişisel bir erdem ya da bireysel bir duygu olarak değil, güç ilişkileri, eşitsizlikler ve birlikte yaşama imkânlarıyla örülü siyasal bir alan olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Bu çerçevede göçmenlerin dostluğu nasıl tanımladığı, arkadaşlık ve akrabalıkla hangi noktalarda kesişip ayrıldığı, benzerlik ile farklılığın dostluk ilişkilerindeki yeri, yerleşik toplumla kurulan bağların hangi koşullarda gelişebildiği ve dayanışmanın açık talepler dile getirmeden nasıl var olabildiği gibi sorular kitabın temel eksenini oluşturuyor. Böylece eser, göçmenlerin sesini merkeze alan eleştirel bir bakışla, birlikte yaşamanın imkânlarını birbirine tutunma, karşılıklı güven ve ortak yaşam deneyimleri üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor.

Mustafa Demirtaş — Tatlı Hayatın Kıyısında: Dostluk, Göç ve Birbirine Tutunmak
• Otonom Yayıncılık
Sosyoloji • 224 sayfa • 2026