Barış Aydın — Sosyalizmin Definesini Aramak (2026)

Ernst Bloch ile Hikmet Kıvılcımlı’yı ortak bir düşünsel hatta buluşturarak sosyalizmi yalnızca ekonomik ya da siyasal bir teori olarak değil, tarihsel, kültürel ve hatta dinsel katmanlarıyla birlikte yeniden düşünmeye açıyor. Barış Aydın, bu iki düşünürün farklı coğrafyalarda geliştirdiği fikirleri karşılaştırırken, onların ortak bir arayışta buluştuğunu gösteriyor: sosyalizmin köklerini geçmişte, geleneklerde ve insanlığın kolektif hafızasında aramak.

‘Sosyalizmin Definesini Aramak’, Bloch’un umut, ütopya ve “henüz olmamış olan” fikri etrafında kurduğu ontolojiyi merkeze alarak başlıyor. Ona göre insanlık, sürekli olarak daha iyi bir dünyaya yönelen bir arzu ve eksiklik duygusuyla hareket ediyor; sanat, din ve kültürel miras da bu ütopyacı enerjinin taşıyıcısı oluyor. Bu çerçevede din ve gelenek, gerici kalıntılar değil, devrimci dönüşümün potansiyel kaynakları olarak yeniden değerlendiriliyor.

İkinci bölümde Kıvılcımlı’nın düşüncesi üzerinden Türkiye’ye özgü bir sosyalizm arayışı öne çıkıyor. Kıvılcımlı, tarih tezleriyle Osmanlı’dan İslam’a uzanan geniş bir tarihsel birikimi sosyalist dönüşüm açısından yeniden yorumluyor ve yerli dinamiklerle evrensel sosyalizm arasında bir köprü kuruyor. Onun yaklaşımı, sosyalizmin yalnızca dışarıdan ithal edilecek bir model olmadığını, yerel tarih ve kültür içinde de filizlenebileceğini savunuyor.

Son bölümde ise iki düşünür arasındaki paralellikler ve ayrımlar derinleştiriliyor. Kolektif eyleme duyulan inanç, devrimci romantizm, dinin dönüştürücü potansiyeli ve kültürel mirasın rolü gibi başlıklar etrafında ortak bir zemin kuruluyor. Kitap, farklı geleneklerden beslenen bu iki düşünürün aslında aynı soruya yanıt aradığını gösteriyor: İnsanlık, geçmişin birikimini kullanarak nasıl özgürleşebilir?

Sonuç olarak eser, sosyalizmi yalnızca geleceğe ait bir proje değil, geçmişin içinde saklı bir “define” olarak kavrıyor ve bu defineyi açığa çıkaracak gücün insanın kolektif iradesinde yattığını savunuyor.”

Barış Aydın — Sosyalizmin Definesini Aramak: Ernst Bloch ve Hikmet Kıvılcımlı’da Sosyalizm, Din, Kültür ve Gelenek
• İletişim Yayınları
Siyaset • 295 sayfa • 2026

Lynne Segal — Yaslan Bana (2026)

Lynne Segal’in kişisel deneyimleriyle politik düşünceyi iç içe geçirdiği, bakım kavramını merkeze alan güçlü bir feminist metin. Segal, kendi yaşam öyküsünü anlatırken annelikten yaşlılığa, eğitimden feminist harekete uzanan geniş bir alanda bakımın anlamını sorguluyor ve bireysel deneyimlerin nasıl politik bir çerçeveye oturduğunu gösteriyor.

‘Yaslan Bana’ (‘Lean on Me’), bakımın yalnızca bir emek biçimi olmadığını, aynı zamanda insanlar arasındaki karşılıklı bağımlılığı ve kırılganlığı görünür kılan temel bir ilişki biçimi olduğunu vurguluyor. Segal, bakım üzerinden kurulan ilişkilerin hem toplumsal hem de etik bir zemin oluşturduğunu söylüyor ve bu zeminin günümüz dünyasında giderek aşındığını dile getiriyor. Neoliberal politikaların refah devletini zayıflattığını, eğitimi araçsallaştırdığını ve eşitsizlikleri derinleştirdiğini tartışıyor.

Metin aynı zamanda iklim krizi ve otoriterleşme gibi küresel sorunları da bakım perspektifiyle ele alıyor. Segal, bu krizlerin yalnızca politik ya da ekonomik meseleler olmadığını, aynı zamanda bakım ilişkilerinin zayıflamasıyla bağlantılı olduğunu öne sürüyor. Bu nedenle bakım, onun düşüncesinde hem insanlar arası hem de insan-doğa ilişkisini kapsayan geniş bir etik-politik kavram haline geliyor.

Yazar, feminist düşüncenin kişisel olanın politik olduğu fikrini yeniden hatırlatıyor ve bunu somut bir anlatıyla güçlendiriyor. Kendi yaşamını açarak okuru da düşünmeye davet ediyor, bakımın ihmal edildiği bir dünyada dayanışmanın nasıl yeniden kurulabileceğini sorgulatıyor.

Sonuçta kitap, yaşamın tek başına sürdürülemeyeceğini, var olmanın başkalarına yaslanmayı gerektirdiğini ortaya koyuyor ve birlikte yaşamanın ancak karşılıklı özen, sorumluluk ve dayanışma ile mümkün olduğunu savunuyor.

Lynne Segal — Yaslan Bana: Radikal Bakım Politikası
Çeviren: Ebru Kılıç • Livera Yayınevi
Feminizm • 304 sayfa • 2026

Leo Löwenthal, Norbert Guterman — Aldatmanın Peygamberleri (2026)

Leo Löwenthal ve Norbert Guterman tarafından kaleme alınan, modern popülizmin psikolojik ve retorik mekanizmalarını çözümleyen öncü bir çalışma. Frankfurt Okulu’nun otoritaryen kişilik araştırmalarıyla bağlantılı olan eser, özellikle 20. yüzyılda yükselen kitle hareketlerini ve bu hareketleri yönlendiren demagog figürünü analiz ediyor.

‘Aldatmanın Peygamberleri’ (Prophets of Deceit’), ajitatörün nasıl inşa edildiğini ve kitleleri nasıl etkilediğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Bu figür, kendisini toplumun kurtarıcısı olarak sunarken, aynı zamanda hayali ya da abartılmış düşmanlar yaratarak korku ve öfke üretiyor. Yazarlar, bu süreçte kullanılan propaganda tekniklerini, dilin manipülasyonunu ve duyguların nasıl araçsallaştırıldığını sistematik bir şekilde çözümlüyor. Ajitatör, karmaşık toplumsal sorunları basitleştirir, sorumluluğu dış düşmanlara yükler ve kendisini tek çözüm olarak konumlandırır.

Eserde dikkat çekilen önemli bir nokta, bu tür liderlerin çoğu zaman derinlikli bir düşünsel altyapıya sahip olmamasına rağmen, etkili bir söylem kurarak geniş kitleleri peşinden sürükleyebilmesi. Bu durum, kitle psikolojisinin kırılganlığına ve insanların belirsizlik dönemlerinde güçlü figürlere yönelme eğilimine işaret ediyor. Yazarlar, popülizmin yalnızca politik bir strateji değil, aynı zamanda psikolojik bir süreç olduğunu vurguluyor.

Kitap ayrıca, toplumsal gerilimlerin nasıl üretildiğini ve bu gerilimlerin nasıl siyasal kazanca dönüştürüldüğünü gösteriyor. Ajitatör, çoğu zaman çözüm sunduğunu iddia ettiği sorunların bizzat yaratıcısıdır; bu da onun varlığını sürdürebilmesi için sürekli bir kriz atmosferine ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor.

Kısacası eser, modern demokrasilerde manipülasyonun nasıl işlediğini anlamak için güçlü bir çerçeve sunuyor; bu analizler, Donald Trump gibi figürler üzerinden günümüzde de yankı buluyor.

Leo Löwenthal, Norbert Guterman — Aldatmanın Peygamberleri: Amerikan Ajitatörünün Teknikleri Üzerine Bir İnceleme
Çeviren: Oğuzhan Taş • İmge Kitabevi
Siyaset • 301 sayfa • 2026

Ümit Hassan — Türklerin Tarihi (2026)

‘Türklerin Tarihi: Açıklamalı Bir Kronoloji’, Ümit Hassan’ın Türk tarihine alışılmış anlatıların dışından yaklaşan özgün bir çalışması olarak öne çıkıyor. Eser, MÖ 800’de İskitler ile başlayan ve İlhanlı hükümdarı İlhan Abu Said Han’ın (veya yaygın adıyla Ebu Said Bahadır Han) ölümüyle sonlanan geniş bir zaman dilimini kronolojik bir çerçeve içinde ele alıyor. Ancak bu kronoloji, yalnızca tarihsel olayların sıralanmasından ibaret kalmıyor; belirli kırılma noktaları üzerinden Türk topluluklarının devletleşme sürecini anlamaya çalışan bir düşünsel harita sunuyor.

Kitap, klasik tarih yazımında sıkça görülen hanedan, lider ya da büyük olay merkezli yaklaşımı bilinçli biçimde geri plana itiyor. Bunun yerine tarihsel süreci iktisadi, coğrafi ve toplumsal dinamikler içinde değerlendiren bir bakış geliştiriyor. Bu yönüyle eser, Türk tarihini tekil başarı hikâyeleri üzerinden değil, daha geniş bir bağlam içinde, farklı etkenlerin kesişimiyle şekillenen bir süreç olarak okuyor. Kronolojinin akışı içinde yer alan kısa yorumlar da bu çerçeveyi derinleştirerek, okuru yalnızca bilgiyle değil, yorumla da buluşturuyor.

Çalışmanın önemli bir yönü, Osmanlı öncesi döneme odaklanarak, sonraki tarihsel gelişmeleri hazırlayan koşulları görünür kılması. Özellikle Osmanlı’ya giden yolun hangi tarihsel dinamikler içinde şekillendiğini göstermek, kitabın temel amaçlarından biri. Bu tercih, kronolojiyi yalnızca geçmişin kaydı olmaktan çıkarıp, sonraki tarihsel yapıların nasıl ortaya çıktığını anlamaya yönelik bir araç haline getiriyor.

Eserin arka planında, İbn Haldun’un toplumsal yapı ve iktidar ilişkilerine dair yaklaşımı ile Zeki Velidi Togan’ın Türk tarihine dair kurucu çalışmaları hissediliyor. Ancak Hassan, bu etkileri tekrar etmek yerine, onları kendi tarihsel yorumuna dâhil ederek özgün bir sentez kuruyor.

Sonuç olarak kitap, Türk tarihini kronolojik bir dizin olmaktan çıkarıp, çok katmanlı bir analiz alanına dönüştürüyor. Okura yalnızca “ne oldu” sorusunun değil, “nasıl ve neden oldu” sorularının da peşinden gitmesi gerektiğini hatırlatan hem rehber hem de düşünsel bir çerçeve sunuyor.

Ümit Hassan — Türklerin Tarihi: Açıklamalı Bir Kronoloji
• İletişim Yayınları
Tarih • 236 sayfa • 2026

Svetoslav Milarov — İstanbul Zindanlarından Hatıralar (2026)

Svetoslav Milarov’un genç yaşta tutuklanarak geçirdiği yılları anlattığı hem kişisel hem de tarihsel derinliği olan bir hatırat. Eser, 19. yüzyılın sonlarına doğru İstanbul’da siyaset, gözetim ve güvensizlik atmosferinin nasıl iç içe geçtiğini içeriden bir bakışla aktarıyor. Milarov, Balkanlardaki ihtilalci hareketlerle Osmanlı yönetimi arasında sıkışmış bir figür olarak, iki buçuk yıl süren tutukluluğunu yalnızca bireysel bir trajedi olarak değil, dönemin karmaşık siyasal yapısının bir yansıması olarak ele alıyor.

‘İstanbul Zindanlarından Hatıralar (1870-1872)’ (‘Спомени от цариградските тъмници’), zindan deneyimini kuru bir anlatımın ötesine taşıyarak, hapishane mekânlarını ve bu mekânlarda karşılaşılan insan tiplerini canlı sahneler halinde sunuyor. Gardiyanlardan muhbirlere, suçlulardan masumlara kadar geniş bir yelpazede yer alan karakterler aracılığıyla Osmanlı toplumunun çok katmanlı yapısı görünür hale geliyor. Milarov’un anlatısı, yalnızca kendi yaşadıklarına odaklanmakla kalmıyor; birlikte kaldığı insanların hikâyelerini de örerek kolektif bir hafıza kuruyor.

Eserde öne çıkan temel meselelerden biri, kimlik ve suçlama arasındaki belirsizlik. Yazarın “hain mi yoksa vatansever mi?” sorusu etrafında şekillenen yaşamı, dönemin siyasal atmosferinde bireylerin ne kadar kolay biçimde suçlanabildiğini ve bu suçlamaların geri dönüşsüz sonuçlar doğurabildiğini gösteriyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir hapishane anlatısı değil, aynı zamanda adalet mekanizmasının işleyişine dair eleştirel bir bakış sunuyor.

Milarov’un sade ama etkileyici dili, korku, dayanışma ve umutsuzluk arasında gidip gelen duyguları güçlü bir şekilde yansıtıyor. Aynı zamanda dönemin İstanbul’una dair gündelik yaşam ayrıntıları, bürokratik işleyiş ve Balkan entelektüel çevreleri hakkında değerli gözlemler içeriyor. Bu özellikleriyle eser, hem edebi hem de tarihsel bir belge niteliği taşıyor.

Sonuç olarak kitap, bireysel bir tanıklığın ötesine geçerek bir dönemin ruhunu, çelişkilerini ve karanlığını ortaya koyuyor. Okuru yalnızca bir mahkûmun hikâyesiyle değil, aynı zamanda çözülmekte olan bir imparatorluğun iç gerilimleriyle yüzleştiriyor.

Svetoslav Milarov — İstanbul Zindanlarından Hatıralar (1870-1872)
Çeviren: Hüseyin Mevsim • Kitap Yayınevi
Anı • 190 sayfa • 2026

Daniel N. Stern — Canlılık Biçimleri (2026)

Daniel N. Stern’in “canlılık” kavramını merkeze alarak insan deneyimini yeniden düşünmeye çağırdığı özgün bir çalışma. Stern, canlılığı yalnızca biyolojik bir enerji ya da yaşamsal güç olarak değil, hareket, zamanlama, ritim ve niyet gibi dinamik unsurların birleşimiyle ortaya çıkan bir deneyim biçimi olarak ele alıyor. Ona göre insanlar, yalnızca ne yaptıklarıyla değil, bunu nasıl yaptıklarıyla—yani davranışlarının temposu, yoğunluğu ve akışıyla—anlam üretir.

‘Canlılık Biçimleri: Psikoloji, Sanat, Psikoterapi ve Gelişimde Dinamik Deneyimi Keşfetmek’ (‘Forms of Vitality: Exploring Dynamic Experience in Psychology, the Arts, Psychotherapy, and Development’), canlılık biçimlerinin gündelik yaşamdan sanata, psikoterapiden bebek gelişimine kadar uzanan geniş bir alanda nasıl kendini gösterdiğini inceliyor. Stern özellikle erken çocukluk deneyimlerine odaklanarak, bebeklerin henüz dil öncesi dönemde bile canlılık biçimleri aracılığıyla dünyayla ilişki kurduğunu ve başkalarıyla duygusal bağ geliştirdiğini savunuyor. Bu yaklaşım, insan ilişkilerinin temelinde sözcüklerden önce gelen bir “duyumsal iletişim” olduğunu ortaya koyuyor.

Psikoterapi bağlamında ise Stern, terapötik sürecin yalnızca içerik üzerinden değil, terapist ile danışan arasındaki anlık etkileşimlerin ritmi ve duygusal tonu üzerinden şekillendiğini gösteriyor. Canlılık biçimlerini fark etmek, bu sürecin derinleşmesine ve daha etkili hale gelmesine katkı sağlıyor. Aynı şekilde sanat alanında da bir eserin etkileyiciliği, temsil ettiği şeyden çok, taşıdığı canlılık hissiyle ilişkilendiriliyor.

Stern’in en önemli katkılarından biri, bu dinamik deneyimlerin bilimsel olarak incelenebilir olduğunu göstermesi. Hareket, zaman ve güç algısı gibi unsurlar üzerinden canlılığın izini süren yazar, psikoloji ile nörobilim arasında köprü kurarak bu kavramı disiplinler arası bir zemine yerleştiriyor. Böylece canlılık, yalnızca soyut bir his olmaktan çıkıp, insan zihninin ve ilişkilerinin anlaşılmasında temel bir anahtar haline geliyor.

Sonuç olarak kitap, insan deneyiminin durağan değil, sürekli akış halinde olan bir süreç olduğunu vurguluyor. Canlılık biçimlerini anlamak, hem kendimizi hem de başkalarıyla kurduğumuz ilişkileri daha derinlikli kavramamızı sağlıyor. Bu yönüyle eser, psikoloji, sanat ve insan gelişimi alanlarında yeni bir bakış açısı sunuyor.

Daniel N. Stern — Canlılık Biçimleri: Psikoloji, Sanat, Psikoterapi ve Gelişimde Dinamik Deneyimi Keşfetmek
Çeviren: İrem Mutlu, İlayda Deringör, Gülcan Uyan, Doğukan Kocabaş, Sevim Sarıoğlu, Hıdır Bahadır Yiğitoğlu, Tuna Erdener • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Psikoloji • 156 sayfa • 2026

Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak (2026)

Ayla Türksoy’un ‘Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak’ adlı çalışması, travmayı yalnızca bireysel bir yara olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir deneyim olarak ele alıyor. Kitap, travmanın kadın deneyimiyle nasıl iç içe geçtiğini gösterirken, yazının yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda iyileştirici bir araç olduğunu vurguluyor. Türksoy, kadınların neden yazması gerektiğini tartışırken, yazmayı hem bir direniş hem de bir hafıza kurma pratiği olarak konumlandırıyor. Böylece travma, sessizliğe hapsedilen bir deneyim olmaktan çıkıp dile gelen, paylaşılan ve dönüştürülen bir sürece evriliyor.

Eserde, edebiyatın bu dönüştürücü gücü, özellikle Füruzan’ın öyküleri üzerinden somutlaştırılıyor. Travmanın metaforlar aracılığıyla ifade edilişi, onun anlaşılmasını ve aktarılmasını kolaylaştıran bir araç olarak öne çıkıyor. “Kadınca Travma Metafor Menüsü” gibi bölümler, soyut acıların somut imgelerle kavranmasını sağlıyor. Bunun yanında başarı baskısı ve imposter sendromu gibi konular üzerinden, travmanın yalnızca açık yaralarla değil, gündelik hayatın görünmez gerilimleriyle de şekillendiği gösteriliyor.

Kitap aynı zamanda travmayı bireysel bir zayıflık olarak değil, patriyarkal düzenin ürettiği yapısal şiddetin bir sonucu olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, okuru travmanın kökenlerini daha geniş bir çerçevede düşünmeye yönlendiriyor. Kuşaklararası aktarım, çocuklar için onarıcı adalet gibi başlıklar ise travmanın yalnızca geçmişe ait olmadığını, bugünü ve geleceği de biçimlendirdiğini ortaya koyuyor. Sonuçta eser, travmanın nasıl anlatıldığı ve kimin anlatabildiği sorularını merkeze alarak, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde güçlü bir farkındalık alanı açıyor.

Kitap aynı zamanda, Feride Çiçekoğlu, Nilüfer Güngörmüş ve Hande Gazey ile yapılmış söyleşiler de barındırıyor.

Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak
• Nika Yayınevi
Feminizm • 300 sayfa • 2026

George Lane — Moğol İmparatorluğu’nda Günlük Hayat (2026)

George Lane’in bu çalışması, Cengiz Han döneminde Moğol İmparatorluğu’nda yaşayan sıradan insanların gündelik hayatını ayrıntılı ve canlı bir biçimde ele alıyor. Kitap, Moğolları yalnızca savaşçı kimlikleriyle değil, gündelik pratikleri, inançları ve toplumsal düzenleriyle anlatıyor.

Eserin merkezinde göçebe yaşam tarzı yer alıyor. Yurt adı verilen taşınabilir çadırlarda sürdürülen hayat, iklim koşullarına uyumlu hareketli bir düzen içinde şekilleniyor. Moğolların kürk kıyafetleri, et ve yoğun alkol içecek ağırlıklı beslenmeleri gibi unsurlar, dışarıdan “sert” ya da “barbar” olarak algılanan yaşam biçimlerinin aslında çevresel koşullarla yakından ilişkili olduğunu gösteriyor.

Lane, Moğol toplumunda iş bölümünü ve özellikle kadınların rolünü de ayrıntılı biçimde inceliyor. Kadınlar yalnızca ev içi işlerle sınırlı kalmıyor; göç sırasında yük arabalarının düzenlenmesi, ekonomik faaliyetlerin yürütülmesi gibi kritik görevler üstleniyor. Bu durum, bozkır toplumunda kadınların görece güçlü bir konuma sahip olduğunu ortaya koyuyor.

‘Moğol İmparatorluğu’nda Günlük Hayat’ (‘Daily Life in the Mongol Empire’), Moğol ordusunun yapısına ve savaş deneyimine de ışık tutuyor. Onluk sistemle örgütlenen askeri yapı, disiplinli ve etkili bir savaş makinesi yaratıyor. Bunun yanı sıra Büyük Yasa gibi katı hukuk düzenlemeleri, imparatorluk içinde düzenin sağlanmasında önemli rol oynuyor.

Dini ve kültürel yaşam da eserde geniş yer buluyor. Şamanizm, hastalıkların tedavisinden ruhani rehberliğe kadar pek çok alanda etkili oluyor. Geleneksel tıp uygulamaları, ritüeller ve inançlar, Moğol dünyasının zihinsel haritasını anlamaya yardımcı oluyor.

Kitap, Moğol İmparatorluğu’nu yalnızca fetihler üzerinden değil, gündelik hayatın somut ayrıntıları üzerinden ele alarak daha bütünlüklü bir tablo sunuyor. Sıradan insanların deneyimlerine odaklanması sayesinde, bu büyük imparatorluğun arkasındaki toplumsal ve kültürel dokuyu görünür kılıyor.

George Lane — Moğol İmparatorluğu’nda Günlük Hayat
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 488 sayfa • 2026

Hannah Proctor — Tükenmişlik (2026)

Hannah Proctor’un bu çalışması, politik mücadelelerin yalnızca ideolojik ve tarihsel sonuçlarını değil, bu süreçlerin bireyler üzerinde yarattığı duygusal yıkımı da merkeze alıyor. Kitap, yenilgi sonrası ortaya çıkan tükenmişlik hâlinin çoğu zaman görünmez kılındığını ve hatta mücadele içindeki kişiler tarafından küçümsendiğini ortaya koyuyor.

Proctor, siyasi yenilgiyi yalnızca bir strateji ya da örgütlenme sorunu olarak değil, aynı zamanda derin bir duygusal deneyim olarak ele alıyor. Bu bağlamda tükenmişlik, bireysel bir zayıflık değil; kolektif mücadelelerin kaçınılmaz bir sonucu olarak yorumlanıyor. Umut, inanç ve adanmışlıkla yürütülen politik süreçlerin başarısızlıkla sonuçlanması, aktivistlerde hayal kırıklığı, yorgunluk ve yön kaybı gibi duygular yaratıyor.

‘Tükenmişlik’ (‘Burnout’), tarihsel örnekler üzerinden bu duygusal deneyimi somutlaştırıyor. Paris Komünü sonrası sürgüne gönderilen devrimcilerden, Ekim Devrimi’nden sonra soluğu sanatoryumlarda alan yorgun düşmüş Bolşeviklere kadar pek çok örnek, politik yenilginin psikolojik sonuçlarını gözler önüne seriyor. Bu örnekler, mücadele edenlerin yalnızca dış baskılarla değil, içsel çöküşlerle de karşı karşıya kaldığını gösteriyor.

Proctor’un temel iddiası, politik hareketlerin sürdürülebilirliği için bu duygusal boyutun ciddiye alınması gerektiği. Tükenmişliği görmezden gelmek yerine anlamak ve onunla baş etme yolları geliştirmek, gelecekteki mücadelelerin daha sağlıklı bir zeminde ilerlemesi için kritik bir önem taşıyor.

Kitap, politik yenilgiye farklı bir açıdan bakarak, mücadelelerin görünmeyen duygusal maliyetini açığa çıkarıyor. Aktivizm, direniş ve kolektif eylem üzerine düşünen herkes için, tükenmişliğin yalnızca bir son değil, aynı zamanda yeniden düşünme ve toparlanma imkânı sunduğunu hatırlatan derinlikli bir çalışma sunuyor.

Hannah Proctor — Tükenmişlik: Siyasi Yenilginin Duygusal Deneyimi
Çeviren: Zeynep Şarlak • İletişim Yayınları
Siyaset • 328 sayfa • 2026

Kolektif — Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif (2026)

Ahmet İncekara’nın derlediği ‘Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif’, etik ile iktisat arasındaki çok katmanlı ilişkiyi tarihsel ve kuramsal bir çerçevede yeniden düşünüyor. İnsanlık tarihi boyunca önemini koruyan etik tartışmaları, bu kitapta özellikle iktisadi düşüncenin iç dinamikleriyle birlikte ele alınıyor.

Eser, iktisat disiplininin başlangıçta felsefeyle kurduğu yakın bağı hatırlatarak ilerliyor. İlk iktisatçıların aynı zamanda etik filozofu olması, ekonomik davranışların yalnızca rasyonel değil, değer yüklü olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda piyasa, faiz, refah ve adalet gibi temel kavramların yalnızca teknik değil, aynı zamanda etik içerimler taşıdığı vurgulanıyor. Kitap, bu kavramların tarih içinde nasıl dönüşüm geçirdiğini ve farklı iktisadi ekoller tarafından nasıl yorumlandığını kapsamlı biçimde inceliyor.

Derlemede, Antikçağ’dan modern döneme uzanan geniş bir düşünsel hat izleniyor. Aristoteles ve Aquinas gibi klasik düşünürlerden başlayarak, Zygmunt Bauman ve Amartya Sen gibi modern ve çağdaş teorisyenlere kadar uzanan yaklaşımlar üzerinden etik ile ekonomi arasındaki bağlar tartışılıyor. Özellikle “adil fiyat” kavramı, faizin ahlaki boyutu ve deontolojik etik gibi başlıklar, iktisadi kararların arkasındaki normatif temelleri görünür kılıyor.

Kitap aynı zamanda güncel meseleleri de ihmal etmiyor. 2008 küresel finans krizinin etik açıdan değerlendirilmesi, modern ekonomik sistemlerin yalnızca işleyiş değil, sorumluluk ve adalet bakımından da sorgulanması gerektiğini ortaya koyuyor. Postmodern dönemde iktisat düşüncesinin etikle kurduğu ilişki ise, çoğulculuk ve belirsizlik ekseninde yeniden ele alınıyor.

Sonuç olarak eser, iktisat ile etik arasındaki ilişkiyi yalnızca teorik bir tartışma olarak değil, günümüz dünyasının somut sorunlarıyla bağlantılı bir mesele olarak konumlandırıyor. Farklı dönemleri ve yaklaşımları bir araya getirerek, ekonomik kararların arkasındaki değerler dünyasını açığa çıkarıyor ve okuru bu iki alanı birlikte düşünmeye davet ediyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Abdullah Şuhan Gürbüz, Adem Levent, Ahmet İncekara, Büşra Çil, Büşra Şimşek, Halil Tunalı, Harun Çetinkaya, Harun Şencal, Mehmet Çalışkan, Muhammet Sait Bozik, Muhlis Selman Sağlam, Murat İstekli, Tuğba Güngör ve Üzeyir Serdar Serdaroğlu.

Kolektif — Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif
Derleyen: Ahmet İncekara • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
İktisat • 178 sayfa • 2026