Wolfgang Behringer — Cadılar (2026)

Wolfgang Behringer bu çalışmasında, cadılık inancını ve cadı kovuşturmalarını yalnızca geçmişte kalmış bir batıl inanç ve zulüm hikâyesi olarak değil, insanların korku, belirsizlik ve toplumsal çatışmalar karşısında dünyayı anlamlandırma biçimlerinin bir parçası olarak inceliyor. Cadı inancının yalnızca Avrupa’ya özgü olmadığını, farklı toplumlarda insanların bazı kişilerin görünmeyen güçler aracılığıyla başkalarına yarar veya zarar verebildiğine inandığını gösteriyor. Böylece cadılık düşüncesini belirli bir dönemin dinsel fanatizmine indirgemek yerine, daha geniş bir kültürel ve toplumsal bağlama yerleştiriyor.

Kitabın önemli bir bölümü erken modern Avrupa’daki cadı kovuşturmalarına ayrılmış. Hastalık, kıtlık, kötü hava koşulları, hayvanların ölümü, ekonomik sıkıntılar ve kişisel kayıplar gibi açıklanması güç olaylar cadılıkla ilişkilendirilebiliyor; toplumsal gerilimlerin ve çatışmaların sorumlusu belirli kişiler haline getirilebiliyor. Behringer, büyük cadı davalarının ortaya çıkışını yalnızca Kilise’nin, devletin veya mahkemelerin baskısıyla açıklamak yerine, toplumsal ve psikolojik dinamikleri de dikkate alıyor. Bu yaklaşım, cadı avlarının farklı bölgelerde ve dönemlerde neden aynı yoğunlukta yaşanmadığını anlamaya yardımcı oluyor.

Behringer ayrıca cadı kovuşturmalarının kendiliğinden ve kaçınılmaz biçimde ilerlemediğini gösteriyor. Hukukçular, yöneticiler, din insanları ve toplumun farklı kesimleri arasında cadılık suçlamalarının nasıl ele alınacağı konusunda çatışmalar yaşandı. Cadı avlarına karşı çıkan düşünceler zaman içinde güç kazandı; soruşturma yöntemleri, hukuki standartlar ve kuşkuculuk, kovuşturmaların gerilemesinde rol oynadı. Böylece cadı avlarının sona ermesi yalnızca Aydınlanma’nın insanların zihnini bir anda değiştirmesiyle açıklanmıyor; hukuki, siyasal, toplumsal ve düşünsel dönüşümlerin birlikte etkisi görülüyor. Kitabın “cadı kovuşturmalarıyla mücadele” bölümü de bu süreci ayrı bir başlık altında ele alıyor.

Çalışmanın son bölümleri cadı imgesinin kovuşturmaların sona ermesinden sonra ortadan kaybolmadığını gösteriyor. Cadılar edebiyatta, sanatta, popüler kültürde ve ticari yaşamda yeni anlamlar kazanıyor; korkulan ve cezalandırılan kişiler olmaktan çıkarak kimi zaman egzotik, eğlenceli, gizemli veya pazarlanabilir figürlere dönüşüyor. Behringer böylece cadılığın tarihini yalnızca geçmişteki inançların tarihi olarak değil, modern toplumların geçmişi yeniden yorumlama ve kültürel imgeleri yeniden kullanma biçimlerinin tarihi olarak da ele alıyor. Günümüzde de cadılık inancının dünyanın çeşitli yerlerinde varlığını sürdürmesi, kitabın konuyu yalnızca tarihsel bir merak olmaktan çıkarmasını sağlıyor.

Sonuç olarak ‘Cadılar’ (‘Hexen’), “İnsanlar neden cadılara inandı?” sorusundan daha geniş bir soru ortaya koyuyor: İnsanlar korkutucu ve belirsiz durumlarla karşılaştıklarında neden belirli kişileri görünmeyen kötülüklerin kaynağı olarak görmeye yöneliyor? Behringer’in cevabı, cadılık inancını din, siyaset, hukuk, toplumsal ilişkiler ve kültürel pratiklerin kesişiminde arıyor. Cadı avlarının tarihini incelemek böylece yalnızca geçmişteki zulmü anlamayı değil, toplumların belirsizliği açıklama, suçlu belirleme ve korkuları yönetme biçimlerini anlamayı da mümkün kılıyor.

Wolfgang Behringer — Cadılar: Cadılara İnanç, Cadı Kovuşturmaları ve Cadılık Kültürünün Ticarileşmesi
Çeviren: Özden Ayşegül Karaçam • Runik Kitap
Tarih • 136 sayfa • 2026

 

Joe Nucci — Psiko Zırva (2026)

Joe Nucci’nin ‘Psiko Zırva’ (‘Psychobabble’) adlı kitabı, ruh sağlığı kavramlarının sosyal medya ve gündelik dilde yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan anlam kaymalarını ve psikoloji mitlerini ele alıyor. Nucci, travma, narsisizm, gaslighting, love bombing, DEHB, sınırlar ve nöroçeşitlilik gibi kavramların daha görünür hale gelmesini ruh sağlığı üzerindeki tabunun azalması açısından önemli bulurken, bu kavramların bilimsel anlamlarından koparılarak kullanılmasının yeni bir sorun yarattığını gösteriyor.

Kitabın merkezindeki “psiko zırva” kavramı, psikolojiye ait görünen fakat çoğu zaman bilimsel dayanağı olmayan, aşırı genellenmiş veya bağlamından koparılmış ifadeleri tanımlıyor. Nucci, insanların davranışlarını ve ilişkilerini açıklamak için psikolojik terimlere giderek daha fazla başvurduğunu, ancak bir kavramın popülerleşmesinin onun doğru kullanıldığı anlamına gelmediğini vurguluyor. Böylece ruh sağlığı konusunda farkındalık yaratmak ile gündelik deneyimlerin tamamını psikolojik kategorilerle açıklamak arasındaki ayrımı sorguluyor.

Nucci kitap boyunca 40 yaygın miti mercek altına alarak popüler psikoloji ile psikolojik bilim arasındaki mesafeyi inceliyor. Travma kavramının her türlü olumsuz deneyimi açıklayacak biçimde genişletilmesinden narsisizmin sıradan bencillikle özdeşleştirilmesine, “gaslighting” ve “love bombing” gibi terimlerin ilişkilerde yaşanan her çatışmayı tanımlamak için kullanılmasına kadar farklı örnekleri ele alıyor. DEHB, nöroçeşitlilik ve sınırlar gibi kavramlarda da tanı, özellik, eğilim ve gündelik davranış arasındaki farkların korunmasının önemini ortaya koyuyor.

Kitabın amacı psikoloji dilinin kullanımını bütünüyle reddetmek değil, bu dili daha dikkatli kullanmayı sağlamak. Nucci, ruh sağlığı kavramlarının insanların deneyimlerini anlamlandırmasına yardımcı olabileceğini, ancak yanlış veya aşırı kullanımın gerçek sorunları görünmez kılabileceğini savunuyor. Popüler psikoloji içeriklerinin kişisel deneyimleri bilimsel gerçekler gibi sunabildiği bir ortamda, kanıt ile anekdotu, klinik kavram ile gündelik ifadeyi ve yararlı psikolojik açıklama ile kolay etiketlemeyi birbirinden ayırmaya çalışıyor.

Sonuç olarak ‘Psiko Zırva’, okura belirli davranışları hangi psikolojik etiketle açıklaması gerektiğini söylemekten çok, psikoloji hakkında nasıl daha sağlıklı ve eleştirel düşünebileceğini gösteriyor. Ruh sağlığı konusunda farkındalığın artmasını desteklerken, her davranışın veya ilişkinin mutlaka bir psikolojik kavramla açıklanması gerekmediğini hatırlatıyor. Kitabın temel mesajı, ruh sağlığını ciddiye almanın psikoloji dilini sınırsızca genişletmek değil, kullanılan kavramların anlamını, bilimsel dayanağını ve bağlamını korumaktan geçtiği yönünde.

Joe Nucci — Psiko Zırva: Psikolojik Gevezelikler ve Konuşulması Gerekenler
Çeviren: Güneş Turhan • Mona Kitap
Psikoloji • 328 sayfa • 2026

Andrew Phillips, J. C. Sharman — Taşeron İmparatorluklar (2026)

Andrew Phillips ve J. C. Sharman ‘Taşeron İmparatorluklar’da (‘Outsourcing Empire’), Avrupa yayılmacılığını yalnızca egemen devletlerin rekabeti üzerinden açıklayan anlatıyı sorguluyor. 17. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan dönemde yayılmacılığın başlıca taşıyıcılarının, ticari amaçlarla kuruldukları halde savaşma, barış yapma, diplomasi yürütme ve toprak yönetme gibi egemenlik yetkilerine sahip şirket-devletler olduğunu savunuyor. İngiliz (EIC) ve Hollanda Doğu Hindistan (VOC) şirketleri gibi yapılar, kârı siyasal ve askeri güçle birleştirerek Avrupa’nın denizaşırı genişlemesinde rol oynuyor. Şirket-devletler böylece kapitalizm ile emperyalizmin gelişimini birlikte taşıyan melez kurumlar olarak ele alınıyor.

Şirket-devletlerin ortaya çıkışında, Avrupa hükümdarlarının denizaşırı yayılma arzuları ile bunu doğrudan gerçekleştirecek kaynaklarının yetersizliği etkili oldu. Özel tüzüklerle kurulan şirketlere ticaret tekellerinin yanı sıra savaş ve barış yapma, anlaşmalar imzalama, ordu ve donanma bulundurma ve toprak yönetme gibi yetkiler devredildi. Kamu ile özel alanın kesin biçimde ayrılmadığı erken modern dünyada egemenlik şirketler üzerinden uygulandı. Şirket-devletler kıtalar arasındaki mal, insan ve fikir dolaşımını kolaylaştırırken diplomatik ilişkilerin de başlıca aracına dönüştü. Başarıları, kâr ile siyasal güç kullanma kapasitesini dengeleyebilmelerine göre değişti.

Kitabın ilk bölümleri şirket-devletlerin yükselişini, Doğu’daki başarılarını ve modelin Atlantik dünyasına yayılmasını inceliyor. Yazarlar yalnızca başarılı örneklere bakmıyor; çok sayıda şirket-devletin başarısız olduğunu göstererek sonuçların neden bölgelere ve dönemlere göre değiştiğini araştırıyor. İşlem maliyetleri, teşvikler, koruma kapasitesi ve siyasal meşruiyet gibi etkenleri değerlendiriyor.

On sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa devletlerinin bürokratik ve askerî kapasitesi güçlendikçe şirket-devletlerin konumu zayıfladı. Egemen devletin yükselmesi ve kamu-özel ayrımının belirginleşmesi şirket-devletleri sorunlu hale getirdi. 19. yüzyılın ortalarında büyük şirket-devletlerin çoğu ortadan kalktı, devlet denetimine girdi veya ticari kuruluşlara dönüştü. “Yeni emperyalizm” döneminde kısa bir diriliş yaşansa da bu örnekler eski güce ulaşamadı.

Sonuç olarak kitap, modern uluslararası düzenin yalnızca devletlerin yükselişiyle açıklanamayacağını gösteriyor; şirket-devletlerin Avrupa’nın dünyaya açılmasında, emperyal egemenliğin kurulmasında ve küresel ekonomik ilişkilerin gelişmesinde merkezi rol oynadığını gösterdi. Devlet-piyasa ve kamu-özel ayrımlarının tarihsel oluşumunu gösterdi. Bu durum, bugün de geçerli.

Andrew Phillips, J. C. Sharman — Taşeron İmparatorluklar: Şirket Devletler Modern Dünyayı Nasıl Oluşturdu?
Çeviren: İlker Sönmez • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 336 sayfa • 2026

Feryal Tansuğ — İzmir / Smyrna (2026)

Feryal Tansuğ’un bu çalışması, 1826-1864 yılları arasında İzmir’in Türk ve Rum toplulukları arasındaki ilişkiler üzerinden nasıl şekillendiğini inceliyor. ‘İzmir / Smyrna: 19. Yüzyılda Birlikte Yaşamak’ (‘İzmir / Smyrna 1826 – 1864: Greek / Turkish Relations in a Late’), şehri ulusal kimliklerin karşıtlığıyla açıklamak yerine, Osmanlı döneminde oluşmuş toplumsal, ekonomik ve kültürel ilişkiler ağı içinde ele alıyor. Böylece “Türk İzmir” ve “Gavur İzmir” gibi karşıt anlatıların ötesine geçerek, dini ve etnik toplulukların şehirde kurduğu ilişkilerin işleyişine odaklanıyor. İzmir, ortak çıkarların ve sosyal ilişkilerin bağladığı çoğulcu bir şehir toplumu olarak değerlendiriliyor.

Çalışmanın merkezinde Osmanlı modernleşmesi ve Tanzimat döneminin İzmir’in toplumsal yapısı üzerindeki etkileri bulunuyor. 1826-1864 dönemi, merkezi yönetimin şehri idari ve siyasi yapıya dahil etmeye çalıştığı dönem olarak ele alınıyor. Tansuğ, merkezileştirici reformların şehirdeki mevcut toplumsal düzenle nasıl karşılaştığını araştırırken, devlet ile yerel yönetim ve cemaatler arasındaki ilişkileri de inceliyor. Rum İsyanı’nın İzmir Rumları üzerindeki etkisi, Osmanlı yönetiminin denetim girişimleriyle birlikte ele alınıyor. Böylece reformların şehrin önceden oluşmuş dinamikleriyle etkileşim içinde hayata geçtiği gösteriliyor.

Kitap, İzmir’in toplumsal dokusunu siyasal gelişmeler üzerinden açıklamıyor. Türkler ve Rumların ekonomik yaşamdaki rolleri, ticaret, mülkiyet ilişkileri ve cemaatler arasındaki sosyal etkileşimler inceleniyor. Basın hayatı, okullar, sosyal kulüpler ve hastaneler toplulukların temas alanları olarak ele alınıyor. Ortak çıkarlar ve gündelik ilişkiler, cemaatlerin birbirinden tamamen kopuk olmadığını gösteriyor. 1840’lı yıllardan sonra mülkiyet, ticaret, yerel yönetim ve cemaat ilişkileri üzerinden toplumsal düzenin nasıl yeniden şekillendiği izleniyor.

Tansuğ’un Osmanlıca ve Yunanca birincil kaynaklara dayanan araştırması, İzmir’in geçmişini ulusal kategorilerle değil, dönemin koşulları içinde değerlendirmeye çalışıyor. Kaynaklar, Osmanlı yönetiminin şehrin toplumsal ilişkilerini bütünüyle yeniden biçimlendirmekten çok, mevcut sosyokültürel ve ekonomik normlardan yararlanarak modernleşme programını uyguladığını ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, “çatışan milletler” çerçevesini sorgularken kozmopolitlik kavramını da somut ilişkiler üzerinden düşündürüyor.

Sonuç olarak kitap, modern ulus devletlerin kuruluşundan önceki birlikte yaşam deneyiminin gerilimlerini ve sürekliliğini görünür kılıyor; Osmanlı şehir tarihini, Tanzimat modernleşmesini ve çok dinli toplumda cemaatler arası ilişkileri anlamak için çerçeve sunuyor.

Feryal Tansuğ — İzmir / Smyrna: 19. Yüzyılda Birlikte Yaşamak
Çeviren: Bahar Tırnakçı • Yapı Kredi Yayınları
Tarih • 256 sayfa • 2026

Karl Abraham — Yas ve Melankoli Üzerine (2026)

Karl Abraham’ın Yas ve Melankoli Üzerine: Depresyonun Psikanalitik Kökenleri adlı kitabı, erken dönem psikanalizin depresyon, melankoli, kayıp ve kişilik oluşumu üzerine geliştirdiği düşüncelerin nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor. 1911-1924 yılları arasında kaleme alınan dört makaleyi bir araya getiren çalışma, Abraham’ın klinik gözlemlerden hareketle manik-depresif durumların ve melankolinin altında yatan ruhsal süreçleri araştırmasını izliyor.

Abraham, hastalarının yaşam öykülerini ve analiz sırasında ortaya çıkan malzemeyi inceleyerek depresyonu yalnızca bir ruhsal durum olarak değil, nesne kaybı, kaybedilen nesnenin içe alınması, suçluluk ve ikirciklilik arasındaki ilişkiler üzerinden açıklamaya çalışıyor. Özellikle libidonun gelişim evrelerine ve oral erotizme odaklanarak erken dönem deneyimlerin karakter oluşumundaki etkilerini araştırıyor; oral ve sadistik eğilimlerin sonraki ruhsal yapılanmalarla bağlantılarını kuruyor.

Kitaptaki ilk çalışma, Freud’un 1917’de yayımlanan “Yas ve Melankoli” makalesinden önce kaleme alınmış olması bakımından da önem taşıyor. Abraham ile Freud arasındaki düşünsel alışveriş içinde gelişen bu araştırmalar, melankolinin psikanalitik açıklamasının oluşumunda önemli bir yer tutarken, daha sonra Melanie Klein tarafından geliştirilecek nesne ilişkileri yaklaşımının da öncüllerini barındırıyor.

Seçkide yer alan metinler aynı zamanda Abraham’ın kendi düşüncelerini klinik deneyimin ışığında nasıl yeniden değerlendirdiğini gösteriyor. 1911’de manik-depresif durumların kökenine ilişkin geliştirdiği açıklamalar, sonraki yıllarda libidonun gelişimini daha ayrıntılı ele alan çalışmalarında genişliyor ve yeni klinik gözlemlerle farklılaşıyor. Böylece kitap, yalnızca depresyonun psikanalitik kökenlerine ilişkin bir kuram sunmakla kalmıyor; bir psikanalistin on üç yıllık çalışma boyunca kavramlarını nasıl geliştirdiğini de görünür kılıyor.

‘Yas ve Melankoli Üzerine’, kayıp deneyiminin ruhsal yaşam üzerindeki etkilerinden libidonun gelişimine, oral erotizmden karakter oluşumuna ve manik-depresif durumların dinamiklerine uzanan bir düşünce çizgisi sunuyor. Abraham’ın klinik çalışmalarından beslenen bu dört metin, psikanalizin depresyon ve melankoliyi anlamaya yönelik kurucu tartışmalarını doğrudan özgün kaynaklarından takip etme imkânı veriyor.

Karl Abraham — Yas ve Melankoli Üzerine: Depresyonun Psikanalitik Kökenleri
Çeviren: Nurcihan Doğaner • Kanon Kitap
Psikoloji • 154 sayfa • 2026

Yahya Yeşilyurt — Yemen’de Birinci Dünya Savaşı (2026)

Birinci Dünya Savaşı denildiğinde akla çoğunlukla Çanakkale, Sarıkamış ya da Süveyş gibi cepheler gelir. Oysa savaşın Osmanlı coğrafyasındaki etkileri bu cephelerle sınırlı kalmadı. Yahya Yeşilyurt ‘Yemen’de Birinci Dünya Savaşı: İmparatorların Gölgesinde’ adlı çalışmasında savaşın Yemen’de açtığı askeri, siyasi ve toplumsal cepheleri birlikte ele alarak I. Dünya Savaşı’nın daha az bilinen bir boyutunu görünür kılıyor.

Yeşilyurt, 1914-1918 arasında Yemen’in yalnızca Osmanlı ile İngiltere arasındaki mücadelenin yaşandığı bir savaş alanı olmadığını gösteriyor. Bölgedeki gelişmeler, büyük imparatorlukların stratejik hesaplarıyla yerel aktörlerin çıkarlarının ve güç mücadelelerinin kesiştiği karmaşık bir ortam yaratıyor. Almanya’nın Osmanlı cihat siyasetini destekleyen “Kutsal Cihat” projesi bu bağlamda ele alınırken, bu çağrının Yemen’de ne ölçüde karşılık bulduğu da sorgulanıyor. Osmanlı’ya bağlılığını sürdüren İmam Yahya ile İngilizlerin desteklediği Seyit İdrisî arasındaki rekabet ise savaşın yerel siyasetle nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor.

Kitap, Yemen cephesindeki çatışmaları yalnızca kara muharebeleri üzerinden anlatmıyor. Aden’e yönelik denizden gerçekleştirilen saldırılar, Kızıldeniz’de uygulanan abluka ve bölgedeki ulaşım ve ikmal sorunları da savaşın seyrini belirleyen unsurlar arasında inceleniyor. Böylece Yemen’in, Osmanlı İmparatorluğu açısından yalnızca uzak bir cephe değil, imparatorluklar arası rekabetin, deniz gücünün ve bölgesel siyasetin kesiştiği stratejik bir alan olduğu görülüyor.

Ancak savaşın tarihi yalnızca orduların, komutanların ve siyasi aktörlerin hikâyesinden oluşmuyor. Yeşilyurt, savaşın Yemen toplumunda yarattığı sonuçlara da odaklanıyor; cephe gerisinde yaşamını sürdürmeye çalışan kadınların deneyimlerine, tutsakların durumuna ve savaşın gündelik hayat üzerindeki etkilerine bakıyor. Böylece Yemen’deki I. Dünya Savaşı’nı askeri operasyonların kronolojisine indirgemek yerine, savaşın toplum üzerindeki insani ve siyasal sonuçlarını da hesaba katan geniş bir çerçevede değerlendiriyor.

‘Yemen’de Birinci Dünya Savaşı’, I. Dünya Savaşı’nın Yemen’deki seyrini Osmanlı, İngiltere ve Almanya gibi büyük güçlerin politikalarıyla yerel aktörlerin mücadelelerini birlikte düşünerek ele alıyor. Kitap, savaşın yalnızca imparatorlukların kararlarıyla şekillenmediğini; yerel güç dengelerinin, toplumsal koşulların ve insanların savaş karşısındaki deneyimlerinin de bu tarihin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğunu ortaya koyuyor.

Yahya Yeşilyurt — Yemen’de Birinci Dünya Savaşı: İmparatorların Gölgesinde
• Alfa Yayınları
Tarih • 584 sayfa • 2026

Steven J. Heine — Kaygı Çağında Anlam Arayışı (2026)

Steven J. Heine’in bu kitabı, varoluşçu felsefenin “Hayatın anlamı nedir?”, “Neden yaşıyoruz?” ve “Belirsizlik karşısında nasıl bir yaşam kurabiliriz?” gibi sorularını psikolojinin deneysel araştırmalarıyla ele alıyor. Heine, Albert Camus, Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’ın ortaya koyduğu varoluşsal meseleleri, insan zihninin anlam üretme biçimlerine ilişkin çağdaş bilimsel bulgularla buluşturuyor. Kitabın temel iddiası, anlam arayışının yalnızca felsefi veya kişisel bir uğraş olmadığı; insan zihninin evrimsel gelişiminin temel özelliklerinden biri olduğudur.

Heine’e göre insanlar, kendilerini ve içinde yaşadıkları dünyayı anlaşılır kılmaya güçlü biçimde ihtiyaç duyuyor. Karmaşık, belirsiz ve kimi zaman absürt görünen olaylar karşısında zihin, yaşananlara düzen ve süreklilik kazandıran açıklamalar ve öyküler oluşturuyor. İnsanlar yalnızca dünyayı anlamlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda kendileri hakkında da tutarlı bir hikâye kurmaya çalışıyor. Geçmişlerini hatırlama biçimleri, verdikleri kararları gerekçelendirmeleri ve ait oldukları kültürel değerleri savunmaları bu anlam üretme süreçlerinin farklı biçimleri olarak ortaya çıkıyor.

‘Kaygı Çağında Anlam Arayışı’ (‘Start Making Sense’), anlam arayışının evrimsel boyutuna da odaklanıyor. Heine, insanları diğer canlılardan ayıran özelliklerden birinin yalnızca çevreye uyum sağlamak değil, yaşamlarını anlamlı kılan bağlantılar kurmak olduğunu savunuyor. Anlam duygusu; kişilerarası ilişkiler, topluluklara aidiyet, iş ve üretim üzerinden edinilen amaç ve yeterlilik duygusu ve insanın kendisinden daha büyük bir bütünle bağlantı kurmasını sağlayan manevi inançlar aracılığıyla güçleniyor. Bu bağlantıların zayıflaması ise kişinin kendisini dünyadan kopuk ve yaşamını amaçsız hissetmesine yol açabiliyor.

Heine ayrıca insanların anlam duygusunu korumak için başvurduğu psikolojik mekanizmaları inceliyor. İnsanlar seçimleriyle çelişen bilgilerle karşılaştıklarında kararlarını rasyonalize edebiliyor, geçmişi nostaljik biçimde yeniden kurgulayabiliyor ve dünya görüşlerini tehdit eden gelişmeler karşısında mevcut inançlarına daha sıkı sarılabiliyor. Dolayısıyla anlam üretme kapasitesi insan yaşamını düzenleyen güçlü bir kaynak olurken, aynı zamanda kişinin gerçekliği çarpıtmasına veya kendi inançlarını sorgulamak yerine onları korumasına da neden olabiliyor.

Kitabın önemli bir bölümü, seçimler ve özgürlük meselesine ayrılıyor. İnsanlar yaptıkları seçimleri yalnızca sonuçları açısından değil, kendileri hakkında anlattıkları hikâyenin parçaları olarak da değerlendiriyor. Geçmiş kararlarla yaşamak, kaçırılmış ihtimallerle baş etmek ve kişinin kendisiyle tutarlı bir yaşam öyküsü oluşturması, anlam duygusunun sürdürülmesiyle yakından ilişkili görünüyor. Heine böylece özgür seçim ile anlam arayışının birbirinden bağımsız olmadığını, insanların kararlarını sonradan anlamlandırarak benliklerini ve yaşam öykülerini bütünleştirmeye çalıştığını gösteriyor.

Ölüm ve ölümden sonra var olma düşüncesi de kitabın önemli temalarından birini oluşturuyor. İnsan, kendi ölümlülüğünün farkında olan bir canlı olarak yaşamının sınırlılığını anlamlandırmak zorunda kalıyor. Dinler, kültürel anlatılar ve insanın kendisinden daha büyük bir bütünün parçası olduğu düşüncesi, bu varoluşsal gerçekle başa çıkmanın yollarından bazılarını oluşturuyor. Ancak Heine’in yaklaşımı, belirli bir inancı çözüm olarak önermekten ziyade, insanların neden bu tür anlam sistemlerine yöneldiğini psikolojik açıdan açıklamaya çalışıyor.

Heine’in üzerinde durduğu bir başka mesele, insanların kurdukları anlam dünyasının hayat tarafından sarsılması oluyor. Yakın birinin ölümü, başarısızlık, toplumsal çatışmalar, travmatik deneyimler veya kişinin temel inançlarıyla çelişen olaylar, dünyaya ilişkin mevcut anlatının artık yeterli gelmemesine yol açabiliyor. Böyle durumlarda insan, yalnızca yaşadığı olayı değil, kendisini ve dünyadaki yerini yeniden anlamlandırmak zorunda kalıyor. Kitabın son bölümleri bu kırılmaların ardından yeni bağlantılar, amaçlar ve anlatılar kurarak daha anlamlı bir yaşam oluşturmanın imkânlarını araştırıyor.

Bu çerçevede kitap, günümüzde iklim değişikliği, siyasal kutuplaşma, yapay zekâ ve toplumsal belirsizliklerin yarattığı kaygıyı yalnızca çağın dış koşullarıyla açıklamıyor; bu koşulların insanın temel anlamlandırma ihtiyacıyla nasıl kesiştiğini araştırıyor. Heine’in vardığı temel perspektif, anlamın dünyada hazır olarak bulunması gerektiği değil, insanların ilişkiler, topluluklar, amaçlar ve kültürel anlatılar aracılığıyla anlamlı bir yaşam kurduğu yönünde şekilleniyor. Böylece kitap, varoluşçu felsefenin klasik sorularını insan zihninin evrimi, kültür, sosyal ilişkiler ve psikolojik mekanizmalar üzerinden yeniden ele alarak, absürt ve belirsiz görünen bir dünyada anlam arayışının neden insan yaşamının ayrılmaz bir parçası olduğunu açıklıyor.

Steven J. Heine — Kaygı Çağında Anlam Arayışı
Çeviren: Nurdan Soysal • Say Yayınları
Psikoloji • 344 sayfa • 2026

Choon Hwee Koh — İmparatorluk Postası (2026)

Choon Hwee Koh’un bu çalışması, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1500 ile 1840 arasında geliştirdiği ulak-menzil sisteminin yalnızca bir haberleşme ağı değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkileri dönüştüren idari ve lojistik bir altyapı olduğunu gösteriyor.

Sistemin merkezinde, imparatorluğun farklı bölgelerini birbirine bağlayan menziller bulunuyor. Belgrad’dan Bağdat’a, Kırım’dan Kahire’ye uzanan güzergâhlarda iki yüzden fazla menzil, haber ve belgeleri taşıyan ulaklara at, yiyecek ve diğer ihtiyaçları sağlıyor. Başlangıçta sarayın ve devletin haberleşmesine hizmet eden bu düzen, zamanla köylüleri, menzilcileri, yerel görevlileri, bürokratları ve ulakları birbirine bağlayan karmaşık bir yapıya dönüşüyor.

Koh, bu dönüşümü sistemin gündelik işleyişini mümkün kılan küçük aktörler üzerinden izliyor. Ulakların taşıdığı belgeler, kullandıkları atlar ve güzergâhlar; menzilcilerin hizmetleri; köylülerin at ve erzak tedarik etme yükümlülükleri; defterdarların tuttuğu mali kayıtlar, imparatorluk yönetiminin işleyişini somutlaştırıyor. Fermanlar, mali defterler, mahkeme kayıtları ve dilekçeler, posta ağının yalnızca devlet emirlerinin taşındığı bir kanal olmadığını; yerel toplulukların pazarlıklarını ve sisteme müdahale biçimlerini de yansıttığını gösteriyor.

Kitabın önemli meselelerinden biri, merkezi devlet ile yerel toplum arasındaki karşılıklı bağımlılık. Menzillerin işler halde tutulması için devletin yerel kaynaklara ihtiyacı bulunuyor; yerel görevliler ve topluluklar da devletin emirleri, ödemeleri ve denetimleriyle daha sıkı ilişkiler kuruyor. Bu nedenle posta ağının büyümesi yalnızca devletin topluma nüfuz etmesinin değil, Osmanlı tebaasının da yeni idari ve ekonomik ilişkiler içinde dönüşmesinin hikâyesini oluşturuyor.

Koh, sistemin kusursuz işlemediğini de gösteriyor. Atların kötüye kullanılması, mali anlaşmazlıklar, menzilcilik görevleri üzerindeki rekabet ve yerel çatışmalar, bu ağın sürekli denetim ve pazarlık gerektirdiğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak ‘İmparatorluk Postası’ (‘The Sublime Post’), Osmanlı postasının 1840’ta kamu hizmetine dönüşmesini ani bir Tanzimat yeniliği olarak değil, yüzyıllar boyunca oluşan kurumsal deneyimin sonucu olarak ele alıyor. Sarayın haberleşme ihtiyacından doğan menzil ve ulak sistemi, zamanla resmi ve gayrıresmi iletişimin kesiştiği, devlet ile ahalinin birbirine bağımlı hale geldiği bir altyapıya dönüşüyor. Bu dönüşüm, Osmanlı devletinin merkezî kapasitesindeki değişimi ve toplumun devletle ilişkilerinin yeniden şekillenmesini birlikte ve daha net biçimde gösteriyor.

Choon Hwee Koh — İmparatorluk Postası: Osmanlı’da Posta Nasıl Kamu Hizmetine Dönüştü?
Çeviren: Tansel Demirel • İş Kültür Yayınları
Tarih • 224 sayfa • 2026

John J. Mearsheimer, Sebastian Rosato — Devletler Nasıl Düşünür (2026)

John J. Mearsheimer ve Sebastian Rosato’nun bu kitabı, uluslararası ilişkilerin temel varsayımlarından birini sorguluyor: Devletler dış politikada gerçekten rasyonel aktörler olarak mı davranıyor? Yazarlar, liderlerin çılgın, duygusal ya da öngörülemez kararlar verdiği düşüncesine karşı çıkarak rasyonelliği sonuçtan çok süreç üzerinden tanımlıyor. Onlara göre bir kararın başarısız olması onu kendiliğinden irrasyonel yapmıyor. Rasyonel davranış, belirsizlik içinde amaçların peşinden giderken dünyayı açıklamak için güvenilir bir teoriye dayanmayı ve seçenekleri kapsamlı bir müzakere sürecinden geçirerek değerlendirmeyi gerektiriyor.

Kitabın ilk bölümleri stratejik rasyonelliği ve belirsizlik sorununu ele alıyor. Uluslararası siyasette devletler geleceği kesin olarak bilemiyor ve eksik bilgiyle hareket ediyor. Bu nedenle karar vericilerin dünyayı nasıl yorumladığı önem kazanıyor. Rasyonel liderler, amaçları ile bu amaçlara ulaşmak için seçtikleri araçlar arasında nedensel bir bağ kuran teorilere başvuruyor. Rasyonellik böylece “doğru kararı bulmak”tan ziyade belirsizlik altında makul bir düşünme biçimi olarak tanımlanıyor.

Yazarlar bu çerçeveyi büyük strateji ve kriz yönetimi kararlarına uyguluyor. Birinci Dünya Savaşı öncesindeki Almanya’nın tercihleri, Japonya’nın 1930’lardaki stratejisi ve Pearl Harbor’a giden süreç gibi örneklerde, tarihsel olarak hatalı görülen kararların hangi düşünsel temellere dayandığı araştırılıyor. Küba Füze Krizi de liderlerin yoğun belirsizlik altında seçenekleri nasıl değerlendirdiğini göstermek için inceleniyor. Ancak kitap devletlerin her zaman rasyonel davrandığını savunmuyor. Domuzlar Körfezi Çıkarması ve 2003 Irak Savaşı gibi örnekler, dış politikada rasyonellikten sapmaların da yaşanabildiğini gösteriyor.

Sonuç olarak. ‘Devletler Nasıl Düşünür’ (‘How States Think’) dış politikanın “kara kutusunu” açmak için rasyonelliği yeniden tanımlıyor. Yazarların temel iddiası, irrasyonel davranışın norm değil istisna olduğudur. Devletler belirsiz bir dünyada öncelikle hayatta kalmaya çalışırken stratejik tercihler geliştiriyor yine. Bu nedenle bir devletin davranışını anlamak için yalnızca sonucuna bakmak yerine, hangi amaçları benimsediğini, dünyayı nasıl kavradığını, hangi teorilere dayandığını ve karar seçeneklerini nasıl tartıştığını incelemek gerekiyor. Kitap böylece dış politikayı yalnızca güç dengeleri veya liderlerin kişisel özellikleri üzerinden açıklamak yerine, devletlerin belirsizlik altında dünyayı anlamlandırma ve amaçlarına ulaşmak için strateji geliştirme biçimlerini merkeze alıyor.

John J. Mearsheimer, Sebastian Rosato — Devletler Nasıl Düşünür: Dış Politikanın Rasyonelliği
Çeviren: Zeynep Ezgi Zümbül • Diplomat Yayınları
Siyaset • 312 sayfa • 2026

Kolektif — Kentler ve İslamcılıklar (2026)

Kentler yalnızca insanların yaşadığı, hareket ettiği ve gündelik hayatlarını sürdürdüğü mekânlar olarak şekillenmiyor; siyasal mücadelelerin, kimlik arayışlarının ve toplumsal dönüşümlerin de maddi karşılıklarını taşıyor. Bu nedenle camilerden meydanlara, konutlardan kamu binalarına, anıtlardan diplomasi yapılarının mimarisine kadar yapılı çevre, siyasetin kendisini görünür kıldığı önemli alanlardan biri. Bülent Batuman’ın derlediği ‘Kentler ve İslamcılıklar’ (‘Cities and Islamisms’) tam da bu noktadan hareket ederek İslamcılık ile kent, mimarlık ve siyaset arasındaki ilişkiyi farklı coğrafyalar üzerinden inceliyor.

Kitabın temel sorusu, İslam’ın kentleri nasıl biçimlendirdiğinden çok, modern bir siyasal ideoloji olarak İslamcılığın yapılı çevreyle nasıl bir ilişki kurduğu üzerine kuruluyor. Bu ayrım önem taşıyor; çünkü İslamcılık, tarih boyunca değişmeden var olan bir dinsel etkinin uzantısı olarak değil, modern siyasal koşullar içerisinde şekillenen ve farklı bağlamlarda farklı biçimler alabilen bir ideoloji olarak ele alınıyor. Bu nedenle kitap “İslamcılık”tan tek ve homojen bir olguymuş gibi söz etmek yerine, farklı tarihsel, siyasal ve toplumsal koşullarda ortaya çıkan İslamcılıkların mekânsal izlerini araştırıyor.

Bu yaklaşım, mimarlığı da yalnızca estetik veya işlevsel bir üretim alanı olmaktan çıkarıyor. Anıtsal camiler, ulusal mimari üsluplar, yerel ibadet mekânları, devlet yapıları ve kamusal alanlar; kimliğin temsil edildiği, yurttaşlığın tanımlandığı ve iktidarın kendisini görünür kıldığı siyasal araçlar olarak ele alınıyor. Mimari böylece yalnızca siyasetin sonucu değil, aynı zamanda siyasal anlamların üretildiği ve toplumsal öznelliklerin biçimlendiği bir alan olarak ortaya çıkıyor.

Kitabın farklı bölümleri, bu ilişkiyi Kazakistan ve Katar’daki anıtsal camilerden Türkiye’nin “Türk Evi” imgesine, Cezayir’de Sufi zaviyelerinin millileştirilmesinden Endonezya’daki İslamcı şehircilik pratiklerine, Pakistan’daki İslami mimari üzerinden “halk”ın temsilinden Lübnan’daki mimari mezhepçiliğe kadar uzanan örneklerle tartışıyor. İran’daki Hüseyniye İrşad dini merkezi örneği ise İslamcı hareketlerin yalnızca devlet eliyle üretilen yapılarda değil, alternatif kamusal mekânlar ve anıtlar aracılığıyla da kendilerini ifade edebildiğini gösteriyor.

Bu örnekler aynı zamanda İslamcılığın yerel ve küresel olan arasındaki hareketliliğini de görünür kılıyor. İslami mimari biçimleri bir ülkeden diğerine aktarılırken yalnızca dinsel referanslar değil, modernite, ulusal kimlik, diplomasi, küreselleşme ve devlet ideolojileri de bu dolaşıma katılıyor. Böylece aynı mimari dil farklı coğrafyalarda farklı siyasal anlamlar kazanabiliyor; yerel gelenekler küresel İslamcı söylemlerle birleşerek yeni mekânsal biçimler üretebiliyor.

Batuman’ın girişte önerdiği üç temel analiz çerçevesi —Müslüman öznelliklerin inşası, temsil siyaseti ve kentsel mekân üretimi— kitabın bütününe yayılan ortak bir araştırma zemini oluşturuyor. Bu çerçevede kent, İslamcılığın yalnızca üzerinde iz bıraktığı pasif bir zemin olarak değil, İslami kimliklerin, siyasal tahayyüllerin ve toplumsal mücadelelerin üretildiği etkin bir alan olarak değerlendiriliyor.

‘Kentler ve İslamcılıklar’, bu yönüyle Türkiye’deki kentsel ve mimari dönüşümleri kendi sınırları içerisinde değerlendirmek yerine, onları daha geniş bir ulusötesi bağlama yerleştirmeyi amaçlıyor. Farklı ülkelerden örnekleri yan yana getirerek İslamcılıkların mekânı nasıl kullandığını, mekân aracılığıyla nasıl temsil edildiğini ve yapılı çevreyi nasıl dönüştürdüğünü sorguluyor. Ortaya çıkan tablo, kentlerin yalnızca siyasal kararların uygulandığı yerler olmadığını; siyasetin, kimliğin ve ideolojinin taş, beton, meydan, cami ve kamusal alan üzerinden somutlaştığı mücadele alanları olduğunu gösteriyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler şöyle: Abidin Kusno, Bülent Batuman, Farhan Karim, Khairul Hazmi Zaini, Natalie Koch, Pamela Karimi, Saba Madani, Valentina Fedele ve Ward Vloeberghs.

Kolektif — Kentler ve İslamcılıklar: Mekân, Mimarlık, Politika
Derleyen: Bülent Batuman, Çeviren: Yener Çıracı • Dipnot Yayınları
Kent Çalışmaları • 276 sayfa • 2026