Hüseyin Deniz Özcan — Olumsuzun Patolojileri (2026)

‘Olumsuzun Patolojileri’, modern düşüncenin merkezinde yer alan “olumsuzlama” ilkesini bir düşünme yöntemi olmaktan çıkarıp bir patoloji üretim mekanizması olarak ele alıyor. Hüseyin Deniz Özcan tarafından, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in sistemini doğrudan hedef almak yerine, onun açtığı düşünsel alanı kullanarak olumsuzun nasıl hem iktidar hem de direniş içinde işleyen patolojik biçimlere dönüştüğünü gösteriyor. Bu bağlamda hınç, vicdan azabı ve melankoli yalnızca bireysel duygular değil, kültürel olarak üretilmiş ve süreklileştirilmiş varoluş tarzları olarak konumlanıyor.

Kitabın omurgasını oluşturan bölümler, olumsuzlamanın dönüşümünü adım adım izliyor. İlk aşamada yaşamı çoğulluk ve fark üzerinden kuran bir ontolojinin nasıl karşıtlık, eksiklik ve yokluk eksenine çekildiği tartışılıyor. Ardından olumsuzun cazibesi devreye giriyor: bilgi, düzen, tarih ve hatta estetik adına olumsuzlama bir çözüm gibi sunuluyor. Ancak bu vaatlerin ardında, yaşamı zayıflatan ve kederi değer haline getiren bir yapı işlediği açığa çıkıyor. Üçüncü aşamada bu yapının sonuçları görünür hale geliyor: tüketim, çatışma, can sıkıntısı ve “mutsuz bilinç” gibi deneyimler, olumsuzlamanın gündelik hayattaki tezahürleri olarak analiz ediliyor. Son bölümde ise bu patolojiler somut tipler üzerinden okunuyor; züppe, ahlakçı devrimci ve melankolik romantik figürleri, olumsuzun farklı maskelerini temsil ediyor.

Giriş bölümünde Özcan’ın temel iddiası, insanın doğası gereği hasta olmadığı, aksine tarihsel ve kültürel süreçler içinde hasta edildiği yönünde şekilleniyor. Nietzsche ve Spinoza çizgisinde geliştirilen bu yaklaşım, hastalığı ontolojik değil, ilişkisel ve tarihsel bir durum olarak yeniden tanımlıyor. Böylece mesele, hastalığı kabullenmek ya da derinleştirmek değil; onu üreten değerler sistemini teşhis etmek haline geliyor. Kitap bu noktada “negatif etik” diyebileceğimiz bir hat kuruyor: nasıl yaşanacağını doğrudan söylemek yerine, hangi düşünme ve eyleme biçimlerinden kaçınılması gerektiğini gösteriyor.

Sonuçta eser, olumsuzlamayı yalnızca felsefi bir kategori olarak değil, yaşamı daraltan bir ethos olarak ele alıyor. Eleştirisini hınçtan değil, yaşamı güçlendirme isteğinden türetiyor. Bu yönüyle kitap, düşüncenin derinliklerinde yerleşmiş olumsuz alışkanlıkları görünür kılarak, daha etkin ve özgür bir varoluşun imkânını dolaylı ama güçlü bir biçimde düşündürüyor.

Hüseyin Deniz Özcan — Olumsuzun Patolojileri: Hınç, Vicdan Azabı, Melankoli
• Livera Yayınevi
Felsefe • 304 sayfa • 2026

Dirk Kaesler — Max Weber (2026)

Max Weber’in yaşamını ve düşünsel mirasını tarihsel bağlamıyla birlikte ele alan bir inceleme. Dirk Kaesler bu kısa ama etkileyici kitabında, Weber’i yalnızca büyük bir kuramcı olarak değil, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçişin çalkantılı dünyasında şekillenen bir entelektüel olarak konumlandırıyor. Bu bağlamda Weber’in düşüncesinin, yaşadığı dönemin siyasal, ekonomik ve toplumsal dönüşümlerinden bağımsız anlaşılamayacağını vurguluyor.

Kitapta Weber’in hayatı, dört temel çerçeve üzerinden anlamlandırılıyor: Prusya devlet geleneği, Alman burjuvazisinin yükselişi, kapitalizmin gelişimi ve modern bürokrasinin giderek yaygınlaşması. Bu unsurlar, onun hem kişisel dünyasını hem de akademik üretimini belirleyen ana dinamikler olarak öne çıkıyor. Kaesler, Weber’in kendisini “geç doğmuş” bir düşünür olarak görmesinin, tarihsel süreçleri yorumlama biçimini nasıl etkilediğini de ayrıntılı biçimde ele alıyor.

Eserde Weber’in temel kavramları ve katkıları da sistematik bir şekilde inceleniyor. Özellikle rasyonelleşme, otorite tipleri, bürokrasi ve kapitalizmin ruhu gibi meseleler üzerinden modern toplumun yapısını anlamaya yönelik çabası öne çıkarılıyor. Weber’in çalışmaları, yalnızca sosyolojinin değil, ekonomi, siyaset bilimi ve tarih gibi alanların da temel referans noktalarından biri olarak konumlandırılıyor.

Kaesler’in yaklaşımının en dikkat çekici yönlerinden biri, Weber’in düşüncelerini soyut teoriler olarak sunmak yerine, onları biyografik unsurlarla birlikte ele alması. Aile yapısı, kişisel krizleri ve akademik kariyerindeki dönüm noktaları, onun kuramsal üretimiyle iç içe geçirilerek anlatılıyor. Böylece okur, Weber’in fikirlerinin yalnızca entelektüel bir çabanın ürünü değil, aynı zamanda yaşanmış deneyimlerin bir yansıması olduğunu daha net kavrıyor.

Sonuç olarak kitap, Max Weber’in neden modern sosyal bilimlerin en etkili isimlerinden biri olduğunu açık bir biçimde ortaya koyuyor. Hem tarihsel bağlamı hem de kuramsal derinliği birlikte sunarak, Weber’in düşüncesini anlamak isteyenler için sağlam ve bütünlüklü bir giriş niteliği taşıyor.

Dirk Kaesler — Max Weber: Hayatı ve Düşünceleri
Çeviren: Eren Paydaş • Runik Kitap
Biyografi • 138 sayfa • 2026

Riley Black — Dünya Yeşilken (2026)

Riley Black’in bu çalışması, bitkilerin Dünya üzerindeki yaşamın oluşumundaki kurucu rolünü merkeze alan kapsamlı bir evrim anlatısı. ‘Dünya Yeşilken’ (‘When the Earth Was Green: Plants’), fosil bitkiler aracılığıyla geçmişin sessiz ama belirleyici izlerini takip ederek, yaşamın yalnızca hayvanlar üzerinden değil, esasen bitkilerle birlikte şekillendiğini gösteriyor. Taşlaşmış yapraklar, kökler ve polenler; milyarlarca yıl boyunca süren dönüşümlerin tanıkları olarak, bugünkü ekosistemlerin nasıl kurulduğunu anlamamıza imkân veriyor.

Eserde bitkilerin evrimi, atmosferin dönüşümünden karasal yaşamın ortaya çıkışına kadar geniş bir çerçevede ele alınıyor. Bitkilerin fotosentez yoluyla atmosferi oksijenle doldurması, hayvanların denizlerden karaya geçişini mümkün kıldı ve böylece karmaşık yaşam formlarının gelişiminin önünü açtı. Oluşan ormanlar ve bitki örtüsü, yalnızca habitat sağlamakla kalmadı; aynı zamanda canlıların anatomik ve davranışsal evrimini de yönlendirdi. Bu yönüyle bitkiler, yaşamın arka planında duran pasif unsurlar değil, evrimin aktif ve belirleyici aktörleri olarak konumlandı.

Black, tarihöncesi denizlerden bataklıklara, dev ormanlardan açık savanalara uzanan sahneler kurarak, bitkiler ile hayvanlar arasındaki karşılıklı etkileşimi canlı bir anlatımla aktarıyor. Her bölümde farklı dönemler üzerinden ilerleyen bu anlatı, türler arasındaki ilişkilerin Dünya’nın bugünkü halini nasıl şekillendirdiğini gözler önüne seriyor. Bitkiler ile hayvanların birlikte evrimleştiği bu süreç, yaşamın birbirine bağlı ve sürekli dönüşen bir ağ olduğunu ortaya koyuyor.

Kitap aynı zamanda “Hayat Ağacı” metaforu üzerinden, geçmişten bugüne uzanan evrimsel sürekliliği vurguluyor. Fosil kayıtlarının sunduğu parçalı bilgiler, Black’in anlatımında bütünlüklü bir hikâyeye dönüşüyor ve okuru, kadim köklerden günümüze uzanan bu uzun yolculuğu yeniden düşünmeye davet ediyor. Bu yönüyle eser, bitkilerin yalnızca doğanın bir parçası olmadığını; yaşamın kendisini mümkün kılan temel güçlerden biri olduğunu güçlü bir biçimde ortaya koyuyor.

Riley Black — Dünya Yeşilken: Bitkiler, Hayvanlar ve Evrimin En Büyük Aşk Hikâyesi
Çeviren: Sinan Köseoğlu • İrene Kitap
Bilim • 288 sayfa • 2026

Eren Görgülü — Fotoğraf ve Bellek Üzerine (2026)

Eren Görgülü, fotoğraf ile bellek arasındaki ilişkiyi alışıldık kabullerin ötesine taşıyan eleştirel bir düşünme alanı olarak yeniden kuruyor. ‘Fotoğraf ve Bellek Üzerine’, belleğin yalnızca hatırlananlardan ibaret olmadığını; unutulan, bastırılan ya da beklenmedik anlarda ortaya çıkan katmanlarla birlikte işleyen dinamik bir yapı olduğunu vurguluyor. Bu çerçevede fotoğraf, çoğu zaman düşünüldüğü gibi anıları “saklayan” pasif bir araç değil, hatırlama süreçlerini şekillendiren, dönüştüren ve hatta yeniden üreten bir aracı olarak ele alınıyor.

Görgülü, fotoğrafın bellekle kurduğu bağın kendiliğinden ve doğal olmadığını; tarihsel, kültürel ve duyusal kabullerle inşa edildiğini gösteriyor. Böylece fotoğrafın gerçekliği olduğu gibi yakaladığı fikrine mesafe koyarak, onun seçici, yorumlayıcı ve çoğu zaman kurucu bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Bu bakış, görüntülerin yalnızca geçmişi temsil etmediğini, aynı zamanda geçmişin nasıl anlamlandırıldığını da belirlediğini düşündürüyor.

Kitap yalnızca fotoğrafla sınırlı kalmıyor; nesneler, imgeler ve görsel kültürün diğer unsurlarını da bu tartışmaya dahil ediyor. Sanat tarihi, sosyoloji, antropoloji ve medya çalışmaları gibi farklı disiplinlerin kesişiminde ilerleyen bu yaklaşım, bellek ile temsil arasındaki ilişkinin ne kadar geniş ve çok katmanlı olduğunu gözler önüne seriyor. Hatırlama ve unutma pratikleri, nostalji, aile, beden ve kimlik gibi kavramlar üzerinden ele alınarak bireysel deneyim ile toplumsal yapı arasındaki bağ sorgulanıyor.

Aynı zamanda post-bellek, yeniden üretim, zaman ve hakikat gibi kavramlar üzerinden ilerleyen tartışmalar, fotoğrafın yalnızca geçmişe ait bir kayıt olmadığını; bugünü ve geleceği de etkileyen bir anlam üretim alanı olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, fotoğraf ile bellek arasındaki ilişkiyi sabit bir bağ olarak değil, sürekli yeniden kurulan ve tartışmaya açık bir süreç olarak konumlandırıyor. Okuru, görmeye ve hatırlamaya dair alışkanlıklarını sorgulamaya çağırarak, hem kuramsal hem de eleştirel açıdan zengin bir düşünme imkânı sunuyor.

Eren Görgülü — Fotoğraf ve Bellek Üzerine
• Espas Yayınları
Fotoğraf • 288 sayfa • 2026

Andrey Tarkovski — Zaman Zaman İçinde (2026)

Andrey Tarkovski’nin 1970’ten ölümüne kadar uzanan iç dünyasını açığa çıkaran, parçalı ama derin bir düşünsel yolculuk. ‘Zaman Zaman İçinde: Günlükler 1970-1986’ (‘Martyrolog’), bir yönetmenin yalnızca filmlerini değil, o filmleri mümkün kılan zihinsel, duygusal ve ruhsal süreçleri de görünür kılıyor. Tarkovski, sanatın yüzeyde görünen başarılarından çok, arka plandaki bekleyişleri, hayal kırıklıklarını ve inatçı arayışları anlatıyor. Film çekmekte zorlandığı yıllarda yaşadığı tıkanmışlık, Sovyet bürokrasisiyle yaşadığı gerilimler ve üretme arzusunun sürekli engellenmesi, metnin temel gerilimlerinden birini oluşturuyor.

Eserde aile önemli bir yer tutuyor. Özellikle şair babası Arseni Tarkovski ile kurduğu bağ, sanat anlayışının duygusal ve şiirsel yönünü besleyen temel kaynaklardan biri olarak öne çıkıyor. Tarkovski, yalnızca sinemayı değil, edebiyatı da yaratıcı sürecinin merkezine yerleştiriyor; Dostoyevski, Tolstoy, Hermann Hesse ve Thomas Mann üzerine düşünerek sanatın evrensel dilini sorguluyor. Bu düşünceler, onun sinemasındaki metafizik derinliğin entelektüel arka planını oluşturuyor.

Günlüklerde, yönetmenin filmlerine dair yaratım süreçleri de dikkat çekici ayrıntılarla yer alıyor. Andrei Rublev, Solaris ya da Stalker gibi yapıtların ardındaki fikirler, planlar ve kararsızlıklar, sanatın doğasına dair samimi bir bakış sunuyor. Bunun yanı sıra Hamlet sahnelemesi ve Dostoyevski’nin “Budala”sını uyarlama girişimi gibi projeler, Tarkovski’nin yalnızca sinemayla sınırlı kalmayan yaratıcı ufkunu gösteriyor.

Metnin ilerleyen bölümlerinde sürgün deneyimi belirginleşiyor. Ülkesinden uzak kalmanın yarattığı yalnızlık ve köksüzlük duygusu, onun sanat anlayışını daha da içe dönük ve metafizik bir hale getiriyor. Ancak tüm bu zorluklara rağmen günlükler karanlık bir umutsuzluk taşımıyor; aksine, sade ve içten anlatımıyla yaşamın anlamını sanatta arayan bir zihnin sıcaklığını yansıtıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca bir yönetmenin günlüğü değil, sanatın, inancın ve insanın varoluşuna dair derin bir sorgulama olarak önem taşıyor.

Andrey Tarkovski — Zaman Zaman İçinde: Günlükler 1970-1986
Çeviren: Erdem Erinç • Alfa Yayınları
Günlük • 768 sayfa • 2026

Bertrand Russell — Matematiksel Felsefeye Giriş (2026)

Bertrand Russell’ın bu kitabı, matematiğin temellerini mantıksal açıdan açıklıyor. Russell, matematiğin kesinliğinin sorgulanmadan kabul edilmesine karşı çıkarak, bu kesinliğin hangi varsayımlar ve mantıksal yapılar üzerine kurulduğunu adım adım inceliyor. Sayı kavramından başlayarak, sayıların aslında nesnelerden bağımsız, mantıksal tanımlar aracılığıyla kurulduğunu gösteriyor ve böylece matematiğin temelini deneyimden çok akla dayandırıyor.

‘Matematiksel Felsefeye Giriş’te (‘Introduction to Mathematical Philosophy’) özellikle bağıntı kavramı merkezi bir rol oynuyor. Russell, matematiğin yalnızca sayılarla değil, nesneler arasındaki ilişkilerle kurulduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, matematiği statik bir bilgi alanı olmaktan çıkarıp dinamik bir düşünme sistemi haline getiriyor. Sonsuzluk kavramı da bu bağlamda ele alınıyor; Russell, sonsuzluğun sezgisel değil, mantıksal olarak tanımlanması gerektiğini savunuyor ve farklı sonsuzluk türlerini açıklayarak düşüncenin sınırlarını genişletiyor.

Eserde çıkarım süreçleri de ayrıntılı biçimde inceleniyor. Russell, matematiksel sonuçların nasıl elde edildiğini gösterirken, mantığın bu süreçteki belirleyici rolünü ortaya koyuyor. Matematik ile mantık arasındaki ilişkiyi temellendirerek, matematiğin aslında mantığın bir uzantısı olduğunu ileri sürüyor. Bu bakış açısı, matematiği yalnızca hesaplama aracı olarak değil, düşüncenin yapısını anlamaya yönelik bir anahtar olarak konumlandırıyor.

‘Matematiksel Felsefeye Giriş’, hem matematik hem de felsefe alanında önemli bir eser olarak kabul ediliyor çünkü soyut kavramları sadeleştirerek okurun kavrayabileceği bir düzeye indiriyor. Russell’ın yaklaşımı, matematiksel bilginin doğasını açıklarken aynı zamanda düşünmenin nasıl işlediğini de gözler önüne seriyor. Bu yönüyle eser, yalnızca teknik bir inceleme sunmuyor; aynı zamanda insan aklının sınırlarını ve olanaklarını sorgulayan derin bir düşünce yolculuğu sunuyor.

Bertrand Russell — Matematiksel Felsefeye Giriş
Çeviren: Ahmet Çevik • İş Kültür Yayınları
Felsefe • 184 sayfa • 2026

Serap Şimşek Padar — Sigmund Freud Bibliyografyası (2026)

‘Sigmund Freud Bibliyografyası’, yalnızca bir kaynak listesi sunmuyor; Freud’un metinlerinin farklı dillerde ve yayın geleneklerinde nasıl dolaşıma girdiğini izlemeyi mümkün kılan bir harita hazırlamış. Serap Şimşek Padar, bu çalışmada Freud’un Almanca özgün metinleri ile İngilizce ve Türkçe çevirileri arasında bağlar kurarak, araştırmacının metinler arasındaki yönünü bulmasını kolaylaştırıyor. Böylece hangi eserlerin öne çıktığını, hangilerinin geri planda kaldığını ve Türkçede nasıl bir seçki oluştuğunu görünür kılıyor.

Bu yaklaşım, bibliyografyayı pasif bir liste olmaktan çıkarıyor; onu eleştirel ve karşılaştırmalı bir okuma aracına dönüştürüyor. Freud’un düşüncesinin farklı bağlamlarda nasıl yeniden kurulduğu, hangi metinlerin dolaşıma girip hangilerinin dışarıda kaldığı bu çerçevede takip ediliyor. Aynı zamanda Türkçedeki çeviri pratiğinin sınırları ve tercihleri de dolaylı biçimde açığa çıkıyor.

Kitabın asıl iddiası ise yalnızca geçmişi kaydetmekle sınırlı kalmıyor. Psikanalizi donmuş bir miras olarak değil, her yeni analiz deneyimiyle yeniden kurulan canlı bir alan olarak düşünüyor. Bu nedenle çalışma, Freud’u sabitleyen ya da basitleştiren yaklaşımlara mesafe alıyor; psikanalizin geleceğinin, onu yeniden üreten öznelerde saklı olduğunu vurguluyor.

Sonuçta bu bibliyografya, geçmiş ile gelecek arasında salınan bir düşünme pratiği öneriyor. Freud’un eserinin Türkçedeki izlerini takip ederken, aynı anda yeni okuma ve araştırma imkânlarına kapı aralıyor; tamamlanmış bir envanter olmaktan çok, yarına açık bir başlangıç noktası sunuyor.

Serap Şimşek Padar — Sigmund Freud Bibliyografyası
• Sfenks Kitap
Psikanaliz • 240 sayfa • 2026

Spinoza — Tractatus Politicus (2026)

 

‘Tractatus Politicus’, Baruch Spinoza’nın siyaset düşüncesini insan doğasının değişmez yapısı üzerinden kurduğu bir metin olarak öne çıkıyor. Spinoza, insanı idealleştirmeden, arzular ve tutkular tarafından belirlenen bir varlık olarak ele alıyor. Ona göre korku, öfke, hırs ve nefret gibi duygular ortadan kaldırılamıyor; bu yüzden siyaset, bu duyguları yok etmeye değil, onları dengelemeye yöneliyor. İnsan doğasının özü arzu olarak kalıyor ve bu arzu, toplumsal düzenin hem kaynağını hem de krizini oluşturuyor.

Metin, siyasal örgütlenmenin temel amacını bu kaçınılmaz çatışmaları yönetmek olarak tanımlıyor. Spinoza, yasaların ve kurumların baskı kurmaktan çok yönlendirme işlevi gördüğünü savunuyor. İnsanların tutkularıyla hareket ettiği bir dünyada, düzen ancak karşıt güçlerin birbirini sınırlamasıyla kuruluyor. Bu nedenle siyaset, ahlaki bir mükemmellik arayışından çok, istikrarı mümkün kılan pratik bir düzen kurma çabası olarak şekilleniyor. İktidar, bireyleri bastırmak yerine onların eylemlerini ortak bir zeminde buluşturuyor.

Spinoza’nın demokrasi anlayışı bu çerçevede belirginleşiyor. Demokrasi, yüce bir ideal olmaktan çok, insan doğasının olumsuz yanlarını en aza indiren bir araç olarak işliyor. Karar alma süreçlerinde çoğulluğun artırılması, bireysel tutkuların tek elde yoğunlaşmasını engelliyor ve böylece gerilimleri dağıtıyor. Bu sistem, kapatmak yerine açıyor, sıkıştırmak yerine genişletiyor ve bireylerin hareket alanını mümkün olduğunca serbest bırakıyor. Spinoza için mesele en iyi rejimi yüceltmek değil, en az zararlı olanı kurmak oluyor. Bu yönüyle demokrasi, somut, işlevsel ve zorunlu bir denge mekanizması olarak anlam kazanıyor.

‘Tractatus Politicus’un bu edisyonu için, Atilano Domínguez ve Humberto Giannini & Maria Isabel Flisfisch’in İspanyolca, Edwin Curley’nin İngilizce, Bernard Pautrat, Charles Ramond ve Slyvain Zac’ın Fransızca çevirileri metnin Latincesiyle karşılaştırılmış.

Spinoza — Tractatus Politicus: Politik İnceleme
Çeviren: Murat Erşen • Dost Kitabevi
Felsefe • 128 sayfa • 2026

Lammert Kamphuis — Karşıt Fikirlerden Korkmak: Allodoksafobi (2026)

İnsanın “haklı olma” arzusuna nasıl bağımlı hale geldiğini sorgulayan felsefi ve psikolojik bir çözümleme. Lammert Kamphuis, farklı fikirlerle karşılaşıldığında ortaya çıkan savunma refleksinin yalnızca düşünsel değil, kimliksel bir tepki olduğunu gösteriyor. İnsan zihni belirsizlikten kaçıyor, tutarlılık ve aidiyet hissi arıyor, bu yüzden haklı olma duygusuna sarılıyor. Ancak bu ihtiyaç, bireyin yeni olasılıkları görmesini zorlaştırıyor ve onu kendi düşünsel sınırları içine hapsediyor.

‘Karşıt Fikirlerden Korkmak: Allodoksafobi’de (‘Verslaafd aan je eigen gelijk’) öne çıkan kavramlardan biri olan allodoksafobi, yani karşıt görüşlerden duyulan korku, bu kapanmanın merkezinde yer alıyor. Bu korku, dünyayı siyah ve beyaz karşıtlıklar üzerinden algılamaya yol açıyor, gri alanları görünmez kılıyor. Böylece birey yalnızca kendi düşüncesini doğrulayan bir çevrede kalıyor, farklı sesleri tehdit olarak algılıyor. Kamphuis, bu durumun özellikle günümüzün kutuplaşmış toplumsal yapısında daha da keskinleştiğini vurguluyor.

Yazar, bu zihinsel katılığı aşmanın mümkün olduğunu söylüyor. Haklı olma ihtiyacını gevşetmenin, belirsizlikle yaşamayı kabul etmenin ve farklı bakış açılarına açık olmanın hem bireysel hem toplumsal düzeyde dönüştürücü bir etkisi olduğunu gösteriyor. Kitap, düşünmenin yalnızca savunmak değil, anlamaya yönelmek olduğunu hatırlatıyor ve okuru daha esnek, daha çoğulcu bir zihinsel tutuma doğru davet ediyor.

Lammert Kamphuis — Karşıt Fikirlerden Korkmak: Allodoksafobi
Çeviren: Gül Özlen • Say Yayınları
Psikoloji • 128 sayfa • 2026

Kolektif — Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan (2026)

‘Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan’, yalnızca bir akademisyene adanmış bir derleme olmaktan öte, düşünmenin kendisini politik ve etik bir eylem olarak yeniden hatırlatan kolektif bir çağrı niteliğinde. Kitap, Fatmagül Berktay’ın metinlerini tekrar etmek yerine, onun nasıl düşündüğünü, hangi soruların peşinden gittiğini ve dünyayla nasıl bir ilişki kurduğunu izliyor. Böylece düşünceyi kapalı bir kuramsal alan olmaktan çıkarıp, dünyaya yönelen, sorumluluk üstlenen ve birlikte üretilen bir pratik olarak konumlandırıyor.

Kitapta yer alan yazılar, politik aktörlük, dünyaya karşı sorumluluk, bakım emeği, suskunluk deneyimi gibi temalarda yazılmış metinleri bir araya getiriyor. Siyaset teorisinden feminist düşünceye, otoriterlik tartışmalarından dostluk ve bakım kavramına kadar uzanan geniş bir yelpaze, düşünmenin tekil değil çoğul bir faaliyet olduğunu gösteriyor. Metinler, yalnızca analiz yapmıyor; aynı zamanda dünyaya karşı sorumluluk alma, eşitsizlikleri sorgulama ve politik olanı yeniden kurma çabasını birlikte taşıyor. Böylece kitap, farklı disiplinlerin kesiştiği bir düşünsel karşılaşmalar alanına dönüşüyor.

Kitabın Sevgi Uçan Çubukçu tarafından yazılan sunuş metni ise bu bütünün felsefi zeminini kuruyor. Düşünmenin, dünyadan kopuk bir zihinsel egzersiz değil, etik ve politik bir yükümlülük olduğunu vurguluyor. Yaşamanın, yalnızca var olmak değil; anlam aramak, sorgulamak ve müdahil olmak anlamına geldiğini hatırlatıyor. Bu yaklaşımda düşünmek, iktidar ilişkilerini görünür kılan, geçmişle hesaplaşan ve bastırılan seslerin izini süren bir eylem haline geliyor.

Kitapta öne çıkan bir diğer eksen, dostluk ve çoğulluk fikri etrafında şekilleniyor. Dostluk, burada özel alanla sınırlı bir duygu değil; birlikte düşünmenin ve kamusal bir dünya kurmanın koşulu olarak ele alınıyor. Farklılıkların yan yana durabildiği, mesafenin ve ayrılığın korunduğu bir ilişki biçimi olarak dostluk, politik bir anlam kazanıyor. Bu bağlamda birlikte düşünmek, yalnızca entelektüel bir faaliyet değil; aynı zamanda dünyayı birlikte kurma iradesi anlamına geliyor.

Eserde feminist düşünce de belirleyici bir yer tutuyor. Kadınların tarih boyunca nasıl görünmez kılındığını sorgulayan yaklaşım, yalnızca eksik bir temsili düzeltmeye çalışmıyor; bilginin, tarihin ve teorinin nasıl kurulduğunu da yeniden düşünmeye açıyor. Böylece kitap, kişisel olan ile politik olan arasındaki bağı güçlendirirken, düşünmenin aynı zamanda bir konum alma ve müdahale etme biçimi olduğunu gösteriyor.

Sonuç olarak bu armağan kitabı, okuru düşünmeye, sorgulamaya ve dünyaya karşı sorumluluk almaya çağırıyor. Berktay’ın entelektüel mirası burada, yeni başlangıçların zemini olarak yeniden kuruluyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Alev Aslan, Asuman Suner, Aykut Çelebi, Aylin Kılıç Cepdibi, Aynur Soydan Erdemir, Ayşe Güneş Ayata, Ayşe Köse Badur, Ayşenur Emer, Deniz Kandiyoti, Eser Köker, Feride Çiçekoğlu, Füsun Üstel, Gürcan Türkoğlu, Güven Gürkan Öztan, H. Birsen Hekimoğlu, İnci Özkan Kerestecioğlu, Kağan Şeker, Levent Köker, M. İnanç Özekmekçi, Meral Özbek, Namık Sinan Turan, Nimet Altıntaş, Nur Kıpçak, Özgür Emrah Gürel ve Virginia Keyder.

Kolektif — Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan
Hazırlayan: Sevgi Uçan Çubukçu • Metis Yayınları
Armağan • 512 sayfa • 2026