Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc — Mimar ve Mesleği (2026)

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc’un ‘Mimar ve Mesleği’, mimarlığı yalnızca estetik bir uğraş değil; akıl, teknik, ihtiyaç ve yapı mantığı arasındaki ilişkinin ürünü olarak ele alıyor. Viollet-le-Duc’a göre mimarlık, rastgele biçimler üretme sanatı değil, yapının neden öyle kurulduğunu anlayabilme yetisiyle başlıyor. Bu nedenle bir mimarın ilk görevi süslemek değil, yapının taşıyıcı mantığını çözmek. Ona göre gerçek mimari, biçim ile işlevin birbirinden kopmadığı bir düşünme biçiminden doğuyor.

Kitap boyunca mimarın hangi kavramlarla düşündüğü, bir yapıyı tasarlarken hangi ilkelere bağlı kaldığı ve mimarlığın neden yalnızca “güzel bina yapma” işi olmadığı tartışılıyor. Viollet-le-Duc özellikle Gotik mimarlığı incelerken, yapıların estetik değerini onların konstrüksiyon mantığında arıyor. Bir kemerin, sütunun ya da çatının biçimi yalnızca görsel tercihlerden değil; yük taşıma, dayanıklılık ve kullanım gereksinimlerinden kaynaklanıyor. Bu nedenle mimarlıkta “zevk” kavramı bile teknik doğruluktan bağımsız düşünülemiyor.

Daha sonraki bölümde ise mimarlık daha öğretici ve gündelik bir anlatımla ele alınıyor. Evlerin neden belirli biçimlerde inşa edildiği, malzemenin düşünceyi nasıl belirlediği ve bir yapının çevresiyle nasıl ilişki kurduğu açıklanıyor. Viollet-le-Duc burada mimarlığı yalnızca anıtsal yapılar üzerinden değil, gündelik yaşamın ihtiyaçları üzerinden düşünmeye çağırıyor. Bir evin planından pencerenin konumuna kadar her ayrıntının belirli bir akıl yürütmenin sonucu olduğunu gösteriyor.

Eserin en önemli yönlerinden biri, mimarlığı geçmiş stillerin körü körüne taklidi olmaktan çıkarması. Viollet-le-Duc tarihsel mimarlığı incelerken geçmişe hayranlık duyuyor ama onu donmuş bir model olarak görmüyor. Ona göre mimarlık yaşayan bir bilgi alanı; her çağ kendi malzemesine, teknolojisine ve ihtiyaçlarına uygun yapılar üretmek zorunda kalıyor. Bu yaklaşım, modern mimarlık düşüncesinin gelişiminde büyük bir etki yaratıyor.

‘Mimar ve Mesleği’, mimarlığın yalnızca biçim üretmek değil, düşünmek, çözümlemek ve inşa etmenin mantığını kavramak olduğunu gösteriyor. Viollet-le-Duc, mimarı bir süs tasarımcısından çok, yapının aklını kuran kişi olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, mimarlığın estetik kadar etik ve teknik bir sorumluluk taşıdığını hatırlatan temel metinlerden biri haline geliyor.

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc — Mimar ve Mesleği
Çeviren: Alp Tümertekin • Janus Yayınları
Mimari • 192 sayfa • 2026

Charles Benn — Geleneksel Çin’de Günlük Hayat (2026)

Çin tarihinin en görkemli dönemlerinden biri kabul edilen Tang Hanedanlığı’nı yalnızca imparatorlar, savaşlar ve saray entrikaları üzerinden değil; gündelik yaşamın ayrıntıları üzerinden anlamaya çalışan kapsamlı bir çalışma. Charles Benn, 618 ile 907 yılları arasındaki Tang dünyasını sıradan insanların deneyimleri üzerinden yeniden kurarak, dönemin toplumsal atmosferini canlı ve somut bir biçimde görünür hale getiriyor. Kitap, aristokratlardan köylülere, keşişlerden tüccarlara kadar farklı toplumsal kesimlerin nasıl yaşadığını ayrıntılı biçimde inceliyor.

Eserde Tang Çin’inin siyasi gücü kadar kültürel çeşitliliği de öne çıkıyor. Başkent Chang’an, dönemin en büyük ve en kozmopolit şehirlerinden biri olarak resmediliyor. İpek Yolu sayesinde Orta Asya, Hindistan, Pers ve Arap dünyasıyla kurulan ilişkiler yalnızca ticareti değil; yemek kültürünü, müziği, dini yaşamı, modayı ve düşünce dünyasını da dönüştürüyor. Böylece Tang dönemi, dış dünyaya kapalı bir imparatorluk değil; farklı kültürlerin karşılaştığı devasa bir merkez olarak ortaya çıkıyor.

‘Geleneksel Çin’de Günlük Hayat’ta (‘Daily Life in Traditional China’) gündelik yaşamın maddi yönleri ayrıntılı biçimde ele alınıyor. İnsanların nasıl beslendiği, hangi kıyafetleri giydiği, evlerin nasıl düzenlendiği ve şehir yaşamının nasıl işlediği anlatılıyor. Çay kültürünün yaygınlaşması, ipekli kumaşların toplumsal statü göstergesine dönüşmesi ve büyük şehirlerde gelişen eğlence hayatı, dönemin sosyal dinamizmini gösteren önemli unsurlar arasında yer alıyor. Benn ayrıca şiirin, müziğin ve kaligrafinin yalnızca elitlerin uğraşı olmadığını; gündelik yaşamın estetik anlayışını da belirlediğini vurguluyor.

Tang toplumundaki sınıfsal farklılıklar da kitabın önemli meselelerinden biri. Aristokrat ailelerin lüks yaşamı ile kırsal bölgelerde çalışan köylülerin ağır hayat koşulları arasındaki fark açık biçimde ortaya konuyor. Buna rağmen kitap, Tang dünyasının yalnızca katı bir hiyerarşiyle tanımlanamayacağını; toplumsal hareketliliğin, bürokratik sınav sisteminin ve kent yaşamının yeni fırsatlar yarattığını da gösteriyor. Özellikle devlet memurluğu sınavları, eğitimli erkekler için yükselmenin en önemli yollarından biri haline geliyor.

Dinî yaşam da dönemin gündelik kültüründe merkezi bir yere sahip. Budizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük aynı toplumsal alanda iç içe geçerken, tapınaklar yalnızca ibadet mekânı değil; aynı zamanda ekonomik ve kültürel merkezler olarak işlev görüyor. Benn, insanların ölüm, hastalık, kader ve doğaüstü güçlerle ilişkilerini aktararak Tang insanının zihinsel dünyasını da görünür kılıyor.

Sonuç olarak kitap, Tang Hanedanlığı’nı yalnızca Çin tarihinin “altın çağı” olarak idealize etmek yerine, bütün karmaşıklığıyla yaşayan bir toplum olarak ele alıyor. Gündelik hayatın ayrıntıları üzerinden büyük tarihsel dönüşümleri açıklayan eser, Çin uygarlığının sosyal dokusunu, kültürel zenginliğini ve çok katmanlı yapısını anlamak isteyen okurlar için güçlü bir tarihsel panorama sunuyor.

Charles Benn — Geleneksel Çin’de Günlük Hayat: Tang Hanedanlığı
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 488 sayfa • 2026

Adeline Gargam, Bertrand Lançon — Mizojini (2026)

Kadın düşmanlığının yalnızca bireysel önyargılardan ibaret olmadığını; mitoloji, din, hukuk, tıp, bilim ve kültür aracılığıyla yüzyıllar boyunca kurumsallaştırılmış tarihsel bir zihniyet olduğunu gösteren kapsamlı bir çalışma. Adeline Gargam ile Bertrand Lançon, Antik Yunan’dan günümüze uzanan geniş bir tarihsel hat boyunca, kadının neden sürekli “eksik”, “tehlikeli” ya da “denetlenmesi gereken” bir varlık olarak tasvir edildiğini inceliyor.

‘Mizojini’ (‘Histoire de la misogynie’), mizojininin yalnızca toplumsal davranışlarda değil, düşünce sistemlerinin merkezinde yer alan köklü bir yapı olduğunu ortaya koyuyor.

Eserin başlangıcında Yunan-Roma mitolojisi ile Kitabı Mukaddes’teki kadın figürleri ele alınıyor. Pandora ve Havva gibi karakterlerin, felaketin ve günahın kaynağı olarak sunulmasının Batı düşüncesinde kadınlığın suçla özdeşleştirilmesine nasıl zemin hazırladığı gösteriliyor. Özellikle Havva anlatısının, kadını baştan çıkarıcı, zayıf iradeli ve erkeği yoldan çıkaran bir figür şeklinde yeniden ürettiği vurgulanıyor. Böylece kadın bedeni ve arzusu, tarih boyunca korkulan ve kontrol edilmesi gereken bir alan haline geliyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, bilimsel ve tıbbi söylemlerin kadın düşmanlığını nasıl meşrulaştırdığına odaklanıyor. Kadının “zayıf cinsiyet” olarak tanımlanması, biyolojik farklılıkların toplumsal eşitsizlik için gerekçe haline getirilmesi ve özellikle rahim etrafında geliştirilen tanımları ve histeri teorileri ayrıntılı biçimde inceleniyor. Rahmin “gezgin”, “zehirli” ya da “düşünen” bir organ gibi görülmesi, kadınların irrasyonel ve dengesiz kabul edilmesine hizmet eden uzun bir düşünsel geleneğin parçası olarak ele alınıyor. Böylece tıp ve bilim, tarafsız bilgi üretmekten çok eril tahakkümü destekleyen araçlara dönüşüyor.

Gargam ile Lançon ayrıca mizojininin gündelik kültürde nasıl yeniden üretildiğini de gösteriyor. Edebiyatta, hicivlerde, atasözlerinde ve popüler anlatılarda kadınların geveze, değişken, manipülatif ya da ahlaken zayıf figürler olarak temsil edilmesi, toplumsal algının şekillenmesinde belirleyici rol oynuyor. Hukuk sistemleri de bu kültürel yapıyı güçlendiriyor; kadınların eğitimden, mülkiyet hakkından, siyasetten ve kamusal yaşamdan dışlanması uzun süre yasalarla destekleniyor.

Kitap yalnızca baskının tarihini anlatmakla yetinmiyor; aynı zamanda buna karşı geliştirilen direniş biçimlerini de görünür kılıyor. Oy hakkı mücadelelerinden feminist hareketlere, ikinci dalga feminizmden MeToo’ya kadar uzanan süreçte kadınların bu tarihsel aşağılanmaya nasıl itiraz ettiği gösteriliyor. Ancak yazarlar, mizojininin yalnızca geçmişe ait bir sorun olmadığını, biçim değiştirerek günümüzde de sürdüğünü vurguluyor. Modern toplumların eşitlik söylemine rağmen kadın cinayetleri, çevrimiçi taciz, beden denetimi ve kültürel dışlama gibi sorunların hâlâ devam ettiğini hatırlatıyorlar.

Özetle kitap, kadın düşmanlığını münferit nefret örnekleri olarak değil, Batı uygarlığının düşünsel ve kurumsal yapısına işlemiş tarihsel bir mekanizma olarak değerlendiriyor. Mizojininin kökenlerini anlamanın, yalnızca geçmişi çözümlemek değil, günümüzde süren eşitsizlik biçimlerini fark etmek açısından da hayati olduğunu gösteriyor.

Adeline Gargam, Bertrand Lançon — Mizojini: Antikçağdan Günümüze Kadın Düşmanlığının Tarihi
Çeviren: Ecenur Değirmenci • Say Yayınları
Tarih • 296 sayfa • 2026

Kolektif — Tekno-Feodalizm (2026)

Dijital ağların, veri merkezlerinin ve platform ekonomilerinin şekillendirdiği çağda iktidarın doğası yeniden değişiyor. ‘Tekno-Feodalizm’, yalnızca teknolojik dönüşümü anlatan bir çalışma değil; günümüz dünyasında sermaye, emek, gözetim ve iktidar ilişkilerinin nasıl yeni bir biçime büründüğünü tartışmaya açan kapsamlı bir düşünce derlemesi sunuyor.

Kitap, klasik kapitalizmin hâlâ geçerli olup olmadığı ya da yerini daha farklı, daha merkezi ve daha denetleyici bir düzene bırakıp bırakmadığı sorusunu merkeze yerleştiriyor. Dijital platformların ekonomik olduğu kadar siyasal ve kültürel alanları da belirlemeye başladığı bir dönemde, “teknofeodalizm” kavramı bu yeni gerçekliği anlamak için güçlü bir çerçeve olarak öne çıkıyor.

Derlemede yer alan metinler, teknoloji şirketlerinin yalnızca piyasa aktörü olmadığını; giderek altyapıları, iletişimi, gündelik yaşamı ve hatta kamusal alanı kontrol eden yeni güç merkezlerine dönüştüğünü gösteriyor. Yanis Varoufakis, veri ve platformların yeni bir “bulut sermayesi” yarattığını savunurken; Evgeny Morozov, dijital çağın düşünme biçimlerini ve iktidar mantığını eleştirel bir gözle inceliyor. Geert Lovink platform ekonomisinin krizlerini ve çöküş eğilimlerini tartışırken, Cédric Durand teknoloji devlerinin devlet yapılarıyla kurduğu karmaşık ilişkileri analiz ediyor. Jodi Dean ise tüm bu dönüşümlerin gerçekten kapitalizmin ötesine mi geçtiğini, yoksa kapitalizmin yeni bir yüzüyle mi karşı karşıya olduğumuzu sorguluyor.

Kitap boyunca dijitalleşmenin yalnızca teknik bir gelişme olmadığı; çalışma hayatından siyasete, bireysel özgürlüklerden toplumsal eşitsizliklere kadar geniş bir alanı yeniden biçimlendirdiği gösteriliyor. Algoritmaların görünmez yönetimi, platform bağımlılığı, veri sömürüsü, gözetim kültürü ve teknoloji şirketlerinin devlet benzeri gücü, çağımızın temel meseleleri olarak ele alınıyor. Bu yönüyle eser, Silikon Vadisi merkezli teknoloji anlatılarının vaat ettiği “özgürleşme” fikrini sorgulayarak, dijital dünyanın yeni tahakküm biçimlerini görünür kılıyor.

‘Tekno-Feodalizm’, yalnızca bir kavram tartışması yürütmüyor; aynı zamanda geleceğin nasıl bir toplumsal düzene doğru evrildiğine dair kritik sorular ortaya koyuyor. Kapitalizmin dönüşüp dönüşmediği, dijital platformların yeni derebeyliklere dönüşüp dönüşmediği ve dijital çağda özgürlüğün nasıl savunulabileceği gibi meseleleri disiplinlerarası bir perspektifle ele alıyor. Bu nedenle kitap, teknoloji, siyaset, ekonomi ve çağdaş toplum teorisiyle ilgilenen okurlar için, dijital çağın karanlık ve çelişkili yapısını anlamaya çalışan önemli bir düşünsel harita sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Öznur Karakaş, Koray Kırmızısakal, Ege Çoban, Yanis Varoufakis, Geert Lovink, Evgeny Morozov, Cédric Durand, Jodi Dean ve Susan Watkins.

Kolektif — Tekno-Feodalizm
Derleyen: Ege Çoban, Öznur Karakaş, Koray Kırmızısakal
• Telemak Kitap
İnceleme • 168 sayfa • 2026

Nicholas Dent — Rousseau (2026)

Jean-Jacques Rousseau’nun düşüncesini kapsamlı ve anlaşılır biçimde ele alan bir inceleme. Nicholas Dent, Rousseau’nun modern uygarlığa yönelttiği eleştirileri, insan doğasına ilişkin fikirlerini ve özgürlük anlayışını merkeze alarak onun felsefesinin farklı alanlardaki etkisini ortaya koyuyor.

Dent’e göre Rousseau’nun temel sorusu, insanın doğal hâlinden uzaklaşarak nasıl yabancılaşmış bir toplumsal varlığa dönüştüğüdür. Rousseau, modern toplumun ilerleme ve uygarlık adına insanın özgürlüğünü, eşitliğini ve içtenliğini aşındırdığını savunur. Bu nedenle onun düşüncesi yalnızca siyasal teori değil; ahlak, eğitim, psikoloji ve kültür eleştirisi açısından da büyük önem taşır.

Kitapta özellikle ‘Toplum Sözleşmesi’, ‘İtiraflar’ ve ‘Emile’ gibi temel eserler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Rousseau’nun toplum sözleşmesi fikri üzerinden özgürlük ile siyasal otorite arasındaki ilişkiyi nasıl yeniden düşündüğü açıklanırken, bireyin gerçek özgürlüğünü ortak iradeye katılım yoluyla gerçekleştirebileceği savunusu da ele alınıyor. Eğitim üzerine görüşlerinde ise insanın doğasını bastırmayan, onu kendi gelişim ritmine uygun biçimde yetiştiren bir yaklaşım önerdiği gösteriliyor.

Dent, Rousseau’nun yalnızca ünlü politik metinlerine değil; müzik, botanik ve daha az bilinen yazılarına da yer vererek onun çok yönlü düşünsel dünyasını görünür kılıyor. Böylece Rousseau, yalnızca bir siyaset filozofu değil; insan deneyiminin farklı boyutlarını anlamaya çalışan geniş ufuklu bir düşünür olarak sunuluyor.

Kitapta Rousseau’nun modernlik eleştirisinin sonraki düşünürler üzerindeki etkisi de vurgulanıyor. Fransız Devrimi’nden romantizme, insan hakları tartışmalarından çağdaş demokrasi anlayışına kadar pek çok alanda Rousseau’nun izlerinin sürdüğü gösteriliyor. Özellikle bireyin toplum içindeki konumu, eşitsizlik sorunu ve otantik yaşam arayışı gibi meselelerin bugün hâlâ güncelliğini koruduğu belirtiliyor.

Özetle eser, Rousseau’nun düşüncelerini yalnızca tarihsel bir bağlam içinde değil, modern dünyanın sorunlarıyla bağlantılı biçimde değerlendiren güçlü bir giriş niteliği taşıyor. Dent, sade ve açıklayıcı anlatımıyla Rousseau’nun karmaşık fikirlerini erişilebilir hale getirirken, onun neden modern düşüncenin en etkili ve tartışmalı figürlerinden biri olmaya devam ettiğini de ortaya koyuyor.

Nicholas Dent — Rousseau
Çeviren: Cem Gönenç • Alfa Yayınları
Felsefe • 296 sayfa • 2026

Josephine Quinn — Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı? (2026)

“Batı’nın yükselişi” anlatısını sorgulayan ve Batı uygarlığının dünyanın geri kalanından bağımsız biçimde geliştiği fikrine karşı çıkan kapsamlı bir dünya tarihi çalışması. Josephine Quinn’e göre Batı, kendi içine kapanmış bir medeniyetin doğal sonucu değil; binlerce yıl boyunca farklı toplumlarla kurduğu ilişkiler, alışverişler ve karşılaşmalar sayesinde şekillenmiş tarihsel bir oluşumdur.

‘Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı?’ (‘How The World Made The West’), Antik Çağ’dan modern döneme uzanan yaklaşık dört bin yıllık süreçte Avrupa’nın nasıl sürekli dış etkilerle dönüştüğünü gösteriyor. Ticaret yolları, göç hareketleri, savaşlar, diplomatik ilişkiler, dinler ve bilgi dolaşımı, Batı’nın gelişiminde belirleyici unsurlar olarak ele alınıyor. Quinn, Avrupa’yı tarihin merkezine yerleştiren geleneksel anlatının aksine, Avrupa’nın da daha geniş küresel ağların bir parçası olduğunu savunuyor.

Eserde özellikle Akdeniz dünyasının çok kültürlü yapısı, Yakın Doğu’nun siyasal ve düşünsel etkileri, Afrika’nın tarihsel katkıları ve Asya ile kurulan ticaret ağları ön plana çıkıyor. Antik Yunan ve Roma gibi uygarlıkların bile çevrelerindeki toplumlarla yoğun etkileşim içinde geliştiği vurgulanıyor. Bu yaklaşım, Batı’yı “benzersiz” ve “yalıtılmış” bir başarı hikâyesi olarak gören anlayışı sarsıyor.

Quinn’in temel meselelerinden biri de tarih yazımının kendisi oluyor. Kitap yalnızca geçmişte ne yaşandığını anlatmıyor; aynı zamanda tarihin neden belirli biçimlerde aktarıldığını da sorguluyor. Avrupa merkezli tarih anlayışının bazı toplumların katkılarını görünmez hale getirdiğini, “Batı” fikrinin ise büyük ölçüde sonradan kurulmuş ideolojik bir çerçeve olduğunu öne sürüyor. Böylece tarih, tarafsız bir kayıt olmaktan çok, güç ilişkileriyle biçimlenen bir anlatı biçimi olarak ele alınıyor.

Eserde “Batı” sabit bir coğrafi kimlik değil, sürekli değişen ilişkiler ağı içinde ortaya çıkan tarihsel bir sonuç olarak tanımlanıyor. Merkezin zaman içinde farklı bölgelere kaydığı; kültürel, ekonomik ve düşünsel etkilerin tek yönlü değil karşılıklı olduğu gösteriliyor. Bu nedenle modern dünyanın oluşumu, yalnızca Avrupa’nın iç dinamikleriyle açıklanmıyor.

Sonuç olarak kitap, dünya tarihini birbirinden kopuk medeniyetlerin hikâyesi olarak değil, bağlantılar ve etkileşimler tarihi olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Quinn, Batı’yı dünyanın geri kalanından üstün ve ayrıcalıklı bir yapı olarak görmek yerine, küresel karşılaşmaların ürünü olarak ele alıyor. Bu yönüyle eser, hem tarih anlayışını hem de günümüzde sıkça kullanılan “Batı değerleri” gibi kavramları yeniden değerlendirmek isteyenler için güçlü bir eleştirel perspektif sunuyor.

Josephine Quinn — Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı?: 4.000 Yıllık Tarih
Çeviren: Damla Atamer • Okuyan Us Yayınları
Tarih • 546 sayfa • 2026

 

Serdar Korucu — “Biz Bu Topraklara Aitiz” (2026)

‘“Biz Bu Topraklara Aitiz”: Türkiye ve Diyasporadaki Süryaniler Anlatıyor’, Serdar Korucu tarafından Süryani toplumunun yakın tarihini doğrudan tanıklıklar üzerinden görünür kılan sözlü tarih çalışması olarak öne çıkıyor. Kitap, resmi anlatıların dışında bırakılmış bir topluluğun hafızasını, acılarını, kayıplarını ve aidiyet duygusunu kendi sesleriyle aktarıyor.

Eserde Türkiye’de ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Süryanilerin kişisel anıları, aile hikâyeleri ve kuşaklar boyunca aktarılan tanıklıkları bir araya geliyor. Böylece Süryanilerin bu topraklardaki varlığı yalnızca tarihsel bir dipnot olarak değil, yüzyıllara yayılan köklü bir yaşam deneyimi olarak ortaya konuyor. Kitap, Süryanice “Sayfo,” yani “Kılıç” diye anılan dönemden Cumhuriyet yıllarına, ayrımcı uygulamalara, zorunlu göçlere ve şiddet ortamına kadar uzanan kırılmaları toplumsal hafıza üzerinden anlatıyor.

Anlatılar boyunca Süryani toplumunun maruz kaldığı dışlanma, mülksüzleştirme ve güvensizlik duygusu kadar, kültürlerini ve kimliklerini koruma çabaları da öne çıkıyor. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, köy boşaltmaları ve faili meçhul cinayetler gibi olaylar, bireysel hayatlarda bıraktıkları izlerle birlikte ele alınıyor. Buna rağmen kitap, yalnızca kayıplara odaklanan karanlık bir anlatı kurmuyor; aynı zamanda geri dönüş arzusu, yeniden kurulan bağlar ve kültürel süreklilik üzerinde de duruyor.

Diyaspora deneyimi kitabın önemli eksenlerinden birini oluşturuyor. Avrupa’ya ve dünyanın farklı bölgelerine göç eden Süryanilerin, fiziksel olarak uzaklaşsalar bile Türkiye ile kurdukları duygusal bağın sürdüğü gösteriliyor. Bir kısmı geri dönmeye çalışırken, bir kısmı da hafızasını ve aidiyetini uzaktan korumaya devam ediyor. Bu aidiyet duygusu, Antakya ve tüm Doğu Patriği, Evrensel Süryani Ortodoks Kilisesi’nin Ruhani Lideri Moran Mor İğnatius Efrem II’nin “Biz bu topraklara aitiz” sözüyle simgeleşiyor.

Sonuç olarak eser, Süryani toplumunun geçmişini yalnızca acılar üzerinden değil; hafıza, direnç, kültürel devamlılık ve eve dönüş isteği üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Türkiye’nin çok katmanlı toplumsal tarihine başka bir pencereden bakmayı sağlayan kitap, unutulmuş ya da bastırılmış hikâyeleri görünür kılarak kolektif hafızaya önemli bir katkı sunuyor.

Serdar Korucu — “Biz Bu Topraklara Aitiz”: Türkiye ve Diyasporadaki Süryaniler Anlatıyor
• İstos Yayın
Tarih • 592 sayfa • 2026

Linda Maria Koldau — Tsunami (2026)

Linda Maria Koldau imzalı bu kitap, tsunamileri yalnızca doğal afetler olarak değil, insanlık tarihini şekillendiren büyük kırılmalar olarak ele alan kapsamlı bir çalışma. Kitap, tsunamilerin oluşum mekanizmalarını bilimsel bir çerçevede açıklarken, tarih boyunca yarattıkları toplumsal ve kültürel etkileri de ayrıntılı biçimde inceliyor.

Koldau, tsunamilerin temel nedenlerini deniz altı depremleri, volkanik patlamalar, büyük heyelanlar ve göktaşı çarpmaları gibi jeolojik olaylar üzerinden açıklıyor. Bu dev dalgaların yalnızca kıyıları yıkan fiziksel güçler olmadığını; aynı zamanda toplumların hafızasında derin izler bırakan olaylar olduğunu gösteriyor. ‘Tsunami: Denizden Gelen Yıkım’ (‘Tsunamis: Entstehung, Geschichte, Prävention’), doğanın insan üzerindeki kontrol edilemez etkisini ve modern teknolojilere rağmen süren kırılganlığı sürekli hatırlatıyor.

Eserde tarihsel örnekler geniş bir zaman aralığında ele alınıyor. Storegga Denizaltı Heyelanı gibi binlerce yıl öncesine uzanan olaylardan başlayarak, modern çağın büyük felaketlerine kadar ilerleyen anlatı, tsunamilerin uygarlıklar üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor. Özellikle 2004 Hint Okyanusu Depremi ve Tsunamisi ve Fukuşima Daiichi nükleer felaketi gibi yakın dönem örnekleri üzerinden, doğal afetlerin nasıl küresel insani ve teknolojik krizlere dönüşebildiği tartışılıyor.

Kitap yalnızca geçmişteki yıkımlara odaklanmıyor; aynı zamanda günümüzde geliştirilen erken uyarı sistemleri, afet yönetimi stratejileri ve korunma yöntemlerini de değerlendiriyor. Bilimsel araştırmaların ilerlemesine rağmen, kıyı bölgelerinde yaşayan milyonlarca insanın hâlâ ciddi risk altında olduğu vurgulanıyor. Koldau’ya göre asıl mesele, tsunamileri tamamen engellemek değil; onların kaçınılmazlığını kabul ederek daha hazırlıklı toplumlar oluşturabilmek.

Sonuç olarak eser, tsunamileri hem doğa tarihi hem de insanlık tarihi açısından ele alan disiplinlerarası bir bakış sunuyor. Bilimsel açıklamalarla tarihsel anlatıları birleştiren kitap, insanın doğa karşısındaki kırılganlığını hatırlatırken, gelecekte yaşanabilecek felaketlere karşı bilinç ve hazırlığın önemini güçlü biçimde ortaya koyuyor.

Linda Maria Koldau — Tsunami: Denizden Gelen Yıkım
Çeviren: Azize Bengü Yazan • Runik Kitap
Bilim • 118 sayfa • 2026

Peter Watson — İngiliz Hayal Gücü (2026)

Britanya’nın birkaç yüzyıl içinde nasıl küresel bir kültürel, bilimsel ve siyasal güç haline geldiğini fikirler tarihi üzerinden anlatan kapsamlı bir çalışma. Peter Watson, Britanya’nın yükselişini yalnızca savaşlar ya da ekonomik başarılarla değil, düşünce üretme kapasitesiyle açıklıyor ve bu dönüşümün ardındaki zihinsel dünyayı incelemeye odaklanıyor.

‘İngiliz Hayal Gücü: I. Elizabeth’ten II. Elizabeth’e Fikirler Tarihi’ (‘The British Imagination: A History of Ideas from Elizabeth I to Elizabeth II’), I. Elizabeth döneminden başlayarak modern Britanya’nın şekillenmesinde etkili olan büyük kırılmaları takip ediyor. William Shakespeare’in edebiyatı, Francis Bacon’ın deneyci düşüncesi, Isaac Newton’ın bilimsel devrimi ve Charles Darwin’in evrim teorisi gibi dönüştürücü fikirler, Britanya’nın dünyaya bakışını belirleyen temel uğraklar olarak ele alınıyor. Watson, bu isimlerin yalnızca bireysel dehalar olmadığını; belirli tarihsel koşullar içinde ortaya çıkan daha geniş bir entelektüel atmosferin ürünü olduklarını gösteriyor.

Kitapta Royal Society, Industrial Revolution ve Britanya İmparatorluğu gibi yapılar da fikirlerin somutlaşma alanları olarak inceleniyor. Bilimsel düşüncenin yükselişi, teknolojik ilerleme ve liberal siyaset anlayışı, Britanya’nın küresel etkisini mümkün kılan temel unsurlar arasında gösteriliyor. Aynı zamanda sömürgecilik ve imparatorluk fikrinin, yalnızca ekonomik değil kültürel ve zihinsel bir genişleme biçimi olduğu da vurgulanıyor.

Watson, modern romanın gelişiminden feminist düşünceye, kent kültüründen eğitim sistemine kadar uzanan geniş bir alanı ele alarak “Britanya hayal gücü”nün nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışıyor. Virginia Woolf gibi isimler üzerinden bireyin iç dünyasına yönelen modern duyarlılıklar da bu anlatının önemli parçalarından biri haline geliyor.

Sonuç olarak kitap, Britanya tarihini yalnızca politik olaylar zinciri olarak değil, fikirlerin uzun süreli etkisi üzerinden yeniden yorumluyor. Watson, okuru sonunda önemli bir soruyla baş başa bırakıyor: Britanya İmparatorluğu siyasi olarak sona ermiş olsa bile, onun düşünsel ve kültürel etkileri bugün hâlâ dünyayı biçimlendirmeye devam ediyor olabilir mi?

Peter Watson — İngiliz Hayal Gücü: I. Elizabeth’ten II. Elizabeth’e Fikirler Tarihi
Çeviren: Yavuz Alogan • Say Yayınları
İnceleme • 528 sayfa • 2026

Erle C. Ellis — Antroposen (2026)

İnsan faaliyetlerinin Dünya üzerindeki etkisini jeolojik bir ölçekte ele alan ve “Antroposen” kavramını açıklayan kısa ama yoğun bir giriş. Erle C. Ellis, insanlığın artık yalnızca doğanın bir parçası değil, gezegenin işleyişini kökten dönüştüren bir güç haline geldiği fikrini merkezine alıyor.

Ellis, iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, kirlilik, fosil yakıt kullanımı ve plastik birikimi gibi olguların, insanın Dünya sistemi üzerindeki etkisinin kalıcı ve ölçülebilir hale geldiğini gösterdiğini söylüyor. Bu etkileri, yalnızca günümüz çevresel sorunları olarak değil, gelecekte kayaçlarda ve jeolojik kayıtlarda iz bırakacak dönüşümler olarak değerlendiriyor. Bu nedenle “Antroposen”, insanın gezegen tarihine damga vurduğu yeni bir çağdır.

‘Antroposen’ (‘Anthropocene: A Very Short Introduction’), bu kavramın neden tartışmalı olduğunu da ayrıntılı biçimde ele alıyor. Antroposen’in ne zaman başladığı, hangi ölçütlere göre tanımlanacağı ve resmi bir jeolojik çağ olarak kabul edilip edilmemesi gibi sorular hem bilimsel hem de politik tartışmaların merkezinde yer alıyor. Ellis, bu tartışmaları aktarırken kesin bir hüküm vermek yerine, kavramın farklı boyutlarını ve taşıdığı anlamları açıklamayı amaçlıyor.

Eserde öne çıkan önemli bir nokta, insan-doğa ilişkisinin yeniden düşünülmesi gerekliliği. Antroposen fikri, doğayı insan etkisinden bağımsız bir alan olarak görmenin artık mümkün olmadığını ortaya koyuyor. İnsanlar, ekosistemleri dönüştüren, yeni çevresel koşullar yaratan ve gezegenin geleceğini belirleyen bir aktör olarak konumlanıyor.

Sonuç olarak kitap, Antroposen’i yalnızca bilimsel bir terim olarak değil, insanlığın kendi rolünü yeniden değerlendirmesine yol açan bir düşünce çerçevesi olarak sunuyor. Bu yönüyle eser, hem çevresel krizleri anlamak hem de insanın Dünya’daki yerini yeniden tanımlamak isteyenler için temel bir rehber niteliğinde.

Erle C. Ellis — Antroposen
Çeviren: Hayrullah Doğan • İş Kültür Yayınları
Bilim • 224 sayfa • 2026