Rahul Jandial — Nörofitness (2026)

Rahul Jandial tarafından yazılan bu kitap, beyin performansını artırmanın bilimsel temellerini gündelik yaşamla ilişkilendirerek açıklayan bir rehber niteliğinde. ‘Nörofitness’ (‘Neurofitness’), zihinsel kapasitenin sabit olmadığını; doğru alışkanlıklar ve çevresel düzenlemelerle geliştirilebileceğini savunuyor.

Jandial, beynin plastisite özelliğini merkeze alarak öğrenme, yaratıcılık ve odaklanma süreçlerinin nasıl güçlendirilebileceğini anlatıyor. Beynin sürekli değişen bir organ olduğunu vurgulayarak, yeni deneyimlerin ve zihinsel meydan okumaların sinirsel bağlantıları güçlendirdiğini belirtiyor. Bu çerçevede öğrenmenin yalnızca bilgi edinmek değil, aynı zamanda beyni yeniden şekillendirmek anlamına geldiğini öne sürüyor.

Kitapta dikkat ve odaklanma önemli bir yer tutuyor. Modern dünyanın dikkat dağıtıcı unsurlarının beyin üzerindeki etkileri incelenirken, derin odaklanma hâlinin nasıl kurulabileceğine dair öneriler sunuluyor. Jandial, kısa süreli yoğun dikkat ile uzun vadeli üretkenlik arasındaki ilişkiyi açıklıyor.

Eserde yaratıcılık da nörobilimsel bir perspektifle ele alınıyor. Yaratıcılığın yalnızca doğuştan gelen bir yetenek olmadığı, farklı düşünme biçimlerini teşvik eden alışkanlıklarla geliştirilebileceği savunuluyor. Özellikle farklı alanlar arasında bağlantı kurmanın ve zihinsel esnekliğin yaratıcı süreçte belirleyici olduğu vurgulanıyor.

Kitap ayrıca fiziksel sağlık ile zihinsel performans arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Uyku düzeni, beslenme, egzersiz ve stres yönetimi gibi faktörlerin beyin fonksiyonlarını doğrudan etkilediği bilimsel verilerle açıklanıyor. Bu unsurların ihmal edilmesinin bilişsel kapasiteyi sınırladığı belirtiliyor.

Genel olarak eser, nörobilim bulgularını sade ve uygulanabilir önerilerle birleştirerek, bireylerin hem zihinsel performanslarını artırmalarına hem de yaratıcılıklarını geliştirmelerine yardımcı oluyor; beyni daha verimli kullanmanın, bilinçli yaşam alışkanlıklarıyla mümkün olduğunu ortaya koyuyor.

Rahul Jandial — Nörofitness: Bir Beyin Cerrahının Anıları
Çeviren: Dilara Duyuran • Nova Kitap
Bilim • 264 sayfa • 2026

Ernesto Che Guevara — Bolivya Günlüğü (2026)

Ernesto Che Guevara’nın bu günlükleri, devrimci pratiğin en doğrudan, en ham tanıklıklarından biri. Bu kitap, Guevara’nın 1966-1967 yıllarında Bolivya’da yürüttüğü gerilla mücadelesi sırasında tuttuğu günlükleri sunuyor.

‘Bolivya Günlüğü’ (‘The Bolivian Diary’), Che’nin Bolivya’ya gizlice giriş yapmasıyla başlıyor ve küçük bir gerilla birliğiyle kırsalda örgütlenme çabasını adım adım izliyor. Günlükler, ideolojik bir manifesto olmaktan çok, sahadaki gerçekliğin kaydı niteliğini taşıyor: zorlu doğa koşulları, yetersiz lojistik, hastalıklar ve sürekli hareket hâlinde olmanın getirdiği yıpranma açıkça aktarılıyor.

Che, gerilla savaşının yalnızca askerî değil, aynı zamanda toplumsal bir süreç olduğunu vurguluyor. Yerel köylülerle ilişki kurma çabası, onların desteğini kazanma stratejileri ve bu konuda yaşanan başarısızlıklar metnin önemli bir kısmını oluşturuyor. Beklenen halk desteğinin sınırlı kalması, hareketin giderek izole olmasına yol açıyor.

Günlüklerde disiplin, dayanışma ve moral meseleleri de sık sık gündeme geliyor. Che, birlik içindeki sorunları, firarları ve zayıflıkları açıkça kaydederken, aynı zamanda devrimci kararlılığı sürdürmeye çalışıyor. Bu yönüyle metin, ideal ile gerçeklik arasındaki gerilimi sürekli görünür kılıyor.

Bolivya ordusunun ve CIA destekli operasyonların baskısı arttıkça, gerilla grubunun hareket alanı daralıyor. Günlükler ilerledikçe kuşatma hissi yoğunlaşıyor ve mücadele giderek daha umutsuz bir hâl alıyor. Buna rağmen Che, devrim fikrinden vazgeçmiyor ve mücadeleyi sürdürme iradesini koruyor.

Eser, Che Guevara’nın yakalanmasından kısa süre önce sona eriyor ve böylece okur, yalnızca bir devrimcinin düşüncelerine değil, aynı zamanda bir yenilginin içerden nasıl deneyimlendiğine tanıklık ediyor. Genel olarak kitap, devrimci mücadeleyi tüm zorlukları ve çelişkileriyle gösteren güçlü ve sarsıcı bir belge niteliğinde.

Ernesto Che Guevara — Bolivya Günlüğü
Çeviren: Gökhan Gençay • Minotor Kitap
Anı • 336 sayfa • 2026

Moshtari Hilal — Çirkinlik (2026)

“Çirkinlik” kavramını estetik, politik ve kişisel boyutlarıyla yeniden düşünen bu çarpıcı metin, güzellik ideallerinin nasıl kurulduğunu ve kimleri dışarıda bıraktığını sorguluyor.

Moshtari Hilal, çirkinliğin yalnızca estetik bir yargı olmadığını, toplumsal normlar ve iktidar ilişkileri tarafından şekillendirilen bir kategori olduğunu gösteriyor. Güzellik standartlarının tarihsel olarak nasıl üretildiğini incelerken, bu standartların özellikle bedenler, yüzler ve kimlikler üzerinde nasıl baskı kurduğunu ortaya koyuyor. Böylece çirkinlik, basit bir eksiklik değil, normdan sapma olarak damgalanan bir konum hâline geliyor.

‘Çirkinlik’ (‘Hässlichkeit’), kişisel anlatı ile kuramsal tartışmayı iç içe geçiriyor. Moshtari Hilal kendi deneyimlerinden hareketle, göçmenlik, aidiyet ve kimlik meselelerinin estetik yargılarla nasıl kesiştiğini anlatıyor. Özellikle Batı merkezli güzellik anlayışının, farklı etnik ve kültürel kimlikleri nasıl görünmezleştirdiği ya da “öteki” olarak kodladığı vurgulanıyor.

Eserde çirkinlik, aynı zamanda bir direniş imkânı olarak da ele alınıyor. Normlara uymayan bedenlerin ve yüzlerin, mevcut estetik düzeni sorgulama ve dönüştürme potansiyeli taşıdığı savunuluyor. Bu bağlamda çirkinlik, yalnızca dışlanmanın değil, aynı zamanda özgürleşmenin de bir alanı hâline geliyor.

Kitap ayrıca sanat tarihine ve görsel kültüre de uzanıyor. Hangi bedenlerin temsil edildiği, hangilerinin dışarıda bırakıldığı ve bu seçimlerin nasıl ideolojik anlamlar taşıdığı analiz ediliyor. Hilal, estetik yargıların masum olmadığını; aksine toplumsal hiyerarşileri yeniden üreten araçlar olduğunu gösteriyor.

Genel olarak eser, güzellik ve çirkinlik arasındaki sınırların sabit olmadığını, bu sınırların sürekli olarak yeniden çizildiğini ortaya koyuyor. Okuru, estetik yargılarını sorgulamaya ve “çirkin” olarak etiketlenen şeylere farklı bir gözle bakmaya davet ediyor.

Moshtari Hilal — Çirkinlik
Çeviren: Levent Tayla • Livera Yayınevi
İnceleme • 196 sayfa • 2026

Fatma Tütüncü, Koray Tütüncü — Stasis Siyaseti (2026)

‘Stasis Siyaseti: İsyan ve İktidar Üzerine Thomas Hobbescu Muhakemeler’, Thomas Hobbes düşüncesine yerleşmiş tek boyutlu “mutlak iktidar” yorumunu sarsarak, onu isyan ile düzen arasındaki gerilim üzerinden yeniden okumaya davet ediyor. Fatma Tütüncü ve Koray Tütüncü, Hobbes’u yalnızca otoritenin teorisyeni olarak değil, çatışmanın ve kırılganlığın filozofu olarak konumlandırıyor.

Bu yeniden yorumun merkezinde “Stasis” kavramı yer alıyor. Stasis, ne yalnızca savaş ne de yalnızca barış; her ikisinin iç içe geçtiği, düzen ile kaosun aynı anda var olduğu bir siyasal durumu ifade ediyor. Bu çerçevede Hobbes’un düşüncesi, klasik biçimde karşı karşıya konulan doğa durumu ile toplum durumu, özgürlük ile itaat, güvenlik ile şiddet gibi ikilikleri aşan daha karmaşık bir yapı içinde ele alınıyor.

Yazarlar, Hobbes’un iki temel figürünü birlikte düşünmenin önemini vurguluyor: Leviathan ve Behemoth. Leviathan düzeni, egemenliği ve birliği temsil ederken; Behemoth isyanı, parçalanmayı ve iç savaşı simgeliyor. Bu iki figür arasındaki gerilim, siyasal hayatın sürekliliğini belirleyen temel dinamik olarak okunuyor. Böylece siyaset, statik bir düzen kurma çabası olmaktan çıkıp sürekli tehdit altında olan bir denge arayışı hâline geliyor.

Eserin temel iddiası, insanın ne yalnızca korkak ve çıkarcı ne de tamamen rasyonel bir varlık olduğudur. İnsan, aynı anda hem itaat eden hem de başkaldıran bir varlık olarak siyasal düzenin içinde yer alıyor. Bu nedenle kalıcı ve mutlak bir barışın mümkün olmadığı, siyasal birliklerin her zaman çatışma ihtimalini içinde taşıdığı savunuluyor.

Kitap, Hobbes’u indirgemeci yorumlardan kurtararak, modern siyaseti anlamak için güçlü bir araç sunuyor; isyan ile iktidar arasındaki bitmeyen gerilimi merkeze alarak, düzenin ne kadar kırılgan ve geçici olduğunu çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor.

Fatma Tütüncü, Koray Tütüncü — Stasis Siyaseti: İsyan ve İktidar Üzerine Thomas Hobbescu Muhakemeler
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Siyaset • 362 sayfa • 2026

David A. Bender — Beslenme (2026)

David A. Bender imzalı bu kitap, beslenme biliminin temel kavramlarını kısa ama sistematik bir çerçevede açıklayan bir giriş kitabı olarak, insan sağlığı ile besinler arasındaki ilişkiyi çok yönlü biçimde ele alıyor.

‘Beslenme’ (‘Nutrition: A Very Short Introduction’), beslenmenin yalnızca kalori alımı olmadığını vurgulayarak başlıyor. İnsan vücudunun enerji ihtiyacı, makro besinler (karbonhidrat, protein, yağ) ve mikro besinler (vitaminler ve mineraller) üzerinden açıklanıyor. Bu besin öğelerinin vücutta nasıl işlendiği ve hangi biyolojik işlevleri yerine getirdiği temel düzeyde inceleniyor.

Eserde metabolizma kavramı önemli bir yer tutuyor. Vücudun aldığı besinleri enerjiye dönüştürme süreçleri, enerji dengesi ve kilo kontrolü bağlamında ele alınıyor. Aynı zamanda yetersiz beslenme ve aşırı beslenmenin sağlık üzerindeki etkileri karşılaştırmalı olarak değerlendiriliyor.

Kitap, beslenmenin yalnızca bireysel bir tercih olmadığını da gösteriyor. Kültürel alışkanlıklar, ekonomik koşullar ve gıda politikaları gibi faktörlerin insanların ne yediğini ve nasıl beslendiğini belirlediği vurgulanıyor. Bu bağlamda küresel ölçekte açlık, obezite ve beslenme eşitsizlikleri gibi sorunlara dikkat çekiliyor.

Ayrıca modern beslenme tartışmalarına da değiniliyor. Diyet trendleri, takviyeler ve “sağlıklı beslenme” söylemlerinin bilimsel temelleri sorgulanarak, yaygın yanlış inanışlar eleştiriliyor. Bender, beslenme bilgisinin çoğu zaman basitleştirildiğini ve yanlış yorumlandığını belirtiyor.

Kitap, beslenmeyi biyolojik, toplumsal ve kültürel boyutlarıyla ele alarak, okuyucuya dengeli ve bilinçli beslenmenin ne anlama geldiğini açıklıyor; aynı zamanda modern dünyada beslenme üzerine düşünürken eleştirel bir bakış geliştirmeye davet ediyor.

David A. Bender — Beslenme
Çeviren: Çiçek Öztek • İş Kültür Yayınları
Sağlık • 128 sayfa • 2026

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar (2026)

Bu çalışma, Max Weber’in din sosyolojisine dair en kapsamlı analizlerinden biri. Weber’in din sosyolojisini sistematik biçimde kurduğu temel metinlerden biri olarak, dinî toplulukların nasıl ortaya çıktığını, nasıl örgütlendiğini ve toplumsal hayatı nasıl şekillendirdiğini ayrıntılı biçimde inceliyor.

‘Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar’ (‘Wirtschaft und Gesellschaft: Religiöse Gemeinschaften’), dinlerin kökenine dair bir analizle başlıyor ve dinî düşüncenin büyüsel pratiklerden kurumsallaşmış yapılara doğru nasıl evrildiğini gösteriyor. Bu süreçte büyücüler ile rahipler arasındaki ayrım, dinî otoritenin farklı biçimlerini anlamak açısından belirleyici oluyor. Weber, büyünün kişisel ve pratik yönüne karşılık rahipliğin daha düzenli, kurumsal ve öğretiye dayalı bir yapı kurduğunu vurguluyor.

Kitapta tanrı kavramının gelişimi, dinî ahlak ve tabu sistemleriyle birlikte ele alınıyor. Bu çerçevede din, yalnızca kutsal olanla ilişki kurma biçimi değil, aynı zamanda davranışları düzenleyen bir normlar bütünü olarak değerlendiriliyor. Max Weber özellikle peygamber figürü üzerinden karizmatik otoritenin dinî dönüşümlerdeki rolünü analiz ediyor; peygamberin, mevcut düzeni sarsan ve yeni bir anlam dünyası kuran aktör olduğunu ortaya koyuyor.

Cemaatin oluşumu ve sürekliliği, eserin önemli bir diğer boyutunu oluşturuyor. Dinî bilgi, vaaz ve manevi rehberlik gibi pratikler aracılığıyla toplulukların nasıl bir arada tutulduğu ve yeniden üretildiği açıklanıyor. Bu noktada dinin, yalnızca bireysel inanç değil, kolektif bir yaşam biçimi olduğu vurgulanıyor.

Weber ayrıca din ile toplumsal tabakalaşma arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Zümreler ve sınıflar ile dinî yönelimler arasındaki karşılıklı etkileşim, dinin toplumsal eşitsizlikleri nasıl meşrulaştırdığı ya da sorguladığı üzerinden ele alınıyor. Bu bağlamda teodise sorunu—yani dünyadaki kötülük ve adaletsizliğin nasıl anlamlandırıldığı—merkezi bir tartışma alanı hâline geliyor.

Eserde kurtuluş ve yeniden doğuş kavramları da ayrıntılı biçimde inceleniyor. Weber, farklı dinlerin sunduğu kurtuluş yollarını karşılaştırarak bu yolların bireylerin yaşam tarzlarını nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Asketizm, mistisizm ya da dünyevi eylem gibi farklı yönelimlerin, ekonomik ve toplumsal davranışlar üzerinde doğrudan etkili olduğunu savunuyor.

Son olarak dinî etik ile dünya arasındaki ilişki ve “kültür dinleri”nin tarihsel rolü ele alınıyor. Weber, büyük dinlerin dünya ile kurduğu ilişkinin, modern toplumun rasyonelleşme süreciyle yakından bağlantılı olduğunu ileri sürüyor. Kitap, dinî toplulukları yalnızca inanç birlikleri olarak değil, toplumsal düzenin kurulmasında ve dönüşümünde aktif rol oynayan dinamik yapılar olarak analiz ediyor.

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar
Yayına hazırlayan: Vefa Saygın Öğütle
Çeviren: Şeyda Neslihan Avcı • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 576 sayfa • 2026

Kolektif — Antik Çağ Yunan Düşüncesinde Özne (2026)

Samet Bağçe ile Tonguç Seferoğlu’nun derlediği ‘Antik Çağ Yunan Düşüncesinde Özne’, özne kavramını yalnızca soyut bir felsefi problem olarak değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin merkezinde yer alan dinamik bir yapı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Metin, “özne nedir?” sorusunu, bilincin doğası, bilgiye erişim, karar alma ve eylem gibi temel meselelerle iç içe ele alarak, özneyi epistemolojik, ontolojik ve psikolojik boyutlarıyla bütünlüklü bir çerçevede kavrıyor.

Kitap, Antik Yunan düşüncesine dönerek bu soruların kökenlerini izliyor. Heredot ve Thukydides üzerinden tarih yazımında öznenin nasıl konumlandığını tartışarak başlıyor; öznenin yalnızca düşünen değil, aynı zamanda anlatan ve anlam kuran bir varlık olduğunu gösteriyor. Philolaus ile bilinebilirlik meselesi üzerinden öznenin bilgiyle ilişkisi sorgulanıyor.

Platon’un ‘Devlet’inde rasyonel ve irrasyonel yönler arasındaki gerilim, öznenin içsel bölünmüşlüğünü açığa çıkarırken; üç parçalı ruh kuramı aracılığıyla arzuların öznesi tartışmaya dahil ediliyor. Bu yaklaşım, öznenin tek ve bütünlüklü bir yapıdan ziyade çatışmalı ve çok katmanlı bir alan olduğunu ortaya koyuyor.

Aristoteles ile birlikte özne, töz, değişim ve hakikat bağlamında daha sistematik bir zemine taşınıyor. Öz-algı kavramı üzerinden öznenin kendini nasıl deneyimlediği ele alınırken, ruh ve varlık ilişkisi çerçevesinde öznenin gerçeklikle bağı yeniden kuruluyor. Böylece özne, yalnızca bilen değil, aynı zamanda var olan ve değişen bir yapı olarak düşünülüyor.

Son olarak Stoacı gelenek, özellikle izlenim ve onay kavramları üzerinden öznenin etkinliğini vurguluyor. Stoacılık içinde özne, dış dünyadan gelen etkileri pasif biçimde alan değil, onları değerlendirip onaylayan aktif bir fail olarak konumlanıyor.

Genel olarak eser, Sokrates öncesi filozoflardan Helenistik okullara uzanan geniş bir düşünsel hat boyunca özne kavramının nasıl şekillendiğini izliyor; özneyi sabit bir öz olarak değil, bilgi, arzu, algı ve eylem süreçleri içinde sürekli kurulan bir yapı olarak ele alarak Türkçe felsefe literatüründe önemli bir boşluğu doldurmayı hedefliyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Recep Boztemur, Samet Bağçe, Tonguç Seferoğlu, Damien Storey, Mehmet M. Erginel, Mary Katrina Krizan, Daniel Wolt, Hikmet Ünlü ve Melike Molacı.

Kolektif — Antik Çağ Yunan Düşüncesinde Özne
Derleyen: Samet Bağçe, Tonguç Seferoğlu • Nika Yayınevi
Felsefe • 211 sayfa • 2026

Norbert Wiener — İnsanın İnsan Kullanımı (2025)

Bu kitap, modern teknolojik çağın eşiğinde insan ile makine arasındaki ilişkinin nasıl dönüşeceğini hem kuramsal hem de etik bir çerçevede ele alıyor. Norbert Wiener, sibernetik düşünceyi yalnızca teknik bir alan olarak değil, toplumun yapısını yeniden şekillendiren bir paradigma olarak yorumluyor.

Kitabın merkezinde “kontrol”, “iletişim” ve feedback (geri besleme) kavramları yer alıyor. Wiener, insan ve makineyi bu kavramlar üzerinden ortak bir sistem içinde düşünerek, canlılar ile makineler arasındaki sınırların giderek bulanıklaştığını savunuyor. Ona göre bilgi, enerji kadar belirleyici bir unsur hâline geliyor ve toplumlar artık bilgi akışı üzerinden organize oluyor.

‘İnsanın İnsan Kullanımı’ (‘The Human Use of Human Beings’), otomasyonun yükselişiyle birlikte insan emeğinin dönüşümünü de analiz ediyor. Birinci Sanayi Devrimi’nde fiziksel emeğin makineler tarafından devralındığını hatırlatan Wiener, yeni dönemde zihinsel süreçlerin de makinelere aktarılmaya başladığını vurguluyor. Bu durum, yalnızca ekonomik yapıyı değil, insanın kendini anlama biçimini de kökten değiştiriyor.

Ancak kitabın asıl ağırlık noktası etik uyarılarda ortaya çıkıyor. Wiener, modern dünyanın “nasıl yapılır” bilgisine aşırı odaklanırken “ne yapılmalı” sorusunu ihmal ettiğini söylüyor. Güçlü teknolojilerin, doğru amaçlar tanımlanmadan kullanılması hâlinde yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor. Bu bağlamda geliştirdiği düşünceler, yapay zekâ ve otomasyon tartışmalarının bugünkü etik zeminini önceden haber veriyor.

Kitap, henüz 1950 gibi erken sayılabilecek bir dönemde yayınlamasına rağmen isabetli öngörüleriyle dikkat çekiyor. Wiener’a göre, en büyük tehlike makinelerin insanlaşması değil, insanların makineleşmesi. İnsan, kendi yarattığı sistemlerin içinde bir araca indirgenme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle teknolojiye yön veren şeyin yalnızca verimlilik değil, insan onuru ve özgürlüğü olması gerektiğini savunuyor.

Genel olarak eser, sibernetiği teknik bir kuram olmaktan çıkarıp insanlığın geleceğine dair felsefi bir sorgulamaya dönüştürüyor; bilgi çağının imkânlarını ve tehlikelerini aynı anda göstererek, insanın kendi yarattığı güç karşısındaki sorumluluğunu yeniden düşünmeye çağırıyor.

Norbert Wiener — İnsanın İnsan Kullanımı: Sibernetik ve Toplum
Çeviren: Ömer Alkan • Fihrist Kitap
Bilim • 194 sayfa • 2025

Ermanno Orlando — Denizci Cumhuriyetler (2026)

Bu çalışma, Orta Çağ Akdeniz dünyasında yükselen denizci şehir devletlerinin siyasal, ekonomik ve askerî gücünü tarihsel bir çizgide ele alıyor. Ermanno Orlando, Amalfi, Pisa, Ceneviz ve Venedik gibi cumhuriyetlerin ortaya çıkışını, rekabetlerini ve dönüşümünü, Akdeniz’in değişen güç dengeleri içinde inceliyor.

‘Denizci Cumhuriyetler’ (‘Le Repubbliche Marinare’), ilk olarak Amalfi üzerinden başlıyor ve bu kentin Arap-Bizans dünyasıyla kurduğu ilişkiler sayesinde nasıl erken bir deniz gücüne dönüştüğünü gösteriyor. Amalfi’nin ticaret ağlarıyla genişlediğini, ancak siyasal kırılganlıklar ve dış baskılar nedeniyle bağımsızlığını kaybettiğini anlatıyor. Ardından Pisa ve Ceneviz’in Tiren Denizi’nde yükselişi ele alınıyor; bu iki güç arasındaki rekabetin, Akdeniz ticaret yolları ve deniz hâkimiyeti üzerinde belirleyici olduğu vurgulanıyor.

Venedik ise ayrı bir eksende inceleniyor. Venedik’in Bizans ile olan ilişkilerinden sıyrılarak Adriyatik’te bağımsız ve baskın bir güç hâline geldiği, deniz ticareti ve diplomasi sayesinde kalıcı bir üstünlük kurduğunu gösteriyor. Bu süreçte şehir devletlerinin Haçlı Seferleri ile kurduğu ilişki özel bir yer tutuyor. Haçlı Seferleri, bu cumhuriyetler için yalnızca askeri değil, aynı zamanda ticari ve coğrafi genişleme fırsatları yarattı.

Eserin ilerleyen bölümleri, özellikle Pisa-Ceneviz ve Venedik-Ceneviz savaşları üzerinden yoğun bir güç mücadelesini analiz ediyor. Meloria ve Chioggia gibi kritik savaşların, yalnızca askeri sonuçlar doğurmadığını, aynı zamanda Akdeniz’deki ticaret dengelerini köklü biçimde değiştirdiğini ortaya koyuyor. Bu mücadeleler sonucunda bazı cumhuriyetler gerilerken, bazıları daha geniş denizaşırı ağlar kurarak etkilerini sürdürmeye çalışıyor.

Kitap ayrıca bu şehirlerin kurduğu denizaşırı kolonileri ve ticaret ağlarını da inceliyor. Bu yapılar, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve siyasal etkileşim alanları olarak değerlendiriliyor. Son bölümde ise Venedik’in yeniden güç kazanma çabaları, Ceneviz’in Atlantik’e yönelmesi ve Osmanlı gibi yeni güçlerle kurulan ilişkiler üzerinden, Akdeniz merkezli dünya düzeninin dönüşümü ele alınıyor.

Genel olarak eser, denizci cumhuriyetleri yalnızca ticaret aktörleri olarak değil, Akdeniz’in siyasal yapısını şekillendiren dinamik güçler olarak konumlandırıyor ve onların yükselişinden çöküşüne uzanan süreci bütünlüklü bir tarihsel perspektifle analiz ediyor.

Ermanno Orlando — Denizci Cumhuriyetler: Venedik, Ceneviz, Amalfi ve Pisa
Çeviren: Emre Kaymakçı • Albaraka Yayınları
Tarih • 240 sayfa • 2026

Kolektif — Estetiğin Tarihi (2026)

‘Estetiğin Tarihi’, estetiği yalnızca sanat üzerine düşünmenin bir alanı olarak değil, insanın dünyayla kurduğu duyusal ve varoluşsal ilişkinin tarihsel ve felsefi bir incelemesi olarak yeniden konumlandırıyor. Ayşe Taşkent ve Gamze Keskin editörlüğünde hazırlanan bu çalışma, estetik düşüncenin Antikçağ’dan günümüze uzanan çok katmanlı serüvenini, kavramlar, filozoflar ve temalar etrafında bütünlüklü bir çerçevede ele alıyor.

Kitap, estetiğin kökenini duyum ve algı kavramlarına dayandırarak, Alexander Baumgarten ile bağımsız bir disiplin hâline gelen bu alanın aslında çok daha eski düşünsel tartışmalara uzandığını gösteriyor. Güzellik, yüce, temsil, beden, doğa ve hayal gücü gibi kavramlar, yalnızca teorik başlıklar olarak değil, farklı dönemlerin düşünsel ve kültürel bağlamları içinde anlam kazanan dinamik unsurlar olarak ele alınıyor.

Eserin temel yaklaşımı, estetik düşünceyi tek bir geleneğe indirgememek. Bu nedenle Platon’dan Jacques Rancière’e uzanan Batı felsefesi hattı kadar, İbn Rüşd ve İhvân-ı Safâ gibi isimlerle İslam düşüncesinin estetik birikimi de çalışmaya dahil ediliyor. Böylece estetik, farklı coğrafya ve geleneklerin katkısıyla çoğul bir düşünme alanı olarak yeniden kuruluyor.

Kitap, yalnızca filozofların ne söylediğini aktarmakla yetinmiyor; onların düşüncelerinin hangi koşullarda ortaya çıktığını ve nasıl şekillendiğini de sorguluyor. Bu yönüyle estetik tarihini, sabit bir anlatıdan ziyade eleştirel ve metodolojik bir problem alanı olarak ele alıyor. Aynı zamanda sanat eserlerini anlama, yorumlama ve estetik duyarlılığı geliştirme amacıyla teorik bilgi ile deneyim arasında bir köprü kuruyor.

Genel olarak eser, estetiği hem felsefi bir disiplin hem de yaşam pratiğinin merkezinde yer alan bir duyarlılık biçimi olarak düşünmeye çağırıyor; farklı düşünsel hatları bir araya getirerek estetik tarihine kapsamlı ve eleştirel bir bakış sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: A. Onur Aktaş, Abdulkadir Coşkun, Abdullah Başaran, Ateş Uslu, Ayşe Taşkent, Berker Basmacı, Çiğdem Yazıcı, Derya Sakin Hanoğlu, Elis Şimşon, Emre Şan, Fatma Turgay, Gamze Keskin, Habip Türker, Hazal Gemicioğlu, M. Taha Tunç, Maya Mandalinci, Mehmet Barış Albayrak, Mehmet Şiray, Mert Erçetin, Merve Arlı Özekes, Muhammet Fatih Kılıç, Murat Tala, Oğuzcan Sever, Özge Ejder, Sena Aydın, Seniye Tilev, Serkan Denkçi, Umur Başdaş, Zeynep Talay Turner.

Kolektif — Estetiğin Tarihi
Editör: Ayşe Taşkent, Gamze Keskin • Akademim Yayıncılık
Felsefe • 860 sayfa • 2026