Akın Olgun – Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi (2026)

Akın Olgun’un ‘Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi’, turistik Ege imgesinin arkasında kalan görünmez bir dünyayı açığa çıkaran politik bir tanıklık metni. Rodos’ta başlayan gözaltı süreci, anlatıyı Kos Cezaevi’ne taşıyarak okuru kapatılmanın, dışlanmanın ve sistematik şiddetin gündelik gerçekliğiyle yüz yüze bırakıyor. Metin, bireysel bir tutuklanma hikâyesinden çok, sınır rejimlerinin ve güvenlik politikalarının insan hayatı üzerinde kurduğu yapısal tahakkümü görünür kılıyor.

Kitabın merkezinde yer alan “kaptanlar”, suç figürü olarak değil, göç düzeninin içinde harcanabilir bedenlere dönüşmüş yoksul aktörler olarak temsil ediliyor. Olgun, bu figürler üzerinden adalet mekanizmasının nasıl günah keçileri ürettiğini, hukukun nasıl siyasal bir aygıta dönüştüğünü ve suçun bireylerde değil, sistemin kendisinde örgütlendiğini gösteriyor. Hikâyeler, tekil trajediler olarak değil, aynı düzenin ürettiği ortak kırılmalar olarak birbirine bağlanıyor.

Anlatı, geçmiş cezaevi deneyimleriyle bugünün ada hapishanelerini iç içe geçirerek zamansız bir kapatılma coğrafyası kuruyor. Böylece metin, yalnızca göç ve mültecilik meselesine değil, insanın değersizleştirildiği, kimliksizleştirildiği ve nesneleştirildiği modern iktidar düzenine odaklanıyor. ‘Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi’, bireysel acıları aşarak, sınır politikalarının, göç rejimlerinin ve güvenlik söylemlerinin ürettiği yapısal şiddeti ifşa eden etik ve politik bir yüzleşme metni olarak konumlanıyor.

Akın Olgun — Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi

• Tekin Yayınevi
Anlatı • 192 sayfa • 2026

Sarah Wild — İnsanın Kökeni (2026)

Bu kitap, insanın kökenini yalnızca biyolojik evrim süreci olarak değil, kültürel, toplumsal ve düşünsel dönüşümlerle birlikte ele alan bütünlüklü bir anlatı sunuyor. Sarah Wild, insan türünün ortaya çıkışını doğrusal bir ilerleme çizgisi gibi değil, kopuşlar, sıçramalar ve belirsizliklerle dolu çok katmanlı bir süreç olarak yorumluyor. Evrimsel biyolojiden antropolojiye, arkeolojiden kültürel tarihe uzanan disiplinlerarası bir çerçeve kuruyor. İnsan oluşunu sabit bir kimlik değil, sürekli dönüşen bir varoluş biçimi olarak ele alıyor.

‘İnsanın Kökeni: Kısa Bir Hikâye’ (‘Human Origins: A Short History’), yalnızca fosiller, genetik veriler ve tarih öncesi bulgularla sınırlı kalmıyor; dilin, sembollerin, toplumsal örgütlenmenin ve teknolojinin insanlaşma sürecindeki belirleyici rolünü görünür kılıyor. Ateşin kullanımı, alet yapımı, göçler ve kolektif yaşam biçimleri, biyolojik evrimle birlikte ilerleyen kültürel evrimin parçaları olarak anlatılıyor. İnsan, doğaya uyum sağlayan bir canlıdan çok, doğayı dönüştüren bir özne olarak konumlanıyor.

Kitap, insan kökenine dair bilgilerin bilimsel keşiflerle sürekli yeniden yazıldığını vurguluyor. Geçmişin sabit bir hikâye değil, yeni verilerle sürekli değişen bir anlatı alanı olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle çalışma, insanı yalnızca “nereden geldiğiyle” değil, “ne olduğu” ve “neye dönüştüğüyle” birlikte düşünmeye çağırıyor. Alanında önemli bir eser olarak, insanlık tarihini biyolojik kader değil, tarihsel bir inşa süreci olarak okuma imkânı sunuyor.

Sarah Wild — İnsanın Kökeni: Kısa Bir Hikâye
Çeviren: Ezgi Uğur • Maya Kitap
Bilim • 224 sayfa • 2026

Felipe Rojas — Roma Döneminde Anadolu’nun Farklı Geçmişleri (2026)

Felipe Rojas’ın bu kitabı, Roma Anadolu’sunun geçmişinin nasıl üretildiğini, aktarıldığını ve anlamlandırıldığını merkezine alıyor. Rojas, tarihi yalnızca yaşanmış olaylar toplamı olarak değil, bu olayları anlatan, yorumlayan ve yeniden kuran “aracılar” üzerinden okuyor. Bu aracılar; yerel elitler, rahipler, entelektüeller, yazıcılar, yöneticiler ve çevirmenler gibi figürlerden oluşuyor. Kitap, Roma egemenliği altındaki Anadolu’da geçmiş bilgisinin kimler tarafından, hangi amaçlarla ve hangi söylemlerle kurulduğunu gösteriyor.

Eserde Roma kültürü ile yerel gelenekler arasındaki ilişki tek yönlü bir “Roma’nın dayatması” olarak ele alınmıyor. Aksine, geçmiş anlatıları müzakere edilen, yeniden yorumlanan ve yerel aktörler tarafından dönüştürülen dinamik süreçler olarak okunuyor. Rojas, Anadolu toplumlarının Roma kimliğini pasif biçimde benimsemediğini, kendi tarihsel hafızalarını Roma dili, kavramları ve kurumlarıyla yeniden kurduklarını gösteriyor. Böylece tarih, sadece imparatorluğun ideolojik bir aracı değil, yerel kimlik inşasının da aktif bir zemini haline geliyor.

‘Roma Döneminde Anadolu’nun Farklı Geçmişleri’ (‘The Pasts of Roman Anatolia: Interpreters’) , antik dünyada tarih yazımının siyasi, kültürel ve simgesel bir pratik olduğunu ortaya koyuyor. Geçmiş, sabit bir miras değil, her dönemde yeniden anlamlandırılan bir anlatı alanı olarak ele alınıyor. Bu yönüyle çalışma, Roma Anadolu’sunu yalnızca idari bir eyalet olarak değil, çok katmanlı hafıza üretimlerinin gerçekleştiği bir kültürel alan olarak yorumluyor. Eser, antik tarih, kültürel bellek ve kimlik çalışmaları açısından önemli bir katkı sunuyor ve Roma dünyasında geçmişin nasıl “yorum yoluyla” kurulduğunu anlamak için güçlü bir teorik çerçeve oluşturuyor.

Felipe Rojas — Roma Döneminde Anadolu’nun Farklı Geçmişleri
Çeviren: Deniz Sever Georgousakis • Koç Üniversitesi Yayınları
Tarih • 328 sayfa • 2026

David Potter — İmparator Constantinus (2026)

David Potter’ın adlı kitabı, I. Constantinus’u yalnızca Hristiyanlığı kabul eden ilk Roma imparatoru olarak değil, Roma dünyasını siyasal, kültürel ve dinsel olarak yeniden biçimlendiren kurucu bir figür olarak ele alıyor. Potter, Constantinus’u idealleştiren ya da şeytanlaştıran anlatıların ötesine geçiyor ve onu geç antik dünyanın krizleri içinde şekillenen pragmatik bir iktidar aklıyla okuyor. İmparator, bu anlatıda inanç dönüşümü yaşayan bir bireyden çok, imparatorluğu yeniden örgütleyen bir devlet kurucusu olarak konumlanıyor.

‘İmparator Constantinus’ (‘Constantine the Emperor’), Constantinus’un iktidar mücadelesini, iç savaşları, askeri reformları ve yönetim stratejilerini imparatorluğun yapısal sorunlarıyla birlikte analiz ediyor. Hristiyanlık, burada yalnızca dini bir tercih olarak değil, siyasal meşruiyet, toplumsal birlik ve merkezî iktidar inşası açısından işlevsel bir araç olarak yorumlanıyor. Potter, Constantinus’un dini politikalarının ani bir inanç değişimi değil, uzun vadeli bir devlet projesinin parçası olduğunu gösteriyor. Roma geleneği ile yeni dinsel düzen arasında kurulan denge, imparatorluğun dönüşüm mantığını görünür kılıyor.

Eser, Constantinus dönemini Roma’nın “çöküşü” değil, yeniden yapılanma süreci olarak okuyor. İmparatorluk yapısı çözülmüyor, biçim değiştiriyor. Potter, geç antik çağın siyasal kültürünü, meşruiyet anlayışını ve iktidar dilini bu dönüşüm üzerinden anlamlandırıyor. Bu yönüyle kitap, Roma’dan Hristiyan imparatorluğa geçişi tek bir kırılma anı olarak değil, uzun bir dönüşüm süreci olarak yorumluyor.

Çalışma, Constantinus’u tarihsel bir figür olmanın ötesinde, Batı siyasal ve dinsel düzeninin kurucu aktörlerinden biri olarak konumlandırıyor ve geç antik çağ tarihini anlamak için temel bir referans eser niteliği taşıyor.

David Potter — İmparator Constantinus
Çeviren: Ebubekir Çelikcan • Alfa Yayınları
Biyografi • 432 sayfa • 2026

Niels C. M. Martens — Fiziksel Büyüklüklerin Felsefesi (2026)

Niels C. M. Martens’in bu eseri, uzunluk, kütle, yük ve zaman gibi fiziksel büyüklüklerin yalnızca ölçüm araçları değil, doğanın nasıl anlaşıldığını belirleyen temel kavramsal yapılar olduğunu gösteriyor. Kitap, fiziksel niceliklerin mutlak varlıklar mı yoksa yalnızca oranlar ve ilişkiler üzerinden mi anlam kazandığını sorguluyor. Fizik, kimya ve biyoloji gibi bilimlerin merkezinde yer alan bu büyüklüklerin metafizik temelleri, ölçüm, temsil ve anlam üretimi üzerinden yeniden düşünülüyor.

Martens, fiziksel büyüklüklerin birimlere bağlı olarak ifade edilmesini, yalnızca teknik bir ölçüm problemi olarak değil, ontolojik bir mesele olarak ele alıyor. Kütle, uzunluk ve yük gibi niceliklerin tek başına değil, ilişkisel yapılar içinde anlam kazandığını savunuyor. Bu yaklaşım, doğayı mutlak büyüklüklerden oluşan bir evren olarak değil, karşılıklı oranlar ve ilişkiler ağı olarak okuyor. Böylece bilimsel gerçeklik, nesnelerin sahip olduğu sabit nitelikler üzerinden değil, aralarındaki yapısal bağlar üzerinden tanımlanıyor.

‘Fiziksel Büyüklüklerin Felsefesi’ (‘Philosophy of Physical Magnitudes’), modern bilimin dayandığı niceliksel dili felsefi olarak çözümleyerek, fiziksel büyüklüklerin yalnızca deneysel değil, aynı zamanda kavramsal ve metafiziksel yapılar olduğunu ortaya koyuyor. Martens, bilimin dünyayı sayılarla betimleme biçiminin, doğayı nasıl düşündüğümüzü doğrudan şekillendirdiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, bilim felsefesi ile metafiziği buluşturan özgün bir kuramsal çerçeve sunuyor ve fiziksel niceliklerin doğasına dair tartışmaları derinleştiriyor. Kitap, modern bilimin kavramsal temellerini sorgulayan çalışmalar içinde neden merkezi bir yerde durduğunu açık biçimde gösteriyor.

Niels C. M. Martens — Fiziksel Büyüklüklerin Felsefesi
Çeviren: Mustafa Bayrak • Vakıfbank Kültür Yayınları
Bilim • 96 sayfa • 2026

Marc Lewis — Bağımlılığın Biyolojisi (2026)

Marc Lewis’ın bu kitabı, bağımlılığı hastalık modeliyle açıklayan baskın yaklaşımı eleştiriyor ve bağımlılığı öğrenme, alışkanlık ve beyin esnekliği süreçleri üzerinden yeniden tanımlıyor. Lewis, bağımlılığı patolojik bir bozukluk olarak değil, güçlü arzuların ve tekrar eden davranış kalıplarının zaman içinde beyinde kurduğu nörobiyolojik değişimin sonucu olarak açıklıyor. Bu yaklaşım, bağımlılığı onarılamaz bir hastalık değil, değişebilir bir süreç olarak konumlandırıyor.

‘Bağımlılığın Biyolojisi’ (‘The Biology of Desire’), dopamin sisteminin yalnızca haz üretmediğini, asıl olarak motivasyon, yönelim ve öğrenme mekanizmasını şekillendirdiğini gösteriyor. Bağımlılık, bu sistemin tekrar yoluyla güçlenen bağlantılar kurmasıyla ortaya çıkıyor. Beyin, belirli davranışlara ve maddelere yönelmeyi öğreniyor, bu yönelim zamanla otomatikleşiyor. Lewis, bu süreci “derin öğrenme” modeliyle açıklıyor ve bağımlılığı, güçlü arzuların sinirsel alışkanlıklara dönüşmesi olarak yorumluyor.

Eserde irade, özgürlük ve sorumluluk kavramları da yeniden düşünülüyor. Bağımlı birey pasif bir hasta olarak değil, öğrenmiş, koşullanmış ve değişme kapasitesi olan bir özne olarak ele alınıyor. Değişim, baskı ve damgalamayla değil, yeni anlam bağları, yeni alışkanlıklar ve yeni yönelimler kurmakla mümkün oluyor.

Kitap, bağımlılığı yalnızca tıbbi bir sorun olarak değil, psikolojik, toplumsal ve kültürel bir süreç olarak ele alıyor. Bu yönüyle çalışma, bağımlılık alanında hâkim olan hastalık söylemini sorgulayan, insanın değişebilirliğini ve nöroplastisite kapasitesini merkeze alan özgün bir kuramsal çerçeve sunuyor.

Marc Lewis — Bağımlılığın Biyolojisi: Bağımlılık Neden Hastalık Değildir?
Çeviren: Elif Okan Gezmiş • Say Yayınları
Psikoloji • 272 sayfa • 2026

Hüseyin Al, Şevket Kamil Akar — Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar (2026)

Hüseyin Al ve Şevket Kamil Akar imzalı, ‘Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar’ adlı çalışma, Osmanlı mali ve iktisat tarihinin merkezinde yer alan sarrafları, klişelere indirgenmiş bir figür olmaktan çıkarıp kurumsal, tarihsel ve toplumsal bir yapı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, sarraflığı yalnızca para bozan esnaf pratiği olarak değil; lonca örgütlenmesi, gedik sistemi, nizamnameler, hukuki statüler ve ekonomik işlevler üzerinden şekillenen çok katmanlı bir finansal alan olarak ele alıyor.

Eserin omurgasını, “sarraf” kavramının tarihsel anlam dünyasının yeniden kurulması oluşturuyor. Galata bankerleriyle sarrafların birbirine karıştırılmasından doğan anakronik anlatılar çözülürken, mesleğin semantik dönüşümü, kurumsal sınırları ve tarihsel sürekliliği titizlikle izleniyor. Böylece sarraflar, ideolojik önyargılarla üretilmiş stereotiplerden arındırılarak, Osmanlı finans sisteminin özgün aktörleri olarak konumlandırılıyor.

Kitap, lonca yapıları, gedik düzeni, kumpanya sarrafları, köşe sarrafları, gümüşçüler, nizamnameler ve düzenleyici mekanizmalar üzerinden İstanbul’daki sarraflık alanının nasıl örgütlendiğini ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Para değişimi, iltizam finansmanı, mesleki imtiyazlar, yetki çatışmaları ve düzenleme pratikleri, sarraflığın yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir alan olduğunu gösteriyor.

Önsözde vurgulanan temel yönelim, literatürde yanlış temeller üzerine inşa edilmiş anlatıları dönüştürmek ve sarraflık çalışmalarını sağlam bir tarihsel zemine oturtmak. Al ve Akar, uzun soluklu arşiv çalışmalarıyla, sarrafların 17. yüzyıldan Tanzimat sonrasına uzanan dönüşümünü izleyerek, mesleğin tarihsel sürekliliğini ve kırılma noktalarını birlikte düşünmeyi mümkün kılıyor. Böylece kitap, Osmanlı İstanbulu’nda sarrafları yalnızca bir meslek grubu olarak değil, imparatorluğun mali yapısını taşıyan kurumsal bir omurga olarak yeniden tanımlıyor.

Bu yönüyle ‘Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar’, Osmanlı finans tarihine dair bilgiyi derinleştiren, kavramsal karmaşayı gideren ve sarraflık literatürünü yeniden kuran bir başvuru eseri.

Hüseyin Al, Şevket Kamil Akar — Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar: Tarihsel Gelişim, Örgütlenme, Ekonomik İşlevler
• Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 440 sayfa • 2026

David Bellos — Georges Perec (2026)

David Bellos’un Goncourt Ödülü kazanmış bu biyografisi, Perec’in yaşamını yalnızca kronolojik bir hayat hikâyesi olarak değil, dil, hafıza, travma ve yazı arasındaki derin bağlar üzerinden okuyor. Kitap, Perec’in çocukluk kayıplarını, Holokost deneyiminin yarattığı sessiz boşluğu ve bu boşluğun edebî yaratıcılığa nasıl dönüştüğünü görünür kılıyor. Yazı, Perec için yalnızca estetik bir üretim alanı değil, kimlik inşası ve varoluşsal iyileşme pratiği olarak şekilleniyor.

Bellos, Perec’in Oulipo içindeki yerini, biçimsel kısıtlamalarla kurduğu özgürlük anlayışını ve dil oyunlarının arkasındaki etik ve duygusal derinliği ortaya koyuyor. Oyun, deney ve matematiksel yapı, soğuk teknik araçlar olarak değil, kayıp, bellek ve anlam arayışıyla iç içe geçen insani stratejiler olarak okunuyor. Perec’in metinleri, sıradan hayatı, gündelik ayrıntıları ve görünmeyeni merkeze alarak büyük anlatılar kuruyor.

‘Georges Perec: Sözcükler Arasında Bir Hayat’ (‘Georges Perec: A Life in Words’), Perec’i yalnızca deneysel bir yazar değil, modern insanın kırılganlığını, aidiyet sorununu ve bellek kaybını edebiyatın merkezine taşıyan özgün bir düşünür olarak konumluyor. Bellos’un biyografisi, yaşam ile metin arasındaki sınırları görünür kılıyor ve edebiyatın travmayla baş etme biçimi olduğunu gösteriyor. Perec’in gündelik hayatı en küçük ayrıntılarıyla kaydetme arzusu, dünyayı düzenleme ihtiyacıyla varoluşsal kaygının birleştiği bir alan yaratıyor.

Mekân, nesne, liste ve envanter tutma pratiği, yalnızca edebî bir teknik değil, kaybın yarattığı boşlukla baş etme biçimi olarak okunuyor. Böylece biyografi, edebiyat ile yaşam arasındaki karşılıklı dönüşümü görünür kılıyor. Bu yaklaşım, modern yazının etik yönünü tartışmaya açıyor.

David Bellos — Georges Perec: Sözcükler Arasında Bir Hayat
Çeviren: Can Sezer • Everest Yayınları
Biyografi • 816 sayfa • 2026

Murray Stein, Elena Caramazza — Jungcu Psikolojide Zamansallık, Suçluluk ve Kötülük Problemi (2026)

Murray Stein ve Elena Caramazza’nın birlikte kaleme aldığı bu eser, Jungcu psikolojiyi yalnızca klinik bir yaklaşım olarak değil, insanın varoluşsal sorunlarını anlamaya yönelik bütünlüklü bir düşünce alanı olarak ele alıyor. ‘Jungcu Psikolojide Zamansallık, Suçluluk ve Kötülük Problemi’ (‘Temporality, Shame, and the Problem of Evil in Jungian Psychology: An Exchange of Ideas’), iki düşünür arasında gelişen entelektüel bir diyalog biçiminde kurgulanıyor ve zamansallık, utanç ve kötülük problemini analitik psikoloji ekseninde derinlemesine tartışıyor. Metin, Jungcu kuramın simgesel, arketipsel ve varoluşsal boyutlarını çağdaş dünyanın anlam kriziyle ilişkilendirerek yeniden yorumluyor.

Eserin merkezinde zamansallık (temporality) kavramı yer alıyor. İnsan deneyimi, doğrusal bir zaman akışı olarak değil, çok katmanlı ve farklı zaman kiplerinin iç içe geçtiği bir yapı olarak ele alınıyor. Stein’in geliştirdiği “dört zamansallık tarzı” yaklaşımı, insanın geçmiş, şimdi, gelecek ve eşzamanlılık düzlemlerinde nasıl varlık kurduğunu analiz ediyor. Bu çerçevede utanç, yalnızca bireysel bir duygu olarak değil, zamanla kurulan ilişkinin bozulmasıyla ortaya çıkan derin bir varoluşsal deneyim olarak yorumlanıyor. Utanç, benliğin sürekliliğini zedeleyen, kimlik algısını kıran ve öznenin kendisiyle ilişkisini yaralayan bir ruhsal yapı olarak ele alınıyor.

Kitapta eşzamanlılık (senkronisite), zamansal kopuş ile bütünlük arasında kurulan bir köprü olarak düşünülüyor. Nedensellik merkezli modern zaman anlayışının ötesine geçilerek, anlamın sadece neden-sonuç ilişkisiyle değil, simgesel ve arketipsel bağlarla kurulduğu gösteriliyor. Böylece insan deneyimi, mekanik zaman algısından çıkarılıp anlam, sembol ve bilinçdışı süreçlerle birlikte ele alınıyor.

Eserin ikinci ana ekseni kötülük problemi. Stein ve Caramazza, Jung ve Erich Neumann üzerinden kötülüğü ahlaki bir sapma olarak değil, insan psişesinin karanlık, bastırılmış ve gölge boyutlarının kaçınılmaz bir parçası olarak yorumluyor. Kötülük, bireysel patolojinin ötesinde, kolektif bilinçdışı, tarihsel travmalar ve kuşaklararası aktarım süreçleriyle bağlantılı bir yapı olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım, kötülüğü dışsallaştıran modern düşünceyi eleştiriyor ve insanın karanlık yönleriyle yüzleşmesini etik bir zorunluluk olarak konumlandırıyor.

Kitap, Jungcu psikolojinin sıkça eleştirildiği “metafizik” boyutunu savunmacı bir şekilde değil, varoluşsal derinlik üzerinden yeniden kuruyor. Çevirmenin önsözünde vurgulandığı gibi, Jung’un özgünlüğü verdiği cevaplardan çok, sorduğu soruların yakıcılığında görülüyor. Zamansallık, kötülük, mit, sembol, utanç ve anlam kaybı gibi temalar, modern insanın ruhsal krizleriyle doğrudan ilişkilendiriliyor. Jungcu yaklaşım, modern dünyada anlamın çözülmesine karşı bir içsel bütünlük arayışı olarak okunuyor.

Kitap aynı zamanda modern uygarlığın anlam kaybı, yabancılaşma ve ruhsal çözülme sorunlarına Jungcu perspektiften yanıtlar üretmeye çalışıyor. Müzik, metafizik, mitoloji ve bilinçdışı imgeler aracılığıyla insanın kendisiyle ve tarihiyle yeniden bağ kurma imkânları tartışılıyor. Stein ve Caramazza’nın diyaloğu, Jungcu psikolojiyi kapalı bir doktrin olarak değil, yaşayan, tartışan ve dönüşen bir düşünce alanı olarak sunuyor.

Bu yönüyle eser, Jungcu psikolojide zamansallık, utanç ve kötülük kavramlarını yalnızca teorik düzeyde değil, insanın varoluşsal deneyimi içinde konumlandıran bütünlüklü bir çalışma sunuyor. Kitap, Jungcu düşüncenin modern dünyada neden hâlâ anlamlı olduğunu, insanın anlam, etik ve ruhsal bütünlük arayışına nasıl katkı sunduğunu gösteren derinlikli bir düşünsel çerçeve kuruyor.

Murray Stein, Elena Caramazza — Jungcu Psikolojide Zamansallık, Suçluluk ve Kötülük Problemi
Çeviren: Erdem Tilci • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 152 sayfa • 2026

Kolektif— TKP’nin Kuruluş Süreci (2026)

Erol Ülker’in derlediği TKP’nin Kuruluş Süreci: Birleşik Parti Meselesi ve Akaretler Kongresi, Türkiye Komünist Partisi’nin ortaya çıkışını tekil bir örgütlenme hikâyesi olarak değil, çok parçalı bir siyasal ve düşünsel birleşme süreci olarak ele alan kolektif bir tarih çalışması sunuyor. Kitap, 15 Şubat 1925’te toplanan Akaretler Kongresi’ni, TKP’nin kurumsal doğuş anlarından biri olarak merkeze alırken, bu kongreyi mümkün kılan ideolojik, örgütsel ve uluslararası bağlamları da birlikte düşünmeye davet ediyor.

Derlemenin temel meselesi, “birleşik parti” fikrinin nasıl ortaya çıktığı ve hangi koşullar altında somut bir siyasal projeye dönüştüğü. Farklı devrimci ve komünist çevrelerden gelen genç kadroların, Komintern’in yönelimleri doğrultusunda Türkiye’deki dağınık komünist yapıları tek bir örgütsel çatı altında toplama iradesi, kitabın ana eksenini oluşturuyor. Bu süreç, yalnızca bir örgütsel birleşme olarak değil, aynı zamanda ortak bir siyasal dil, strateji ve gelecek tahayyülü üretme çabası olarak ele alınıyor.

Kitapta yer alan çalışmalar, TKP’nin kuruluşunu dar bir parti tarihi anlatısına indirgemez. İstanbul Komünist Grubu’ndan TKP’ye geçiş, işgal dönemi İstanbul’undaki sınıf hareketleri, Akaretler Kongresi’nde işçi-aydın gerilimi, Komintern çizgisiyle kurulan ilişkiler, erken dönem program tartışmaları, Dr. Şefik Hüsnü figürü üzerinden şekillenen aydınlık ve siyasal yönelimler gibi başlıklar, kuruluş sürecinin çok katmanlı yapısını ortaya koyuyor. Böylece TKP’nin doğuşu, yalnızca siyasal bir kararın sonucu değil, ideolojik çatışmaların, birlik arayışlarının, ayrışmaların ve yeniden birleşmelerin iç içe geçtiği tarihsel bir süreç olarak görünür hale geliyor.

Derleme, Türkiye komünist hareketinin kuruluşunu sadece bölünmeler ve kopuşlar üzerinden değil, çoğulculuk, ortak mücadele kültürü ve birlikte siyaset üretme geleneği üzerinden de okuyor. Akaretler Kongresi bu bağlamda, yalnızca bir kongre değil, farklı siyasal geleneklerin ortak bir yapı kurma iradesini somutlaştırdığı tarihsel bir eşik olarak ele alınıyor. TKP’nin ortaya çıkışı, bu perspektifte, Cumhuriyet tarihinin en köklü siyasal aktörlerinden birinin kurumsal doğuşu kadar, Türkiye’de emek mücadelesinin ve sol siyasal geleneğin şekillenme anlarından biri olarak anlam kazanıyor.

Bu yönüyle kitap, yalnızca TKP tarihine değil, Türkiye’de sol hareketlerin oluşumuna, örgütlenme biçimlerine ve siyasal kültürüne dair daha geniş bir tarihsel okuma sunuyor. Erol Ülker’in derlediği bu çalışma, TKP’nin kuruluşunu tek merkezli bir anlatı yerine çok sesli, çok aktörlü ve çatışmalı bir süreç olarak ele alarak, erken Cumhuriyet dönemi siyasal tarihine derinlikli ve eleştirel bir perspektif kazandırıyor.

Kolektif— TKP’nin Kuruluş Süreci: Birleşik Parti Meselesi ve Akaretler Kongresi
Derleyen: Erol Ülker • Tarih Vakfı Yurt Yayınları
Tarih • 138 sayfa • 2026