Joseph Jebelli — Dinlenen Beyin (2026)

Joseph Jebelli’nin bu kitabı, çağdaş çalışma kültürünün sürekli üretkenlik talebini nörobilimsel veriler ışığında sorguluyor. Yazar, başarıya ulaşmanın yolunun daha fazla çalışmaktan geçtiği yönündeki yaygın inancın her zaman doğru olmadığını savunuyor. Kendi akademik yaşamında yaşadığı tükenmişlik deneyiminden hareketle, aşırı çalışmanın hafıza, dikkat, yaratıcılık ve ruh sağlığı üzerindeki yıkıcı etkilerini inceliyor. Kitabın ilk bölümü, modern iş hayatının insan beynini nasıl zorladığını ve kronik stresin bedensel olduğu kadar bilişsel sonuçlar da doğurduğunu gösteriyor. Sürekli meşgul olmanın verimliliği artırmadığını, aksine zihinsel kaynakları tükettiğini ortaya koyuyor.

‘Dinlenen Beyin’in (‘The Brain at Rest’) merkezinde, beynin “varsayılan ağ” olarak adlandırılan sistemi yer alıyor. Jebelli’ye göre insan zihni yalnızca yoğun biçimde çalışırken değil, görünüşte hiçbir şey yapmazken de son derece aktif kalıyor. Hayal kurma, geçmişi değerlendirme, geleceği tasarlama ve yaratıcı bağlantılar kurma gibi süreçler bu ağ sayesinde gerçekleşiyor. Bilimsel araştırmalar, kısa molaların, zihin gezinmesinin ve dinlenme anlarının problem çözme kapasitesini güçlendirdiğini gösteriyor. Yazar, Henri Poincaré’den günümüz nörobilim çalışmalarına kadar uzanan örneklerle büyük fikirlerin çoğu zaman masa başında değil, yürüyüş sırasında, doğada ya da dinlenme anlarında ortaya çıktığını kanıtlıyor. Böylece dinlenmenin üretkenliğin karşıtı değil, onun vazgeçilmez koşullarından biri olduğunu vurguluyor.

Kitabın ikinci kısmında dinlenmenin farklı biçimleri ele alınıyor. Zihin gezinmesi, doğayla temas, yalnız kalabilme becerisi ve kaliteli uyku, beynin kendini onarmasını sağlayan temel unsurlar olarak değerlendiriliyor. Özellikle doğada geçirilen zamanın stres hormonlarını azalttığını, dikkat kapasitesini yenilediğini ve psikolojik dayanıklılığı artırdığını aktarıyor. Yalnızlık ise toplumsal yaşamdan kaçış olarak değil, kişinin kendi düşünceleriyle temas kurabildiği yaratıcı bir alan olarak değerlendiriliyor. Uyku bölümü, beynin gün içinde biriktirdiği bilgileri düzenleme, duyguları işleme ve sinir sistemini yenileme işlevlerine odaklanıyor. Jebelli, uyku eksikliğinin yalnızca yorgunluk değil, karar verme ve öğrenme süreçlerinde de ciddi kayıplar yarattığını gösteriyor.

Son bölümde oyun, hareket ve “hiçbir şey yapmama” pratiği ele alınıyor. Oyun yalnızca çocuklara özgü bir etkinlik olarak değil, yetişkin beyninin esnekliğini koruyan önemli bir faaliyet olarak değerlendiriliyor. Egzersiz ve yürüyüş gibi aktif dinlenme biçimleri zihinsel berraklığı desteklerken, zaman zaman amaçsız görünmeyi göze almak da yaratıcılığı besliyor. Jebelli’nin temel mesajı, insan beyninin aralıksız çalışmak için tasarlanmadığı yönünde. Kitap, dinlenmeyi tembellik ya da başarısızlık belirtisi olarak değil, sağlıklı düşünmenin, duygusal dengenin ve sürdürülebilir üretkenliğin önkoşulu olarak yeniden tanımlıyor. Bu yönüyle eser, çalışma kültürüne eleştirel bir bakış getirirken daha dengeli, daha yaratıcı ve daha insani bir yaşamın mümkün olduğunu gösteriyor.

Joseph Jebelli — Dinlenen Beyin: Hiçbir Şey Yapmamak Hayatınızı Nasıl Değiştirir?
Çeviren: Durmuş Bayram • Doğan Kitap
Bilim • 248 sayfa • 2026

Geneviève Fraisse — Feminizm ve Felsefe (2026)

Geneviève Fraisse’in ‘Feminizm ve Felsefe’ (‘Féminisme et philosophie’) adlı çalışması, feminist düşüncenin yalnızca siyasal taleplerden oluşmadığını, aynı zamanda felsefenin temel kavramlarını dönüştüren güçlü bir bilgi üretim alanı olduğunu gösteriyor. Yazar, kadınların tarih boyunca düşüncenin nesnesi olarak ele alındığını, ancak özne olarak görünmez kılındığını vurguluyor. Bu nedenle kitap, feminizmi mevcut felsefi geleneğe dışarıdan yöneltilmiş bir itiraz gibi değil, o geleneğin içine girerek onu yeniden kurmaya çalışan bir müdahale olarak yorumluyor. Fraisse’e göre eşitlik, özgürlük, demokrasi ve temsil gibi kavramlar kadınların deneyimleri hesaba katılmadan tam anlamıyla anlaşılamıyor.

Kitabın ilk bölümü olan “Politik Epistemoloji”, feminist bilginin nasıl üretildiğini ve tarihsel olarak nasıl görünmezleştirildiğini inceliyor. Fraisse, toplumsal sözleşme teorilerinin arkasında çoğu zaman görünmeyen bir “cinsel sözleşme” bulunduğunu savunuyor. Modern toplumlar eşitlik iddiasıyla kurulurken kadınların bu eşitliğin dışında bırakıldığını gösteriyor. Kadın hareketlerinin tarihini yalnızca toplumsal mücadelelerin değil, aynı zamanda düşünsel kırılmaların tarihi olarak okuyor. Dünyanın cinsiyetlendirilmiş bir yapıya sahip olduğunu, bu nedenle bilgi üretiminin de tarafsız sayılamayacağını ileri sürüyor.

“Kolektif Beden” başlıklı ikinci bölümde beden, şiddet ve rıza meseleleri öne çıkıyor. Fraisse, kadın bedeninin tarih boyunca siyasal ve kültürel çatışmaların üzerine yansıtıldığı bir alan hâline geldiğini belirtiyor. Weinstein davası ve benzeri olayları münferit sapmalar olarak değil, yapısal eşitsizliklerin görünür hâle gelmesi olarak değerlendiriyor. Özellikle rıza kavramını ayrıntılı biçimde ele alıyor; rızanın yalnızca hukuki değil, tarihsel ve toplumsal boyutları bulunduğunu söylüyor. Bu bölümde feminizmin düşünsel üretim kapasitesini ve kolektif eylem gücünü birlikte tartışıyor.

“Tarihin Sınavı” bölümünde kadınların devrimler, temsil mekanizmaları, kürtaj hakkı ve kamusal söz üzerindeki mücadeleleri inceleniyor. Fraisse, tarih yazımının çoğu zaman kadınların katkılarını geri plana ittiğini gösteriyor. Hamilelik, annelik ve beden politikaları gibi konuları yalnızca özel yaşam meseleleri olarak değil, doğrudan siyasal sorunlar olarak değerlendiriyor. Kürtaj hakkı etrafındaki mücadelelerin özgürleşme tarihinin merkezinde yer aldığını savunuyor. Aynı zamanda demokratik toplumların bile cinsiyetçi yapıları yeniden üretebildiğini hatırlatıyor.

Son bölüm ise Olympe de Gouges’dan Hubertine Auclert’e kadar birçok öncü kadın düşünür ve aktivistin portresini sunuyor. Fraisse, bu figürleri yalnızca biyografik örnekler olarak değil, feminist düşüncenin kavramsal mirasını kuran aktörler olarak ele alıyor. Böylece kitap, feminist felsefenin tarihini hem teorik tartışmalar hem de somut yaşam öyküleri üzerinden yeniden kuruyor. Alanının önemli eserlerinden biri sayılan çalışma, feminizmin yalnızca hak talep eden bir hareket olmadığını; düşünme biçimlerimizi, tarih anlayışımızı ve felsefenin temel kavramlarını dönüştüren köklü bir entelektüel gelenek oluşturduğunu gösteriyor.

Geneviève Fraisse — Feminizm ve Felsefe
Çeviren: Ayşen Sarı • Minotor Kitap
Feminizm • 328 sayfa • 2026

Lou Andreas-Salomé — Eserlerinde Nietzsche (2026)

Lou Andreas-Salomé’nin bu eseri, Nietzsche’nin düşüncelerini yalnızca felsefi kavramlar üzerinden açıklamaya çalışan bir inceleme olmaktan çok, onun zihinsel ve ruhsal dünyasını eserleri aracılığıyla anlamaya yönelen erken dönem bir yorum niteliğinde. Nietzsche’yi yakından tanımış olan Salomé, filozofun metinlerini yaşam öyküsüyle birlikte ele alıyor ve düşüncelerinin ardındaki psikolojik dinamikleri görünür kılıyor. Bu nedenle kitap, Nietzsche üzerine yazılmış ilk kapsamlı monografilerden biri olmasının yanı sıra, onun kişiliği ile felsefesi arasındaki ilişkiyi araştıran öncü çalışmalar arasında yer alıyor.

Salomé’ye göre Nietzsche’nin felsefesi soyut kavramlardan oluşan kapalı bir sistem değil, derin kişisel deneyimlerden beslenen bir düşünsel yolculuk olarak okunmalı. Papaz bir ailenin içinde yetişen Nietzsche, geleneksel Hristiyan ahlakıyla erken yaşlarda karşılaşıyor; ancak zamanla bu dünyanın sınırlarını aşarak modern çağın en radikal eleştirmenlerinden birine dönüşüyor. Salomé, bu dönüşümün yalnızca entelektüel değil, aynı zamanda varoluşsal bir süreç olduğunu savunuyor. Nietzsche’nin din, ahlak, hakikat ve kültür eleştirileri, onun yaşamındaki yalnızlık, kırılganlık ve yoğun iç çatışmalarla birlikte değerlendiriliyor.

‘Eserlerinde Nietzsche’ (‘Friedrich Nietzsche in seinen Werken’) Nietzsche’nin başlıca eserlerini bir gelişim çizgisi içinde ele alıyor. İlk dönem yazılarında sanat ve kültür sorunları öne çıkarken, orta dönemde akıl, bilgi ve ahlak üzerine eleştiriler belirginleşiyor. Son dönemde ise güç istenci, üstinsan, ebedi dönüş ve değerlerin yeniden değerlendirilmesi gibi kavramlar merkezî bir konuma yerleşiyor. Salomé, bu kavramları sistematik bir doktrin olarak değil, Nietzsche’nin sürekli kendini aşmaya çalışan düşünsel hareketinin parçaları olarak yorumluyor. Ona göre Nietzsche’nin eserlerinde kesin sonuçlardan çok arayışlar, gerilimler ve dönüşümler bulunuyor.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, Nietzsche’nin yalnızlık deneyimine verdiği önem oluyor. Salomé, filozofun giderek toplumdan, akademiden ve yakın çevresinden uzaklaştığını; buna karşılık düşünsel bağımsızlığını korumaya büyük değer verdiğini vurguluyor. Bu yalnızlık bir yandan yaratıcı enerjisini beslerken, diğer yandan onu kırılganlaştıran bir unsur haline geliyor. Özellikle son dönem metinlerinde görülen yoğun üslup, coşkulu dil ve peygambervari ton, Salomé tarafından Nietzsche’nin ruhsal yapısıyla ilişkilendiriliyor.

Kitap aynı zamanda on dokuzuncu yüzyıl sonunun kültürel krizlerini de Nietzsche üzerinden okuyor. Geleneksel inançların sarsıldığı, modernleşmenin hızlandığı ve eski değerlerin otoritesini kaybettiği bir dönemde Nietzsche, Salomé’ye göre çağının en hassas gözlemcilerinden biri olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle onun felsefesi yalnızca bireysel bir düşünce sistemi değil, modern insanın yaşadığı anlam krizinin güçlü bir ifadesi olarak değerlendiriliyor.

Sonuçta Salomé, Nietzsche’yi ne bir kahraman ne de bir sapkın olarak sunuyor. Onu, çağının çelişkilerini kendi yaşamında en yoğun biçimde deneyimleyen ve bu deneyimleri felsefeye dönüştüren sıra dışı bir düşünür olarak yorumluyor. Bu yönüyle eser, Nietzsche’nin fikirlerini açıklamaktan çok, o fikirlerin hangi ruhsal ve tarihsel zeminden doğduğunu anlamaya çalışan derinlikli bir portre sunuyor.

Lou Andreas-Salomé — Eserlerinde Nietzsche
Çeviren: Ayça Göçmen • Telemak Kitap
Felsefe • 220 sayfa • 2026

Bahadır Türk — Siyasal Düşünceler Tarihi (2026)

Bahadır Türk’ün ‘Siyasal Düşünceler Tarihi’ adlı çalışması, Batı siyasal düşüncesinin Antik Yunan’dan on dokuzuncu yüzyıla uzanan uzun serüvenini, düşünürler merkezli bir çerçevede özetliyor. Kitap, devlet, egemenlik, meşruiyet, özgürlük, hak, adalet ve otorite gibi kavramların ayrıntılı tarihini vermekten çok, bu kavramları şekillendiren isimlerin temel görüşlerini anlaşılır biçimde ortaya koyuyor. Böylece siyasal düşünce tarihini yeni öğrenen okurlar için kapsamlı ama sade bir giriş sunuyor.

Eserin ilk bölümleri Antik Yunan dünyasına odaklanıyor. Presokratikler, Sofistler ve Sokrates ile başlayan tartışma, Platon ve Aristoteles’in siyaset anlayışlarıyla derinleşiyor. Bu bölümde siyasal topluluğun nasıl kurulacağı, erdemli yaşamın ne olduğu ve yönetimin hangi ilkelere dayanması gerektiği gibi sorular öne çıkıyor. Yazar, Batı siyasal düşüncesinin temel kavramlarının büyük ölçüde bu dönemde ortaya çıktığını gösteriyor.

Roma bölümünde Cicero, Seneca ve Marcus Aurelius üzerinden hukuk, yurttaşlık, görev ve evrensel düzen düşünceleri inceleniyor. Ardından feodal çağın siyasal ve dinsel yapısı ele alınıyor. Azizler ve âlimler aracılığıyla Orta Çağ’ın otorite anlayışı değerlendirilirken, Christine de Pizan’a özel yer verilerek çoğu genel anlatıda geri planda kalan bir düşünsel mirasa dikkat çekiliyor.

Rönesans ve Reform dönemine gelindiğinde siyasal düşünce yeni bir dönüşüm geçiriyor. Machiavelli siyaset ile ahlak arasındaki ilişkiyi farklı biçimde yorumlarken, Luther, Müntzer ve Calvin din ile iktidar arasındaki bağları yeniden tanımlıyor. More, Bodin ve Hobbes ise devletin yapısı, egemenliğin kaynağı ve toplumsal düzenin korunması gibi meseleleri tartışıyor.

Kitabın son kısmı Aydınlanma dönemine ayrılıyor. Locke, Spinoza, Montesquieu, Hume, Rousseau, Burke, Paine, Bentham, Wollstonecraft, Hegel, Tocqueville ve Mill üzerinden modern siyasetin temel tartışmaları ele alınıyor. Özgürlük, kavramlar bu düşünürlerin katkılarıyla şekilleniyor.

Kitap, karmaşık teorileri kısa ve anlaşılır biçimde aktarıyor. Yazarın amacı düşünürlerin bütün felsefelerini açıklamak değil, siyasal alana dair temel yaklaşımlarını görünür kılmak oluyor. Bu yönüyle eser, siyasal düşünceler tarihinin gelişimini takip etmek isteyenler için işlevsel bir başlangıç rehberi niteliği taşıyor.

H. Bahadır Türk — Siyasal Düşünceler Tarihi
• İletişim Yayınları
Siyaset • 272 sayfa • 2026

Wong Kar-Wai — Romantik Poetika (2026)

Tolga Theo Yalur’un derlediği bu kitap, Hong Kong sinemasının en özgün yönetmenlerinden birinin sanat anlayışını, yaratım süreçlerini ve sinemaya bakışını kendi sözleri üzerinden görünür kılan bir çalışma. Kitapta yer alan söyleşiler, Wong’un yalnızca filmlerinin perde arkasını değil, aynı zamanda zaman, hafıza, arzu ve kayıp gibi temalara yaklaşımını da açığa çıkarıyor. Yönetmen, klasik olay örgülerinden çok insanların iç dünyalarına yönelen sinemasını nasıl kurduğunu anlatırken, duyguların çoğu zaman sözcüklerden daha güçlü olduğunu gösteriyor. Böylece okur, Wong Kar-Wai’nin sinemasını yalnızca estetik bir tercih olarak değil, dünyayı algılama ve yorumlama biçimi olarak değerlendirme fırsatı buluyor.

Kitap, yönetmenin kariyerindeki dönüşümleri adım adım izliyor. Hong Kong’un hızlı değişen şehir yaşamı, kalabalık sokakları, neon ışıkları ve geçicilik hissi Wong’un filmlerinde yalnızca bir arka plan oluşturmuyor; karakterlerin yalnızlıklarını, özlemlerini ve birbirlerine ulaşma çabalarını belirleyen temel unsurlara dönüşüyor. Yönetmenin kentle kurduğu bu özel ilişki, onun sinemasını çağdaş şehir deneyiminin en güçlü sanatsal ifadelerinden biri haline getiriyor. Söyleşiler boyunca Hong Kong’un hem gerçek hem de hayali bir mekân olarak nasıl yeniden yaratıldığını görmek mümkün oluyor.

Eserde özellikle Wong Kar-Wai’nin çalışma yöntemleri dikkat çekiyor. Uzun süren çekim süreçleri, senaryonun çekim sırasında değişebilmesi, kurgu masasında yeniden şekillenen anlatılar ve doğaçlamaya açık yaratıcı yaklaşım ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Bu yöntemler sayesinde filmler, geleneksel hikâye anlatımının sınırlarını aşarak ruh hâllerine ve anlara odaklanan bir yapıya kavuşuyor. Yönetmenin görüntü yönetmeni Christopher Doyle ile kurduğu yaratıcı ortaklık, yavaş çekimler, renk kullanımı ve müzik tercihleriyle birleşerek sinema tarihinde kolayca tanınabilen özgün bir görsel dil ortaya çıkarıyor. Kitap, bu estetik dünyanın nasıl inşa edildiğini açıklarken sinemanın teknik ve duygusal boyutlarını birlikte değerlendiriyor.

Wong Kar-Wai’nin özellikle Aşk Zamanı, Chungking Express, Düşkün Melekler ve 2046 gibi filmlerinde belirginleşen romantik poetika, kitabın merkezindeki konulardan birini oluşturuyor. Bu poetika, kavuşmaktan çok bekleyişe, kesinlikten çok ihtimallere ve hatıraların kalıcılığına odaklanıyor. Karakterler çoğu zaman geçmişle bugün arasında sıkışırken, aşk tamamlanmış bir deneyimden çok eksik kalmış bir arayış olarak beliriyor. Kitap, Wong’un sinemasını yalnızca romantik ilişkileri anlatan bir sinema olarak değil, zamanın insanlar üzerindeki etkisini araştıran derin bir sanat anlayışı olarak yorumluyor. Bu yönüyle eser, çağdaş dünya sinemasının en etkili yönetmenlerinden birinin yaratıcı evrenini anlamak isteyenler için değerli bir kaynak niteliği taşıyor.

Wong Kar-Wai — Romantik Poetika
Derleyen: Tolga Theo Yalur • Agora Kitaplığı
Sinema • 176 sayfa • 2026

Vanessa M. Reiser — Narsisistik İstismar (2026)

Vanessa M. Reiser’in bu kitabı, manipülatif ve benmerkezci özellikler taşıyan kişilerle kurulan ilişkilerin nasıl şekillendiğini ve bu ilişkilerin birey üzerinde bıraktığı etkileri inceliyor. Yazar, narsisizmi yalnızca klinik bir tanı olarak ele almıyor; gündelik yaşamda farklı yoğunluklarda ortaya çıkabilen davranış örüntülerini de değerlendiriyor. Bu yaklaşım sayesinde okur, karşısındaki kişinin etiketlenmesine odaklanmak yerine ilişkinin sağlıksız yönlerini tanımaya yöneliyor. Reiser, özellikle romantik ilişkilerde görülen duygusal manipülasyonların zaman içinde nasıl normalleşebildiğini gösterirken, bireyin kendi deneyimini daha net anlamasına yardımcı oluyor.

Kitabın merkezinde narsisistik istismar döngüsü yer alıyor. Yazar, ilişkinin ilk aşamasında yoğun ilgi, hayranlık ve idealizasyonun öne çıktığını anlatıyor. Bu dönemde kişi kendisini özel, değerli ve anlaşılmış hissediyor. Ancak zamanla eleştiri, küçümseme, değersizleştirme ve kontrol davranışları belirginleşiyor. Manipülatif partner, karşısındaki kişinin özgüvenini aşındırırken onun gerçeklik algısını da sarsıyor. Reiser, suçluluk duygusu yaratma, duygusal geri çekilme, çarpıtma ve belirsizlik üretme gibi yöntemlerin mağdur üzerinde güçlü etkiler bıraktığını açıklıyor. Böylece ilişkinin neden dışarıdan göründüğü kadar kolay sonlandırılamadığını ortaya koyuyor.

‘Narsisistik İstismar’ın (‘Narcissistic Abuse’) önemli bölümlerinden biri ayrılık sonrasına odaklanıyor. Yazar, ilişkinin bitmesinin her zaman duygusal özgürleşme anlamına gelmediğini vurguluyor. Ayrılığın ardından özlem, kafa karışıklığı, pişmanlık, yalnızlık ve kimlik kaybı gibi duyguların ortaya çıkabildiğini belirtiyor. İstismar gören kişinin çoğu zaman yaşadıklarını sorguladığını, hatta kendisini suçlayabildiğini ifade ediyor. Bu nedenle iyileşme sürecinin yalnızca ilişkiyi sonlandırmaktan ibaret olmadığını, kişinin kendi değer duygusunu yeniden inşa etmesini gerektirdiğini savunuyor. Travmatik bağların çözülmesi ve duygusal bağımlılığın anlaşılması bu sürecin temel parçalarını oluşturuyor.

Reiser, iyileşmenin merkezine sınır koyma becerisini yerleştiriyor. Okuru sürekli olarak kendi ihtiyaçlarını, sorumluluklarını ve ilişki içindeki tutumlarını değerlendirmeye çağırıyor. Sağlıklı ilişkilerin karşılıklılık, saygı ve güven üzerine kurulduğunu hatırlatırken, kişinin kendi sezgilerine yeniden güvenmeyi öğrenmesinin önemini vurguluyor. Kitap boyunca amaç birilerini şeytanlaştırmak ya da her sorunlu ilişkiyi narsisizmle açıklamak değil. Bunun yerine zararlı davranış örüntülerini tanımayı, güvenli çıkış yolları geliştirmeyi ve duygusal iyileşme için gerekli adımları atmayı öğretiyor. Bu yönüyle eser, narsisistik istismar kavramını geniş bir çerçevede ele alırken farkındalık, özsaygı ve psikolojik dayanıklılık üzerine güçlü bir rehber sunuyor. Alanında dikkat çeken çalışmalardan biri olarak, özellikle duygusal manipülasyonun etkilerini anlamak ve sağlıklı sınırlar geliştirmek isteyen okurlar için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Vanessa M. Reiser — Narsisistik İstismar: Toksik ve Manipülatif Kişileri Tespit Etmeniz, Onlardan Kaçınmanız ve İyileşmeniz için Bir Rehber
Çeviren: Elif Okan Gezmiş • Kolektif Kitap
Psikoloji • 320 sayfa • 2026

Başak Ertür — Gösteriler ve Hayaletleri (2026)

Ceza hukukunun cezalandırma hukukuna dönüştüğü günümüz Türkiye’sinde muhakkak okunması gereken bir çalışma. Başak Ertür bu kitabında, hukuk ile siyaset arasındaki ilişkiyi performatiflik kavramı üzerinden yeniden yorumluyor. Yazar, mahkeme salonlarını yalnızca karar üreten kurumlar olarak değil, iktidarın, hafızanın ve çatışmaların sahnelendiği alanlar olarak ele alıyor. Hukukun sadece mevcut gerçekliği düzenlemediğini, aynı zamanda sözler, ritüeller ve yargısal pratikler aracılığıyla yeni gerçeklikler oluşturduğunu savunuyor. Bu nedenle hukuk ile şiddetin birbirinden ayrılmadığını, her hukuki düzenin kendi kuruluş sürecinin izlerini taşımayı sürdürdüğünü gösteriyor.

Kitabın kuramsal bölümünde siyasi davaların anlamı tartışılıyor. Ertür, siyasi davaları yalnızca iktidarın rakiplerini bastırdığı süreçler olarak görmüyor. Devlet şiddetiyle yüzleşmeyi amaçlayan davaların da siyasal anlamlar ürettiğini belirtiyor. Böylece siyasi dava kavramını dar ve geniş tanımların ötesine taşıyor. Performatiflik yaklaşımı sayesinde bir davanın yalnızca hükmüyle değil, sahnelenme biçimiyle de etkili olduğunu anlatıyor. Hukuk, burada tarafsız bir araçtan çok, toplumsal anlamlar kuran ve yeniden üreten bir pratik olarak değerlendiriliyor.

‘Gösteriler ve Hayaletleri’nin (‘Spectacles and Specters’) ikinci kısmında kuram somut örneklerle sınanıyor. Soğomon Tehliryan davası, Ermeni Soykırımı’nın hukuk alanındaki devam eden etkileri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki inkâr davaları inceleniyor. Hrant Dink’in maruz bırakıldığı, sonunda cinayetine varan yargısal tacizler, Chicago Komplo davası, Saddam Hüseyin’in yargılandığı dava, Büyük Britanya’da 2010 öğrenci protestolarını hedef alan yargılamalar… Her defasında sahnelenen gösterilere hayaletlerin musallat olduğunu, bugünümüzü ve geleceğimizi rehin aldığını görüyoruz. Bu örnekler, geçmişte yaşanan şiddetin geride kalmadığını gösteriyor. Bastırılmış olaylar, unutulmak istenen hafızalar ve çözülememiş siyasal meseleler hayaletler gibi güncel davalara geri dönüyor.

Ertür, hukukun kimi zaman egemen anlatıları güçlendirdiğini, kimi zaman ise beklenmedik müdahalelerle onları sarsabildiğini gösteriyor. Kitap, adalet, hafıza, şiddet ve siyaset arasındaki bağları görünür kılıyor. Siyasi davaları suç ve ceza meselesinin ötesinde, tarihsel travmaların ve iktidar mücadelelerinin düğümlendiği alanlar olarak okuyor. Eleştirel hukuk düşüncesiyle performans kuramını buluşturan çalışma, hukukun görünmeyen işleyişlerini açıklıyor ve adalet arayışının geçmişle hesaplaşmadan ayrı düşünülemeyeceğini vurguluyor. Bu yönüyle eser, hukuk ile siyasal olan arasındaki karmaşık ilişkiyi anlamak isteyenler için alanında kaynak olarak öne çıkıyor.

Başak Ertür — Gösteriler ve Hayaletleri: Siyasi Davaları Performatif Kuramla Okumak
Çeviren: Burcu Tümkaya • Metis Yayınları
Siyaset • 312 sayfa • 2026

Joseph de Maistre — Fransa Üzerine Düşünceler (2026)

Modernlik karşıtı düşüncenin önde gelen isimlerinden olan Joseph de Maistre’in ‘Fransa Üzerine Düşünceler’ (‘Considérations sur la France’) adlı eseri, Fransız Devrimi’ne karşı yazılmış en etkili ve en tartışmalı siyasal metinlerden biri olarak öne çıkıyor. Hasan Aksakal’ın sunuşunda da vurgulandığı üzere kitap, yalnızca öfkeli bir devrim karşıtı metin değil; modern siyasetin otorite, meşruiyet, gelenek ve düzen sorunlarını ele alan kapsamlı bir inceleme. Maistre, 1789’u özgürlük ve ilerlemenin zaferi olarak değil, Fransa’nın tarihsel ve dinsel temellerinden uzaklaşmasının sonucu olarak yorumluyor.

Eserin ilk bölümlerinde devrimlerin insan eliyle başlayıp kısa sürede insan iradesini aşan tarihsel kuvvetlere dönüştüğünü savunuyor. Fransız Devrimi’ni İlahi Takdir’in bir aracı olarak görüyor ve Fransa’nın dinsizlik, ahlaki çözülme ve siyasal kibir nedeniyle cezalandırıldığını ileri sürüyor. Ona göre tarih, yalnızca insan aklıyla açıklanamıyor; görünmeyen manevi güçler de toplumsal olayların yönünü belirliyor. Bu nedenle devrim, basit bir siyasal değişim değil, daha derin bir tarihsel ve dinsel sürecin sonucu olarak değerlendiriliyor.

Üçüncü bölümde savaş, kurban ve şiddet temaları üzerinde duruyor. İnsanlık tarihinin şiddetten tamamen arındırılmış biçimde düşünülemeyeceğini savunuyor. Düzen ile düzensizlik, akıl ile tutkular ve kutsal ile siyaset arasındaki gerilimlerin toplumların ayrılmaz parçaları olduğunu ileri sürüyor. Bu yaklaşım, Maistre’i yalnızca muhafazakâr bir polemikçi olmaktan çıkarıyor ve modern toplumsal teorinin karanlık sorularıyla ilgilenen bir düşünür hâline getiriyor.

Kitabın devamında Fransız Cumhuriyeti’nin kalıcı olamayacağını öne sürüyor. Büyük toplumların soyut ilkelerle yeniden kurulamayacağını, gerçek meşruiyetin yüzyıllar boyunca oluşan geleneklerden doğduğunu savunuyor. Halk egemenliği, temsil ve çoğunluk iradesi gibi modern kavramları ikincil görüyor; tarihsel sürekliliği, alışkanlıkları ve monarşik otoriteyi ön plana çıkarıyor. Eski Fransız düzenini yalnızca bir yönetim biçimi olarak değil, kolektif hafızanın ve toplumsal bütünlüğün taşıyıcısı olarak değerlendiriyor.

Din karşıtı karakter taşıdığını düşündüğü devrimi eleştirirken Hıristiyanlığı toplumsal bağın temel unsuru olarak konumlandırıyor. Anayasaların yalnızca insan aklının ürünü olmadığını, kalıcı kurumların insanı aşan ilkelere dayandığını savunuyor. Bu nedenle anayasanın yazılmaktan çok tarih içinde olgunlaştığını düşünüyor. Karşı-devrimin de yeni bir devrim şeklinde değil, doğal bir tarihsel restorasyon biçiminde gerçekleşeceğini öngörüyor.

Kitabın asıl önemi, siyaseti gelenek, din, sembol ve tarih üzerinden açıklayan yaklaşımında ortaya çıkıyor. Maistre, toplumların tasarlanarak değil, uzun tarihsel süreçler içinde oluştuğunu savunuyor. Bununla birlikte, ancien régime’in eşitsizliklerini, mali krizlerini ve toplumsal sorunlarını yeterince hesaba katmıyor. Devrimin metafiziğini güçlü biçimde açıklarken, onu hazırlayan maddi ve toplumsal nedenleri geri planda bırakıyor. Buna rağmen eser, modern muhafazakârlığın, siyasi ilahiyatın ve meşruiyet tartışmalarının temel klasiklerinden biri olarak önemini koruyor.

Joseph de Maistre — Fransa Üzerine Düşünceler
Çeviren: Kerem Güner • Beyoğlu Kitabevi
Siyaset • 156 sayfa • 2026

Slavoj Žižek — İlerlemeye Karşı (2028)

Slavoj Žižek bu kitabında, modern dünyanın en köklü inançlarından biri olan “ilerleme” fikrini eleştiriyor. Bilimsel gelişmenin, teknolojik yeniliklerin, ekonomik büyümenin ve siyasal özgürlüklerin insanlığı sürekli daha iyi bir geleceğe taşıdığı yönündeki yaygın kabulü sorgulayan Žižek, ilerleme anlatısının çoğu zaman görünmez maliyetler ürettiğini savunuyor. Kitabın merkezindeki soru şudur: İnsanlık gerçekten ilerliyor mu, yoksa ilerleme olarak adlandırılan süreçler bazı kazanımlar yaratırken aynı anda yeni kayıpları ve eşitsizlikleri de mi üretiyor?

Žižek, bu meseleyi yalnızca günümüz tartışmaları üzerinden değil, Aydınlanma düşüncesinden başlayarak modern Batı düşüncesinin temel varsayımlarını inceleyerek ele alıyor. Tarihin akıl, bilim ve özgürlük doğrultusunda sürekli geliştiği fikrinin hem liberal hem de sosyalist geleneklerde farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğünü gösteriyor. Ancak ona göre tarih doğrusal bir yükseliş hikâyesi değildir. Her ilerleme hamlesi, dışarıda bırakılan insanlar, bastırılan deneyimler ve göz ardı edilen bedeller üretir. Bu nedenle ilerleme söylemi çoğu zaman kazananları görünür kılarken kaybedenleri tarihin karanlık köşelerine iter.

Kitapta sıkça vurgulanan noktalardan biri, çağdaş kapitalizmin ilerleme fikrini kendi meşruiyetinin temel unsurlarından biri haline getirmiş olması. Teknolojik gelişmeler, dijitalleşme ve küreselleşme insanlığa daha fazla özgürlük ve refah vaat ederken, aynı zamanda yeni bağımlılık biçimleri, güvencesizlikler ve eşitsizlikler yaratmaktadır. Žižek’e göre küresel ekonomik sistemin ürettiği derin gelir uçurumları, kitlesel göç hareketleri ve toplumsal dışlanma biçimleri, ilerleme anlatısının çözemediği temel çelişkileri ortaya koymaktadır. Bu nedenle ekonomik büyümenin kendiliğinden toplumsal ilerleme anlamına geldiği varsayımı ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Yazar ayrıca ekolojik krizi ilerleme düşüncesinin sınırlarını gösteren en güçlü örneklerden biri olarak ele alıyor. İnsanlığın doğa üzerindeki hâkimiyetini artıran teknolojik başarılar, aynı zamanda iklim değişikliği, çevresel yıkım ve sürdürülemez tüketim biçimlerini de beraberinde getirmiştir. Bu durum, modern uygarlığın başarılarının kendi koşullarını tehdit eden sonuçlar üretebildiğini göstermektedir. Dolayısıyla ilerleme artık yalnızca üretim kapasitesinin artmasıyla ölçülemez; gezegenin geleceği ve yaşamın sürdürülebilirliği de hesaba katılmalıdır.

Žižek’in bir diğer eleştirisi, çağdaş demokrasilerde ortaya çıkan “post-siyasal” uzlaşma anlayışı. Pek çok siyasal ve ekonomik kararın teknik zorunluluklar olarak sunulduğunu, böylece gerçek siyasal çatışmaların görünmez hale getirildiğini ileri sürüyor. İlerleme söylemi, bu bağlamda, mevcut düzenin sorgulanmasını engelleyen bir ideolojiye dönüşebilir. İnsanlara sürekli daha iyi bir geleceğin vaat edilmesi, mevcut eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin üzerini örtebilir.

Sonuç olarak ‘İlerlemeye Karşı’ (‘Against Progress’), ilerlemeyi bütünüyle reddeden bir eser değil; daha çok, onun bedellerini ve kör noktalarını görünür kılmaya çalışan felsefi bir müdahale. Žižek, insanlığın geleceğini güvence altına alacak hazır bir tarih yasasının bulunmadığını savunuyor. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler tek başına daha iyi bir dünya yaratmaz. Asıl mesele, hangi ilerlemenin kimler için gerçekleştiğini, hangi kayıpları ürettiğini ve hangi alternatiflerin göz ardı edildiğini sürekli sorgulayabilmektir. Bu nedenle kitap, ilerlemeyi bir başarı hikâyesi olarak değil, çözülmesi gereken politik ve etik bir problem olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Slavoj Žižek — İlerlemeye Karşı
Çeviren: Barış Gönülşen • İş Kültür Yayınları
Siyaset • 128 sayfa • 2026

Kolektif — Yersiz Yurtsuz Sınıfsız (2026)

Göç artık yalnızca sınırları aşan insanların hikâyesi değil; çağımızın siyasal, ekonomik ve toplumsal düzenini görünür kılan büyük bir kırılma alanı. ‘Yersiz Yurtsuz Sınıfsız: Göç ve Göçmenlik Halleri’, göçü sadece “güvenlik”, “kriz” ya da “nüfus hareketi” başlıklarına indirgeyen hâkim söylemlerin dışına çıkararak, meseleyi insan hayatlarının içinden okuyor. Çünkü göç, rakamlardan ve istatistiklerden önce; yerinden edilmiş bedenlerin, parçalanmış aidiyetlerin ve yeniden kurulmaya çalışılan yaşamların hikâyesi.

Kitap, zorunlu göçün arkasındaki ekonomik eşitsizlikleri, savaşları, ekolojik yıkımları ve siyasal baskıları birlikte düşünmeye çağırıyor. İnsan hareketliliğinin yalnızca bireysel tercihlerden doğmadığını; küresel kapitalizmin, devlet politikalarının ve giderek sertleşen sınır rejimlerinin sonucu olarak şekillendiğini gösteriyor. Bir yandan yeni duvarlar, yeni dışlama biçimleri ve yeni “öteki” tanımları üretilirken, diğer yandan göçmenlerin bu kuşatılmış dünyada geliştirdiği gündelik direniş biçimleri, dayanışma ağları ve hayatta kalma stratejileri görünür hale geliyor.

Derleme, Türkiye’de giderek güvenlikçi söylemlere sıkıştırılan göç tartışmasına eleştirel bir müdahale niteliği taşıyor. Göçmenleri yalnızca mağdur ya da tehdit olarak kodlayan bakışın yerine, onları toplumsal dönüşümün aktif özneleri olarak ele alıyor. Böylece meseleye sadece devletlerin, sınırların ve politikaların gözünden değil; yerinden edilenlerin deneyimlerinden, kırılganlıklarından ve mücadelelerinden bakıyor.

‘Yersiz Yurtsuz Sınıfsız’, göçü çağımızın en yakıcı gerçeklerinden biri olarak yeniden düşünmek isteyenler için kapsamlı bir düşünsel alan açıyor. Akademisyenler, hak savunucuları ve konuya ilgi duyan okurlar için yalnızca bilgi sunan bir çalışma değil; aynı zamanda göçü anlamanın, tartışmanın ve insani bir zeminde yeniden kurmanın yollarını arayan güçlü bir çağrı niteliği taşıyor.

Kolektif — Yersiz Yurtsuz Sınıfsız: Göç ve Göçmenlik Halleri
Derleyen: Savaş Çoban, Yasemin Giritli İnceoğlu • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 416 sayfa • 2026