Hürrem Gür — Jungcu Bireyleşmenin Arketipleri (2026)

Hürrem Gür’ün ‘Jungcu Bireyleşmenin Arketipleri’ adlı bu çalışması, insanın kendini tanıma sürecini Carl Gustav Jung’un arketip kuramı üzerinden ele alırken, psikolojiyi yalnızca teorik bir alan olarak değil, kültürel hafızayla iç içe geçmiş canlı bir deneyim olarak yorumluyor. Kitap, bireyleşmeyi kişinin kendi iç dünyasında bastırdığı, unuttuğu ya da tanımaktan kaçındığı yönlerle yüzleşme süreci olarak değerlendiriyor. Gölge, persona, anima-animus ve benlik gibi Jungcu kavramlar, yalnızca akademik açıklamalarla değil; mitoloji, sanat, gündelik hayat ve özellikle Anadolu halk masalları üzerinden somutlaştırılıyor. Böylece bireyin ruhsal yolculuğu, kolektif bilinçdışının kültürel imgeleriyle birlikte okunuyor.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, Anadolu masallarını yalnızca folklorik anlatılar olarak değil, insan ruhunun dönüşüm haritaları olarak değerlendirmesi. Hürrem Gür, masallardaki kahramanları, yolculukları, sınavları ve karanlık figürleri Jungcu bireyleşme sürecinin sembolik uğrakları şeklinde yorumluyor. Bu yaklaşım, Anadolu insanının kolektif deneyimlerini psikolojik bir derinlik içinde yeniden düşünmeye imkân tanıyor. Kitap, Batı merkezli psikoloji literatürünün çoğu zaman ihmal ettiği yerel kültürel kaynakları merkeze alarak, bireyin kendini anlama çabasını kendi coğrafyasının anlatılarıyla ilişkilendiriyor.

Metnin öne çıkan başka bir yönü ise akademik yoğunluk ile anlaşılır anlatım arasında kurduğu denge oluyor. Jung psikolojisinin karmaşık kavramları sade bir dille aktarılırken içerik yüzeyselleştirilmiyor. Bu nedenle eser hem Jung düşüncesine yeni yaklaşan okurlara hem de arketip kuramını daha derinlikli biçimde kavramak isteyenlere hitap ediyor. Kavramların basitleştirilmesine rağmen düşünsel derinliğin koruyan kitap, insanın kendi iç karanlığıyla, bastırılmış yönleriyle ve dönüşüm ihtimaliyle yüzleşmesini teşvik ederken, bireyleşmeyi yalnızca psikolojik değil, kültürel ve varoluşsal bir olgunlaşma süreci olarak ele alıyor.

Hürrem Gür — Jungcu Bireyleşmenin Arketipleri: Peri Masalları Sembolizmi Işığında Anadolu Türk Halkının Tekamül Yolculuğu
• Minotor Kitap
Psikoloji • 288 sayfa • 2026

Douglas Kutach — Nedensellik (2026)

Douglas Kutach’ın bu kitabı, felsefenin en temel ve en tartışmalı meselelerinden biri olan nedensellik kavramını çağdaş tartışmalar ışığında ele alıyor. Kutach, insanların dünyayı anlamlandırırken sürekli başvurduğu “neden-sonuç” ilişkilerinin aslında sanıldığından çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor. ‘Nedensellik’ (‘Causation’), yalnızca “Bir olay başka bir olaya nasıl neden olur?” sorusunu sormakla kalmıyor; aynı zamanda nedenselliğin bilimde, gündelik düşüncede ve metafizikte nasıl farklı biçimlerde kurulduğunu inceliyor. Böylece okur, nedenselliğin yalnızca doğadaki olayların bağlantısı değil, dünyayı açıklama biçimimizin merkezindeki temel bir düşünme modeli olduğunu fark ediyor.

Kutach, David Hume’dan günümüz analitik felsefesine uzanan nedensellik kuramlarını sistematik biçimde karşılaştırıyor. Düzenli ardışıklık teorileri, karşı-olgusal yaklaşımlar, olasılık artırıcı modeller ve üretken nedensellik anlayışları gibi farklı perspektifleri ele alırken, her yaklaşımın güçlü ve sorunlu yönlerini tartışıyor. Özellikle “fark yaratan neden” fikrine dikkat çeken yazar, bir olayın gerçekten neden sayılabilmesi için yalnızca başka bir olaydan önce gelmesinin yeterli olmadığını savunuyor. Nedensellik, olaylar arasında anlamlı bir değişim yaratabilen ilişkiler üzerinden düşünülüyor. Bu nedenle kitap, bilimsel açıklamaların nasıl kurulduğundan özgür irade tartışmalarına kadar uzanan geniş bir alana temas ediyor.

Eserin önemli yanlarından biri de nedenselliği yalnızca soyut bir metafizik problem olarak değil, bilimsel modelleme ve günlük yaşamla bağlantılı pratik bir mesele olarak ele alması. Kutach, fizik, biyoloji ve sosyal bilimlerden örneklerle nedensel açıklamaların nasıl işlediğini gösterirken, doğa yasalarıyla nedensellik arasındaki ilişkinin de kesin ve tartışmasız olmadığını vurguluyor. ‘Nedensellik’, bu yönüyle hem çağdaş analitik felsefeye giriş niteliği taşıyor hem de insanların dünyayı açıklarken kullandıkları düşünsel çerçevenin sınırlarını sorgulayan kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Douglas Kutach — Nedensellik
Çeviren: Alper Bilgehan Yardımcı • Say Yayınları
Felsefe • 232 sayfa • 2026

Jacob A. Riis — Ötekiler Nasıl Yaşar? (2026)

Jacob A. Riis’in bu çalışması, 19. yüzyıl sonu New York’un görünmeyen yüzünü ortaya çıkaran çarpıcı bir toplumsal belgedir. Gazeteci ve fotoğrafçı Riis, hızla sanayileşen ve göç alan kentte yoksulların yaşadığı gecekondu mahallelerini, kiralık odaları ve aşırı kalabalık apartmanları doğrudan gözlemleyerek aktarır. ‘Ötekiler Nasıl Yaşar?’ (‘How the Other Half Lives’), yalnızca sefaletin görüntülerini sunmakla kalmaz; yoksulluğun bireysel başarısızlık değil, modern kent düzeninin ürettiği yapısal bir sorun olduğunu gösteriyor. Böylece suç, hastalık, açlık ve dışlanma gibi olguların, dönemin ekonomik ve toplumsal dönüşümleriyle nasıl iç içe geçtiğini görünür hale getiriyor.

Riis’in en dikkat çekici yönlerinden biri, metni fotoğraflarla destekleyerek dönemin orta ve üst sınıflarının hiç görmediği yaşam alanlarını kamuoyuna taşımasıdır. Daracık odalarda yaşayan göçmen aileler, havasız bodrum katları, çocuk işçiler ve suçla çevrili mahalleler kitap boyunca ayrıntılı biçimde betimleniyor. Riis, özellikle kent yönetiminin ihmallerini, sağlıksız konut politikalarını ve sermaye sahiplerinin kâr odaklı yaklaşımını eleştiriyor. Ona göre yoksulluk yalnızca ekonomik bir mesele değil; aynı zamanda kamusal vicdanın çöküşünü gösteren ahlaki bir krizdir. Bu yüzden eser, gazetecilik ile sosyal reform çağrısını birleştiren erken dönem “ifşa edici gazetecilik” örneklerinden biri kabul ediliyor.

Kitap aynı zamanda modern şehir yaşamının karanlık tarafını belgeleyen öncü bir kent incelemesi niteliği taşıyor. Riis, New York’un görkemli vitrinlerinin ardındaki görünmez nüfusu görünür kılarak, kentleşmenin bedelini tartışmaya açıyor. Göçmenlerin hayatta kalma mücadeleleri, çocukların suç ve emek arasında sıkışması, sağlık krizlerinin yayılması ve toplumsal eşitsizliğin mekânlara nasıl kazındığı eserin merkezinde yer alıyor. ‘Ötekiler Nasıl Yaşar?’, yalnızca kendi döneminde reform taleplerini güçlendiren bir çalışma değil; aynı zamanda Jack London gibi yazarlara ilham veren, modern sosyal araştırma ve fotojurnalizm tarihinin temel metinlerinden biri olarak önemini koruyor.

Jacob A. Riis — Ötekiler Nasıl Yaşar?: New York Müşterek Meskenlerinde Gözlemler
Çeviren: Deniz Özel • Paris Yayınları
Belgesel • 296 sayfa • 2026

Mehmet Çağrı Uluğer — Epokhé ve Delilik (2026)

Mehmet Çağrı Uluğer’in ‘Epokhé ve Delilik’ adlı bu çalışması, felsefenin en sarsıcı sınırlarından birine yöneliyor: Düşünce, kendi temellerini sorgulamaya başladığında kaçınılmaz olarak bir “delilik” ihtimaliyle karşı karşıya mı kalır? Başka bir deyişle, Felsefe, delilikle yüzleşmeden gerçekten düşünülebilir mi? Uluğer, Husserl’in epokhé kavramını yalnızca fenomenolojik bir yöntem olarak değil, öznenin dünyayla kurduğu doğal ilişkiyi askıya alan radikal bir kopuş deneyimi olarak yorumluyor. Bu kopuş, sıradan bilinç düzeninin dışına taşan, özneyi kendi varlığından bile yabancılaştırabilen tehlikeli bir özgürlük alanı açıyor. Böylece kitap, felsefenin güvenli bilgi arayışından çok, düşüncenin uçurumla karşılaşma cesaretine odaklanıyor.

Eserde Descartes’ın metodik şüphesinden Hegel’in “dünyayı kaplayan gece” metaforuna, Derrida’nın cogito yorumlarından Žižek’in bilinç ve delilik arasındaki gizli akrabalığa uzanan yoğun bir düşünsel hat kuruluyor. Uluğer’e göre modern felsefenin merkezindeki özne, sanıldığı gibi şeffaf ve istikrarlı bir varlık değil; kendi içindeki olumsuzlama gücü sayesinde dünyadan geri çekilebilen, hatta kendi doğal kimliğini askıya alabilen kırılgan bir yapı. Bu nedenle özgürlük, yalnızca seçim yapabilme kapasitesi değil, aynı zamanda özneyi bütünlüklü gerçeklikten koparan yıkıcı bir güç olarak ele alınıyor.

Kitap özellikle anti-Kartezyen düşünceye yönelik eleştirileriyle dikkat çekiyor. Heidegger’den güncel fenomenoloji yorumlarına kadar birçok yaklaşımın, öznenin “tehlikeli” boyutunu yumuşattığını savunan Uluğer, felsefenin asıl radikalliğinin bu kurucu yabancılaşmayı kabul etmekte yattığını ileri sürüyor. Ona göre epokhé, dünyayı dışarıdan gözlemleme tekniği değil; insanın kendi gerçekliğini askıya alarak bilinç ile delilik arasındaki ince çizgide yürümeyi göze aldığı bir deneyim. ‘Epokhé ve Delilik’, bu yüzden yalnızca fenomenoloji üzerine akademik bir çalışma değil, düşünmenin bedeline dair karanlık ve yoğun bir sorgulama olarak öne çıkıyor.

Mehmet Çağrı Uluğer — Epokhé ve Delilik: Dünyayı Kaplayan Gece Üzerine
• Beyoğlu Kitabevi
Felsefe • 100 sayfa • 2026

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması (2026)

Pierre Sorlin, bu çalışmasında sinemayı yalnızca eğlence ya da estetik bir üretim alanı olarak değil, modern İtalya’nın oluşumunda belirleyici rol oynayan toplumsal ve kültürel bir güç olarak ele alıyor. Sorlin’e göre sinema, toplumu pasif biçimde yansıtan bir ayna değil; ulusal kimliği kuran, ortak bir hafıza yaratan ve insanların kendilerini aynı topluluğun parçası olarak hissetmesini sağlayan aktif bir pratiktir. Bu nedenle kitap, İtalyan sinema tarihini aynı zamanda İtalya’nın modernleşme, kentleşme ve uluslaşma sürecinin sosyolojik bir hikâyesi olarak okuyor.

Kitabın temel tezlerinden biri, dilsel ve kültürel olarak parçalı bir yapıya sahip olan İtalya’nın ortak bir “İtalyanlık” fikrini büyük ölçüde sinema aracılığıyla geliştirdiği. Özellikle sesli sinemanın yaygınlaşmasıyla birlikte farklı lehçeler ve yerel kimlikler ortak bir kültürel anlatı içinde birleşmeye başlıyor. Perdede görülen şehirler, aile yapıları, gündelik yaşam biçimleri ve toplumsal ilişkiler, milyonlarca insan için ortak bir ulusal hayal gücü yaratıyor. Böylece sinema salonları yalnızca film izlenen yerler değil, aynı zamanda ulusal aidiyetin üretildiği alanlar haline geliyor.

Sorlin, İtalyan sinema tarihini yalnızca Yeni Gerçekçilik akımı üzerinden okumaya karşı çıkıyor. Ona göre İtalyan sineması bundan çok daha geniş ve karmaşık bir gelenek içeriyor. Faşizm dönemi sinemasını da sadece propaganda olarak değerlendirmiyor; bu dönemde çekilen popüler filmlerin, halkın arzularını ve gündelik beklentilerini yansıtarak rejimin toplumsal meşruiyetini güçlendirdiğini savunuyor. Sinema bu süreçte devletin ideolojik araçlarından biri olurken aynı zamanda modern yaşamın nasıl tahayyül edileceğini de belirliyor.

Kitapta önemli yer tutan kavramlardan biri de “Filmopoli.” Sorlin bu kavramla, şehirlerin insanlar tarafından gerçek hayatta deneyimlenmeden önce sinemada hayal edildiğini anlatıyor. Özellikle kırdan kente göç sürecinde sinema, yeni gelen kitlelere şehir yaşamının kodlarını öğreten kültürel bir rehber işlevi görüyor. Modern apartman yaşamı, tüketim alışkanlıkları, romantik ilişkiler ve kentli davranış biçimleri önce perdede normalleşiyor, ardından gündelik hayata yerleşiyor.

Sorlin ayrıca İtalyan sinemasındaki “sanat sineması” ile “popüler sinema” ayrımını da inceliyor. Bir yanda festivallerde öne çıkan auteur yönetmenler ve entelektüel çevreler, diğer yanda geniş halk kitlelerinin izlediği tür filmleri bulunuyor. Bu ikili yapı, sinemanın hem kültürel prestij hem de kitlesel eğlence alanı olarak nasıl iki farklı işleve sahip olduğunu gösteriyor. Yazar, bu gerilimin yalnızca İtalya’ya özgü olmadığını; modern ulusal sinemaların çoğunda benzer biçimlerde ortaya çıktığını ileri sürüyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’ (‘Italian National Cinema’) aynı zamanda İtalyan sinemasının devlet desteğiyle nasıl güçlü bir endüstriye dönüştüğünü de anlatıyor. Cinecittà stüdyolarının kurulması, Venedik Film Festivali’nin ortaya çıkışı ve devletin sinemayı kültürel prestij aracı olarak görmesi, İtalya’nın dünya sinemasındaki etkisini artırdı. Sorlin’e göre ulusal sinema yalnızca yaratıcı yönetmenlerle değil; ekonomik altyapı, eleştiri kurumları ve kültürel politikalarla birlikte şekilleniyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’, filmleri yalnızca estetik eserler olarak değil, toplumsal dönüşümün parçası olarak inceleyen kapsamlı bir çalışma sunuyor. Sorlin, sinemanın ulusal kimlik, modern şehir yaşamı, kültürel aidiyet ve toplumsal hafıza üzerindeki etkisini görünür kılarken, İtalya örneği üzerinden sinemanın bir toplumun kendisini hayal etme biçimini nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor.

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması
Çeviren: Deniz Arslan • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 336 sayfa • 2026

Ruth Fulton Benedict — Irk ve Irkçılık (2026)

Ruth Fulton Benedict bu çalışmasında, modern dünyanın en etkili ideolojilerinden biri olan ırkçılığı bilimsel, tarihsel ve toplumsal boyutlarıyla inceliyor. Franz Boas geleneğinin önemli temsilcilerinden biri olan Benedict, insan toplulukları arasındaki farklılıkların biyolojik kaderle açıklanamayacağını savunurken, “ırk” ile “ırkçılık” arasındaki farkı net biçimde ortaya koyuyor. Kitabın temel amacı, bilimsel görünüme büründürülmüş üstünlük iddialarının aslında tarihsel ve politik çıkarlarla şekillenen ideolojik yapılar olduğunu göstermek oluyor.

İlk bölümde Benedict, ırk kavramının ne olduğu kadar ne olmadığı sorusuna da odaklanıyor. İnsanların fiziksel özellikler üzerinden katı ve değişmez sınıflara ayrılmasının bilimsel açıdan sorunlu olduğunu anlatırken, dilin, kültürün, zekânın ya da toplumsal gelişmişliğin biyolojik ırklarla açıklanamayacağını vurguluyor. Kafatası ölçümleri, ten rengi ya da kalıtım üzerinden geliştirilen üstünlük teorilerinin güvenilir bir bilimsel temel taşımadığını gösteriyor. Ona göre insan toplulukları tarih boyunca sürekli göç etmiş, birbirine karışmış ve kültürel etkileşimlerle dönüşmüş durumda; bu yüzden “saf ırk” fikri bilimsel olmaktan çok ideolojik bir kurgu niteliği taşıyor.

Benedict ayrıca kalıtım meselesini ele alarak biyolojik mirasın insan davranışlarını ve kültürel başarıları doğrudan belirlediği düşüncesine karşı çıkıyor. İnsan toplulukları arasındaki farkların büyük bölümünün tarihsel koşullar, çevre, eğitim ve kültürel örgütlenmeyle ilişkili olduğunu savunuyor. Bu nedenle herhangi bir halkı “üstün” ya da “geri” ilan eden görüşlerin bilimsel değil, politik olduğunu ileri sürüyor.

Kitabın ikinci kısmı doğrudan ırkçılığın tarihine odaklanıyor. Benedict, ırkçılığın insanlık tarihinin doğal ve kaçınılmaz bir parçası olmadığını; sömürgecilik, milliyetçilik ve sınıf çatışmalarıyla birlikte güç kazanan modern bir ideoloji olduğunu anlatıyor. Avrupa’nın denizaşırı yayılması sırasında farklı halkları yönetmek ve sömürmek için geliştirilen üstünlük fikirlerinin zamanla kurumsallaştığını gösteriyor. Irkçılık böylece yalnızca bir önyargı değil, ekonomik çıkarları, siyasal egemenliği ve toplumsal hiyerarşileri meşrulaştıran bir araç haline geliyor.

Benedict son bölümde insanların neden hâlâ ırk önyargıları geliştirdiğini sorguluyor. Korku, ekonomik rekabet, toplumsal güvensizlik ve aidiyet ihtiyacının bu önyargıları beslediğini savunurken, ırkçılığın bilgisizlikten çok toplumsal koşullar ve politik çıkarlarla sürdürüldüğünü öne sürüyor. Kitap boyunca insanlığın ortak biyolojik temeline vurgu yapan Benedict, kültürel çeşitliliğin bir üstünlük sıralaması değil, insan deneyiminin zenginliği olarak görülmesi gerektiğini söylüyor.

‘Irk ve Irkçılık’ (‘Race: Science and Politics’), biyolojik determinizme ve ırkçı ideolojilere karşı geliştirilmiş güçlü bir antropolojik eleştiri sunarken, modern dünyadaki ayrımcılık biçimlerini anlamak için de hâlâ önemli bir kaynak olmayı sürdürüyor.

Ruth Fulton Benedict — Irk ve Irkçılık
Çeviren: Orhan Düz • Albaraka Yayınları
Antropoloji • 184 sayfa • 2026

Müge Yılmaz — Çok Cahilsin! (2026)

Bilgiye hiç olmadığı kadar hızlı ulaştığımız bir çağda cehalet gerçekten azalıyor mu, yoksa yalnızca biçim mi değiştiriyor? Müge Yılmaz ‘Çok Cahilsin!’ adlı çalışmasında cehaleti bireysel bir eksiklikten çok, modern dünyanın bilinçli biçimde üretilen ve yönlendirilen bir mekanizması olarak ele alıyor. Sosyal medya çağının öfke kültüründen komplo teorilerine, algoritmaların dikkat ekonomisinden siyasal manipülasyonlara kadar uzanan geniş bir alanda, bilgisizliğin nasıl organize edildiğini araştırıyor.

Kitap, “cahil insan” klişesine odaklanmak yerine, cehaletin kimler tarafından ve hangi çıkar ilişkileri doğrultusunda üretildiğini sorguluyor. Tıklama tuzakları, öfke ekonomisi, dezenformasyon ağları ve dijital platformların çalışma biçimleri üzerinden, insanların nasıl sürekli dikkat dağıtılan, hızla tüketen ama giderek daha az düşünen bireylere dönüştürüldüğünü gösteriyor. Böylece cehalet yalnızca bilgi eksikliği değil; ekonomik, politik ve teknolojik sistemlerin beslediği stratejik bir araç olduğunu gözler önüne seriyor.

Yılmaz, Covid-19 komplo teorilerinden sosyal medya manipülasyonlarına, popüler kültür figürlerinden teknoloji milyarderlerinin kurduğu dijital ekosisteme kadar pek çok örnek üzerinden çağımızın bilgi krizini inceliyor. İnsanların neden yanlış bilgiye kolayca yöneldiğini, neden öfkeye ve sansasyona daha hızlı tepki verdiğini tartışırken, dikkat ekonomisinin bireyin düşünme biçimini nasıl dönüştürdüğünü de ortaya koyuyor.

Kitap aynı zamanda okuru kendi bilgi alışkanlıklarıyla yüzleşmeye çağırıyor. Hangi bilgileri neden tükettiğimizi, neyi bilmediğimizi fark edip etmediğimizi ve görünürde özgür olan dijital alanların düşünme sınırlarımızı nasıl belirlediğini sorguluyor. Cehaletin bazen masum bir bilgisizlik, bazen ise bilinçli biçimde tasarlanmış bir yönetim tekniği olduğunu vurguluyor.

‘Çok Cahilsin!’ sonunda şu temel soruyu gündeme taşıyor: Sorun gerçekten “cahil insanlar” mı, yoksa cehaleti kârlı ve işlevsel hale getiren sistem mi? Kitap, okuru yalnızca bilgi edinmeye değil, bilginin nasıl üretildiğini, nasıl gizlendiğini ve nasıl manipüle edildiğini düşünmeye çağıran eleştirel bir inceleme sunuyor.

Müge Yılmaz — Çok Cahilsin!: Kasıtlı ve Stratejik Olarak Üretilen Cehalet Tarihi
• Nika Yayınevi
İnceleme • 435 sayfa • 2026

Giampaolo Conte — Kapitalizmin Dönüşümü (2026)

Giampaolo Conte, bu çalışmasında “reform” kavramını yalnızca ekonomik bir düzenleme değil, kapitalizmin dünyayı yeniden örgütleme aracı olarak ele alıyor. ‘Kapitalizmin Dönüşümü’ (‘A History of Capitalist Transformation’), özellikle 2008 krizinden sonra yeniden gündeme gelen yapısal reform söyleminin tarihsel kökenlerini araştırırken, liberalizmin kendisini nasıl evrensel ve kaçınılmaz bir model gibi sunduğunu inceliyor. Conte’ye göre reform söylemi çoğu zaman özgürleşme, modernleşme ve ilerleme diliyle sunulsa da, arkasında kapitalist ilişkileri derinleştiren ve toplumsal hayatı piyasa mantığına göre yeniden biçimlendiren bir dönüşüm yatıyor.

Kitabın merkezinde Osmanlı İmparatorluğu, Mısır ve Çin örnekleri bulunuyor. Conte bu üç bölgeyi “kapitalizmin çeperi” olarak değerlendirirken, Batılı hegemonik güçlerin bu toplumları dünya kapitalizmine nasıl eklemlediğini gösteriyor. Reformlar yalnızca ekonomik alanla sınırlı kalmıyor; hukuk sisteminden bürokrasiye, eğitimden gündelik yaşama kadar uzanan geniş bir dönüşüm yaratıyor. Böylece liberal-kapitalist değerler yalnızca devlet kurumlarında değil, kültürel alışkanlıklarda ve toplumsal normlarda da yerleşik hale geliyor.

Conte, Tanzimat reformlarından Mısır’daki modernleşme hamlelerine ve Çin’in dış ticaret baskılarıyla dönüşümüne kadar pek çok süreci ortak bir çerçevede okuyor. Ona göre bu reformların temel amacı, çevre toplumlarını küresel sermaye düzenine uyumlu hale getirmekti. Modernleşme söylemi çoğu zaman bağımsızlık ve ilerleme vaadi taşısa da, pratikte dış borçlanma, ekonomik bağımlılık ve yeni sınıfsal eşitsizlikler üretiyordu. Böylece reform, bir kalkınma projesinden çok kapitalist entegrasyonun ideolojik aracı haline geliyordu.

Kitap aynı zamanda liberalizmin tarafsız ve doğal bir sistem olduğu düşüncesine de eleştirel yaklaşıyor. Conte, kapitalizmin yayılmasının yalnızca piyasa mekanizmalarıyla değil, devlet müdahaleleri, uluslararası baskılar ve kültürel hegemonya yoluyla gerçekleştiğini savunuyor. Reform kavramının tarihine bakıldığında, bugün hâlâ kullanılan birçok ekonomik reçetenin kökeninde aynı mantığın bulunduğunu ileri sürüyor: toplumu piyasa ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirmek.

‘Kapitalizmin Dönüşümü’, modernleşme anlatılarının arkasındaki güç ilişkilerini görünür kılan tarihsel bir inceleme sunuyor. Osmanlı’dan Çin’e uzanan örnekler üzerinden, reformların yalnızca teknik düzenlemeler değil; ekonomik, siyasal ve kültürel bir tahakküm biçimi olarak da işlediğini gösteriyor. Kitap, bugünün neoliberal politikalarını anlamak isteyenler için kapitalizmin tarihsel dönüşümünü geniş bir perspektifle yeniden düşünmeye çağırıyor.

Giampaolo Conte — Kapitalizmin Dönüşümü: Osmanlı, Mısır ve Çin
Çeviren: Bahattin Bayram • Dergah Yayınları
Sosyoloji • 208 sayfa • 2026

Gautier Depambour — CERN’de Bir Gün (2026)

Gautier Depambour’un bu kitabı, modern fiziğin en önemli araştırma merkezlerinden biri olan CERN’i hem bilimsel hem de insani yönleriyle tanıtan akıcı bir keşif anlatısı. ‘CERN’de Bir Gün’ (‘Day At CERN: A Guided Tour Through The Heart Of Particle Physics’), okuru yalnızca karmaşık fizik teorileriyle değil; laboratuvar koridorları, kontrol odaları, yeraltındaki dev hızlandırıcı tünelleri ve araştırmacıların gündelik yaşamlarıyla da buluşturuyor. Depambour, CERN’i soyut bir bilim kurumu olmaktan çıkarıp yaşayan, hareketli ve uluslararası bir araştırma dünyası olarak gösteriyor.

Eserin merkezinde, İsviçre ile Fransa sınırının altından geçen 27 kilometrelik Büyük Hadron Çarpıştırıcısı yer alıyor. Kitap, protonların ışık hızına yakın seviyelere kadar nasıl hızlandırıldığını, dev dedektörlerin çarpışmaları nasıl kaydettiğini ve fizikçilerin maddenin en temel yapı taşlarını anlamak için hangi yöntemleri kullandığını anlaşılır bir dille açıklıyor. Özellikle Higgs bozonunun keşfi, modern fiziğin en büyük dönüm noktalarından biri olarak ele alınıyor. Depambour, bu keşfin yalnızca teknik bir başarı değil, onlarca yıl süren uluslararası işbirliğinin sonucu olduğunu vurguluyor.

Kitap boyunca parçacık fiziğinin Standart Modeli sade örneklerle anlatılıyor. Kuarklar, leptonlar, kuvvet taşıyıcı parçacıklar ve Higgs alanı gibi kavramlar, uzman olmayan okurların da takip edebileceği biçimde açıklanıyor. Ancak eser yalnızca teorik fiziğe odaklanmıyor; CERN’in kültürünü, araştırma atmosferini ve bilim insanlarının çalışma biçimlerini de görünür hale getiriyor. Kontrol merkezlerinden veri işlem tesislerine kadar uzanan bu yolculuk, büyük bilimin nasıl örgütlendiğini gösteriyor.

Depambour’un özellikle üzerinde durduğu konulardan biri de CERN’in barış ve uluslararası işbirliği açısından taşıdığı anlam. Farklı ülkelerden binlerce araştırmacının ortak bir bilimsel amaç etrafında buluşması, kitabın en güçlü temalarından biri. Bilim burada yalnızca bilgi üretme faaliyeti değil; ulusal sınırları aşan ortak bir insanlık girişimi olarak sunuluyor.

Eserde CERN araştırmalarının günlük yaşama etkilerine de değiniliyor. İnternet teknolojilerinden tıbbi görüntüleme sistemlerine kadar pek çok yeniliğin temelinde parçacık fiziği araştırmalarının bulunduğu gösteriliyor. Böylece kitap, “temel bilim” ile gündelik hayat arasındaki görünmez bağlantıları da ortaya koyuyor.

‘CERN’de Bir Gün’, parçacık fiziğini korkutucu denklemlerden ibaret olmaktan çıkarıp merak duygusuyla örülü büyük bir keşif hikâyesine dönüştürüyor. Gautier Depambour, bilimsel titizlik ile anlatı gücünü birleştirerek, evrenin temel yapısını anlamaya çalışan insanların dünyasına canlı ve erişilebilir bir kapı aralıyor.

Gautier Depambour — CERN’de Bir Gün: Parçacık Fiziğinin Kalbine Rehberli Bir Tur
Çeviren: Kerem Cankoçak • Alfa Yayınları
Bilim • 200 sayfa • 2026

Kolektif — Kendi Kendimizi Yönetmek (2026)

‘Kendi Kendimizi Yönetmek: İsviçre Örneği ile Katılımcı Demokrasi ve Yerinden Yönetim’, demokrasiyi yalnızca seçimlerden ibaret görmeyen; halkın siyasal süreçlere doğrudan katılımını esas alan yönetim anlayışını tartışmaya açıyor. Kitap, gerçek anlamda kendi kendini yönetmenin, insanların yalnızca yöneticilerini belirlemesiyle değil, karar alma süreçlerine sürekli müdahil olabilmesiyle mümkün olduğunu savunuyor. Bu çerçevede demokrasi, soyut bir temsil sistemi olmaktan çıkarak bireylerin kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olduğu somut bir toplumsal deneyime dönüşüyor.

Çalışmanın merkezinde İsviçre modeli yer alıyor. Yerinden yönetim, referandumlar, halk inisiyatifleri ve güçlü yerel yapılar üzerinden şekillenen bu sistem, yurttaşların devletle ilişkisini daha doğrudan hale getiriyor. Kitap, merkeziyetçi yapılarda siyasal gücün dar bir çevrede toplandığını; buna karşılık yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin halkın yönetime katılım kapasitesini artırdığını gösteriyor. Böylece demokrasi yalnızca sandık günüyle sınırlı kalmıyor, gündelik yaşamın sürekli bir parçası haline geliyor.

Eserde İsviçre’nin tarihsel gelişimi ayrıntılı biçimde ele alınırken, federal yapının nasıl kurulduğu ve doğrudan demokrasi araçlarının zaman içinde nasıl yerleştiği de inceleniyor. Halk oylamaları ve anayasal müdahale mekanizmaları sayesinde yurttaşların devlet politikaları üzerinde doğrudan etkide bulunabilmesi, sistemin en dikkat çekici yönlerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu modelin yalnızca siyasal katılımı değil, toplumsal uzlaşmayı ve farklı kimliklerin birlikte yaşama kapasitesini de güçlendirdiği vurgulanıyor.

Kitap aynı zamanda katılımcı demokrasinin ekonomik ve toplumsal sonuçlarını da tartışıyor. Yerinden yönetimin dengeli kalkınmayı teşvik ettiği, siyasal istikrarı güçlendirdiği ve yurttaş memnuniyetini artırdığı savunuluyor. İnsanların yaşadıkları bölge üzerinde daha fazla söz sahibi olması, devlete yabancılaşmayı azaltırken, kamusal sorumluluk duygusunu da derinleştiriyor.

‘Kendi Kendimizi Yönetmek’, demokrasinin sınırlarını yeniden düşünmeye çağıran bir çalışma niteliğinde. İsviçre örneği üzerinden hareket eden kitap, halkın siyasete yalnızca temsil edilen bir kitle olarak değil, doğrudan karar süreçlerinin aktif öznesi olarak katılabildiği bir yönetim modelinin imkânlarını tartışıyor. Bu yönüyle eser, merkeziyetçilik, katılım ve demokrasi ilişkisi üzerine kapsamlı bir düşünme zemini sunuyor.

Kolektif — Kendi Kendimizi Yönetmek: İsviçre Örneği ile Katılımcı Demokrasi ve Yerinden Yönetim
Derleyen: Yakup Coşar, Ahmet Ersoy • Dipnot Yayınları
Siyaset • 220 sayfa • 2026