Toygar Sinan Baykan, Murat Somer — Partiler ve Patronlar (2026)

Türkiye’de siyasal partiler gündelik hayatta nasıl örgütleniyor, yerelde nasıl güç kazanıyor ve seçmenle ilişkilerini hangi mekanizmalar üzerinden kuruyor? Bir partiye katılmak yalnızca ideolojik bir tercih mi, yoksa temsil, dayanışma, himaye ve toplumsal ağların kesiştiği çok katmanlı bir süreç mi? Toygar Sinan Baykan ile Murat Somer, bu sorulara İstanbul’un en hızlı büyüyen ve en karmaşık toplumsal dokularından birine sahip Esenyurt üzerinden yanıt arıyor.

‘Partiler ve Patronlar: Esenyurt’ta Siyaset’, Esenyurt’u göç, kentleşme, yoksulluk, kimlik siyaseti, imar ekonomisi ve yerel iktidar ilişkilerinin iç içe geçtiği bir siyasal laboratuvar olarak ele alıyor. AKP, CHP, HDP ve İYİ Parti’nin yerel örgütlenmelerini karşılaştırmalı biçimde inceleyen çalışma, parti üyelerinin siyasete katılma motivasyonlarından aday belirleme süreçlerine, parti-seçmen ilişkilerinden finansman ve patronaj ağlarına kadar Türkiye’deki parti siyasetinin görünmeyen işleyişini ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.

Popülizm, klientelizm ve örgütsel dönüşüm kavramlarını saha araştırmasının zengin bulgularıyla bir araya getiren eser, yerel siyasal elitlerin kurduğu himaye ilişkilerinin demokrasi, temsil ve siyasal rekabet üzerindeki etkilerini analiz ediyor. Esenyurt örneğinden hareketle Türkiye’deki parti sisteminin dönüşümünü, rekabetçi otoriterleşme dinamiklerini ve küresel ölçekte benzer örneklerle kurduğu ilişkileri tartışarak, yerelden ülke siyasetine uzanan kapsamlı bir okuma öneriyor.

Kitap, öncelikle araştırmanın kuramsal çerçevesini, yöntemini ve Esenyurt’un neden seçildiğini açıklayarak başlıyor. Ardından ilçenin tarihsel gelişimi, demografik yapısı, sosyoekonomik dönüşümü ve siyasal aktörleri incelenerek araştırmanın toplumsal zemini kuruluyor.

Sonraki bölümlerde AKP, CHP, İYİ Parti ve HDP ayrı ayrı ele alınıyor. Her parti; üyelerin siyasallaşma süreçleri, örgütsel yapı, aday belirleme yöntemleri, parti içi iletişim, seçmenle kurulan bağlar ve yerel toplumsal aktörlerle ilişkileri bakımından ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor. Böylece partilerin yalnızca ideolojik farklılıkları değil, gündelik siyaset pratikleri ve örgütsel işleyişleri de karşılaştırmalı olarak görünür kılınıyor.

İzleyen bölümlerde Esenyurt’taki parti sisteminin genel özellikleri değerlendirilirken, araştırmanın bulguları daha geniş bir çerçeveye taşınıyor. Son bölüm ise popülizm, klientelizm, örgütsel benzeşme, rekabetçi otoriterleşme ve demokratik gerileme gibi kavramlar üzerinden Esenyurt deneyiminden hareketle Türkiye’nin siyasal rejim dönüşümüne ilişkin teorik çıkarımlar geliştiriyor.

Yazarlar, bu kitabın Türkiye’nin farklı bölgelerinde yürütülen uzun soluklu bir saha araştırmasının en önemli duraklarından biri olduğunu vurguluyor. Amaçları, Türkiye’de siyasal partilerin gündelik hayattaki gerçek işleyişini yerel aktörlerin deneyimlerinden hareketle ortaya koymak.

Esenyurt, Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasal ve toplumsal dönüşümlerin en görünür örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor. İlçenin benzer dinamiklerin yaşandığı pek çok gelişmekte olan ülkeyi anlamaya da katkı sağlayacak temsil gücüne sahip olduğu savunuluyor.

Toygar Sinan Baykan, Murat Somer — Partiler ve Patronlar: Esenyurt’ta Siyaset
• İletişim Yayınları
Siyaset • 384 sayfa • 2026

Svend Brinkmann — Deneyim Toplumunda Hayatta Kalmak (2026)

Svend Brinkmann ‘Deneyim Toplumu’nda, çağdaş yaşamın giderek daha fazla “kişisel deneyim” kavramı etrafında örgütlendiğini savunuyor. Alışverişten eğitime, sağlık hizmetlerinden siyasete kadar hemen her alanın bireyin öznel memnuniyetine göre değerlendirilmeye başlamasının yalnızca kültürel bir değişim olmadığını; etik, psikolojik ve toplumsal sonuçlar doğuran köklü bir dönüşümü yansıttığını ileri sürüyor. Brinkmann’a göre modern insan, dünyayı olduğu gibi kavramaktan çok, onu kendisine nasıl hissettirdiği üzerinden değerlendirmeye alışıyor; böylece gerçeklikle kurduğu ilişki giderek öznel deneyimlerin dar çerçevesine sıkışıyor.

Kitabın ilk bölümünde yazar, “deneyim toplumu” dediği olguyu tanımlıyor. Günümüzde sıradan eylemler bile birer “deneyim” olarak sunuluyor; tüketim kültürü ve deneyim ekonomisi, ürünlerden çok yaşantılar pazarlıyor. Eğitim, çalışma hayatı, turizm ve kamusal hizmetler dahi bireylerin memnuniyetini artıracak deneyimler üretme hedefiyle yeniden biçimleniyor. Brinkmann, bu eğilimin insanları sürekli yeni uyarıcılar, hazlar ve unutulmaz anlar peşinde koşmaya yönelttiğini; böylece yaşamın kendi gerçekliğinin, deneyim üretme baskısının gölgesinde kaldığını gösteriyor.

İkinci bölüm, deneyim toplumunun bilgi ve ahlâk anlayışı üzerindeki etkilerini inceliyor. “O senin görüşün” anlayışının yaygınlaşmasıyla nesnel doğruluk, ortak değerler ve akıl yürütme geri plana itiliyor; kişisel deneyim ve bireysel hisler neredeyse tartışılamaz ölçütler hâline geliyor. Brinkmann’a göre bu durum yalnızca psikolojinin gündelik yaşama aşırı nüfuz etmesinden kaynaklanmıyor; aynı zamanda bireyleri ortak dünyadan uzaklaştırarak ahlâki sorumluluğu da zayıflatıyor. Eğer her şey kişisel deneyime indirgenirse, başkalarıyla paylaşılabilecek ortak bir gerçeklik zemini giderek daralıyor.

Son bölümde yazar, deneyim toplumunun ötesine geçmenin imkânlarını tartışıyor. İnsanların dünyayla yalnızca öznel yaşantıları aracılığıyla değil, akıl, beden, pratik eylem ve ortak sorumluluklar üzerinden de ilişki kurabileceğini savunuyor. Hayatın değerini sürekli haz, tatmin ve olumlu deneyim üretme kapasitesiyle ölçmenin insanı kendi öznelliğinin içine hapsettiğini; buna karşılık dikkatini yeniden dış dünyaya, başkalarına ve ortak gerçekliğe yönelten bir yaşam anlayışının daha sağlam etik temeller sunduğunu gösteriyor. Böylece deneyimin önemini tümüyle reddetmeden, onu hayatın tek ölçütü hâline getiren anlayışı eleştiriyor.

Sonuç olarak ‘Deneyim Toplumunda Hayatta Kalmak: Öznelliğin Ötesinde Yaşam’ (‘The Experience Society: Life Beyond Subjectivity’), çağdaş kültürde “deneyim” kavramının nasıl merkezî bir konuma yükseldiğini ve bunun birey ile dünya arasına görünmez bir mesafe koyduğunu ortaya koyuyor. Brinkmann, mutluluğu ve memnuniyeti sürekli optimize etmeye çalışan yaşam anlayışının insanı daha özgür değil, daha kırılgan ve daha yabancı hâle getirdiğini savunuyor; okuru, öznel deneyimin sınırlarını aşarak dünyayla daha gerçekçi, daha sorumlu ve daha ortak bir ilişki kurmayı yeniden düşünmeye çağırıyor.

Svend Brinkmann — Deneyim Toplumunda Hayatta Kalmak: Öznelliğin Ötesinde Yaşam
Çeviren: Mercan Yurdakuler • İletişim Yayınları
İnceleme • 80 sayfa • 2026

Barbara Streidl — Can Sıkıntısı (2026)

Barbara Streidl bu kısa fakat yoğun çalışmasında, modern toplumun en olumsuz duygularından biri olarak görülen can sıkıntısını yeniden değerlendiriyor. Sürekli üretken olmayı, zamanı eksiksiz değerlendirmeyi ve meşgul görünmeyi erdem sayan günümüz kültüründe can sıkıntısı çoğu zaman bir başarısızlık ya da boşluk olarak algılanıyor. Streidl ise bu yaygın yargıya karşı çıkarak can sıkıntısının yalnızca katlanılması gereken bir ruh hâli olmadığını, düşünmeye, hayal kurmaya ve yaratıcılığa kapı açan önemli bir deneyim olduğunu gösteriyor.

‘Can Sıkıntısı’ (‘Langeweile’), can sıkıntısının tarih boyunca nasıl algılandığını ve farklı dönemlerde hangi anlamlarla yüklendiğini inceliyor. Bir zamanlar ahlaki bir kusur ya da tembellik belirtisi olarak görülen bu deneyimin, modern çağda hız, verimlilik ve sürekli meşguliyet ideolojisiyle daha da olumsuz bir konuma itildiğini ortaya koyuyor. Dijital teknolojiler, sosyal medya ve kesintisiz uyarıcı akışı sayesinde insanların en küçük boşlukları bile doldurmaya alıştığını; böylece can sıkıntısıyla yüzleşme fırsatının giderek ortadan kalktığını vurguluyor.

Streidl’e göre can sıkıntısı her zaman zararlı değildir. Özellikle dış uyaranların azaldığı anlarda zihnin serbestçe dolaşabilmesi, yeni fikirlerin doğmasına, hayal gücünün gelişmesine ve kişinin kendisiyle daha derin bir ilişki kurmasına imkân tanıyor. Hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünen bu zamanlar, aslında yaratıcılığın ve içsel yenilenmenin sessiz hazırlık evreleri olabiliyor. Bu nedenle can sıkıntısını bütünüyle ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, onun sunduğu düşünme ve dinlenme alanını korumanın bireysel olduğu kadar kültürel bir değer taşıdığını savunuyor.

Kitap aynı zamanda üretkenlik baskısının psikolojik sonuçlarını da ele alıyor. Sürekli performans göstermeye zorlanan bireylerin boş zamanı bile verimli kullanılması gereken bir yatırım olarak görmeye başladığını; bunun ise dinlenme, hayal kurma ve zihinsel esneklik kapasitesini zayıflattığını belirtiyor. Can sıkıntısına bilinçli biçimde izin vermenin, bu baskıya karşı küçük ama etkili bir direnç geliştirmeyi sağladığını; insanın zamanla kurduğu ilişkiyi daha özgür ve dengeli hâle getirdiğini gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Can Sıkıntısı’, sıkıcılığın ya da ataletin savunusunu yapmaktan çok, can sıkıntısının çoğu zaman bastırılan yaratıcı ve dönüştürücü potansiyelini görünür kılıyor. Barbara Streidl, hiçbir şey yapmamanın her zaman zaman kaybı anlamına gelmediğini; bazen tam da bu duraklama anlarının yeni düşüncelerin, yaratıcı keşiflerin ve daha sağlıklı bir yaşam ritminin başlangıcı olabildiğini anlatıyor. Böylece can sıkıntısını aşılması gereken bir eksiklik olarak değil, modern yaşamın hızına karşı denge kurmayı sağlayan değerli bir insanlık deneyimi olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Barbara Streidl — Can Sıkıntısı
Çeviren: Levent Tayla • Ayrıntı Yayınları
Psikoloji • 100 sayfa • 2026

Stuart Clark — Büyük Sorular: Evren (2026)

Stuart Clark’ın bu kitabı, astronomi ve kozmolojinin en temel sorularını güncel bilimsel bilgiler ışığında anlaşılır bir çerçevede ele alan kapsamlı bir giriş eseri. Kitap, evrenin yapısı, kökeni, işleyişi ve geleceğine ilişkin yirmi temel soruyu merkeze alarak, modern kozmolojinin ulaştığı sonuçları tarihsel düşünceyle birlikte değerlendiriyor. Clark, karmaşık matematiksel ayrıntılara girmeden, bilimsel keşiflerin hangi gözlemler ve kuramlar üzerine inşa edildiğini açıklayarak okuru evrene dair temel tartışmalarla buluşturuyor.

İlk bölümlerde evrenin ne olduğu, nasıl oluştuğu, ne kadar büyük ve kaç yaşında olduğu soruları inceleniyor. Büyük Patlama kuramı, kozmik mikrodalga artalan ışıması, galaksilerin birbirinden uzaklaşması ve evrenin genişlemesi gibi gözlemler, evrenin yaklaşık 13,8 milyar yıllık geçmişini açıklayan temel kanıtlar olarak ele alınıyor. Aynı zamanda yıldızların, galaksilerin ve ilk gök cisimlerinin nasıl oluştuğu; yıldızların yaşam döngüsü boyunca ağır elementleri üreterek gezegenlerin ve yaşamın ortaya çıkmasına nasıl zemin hazırladığı anlatılıyor.

‘Büyük Sorular: Evren’ (‘The Big Questions: The Universe’), Güneş Sistemi’nin oluşumu, gezegenlerin neden yörüngelerinde kaldığı ve Einstein’ın görelilik kuramının uzay ile zamanı nasıl yeniden tanımladığı gibi konuları da açıklıyor.

Kara delikler, nötron yıldızları ve ışığın davranışı gibi sıra dışı kozmik olguların yalnızca kuramsal fikirler olmadığı, gözlemsel verilerle desteklenen fiziksel gerçeklikler olduğu gösteriliyor. Clark, Newton fiziğinden Einstein’a uzanan bilimsel dönüşümün evrene bakışımızı nasıl değiştirdiğini de tarihsel bir perspektifle değerlendiriyor.

Eserin önemli bölümlerinden biri, günümüz kozmolojisinin henüz tam olarak çözemediği problemlere ayrılıyor. Kara madde ve kara enerji kavramları, galaksilerin hareketleri ve evrenin hızlanarak genişlemesi gibi gözlemler üzerinden açıklanırken, evrendeki maddenin büyük bölümünün hâlâ doğrudan gözlemlenemediği vurgulanıyor. Bunun yanında Mars’ta yaşam olasılığı, Dünya dışı zeki uygarlıkların varlığı, zaman yolculuğu, alternatif evrenler ve fizik yasalarının değişebilirliği gibi sorular, bilimsel veriler ile spekülasyon arasındaki sınır gözetilerek tartışılıyor.

Clark, kitabın son bölümünde evrenin uzun vadeli geleceğine ve kozmolojinin felsefi boyutuna odaklanıyor. Evrenin sonsuza kadar genişleyip genişlemeyeceği, bir gün çöküp çökmeyeceği ya da yaşamın gelecekte nasıl bir kaderle karşılaşacağı gibi olasılıklar güncel kuramlar ışığında değerlendiriliyor. Ayrıca evrenin varlığının Tanrı’nın varlığına kanıt oluşturup oluşturamayacağı sorusu da ele alınıyor; ancak bilimsel kozmolojinin bu tür metafizik meseleleri kesin biçimde çözemeyeceği belirtiliyor.

Sonuç olarak kitap, astronomi ve kozmolojinin temel problemlerini soru-cevap ekseninde ele alarak evrenin kökeni, yapısı, işleyişi ve geleceğine ilişkin güncel bilimsel bilgileri tarihsel gelişimleriyle birlikte sunuyor. Bilimsel düşüncenin nasıl ilerlediğini göstermeyi amaçlayan eser, kesin cevaplardan çok doğru soruların önemini vurgulayarak okuru evren üzerine eleştirel ve merak temelli bir düşünme sürecine davet ediyor.

Stuart Clark — Büyük Sorular: Evren
Çeviren: Mehmet Moralı • Alfa Yayınları
Bilim • 224 sayfa • 2026

Erik Olin Wright — Sınıfı Anlamak (2026)

Erik Olin Wright, ‘Sınıfı Anlamak’ta sınıf kavramının günümüz kapitalist toplumlarını açıklamadaki gücünü yeniden değerlendiriyor. Sınıfı yalnızca gelir, meslek ya da statü farkı olarak değil; sömürü, tahakküm, fırsatların denetimi ve toplumsal güç ilişkileriyle örülü çok katmanlı bir yapı olarak ele alıyor. Marx ile Weber arasındaki klasik ayrımları yeniden yorumlayan Wright, sınıf tartışmasını karşıt kuramların mücadelesi olmaktan çıkarıp, farklı yaklaşımların güçlü yanlarını bir araya getiren bütünleşik bir analiz geliştirmeyi amaçlıyor.

Kitabın ilk bölümü, Marksist, Weberci ve tabakalaşma temelli sınıf kuramlarını karşılaştırıyor. Wright, her yaklaşımın kapitalist toplumun farklı bir yönünü görünür kıldığını savunuyor: bireysel nitelikler, fırsatların tekelleştirilmesi ve sömürü ilişkileri birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan açıklama düzeyleri oluşturuyor. Weber, Charles Tilly, Aage Sørensen, Michael Mann, David Grusky, Thomas Piketty ve Guy Standing gibi düşünürlerin yaklaşımları eleştirel fakat yapıcı biçimde tartışılıyor; amaç rakip kuramları çürütmekten çok, açıklayıcı katkılarını ortak bir çerçevede buluşturuyor.

İkinci bölüm, yirmi birinci yüzyılda sınıfın hâlâ anlamlı olup olmadığını sorguluyor. Mikro-sınıf yaklaşımları, gelir ve servet eşitsizlikleri, prekarya tartışmaları ve “sınıfın ölümü” tezleri ayrıntılı biçimde inceleniyor. Wright, kapitalizmin dönüşmesiyle sınıf ilişkilerinin karmaşıklaştığını kabul ediyor; ancak bunun sınıfın ortadan kalktığı anlamına gelmediğini, tersine eşitsizliklerin yeni biçimlerde örgütlendiğini gösteriyor. Özellikle prekaryanın bağımsız bir sınıf olmaktan ziyade mevcut sınıf ilişkilerinin yeni bir görünümü olduğunu savunuyor.

Son bölümde odak, sınıf mücadeleleri ve sınıf uzlaşmalarına kayıyor. Wright, kapitalistlerle işçiler arasındaki ilişkinin yalnızca sıfır toplamlı bir çatışma olmadığını; belirli tarihsel ve kurumsal koşullarda her iki tarafın da yarar sağlayabileceği sınıf uzlaşmalarının mümkün olabileceğini ileri sürüyor. Ancak ekonomik krizler, küreselleşme ve neoliberal dönüşümler bu uzlaşma zeminini aşındırırken yeni çatışma dinamikleri yaratıyor.

‘Sınıf Anlamak’ (‘Understanding Class’), kapitalizmi anlamanın ve daha adil toplumsal düzen arayışlarının hâlâ sınıf çözümlemesini gerektirdiğini; farklı kuramsal gelenekleri birlikte düşünmenin ise bu arayışı hem analitik hem de siyasal açıdan daha güçlü kıldığını söylüyor.

Erik Olin Wright — Sınıfı Anlamak
Çeviren: Yener Çıracı • Yordam Kitap
Sosyoloji • 336 sayfa • 2026

Dan Zahavi — Benlik ve Başkası (2026)

Dan Zahavi’nin bu kitabı, benlik sorununu fenomenoloji geleneği ile çağdaş zihin felsefesi, psikoloji, psikiyatri ve bilişsel bilim tartışmalarını bir araya getirerek yeniden ele alıyor. ‘Benlik ve Başkası: Öznelliğin, Empatinin ve Utanmanın Keşfi’ (‘Self & Other: Exploring Subjectivity, Empathy, and Shame’), benliğin ne değişmez bir metafizik öz ne de bütünüyle toplumsal ya da dilsel bir kurgu olduğunu savunuyor. Ona göre her bilinç deneyimi, kaçınılmaz olarak birinci tekil şahıs perspektifini, yani deneyimin “benim için” oluşunu içerir. Bu deneyimsel benlik, insanın zaman içindeki sürekliliğini sağlayan temel öznel boyuttur; ancak bu durum bireyin başkalarından yalıtılmış olduğu anlamına gelmez. Kitap boyunca benlik ile öznelerarasılık arasındaki ilişkinin birbirini dışlayan değil, birbirini kuran iki boyut olduğu gösteriliyor.

İlk bölüm, benlik üzerine geliştirilen özcü, anlatısal, toplumsal inşacı ve benlik karşıtı yaklaşımları karşılaştırarak deneyimsel benlik anlayışını temellendiriyor. Zahavi, öz-bilincin düşünsel bir yansıtmanın ürünü olmadığını, her bilinç yaşantısının zaten dolaysız bir öz-farkındalık içerdiğini ileri sürüyor. Bilincin şeffaflığı ile kendiliğin görünürlüğü arasındaki ilişkiyi tartışırken, benliğin psikolojik içeriklerden bağımsız fakat deneyimden ayrı düşünülemeyeceğini savunuyor. Zaman içinde değişen yaşantılara rağmen kişinin kendisini aynı özne olarak deneyimlemesini açıklayan diyakronik birlik fikrini fenomenolojik bir zeminde yeniden yorumlar ve benliğin biyolojik, bilişsel, toplumsal ve fenomenolojik boyutlarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini öne sürüyor.

İkinci bölüm, empatiyi başkasının zihnine ilişkin çıkarımsal bir tahmin süreci olarak gören yaklaşımları eleştiriyor. Husserl, Scheler, Edith Stein, Schutz, Sartre ve Merleau-Ponty’nin fenomenolojisinden hareketle empatiyi, başkasını kendi yaşantısının özgünlüğü içinde doğrudan kavramanın temel yolu olarak açıklıyor. Empati, başkasını kendimize indirgemek ya da onun yerine geçmek değildir; onun farklılığını koruyarak özne olarak tanımaktır. Bu çerçevede çağdaş sosyal biliş kuramları, zihin okuma modelleri ve simülasyon teorileri fenomenolojik bakışla karşılaştırılır; öznelerarasılığın yalnızca bilişsel çıkarımlara değil, bedenlenmiş ve yaşanmış karşılaşmalara dayandığı savunuluyor.

Son bölümde Zahavi, benliğin toplumsal boyutunu özellikle utanç deneyimi üzerinden inceliyor. Utanç, bireyin yalnızca kendi gözünden değil, başkasının bakışı altında da kendisini fark ettiği ayrıcalıklı bir yaşantıdır. Bu nedenle benlik, toplumsal ilişkiler içinde görünürlük kazanırken yine de öznel çekirdeğini korur. “Ben”, “sen” ve “biz” ilişkileri, ortak yaşamın ve kolektif kimliklerin nasıl oluştuğunu açıklamak için birlikte değerlendirilir. Zahavi, bireysel öznellik ile toplumsal varoluş arasında keskin bir ayrım kurmak yerine, insanın kendisini ancak başkalarıyla kurduğu ilişkiler içinde tam anlamıyla anlayabileceğini gösteriyor. Böylece kitap, fenomenolojiyi güncel zihin ve toplum tartışmalarıyla buluşturarak benlik, empati ve utanç kavramlarını hem felsefi hem de disiplinler arası bir perspektifle yeniden yorumlayan kapsamlı bir çalışma.

Dan Zahavi — Benlik ve Başkası: Öznelliğin, Empatinin ve Utanmanın Keşfi
Çeviren: Selim Baran • Albaraka Yayınları
Felsefe • 440 sayfa • 2026

Kolektif — Devrimin Çelişkileri (2026)

1908 ve 1923, modern Türkiye’nin siyasal ve toplumsal kuruluşunu belirleyen iki kritik tarihsel eşik olarak çoğu zaman birbirinden kopuk ele alınır. ‘Devrimin Çelişkileri’, bu iki dönemi birlikte düşünerek Türkiye’nin demokratikleşme serüvenini, siyasal kurumlarını, yönetim anlayışını ve ideolojik yönelimlerini tarihsel süreklilikler ile kırılmalar ekseninde yeniden tartışıyor. Aykut Kansu’nun 1908 Devrimi’ne ilişkin açtığı eleştirel düşünsel hattı izleyen kitap, resmî tarih anlatılarının ötesine geçerek geçmişi bugünün siyasal sorunlarını anlamanın etkin bir aracı olarak ele alıyor.

Farklı disiplinlerden araştırmacıların katkılarıyla hazırlanan eser, 1908 Devrimi’nin toplumsal ve siyasal etkilerinden Arap İsyanı’na, anayasal dönüşüm ve demokrasi tartışmalarından kırdaki sınıf mücadelelerine, devlet-köylülük ilişkilerinden Kemalizm, korporatizm, milliyetçilik ve öjeni tartışmalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede devrim deneyimlerinin çok katmanlı sonuçlarını inceliyor. Böylece yalnızca belirli tarihsel olayları değil, modern Türkiye’nin siyasal düşüncesini ve devlet-toplum ilişkilerini biçimlendiren temel dinamikleri de karşılaştırmalı bir bakışla değerlendiriyor.

Aykut Kansu’nun öğrencileri ve çalışma arkadaşları tarafından kaleme alınan bu armağan kitap, onun tarih yazımına kazandırdığı eleştirel yöntemi ve özgürleştirici düşünce mirasını görünür kılıyor. Tarihi tamamlanmış bir anlatı değil, çelişkiler, mücadeleler ve alternatif olasılıklarla örülü canlı bir süreç olarak okuyan eser, 1908’den günümüze uzanan demokratik tahayyülün izini sürerken Türkiye’nin geçmişini yeniden düşünmeye ve bugünün siyasal meselelerini daha derinlikli kavramaya davet ediyor.

Kıvanç Ulusoy ve Seçil van het Hof’un derlediği kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Ayça Alemdaroğlu, E. Atilla Aytekin, Kurtuluş Cengiz, Y. Doğan Çetinkaya, Özgür Emrah Gürel, S. Yelda Kaya, Alp Yücel Kaya, Levent Köker ve Büşra Ayça Üçok.

Kolektif — Devrimin Çelişkileri: Aykut Kansu’ya Armağan
Derleyen: Kıvanç Ulusoy, Seçil Deren van het Hof • İletişim Yayınları
Tarih • 278 sayfa • 2026

Adam Phillips — Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet (2026)

 

Adam Phillips’in bu kitabı, insanın ölçülülük ile aşırılık arasında kurmaya çalıştığı dengeyi psikolojik, felsefi ve edebî bir perspektiften sorgulayan denemelerden oluşuyor. Phillips, aşırılığı yalnızca bağımlılık, öfke ya da fanatizm gibi uç davranışlarla sınırlamıyor; aksine “normal” olma arzusunun da kimi zaman en büyük aşırılıklardan biri olabileceğini öne sürüyor. Ona göre insan yaşamı, arzularını bastırma ile onlara teslim olma arasında sürekli salınan kırılgan bir denge arayışıdır ve “yeterli olanın” ne olduğuna dair kesin bir ölçüt bulunmuyor.

Kitabın temel sorusu, insanların neden aşırılıklardan hem büyülendiği hem de korktuğudur. Phillips, başkalarının aşırı davranışlarını kolayca kınarken kendi tutkularını çoğu zaman meşru gördüğümüzü gösteriyor. Yeme, içme, para, cinsellik, güç, din ya da siyaset gibi alanlarda ortaya çıkan aşırılıkların yalnızca bireysel irade zayıflığından kaynaklanmadığını; bunların bastırılmış arzular, korkular ve toplumsal beklentilerle iç içe geçtiğini savunuyor. Böylece aşırılık, ahlaki bir kusurdan çok insan olmanın temel çelişkilerini görünür kılan bir pencereye dönüşüyor.

Phillips, bu tartışmayı psikanalitik kuramın yanı sıra Shakespeare, masallar ve klasik edebiyat üzerinden yürütüyor. III. Richard, Külkedisi ve diğer edebî karakterler aracılığıyla kıskançlık, hırs, eksiklik duygusu, öfke ve arzu gibi insani deneyimleri yeniden yorumluyor. Özellikle masalların ve klasik anlatıların yalnızca ahlaki dersler vermediğini, bilinçdışı arzuların ve çatışmaların sembolik ifadeleri olduğunu gösteriyor. Ona göre çocuklukta öğrenilen “iyi” ve “kötü” davranış kalıpları yetişkin yaşamında da arzularımızı biçimlendirmeye devam ediyor.

‘Aşırılık Üzerine’ (‘On Balance’), mutluluğun da eleştirel bir değerlendirmesini sunuyor. Phillips, çağdaş kültürün mutluluğu sürekli ulaşılması gereken bir hedef olarak yüceltmesini sorguluyor; insan yaşamının yalnızca huzur ve tatminden ibaret olmadığını, merakın, çatışmanın, hayal kırıklığının ve eksikliğin de yaratıcı bir yaşamın vazgeçilmez parçaları olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle denge, bütün arzuları bastırmak ya da her isteği sınırsızca tatmin etmek anlamına gelmiyor; kişinin kendi arzularıyla daha bilinçli ve esnek bir ilişki kurabilmesini ifade ediyor.

Sonuç olarak ‘Aşırılık Üzerine’, aşırılığı ortadan kaldırılması gereken bir sapma olarak değil, insan doğasının temel gerilimlerini anlamaya imkân veren bir deneyim olarak ele alıyor. Phillips, okura hazır reçeteler sunmak yerine, “Ne zaman yeterince istiyoruz?”, “Neden başkalarının aşırılıklarından rahatsız oluyoruz?” ve “Daha dengeli bir yaşam gerçekten mümkün mü?” gibi sorular etrafında düşünme çağrısı yapıyor. Böylece kitap, ölçülülük ile aşırılık arasındaki sınırın sanıldığından çok daha belirsiz olduğunu gösterirken, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin karmaşıklığını psikoloji, edebiyat ve felsefenin kesişiminde yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor.

Adam Phillips — Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet
Çeviren: Aydın Çavdar • Ayrıntı Yayınları
Psikanaliz • 240 sayfa • 2026

Thierry Gallois — Paranın Psikolojisi (2026)

Thierry Gallois’nin parayı yalnızca ekonomik bir araç olarak değil, çocukluktan itibaren aile ilişkileri, duygular ve toplumsal değerlerle örülen psikolojik bir olgu olarak ele aldığı disiplinlerarası bir çalışma. ‘Paranın Psikolojisi’ (‘Psychologie de l’argent’), bireyin parayla kurduğu ilişkinin gelir düzeyinden çok, erken dönem yaşantılar, aile içi mesajlar, sevgi, güven, suçluluk, güç ve özsaygı gibi etkenler tarafından biçimlendiğini savunuyor. Bu nedenle para karşısındaki davranışlar yalnızca rasyonel tercihler değil, çoğu zaman bilinçdışı çatışmaların ve öğrenilmiş kalıpların dışavurumu olarak değerlendiriliyor.

İlk bölümlerde para eğitiminin aile içinde nasıl şekillendiği inceleniyor. Paranın tabu hâline getirilmesi, aile sırlarıyla ilişkilendirilmesi ya da toplumsal başarı ve saygınlığın temel ölçütü olarak sunulması, bireyin gelecekteki para algısını belirleyen güçlü deneyimler olarak yorumlanıyor. Çocukların parayla tanışma sürecinde açık iletişimin önemi vurgulanıyor; harçlık, hırsızlık ve sorumluluk gibi konuların cezalandırıcı değil öğretici bir yaklaşımla ele alınması gerektiği savunuluyor. Kitap, çocuklukta edinilen bu ilk temsil ve inançların yetişkinlikte harcama alışkanlıklarından tasarruf anlayışına kadar uzanan geniş bir davranış repertuvarını etkilediğini gösteriyor.

Gallois, para ile kişilerarası ilişkiler arasındaki bağı da ayrıntılı biçimde tartışıyor. Özellikle çift ilişkilerinde para, yalnızca ortak yaşamın finansal boyutu değil; güç dengelerinin, bağımsızlık arayışının ve güven duygusunun da önemli bir göstergesi hâline geliyor. Ortak ya da ayrı hesap tercihleri, harcama alışkanlıkları ve ekonomik kararların paylaşımı, ilişkinin psikolojik dinamikleriyle birlikte değerlendiriliyor. Satın alma davranışının da yalnızca ihtiyaçları karşılamadığı; kimlik kurma, sevgi gösterme, toplumsal statü kazanma ya da duygusal boşlukları telafi etme işlevleri üstlenebildiği ortaya konuyor.

Kitabın önemli bir bölümü parayla bağlantılı aşırı davranış biçimlerine ayrılıyor. Cimrilik, savurganlık, dürtüsel alışveriş, kumar, kredi bağımlılığı ve sürekli daha fazlasını isteme eğilimi; psikanalitik ve bilişsel psikoloji perspektiflerinden açıklanıyor. Bu davranışların ardında kaygıyı azaltma, kontrol duygusunu koruma, heyecan arama ya da eksiklik hissini telafi etme gibi psikolojik gereksinimlerin bulunduğu gösteriliyor. Klinik örnekler aracılığıyla obsesif para biriktirme ile kontrol kaybına dayalı aşırı tüketimin, görünüşte zıt olsalar da benzer duygusal kökenlerden beslendiği vurgulanıyor. Kumarın ve borçlanmanın zamanla haz veren etkinliklerden zorlayıcı bağımlılıklara dönüşebileceği; ani servet, miras ya da piyango kazançlarının ise beklenen mutluluğu getirmek yerine kimlik krizleri ve sosyal uyum sorunları yaratabileceği tartışılıyor.

Son bölümde Gallois, parayla daha sağlıklı bir ilişki kurmanın yolunun daha fazla kazanmaktan değil, ona yüklenen anlamları fark etmekten geçtiğini savunuyor. Para ne mutluluğun tek kaynağı ne de bütün sorunların çözümüdür; çoğu zaman sevgi, güvenlik, başarı ya da değer görme ihtiyacının simgesine dönüşmektedir. Yazar, bireyin irrasyonel para inançlarını sorgulamasını, ekonomik kararlarını kişisel değerleriyle uyumlu hâle getirmesini ve aile içinde para üzerine açık iletişim kurmasını öneriyor. Böylece kitap, parayı yalnızca ekonomik yaşamın değil, benlik, aile ve toplumsal ilişkilerin merkezinde yer alan güçlü bir psikolojik gösterge olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Thierry Gallois — Paranın Psikolojisi
Çeviren: Şeyma Gümüş • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 184 sayfa • 2026

Haluk Gerger — Sovyetler Birliği’nin Çöküşü (2026)

Haluk Gerger’in ‘Sovyetler Birliği’nin Çöküşü’ adlı çalışması, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını yalnızca Gorbaçov ve Yeltsin dönemindeki gelişmelerle açıklayan yaygın yaklaşımı sorgulayarak, çözülüşün köklerini Sovyet sisteminin daha erken tarihsel evrelerinde arayan kapsamlı bir inceleme. Yazar, özellikle Stalin döneminde biçimlenen siyasal, ekonomik ve toplumsal yapıların sonraki krizlerin temelini nasıl hazırladığını tartışırken, Sovyet deneyimini yalnızca tarihsel bir olay olarak değil, sosyalizm, devlet, bürokrasi, sınıf ve iktidar üzerine süregelen teorik tartışmalar açısından da yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Kitap, bu amacı doğrultusunda okuru kronolojik bir tarih anlatısından ziyade “geriye doğru iz süren” analitik bir yönteme davet ediyor. İlk bölümde Yeni Ekonomik Politika (NEP), Lenin sonrası iktidar mücadeleleri, kolektivizasyon ve zorunlu sanayileşme süreçleri üzerinden Sovyet modernleşmesinin ekonomik ve siyasal temelleri inceleniyor. Bu dönüşümlerin yalnızca üretim ilişkilerini değil, devlet yapısını, sınıf ilişkilerini ve Marksist kuramın temel kavramlarını da nasıl yeniden biçimlendirdiği ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

İzleyen bölümlerde Stalin döneminde kurumsallaşan devlet yapısı, bürokratik örgütlenme, parti-devlet ilişkileri, ulus politikaları ve siyasal şiddet mekanizmaları çözümlemenin merkezine yerleşiyor. Kitap, “işçi devleti” söyleminden “halk devleti” anlayışına geçişi, yeni yönetici kadroların oluşumunu, devlet terörünü, ayrıcalıklı bürokratik katmanların yükselişini ve bunların Sovyet sisteminin iç dinamiklerini nasıl dönüştürdüğünü inceliyor. Böylece çöküşün yalnızca ekonomik sorunların değil, uzun yıllar boyunca biriken siyasal ve toplumsal çelişkilerin sonucu olduğu savunuluyor.

Eserin son bölümü ise sınıflaşma, mülkiyet ilişkileri, devletin ekonomik rolü ve Sovyet toplumunda ortaya çıkan yeni toplumsal tabakalaşma biçimlerini tartışıyor. Asya Tipi Üretim Tarzı, devlet mülkiyeti, sömürü mekanizmaları ve sınıf oluşumu gibi teorik başlıklar üzerinden Sovyet sisteminin içsel dönüşümü analiz edilirken, sonunda yaşanan kriz ve çözülüş bu uzun tarihsel sürecin bir sonucu olarak değerlendiriliyor. Böylece kitap, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını tek tek liderlerin hatalarıyla değil, sistemin kuruluşundan itibaren şekillenen yapısal dinamiklerle açıklamaya çalışıyor.

Önsözde Haluk Gerger, çalışmasının amacının kesin doğrular sunmak değil, eleştirel düşünmeyi ve demokratik tartışmayı geliştirmek olduğunu özellikle vurguluyor. Marx’ın bilim anlayışına yaslanarak hazır reçeteler üretmek yerine tarihsel deneyimin eleştirel analizini hedeflediğini belirten yazar, Sovyet deneyimini ideolojik önyargılardan uzak, Marksist bir perspektifle yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor. Ona göre sosyalizmin geleceğine ilişkin sağlıklı bir tartışma, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü romantize etmeden ya da şeytanlaştırmadan, tarihsel gerçekliği bütün karmaşıklığıyla anlamaya bağlıdır. Bu yönüyle eser, yalnızca Sovyet tarihini açıklamaya çalışan bir araştırma değil; sosyalist düşüncenin geçmişiyle hesaplaşmasını ve geleceğini yeniden düşünmesini amaçlayan kapsamlı bir eleştirel inceleme niteliği taşıyor.

Haluk Gerger — Sovyetler Birliği’nin Çöküşü: Geriye Doğru Bir İz Sürme
• Yordam Kitap
Siyaset • 576 sayfa • 2026