Feride Aksu Tanık — Gizil Nekropolitika (2026)

Feride Aksu Tanık ‘Gizil Nekropolitika’ adlı bu çalışmasında salgın hastalıkları yalnızca tıbbi ya da biyolojik olaylar olarak değil, küresel güç ilişkilerinin ve kapitalist düzenin ürettiği siyasal sonuçlar olarak inceliyor. Kitap, sömürgecilik tarihinden günümüz pandemilerine uzanan çizgide yaşamın ve ölümün nasıl eşitsiz biçimde dağıtıldığını araştırıyor. Böylece salgınların yalnızca virüslerin yayılmasıyla değil, ekonomik ve siyasal yapıların işleyişiyle de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Yazar, sömürgeci tıbbın tarihsel mirasını merkeze alarak modern sağlık sistemlerinin tarafsız ve evrensel yapılar olmadığına dikkat çekiyor. Sömürge dönemlerinde sağlık politikalarının çoğu zaman yerel halkların ihtiyaçlarından çok imparatorlukların çıkarlarına hizmet ettiğini gösteriyor. Bu mirasın günümüzde farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğünü savunan yazar, küresel sağlık alanındaki eşitsizliklerin tarihsel köklerini görünür kılıyor.

Eserin temel kavramlarından biri olan “gizil nekropolitika”, hangi yaşamların korunmaya değer görüldüğü ve hangi yaşamların gözden çıkarılabilir kabul edildiği sorusuna odaklanıyor. AIDS ve COVID-19 örnekleri üzerinden ilerleyen analiz, pandemilerin etkilerinin toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmadığını gösteriyor. Yoksul ülkeler, emekçi sınıflar ve kırılgan topluluklar salgınların sonuçlarıyla çok daha ağır biçimde karşılaşırken, küresel güç merkezleri bu eşitsizliği yeniden üreten mekanizmalar kuruyor.

Kitap, özellikle aşı ve ilaç politikalarına dikkat çekiyor. Kamu kaynaklarıyla desteklenen bilimsel araştırmaların sonuçlarının patent sistemleri aracılığıyla özel şirketlerin denetimine girmesi, sağlık alanında ciddi bir adaletsizlik yaratıyor. Böylece insan yaşamını korumaya yönelik bilgi ve teknolojiler, kamusal ihtiyaçlardan çok kâr mantığına göre dağıtılıyor. Yazar, bu durumun yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını, aynı zamanda yaşam hakkını belirleyen siyasal bir tercih olduğunu vurguluyor.

Tanık’a göre aşı emperyalizmi, küresel eşitsizliğin en görünür örneklerinden biri. Salgın dönemlerinde bazı ülkeler ihtiyaçlarının çok üzerinde aşı stoklayabilirken, birçok toplum temel sağlık araçlarına erişemedi. Sonuç olarak hastalıkların ve ölümlerin dağılımı biyolojik zorunluluklarla değil, uluslararası sistemin güç dengeleriyle belirleniyor. Kitap, kapitalizm ile küresel sağlık politikaları arasındaki ilişkiyi bu çerçevede ele alarak, pandemilerin aynı zamanda bir sınıf ve iktidar meselesi olduğunu savunuyor.

‘Gizil Nekropolitika’, günümüz dünyasını şekillendiren sağlık krizlerini sömürgecilik, kapitalizm ve emperyalizm ekseninde yeniden değerlendiren önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor. Feride Aksu Tanık, salgınların ardındaki yapısal nedenleri görünür kılarken, okuru yalnızca mevcut düzeni anlamaya değil, yaşamı ve sağlığı piyasa mantığının dışına çıkaracak alternatifleri düşünmeye de çağırıyor. Bu yönüyle kitap, pandemileri tıbbi bir olayın ötesinde, çağımızın temel siyasal ve etik sorunlarından biri olarak yorumluyor.

Feride Aksu Tanık — Gizil Nekropolitika: Sömürgecilik, Pandemiler ve Aşı Emperyalizmi
• Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 224 sayfa • 2026

Kolektif — At Ansiklopedisi (2026)

‘At Ansiklopedisi’, insanlık tarihinin açık ara en önemli hayvanlarından biri olan atı biyolojik, tarihsel ve kültürel boyutlarıyla ele alan kapsamlı bir başvuru kaynağı. Kitap, atların yalnızca ulaşım, savaş ya da tarım alanlarında kullanılan hayvanlar olmadığını; insan uygarlığının gelişiminde belirleyici rol oynayan canlılar olduğunu gösteriyor. At ile insan arasındaki binlerce yıllık ilişkiyi inceleyerek bu bağın toplumları, ekonomileri ve kültürleri nasıl şekillendirdiğini açıklıyor.

‘At Ansiklopedisi’ (‘The Horse Encyclopedia’), atların evrimsel kökenlerinden başlayarak günümüzdeki çeşitliliğine uzanan geniş bir perspektif sunuyor. Yabani atlardan evcilleştirme süreçlerine, farklı coğrafyalarda ortaya çıkan soy hatlarından modern yetiştiricilik uygulamalarına kadar uzanan gelişimi ayrıntılı biçimde ele alıyor. Atların çevresel koşullara uyum sağlayarak nasıl farklı özellikler kazandığını ve bunun çeşitli ırkların ortaya çıkışındaki etkisini inceliyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri at anatomisine ayrılıyor. İskelet yapısından kas sistemine, duyularından hareket kabiliyetine kadar birçok konu sade ve anlaşılır bir biçimde açıklanıyor. Atların hız, dayanıklılık ve çeviklik gibi özelliklerinin biyolojik temelleri gösterilirken sağlık, bakım ve beslenme konularına da geniş yer veriliyor. Böylece atların fiziksel ihtiyaçlarını anlamanın, onların refahını sağlamadaki önemine dikkat çekiliyor.

Eserde dünya genelinde tanınan 150’den fazla at ve midilli ırkı tanıtılıyor. Her ırkın kökeni, fiziksel özellikleri, karakter yapısı ve kullanım alanları ele alınıyor. Arap atından İngiliz safkanına, Shetland midillisinden ağır yük çekme amacıyla yetiştirilen büyük cinslere kadar uzanan çeşitlilik, at dünyasının ne kadar zengin olduğunu ortaya koyuyor. Irklar arasındaki farklılıklar yalnızca görünüş açısından değil, tarihsel işlevleri ve yetiştirildikleri toplumsal koşullar bakımından da değerlendiriliyor.

Kitap, atların sanat, mitoloji ve kültürdeki yerini de inceliyor. Tarih boyunca güç, özgürlük, asalet ve kahramanlık gibi kavramlarla ilişkilendirilen atların resimlerde, heykellerde, edebiyatta ve halk anlatılarında nasıl temsil edildiğini gösteriyor. Böylece atın yalnızca biyolojik bir tür değil, insan hayal gücünü ve sembolik dünyasını derinden etkileyen bir figür olduğu vurgulanıyor.

Kitap aynı zamanda spor ve binicilik dünyasına da ışık tutuyor. Yarışlardan engel atlamaya, dayanıklılık yarışlarından geleneksel binicilik uygulamalarına kadar farklı disiplinlerin gelişimini ele alıyor. Atların insanlarla kurduğu işbirliğinin zaman içinde nasıl değiştiğini ve günümüzde hangi biçimlerde sürdüğünü açıklıyor.

Alanındaki en kapsamlı eserlerden biri kabul edilen ‘At Ansiklopedisi’, atların biyolojisini, tarihini, kültürel önemini ve çeşitliliğini tek bir çatı altında birleştiriyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca at meraklılarına değil, insan ile hayvan arasındaki uzun ve karmaşık ilişkiyi anlamak isteyen herkese geniş bir bakış açısı sunuyor.

Kolektif — At Ansiklopedisi
Çeviren: Ceren Can Aydın • Alfa Yayınları
Ansiklopedi • 360 sayfa • 2026

Tim Ingold — Yapmak (2026)

Tim Ingold, ‘Yapmak’ adlı eserinde antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığı ortak bir düşünme ve üretme alanının farklı biçimleri olarak yorumluyor. Kitabın temel iddiası, bilginin yalnızca kuramsal düşünceyle değil, yapma süreçleri içinde oluştuğu fikrine dayanıyor. Ingold’a göre insan, dünyayı önce zihninde tasarlayıp sonra ona biçim veren bir varlık değil; malzemeler, çevre ve diğer canlılarla etkileşim kurarken öğrenen bir canlı olarak var oluyor. Bu nedenle düşünmek ve yapmak birbirinden ayrılmıyor; insan yaparken düşünüyor, düşünürken de dönüşüyor.

‘Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık’ (‘Making: Anthropology, Achaeology, Art and Architecture’), akademide yaygın olan teori-pratik ayrımını eleştiriyor. Antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığın değeri, dünyayı dışarıdan açıklamalarında değil, onunla birlikte hareket etmelerinde yatıyor. Bir zanaatkârın malzemeyle kurduğu ilişki nasıl karşılıklıysa, araştırmacının bilgiyle ilişkisi de aynı şekilde gelişiyor. Öğrenme, hazır bilgileri aktarmaktan çok deneyim içinde yön bulmayı gerektiriyor. Bu yaklaşım, eğitimi de tek yönlü bilgi aktarımı olmaktan çıkarıp ortak bir araştırma ve keşif süreci olarak yeniden tanımlıyor.

Kitabın merkezindeki kavram mütekabiliyet. Ingold, yapma eylemini insanın edilgen maddeler üzerinde hâkimiyet kurması şeklinde tanımlamaz. Ona göre üretim, yapan kişi ile malzemeler arasında gelişen canlı bir karşılaşma. Ahşap, taş, toprak, lif ya da metal yalnızca biçim verilen nesneler değil; sürece kendi özellikleriyle katılan etkin unsurlar olarak önem kazanıyor. Ortaya çıkan ürün de tek taraflı bir tasarımın değil, bu karşılıklı ilişkinin sonucu oluyor. Bu nedenle yaratıcılık, önceden belirlenmiş bir planın uygulanmasından çok, süreç içinde ortaya çıkan imkânlara yanıt vermeyi içeriyor.

İngold ayrıca nesnelerden çok malzemelerin yaşamına odaklanıyor. Dünya tamamlanmış objelerden değil, sürekli akış halindeki süreçlerden oluşuyor. İnsanlar da bu akışın dışında duran varlıklar değil; yollar, izler ve ilişkiler boyunca hareket eden canlılar olarak yaşamlarını sürdürüyor. Böylece insan ile çevre arasındaki sınırlar daha geçirgen hale geliyor. Kitap, insanı doğadan ayrı ve üstün gören modern anlayışa güçlü bir eleştiri getiriyor.

Türkçe baskıya yazdığı önsözde Ingold, kitabın yayımlanmasından sonra ortaya çıkan tartışmaları değerlendiriyor. “Yapmak” kavramının farklı alanlarda yaygınlaştığını, ancak amacının tüm zanaatları tek bir başlık altında toplamak olmadığını vurguluyor. Yeni materyalizm, eğitim felsefesi ve yapay zekâ tartışmalarına değinerek, insanlığın geleceği açısından el ve ses gibi temel becerilerin önemini koruduğunu savunuyor. Dijital teknolojilerin yükselişine rağmen insan deneyiminin hâlâ maddi dünyayla doğrudan temas içinde şekillendiğini hatırlatıyor.

‘Yapmak’, çağdaş antropolojinin en etkili eserlerinden biri olarak bilgi üretimini yaşamın içindeki yaratıcı süreçlerle birlikte düşünmeye çağırıyor. Ingold, insanın dünyayı yapan değil, dünya ile birlikte oluşan bir varlık olduğunu gösterirken antropoloji, sanat, mimarlık ve arkeoloji arasında yeni köprüler kuruyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca akademik disiplinleri değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi de yeniden düşünmeye davet ediyor.

Tim Ingold — Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık
Çeviren: Mehmet Doğan • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 192 sayfa • 2026

Aybars Yanık — Zalimin Zulmü Varsa (2026)

Aybars Yanık, ‘Zalimin Zulmü Varsa’ adlı çalışmasında popülizmi yalnızca seçimler, partiler ya da liderler üzerinden açıklayan yaklaşımların yetersiz kaldığını savunuyor. Yazara göre popülizm, sadece siyasal kurumlarda değil, gündelik hayatta, dizilerde, filmlerde ve dijital kültürde de üretiliyor. Bu nedenle kitabın odağında “hissedilen popülizm” yer alıyor. Yanık, insanların siyasal dünyayı nasıl algıladığını anlamak için popüler kültürde dolaşıma giren kahraman, anti-kahraman ve kurtarıcı figürlerine bakmanın gerekli olduğunu gösteriyor.

Kitap ilk olarak popülizm kavramının etrafındaki tartışmaları ele alıyor. Popülizmin çoğu zaman yalnızca olumsuz bir siyasal sapma gibi değerlendirildiğini, bu yüzden toplumsal karşılığının yeterince anlaşılamadığını ileri sürüyor. Kavramın tanımı üzerindeki anlaşmazlıkları inceleyen yazar, popülizmi yalnızca siyasal elitlerin diliyle değil, toplumun duygusal ve kültürel deneyimleriyle birlikte düşünmek gerektiğini söylüyor. Böylece popülizmin neden geniş kitlelerde karşılık bulduğunu açıklamaya çalışıyor.

Eserin merkezinde popüler kültür ile siyaset arasındaki ilişki yer alıyor. Yanık, özellikle çatışma üzerine kurulu antagonist siyasal mantığın popüler anlatılarda nasıl görünür hâle geldiğini inceliyor. Bu mantıkta toplum “biz” ve “onlar” şeklinde iki karşıt kampa ayrılıyor. Adalet talebi ise çoğu zaman hukuki süreçlerden çok intikam duygusuyla birleşiyor. Dizilerde ve filmlerde ortaya çıkan anti-kahraman figürleri, tam da bu noktada önem kazanıyor. Sistem tarafından dışlanmış ya da mağdur edilmiş karakterler, kuralları ihlal ederek adalet dağıtan kişiler olarak sunuluyor. Böylece seyirci, kurumsal çözümler yerine bireysel hesaplaşmalara yönelen bir adalet anlayışıyla karşılaşıyor.

Yazar, Şahsiyet ve Joker gibi örnekler üzerinden toplumun vicdanı rolüne soyunan karakterleri değerlendiriyor. Bu figürler, mevcut düzene yönelik öfkeyi temsil ediyor ve geniş kitlelerin biriken memnuniyetsizliğini görünür kılıyor. Onların cazibesi, yalnızca isyan etmelerinden değil, susturulmuş ya da dikkate alınmamış kesimlerin sesi olarak algılanmalarından kaynaklanıyor. Kitap, popüler kültürdeki bu anlatıların siyasal alandaki eğilimlerle güçlü bağlar kurduğunu ortaya koyuyor.

Son bölümde Aybars Yanık, bu tartışmayı Türkiye bağlamına taşıyor. Özellikle Sedat Peker fenomeni üzerinden, toplumun neden kurtarıcı ya da kahraman figürlere yöneldiğini sorguluyor. Siyasal temsil mekanizmalarına duyulan güvensizliğin arttığı dönemlerde, bazı kişiler baskı altında kaldığını düşünen toplumsal kesimlerin sözcüsü olarak görülüyor. Kitaba göre bu durum, modern siyasetin giderek daha fazla semboller, performanslar ve duygular üzerinden işlediğini gösteriyor.

‘Zalimin Zulmü Varsa’, popülizmi yalnızca siyaset biliminin sınırları içinde ele almak yerine kültürel imgeler, anlatılar ve duygular üzerinden yorumlayan özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor. Aybars Yanık, adalet arayışı ile intikam arzusu arasındaki gerilimi görünür kılarken, günümüz toplumlarının neden sürekli yeni kahramanlar üretmeye ihtiyaç duyduğunu da tartışıyor. Bu yönüyle kitap, popüler kültürün siyasal hayatı nasıl şekillendirdiğini anlamak isteyenler için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Aybars Yanık — Zalimin Zulmü Varsa: Popüler Kültür ve Siyaset
• İletişim Yayınları
Siyaset • 159 sayfa • 2026

Mark Doel — Sosyal Hizmet Nedir? (2026)

Mark Doel’in bu çalışması, sosyal hizmet alanını tarihsel kökenleri, etik ilkeleri ve toplumsal işlevleriyle ele alan kapsamlı bir çalışma. ‘Sosyal Hizmet Nedir? (‘What is Social Work?’), sosyal hizmetin medyada çizilen dar ve olumsuz imajın ötesine geçtiğini göstererek, bu alanın eşitsizlik, yoksulluk, dışlanma ve kırılganlıklarla mücadelede oynadığı rolü inceliyor.

Kitap, sosyal hizmetin ortaya çıkışını sanayileşme, kentleşme ve sosyal reform hareketleriyle ilişkilendiriyor. Yardım faaliyetlerinden profesyonel bir mesleğe dönüşen sosyal hizmetin nasıl kurumsallaştığını açıklarken, bireysel sorunlarla toplumsal koşullar arasındaki bağlantıyı vurguluyor.

Eserin merkezindeki sorulardan biri, sosyal hizmetin yardım mı yoksa denetim mi işlevi gördüğü meselesi. Yazar bu ikiliği basit karşıtlıklar üzerinden değerlendirmiyor. Sosyal hizmet uzmanlarının kimi zaman koruma, yönlendirme ve müdahale görevleri üstlendiğini kabul ederken, temel amacın bireylerin güçlenmesini sağlamak olduğunu savunuyor.

Kitap boyunca çocuk koruma hizmetlerinden yaşlı bakımına, ruh sağlığı çalışmalarından engellilik alanına kadar farklı uygulama örnekleri ele alınıyor. Mark Doel kitap boyunca; sosyal hizmet uzmanlarıyla yolu kesişen farklı yaş, cinsiyet ve sosyal gruptan gerçek insanların (müracaatçıların) ağzından yazılmış hikayelere yer veriyor. Kitap, “insanlar sosyal hizmet uzmanlarıyla karşılaştıklarında ne hisseder?” sorusunun peşinden gidiyor. Ayrıca sosyal hizmet ile sosyal politika arasındaki bağ inceleniyor; sosyal sorunların yalnızca bireysel müdahalelerle değil, kamusal politikalar aracılığıyla da ele alınması gerektiği gösteriliyor.

Doel, sosyal hizmet uzmanlarının günlük deneyimlerine de yer veriyor. Bu mesleği seçen kişilerin motivasyonlarını, karşılaştıkları etik ikilemleri ve çalışma koşullarını tartışırken sosyal hizmetin insani yönünü görünür kılıyor. Küreselleşme, göç ve uluslararası işbirliği gibi güncel konular üzerinden sosyal hizmetin ulusal sınırları aşan bir boyut kazandığını da değerlendiriyor.

‘Sosyal Hizmet Nedir?’, sosyal adalet düşüncesini merkeze alıyor. Kitap, sosyal hizmetin yalnızca yardım dağıtan bir mekanizma olmadığını; bireylerin haklarını koruyan, toplumsal eşitsizlikleri görünür kılan ve daha kapsayıcı bir toplumun kurulmasına katkı sunan önemli bir meslek olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle alana yeni girenler için güçlü bir rehber işlevi görüyor. Alanın temel tartışmalarını anlaşılır biçimde aktarıyor…

Mark Doel — Sosyal Hizmet Nedir?
Çeviren: M. Taha Tunç • Nika Yayınevi
İnceleme • 235 sayfa • 2026

James Barr — Çölün Efendileri (2026)

James Barr’ın bu çalışması, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Orta Doğu’nun kaderini belirleyen güç mücadelesini alışılmış anlatılardan farklı bir çerçevede ele alıyor. Yaygın kabul, Britanya İmparatorluğu’nun bölgedeki hâkimiyetinin Arap milliyetçiliğinin yükselişiyle sona erdiği yönündeyken, Barr bu gerilemenin arkasındaki asıl dinamiğin Amerika Birleşik Devletleri olduğunu savunuyor. ‘Çölün Efendileri’ (‘Lords of the Desert’), savaş yıllarından 1967’de Britanya’nın Aden’den çekilişine kadar uzanan dönemi, iki müttefik arasında yürütülen sert bir rekabet olarak yorumluyor.

Yazar, 1945 sonrasında Britanya’nın Filistin, Ürdün, Irak, Körfez ve Süveyş hattında hâlâ belirleyici bir güç olduğunu gösteriyor. Ancak savaşın ardından dengeler değişti. Amerika ekonomik ve askerî kapasitesiyle yükselirken, Britanya imparatorluk mirasını korumaya çalıştı. Petrol kaynakları, ticaret yolları ve stratejik geçiş noktaları iki devlet arasında mücadele alanına dönüştü. Barr, diplomatik açıklamaların ardında çoğu zaman güvensizlik ve nüfuz savaşlarının bulunduğunu ortaya koyuyor.

Kitabın merkezinde Filistin meselesi, İsrail’in kuruluşu, İran’daki Musaddık hükümeti, Süveyş Krizi ve Arap dünyasında yükselen siyasal hareketler yer alıyor. Barr’a göre Washington ile Londra birçok konuda aynı safta görünse de çıkarları sık sık çatışıyor. Amerikan yöneticileri Britanya’nın sömürgeci mirasını aşılması gereken bir engel olarak görürken, Britanyalı karar alıcılar Amerikan müdahalelerini kendi konumlarını zayıflatan hamleler olarak değerlendiriyor. Bu nedenle iki ülke zaman zaman aynı müttefikleri destekliyor, zaman zaman da birbirlerinin planlarını boşa çıkarmaya çalışıyor.

Eser, devletler arası ilişkilerin yanı sıra casusluk faaliyetlerini ve gizli operasyonları da anlatıyor. Arşiv belgeleri ile kişisel günlüklerden yararlanan Barr, diplomatları ve istihbarat görevlilerini hikâyenin merkezine yerleştiriyor. Böylece jeopolitik dönüşümlerin yalnızca ideolojilerle değil, hatalar ve yanlış hesaplarla da şekillendiğini gösteriyor.

Kitabın iddiası, modern Orta Doğu’nun oluşumunu Soğuk Savaş anlatısından çok Anglo-Amerikan rekabeti üzerinden açıklaması. Eser, Britanya’nın gerileyişini Amerika’nın yükselişini birlikte inceleyerek modern Orta Doğu’yu anlamak için güçlü bir tarihsel çerçeve sunuyor.

James Barr — Çölün Efendileri: Britanya ile Amerika’nın Orta Doğu’da Hakimiyet Mücadelesi
Çeviren: İrem Sağlamer • Pegasus Yayınları
Tarih • 536 sayfa • 2026

Kolektif — Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı (2026)

‘Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı’, Türkiye’de uzun yıllardır süren Kemalizm ve post-Kemalizm tartışmalarını yeni bir aşamaya taşıyan kolektif bir çalışma. Derleme, Kemalizme yönelik eleştirilerin bütünüyle geçersizleştiğini savunmuyor; aksine bu eleştirilerin eksik, indirgemeci ya da genelleyici yanlarını sorgulayarak daha derinlikli bir değerlendirme zemini kuruyor. Böylece kitap, Kemalizmi savunmak ile onu kategorik biçimde reddetmek arasındaki kutuplaşmayı aşmayı hedefleyen bir “eleştirinin eleştirisi” girişimi niteliğinde.

Eserin temel kavramı olan post-post-Kemalizm, Cumhuriyet tarihini yalnızca Kemalist ya da post-Kemalist merceklerden okumaya karşı çıkıyor. Yazarlara göre Türkiye’nin siyasal ve toplumsal deneyimi, bu iki yaklaşımın sınırlarını aşan daha çoğulcu ve karmaşık analizlere ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle kitap, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni düşünme biçimlerinin mümkün olup olmadığını sorguluyor. Amaç geçmişe dönük kesin hükümler vermekten çok, Cumhuriyet mirasının farklı yönlerini yeniden değerlendirecek eleştirel bir çerçeve oluşturuyor.

Derlemede yer alan makaleler, bu tartışmayı farklı alanlara taşıyor. Sol Kemalizmin tarihsel çelişkileri, devletçilik anlayışının toplumsal ve siyasal sonuçları, sivil Atatürkçülük olgusu, toplumsal cinsiyet rejimi ve feminist tarih yazımı gibi başlıklar Kemalizmin yalnızca bir siyasal ideoloji değil, geniş bir toplumsal deneyim olarak incelenmesini sağlıyor. Böylece Cumhuriyet’in modernleşme projesinin hem özgürleştirici hem de sınırlandırıcı yönleri birlikte ele alınıyor.

Kitapta özellikle Kürt meselesi ve demokrasi tartışmaları önemli bir yer tutuyor. Bazı yazarlar, Kemalizm eleştirilerinin bu alanlarda yeterince derinleşemediğini savunurken, bazıları da post-Kemalist yaklaşımın otoriterlik eleştirisini zaman zaman yüzeyselleştirdiğini öne sürüyor. Bu nedenle eser, Türkiye’de devlet, vatandaşlık ve ulusal kimlik ilişkilerinin yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguluyor. Cumhuriyet tarihinin yalnızca ilerleme ya da baskı anlatılarıyla açıklanamayacak kadar karmaşık olduğunu göstermeye çalışıyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de post-post-Kemalizm kavramının kendisini tartışma konusu hâline getirmesi. Derlemede yer alan bazı metinler bu yaklaşımı desteklerken, bazıları kavramın teorik sınırlarını ve eksiklerini sorguluyor. Böylece eser, ortak bir görüş üretmekten çok canlı bir entelektüel tartışma zemini yaratıyor. Bu yönüyle kitap, Türkiye düşünce hayatında Kemalizm etrafında oluşan yerleşik kalıpları yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Sonuç olarak ‘Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı’, Cumhuriyet tarihini ne kutsayan ne de bütünüyle mahkûm eden bir perspektif geliştiriyor. Kemalizm ile post-Kemalizm arasındaki uzun süreli gerilimi aşmaya çalışırken, demokrasi, çoğulculuk ve eleştirel düşünce ekseninde yeni sorular ortaya atıyor. Eser, Türkiye’nin modernleşme deneyimini daha nüanslı biçimde anlamak isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı.

Özgür Emrah Gürel ve Tanıl Bora’nın derledikleri kitapta onların yanında İlker Aytürk, Özgür Umut Baz, Selin Çağatay, Menderes Çınar, Özgür Sevgi Göral, Ahmet İnsel, Levent Köker, İlkim Okyar, Ömer Turan, Reyhan Ünal ve Kerem Ünüvar’ın katkıları yer alıyor.

Kolektif — Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı: Post-Post-Kemalizm Tartışmaları
Derleyen: Özgür Emrah Gürel, Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Siyaset • 328 sayfa • 2026

Leila Ahmed — İslam’da Kadın ve Kadının Toplumsal Konumu (2026)

Leila Ahmed’in bu eseri, İslam ile kadın arasındaki ilişkinin tarih boyunca nasıl şekillendiğini inceleyen öncü bir çalışma. Ahmed, kadınların konumunu yalnızca dinî metinler üzerinden değerlendirmiyor; İslam öncesi Ortadoğu toplumlarından başlayarak siyasal, kültürel ve toplumsal dönüşümler içinde ele alıyor. Böylece günümüzde sıkça tekrarlanan “İslam kadınları baskılar mı?” sorusunu tarihsel bağlamı içinde yeniden tartışmaya açıyor.

‘İslam’da Kadın ve Kadının Toplumsal Konumu’ (‘Women and Gender in Islam’), İslam’ın ortaya çıktığı dönemde kadınların durumunu anlamak için önce Antik Yakındoğu ve Akdeniz dünyasına yöneliyor. Ahmed, patriyarkal yapıların İslam’dan çok önce var olduğunu, kadınların kamusal hayattan dışlanması ve erkek egemenliğinin birçok kültürde köklü biçimde yerleştiğini gösteriyor. Bu çerçevede İslam’ın ilk yıllarındaki bazı düzenlemelerin kadınların konumunda belirli iyileşmeler sağladığını, ancak bu gelişmelerin zamanla farklı tarihsel koşullar içinde yeniden yorumlandığını savunuyor.

Eserin önemli bölümlerinden biri Hz. Muhammed dönemi ile sonraki İslam imparatorlukları arasındaki farklara ayrılıyor. Ahmed’e göre erken dönem İslam’ın görece eşitlikçi eğilimleri, özellikle Abbasi döneminde gelişen hukuk ve devlet yapıları içinde farklı bir yön kazanıyor. Kadınların toplumsal görünürlüğü azalırken, örtünme ve cinsiyet ayrımı gibi uygulamalar dinî bir zorunluluktan çok aristokratik ve siyasal kültürlerin etkisiyle yaygınlaşıyor. Böylece İslam toplumlarında kadınlara ilişkin birçok uygulamanın doğrudan vahiyden değil, tarihsel süreçlerden kaynaklandığı ortaya konuyor.

Kitap ayrıca sömürgecilik ve modernleşme dönemlerine de odaklanıyor. Özellikle 19. ve 20. yüzyıl Mısır’ında kadın meselesinin hem yerel reformcular hem de Batılı güçler tarafından siyasal bir tartışma alanına dönüştürüldüğünü inceliyor. Ahmed, kadın hakları söyleminin zaman zaman sömürgeci müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanıldığını, buna karşılık Müslüman toplumların da kendi iç reform arayışlarını geliştirdiğini anlatıyor. Böylece kadın sorunu yalnızca dinî değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir mücadele alanı olarak değerlendiriliyor.

Leila Ahmed’in çalışması, İslam ile kadın arasındaki ilişkiyi basit karşıtlıklar üzerinden açıklamayı reddediyor. Kadınların tarih boyunca yaşadığı deneyimlerin, kutsal metinlerin yorumlarıyla toplumsal koşulların etkileşiminden doğduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, İslam tarihi, feminizm ve toplumsal cinsiyet çalışmaları arasında köprü kuran önemli bir kaynak niteliği taşıyor. Kitabın en güçlü katkısı, kadınların İslam dünyasındaki konumunu değişmez bir kader olarak değil, tarih boyunca dönüşen ve yeniden şekillenen bir olgu olarak ele alması.

Leila Ahmed — İslam’da Kadın ve Kadının Toplumsal Konumu
Çeviren: Hale Akay • Minotor Kitap
Kadın • 480 sayfa • 2026

Servet Gün — Türkiye’nin Refah Rejimi (2026)

Servet Gün, ‘Türkiye’nin Refah Rejimi’ adlı çalışmasında AKP döneminin sosyal politika anlayışını, yalnızca yoksullukla mücadele eden teknik bir kamu politikası olarak değil, aynı zamanda siyasal iktidarın toplumsal meşruiyetini üreten temel mekanizmalardan biri olarak inceliyor. Kitap, 2002 sonrasında uzun süre devam eden siyasal istikrarın ardındaki dinamikleri araştırırken, ekonomik büyüme, ideolojik söylem ya da liderlik kadar sosyal yardımların da belirleyici bir rol oynadığını gösteriyor. Böylece refah politikaları ile siyasal iktidarın sürekliliği arasındaki ilişkiyi merkeze alan kapsamlı bir analiz sunuyor.

Eserde, AKP’nin sosyal yardım uygulamalarının kökenleri yerel yönetim deneyimlerine kadar götürülüyor. Belediyecilik döneminde geliştirilen yardım ağlarının zamanla merkezi devlet mekanizmalarına taşındığı ve genişletildiği anlatılıyor. Bu süreçte sosyal yardımlar, yalnızca yoksulluğun etkilerini hafifletmeye yönelik araçlar olmaktan çıkıp devlet ile vatandaş arasında doğrudan ilişki kuran siyasal bir bağa dönüşüyor. Yardımların dağıtımı, vatandaşların gündelik yaşamında görünür bir devlet varlığı yaratırken, iktidarın toplumsal destek tabanını da güçlendiriyor.

Kitap, bu yapının arkasındaki düşünsel zemini neoliberalizm ile muhafazakâr-dindar hayırseverlik anlayışının birleşiminde buluyor. Bir yandan piyasacı politikalar uygulanıyor, kamusal hizmetler yeniden yapılandırılıyor ve emek piyasaları daha esnek hâle getiriliyor; diğer yandan ortaya çıkan sosyal maliyetler yardım mekanizmalarıyla telafi edilmeye çalışılıyor. Böylece yoksulluğu ortadan kaldırmayı hedefleyen hak temelli bir refah anlayışı yerine, ihtiyaç sahiplerine destek sunan ve büyük ölçüde yardım ilişkileri üzerinden işleyen farklı bir model ortaya çıkıyor.

Servet Gün, bu refah rejiminin yalnızca ekonomik değil aynı zamanda kültürel ve siyasal sonuçlar ürettiğini savunuyor. Sosyal yardımlar, vatandaşlık haklarının bir uzantısı olarak değil, çoğu zaman devletin koruyucu ve cömert yüzünün göstergesi olarak algılanıyor. Bu durum, yardım alan kesimlerle siyasal iktidar arasında karşılıklı bağlılık ilişkilerinin oluşmasına zemin hazırlıyor. Kitap, bu bağların nasıl kurulduğunu ve toplumsal rızanın üretiminde nasıl işlev gördüğünü ayrıntılı biçimde tartışıyor.

Eserin önemli vurgularından biri de klientelizm ve popülizm kavramları. Yazar, sosyal yardımların belirli siyasal iletişim stratejileriyle birleştiğinde güçlü bir hegemonya aracına dönüşebildiğini ileri sürüyor. Bu sayede iktidar, ekonomik eşitsizliklerin ve yapısal sorunların devam ettiği koşullarda bile geniş toplumsal destek üretmeyi başarıyor.

‘Türkiye’nin Refah Rejimi’, bu yönüyle Türkiye’de sosyal politika, siyaset ve neoliberal dönüşüm arasındaki ilişkileri inceleyen önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor; refah devletinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir kurum olduğunu göstermeye çalışıyor.

Servet Gün — Türkiye’nin Refah Rejimi: Siyasal Birikim Stratejisine Dönüşen Sosyal Politika
• Nika Yayınevi
İnceleme • 175 sayfa • 2026

Lisz Hirn — İnsan Nedir? (2026)

Lisz Hirn bu eserinde, felsefenin en eski sorularından birini günümüzün siyasal, teknolojik ve ekolojik krizleri ışığında yeniden ele alıyor. Kitap, insanın kendisini yüzyıllar boyunca evrenin merkezine yerleştiren anlayışını sorgularken, modern dünyanın temel varsayımlarını da mercek altına alıyor. Hirn’e göre insan, uzun süre akıl sahibi, doğaya egemen ve diğer canlılardan üstün bir varlık olarak tanımlandı. Ancak iklim krizi, pandemiler, savaşlar ve küresel eşitsizlikler bu üstünlük anlatısının sınırlarını görünür kıldı.

‘İnsan Nedir?’ (‘Der überschätzte Mensch’), Platon’dan Aristoteles’e, Descartes’tan Nietzsche’ye, Freud’dan Foucault’ya uzanan geniş bir düşünsel gelenek üzerinden insan kavramının tarihsel dönüşümünü inceliyor. Hirn, Batı düşüncesinin büyük bölümünde insanın akıl ve bilinç üzerinden tanımlandığını, hayvanların ise çoğu zaman aşağı bir konuma yerleştirildiğini gösteriyor. Buna karşılık modern biyoloji, etoloji ve nörobilim alanlarında ortaya çıkan bulguların insan ile diğer canlılar arasındaki sınırları giderek belirsizleştirdiğini vurguluyor. Böylece insanın benzersiz ve mutlak bir varlık olduğu fikri sorgulanmaya başladı.

Kitabın merkezindeki kavram “kırılganlık antropolojisi”. Hirn, insanı yalnızca düşünen ve yöneten bir özne olarak değil, aynı zamanda kırılgan, bağımlı ve sonlu bir canlı olarak değerlendiriyor. İnsan yaşamı doğumdan ölüme kadar başkalarına ihtiyaç duyuyor; hastalıklar, doğal afetler ve toplumsal krizler karşısında mutlak bir kontrol sahibi olamıyor. Bu nedenle insanın gücünü değil, kırılganlığını merkeze alan yeni bir düşünce biçiminin gerekli olduğunu ileri sürüyor.

Yazar ayrıca yapay zekâ, biyoteknoloji ve insan-sonrası kuramlar etrafında şekillenen güncel tartışmaları da ele alıyor. Teknolojik gelişmelerin insanın sınırlarını genişletme iddiası taşımasına rağmen, bu durumun insanın ne olduğu sorusunu daha da karmaşık hâle getirdiğini belirtiyor. İnsan bedeni, bilinci ve kimliği üzerine yürütülen müdahaleler, geleneksel hümanist anlayışın yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Sonuç olarak ‘İnsan Nedir?’, insanı yücelten klasik anlayışların ötesine geçerek daha mütevazı ve gerçekçi bir insan tasviri sunuyor. Hirn’e göre insanın değeri kusursuzluğundan değil, sınırlılıklarının farkına varabilmesinden kaynaklanıyor. Kitap, çağdaş felsefe ve etik tartışmalarına önemli katkılar sunarken, insan olmanın anlamını yeniden düşünmeye çağıran güçlü bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Lisz Hirn — İnsan Nedir?: Kırılganlığın Antropolojisi
Çeviren: Ebubekir Demir • Lejand Kitap
Felsefe • 124 sayfa • 2026