Barış Alp Özden — Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu (2026)

Barış Alp Özden’in bu çalışması, Türkiye işçi sınıfının ortaya çıkışını yalnızca sanayileşme ya da ekonomik dönüşüm üzerinden değil, gündelik yaşam, kültürel pratikler ve kolektif mücadele deneyimleri üzerinden yeniden değerlendiriyor. Eser, işçi sınıfının devlet politikalarının pasif bir ürünü olduğu ve haklarını yukarıdan verilen düzenlemelerle kazandığı yönündeki yerleşik tarih anlatısını sorgulayarak, işçilerin kendi siyasal ve toplumsal varlıklarını nasıl inşa ettiklerini gösteriyor.

‘Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu’ (‘Working Class Formation in Turkey’), İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1961’deki Saraçhane Mitingi’ne uzanan dönemi, Türkiye işçi hareketinin biçimlenme evresi olarak ele alıyor. Bu süreçte işçiler yalnızca fabrikalarda üretimin parçası değil; ortak deneyimler, dayanışma ağları ve mücadele pratikleri geliştiren toplumsal bir sınıf hâline geliyor. Böylece 1960’lardan sonra güç kazanacak sendikal ve siyasal hareketlerin kültürel ve örgütsel temellerinin bu dönemde atıldığı ortaya konuyor.

Özden’in yaklaşımının ayırt edici yönü, işçi sınıfını yalnızca işyeri üzerinden okumaması. İşçi mahalleleri, konut koşulları, sokaklar, kahvehaneler, sinema salonları, futbol tribünleri ve diğer gündelik yaşam mekânları, sınıf kimliğinin oluştuğu alanlar olarak inceleniyor. Fabrika kayıtlarının yanı sıra ulusal basın, sendika yayınları ve farklı arşiv kaynaklarından yararlanılarak işçilerin çalışma hayatı ile gündelik kültürü arasındaki bağ görünür kılınıyor.

Çalışma, grev hakkının henüz tanınmadığı yıllardaki emek mücadelelerine de özel önem veriyor. Resmî olarak grev kabul edilmeyen iş bırakmalar, toplu direnişler, işyeri anlaşmazlıkları ve farklı protesto biçimleri, işçilerin hak arama iradesinin ve kolektif örgütlenme deneyiminin göstergeleri olarak değerlendiriliyor. Böylece işçi hareketinin yalnızca yasal sendikal faaliyetlerden ibaret olmadığı, gündelik direniş pratikleriyle de şekillendiği ortaya konuyor.

Kitap aynı zamanda sınıf bilincinin ekonomik koşulların otomatik sonucu olmadığını savunuyor. Ortak çalışma deneyimleri, mahalle yaşamı, dil, kültür, dayanışma ilişkileri ve siyasal mücadeleler, işçi sınıfının kendisini ayrı bir toplumsal özne olarak kurmasında belirleyici rol oynuyor. Bu bakımdan eser, sınıf oluşumunu ekonomik olduğu kadar kültürel ve siyasal bir süreç olarak ele alıyor.

Sonuç olarak ‘Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu’, Türkiye işçi sınıfının tarihini gecikmiş bir modernleşme anlatısının ötesine taşıyarak, emekçilerin gündelik yaşam içinde geliştirdikleri dayanışma, mücadele ve örgütlenme biçimlerini merkeze alan kapsamlı bir inceleme. Çalışma, 1960’lar sonrasında güçlenecek işçi hareketinin tarihsel ve kültürel köklerini anlamak isteyenler için önemli bir başvuru niteliğinde.

Barış Alp Özden — Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu: Çalışma, Kültür, Gündelik Yaşamın Siyaseti, 1946-1962
• Koç Üniversitesi Yayınları
Tarih • 320 sayfa • 2026

Darshana M. Baruah — Hint Okyanusu’nda Güç Mücadelesi ve Yeni Dünya Düzeninin İnşası (2026)

Darshana M. Baruah’ın bu çalışması, küresel ticaret yollarının geçtiği bir deniz havzası olan Hint Okyanusu’nu, 21. yüzyılın jeopolitik rekabetini belirleyen en kritik stratejik alanlardan biri olarak ele alıyor. Yazar, büyük güç mücadelesinin artık yalnızca karalarda değil, denizlerde ve deniz altındaki altyapılarda şekillendiğini savunurken, deniz güvenliğinin dış politikanın merkezî unsurlarından biri hâline geldiğini gösteriyor.

‘Hint Okyanusu’nda Güç Mücadelesi ve Yeni Dünya Düzeninin İnşası’ (‘The Contest for the Indian Ocean and the Making of a New World Order’), önce Hint Okyanusu’nun coğrafi ve tarihsel önemini ortaya koyuyor. 17. yüzyıldaki sömürgeci deniz imparatorluklarından Soğuk Savaş dönemine uzanan süreçte okyanusun ticaret, enerji ve askerî üstünlük açısından neden vazgeçilmez olduğu açıklanıyor. Özellikle Avrupa imparatorluklarının yükselişinde deniz hâkimiyetinin oynadığı rol ile günümüzde Hint-Pasifik kavramının öne çıkışı arasında güçlü bir tarihsel süreklilik kuruluyor.

Baruah, Soğuk Savaş döneminde ABD’nin Diego Garcia üssü üzerinden geliştirdiği stratejiyi ayrıntılı biçimde inceliyor. Bu üs, yalnızca askerî bir tesis değil; Washington’un Hint Okyanusu’na yönelik uzun vadeli güvenlik yaklaşımının simgesi olarak değerlendiriliyor. Aynı zamanda Çin’in son yıllarda liman yatırımları, altyapı projeleri ve deniz gücünü artırmaya yönelik girişimleri de bölgedeki güç dengesini yeniden şekillendiren gelişmeler arasında ele alınıyor.

Eserin dikkat çekici yönlerinden biri, büyük devletlerin rekabetine odaklanmakla yetinmemesi. Maldivler, Mauritius, Sri Lanka ve diğer ada devletlerinin pasif oyuncular olmadığı; sınırlı kaynaklarına rağmen diplomasi, deniz yetki alanları ve jeostratejik konumları sayesinde büyük güçlerin politikalarını etkileyebildikleri gösteriliyor. Böylece uluslararası ilişkiler, yalnızca süper güçlerin rekabeti üzerinden değil, küçük devletlerin tercihleri ve hareket alanları üzerinden de okunuyor.

Kitap, deniz güvenliği kavramını geleneksel askerî çerçevenin ötesine taşıyor. Deniz korsanlığı, yasa dışı balıkçılık, iklim değişikliği, deniz iletişim hatlarının korunması, denizaltı kabloları ve derin deniz madenciliği gibi konuların artık güvenlik ve dış politika gündeminin ayrılmaz parçaları hâline geldiği vurgulanıyor. Yazar, geleceğin rekabetinin yalnızca savaş gemileriyle değil, okyanus tabanındaki altyapılar ve deniz kaynakları üzerinde de yaşanacağını ileri sürüyor.

Baruah’ın temel yaklaşımı, Hint Okyanusu’nu karaların uzantısı olarak değil, kendi dinamiklerine sahip bütüncül bir jeopolitik alan olarak değerlendirmek. Bu nedenle çalışma, Çin-ABD rekabetini merkeze alan dar bir analiz yerine Hindistan, Japonya, Avustralya, Avrupa devletleri ve ada ülkelerini kapsayan çok aktörlü bir güvenlik perspektifi geliştiriyor. Tarihsel örnekleri güncel gelişmelerle birleştirerek deniz gücü, dış politika ve küresel düzen arasındaki ilişkiyi geniş bir çerçevede inceliyor.

Sonuç olarak ‘Hint Okyanusu’nda Güç Mücadelesi ve Yeni Dünya Düzeninin İnşası’, Hint Okyanusu’nun neden 21. yüzyılın en önemli stratejik merkezlerinden biri hâline geldiğini açıklayan kapsamlı bir çalışma. Deniz güvenliğini askerî rekabetin ötesinde ekonomi, diplomasi, çevre ve teknolojiyle birlikte ele alan eser, yükselen yeni dünya düzenini okyanuslar üzerinden anlamak isteyenler için güçlü bir başvuru kaynağı.

Darshana M. Baruah — Hint Okyanusu’nda Güç Mücadelesi ve Yeni Dünya Düzeninin İnşası
Çeviren: K. H. Selçuk Dural Özgün • İstanbul Ticaret Üniversitesi Yayınları
Siyaset • 248 sayfa • 2026

Kolektif — Modern Savaş Tarihi (2026)

Charles Townshend editörlüğünde hazırlanan ‘Modern Savaş Tarihi’ (‘The Oxford History of Modern War’), modern savaşın yalnızca orduların çatışmasından ibaret olmadığını; devletlerin, toplumların, ekonomilerin ve siyasal düzenlerin dönüşümünü belirleyen tarihsel bir süreç olduğunu savunuyor. Alanın önde gelen tarihçilerinin katkılarıyla hazırlanan eser, savaş tarihini teknik ayrıntılarla sınırlamadan, modern dünyanın oluşumuyla birlikte ele alıyor. Kitabın temel sorusu, savaşın yüzyıllar boyunca nasıl değiştiği kadar, bu değişimin toplumları ve siyasal yapıları nasıl dönüştürdüğüdür.

Çalışma, 17. yüzyıldaki “askeri devrim” tartışmalarıyla başlıyor. Daimi orduların kurulması, ateşli silahların yaygınlaşması ve devletlerin savaş yürütme kapasitesinin artması, yalnızca askerî yöntemleri değil, vergi sistemlerini, bürokrasiyi ve merkezi devletin gelişimini de etkiliyor. General J. F. C. Fuller’ın “Tüfek piyadeyi, piyade ise demokratı yarattı” sözü de bu dönüşümün simgesi olarak öne çıkıyor. Kitap, standart silahlara sahip kitlesel piyade ordularının yükselişini, aristokrat süvarilerin üstünlüğünün sona ermesi ve modern toplumun ortaya çıkışıyla ilişkilendiriyor.

Eser, Napoléon Savaşları’yla birlikte savaşın ulusal seferberlik ve kitle orduları dönemine girişini inceliyor. Ardından sömürge savaşları, sanayi devriminin askerî teknolojilere etkisi ve deniz gücünün küresel rekabetteki rolü ele alınıyor. Demiryolları, telgraf, makineli tüfekler ve ağır sanayi, savaşın ölçeğini ve yıkıcılığını kökten değiştiren unsurlar olarak değerlendiriliyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, “topyekûn savaş” kavramına ayrılıyor. Özellikle iki dünya savaşı sırasında cephe ile sivil yaşam arasındaki sınırların giderek ortadan kalktığı, ekonominin, sanayinin ve toplumun tamamının savaşın parçası hâline geldiği gösteriliyor. Hava bombardımanları, propaganda, ekonomik abluka ve teknolojik yenilikler, savaşın yalnızca askerler arasında yaşanan bir mücadele olmaktan çıktığını ortaya koyuyor.

Soğuk Savaş sonrasında ise savaşın niteliği yeniden değişiyor. Kitap; nükleer caydırıcılık, düşük yoğunluklu çatışmalar, gerilla savaşı, terörizm, barışı koruma operasyonları ve yüksek teknolojili silah sistemleri gibi yeni olguları inceliyor. Bilgi teknolojileri, hassas güdümlü silahlar ve hava üstünlüğü, modern savaşın karakterini yeniden şekillendirirken, asimetrik çatışmalar klasik orduların karşı karşıya geldiği savaş modelini sorguluyor.

Sonuç olarak ‘Modern Savaş Tarihi’, savaşın yalnızca askerî stratejilerin değil, siyasal kurumların, ekonomik yapıların, toplumsal ilişkilerin ve teknolojik gelişmelerin ortak ürünü olduğunu gösteriyor. Modern savaşın geçirdiği dönüşümü geniş bir tarihsel perspektifle ele alan eser, askerî tarih ile dünya tarihini birbirinden ayrılmaz iki alan olarak değerlendiren kapsamlı bir başvuru kaynağı.

Kolektif — Modern Savaş Tarihi
Editör: Charles Townshend
Çeviren: Özkan Akpınar • İş Kültür Yayınları
Tarih • 336 sayfa • 2026

Emre Kaymakçı — Venedik Hâkimiyetinde Girit Adası (2026)

Emre Kaymakçı’nın ‘Venedik Hâkimiyetinde Girit Adası, 1204-1453’ adlı çalışması, Girit’in Venedik yönetimi altındaki Orta Çağ tarihini siyasal ve askerî gelişmelerin ötesine taşıyarak adanın idari yapısını, toplumsal hayatını, ekonomisini ve kültürel dönüşümünü birlikte ele alıyor. Çalışmanın temel amacı, Türk tarihçiliğinde uzun süre sınırlı biçimde incelenmiş olan bu dönemi, Venedik arşivlerindeki birincil kaynaklara dayanarak bütünlüklü biçimde ortaya koymak.

Kitap, Girit’in coğrafi konumu ve Venedik hâkimiyetine giden süreci IV. Haçlı Seferi’nin sonuçlarıyla birlikte değerlendiriyor. 1204 sonrasında Venedik için Doğu Akdeniz ticaretinin ve deniz ulaşımının kilit merkezlerinden birine dönüşen ada, yalnızca bir koloni değil, Venedik’in Ege ve Anadolu’daki siyasal ve ticari faaliyetlerini örgütlediği stratejik bir üs hâline geliyor. Venediklilerin adaya yerleşmesiyle birlikte mevcut idari yapı yeniden düzenleniyor; kolonizasyon ve yeni yönetim mekanizmaları Girit’in demografik ve toplumsal dokusunu değiştiriyor.

Çalışmanın önemli bölümlerinden biri, Venedik yönetiminin nasıl işlediğini ve buna karşı gelişen direnişleri inceliyor. Dükadan kale yöneticilerine, mali ve adli görevlilerden diğer memurlara kadar uzanan idari örgütlenme ele alınırken, Girit’te art arda ortaya çıkan isyanlar Venedik hâkimiyetinin kırılganlığını gösteriyor. Aziz Stefanos, Skordil ve Melissinos, Khortatzis ve Kallergis isyanlarından 1363-1366’daki Aziz Titus İsyanı’na kadar uzanan mücadeleler, yerel güçlerle Venedik yönetimi arasındaki gerilimin farklı biçimlerini ortaya koyuyor. Savunma sistemi de bu çerçevede değerlendirilerek adanın askerî açıdan nasıl örgütlendiği gösteriliyor.

Girit’in tarihi aynı zamanda Akdeniz’deki güç dengelerinin tarihidir. Kaymakçı, Venedik’in Ceneviz ve Bizans dünyasıyla ilişkilerinin yanı sıra Menteşeoğulları, Aydınoğulları ve Osmanlı Beyliği ile kurduğu ilişkileri özellikle Girit üzerinden izliyor. Ticaret anlaşmaları, diplomatik girişimler ve askerî çatışmalar aracılığıyla ada, Venedik ile Batı Anadolu’daki Türk siyasi oluşumları arasındaki ilişkilerin önemli bir aracısı olarak beliriyor. Kereste, at, peynir gibi ürünlerin ticareti ve Venedik tüccarlarının Batı Anadolu’daki faaliyetleri, Girit’in ekonomik işlevini daha görünür kılıyor.

Kitap, siyasetin ötesine geçerek Venedik Girit’inin toplumsal ve kültürel yapısını da inceliyor. Demografik değişimler, ekonomi ve ticaret, sivil ve dinî mimari, eğitim, kültür ve sanat ile gündelik hayat ayrı başlıklar altında ele alınıyor. Böylece Venedik hâkimiyeti yalnızca yönetici elitlerin kararları üzerinden değil, adada yaşayan insanların toplumsal ilişkilerini ve günlük yaşamlarını dönüştüren uzun süreli bir süreç olarak resmediliyor.

Çalışmanın özgün yönlerinden biri de kaynak kullanımında ortaya çıkıyor. Kaymakçı, Venedik Devlet Arşivi’ndeki Duca di Candia ve Notai di Candia belgelerinin yanı sıra dönemin kroniklerinden yararlanıyor. Orta Çağ Latincesi, Yunanca ve İtalyanca kaynaklarla çalışabilmek için dil ve paleografya eğitimi alan yazarın Venedik’te gerçekleştirdiği arşiv araştırmaları, daha önce ikincil kaynaklara dayalı olarak parçalı biçimde bilinen birçok gelişmenin yeniden değerlendirilmesini sağlıyor.

Sonuç olarak kitap, Venedik’in Girit’teki yönetimini yalnızca bir sömürgecilik veya fetih tarihi olarak değil; idare, isyan, ticaret, diplomasi, demografi ve kültürün birbirini etkilediği çok katmanlı bir tarihsel süreç olarak ele alıyor. Aynı zamanda Girit’i Venedik ile Bizans ve Batı Anadolu’daki Türk siyasi güçleri arasındaki ilişkilerin merkezlerinden biri olarak konumlandırarak, Osmanlı’nın 1669’daki fethinden önce adanın taşıdığı stratejik önemi daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Emre Kaymakçı — Venedik Hâkimiyetinde Girit Adası, 1204-1453
• Kabalcı Yayınları
Tarih • 288 sayfa • 2026

Elsa Richardson — Gurultular (2026)

Elsa Richardson’ın bu çalışması, mide ve bağırsakları yalnızca biyolojik organlar olarak değil, insanların bedenlerini, duygularını ve kendilerini anlama biçimlerinin tarihine açılan bir pencere olarak ele alıyor. Karnın guruldaması, şişkinlik, açlık ve sindirim gibi gündelik deneyimlerden yola çıkan Richardson, “bağırsak-beyin bağlantısı” olarak bugün bilimsel ve popüler kültürel bir ilgi alanına dönüşen düşüncenin aslında çok daha eski köklere sahip olduğunu gösteriyor.

‘Gurultular’ (‘Rumbles’) Antik Yunan’dan başlayarak farklı dönemlerde insanların karın ile zihinsel ve duygusal yaşam arasında nasıl ilişkiler kurduğunu izliyor. Antik tıp ve felsefede beden ile ruh arasındaki sınırların bugünkü kadar kesin olmadığını gösteren Richardson, sindirim sisteminin yalnızca besinleri işleyen pasif bir mekanizma olarak görülmediğini; ruh hali, düşünce, karakter ve davranış üzerinde etkili olabilecek bir merkez olarak düşünüldüğünü ortaya koyuyor. Bu anlayış, yüzyıllar boyunca farklı tıbbi, dini ve felsefi yorumlarla değişime uğradı.

Orta Çağ ve erken modern dönemde karın, bedenin kontrol edilmesi ve disipline edilmesiyle ilgili tartışmaların da merkezinde yer alıyor. Dini metinlerde oruç ve perhiz, yalnızca bedensel ihtiyaçların sınırlandırılması değil, iradenin ve ahlaki özdenetimin sınanması olarak görülüyor. Simyacılar ve hekimler ise sindirim süreçlerini insanın doğası ve sağlığı hakkında bilgi veren karmaşık mekanizmalar olarak araştırıyor. Böylece karın, hem günah ve arzuların hem de sağlık ve yaşamın kaynağı olarak farklı anlamlar kazanıyor.

Richardson özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda bedenin toplumsal düzenle ilişkisine dikkat çekiyor. Fransa’dan Viktorya dönemi Britanyası’na uzanan süreçte görgü kuralları, beslenme tavsiyeleri ve tıbbi bilgiler, insanlara bedenlerinin seslerini nasıl kontrol etmeleri gerektiğini öğretiyor. Guruldayan bir karın, gaz veya sindirim sorunları yalnızca fizyolojik bir mesele olmaktan çıkıp utanç, nezaket ve toplumsal kabul sorununa dönüşebiliyor. Karnın “konuşması”, kişinin kamusal alandaki kimliğini bile etkileyebiliyor.

Kitap, bedenin denetimi ile siyasal itiraz arasındaki ilişkiyi de ele alıyor. Açlık grevi yapan süfrajetler, bedeni yalnızca disipline edilmesi gereken bir nesne olmaktan çıkararak politik bir mücadele aracına dönüştürüyor. Edward dönemi vücut geliştiricilerinin bedenlerini biçimlendirme çabaları ise güç, irade ve erkeklik ideallerinin sindirim ve beslenme pratikleriyle nasıl birleştiğini gösteriyor. Böylece karın, toplumsal normlara uymanın olduğu kadar onlara direnmenin de bir alanı hâline geliyor.

Richardson’ın dikkat çektiği bir başka boyut, mikrobiyolojinin gelişmesiyle bağırsaklara bakışın değişmesi. Görünmeyen mikroorganizmaların keşfi, insan bedeninin kendi sınırları içinde kapalı ve bağımsız bir bütün olduğu düşüncesini sarsıyor. Bağırsaklar, insan ile mikroorganizmalar arasında sürekli bir etkileşim alanı olarak yeniden düşünülmeye başlanıyor. Modern dönemde bunun devamı olarak bağırsakların ruh hali, davranış ve zihinsel süreçlerle ilişkisi yeniden gündeme geliyor.

Sonuçta ‘Gurultular’, sindirim sisteminin tarihini anlatırken aslında insanın kendi bedeniyle kurduğu ilişkinin tarihini yazıyor. Açlık, haz, utanç, disiplin, sağlık, hastalık, çalışma ve isyan gibi deneyimlerin karınla kurduğu bağlantıyı gösteren Richardson, beden ile zihnin birbirinden kesin biçimde ayrılabileceği fikrini sorguluyor. Kitabın temel sorusu da burada beliriyor: Karnımız yalnızca bedenimizin bir parçası mı, yoksa nasıl düşündüğümüzü, hissettiğimizi ve yaşadığımızı belirleyen ortaklarımızdan biri mi?

Elsa Richardson — Gurultular: Mide ve Bağırsakların Tuhaf Tarihi
Çeviren: Hasan Can Utku • Koç Üniversitesi Yayınları
Tarih • 320 sayfa • 2026

Stephen Mitchell, Margaret Black — Freud ve Sonrası (2026)

 

Stephen A. Mitchell ve Margaret J. Black’ın bu çalışması, psikanalitik düşüncenin Freud’dan sonraki gelişimini tek tek kuramcıların görüşlerini sıralayarak değil, birbirleriyle tartışan ve birbirlerini dönüştüren kuramsal gelenekler üzerinden izliyor. Freud’un başlangıç noktası olarak seçilmesi, yalnızca psikanalizin kurucusu olmasıyla değil, çağdaş psikanalitik düşüncenin hâlâ onun kavramlarıyla hesaplaşarak gelişmesiyle açıklanıyor. ‘Freud ve Sonrası’ (‘Freud and Beyond’), Freud’un düşüncesini tarihsel bağlamı içinde ele alırken sonraki yaklaşımların hangi sorunlara cevap olarak ortaya çıktığını gösteriyor.

Kitabın ilk bölümleri Freud’un temel kuramını ve klinik anlayışını ortaya koyuyor. Bilinçdışı, çatışma, dürtü, savunma, aktarım ve çocukluk deneyimlerinin ruhsal yaşam üzerindeki etkisi gibi kavramlar, psikanalizin sonraki gelişimini belirleyen temel taşlar olarak ele alınıyor. Ancak Mitchell ve Black, Freud’un düşüncesini değişmez bir öğreti olarak sunmuyor. Tam tersine, Freud’un kendi çalışmalarında bile önemli dönüşümler bulunduğunu ve sonraki psikanalistlerin bu mirasın farklı yönlerini geliştirdiklerini vurguluyor.

Freud sonrasında ortaya çıkan ilk büyük ayrışmalardan biri, Carl Gustav Jung ve Alfred Adler gibi isimlerin Freud’un yaklaşımından kopmalarıyla belirginleşiyor. Ardından Anna Freud ve Melanie Klein üzerinden ego psikolojisi ile nesne ilişkileri kuramının gelişimi izleniyor. Özellikle Klein’ın bebeğin ilk ilişkilerini ve iç dünyasını merkeze alan yaklaşımı, psikanalitik dikkatin yalnızca dürtülerden kişilerarası ilişkilere doğru genişlemesinde önemli bir rol oynuyor. Donald Winnicott ve diğer nesne ilişkileri kuramcılarıyla birlikte anne-bebek ilişkisi, çevrenin rolü, gerçek ve sahte kendilik gibi meseleler daha da öne çıkıyor.

Kitabın önemli bir bölümü, Heinz Kohut’un kendilik psikolojisi ile Otto Kernberg’in yaklaşımını ele alıyor. Kohut, ruhsal yaşamı kendiliğin bütünlüğü ve sürekliliği açısından yeniden düşünürken; Kernberg kişilik örgütlenmesi, bölme ve sınırda kişilik yapılanması gibi konular üzerinde duruyor. Böylece psikanalitik kuram, yalnızca bastırılmış dürtülerin çözümlenmesine dayalı bir model olmaktan çıkıp kişinin kendilik duygusunu ve ilişkilerini nasıl kurduğunu açıklayan daha geniş bir çerçeveye kavuşuyor.

Mitchell ve Black, kişilerarası ve ilişkisel yaklaşımların yükselişini de bu tarihsel dönüşümün devamı olarak değerlendiriyor. Harry Stack Sullivan, Erich Fromm ve benzeri düşünürlerin katkıları üzerinden bireyin ruhsal dünyasının toplumsal ve kişilerarası ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceği gösteriliyor. İlişkisel psikanalizde ise analist ile analizanın birbirinden tamamen bağımsız iki konum olmadığı; terapötik ilişkinin kendisinin analitik çalışmanın önemli bir parçası olduğu fikri öne çıkıyor.

Kitabın ayırt edici yönlerinden biri, kuramsal farklılıkları yalnızca soyut kavramlarla açıklamaması. Yazarlar, farklı ekollerin aynı klinik duruma nasıl farklı biçimlerde yaklaşabileceğini örneklerle gösteriyor. Böylece örneğin bir hastanın kaygısı, aktarımı ya da ilişki sorunları Freudcu, Klein’cı, kendilik psikolojisine dayalı veya ilişkisel bir perspektiften nasıl farklı anlaşılabilir sorusunu somutlaştırıyorlar. Klinik örnekler, kuramlar arasındaki ayrımları görünür kılarken psikanalitik düşüncenin yaşayan ve değişen niteliğini de ortaya koyuyor.

Sonuçta ‘Freud ve Sonrası’, psikanalizi tek bir kurucunun etrafında donmuş bir öğreti olarak değil, Freud’un sorularından hareketle sürekli yeniden şekillenen çoğul bir düşünce alanı olarak sunuyor. Mitchell ve Black’ın temel amacı, farklı ekollerden hangisinin “doğru” olduğunu ilan etmekten çok, her yaklaşımın insan ruhsallığının hangi boyutlarını görünür kıldığını göstermek. Bu nedenle kitap, Freud’dan nesne ilişkilerine, kendilik psikolojisinden kişilerarası ve ilişkisel psikanalize uzanan çizgide modern psikanalitik düşüncenin nasıl genişlediğini anlamak için kapsamlı bir tarihsel ve klinik çerçeve sunuyor.

Stephen A. Mitchell, Margaret J. Black — Freud ve Sonrası: Modern Psikanalitik Düşüncenin Tarihi
Çeviren: Ayhan Eyrilmez • Okuyan Us Yayınları
Psikanaliz • 500 sayfa • 2026

Alper Elvan Polat — Güzellik Problemi (2026)

Alper Elvan Polat’ın Güzellik Problemi: Tarihsel Köklerden Croce ve Sibley’e adlı çalışması, gündelik hayatta neredeyse düşünmeden kullandığımız “güzel” sözcüğünü felsefi bir probleme dönüştürüyor. Bir manzarayı, yüzü, yapıyı, müziği ya da sanat eserini güzel bulduğumuzda aslında neyi dile getirdiğimiz sorusundan hareket eden kitap, güzelliğin nesnenin kendisine ait bir özellik mi, yoksa öznenin duyarlığı ve beğeni yargısıyla mı ortaya çıktığını araştırıyor. Böylece basit görünen bir beğeni ifadesinin ardındaki uzun felsefe tarihini görünür kılıyor.

Kitabın tarihsel izleği Platon, Aristoteles ve Plotinos’la başlıyor. Platon’da güzellik idea, iyi ve hakikatle bağlantılı metafizik bir nitelik kazanırken Aristoteles’te düzen, ölçü, oran ve mimesis öne çıkıyor. Plotinos ise güzelliği duyusal olanın ötesine taşıyarak daha yüksek bir birlik ve bütünlük anlayışıyla ilişkilendiriyor. Orta Çağ’da Augustinus ve Thomas Aquinas üzerinden bu metafizik miras yeni bir dinsel ve felsefi çerçevede sürdürülüyor. Böylece güzelliğin tarihinin birbirinden kopuk görüşlerden değil, dönüşerek devam eden sorunlardan oluştuğu gösteriliyor.

Modern dönemde güzellik tartışması estetiğin bağımsız bir felsefi alan hâline gelmesiyle yeni bir kavramsal zemine kavuşuyor. Baumgarten’ın estetik kavramını kurmasıyla birlikte güzellik, duyusal bilginin niteliği, haz ve beğeni gibi meselelerle daha sistematik biçimde ele alınıyor. Kant’ta estetik yargının yapısı ve güzel karşısındaki beğeninin nasıl mümkün olduğu tartışılırken Hegel, sanatı tin ve güzellik arasındaki ilişki üzerinden değerlendiriyor. Descartes, Hutcheson ve Hume gibi düşünürler de modern estetik düşüncenin oluşumuna giden yolu hazırlayan farklı uğraklar olarak ele alınıyor.

Çalışmanın merkezinde ise Benedetto Croce ile Frank Sibley bulunuyor. Croce, güzelliği sezgi ve ifade kavramları üzerinden düşünerek sanat deneyiminin öznel ve idealist boyutunu öne çıkarıyor. Sibley ise estetik kavramlar ve beğeni duyusu üzerinden daha çözümleyici bir yaklaşım geliştiriyor. Polat, bu iki düşünürü karşı karşıya getirirken yalnızca iki modern estetikçinin görüşlerini karşılaştırmıyor; onların arkasındaki daha eski felsefi çizgileri de ortaya çıkarıyor. Croce’nin Platon ve Hegel’le, Sibley’in ise Aristoteles ve Kant’la ilişkilendirilebilecek yönleri üzerinden güzellik probleminin iki farklı düşünme biçimini belirginleştiriyor.

Sonuçta kitap, güzelliği tek bir tanıma indirgemek yerine, farklı dönemlerde yeniden biçimlenen canlı bir felsefi soru olarak ele alıyor. Güzellik üzerine düşünmek böylece yalnızca sanat eserlerini değerlendirmek değil; duyularımızı, beğenilerimizi, yargılarımızı ve dünyayla kurduğumuz ilişkiyi sorgulamak anlamına geliyor. Polat’ın amacı kesin bir cevap vermekten çok, herkesin bildiğini sandığı “güzel” kavramına yeniden ve daha dikkatli bakmayı sağlamak.

Alper Elvan Polat — Güzellik Problemi: Tarihsel Köklerden Croce ve Sibley’e
• Çizgi Kitabevi
Sanat • 152 sayfa • 2026

Sandra Lawrence — Mantarların Büyüsü (2026)

Sandra Lawrence’ın ‘Mantarların Büyüsü’ adlı kitabı, mantarları yalnızca biyolojik organizmalar ya da besin kaynağı olarak değil, insan kültürünün, inançlarının ve şifa arayışının ayrılmaz bir parçası olarak ele alıyor. Mantarların tarih boyunca neden gizemli, büyülü ve kimi zaman korkutucu varlıklar olarak görüldüğünü araştıran Lawrence, folklor, batıl inanç, geleneksel tıp ve modern bilim arasında bir bağlantı kuruyor.

Kitabın merkezinde, mantarların insan hayal gücündeki yeri. Karanlık ormanlarda aniden ortaya çıkmaları, kısa sürede büyümeleri, bazı türlerinin geceleri parlaması, bazılarının ise ölümcül olması, onları dünyanın farklı kültürlerinde doğaüstü güçlerle ilişkilendirmiş. Lawrence, mantarların periler, cadılar, ruhlar ve büyüyle ilişkilendirildiği inanışları incelerken, bu anlatıların insanların doğal dünyayı anlamlandırma biçimleri hakkında da ipuçları verdiğini gösteriyor. Özellikle parıldayan tilkiateşi gibi sıra dışı türler, mantarların neden yüzyıllar boyunca gizemli varlıklar olarak algılandığını ortaya koyuyor.

Lawrence bununla birlikte mantarların yalnızca folklorun konusu olmadığını vurguluyor. İnsan toplulukları binlerce yıldır mantarlardan beslenme, tedavi ve çeşitli gündelik amaçlarla yararlanıyor. Bazı türlerin zehirli olması onları tehlikeli kılarken, bazıları geleneksel tıp uygulamalarında önemli bir yer edinmiş. Kitap, bu deneyimlerin zamanla biriken halk bilgisini ve mantarların insan sağlığıyla ilişkisinin nasıl keşfedildiğini ele alıyor. Böylece “şifa” ile “zehir” arasındaki sınırın mantarlar söz konusu olduğunda ne kadar ince olduğunu gösteriyor.

Eser, geçmişteki inanışlarla günümüzdeki bilimsel araştırmalar arasındaki ilişkiye de dikkat çekiyor. Geleneksel toplumların gözlem ve deneyim yoluyla geliştirdiği bilgiler, modern bilimin mantarların tıbbi ve biyolojik özelliklerini araştırmasıyla farklı bir anlam kazanıyor. Lawrence, mantarların yalnızca geçmişin batıl inançlarında kalan canlılar olmadığını; gıda, tıp ve bilim açısından günümüzde de önemlerini koruduklarını ortaya koyuyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de kapsamı. Lawrence, Royal Botanic Gardens, Kew arşivlerinden yararlanarak yüzden fazla mantar türünü ele alıyor ve bunların her birini farklı kültürel, tarihsel veya bilimsel bağlamlara yerleştiriyor. Bu nedenle kitap yalnızca mantarların doğal tarihini anlatmıyor; insanların ormanları, bilinmeyeni ve doğanın kontrol edilemeyen güçlerini nasıl yorumladıklarının da bir panoramasını sunuyor.

Sonuçta ‘Mantarların Büyüsü’ (‘The Magic of Mushrooms: Fungi in Folklore, Superstition and Traditional Medicine’), mantarları doğanın kenarında duran önemsiz canlılar olmaktan çıkarıp insanlık tarihinin merkezindeki şaşırtıcı aktörlerden biri olarak gösteriyor. Zehirlenmeden şifaya, büyüden mutfak kültürüne kadar uzanan hikâyeleri bir araya getirerek, doğadaki en tanıdık görünen canlıların bile arkasında ne kadar zengin bir kültürel ve bilimsel geçmiş bulunduğunu hatırlatıyor.

Sandra Lawrence — Mantarların Büyüsü: Folklor, Batıl İnanç ve Geleneksel Tıpta Mantarlar
Çeviren: Zafer Fehmi Yörük • Sakin Kitap
Bilim • 208 sayfa • 2026

Denis Noble, Raymond Noble — Canlı Sistemleri Anlamak (2026)

Denis Noble ve Raymond Noble’ın bu kitabı, yaşamı genlerin belirlediği doğrusal bir program olarak açıklayan indirgemeci biyoloji anlayışına karşı çıkıyor. Yazarlar, organizmaların davranışlarını tek tek genlerin özelliklerine bağlayan yaklaşımın canlı sistemlerin nasıl işlediğini açıklamakta yetersiz kaldığını savunuyor. Onlara göre DNA son derece önemli olsa da yaşamın anlamı yalnızca genetik kodda aranamaz.

Kitabın temel itirazı, genlerin organizmanın davranışlarını tek başına belirlediği düşüncesine yöneliyor. Bir insanın neyi sevdiği, nasıl davrandığı veya hangi kararları verdiği gibi karmaşık özelliklerin doğrudan belirli genlere bağlanması, biyolojik süreçlerin çok katmanlı yapısını gözden kaçırıyor. Genom, kendi başına çalışan bir talimatlar kitabı değil; hücre, organizma ve çevresiyle sürekli etkileşim içinde anlam kazanan bir sistemin parçası olarak ele alınıyor.

Noble’ler bu görüşü özellikle hücre fizyolojisi üzerinden temellendiriyor. Hücrelerdeki süreçler yalnızca DNA’dan gelen komutların uygulanmasından ibaret değil; moleküller, hücresel yapılar, organlar ve organizmanın bütünü arasında sürekli geri bildirimler bulunuyor. Bu nedenle biyolojik nedensellik tek yönlü, yani “gen → özellik” biçiminde işlemiyor. Daha üst düzeyde ortaya çıkan koşullar da daha alt düzeydeki biyolojik süreçleri etkileyebiliyor. Organizma ile genom arasındaki ilişki karşılıklı ve dinamik bir nitelik taşıyor.

Kitabın önemli kavramlarından biri eyleyicilik. Yazarlar canlıları pasif biçimde genetik talimatları uygulayan makineler olarak değil, çevreleriyle etkileşen ve bu etkileşimler aracılığıyla kendi durumlarını değiştirebilen sistemler olarak görüyor. Bir organizmanın davranışı, yalnızca sahip olduğu genlerin sonucu değil; içinde bulunduğu fizyolojik durum, çevre, geçmiş deneyimler ve diğer canlılarla ilişkiler tarafından da şekilleniyor.

Bu yaklaşım, genetik determinizmin sınırlarını aşarak yaşamı farklı düzeylerin birbirini etkilediği bütünlüklü bir sistem olarak düşünmeyi gerektiriyor. Hücre, organizma, topluluk ve ekosistem birbirinden bütünüyle kopuk katmanlar değil; karşılıklı ilişkiler içinde işleyen bir bütünün parçalarıdır. Dolayısıyla insanı anlamak için yalnızca genomuna bakmak yeterli değildir.

Sonuçta ‘Canlı Sistemleri Anlamak’ (‘Understanding Living Systems’), genlerin önemini reddetmekten çok, onların biyolojik açıklamadaki yerini yeniden düşünmeyi öneriyor. Yaşamı DNA’nın önceden yazdığı bir program olarak görmek yerine, genlerin de içinde yer aldığı karmaşık, geri beslemeli ve çevreyle sürekli etkileşen sistemlere odaklanıyor. Böylece kitap, “Yaşamın Kitabı”nı yalnızca genlerin yazdığı fikrine karşı çıkarak, canlı organizmanın kendi yaşamını kurma ve sürdürme kapasitesini merkeze alıyor.

Denis Noble, Raymond Noble — Canlı Sistemleri Anlamak
Çeviren: Yonca Aşçı Dalar • Koç Üniversitesi Yayınları
Bilim • 240 sayfa • 2026

Erkin Özdemir — Erken Modern Osmanlılarda İnançsızlığın Tarih Öncesi (2026)

Erken modern Osmanlı toplumunda bugünkü anlamıyla “ateizm” ya da “dinsizlik”ten söz etmek mümkün müdür? Erkin Özdemir’in çalışması, bu soruya doğrudan bir “evet” ya da “hayır” cevabı vermek yerine, 16. ve 17. yüzyılların Osmanlı dünyasında inanç, kutsallık ve bunlardan sapma etrafında şekillenen sıra dışı insan hikâyelerinin izini sürüyor. Mühimme defterleri, kadı sicilleri, kronikler ve farklı türden metinleri bir araya getiren araştırma, modern kavramları geçmişe olduğu gibi taşımak yerine, dönemin kendi dili ve toplumsal ilişkileri içinde bir “inançsızlık tarih öncesi”nin nasıl ortaya çıktığını sorguluyor.

Kitabın ilk bölümü kutsala yöneltilen sövgülere odaklanıyor. Peygamber’e, Kur’an’a, Allah’a ya da iman ve ağız gibi kutsallıkla ilişkilendirilen kavramlara yönelik sözlü saldırılar, yalnızca dinî bir suç kategorisi olarak ele alınmıyor. Özdemir, bu sözlerin hangi toplumsal gerilimlerin, kavga ve çatışmaların, eşkıyalık faaliyetlerinin veya gündelik anlaşmazlıkların içinde ortaya çıktığına bakıyor. Mühimme defterlerinde çoğu zaman kalıplaştırılarak ve ayrıntıları gizlenerek kaydedilen bu olayların izlerini kadı sicillerinde sürerek, resmî dilin örttüğü gündelik hayatı görünür kılmaya çalışıyor. Böylece “küfür” yalnızca cezalandırılması gereken bir söz değil, dönemin toplumsal dünyasına açılan bir tarihsel kaynak hâline geliyor.

İkinci bölümde mesele “ilhâd” kavramına taşınıyor. Burada söz konusu olan, modern anlamda sistematik bir ateizmden ziyade, doğru inançtan sapma veya dinî kabulleri reddetme olarak değerlendirilen tutumlar. Şeyhler, vaizler, toplumun farklı kesimlerinden kişiler ve dinî kabullere meydan okuduğu düşünülen kimseler üzerinden Özdemir, bu suçlamaların hangi koşullarda ortaya çıktığını araştırıyor. Ancak önemli bir metodolojik sorunla da karşılaşıyor: İlhâdla suçlanan kişilerin kendi seslerine çoğu zaman ulaşılamıyor; onların düşünceleri, kendilerini suçlayanların anlatıları üzerinden kayda geçiyor. Dolayısıyla kitap, belgelerin söyledikleri kadar sustuklarına ve nasıl konuştuklarına da dikkat ediyor.

Üçüncü bölümde “Tanrıbilmezler” ortaya çıkıyor. Bu ifade, dönemin Osmanlı dünyasında yalnızca dinî bir suçlama olarak değil, belirli toplumsal tiplerle ve özellikle eşkıyalık dünyasıyla ilişkilenen dikkat çekici bir adlandırma olarak beliriyor. Celâlî hareketlerinin yarattığı toplumsal ve siyasal karmaşa içinde “Tanrıbilmez” ya da “Tanrıtanımaz” olarak anılan kişiler, inançsızlık ile şiddet, başkaldırı ve devlet otoritesine meydan okuma arasındaki ilişkinin araştırılmasına imkân veriyor. Özdemir, bu örneklerden hareketle inançsızlığın yalnızca düşünsel bir pozisyon olarak değil, kimi zaman toplumsal düzenin dışına çıkış biçimi olarak da ortaya çıkabileceğini gösteriyor.

Son bölümde ise erken modern Osmanlı toplumuna dışarıdan bakan Avrupalı gözlemcilerin “heretik” ve “ateist” kavramlarıyla kurdukları ilişkiler ele alınıyor. Böylece Osmanlı belgelerinde “mülhid” veya “Tanrıbilmez” olarak görülen kişilerin, Avrupa düşüncesinde nasıl farklı kategoriler altında değerlendirildiği karşılaştırmalı bir perspektifle gündeme geliyor.

Özdemir’in çalışmasının asıl önemi, geçmişte gerçekten “ateistler” bulunup bulunmadığını kanıtlamaya çalışmasından çok, inançsızlık fikrinin hangi toplumsal, hukuki ve siyasal koşullarda görünür hâle geldiğini araştırmasında yatıyor. Devlet arşivlerinin resmî ve çoğu zaman suçlayıcı diliyle gündelik hayatın daha doğrudan izlerini taşıyan mahkeme kayıtlarını birlikte okuyarak, kutsala sövgüden ilhâda, oradan “Tanrıbilmez” figürüne uzanan bir zihniyet dünyasının izlerini sürüyor. Böylece Osmanlı toplumunu yalnızca inananlardan ve resmî dinî kabullerden oluşan yekpare bir yapı olarak görmek yerine, kutsallıkla çatışan, onu sorgulayan, ihlal eden veya reddeden insanların da bulunduğu karmaşık bir toplumsal alan olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Erkin Özdemir — Erken Modern Osmanlılarda İnançsızlığın Tarih Öncesi: Kutsala Sövgü, İlhâd ve Tanrıbilmezler
• İletişim Yayınları
Tarih • 214 sayfa • 2026