Nurdan Bürüngüz — Türkiye’de Sosyal Hizmetlerin Tarihi (2026)

Nurdan Bürüngüz’ün ‘Türkiye’de Sosyal Hizmetlerin Tarihi (1950–1980)’ adlı kitabı, sosyal hizmetleri yalnızca kurumsal bir alan olarak değil, Türkiye’nin toplumsal, siyasal ve ekonomik dönüşümüyle iç içe geçmiş bir tarihsel süreç olarak ele alıyor. Çalışma, sosyal hizmetlerin nasıl tanımlandığını, hangi alanları kapsadığını ve bu çerçevenin Türkiye’de nasıl şekillendiğini ekonomi politik bir bakışla analiz ediyor. Böylece sosyal hizmetler, soyut bir yardım pratiği olarak değil, belirli üretim ilişkileri, sınıfsal yapılar ve siyasal tercihler içinde oluşan bir alan olarak okunuyor.

Kitabın merkezinde emek kavramı yer alıyor. Bürüngüz, sosyal hizmetleri çalışma yaşamından kopuk bir alan olarak değil, emeğin örgütlenişi ve değersizleştirilmesi süreçleriyle bağlantılı bir yapı olarak yorumluyor. Çalışma yaşamının dışında kalan kesimler de bu emek merkezli perspektiften değerlendiriliyor ve sosyal hizmetlerle emek arasındaki ilişkinin tarihsel olarak nasıl kurulduğu görünür kılınıyor. Bu yaklaşım, sosyal hizmetlerin “yardım” eksenli dar bir tanımın ötesine geçmesini sağlıyor.

Eser aynı zamanda sosyal hizmetleri siyaset ve sosyal politika alanından bağımsız düşünmenin mümkün olmadığını vurguluyor. Türkiye’de sosyal hizmetlerin gelişimi, devlet politikaları, iktisadi yönelimler ve toplumsal güç ilişkileriyle birlikte ele alınıyor. Böylece kitap, sosyal hizmetleri durağan bir kurumlar bütünü olarak değil, sürekli değişen toplumsal, ekonomik ve siyasal bağlam içinde şekillenen dinamik bir alan olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle çalışma, Türkiye’de sosyal hizmet tarihine yalnızca kronolojik değil, yapısal ve eleştirel bir perspektif kazandırıyor.

Nurdan Bürüngüz — Türkiye’de Sosyal Hizmetlerin Tarihi (1950-1980)

  • Nika Yayınevi

İnceleme • 218 sayfa • 2026

Christiane Czygan — Devletin Nizamı (2026)

Christiane Czygan’ın bu eseri, Türk-Osmanlı entelektüellerinin düşüncesini “devlet düzeni” kavramı etrafında derinlemesine inceliyor. Kitap, Londra’da Türk-Osmanlı entelektüellerinin yayımladığı Hürriyet gazetesini yalnızca bir muhalif yayın organı olarak değil, modern Osmanlı siyasal düşüncesinin üretildiği entelektüel bir laboratuvar olarak ele alıyor. Czygan, bu metinlerde devletin kutsal ve değişmez bir yapı olarak değil, akıl, hukuk, meşruiyet ve toplumsal rıza üzerinden yeniden kurulan bir düzen olarak tasarlandığını gösteriyor. Devlet fikri, geleneksel iktidar anlayışından kopuyor, anayasal düşünce, temsil, hukuk devleti ve kamusal tartışma kavramlarıyla birlikte yeniden şekilleniyor.

‘Devletin Nizamı’ (‘Zur Ordnung Des Staates’), Hürriyet çevresindeki yazarları tek sesli bir yapı olarak değil, çok katmanlı ve dinamik bir entelektüel ağ olarak okuyor. Metinlerarası ilişkiler, üslup farklılıkları ve içerik değişimleri üzerinden Jön Osmanlı düşüncesinin iç tartışmalarını görünür kılıyor. Yazılar, yalnızca Tanzimat yönetimine yönelik polemikler üretmiyor; aynı zamanda “Osmanlı nasıl bir devlet olmalı” sorusuna farklı cevaplar geliştiriyor. Batı siyasal düşüncesinden beslenen kavramlar, İslami ve Osmanlı siyasal geleneğiyle birlikte düşünülüyor ve özgün bir sentez oluşturuyor.

Eser, Osmanlı modernleşmesini reform tarihinin ötesine taşıyor ve düşünsel dönüşüm süreci olarak yeniden yorumluyor. Czygan, modern Türk siyasal düşüncesinin entelektüel köklerini basın, dil ve kavram üretimi üzerinden analiz ediyor. Bu yönüyle kitap, Jön Osmanlı hareketini, Osmanlı basın tarihini ve modern devlet fikrinin Osmanlı’daki doğuşunu anlamak için alanında temel ve kurucu bir akademik çalışma olarak öne çıkıyor.

Christiane Czygan — Devletin Nizamı: Yeni Osmanlılar, Fikirleri ve Hürriyet Gazetesi (1868-1870)
Çeviren: Umut Döner • Tarih Vakfı Yurt Yayınları
Tarih • 234 sayfa • 2026

Jonathan Lear — Sonun Tahayyülü (2026)

Jonathan Lear, bu çalışmasında bireysel ve kolektif yas deneyimini etik hayatın merkezine yerleştiriyor. Lear, yalnızca bir kaybın ardından yaşanan duygusal süreci değil, anlam dünyasının çöküşünü ve yeniden kurulmasını da inceliyor.

Yas, burada pasif bir acı hali değil, insanın dünyayla ilişkisini yeniden düşünmesini sağlayan yaratıcı bir kırılma olarak ele alınıyor. İnsan, kayıpla birlikte yalnız sevdiklerini değil, değerlerini, yön duygusunu ve yaşam anlatısını da yitiriyor, sonra bunları yeniden kurmaya çalışıyor.

‘Sonun Tahayyülü’nde (‘Imagining the End’), etik yaşam, soyut ilkelerden çok, kırılganlık, belirsizlik ve hayal gücüyle kurulan bir pratik olarak düşünülüyor. Lear, psikanaliz, felsefe ve antropolojiyi birleştirerek yasın, insanı daha derin bir sorumluluk duygusuna açtığını savunuyor. “Sonu hayal etmek”, yalnızca ölüm fikriyle değil, bir dünyanın sona ermesiyle yüzleşmek anlamına geliyor. Bu yüzleşme, insanı ya kapanmaya ya da daha açık, daha duyarlı bir etik tutuma yönlendiriyor.

Eser, yas, etik ve anlam ilişkisini birlikte düşünen çağdaş felsefi literatürde önemli bir yere sahip. Lear, etik hayatın kriz anlarında kurulduğunu, kayıp deneyiminin insanı daha insani, daha dikkatli ve daha sorumlu bir varoluşa taşıyabildiğini gösteriyor. Bu yönüyle kitap, etik teoriyi soyut kurallardan çıkarıp yaşanan hayata bağlayan güçlü bir düşünsel çerçeve sunuyor.

‘Sonun Tahayyülü’, kaygı çağında yas, umut ve minnettarlık üzerinden ayakta kalmak ve anlam üretmek üzerine kuvvetli bir tefekkür.

Jonathan Lear — Sonun Tahayyülü: Yas ve Etik Yaşam
Çeviren: Aslı Önal • Axis Yayınları
Psikanaliz • 224 sayfa • 2026

Ferhat Sarı — Termodinamik Tarihine Kısa Bir Bakış (2026)

Ferhat Sarı’nın ‘Termodinamik Tarihine Kısa Bir Bakış’ adlı kitabı, termodinamiği yalnızca fiziksel yasaların toplamı olarak değil, modern bilimin düşünme biçimini dönüştüren tarihsel bir kırılma alanı olarak ele alıyor. Sanayi Devrimi’nden buhar makinelerine, Carnot’nun verimlilik problemlerinden Clausius’un entropi kavramına, Kelvin’in mutlak sıcaklık ölçeğinden Boltzmann’ın istatistiksel fiziğine uzanan süreç, bilimin nasıl ilerlediğini gösteren canlı bir hikâye olarak kurgulanıyor.

Kitap, termodinamiğin temel yasalarını soyut formüller üzerinden değil, bu yasaları ortaya çıkaran bilim insanlarının yaşam öyküleri, düşünsel çatışmaları ve tarihsel bağlamları üzerinden anlatıyor. Enerjinin korunumu ilkesinin, sanayi toplumunun üretim mantığıyla nasıl iç içe geçtiği; entropi kavramının ise yalnızca fiziksel bir büyüklük değil, zaman, düzen ve düzensizlik üzerine felsefi bir düşünme biçimi haline nasıl geldiği gösteriliyor. Termodinamik, böylece sadece laboratuvarlarda değil, fabrikalarda, şehirlerde ve gündelik hayatın ritminde karşılığı olan bir bilim olarak konumlanıyor.

Ferhat Sarı’nın anlatımı, termodinamiği kuantum, görelilik ve evrim kuramlarıyla aynı düşünsel düzlemde ele alarak, modern dünyayı anlamanın anahtar disiplinlerinden biri olarak sunuyor. Kitap, bilimi soyut bir bilgi alanı olmaktan çıkarıp, insanlık tarihinin maddi, toplumsal ve kültürel dönüşümleriyle birlikte okuyan bir perspektif kuruyor. Bu yönüyle eser, termodinamik tarihini sadece bir bilim tarihi anlatısı olarak değil, modern uygarlığın düşünsel omurgasını açıklayan bir çerçeve olarak yeniden yorumluyor.

Ferhat Sarı — Termodinamik Tarihine Kısa Bir Bakış
• Ginko Bilim Yayınları
Bilim • 64 sayfa • 2026

Robert Castel — Psikiyatrinin Doğuşu (2026)

Robert Castel bu eserinde modern psikiyatrinin doğuşunu, tıbbî bir ilerleme anlatısı olarak değil, toplumsal denetim mekanizması olarak okuyor. Deliliğin nasıl tanımlandığını, sınıflandırıldığını ve kurumsal yapılara hapsedildiğini tarihsel bir hat üzerinden çözümlüyor. Akıl hastanelerinin yalnızca tedavi mekânı olmadığını, aynı zamanda düzen üretme aygıtları olduğunu gösteriyor. Delilik, toplumsal normdan sapma olarak inşa ediliyor ve bu sapma yönetilebilir bir kategoriye dönüştürülüyor.

Castel, “aliénisme” olarak adlandırılan dönemi, psikiyatrinin altın çağı olarak değil, normalleştirme projesinin kurumsallaşması olarak yorumluyor. Tıp, hukuk ve devlet arasındaki ilişkileri görünür kılıyor. Bireyin özerkliği yerine, uyumlu ve denetlenebilir bir özne modeli kuruluyor. Psikiyatrik bilgi, bilimsel tarafsızlık iddiası taşıyor gibi görünse de iktidar ilişkileriyle iç içe ilerliyor. Akıl hastalığı, biyolojik bir sorun olmanın ötesinde sosyal bir kategoriye dönüşüyor.

‘Psikiyatrinin Doğuşu’ (‘L’Ordre psychiatrique: L’âge d’or de l’aliénisme’), psikiyatrinin tarihini eleştirisel bir perspektifle yeniden kuruyor. Castel, delilikle mücadele söyleminin arkasındaki politik ve ideolojik yapıları açığa çıkarıyor. Eser, psikiyatriyi yalnızca bir sağlık alanı olarak değil, modern toplumun düzen kurma biçimlerinden biri olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle kitap, sosyoloji, siyaset teorisi ve eleştirel düşünce alanında temel bir referans metni oluyor. Akıl, norm ve iktidar arasındaki ilişkiyi anlamak isteyenler için kalıcı bir düşünsel çerçeve sunuyor. Deliliğin nasıl bir toplumsal kategoriye dönüştürüldüğünü gösteriyor ve modern bireyin hangi normlar içinde tanımlandığını sorgulatıyor. Okuru, psikiyatrik bilginin doğal değil, tarihsel olarak kurulan bir yapı olduğunu düşünmeye çağırıyor.

Robert Castel — Psikiyatrinin Doğuşu: Ruh Hekimliğinin Altın Çağı
Çeviren: P. Burcu Yalım • Nika Yayınevi
Psikiyatri • 350 sayfa • 2026

Henk Manschot — Nietzsche ve Yeryüzü (2026)

Felakete başka bir açıdan bakmak mümkün müdür?

Geleceği ortadan kaldıran, bildiğimiz dünyanın radikal sonunu imleyen ekolojik felaketin insanda harekete geçme isteği uyandırıp “tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi”nin önünü açması söz konusu olabilir mi?

Bu sorulara yanıt arayan Henk Manschot, Nietzsche’nin düşüncesini yalnızca felsefi bir sistem olarak değil, yaşam pratiği, beden, doğa ve yeryüzüyle kurulan ilişki üzerinden okuyor. Nietzsche’nin hastalıkları, gezgin yaşamı, iklimle kurduğu bağ ve doğayla temasının, düşünsel dönüşümlerini nasıl etkilediğini biyografik bir hat üzerinden gösteriyor. Felsefenin soyut kavramlardan ibaret olmadığını, yaşanan hayatın doğrudan bir ürünü olduğunu vurguluyor.

Kitapta Nietzsche’nin “yeryüzüne sadakat” fikri merkeze alınıyor ve bu düşünce ekolojiyle ilişkilendiriliyor. İnsan-merkezci bakışın yerine, yaşamın bütünlüğünü esas alan bir etik öneriliyor. Doğa, yalnızca kaynak değil, birlikte yaşanan bir varlık alanı olarak ele alınıyor. Manschot, Nietzsche’nin güç istenci, yaşamı olumlama ve değer yaratma kavramlarını ekolojik duyarlılıkla yeniden yorumluyor.

Eserde politik boyut da önemli bir yer tutuyor. Nietzsche’nin düşüncesi otoriter ideolojilerden ayrıştırılarak, özgürleşme, çoğulluk ve sorumluluk temelinde okunuyor. ‘Nietzsche ve Yeryüzü’ (‘Nietzsche and the Earth’), Nietzsche’yi çevre felsefesi, siyaset teorisi ve çağdaş ekoloji tartışmalarıyla buluşturuyor. Bu yönüyle eser, Nietzsche’nin yalnızca bireysel etik değil, gezegensel bir sorumluluk düşünürü olarak okunabileceğini gösteriyor ve alanında disiplinlerarası bir köprü kurmasıyla önem taşıyor. Aynı zamanda biyografi ile teori arasındaki sınırları eritiyor ve felsefeyi gündelik hayatın içine taşıyor.

Okur, Nietzsche’yi yalnızca okunan bir filozof olarak değil, yaşanan bir düşünce biçimi olarak algılıyor. Kitap, çağdaş düşüncede ekolojik bilinç üretmesi açısından kalıcı bir referans metni olma potansiyeli taşıyor. Bu yaklaşım, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmeye çağırıyor.

Henk Manschot — Nietzsche ve Yeryüzü: Biyografi, Ekoloji, Politika
Çeviren: Akın Emre Pilgir • Livera Yayınevi
Ekoloji • 264 sayfa • 2026

Kolektif — Béla Tarr (2026)

‘Béla Tarr: Zamansız Mekân’, Tolga Theo Yalur’un derlediği söyleşiler aracılığıyla Béla Tarr sinemasının düşünsel omurgasını görünür kılan, sinemayı bir anlatı tekniğinden çok bir hakikat arayışı olarak ele alan özgün bir çalışma sunuyor. Kitap, Tarr’ın sinemaya bakışını; estetik tercihlerinden etik tutumuna, mekân kullanımından oyunculuk anlayışına kadar derinlemesine iz sürerek aktarıyor.

Béla Tarr sineması, klasik anlatının dramatik yapılarından, hızlı kurgu mantığından ve seyirciyi “hikâyeyle kandıran” sinema endüstrisi estetiğinden bilinçli olarak uzak duruyor. Uzun planlar, ağır ritim, tekrar eden gündelik hareketler ve kasvetli mekânlar aracılığıyla zamanın akışını değil, zamanın ağırlığını hissettiriyor. Mekân, Tarr’da sadece bir arka plan değil; karakterlerin ruh hâlini, toplumsal çöküşü ve varoluşsal sıkışmayı taşıyan canlı bir öğe hâline geliyor. Kamera, olayları anlatmaktan çok, hayatın çıplak gerçekliğini gözlemliyor.

Kitap, Tarr’ın sinemasını “umut anlatıları” üzerinden değil, insanın yalnızlığı, yoksunluğu, yorgunluğu ve anlam arayışı üzerinden okuyor. Oyunculuk anlayışı teatral değil, gündelik hayata yaslanan doğal bir varoluş biçimi olarak ele alınıyor; karakterler rol yapmıyor, var oluyor. Bu yaklaşım, sinemayı bir temsil alanı olmaktan çıkarıp doğrudan deneyim alanına dönüştürüyor.

Tarr’ın şu sözü, kitabın ruhunu da özetliyor: “Benim filmlerim sadece ‘gerçek hayat’tan etkilenir. Kamera arkasına geçtiğimde tek şeyin peşindeyim: Seyirciye yalan söylememek.”

‘Béla Tarr: Zamansız Mekân’, sinemayı bir eğlence endüstrisi olarak değil, hakikatle yüzleşme biçimi olarak gören bir yönetmenin dünyasını açıyor. Yalnızca Tarr sinemasını anlamak isteyenler için değil, sinemanın ne olduğu ve ne olması gerektiği üzerine düşünen herkes için güçlü bir düşünsel kaynak oluşturuyor.

Kolektif — Béla Tarr: Zamansız Mekân
Derleyen: Tolga Theo Yalur • Agora Kitaplığı
Sinema • 160 sayfa • 2026

Kolektif — Ansiklopedik Osmanlı İmparatorluğu Sözlüğü (2026)

François Georgeon, Nicolas Vatin ve Gilles Veinstein’in editörlüğünü üstlendiği, 175 uzman yazarın katkıda bulunduğu bu sözlük, Osmanlı İmparatorluğu’nu tek bir anlatıya indirgemeden, çok katmanlı ve çoğul bir yapı olarak ele alıyor. Eser, Osmanlı dünyasını siyasi olaylar üzerinden değil, kurumlar, kavramlar, toplumsal yapılar, kültürel pratikler ve gündelik yaşam üzerinden okuyor. Böylece imparatorluk, durağan bir tarihsel yapı değil, sürekli dönüşen bir sistem olarak görülüyor.

‘Ansiklopedik Osmanlı İmparatorluğu Sözlüğü’ (‘Dictionnaire de l’empire ottoman’), merkezi iktidar, hukuk düzeni, ekonomi, şehir hayatı, dinî yapılar, etnik ve kültürel çeşitlilik gibi alanları birbirine bağlı biçimde açıklıyor. Osmanlı toplumunun farklı sınıflar, kimlikler ve inançlar arasında nasıl işlediğini gösteriyor. İmparatorluğun yalnızca devlet aygıtından ibaret olmadığını, çok merkezli ve ilişkisel bir düzen içinde var olduğunu vurguluyor.

Bu sözlük yapısı, okuyucuya doğrusal bir tarih anlatısı yerine kavramsal bir düşünme alanı sunuyor. Eser, Osmanlı tarihinin neden yalnızca geçmişe ait bir bilgi alanı olmadığını, bugünün siyasal ve toplumsal dünyasını anlamak için de temel bir referans olduğunu gösteriyor. Alanında önemli bir başvuru kaynağı oluşturuyor.

Eser, disiplinlerarası yaklaşımıyla tarih yazımının sınırlarını genişletiyor ve Osmanlı çalışmalarını ulusalcı anlatılardan koparıyor. Akademik dünyada kavramsal sözlük formunun nasıl güçlü bir analiz aracına dönüşebileceğini gösteriyor. Bu yönüyle yalnızca tarihçilere değil, sosyologlara, siyaset bilimcilere ve kültürel çalışmalar alanına da ortak bir düşünme zemini sunuyor. Osmanlı’yı sabit kimlikler üzerinden değil, ilişkiler ağı içinde anlamayı öğretiyor. Eleştirel bilinç alanı açıyor.

Kolektif — Ansiklopedik Osmanlı İmparatorluğu Sözlüğü
Çeviren: Ahmet Arslan • Alfa Yayınları
Sözlük • 1456 sayfa • 2026

Renata Salecl — Yerinde Saymak (2026)

Renata Salecl’in esas adı ‘Yerinde Koşmak’ olan bu çalışması, çağdaş toplumun “yerinde saymak” hissini psikolojik, toplumsal ve politik boyutlarıyla ele alıyor. İnsanların sürekli meşgul, üretken ve hızlı olmaya zorlandığı bir dünyada, gerçek bir ilerleme yaşamadığını, aksine aynı yerde dönüp durduğunu vurguluyor. Performans, başarı ve kendini gerçekleştirme söylemlerinin birey üzerinde baskı kurduğunu, insanları bitmeyen bir yeterlilik yarışına sürüklediğini anlatıyor.

‘Yerinde Saymak’ (‘Courir sur place’), neoliberal düzenin bireyi özgürleştirmek yerine daha fazla denetim altına aldığını gösteriyor. Seçim özgürlüğü miti, insanların daha mutlu olmasını sağlamıyor; tam tersine kaygıyı, suçluluk duygusunu ve yetersizlik hissini artırıyor. İnsanların kendi hayatlarının tüm sorumluluğunu tek başına taşımak zorunda kaldığını düşünmesi, dayanışma duygusunu zayıflatıyor ve yalnızlaşmayı derinleştiriyor.

Yazar, hız kültürünün zamanı parçalayarak insan deneyimini yüzeyselleştirdiğini, düşünmeye ve anlam kurmaya alan bırakmadığını söylüyor. Sürekli hareket halinde olma zorunluluğu, bireyin iç dünyasıyla bağını koparıyor ve derin bir boşluk duygusu üretiyor. İnsanlar durmayı zayıflık, yavaşlamayı başarısızlık olarak algılıyor.

Kitap, modern insanın hız kültürü içinde neden sürekli yorgun, tatminsiz ve güvensiz hissettiğini açıklıyor. Salecl, bu “yerinde saymak” halinin bireysel bir sorun değil, yapısal bir düzenin sonucu olduğunu gösteriyor. Eser, çağdaş kapitalist toplumun psikoloji üzerindeki etkilerini anlamak isteyenler için önemli bir düşünsel çerçeve sunuyor ve bireysel sorunların arkasındaki toplumsal mekanizmaları görünür kılıyor. Aynı zamanda okuru yavaşlamaya, sorgulamaya ve alternatif yaşam biçimlerini düşünmeye çağırıyor ve yeni bir bilinç alanı açıyor. Toplumsal farkındalık yaratıyor.

Renata Salecl — Yerinde Saymak: Neoliberalizmin Rehin Öznesi
Çeviren: Alara Çakmakçı • Axis Yayınları
Felsefe • 352 sayfa • 2026

Ulaş Can Olgunsoy — Perdedeki Mücadele (2026)

‘Perdedeki Mücadele: 1970’lerde Türkiye’de Devrimci Sinemanın Stili’, sinemayı yalnızca estetik bir üretim alanı olarak değil, doğrudan tarihsel, politik ve ideolojik bir mücadele zemini olarak ele alıyor. Ulaş Can Olgunsoy, 1970’li yılların Türkiye’sini hazırlayan toplumsal koşulları, siyasal kırılmaları ve kültürel dönüşümleri merkeze alarak, devrimci sinemanın hangi tarihsel bağlam içinde ortaya çıktığını ve nasıl bir dil kurduğunu sistematik biçimde inceliyor.

Olgunsoy, sinemada “stil” kavramını yalnızca biçimsel tercihlerle sınırlamıyor; anlatı, sinematografi, kurgu ve mizansen üzerinden kurulan bütünlüklü bir ideolojik yapı olarak ele alıyor. Sanat ve sinema ilişkisini teorik düzlemde tartışırken, stili ölçülebilir kategorilerle analiz edilebilir bir düşünsel çerçeveye yerleştiriyor. Böylece devrimci sinema, yalnızca politik içerik taşıyan filmler olarak değil, kendine özgü bir anlatım dili ve estetik dünya kuran bir sinema pratiği olarak kavramsallaştırılıyor.

Kitap, 1960’lardan 12 Eylül 1980 darbesine uzanan süreci tarihsel bir süreklilik içinde ele alıyor. Türkiye’de Yeşilçam’ın yapısı, 1970’lerin politik atmosferi, kültür-sanat ortamı ve Türkiye solu ile kurulan ilişkiler, devrimci sinemanın doğuş koşullarıyla birlikte okunuyor. Aynı zamanda dünya sinemasındaki devrimci gelenekler — Sovyet sineması, İtalyan Yeni Gerçekçiliği, Dziga Vertov Grubu ve Üçüncü Sinema — Türkiye bağlamına eklemlenerek karşılaştırmalı bir perspektif kuruluyor.

‘Perdedeki Mücadele’, teorik çerçevesini somut film analizleriyle derinleştiriyor. Arkadaş, Diyet, Bir Gün Mutlaka, İzin, Güneşli Bataklık, Maden ve Demir Yol/Fırtına İnsanları gibi filmler üzerinden devrimci sinemanın anlatı yapısı, görsel dili ve politik estetiği ayrıntılı biçimde çözümleniyor. Bu analizler, sinemanın yalnızca temsil değil, doğrudan bir mücadele alanı olduğunu gösteriyor.

Ulaş Can Olgunsoy — Perdedeki Mücadele: 1970’lerde Türkiye’de Devrimci Sinemanın Stili
• Nota Bene Yayınları
Sinema • 336 sayfa • 2026