Burçin Çokuysal — Gıda Egemenliği ve Adaleti (2026)

Burçin Çokuysal’ın ‘Gıda Egemenliği ve Adaleti’nde, sofraya gelen yiyeceklerin ardındaki üretim ilişkilerini, güç dengelerini ve kültürel mirası yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, gıdayı yalnızca beslenme ihtiyacını karşılayan bir tüketim nesnesi olarak ele almak yerine, toprağın, tohumun, bilginin ve üretim kararlarının kimin denetiminde olduğunu sorguluyor. Bu nedenle gıda egemenliğini, kişinin ne yiyeceğine özgürce karar vermesinden çok, gıdanın nasıl, nerede ve hangi koşullarda üretileceğine toplumların söz sahibi olabilmesi üzerinden tanımlıyor.

Tohum bu yaklaşımın merkezinde yer alıyor. Bir tohum yalnızca tarımsal üretimin başlangıç noktası değil, aynı zamanda kuşaklar boyunca aktarılan deneyimleri, yerel bilgiyi ve kültürel hafızayı taşıyan bir miras olarak görülüyor. Tohumun üretim biçimini ve dolaşımını belirleme hakkının kaybedilmesi, dolayısıyla toplumların kendi gıda sistemleri üzerindeki söz hakkının da zayıflaması anlamına geliyor. Gıda egemenliği böylece sofradan önce tarlada, üretim bilgisinde ve karar alma süreçlerinde başlayan bir meseleye dönüşüyor.

Kitap, gıda adaletini de yalnızca yiyeceklerin daha ucuz ya da daha bol olması üzerinden değerlendirmiyor. Asıl sorunun, gıdanın üretiminden dağıtımına kadar uzanan ilişkilerde kimin karar verdiği, kimin kaynaklara erişebildiği ve ortaya çıkan yük ile imkânların nasıl paylaşıldığı olduğunu gösteriyor. Küresel gıda sisteminin yarattığı bağımlılık ilişkileri sorgulanırken, adaletin yalnızca tüketiciye sunulan seçeneklerin çoğalmasıyla sağlanamayacağı vurgulanıyor.

Çokuysal’ın “gıdanın sessiz direnişi” olarak adlandırdığı yaklaşım ise verimlilik ve ilerleme kavramlarının tarım üzerindeki etkilerini yeniden düşünmeye açıyor. Bugünün üretim anlayışının geçmişten devralınan tercihlerini sorgulamak, gelecek kuşaklara karşı sorumluluğu yalnızca daha fazla üretmekle değil, nasıl bir gıda ve yaşam düzeni bırakılacağıyla birlikte ele almayı gerektiriyor. Böylece ‘Gıda Egemenliği ve Adaleti’, ne yediğimiz kadar gıdanın arkasındaki kararları, bilgiyi, emeği ve güç ilişkilerini de düşünmeye davet ediyor.

Burçin Çokuysal — Gıda Egemenliği ve Adaleti
• Yeni İnsan Yayınevi
Ekoloji • 272 sayfa • 2026

Rudi Matthee — Safevilerin Gerilemesi ve Isfahan’ın Düşüşü (2026)

Rudi Matthee bu çalışmasında, Safevi İmparatorluğu’nun 1722’de Isfahan’ın Afganlar tarafından ele geçirilmesiyle sonuçlanan çöküşünü, saray yozlaşması ve ahlaki çözülme üzerinden açıklayan geleneksel anlatıyı sorguluyor. Matthee’ye göre bu çöküş, 17. yüzyıl boyunca biriken siyasal, ekonomik, askeri ve toplumsal sorunların birbirini beslemesinin sonucuydu. Safevi devleti merkezî ve yekpare bir yapıdan çok, çıkar grupları arasında müzakere edilen kırılgan bir ittifaklar ağına dayanıyordu. Bu düzeni ayakta tutan en önemli unsur, güçlü bir şahın aşiretler, bürokrasi, askeri çevreler ve dini gruplar arasında denge kurabilmesiydi.

‘Safevilerin Gerilemesi ve Ishafan’ın Düşüşü’nde (‘Persia in Crisis: Decline and the Fall of Ishafan’), 1629’dan 17. yüzyıl sonuna kadar saray siyasetinin dönüşümünü ve şahlar, başvezirler ve harem ağaları arasındaki iktidar mücadelelerini inceliyor. Zamanla hükümdarın saraya kapanması, hizipçiliğin güçlenmesi ve merkezi otoritenin taşrayla bağını koruyamaması siyasal sistemi zayıflattı. Isfahan ile eyaletler arasındaki bağlar gevşedi. Matthee, bunda ekonomik ve askeri yapının da belirleyici olduğunu savunuyor. İran’ın sınırlı kaynakları, devletin bürokrasi ve orduyu yeterince finanse etmesini güçleştirdi. Ordunun ihmal edilmesi savunma kapasitesini aşındırırken, para politikaları ve darphanelerin ortadan kalkması da mali yapıyı zayıflattı.

Eser, Safevi toplumundaki dini ve sosyal dengeleri de çöküşün parçaları olarak ele alıyor. Şii ulemanın güçlenmesi, azınlıklarla ilişkiler ve merkezî ideoloji ile toplumsal çeşitlilik arasındaki gerilim devletin bütünlüğünü etkiledi. Safevi İran’ı farklı grupların çıkarlarını uzlaştırabildiği ölçüde ayakta kalıyordu; ancak 17. yüzyılın sonlarına doğru bu müzakere kapasitesi zayıfladıkça denge parçalandı. Osmanlılarla yürütülen gerçekçi barış siyaseti bir süre istikrar sağlasa da Afgan baskısı karşısında aynı askeri ve siyasi esneklik gösterilemedi. Böylece merkezi yönetimin zayıflığı, mali sıkıntılar, askeri hazırlıksızlık ve taşrayla kopan bağlar 1700-1722 arasında açık bir krize dönüştü.

1722’de Mahmud Hotak’ın kuvvetlerinin Isfahan’ı ele geçirmesi, Matthee’ye göre Safevi çöküşünün tek nedeni değil, uzun süredir biriken yapısal kırılmaların dramatik sonucuydu. Kitap hanedanın sonunu basit bir yozlaşma ve çöküş hikâyesi olarak değil, kırılgan bir siyasal düzenin kriz karşısında çözülmesi olarak yeniden yorumluyor. Isfahan’ın düşüşü böylece yalnızca bir hanedanın sonunu değil, İran’ın sonraki iki yüzyılını etkileyecek uzun süreli istikrarsızlığın başlangıcını da işaret ediyordu. Şah Abbas döneminin istikrarı, bu dengeyi güçlü merkezî otoriteyle koruyabilmesinden kaynaklanıyordu.

Rudi Matthee — Safevilerin Gerilemesi ve Isfahan’ın Düşüşü
Çeviren: Aykut Mustak • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 376 sayfa • 2026

Vanessa Lemm — Homo Natura (2026)

Vanessa Lemm ‘Homo Natura’da, Nietzsche’nin insan doğası düşüncesini felsefi antropoloji ve biyopolitika üzerinden yeniden yorumluyor. Lemm’e göre insanı “yeniden doğaya tercüme etme” çağrısı, insanı biyolojik yasalarla açıklanan bir organizmaya indirgemiyor. İnsan, doğayla süreklilik içinde; değişmez bir özden çok dönüşüm, başkalaşım ve oluş kapasitesiyle tanımlanıyor. Doğa da edilgen bir zemin değil, yaratıcı bir güç olarak beliriyor.

Kant’ın “insan nedir?” sorusuyla başlayan felsefi antropoloji geleneğine Nietzsche’nin itirazını inceleyen Lemm, insan ile doğa arasında aşkın bir kopuş olmadığını vurguluyor. Homo natura yalnızca insanın biyolojik kökenini açıklamıyor; insanın nasıl yaşayabileceği ve kendisini nasıl dönüştürebileceği sorularını da içeriyor. “Doğaya dönüş”, insanın geçmişteki saf bir durumuna dönmesi değil, doğanın yaratıcı gücüyle ilişki kurması anlamına geliyor. Bu çerçevede Lemm, Nietzsche’nin Redlichkeit kavramını Kiniklerin parrhesia, yani hakikati açıkça söyleme pratiğiyle ilişkilendiriyor. Hakikati söylemek, yalnızca teorik bir bilgi edinmek değil, hakikati yaşamın ve bedenin içinde gerçekleştiren bir pratik olarak anlam kazanıyor.

Lemm, homo natura’yı insanmerkezciliğin aşılması açısından da ele alıyor. Hayvanlık ve bitkisel yaşam, insan kültürünün karşıtı değil, kültürel üretkenliğin kaynakları arasında görülüyor. Nietzsche’nin doğası bu nedenle mekanik değil, kaotik, yaratıcı ve dönüşüm üreten Dionysosçu bir doğa olarak beliriyor. Nietzsche ve Freud’un insanı hayvanlardan ve bitkilerden üstün gören uygarlık idealini sorgulamalarını psikanalizle ilişkilendiren Lemm, doğa bilimlerinin kültürel yaratıcılığı bütünüyle açıklayamayacağını savunuyor. Doğa, insanın kendisini dönüştürmesini mümkün kılan yaratıcı bir kaynak olarak yeniden düşünülüyor.

Biyopolitika, cinsellik ve toplumsal dönüşüm son bölümün merkezinde yer alıyor. Lemm, Nietzsche’nin kadın, cinsiyet ve cinsellik üzerine tartışmalı görüşlerini yalnızca gerici ifadeler olarak okumak yerine, bunların doğa, beden ve iktidar ilişkisini nasıl açığa çıkardığını araştırıyor. Lemm son olarak Nietzsche’nin düşüncesini çağdaş posthümanizmle ilişkilendiriyor. İnsanmerkezciliğin ve türler hiyerarşisinin aşılması, insanı hayvanlar, bitkiler ve diğer yaşam biçimleriyle ortak bir yaşam topluluğu içinde düşünmeyi mümkün kılıyor. Böylece homo natura’nın temel paradoksu ortaya çıkıyor: insan doğasına yaklaştıkça, sabit bir “insan” anlayışını aşma kapasitesini güçlendiriyor. Lemm, Nietzsche’yi doğa ile kültürü karşı karşıya koymak yerine, doğanın yaratıcı gücüyle insanın da kendisini aşabileceğini savunan bir düşünür olarak yeniden konumlandırıyor. İnsan böylece yaşamın merkezindeki ayrıcalıklı tür olmaktan çıkıyor.

Vanessa Lemm — Homo Natura: Nietzsche, Felsefi Antropoloji ve Biyopolitika
Çeviren: Sercan Çalcı • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 176 sayfa • 2026

 

Wolfgang Behringer — Cadılar (2026)

Wolfgang Behringer bu çalışmasında, cadılık inancını ve cadı kovuşturmalarını yalnızca geçmişte kalmış bir batıl inanç ve zulüm hikâyesi olarak değil, insanların korku, belirsizlik ve toplumsal çatışmalar karşısında dünyayı anlamlandırma biçimlerinin bir parçası olarak inceliyor. Cadı inancının yalnızca Avrupa’ya özgü olmadığını, farklı toplumlarda insanların bazı kişilerin görünmeyen güçler aracılığıyla başkalarına yarar veya zarar verebildiğine inandığını gösteriyor. Böylece cadılık düşüncesini belirli bir dönemin dinsel fanatizmine indirgemek yerine, daha geniş bir kültürel ve toplumsal bağlama yerleştiriyor.

Kitabın önemli bir bölümü erken modern Avrupa’daki cadı kovuşturmalarına ayrılmış. Hastalık, kıtlık, kötü hava koşulları, hayvanların ölümü, ekonomik sıkıntılar ve kişisel kayıplar gibi açıklanması güç olaylar cadılıkla ilişkilendirilebiliyor; toplumsal gerilimlerin ve çatışmaların sorumlusu belirli kişiler haline getirilebiliyor. Behringer, büyük cadı davalarının ortaya çıkışını yalnızca Kilise’nin, devletin veya mahkemelerin baskısıyla açıklamak yerine, toplumsal ve psikolojik dinamikleri de dikkate alıyor. Bu yaklaşım, cadı avlarının farklı bölgelerde ve dönemlerde neden aynı yoğunlukta yaşanmadığını anlamaya yardımcı oluyor.

Behringer ayrıca cadı kovuşturmalarının kendiliğinden ve kaçınılmaz biçimde ilerlemediğini gösteriyor. Hukukçular, yöneticiler, din insanları ve toplumun farklı kesimleri arasında cadılık suçlamalarının nasıl ele alınacağı konusunda çatışmalar yaşandı. Cadı avlarına karşı çıkan düşünceler zaman içinde güç kazandı; soruşturma yöntemleri, hukuki standartlar ve kuşkuculuk, kovuşturmaların gerilemesinde rol oynadı. Böylece cadı avlarının sona ermesi yalnızca Aydınlanma’nın insanların zihnini bir anda değiştirmesiyle açıklanmıyor; hukuki, siyasal, toplumsal ve düşünsel dönüşümlerin birlikte etkisi görülüyor. Kitabın “cadı kovuşturmalarıyla mücadele” bölümü de bu süreci ayrı bir başlık altında ele alıyor.

Çalışmanın son bölümleri cadı imgesinin kovuşturmaların sona ermesinden sonra ortadan kaybolmadığını gösteriyor. Cadılar edebiyatta, sanatta, popüler kültürde ve ticari yaşamda yeni anlamlar kazanıyor; korkulan ve cezalandırılan kişiler olmaktan çıkarak kimi zaman egzotik, eğlenceli, gizemli veya pazarlanabilir figürlere dönüşüyor. Behringer böylece cadılığın tarihini yalnızca geçmişteki inançların tarihi olarak değil, modern toplumların geçmişi yeniden yorumlama ve kültürel imgeleri yeniden kullanma biçimlerinin tarihi olarak da ele alıyor. Günümüzde de cadılık inancının dünyanın çeşitli yerlerinde varlığını sürdürmesi, kitabın konuyu yalnızca tarihsel bir merak olmaktan çıkarmasını sağlıyor.

Sonuç olarak ‘Cadılar’ (‘Hexen’), “İnsanlar neden cadılara inandı?” sorusundan daha geniş bir soru ortaya koyuyor: İnsanlar korkutucu ve belirsiz durumlarla karşılaştıklarında neden belirli kişileri görünmeyen kötülüklerin kaynağı olarak görmeye yöneliyor? Behringer’in cevabı, cadılık inancını din, siyaset, hukuk, toplumsal ilişkiler ve kültürel pratiklerin kesişiminde arıyor. Cadı avlarının tarihini incelemek böylece yalnızca geçmişteki zulmü anlamayı değil, toplumların belirsizliği açıklama, suçlu belirleme ve korkuları yönetme biçimlerini anlamayı da mümkün kılıyor.

Wolfgang Behringer — Cadılar: Cadılara İnanç, Cadı Kovuşturmaları ve Cadılık Kültürünün Ticarileşmesi
Çeviren: Özden Ayşegül Karaçam • Runik Kitap
Tarih • 136 sayfa • 2026

 

Joe Nucci — Psiko Zırva (2026)

Joe Nucci’nin ‘Psiko Zırva’ (‘Psychobabble’) adlı kitabı, ruh sağlığı kavramlarının sosyal medya ve gündelik dilde yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan anlam kaymalarını ve psikoloji mitlerini ele alıyor. Nucci, travma, narsisizm, gaslighting, love bombing, DEHB, sınırlar ve nöroçeşitlilik gibi kavramların daha görünür hale gelmesini ruh sağlığı üzerindeki tabunun azalması açısından önemli bulurken, bu kavramların bilimsel anlamlarından koparılarak kullanılmasının yeni bir sorun yarattığını gösteriyor.

Kitabın merkezindeki “psiko zırva” kavramı, psikolojiye ait görünen fakat çoğu zaman bilimsel dayanağı olmayan, aşırı genellenmiş veya bağlamından koparılmış ifadeleri tanımlıyor. Nucci, insanların davranışlarını ve ilişkilerini açıklamak için psikolojik terimlere giderek daha fazla başvurduğunu, ancak bir kavramın popülerleşmesinin onun doğru kullanıldığı anlamına gelmediğini vurguluyor. Böylece ruh sağlığı konusunda farkındalık yaratmak ile gündelik deneyimlerin tamamını psikolojik kategorilerle açıklamak arasındaki ayrımı sorguluyor.

Nucci kitap boyunca 40 yaygın miti mercek altına alarak popüler psikoloji ile psikolojik bilim arasındaki mesafeyi inceliyor. Travma kavramının her türlü olumsuz deneyimi açıklayacak biçimde genişletilmesinden narsisizmin sıradan bencillikle özdeşleştirilmesine, “gaslighting” ve “love bombing” gibi terimlerin ilişkilerde yaşanan her çatışmayı tanımlamak için kullanılmasına kadar farklı örnekleri ele alıyor. DEHB, nöroçeşitlilik ve sınırlar gibi kavramlarda da tanı, özellik, eğilim ve gündelik davranış arasındaki farkların korunmasının önemini ortaya koyuyor.

Kitabın amacı psikoloji dilinin kullanımını bütünüyle reddetmek değil, bu dili daha dikkatli kullanmayı sağlamak. Nucci, ruh sağlığı kavramlarının insanların deneyimlerini anlamlandırmasına yardımcı olabileceğini, ancak yanlış veya aşırı kullanımın gerçek sorunları görünmez kılabileceğini savunuyor. Popüler psikoloji içeriklerinin kişisel deneyimleri bilimsel gerçekler gibi sunabildiği bir ortamda, kanıt ile anekdotu, klinik kavram ile gündelik ifadeyi ve yararlı psikolojik açıklama ile kolay etiketlemeyi birbirinden ayırmaya çalışıyor.

Sonuç olarak ‘Psiko Zırva’, okura belirli davranışları hangi psikolojik etiketle açıklaması gerektiğini söylemekten çok, psikoloji hakkında nasıl daha sağlıklı ve eleştirel düşünebileceğini gösteriyor. Ruh sağlığı konusunda farkındalığın artmasını desteklerken, her davranışın veya ilişkinin mutlaka bir psikolojik kavramla açıklanması gerekmediğini hatırlatıyor. Kitabın temel mesajı, ruh sağlığını ciddiye almanın psikoloji dilini sınırsızca genişletmek değil, kullanılan kavramların anlamını, bilimsel dayanağını ve bağlamını korumaktan geçtiği yönünde.

Joe Nucci — Psiko Zırva: Psikolojik Gevezelikler ve Konuşulması Gerekenler
Çeviren: Güneş Turhan • Mona Kitap
Psikoloji • 328 sayfa • 2026

Andrew Phillips, J. C. Sharman — Taşeron İmparatorluklar (2026)

Andrew Phillips ve J. C. Sharman ‘Taşeron İmparatorluklar’da (‘Outsourcing Empire’), Avrupa yayılmacılığını yalnızca egemen devletlerin rekabeti üzerinden açıklayan anlatıyı sorguluyor. 17. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan dönemde yayılmacılığın başlıca taşıyıcılarının, ticari amaçlarla kuruldukları halde savaşma, barış yapma, diplomasi yürütme ve toprak yönetme gibi egemenlik yetkilerine sahip şirket-devletler olduğunu savunuyor. İngiliz (EIC) ve Hollanda Doğu Hindistan (VOC) şirketleri gibi yapılar, kârı siyasal ve askeri güçle birleştirerek Avrupa’nın denizaşırı genişlemesinde rol oynuyor. Şirket-devletler böylece kapitalizm ile emperyalizmin gelişimini birlikte taşıyan melez kurumlar olarak ele alınıyor.

Şirket-devletlerin ortaya çıkışında, Avrupa hükümdarlarının denizaşırı yayılma arzuları ile bunu doğrudan gerçekleştirecek kaynaklarının yetersizliği etkili oldu. Özel tüzüklerle kurulan şirketlere ticaret tekellerinin yanı sıra savaş ve barış yapma, anlaşmalar imzalama, ordu ve donanma bulundurma ve toprak yönetme gibi yetkiler devredildi. Kamu ile özel alanın kesin biçimde ayrılmadığı erken modern dünyada egemenlik şirketler üzerinden uygulandı. Şirket-devletler kıtalar arasındaki mal, insan ve fikir dolaşımını kolaylaştırırken diplomatik ilişkilerin de başlıca aracına dönüştü. Başarıları, kâr ile siyasal güç kullanma kapasitesini dengeleyebilmelerine göre değişti.

Kitabın ilk bölümleri şirket-devletlerin yükselişini, Doğu’daki başarılarını ve modelin Atlantik dünyasına yayılmasını inceliyor. Yazarlar yalnızca başarılı örneklere bakmıyor; çok sayıda şirket-devletin başarısız olduğunu göstererek sonuçların neden bölgelere ve dönemlere göre değiştiğini araştırıyor. İşlem maliyetleri, teşvikler, koruma kapasitesi ve siyasal meşruiyet gibi etkenleri değerlendiriyor.

On sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa devletlerinin bürokratik ve askerî kapasitesi güçlendikçe şirket-devletlerin konumu zayıfladı. Egemen devletin yükselmesi ve kamu-özel ayrımının belirginleşmesi şirket-devletleri sorunlu hale getirdi. 19. yüzyılın ortalarında büyük şirket-devletlerin çoğu ortadan kalktı, devlet denetimine girdi veya ticari kuruluşlara dönüştü. “Yeni emperyalizm” döneminde kısa bir diriliş yaşansa da bu örnekler eski güce ulaşamadı.

Sonuç olarak kitap, modern uluslararası düzenin yalnızca devletlerin yükselişiyle açıklanamayacağını gösteriyor; şirket-devletlerin Avrupa’nın dünyaya açılmasında, emperyal egemenliğin kurulmasında ve küresel ekonomik ilişkilerin gelişmesinde merkezi rol oynadığını gösterdi. Devlet-piyasa ve kamu-özel ayrımlarının tarihsel oluşumunu gösterdi. Bu durum, bugün de geçerli.

Andrew Phillips, J. C. Sharman — Taşeron İmparatorluklar: Şirket Devletler Modern Dünyayı Nasıl Oluşturdu?
Çeviren: İlker Sönmez • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 336 sayfa • 2026

Feryal Tansuğ — İzmir / Smyrna (2026)

Feryal Tansuğ’un bu çalışması, 1826-1864 yılları arasında İzmir’in Türk ve Rum toplulukları arasındaki ilişkiler üzerinden nasıl şekillendiğini inceliyor. ‘İzmir / Smyrna: 19. Yüzyılda Birlikte Yaşamak’ (‘İzmir / Smyrna 1826 – 1864: Greek / Turkish Relations in a Late’), şehri ulusal kimliklerin karşıtlığıyla açıklamak yerine, Osmanlı döneminde oluşmuş toplumsal, ekonomik ve kültürel ilişkiler ağı içinde ele alıyor. Böylece “Türk İzmir” ve “Gavur İzmir” gibi karşıt anlatıların ötesine geçerek, dini ve etnik toplulukların şehirde kurduğu ilişkilerin işleyişine odaklanıyor. İzmir, ortak çıkarların ve sosyal ilişkilerin bağladığı çoğulcu bir şehir toplumu olarak değerlendiriliyor.

Çalışmanın merkezinde Osmanlı modernleşmesi ve Tanzimat döneminin İzmir’in toplumsal yapısı üzerindeki etkileri bulunuyor. 1826-1864 dönemi, merkezi yönetimin şehri idari ve siyasi yapıya dahil etmeye çalıştığı dönem olarak ele alınıyor. Tansuğ, merkezileştirici reformların şehirdeki mevcut toplumsal düzenle nasıl karşılaştığını araştırırken, devlet ile yerel yönetim ve cemaatler arasındaki ilişkileri de inceliyor. Rum İsyanı’nın İzmir Rumları üzerindeki etkisi, Osmanlı yönetiminin denetim girişimleriyle birlikte ele alınıyor. Böylece reformların şehrin önceden oluşmuş dinamikleriyle etkileşim içinde hayata geçtiği gösteriliyor.

Kitap, İzmir’in toplumsal dokusunu siyasal gelişmeler üzerinden açıklamıyor. Türkler ve Rumların ekonomik yaşamdaki rolleri, ticaret, mülkiyet ilişkileri ve cemaatler arasındaki sosyal etkileşimler inceleniyor. Basın hayatı, okullar, sosyal kulüpler ve hastaneler toplulukların temas alanları olarak ele alınıyor. Ortak çıkarlar ve gündelik ilişkiler, cemaatlerin birbirinden tamamen kopuk olmadığını gösteriyor. 1840’lı yıllardan sonra mülkiyet, ticaret, yerel yönetim ve cemaat ilişkileri üzerinden toplumsal düzenin nasıl yeniden şekillendiği izleniyor.

Tansuğ’un Osmanlıca ve Yunanca birincil kaynaklara dayanan araştırması, İzmir’in geçmişini ulusal kategorilerle değil, dönemin koşulları içinde değerlendirmeye çalışıyor. Kaynaklar, Osmanlı yönetiminin şehrin toplumsal ilişkilerini bütünüyle yeniden biçimlendirmekten çok, mevcut sosyokültürel ve ekonomik normlardan yararlanarak modernleşme programını uyguladığını ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, “çatışan milletler” çerçevesini sorgularken kozmopolitlik kavramını da somut ilişkiler üzerinden düşündürüyor.

Sonuç olarak kitap, modern ulus devletlerin kuruluşundan önceki birlikte yaşam deneyiminin gerilimlerini ve sürekliliğini görünür kılıyor; Osmanlı şehir tarihini, Tanzimat modernleşmesini ve çok dinli toplumda cemaatler arası ilişkileri anlamak için çerçeve sunuyor.

Feryal Tansuğ — İzmir / Smyrna: 19. Yüzyılda Birlikte Yaşamak
Çeviren: Bahar Tırnakçı • Yapı Kredi Yayınları
Tarih • 256 sayfa • 2026

Karl Abraham — Yas ve Melankoli Üzerine (2026)

Karl Abraham’ın Yas ve Melankoli Üzerine: Depresyonun Psikanalitik Kökenleri adlı kitabı, erken dönem psikanalizin depresyon, melankoli, kayıp ve kişilik oluşumu üzerine geliştirdiği düşüncelerin nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor. 1911-1924 yılları arasında kaleme alınan dört makaleyi bir araya getiren çalışma, Abraham’ın klinik gözlemlerden hareketle manik-depresif durumların ve melankolinin altında yatan ruhsal süreçleri araştırmasını izliyor.

Abraham, hastalarının yaşam öykülerini ve analiz sırasında ortaya çıkan malzemeyi inceleyerek depresyonu yalnızca bir ruhsal durum olarak değil, nesne kaybı, kaybedilen nesnenin içe alınması, suçluluk ve ikirciklilik arasındaki ilişkiler üzerinden açıklamaya çalışıyor. Özellikle libidonun gelişim evrelerine ve oral erotizme odaklanarak erken dönem deneyimlerin karakter oluşumundaki etkilerini araştırıyor; oral ve sadistik eğilimlerin sonraki ruhsal yapılanmalarla bağlantılarını kuruyor.

Kitaptaki ilk çalışma, Freud’un 1917’de yayımlanan “Yas ve Melankoli” makalesinden önce kaleme alınmış olması bakımından da önem taşıyor. Abraham ile Freud arasındaki düşünsel alışveriş içinde gelişen bu araştırmalar, melankolinin psikanalitik açıklamasının oluşumunda önemli bir yer tutarken, daha sonra Melanie Klein tarafından geliştirilecek nesne ilişkileri yaklaşımının da öncüllerini barındırıyor.

Seçkide yer alan metinler aynı zamanda Abraham’ın kendi düşüncelerini klinik deneyimin ışığında nasıl yeniden değerlendirdiğini gösteriyor. 1911’de manik-depresif durumların kökenine ilişkin geliştirdiği açıklamalar, sonraki yıllarda libidonun gelişimini daha ayrıntılı ele alan çalışmalarında genişliyor ve yeni klinik gözlemlerle farklılaşıyor. Böylece kitap, yalnızca depresyonun psikanalitik kökenlerine ilişkin bir kuram sunmakla kalmıyor; bir psikanalistin on üç yıllık çalışma boyunca kavramlarını nasıl geliştirdiğini de görünür kılıyor.

‘Yas ve Melankoli Üzerine’, kayıp deneyiminin ruhsal yaşam üzerindeki etkilerinden libidonun gelişimine, oral erotizmden karakter oluşumuna ve manik-depresif durumların dinamiklerine uzanan bir düşünce çizgisi sunuyor. Abraham’ın klinik çalışmalarından beslenen bu dört metin, psikanalizin depresyon ve melankoliyi anlamaya yönelik kurucu tartışmalarını doğrudan özgün kaynaklarından takip etme imkânı veriyor.

Karl Abraham — Yas ve Melankoli Üzerine: Depresyonun Psikanalitik Kökenleri
Çeviren: Nurcihan Doğaner • Kanon Kitap
Psikoloji • 154 sayfa • 2026

Yahya Yeşilyurt — Yemen’de Birinci Dünya Savaşı (2026)

Birinci Dünya Savaşı denildiğinde akla çoğunlukla Çanakkale, Sarıkamış ya da Süveyş gibi cepheler gelir. Oysa savaşın Osmanlı coğrafyasındaki etkileri bu cephelerle sınırlı kalmadı. Yahya Yeşilyurt ‘Yemen’de Birinci Dünya Savaşı: İmparatorların Gölgesinde’ adlı çalışmasında savaşın Yemen’de açtığı askeri, siyasi ve toplumsal cepheleri birlikte ele alarak I. Dünya Savaşı’nın daha az bilinen bir boyutunu görünür kılıyor.

Yeşilyurt, 1914-1918 arasında Yemen’in yalnızca Osmanlı ile İngiltere arasındaki mücadelenin yaşandığı bir savaş alanı olmadığını gösteriyor. Bölgedeki gelişmeler, büyük imparatorlukların stratejik hesaplarıyla yerel aktörlerin çıkarlarının ve güç mücadelelerinin kesiştiği karmaşık bir ortam yaratıyor. Almanya’nın Osmanlı cihat siyasetini destekleyen “Kutsal Cihat” projesi bu bağlamda ele alınırken, bu çağrının Yemen’de ne ölçüde karşılık bulduğu da sorgulanıyor. Osmanlı’ya bağlılığını sürdüren İmam Yahya ile İngilizlerin desteklediği Seyit İdrisî arasındaki rekabet ise savaşın yerel siyasetle nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor.

Kitap, Yemen cephesindeki çatışmaları yalnızca kara muharebeleri üzerinden anlatmıyor. Aden’e yönelik denizden gerçekleştirilen saldırılar, Kızıldeniz’de uygulanan abluka ve bölgedeki ulaşım ve ikmal sorunları da savaşın seyrini belirleyen unsurlar arasında inceleniyor. Böylece Yemen’in, Osmanlı İmparatorluğu açısından yalnızca uzak bir cephe değil, imparatorluklar arası rekabetin, deniz gücünün ve bölgesel siyasetin kesiştiği stratejik bir alan olduğu görülüyor.

Ancak savaşın tarihi yalnızca orduların, komutanların ve siyasi aktörlerin hikâyesinden oluşmuyor. Yeşilyurt, savaşın Yemen toplumunda yarattığı sonuçlara da odaklanıyor; cephe gerisinde yaşamını sürdürmeye çalışan kadınların deneyimlerine, tutsakların durumuna ve savaşın gündelik hayat üzerindeki etkilerine bakıyor. Böylece Yemen’deki I. Dünya Savaşı’nı askeri operasyonların kronolojisine indirgemek yerine, savaşın toplum üzerindeki insani ve siyasal sonuçlarını da hesaba katan geniş bir çerçevede değerlendiriyor.

‘Yemen’de Birinci Dünya Savaşı’, I. Dünya Savaşı’nın Yemen’deki seyrini Osmanlı, İngiltere ve Almanya gibi büyük güçlerin politikalarıyla yerel aktörlerin mücadelelerini birlikte düşünerek ele alıyor. Kitap, savaşın yalnızca imparatorlukların kararlarıyla şekillenmediğini; yerel güç dengelerinin, toplumsal koşulların ve insanların savaş karşısındaki deneyimlerinin de bu tarihin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğunu ortaya koyuyor.

Yahya Yeşilyurt — Yemen’de Birinci Dünya Savaşı: İmparatorların Gölgesinde
• Alfa Yayınları
Tarih • 584 sayfa • 2026

Steven J. Heine — Kaygı Çağında Anlam Arayışı (2026)

Steven J. Heine’in bu kitabı, varoluşçu felsefenin “Hayatın anlamı nedir?”, “Neden yaşıyoruz?” ve “Belirsizlik karşısında nasıl bir yaşam kurabiliriz?” gibi sorularını psikolojinin deneysel araştırmalarıyla ele alıyor. Heine, Albert Camus, Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’ın ortaya koyduğu varoluşsal meseleleri, insan zihninin anlam üretme biçimlerine ilişkin çağdaş bilimsel bulgularla buluşturuyor. Kitabın temel iddiası, anlam arayışının yalnızca felsefi veya kişisel bir uğraş olmadığı; insan zihninin evrimsel gelişiminin temel özelliklerinden biri olduğudur.

Heine’e göre insanlar, kendilerini ve içinde yaşadıkları dünyayı anlaşılır kılmaya güçlü biçimde ihtiyaç duyuyor. Karmaşık, belirsiz ve kimi zaman absürt görünen olaylar karşısında zihin, yaşananlara düzen ve süreklilik kazandıran açıklamalar ve öyküler oluşturuyor. İnsanlar yalnızca dünyayı anlamlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda kendileri hakkında da tutarlı bir hikâye kurmaya çalışıyor. Geçmişlerini hatırlama biçimleri, verdikleri kararları gerekçelendirmeleri ve ait oldukları kültürel değerleri savunmaları bu anlam üretme süreçlerinin farklı biçimleri olarak ortaya çıkıyor.

‘Kaygı Çağında Anlam Arayışı’ (‘Start Making Sense’), anlam arayışının evrimsel boyutuna da odaklanıyor. Heine, insanları diğer canlılardan ayıran özelliklerden birinin yalnızca çevreye uyum sağlamak değil, yaşamlarını anlamlı kılan bağlantılar kurmak olduğunu savunuyor. Anlam duygusu; kişilerarası ilişkiler, topluluklara aidiyet, iş ve üretim üzerinden edinilen amaç ve yeterlilik duygusu ve insanın kendisinden daha büyük bir bütünle bağlantı kurmasını sağlayan manevi inançlar aracılığıyla güçleniyor. Bu bağlantıların zayıflaması ise kişinin kendisini dünyadan kopuk ve yaşamını amaçsız hissetmesine yol açabiliyor.

Heine ayrıca insanların anlam duygusunu korumak için başvurduğu psikolojik mekanizmaları inceliyor. İnsanlar seçimleriyle çelişen bilgilerle karşılaştıklarında kararlarını rasyonalize edebiliyor, geçmişi nostaljik biçimde yeniden kurgulayabiliyor ve dünya görüşlerini tehdit eden gelişmeler karşısında mevcut inançlarına daha sıkı sarılabiliyor. Dolayısıyla anlam üretme kapasitesi insan yaşamını düzenleyen güçlü bir kaynak olurken, aynı zamanda kişinin gerçekliği çarpıtmasına veya kendi inançlarını sorgulamak yerine onları korumasına da neden olabiliyor.

Kitabın önemli bir bölümü, seçimler ve özgürlük meselesine ayrılıyor. İnsanlar yaptıkları seçimleri yalnızca sonuçları açısından değil, kendileri hakkında anlattıkları hikâyenin parçaları olarak da değerlendiriyor. Geçmiş kararlarla yaşamak, kaçırılmış ihtimallerle baş etmek ve kişinin kendisiyle tutarlı bir yaşam öyküsü oluşturması, anlam duygusunun sürdürülmesiyle yakından ilişkili görünüyor. Heine böylece özgür seçim ile anlam arayışının birbirinden bağımsız olmadığını, insanların kararlarını sonradan anlamlandırarak benliklerini ve yaşam öykülerini bütünleştirmeye çalıştığını gösteriyor.

Ölüm ve ölümden sonra var olma düşüncesi de kitabın önemli temalarından birini oluşturuyor. İnsan, kendi ölümlülüğünün farkında olan bir canlı olarak yaşamının sınırlılığını anlamlandırmak zorunda kalıyor. Dinler, kültürel anlatılar ve insanın kendisinden daha büyük bir bütünün parçası olduğu düşüncesi, bu varoluşsal gerçekle başa çıkmanın yollarından bazılarını oluşturuyor. Ancak Heine’in yaklaşımı, belirli bir inancı çözüm olarak önermekten ziyade, insanların neden bu tür anlam sistemlerine yöneldiğini psikolojik açıdan açıklamaya çalışıyor.

Heine’in üzerinde durduğu bir başka mesele, insanların kurdukları anlam dünyasının hayat tarafından sarsılması oluyor. Yakın birinin ölümü, başarısızlık, toplumsal çatışmalar, travmatik deneyimler veya kişinin temel inançlarıyla çelişen olaylar, dünyaya ilişkin mevcut anlatının artık yeterli gelmemesine yol açabiliyor. Böyle durumlarda insan, yalnızca yaşadığı olayı değil, kendisini ve dünyadaki yerini yeniden anlamlandırmak zorunda kalıyor. Kitabın son bölümleri bu kırılmaların ardından yeni bağlantılar, amaçlar ve anlatılar kurarak daha anlamlı bir yaşam oluşturmanın imkânlarını araştırıyor.

Bu çerçevede kitap, günümüzde iklim değişikliği, siyasal kutuplaşma, yapay zekâ ve toplumsal belirsizliklerin yarattığı kaygıyı yalnızca çağın dış koşullarıyla açıklamıyor; bu koşulların insanın temel anlamlandırma ihtiyacıyla nasıl kesiştiğini araştırıyor. Heine’in vardığı temel perspektif, anlamın dünyada hazır olarak bulunması gerektiği değil, insanların ilişkiler, topluluklar, amaçlar ve kültürel anlatılar aracılığıyla anlamlı bir yaşam kurduğu yönünde şekilleniyor. Böylece kitap, varoluşçu felsefenin klasik sorularını insan zihninin evrimi, kültür, sosyal ilişkiler ve psikolojik mekanizmalar üzerinden yeniden ele alarak, absürt ve belirsiz görünen bir dünyada anlam arayışının neden insan yaşamının ayrılmaz bir parçası olduğunu açıklıyor.

Steven J. Heine — Kaygı Çağında Anlam Arayışı
Çeviren: Nurdan Soysal • Say Yayınları
Psikoloji • 344 sayfa • 2026