Haluk Gerger — Sovyetler Birliği’nin Çöküşü (2026)

Haluk Gerger’in ‘Sovyetler Birliği’nin Çöküşü’ adlı çalışması, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını yalnızca Gorbaçov ve Yeltsin dönemindeki gelişmelerle açıklayan yaygın yaklaşımı sorgulayarak, çözülüşün köklerini Sovyet sisteminin daha erken tarihsel evrelerinde arayan kapsamlı bir inceleme. Yazar, özellikle Stalin döneminde biçimlenen siyasal, ekonomik ve toplumsal yapıların sonraki krizlerin temelini nasıl hazırladığını tartışırken, Sovyet deneyimini yalnızca tarihsel bir olay olarak değil, sosyalizm, devlet, bürokrasi, sınıf ve iktidar üzerine süregelen teorik tartışmalar açısından da yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Kitap, bu amacı doğrultusunda okuru kronolojik bir tarih anlatısından ziyade “geriye doğru iz süren” analitik bir yönteme davet ediyor. İlk bölümde Yeni Ekonomik Politika (NEP), Lenin sonrası iktidar mücadeleleri, kolektivizasyon ve zorunlu sanayileşme süreçleri üzerinden Sovyet modernleşmesinin ekonomik ve siyasal temelleri inceleniyor. Bu dönüşümlerin yalnızca üretim ilişkilerini değil, devlet yapısını, sınıf ilişkilerini ve Marksist kuramın temel kavramlarını da nasıl yeniden biçimlendirdiği ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

İzleyen bölümlerde Stalin döneminde kurumsallaşan devlet yapısı, bürokratik örgütlenme, parti-devlet ilişkileri, ulus politikaları ve siyasal şiddet mekanizmaları çözümlemenin merkezine yerleşiyor. Kitap, “işçi devleti” söyleminden “halk devleti” anlayışına geçişi, yeni yönetici kadroların oluşumunu, devlet terörünü, ayrıcalıklı bürokratik katmanların yükselişini ve bunların Sovyet sisteminin iç dinamiklerini nasıl dönüştürdüğünü inceliyor. Böylece çöküşün yalnızca ekonomik sorunların değil, uzun yıllar boyunca biriken siyasal ve toplumsal çelişkilerin sonucu olduğu savunuluyor.

Eserin son bölümü ise sınıflaşma, mülkiyet ilişkileri, devletin ekonomik rolü ve Sovyet toplumunda ortaya çıkan yeni toplumsal tabakalaşma biçimlerini tartışıyor. Asya Tipi Üretim Tarzı, devlet mülkiyeti, sömürü mekanizmaları ve sınıf oluşumu gibi teorik başlıklar üzerinden Sovyet sisteminin içsel dönüşümü analiz edilirken, sonunda yaşanan kriz ve çözülüş bu uzun tarihsel sürecin bir sonucu olarak değerlendiriliyor. Böylece kitap, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını tek tek liderlerin hatalarıyla değil, sistemin kuruluşundan itibaren şekillenen yapısal dinamiklerle açıklamaya çalışıyor.

Önsözde Haluk Gerger, çalışmasının amacının kesin doğrular sunmak değil, eleştirel düşünmeyi ve demokratik tartışmayı geliştirmek olduğunu özellikle vurguluyor. Marx’ın bilim anlayışına yaslanarak hazır reçeteler üretmek yerine tarihsel deneyimin eleştirel analizini hedeflediğini belirten yazar, Sovyet deneyimini ideolojik önyargılardan uzak, Marksist bir perspektifle yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor. Ona göre sosyalizmin geleceğine ilişkin sağlıklı bir tartışma, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü romantize etmeden ya da şeytanlaştırmadan, tarihsel gerçekliği bütün karmaşıklığıyla anlamaya bağlıdır. Bu yönüyle eser, yalnızca Sovyet tarihini açıklamaya çalışan bir araştırma değil; sosyalist düşüncenin geçmişiyle hesaplaşmasını ve geleceğini yeniden düşünmesini amaçlayan kapsamlı bir eleştirel inceleme niteliği taşıyor.

Haluk Gerger — Sovyetler Birliği’nin Çöküşü: Geriye Doğru Bir İz Sürme
• Yordam Kitap
Siyaset • 576 sayfa • 2026

Michael Minden — Modern Alman Edebiyatı (2026)

Bu çalışma, Michael Minden’in Alman edebiyatını yalnızca büyük yazarlar ve akımlar üzerinden değil, Avrupa modernitesinin kültürel, siyasal ve toplumsal dönüşümleriyle birlikte okuyan kapsamlı bir değerlendirmesi. Eser, on sekizinci yüzyıl ortalarındaki Aydınlanma’dan Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1989’a kadar uzanan yaklaşık iki buçuk yüzyıllık dönemde Alman edebiyatının geçirdiği değişimi incelerken, onu ulusal bir gelenek olmaktan çok Avrupa kültürünün ayrılmaz bir parçası olarak ele alıyor. Minden, Alman edebiyatının “doğuştan felsefi” olduğu yönündeki yerleşik yargıları sorguluyor; metinleri tarihsel bağlamları, okur kitlesi, yayıncılık dünyası ve toplumsal koşullarla birlikte değerlendirerek edebiyatın canlı bir kültürel pratik olduğunu gösteriyor.

‘Modern Alman Edebiyatı’ (‘Modern German Literature’), modern Alman edebiyatının temellerini Reform hareketi, matbaanın yaygınlaşması ve Aydınlanma düşüncesiyle ilişkilendiriyor. Luther’in yerel dili öne çıkaran yaklaşımı ile Herder ve Kant’ın düşünceleri, Almanca edebiyatın gelişmesinde belirleyici bir zemin oluşturuyor. Lessing, Goethe ve Schiller’in eserleriyle şekillenen klasik dönem, bireyin özgürlüğü, estetik idealler ve ulusal kültür arayışını bir araya getirirken; Romantizm, ironi, din, bireysellik ve sonsuzluk düşüncesi üzerinden bu mirası dönüştürüyor. Minden, Alman edebiyatının hiçbir zaman yalnızca ulusal kimlik üretmediğini, sürekli Avrupa kültürüyle etkileşim içinde geliştiğini vurguluyor.

İzleyen bölümlerde Alman gerçekçiliği, şiirin siyasetle ilişkisi ve modernleşmenin yarattığı yeni kültürel ortam ele alınıyor. Sanayileşme, kentleşme, reklamcılık, teknolojik gelişmeler ve kitlesel yayıncılık, edebiyatın hem üretimini hem de dolaşımını değiştirirken; Kafka, Rilke, Trakl ve Brecht gibi yazarlar modern bireyin yabancılaşmasını, kırılganlığını ve toplumsal çelişkilerini farklı estetik biçimlerle ifade ediyor. Birinci Dünya Savaşı, Dada hareketi ve avangard deneyler, geleneksel anlatı kalıplarını sarsarken edebiyat, modern dünyanın krizlerine verilen yaratıcı bir tepkiye dönüşüyor.

Minden, Nazi dönemini, Holokost’u ve İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımını Alman edebiyatının en büyük kırılma noktalarından biri olarak değerlendiriyor. Faşizm karşısında edebiyatın aldığı tavırlar, sürgün deneyimi, Doğu ve Batı Almanya’da gelişen farklı edebiyat anlayışları ile savaş sonrası hesaplaşmalar ayrıntılı biçimde inceleniyor. Paul Celan’ın şiiri, Brecht’in eleştirel tiyatrosu ve savaş sonrası yazarların tanıklıkları, edebiyatın yalnızca estetik değil aynı zamanda etik bir sorumluluk taşıdığını gösteriyor.

Son bölümde ise demokratik kapitalizm, tüketim kültürü, medya, küreselleşme ve kültürel çoğullaşmanın Alman edebiyatını nasıl dönüştürdüğü ele alınıyor. Minden, modern Alman edebiyatını tek bir düşünsel çizgiye indirgemek yerine, tarihsel değişimlere sürekli uyum sağlayan, farklı estetik ve siyasal eğilimleri bünyesinde barındıran dinamik bir gelenek olarak yorumluyor. Böylece eser, Alman edebiyatının yaklaşık iki buçuk yüzyıllık gelişimini, Avrupa modernitesinin kültürel tarihiyle birlikte okuyarak edebiyatın toplum, tarih ve düşünceyle kurduğu çok katmanlı ilişkiyi bütünlüklü biçimde ortaya koyuyor.

Michael Minden — Modern Alman Edebiyatı
Çeviren: Mertkan Karaca • Vakıfbank Kültür Yayınları
Edebiyat • 400 sayfa • 2026

Pierre Hadot — Sokrates’e Övgü (2026)

Pierre Hadot, tarihsel kişiliği büyük ölçüde belirsiz kalan Sokrates’in, felsefe tarihi boyunca farklı düşünürler tarafından nasıl yeniden yorumlandığını inceliyor. Hadot’ya göre elimizdeki Sokrates, doğrudan tarihsel bir kişiden çok, Platon, Ksenophon, Aristophanes ve sonraki filozofların aktardığı çeşitli portrelerin bileşimidir. Bu nedenle Sokrates’i anlamak, tek bir biyografiyi değil, felsefenin kendisini biçimlendiren bir simgeyi anlamaktır.

‘Sokrates’e Övgü’ (‘Éloge de Socrate’), Sokrates’in bilgi aktaran bir öğretmenden ziyade sorgulamaya dayalı bir yaşam pratiği geliştirdiğini vurguluyor. Onun temel yöntemi olan diyalog, insanların kesin doğru sandıkları düşünceleri sınayarak cehaletlerini fark etmelerini sağlar. Sokrates’in ünlü “bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” tavrı, bilgi eksikliğinin itirafından çok, sürekli araştırmayı mümkün kılan felsefi bir duruştur. Hadot, bu yaklaşımın felsefeyi soyut kuram üretiminden çıkarıp insanın kendisini dönüştürme çabasına dönüştürdüğünü gösteriyor.

Eserin önemli temalarından biri, Sokrates’in felsefeyi bir yaşam biçimi olarak temsil etmesi. Sokrates’in alçakgönüllülüğü, ironiye dayalı sorgulama yöntemi, ölüm karşısındaki tutumu ve ahlaki kararlılığı, yalnızca düşüncelerini değil, yaşamını da felsefenin ayrılmaz bir parçası hâline getirir. Hadot, antik felsefede teorik bilgi ile gündelik yaşamın birbirinden ayrılmadığını; Sokrates’in bu bütünlüğün en güçlü örneklerinden biri olduğunu savunuyor.

Kitap ayrıca Sokrates’in sonraki düşünce tarihinde üstlendiği farklı rolleri ele alıyor. Platon onu hakikatin sözcüsü ve ideal filozof olarak yeniden kurarken, Kinikler sade yaşamın, Stoacılar ahlaki direncin, Kierkegaard bireysel varoluşun ve ironinin, Nietzsche ise yerleşik değerleri sorgulayan yaratıcı eleştirinin simgesi olarak yorumluyor. Böylece Sokrates, her dönemin kendi felsefi sorunlarını yansıttığı canlı bir figüre dönüşüyor.

Hadot, bu farklı yorumların tarihsel Sokrates’i bütünüyle ortaya koymadığını, ancak onun felsefi mirasının zenginliğini gösterdiğini belirtiyor. Gerçek Sokrates’e bütünüyle ulaşmak mümkün olmasa bile, onun bıraktığı sorgulama geleneği felsefenin özü hakkında önemli ipuçları sunuyor. Bu nedenle Sokrates, kesin cevaplar veren bir bilge değil, insanı kendi yaşamını ve düşüncelerini sürekli gözden geçirmeye davet eden bir rehber olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Sokrates’e Övgü’, Sokrates’in tarihsel kişiliğinden çok, felsefe tarihinde kazandığı anlamları inceleyen bir eser. Hadot, Sokrates üzerinden felsefenin temel amacının bilgi biriktirmekten ziyade insanın kendisini dönüştürmek olduğunu savunuyor; eleştirel düşünme, diyalog, öz sorgulama ve yaşamı bilinçli biçimde kurma fikrini merkeze alarak felsefeyi yeniden bir yaşama sanatı olarak yorumluyor.

Pierre Hadot — Sokrates’e Övgü
Çeviren: Mustafa Öcal • Alfa Yayınları
Felsefe • 48 sayfa • 2026

Yuk Hui — Post–Avrupa (2026)

Avrupa’yı coğrafi bir kimlikten çok, modern felsefenin, bilimin ve teknolojinin kurucu kavramlarından biri olarak ele alan bir sorgulama. ‘Post–Avrupa’ (‘Post–Europe’), Avrupa’nın son iki yüzyıldır evrensellik iddiasıyla kurduğu düşünsel üstünlüğün, küreselleşme, dijitalleşme ve tekno-ekonomik dönüşümler çağında artık sürdürülemez hâle geldiğini savunuyor. Yuk Hui, Avrupa’nın krizini yalnızca siyasal ya da ekonomik gelişmeler üzerinden değil, felsefenin ve teknolojinin tarihsel serüveni üzerinden değerlendiriyor. Bu çerçevede “post-Avrupa”, Avrupa’nın sonunu ilan etmekten çok, onun merkezî konumunu aşan yeni düşünme imkânlarını araştıran felsefi bir öneri olarak ortaya çıkıyor.

Kitabın çıkış noktası, teknolojinin neden olduğu dünya düzeninin insanı giderek ortak bir teknik ve ekonomik düzene bağımlı kılarken aynı zamanda yurtsuzluk (Heimatlosigkeit) duygusunu derinleştirmesi. Hui, bu yurtsuzluğu yalnızca fiziksel yer değiştirme değil, insanın kültürel ve düşünsel köklerinden uzaklaşması olarak yorumluyor. Modern teknolojinin tüm dünyayı aynı üretim ve tüketim mantığı içinde homojenleştirdiğini, yerel düşünme biçimlerini geri plana ittiğini savunuyor. Bu nedenle mesele Avrupa’yı reddetmek değil, gezegensel ölçekte farklı düşünce geleneklerinin yeniden gelişebileceği çoğulcu bir zemini aramaktır.

Eserin ilk bölümü, Avrupa felsefesinin tarihsel ruhunu ve bugün içine girdiği dönüşümü inceliyor. Hui, Heidegger, Husserl, Derrida, Simondon ve Bernard Stiegler gibi düşünürlerden hareketle Avrupa’nın felsefeyi evrensel hakikatin taşıyıcısı olarak kurduğunu, ancak teknolojinin küreselleşmesiyle bu ayrıcalıklı konumun çözüldüğünü ileri sürüyor. Bu çözülme yalnızca bir kriz değil, aynı zamanda düşüncenin yeniden bireyleşmesi için yeni bir başlangıçtır. Yazar, düşünmenin görevinin artık tek merkezli evrensellik üretmek değil, farklı kültürel geleneklerin kendi özgün düşünsel potansiyellerini geliştirebilmelerini sağlamak olduğunu vurguluyor.

Kitabın ikinci bölümü, “Asya nedir?” sorusunu Avrupa’nın karşıtı olarak değil, Avrupa sonrası düşüncenin sınandığı felsefi bir problem olarak ele alıyor. Hui, Doğu-Batı ikiliğini aşarak Nishida Kitarō ve Mou Zongsan gibi Asyalı filozofların düşüncelerini Simondon’un bireyleşme kuramıyla birlikte değerlendiriyor. Böylece farklı kültürlerin birbirini taklit etmeden, kendi tarihsel ve teknik koşullarından hareketle evrensel düşünceye katkı sunabileceğini savunuyor. Kitabın merkezindeki “düşüncenin bireyleşmesi” kavramı da tam bu noktada ortaya çıkıyor: Her düşünce geleneği, başkasını kopyalamadan kendi özgün gelişim çizgisini kurabilmelidir.

Türkçe baskıya yazdığı sunuşta Emre Şan, Hui’nin tartışmasını Husserl’in Avrupa kavramı ve yaşam dünyası anlayışı üzerinden temellendiriyor. Avrupa’nın fenomenolojide yalnızca bir kıta değil, akıl, eleştiri ve evrensellik fikriyle özdeşleşen bir felsefe kavramı olarak kurulduğunu; ancak modern bilim ile teknolojinin yaşam dünyasını giderek anlamdan uzaklaştırmasının bu kavramı krize sürüklediğini açıklıyor. Hui’nin çalışmasının bu mirası bütünüyle reddetmediğini, aksine Avrupa’nın kendi sınırlarını aşarak çoğul düşünce biçimlerine açılmasının yollarını araştırdığını gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Post–Avrupa’, Avrupa’nın tarihsel üstünlüğünü sorgulayan politik bir manifesto olmaktan ziyade, teknoloji çağında felsefenin geleceğini yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma. Kapitalizm, dijitalleşme ve küresel teknolojik ağların oluşturduğu ortak dünyada insanın giderek derinleşen yurtsuzluğunu merkeze alan Hui, tek tip evrensellik yerine farklı kültürlerin kendi düşünsel bireyleşmelerini gerçekleştirebildiği çoğul bir gelecek tasavvuru geliştiriyor. Bu yönüyle eser, Avrupa’nın ötesini değil, Avrupa mirasıyla eleştirel bir hesaplaşma üzerinden yeni bir felsefi ufku tartışmaya açıyor.

Yuk Hui — Post–Avrupa
Çeviren: Burak Çakır • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 192 sayfa • 2026

Lawrence Venuti — Çevirmenin Görünmezliği (2026)

Lawrence Venuti’nin bu eseri, çeviribilimin temel metinlerinden biri olarak çevirmenin metin içindeki konumunu, çeviri stratejilerini ve bunların kültürel sonuçlarını tarihsel bir perspektifle ele alıyor. Venuti, özellikle İngilizce çeviri geleneğinde uzun yıllardır egemen olan “akıcı” ve “şeffaf” çeviri anlayışının çevirmeni görünmez kıldığını, yabancı metinlerin kültürel farklılıklarını ise hedef kültürün beklentilerine uyarlayarak silikleştirdiğini savunuyor. ‘Çevirmenin Görünmezliği’ (‘The Translator’s Invisibility’), çeviriyi yalnızca diller arasında gerçekleşen teknik bir aktarım olarak değil, ideolojik, estetik ve politik tercihlerle şekillenen kültürel bir üretim süreci olarak değerlendiriyor.

Eserin merkezinde yer alan “çevirmenin görünmezliği” kavramı, başarılı çevirinin özgün dilde yazılmış izlenimi veren doğal ve akıcı bir metin üretmesi gerektiği yönündeki yaygın beklentiyi sorguluyor. Venuti’ye göre bu anlayış, çevirmenin yaptığı seçimleri görünmez hâle getirirken yabancı metnin dilsel ve kültürel özelliklerini de büyük ölçüde ortadan kaldırıyor. Böylece çeviri, yalnızca anlam aktaran bir araç olmaktan çıkıp hedef kültürün değerlerini yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşüyor.

Venuti, on yedinci yüzyıldan günümüze uzanan çeviri tarihini inceleyerek İngilizcede yabancı edebiyat kanonunun oluşumunda akıcılık ilkesinin nasıl baskın hâle geldiğini gösteriyor. Yayıncılık dünyasının beklentileri, eleştirmenlerin ölçütleri, okur alışkanlıkları ve kültürel değerler, çeviri stratejilerini belirleyen başlıca etkenler olarak öne çıkıyor. Bu süreçte yabancı eserler çoğu zaman hedef kültürün normlarına uyarlanıyor; farklılıklar törpüleniyor ve metinler yerel okurun beklentilerine göre yeniden biçimleniyor.

Kitapta bu egemen yaklaşımın karşısına yabancılaştırıcı çeviri anlayışı çıkarılıyor. Yerelleştirici çeviri metni okura mümkün olduğunca yakınlaştırırken, yabancılaştırıcı çeviri metnin dilsel ve kültürel farklılığını korumayı amaçlıyor. Venuti, okurun metni zahmetsizce tüketmesi yerine farklı bir kültürle bilinçli biçimde karşılaşmasının daha değerli olduğunu düşünüyor. Bu nedenle çeviriyi, kültürel çeşitliliği görünür kılan etik bir müdahale olarak yeniden tanımlıyor ve yabancılaştırmanın çeviride tekdüzeliğe karşı önemli bir alternatif sunduğunu savunuyor.

Venuti ayrıca çeviri değerlendirmelerinde “sadakat” kavramının çoğu zaman akıcılıkla özdeşleştirildiğini tartışıyor. Yasal ve kültürel baskılar ile okurun “anında anlaşılabilirlik” beklentisinin, deneysel ve yabancılaştırıcı çevirilerin geri planda kalmasına yol açtığını belirtiyor. Böylece çeviri alanındaki estetik tercihlerin yalnızca dilsel değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve ideolojik dinamiklerden beslendiğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak ‘Çevirmenin Görünmezliği’, çeviriyi görünmez bir teknik işlem olarak değil, kültürel, etik ve politik sonuçlar doğuran yaratıcı bir etkinlik olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Venuti, çevirmenin görünmezliğinin doğal ya da kaçınılmaz olmadığını; tarihsel ve kültürel tercihler sonucunda oluştuğunu gösteriyor. Çevirinin farklı kültürleri birbirine benzetmek yerine onların özgünlüğünü görünür kılabilecek bir karşılaşma alanı yaratması gerektiğini savunarak, çeviribilimin en etkili ve en çok tartışılan eserlerinden birini ortaya koyuyor.

Lawrence Venuti — Çevirmenin Görünmezliği: Bir Çeviri Tarihi
Çeviren: Selçuk Eryatmaz • Everest Yayınları
İnceleme • 568 sayfa • 2026

Zygmunt Bauman — Eleştirel Bir Sosyolojiye Doğru (2026)

Zygmunt Bauman’ın bu eseri, sosyolojinin yalnızca toplumsal gerçekliği açıklayan bir disiplin değil, aynı zamanda insanların içinde yaşadıkları dünyayı sorgulamalarını ve özgürleşmelerini sağlayan eleştirel bir düşünce biçimi olması gerektiğini savunan kapsamlı bir kuramsal çalışma. Bauman, toplumsal yaşamın “doğal” ve değişmez kabul edilen düzeninin gerçekte tarihsel olarak kurulmuş ilişkilerden oluştuğunu ileri sürerek, eleştirel sosyolojiyi sağduyunun sınırlarını aşan özgürleştirici bir bilgi pratiği olarak yeniden tanımlıyor.

Kitabın ilk bölümü, Bauman’ın “ikinci doğa” adını verdiği kavram etrafında şekilleniyor. İnsanların gündelik yaşamda doğal, kaçınılmaz ve değiştirilemez sandıkları toplumsal kurumlar, kurallar ve alışkanlıklar zamanla sanki doğanın bir parçasıymış gibi algılanır. Sağduyu da bu yanılsamayı yeniden üretir; mevcut toplumsal düzeni sorgulamak yerine onu olağanlaştırır. Bauman’a göre geleneksel sosyoloji de çoğu zaman bu düzeni yalnızca açıklamakla yetiniyor ve böylece farkında olmadan egemen toplumsal yapının devamına hizmet ediyor. Bu nedenle “tutsaklığın bilimi”, insanları özgürleştirmek yerine onları mevcut düzenin sınırları içinde düşünmeye mahkûm ediyor.

İkinci bölümde Bauman, bu anlayışın felsefi temellerini eleştiriyor. Özellikle fenomenoloji ve varoluşçuluk tartışmaları üzerinden toplumsal gerçekliğin yalnızca bireysel deneyimlerle açıklanamayacağını, fakat bu deneyimlerin de tarihsel ve toplumsal koşullar içinde üretildiğini gösteriyor. Geleneksel sosyolojinin toplumsal düzeni denge ve uyum ekseninde açıklama eğilimini sorgularken, toplumun değişim ve çatışma dinamiklerini görünmez kılan yaklaşımların eleştirel düşüncenin önünde engel oluşturduğunu savunuyor. Böylece sosyolojinin görevinin yalnızca mevcut gerçekliği tasvir etmek değil, onu mümkün kılan varsayımları da açığa çıkarmak olduğunu ileri sürüyor.

Eserin merkezinde yer alan “özgürleştirici akıl” kavramı, kitabın temel tezini oluşturuyor. Bauman’a göre eleştirel sosyoloji, sağduyunun sunduğu bilgiyi daha ayrıntılı biçimde doğrulayan bir disiplin değildir; tam tersine, sağduyunun güvenilir kabul ettiği bilgilerin tarihsel olarak kurulmuş ve ideolojik biçimde meşrulaştırılmış olduğunu gösteriyor. Bu nedenle özgürleştirici düşünce, toplumun “doğal yasaları” olarak sunulan ilişkilerin aslında değiştirilebilir olduğunu ortaya koymaya çalışıyor. Sağduyunun alternatif toplumsal düzenleri imkânsız ilan etmesine karşı çıkıyor; insanların yaşadığı yabancılaşma, eşitsizlik ve baskıyı küçük teknik sorunlara indirgemek yerine bunları bütüncül tarihsel meseleler olarak yeniden görünür kılıyor.

Bauman ayrıca teknik akıl ile özgürleştirici akıl arasında önemli bir ayrım yapıyor. Teknik akıl, mevcut düzeni daha verimli işletmeye odaklanırken, özgürleştirici akıl düzenin kendisini sorguluyor. Bu nedenle eleştirel sosyoloji yalnızca daha doğru bilgi üretmeyi değil, insanların toplumsal gerçekliği farklı biçimlerde düşünebilmelerini sağlayacak eleştirel bilinç geliştirmeyi amaçlıyor. Sosyolojinin bilimsel niteliği de yalnızca nesnel gözlemden değil, toplumsal gerçekliğin tarihsel olarak kurulmuş yapısını açıklayabilme ve onu dönüştürülebilir gösterebilme kapasitesinden kaynaklanıyor. Kitabın son bölümleri, doğruluk ile meşruiyet arasındaki ilişkiyi tartışarak eleştirel bilginin yalnızca olguların doğrulanmasına değil, aynı zamanda insanların özgürleşmesini mümkün kılan bir hakikat anlayışına dayanması gerektiğini savunuyor.

Sonuç olarak ‘Eleştirel Bir Sosyolojiye Doğru: Sağduyu ve Özgürleşme Üzerine Bir Deneme’ (‘Towards a Critical Sociology: An Essay On Commonsense and Emancipation’), sosyolojiyi mevcut toplumsal düzeni onaylayan bir bilgi alanı olmaktan çıkarıp özgürleşmenin düşünsel aracı hâline getirmeyi hedefleyen güçlü bir kuramsal manifesto. Bauman, sağduyunun doğal kabul ettiği toplumsal gerçekliğin tarihsel ve değiştirilebilir olduğunu gösterirken, eleştirel sosyolojinin görevinin yalnızca toplumu anlamak değil, insanların başka bir toplumsal yaşamın mümkün olduğunu görebilmelerini sağlayacak düşünsel zemini oluşturmak olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle eser, sosyolojiyi eleştiri, tarih ve özgürleşme ekseninde yeniden tanımlayan Bauman düşüncesinin en önemli erken dönem çalışmalarından biri olarak öne çıkıyor.

Zygmunt Bauman — Eleştirel Bir Sosyolojiye Doğru: Sağduyu ve Özgürleşme Üzerine Bir Deneme
Çeviren: Bekir Balkız, Ümit Tatlıcan • Phoenix Yayınları
Sosyoloji • 216 sayfa • 2026

Jale Âmuzgâr — İran Mitolojisi Tarihi (2026)

Jale Âmuzgâr’ın ‘İran Mitolojisi Tarihi’ adlı eseri, İran mitolojik düşüncesinin tarihsel gelişimini, kültürel kaynaklarını ve dinsel dönüşümlerini sistematik bir çerçevede ele alan kapsamlı bir giriş çalışması. Yazar, İran mitolojisini yalnızca tanrılar, kahramanlar ve efsanelerden oluşan bir anlatılar bütünü olarak değil; İran toplumunun tarihsel hafızasını, inanç dünyasını ve kültürel kimliğini biçimlendiren temel unsurlardan biri olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım sayesinde mitolojik anlatılar, tarihsel olaylar ve dinsel dönüşümler arasındaki ilişkiler açıklığa kavuşuyor.

‘İran Mitolojisi Tarihi’ (‘Tārīkh-i Asātīr-i Īrān (‘تاریخ اساطیر ایران)’), İran mitolojisinin kökenlerini Hint-İran ortak kültürel mirasına kadar götürerek başlıyor. Ortak Hint-Avrupa mitolojik unsurlarının zaman içinde İran coğrafyasında nasıl özgün bir kimlik kazandığını gösteren Âmuzgâr, özellikle Zerdüştlüğün ortaya çıkışıyla birlikte eski inançların yeni bir kozmolojik düzen içinde yeniden yorumlanışını ayrıntılı biçimde inceliyor. Ahura Mazda ile Ehrimen arasındaki aydınlık-karanlık karşıtlığı, evrenin yaratılışı, insanın varoluşu, zaman anlayışı ve dünyanın sonuna ilişkin eskatolojik düşünceler, İran mitolojik sisteminin temel yapı taşları olarak ele alınıyor.

Eser, yalnızca dinsel metinlerle sınırlı kalmaz; İran’ın destan geleneğini de mitolojik düşüncenin devamı olarak değerlendiriyor. Özellikle Şahnâme’de yer alan kahramanlık anlatıları, hükümdarlık ideali, kozmik iyilik-kötülük mücadelesi ve efsanevi kişilikler üzerinden İran toplumunun ortak hafızasının nasıl biçimlendiği gösteriliyor. Böylece mitolojik anlatılar, tarihsel olaylardan bağımsız masallar olmaktan çıkar; siyasal meşruiyeti, toplumsal değerleri ve ulusal kimliği besleyen kültürel kodlar hâline geliyor.

Âmuzgâr, İran mitolojisinin Mezopotamya, Hint ve diğer komşu uygarlıklarla kurduğu etkileşimleri de göz önünde bulundurarak kültürel alışveriş süreçlerini açıklıyor. Mitlerin zaman içinde geçirdiği dönüşümler, farklı dönemlerde kazandıkları yeni anlamlar ve dinî geleneklerle kurdukları ilişkiler, karşılaştırmalı bir bakış açısıyla değerlendiriliyor. Böylece İran mitolojisinin durağan değil, tarih boyunca sürekli yeniden üretilen canlı bir düşünce sistemi olduğu ortaya konuyor.

Akademik titizliği anlaşılır ve akıcı bir anlatımla birleştiren ‘İran Mitolojisi Tarihi’,  Avesta metinlerinden destan geleneğine uzanan geniş bir kaynak dünyasını sadeleştirerek okura sunuyor. Kitap, İran uygarlığının mitolojik mirasını tanıtmanın ötesinde, bu anlatıların günümüz İran kültürünün kolektif belleği, kimliği ve düşünce dünyası üzerindeki kalıcı etkilerini de görünür kılıyor. Bu yönüyle eser, hem İran mitolojisine giriş yapmak isteyen okurlar hem de dinler tarihi, mitoloji ve İranoloji alanında çalışan araştırmacılar için temel başvuru kaynaklarından biri niteliğinde.

Jale Âmuzgâr — İran Mitolojisi Tarihi
Çeviren: Hatice Yoldaş • Alfa Yayınları
Mitoloji • 104 sayfa • 2026

Iain Robert Smith — Hollywood Taklidi (2026)

Iain Robert Smith’in bu kitabı, Hollywood filmlerinin dünya sinemalarındaki etkisini kültürel emperyalizm ya da basit taklit kavramlarıyla açıklamak yerine, ulusötesi uyarlama süreçlerinin yaratıcılığı üzerinden değerlendiren karşılaştırmalı bir sinema incelemesi. Smith, Hollywood anlatılarının farklı ülkelerde birebir kopyalanmadığını; her kültürün kendi tarihsel, ekonomik ve estetik koşulları içinde bu anlatıları dönüştürerek yeniden ürettiğini savunuyor. Bu nedenle kitap, “Hollywood kültürel mimi” kavramını kültürler arasında dolaşan ve her yeni bağlamda değişime uğrayan yaratıcı bir kültürel aktarım modeli olarak ele alıyor.

Eserin kuramsal bölümü, kültürel küreselleşme, ulusötesi sinema ve telif rejimleri ekseninde yeni bir uyarlama modeli geliştiriyor. Kültürleri birbirinden tamamen ayrı ya da yalnızca egemenlik–direniş ilişkisi içinde gören yaklaşımları eleştiren Smith, kültürel alışverişin çok daha karmaşık ara süreçler içerdiğini ileri sürüyor. Hollywood’u küresel dolaşımın önemli bir merkezi olarak kabul etmekle birlikte, yerel sinemaların pasif alıcılar olmadığını; yabancı anlatıları kendi toplumsal ihtiyaçlarına göre dönüştüren etkin üreticiler olduklarını gösteriyor. Böylece uyarlamayı, tek yönlü bir etkilenme değil, karşılıklı etkileşim ve melezleşme süreci olarak yorumluyor.

Kitabın merkezinde Yeşilçam sineması yer alıyor. Smith, Türk sinemasındaki lisanssız Hollywood uyarlamalarını uzun yıllar hâkim olan “kopya” ya da “taklit” söyleminin ötesinde değerlendiriyor. 3 Dev Adam, Turist Ömer Uzay Yolunda, Şeytan ve Dünyayı Kurtaran Adam gibi filmler üzerinden Yeşilçam’ın Hollywood karakterlerini ve hikâyelerini yerel kültürel kodlarla yeniden biçimlendirdiğini gösteriyor. Sansür, düşük bütçe ve sınırlı teknik imkânlar gibi endüstriyel koşullar altında geliştirilen bu yaratıcı yeniden yazma pratiklerinin, Türk sinemasına özgü estetik ve anlatısal çözümler ürettiğini savunuyor. Böylece Yeşilçam’ın yalnızca Hollywood’u kopyalamadığını, onu dönüştürerek kendine mal ettiğini ortaya koyuyor.

Smith, bu yaklaşımı Filipin ve Hint sinemalarıyla yaptığı karşılaştırmalarla genişletiyor. Filipin sinemasında Hollywood ikonografisinin çoğu zaman görsel benzerlikler ve parodi aracılığıyla yeniden üretildiğini; bunun hem yerel pazarın hem de uluslararası telif rejimlerinin etkisiyle şekillendiğini belirtiyor. Bollywood ise Hollywood’un görsel dünyasını değil, daha çok anlatı yapılarını ödünç alıyor; bunları şarkılar, melodram, aile ilişkileri ve yerel yıldız sistemiyle yeniden kurarak özgün Hint sinema formuna dönüştürüyor. Böylece aynı Hollywood kaynağı, her ülkede farklı endüstriyel koşullar ve kültürel beklentiler doğrultusunda farklı biçimlerde yaşamını sürdürüyor.

Sunuş ve önsöz bölümleri, kitabın temel amacını daha da belirginleştiriyor. Smith, Yeşilçam filmleriyle ilk karşılaşmasının ardından bu yapımların alay konusu olmaktan çok, dünya sinemasındaki kültürlerarası dolaşımı anlamak için benzersiz örnekler sunduğunu fark ettiğini anlatıyor. Uzun yıllar kültürel utanç olarak görülen bu filmlerin bugün yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunurken, dijital restorasyonlar ve yeni gösterimler sayesinde Yeşilçam uyarlamalarının dünya sinema tarihindeki yerinin daha görünür hâle geldiğini vurguluyor. Mesut Bostan’ın kaleme aldığı sunuş yazısı da uyarlama kavramına yönelik akademik bakışın değiştiğini, Yeşilçam’ın artık eksik bir Hollywood kopyası olarak değil, yaratıcı melezleşmenin başarılı örneklerinden biri olarak değerlendirildiğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak ‘Hollywood Taklidi’ (‘The Hollywood Meme’), Hollywood’un küresel etkisini tek yönlü kültürel hâkimiyet olarak açıklamak yerine, farklı ulusal sinemaların yabancı anlatıları kendi tarihsel ve toplumsal koşulları içinde dönüştürme becerilerine odaklanıyor. Yeşilçam, Filipin ve Hint sinemalarını karşılaştırmalı biçimde inceleyen Smith, uyarlamanın yaratıcı bir kültürel üretim biçimi olduğunu; “Hollywood kültürel mimi”nin her yeni kültürde değişerek yerel anlamlar kazandığını gösteriyor. Böylece kitap, dünya sinemasını özgünlük ile taklit arasındaki basit karşıtlıkların ötesine taşıyarak, kültürel alışverişin, melezleşmenin ve yaratıcı yeniden üretimin dinamiklerini açıklayan önemli bir kuramsal çerçeve sunuyor.

Iain Robert Smith — Hollywood Taklidi: Dünya Sinemasında Ulusötesi Uyarlamalar
Çeviren: Merve Yalçın Pelit • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 288 sayfa • 2026

 

Tom Phillips — İnsanlar (2026)

Tom Phillips’in bu kitabı, insanlık tarihini büyük zaferler ve ilerleme öyküleri üzerinden değil, yanlış hesaplar, öngörülemeyen sonuçlar ve tekrarlanan hatalar üzerinden okuyan mizahi ama düşündürücü bir çalışmadır. Yazar, insanlığın tarih boyunca karşılaştığı pek çok felaketin yalnızca doğal koşullardan değil, kibirden, kısa vadeli çıkarlardan, bilgisizlikten ve kötü karar alma süreçlerinden kaynaklandığını savunuyor. Eğlenceli anlatımının ardında ise insan davranışına, siyasal iktidara ve uygarlıkların kırılganlığına ilişkin ciddi bir sorgulama yer alıyor.

‘İnsanlar: Her Şeyin İçine Nasıl Sçtığımızın Kısa Tarihi’ (‘Humans: A Brief History of How We Fcked It All Up’), insanlığın ilk dönemlerinden başlayarak bireysel hataların nasıl toplumsal ve tarihsel sonuçlara dönüştüğünü gösteriyor. Teknolojik ilerlemeler, tarım devrimi, kentleşme ve devletlerin yükselişi büyük başarılar kadar yeni sorunlar da üretir. İnsanlar çoğu zaman doğayı ve toplumu denetleyebileceklerini düşünerek hareket eder; ancak kısa vadeli çözümler uzun vadede beklenmedik krizlere yol açar. Phillips’e göre tarihin akışını değiştiren birçok olayın arkasında kusursuz planlar değil, yanlış değerlendirmeler, şanssızlıklar ve öngörü eksikliği bulunuyor.

Yazar, farklı dönemlerden seçtiği örneklerle insanlığın çevreyi nasıl geri dönüşü zor biçimde dönüştürdüğünü anlatıyor. Ormanların yok edilmesi, tarım alanlarının yanlış kullanımı, su kaynaklarının tükenmesi ve ekolojik dengelerin bozulması, doğaya hükmetme iddiasının çoğu zaman felaketle sonuçlandığını gösteriyor. Aral Gölü’nün kuruması ya da Avustralya’ya getirilen tavşanların kıtayı etkileyen ekolojik bir istilaya dönüşmesi gibi olaylar, küçük görünen kararların beklenmedik ölçekte sonuçlar doğurabileceğini ortaya koyuyor.

Eser aynı zamanda siyasal ve askerî tarihe de eleştirel bir gözle yaklaşıyor. İmparatorlukların çöküşü, savaşlar ve büyük liderlerin kararları yalnızca stratejik başarı ya da başarısızlık üzerinden değil, insan psikolojisinin ortak zaafları çerçevesinde değerlendiriliyor. Napolyon’dan Hitler’e kadar farklı dönemlerin yöneticileri, aşırı özgüven, gerçeklikten kopuş ve kendi yanılmazlıklarına duydukları inanç nedeniyle benzer hatalara sürükleniyor. Phillips, iktidarın çoğu zaman eleştiriye kapanmayı ve aynı yanlışların tekrar edilmesini kolaylaştırdığını vurguluyor.

Kitap boyunca mizah önemli bir anlatım aracı olarak kullanılıyor. Phillips, tarihsel olayları alaycı ama bilgiye dayalı bir üslupla aktarırken, okuru yalnızca güldürmeyi değil, başarı öykülerinin ardında saklanan başarısızlıkları da görmeye davet ediyor. İnsanlığın geçmişine ilişkin romantik anlatıları sorgulayarak, ilerlemenin doğrusal ve kaçınılmaz bir süreç olmadığını; aksine deneme-yanılmalar, yanlış kararlar ve beklenmedik sonuçlarla şekillendiğini gösteriyor.

Sonuç olarak kitap, insanlık tarihini büyük kahramanlar ve görkemli uygarlıklar üzerinden değil, hataların, tesadüflerin ve kötü kararların tarihi olarak yeniden yorumluyor. Mizahla tarihsel analizi ustaca birleştiren eser, çevre krizlerinden siyasal felaketlere kadar pek çok olayın ortak kökeninde insanın aşırı özgüveni, kısa vadeli düşünme eğilimi ve kendi sınırlarını görmezden gelmesi olduğunu savunuyor. Böylece okuru geçmişin yanlışlarını yalnızca eğlenceli anekdotlar olarak değil, günümüz dünyasının sorunlarını anlamaya yardımcı olacak dersler olarak değerlendirmeye çağırıyor.

Tom Phillips — İnsanlar: Her Şeyin İçine Nasıl S*çtığımızın Kısa Tarihi
Çeviren: Nazlı Tancı • Holden Kitap
Tarih • 232 sayfa • 2026

Ayşegül Yüksel — Haldun Taner Tiyatrosu (2026)

Haldun Taner, Türk tiyatrosunun gelenek ile modernliği, yerel olan ile evrensel olanı özgün bir sahne dili içinde buluşturan en güçlü oyun yazarlarından biridir. Ayşegül Yüksel’in uzun yıllara yayılan titiz araştırmasının ürünü olan ‘Haldun Taner Tiyatrosu’, yazarın oyunlarını yalnızca içerikleri üzerinden değil, ortaya çıktıkları tarihsel koşullar, sahne serüvenleri, estetik tercihleri ve Türk tiyatrosuna kazandırdığı yenilikler ekseninde kapsamlı biçimde ele alıyor. İlk baskısından bu yana klasikleşen çalışma, kırkıncı yıla özel genişletilmiş edisyonunda Haldun Taner üzerine kaleme alınmış yeni incelemeler, söyleşiler ve değerlendirmelerle zenginleşerek hem yazarın tiyatro anlayışını hem de değişen yorumlarını bir araya getiriyor.

Kitap, Haldun Taner’in yazarlık serüvenini yaşam öyküsünün ayrıntılarından çok sanatsal gelişimi üzerinden izliyor; oyunlarını yazıldıkları dönemlerin toplumsal ve kültürel atmosferi içinde değerlendirerek, çağdaş Türk tiyatrosunun belleğini kayıt altına almayı amaçlıyor. Gerçekçi ve yanılsamacı ilk dönem oyunlarından epik anlatıya, oradan kabare tiyatrosunun keskin toplumsal eleştirisine uzanan yaratıcı dönüşüm; “Günün Adamı”, “Dışardakiler”, “Fazilet Eczanesi”, “Keşanlı Ali Destanı”, “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım”, “Ayışığında Şamata”, “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” ve diğer yapıtlar üzerinden ayrıntılı biçimde inceleniyor. Oyunların yalnızca metinleri değil, ilk sahnelenişleri, yönetmen yorumları, oyunculukları, dönemin seyircisiyle kurdukları ilişki ve Türk tiyatrosundaki etkileri de değerlendirilerek Taner’in sanatının bütüncül bir panoraması ortaya konuyor.

Ayşegül Yüksel, bu çalışmada yalnızca bir oyun yazarını çözümlemiyor; aynı zamanda Türkiye’de tiyatro araştırmalarının karşı karşıya bulunduğu belgeleme sorununa da dikkat çekiyor. Yayımlanmamış oyun metinlerinden sahne kayıtlarına, unutulmaya yüz tutmuş yapımlardan dönemin tanıklıklarına kadar pek çok malzemeyi bir araya getirerek, gelecek kuşaklar için kalıcı bir tiyatro arşivi oluşturmayı hedefliyor. Bu nedenle kitap, yalnızca eleştirel bir inceleme değil; çağdaş Türk tiyatrosunun belleğini korumaya yönelik kapsamlı bir kültür çalışması niteliği de taşıyor.

Taner’in insancıl ve eleştirel bakışı, birey ile toplum arasındaki gerilimleri ele alış biçimi, mizah anlayışı, öykücülükten oyun yazarlığına uzanan üretim süreci, geleneksel tiyatro biçimlerini modern sahne estetiğiyle yeniden yorumlayışı ve dili yaratıcı biçimde kullanışı ayrıntılı olarak ele alınırken, sanatçının Türk ve dünya tiyatrosundaki yeri de geniş bir perspektifle değerlendiriliyor. Kırk yıl sonra eklenen yeni bölümler ise Keşanlı Ali Destanı başta olmak üzere unutulmaz yapıtların farklı dönemlerdeki sahne yorumlarını, Haldun Taner üzerine yapılan söyleşileri, anma yazılarını ve yazar tiyatrosuna yaptığı kalıcı katkıları yeniden ele alarak onun mirasının günümüzde nasıl yaşamaya devam ettiğini gösteriyor. Böylece ‘Haldun Taner Tiyatrosu’, yalnızca büyük bir oyun yazarının sanatını yorumlayan değil, onun eserlerinin değişen zamanlar içinde yeniden okunmasına ve sahnelenmesine eşlik eden, Türk tiyatrosunun gelişimini belgeleyen temel başvuru kaynaklarından biri olarak öne çıkıyor.

Ayşegül Yüksel — Haldun Taner Tiyatrosu
• Yapı Kredi Yayınları
Tiyatro • 296 sayfa • 2026