Çağlar Fidan — Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası (2026)

Çağlar Fidan’ın ‘Hep Beraber Çalalım: Bir İstanbul Havası’ adlı bu çalışması, Osmanlı İstanbulu’nun kahvehanelerini yalnızca vakit geçirilen mekânlar olarak değil, şehrin sınıfsal, kültürel ve müzikal gerilimlerinin iç içe geçtiği canlı toplumsal alanlar olarak ele alıyor. Kitap, kahvehanelerde yankılanan seslerin ardında hangi insanların, hangi göçlerin, hangi ayrımların ve hangi arzuların bulunduğunu araştırırken, İstanbul’un gündelik hayatına farklı bir pencereden bakmayı öneriyor.

Fidan, özellikle taşradan İstanbul’a gelen bekâr erkeklerin, tulumbacıların, memurların, kalem erbabının ve “ayaktakımı” diye küçümsenen kesimlerin şehir kültürüne nasıl dâhil olduğunu gösteriyor. Kahvehaneler bu anlamda yalnızca eğlence yerleri değil; insanların birbirini tanıdığı, sınıfsal sınırların kurulduğu ya da ihlal edildiği sosyal sahneler hâline geliyor. Kitapta sık sık karşılaşılan “avam-havas” gerilimi, Osmanlı toplumunun kültürel hiyerarşilerini görünür kılıyor. “Halva” diyenlerle “helva” diyenler arasındaki fark, sadece telaffuz değil; aidiyet, eğitim, zevk ve sınıf meselesi olarak okunuyor.

Çalışmanın merkezinde ise müzik yer alıyor. Semai kahvehanelerinde söylenen semailer, maniler, koşmalar, destanlar ve divanlar; İstanbul’un çok katmanlı kültürünün sesli hafızası gibi ele alınıyor. Fidan, bu repertuvarın yalnızca elit çevrelerin ürettiği “yüksek sanat”tan oluşmadığını, aksine taşradan gelenlerin, gündelik hayatın ve halk kültürünün şehir müziğini sürekli dönüştürdüğünü vurguluyor. “İncesaz” ile “ayak takımının müziği” arasındaki sınırlar da böylece bulanıklaşıyor.

Kitap aynı zamanda kahvehanelerden kıraathanelere uzanan dönüşümü izleyerek, Osmanlı modernleşmesinin kültürel mekânlarını yeniden değerlendiriyor. “Mekteb-i irfan” olarak görülen kıraathaneler, yalnızca okuma alanları değil; müzik, sohbet ve toplumsal temasın yeniden biçimlendiği yerler olarak ortaya çıkıyor. Böylece çalışma, Osmanlı İstanbulu’nun müzik tarihini anlatırken aynı zamanda şehrin sosyal topoğrafyasını, kültürel çatışmalarını ve gündelik hayatın görünmeyen ritimlerini de görünür kılıyor.

Çağlar Fidan — Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası: Osmanlı İstanbulu’nda Kahvehanenin Müziği ve Sosyal Topoğrafyası
• İletişim Yayınları
İnceleme • 200 sayfa • 2026

Alexandra Bleyer — Propaganda (2026)

Alexandra Bleyer bu çalışmasında, propagandayı yalnızca otoriter rejimlerin ya da savaş dönemlerinin kullandığı kaba bir manipülasyon aracı olarak değil, modern toplumların gündelik hayatına nüfuz etmiş sürekli bir yönlendirme biçimi olarak ele alıyor. Kitap, insanların düşüncelerinin, korkularının ve arzularının nasıl şekillendirildiğini incelerken, “gerçek” ile “sunulan gerçek” arasındaki farkın giderek bulanıklaştığını gösteriyor. Bleyer’e göre propaganda çoğu zaman açık yalanlardan değil, bilgilerin seçilme, çerçevelenme ve tekrar edilme biçimlerinden güç alıyor.

Kitap, propagandanın tarihsel gelişimini inceleyerek savaşlardan siyasal kampanyalara, reklamcılıktan sosyal medyaya kadar uzanan geniş bir etki alanı kurduğunu ortaya koyuyor. Özellikle 20. yüzyılda kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte propaganda, devletlerin ve ideolojik hareketlerin en güçlü araçlarından biri hâline geldi. Ancak Bleyer, propagandanın yalnızca totaliter sistemlere özgü olmadığını vurguluyor. Demokratik toplumlarda da medya, siyaset ve ekonomik çıkar grupları kamuoyunu yönlendirmek için benzer tekniklerden yararlanabiliyor. Böylece propaganda, modern iletişim düzeninin görünmez ama sürekli işleyen bir parçasına dönüşüyor.

Bleyer ayrıca yalan haberler, alternatif gerçeklikler ve dijital algoritmalar üzerinden şekillenen yeni propaganda biçimlerine dikkat çekiyor. Sosyal medya platformları kullanıcıların ilgisini çekecek içerikleri öne çıkarırken, insanlar giderek yalnızca kendi dünya görüşlerini doğrulayan bilgi akışlarının içine kapanıyor. Bu durum, hakikatin ortak bir zeminden uzaklaşmasına ve toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesine yol açıyor. Kitap, propaganda tekniklerinin artık yalnızca devletler ya da medya kuruluşları tarafından değil, sıradan kullanıcılar tarafından da yeniden üretildiğini gösteriyor. Paylaşımlar, görseller, kısa videolar ve sloganlar aracılığıyla insanlar farkında olmadan manipülasyon zincirinin bir parçası hâline gelebiliyor.

Çalışmanın önemli yanlarından biri de propaganda ile halkla ilişkiler, reklamcılık ve siyasal iletişim arasındaki sınırların ne kadar geçirgen olduğunu tartışması. Bleyer, ikna etme ile manipüle etme arasındaki çizginin çoğu zaman net olmadığını savunuyor. Çünkü propaganda yalnızca yanlış bilgi yaymakla değil, duyguları harekete geçirmek, korkuları büyütmek ve belirli bir bakış açısını “doğal” ya da “kaçınılmaz” gibi göstermekle etkili oluyor. Bu nedenle modern propaganda, çoğu zaman baskıyla değil, görünürde özgür seçim hissi yaratarak çalışıyor.

Kitap aynı zamanda bir farkındalık çağrısı niteliği taşıyor. Bleyer, okuru medya içeriklerini daha dikkatli okumaya, bilgilerin kaynağını sorgulamaya ve kendi düşünsel reflekslerini incelemeye davet ediyor. Çünkü propaganda karşısındaki en büyük savunma, yalnızca doğru bilgiye ulaşmak değil, bilginin nasıl üretildiğini ve nasıl dolaşıma sokulduğunu anlayabilmekten geçiyor.

Propaganda, çağdaş dünyada algının nasıl yönetildiğini, bireylerin nasıl yönlendirildiğini ve hakikatin neden giderek daha kırılgan hâle geldiğini açıklayan kısa ama yoğun bir çalışma. Kitap, okuru yalnızca propagandanın varlığını fark etmeye değil, kendi düşünme biçimini de yeniden sorgulamaya çağırıyor.

Alexandra Bleyer — Propaganda
Çeviren: Levent Tayla • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 100 sayfa • 2026

Naomi Pasachoff — Alexander Graham Bell (2026)

Naomi Pasachoff’un bu kitabı, yalnızca telefonun mucidinin biyografi anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda 19. yüzyılın bilimsel heyecanını, iletişim teknolojilerindeki dönüşümü ve insan sesini anlama çabasını da merkeze alan kapsamlı bir çalışma. ‘Alexander Graham Bell: Bağlantı Kurma’, Bell’i yalnızca bir mucit olarak değil, eğitimci, araştırmacı ve iletişim tutkunu çok yönlü bir düşünür olarak ele alıyor. Özellikle işitme engellilerle kurduğu bağın, onun bilimsel çalışmalarının merkezinde yer aldığı vurgulanıyor.

Pasachoff, Bell’in çocukluk yıllarından başlayarak aile çevresinin onun düşünsel gelişimindeki etkisini ayrıntılı biçimde inceliyor. Konuşma terapisti bir babanın ve işitme engelli bir annenin çocuğu olarak büyüyen Bell, sesi yalnızca fiziksel bir olgu değil, insanlar arasında bağ kuran yaşamsal bir araç olarak görüyordu. Kardeşlerinin erken ölümleri ve ailenin sağlık kaygıları nedeniyle Kanada’ya taşınması, Bell’in hayatında belirleyici dönemeçler hâline geliyor. Daha sonra Boston’daki öğretmenlik yıllarında işitme engelli öğrencilerle çalışması, onun hem eğitim anlayışını hem de teknik araştırmalarını derinden etkiliyor.

Kitapta Bell’in telefonu geliştirme süreci ayrıntılı biçimde anlatılıyor. Bell’in temel amacı yalnızca yeni bir cihaz üretmek değil, insan sesini uzak mesafelere taşıyabilen bir iletişim sistemi kurmaktı. Bu süreçte telgraf teknolojisini geliştirme çabaları, ses titreşimleri üzerine yaptığı deneyler ve elektrikle ses aktarımına yönelik araştırmaları önemli bir yer tutuyor. Pasachoff ayrıca Bell’in Elisha Gray ile yaşadığı patent rekabetine de değinerek telefonun icadı etrafındaki tartışmaları dengeli bir biçimde aktarıyor. Bell’in patent başvurusunun zamanlaması ve “konuşan telgraf” fikri üzerindeki hak iddiaları, bilim tarihindeki en tartışmalı rekabetlerden biri olarak ele alınıyor.

Bununla birlikte kitap, Bell’in yalnızca telefonla sınırlı olmayan çalışmalarını da inceliyor. Fotofon gibi ışık üzerinden ses iletimini hedefleyen deneyleri, havacılık alanındaki araştırmaları ve uçuş teknolojilerine duyduğu ilgi, onun sürekli yeni bağlantılar kurmaya çalışan yaratıcı zihnini ortaya koyuyor. Pasachoff, Bell’in bilimsel merakını dönemin fizik bilgisiyle ilişkilendirerek ses, titreşim ve iletişim teknolojilerinin temel prensiplerini anlaşılır biçimde açıklıyor.

Ancak kitabın en güçlü yönlerinden biri, Bell’in kendi gözünde en önemli başarısının telefon değil, işitme engelliler için yaptığı çalışmalar olduğunu göstermesi. Bell, iletişimi yalnızca teknik bir mesele olarak değil, insanların toplumsal hayata katılımını mümkün kılan insani bir ihtiyaç olarak değerlendiriyordu. Bu nedenle eğitim yöntemleri geliştirmeye, işitme engellilerin konuşma becerilerini desteklemeye ve onların dünyayla bağ kurmasını kolaylaştıracak araçlar üretmeye büyük önem verdi.

Kitap, modern iletişim çağının doğuşunu bir mucidin kişisel hikâyesi üzerinden anlatırken, bilimin insan ilişkilerini dönüştürme gücünü de gözler önüne seriyor. Kitap, Bell’i yalnızca telefonun mucidi olarak değil, insanları birbirine bağlama fikrini hayatının merkezine yerleştiren bir düşünce insanı olarak yeniden değerlendiriyor.

Naomi Pasachoff — Alexander Graham Bell: Bağlantı Kurma
Çeviren: Mustafa Gül • Vakıfbank Kültür Yayınları
Biyografi • 160 sayfa • 2026

 

Işıl Kandolu — Cumhuriyet’in Güzelleri (2026)

Işıl Kandolu’nun ‘Cumhuriyet’in Güzelleri’ adlı çalışması, erken Cumhuriyet döneminde düzenlenen güzellik yarışmalarını yalnızca magazinel bir olay olarak değil, yeni rejimin toplumsal ve kültürel dönüşüm projelerinin bir parçası olarak inceliyor. Kitap, 1929-1933 yılları arasında Cumhuriyet gazetesi öncülüğünde gerçekleştirilen yarışmaların, genç Cumhuriyet’in “asri kadın” idealini görünür kılma çabasıyla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Modernleşme hedefi doğrultusunda yaratılmak istenen yeni kadın imgesi; Batılı görünümü benimseyen, eğitimli, sağlıklı, zarif ama aynı zamanda milli değerlere bağlı bir figür olarak tasarlanıyordu. Böylece kadın bedeni yalnızca bireysel bir kimlik alanı değil, yeni ulusun vitrine çıkarılan sembollerinden biri hâline geliyordu.

Kitap, Cumhuriyet gazetesinin kadın politikalarına ve dönemin basın diline odaklanarak güzellik yarışmalarının nasıl ideolojik bir araç olarak kurgulandığını ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Yarışmalar, Türkiye’nin Batı karşısındaki imajını değiştirme girişiminin bir parçasıydı. “Modern Türk kadını” hem içeride toplumsal dönüşümün işareti olarak sunuluyor hem de dışarıya dönük biçimde Türkiye’nin çağdaşlaşma iddiasını temsil ediyordu. Bu nedenle yarışmalar yalnızca estetik tercihlerin değil, sağlık politikalarının, spor anlayışının, öjeni tartışmalarının ve Türk Tarih Tezi gibi dönemin resmi ideolojik yönelimlerinin de kesişim noktasına dönüşüyordu.

Çalışma, yarışmalara verilen tepkileri de çok boyutlu biçimde ele alıyor. Kadın yazarların eleştirileri, muhafazakâr çevrelerin itirazları ve erkek egemen bakışın “yeni kadın” üzerindeki beklentileri, dönemin kültürel çatışmalarını görünür kılıyor. Jüri heyetlerinin yapısı, güzelliğin hangi ölçütlerle tanımlandığı ve “evlenilecek kadın” idealinin nasıl kurulduğu üzerinden, kadın bedeninin modernleşme ile gelenek arasında nasıl disipline edilmeye çalışıldığı inceleniyor. Böylece kitap, erken Cumhuriyet’in kadın özgürlüğü söyleminin aynı zamanda denetleyici ve norm koyucu yönlerini de açığa çıkarıyor.

Ancak Kandolu’nun çalışması, güzellik yarışmalarındaki kadınları yalnızca rejimin edilgen temsilcileri olarak görmüyor. Yarışmaya katılan kadınların kendi arzuları, beklentileri ve kişisel stratejileri de kitabın önemli bir boyutunu oluşturuyor. Kimileri sosyal yükselme, ekonomik bağımsızlık ya da uluslararası görünürlük peşindeyken, kimileri sanat ve sinema dünyasına açılmayı hedefliyordu. Bu nedenle yarışmalar, yalnızca devletin kadınları biçimlendirdiği bir alan değil, kadınların da rejimle müzakere ettiği, fırsatlar aradığı ve kendi hayatlarını dönüştürmeye çalıştığı karmaşık bir toplumsal sahne olarak ele alınıyor.

‘Cumhuriyet’in Güzelleri’, erken Cumhuriyet döneminin modernleşme ideallerini kadın bedeni, güzellik anlayışı ve milli kimlik üzerinden yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma niteliğinde. Kitap, “asri kadın” figürünün yalnızca ilerleme ve özgürleşme söylemleriyle değil, aynı zamanda ulusal kimlik inşası, toplumsal disiplin ve Batı karşısında kabul görme arzusu ile şekillendiğini gösteriyor.

Işıl Kandolu — Cumhuriyet’in Güzelleri: 1929-1933 Arası Güzellik Yarışmalarında Milli İdeoloji ve Asri Kadın
• İletişim Yayınları
İnceleme • 272 sayfa • 2026

Paul Valéry — Tinin Krizi ve Avrupalı (2026)

Paul Valéry, bu kitapta bir araya getirilen metinlerinde Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa uygarlığının içine girdiği düşünsel ve ahlaki bunalımı inceliyor. Ona göre savaş yalnızca milyonlarca insanın ölümüne yol açmış bir felaket değil, aynı zamanda Avrupa’nın yüzyıllardır inşa ettiği ilerleme fikrinin de çöküşüdür. Bilim, teknik ve akıl sayesinde insanlığın sürekli gelişeceğine duyulan güven, savaşın yıkımıyla birlikte sarsılmıştır. Valéry’nin ünlü “Biz uygarlıklar artık biliyoruz ki, ölümlüyüz.” sözü, tam da bu kırılmayı anlatır. Avrupa artık kendisini tarihin doğal merkezi olarak göremez; çünkü kendi ürettiği bilgi ve teknolojiyi aynı zamanda kitlesel yıkımın aracı haline getirmiştir.

Valéry, Avrupa’nın taşıdığı düşünsel enerjinin kendi sınırlarına ulaştığını savunuyor. Yüzyıllar boyunca dünyaya yön veren kültürel ve bilimsel üstünlük, artık bir güven kaynağı değil, bir kaygı sebebidir. Avrupa’nın aklı ve bilgisi insanlığı özgürleştirmek yerine onu daha büyük bir kırılganlığın içine sürüklemiştir. Bu nedenle modern uygarlık, kendi başarılarının ağırlığı altında bir tür iç çöküş yaşamaktadır. Valéry, savaş sonrası Avrupa insanının geleceğe dair inancını kaybettiğini, geçmişin büyük mirası ile yaklaşan belirsizlik arasında sıkıştığını gösteriyor.

“Avrupalı” olmanın ne anlama geldiğini de tartışıyor. Valéry’ye göre Avrupa yalnızca bir coğrafya değildir; Roma’nın siyasal düzeni, Hıristiyanlığın ahlaki mirası ve Yunan düşüncesinin eleştirel aklıyla şekillenmiş tarihsel bir bilinçtir. Ancak Avrupa’nın dünyaya yaydığı bu düşünsel miras aynı zamanda kendi ayrıcalığını da aşındırmıştır. Avrupa’nın değerleri evrenselleştikçe, Avrupa merkezli üstünlük fikri çözülmeye başlamıştır. Böylece Avrupa hem kendi kültürünü dünyaya yaymış hem de bu yayılma sonucunda kendisini sıradanlaştırmıştır.

Kitap, düşünce ile siyaset arasındaki ilişkiye de odaklanıyor. Valéry, modern çağda siyasetin kısa vadeli çıkarlarla hareket ettiğini, buna karşılık düşünsel üretimin uzun vadeli bir uygarlık bilinci gerektirdiğini savunuyor. Ona göre Avrupa’nın yeniden ayağa kalkabilmesi için yalnızca ekonomik ya da askerî güç yeterli değildir; asıl mesele, düşünsel yaratıcılığı ve eleştirel bilinci koruyabilmektir. Çünkü bir uygarlığı ayakta tutan şey yalnızca kurumlar değil, o kurumlara yön veren zihinsel enerjidir.

Valéry’nin Avrupa’yı yalnızca bir kıta olarak değil, kendi geleceğinden kuşku duyan tarihsel bir bilinç olarak ele aldığı görülüyor. Kitap, modern uygarlığın ilerleme, akıl ve üstünlük iddialarını sorgularken, Avrupa’nın yaşadığı krizin aslında modern dünyanın bütünü için geçerli bir medeniyet krizine dönüştüğünü öne sürüyor.

Paul Valéry — Tinin Krizi ve Avrupalı
Çeviren: Kerem Güner • Beyoğlu Kitabevi
Felsefe • 76 sayfa • 2026

 

Adam Phillips — Yan Etkiler (2026)

Adam Phillips, ‘Yan Etkiler’de psikanalizi yalnızca bir terapi yöntemi olarak değil, insanın kendisiyle kurduğu kırılgan ve belirsiz ilişkinin keşif alanı olarak ele alıyor. Ona göre analiz süreci, kişinin bastırdığı arzuların, korkuların ve çelişkilerin konuşma sırasında beklenmedik biçimlerde ortaya çıkmasına dayanıyor. “Yan etki” kavramı da tam burada önem kazanıyor: İnsan, kendini anlamaya çalışırken yalnızca bilinçli niyetleriyle değil, farkında olmadan açığa çıkan sapmalar, sürçmeler ve duygusal taşmalarla da karşılaşıyor. Phillips, bu durumun yalnızca terapi odasına özgü olmadığını; güçlü edebiyat eserlerinin de okuru benzer biçimde dönüştürdüğünü savunuyor. Çünkü hem psikanaliz hem edebiyat, kişiyi güvenli düşünce kalıplarının dışına çıkararak bilinmeyenle yüzleştiriyor.

Kitap boyunca Phillips, modern hayatın insanı sürekli açıklık, kesinlik ve kontrol arayışına yönelttiğini; oysa gerçek dönüşümün çoğu zaman öngörülemeyen sonuçlardan doğduğunu vurguluyor. İnsan kendini tamamen planlayamaz; arzuları, ilişkileri ve seçimleri her zaman beklenmedik etkiler üretir. Bu yüzden yaşamı yalnızca verimlilik ya da başarı ölçütleriyle değerlendirmek eksik kalır. Phillips’e göre bireyin esas meselesi, toplumsal beklentilere uyum sağlamak değil, kendi iç sesini duyabilecek bir açıklık geliştirmektir. Psikanaliz burada bir “iyileştirme tekniği”nden çok, insanın kendi karmaşıklığını kabul etmeyi öğrendiği bir deneyime dönüşüyor.

Phillips ayrıca edebiyat ile psikanaliz arasındaki bağı derinleştirerek romanların, şiirlerin ve hikâyelerin insanın bilinçdışını harekete geçiren alanlar olduğunu gösteriyor. Büyük bir metin okuru rahatlatmak yerine huzursuz edebilir; çünkü kişi, o metinde kendi bastırılmış ihtimalleriyle karşılaşır. Bu nedenle sanatın etkisi de tıpkı analiz gibi hesaplanamazdır. Kitap, insanın kendisini sabit bir kimlik olarak değil, sürekli değişen ve yeniden kurulan bir varlık olarak düşünmesi gerektiğini savunuyor.

‘Yan Etkiler’ (‘Side Effects’), kesin cevaplar sunan bir psikoloji kitabından çok, insanın arzularını, korkularını ve dönüşüm ihtimalini yeniden düşünmeye çağıran felsefi bir deneme niteliği taşıyor. Phillips, yaşamın en değerli tarafının çoğu zaman planlanamayan, kontrol edilemeyen ve “yan etki” gibi görünen deneyimlerde saklı olduğunu öne sürüyor.

Adam Phillips — Yan Etkiler
Çeviren: Aydın Çavdar • Ayrıntı Yayınları
Psikanaliz • 304 sayfa • 2026

Kolektif — Tarih ve Mimarlık (2026)

Celal Abdi Güzer’in derlediği ‘Tarih ve Mimarlık’, mimarlığı yalnızca estetik başarıların ya da “büyük eserlerin” tarihi olarak okumaya karşı çıkan çok katmanlı bir tartışma alanı açıyor. Kitap, geçmişi değişmez ve nesnel bir miras olarak görmek yerine, hangi yapıların korunacağına, hangilerinin unutulacağına ve hangi hikâyelerin anlatılacağına karar veren seçici bir süreç olarak ele alıyor. Böylece mimarlık tarihi, yalnızca taşların ve binaların değil; aynı zamanda güç ilişkilerinin, kültürel tercihlerin ve toplumsal hafızanın da tarihi hâline geliyor.

Çalışmanın temel meselelerinden biri, tarihin aslında nasıl kurulduğu sorusu. Bugün “anıt”, “başeser” ya da “kültürel miras” olarak kabul edilen yapıların bu konuma nasıl yerleştirildiği sorgulanıyor. Çünkü mimarlık tarihi çoğu zaman belirli yapıları görünür kılarken, gündelik yaşamın sıradan ama belirleyici mekânlarını sessizce dışarıda bırakıyor. Kitap, bu dışarıda bırakılmış alanlara dikkat çekerek mimarlığın yalnızca saraylar, büyük camiler ya da ikonik modern yapılar üzerinden okunamayacağını savunuyor. Bir bisiklet kulübesi, bir hayvan barınağı, unutulmuş bir dergi arşivi ya da kent belleğinde silikleşmiş bir yapı da tarihin asli parçaları olarak görülüyor.

Metinlerde sık sık mimarlık ile bellek arasındaki ilişki tartışılıyor. Yapılar yalnızca fiziksel nesneler değil; toplumların zamanı algılama biçimlerini, kimliklerini ve dünyayla kurdukları ilişkiyi taşıyan canlı hafıza alanları olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle kitap, mimarlık tarihini donmuş bir geçmiş anlatısı olmaktan çıkarıp sürekli yeniden yorumlanan bir düşünme pratiğine dönüştürüyor. Kent planları, anıtlar, haritalar ve tarihsel belgeler, tamamlanmış hakikatler değil; eksik, parçalı ve yeniden okunmaya açık yapbozlar gibi ele alınıyor.

Eserde popüler kültürün mimarlık algısını nasıl şekillendirdiği de önemli bir yer tutuyor. Toplumların belirli tarih imgelerine neden tutkuyla bağlandığı, bazı yapıların neden kutsal sembollere dönüştüğü ve estetik yargıların nasıl ideolojik kabullere dönüştüğü sorgulanıyor. Bu bağlamda kitap, mimarlık tarihinin yalnızca akademik bir alan olmadığını; gündelik hayatın, medyanın, milliyetçiliğin ve kültürel stereotiplerin de bu tarihi sürekli yeniden ürettiğini gösteriyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de mimarlık ile zaman arasındaki ilişkiyi sabit bir çizgi olarak değil, kırılmalar ve çoğulluklar üzerinden düşünmesi. Geçmişin tek bir anlatı hâline getirilemeyeceği, her dönemin kendi bakış açısıyla tarihi yeniden kurduğu vurgulanıyor. Bu nedenle mimarlık tarihi, kesin hükümler veren kapalı bir disiplin olmaktan çok, sürekli yeniden sorular üreten eleştirel bir alan olarak sunuluyor.

Sonuçta ‘Tarih ve Mimarlık’, okuru yalnızca yapılara bakmaya değil, bakış biçimini de sorgulamaya çağırıyor. Hangi yapıların görünür olduğunu, hangilerinin sessizce kaybolduğunu ve geçmişin kim tarafından yazıldığını düşünmeye davet eden kitap, mimarlığın tarihini çoğaltılmış sesler, unutulmuş mekânlar ve alternatif hafızalar üzerinden yeniden kurmaya çalışıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Celal Abdi Güzer, Uğur Tanyeli, Gülsüm Baydar, Jale Erzen, Alev Erkmen, Ahmet Turan Köksal, T. Elvan Altan, Pelin Yonca Arslan, Gizem Sivri, Lale Özgenel ve Tansel Korkmaz Bilgin.

Kolektif — Tarih ve Mimarlık
Derleyen: Celal Abdi Güzer • Fol Kitap
Mimarlık • 272 sayfa • 2026

Léon Maxime Collignon — Marmaris’ten Tarsus’a Bir Anadolu Seyahatinden Notlar (2026)

Léon Maxime Collignon’un bu seyahatnamesi, 1876 yazında Güneybatı Anadolu kıyılarında gerçekleştirilen uzun ve zahmetli bir yolculuğun gözlemlerini bir araya getiriyor. Marmaris’ten başlayıp Tarsus’a kadar uzanan bu seyahat boyunca Collignon yalnızca antik kentleri, tapınak kalıntılarını ve yazıtları incelemiyor; aynı zamanda Osmanlı taşrasının gündelik yaşamını, toplumsal ilişkilerini ve kültürel atmosferini de kayda geçiriyor. Böylece kitap, bir arkeoloji seyahatnamesinin ötesine geçerek 19. yüzyıl Anadolu’sunun sosyal ve kültürel panoramasına dönüşüyor.

Collignon’un anlatısında en dikkat çekici unsur, Batılı oryantalist bakış ile sahada karşılaştığı gerçeklik arasındaki sürekli gerilim. Yazar, Osmanlı yönetimini ve Türk toplumunu çoğu zaman geri kalmışlık, ihmal ve durağanlık imgeleriyle tanımlıyor; antik uygarlıkların mirasının “çorak” bir coğrafyada unutulduğunu düşünüyor. Ancak aynı Collignon, Anadolu insanının misafirperverliği, ağırbaşlılığı ve gündelik yaşamındaki inceliği karşısında sık sık hayranlığını gizleyemiyor. Abdullah Bey’in evindeki zarafet, Yörüklerin sunduğu sıcak misafirperverlik, köylülerin meraklı ama samimi tavırları, onun önyargılı bakışını zaman zaman kırıyor. Kitap bu nedenle yalnızca Anadolu’ya değil, Avrupa’nın Doğu’ya nasıl baktığına dair de önemli ipuçları taşıyor.

Eser boyunca antik dünyanın izleriyle yaşayan halk kültürü iç içe ilerliyor. Collignon bir yandan Likya, Karya ve Kilikya bölgelerindeki harabeleri incelerken diğer yandan pazarlarda, köylerde ve kasabalarda karşılaştığı yaşam biçimlerini aktarıyor. Marmaris kıyılarındaki halk ozanlarından Karaman’daki şenliklere, Tefenni’deki pehlivanlardan Tarsus çevresindeki söylencelere kadar birçok ayrıntı, Anadolu’nun modernleşme öncesi toplumsal dokusunu görünür kılıyor. Kitapta doğa da önemli bir yer tutuyor; sarp yollar, sıcak iklim, ulaşım zorlukları ve izole yerleşimler, yolculuğun fiziksel ağırlığını sürekli hissettiriyor.

Collignon’un seyahati aynı zamanda dönemin siyasal atmosferiyle de iç içe ilerliyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme sürecine girdiği, milliyetçi gerilimlerin yükseldiği ve Avrupa müdahalelerinin arttığı bir dönemin izleri anlatının arka planında sürekli hissediliyor. Selanik’teki konsolos cinayetleri sonrası Rum toplulukları arasında yayılan korku, Avrupa’nın Osmanlı’ya bakışı ve yaklaşan Osmanlı-Yunan çatışmasının yarattığı huzursuzluk, seyahat notlarını yalnızca kültürel değil siyasal bir belgeye de dönüştürüyor.

Sonuçta ‘Bir Anadolu Seyahatinden Notlar’ (‘Notes d’un voyage en Asie Mineure’), antikite merakıyla yapılmış bir keşif yolculuğunu aşarak, Avrupa’nın Doğu tahayyülü ile Anadolu’nun gerçekliği arasındaki çatışmayı görünür kılan çok katmanlı bir eser hâline geliyor. Collignon, kimi zaman kibirli ve indirgemeci bir gözle baksa da karşılaştığı insanların ve coğrafyanın canlılığı karşısında tamamen mesafeli kalamıyor. Bu yüzden kitap, hem 19. yüzyıl Anadolu’sunun tarihsel bir portresi hem de oryantalist düşüncenin kendi iç çelişkilerini açığa çıkaran önemli bir tanıklık niteliği taşıyor.

Léon Maxime Collignon — Marmaris’ten Tarsus’a Bir Anadolu Seyahatinden Notlar
Çeviren: Halil Kaya • Selenge Yayınları
Seyahatname • 104 sayfa • 2026

Kyle Chayka — Filtredünya (2026)

Kyle Chayka’nın bu çalışması, dijital çağın kültürel yapısını biçimlendiren görünmez algoritmik düzeni kıyasıya eleştiriyor. Kitap, internetin başlangıçta vaat ettiği sınırsız çeşitlilik ve özgürlük ortamının zamanla tam tersine dönüştüğünü ortaya koyuyor. Chayka’ya göre bugün Spotify’dan Netflix’e, TikTok’tan Instagram’a kadar uzanan dijital platformlar, kullanıcıya sonsuz seçenek sunuyormuş gibi görünse de aslında benzer tercihleri tekrar eden, güvenli ve öngörülebilir içerikleri öne çıkarıyor. Böylece kültür giderek daha homojen, daha risksiz ve daha tek tip bir yapıya dönüşüyor.

‘Filtredünya’ (‘Filterworld’), algoritmaların yalnızca ne tükettiğimizi değil, nasıl düşündüğümüzü ve kim olduğumuzu da etkilediğini ileri sürüyor. Chayka, modern insanın artık yalnızca kültürel ürünleri seçmediğini, seçim yapma biçiminin de platformlar tarafından yönlendirildiğini söylüyor. Eskinin rastlantısal keşif deneyimleri —bir plakçıda bulunan albüm, bir kitapçıda karşılaşılan yazar ya da bir arkadaş tavsiyesi— yerini kişiselleştirilmiş öneri sistemlerine bırakıyor. Bu sistemler kullanıcıyı sürekli “kendisine benzeyen” içeriklerle çevrelediği için farklı olanla karşılaşma ihtimali azalıyor. Sonuçta birey, özgürleşmek yerine kendi dijital profilinin içine kapanıyor.

Chayka, bu dönüşümün yalnızca tüketim alışkanlıklarını değil, üretim süreçlerini de değiştirdiğini gösteriyor. Sanatçılar, müzisyenler, yazarlar ve içerik üreticileri artık estetik ya da düşünsel kaygılar kadar algoritmaların beklentilerine göre hareket ediyor. “Ne izlenir?”, “Ne paylaşılır?”, “Ne trend olur?” soruları yaratıcı süreçlerin merkezine yerleşiyor. Böylece kültürel üretim, özgünlükten çok görünürlük ve etkileşim mantığıyla şekilleniyor. Kitap bu durumu “algoritmik kaygı” olarak tanımlıyor: İnsanların yalnızca beğenilmek değil, sistem tarafından fark edilmek için üretim yapması.

Eserin önemli vurgularından biri de algoritmaların dünyayı estetik olarak düzleştirmesi. Chayka, dünyanın farklı şehirlerinde aynı kahvecilerin, aynı dekor anlayışının, aynı müziklerin ve aynı görsel dilin yaygınlaşmasını dijital kültürün küresel etkisiyle ilişkilendiriyor. Çünkü algoritmalar yeniyi değil, daha önce başarı göstermiş olanı tekrar dolaşıma sokuyor. Bu nedenle kültürel çeşitlilik görünürde artsa bile derinlikte azalıyor. Kitap, dijital çağın kişiselleştirme söyleminin aslında büyük bir standartlaşma yarattığını savunuyor. İnsanlar farklı olduklarını düşünürken, aynı estetik kalıpların ve benzer tüketim alışkanlıklarının içinde yaşamaya başlıyor. Bu yüzden Filtredünya, yalnızca teknoloji eleştirisi değil; aynı zamanda çağdaş kültürün, bireyselliğin ve özgür iradenin nasıl dönüştüğüne dair felsefi bir sorgulama niteliği taşıyor.

Chayka’nın çözüm önerisi ise tamamen teknolojiyi reddetmek değil; algoritmaların dışında düşünme ve keşfetme kapasitesini yeniden kazanmak. Ona göre gerçek kültürel deneyim, konfor alanından çıkmayı, rastlantıya açık olmayı ve bazen zor ya da yabancı gelen şeylerle karşılaşmayı gerektiriyor. Kitap bu nedenle okuru, kendi zevklerinin gerçekten kendisine ait olup olmadığını sorgulamaya çağırıyor. Çünkü Chayka’ya göre insanı özgürleştiren şey, yalnızca seçeneklere sahip olmak değil, o seçeneklerin nasıl belirlendiğini fark edebilmek.

Kyle Chayka — Filtredünya: Algoritmalar Kültürü, Zevki ve Tercihlerimizi Nasıl Ele Geçirdi?
Çeviren: Damla Atamer • Okuyan Us Yayınları
Sosyoloji • 420 sayfa • 2026

 

Vahap Coşkun — Sahadaki Kimlik: Amedspor (2026)

‘Sahadaki Kimlik: Amedspor’, Amedspor’u bir futbol kulübünün ötesinde, Türkiye’de kimlik, aidiyet ve siyaset ekseninde şekillenen toplumsal gerilimlerin sahadaki yansıması olarak ele alıyor. Vahap Coşkun, futbolun sadece spor olmadığını; hafızayı, dışlanmayı, dayanışmayı ve temsil arzusunu taşıyan güçlü bir toplumsal alan olduğunu gösteriyor. Amedspor’un etrafında oluşan destek, tepki ve kutuplaşma üzerinden Türkiye’de Kürt meselesinin geçirdiği dönüşüm okunuyor.

Çalışma, Amedspor’u Diyarbakırspor’un mirasını devralan ama aynı zamanda ondan ayrışan bir yapı olarak değerlendiriyor. Diyarbakırspor uzun yıllar boyunca “Kürtlerin takımı” olarak algılansa da devlet politikalarıyla halkın aidiyet duygusu arasında sıkışmış bir kulüp görünümü taşıyordu. Amedspor ise daha açık biçimde “halkın takımı” olma iddiasıyla ortaya çıkıyor; Kürt kimliğini görünmezleştirmeden, onu doğrudan kamusal alana taşıyan bir temsil biçimi geliştiriyor. Bu nedenle kulüp, yalnızca sportif başarılarıyla değil, adıyla, renkleriyle, taraftar profiliyle ve uğradığı muameleyle de politik bir anlam kazanıyor.

Kitap boyunca futbol ile etnik kimlik arasındaki tarihsel ilişki de inceleniyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, 12 Eylül sonrasından günümüz endüstriyel futboluna kadar uzanan süreçte futbolun nasıl bir “milli kimlik üretim alanı” hâline geldiği tartışılıyor. Bu bağlamda Amedspor, merkezi milliyetçi futbol kültürünün dışında kalan bir kimlik alanı açıyor. Deplasmanlarda karşılaştığı ırkçı söylemler, cezalar, medya dili ve hukuki baskılar da bu çatışmalı zeminin parçaları olarak değerlendiriliyor.

Coşkun’un saha araştırmasına dayanan çalışması, taraftarların Amedspor’u nasıl hissettiğine özel önem veriyor. Kulüp, birçok insan için yalnızca bir takım değil; görünür olmanın, birlikte konuşmanın ve temsil edilmenin simgesi hâline geliyor. Taraftarların farklı kuşaklardan gelen anlatıları, Amedspor’un bir şehir kulübünün ötesine geçerek kolektif bir hafıza ve dayanışma alanına dönüştüğünü gösteriyor. Bunun yanında kitap, kulübe yönelik eleştirileri de dışarıda bırakmıyor; profesyonelleşme baskısı, yerli oyuncu meselesi, futbol dışındaki branşlardan uzaklaşılması ve başarı odaklı dönüşüm gibi başlıklar da tartışılıyor.

‘Sahadaki Kimlik: Amedspor’, özetle futbolun toplumsal gerçeklikten bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor. Amedspor’u bir nevi “sahalardaki kimlik” olarak okuyarak Türkiye’de aidiyet, dışlanma, temsil ve kültürel mücadele meselelerini görünür kılıyor. Kulübün hikâyesi, yalnızca bir spor tarihini değil; aynı zamanda tanınma talebinin, kolektif hafızanın ve kamusal var olma mücadelesinin hikâyesini anlatıyor.

Vahap Coşkun — Sahadaki Kimlik: Amedspor
• İletişim Yayınları
İnceleme • 199 sayfa • 2026