Atilla Akalın — Metafizik, Kötülük, Özgürlük (2026)

Atilla Akalın’ın bu kitabı, Peter van Inwagen’ın çağdaş analitik felsefe içindeki temel tartışmalarını bütünlüklü bir çerçevede yeniden ele alıyor. Kitap, özgür irade meselesini yalnızca tekil bir problem olarak değil; metafizik, nedensellik ve teolojiyle iç içe geçmiş çok katmanlı bir soruşturma alanı olarak konumlandırıyor.

Eserin merkezinde, özgürlük ile determinizm arasındaki klasik gerilim yer alıyor. Akalın, van Inwagen’ın geliştirdiği “sonuç argümanı” üzerinden, eğer tüm olaylar geçmiş ve doğa yasaları tarafından belirleniyorsa, bireyin eylemleri üzerinde gerçek bir kontrolünün kalıp kalmadığını sorguluyor. Bu çerçevede yani özgürlük ile determinizmin birlikte var olabileceğini savunan görüşlerin sınırları açığa çıkarılıyor. Determinizmin reddi durumunda ise bu kez özgürlüğün rastlantıya indirgenip indirgenmediği problemi gündeme geliyor.

Kitap, yalnızca özgür irade tartışmasıyla sınırlı kalmayıp van Inwagen’ın metafiziğe dair diğer katkılarını da inceliyor. Özellikle “özel birleşim sorusu” (parçaların ne zaman ve nasıl bir bütün oluşturduğu problemi) üzerinden parça-bütün kuramı tartışmaları ele alınıyor ve organizmacı yaklaşımla canlı varlıkların ontolojik statüsü tartışılıyor

Bu analizler, varlık anlayışının özgürlük ve nedensellik meseleleriyle nasıl bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Eserde ayrıca kötülük problemi önemli bir yer tutuyor. Van Inwagen’ın geliştirdiği yaklaşım doğrultusunda, dünyadaki kötülüğün varlığı ile Tanrı’nın varlığı arasındaki gerilim, “kuşkucu teizm” perspektifiyle değerlendiriliyor. Bu yaklaşım, insanın sınırlı bilişsel kapasitesi nedeniyle ilahi planın tümünü kavrayamayacağını öne sürerek klasik teodiselere alternatif bir bakış sunuyor

Kitabın ilerleyen bölümlerinde “şans argümanı” üzerinden özgürlük tartışması derinleştiriliyor. Determinizmin reddiyle ortaya çıkan indeterminist evrende, eylemlerin gerçekten özneye ait olup olmadığı sorgulanıyor. Bu bağlamda faile dayalı nedensellik, mümkün dünyalar teorisi ve karşı-olgusallık gibi kavramlar devreye girerek özgür iradenin felsefi temelleri ayrıntılı biçimde tartışılıyor.

Bu çalışma, van Inwagen’ın düşüncesini yalnızca açıklamakla kalmıyor; özgürlük, kötülük ve varlık gibi temel felsefi sorunları birbirine bağlayarak kapsamlı bir analiz sunuyor. Türkçe literatürde analitik felsefe alanında önemli bir boşluğu dolduran eser, özgür irade tartışmasını derinleştirmek isteyenler için güçlü bir kavramsal rehber niteliğinde.

Atilla Akalın — Metafizik, Kötülük, Özgürlük: Peter van Inwagen’ın Felsefesi
• Akademim Yayıncılık
Felsefe • 172 sayfa • 2026

Vladimir Hamed-Troyansky — Muhacirler İmparatorluğu (2026)

Vladimir Hamed-Troyansky’nin bu çalışması, 19. yüzyıl ortalarından I. Dünya Savaşı’na uzanan dönemde Osmanlı İmparatorluğu’na yönelen kitlesel göçleri merkeze alarak, geç Osmanlı tarihini yeniden yorumluyor. Kitap, özellikle Kuzey Kafkasya’dan gelen Müslüman muhacirlerin deneyimleri üzerinden, göçün yalnızca insani bir kriz değil, aynı zamanda siyasal, ekonomik ve toplumsal dönüşümleri tetikleyen bir süreç olduğunu ortaya koyuyor.

Eserin temel iddialarından biri, Osmanlı İmparatorluğu’nun modern anlamda bir “mülteci rejimi”ni, uluslararası kurumların ortaya çıkışından çok önce geliştirmiş olması. Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler gibi yapıların henüz mevcut olmadığı bir dönemde Osmanlı yönetimi, muhacirlerin iskânı, korunması ve topluma entegre edilmesi konusunda kapsamlı politikalar oluşturdu. Bu durum, devletin sorumluluklarına ve mültecilerin haklarına dair erken bir çerçeve sundu.

‘Muhacirler İmparatorluğu’ (‘Empire of Refugees’), yaklaşık bir milyon Kuzey Kafkasyalı Müslümanın imparatorluk topraklarına yerleştirilmesinin çok yönlü etkilerini inceliyor. Bir yandan bu göçler, tarımın genişlemesi ve yeni yerleşimlerin kurulmasıyla bölgesel ekonomileri canlandırıyor; diğer yandan ise toprak paylaşımı ve kaynak kullanımı üzerinden gerilimleri artırıyor. Bu süreç, farklı etnik ve mezhepsel gruplar arasında zaman zaman çatışmalara da zemin hazırlıyor.

Hamed-Troyansky, göç olgusunu yalnızca devlet politikaları üzerinden değil, muhacirlerin kendi deneyimleri üzerinden de ele alıyor. Yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya yaklaşımları birleştirerek, yerinden edilmenin bireyler ve topluluklar üzerindeki etkilerini görünür kılıyor. Böylece göç, yalnızca sayısal bir hareket değil; kimlik, aidiyet ve hayatta kalma mücadelesi olarak resmediliyor.

Eser ayrıca, Osmanlı ve Rus imparatorlukları arasındaki sınırların bu kitlesel hareketlilikle nasıl yeniden şekillendiğini gösteriyor. Göç, yalnızca demografik yapıyı değil, aynı zamanda jeopolitik dengeleri de değiştiriyor. Bu bağlamda kitap, modern Ortadoğu’daki mülteci yerleştirme pratiklerinin tarihsel kökenlerini izleyerek, günümüz göç krizlerini anlamak için güçlü bir tarihsel perspektif sunuyor.

‘Muhacirler İmparatorluğu’, Osmanlı İmparatorluğu’nu bir “muhacirler imparatorluğu” olarak kavramsallaştırarak, göçün tarihsel rolünü yeniden düşünmeye çağırıyor. Hem arşivsel derinliği hem de çok katmanlı analiziyle, mültecilik tarihine ve Osmanlı çalışmalarına önemli bir katkı sağlıyor.

Vladimir Hamed-Troyansky — Muhacirler İmparatorluğu: Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde Kuzey Kafkasyalı Müslümanlar
Çeviren: Renan Akman • İletişim Yayınları
Tarih • 416 sayfa • 2026

Genevieve Lloyd — Spinoza’yı Antroposen’de Okumak (2026)

Genevieve Lloyd’un bu eseri, Spinoza’nın düşüncesini iklim krizi çağının sorunlarıyla birlikte yeniden ele alarak, insanın doğayla kurduğu ilişkiye dair köklü bir sorgulama sunuyor. Lloyd, Spinoza’nın özellikle ‘Etika’da geliştirdiği kavramları, günümüzün çevresel krizleri bağlamında yeniden düşünmeye açıyor ve felsefeyi çağdaş dünyanın en acil meselelerinden biriyle buluşturuyor.

Kitabın merkezinde, insan aklının doğa üzerindeki egemenliği fikrine yöneltilen eleştiri yer alıyor. Lloyd, bu düşüncenin tarihsel olarak René Descartes ile özdeşleşen Kartezyen geleneğe dayandığını ve insanı doğadan ayrı, üstün bir varlık olarak konumlandırdığını gösteriyor. Spinoza’nın bu ayrımı reddeden yaklaşımını öne çıkaran yazar, insanın doğanın dışında değil, onun ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguluyor. Bu perspektif, çevresel krizin temelinde yatan zihinsel ve felsefi kabulleri sorgulama imkânı sunuyor.

‘Spinoza’yı Antroposen’de Okumak’ (‘Reading Spinoza in the Anthropocene’), Spinoza’nın akıl, duygu, hayal gücü ve duygulanımlar arasındaki ilişkiye dair düşüncelerini de yeniden yorumluyor. Lloyd’a göre Spinoza, sanıldığı gibi yalnızca katı bir rasyonalist değil; aksine insanın duygusal ve bedensel varoluşunu da kapsayan bütüncül bir anlayış geliştiriyor. Bu yaklaşım, insanın doğayla kurduğu ilişkinin yalnızca akılla değil, duygular ve deneyimler üzerinden de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Kitap aynı zamanda “Antroposen” olarak adlandırılan çağda, insanın gezegen üzerindeki etkisini ve sorumluluğunu yeniden düşünmeye çağırıyor. Lloyd, Spinoza’nın doğa anlayışının, insan merkezci bakış açısını aşmak için güçlü bir felsefi zemin sunduğunu ileri sürüyor. Böylece insanın doğaya hükmeden bir özne değil, onunla karşılıklı etkileşim içinde olan bir varlık olduğu fikri öne çıkıyor.

Özetle kitap, klasik bir filozofun düşüncelerini günümüzün küresel krizleriyle ilişkilendirerek yeniden canlandırıyor. Kitap, yalnızca Spinoza’yı farklı bir gözle okumayı değil, aynı zamanda doğa, akıl ve insan arasındaki ilişkiyi yeniden kurmayı önererek, gezegenin geleceğine dair düşünmenin felsefi temellerini güçlendiren önemli bir katkı sunuyor.

Genevieve Lloyd — Spinoza’yı Antroposen’de Okumak
Çeviren: Ulus Sevdi • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 208 sayfa • 2026

Sibel Bekiroğlu — İhlâl Sanatı (2026)

Sibel Bekiroğlu’nun ‘İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat’ adlı çalışması, yüksek güvenlikli hapishanelerde kurulan mutlak kontrol düzeninin, göründüğü kadar kusursuz ve kapalı olmadığını ortaya koyuyor. Kitap, tecrit mimarisinin yarattığı katı disiplin, sürekli gözetim ve bedensel denetim altında şekillenen yaşamın, aynı zamanda bu düzeni aşındıran küçük ama anlamlı çatlaklar barındırdığını gösteriyor.

Eserde hapishane, yalnızca bir kapatma mekânı olarak değil, aynı zamanda iktidarın en yoğun biçimde işlediği bir alan olarak ele alınıyor. Ancak bu yoğun denetim, paradoksal biçimde, mahpusların hareket edebileceği dar ama etkili boşluklar da yaratıyor. Bekiroğlu, bu boşluklarda filizlenen gündelik pratikleri “ihlâl sanatı” olarak kavramsallaştırıyor ve mahpusların yaratıcılıkla geliştirdiği bu pratiklerin, kontrol rejimine karşı sessiz bir direnç biçimi olduğunu vurguluyor.

Kitapta, bu “ihlâl sanatı”nı somut örneklerle çeşitleniyor. Bazen leğenden basketbol potası yapmak, bazen buğulanmış cama iki kelime yazı yazmak gibi çok çeşitli yöntemlerle icra edilen bu sanat, mahpusların kendi yaşam alanlarını yeniden anlamlandırma çabasını yansıtıyor. Okuma sanatı, spor ve sağlıklı yaşam sanatı, iletişim sanatı, beslenme sanatları, elişi sanatları gibi etkinlikler, mahpusların yalnızca ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde, öznenin kendini koruma ve yeniden kurma yolları olarak ortaya çıkıyor.

Eser aynı zamanda Türkiye’de yüksek güvenlikli hapishane sisteminin tarihsel dönüşümüne de ışık tutuyor. Giderek sertleşen tecrit politikalarının, mahpusların yaşamını nasıl daralttığını gösterirken, bu daralmaya karşı gelişen direniş biçimlerini de görünür kılıyor. Böylece kitap, baskının artışı ile yaratıcılığın ve dayanışmanın güçlenmesi arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor.

Özetle ‘İhlâl Sanatı’, görünmez ve sessiz kalan gündelik direniş pratiklerini merkeze alarak, kapatılma deneyiminin tek boyutlu olmadığını ortaya koyuyor. Mahpusların, en sınırlı koşullarda bile yaşamı yeniden kurma çabalarını izleyerek, kontrol ile özgürlük arasındaki ince ve kırılgan sınırı derinlikli bir biçimde düşünmeye davet ediyor.

Sibel Bekiroğlu — İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat
• İletişim Yayınları
Sosyoloji • 223 sayfa • 2026

Martin J. Dougherty — Roma Mitolojisi (2026)

Martin J. Dougherty’nin bu kitabı, Antik Roma’nın mitolojik dünyasını kapsamlı ve bütünlüklü bir çerçevede ele alarak, bir uygarlığın kendini nasıl anlamlandırdığını gözler önüne seriyor. Eser, yalnızca tanrılar ve kahramanlar hakkında hikâyeler anlatmakla kalmıyor; bu anlatıların Roma toplumunun değerleri, siyaseti ve kültürel hafızasıyla nasıl iç içe geçtiğini açıklıyor.

Kitapta Roma panteonunun merkezinde yer alan Jüpiter, Neptün, Plüton, Minerva, Venüs ve Mars gibi tanrılar aracılığıyla evrenin düzeni, güç ilişkileri ve insan hayatının anlamı sorgulanıyor. Bunun yanı sıra Vulkanus ve Vesta gibi figürler, gündelik yaşamın ve kutsal ritüellerin mitolojik temellerini ortaya koyuyor. Kaderi temsil eden Parcae ise insan hayatının kaçınılmaz sınırlarını simgeliyor.

‘Roma Mitolojisi’ (‘Roman Myths’), Roma’nın kuruluş mitlerine özel bir önem veriyor. Romulus ve Remus efsanesi ile Aeneas’ın yolculuğu, Roma kimliğinin nasıl şekillendiğini gösteren temel anlatılar olarak ele alınıyor. Bu hikâyelerde tarih ile mit iç içe geçiyor; tanrıların müdahaleleri, kehanetler ve semboller, Roma’nın geçmişini yalnızca olaylar dizisi olmaktan çıkararak kutsal bir anlatıya dönüştürüyor.

Kitap aynı zamanda Cupid ve Psyche’nin aşk hikâyesi ve Herkül’ün görevleri gibi ünlü mitleri yeniden ele alarak, bu anlatıların evrensel temalarını ortaya koyuyor. Aşk, güç, fedakârlık ve kader gibi kavramlar, mitler aracılığıyla hem bireysel hem de toplumsal düzeyde anlam kazanıyor.

Dougherty’nin çalışmasının önemli katkılarından biri, Roma mitolojisinin kökenlerini ve dönüşümünü göstermesi. Yunan mitolojisinden devralınan unsurların Roma düşüncesi içinde nasıl yeniden yorumlandığı, imparatorluk ideolojisi ve dini pratiklerle nasıl bütünleştiği detaylı biçimde inceleniyor. Bu süreç, mitolojinin sabit bir yapı değil, sürekli değişen ve yeniden şekillenen bir anlatı olduğunu ortaya koyuyor.

Kitap, Antik Roma’nın inanç sistemini, sembollerini ve anlatılarını bir araya getirerek, mitolojinin bir uygarlığın kendini ifade etme biçimi olduğunu gösteriyor. Hem tarih hem de mitin kesişiminde yer alan bu eser, Roma’nın kültürel mirasını anlamak isteyenler için kapsamlı ve açıklayıcı bir rehber niteliği taşıyor.

Martin J. Dougherty — Roma Mitolojisi
Çeviren: Bahar Çetiner • Kronik Kitap
Mitoloji • 224 sayfa • 2026

Ashley Ward — Beş Duyu ve Ötesi (2026)

Ashley Ward’ın bu çalışması, insanın dünyayı nasıl algıladığını yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma. Ward, duyuların yalnızca dış dünyayı algılamaya yarayan araçlar olmadığını, aynı zamanda gerçeklik dediğimiz deneyimi kuran temel mekanizmalar olduğunu savunuyor. Ona göre yaşamak, büyük ölçüde duyumsamak anlamına geliyor; çünkü iç dünyamız ile dış gerçeklik arasındaki köprüyü duyularımız kuruyor.

‘Beş Duyu ve Ötesi’ (‘Sensational’), geleneksel olarak bilinen görme, işitme, dokunma, tat ve koku duyularının ötesine geçerek, insanın sahip olduğu daha az fark edilen duyusal sistemlere de odaklanıyor. Denge, içduyum ve özduyum gibi duyuların, gündelik yaşamın görünmez ama vazgeçilmez unsurları olduğunu gösteriyor. Bu yaklaşım, duyuların sayısının beşle sınırlı olduğu yönündeki yaygın kabulü sorguluyor ve algının aslında çok daha karmaşık bir yapı olduğunu ortaya koyuyor.

Ward, duyuların tek tek değil, sürekli bir işbirliği içinde çalıştığını vurguluyor. Beyin, farklı duyulardan gelen verileri bir araya getirerek anlamlı bir gerçeklik inşa ediyor. Bu süreçte algı, pasif bir yansıma değil; aktif bir yorumlama haline geliyor. Böylece aynı dünyayı paylaşan bireylerin neden farklı deneyimler yaşadığı da açıklık kazanıyor. Her bireyin duyusal sistemi ve geçmiş deneyimleri, onun gerçeklik algısını benzersiz kılıyor.

Eserde dikkat çeken bir diğer nokta, insan duyularının diğer canlılarla karşılaştırmalı olarak ele alınması. Ward, bazı hayvanların insanın algılayamadığı frekansları duyabildiğini ya da manyetik alanları hissedebildiğini göstererek, insan algısının sınırlı ve göreli olduğunu hatırlatıyor. Bu karşılaştırmalar, “gerçeklik” dediğimiz şeyin aslında türlere özgü bir inşa olduğunu düşündürüyor.

Kitap aynı zamanda duyuların biyolojik temellerini, psikolojik süreçlerini ve kültürel etkilerini bir arada ele alıyor. Duyusal deneyimin yalnızca fizyolojik değil, aynı zamanda öğrenilmiş ve şekillendirilmiş bir süreç olduğu vurgulanıyor. Böylece algı hem bedenin hem de kültürün ortak ürünü olarak yeniden tanımlanıyor.

Sonuç olarak kitap, duyuların hayatı nasıl anlamlı kıldığını ve gerçeklik algımızı nasıl biçimlendirdiğini derinlemesine inceliyor. Okuru, gündelik deneyimlerin ardındaki görünmez mekanizmaları fark etmeye davet ederken, yaşadığımız dünyanın aslında sandığımızdan çok daha öznel ve çok katmanlı olduğunu gösteren önemli bir eser olarak öne çıkıyor.

Ashley Ward — Beş Duyu ve Ötesi: Dünyayı Nasıl Algılıyoruz?
Çeviren: Deniz Keskin • Metis Yayınları
Bilim • 304 sayfa • 2026

Özen B. Demir — Tiryakilik (2026)

Özen B. Demir bu kitabında, tiryakiliği yalnızca biyolojik ya da ahlaki bir mesele olarak değil, zihin, beden ve kültürün kesiştiği çok katmanlı bir deneyim olarak ele alıyor. Kitap, özellikle sigara üzerinden, maddenin bilinçle temas ettiği o belirsiz eşiği anlamaya çalışıyor; haz, alışkanlık ve yaratım arasındaki görünmez bağları iz sürer gibi takip ediyor.

Eserin merkezinde, bağımlılığın psikosomatik boyutlarıyla birlikte kültürel ve estetik yankıları yer alıyor. Demir, sigarayı sıradan bir tüketim nesnesi olarak değil, düşünceyi tetikleyen, yalnızlığı paylaşan ve kimi zaman yaratıcı sürecin eşlikçisi haline gelen bir figür olarak konumlandırıyor. Bu yaklaşım, sigarayı ne yüceltmek ne de bütünüyle mahkûm etmek üzerine kurulu; aksine onun etrafında örülen deneyimleri anlamaya yönelik bir “poetik soruşturma” yürütüyor.

Kitap boyunca edebiyat, felsefe ve sinema dünyasından pek çok isimle dolaylı bir diyalog kuruluyor. Şairlerin, yazarların ve düşünürlerin sigarayla kurduğu ilişki, yalnızca bir alışkanlık değil, aynı zamanda düşünme ve üretme biçimlerinin bir parçası olarak ele alınıyor. Böylece metin, bireysel bağımlılık hikâyelerinden yola çıkarak, sanatın doğuşuna eşlik eden daha geniş bir duyarlılık alanını görünür kılıyor.

Demir’in de vurgulandığı gibi eser, bağımlılığı ölçüp biçen katı bilimsel yaklaşımlarla yetinmeyip, onu poetik bir düzlemde yeniden kuruyor. Bu yönüyle kitap hem bir inceleme hem de deneysel bir anlatı niteliği taşıyor. Sigaranın dumanı, burada yalnızca fiziksel bir olgu değil; düşüncenin dolaştığı, hatıraların ve imgelerin şekillendiği bir atmosfer olarak beliriyor.

Ancak metin, bu estetik ve düşünsel yaklaşımı sunarken bağımlılığın eleştirel boyutunu da dışarıda bırakmıyor. Sağlık, toplumsal normlar ve kapitalist üretim ilişkileri bağlamında sigaraya yöneltilen itirazlar, arka planda sürekli hissediliyor. Bu gerilim, kitabın temel dinamiklerinden birini oluşturuyor ve okuru tek yönlü bir yargıya varmaktan alıkoyuyor.

Sonuç olarak ‘Tiryakilik’, bağımlılığı ne sadece bir zaaf ne de romantize edilecek bir alışkanlık olarak görmeden, onu insan deneyiminin karmaşık bir parçası olarak anlamaya yöneliyor. Sanat, haz ve beden arasındaki ilişkileri dumanlı bir düşünce alanında yeniden kurarak, okuru hem estetik hem de düşünsel bir keşfe davet eden özgün bir çalışma ortaya koyuyor.

Özen B. Demir — Tiryakilik: Bir Psikopoetika (Edebiyat ve Mükeyyifât)
• Telemak Kitap
İnceleme • 304 sayfa • 2026

Anders Hansen — Kablolu Zihinler (2026)

Anders Hansen’in bu eseri, insan beyninin evrimsel yapısıyla modern dijital dünyanın hız ve yoğunluğu arasındaki uyumsuzluğu merkeze alan çarpıcı bir analiz sunuyor. Hansen’e göre insan beyni, yüz binlerce yıl boyunca avcı-toplayıcı koşullara uyum sağlayacak şekilde geliştiği için, günümüzün sürekli uyarana maruz bırakan ekran temelli yaşamına ayak uydurmakta zorlanıyor. Bu uyumsuzluk, stres, dikkat dağınıklığı ve kaygı gibi sorunların temel nedenlerinden biri haline geliyor.

‘Kablolu Zihinler’ (‘Skärmhjärnan’), özellikle akıllı telefonlar ve sosyal medyanın beyin üzerindeki etkilerini bilimsel verilerle açıklıyor. Sürekli bildirimler, hızlı içerik akışı ve kesintisiz bilgi bombardımanı, beynin ödül sistemini tetikleyerek bağımlılığa benzer bir döngü yaratıyor. Bu durum, odaklanma süresinin kısalmasına ve derin düşünme becerisinin zayıflamasına yol açıyor. Hansen, insanların ekran karşısında geçirdiği sürenin artmasının, zihinsel yorgunluğu ve tükenmişliği de beraberinde getirdiğini vurguluyor.

Eserde öne çıkan bir diğer tema, dijital yaşam tarzının ruh sağlığı üzerindeki etkileri. Hansen, özellikle gençler arasında artan depresyon ve anksiyete vakalarını, sosyal medya kullanımıyla ilişkilendiriyor. Sürekli karşılaştırma, onay arayışı ve kaçırma korkusu (FOMO), bireylerin kendilik algısını zedeliyor ve psikolojik baskıyı artırıyor. Böylece teknoloji, hayatı kolaylaştırırken aynı zamanda görünmez bir stres kaynağına dönüşüyor.

Hansen, bu tabloya rağmen tamamen karamsar bir yaklaşım benimsemiyor. Kitapta, beynin ihtiyaçlarına daha uygun bir yaşam tarzı geliştirmek için pratik öneriler de sunuluyor. Fiziksel hareketin artırılması, doğayla temas, ekran süresinin sınırlandırılması ve kesintisiz odaklanma anlarının yaratılması, zihinsel dengeyi yeniden kurmanın yolları arasında gösteriliyor.

Sonuç olarak kitap, modern insanın dijital dünyayla kurduğu ilişkinin bedelini görünür kılıyor. Kitap, teknolojiyi tamamen reddetmeden, onunla daha bilinçli bir ilişki kurmanın gerekliliğini vurguluyor ve beynimizin biyolojik sınırlarını dikkate alarak daha sağlıklı bir yaşam mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, çağımızın görünmez ama derin etkiler yaratan zihinsel krizini anlamak için önemli bir rehber niteliği taşıyor.

Anders Hansen — Kablolu Zihinler: Beynimiz Kimlerin Elinde?
Çeviren: Büşra Uyar • Nova Kitap
Bilim • 176 sayfa • 2026

Arnold J. Toynbee — Savaş ve Uygarlık (2026)

Arnold J. Toynbee’nin bu eseri, insanlık tarihinin uzun akışı içinde savaşın uygarlıklar üzerindeki belirleyici rolünü sorgulayan güçlü bir tarihsel analiz sunuyor. Toynbee, son altı bin yıllık süreçte çöken uygarlıkları incelediğinde, bu yıkımların ardında en doğrudan ve belirleyici etkenin savaş olduğunu ortaya koyuyor. Ona göre savaş, yalnızca dışsal bir tehdit değil, toplumların iç yapısını kemiren ve onları kendi içlerinden çökerten bir süreç olarak işliyor.

‘Savaş ve Uygarlık’ta (‘War and Civilization’) militarizm, uygarlıkların gelişimini destekleyen bir unsur olarak değil, onları yıkıma sürükleyen bir sapma olarak ele alınıyor. Toynbee, Sparta’nın katı askerî düzeninden Asur İmparatorluğu’nun yıkıcı savaş makinesine kadar uzanan örneklerle, savaşın toplumları nasıl tek boyutlu hale getirdiğini gösteriyor. Aynı şekilde Şarlman ve Timur gibi figürler üzerinden, fetihlerin kısa vadeli başarılar sağlasa da uzun vadede toplumsal çözülmeye yol açtığını ortaya koyuyor.

Toynbee’nin temel tezlerinden biri, zaferin yarattığı sarhoşluğun galip toplumlar için en az yenilgi kadar tehlikeli olduğu yönünde. Savaşın kazananları, elde ettikleri başarıyı mutlaklaştırarak eleştirel düşünceyi ve ahlaki dengeyi yitiriyor; bu durum da zamanla içsel bir çöküşü beraberinde getiriyor. “Kurtarıcı” figürlere duyulan kör bağlılık ise toplumları rasyonel ve etik temellerden uzaklaştırarak daha derin krizlere sürüklüyor.

Eserde ayrıca askerî teknolojinin gelişimi de eleştirel bir bakışla değerlendiriliyor. Toynbee’ye göre bu ilerleme, genellikle sanıldığı gibi uygarlığın yükselişini değil, aksine onun çözülüşünü hızlandıran bir göstergedir. Artan yıkım kapasitesi, insanlığın kendi kendini yok etme riskini büyütüyor ve savaşın sonuçlarını daha geri dönülmez hale getiriyor.

Sonuç olarak kitap, savaşın kaçınılmaz bir kader olmadığını, aksine insanlığın yanlış yönelimlerinin bir ürünü olduğunu vurguluyor. Toynbee, dünya savaşlarının yarattığı yıkımdan hareketle, insanlığı militarist düşünceden uzaklaşmaya ve daha kapsayıcı, gönüllü bir dünya barışı fikrine yönelmeye çağırıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca geçmişi açıklayan bir tarih kitabı değil, aynı zamanda modern toplumlara ahlaki ve politik bir uyarı niteliği taşıyor.

Arnold J. Toynbee — Savaş ve Uygarlık
Çeviren: Harun Tuncer • Kronik Kitap
Tarih • 160 sayfa • 2026

Umut Güner — Atlantik’e Bakan Gözler (2026)

Umut Güner’in ‘Atlantik’e Bakan Gözler: Osmanlı’da Amerika Tasavvuru, Yeni Dünya ve Amerika İmgesi’ adlı çalışması, Osmanlı aydınlarının Amerika Birleşik Devletleri’ni nasıl düşündüğünü doğrudan kendi metinleri üzerinden görünür kılan bir düşünce atlası. Eser, 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyıl başlarına uzanan gazete ve dergi yazılarını bir araya getirerek, “Yeni Dünya”nın Osmanlı zihnindeki karşılığını tek bir imgeye indirgemeden, çok katmanlı bir biçimde yeniden kuruyor.

Kitapta Amerika, yalnızca uzak bir coğrafya olarak değil, Osmanlı entelektüellerinin modernleşme arayışlarını sınadıkları bir düşünsel alan olarak beliriyor. Demokrasi, hukuk düzeni, din–devlet ilişkileri, toplumsal yapı ve ekonomik gelişme gibi meseleler, Amerika örneği üzerinden tartışmaya açılıyor. Bu bağlamda Amerika kimi metinlerde ilerlemenin ve refahın simgesi olarak öne çıkarken, kimi yazılarda temkinle yaklaşılması gereken bir model ya da eleştirel bir karşılaştırma zemini olarak ele alınıyor.

Kitabın önsözünde Umut Güner, Osmanlı aydınlarının Amerika’ya dair bakışını homojen bir anlatıya indirgemek yerine, farklı sesleri ve perspektifleri bir arada sunmayı amaçladığını vurguluyor. Yazarların ideolojik konumları, eğitimleri ve yazdıkları yayın organlarının çizgisi, Amerika tasavvurunun çeşitlenmesinde belirleyici oluyor. Böylece ortaya çıkan tablo, tek yönlü bir hayranlık ya da reddiyeden ziyade, sürekli değişen ve tartışılan bir düşünsel alanı yansıtıyor.

Eser aynı zamanda bilgi dolaşımının izini sürüyor. Başlangıçta Avrupa kaynaklı haberler ve seyyah anlatıları üzerinden şekillenen Amerika algısı, zamanla doğrudan Amerikan kaynaklarının artmasıyla daha somut ve ayrıntılı bir hale geliyor. Özellikle I. Dünya Savaşı sürecinde gündeme gelen Wilson İlkeleri gibi gelişmeler, Osmanlı basınında Amerika’ya yönelik ilgiyi yoğunlaştırarak bu imgeyi daha da belirginleştiriyor.

Derlemede yer alan metinler, siyaset, hukuk, toplum, kültür ve gündelik yaşam gibi farklı alanlara yayılıyor ve her biri dönemin zihniyet dünyasına açılan bir pencere işlevi görüyor. Günümüz Türkçesine aktarılarak sunulan bu yazılar, yalnızca tarihsel bir belge niteliği taşımıyor; aynı zamanda Osmanlı modernleşmesinin nasıl küresel bir düşünce akışı içinde şekillendiğini de ortaya koyuyor.

Sonuç olarak eser, Osmanlı aydınlarının Amerika’ya bakışını bir merak nesnesi olmanın ötesine taşıyarak, onu bir düşünme biçimi ve karşılaştırma aracı olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle kitap hem Osmanlı basın tarihine hem de küresel entelektüel etkileşimlere ışık tutan, araştırmalar için güçlü bir başlangıç zemini oluşturuyor.

Umut Güner — Atlantik’e Bakan Gözler: Osmanlı’da Amerika Tasavvuru, Yeni Dünya ve Amerika İmgesi
• Kabalcı Yayınları
Tarih • 295 sayfa • 2026