Herkül Millas — Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade (2026)

Herkül Millas’ın ‘Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade’ kitabı, 1966’da başlayan ve iki yıl süren askerlik deneyimini merkeze alırken, kişisel bir hikâyeyi Türkiye’nin yakın tarihinin toplumsal ve siyasal atmosferiyle buluşturuyor. Yedek subay olması beklenirken “çavuşa çıkarılan” Millas’ın İstanbul’dan Muş’a uzanan askerliği, yalnızca kışla yaşamının ve askerî düzenin hikâyesi olarak kalmıyor; dönemin devlet anlayışına, toplumsal ilişkilerine ve siyasal iklimine dair çarpıcı bir tanıklığa dönüşüyor. Danıştay’a yaptığı başvurudan kışladaki gündelik yaşama kadar uzanan deneyimler, bir “sakıncalı piyade”nin gözünden dönemin Türkiye’sini görünür kılıyor.

Kitabın asıl özgünlüğü ise geçmişe nasıl bakıldığı sorusunda ortaya çıkıyor. Millas, yaklaşık altmış yıl önce, yaşadıklarının hemen ardından kaleme aldığı metni bugünden geriye dönük olarak yeniden ele alıyor; ancak gençlik döneminin anlatısını sonradan düzeltmek ya da yeniden yazmak yerine büyük ölçüde olduğu gibi koruyor. Böylece geçmişteki Herkül Millas ile bugünün Herkül Millas’ı aynı kitapta karşı karşıya geliyor. Genç Millas’ın o günkü düşünceleri, inançları, öfkeleri ve değerlendirmeleri, yıllar sonra değişmiş bir zihnin süzgecinden yeniden okunuyor.

Bu nedenle kitap, yalnızca “askerlik anıları” olarak değerlendirilemeyecek çift katmanlı bir anlatı kuruyor. Bir tarafta 1966-1968 Türkiye’sinde askerlik yapan genç bir insanın doğrudan tanıklığı, diğer tarafta aradan geçen on yılların ardından bu tanıklığı sorgulayan, bazı yargılarına katılan, bazılarına şaşıran ve geçmişteki benliğiyle hesaplaşan yazar var. Kişisel hafıza ile tarihsel değişimin birbirine karıştığı bu anlatı hem bir dönemin Türkiye’sine hem de insanın zaman içinde kendisine yabancılaşmasına ve değişmesine bakıyor. Millas’ın kitabı böylece askerlik deneyimini aşarak, geçmişle bugün, bireyle toplum ve gençlik ile yaşlılık arasındaki mesafeyi sorgulayan samimi bir hafıza çalışmasına dönüşüyor.

Herkül Millas — Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade: Askerlik Anıları
• Lejand Yayınları
Anı • 160 sayfa • 2026

Le Corbusier — Katedraller Beyazken (2026)

Le Corbusier’nin bu eseri, 1930’lu yıllarda gerçekleştirdiği Amerika Birleşik Devletleri yolculuklarından hareketle kaleme aldığı, gezi anlatısı, mimarlık eleştirisi ve uygarlık çözümlemesini bir araya getiren kapsamlı bir deneme. ‘Katedraller Beyazken: Utangaçlar Ülkesine Seyahat’ (‘Quand les cathédrales étaient blanches: Voyage au pays des timides’), yalnızca New York ve Amerikan kentlerini betimlemekle yetinmez; modern kent yaşamını, teknolojiyi, sanayiyi ve Batı uygarlığının geleceğini sorgulayan düşünsel bir incelemeye dönüşür. Le Corbusier, Amerika’yı hem kendi gerçekliği içinde değerlendiriyor hem de Avrupa’nın sorunlarını yansıtan bir ayna olarak kullanıyor.

Eserin merkezinde New York yer alıyor. Le Corbusier, gökdelenlerin oluşturduğu dikey silueti, kentin dinamizmini ve teknik gücünü hayranlıkla incelerken, plansız büyüme, yoğun trafik, yeşil alan eksikliği ve düzensiz yapılaşmayı sert biçimde eleştiriyor. Ona göre New York, olağanüstü bir enerjiye sahip olmasına rağmen bu enerjiyi rasyonel şehircilik ilkeleri doğrultusunda kullanamamaktadır. Gökdelenler tek başlarına modernliğin simgesi olsa da bütüncül bir kent planından yoksun oldukları için gerçek potansiyellerine ulaşamazlar.

Le Corbusier, Amerikan toplumunun üretim gücünü, girişimciliğini ve teknik kapasitesini överken, ekonomik düzenin ve tüketim kültürünün yol açtığı savurganlık ile toplumsal çelişkileri de ele alıyor. Fordizm, büyük ölçekli üretim, iş dünyası ve kent ekonomisi üzerinden modern kapitalizmin başarılarını ve sınırlarını birlikte değerlendiriyor. Fransa ile ABD’yi karşılaştırarak Avrupa’nın geleneksel düşünce kalıpları ile Amerika’nın eylem odaklı yaklaşımı arasındaki farklılıkları tartışıyor.

Kitap yalnızca mimarlık ve şehircilikle sınırlı kalmıyor; sanat, eğitim, gelenek, teknoloji ve kültürel yaşam üzerine de geniş değerlendirmeler içeriyor. Le Corbusier, modern mimarlığın geçmişi reddetmeden çağın ihtiyaçlarına cevap vermesi gerektiğini savunurken, sanatın ve mimarlığın toplumsal dönüşümün ayrılmaz parçaları olduğunu vurguluyor. New York’taki müzelerden köprülere, ulaşım sistemlerinden kamusal mekânlara kadar pek çok örnek üzerinden mekânın insan yaşamını nasıl biçimlendirdiğini inceliyor.

Eser boyunca şehir planlamasının temel ilkeleri de öne çıkıyor. Le Corbusier, güneş, hava, yeşil alan ve ulaşımın uyum içinde düzenlendiği planlı kentlerin, geleceğin toplumları için zorunlu olduğunu savunuyor. Mimarlığın yalnızca estetik bir faaliyet değil, insan yaşamını doğrudan etkileyen toplumsal bir sorumluluk olduğunu ileri sürerek modern şehircilik anlayışının kuramsal temellerini geliştiriyor.

Sonuç olarak ‘Katedraller Beyazken’, Amerika izlenimlerinden hareketle modern uygarlığı, kent yaşamını ve mimarlığın toplumsal işlevini sorgulayan çok katmanlı bir düşünce kitabı. Le Corbusier, New York’u hayranlık ile eleştiriyi bir arada barındıran gözlemlerle değerlendirirken, modern kentin geleceğine ilişkin özgün şehircilik ve mimarlık görüşlerini ortaya koyuyor.

Le Corbusier — Katedraller Beyazken: Utangaçlar Ülkesine Seyahat
Çeviren: Alp Tümertekin • Arketon Yayıncılık
Mimari • 240 sayfa • 2026

René Girard — Shakespeare: Haset Tiyatrosu (2026)

René Girard’ın bu eseri, Shakespeare’i yalnızca büyük bir oyun yazarı olarak değil, insan arzusunun, rekabetin ve şiddetin en derin dinamiklerini kavrayan bir düşünür olarak yeniden yorumluyor. Girard, bu yorumun merkezine kendi geliştirdiği mimetik arzu kuramını yerleştiriyor. Ona göre insanlar nesneleri kendi başlarına istemez; başkalarının arzuladığı şeyleri arzuladıkları için isterler. Shakespeare’in oyunları da tam bu nedenle kıskançlığın, rekabetin, iktidar mücadelelerinin ve şiddetin evrensel yapısını görünür kılıyor.

‘Shakespeare: Haset Tiyatrosu’ (‘A Theater of Envy: William Shakespeare’), Shakespeare’in komedilerinden trajedilerine, tarih oyunlarından şiirlerine kadar uzanan geniş bir okuma sunuyor. Girard, karakterlerin çatışmalarını yalnızca kişisel tutkularla açıklamıyor; onların birbirlerinin arzularını taklit ederek giderek rakibe dönüştüklerini savunuyor. Arzu ile rekabet birbirini besledikçe dostluk düşmanlığa, aşk kıskançlığa ve siyasal mücadele yıkıcı şiddete dönüşüyor. Böylece Shakespeare’in eserlerinde görülen çatışmaların ortak mantığı ortaya çıkıyor.

Girard, özellikle “Troilus ve Cressida”, “Bir Yaz Gecesi Rüyası”, “Hamlet”, “Othello”, “Julius Caesar”, “Kış Masalı” ve diğer birçok oyunu bu bakış açısıyla yeniden değerlendiriyor. Daha önce dağınık ya da sorunlu görülen bazı eserlerin, mimetik arzu ekseninde şaşırtıcı bir bütünlük kazandığını ileri sürüyor. Shakespeare’in aşkı romantik bir duygu olmaktan çok, başkasının arzusunu taklit eden rekabetçi bir süreç olarak gösterdiğini savunuyor.

Eser, mimetik rekabetin yalnızca bireyleri değil, toplumları da sürüklediği krizleri inceliyor. Rakiplerin giderek birbirine benzemesi, farklılıkların silinmesi ve sonunda ortaya çıkan şiddet sarmalı, Girard’ın kurban mekanizması kuramıyla birlikte okunuyor. Shakespeare’in trajedileri, bu nedenle yalnızca bireysel felaketleri değil, toplumsal düzenin nasıl çözüldüğünü de anlatıyor. Girard’a göre Shakespeare, insan doğasındaki taklit, kıskançlık ve kurban etme eğilimlerini modern çağdan yüzyıllar önce olağanüstü bir sezgiyle ortaya koyuyor.

Girard, Shakespeare’i aynı zamanda modern dünyanın habercisi olarak görüyor. Rekabetin tüketim kültüründen siyasete kadar uzanan etkilerini, oyunlarda gözlenen mimetik ilişkiler üzerinden yorumluyor. Böylece Shakespeare’in metinleri yalnızca Rönesans İngiltere’sine değil, günümüz toplumuna da ışık tutan metinler hâline geliyor. Kitap, edebiyat eleştirisini antropoloji, psikoloji, din ve kültür kuramıyla buluşturarak Shakespeare’in eserlerine alışılmışın dışında bütüncül bir yorum getiriyor.

Sonuç olarak kitap, Shakespeare’in neredeyse bütün eserlerini mimetik arzu kuramı ışığında yeniden okuyan kapsamlı bir inceleme. Girard, aşkın, kıskançlığın, iktidarın ve şiddetin ortak kaynağını taklit edilen arzuda bularak Shakespeare’i insan davranışının en derin mekanizmalarını açığa çıkaran evrensel bir düşünür olarak yeniden değerlendiriyor.

René Girard — Shakespeare: Haset Tiyatrosu
Çeviren: Türker Körük • Alfa Yayınları
Tiyatro • 544 sayfa • 2026

Victoria Lady Welby — Anlambilim ve Dil (2026)

Victoria Lady Welby’nin bu eseri, anlam sorununu yalnızca sözcüklerin ve dilsel yapıların anlamıyla sınırlamayan, onu insanın ifade etme, yorumlama, düşünme ve yaratma biçimlerinin tamamını kapsayan geniş bir felsefi araştırma olarak ele alıyor. Welby, kendi döneminin dar semantik anlayışının ötesine geçerek anlamı insan deneyiminin bütününe yayıyor ve dilin yalnızca iletişim kurmaya yarayan bir araç olmadığını, dünyayı kavrama ve ona anlam verme biçimimizi de şekillendirdiğini savunuyor.

Eserin merkezinde Welby’nin geliştirdiği anlambilim yaklaşımı yer alıyor. Welby, anlamın tek ve değişmez bir düzeyde ortaya çıkmadığını, her ifadenin farklı bilinç ve yorumlama katmanlarında açıldığını ileri sürüyor. Bir sözün ne söylediği, söyleyen kişinin onunla ne kastettiği ve bu sözün daha geniş bir bağlamda ne ifade ettiği soruları, anlamın giderek genişleyen boyutlarını ortaya çıkarıyor. Çevirmenin de vurguladığı üzere Welby bu üç düzeyi “kullanılan anlam” (sense), “kullanıcının niyeti olarak anlam” (meaning) ve “taşıdığı nihai anlam” (significance) şeklinde birbirinden ayırıyor ve bunları sırasıyla gezegensel, güneşsel ve kozmik düzeylerle ilişkilendiriyor.

Welby için anlam, yalnızca kelimelerin sözlük karşılıklarında bulunmuyor. İnsanların sözleri nasıl kullandığı, hangi niyetlerle ifade ettiği ve bu ifadelerin başka insanlar üzerindeki etkileri de anlamın oluşumuna katılıyor. Bu nedenle anlamlandırma süreci, dilsel işaretlerin çözümlenmesinden ibaret kalmıyor; davranışları, eylemleri, keşifleri ve yaratıcı faaliyetleri de içine alıyor. Welby’nin “significs” adını verdiği yaklaşım tam da bu geniş anlam alanını kavramaya çalışıyor ve dil ile insan deneyimi arasındaki bağı merkeze yerleştiriyor.

‘Anlambilim ve Dil’ (‘Significs and Language’), dilin çok anlamlılığı ve belirsizliği üzerinde de duruyor. Welby, insan dilinin farklı bağlamlarda farklı anlamlar üretebildiğini vurgularken, düşüncenin ve iletişimin sağlıklı biçimde gerçekleşebilmesi için “net ifade” ihtiyacını öne çıkarıyor. Ancak netlik, anlamın bütün belirsizliklerini ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor; aksine bir ifadenin farklı düzeylerde taşıyabileceği anlamları fark etmeyi ve bunları bilinçli biçimde değerlendirmeyi gerektiriyor. Böylece dilin hem iletişim kuran hem de yorumlamaya açık yapısı birlikte ele alınıyor.

Welby’nin yaklaşımı, anlamı yalnızca dilbilimin konusu olmaktan çıkararak felsefe, psikoloji, etik ve göstergebilimle ilişkilendiriyor. Bir ifadenin anlamını kavramak, aynı zamanda onu üreten insanın amaçlarını, içinde bulunduğu koşulları ve ortaya çıkardığı sonuçları anlamayı gerektiriyor. Bu nedenle eser, anlam ile eylem arasındaki ilişkiye özel bir önem veriyor ve insanların dünyayı yalnızca betimlemediğini, kullandıkları dil ve işaretler aracılığıyla onu yorumlayıp dönüştürdüğünü gösteriyor.

Welby’nin düşüncesi, döneminin entelektüel ortamında yeterince karşılık bulmasa da daha sonra gelişen dil felsefesi ve göstergebilim açısından önemli bir öncü oldu. Özellikle Charles S. Peirce ile yıllar boyunca sürdürdüğü yazışmalar, iki düşünür arasındaki verimli etkileşimi gösteriyor. Peirce’in Welby’nin düşüncelerinden kendi göstergebilim kuramı açısından önemli dersler çıkarması, onun anlam sorununa getirdiği yaklaşımın daha sonraki düşünce tarihinde taşıdığı önemi ortaya koyuyor.

Sonuç olarak kitap, anlamı sözcüklerin dar sınırlarından çıkarıp insanın ifade, yorumlama, eylem ve yaratma kapasitesinin tamamına yayıyor. Welby, anlamı “ne söyleniyor?”, “ne kastediliyor?” ve “sonunda ne ifade ediliyor?” soruları üzerinden katmanlandırarak dilin ardındaki düşünsel ve toplumsal süreçleri görünür kılıyor. Böylece eser, dil felsefesi ve göstergebilimin daha sonraki gelişmelerini önceleyen özgün bir anlam kuramı sunuyor ve insanın dünyayla kurduğu ilişkinin temelinde anlamlandırma faaliyetinin bulunduğunu gösteriyor.

Victoria Lady Welby — Anlambilim ve Dil: Açıklayıcı ve Yorumlayıcı Kaynaklarımızın Net Biçimi
Çeviren: Beyza Nur Doğan • Akademim Yayıncılık
Felsefe • 156 sayfa • 2026

Allen W. Wood — Hegel’in Etik Düşüncesi (2026)

Allen W. Wood’un bu eseri, Hegel’in etik anlayışını sistematik biçimde yeniden değerlendiriyor ve onun felsefesinin merkezinde özgürlük, kendini gerçekleştirme ile etik yaşam düşüncelerinin bulunduğunu savunuyor. Wood’a göre Hegel’in toplumsal ve siyasal görüşleri, çoğu yorumda olduğu gibi metafizik ya da diyalektik mantık üzerinden değil, kapsamlı bir etik kuram çerçevesinde anlaşılıyor. Bu nedenle kitap, Hegel’i yalnızca devlet filozofu ya da liberalizmin eleştirmeni olarak değil, modern insanın özgürlüğünü toplumsal ilişkiler içinde temellendirmeye çalışan bir etik düşünürü olarak yeniden yorumluyor.

‘Hegel’in Etik Düşüncesi’ (‘Hegel’s Ethical Thought’), Hegel’in etik kuramının temelini oluşturan kendini edimselleştirme kavramıyla başlıyor. İnsan, yalnızca bireysel iradesini kullanarak değil, başkalarıyla kurduğu ilişkiler ve içinde yaşadığı tarihsel kurumlar aracılığıyla özgürlüğünü gerçekleştiriyor. Tin, kendilik bilinci ve modern özne anlayışı bu sürecin felsefi arka planını oluştururken, özgürlük bireyin içsel bağımsızlığıyla sınırlı kalmıyor; aile, sivil toplum ve devlet gibi kurumlarda somutlaşan toplumsal bir olgu hâline geliyor. Wood, Hegel’in insan doğasını tarihsel ve toplumsal gelişim içinde kavrayan yaklaşımını “tarihselleştirilmiş natüralizm” olarak yorumluyor.

Kitapta özgürlük, Hegel düşüncesinin merkezî kavramı olarak ayrıntılı biçimde inceleniyor. Wood, Hegel’in negatif özgürlük anlayışını aşarak bireyin kendi belirlenimlerini bilinçli biçimde sahiplenmesini esas alan pozitif bir özgürlük kavrayışı geliştirdiğini gösteriyor. Bu özgürlük, bireyin yalnızca engellerden kurtulmasını değil, rasyonel toplumsal kurumlar içinde kendi iradesini gerçekleştirmesini ifade ediyor. Hegel’in özgürlük anlayışının totalitarizme yol açtığı yönündeki yaygın eleştirileri tartışırken filozofun amacının bireyi devlete feda etmek değil, bireysel özerklik ile ortak yaşamı uzlaştırmak olduğunu savunuyor.

Mutluluk, hak ve etik yaşam arasındaki ilişki de eserin önemli temaları arasında yer alıyor. Hegel, mutluluğu insan yaşamının değerli bir amacı olarak kabul ediyor; ancak onu özgürlüğün önüne koymuyor. Wood, bu noktada Hegel’in Aristoteles ve Kant’la kurduğu ilişkiyi analiz ederek mutluluğun ancak özgür ve rasyonel bir yaşam içinde anlam kazandığını ileri sürüyor. Böylece etik, bireysel hazların toplamına indirgenmeyen, kurumsal ve toplumsal bir yaşam düzeni olarak şekilleniyor.

Kitabın ikinci kısmı Hegel’in soyut hak kuramını ele alıyor. Tanınma ilişkisi, bireyin kişi olarak varlık kazanmasının temel koşulu olarak açıklanırken, Fichte’nin etkisi ve efendi-köle diyalektiği ayrıntılı biçimde inceleniyor. Wood, Hegel’in “insan ancak başkalarının arasında insan olur” düşüncesinin modern hak anlayışının temelini oluşturduğunu gösteriyor. Mülkiyet, kişinin özgürlüğünü dış dünyada somutlaştırmasının ilk biçimi olarak değerlendirilirken; kölelik, kişilik hakkı, pozitif hukuk ve özel mülkiyet gibi konular da aynı çerçevede ele alınıyor. Ceza ise yalnızca caydırıcı bir araç olarak değil, ihlal edilen hakkın yeniden tesisini amaçlayan etik bir kurum olarak yorumlanıyor.

Üçüncü bölüm, Hegel’in ahlak anlayışını Kant’la karşılaştırmalı biçimde inceliyor. Wood, Hegel’in Kant’ın ödev etiğine yönelttiği içeriksizlik eleştirisini ayrıntılı biçimde açıklıyor. Evrensel ahlak yasasının tek başına somut etik sorunları çözmeye yetmediğini savunan Hegel, ahlaki iradenin ancak toplumsal yaşam içinde içerik kazandığını ileri sürüyor. Bu bağlamda iyi irade, vicdan, ahlaki sorumluluk, ahlaki şans ve bireysel kararların nesnel koşulları kapsamlı biçimde değerlendiriliyor.

Kitabın son kısmı Hegel’in etik yaşam kavramını ve modern toplum çözümlemesini ele alıyor. Etik yaşam, bireyin özgürlüğünü toplumsal kurumlar içinde gerçekleştirdiği tarihsel bir düzen olarak tanımlanıyor. Aile, sivil toplum ve devlet birbirini tamamlayan etik alanlar olarak incelenirken bireysellik ile evrensellik arasındaki gerilim de tartışılıyor. Wood, modern devlet, öznel özgürlük, yoksulluk, toplumsal dışlanma ve etik yaşamın sınırları gibi sorunlar üzerinden Hegel’in modern dünyaya yönelik eleştirilerinin güncelliğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak eser, Hegel’in etik düşüncesini özgürlük, tanınma ve etik yaşam kavramları etrafında yeniden değerlendiriyor. Wood, Hegel’i ne otoriter devletin savunucusu ne de yalnızca liberalizmin karşıtı olarak görüyor; onu bireysel özerklik ile toplumsal kurumları uzlaştırmaya çalışan modern bir etik düşünürü olarak yorumluyor. Bu yönüyle kitap, Hegel’in etik kuramının çağdaş etik, hukuk ve siyaset felsefesi açısından önemini ortaya koyan kapsamlı bir çalışma niteliğinde.

Allen W. Wood — Hegel’in Etik Düşüncesi
Çeviren: Şehriyar Bırifkani • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 376 sayfa • 2026

André Leroi-Gourhan — Jest ve Söz (2026)

André Leroi-Gourhan’ın bu eseri, insanın ortaya çıkışını biyolojik evrim ile teknik ve kültürel gelişimin birbirinden ayrılmaz süreçleri olarak ele alan klasik bir antropoloji eseri. Leroi-Gourhan, insanı yalnızca düşünen ya da konuşan bir varlık olarak değil, bedeniyle hareket eden, elleriyle araçlar üreten ve dili aracılığıyla sembolik bir dünya kuran bir canlı olarak inceliyor. İnsanlaşma sürecinin yalnızca beynin büyümesiyle açıklanamayacağını savunarak beden, beyin, teknik ve dil arasındaki karşılıklı ilişkiyi merkeze alıyor.

‘Jest ve Söz, Teknik ve Dil’ (‘Le Geste Et La Parole’), insanlaşma sürecini taş aletlerin ortaya çıkışından dilin ve sembolik düşüncenin gelişimine kadar uzanan uzun bir evrim çizgisi içinde ele alıyor. Dik duruşun elleri hareket ve taşıma açısından özgürleştirmesi, ellerin alet kullanmaya başlaması, teknik becerilerin gelişmesi ve beynin yeniden örgütlenmesi birbirini tamamlayan süreçler olarak açıklanıyor. Böylece teknik, insanın sonradan kazandığı yardımcı bir beceri olarak değil, insan oluşunun temel koşullarından biri olarak değerlendiriliyor.

Leroi-Gourhan, el ile yüz arasındaki sıkı ilişkiye özel bir önem veriyor. Elin aletle kurduğu ilişkinin, yüzün de dille kurduğu ilişkiyle aynı nöropsişik mekanizmanın iki kutbunu oluşturduğunu ileri sürüyor. Eller giderek daha karmaşık teknik faaliyetler gerçekleştirirken yüz ve ağız da seslerin ve dilsel iletişimin gelişimine imkân tanıyor. Bu nedenle alet yapımı ile dilin ortaya çıkışı birbirinden bağımsız gelişmeler olarak değil, insan beyninin ve bedeninin birlikte dönüşüm geçirdiği tek bir sürecin parçaları olarak görülüyor.

Eser, teknik faaliyetlerin yalnızca doğal ihtiyaçları karşılamaya yönelik olmadığını da gösteriyor. İnsan aletler üreterek çevresini dönüştürürken aynı zamanda kendi yaşam koşullarını, toplumsal ilişkilerini ve dünyayı algılama biçimini de değiştiriyor. Teknik nesneler, insanın doğayla kurduğu ilişkinin maddi izlerini taşırken jestler ve dil, bu ilişkinin iletişimsel ve sembolik boyutunu oluşturuyor. Böylece insanın kültürel dünyası, bedeninden ve teknik etkinliklerinden kopuk bir alan olarak değil, onların devamı olarak ortaya çıkıyor.

Leroi-Gourhan, insan evrimini açıklarken arkeoloji, antropoloji, biyoloji, etnoloji ve dilbilimden yararlanıyor. Taş aletlerin biçimleri ve kullanım biçimleri üzerinden geçmiş insan topluluklarının teknik kapasitesini ve dünyayla ilişkisini anlamaya çalışıyor. Biyolojik evrim ile kültürel gelişim arasındaki sınırları yeniden düşünerek insanın çevresine yalnızca uyum sağlayan bir canlı olmadığını, teknik üretim yoluyla kendisine yeni bir çevre ve yaşam dünyası kurduğunu savunuyor.

Sonuç olarak ‘Jest ve Söz’, insanı beden, teknik ve dil arasındaki karşılıklı ilişkiler üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Leroi-Gourhan, insanlaşmayı dik duruş, ellerin özgürleşmesi, alet yapımı, beyin gelişimi ve dilin ortaya çıkışının birbirini beslediği bütünlüklü bir süreç olarak yorumluyor. Böylece teknik ile sembolik düşüncenin kökenlerini aynı antropolojik zeminde buluşturuyor ve insanın doğayla, kendi bedeniyle ve ürettiği dünyayla kurduğu ilişkinin tarihini kapsamlı biçimde ortaya koyuyor.

André Leroi-Gourhan — Jest ve Söz, Teknik ve Dil
Çeviren: Alp Tümertekin • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 216 sayfa • 2026

Asuman Kafaoğlu-Büke — Antikçağda Kadın Olmak (2026)

Binlerce yıldır anlatılan mitlerin, destanların ve sanat eserlerinin içinde kadınlar hep vardı; ancak çoğu zaman kendi hikâyelerinin öznesi olarak değil, erkeklerin korkularını, arzularını ve hayal dünyasını yansıtan figürler olarak. Kimi baştan çıkarıcı ve günahkâr, kimi tehlikeli bir büyücü, kimi felaketlerin sorumlusu, kimi ise sessizliği ve sadakatiyle idealize edilen bir eş olarak resmedildi. Böylece kadınların karmaşık kişilikleri, tutkuları ve çelişkileri birkaç kalıba indirgenirken, onları şekillendiren toplumsal ve kültürel düzen çoğu zaman görünmez kaldı.

Asuman Kafaoğlu-Büke, ‘Antikçağda Kadın Olmak’ta bu yerleşik anlatıların üzerine yeniden düşünerek mitolojinin gölgede bırakılmış kadınlarına dönüyor. Havva’dan Medea’ya, Penelope’den Helen ve Venüs’e uzanan bu yolculukta, yüzyıllar boyunca farklı anlamlarla yüklenmiş kadın karakterleri erkek egemen anlatıların çizdiği sınırların dışına taşıyor. Onları yalnızca güzellikleri, sadakatleri, ihanetleri ya da yol açtıkları felaketlerle değil; öfkeleri, arzuları, kırgınlıkları, tutkuları, zaafları ve seçimleriyle ele alıyor. Böylece efsanelerde çoğu zaman tek bir özelliğe indirgenen kadınlar, bütün çelişkileriyle yaşayan ve kendi hikâyeleri olan karakterlere dönüşüyor.

Kitap, yalnızca mitolojik kadın figürlerini yeniden yorumlamakla kalmıyor; bu figürlerin neden yüzyıllar boyunca belirli kalıplar içinde anlatıldığını da düşündürüyor. Bir kadının neden “baştan çıkarıcı” olarak damgalandığını, neden bir başka kadının uğursuzlukla özdeşleştirildiğini ya da neden sessiz ve itaatkâr olanın ideal kadın olarak sunulduğunu sorgularken, mitlerin ardındaki toplumsal bakışı da görünür kılıyor. Bu açıdan antik hikâyeler, yalnızca uzak bir geçmişin masalları olmaktan çıkıp kadınlara ilişkin düşünce ve yargıların nasıl üretildiğini gösteren aynalara dönüşüyor.

‘Antikçağda Kadın Olmak’, tanıdığımız efsaneleri bildiğimizi sandığımız yerden yeniden okumaya çağırıyor. Yüzyıllar boyunca tekrarlanan klişeleri kırarak mitolojinin kadınlarını erkeklerin bakışından bağımsız düşünmeyi öneriyor. Geçmişin güçlü, kırılgan, tutkulu, öfkeli ve çelişkili kadınlarını yeniden keşfederken, onların hikâyeleri üzerinden bugün hâlâ varlığını sürdüren kadınlık imgelerini ve önyargılarını da sorgulamaya davet ediyor.

Asuman Kafaoğlu-Büke — Antikçağda Kadın Olmak
• Kafka Kitap
Kadın • 176 sayfa • 2026

Valeri Biguaa — Geleneksel Abhaz Dini (2026)

Valeri Biguaa’nın bu çalışması, Abhaz halkının yüzyıllar boyunca yaşattığı geleneksel inanç sistemini tarihsel, etnolojik ve kültürel boyutlarıyla inceleyen kapsamlı bir araştırma. Yazar, Hristiyanlığın Abhazya’da resmî din hâline gelmesine rağmen Ançüaxatzara’nın halkın gündelik yaşamında, ritüellerinde ve kolektif hafızasında canlılığını koruduğunu ortaya koyuyor. Eser, bu inancı yalnızca eski bir folklor kalıntısı olarak değil, Abhaz kimliğinin temel unsurlarından biri olarak değerlendiriyor.

‘Geleneksel Abhaz Dini: Ançüaxatzara’ (‘Анцәахаҵара: абхазская традиционная религия’), öncelikle Abhaz tanrılar panteonunu sistematik biçimde ele alıyor. Doğa güçleri, koruyucu ruhlar ve kutsal varlıklar arasındaki ilişkiler incelenirken, bu inanç dünyasının rastlantısal unsurlardan değil, kendi içinde tutarlı ve bütüncül bir kozmolojiden oluştuğu gösteriliyor. Mitolojik anlatılar ile dinsel semboller birlikte değerlendirilerek kutsal düzenin temel ilkeleri açıklanıyor.

Eserin ikinci bölümünde halkın ortak kültleri ve bunlara bağlı ritüeller ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kutsal mekânlar, toplu ibadetler, adak törenleri, mevsimsel kutlamalar ve kurban uygulamaları üzerinden dinin toplumsal dayanışmayı güçlendiren işlevi ele alınıyor. Bu ritüellerin yalnızca dinsel pratikler değil, aynı zamanda toplumsal hafızayı ve kültürel sürekliliği koruyan kurumlar olduğu vurgulanıyor.

Kitap, aile kültlerine de özel bir yer ayırıyor. Atalara saygı, aile içi kutsal gelenekler ve kuşaktan kuşağa aktarılan ritüeller, Abhaz toplumunda din ile akrabalık ilişkilerinin nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Böylece inanç sistemi yalnızca kamusal yaşamda değil, aile yapısı ve gündelik pratikler içinde de yaşayan bir gelenek olarak değerlendiriliyor.

Biguaa, saha araştırmalarından elde ettiği etnografik verileri mitoloji, dilbilim ve tarihsel kaynaklarla birlikte yorumlayarak Ançüaxatzara’nın Kafkasya’nın diğer dağ halklarının, özellikle de Adigelerin geleneksel inançlarıyla taşıdığı ortak özellikleri inceliyor. Bunun yanı sıra, Abhaz dini ile Ön Asya ve Yakın Doğu’nun eski uygarlıklarının dinsel gelenekleri arasında görülen tarihsel ve tipolojik benzerlikleri tartışarak bu inanç sisteminin daha geniş kültürel bağlam içindeki yerini belirlemeye çalışıyor.

Sonuç olarak bu kitap, Abhazların dinsel dünyasını mitoloji, ritüeller ve toplumsal yaşam ekseninde ele alan kapsamlı bir etnoloji çalışması. Valeri Biguaa, geleneksel Abhaz dinini yaşayan bir kültürel miras olarak değerlendirirken, bu inanç sisteminin Kafkasya’nın tarihsel çeşitliliğini ve Abhaz halkının manevi kimliğini anlamak açısından taşıdığı önemi ortaya koyuyor.

Valeri Biguaa — Geleneksel Abhaz Dini: Ançüaxatzara (Folklorik-Etnolojik Bir Araştırma)
Çeviren: Oktay Chkotua • Papirüs Yayınları
Din • 264 sayfa • 2026

Charles Pépin — Geçmişle Yaşamak (2026)

Charles Pépin’in bu eseri, geçmişi değiştirilemez olaylar dizisi olarak değil, her hatırlayışta yeniden anlam kazanan canlı bir deneyim olarak ele alıyor. Yazar, belleğin yalnızca yaşananları saklayan pasif bir arşiv olmadığını; kimliğimizi, seçimlerimizi ve geleceğe bakışımızı sürekli yeniden şekillendiren yaratıcı bir güç olduğunu savunuyor. Felsefe, psikoloji ve sinirbilimden yararlanarak geçmişle sağlıklı bir ilişki kurmanın imkânlarını araştırıyor.

‘Geçmişle Yaşamak’ (‘Vivre Avec Son Passé’), belleğin işleyişine dair yerleşik kabulleri sorgulayarak başlıyor. Anılar, eksiksiz biçimde korunan kayıtlar değil; bugünkü deneyimlerimiz, duygularımız ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda yeniden kurulan anlatılardır. Bu nedenle geçmiş, değişmeyen bir yük olmaktan çok, her yeni deneyimle farklı anlamlar kazanan dinamik bir süreç hâline geliyor.

Pépin, Henri Bergson’un süre kavramından Marcel Proust’un istemsiz hafıza anlayışına kadar uzanan düşünsel bir çerçeve kuruyor. Felsefi tartışmaları modern sinirbilimin bulgularıyla bir araya getirerek belleğin hem biyolojik hem de yorumlayıcı yönünü açıklıyor. Böylece geçmişi anlamanın, yalnızca olanı hatırlamak değil, yaşananları bugünün ışığında yeniden değerlendirmek olduğunu gösteriyor.

Eser, travmaların ve acı hatıraların yaşam üzerindeki etkisini de ele alıyor. Yazar, geçmişi inkâr etmenin ya da ona saplanıp kalmanın çözüm olmadığını; yaşananları yeni anlamlarla yorumlayabilmenin bireysel gelişimin temel koşullarından biri olduğunu savunuyor. Nostaljinin idealize edici tuzaklarına dikkat çekerken, anıları bugünü zenginleştiren bir kaynak olarak değerlendirmeyi öneriyor.

Kitap boyunca spor, sanat ve gündelik yaşamdan örnekler kullanılarak deneyimlerin gelecekteki kararlarımızı nasıl beslediği gösteriliyor. Geçmiş, insanı geriye çeken bir zincir değil; yaratıcılığı, öğrenmeyi ve dayanıklılığı besleyen bir birikim olarak yeniden tanımlanıyor.

Sonuç olarak ‘Geçmişle Yaşamak’, bellek, kimlik ve zaman üzerine düşündüren felsefi bir deneme niteliğinde. Charles Pépin, geçmişle hesaplaşmaktan çok onunla üretken bir ilişki kurmayı önererek, anıları geleceği kuran yaratıcı bir güç olarak yeniden yorumluyor. Felsefeyi psikoloji ve sinirbilimle buluşturan eser, geçmişi yük değil, yaşamı derinleştiren vazgeçilmez bir kaynak olarak görmeye davet ediyor.

Charles Pépin — Geçmişle Yaşamak
Çeviren: Ezgi Uğur • Serenad Yayınları
Psikoloji • 216 sayfa • 2026

Sinan Alper — Yanlış Bilgi Üzerine (2026)

Sinan Alper’in ‘Yanlış Bilgi Üzerine adlı çalışması, yanlış bilginin yalnızca bilgi eksikliğinden kaynaklanmadığını; insan zihninin işleyişi, toplumsal dinamikler ve dijital çağın iletişim biçimleriyle yakından bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Yazar, sahte haberlerden komplo teorilerine, paranormal inançlardan sahte bilimlere kadar uzanan geniş bir alanı bilimsel araştırmalar ışığında inceleyerek neden hepimizin yanlış bilgiye açık olabileceğini açıklıyor.

Kitap, öncelikle yanlış bilginin ne olduğu ve hangi ölçütlerle ayırt edilebileceği sorusuna odaklanıyor. Bilimsel düşüncenin temel ilkeleri olan yanlışlanabilirlik ve parsimoni (yalınlık) kavramları üzerinden, iddiaların nasıl değerlendirilmesi gerektiği gösteriliyor. Böylece okura yalnızca yanlış bilgiyi tanıtmak değil, onu sorgulayabilecek eleştirel düşünme araçları kazandırmak amaçlanıyor.

Alper, “post-truth” çağında duyguların ve kimliklerin çoğu zaman olgulardan daha etkili hâle geldiğini vurguluyor. Yanlış bilginin yalnızca kasıtlı manipülasyonlarla değil, insanların ait oldukları grupları koruma, mevcut inançlarını doğrulama ve belirsizlik karşısında anlam arama eğilimleriyle de güç kazandığını gösteriyor.

Kitabın dikkat çekici bölümlerinden biri, yanlış bilginin evrimsel psikolojisine ayrılıyor. Yazar, insan beyninin mutlak gerçeği bulmak için değil, hayatta kalmayı ve toplumsal iş birliğini kolaylaştıracak biçimde evrimleştiğini savunuyor. Bu nedenle doğru olmayan bazı inançların bile belirli koşullarda uyum sağlayıcı olabileceğini; gerçeği değerlendirme biçimimizin sosyal ilişkiler, grup aidiyeti ve ortak hareket etme ihtiyacı tarafından şekillendirildiğini tartışıyor.

Eser, yanlış bilgiye inanmayı etkileyen ulusal ve bireysel faktörleri de inceliyor. Eğitim düzeyi, bilişsel önyargılar, siyasal kutuplaşma, kurumsal güven ve kültürel ortam gibi değişkenlerin yanlış bilgiye açıklığı nasıl etkilediği araştırma bulgularıyla ele alınıyor. Böylece yanlış bilginin tek bir nedene indirgenemeyecek karmaşık bir olgu olduğu gösteriliyor.

Son bölümde sosyal medya ve yapay zekâ teknolojilerinin yanlış bilginin üretimini ve dolaşımını nasıl hızlandırdığı değerlendiriliyor. Ancak yazar, çözümün yalnızca teknolojik denetimden ibaret olmadığını; eleştirel düşünme becerilerinin geliştirilmesi, bilimsel yöntemin anlaşılması ve sağlıklı kamusal tartışma kültürünün güçlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Sonuç olarak ‘Yanlış Bilgi Üzerine’, yanlış bilginin psikolojik, toplumsal ve teknolojik kökenlerini birlikte ele alan; komplo teorileri, sahte haberler ve sahte bilimlerin neden ikna edici görünebildiğini bilimsel verilerle açıklayan kapsamlı bir başvuru niteliği taşıyor. Okuru yalnızca yanlış bilgiyi tanımaya değil, kendi düşünme süreçlerini de sorgulamaya davet eden önemli bir çalışma.

Sinan Alper — Yanlış Bilgi Üzerine: Sahte Haberler, Komplo Teorileri, Paranormal İnançlar ve Sahte Bilimler
• Akademim Yayıncılık
Psikoloji • 132 sayfa • 2026