Anthony Bale — Ortaçağ’da Seyahat Rehberi (2026)

Anthony Bale’in bu eseri, Ortaçağ insanının dünyayı nasıl gördüğünü, nasıl hayal ettiğini ve nasıl deneyimlediğini seyahat olgusu üzerinden inceleyen özgün bir kültür tarihi çalışmasıdır. Kitap, modern anlamda bir tarih anlatısından çok, okuru Geç Ortaçağ’ın yollarına çıkaran bir seyahat rehberi gibi kurgulanmış. ‘Ortaçağ’da Seyahat Rehberi’ (‘A Travel Guide to the Middle Ages’), dönemin hacılarını, tüccarlarını, elçilerini ve maceraperest gezginlerini takip ederek yalnızca gidilen yerleri değil, bu insanların zihinsel haritalarını da ortaya koyuyor. Böylece Ortaçağ dünyasının coğrafi sınırları kadar korkularını, umutlarını, önyargılarını ve meraklarını da görünür kılıyor.

Kitabın çıkış noktası, Ortaçağ’da seyahatin yalnızca bir yer değiştirme faaliyeti olmadığı düşüncesidir. Yolculuk aynı zamanda bilgi edinmenin, dini arınmanın, toplumsal statü kazanmanın ve dünyayı anlamlandırmanın bir yolu olarak görülüyordu. İnsanlar Roma’ya, Kudüs’e veya Santiago de Compostela’ya hac yolculuğuna çıkarken yalnızca kutsal mekânları ziyaret etmiyor, aynı zamanda kendilerini dönüştürecek bir deneyimin peşine düşüyorlardı. Bale, dönemin seyahatnamelerini kullanarak bu yolculukların zorluklarını, tehlikelerini ve manevi anlamlarını ayrıntılı biçimde yeniden canlandırıyor.

Eser boyunca Avrupa’dan başlayıp Akdeniz’e, Bizans’a, Kutsal Topraklar’a, Kuzey Afrika’ya, İran’a, Hindistan’a ve Çin’e kadar uzanan geniş bir güzergâh izleniyor. Aachen, Roma, Venedik ve Konstantinopolis gibi merkezler, Ortaçağ gezginlerinin gözünden anlatılıyor. Özellikle Konstantinopolis ve Kudüs bölümleri, dönemin insanlarının şehirleri nasıl algıladığını, kutsal mekânları nasıl yorumladığını ve yabancı kültürlerle karşılaşmalarını nasıl anlamlandırdığını gösteriyor. Bu anlatılar sayesinde okur, modern coğrafi bilgilerin bulunmadığı bir çağda dünyayı kavramanın ne anlama geldiğini hissediyor.

Bale’in vurguladığı önemli noktalardan biri, Ortaçağ seyahatlerinin hakikat ile hayalin iç içe geçtiği bir alan olmasıdır. Seyyahlar gerçek şehirleri, halkları ve manzaraları anlatırken aynı zamanda efsanevi yaratıklardan, mucizevi adalardan ve dünyanın kenarında yaşadığı düşünülen tuhaf topluluklardan da söz ediyorlardı. Köpek başlı insanlar, dev karıncalar, Amazonlar veya Dünyevi Cennet gibi unsurlar, dönemin dünya tasavvurunun doğal parçalarıydı. Bu nedenle Ortaçağ seyahat yazıları yalnızca coğrafi bilgi değil, aynı zamanda kolektif hayal gücünün de belgeleri olarak değerlendiriliyor.

Kitap, seyahat yazılarının Ortaçağ’da bireysel benliğin ortaya çıkışındaki rolünü de inceliyor. Yolculuk sırasında yaşanan deneyimler, gözlemler ve karşılaşmalar, gezginlerin kendi seslerini geliştirmelerine katkı sağlıyordu. Seyahatnameler yalnızca gidilen yerleri anlatmıyor, aynı zamanda yazarın kim olduğunu da ortaya koyuyordu. Böylece seyahat, hem dış dünyayı hem de kişinin kendi iç dünyasını keşfetmesinin aracı hâline geliyordu.

Bale’in temel savı, Ortaçağ insanının dünyasının sanıldığı kadar kapalı ve durağan olmadığıdır. Ticaret yolları, hac güzergâhları ve diplomatik ilişkiler sayesinde insanlar geniş coğrafyalar arasında hareket ediyor, farklı kültürlerle temas kuruyor ve bu deneyimleri yazılı hale getiriyordu. Ancak bu karşılaşmalar çoğu zaman önyargılar, yanlış anlamalar ve kültürel üstünlük duygularıyla da şekilleniyordu. Bu yönüyle eser, seyahatin hem ufuk açıcı hem de sınırlayıcı bir deneyim olduğunu gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Ortaçağ’da Seyahat Rehberi’, okuru yalnızca geçmişin yollarında dolaştırmıyor; Ortaçağ insanının dünyayı nasıl düşündüğünü, haritalandırdığını ve anlamlandırdığını da açıklıyor. Anthony Bale, seyahati bir tarihsel mercek olarak kullanarak coğrafya, din, kültür, hayal gücü ve kimlik arasındaki ilişkileri görünür kılıyor. Böylece eser, Ortaçağ’ın yalnızca kalelerden ve savaşlardan ibaret olmadığını; merak, keşif ve hareketlilik üzerine kurulu canlı bir dünya sunduğunu gösteriyor.

Anthony Bale — Ortaçağ’da Seyahat Rehberi: Ortaçağ’da Yaşamışların Gözünden Dünya
Çeviren: Selen Birce Yılmaz • Mundi Kitap
Tarih • 336 sayfa • 2026

Ann Yeoman, Kevin Lu — Jung’un Dünyası (2026)

Ann Yeoman ve Kevin Lu’nun bu çalışması, Carl Gustav Jung’un yirmi cilde yayılan kapsamlı eserlerini anlaşılır bir yol haritası hâline getirerek okuru analitik psikolojinin temel kavramlarıyla tanıştırıyor. ‘Jung’un Dünyası: Jung’un Düşünce Evreni ve Eserlerine Giriş’ (‘C. G. Jung’s Collected Works’), Jung’un düşüncelerini yalnızca açıklamakla yetinmiyor; bu fikirlerin hangi tarihsel, bilimsel ve kişisel deneyimlerden doğduğunu da gösteriyor. Böylece Jung’un kuramlarını birbirinden kopuk kavramlar olarak değil, zaman içinde gelişen bütünlüklü bir düşünce sistemi olarak ele alıyor.

İlk bölümlerde Jung’un öğrencilik yılları, psikiyatri alanındaki çalışmaları ve özellikle Kelime Çağrışım Deneyi üzerinde duruluyor. Bu deneyler sayesinde Jung, bilinçdışının yalnızca bastırılmış içeriklerden oluşmadığını, duygu yüklü “kompleksler” tarafından da şekillendirildiğini ortaya koyuyor. Kompleksler, bireyin davranışlarını çoğu zaman farkında olmadan etkileyen psikolojik düğümler olarak tanımlanıyor. Kitap, ebeveyn ilişkilerinin ve erken deneyimlerin bu yapıların oluşumundaki rolünü ayrıntılı biçimde inceliyor.

Eserin önemli bir kısmı Jung ile Freud arasındaki ilişkiye ayrılıyor. Başlangıçta yakın bir işbirliği içinde çalışan iki düşünürün zamanla farklı yönlere savrulduğu gösteriliyor. Freud daha çok cinsellik ve dürtülere odaklanırken, Jung insan ruhunun mitolojik, kültürel ve sembolik boyutlarına yöneliyor. Bu ayrışma Jung’un kendi özgün kuramlarını geliştirmesinin önünü açıyor. İçedönüklük ve dışadönüklük kavramlarıyla birlikte psikolojik tipler kuramı da bu süreçte şekilleniyor.

Kitabın merkezinde Jung’un psişe modeli yer alıyor. Ego, persona, gölge ve kişisel bilinçdışı gibi kavramlar, insan kişiliğinin farklı katmanlarını açıklamak için kullanılıyor. Özellikle gölge kavramı, bireyin kabul etmek istemediği yönlerini temsil ediyor. Bunun ötesinde Jung, tüm insanlığın ortak mirası olarak gördüğü kolektif bilinçdışını tanımlıyor. Arketipler, kahraman figürü, anima, animus ve kendilik gibi yapılar bu ortak psikolojik zeminden doğuyor. Yazarlar, bu kavramların yalnızca bireysel psikolojiyi değil, dinleri, sanat eserlerini ve toplumsal davranışları da anlamaya yardımcı olduğunu vurguluyor.

Son bölümlerde bireyleşme süreci Jung düşüncesinin doruk noktası olarak ele alınıyor. Bireyleşme, kişinin bilinçli ve bilinçdışı yönlerini uzlaştırarak daha bütün bir benliğe ulaşmasını ifade ediyor. Rüyalar, etkin imgelem çalışmaları ve eşzamanlılık gibi olgular bu yolculuğun araçları olarak değerlendiriliyor. Ünlü altın bokböceği örneğinde olduğu gibi eşzamanlılık, nedensel bağ taşımayan fakat anlamlı biçimde kesişen olayları açıklıyor.

Sonuç olarak kitap, Jung’un insan ruhunu psikoloji, mitoloji, tarih, din ve kültürle birlikte ele alan yaklaşımını sistemli biçimde özetliyor; onun düşüncesinin neden modern psikolojinin en etkili ve en tartışmalı miraslarından biri olmaya devam ettiğini gösteriyor.

Ann Yeoman, Kevin Lu — Jung’un Dünyası: Jung’un Düşünce Evreni ve Eserlerine Giriş
Çeviren: Gizem Karahasanoğlu • Doğan Kitap
Psikanaliz • 320 sayfa • 2026

Katherine Freese — Kozmik Kokteyl (2026)

Katherine Freese, modern kozmolojinin en büyük bilmecelerinden biri olan kara maddeyi hem bilimsel hem de kişisel bir hikâye olarak anlatıyor. ‘Kozmik Kokteyl: Büyük Patlamadan Günümüze Kara Madde ve Kara Enerji’ (‘The Cosmic Cocktail: Three Parts Dark Matter’), evrenin yalnızca küçük bir bölümünün bildiğimiz atomlardan oluştuğunu, geri kalan kısmın ise doğrudan gözlemlenemeyen kara madde ve kara enerjiden meydana geldiğini vurgulayarak işe başlıyor. Kitabın temel amacı, görünmeyen bu kozmik bileşenleri anlamaya yönelik yaklaşık bir asırlık bilimsel arayışı geniş bir okur kitlesine anlaşılır biçimde aktarmak oluyor.

Freese’e göre kara madde fikri, astronomların evrendeki hareketleri açıklamakta zorlanmalarıyla ortaya çıkıyor. Yıldızlar ve galaksiler, görünen madde miktarının izin verdiğinden çok daha hızlı hareket ediyor. Özellikle 1930’larda Fritz Zwicky’nin galaksi kümeleri üzerine yaptığı çalışmalar, evrende görünmeyen büyük miktarda maddenin bulunması gerektiğini düşündürüyor. Daha sonra Vera Rubin’in galaksi dönüş hızlarına ilişkin gözlemleri de bu fikri güçlendiriyor. Böylece kara madde, başlangıçta sıra dışı bir varsayımken zamanla kozmolojinin merkezî kavramlarından biri hâline geliyor.

Kitap boyunca kara maddenin yalnızca astronomik bir ayrıntı olmadığı gösteriliyor. Freese, galaksilerin oluşumundan evrenin büyük ölçekli yapısına kadar birçok sürecin kara madde olmadan açıklanamayacağını savunuyor. Ona göre kara madde, adeta evrenin görünmeyen iskeletini oluşturuyor. Galaksiler ve yıldızlar, bu görünmez yapının üzerine inşa edilmiş durumda bulunuyor. Eğer kara madde olmasaydı bugün gözlemlediğimiz kozmik düzenin ortaya çıkması mümkün olmayabilirdi.

Eserin önemli bölümlerinden biri, kara maddenin ne olduğuna ilişkin teorilere ayrılıyor. Freese, bilim insanlarının öne sürdüğü farklı aday parçacıkları ele alıyor. Özellikle WIMP adı verilen zayıf etkileşimli ağır parçacıklar uzun yıllar boyunca en güçlü adaylardan biri olarak değerlendiriliyor. Bunun yanında aksiyonlar gibi alternatif parçacık modelleri de inceleniyor. Yazar, teorik fiziğin karmaşık kavramlarını sadeleştirerek, parçacık fiziği ile kozmolojinin nasıl birleştiğini açıklıyor.

Kitabın bir başka boyutu ise bilimsel keşfin insani yönü. Freese, kendi araştırma kariyerinden ve meslektaşlarıyla yaşadığı deneyimlerden örnekler veriyor. Yeraltı laboratuvarlarında yürütülen deneyler, uzaya gönderilen gözlem araçları ve Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda gerçekleştirilen araştırmalar, yalnızca teknik girişimler olarak değil, bilinmeyene ulaşma çabasının parçaları olarak sunuluyor. Böylece okuyucu, bilimsel bilginin hazır gerçeklerden değil, uzun yıllar süren denemelerden, başarısızlıklardan ve yeni fikirlerden doğduğunu görüyor.

Freese ayrıca evrenin enerji ve madde bütçesine dair daha geniş bir tablo çiziyor. Kara madde probleminin, kara enerji ve kozmik genişleme gibi başka büyük sorularla bağlantılı olduğunu gösteriyor. İnsanlığın bugün evrenin büyük bölümünü oluşturan bileşenlerin doğasını hâlâ tam olarak bilmediğini vurguluyor. Bu durum, modern bilimin ulaştığı başarılara rağmen hâlâ keşfedilmeyi bekleyen devasa bir bilinmezlik alanı bulunduğunu ortaya koyuyor.

Kitabın ana temalarından biri de bilimsel merakın dönüştürücü gücü. Freese, kara madde araştırmalarının yalnızca teknik bir uzmanlık alanı olmadığını, insanlığın evrendeki yerini anlama girişiminin bir parçası olduğunu savunuyor. Kozmosun büyük kısmının görünmez maddeden oluştuğu fikri, insanların gerçeklik hakkındaki sezgilerini kökten değiştiriyor. Bu nedenle kara madde araştırmaları, yalnızca fiziksel bir problemi çözmeye değil, evrene dair temel anlayışımızı yeniden şekillendirmeye hizmet ediyor.

Sonuç olarak ‘Kozmik Kokteyl’, kara maddenin keşif tarihini, bu alandaki teorik ve deneysel çalışmaları ve bilim insanlarının kişisel serüvenlerini bir araya getiren kapsamlı bir popüler bilim kitabı niteliği taşıyor. Freese, evrenin büyük bölümünü oluşturan görünmez maddeyi açıklamaya çalışırken, aynı zamanda bilimin nasıl işlediğini ve bilinmeyenin peşinden gitmenin neden insanlığın en önemli entelektüel faaliyetlerinden biri olduğunu gösteriyor. Kitap, kara madde araştırmalarının geçmişini anlatırken gelecekte yapılabilecek keşiflere dair de güçlü bir merak duygusu uyandırıyor.

Katherine Freese — Kozmik Kokteyl: Büyük Patlamadan Günümüze Kara Madde ve Kara Enerji
Çeviren: Zekeriya Aydın • Alfa Yayınları
Bilim • 320 sayfa • 2026

Hilary Mantel — Eleştiriler, Denemeler, Anılar (2026)

Bu kitap, ünlü “Thomas Cromwell Üçlemesi”yle bildiğimiz Hilary Mantel’in London Review of Books’ta kaleme aldığı denemeleri, konferans metinleri, kişisel yazılar ve edebiyat üzerine düşüncelerini bir araya getiren bir seçki. Mantel, ‘Eleştiriler, Denemeler, Anılar’da (‘A Memoir of My Former Self: A Life in Writing’), kendi yaşam öyküsünü doğrudan anlatmak yerine, yazarlık serüvenini şekillendiren olaylar, kişiler, tarihsel figürler ve kültürel tartışmalar üzerinden kendisini görünür kılıyor. Böylece kitap, hem bir yazarın zihinsel portresi hem de çağdaş dünyanın farklı yönlerine dair keskin gözlemler sunan bir düşünce atlasına dönüşüyor.

Kitabın merkezinde yazma eylemi yer alıyor. Mantel, edebiyatı yalnızca hikâye anlatmanın aracı olarak değil, geçmişi yeniden yorumlamanın ve görünmeyeni görünür kılmanın bir yolu olarak ele alıyor. Özellikle tarihsel roman anlayışına dair değerlendirmeleri dikkat çekiyor. Ona göre tarih, yalnızca büyük olaylardan ve kahramanlardan oluşmuyor; sessiz bırakılmış insanların deneyimlerini de içeriyor. Bu yaklaşım, onu dünya çapında üne kavuşturan Thomas Cromwell üçlemesinin arkasındaki düşünsel zemini de açıklıyor. Mantel, tarihsel kişilikleri yeniden canlandırırken geçmişi bugünün değerleriyle yargılamaktan kaçınmaya çalışıyor ve tarihsel hayal gücünün sınırlarını sorguluyor.

Denemelerin önemli bir bölümü siyaset ve tarih üzerine yoğunlaşıyor. Fransız Devrimi’nin önde gelen isimleri Robespierre ve Danton gibi figürleri ele alırken, devrimlerin yarattığı umut ile şiddet arasındaki gerilimi inceliyor. Tarihsel olayları yalnızca geçmişte kalmış olgular olarak görmüyor; onların günümüz toplumlarına uzanan etkilerini de araştırıyor. Bu nedenle kitapta tarih, sürekli olarak güncel meselelerle konuşan canlı bir alan hâline geliyor.

Mantel’in kişisel yaşamına ilişkin bölümler de kitabın önemli bir boyutunu oluşturuyor. Çocukluğu, Katolik çevrede geçen gençliği, sağlık sorunları ve yazarlık mücadelesi zaman zaman metinlerin arka planında beliriyor. Ancak bu anlatılar hiçbir zaman salt anı yazısına dönüşmüyor. Kendi deneyimlerini daha geniş kültürel ve toplumsal meselelerle ilişkilendirerek ele alıyor. Böylece bireysel hafıza ile kolektif tarih arasında sürekli bir bağ kuruyor.

Kitapta toplumsal cinsiyet meselesi de önemli bir yer tutuyor. Mantel, kadınların tarih boyunca nasıl temsil edildiğini, kadın yazarlara yönelik önyargıları ve kadın bedeninin kültürel anlamlarını sorguluyor. Madonna gibi popüler kültür figürlerinden Britanya’nın son cadısı olarak anılan Helen Duncan’a kadar uzanan geniş bir yelpazede, kadınlık deneyiminin farklı biçimlerini analiz ediyor. Bu incelemelerde hem feminist bir duyarlılık hem de klişelere karşı eleştirel bir yaklaşım öne çıkıyor.

Eser aynı zamanda farklı coğrafyalara uzanıyor. Mantel’in 1980’lerde yaşadığı Suudi Arabistan’a ilişkin gözlemleri, kültürel farklılıklar, din, modernleşme ve gündelik yaşam üzerine düşündürücü değerlendirmeler içeriyor. Yazar, Batılı bakış açısının sınırlarını sorgularken başka toplumları anlamanın güçlüklerine de dikkat çekiyor.

Sonuç olarak kitap, Hilary Mantel’in yaşamını, edebiyat anlayışını ve entelektüel merakını bir araya getiren kapsamlı bir eser olarak öne çıkıyor. Tarih, siyaset, din, toplumsal cinsiyet, kültür ve yazarlık üzerine yazılmış bu metinler, Mantel’in neden çağdaş İngiliz edebiyatının en etkili isimlerinden biri kabul edildiğini gösteriyor. Kitap, yalnızca bir yazarın düşünsel yolculuğunu değil, aynı zamanda geçmiş ile bugün arasındaki karmaşık ilişkileri anlamaya yönelik sürekli bir sorgulamayı da okuyucuya sunuyor.

Hilary Mantel — Eleştiriler, Denemeler, Anılar
Çeviren: İrem Kutluk • Alfa Yayınları
Deneme • 296 sayfa • 2026

Stephen Porder — Elementler (2026)

Stephen Porder’ın bu çalışması, yaşamın ve gezegen tarihinin merkezine hidrojen, oksijen, karbon, azot ve fosforu yerleştiriyor. Porder’a göre Dünya’nın milyarlarca yıllık hikâyesi, aslında canlıların bu beş temel elementi elde etme, dönüştürme ve kullanma biçimlerinin hikâyesidir. Yaşamın varlığını sürdürebilmesi için zorunlu olan bu elementler, yalnızca organizmaların yapısını oluşturmakla kalmıyor; aynı zamanda iklimi, atmosferi ve gezegenin yaşanabilir koşullarını da belirliyor.

Kitabın ilk bölümü, Dünya tarihindeki büyük çevresel dönüşümlere odaklanıyor. Yazar, yaklaşık 2,5 milyar yıl önce ortaya çıkan siyanobakterilerin geliştirdiği fotosentez mekanizmasının gezegen tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir değişime yol açtığını savunuyor. Bu mikroorganizmalar atmosferde oksijen birikmesini sağlayarak “Büyük Oksidasyon Olayı”nı tetikliyor. O dönemde yaşayan birçok canlı için bu gelişme bir felaket anlamına gelirken, uzun vadede karmaşık yaşam biçimlerinin ortaya çıkmasının önünü açıyor. Böylece yaşam, ilk kez gezegenin kimyasını küresel ölçekte dönüştüren bir güç hâline geliyor.

İkinci büyük dönüşüm ise bitkilerin karaya çıkışıyla yaşanıyor. Yaklaşık 400 milyon yıl önce kara bitkileri suyu, karbonu ve özellikle fosforu daha etkin kullanabilen yeni biyolojik stratejiler geliştiriyor. Kıtaların bitki örtüsüyle kaplanması, atmosferdeki karbondioksitin azalmasına neden oluyor ve Dünya’nın iklimini köklü biçimde değiştiriyor. Sonuçta sıcak ve tropikal özellikler taşıyan gezegen uzun süreli soğuma dönemlerine ve buzul çağlarına sürükleniyor. Porder, bitkilerin yalnızca ekosistemleri değil, gezegenin iklim sistemini de yeniden şekillendirdiğini gösteriyor.

Kitabın merkezindeki temel kavramlardan biri “yaşamın formülü” olarak adlandırılan HOCNP dizisi: hidrojen, oksijen, karbon, azot ve fosfor. Yazar, bakterilerden insanlara kadar tüm canlıların şaşırtıcı ölçüde benzer kimyasal temellere sahip olduğunu vurguluyor. Bu nedenle yaşamın tarihi, farklı türlerin bu elementlere erişim konusunda geliştirdiği yeniliklerin tarihi olarak okunabiliyor. Evrimsel başarı çoğu zaman bu elementleri daha verimli kullanabilme yeteneğinden kaynaklanıyor.

Porder daha sonra günümüze, yani insanlığın yarattığı Antroposen çağına geliyor. Ona göre insanlar da siyanobakteriler ve kara bitkileri gibi gezegeni dönüştüren üçüncü büyük biyolojik güç hâline gelmiş durumda. Fosil yakıtların yakılmasıyla atmosfere devasa miktarda karbon salınıyor; endüstriyel tarım sayesinde azot döngüsü doğal sınırlarının dışına taşınıyor; fosfor kaynakları yoğun biçimde tüketiliyor ve su sistemleri yeniden şekillendiriliyor. İnsan uygarlığı, daha önce hiçbir türün erişemediği ölçekte bu beş elementi harekete geçirerek küresel çevreyi dönüştürüyor.

Kitapta iklim değişikliğinin bilimsel temelleri de ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Karbon döngüsünün işleyişi, sera gazlarının etkisi ve geçmiş iklim değişimlerinden elde edilen veriler üzerinden günümüzde yaşanan ısınmanın nedenleri açıklanıyor. Yazar, iklim krizini yalnızca karbon meselesi olarak görmüyor; azot, fosfor ve su döngülerindeki bozulmaların da aynı derecede önemli olduğunu savunuyor. Özellikle fosforun hem vazgeçilmez hem de sınırlı bir kaynak olması, geleceğin en kritik sorunlarından biri olarak değerlendiriliyor.

Son bölümde Porder, geçmişteki büyük dönüşümlerin insanlık için taşıdığı dersleri tartışıyor. Dünya tarihi, canlıların çevreyi değiştirme kapasitesinin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Ancak insanlar, önceki örneklerden farklı olarak kendi etkilerinin farkında olan ilk tür konumunda bulunuyor. Bu nedenle geleceğin nasıl şekilleneceği kaçınılmaz biyolojik süreçlerden çok, insanların element döngülerini ne ölçüde sürdürülebilir biçimde yönetebileceğine bağlı görünüyor.

Sonuç olarak ‘Elementler’ (‘Elemental’), yaşamın tarihini beş temel element etrafında yeniden yorumlayan disiplinlerarası bir çalışma niteliği taşıyor. Biyoloji, jeoloji, iklim bilimi ve ekolojiyi bir araya getiren Porder, Dünya’nın geçmişindeki büyük dönüşümlerin ortak mekanizmasını ortaya koyarken, günümüz çevre krizlerini de aynı çerçevede açıklıyor. Kitabın temel tezi, yaşam ile iklim arasındaki bağın bu beş element üzerinden kurulduğu ve insanlığın geleceğinin de onların kullanım biçimine bağlı olduğu yönünde şekilleniyor.

Stephen Porder — Elementler: Dünya’yı Şekillendiren Beş Kimyasal Elementin Geçmişi ve Geleceği
Çeviren: Durmuş Bayram • Doğan Kitap
Bilim • 216 sayfa • 2026

Martin Heidegger, Hannah Arendt — Mektuplar (2026)

Hannah Arendt ile Martin Heidegger arasında yarım yüzyıla yayılan mektuplaşmaları bir araya getiren ‘Mektuplar, 1925-1975’, yalnızca iki düşünürün özel hayatına açılan bir pencere sunmuyor; aynı zamanda 20. yüzyıl Avrupa düşüncesinin en çalkantılı dönemlerini kişisel deneyimler üzerinden görünür kılıyor. Kitap, genç bir üniversite öğrencisi olan Arendt ile evli ve dönemin yükselen filozoflarından Heidegger arasında 1925 yılında Marburg’da başlayan ilişkinin izini sürüyor. İlk mektuplarda baskın olan tema, yoğun bir aşk, entelektüel hayranlık ve düşünsel yakınlık olarak öne çıkıyor. Heidegger, Arendt’in olağanüstü yeteneğini fark ediyor; Arendt ise hocasının düşünce dünyasından derinden etkileniyor.

Mektuplar ilerledikçe ilişkinin yalnızca duygusal bir bağdan ibaret olmadığı görülüyor. Felsefe, varlık, özgürlük, yalnızlık, çalışma disiplini ve düşünmenin anlamı üzerine yapılan göndermeler, iki isim arasındaki ilişkinin entelektüel boyutunu da açığa çıkarıyor. Ancak bu yakınlık, dönemin siyasal gelişmeleri nedeniyle ağır bir sınavdan geçiyor. Almanya’da Nasyonal Sosyalizmin yükselişi, Heidegger’in Nazi Partisi’ne katılması ve Arendt’in Yahudi kimliği nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalması, aralarındaki bağı derinden sarsıyor. Mektuplarda doğrudan politik tartışmalardan çok, bu tarihsel kırılmanın yarattığı sessizlikler, uzaklaşmalar ve hayal kırıklıkları hissediliyor.

Kitabın önemli yönlerinden biri, büyük tarihsel olayların bireysel ilişkiler üzerindeki etkisini göstermesi. Arendt sürgün yıllarında yeni bir hayat kurarken, Heidegger savaş sonrası dönemde hem akademik hem de ahlaki eleştirilerle karşılaşıyor. Uzun süre kesintiye uğrayan iletişim, yıllar sonra yeniden kuruluyor. Bu ikinci dönem mektuplarında gençlik tutkusunun yerini daha karmaşık duygular alıyor. Geçmişin yaraları tamamen kapanmıyor; buna rağmen karşılıklı saygı, düşünsel bağlılık ve birbirini anlama çabası varlığını koruyor.

Arendt’in mektuplarında bağımsızlığını kazanmış bir düşünürün sesi duyuluyor. Artık yalnızca eski hocasına yazan bir öğrenci değil, kendi kuramlarını geliştirmiş ve dünya çapında tanınan bir siyaset düşünürü olarak konuşuyor. Heidegger ise yaşlılık yıllarında geçmişi değerlendiren, zamanın etkisini hisseden ve yaşamındaki bazı ilişkilerin anlamını yeniden kavramaya çalışan bir figür olarak beliriyor. Bu nedenle kitap, iki kişinin değişimini ve olgunlaşmasını da izleme imkânı veriyor.

Eserin temel temalarından biri affetme meselesi. Arendt’in Heidegger’e yönelik tutumu, ne bütünüyle bir unutma ne de koşulsuz bir bağışlama içeriyor. Daha çok, insan ilişkilerinin tarihsel ve ahlaki karmaşıklığını kabul eden bir yaklaşım sergiliyor. Bu yönüyle mektuplar, sadakat, ihanet, sorumluluk ve sevgi gibi kavramların kesin yargılarla açıklanamayacağını gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Mektuplar, 1925-1975’ (‘Briefe, 1925-1975’), iki büyük düşünürün biyografik ayrıntılarını aktaran bir belge olmanın ötesine geçiyor. Aşk ile felsefenin, kişisel bağlılık ile siyasal çatışmanın, hatırlama ile affetmenin iç içe geçtiği bir anlatı kuruyor. Arendt ve Heidegger’in ilişkisi üzerinden, düşüncenin insan hayatından bağımsız olmadığını; tarihin en sert kırılmalarının bile bazı bağları tamamen ortadan kaldıramadığını gösteriyor. Bu nedenle eser, hem felsefe tarihi hem de modern Avrupa’nın entelektüel serüveni açısından önemli bir tanıklık niteliği taşıyor.

Martin Heidegger, Hannah Arendt — Mektuplar: 1925-1975
Çeviren: Melek Paşalı • Vakıfbank Kültür Yayınları
Mektup • 448 sayfa • 2026

Gregory E. Clark — Oğullar da Yükselir (2026)

Gregory E. Clark, toplumsal hareketlilik üzerine yerleşik kabulleri sorgulayan ve bu alandaki tartışmalara radikal bir müdahalede bulunan bir çalışmayla karşımızda. ‘Oğullar da Yükselir’ (‘The Son Also Rises’), insanların toplumsal konumlarının sanılandan çok daha güçlü biçimde aile geçmişine bağlı olduğunu ileri sürer. Kitabın temel amacı, farklı ülkelerde ve farklı tarihsel dönemlerde toplumsal hareketliliğin ne ölçüde gerçekleştiğini incelemek ve bu konuda yaygın olarak kabul edilen iyimser görüşleri test etmektir. Bunun için geleneksel gelir, eğitim ve meslek verilerinin ötesine geçerek soyadlarını nesiller boyunca takip eden özgün bir yöntem kullanıyor.

Clark’ın araştırmasının çıkış noktası, elit ya da dezavantajlı gruplara ait soyadlarının yüzyıllar boyunca çeşitli toplumsal göstergelerde nasıl temsil edildiğini incelemektir. Üniversite kayıtları, meslek listeleri, vergi belgeleri ve nüfus verileri üzerinden yapılan analizler, yüksek statülü ailelerin avantajlarını çok uzun süre koruyabildiğini gösterir. Benzer biçimde düşük statülü ailelerin de kuşaklar boyunca dezavantajlı konumlarını sürdürdüğü görülür. Bu bulgu, modern toplumların geçmişe göre çok daha hareketli olduğu yönündeki yaygın kanaate meydan okuyor.

Kitapta İsveç, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Hindistan, Çin, Japonya, Kore, Tayvan ve Şili gibi birbirinden oldukça farklı toplumlar karşılaştırılıyor. Clark’ın ulaştığı en dikkat çekici sonuçlardan biri, toplumsal hareketlilik oranlarının ülkeden ülkeye sanıldığı kadar değişmemesidir. Sosyal demokrat İsveç ile fırsatlar ülkesi olarak görülen Amerika arasında ya da feodal İngiltere ile modern sanayi toplumları arasında beklenenden çok daha büyük benzerlikler bulunduğunu savunuyor. Bu nedenle eğitim politikaları, refah devleti uygulamaları veya ekonomik büyüme gibi etkenlerin hareketlilik üzerinde sınırlı bir etkiye sahip olduğunu öne sürüyor.

Eserin merkezindeki kavramlardan biri “toplumsal hareketlilik yasası”dır. Clark’a göre toplumsal statü nesilden nesile yavaş bir hızla aktarılır ve bu aktarımın temel dinamiği toplumdan topluma büyük ölçüde değişmez. Bir ailenin yüksek ya da düşük konumu birkaç kuşakta ortadan kalkmaz; etkisi yüzlerce yıl boyunca hissedilebilir. Yazar, bu nedenle bireylerin yaşam şanslarının yalnızca anne ve babalarının değil, çok daha uzak atalarının statüsüyle de ilişkili olduğunu ileri sürer.

Kitap ayrıca “doğa mı, yetiştirme mi?” tartışmasına da değiniyor. Clark, ailelerin çocuklarına aktardığı avantajların yalnızca servet, eğitim veya sosyal çevreyle açıklanamayacağını savunuyor. Toplumsal başarıyı etkileyen bazı özelliklerin kuşaklar boyunca kalıcı biçimde aktarıldığını öne sürüyor. Ancak yazar, bu aktarımın tam olarak hangi biyolojik ya da kültürel mekanizmalarla gerçekleştiği konusunda kesin hükümler vermekten kaçınıyor. Onun asıl amacı, gözlenen sürekliliğin boyutunu ortaya koymaktır.

Hindistan’daki kast sistemi, Çin’deki imparatorluk mirası, Japonya ve Kore’nin görece homojen yapıları ile Yahudiler, Çingeneler, Müslümanlar ve Kıptiler gibi topluluklar üzerinden yapılan incelemeler, teorinin sınandığı örneklerdir. Clark, bazı istisnalar bulunsa da genel eğilimin değişmediğini ve toplumsal konumun uzun dönemli kalıcılığının evrensel bir özellik taşıdığını savunuyor. Böylece toplumsal hareketliliği belirli kültürel veya siyasal sistemlere bağlayan açıklamaların yetersiz kaldığını ileri sürüyor.

Son bölümlerde yazar, bu bulguların eşitlik ve adalet tartışmaları açısından ne anlama geldiğini ele alıyor. Eğer toplumsal hareketlilik gerçekten düşünüldüğünden daha düşükse, modern toplumların fırsat eşitliği konusundaki başarıları yeniden değerlendirilmelidir. Clark, kesin siyasal reçeteler sunmak yerine, toplumsal başarı ve başarısızlığın köklerinin çok daha derinlerde bulunduğunu göstermeye çalışıyor. Sonuç olarak ‘Oğullar da Yükselir’, soyadları üzerinden yürüttüğü geniş tarihsel araştırmayla, toplumsal sınıfın ve aile mirasının modern dünyada hâlâ güçlü bir belirleyici olduğunu savunan, tartışmalı fakat etkili bir eser olarak öne çıkıyor.

Gregory E. Clark — Oğullar da Yükselir: Soyadları ve Toplumsal Hareketliliğin Tarihi
Çeviren: Sinan Çakır • Vakıfbank Kültür Yayınları
İktisat • 378 sayfa • 2026

Kemal Arı — Bruno Taut (2026)

Kemal Arı’nın bu çalışması, yalnızca ünlü bir mimarın biyografisini anlatmıyor; aynı zamanda 20. yüzyılın siyasal çalkantıları ile mimarlığın toplumsal sorumluluğu arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyor. Kitap, Almanya’da yetişen ve modern mimarlığın önemli isimlerinden biri hâline gelen Bruno Taut’un yaşamını, düşünsel dönüşümünü ve farklı coğrafyalarda edindiği deneyimleri izleyerek onun dünyaya bakışını anlamaya çalışıyor. Böylece mimarlığın yalnızca bina tasarlama faaliyeti olmadığını, kültür, siyaset ve insanlık idealleriyle iç içe gelişen bir uğraş olduğunu gösteriyor.

Anlatı, Taut’un çocukluk yıllarından başlayarak mesleki olgunlaşma sürecini takip ediyor. Alman düşünce dünyasının, sanat çevrelerinin ve modernist arayışların etkisi altında şekillenen mimar; savaşların, toplumsal krizlerin ve ideolojik çatışmaların ortasında yeni yaşam biçimleri tasarlamaya yöneliyor. Cam mimarisi, ütopyacı kent projeleri ve toplumsal konut anlayışı gibi girişimleriyle mimarlığın insanların yaşamını dönüştürebilecek bir güç taşıdığına inanıyor. Avrupa’daki deneyimleri, Sovyetler Birliği ve Japonya’daki gözlemleriyle birleşerek onu yalnızca bir tasarımcı değil, aynı zamanda düşünür kimliğiyle de öne çıkarıyor.

Kitabın merkezinde ise Taut’un Türkiye yılları yer alıyor. Nazi baskısından uzaklaşarak geldiği genç Cumhuriyet, onun için yalnızca bir sığınak olmaktan öteye geçiyor. Türkiye’de eğitim kurumlarının yeniden yapılandırılmasına katkı sunuyor, mimarlık öğretimine yeni yaklaşımlar kazandırıyor ve öğrencilerin yaratıcı düşünmesini teşvik ediyor. Ankara başta olmak üzere çeşitli kentlerde yürüttüğü çalışmalar, modernleşme sürecindeki Türkiye’nin mimari kimliğinin oluşumuna eşlik ediyor. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi binası gibi eserler, onun işlevsellik ile estetiği bir araya getiren anlayışının somut örnekleri olarak öne çıkıyor.

Eser, Taut’un yalnızca yapılar inşa eden bir mimar olmadığını da vurguluyor. Türk evine, tarihî mirasa, doğaya ve Mimar Sinan gibi büyük mimarlara duyduğu ilgi sayesinde yerel değerlerle evrensel mimarlık anlayışı arasında köprü kuruyor. Cumhuriyet’in kültürel dönüşümünü dikkatle gözlemliyor ve bu dönüşümün aktif bir parçası hâline geliyor. Bu nedenle onun Türkiye’deki varlığı, bir yabancı uzmanın katkısından çok daha derin bir anlam taşıyor.

Kitabın en çarpıcı bölümü, Atatürk’ün ölümü sonrasında hazırladığı katafalk etrafında şekilleniyor. Taut, büyük bir sorumluluk duygusuyla üstlendiği bu görevi yerine getirirken sağlık sorunlarını geri plana itiyor. Atatürk’e duyduğu saygının simgesine dönüşen bu çalışma, aynı zamanda onun yaşamının son büyük eseri oluyor. Kısa süre sonra gelen ölümü, Türkiye ile kurduğu bağın sembolik bir tamamlayıcısına dönüşüyor.

Sonuç olarak kitap, Bruno Taut’un bireysel hikâyesini Cumhuriyet’in kültür ve modernleşme tarihine bağlayarak yorumluyor. Bir mimarın yaşamı üzerinden sürgün, aidiyet, sanat, eğitim ve toplumsal sorumluluk gibi temaları bir araya getiriyor. Böylece hem modern mimarlığın gelişimini hem de genç Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası entelektüellerle kurduğu ilişkiyi anlamak için önemli bir pencere açıyor.

Kemal Arı — Bruno Taut: Cumhuriyet’e İz Bırakan Alman Mimar
• İş Kültür Yayınları
Biyografi • 265 sayfa • 2026

Reina Lewis — Oryantalizmi Yeniden Düşünmek (2026)

Reina Lewis, oryantalizm tartışmalarını toplumsal cinsiyet perspektifinden yeniden ele alarak Batı’nın Doğu’ya ilişkin yerleşik anlatılarını sorguluyor. Edward Said’in ortaya koyduğu oryantalizm eleştirisini temel almakla birlikte, Lewis bu çerçeveyi kadınların deneyimlerini merkeze alacak şekilde genişletiyor. Ona göre Doğu hakkında üretilen bilgiler yalnızca erkek seyyahlar, diplomatlar ve akademisyenler tarafından şekillendirilmedi; kadın yazarlar da bu süreçte önemli roller oynadı. Ancak kadınların konumu daha karmaşıktı; çünkü onlar hem Batılı söylemin taşıyıcıları hem de kimi zaman bu söyleme itiraz eden figürler olarak ortaya çıktılar.

‘Oryantalizmi Yeniden Düşünmek’in (‘Rethinking Orientalism’) merkezinde Osmanlı haremi yer alıyor. Harem, Batı hayal gücünde uzun süre gizem, erotizm ve baskının simgesi olarak temsil edildi. Lewis, bu imgenin tarihsel olarak nasıl kurulduğunu incelerken, harem hakkında yazan kadınların anlatılarının tek tip olmadığını gösteriyor. Bazı kadın yazarlar Batılı önyargıları yeniden üretirken, bazıları Osmanlı kadınlarının yaşamlarını daha karmaşık ve gerçekçi biçimde tasvir ederek klişeleri kırmaya çalıştı. Böylece harem, yalnızca egzotik bir mekân değil, farklı kültürlerin ve kimliklerin kesiştiği bir tartışma alanı hâline geldi.

Lewis’in incelemesinde Halide Edib, Demetra Vaka, Zeyneb Hanım, Melek Hanım ve Grace Ellison gibi isimler özel bir yer tutuyor. Bu kadınların yaşam öyküleri ve yazıları üzerinden Osmanlı toplumunda modernleşme, gelenek, eğitim, kadın hakları ve kimlik meseleleri ele alınıyor. Yazar, bu figürlerin yalnızca Doğu’yu ya da Batı’yı temsil etmediğini; çoğu zaman iki dünya arasında hareket eden, farklı kültürel aidiyetleri aynı anda taşıyan kişiler olduğunu vurguluyor. Bu nedenle onların metinleri, basit bir “Doğu-Batı karşıtlığı” içine yerleştirilemeyecek kadar çok katmanlı bir nitelik taşıyor.

Kitabın önemli tezlerinden biri, kadın seyyahların ve yazarların anlatılarının oryantalizme bütünüyle karşı çıkmadığı, fakat onu dönüştürme potansiyeli taşıdığıdır. Erkeklerin erişemediği kadınlara ait mekânlara girebilen bu yazarlar, Osmanlı kadınlarının gündelik yaşamına ilişkin farklı gözlemler sunuyor. Böylece Batı’da yaygın olan “sessiz ve edilgen Şarklı kadın” imgesine meydan okuyorlar. Bununla birlikte Lewis, bu anlatıları romantikleştirmiyor; kadın yazarların da kendi sınıfsal, kültürel ve siyasal konumlarının etkisi altında olduklarını gösteriyor.

Eser aynı zamanda modernleşme süreçlerine odaklanıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde kadınların eğitim, kamusal yaşam ve siyasal katılım alanlarında yaşadığı dönüşümler inceleniyor. Lewis, Batı’nın modernliği tek yönlü bir ilerleme hikâyesi olarak sunan yaklaşımına karşı çıkarak, Osmanlı kadınlarının da modernliği kendi koşulları içinde yorumladığını ve yeniden şekillendirdiğini savunuyor. Böylece modernleşme, yalnızca Batı’dan Doğu’ya aktarılan bir süreç olmaktan çıkıp karşılıklı etkileşimlerin ürünü olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Oryantalizmi Yeniden Düşünmek’, Doğu ile Batı arasındaki ilişkileri kadınların deneyimleri üzerinden yeniden yorumlayan önemli bir çalışma niteliğinde. Reina Lewis, Osmanlı haremi ve Osmanlı kadınları etrafında örülen klişeleri çözümleyerek oryantalizmin daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyuyor. Kitap, toplumsal cinsiyet, seyahat yazıları, kimlik ve modernleşme arasındaki ilişkileri inceleyerek hem postkolonyal çalışmalar hem de kadın tarihi açısından yeni bir bakış açısı sunuyor. Bu yönüyle eser, oryantalizmi yalnızca bir egemenlik söylemi olarak değil, farklı seslerin çatıştığı ve müzakere ettiği çok katmanlı bir kültürel alan olarak anlamaya yardımcı oluyor.

Reina Lewis — Oryantalizmi Yeniden Düşünmek: Kadınlar, Seyahat ve Osmanlı Haremi
Çeviren: Beyhan Uygun Aytemiz, Şeyda Başlı • Alfa Yayınları
İnceleme • 424 sayfa • 2026

Suna Yılmaz — Diyarbakır’da Kentleşme (2026)

Suna Yılmaz’ın ‘Diyarbakır’da Kentleşme: “El Koyarak Birikim”’ adlı çalışması, Diyarbakır’ın kentleşme tarihini yalnızca nüfus artışı, planlama süreçleri ya da ekonomik gelişme üzerinden değil; kapitalizm, devlet politikaları, etnik ilişkiler ve savaşın iç içe geçtiği özgün bir tarihsel deneyim olarak ele alıyor. Kitap, Türkiye’deki hâkim kentleşme literatürünün uzun süre göz ardı ettiği Kürt kentlerini görünür kılmayı amaçlarken, Diyarbakır’ın yaşadığı dönüşümlerin modern ulus-devletin kuruluş süreçlerinden bağımsız anlaşılamayacağını savunuyor.

Eserin temel tezi, Kürt coğrafyasındaki kentleşmenin David Harvey’den mülhem “el koyarak birikim” (accumulation by dispossession) mekanizması etrafında şekillendiği yönünde. Yazar, kapitalist birikimin yalnızca ekonomik süreçlerle değil; mülksüzleştirme, zorunlu göç, güvenlik politikaları ve mekânsal müdahaleler aracılığıyla ilerlediğini ileri sürüyor. Bu çerçevede kentleşme, sadece yeni yapıların ortaya çıkışı değil, aynı zamanda nüfus hareketlerinin, mülkiyet ilişkilerinin ve siyasal denetimin yeniden örgütlenmesi olarak değerlendiriliyor.

Kitabın ilk bölümü, Kürt coğrafyasının uzun tarihine odaklanıyor. Osmanlı dönemindeki siyasal ve toplumsal yapılanmalar incelenirken, kapitalizmin bölgeye nüfuz etme biçimleri ile Kürt feodal yapılarının dönüşümü birlikte ele alınıyor. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte ortaya çıkan ulus-devlet projesinin kentleşme politikalarına etkisi vurgulanıyor. Umumi müfettişlikler, kalkınma planları, iskân uygulamaları ve zorunlu göçler, ekonomik kalkınmanın araçları olmanın ötesinde, nüfusu ve mekânı yeniden düzenleyen siyasal müdahaleler olarak yorumlanıyor.

İkinci bölümde Diyarbakır’ın tarihsel gelişimi ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kentin yüzyıllar boyunca ticaret, üretim ve askerî merkez olma özellikleri ele alınırken, Cumhuriyet döneminde devlet politikalarının kent üzerindeki etkileri analiz ediliyor. Özellikle 1950 sonrasında uygulanan kalkınma stratejileri ile 1980’lerden itibaren yoğunlaşan çatışma ortamının kentsel yapıyı nasıl dönüştürdüğü gösteriliyor. Zorunlu göçlerin Diyarbakır’ın nüfus yapısını, mekânsal örgütlenmesini ve toplumsal ilişkilerini köklü biçimde değiştirdiği savunuluyor.

Üçüncü bölüm, Kürt siyasal hareketinin yerel yönetimler aracılığıyla geliştirdiği kent politikalarına odaklanıyor. Feridun Çelik ve Osman Baydemir dönemlerinde uygulanan belediyecilik anlayışları, demokratik katılım, kültürel görünürlük ve kent yönetimi bağlamında değerlendiriliyor. Bununla birlikte yazar, bu dönemlerde de kapitalist kentleşme dinamiklerinin tamamen ortadan kalkmadığını; yerel yönetim deneyimlerinin çeşitli siyasal ve ekonomik sınırlar içinde şekillendiğini ileri sürüyor. 2014 sonrasında yeniden yoğunlaşan çatışmalar ise kentsel dönüşüm, mülksüzleştirme ve mekânsal yeniden yapılanma süreçleriyle ilişkilendiriliyor.

Suna Yılmaz’ın çalışmasının ayırt edici yanı, kentleşmeyi yalnızca ekonomi ya da yalnızca kimlik ekseninde açıklamayı reddetmesi. Kitap, kapitalizm ile etnik politikaların birbirinden ayrı değil, karşılıklı olarak birbirini şekillendiren süreçler olduğunu savunuyor. Bu nedenle Diyarbakır örneği, modern Türkiye’de kentleşmenin devlet, sermaye, savaş ve kimlik ilişkileri içinde nasıl biçimlendiğini anlamak için bir laboratuvar olarak değerlendiriliyor. Eser, hem kent sosyolojisine hem de Kürt coğrafyasının toplumsal tarihine yeni bir perspektif kazandırarak, savaşın ve etnik siyasetin kent mekânı üzerindeki dönüştürücü etkilerini görünür kılan kapsamlı bir analiz sunuyor.

Suna Yılmaz — Diyarbakır’da Kentleşme: “El Koyarak Birikim”
• Dipnot Yayınları
Kent Çalışmaları • 416 sayfa • 2026