Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri (2026)

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek ve Hale Bolak Boratav tarafından kaleme alınan ‘Kadınlığın Türkiye Halleri’, Türkiye’de kadın olmanın tekil bir deneyim olmadığını, aksine farklı sınıfsal, kültürel ve coğrafi bağlamlarda sürekli yeniden kurulan çok katmanlı bir süreç olduğunu görünür kılıyor. Kitap, kadınların kendi anlatılarını merkeze alarak, onların gündelik yaşamda kurdukları anlamları ve stratejileri geniş bir toplumsal çerçeve içinde düşünmeye davet ediyor.

Çalışmanın temel gücü, kadınların deneyimlerini yalnızca veri olarak değil, bilginin kurucu unsuru olarak ele alıyor oluşunda yatıyor. Kadınların ne bildiği, ne yaşadığı ve nasıl anlamlandırdığı, araştırmanın merkezine yerleşiyor; böylece bilgi üretimi yukarıdan aşağıya kurulan bir model olmaktan çıkıp, deneyimle iç içe geçen bir sürece dönüşüyor. Bu yaklaşım, toplumsal cinsiyeti soyut bir kategori olarak değil, somut ilişkiler, pratikler ve güç dinamikleri içinde şekillenen bir oluş olarak kavramayı mümkün kılıyor.

Kitap, kesişimsellik ve yaşam boyu gelişim perspektiflerini bir araya getirerek kadınlık kimliğinin sabit değil, zaman içinde değişen ve farklı koşullarla yeniden kurulan bir yapı olduğunu gösteriyor. Farklı şehirlerden, yaşlardan ve toplumsal arka planlardan kadınlarla yapılan görüşmeler, bu çeşitliliği canlı bir anlatı haline getiriyor. Yazarların yorumu ile kadınların kendi sözlerinin iç içe geçmesi, okuru yalnızca bir gözlemci olmaktan çıkarıp bu deneyimlerin düşünsel bir parçası haline getiriyor.

Aynı zamanda eser, feminist psikolojinin Türkiye’deki gelişimine de önemli bir katkı sunuyor. Anaakım psikolojinin sınırlarını sorgulayan bu yaklaşım, kadınları yalnızca araştırmanın nesnesi değil, öznesi olarak konumlandırıyor.

Bu yönüyle kitap, hem akademik bilgi üretimine hem de feminist düşüncenin dönüşümüne müdahil olan bir çalışma niteliği taşıyor.

Sonuçta kitap, parçalı araştırmalarda dağınık biçimde ele alınan kadınlık deneyimlerini bütünlüklü bir perspektifle bir araya getiriyor. Kadınların yaşam öykülerinden hareketle toplumsal cinsiyet rejimini, güç ilişkilerini ve dönüşüm imkanlarını yeniden düşünmeye çağıran eser hem bugünü anlamak hem de geleceğe dair yeni sorular kurmak için güçlü bir zemin sunuyor.

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Feminizm • 434 sayfa • 2026

Jonathan Kramnick — Eleştiri ve Hakikat (2026)

Jonathan Kramnick’in adlı kitabı, edebiyat eleştirisinin ne olduğu ve nasıl bilgi ürettiği sorusunu yeniden düşünmeye açıyor. Kramnick, eleştiriyi yalnızca metinleri açıklayan bir etkinlik olarak değil, kendine özgü bir yönteme sahip, pratik bir bilgi üretim alanı olarak konumlandırıyor. Bu yaklaşımda eleştiri, başka disiplinlere indirgenemeyen bağımsız bir düşünme ve yazma pratiği olarak öne çıkıyor.

‘Eleştiri ve Hakikat’te (‘Criticism and Truth’), özellikle “yakın okuma” kavramı yeniden ele alınıyor. Kramnick’e göre okuma, yalnızca dikkatli bir bakış değil; yazma eylemiyle iç içe geçmiş, bedensel ve üretken bir süreç olarak işliyor. Bilgi, metnin içinde pasif biçimde beklemiyor; eleştirmenin metinle kurduğu etkileşim, yazı ve performans yoluyla ortaya çıkıyor. Bu nedenle eleştirel bilgi, sonuçtan çok süreçte, yorumdan çok uygulamada şekilleniyor. Eleştiri, metinlere dışarıdan bakan bir yorum değil, onların dilsel dünyasına katılan yaratıcı bir pratik haline geliyor.

Önsözde Kramnick, amacının tarihsel bir karşılaştırma yapmak değil, güncel edebiyat çalışmalarına odaklanarak eleştirinin metodolojik özgüllüğünü netleştirmek olduğunu vurguluyor. Her disiplinin dünyayı anlamaya farklı bir katkı sunduğunu belirten yazar, edebiyat eleştirisinin de kendine özgü araçlarıyla bilgi ürettiğini savunuyor. Bu bağlamda kitap, eleştiriyi savunmak için onun nasıl çalıştığını, hangi yöntemlerle anlam ürettiğini ve akademik dünyada nasıl bir yer tuttuğunu açıklamaya yöneliyor.

Sonuç olarak eser, eleştiriyi pasif bir yorumlama etkinliği olmaktan çıkarıp aktif bir üretim süreci olarak tanımlıyor. Edebiyat eleştirisinin hem yöntemini hem de epistemolojik değerini tartışarak, alandaki güncel tartışmalara güçlü bir katkı sunuyor ve eleştirinin neden vazgeçilmez bir bilgi pratiği olduğunu ortaya koyuyor.

Jonathan Kramnick — Eleştiri ve Hakikat: Edebiyat Çalışmalarında Yöntem Üzerine
Çeviren: İrem G. Şalvarcı • Vakıfbank Kültür Yayınları
Edebiyat Kuramı • 156 sayfa • 2026

Brian Klaas — Fluke (2026)

Brian Klaas’ın bu çalışması, hayatın sandığımızdan çok daha büyük ölçüde rastlantılar ve öngörülemez küçük olaylar tarafından şekillendiğini anlatıyor. Klaas, bireysel kararların ve önemsiz gibi görünen anların, uzun vadede beklenmedik sonuçlar doğurduğunu göstererek determinist bakış açılarını sorguluyor. Ona göre dünya, doğrusal neden-sonuç zincirlerinden ziyade karmaşık ve kaotik bir yapı içinde ilerliyor; bu yüzden hiçbir olay tamamen önemsiz kalmıyor.

‘Fluke’, kaos teorisi ve olasılık düşüncesi üzerinden, küçük bir tesadüfün bile nasıl büyük tarihsel kırılmalara yol açabildiğini örneklerle açıklıyor. Klaas, bireylerin hayatındaki karşılaşmalar, kaçırılan fırsatlar ya da tesadüfi seçimlerin, yalnızca kişisel kaderi değil, toplumsal ve politik süreçleri de etkilediğini vurguluyor. Bu yaklaşım, başarı ve başarısızlık anlatılarının çoğu zaman geriye dönük olarak anlamlandırıldığını, oysa gerçekte bu süreçlerin büyük ölçüde rastlantısal olduğunu ortaya koyuyor.

Eser, aynı zamanda insanın kendi etkisini küçümseme eğilimine karşı bir argüman geliştiriyor. Klaas, her eylemin görünmeyen zincirler yarattığını ve bu zincirlerin beklenmedik sonuçlar doğurduğunu savunuyor. Bu nedenle bireysel seçimler, düşünüldüğünden çok daha fazla önem taşıyor. Kitap, okuru hem alçakgönüllü olmaya hem de yaptığı küçük eylemlerin değerini yeniden düşünmeye çağırıyor.

Sonuç olarak çalışma, dünyayı kontrol edilebilir ve öngörülebilir bir sistem olarak görme alışkanlığını kırıyor. Rastlantının gücünü merkeze alarak, hem bireysel yaşamı hem de tarihsel süreçleri yeniden yorumluyor ve bu yönüyle modern düşüncede önemli bir tartışma açıyor.

Brian Klaas — Fluke: Şans, Kaos ve Hayatın Gizli Mantığı
Çeviren: Elif Kayurtar • Okuyanus Yayınları
Psikoloji • 372 sayfa • 2026

Miraçhan Yılmaz — Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör! (2026)

Miraçhan Yılmaz imzalı ‘Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör!’, fındığı yalnızca bir tarım ürünü olarak değil, bir toplumsal ilişkiler ağı, bir mücadele zemini ve bir tarih anlatısı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, Doğu Karadeniz’in yamaçlarında şekillenen üretim pratiklerini merkeze alarak, 1960-1980 arasındaki dönüşümü köylülerin gündelik hayatı, borç ilişkileri ve siyasal talepleri üzerinden okuyor. Böylece tarih, yukarıdan yazılan bir anlatı olmaktan çıkıp, aşağıdan yükselen deneyimlerin diliyle yeniden kuruluyor.

Çalışma, fındığın zaman içinde geçirdiği dönüşümü yalnızca ekonomik bir değişim olarak ele almıyor; aksine bu sürecin, üreticilerin adalet duygusu, geçim anlayışı ve toplumsal meşruiyet algısıyla nasıl çatıştığını gösteriyor. Geçimlik üretimden piyasa ekonomisine doğru yaşanan kırılma, köylüler açısından sadece bir uyum süreci değil; aynı zamanda bir kayıp, bir gerilim ve giderek bir direniş alanı yaratıyor. Bu noktada fındık, bir meta olmanın ötesine geçerek, yaşam biçiminin ve hak arayışının simgesine dönüşüyor.

Çalışma, Antonio Gramsci, E. P. Thompson ve Charles Tilly’den ödünç alınan kavramlar çerçevesinde, üretici köylülerin değişen geçim ilişkilerini, yükselen toplumsal taleplerini ve kitlesel hareketlerin oluşumunu birlikte ele alıyor. Thompson’un ahlâk ekonomisi yaklaşımıyla köylünün adalet algısı görünür hale gelirken, Gramsci’nin hegemonya kavramı devlet ile yerel aktörler arasındaki güç ilişkilerini açıklıyor. Tilly’nin çekişmeci siyaset perspektifi ise mitingler ve yürüyüşler gibi eylem biçimlerini, köylülerin politik özneleşme sürecinin bir parçası olarak yorumluyor.

Çağatay Edgücan Şahin’in sunuş yazısında vurguladığı gibi, eser toplumsal tarihin kıyısında kalmış özneleri merkeze alarak güçlü bir itiraz geliştiriyor. Köylüler, küçük üreticiler ve yerel aktörler bu anlatıda edilgen figürler değil; kendi taleplerini kuran, örgütlenen ve mücadele eden öznelere dönüşüyor. Kitap, bu dönüşümü hem kuramsal hem de tarihsel bir derinlikle ele alarak, yerel deneyimleri daha geniş siyasal bağlamlarla ilişkilendiriyor.

Bu çerçevede eser, üç temel eksen etrafında okunabilir. İlk olarak, üreticilerin “ahlâk ekonomisi”nin bozulmasıyla ortaya çıkan adalet arayışını gösteriyor; yani ekonomik ilişkilerdeki dönüşümün nasıl bir meşruiyet krizine yol açtığını ortaya koyuyor. İkinci olarak, devlet politikaları ile yerel talepler arasındaki gerilimin nasıl bir karşı koyuş ve alternatif siyasal dil ürettiğini izliyor. Üçüncü olarak ise mitingler, yürüyüşler ve kolektif eylemler üzerinden köylülerin nasıl politik öznelere dönüştüğünü görünür kılıyor.

Kitap, Beyceli yürüyüşü ya da Fatsa deneyimi gibi örneklerle, yerel direnişlerin aslında daha geniş bir siyasal dönüşümün parçası olduğunu gösteriyor. Bu eylemler yalnızca ekonomik taleplerin dile getirildiği anlar değil; aynı zamanda temsil, adalet ve söz hakkı arayışının kamusal ifadesi hâline geliyor. Böylece fındık etrafında şekillenen mücadeleler, bir bölge tarihinin ötesine geçerek Türkiye’nin toplumsal ve siyasal dönüşümüne dair güçlü ipuçları sunuyor.

Sonuç olarak eser, geçmişi yalnızca anlatmıyor; bugünü anlamak ve geleceği düşünmek için bir zemin kuruyor. Fındık üzerinden kurulan bu tarih, emeğin, borcun, direnişin ve umudun iç içe geçtiği bir hikâye olarak, toplumsal hafızayı yeniden canlandırıyor ve okuru şu soruyla baş başa bırakıyor: Bugünün kırılmaları karşısında, geçmişin bu mücadele deneyimleri bize ne söyleyebilir?

Miraçhan Yılmaz — Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör!: Doğu Karadeniz’de Fındığın Toplumsal Tarihi (1960-1980)
• Heretik Yayıncılık
Tarih • 268 sayfa • 2026

Sam Carr — Bütün O Yalnız İnsanlar (2026)

Sam Carr’ın bu kitabı, yalnızlığı bireysel bir eksiklik ya da başarısızlık olarak değil, modern yaşamın yaygın ve çoğu zaman görünmez bir deneyimi olarak ele alıyor. Carr, yalnızlığı teorik bir çerçeveye sıkıştırmak yerine farklı yaş, sınıf ve yaşam deneyimlerinden insanlarla yaptığı derinlemesine sohbetler üzerinden inceliyor. Böylece kitap, yalnızlığın tek bir biçimi olmadığını; aksine her bireyde farklı şekillerde ortaya çıkan çoğul bir deneyim olduğunu gösteriyor.

Eserde öne çıkan temel fikir, yalnızlığın fiziksel yalnızlıkla sınırlı olmadığı. İnsanlar kalabalıklar içinde, ilişkilerin ortasında ya da sosyal olarak “bağlantılı” göründükleri anlarda bile derin bir yalnızlık hissedebiliyor. Bu durum, yalnızlığın esasen anlaşılmama, duyulmama ve kendini ifade edememe duygusuyla ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Carr’ın görüştüğü kişiler arasında gençler, yaşlılar, ebeveynler, eşini kaybetmiş bireyler ve bakım verenler yer alıyor; bu çeşitlilik, yalnızlığın evrensel ama aynı zamanda son derece kişisel bir deneyim olduğunu vurguluyor.

‘Bütün O Yalnız İnsanlar’ (All the Lonely People’) aynı zamanda yalnızlığın neden bu kadar az konuşulduğunu sorguluyor. Carr’a göre yalnızlık yalnızca acı verici değil, aynı zamanda utançla çevrili bir duygu. Toplumsal normlar, bireyleri güçlü, bağımsız ve sürekli bağlantı hâlinde görünmeye zorlarken, yalnızlık çoğu zaman gizlenmesi gereken bir zayıflık gibi algılanıyor. Bu sessizlik ise yalnızlığı daha da derinleştiriyor ve bireyleri kendi deneyimleriyle baş başa bırakıyor.

Carr’ın yaklaşımı akademik olmaktan çok insani bir nitelik taşıyor. Kitap, istatistikler ya da kesin çözümler sunmak yerine insanların kendi seslerini öne çıkarıyor. Yazar, yalnızlığı “çözülmesi gereken bir problem” olarak değil, anlaşılması ve paylaşılması gereken bir deneyim olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, okura yalnız olmadığını hissettiren bir karşılaşma alanı yaratıyor.

Sonuç olarak kitap, yalnızlığı ortadan kaldırmayı vaat etmiyor; onunla kalmayı, onu anlamayı ve konuşulabilir kılmayı öneriyor. Bu nedenle eser, yalnızlık üzerine hızlı çözümler sunan bir rehber değil, daha çok empatiyi ve ortak insanlık hâlini derinleştiren bir anlatı olarak önem taşıyor.

Sam Carr — Bütün O Yalnız İnsanlar: Herkes Yalnız, Kimse Bundan Söz Etmiyor
Çeviren: Ayşegül Nacu • Okuyanus Yayınları
Psikoloji • 260 sayfa • 2026

Yanis Varoufakis — Teknofeodalizm (2026)

Yanis Varoufakis’in bu eseri, kapitalizmin hâlâ geçerli bir sistem olup olmadığı sorusunu radikal bir biçimde yeniden tartışmaya açıyor. Varoufakis, günümüz ekonomik düzeninin artık klasik kapitalist dinamiklerle açıklanamayacağını, bunun yerini “teknofeodalizm” adını verdiği yeni bir yapının aldığını ileri sürüyor. Ona göre bu dönüşüm, özellikle internetin büyük teknoloji şirketleri tarafından özelleştirilmesi ve 2008 finans krizi sonrasında devletlerin ve merkez bankalarının aldığı kararlarla hızlanıyor.

Kitabın merkezinde, sermayenin geçirdiği dönüşüm yer alıyor. Varoufakis, kapitalizmi ortadan kaldıranın dışsal bir güç değil, bizzat sermayenin kendisi olduğunu savunuyor. Ancak bu, sanayi çağının bildiğimiz sermayesi değil; “bulut sermayesi” olarak adlandırdığı yeni bir biçim. Bu yeni sermaye türü, üretim araçlarından ziyade dijital platformlar, veri ve kullanıcı etkileşimi üzerinden güç kazanıyor. Böylece kapitalizmin iki temel unsuru olan piyasa ve kâr geri plana itiliyor; onların yerini platformlar ve “rant” alıyor. Özellikle Amazon, Google ve Meta gibi şirketler, artık yalnızca piyasa aktörleri değil, erişim kontrolü üzerinden rant elde eden yeni “dijital derebeyler” olarak konumlanıyor.

Varoufakis’e göre bu sistemde kullanıcılar da dönüşüyor. Artık sadece tüketici ya da işçi değiliz; aynı zamanda veri üreten ve bu veriler aracılığıyla değer yaratan “dijital serfler” hâline geliyoruz. Üstelik bu emek çoğu zaman görünmez ve karşılıksız kalıyor. Platformlara erişim için ödediğimiz ücretler, abonelikler ya da sağladığımız veri akışı, feodal dönemdeki rant ilişkilerine benzer bir bağımlılık yaratıyor.

‘Teknofeodalizm’ (‘Technofeudalism’), bu yeni düzenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik ve toplumsal sonuçlarını da inceliyor. Demokrasi, bireysel özgürlük ve özerklik, bu platform egemenliği altında aşınmaya başlıyor. Varoufakis, ABD ile Çin arasındaki rekabetten yapay zekânın emek üzerindeki etkilerine, kripto para sistemlerinin çöküşünden küresel tedarik zincirlerine kadar geniş bir çerçevede teknofeodalizmin izlerini sürüyor.

Sonuç olarak eser, kapitalizmin sona erip ermediği sorusuna provokatif bir yanıt veriyor: Kapitalizm ölmedi, ama kendi içinden çıkan daha merkezi, daha kontrolcü ve daha eşitsiz bir düzene evrildi. Bu nedenle kitap, yalnızca bir teşhis sunmakla kalmıyor; aynı zamanda şu temel soruyu da gündeme getiriyor: Bu yeni düzen kaçınılmaz mı, yoksa alternatif bir gelecek hâlâ mümkün mü?

Yanis Varoufakis — Teknofeodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi?
Çeviren: Mustafa Güdük • Diplomat Yayınları
İktisat • 240 sayfa • 2026

Mahir Çayan — Mahir Çayan Kitabı (2026)

‘Mahir Çayan Kitabı’, Türkiye sosyalist hareketinin en etkili figürlerinden biri olan Mahir Çayan’ın teorik ve politik mirasını bütünlüklü biçimde bir araya getiriyor. Kitap, yalnızca Çayan’ın kendi yazılarını sunmakla kalmıyor; aynı zamanda onun düşüncesini farklı açılardan değerlendiren metinlerle birlikte çok katmanlı bir okuma imkânı oluşturuyor. Böylece okur, hem bir devrimci pratiğin içinden doğan fikirleri hem de bu fikirlerin tarihsel yankılarını birlikte kavrıyor.

Metinler, Çayan’ın politik çizgisinin temelini oluşturan kavramlar etrafında şekilleniyor. “Politikleşmiş askeri savaş stratejisi”, “suni denge” ve “yeni-sömürgecilik” gibi başlıklar, Türkiye’nin toplumsal yapısını ve bağımlılık ilişkilerini anlamaya yönelik özgün bir çerçeve sunuyor. Çayan, emperyalizmi yalnızca dışsal bir baskı olarak değil, ülke içindeki sınıfsal ve yapısal ilişkilerle iç içe geçmiş bir olgu olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, Türkiye solunun düşünsel yönelimini derinden etkileyen bir kırılma yaratıyor.

Kitapta yer alan yazılar, aynı zamanda 1960’ların sonu ile 1970’lerin başındaki devrimci hareketin teorik arka planını gözler önüne seriyor. FKF’den Dev-Genç’e ve THKP-C’ye uzanan süreç, yalnızca örgütsel bir gelişim değil, aynı zamanda bir düşünce pratiğinin dönüşümü olarak aktarılıyor. Bu bağlamda metinler, dönemin siyasal atmosferini anlamak isteyenler için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Çayan üzerine yazılmış değerlendirme yazıları ise onun mirasının sonraki kuşaklar üzerindeki etkisini tartışıyor. Bu metinler, Çayan’ın düşüncesinin nasıl yorumlandığını, hangi açılardan eleştirildiğini ve neden hâlâ güncelliğini koruduğunu gösteriyor. Böylece kitap, yalnızca tarihsel bir derleme değil, aynı zamanda yaşayan bir tartışma alanı sunuyor.

Sonuç olarak eser, Türkiye sosyalist düşüncesinin en özgün teorik katkılarından birini sistemli biçimde ortaya koyarken, Mahir Çayan’ın hem bir düşünür hem de bir eylem insanı olarak neden merkezi bir figür olduğunu açık biçimde gösteriyor.

Mahir Çayan — Mahir Çayan Kitabı: Toplu Yazılar ve Üzerine Yazılar
Hazırlayan: Emir Ali Türkmen • Dipnot Yayınları
Siyaset • 480 sayfa • 2026

Aníbal Quijano — İktidarın Kolonyalitesi (2026)

 

Bu kitap, Aníbal Quijano tarafından geliştirilen “iktidarın kolonyalitesi” kavramı etrafında, modern dünyanın kökenlerini ve işleyişini köklü biçimde yeniden yorumlayan kurucu bir metin olarak öne çıkıyor.

Quijano, modernitenin Avrupa’nın kendi iç dinamiklerinden doğmuş doğal bir süreç olduğu fikrine karşı çıkarak, onun Amerika kıtasının sömürgeleştirilmesiyle birlikte ortaya çıkan küresel bir iktidar düzeninin ürünü olduğunu söylüyor. Bu bağlamda modern dünya, yalnızca ekonomik bir sistem değil; emek, bilgi, kültür ve toplumsal hiyerarşileri birbirine bağlayan bütüncül bir tahakküm ağı olarak tanımlanıyor.

Eserin merkezinde yer alan “iktidarın kolonyalitesi” kavramı, sömürgeciliğin yalnızca tarihsel bir dönem olmadığını, günümüze kadar uzanan bir güç ilişkileri sistemi olduğunu gösteriyor. Quijano’ya göre bu sistemin en temel unsurlarından biri, ırk fikrinin küresel ölçekte bir sınıflandırma aracı hâline getirilmesidir. İnsanlar, sömürgecilik sürecinde geliştirilen bu ırksal hiyerarşiler üzerinden konumlandırılmış ve bu yapı modern kapitalizmin temelini oluşturmuştur.

‘İktidarın Kolonyalitesi’ (‘Coloniality of Power’) ayrıca bilgi üretimi alanına da odaklanıyor. Avrupa-merkezcilik, yalnızca bir bakış açısı değil, aynı zamanda neyin “bilgi” sayılacağını belirleyen hegemonik bir çerçeve olarak ele alınıyor. Bu durum, Batı dışı toplumların deneyimlerinin ya değersizleştirilmesine ya da Avrupa kategorileri içinde yeniden tanımlanmasına yol açıyor.

Quijano’nun analizi, kapitalizm ile kolonyalitenin ayrılmazlığını da vurguluyor. Modern kapitalist sistemin, küresel işbölümünü ve emek biçimlerini sömürgecilik mirası üzerinden organize ettiğini gösteriyor. Böylece ekonomik eşitsizlikler ile kültürel ve epistemik tahakküm arasında doğrudan bir bağ kuruluyor.

Çalışma, moderniteyi ilerleme ve rasyonellik anlatısı üzerinden değil, sömürgecilik, ırk ve iktidar ilişkileri üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, dekolonyal düşüncenin temel taşlarından biri olarak, günümüz küresel eşitsizliklerini anlamak için vazgeçilmez bir kuramsal çerçeve sunuyor.

Aníbal Quijano — İktidarın Kolonyalitesi: Avrupa Merkezcilik ve Latin Amerika
Çeviren: Hasan Aksakal • Beyoğlu Kitabevi
Tarih • 96 sayfa • 2026

Alenka Zupančič — Cinsellik Nedir? (2026)

Alenka Zupančič tarafından yazılan bu kitap, “cinsellik nedir?” sorusunu psikanaliz ile felsefenin kesişiminde yeniden kuran yoğun bir teorik metin olarak, cinselliği biyolojik ya da kimlik temelli açıklamaların ötesine taşıyor.

Zupančič, cinselliğin yalnızca bedensel bir dürtü ya da toplumsal bir inşa olmadığını, öznenin yapısal bir eksikliğiyle ilişkili olduğunu savunuyor. Sigmund Freud ve Jacques Lacan çizgisini takip ederek, cinselliği arzunun işleyişi ve bilinçdışının dinamikleri üzerinden ele alıyor. Bu bağlamda cinsellik, düzenli ve tamamlanabilir bir alan değil, aksine sürekli bir kopukluk ve uyumsuzluk içeriyor.

‘Cinsellik Nedir?’in (‘What IS Sex?’) merkezindeki iddialardan biri, “cinsel ilişki yoktur” (Lacan) önermesinin yanlış anlaşılmasına yöneliktir. Zupančič’e göre bu ifade, cinselliğin imkânsız olduğu anlamına gelmez; tam tersine, cinselliğin özünde bir uyumsuzluk barındırdığını ve bu uyumsuzluğun cinselliği mümkün kıldığını gösterir. Yani cinsellik, tam bir birleşme değil, eksiklik ve fark üzerinden işler.

Eserde aşk, haz ve arzu arasındaki ilişkiler de yeniden düşünülüyor. Cinsellik yalnızca haz üretimiyle açıklanamaz; çünkü haz, çoğu zaman arzunun karmaşık yapısı içinde kesintiye uğrar. Bu nedenle cinsellik hem çekim hem de gerilim içeren paradoksal bir alan olarak tanımlanıyor.

Zupančič ayrıca çağdaş kültürde cinselliğin nasıl ele alındığını da eleştiriyor. Kimlik politikaları ve biyolojik indirgemecilik, cinselliğin bu yapısal karmaşıklığını göz ardı etme eğilimindedir. Kitap, bu yaklaşımların yerine cinselliği ontolojik bir problem olarak düşünmeyi öneriyor.

Çalışma, cinselliği sabit kategorilerle açıklamaya çalışan yaklaşımlara karşı çıkarak, onu öznenin oluşumuyla doğrudan bağlantılı, eksiklik ve çelişki üzerine kurulu bir süreç olarak kavrıyor; böylece hem psikanalitik hem de felsefi tartışmalara güçlü bir katkı sunuyor.

Alenka Zupančič — Cinsellik Nedir?
Çeviren: Barış Engin Aksoy • Metis Yayınları
Psikanaliz • 244 sayfa • 2026

Rahul Jandial — Nörofitness (2026)

Rahul Jandial tarafından yazılan bu kitap, beyin performansını artırmanın bilimsel temellerini gündelik yaşamla ilişkilendirerek açıklayan bir rehber niteliğinde. ‘Nörofitness’ (‘Neurofitness’), zihinsel kapasitenin sabit olmadığını; doğru alışkanlıklar ve çevresel düzenlemelerle geliştirilebileceğini savunuyor.

Jandial, beynin plastisite özelliğini merkeze alarak öğrenme, yaratıcılık ve odaklanma süreçlerinin nasıl güçlendirilebileceğini anlatıyor. Beynin sürekli değişen bir organ olduğunu vurgulayarak, yeni deneyimlerin ve zihinsel meydan okumaların sinirsel bağlantıları güçlendirdiğini belirtiyor. Bu çerçevede öğrenmenin yalnızca bilgi edinmek değil, aynı zamanda beyni yeniden şekillendirmek anlamına geldiğini öne sürüyor.

Kitapta dikkat ve odaklanma önemli bir yer tutuyor. Modern dünyanın dikkat dağıtıcı unsurlarının beyin üzerindeki etkileri incelenirken, derin odaklanma hâlinin nasıl kurulabileceğine dair öneriler sunuluyor. Jandial, kısa süreli yoğun dikkat ile uzun vadeli üretkenlik arasındaki ilişkiyi açıklıyor.

Eserde yaratıcılık da nörobilimsel bir perspektifle ele alınıyor. Yaratıcılığın yalnızca doğuştan gelen bir yetenek olmadığı, farklı düşünme biçimlerini teşvik eden alışkanlıklarla geliştirilebileceği savunuluyor. Özellikle farklı alanlar arasında bağlantı kurmanın ve zihinsel esnekliğin yaratıcı süreçte belirleyici olduğu vurgulanıyor.

Kitap ayrıca fiziksel sağlık ile zihinsel performans arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Uyku düzeni, beslenme, egzersiz ve stres yönetimi gibi faktörlerin beyin fonksiyonlarını doğrudan etkilediği bilimsel verilerle açıklanıyor. Bu unsurların ihmal edilmesinin bilişsel kapasiteyi sınırladığı belirtiliyor.

Genel olarak eser, nörobilim bulgularını sade ve uygulanabilir önerilerle birleştirerek, bireylerin hem zihinsel performanslarını artırmalarına hem de yaratıcılıklarını geliştirmelerine yardımcı oluyor; beyni daha verimli kullanmanın, bilinçli yaşam alışkanlıklarıyla mümkün olduğunu ortaya koyuyor.

Rahul Jandial — Nörofitness: Bir Beyin Cerrahının Anıları
Çeviren: Dilara Duyuran • Nova Kitap
Bilim • 264 sayfa • 2026