Hüseyin Al, Şevket Kamil Akar — Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar (2026)

Hüseyin Al ve Şevket Kamil Akar imzalı, ‘Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar’ adlı çalışma, Osmanlı mali ve iktisat tarihinin merkezinde yer alan sarrafları, klişelere indirgenmiş bir figür olmaktan çıkarıp kurumsal, tarihsel ve toplumsal bir yapı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, sarraflığı yalnızca para bozan esnaf pratiği olarak değil; lonca örgütlenmesi, gedik sistemi, nizamnameler, hukuki statüler ve ekonomik işlevler üzerinden şekillenen çok katmanlı bir finansal alan olarak ele alıyor.

Eserin omurgasını, “sarraf” kavramının tarihsel anlam dünyasının yeniden kurulması oluşturuyor. Galata bankerleriyle sarrafların birbirine karıştırılmasından doğan anakronik anlatılar çözülürken, mesleğin semantik dönüşümü, kurumsal sınırları ve tarihsel sürekliliği titizlikle izleniyor. Böylece sarraflar, ideolojik önyargılarla üretilmiş stereotiplerden arındırılarak, Osmanlı finans sisteminin özgün aktörleri olarak konumlandırılıyor.

Kitap, lonca yapıları, gedik düzeni, kumpanya sarrafları, köşe sarrafları, gümüşçüler, nizamnameler ve düzenleyici mekanizmalar üzerinden İstanbul’daki sarraflık alanının nasıl örgütlendiğini ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Para değişimi, iltizam finansmanı, mesleki imtiyazlar, yetki çatışmaları ve düzenleme pratikleri, sarraflığın yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir alan olduğunu gösteriyor.

Önsözde vurgulanan temel yönelim, literatürde yanlış temeller üzerine inşa edilmiş anlatıları dönüştürmek ve sarraflık çalışmalarını sağlam bir tarihsel zemine oturtmak. Al ve Akar, uzun soluklu arşiv çalışmalarıyla, sarrafların 17. yüzyıldan Tanzimat sonrasına uzanan dönüşümünü izleyerek, mesleğin tarihsel sürekliliğini ve kırılma noktalarını birlikte düşünmeyi mümkün kılıyor. Böylece kitap, Osmanlı İstanbulu’nda sarrafları yalnızca bir meslek grubu olarak değil, imparatorluğun mali yapısını taşıyan kurumsal bir omurga olarak yeniden tanımlıyor.

Bu yönüyle ‘Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar’, Osmanlı finans tarihine dair bilgiyi derinleştiren, kavramsal karmaşayı gideren ve sarraflık literatürünü yeniden kuran bir başvuru eseri.

Hüseyin Al, Şevket Kamil Akar — Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar: Tarihsel Gelişim, Örgütlenme, Ekonomik İşlevler
• Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 440 sayfa • 2026

David Bellos — Georges Perec (2026)

David Bellos’un Goncourt Ödülü kazanmış bu biyografisi, Perec’in yaşamını yalnızca kronolojik bir hayat hikâyesi olarak değil, dil, hafıza, travma ve yazı arasındaki derin bağlar üzerinden okuyor. Kitap, Perec’in çocukluk kayıplarını, Holokost deneyiminin yarattığı sessiz boşluğu ve bu boşluğun edebî yaratıcılığa nasıl dönüştüğünü görünür kılıyor. Yazı, Perec için yalnızca estetik bir üretim alanı değil, kimlik inşası ve varoluşsal iyileşme pratiği olarak şekilleniyor.

Bellos, Perec’in Oulipo içindeki yerini, biçimsel kısıtlamalarla kurduğu özgürlük anlayışını ve dil oyunlarının arkasındaki etik ve duygusal derinliği ortaya koyuyor. Oyun, deney ve matematiksel yapı, soğuk teknik araçlar olarak değil, kayıp, bellek ve anlam arayışıyla iç içe geçen insani stratejiler olarak okunuyor. Perec’in metinleri, sıradan hayatı, gündelik ayrıntıları ve görünmeyeni merkeze alarak büyük anlatılar kuruyor.

‘Georges Perec: Sözcükler Arasında Bir Hayat’ (‘Georges Perec: A Life in Words’), Perec’i yalnızca deneysel bir yazar değil, modern insanın kırılganlığını, aidiyet sorununu ve bellek kaybını edebiyatın merkezine taşıyan özgün bir düşünür olarak konumluyor. Bellos’un biyografisi, yaşam ile metin arasındaki sınırları görünür kılıyor ve edebiyatın travmayla baş etme biçimi olduğunu gösteriyor. Perec’in gündelik hayatı en küçük ayrıntılarıyla kaydetme arzusu, dünyayı düzenleme ihtiyacıyla varoluşsal kaygının birleştiği bir alan yaratıyor.

Mekân, nesne, liste ve envanter tutma pratiği, yalnızca edebî bir teknik değil, kaybın yarattığı boşlukla baş etme biçimi olarak okunuyor. Böylece biyografi, edebiyat ile yaşam arasındaki karşılıklı dönüşümü görünür kılıyor. Bu yaklaşım, modern yazının etik yönünü tartışmaya açıyor.

David Bellos — Georges Perec: Sözcükler Arasında Bir Hayat
Çeviren: Can Sezer • Everest Yayınları
Biyografi • 816 sayfa • 2026

Murray Stein, Elena Caramazza — Jungcu Psikolojide Zamansallık, Suçluluk ve Kötülük Problemi (2026)

Murray Stein ve Elena Caramazza’nın birlikte kaleme aldığı bu eser, Jungcu psikolojiyi yalnızca klinik bir yaklaşım olarak değil, insanın varoluşsal sorunlarını anlamaya yönelik bütünlüklü bir düşünce alanı olarak ele alıyor. ‘Jungcu Psikolojide Zamansallık, Suçluluk ve Kötülük Problemi’ (‘Temporality, Shame, and the Problem of Evil in Jungian Psychology: An Exchange of Ideas’), iki düşünür arasında gelişen entelektüel bir diyalog biçiminde kurgulanıyor ve zamansallık, utanç ve kötülük problemini analitik psikoloji ekseninde derinlemesine tartışıyor. Metin, Jungcu kuramın simgesel, arketipsel ve varoluşsal boyutlarını çağdaş dünyanın anlam kriziyle ilişkilendirerek yeniden yorumluyor.

Eserin merkezinde zamansallık (temporality) kavramı yer alıyor. İnsan deneyimi, doğrusal bir zaman akışı olarak değil, çok katmanlı ve farklı zaman kiplerinin iç içe geçtiği bir yapı olarak ele alınıyor. Stein’in geliştirdiği “dört zamansallık tarzı” yaklaşımı, insanın geçmiş, şimdi, gelecek ve eşzamanlılık düzlemlerinde nasıl varlık kurduğunu analiz ediyor. Bu çerçevede utanç, yalnızca bireysel bir duygu olarak değil, zamanla kurulan ilişkinin bozulmasıyla ortaya çıkan derin bir varoluşsal deneyim olarak yorumlanıyor. Utanç, benliğin sürekliliğini zedeleyen, kimlik algısını kıran ve öznenin kendisiyle ilişkisini yaralayan bir ruhsal yapı olarak ele alınıyor.

Kitapta eşzamanlılık (senkronisite), zamansal kopuş ile bütünlük arasında kurulan bir köprü olarak düşünülüyor. Nedensellik merkezli modern zaman anlayışının ötesine geçilerek, anlamın sadece neden-sonuç ilişkisiyle değil, simgesel ve arketipsel bağlarla kurulduğu gösteriliyor. Böylece insan deneyimi, mekanik zaman algısından çıkarılıp anlam, sembol ve bilinçdışı süreçlerle birlikte ele alınıyor.

Eserin ikinci ana ekseni kötülük problemi. Stein ve Caramazza, Jung ve Erich Neumann üzerinden kötülüğü ahlaki bir sapma olarak değil, insan psişesinin karanlık, bastırılmış ve gölge boyutlarının kaçınılmaz bir parçası olarak yorumluyor. Kötülük, bireysel patolojinin ötesinde, kolektif bilinçdışı, tarihsel travmalar ve kuşaklararası aktarım süreçleriyle bağlantılı bir yapı olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım, kötülüğü dışsallaştıran modern düşünceyi eleştiriyor ve insanın karanlık yönleriyle yüzleşmesini etik bir zorunluluk olarak konumlandırıyor.

Kitap, Jungcu psikolojinin sıkça eleştirildiği “metafizik” boyutunu savunmacı bir şekilde değil, varoluşsal derinlik üzerinden yeniden kuruyor. Çevirmenin önsözünde vurgulandığı gibi, Jung’un özgünlüğü verdiği cevaplardan çok, sorduğu soruların yakıcılığında görülüyor. Zamansallık, kötülük, mit, sembol, utanç ve anlam kaybı gibi temalar, modern insanın ruhsal krizleriyle doğrudan ilişkilendiriliyor. Jungcu yaklaşım, modern dünyada anlamın çözülmesine karşı bir içsel bütünlük arayışı olarak okunuyor.

Kitap aynı zamanda modern uygarlığın anlam kaybı, yabancılaşma ve ruhsal çözülme sorunlarına Jungcu perspektiften yanıtlar üretmeye çalışıyor. Müzik, metafizik, mitoloji ve bilinçdışı imgeler aracılığıyla insanın kendisiyle ve tarihiyle yeniden bağ kurma imkânları tartışılıyor. Stein ve Caramazza’nın diyaloğu, Jungcu psikolojiyi kapalı bir doktrin olarak değil, yaşayan, tartışan ve dönüşen bir düşünce alanı olarak sunuyor.

Bu yönüyle eser, Jungcu psikolojide zamansallık, utanç ve kötülük kavramlarını yalnızca teorik düzeyde değil, insanın varoluşsal deneyimi içinde konumlandıran bütünlüklü bir çalışma sunuyor. Kitap, Jungcu düşüncenin modern dünyada neden hâlâ anlamlı olduğunu, insanın anlam, etik ve ruhsal bütünlük arayışına nasıl katkı sunduğunu gösteren derinlikli bir düşünsel çerçeve kuruyor.

Murray Stein, Elena Caramazza — Jungcu Psikolojide Zamansallık, Suçluluk ve Kötülük Problemi
Çeviren: Erdem Tilci • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 152 sayfa • 2026

Kolektif— TKP’nin Kuruluş Süreci (2026)

Erol Ülker’in derlediği TKP’nin Kuruluş Süreci: Birleşik Parti Meselesi ve Akaretler Kongresi, Türkiye Komünist Partisi’nin ortaya çıkışını tekil bir örgütlenme hikâyesi olarak değil, çok parçalı bir siyasal ve düşünsel birleşme süreci olarak ele alan kolektif bir tarih çalışması sunuyor. Kitap, 15 Şubat 1925’te toplanan Akaretler Kongresi’ni, TKP’nin kurumsal doğuş anlarından biri olarak merkeze alırken, bu kongreyi mümkün kılan ideolojik, örgütsel ve uluslararası bağlamları da birlikte düşünmeye davet ediyor.

Derlemenin temel meselesi, “birleşik parti” fikrinin nasıl ortaya çıktığı ve hangi koşullar altında somut bir siyasal projeye dönüştüğü. Farklı devrimci ve komünist çevrelerden gelen genç kadroların, Komintern’in yönelimleri doğrultusunda Türkiye’deki dağınık komünist yapıları tek bir örgütsel çatı altında toplama iradesi, kitabın ana eksenini oluşturuyor. Bu süreç, yalnızca bir örgütsel birleşme olarak değil, aynı zamanda ortak bir siyasal dil, strateji ve gelecek tahayyülü üretme çabası olarak ele alınıyor.

Kitapta yer alan çalışmalar, TKP’nin kuruluşunu dar bir parti tarihi anlatısına indirgemez. İstanbul Komünist Grubu’ndan TKP’ye geçiş, işgal dönemi İstanbul’undaki sınıf hareketleri, Akaretler Kongresi’nde işçi-aydın gerilimi, Komintern çizgisiyle kurulan ilişkiler, erken dönem program tartışmaları, Dr. Şefik Hüsnü figürü üzerinden şekillenen aydınlık ve siyasal yönelimler gibi başlıklar, kuruluş sürecinin çok katmanlı yapısını ortaya koyuyor. Böylece TKP’nin doğuşu, yalnızca siyasal bir kararın sonucu değil, ideolojik çatışmaların, birlik arayışlarının, ayrışmaların ve yeniden birleşmelerin iç içe geçtiği tarihsel bir süreç olarak görünür hale geliyor.

Derleme, Türkiye komünist hareketinin kuruluşunu sadece bölünmeler ve kopuşlar üzerinden değil, çoğulculuk, ortak mücadele kültürü ve birlikte siyaset üretme geleneği üzerinden de okuyor. Akaretler Kongresi bu bağlamda, yalnızca bir kongre değil, farklı siyasal geleneklerin ortak bir yapı kurma iradesini somutlaştırdığı tarihsel bir eşik olarak ele alınıyor. TKP’nin ortaya çıkışı, bu perspektifte, Cumhuriyet tarihinin en köklü siyasal aktörlerinden birinin kurumsal doğuşu kadar, Türkiye’de emek mücadelesinin ve sol siyasal geleneğin şekillenme anlarından biri olarak anlam kazanıyor.

Bu yönüyle kitap, yalnızca TKP tarihine değil, Türkiye’de sol hareketlerin oluşumuna, örgütlenme biçimlerine ve siyasal kültürüne dair daha geniş bir tarihsel okuma sunuyor. Erol Ülker’in derlediği bu çalışma, TKP’nin kuruluşunu tek merkezli bir anlatı yerine çok sesli, çok aktörlü ve çatışmalı bir süreç olarak ele alarak, erken Cumhuriyet dönemi siyasal tarihine derinlikli ve eleştirel bir perspektif kazandırıyor.

Kolektif— TKP’nin Kuruluş Süreci: Birleşik Parti Meselesi ve Akaretler Kongresi
Derleyen: Erol Ülker • Tarih Vakfı Yurt Yayınları
Tarih • 138 sayfa • 2026

Günther Anders — İnsanın Eskimişliği (2026)

‘İnsanın Eskimişliği’ (‘Die Antiquiertheit des Menschen’) modern teknolojik uygarlığın insanı nasıl aşındırdığını, dönüştürdüğünü ve varoluşsal olarak geride bıraktığını analiz eden radikal bir uygarlık eleştirisi sunuyor. Anders, bu çalışmalarda insanın artık kendi ürettiği dünyaya yabancılaştığını ve teknolojik sistemlerin hızına, ölçeğine ve mantığına ayak uyduramaz hale geldiğini söylüyor. İnsan, yarattığı araçların gölgesinde kalıyor ve kendi ürünleri karşısında küçülüyor. Üretim gücü artıyor, fakat anlam üretme kapasitesi zayıflıyor.

Birinci ciltte teknoloji ile insanın etik ve duygusal dünyası arasındaki kopuş merkeze alınıyor. Anders, modern insanın yapabildiği şeyleri ahlaken kavrayamadığını, sorumluluk bilincinin üretim süreçlerinde parçalandığını gösteriyor. İnsan üretmeye devam ediyor ama sonuçları içselleştiremiyor, böylece fail oluyor fakat özne olamıyor. Ruh, vicdan ve hayal gücü teknik rasyonalite karşısında geri çekiliyor.

İkinci ciltte analiz daha karanlık bir düzleme geçiyor. Nükleer silahlar, kitlesel imha teknolojileri ve ekolojik yıkım üzerinden yaşamın doğrudan yok edilme kapasitesi tartışılıyor. Anders, insanlığın dünyayı yok etme gücüne sahip olduğunu ama bu yıkımı zihinsel ve etik olarak kavrayamadığını söylüyor. Felaket bilgisi sıradanlaşıyor, yıkım ihtimali normalleşiyor, sorumluluk duygusu silikleşiyor.

Eser, modernliği ilerleme hikâyesi olarak değil, etik bir kriz olarak okuyor. Anders, teknolojinin insanı özgürleştirmediğini, onu psikolojik, ahlaki ve varoluşsal olarak zayıflattığını ortaya koyuyor. Bu yönüyle çalışma, modern uygarlık eleştirisinin en radikal metinlerinden biri olarak insanın eskimişliğini felsefi ve toplumsal bir problem olarak temellendiriyor.

Heidegger, Husserl ve Cassirer’in öğrencisi, Hannah Arendt’in eşi, Walter Benjamin’in kuzeni olan Günther Anders, modern dünyaya dair keskin eleştirileriyle bugün yeniden keşfedilen bir filozof. Hans Jonas, Bertolt Brecht, Ernst Bloch ve Herbert Marcuse gibi isimlerle de yolları kesişti.

Günther Anders — İnsanın Eskimişliği
Çeviren: Herdem Belen, Hüseyin Ertürk • Alfa Yayınları
Felsefe • 440 sayfa • 2026

David Harvey — Marx’ın Grundrisse’si İçin Kılavuz (2026)

David Harvey’nin bu kitabı, Marx’ın en zor ve en karmaşık metinlerinden biri olan ‘Grundrisse’yi okur için anlaşılır kılan kapsamlı bir düşünsel rehber. Harvey, bu eseri yalnızca açıklayan bir yorum kitabı olarak değil, Marx’ın düşünme biçimine açılan bir kapı olarak kurguluyor. Amaç, Marx’ın siyasal iktisat eleştirisini sadeleştirmek değil, onun kavramsal derinliğini kaybetmeden erişilebilir hale getiriyor. Grundrisse, kapalı bir teorik metin olmaktan çıkıyor, günümüz dünyasının ekonomik, toplumsal, siyasal ve ekolojik krizlerini anlamaya imkân veren bir düşünme alanına dönüşüyor.

‘Marx’ın Grundrisse’si İçin Kılavuz’ (A Companion to Marx’s Grundrisse’), Marx’ın sermaye, emek, değer, doğa ve toplum ilişkisini nasıl birlikte düşündüğünü görünür kılıyor. Harvey, Marx’ın temel derdinin yalnızca sömürü ilişkilerini çözümlemek olmadığını, aynı zamanda sermayenin insan ihtiyaçlarını karşılamada ve doğayı tahrip etmeyi durdurmada neden yapısal olarak başarısız kaldığını anlamak olduğunu vurguluyor. ‘Grundrisse’, kapitalizmi teknik bir ekonomik sistem olarak değil, bütünlüklü bir toplumsal düzen olarak ele alıyor ve bu düzenin uzun vadede kendi krizlerini nasıl ürettiğini gösteriyor.

Harvey’nin yaklaşımı, tek bir “doğru Marx yorumu” dayatmıyor. Okuru metinle doğrudan ilişkiye sokuyor, düşünsel bağlantılar kurmaya teşvik ediyor ve ‘Grundrisse’yi bir keşif alanı olarak okumayı öneriyor. Kitap, Marx’ın notlar halinde yazdığı bu metni bir sistematik doktrin olarak değil, düşüncenin hareket halindeki biçimi olarak ele alıyor.

Bu çalışma, Marx okumalarını akademik sınırların dışına taşıyan, öğrenciler ve araştırmacılar için temel bir kaynak. Harvey, ‘Grundrisse’yi bugünün dünyasını anlamaya yarayan kurucu bir düşünsel araç olarak konumlandırıyor ve Marx’ın düşüncesinin neden hâlâ güncel olduğunu gösteriyor.

David Harvey — Marx’ın Grundrisse’si İçin Kılavuz
Çeviren: Onur Orhangazi • Metis Yayınları
Siyaset • 440 sayfa • 2026

Burak Aslanmirza — İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Kızıl Konak Evrakı (2026)

‘İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Kızıl Konak Evrakı: Toplantı Zabıtları, Genelgeler ve Siyasi Program (1916–1917)’, İttihat ve Terakki tarihinin en karanlıkta kalmış alanlarından birine doğrudan ışık tutan özgün bir kaynak olarak öne çıkıyor. Cemiyetin resmen dağıtılmasından sonra arşivlerinin büyük ölçüde yok edildiği, merkez binası Kızıl Konak’ın bile fiziksel olarak ortadan kalktığı bir tarihsel bağlamda, bu eser neredeyse “imkânsız” sayılabilecek bir belge dünyasını gün yüzüne çıkarıyor. Hacı Adil Arda’nın ailesi tarafından Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri’ne bağışlanan evrak üzerinden hazırlanan bu çalışma, İttihat ve Terakki’nin iç dünyasını, karar mekanizmalarını ve gelecek tasavvurunu doğrudan kendi metinleri aracılığıyla görünür kılıyor.

Burak Aslanmirza, İttihat ve Terakki’yi yalnızca ideolojik bir hareket olarak değil, uzun vadeli bir devlet projesi üreten siyasal bir organizasyon olarak ele alıyor. Kızıl Konak’ta tutulan toplantı zabıtları, yayımlanan genelgeler ve 1916 Umumi Kongresi’nde kabul edilen siyasi program, cemiyetin yalnızca savaş koşullarına değil, “gelecek yüzyıllara” dönük bir düzen tasavvuru kurduğunu gösteriyor. Osmanlı’yı modern, merkeziyetçi ve disiplinli bir imparatorluk yapısına dönüştürme hedefi; Türkçülük, İslamcılık, eğitim politikaları, iskân, nüfus mühendisliği ve kültürel dönüşüm gibi alanlarda somut stratejilerle şekilleniyor. Devlet, burada soyut bir ideal değil, bilinçli biçimde yeniden inşa edilmesi gereken bir organizma olarak kurgulanıyor.

Eser aynı zamanda İttihat ve Terakki algısındaki kutuplaşmayı da dolaylı biçimde sorguluyor. Cemiyetin ne yalnızca “yıkıcı” bir darbe hareketi ne de romantize edilen bir “kurucu mit” olduğu fikrini, belgeler üzerinden ortaya koyuyor. Gizli örgüt yapısı, sınırlı kaynaklar ve ideolojik okuma biçimleri nedeniyle bugüne kadar zor yazılan İttihatçı tarih, bu evrak sayesinde somut bir zemine oturuyor. Kızıl Konak belgeleri, imparatorluğu ihya etme düşüncesinden vazgeçilip ulus-devlet inşasına yönelen zihinsel kırılmayı da açık biçimde görünür kılıyor.

Bu yönüyle kitap, yalnızca bir belge yayını değil, aynı zamanda bir zihniyet tarihidir. İttihat ve Terakki’nin iktidar aklını, devlet tahayyülünü ve toplumu yeniden biçimlendirme projelerini içeriden okuma imkânı sunar. İmparatorluktan ulus-devlete geçiş sürecinin nasıl planlandığını, hangi kavramlarla meşrulaştırıldığını ve hangi araçlarla hayata geçirilmeye çalışıldığını anlamak isteyenler için, bu çalışma yalnızca tamamlayıcı değil, kurucu bir referans niteliği taşır. Kızıl Konak evrakı, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan siyasal sürekliliğin en çıplak ve doğrudan izlerini barındıran nadir kaynaklardan biri olarak tarih yazımında özel bir yer edinir.

Burak Aslanmirza — İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Kızıl Konak Evrakı: Toplantı Zabıtları, Genelgeler ve Siyasi Program (1916-1917)
• Alfa Yayınları ve Tarih Vakfı Yurt Yayınları
Tarih • 224 sayfa • 2026

Alain Sauteraud — Yas Psikolojisi (2026)

Alain Sauteraud’un bu kitabı, yas deneyimini yalnızca bir kayıp tepkisi olarak değil, insanın varoluşunu yeniden kurma süreci olarak ele alıyor. Yazar, ölümü izleyen dönemi psikolojik bir boşluk, yön kaybı ve kimlik kırılması üzerinden okuyor. Yas, burada sadece acı değil, anlamın çözülmesi ve yeniden örgütlenmesi süreci olarak görülüyor. Kayıp, bireyin zaman algısını, ilişkilerini ve benlik anlatısını dönüştürüyor, kişi dünyayla bağını yeniden kurmaya çalışıyor.

Eserde yas, evrensel ve katı aşamalarla açıklanmıyor; her yas deneyiminin özgünlüğü vurgulanıyor. Sauteraud, suçluluk, öfke, inkâr, özlem ve çaresizlik gibi duyguları patolojik tepkiler olarak değil, insan olmanın doğal parçaları olarak yorumluyor. Yas süreci doğrusal bir iyileşme çizgisi gibi ilerlemiyor, inişli çıkışlı, kırılgan ve süreksiz bir iç yolculuk olarak şekilleniyor. Bu yaklaşım, bireyin acıyı bastırmak yerine anlamlandırmasına alan açıyor.

‘Yas Psikolojisi’ (‘Vivre après ta mort’), yas psikolojisini klinik tanımların ötesine taşıyor ve onu varoluşsal bir deneyim olarak konumlandırıyor. Sauteraud, yasın insanı hem kırılganlaştırdığını hem de daha duyarlı ve dikkatli bir varoluşa açtığını gösteriyor. Yas, bu çerçevede yalnızca geçmişteki bir kayba değil, geleceğe dair kurulan anlamlara da dokunuyor. Birey, kayıpla birlikte dünyaya bakışını, değerlerini ve yaşam yönünü yeniden düşünmeye başlıyor. Bu yönüyle eser, modern psikoloji literatüründe yasın insani, etik ve varoluşsal boyutlarını birlikte düşünen önemli bir kaynak ve alanında temel bir düşünsel referans niteliği taşıyor. Kitap, yasın insan hayatındaki dönüştürücü gücünü kavramak isteyenler için güçlü bir düşünsel zemin sunuyor. Bu yaklaşım, yasın insanı daha derin, daha bilinçli ve daha sorumlu bir yaşama taşıdığını gösterir.

Alain Sauteraud — Yas Psikolojisi: Sevilen Bir Yakının Ölümüyle Baş Etmek
Çeviren: Z. Hazal Louze • İletişim Yayınları
Psikoloji • 240 sayfa • 2026

Paul Goalby Cressey — Taksi-Dans Salonu (2026)

Paul Goalby Cressey’nin bu eseri, modern kent yaşamında eğlence, cinsellik, sınıf ve yabancılaşma ilişkilerini sosyolojik bir bakışla inceleyen öncü bir çalışmadır. Cressey, 1920’ler Amerika’sında yaygın olan “taxi-dance hall”ları (erkeklerin dans başına para ödediği salonlar) yalnızca bir eğlence mekânı olarak değil, kentsel yaşamın yarattığı toplumsal ihtiyaçların ve gerilimlerin yoğunlaştığı sosyal alanlar olarak ele alıyor. Bu mekânlar, göç, yalnızlık, yoksulluk ve duygusal yoksunluk gibi kent deneyimlerinin somutlaştığı birer karşılaşma noktası olarak okunuyor.

Kitapta dans salonları, ticarileşmiş boş zaman pratiklerinin bir ürünü olarak analiz ediliyor. Kadın bedeni, duygusal yakınlık ve eğlence, piyasa ilişkileri içinde metalaşıyor; ilişkiler samimiyet değil, değişim ve ücret üzerinden kuruluyor. Cressey, bu yapının hem erkek müşteriler hem de kadın dansçılar için yarattığı psikolojik ve toplumsal etkileri inceliyor. Yalnızlık, geçici bağlar, kırılganlık ve aidiyetsizlik, kent yaşamının tipik duyguları olarak bu mekânlarda görünür hale geliyor.

‘Taksi-Dans Salonu’ (‘The Taxi-Dance Hall’), Chicago Okulu sosyolojisinin klasiklerinden biri olarak kent sosyolojisi, kültürel çalışmalar ve modernlik eleştirisi açısından büyük önem taşıyor. Cressey, eğlence mekânlarını yüzeysel alanlar olarak değil, modern toplumun sınıf ilişkilerini, cinsiyet rejimlerini ve duygusal yapısını anlamak için anahtar sosyal alanlar olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle kitap, modern şehir hayatının görünmeyen sosyolojisini çözümleyen kurucu metinlerden biri olarak kabul ediliyor.

Paul Goalby Cressey — Taksi-Dans Salonu: Ticarileşmiş Eğlence ve Şehir Hayatı Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme
Çeviren: Cemre Su Kavalalı • Heretik Yayıncılık
Sosyoloji • 391 sayfa • 2026

Nurdan Bürüngüz — Türkiye’de Sosyal Hizmetlerin Tarihi (2026)

Nurdan Bürüngüz’ün ‘Türkiye’de Sosyal Hizmetlerin Tarihi (1950–1980)’ adlı kitabı, sosyal hizmetleri yalnızca kurumsal bir alan olarak değil, Türkiye’nin toplumsal, siyasal ve ekonomik dönüşümüyle iç içe geçmiş bir tarihsel süreç olarak ele alıyor. Çalışma, sosyal hizmetlerin nasıl tanımlandığını, hangi alanları kapsadığını ve bu çerçevenin Türkiye’de nasıl şekillendiğini ekonomi politik bir bakışla analiz ediyor. Böylece sosyal hizmetler, soyut bir yardım pratiği olarak değil, belirli üretim ilişkileri, sınıfsal yapılar ve siyasal tercihler içinde oluşan bir alan olarak okunuyor.

Kitabın merkezinde emek kavramı yer alıyor. Bürüngüz, sosyal hizmetleri çalışma yaşamından kopuk bir alan olarak değil, emeğin örgütlenişi ve değersizleştirilmesi süreçleriyle bağlantılı bir yapı olarak yorumluyor. Çalışma yaşamının dışında kalan kesimler de bu emek merkezli perspektiften değerlendiriliyor ve sosyal hizmetlerle emek arasındaki ilişkinin tarihsel olarak nasıl kurulduğu görünür kılınıyor. Bu yaklaşım, sosyal hizmetlerin “yardım” eksenli dar bir tanımın ötesine geçmesini sağlıyor.

Eser aynı zamanda sosyal hizmetleri siyaset ve sosyal politika alanından bağımsız düşünmenin mümkün olmadığını vurguluyor. Türkiye’de sosyal hizmetlerin gelişimi, devlet politikaları, iktisadi yönelimler ve toplumsal güç ilişkileriyle birlikte ele alınıyor. Böylece kitap, sosyal hizmetleri durağan bir kurumlar bütünü olarak değil, sürekli değişen toplumsal, ekonomik ve siyasal bağlam içinde şekillenen dinamik bir alan olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle çalışma, Türkiye’de sosyal hizmet tarihine yalnızca kronolojik değil, yapısal ve eleştirel bir perspektif kazandırıyor.

Nurdan Bürüngüz — Türkiye’de Sosyal Hizmetlerin Tarihi (1950-1980)

  • Nika Yayınevi

İnceleme • 218 sayfa • 2026