Kaan Akman — Devleti Nasıl Düşündüler (2026)

Kaan Akman’ın ‘Devleti Nasıl Düşündüler: Tipolojik Sınıflandırma ve Analiz’ adlı çalışması, Türkiye’de siyasal düşünceye dair yerleşik okuma alışkanlıklarını bilinçli biçimde sarsan bir iddiayla yola çıkıyor. Kitap, uzun süre “siyasal akımlar” başlığı altında tasnif edilip ideolojik etiketlere hapsedilen düşünürlerin aslında özgün ve tutarlı devlet kuramları geliştirdiklerini gösteriyor. Bu yönüyle çalışma, Türk siyasal düşüncesini Batı ya da İslam merkezli hazır şemalarla açıklamaya çalışan yaklaşımlara mesafeli duruyor.

Kitabın dayandığı tez, Türk devlet düşüncesinin kendi iç mantığı, kavramsal süreklilikleri ve kırılmaları olan bağımsız bir düşünce alanı olarak ele alınması gerektiğini savunuyor. Akman, İbrahim Kafesoğlu’ndan Hikmet Kıvılcımlı’ya, Ziya Gökalp’ten Fuat Köprülü’ye, Hilmi Ziya Ülken’den Behice Boran’a uzanan geniş bir düşünür yelpazesini, “kimden yana” ya da “kime karşı” oldukları üzerinden değil, devleti nasıl kavradıkları üzerinden okuyor. Böylece göçebe–bozkır ayrımı, tarih tezi, iktidar ve egemenlik ayrımı gibi kavramların, bu düşünürlerin metinlerinde nasıl kuramsal bir bütün oluşturduğunu görünür kılıyor.

Çalışmanın merkezinde tipolojik bir sınıflandırma yer alıyor. Türk devlet olgusuna atfedilen asyatiklik/feodallik, despotiklik ve kerimlik gibi kök varsayımlar, yalnızca tanımlayıcı etiketler olarak değil, düşünce geleneklerini şekillendiren derin kabuller olarak ele alınıyor. Bu sayede birbirine kapalı görünen ideolojik çemberler açılıyor; farklı düşünürler arasında beklenmedik akrabalıklar ve gerilimler ortaya çıkıyor.

Kitap, yalnızca bir sınıflandırma denemesi değil; aynı zamanda yerli siyasal düşüncenin kuramsal zenginliğini iade etmeyi amaçlayan güçlü bir düşünce haritası sunuyor.

Kaan Akman — Devleti Nasıl Düşündüler: Tipolojik Sınıflandırma ve Analiz
• Daimon Yayınları
Siyaset • 536 sayfa • 2026

Ross King — Brunelleschi’nin Kubbesi (2026)

Ross King’in bu çalışması, Floransa Katedrali’nin kubbesinin nasıl olup da 15. yüzyılın teknik sınırlarını aşarak inşa edildiğini anlatıyor. Kitap, Filippo Brunelleschi’nin yalnızca yetenekli bir mimar değil, aynı zamanda sabırsız, inatçı ve çağının bilgi rejimine meydan okuyan bir figür olduğunu gösteriyor. Gotik geleneğin devasa açıklıkları kapatmakta yetersiz kaldığı bir dönemde, Brunelleschi alışılmış ustalık bilgisini reddediyor ve antik Roma’yı yeniden düşünerek bambaşka bir çözüm arıyor.

‘Brunelleschi’nin Kubbesi: Görkemli Bir Uygarlık Abidesinin Siyasal, Sosyal, Mimari Öyküsü’ (‘Brunelleschi’s Dome: How a Renaissance Genius Reinvented Architecture’), kubbenin yalnızca estetik bir başarı olmadığını, aynı zamanda siyasal, dinsel ve ekonomik bir meseleye dönüştüğünü vurguluyor. Floransa Cumhuriyeti, gücünü ve özgüvenini bu yapıyla görünür kılmak istiyor; loncalar, maliyetler ve prestij arasında sıkışıyor. Brunelleschi ise çizimlerini paylaşmadan, sırlarını saklayarak ve rakiplerini sürekli dışarıda bırakarak ilerliyor. Çift kabuklu kubbe sistemi, balıksırtı tuğla örgüsü ve benzersiz iskele çözümleri, teorik bilgiden çok deneysel zekânın ürünü olarak şekilleniyor.

King, bu süreci bir mühendislik masalı gibi değil, çatışmalarla dolu bir insan hikâyesi olarak kuruyor. Brunelleschi’nin otoriteyle, meslektaşlarıyla ve hatta kendi bedeniyle verdiği mücadele, Rönesans’ın “deha” fikrini somutlaştırıyor. Kitap, modern mimarlığın doğuşunu tek bir yapının içine yerleştirerek, yaratıcılığın cesaret, risk ve takıntıyla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.

Ross King — Brunelleschi’nin Kubbesi: Görkemli Bir Uygarlık Abidesinin Siyasal, Sosyal, Mimari Öyküsü

Çeviren: Belkıs Dişbudak Çorakçı • E Yayınları

Mimari • 184 sayfa • 2026

 

Patricia Blessing — 15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti (2026)

Patricia Blessing’in bu incelemesi, 15. yüzyıl Osmanlı mimarisini yalnızca estetik ya da teknik bir üretim alanı olarak değil, siyasal iktidarın maddi ve mekânsal olarak kurulduğu bir alan olarak ele alıyor. Blessing, erken Osmanlı döneminde mimarinin, imparatorluk kimliğinin inşasında ve farklı toplumsal grupların bu kimliğe eklemlenmesinde merkezi bir rol oynadığını savunuyor.

‘15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti’ (‘Architecture and Material Politics in the Fifteenth-century Ottoman Empire’), özellikle Bursa, Edirne ve İstanbul gibi merkezlerde inşa edilen camiler, külliyeler, medreseler ve kamusal yapılar üzerinden, mimari formların nasıl siyasal anlamlar taşıdığını inceliyor. Osmanlıların Bizans, Selçuklu, İlhanlı ve Memlük miraslarından seçici biçimde yararlandığını; bu mirasların taklit edilmediğini, aksine yeni bir iktidar dili kurmak üzere dönüştürüldüğünü gösteriyor. Böylece mimari, fetih ve süreklilik arasındaki gerilimi yöneten bir araç haline geldi.

Blessing’in temel katkılarından biri, “maddi siyaset” kavramı. Yapıların planı, süslemeleri, malzemeleri ve konumları; yalnızca estetik tercihler değil, iktidarın görünür kılınma biçimleri olarak okunuyor. Vakıf sistemi, patronaj ilişkileri ve sultanlarla elitler arasındaki güç dengeleri, mimari üretimin arkasındaki toplumsal ve politik ağlar üzerinden analiz ediliyor. Bu bağlamda mimari, merkezi otoritenin yanı sıra yerel aktörlerin de söz sahibi olduğu bir müzakere alanı olarak ortaya çıkıyor.

Kitap, Osmanlı mimarisini “klasik dönem öncesi bir hazırlık evresi” olarak gören yaklaşımlara karşı çıkarak, 15. yüzyılı özgün, deneysel ve çok katmanlı bir dönem olarak konumlandırıyor.

Kitap, erken Osmanlı İmparatorluğu’nda iktidarın nasıl somutlaştığını, mekân ve malzeme üzerinden nasıl kurulduğunu gösteren, mimarlık tarihi ile siyaset tarihini güçlü biçimde buluşturan bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Patricia Blessing — 15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti
Çeviren: Zeynep Rona • Koç Üniversitesi Yayınları
Mimari • 256 sayfa • 2026

Touraj Daryaee — Sâsâniler (2026)

Touraj Daryaee’nin bu çalışması, Sasani İmparatorluğu’nu yalnızca Roma–Bizans’la yürütülen askerî mücadeleler üzerinden değil, siyasal kurumları, dini yapıları, ekonomik örgütlenmesi ve ideolojik dünyasıyla birlikte ele alan bütünlüklü bir tarih anlatısı sunuyor. Daryaee, Sasani Devleti’ni geç antik çağın “doğulu” bir arka plan gücü olarak değil, kendi başına özgün bir imparatorluk modeli olarak konumlandırıyor.

‘Sâsâniler’ (‘Sasanian Persia’), Sasani hanedanının MS 3. yüzyılda Part mirası üzerinde yükselişini, merkezi krallık anlayışını güçlendirmesini ve “İranşehr” fikri etrafında yeni bir siyasal-kültürel kimlik inşa etmesini inceliyor. Zerdüştlüğün devlet ideolojisiyle kurduğu ilişki, krallığın kutsallığı, ateş tapınakları ve din adamlarının siyasetteki rolü ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Daryaee, dinin yalnızca inanç alanını değil, hukuk, meşruiyet ve toplumsal hiyerarşiyi de belirlediğini gösteriyor.

Eserde Sasani ekonomisi, vergi sistemi, tarımsal üretim, ticaret ağları ve şehirleşme süreçleri de önemli bir yer tutuyor. İmparatorluğun gücünün yalnızca ordudan değil, idari kapasitesinden ve ekonomik sürekliliğinden kaynaklandığı vurgulanıyor. Aynı zamanda aristokrasi, bürokrasi ve krallık arasındaki gerilimlerin zamanla merkezi otoriteyi zayıflattığı ortaya konuyor.

Kitabın son bölümleri, 7. yüzyılda Sasani Devleti’nin çöküşünü ele alıyor. Daryaee’ye göre bu çöküş ani ve tek nedenli değil; uzun süredir biriken iç krizler, sınıfsal gerilimler, ekonomik yıpranma ve siyasal parçalanma Arap fetihlerini mümkün kılan zemini hazırlıyor.

Kitap, Sasani İmparatorluğu’nu yükseliş ve çöküş dinamikleriyle ele alan, İran tarihini geç antik dünyanın merkezine yerleştiren temel bir başvuru eseri olarak öne çıkıyor.

Touraj Daryaee — Sâsâniler: Bir İmparatorluğun Yükselişi ve Çöküşü
Çeviren: Muhammet Yücel • Alfa Yayınları
Tarih • 372 sayfa • 2026

Selahattin Hantal — Osmanlı’da Köpekler (2026)

Selahattin Hantal’ın ‘Osmanlı’da Köpekler’ çalışması, tarihsel olarak Osmanlı şehir hayatında köpeklerin nasıl sadece “hayvan” değil, toplumun gündelik, dini, kültürel ve kamusal yaşamının parçası olarak konumlandığını inceliyor. Köpekler sokaklarda serbestçe dolaşıyor, halk tarafından korunuyor, vakıf kültürü ve esnaf düzeni içinde yer alıyordu. Hatta İstanbul sokaklarında, yalnızca hayvanların beslenmesi için çalışan “mancacı” adında özel bir esnaf da bulunuyordu. Devletin zaman zaman sert müdahaleleri bile güçlü toplumsal kabuller karşısında etkisiz kalıyordu.

Bugün Türkiye’de yürütülen devletin onayı ve belediyelerin eliyle gerçekleştirilen köpek katliamları, “temizlik” söylemleri ve kamusal alanın hayvansızlaştırılması uygulamaları, bu tarihsel kültürel süreklilikle çarpıcı bir tezat oluşturuyor. Osmanlı’da köpekler “kentsel hayatın doğal parçası” olarak kabul edilirken ve toplumsal himaye ile koruma mekanizmalarıyla çevrelenirken; günümüz politikaları köpekleri kriminalize ediyor, “sorun” olarak yapılandırıyor ve çoğu zaman güvenlik/estetik/hijyen gerekçeleriyle şiddet politikalarına tabi tutuyor.

Bu karşılaştırma, yalnızca “daha iyi bir hayvan hakları algısı” meselesi değil. Hantal’ın ortaya koyduğu tarihsel eğilim, hayvanseverlik, toplumsal himaye ve kamusal vicdanın Osmanlı kent kültüründe güçlü bir yer tuttuğunu gösteriyor. Buna karşılık modern devlet ve yerel yönetim pratikleri, köpekleri düzen dışı, kontrol edilmesi gereken ve bazen ortadan kaldırılması meşru görülen bir varlık olarak işaretliyor. Bu dönüşüm, tarihsel bilinçten kopuşu ve hayvanları kamusal yaşama dair siyasi bir “düzenleme nesnesi” hâline getiren iktidar mantığını ortaya koyuyor.

Tarihsel süreklilik perspektifi, bugün yaşananları sadece bir güncel kriz olarak okumayı aşarak, bu politikaları daha geniş toplumsal ve ideolojik bağlam içinde değerlendirmeyi mümkün kılıyor: Osmanlı’da köpekler toplumsal kabullenme ve himaye ile yaşarken, bugün sokak köpeklerine yönelik uygulamalar dışlama, yok sayma ve şiddet ekseninde şekilleniyor.

Bu bağlamda Hantal’ın çalışması, günümüz Türkiye’sindeki hayvan politikalarının tarihsel olarak nasıl belirli kültürel momentlerden koparılarak yeniden kurgulandığını görmemize yardımcı oluyor. Köpeklere yönelik devlet/yerel yönetim politikaları, sadece hayvanlara yönelik kötü uygulamalar olarak değil, aynı zamanda kamusal vicdanın nasıl yeniden tanımlandığının, hayvan-insan ilişkilerinin nasıl siyasi bir araca dönüştüğünün de göstergesi oluyor. Dolayısıyla tarihsel okumalar, bugünkü krizleri sadece eleştirmekle kalmayıp, bu politikaların ardındaki zihniyet dönüşümünü anlamak için de önemli bir çerçeve sunuyor.

Selahattin Hantal — Osmanlı’da Köpekler
• Kabalcı Yayınları
Tarih • 362 sayfa • 2026

Janice Wormworth, Çağan H. Şekercioğlu — Kanatlı Nöbetçiler (2026)

Janice Wormworth ve Çağan H. Şekercioğlu’nun kaleme aldığı bu kitap, kuşların iklim krizinin erken uyarı sistemi olduğunu bilimsel olarak ortaya koyuyor. Kitap, kuşların iklim değişikliğine verdiği tepkileri yalnızca biyolojik bir mesele olarak değil, ekosistemlerin genel sağlığını gösteren bir gösterge sistemi olarak inceliyor. Yazarlar, kuş türlerinin dağılımındaki değişimleri, göç yollarındaki kaymaları, üreme zamanlamalarındaki bozulmaları ve popülasyon düşüşlerini iklim krizinin somut sonuçları olarak ele alıyor.

Eserde kuşların, çevresel değişimlere insanlardan çok daha hızlı tepki verdiği vurgulanıyor. Bu yüzden kuşlardaki davranış ve nüfus değişimleri, daha büyük ekolojik kırılmaların habercisi olarak okunuyor. İklim değişikliğinin habitat kaybı, sıcaklık artışı, kuraklık, deniz seviyesinin yükselmesi ve ekstrem hava olayları üzerinden kuş yaşamını nasıl dönüştürdüğü, bilimsel veriler ve saha gözlemleriyle destekleniyor.

‘Kanatlı Nöbetçiler’ (‘Winged Sentinels’), yalnızca bir “kriz anlatısı” kurmakla yetinmiyor; koruma politikaları, sürdürülebilir çevre yönetimi ve insan-doğa ilişkisi üzerine etik bir çerçeve de sunuyor. Kuşların korunmasının, yalnızca tür çeşitliliği için değil, insan yaşamının geleceği için de hayati olduğu savunuluyor. Bu bağlamda eser, iklim değişikliğini soyut bir küresel sorun olmaktan çıkarıp, doğrudan gözlemlenebilir biyolojik etkiler üzerinden somutlaştırıyor.

‘Kanatlı Nöbetçiler’, kuşları doğanın sesi ve habercisi olarak konumlandıran, iklim krizini bilim, ekoloji ve etik düzlemlerinde birlikte düşünen bir kitap olarak, çevre çalışmaları ve iklim literatüründe önemli bir referans niteliği taşıyor.

Janice Wormworth, Çağan H. Şekercioğlu — Kanatlı Nöbetçiler: Kuşlar ve İklim Değişikliği
Çeviren: Bezen Balamir Coşkun • Koç Üniversitesi Yayınları
Bilim • 390 sayfa • 2026

Herbert Marcuse — Estetik Boyut (2026)

Herbert Marcuse bu çalışmasında, Marksist estetiğin ortodoks yorumunu sorguluyor ve sanatın politik gücünü doğrudan ideolojik içerikte değil, estetik biçimin kendisinde kurduğunu savunuyor. Sanatın yalnızca toplumsal gerçekliği yansıtan bir araç olmadığını, kendi özerk yapısı sayesinde bu gerçekliği dönüştüren bir deneyim alanı yarattığını söylüyor. Ona göre sanat, mevcut düzeni temsil etmekle yetinmiyor, onu aşan bir düşünme ve duyumsama ufku açıyor.

Marcuse, devrimci sanatın teknik yenilikten ya da doğrudan politik mesajdan değil, estetik biçimin yarattığı yabancılaştırıcı etkiden doğduğunu vurguluyor. Hakiki sanat eseri, yerleşik algıları kırıyor, sıradan deneyimi altüst ediyor ve insanı alışılmış kabullerin dışına çıkarıyor. Bu yüzden sanat propaganda üretmeden de politik bir güç haline geliyor. Estetik özerklik, sanatın toplumsal ilişkiler karşısında bağımsız kalmasını sağlıyor ve bu özerklik, eleştirel bilinç üretmenin temel kaynağına dönüşüyor.

‘Estetik Boyut’ (‘The Aesthetic Dimension’) özellikle edebiyat üzerinden ilerliyor ve biçimin içeriği dönüştürerek nasıl toplumsal eleştiri yarattığını gösteriyor. Sanatın politik potansiyelini doğrudan pratiğe değil, estetik yapısına bağlayan bu yaklaşım, sanatı ideolojinin aracı olmaktan çıkarıp özgürleşmenin düşünsel zemini olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, estetik ile özgürlük arasındaki bağı yeniden kuruyor ve Marksist estetik tartışmalarında temel bir kırılma noktası oluşturuyor.

Herbert Marcuse — Estetik Boyut: Marksist Estetiğin Eleştirisine Doğru
Çeviren: Hatice İrem Eker • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 80 sayfa • 2026

Liah Greenfeld — Milliyetçilik (2026)

Liah Greenfeld bu çalışmasında, modern dünyanın ortaya çıkışını ekonomik ya da teknolojik dönüşümlerden çok milliyetçilik düşüncesi üzerinden açıklıyor. Greenfeld’e göre modernlik, esas olarak bireyin kimliğini “ulus” kavramı içinde yeniden tanımlayan zihinsel bir dönüşümle başlıyor. Milliyetçilik yalnızca siyasal bir ideoloji değil, insanın kendini algılama biçimini, toplumsal hiyerarşiyi ve meşruiyet anlayışını kökten değiştiren bir düşünce sistemi olarak ele alınıyor.

‘Milliyetçilik: Moderniteye Giden 5 Yol’ (‘Nationalism: Five Roads to Modernity’) beş farklı ülke örneği üzerinden beş ayrı modernleşme yolu kuruyor: İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya ve ABD. İngiltere’de milliyetçilik aristokratik ve kapsayıcı bir kimlik üretirken, Fransa’da eşitlikçi ve devrimci bir yurttaşlık anlayışı doğuyor. Almanya’da kültürel-mistik bir milliyetçilik gelişiyor, Rusya’da devlet merkezli ve otoriter bir ulus fikri şekilleniyor, ABD’de ise bireycilikle birleşmiş sivil bir milliyetçilik ortaya çıkıyor. Böylece modernliğin tek bir yolu olmadığı, her toplumun milliyetçilik biçiminin kendi siyasal kültürünü belirlediği gösteriliyor.

Greenfeld’in temel tezi, ulus fikrinin bireyi yarattığı yönünde. İnsanlar modern dünyada kendilerini artık sınıf, din ya da yerel aidiyetle değil, ulusal kimlik üzerinden tanımlıyor. Bu da demokrasi, eşitlik, yurttaşlık ve meşruiyet gibi kavramların temelini oluşturuyor. Kitap, milliyetçiliği modernliğin yan ürünü değil, doğrudan kurucu unsuru olarak ele almasıyla sosyal teori ve siyaset düşüncesi açısından özgün ve etkili bir referans metni olarak görülüyor.

Liah Greenfeld — Milliyetçilik: Moderniteye Giden 5 Yol (İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya ve Amerika Örnekleri)
Çeviren: Abdullah Yılmaz • Alfa Yayınları
Siyaset • 745 sayfa • 2026

Joseph E. Stiglitz — Özgürlük Yolu (2026)

Joseph E. Stiglitz bu çalışmasında, özgürlük kavramını piyasa merkezli dar bir çerçeveden çıkarıp toplumsal koşullar üzerinden yeniden tanımlıyor. Ona göre özgürlük yalnızca bireyin seçim yapabilmesi değil, bu seçimleri gerçekten mümkün kılan eğitim, sağlık, gelir güvencesi, barınma, sosyal güvenlik ve kamusal hizmetlere erişimle anlam kazanıyor. Neoliberal düşüncenin özgürlüğü piyasa serbestliğiyle özdeşleştirdiğini, bunun ise pratikte eşitsizlik, güvencesizlik ve bağımlılık ilişkileri ürettiğini savunuyor.

‘Özgürlük Yolu’ (‘The Road to Freedom’), eşitsizlik, finansallaşma, kamu yatırımlarının gerilemesi, devletin düzenleyici rolünün zayıflatılması ve demokrasinin ekonomik güç karşısında kırılganlaşması gibi başlıklar üzerinden “iyi toplum” fikrini inşa ediyor. Piyasaların kendiliğinden adil sonuçlar üretmediğini, aksine servet ve iktidarı belli ellerde yoğunlaştırdığını gösteriyor. Devleti baskıcı bir yapı olarak değil, özgürlüğün toplumsal koşullarını kuran bir araç olarak yeniden konumlandırıyor.

Kitap, özgürlüğü yalnızca bireysel tercih değil, kolektif olarak kurulan bir toplumsal yapı olarak ele almasıyla ekonomi literatüründe önemli bir yer tutuyor. Stiglitz, ekonomik düzen ile etik, siyaset ve demokrasi arasındaki bağı görünür kılarak, “iyi toplum” fikrinin yalnızca büyüme değil adalet, eşitlik ve insani yaşam koşulları üzerinden düşünülmesi gerektiğini savunuyor.

Joseph E. Stiglitz — Özgürlük Yolu: İktisat ve İyi Toplum
Çeviren: Tansel Demirel • Koç Üniversitesi Yayınları
İktisat • 352 sayfa • 2026

Mara van der Lugt — Dünyaya Çocuk Getirmek Ne Anlama Gelir? (2026)

Mara van der Lugt’un bu kitabı, çocuk sahibi olmayı biyolojik bir süreçten çok ahlaki, felsefi ve varoluşsal bir “yaratma eylemi” olarak ele alıyor. Yazar, “çocuk istiyor muyuz?” sorusunun yüzeysel kaldığını, asıl sorunun “dünyaya yeni bir varlık getirmek ne anlama geliyor?” olduğunu savunuyor. Üreme kararının bireysel arzularla sınırlanamayacağını, bu kararın rıza, zarar, sorumluluk, belirsizlik ve etik yükümlülüklerle iç içe geçmiş çok katmanlı bir sorun olduğunu gösteriyor.

‘Dünyaya Çocuk Getirmek Ne Anlama Gelir?’ (‘Begetting: What Does It Mean to Create a Child?’), doğum/üreme karşıtlığı, zarar argümanı, rıza problemi, yaratma etiği ve iklim krizi gibi başlıklar üzerinden, çocuk sahibi olmanın her koşulda “iyi” kabul edilmesine karşı eleştirel bir düşünme alanı açıyor. İklim değişikliği bağlamında hem gezegenin hem de doğacak çocuğun iyiliğini birlikte düşünmenin zorunluluğunu vurguluyor. Kültürel anlatılar, biyolojik dürtüler, romantik idealler ve ebeveynlik mitleri sorgulanıyor; çocuk yapma kararının ardındaki güdüler etik bir süzgeçten geçiriliyor.

Van der Lugt, kitabı boyunca kesin hükümler vermekten kaçınıyor, ancak üremenin otomatik olarak meşru, masum ve erdemli bir eylem olarak görülmesini problemli buluyor. Çocuk sahibi olmayı bir “hak” değil, ağır bir sorumluluk ve geri dönülmez bir yaratma kararı olarak konumluyor. Kitap, okuru çocuk yapmayı doğal ve sorgulanamaz bir refleks olarak değil, etik, politik ve varoluşsal sonuçları olan bilinçli bir karar olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Mara van der Lugt — Dünyaya Çocuk Getirmek Ne Anlama Gelir?
Çeviren: Evrim Öncül • Kolektif Kitap
Felsefe • 352 sayfa • 2026