Kolektif — Zulmün Adını Koymak (2026)

Devrim Sezer ve Ümit Kurt’un hazırladığı ‘Zulmün Adını Koymak: Soykırım ve Ötesi’, modern dünyada giderek artan şiddet biçimlerini anlamanın en kritik adımının, onları doğru kavramlarla adlandırmak olduğunu savunuyor. Kitap, “soykırım”, “katliam”, “etnik temizlik” ya da “tehcir” gibi terimlerin yalnızca tanımlayıcı değil, aynı zamanda politik ve etik yükler taşıyan kavramlar olduğunu vurguluyor; bu kavramların yanlış ya da kasıtlı biçimde kullanılmasının, yaşanan zulmü görünmez kılabildiğini gösteriyor.

Eser, öncelikle bu kavramlar arasındaki sınırların neden bu kadar tartışmalı olduğunu sorguluyor. Soykırım ile insanlığa karşı suçlar arasındaki farkın nerede başladığı, kitlesel şiddetin failin niyetiyle mi yoksa ortaya çıkan sonuçlarla mı tanımlanması gerektiği gibi sorular etrafında ilerliyor. Bu çerçevede kitap, yalnızca hukuki bir tartışma yürütmüyor; tarih, sosyoloji ve siyaset teorisini bir araya getirerek disiplinlerarası bir düşünme alanı açıyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, kitlesel şiddeti tekil olaylar olarak değil, belirli tarihsel süreçler ve yapılar içinde ele alması oluyor. Farklı bölümlerde, imha rejimlerinin nasıl oluştuğu, zorunlu göç ve yerinden etme pratiklerinin nasıl işlediği ve devlet politikalarının bu süreçlerdeki rolü inceleniyor. Bu analizler, şiddetin yalnızca anlık patlamalar değil, çoğu zaman uzun vadeli politikaların sonucu olduğunu ortaya koyuyor.

Eser aynı zamanda “adlandırma siyaseti” meselesine özel bir ağırlık veriyor. Özellikle soykırım inkârcılığı, yalnızca geçmişi çarpıtmakla kalmayan, mağdurlar üzerinde yeni bir adaletsizlik yaratan bir süreç olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım, zulmün adının konmamasının ya da yanlış konmasının, şiddetin kendisine eklenen ikinci bir şiddet biçimi olduğunu ileri sürüyor.

Kitapta dikkat çeken bir diğer yön ise, şiddeti insan-merkezli bir çerçevenin ötesine taşıma çabası oluyor. Ekoloji, mekân ve beden üzerinden geliştirilen analizler, kitlesel zulmün yalnızca insan topluluklarını değil, onların yaşadığı çevreyi ve hafızayı da dönüştürdüğünü gösteriyor. Bu sayede eser, soykırım çalışmalarına yeni kavramsal açılımlar kazandırıyor.

Sonuç olarak ‘Zulmün Adını Koymak’, kavramların netleştirilmesi ile etik ve politik sorumluluk arasındaki bağı görünür kılıyor. Okuru, yalnızca geçmişte yaşanan vahşetleri anlamaya değil, bugünün şiddet biçimlerini doğru adlandırarak onlarla yüzleşmeye çağırıyor ve bu yönüyle hem teorik hem de güncel bir müdahale niteliği taşıyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarla ise şöyle: Devrim Sezer, Ümit Kurt, Umut Özsu, Aytek Soner Alpan, İmge Oranlı, Umut Yıldırım ve Eray Çaylı.

Kolektif — Zulmün Adını Koymak: Soykırım ve Ötesi
Hazırlayan: Devrim Sezer, Ümit Kurt • Metis Yayınları
Siyaset • 272 sayfa • 2026

Robert Gildea — Barikatlar ve Sınırlar (2026)

Robert Gildea’nın bu kitabı, 19. yüzyıl Avrupa tarihini yalnızca diplomasi ve devletler üzerinden değil, sokaklarda, meydanlarda ve sınırların ötesine taşan mücadeleler üzerinden yeniden kuruyor. Gildea, modern Avrupa’nın oluşumunu belirleyen sürecin, büyük ölçüde sıradan insanların katıldığı ayaklanmalar, devrimler ve kolektif hareketler aracılığıyla şekillendiğini gösteriyor.

‘Barikatlar ve Sınırlar’ (‘Barricades and Borders’), Fransız Devrimi sonrası dönemi başlangıç alarak Restorasyon sürecini, 1830 ve 1848 devrimlerini ve ulusal birlik mücadelelerini bütünlüklü bir anlatı içinde ele alıyor. Bu süreçte barikatlar, yalnızca fiziksel direniş noktaları değil, aynı zamanda yeni bir siyasal hayal gücünün sembolleri haline geldi. Bir şehirde ortaya çıkan isyanın, başka coğrafyalarda yankı bulması; fikirlerin, sloganların ve mücadele biçimlerinin sınırları aşarak dolaşıma girmesi, Avrupa’nın ortak bir siyasal deneyim alanına dönüşmesine katkı sağladı.

Gildea’ya göre bu yüzyılın tarihi, yalnızca fikirlerin değil, bu fikirleri hayata geçirmeye çalışan insanların hikâyesi olarak okunmalı. Gönüllü birlikler, gizli örgütler, sürgün ağları ve ulusötesi dayanışmalar, kıtanın farklı bölgelerini birbirine bağlayan görünmez hatlar kurdu. Bu bağlar sayesinde özgürlük, ulus ve halk egemenliği gibi kavramlar, imparatorluk sınırlarını aşarak yayıldı ve farklı toplumlarda yeni anlamlar kazandı.

Eser, ulus-devletlerin ortaya çıkışını da bu mücadeleler bağlamında değerlendiriyor. Ulusal birlik süreçleri, yalnızca yukarıdan aşağıya kurulan projeler değil; aynı zamanda aşağıdan gelen baskılar, direnişler ve beklentilerle şekillendi. Bu yönüyle kitap, modern Avrupa’nın siyasi yapısının, çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanan ama uzun vadede derin etkiler bırakan kolektif eylemlerden doğduğunu vurguluyor.

Sonuç olarak ‘Barikatlar ve Sınırlar’, 19. yüzyıl Avrupa’sını durağan bir ilerleme hikâyesi olarak değil, sınırları aşan hareketlerin, risklerin ve çatışmaların iç içe geçtiği dinamik bir süreç olarak anlatıyor. Bu yaklaşım, modern siyasal dünyanın kökenlerini anlamak için güçlü ve canlı bir perspektif sunuyor.

Robert Gildea — Barikatlar ve Sınırlar: Avrupa, 1800-1914
Çeviren: S. Erdem Türközü • Fol Kitap
Tarih • 816 sayfa • 2026

John Lewis Gaddis — Tarihin Manzarası (2026)

John Lewis Gaddis’in bu eseri, tarihin ne olduğu ve tarihçilerin geçmişi nasıl anlamlandırdığı sorusuna özgün bir yanıt veriyor. Gaddis, tarihi ne yalnızca bir bilim ne de sadece bir sanat olarak tanımlıyor; bunun yerine tarihçiliği, geçmişin parçalarından anlamlı bir bütün kurmaya çalışan yaratıcı bir zanaat olarak konumlandırıyor. Ona göre tarihçiler, doğrudan gözlemleyemedikleri bir zamanı, elde kalan izler ve belgeler üzerinden yeniden kurmaya çalışıyor.

Kitabın merkezinde yer alan metafor, tarihçilerin “geçmişin haritacıları” olduğu fikri oluyor. Tıpkı bir kartografın karmaşık bir coğrafyayı sadeleştirerek haritalandırması gibi, tarihçiler de geçmişin sonsuz ayrıntıları arasından seçim yaparak anlamlı bir anlatı kuruyor. Bu süreçte mutlak bir nesnellikten ziyade, seçme, düzenleme ve yorumlama kaçınılmaz hale geliyor. Gaddis, bu yönüyle tarihyazımının kaçınılmaz olarak perspektif içerdiğini, ancak bunun keyfilik anlamına gelmediğini savunuyor.

‘Tarihin Manzarası’ (‘The Landscape of History’), zaman, mekân ve nedensellik kavramlarını merkeze alarak tarihsel düşünmenin nasıl işlediğini açıklıyor. Thukydides’ten Niccolò Machiavelli’ye, Marc Bloch ve E. H. Carr’a uzanan bir düşünsel hat üzerinden, tarihçilerin olayları nasıl ilişkilendirdiğini ve anlamlandırdığını tartışıyor. Gaddis’e göre tarihçiler, sosyal bilimlerin katı modellerinden çok, jeoloji ya da evrimsel biyoloji gibi alanlara benzer biçimde, parçalı verilerden hareketle geçmişe dair bütüncül açıklamalar kuruyor.

Kitap aynı zamanda, tarihin doğrusal ve basit bir neden-sonuç zinciriyle açıklanamayacağını vurguluyor. Geçmiş, çoğu zaman karmaşık, çok katmanlı ve öngörülemez süreçlerin ürünü olarak şekilleniyor. Bu nedenle tarihçilik, kesin yasalar koymaktan çok, olasılıklar ve örüntüler üzerinden düşünmeyi gerektiriyor. Gaddis’in yaklaşımı, tarihin “fraktal” bir yapıya sahip olduğunu, yani küçük ölçekli olaylarla büyük tarihsel dönüşümler arasında benzerlikler bulunduğunu ileri sürüyor.

Sonuç olarak ‘Tarihin Manzarası’, tarihçiliği katı bir bilimsel disiplin olmaktan çıkarıp, yaratıcı ama disiplinli bir düşünme biçimi olarak yeniden tanımlıyor. Geçmişi yalnızca öğrenilecek bir veri yığını değil, dikkatle okunması gereken bir harita olarak sunuyor ve bu yönüyle tarihyazımı üzerine çağdaş düşüncede önemli bir yer ediniyor.

John Lewis Gaddis — Tarihin Manzarası: Tarihçiler Geçmişi Nasıl Haritalandırır?
Çeviren: Ayşe H. Köksal • Say Yayınları
Tarih • 232 sayfa • 2026

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri (2026)

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek ve Hale Bolak Boratav tarafından kaleme alınan ‘Kadınlığın Türkiye Halleri’, Türkiye’de kadın olmanın tekil bir deneyim olmadığını, aksine farklı sınıfsal, kültürel ve coğrafi bağlamlarda sürekli yeniden kurulan çok katmanlı bir süreç olduğunu görünür kılıyor. Kitap, kadınların kendi anlatılarını merkeze alarak, onların gündelik yaşamda kurdukları anlamları ve stratejileri geniş bir toplumsal çerçeve içinde düşünmeye davet ediyor.

Çalışmanın temel gücü, kadınların deneyimlerini yalnızca veri olarak değil, bilginin kurucu unsuru olarak ele alıyor oluşunda yatıyor. Kadınların ne bildiği, ne yaşadığı ve nasıl anlamlandırdığı, araştırmanın merkezine yerleşiyor; böylece bilgi üretimi yukarıdan aşağıya kurulan bir model olmaktan çıkıp, deneyimle iç içe geçen bir sürece dönüşüyor. Bu yaklaşım, toplumsal cinsiyeti soyut bir kategori olarak değil, somut ilişkiler, pratikler ve güç dinamikleri içinde şekillenen bir oluş olarak kavramayı mümkün kılıyor.

Kitap, kesişimsellik ve yaşam boyu gelişim perspektiflerini bir araya getirerek kadınlık kimliğinin sabit değil, zaman içinde değişen ve farklı koşullarla yeniden kurulan bir yapı olduğunu gösteriyor. Farklı şehirlerden, yaşlardan ve toplumsal arka planlardan kadınlarla yapılan görüşmeler, bu çeşitliliği canlı bir anlatı haline getiriyor. Yazarların yorumu ile kadınların kendi sözlerinin iç içe geçmesi, okuru yalnızca bir gözlemci olmaktan çıkarıp bu deneyimlerin düşünsel bir parçası haline getiriyor.

Aynı zamanda eser, feminist psikolojinin Türkiye’deki gelişimine de önemli bir katkı sunuyor. Anaakım psikolojinin sınırlarını sorgulayan bu yaklaşım, kadınları yalnızca araştırmanın nesnesi değil, öznesi olarak konumlandırıyor.

Bu yönüyle kitap, hem akademik bilgi üretimine hem de feminist düşüncenin dönüşümüne müdahil olan bir çalışma niteliği taşıyor.

Sonuçta kitap, parçalı araştırmalarda dağınık biçimde ele alınan kadınlık deneyimlerini bütünlüklü bir perspektifle bir araya getiriyor. Kadınların yaşam öykülerinden hareketle toplumsal cinsiyet rejimini, güç ilişkilerini ve dönüşüm imkanlarını yeniden düşünmeye çağıran eser hem bugünü anlamak hem de geleceğe dair yeni sorular kurmak için güçlü bir zemin sunuyor.

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Feminizm • 434 sayfa • 2026

Jonathan Kramnick — Eleştiri ve Hakikat (2026)

Jonathan Kramnick’in adlı kitabı, edebiyat eleştirisinin ne olduğu ve nasıl bilgi ürettiği sorusunu yeniden düşünmeye açıyor. Kramnick, eleştiriyi yalnızca metinleri açıklayan bir etkinlik olarak değil, kendine özgü bir yönteme sahip, pratik bir bilgi üretim alanı olarak konumlandırıyor. Bu yaklaşımda eleştiri, başka disiplinlere indirgenemeyen bağımsız bir düşünme ve yazma pratiği olarak öne çıkıyor.

‘Eleştiri ve Hakikat’te (‘Criticism and Truth’), özellikle “yakın okuma” kavramı yeniden ele alınıyor. Kramnick’e göre okuma, yalnızca dikkatli bir bakış değil; yazma eylemiyle iç içe geçmiş, bedensel ve üretken bir süreç olarak işliyor. Bilgi, metnin içinde pasif biçimde beklemiyor; eleştirmenin metinle kurduğu etkileşim, yazı ve performans yoluyla ortaya çıkıyor. Bu nedenle eleştirel bilgi, sonuçtan çok süreçte, yorumdan çok uygulamada şekilleniyor. Eleştiri, metinlere dışarıdan bakan bir yorum değil, onların dilsel dünyasına katılan yaratıcı bir pratik haline geliyor.

Önsözde Kramnick, amacının tarihsel bir karşılaştırma yapmak değil, güncel edebiyat çalışmalarına odaklanarak eleştirinin metodolojik özgüllüğünü netleştirmek olduğunu vurguluyor. Her disiplinin dünyayı anlamaya farklı bir katkı sunduğunu belirten yazar, edebiyat eleştirisinin de kendine özgü araçlarıyla bilgi ürettiğini savunuyor. Bu bağlamda kitap, eleştiriyi savunmak için onun nasıl çalıştığını, hangi yöntemlerle anlam ürettiğini ve akademik dünyada nasıl bir yer tuttuğunu açıklamaya yöneliyor.

Sonuç olarak eser, eleştiriyi pasif bir yorumlama etkinliği olmaktan çıkarıp aktif bir üretim süreci olarak tanımlıyor. Edebiyat eleştirisinin hem yöntemini hem de epistemolojik değerini tartışarak, alandaki güncel tartışmalara güçlü bir katkı sunuyor ve eleştirinin neden vazgeçilmez bir bilgi pratiği olduğunu ortaya koyuyor.

Jonathan Kramnick — Eleştiri ve Hakikat: Edebiyat Çalışmalarında Yöntem Üzerine
Çeviren: İrem G. Şalvarcı • Vakıfbank Kültür Yayınları
Edebiyat Kuramı • 156 sayfa • 2026

Brian Klaas — Fluke (2026)

Brian Klaas’ın bu çalışması, hayatın sandığımızdan çok daha büyük ölçüde rastlantılar ve öngörülemez küçük olaylar tarafından şekillendiğini anlatıyor. Klaas, bireysel kararların ve önemsiz gibi görünen anların, uzun vadede beklenmedik sonuçlar doğurduğunu göstererek determinist bakış açılarını sorguluyor. Ona göre dünya, doğrusal neden-sonuç zincirlerinden ziyade karmaşık ve kaotik bir yapı içinde ilerliyor; bu yüzden hiçbir olay tamamen önemsiz kalmıyor.

‘Fluke’, kaos teorisi ve olasılık düşüncesi üzerinden, küçük bir tesadüfün bile nasıl büyük tarihsel kırılmalara yol açabildiğini örneklerle açıklıyor. Klaas, bireylerin hayatındaki karşılaşmalar, kaçırılan fırsatlar ya da tesadüfi seçimlerin, yalnızca kişisel kaderi değil, toplumsal ve politik süreçleri de etkilediğini vurguluyor. Bu yaklaşım, başarı ve başarısızlık anlatılarının çoğu zaman geriye dönük olarak anlamlandırıldığını, oysa gerçekte bu süreçlerin büyük ölçüde rastlantısal olduğunu ortaya koyuyor.

Eser, aynı zamanda insanın kendi etkisini küçümseme eğilimine karşı bir argüman geliştiriyor. Klaas, her eylemin görünmeyen zincirler yarattığını ve bu zincirlerin beklenmedik sonuçlar doğurduğunu savunuyor. Bu nedenle bireysel seçimler, düşünüldüğünden çok daha fazla önem taşıyor. Kitap, okuru hem alçakgönüllü olmaya hem de yaptığı küçük eylemlerin değerini yeniden düşünmeye çağırıyor.

Sonuç olarak çalışma, dünyayı kontrol edilebilir ve öngörülebilir bir sistem olarak görme alışkanlığını kırıyor. Rastlantının gücünü merkeze alarak, hem bireysel yaşamı hem de tarihsel süreçleri yeniden yorumluyor ve bu yönüyle modern düşüncede önemli bir tartışma açıyor.

Brian Klaas — Fluke: Şans, Kaos ve Hayatın Gizli Mantığı
Çeviren: Elif Kayurtar • Okuyanus Yayınları
Psikoloji • 372 sayfa • 2026

Miraçhan Yılmaz — Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör! (2026)

Miraçhan Yılmaz imzalı ‘Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör!’, fındığı yalnızca bir tarım ürünü olarak değil, bir toplumsal ilişkiler ağı, bir mücadele zemini ve bir tarih anlatısı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, Doğu Karadeniz’in yamaçlarında şekillenen üretim pratiklerini merkeze alarak, 1960-1980 arasındaki dönüşümü köylülerin gündelik hayatı, borç ilişkileri ve siyasal talepleri üzerinden okuyor. Böylece tarih, yukarıdan yazılan bir anlatı olmaktan çıkıp, aşağıdan yükselen deneyimlerin diliyle yeniden kuruluyor.

Çalışma, fındığın zaman içinde geçirdiği dönüşümü yalnızca ekonomik bir değişim olarak ele almıyor; aksine bu sürecin, üreticilerin adalet duygusu, geçim anlayışı ve toplumsal meşruiyet algısıyla nasıl çatıştığını gösteriyor. Geçimlik üretimden piyasa ekonomisine doğru yaşanan kırılma, köylüler açısından sadece bir uyum süreci değil; aynı zamanda bir kayıp, bir gerilim ve giderek bir direniş alanı yaratıyor. Bu noktada fındık, bir meta olmanın ötesine geçerek, yaşam biçiminin ve hak arayışının simgesine dönüşüyor.

Çalışma, Antonio Gramsci, E. P. Thompson ve Charles Tilly’den ödünç alınan kavramlar çerçevesinde, üretici köylülerin değişen geçim ilişkilerini, yükselen toplumsal taleplerini ve kitlesel hareketlerin oluşumunu birlikte ele alıyor. Thompson’un ahlâk ekonomisi yaklaşımıyla köylünün adalet algısı görünür hale gelirken, Gramsci’nin hegemonya kavramı devlet ile yerel aktörler arasındaki güç ilişkilerini açıklıyor. Tilly’nin çekişmeci siyaset perspektifi ise mitingler ve yürüyüşler gibi eylem biçimlerini, köylülerin politik özneleşme sürecinin bir parçası olarak yorumluyor.

Çağatay Edgücan Şahin’in sunuş yazısında vurguladığı gibi, eser toplumsal tarihin kıyısında kalmış özneleri merkeze alarak güçlü bir itiraz geliştiriyor. Köylüler, küçük üreticiler ve yerel aktörler bu anlatıda edilgen figürler değil; kendi taleplerini kuran, örgütlenen ve mücadele eden öznelere dönüşüyor. Kitap, bu dönüşümü hem kuramsal hem de tarihsel bir derinlikle ele alarak, yerel deneyimleri daha geniş siyasal bağlamlarla ilişkilendiriyor.

Bu çerçevede eser, üç temel eksen etrafında okunabilir. İlk olarak, üreticilerin “ahlâk ekonomisi”nin bozulmasıyla ortaya çıkan adalet arayışını gösteriyor; yani ekonomik ilişkilerdeki dönüşümün nasıl bir meşruiyet krizine yol açtığını ortaya koyuyor. İkinci olarak, devlet politikaları ile yerel talepler arasındaki gerilimin nasıl bir karşı koyuş ve alternatif siyasal dil ürettiğini izliyor. Üçüncü olarak ise mitingler, yürüyüşler ve kolektif eylemler üzerinden köylülerin nasıl politik öznelere dönüştüğünü görünür kılıyor.

Kitap, Beyceli yürüyüşü ya da Fatsa deneyimi gibi örneklerle, yerel direnişlerin aslında daha geniş bir siyasal dönüşümün parçası olduğunu gösteriyor. Bu eylemler yalnızca ekonomik taleplerin dile getirildiği anlar değil; aynı zamanda temsil, adalet ve söz hakkı arayışının kamusal ifadesi hâline geliyor. Böylece fındık etrafında şekillenen mücadeleler, bir bölge tarihinin ötesine geçerek Türkiye’nin toplumsal ve siyasal dönüşümüne dair güçlü ipuçları sunuyor.

Sonuç olarak eser, geçmişi yalnızca anlatmıyor; bugünü anlamak ve geleceği düşünmek için bir zemin kuruyor. Fındık üzerinden kurulan bu tarih, emeğin, borcun, direnişin ve umudun iç içe geçtiği bir hikâye olarak, toplumsal hafızayı yeniden canlandırıyor ve okuru şu soruyla baş başa bırakıyor: Bugünün kırılmaları karşısında, geçmişin bu mücadele deneyimleri bize ne söyleyebilir?

Miraçhan Yılmaz — Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör!: Doğu Karadeniz’de Fındığın Toplumsal Tarihi (1960-1980)
• Heretik Yayıncılık
Tarih • 268 sayfa • 2026

Sam Carr — Bütün O Yalnız İnsanlar (2026)

Sam Carr’ın bu kitabı, yalnızlığı bireysel bir eksiklik ya da başarısızlık olarak değil, modern yaşamın yaygın ve çoğu zaman görünmez bir deneyimi olarak ele alıyor. Carr, yalnızlığı teorik bir çerçeveye sıkıştırmak yerine farklı yaş, sınıf ve yaşam deneyimlerinden insanlarla yaptığı derinlemesine sohbetler üzerinden inceliyor. Böylece kitap, yalnızlığın tek bir biçimi olmadığını; aksine her bireyde farklı şekillerde ortaya çıkan çoğul bir deneyim olduğunu gösteriyor.

Eserde öne çıkan temel fikir, yalnızlığın fiziksel yalnızlıkla sınırlı olmadığı. İnsanlar kalabalıklar içinde, ilişkilerin ortasında ya da sosyal olarak “bağlantılı” göründükleri anlarda bile derin bir yalnızlık hissedebiliyor. Bu durum, yalnızlığın esasen anlaşılmama, duyulmama ve kendini ifade edememe duygusuyla ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Carr’ın görüştüğü kişiler arasında gençler, yaşlılar, ebeveynler, eşini kaybetmiş bireyler ve bakım verenler yer alıyor; bu çeşitlilik, yalnızlığın evrensel ama aynı zamanda son derece kişisel bir deneyim olduğunu vurguluyor.

‘Bütün O Yalnız İnsanlar’ (All the Lonely People’) aynı zamanda yalnızlığın neden bu kadar az konuşulduğunu sorguluyor. Carr’a göre yalnızlık yalnızca acı verici değil, aynı zamanda utançla çevrili bir duygu. Toplumsal normlar, bireyleri güçlü, bağımsız ve sürekli bağlantı hâlinde görünmeye zorlarken, yalnızlık çoğu zaman gizlenmesi gereken bir zayıflık gibi algılanıyor. Bu sessizlik ise yalnızlığı daha da derinleştiriyor ve bireyleri kendi deneyimleriyle baş başa bırakıyor.

Carr’ın yaklaşımı akademik olmaktan çok insani bir nitelik taşıyor. Kitap, istatistikler ya da kesin çözümler sunmak yerine insanların kendi seslerini öne çıkarıyor. Yazar, yalnızlığı “çözülmesi gereken bir problem” olarak değil, anlaşılması ve paylaşılması gereken bir deneyim olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, okura yalnız olmadığını hissettiren bir karşılaşma alanı yaratıyor.

Sonuç olarak kitap, yalnızlığı ortadan kaldırmayı vaat etmiyor; onunla kalmayı, onu anlamayı ve konuşulabilir kılmayı öneriyor. Bu nedenle eser, yalnızlık üzerine hızlı çözümler sunan bir rehber değil, daha çok empatiyi ve ortak insanlık hâlini derinleştiren bir anlatı olarak önem taşıyor.

Sam Carr — Bütün O Yalnız İnsanlar: Herkes Yalnız, Kimse Bundan Söz Etmiyor
Çeviren: Ayşegül Nacu • Okuyanus Yayınları
Psikoloji • 260 sayfa • 2026

Yanis Varoufakis — Teknofeodalizm (2026)

Yanis Varoufakis’in bu eseri, kapitalizmin hâlâ geçerli bir sistem olup olmadığı sorusunu radikal bir biçimde yeniden tartışmaya açıyor. Varoufakis, günümüz ekonomik düzeninin artık klasik kapitalist dinamiklerle açıklanamayacağını, bunun yerini “teknofeodalizm” adını verdiği yeni bir yapının aldığını ileri sürüyor. Ona göre bu dönüşüm, özellikle internetin büyük teknoloji şirketleri tarafından özelleştirilmesi ve 2008 finans krizi sonrasında devletlerin ve merkez bankalarının aldığı kararlarla hızlanıyor.

Kitabın merkezinde, sermayenin geçirdiği dönüşüm yer alıyor. Varoufakis, kapitalizmi ortadan kaldıranın dışsal bir güç değil, bizzat sermayenin kendisi olduğunu savunuyor. Ancak bu, sanayi çağının bildiğimiz sermayesi değil; “bulut sermayesi” olarak adlandırdığı yeni bir biçim. Bu yeni sermaye türü, üretim araçlarından ziyade dijital platformlar, veri ve kullanıcı etkileşimi üzerinden güç kazanıyor. Böylece kapitalizmin iki temel unsuru olan piyasa ve kâr geri plana itiliyor; onların yerini platformlar ve “rant” alıyor. Özellikle Amazon, Google ve Meta gibi şirketler, artık yalnızca piyasa aktörleri değil, erişim kontrolü üzerinden rant elde eden yeni “dijital derebeyler” olarak konumlanıyor.

Varoufakis’e göre bu sistemde kullanıcılar da dönüşüyor. Artık sadece tüketici ya da işçi değiliz; aynı zamanda veri üreten ve bu veriler aracılığıyla değer yaratan “dijital serfler” hâline geliyoruz. Üstelik bu emek çoğu zaman görünmez ve karşılıksız kalıyor. Platformlara erişim için ödediğimiz ücretler, abonelikler ya da sağladığımız veri akışı, feodal dönemdeki rant ilişkilerine benzer bir bağımlılık yaratıyor.

‘Teknofeodalizm’ (‘Technofeudalism’), bu yeni düzenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik ve toplumsal sonuçlarını da inceliyor. Demokrasi, bireysel özgürlük ve özerklik, bu platform egemenliği altında aşınmaya başlıyor. Varoufakis, ABD ile Çin arasındaki rekabetten yapay zekânın emek üzerindeki etkilerine, kripto para sistemlerinin çöküşünden küresel tedarik zincirlerine kadar geniş bir çerçevede teknofeodalizmin izlerini sürüyor.

Sonuç olarak eser, kapitalizmin sona erip ermediği sorusuna provokatif bir yanıt veriyor: Kapitalizm ölmedi, ama kendi içinden çıkan daha merkezi, daha kontrolcü ve daha eşitsiz bir düzene evrildi. Bu nedenle kitap, yalnızca bir teşhis sunmakla kalmıyor; aynı zamanda şu temel soruyu da gündeme getiriyor: Bu yeni düzen kaçınılmaz mı, yoksa alternatif bir gelecek hâlâ mümkün mü?

Yanis Varoufakis — Teknofeodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi?
Çeviren: Mustafa Güdük • Diplomat Yayınları
İktisat • 240 sayfa • 2026

Mahir Çayan — Mahir Çayan Kitabı (2026)

‘Mahir Çayan Kitabı’, Türkiye sosyalist hareketinin en etkili figürlerinden biri olan Mahir Çayan’ın teorik ve politik mirasını bütünlüklü biçimde bir araya getiriyor. Kitap, yalnızca Çayan’ın kendi yazılarını sunmakla kalmıyor; aynı zamanda onun düşüncesini farklı açılardan değerlendiren metinlerle birlikte çok katmanlı bir okuma imkânı oluşturuyor. Böylece okur, hem bir devrimci pratiğin içinden doğan fikirleri hem de bu fikirlerin tarihsel yankılarını birlikte kavrıyor.

Metinler, Çayan’ın politik çizgisinin temelini oluşturan kavramlar etrafında şekilleniyor. “Politikleşmiş askeri savaş stratejisi”, “suni denge” ve “yeni-sömürgecilik” gibi başlıklar, Türkiye’nin toplumsal yapısını ve bağımlılık ilişkilerini anlamaya yönelik özgün bir çerçeve sunuyor. Çayan, emperyalizmi yalnızca dışsal bir baskı olarak değil, ülke içindeki sınıfsal ve yapısal ilişkilerle iç içe geçmiş bir olgu olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, Türkiye solunun düşünsel yönelimini derinden etkileyen bir kırılma yaratıyor.

Kitapta yer alan yazılar, aynı zamanda 1960’ların sonu ile 1970’lerin başındaki devrimci hareketin teorik arka planını gözler önüne seriyor. FKF’den Dev-Genç’e ve THKP-C’ye uzanan süreç, yalnızca örgütsel bir gelişim değil, aynı zamanda bir düşünce pratiğinin dönüşümü olarak aktarılıyor. Bu bağlamda metinler, dönemin siyasal atmosferini anlamak isteyenler için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Çayan üzerine yazılmış değerlendirme yazıları ise onun mirasının sonraki kuşaklar üzerindeki etkisini tartışıyor. Bu metinler, Çayan’ın düşüncesinin nasıl yorumlandığını, hangi açılardan eleştirildiğini ve neden hâlâ güncelliğini koruduğunu gösteriyor. Böylece kitap, yalnızca tarihsel bir derleme değil, aynı zamanda yaşayan bir tartışma alanı sunuyor.

Sonuç olarak eser, Türkiye sosyalist düşüncesinin en özgün teorik katkılarından birini sistemli biçimde ortaya koyarken, Mahir Çayan’ın hem bir düşünür hem de bir eylem insanı olarak neden merkezi bir figür olduğunu açık biçimde gösteriyor.

Mahir Çayan — Mahir Çayan Kitabı: Toplu Yazılar ve Üzerine Yazılar
Hazırlayan: Emir Ali Türkmen • Dipnot Yayınları
Siyaset • 480 sayfa • 2026