Oğuz İnel — Yeni Materyalizm (2026)

Oğuz İnel ‘Yeni Materyalizm’ adlı çalışmasında, çağdaş felsefenin en önemli tartışmalarından birini merkeze alarak, idealizm ile materyalizm arasındaki geleneksel karşıtlığın nasıl yeniden düşünüyor. Kitabın odağında, Slavoj Žižek’in geliştirdiği transandantal ya da yeni materyalizm anlayışı yer alıyor. Yazar, bu yaklaşımın yalnızca güncel bir kuramsal öneri olmadığını, Kant ve Hegel’den başlayarak uzanan uzun bir felsefi geleneğin yeniden yorumlanmasıyla ortaya çıktığını gösteriyor.

Kitap, öncelikle idealizm ve materyalizm kavramlarının tarihsel ve felsefi temellerini açıklıyor. Ardından David Hume’un nedensellik eleştirisinden hareketle Kant’ın transandantal idealizmine, oradan da Hegel’in diyalektik düşüncesine uzanan gelişim çizgisini izliyor. Böylece okur, Žižek’in düşüncesinin hangi kuramsal miras üzerine inşa edildiğini ve klasik Alman idealizmini neden materyalist bir bakışla yeniden okumaya yöneldiğini adım adım takip ediyor.

Eserin ağırlık merkezini oluşturan bölümde Žižek’in felsefesi ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Diyalektik, Gerçek, imkânsızlık, üst-belirlenim, retroaktivite, zorunluluk ve olumsallık gibi temel kavramlar üzerinden, onun idealizmi materyalizmle buluşturma girişimi açıklanıyor. Özellikle ‘Hiçten Az’ ve ‘Mutlak Geri Tepme’ eserlerinden hareketle geliştirilen çözümlemeler, Žižek’in hem Hegelci mirası nasıl dönüştürdüğünü hem de çağdaş bilim, psikanaliz ve ideoloji eleştirisini bu yeni çerçeve içinde nasıl bir araya getirdiğini ortaya koyuyor. Kitap ayrıca Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizm anlayışına da değinerek günümüzde materyalist düşüncenin farklı yönelimlerini karşılaştırmalı biçimde değerlendiriyor.

İkinci bölüm, Žižek’in düşünsel arka planını tamamlayan postmodernizm ve postyapısalcılık tartışmalarına ayrılıyor. Postmodernizmin güçlü ve zayıf yönleri ele alınırken, yapısalcılığın dil merkezli yaklaşımı Saussure üzerinden açıklanıyor; ardından Derrida’nın yapısökümü, Barthes’ın “yazarın ölümü” tezi ve Foucault’nun özne anlayışı inceleniyor. Böylece postmarksizmin beslendiği kuramsal kaynaklar tanıtılıyor ve Žižek’in bu geleneklerle kurduğu eleştirel ilişki daha anlaşılır hâle getiriliyor.

Oğuz İnel — Yeni Materyalizm
• Doruk Yayınları
Felsefe • 92 sayfa • 2026

Tom Regan — Hayvan Hakları Davası (2026)

Tom Regan, ‘Hayvan Hakları Davası’ adlı eserinde hayvanlara yönelik etik tartışmayı merhamet ya da fayda hesaplarının ötesine taşıyarak, hak kavramı temelinde yeniden kuruyor. Alanın kurucu metinlerinden biri kabul edilen bu çalışma, hayvanların insanlar için ne kadar yararlı olduklarıyla değil, kendi başlarına taşıdıkları ahlaki değerle ilgileniyor. Regan, Descartes’tan Kant’a ve özellikle Peter Singer’ın faydacı yaklaşımına uzanan geniş bir felsefi mirası eleştirel biçimde değerlendirirken, insan ile hayvan arasındaki ilişkinin daha kapsayıcı bir ahlak anlayışıyla yeniden düşünülmesi gerektiğini savunuyor.

Kitabın merkezinde, hayvanların “bir yaşamın öznesi” olduğu düşüncesi yer alıyor. Regan’a göre bilinçli deneyimler yaşayan, istekleri, anıları, duyguları ve geleceğe dönük çıkarları bulunan canlılar yalnızca araç olarak görülemez.

Böyle varlıklar, insanlardan bağımsız olarak içkin bir değere sahiptir ve bu değer onlara vazgeçilmez ahlaki haklar kazandırır. Bu nedenle hayvanların yaşamı, acı çekmemesi ya da özgürlüğü yalnızca insanların çıkarları doğrultusunda değerlendirilemez; onların hakları kendi başına korunması gereken ahlaki bir zorunluluktur.

Regan, kuramını adım adım inşa ederken önce ahlaki haklarla hukuki hakları birbirinden ayırıyor. Hukuki hakların toplumdan topluma ve zamana göre değişebileceğini, buna karşılık gerçek ahlaki hakların evrensel ve eşit olduğunu ileri sürüyor. Irk, cinsiyet, tür ya da toplumsal statü gibi özelliklerin ahlaki değeri belirlemediğini savunan yazar, içkin değere sahip her varlığın saygı görme hakkına eşit biçimde sahip olduğunu temellendiriyor. Böylece hak kavramını yalnızca insanlara özgü olmaktan çıkararak bütün duyarlı canlıları kapsayan bir çerçeveye yerleştiriyor.

Kitap boyunca faydacılık, sözleşmecilik ve geleneksel etik kuramları ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Regan, çoğunluğun yararı adına bireyin haklarının feda edilmesini reddediyor ve hayvan deneyleri, endüstriyel hayvancılık, avcılık gibi uygulamaların yalnızca acı üretmeleri nedeniyle değil, hayvanları araçsallaştırmaları nedeniyle de ahlaken yanlış olduğunu ileri sürüyor. Ayrıca cankurtaran botu gibi zor etik ikilemleri ele alarak hak temelli yaklaşımına yöneltilen itirazları sistemli biçimde yanıtlıyor.

‘Hayvan Hakları Davası’ (‘The Case for Animal Rights’), modern hayvan hakları hareketinin düşünsel temellerini atan en etkili eserlerden biri olarak kabul ediliyor. Regan, insan merkezli ahlak anlayışını kökten sorgulayarak, tür ayrımı gözetmeyen adalet fikrini savunuyor. Analitik felsefenin yöntemini açık ve sistematik bir anlatımla kullanan kitap, yalnızca hayvan etiği için değil, hak, adalet ve ahlaki eşitlik üzerine yürütülen çağdaş tartışmalar açısından da temel bir başvuru kaynağı olmayı sürdürüyor.

Tom Regan — Hayvan Hakları Davası
Çeviren: Zeynep Hayal Erdoğan, Yiğit Aras Tarım • Akademim Yayıncılık
Hayvan • 452 sayfa • 2026

Roger Caillois — Oyunlar ve İnsanlar (2026)

Sosyoloji ve antropoloji dünyasında klasikleşen ‘Oyunlar ve İnsanlar’ (‘Les jeux et les hommes: Le masque et le vertige’) adlı eseri, oyunu yalnızca eğlence ya da boş zaman etkinliği olarak değil, insan toplumlarının örgütlenmesini, değerlerini ve kültürel gelişimini biçimlendiren temel bir olgu olarak ele alıyor. Roger Caillois, oyunun gönüllü katılıma dayandığını, gündelik yaşamdan ayrılan özel bir alan yarattığını ve kendine özgü kurallarıyla gerçek hayatın dışında işleyen yaratıcı bir düzen kurduğunu savunuyor. Bu nedenle oyun, yalnızca çocuklukla sınırlı bir uğraş değil; hukuk, sanat, siyaset ve din gibi kurumların oluşumunu anlamaya yardımcı olan temel bir anahtar niteliği taşıyor.

Kitabın merkezinde yer alan en önemli katkı, oyunların dört temel kategori altında sınıflandırılması. Agôn rekabeti ve beceriyi, aléa şansa ve kadere teslimiyeti, mimicry rol yapmayı ve başka kimliklere bürünmeyi, ilinx ise insanı gündelik bilinç durumundan uzaklaştıran baş dönmesi ve coşku deneyimlerini ifade ediyor. Caillois, bu dört oyun biçiminin tek başlarına ya da farklı birleşimler halinde hemen her toplumda görüldüğünü gösterirken, oyun kültürünün aynı zamanda insanların otorite, başarı, kader ve özgürlük anlayışlarını da yansıttığını öne sürüyor.

Eserde oyunların yalnızca bireysel deneyimler olmadığı, toplumsal düzenle sürekli etkileşim içinde bulunduğu vurgulanıyor. Rekabetin spor ve ekonomik yaşamı, şansın kumar ve kader anlayışını, taklidin tiyatrodan törensel uygulamalara kadar uzanan kültürel alanları, baş dönmesi arayışının ise ritüellerden modern eğlence biçimlerine kadar pek çok pratiği şekillendirdiği gösteriliyor. Caillois, kurallara dayalı disiplin ile spontane özgürlük arasındaki dengenin bozulduğu durumlarda oyunun yozlaşabileceğini, kimi zaman bağımlılık, aşırı rekabet veya toplumsal sapmalar üretebileceğini de tartışıyor.

Kitabın ikinci bölümünde bu kuramsal çerçeve daha da genişletiliyor. Taklit, maske ve kimlik değişimi gibi olguların bireysel psikoloji kadar siyasal iktidar ve toplumsal semboller açısından da önemli olduğu; rekabet ile şansın modern kapitalizmden profesyonel spora kadar farklı alanlarda yeniden üretildiği inceleniyor. Böylece oyun, yalnızca belirli etkinliklerle sınırlı kalmayıp gündelik yaşamın ve modern toplumun birçok kurumuna yayılan bir davranış modeli olarak değerlendiriliyor.

Tamamlayıcı metinler ve örnek incelemeler, Caillois’nın kuramını somut olaylarla destekliyor. Böceklerdeki taklit davranışlarından yetişkinliğe geçiş törenlerine, maskelerin siyasal iktidardaki kullanımından yıldız kültüne, kumar makinelerinin yarattığı bağımlılıktan toplumsal taşkınlıklara kadar uzanan örnekler, oyunun biyolojik, kültürel ve toplumsal boyutlarını birlikte ele alıyor. Böylece eser, oyun kavramını antropoloji, sosyoloji, psikoloji ve kültür tarihi arasında köprü kuran disiplinlerarası bir bakışla açıklıyor.

Caillois’nın geliştirdiği oyun tipolojisi, yayımlandığı günden bu yana oyun çalışmaları, kültür kuramı ve sosyal bilimler alanında temel başvuru kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor. Oyunun yalnızca eğlence değil, toplumların kendilerini kurma, değerlerini üretme ve dünyayı anlamlandırma biçimlerinden biri olduğunu gösteren eser, insan kültürünü farklı bir perspektiften okumak isteyenler için klasikleşmiş bir çalışma niteliği taşıyor.

Roger Caillois — Oyunlar ve İnsanlar: Maske ve Baş Dönmesi
Çeviren: Haldun Bayrı • Doğu Batı Yayınları
Antropoloji • 263 sayfa • 2026

Kutsi Akıllı — Türkiye’de Yemekçe Konuşulur (2026)

Kutsi Akıllı’nın ‘Türkiye’de Yemekçe Konuşulur’ adlı eseri, Türkçede yeme içme kültürünün yalnızca sofralarda değil, gündelik dilin ve düşünme biçimlerinin de merkezinde yer aldığını ortaya koyuyor. Ekmekten çorbaya, baldan soğana, bakladan kavuna kadar sayısız yiyecek; atasözlerinde, deyimlerde ve argo ifadelerde toplumsal deneyimleri, değer yargılarını ve yaşam anlayışını yansıtan güçlü simgelere dönüşüyor.

Kapsamlı bir kaynak taramasına dayanan çalışma, yemekle ilgili söz varlığını sistemli biçimde bir araya getirirken, bu ifadelerin kültürel arka planını da görünür kılıyor. Böylece mutfak kültürü ile dil arasındaki etkileşimin, yalnızca beslenme alışkanlıklarını değil; mizahı, inançları, gelenekleri ve toplumsal hafızayı da nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Yemek kültürü, dil tarihi ve folkloru ortak bir zeminde buluşturan eser, Türkçenin yüzyıllar boyunca sofradan beslenen anlatım zenginliğini kayıt altına alıyor. Dilin gündelik yaşamla kurduğu ilişkiyi yeme içme ekseninde inceleyen bu çalışma, kültürel mirasın sözlü ve yazılı izlerini takip etmek isteyen okurlar için özgün ve kapsamlı bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Kutsi Akıllı — Türkiye’de Yemekçe Konuşulur: Türkiye Türkçesinden Yeme İçmeyle İlgili Atasözleri, Deyimler ve Argo İfadeleri
• Everest Yayınları
Yemek • 384 sayfa • 2026

John King Fairbank, Merle Goldman — Çin (2026)

John King Fairbank ve Merle Goldman’ın bu eseri, Çin uygarlığının binlerce yıllık gelişimini siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla ele alan kapsamlı bir çalışma. ‘Çin: Tarih, Kültür ve Medeniyet’ (‘China: A New History’), arkeolojik bulgulardan başlayarak imparatorluk düzeninin oluşumunu, Konfüçyanizmin devlet yönetimindeki belirleyici rolünü, Budizmin etkisini ve Song, Ming ile Qing hanedanları boyunca şekillenen yönetim anlayışını inceliyor. Yazarlar, Çin’in uzun ömürlü siyasal istikrarını sağlayan kurumları, bürokratik yapıyı ve toplumsal örgütlenmeyi açıklarken, bu düzenin zaman içinde karşılaştığı iç ve dış sorunları da tarihsel bağlamı içinde değerlendiriyor.

Fairbank ve Goldman, 17. yüzyıldan itibaren Çin’in Batı dünyasıyla giderek yoğunlaşan temaslarının geleneksel düzen üzerinde yarattığı baskıyı ayrıntılı biçimde ele alıyor. Nüfus artışı, ekonomik dengesizlikler, isyanlar, dış müdahaleler ve reform girişimleri, Qing Hanedanı’nın çözülüşünü hazırlayan başlıca dinamikler olarak öne çıkıyor. Ardından Cumhuriyet’in kuruluşu, savaş ağaları dönemi, milliyetçi hareketler, Japon işgali ve Çin Komünist Partisi’nin yükselişi, yalnızca siyasal olaylar dizisi olarak değil, modern Çin kimliğinin oluşum süreci olarak yorumlanıyor.

Kitabın son bölümleri, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla başlayan yeni dönemi kapsamlı biçimde inceliyor. Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi gibi radikal siyasal deneyimlerin toplumsal sonuçları, Mao sonrası reformların ekonomi ve devlet yapısında yarattığı dönüşümlerle birlikte ele alınıyor. Çin’in küresel sistemde yeniden güç kazanmasını yalnızca ekonomik büyümeyle açıklamayan eser, tarihsel mirasın, devlet geleneğinin ve toplumsal sürekliliğin bu yükselişteki belirleyici rolünü de vurguluyor.

Kitabın önemli özelliklerinden biri, olayları yalnızca kronolojik olarak aktarmak yerine bunların nedenlerini ve uzun vadeli etkilerini tartışmasıdır. Fairbank, Çin’in modernleşmesini büyük ölçüde Batı ile karşılaşmasının doğurduğu dönüşümler üzerinden açıklarken, kitabın editörü de bu yaklaşımın güçlü yanlarını ve postkolonyal tarihçilik tarafından yöneltilen eleştirileri de okuyucuya sunuyor. Böylece eser, yalnızca Çin tarihini anlatmakla kalmıyor; tarih yazımının nasıl kurulduğunu, hangi varsayımlara dayandığını ve farklı bakış açılarının aynı geçmişi nasıl farklı biçimlerde yorumlayabileceğini de düşündürüyor.

Merle Goldman’ın genişletilmiş baskıya eklediği değerlendirmeler ise Mao sonrası reform dönemini daha kapsamlı biçimde ele alarak Fairbank’in görüşlerini güncelliyor ve Çin’in geleceğine ilişkin farklı yorumlar sunuyor. Bu yönüyle kitap, hem klasik bir tarih anlatısı hem de Çin’in geçmişiyle bugünkü küresel konumu arasındaki sürekliliği anlamaya yardımcı olan temel bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor. Çin’in siyasal kurumlarını, kültürel mirasını ve modernleşme serüvenini uzun erimli bir perspektifle açıklayan eser, ülkenin tarihsel gelişimini bütüncül bir çerçevede kavramak isteyen okurlar için alanındaki en önemli çalışmalardan biri olmayı sürdürüyor.

John King Fairbank, Merle Goldman — Çin: Tarih, Kültür ve Medeniyet
Çeviren: Aişe Handan Konar • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 544 sayfa • 2026

Malcolm Barber — Tapınak Şövalyelerinin Tarihi (2026)

Malcolm Barber’ın bu eseri, Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nın kuruluşundan dağıtılışına kadar uzanan yaklaşık iki yüzyıllık tarihini, efsanelerden ve komplo teorilerinden uzak durarak birincil kaynaklara dayalı biçimde ele alan kapsamlı bir araştırma. Orta Çağ tarihinin önde gelen uzmanlarından Barber, tarikatın yalnızca askerî faaliyetlerini değil, dinsel kimliğini, kurumsal yapısını, ekonomik gücünü ve Avrupa siyasetindeki etkisini birlikte değerlendirerek Tapınak Şövalyeleri’nin tarihsel rolünü bütüncül bir bakışla inceliyor.

‘Tapınak Şövalyelerinin Tarihi’ (‘The New Knighthood’), 1119 yılında Kudüs’te Hristiyan hacıları korumak amacıyla kurulan küçük bir kardeşliğin kısa sürede nasıl uluslararası bir askerî-dinî teşkilata dönüştüğünü anlatıyor. Tarikatın yoksulluk, itaat ve bekâret yemini eden keşişlerden oluşmasına rağmen aynı zamanda savaşçı bir kimlik taşıması, dönemin Hristiyan dünyasında yeni bir şövalyelik anlayışı doğuruyor. Barber, bu modelin hem Kilise hem de Haçlı devletleri tarafından nasıl desteklendiğini ve Tapınakçıların kutsal savaş düşüncesinin en önemli temsilcilerinden biri hâline geldiğini açıklıyor.

Eserde Tapınak Şövalyeleri’nin Haçlı Seferleri boyunca üstlendikleri askerî görevler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kalelerin savunulması, stratejik bölgelerin kontrolü, büyük savaşlara katılımları ve disiplinli askerî örgütlenmeleri sayesinde tarikatın Doğu Akdeniz’deki Latin devletlerinin en etkili güçlerinden biri olduğu gösteriliyor. Ancak Barber, askerî başarıların yanında yaşanan yenilgileri, iç tartışmaları ve Haçlı devletlerinin giderek zayıflayan siyasal yapısını da göz ardı etmiyor.

Kitap, tarikatın Avrupa’da oluşturduğu ekonomik ve idarî ağı da geniş biçimde ele alıyor. Bağışlarla edinilen topraklar, çiftlikler, limanlar ve ticaret merkezleri sayesinde Tapınakçılar kıtanın en güçlü kurumlarından biri hâline geliyor. Geliştirdikleri mali yönetim sistemi, para transferi uygulamaları ve geniş mülk ağı, yalnızca askerî faaliyetleri finanse etmekle kalmıyor; Orta Çağ Avrupa’sının ekonomik yaşamında da önemli bir rol üstleniyor. Barber, bu yapının modern bankacılığın doğrudan öncüsü olduğu yönündeki abartılı iddiaları ise tarihsel kanıtlar ışığında dikkatle değerlendirerek gerçek ile efsaneyi birbirinden ayırıyor.

Eserin son bölümü, Tapınak Şövalyeleri’nin dramatik çöküşünü ayrıntılarıyla inceliyor. Kutsal Topraklar’ın kaybedilmesinden sonra tarikatın siyasî işlevinin zayıflaması, Fransa Kralı IV. Philippe’in mali ve siyasî hesaplarıyla birleşince, Tapınakçılar sapkınlık ve çeşitli dinî suçlamalarla hedef alınıyor. Tutuklamalar, işkence altında alınan ifadeler, papalık soruşturmaları ve uzun yargı süreci sonunda tarikat dağıtılıyor, son büyük üstat Jacques de Molay idam ediliyor. Barber, bu sürecin ardındaki hukukî, siyasî ve dinî dinamikleri ayrıntılı biçimde inceleyerek olayları romantik efsanelerden arındırılmış tarihsel bağlamı içinde değerlendiriyor.

Kitap, Tapınak Şövalyeleri’ni gizli hazineler, kutsal emanetler ya da ezoterik örgütler etrafında oluşan popüler anlatılar yerine tarihsel belgeler ışığında ele alan en önemli akademik çalışmalardan biri kabul ediliyor. Tarikatın askerî başarılarını, kurumsal yapısını, ekonomik gücünü ve trajik sonunu dengeli bir yaklaşımla analiz ederken, Orta Çağ Avrupa’sının din, siyaset ve toplum ilişkilerini anlamak için de güçlü bir çerçeve sunuyor. Bu yönüyle eser, Tapınak Şövalyeleri tarihi üzerine yazılmış en güvenilir ve en etkili başvuru kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor.

Malcolm Barber — Tapınak Şövalyelerinin Tarihi: Yeni Şövalyelik
Çeviren: Fatma Berna Yıldırım • Alfa Yayınları
Tarih • 512 sayfa • 2026

Gülbahar Baran Çelik — Geç Antik Dönem Takı ve Aksesuarları (2026)

Gülbahar Baran Çelik’in bu eseri, İstanbul’un tarihi yarımadasında Yenikapı, Sirkeci ve Vezneciler raylı sistem kazıları sırasında ortaya çıkarılan Geç Antik Çağ’a ait takı ve kişisel kullanım eşyalarını ayrıntılı biçimde inceleyen kapsamlı bir arkeoloji çalışması. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Başkanlığı tarafından yürütülen kazılarda, arkeolojik bağlamları korunmuş şekilde gün ışığına çıkarılan bu buluntular, yalnızca zenginlikleriyle değil, ait oldukları yaşam çevreleriyle birlikte değerlendirilebilmeleri sayesinde Geç Antik Dönem’in maddi kültürüne ışık tutuyor. Kitap, bu özgün koleksiyon aracılığıyla dönemin üretim tekniklerini, estetik anlayışını ve toplumsal yaşamını yeniden yorumluyor.

Eserde küpeler, yüzükler, kolyeler, bilezikler, broşlar, kemer parçaları, saç aksesuarları ve çeşitli süs eşyaları ayrıntılı biçimde sınıflandırılıyor. Her eser; üretildiği malzeme, işçilik özellikleri, süsleme teknikleri, kullanım amacı ve bulunduğu arkeolojik bağlam dikkate alınarak değerlendiriliyor. Altın, gümüş, bronz, cam, kemik ve değerli taşlar gibi farklı malzemelerin kullanım biçimleri incelenirken, kuyumculuk sanatında ulaşılan teknik ustalık ile zanaatkârların estetik tercihleri de ortaya konuyor.

‘Geç Antik Dönem Takı ve Aksesuarları: İstanbul Tarihi Yarımada Marmaray ve Metro Kazı Buluntuları’ (‘Late Antique Jewelry And Accessories Finds From The Marmaray And Metro Excavations At Istanbul’s Historical Peninsula’), takıları yalnızca sanat tarihi açısından ele almıyor; onları Geç Antik Dönem toplumunun sosyal, ekonomik ve kültürel yapısını anlamaya yarayan tarihsel belgeler olarak değerlendiriyor. Mücevherlerin statü göstergesi olarak üstlendikleri rol, dinsel sembollerle ilişkileri, gündelik yaşamda ve törensel ortamlarda nasıl kullanıldıkları ile farklı toplumsal kesimlerin tüketim alışkanlıkları ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Böylece kişisel süs eşyaları, bireysel beğeninin ötesinde dönemin kimlik anlayışını, inanç dünyasını ve toplumsal hiyerarşisini yansıtan maddi kültür unsurları olarak okunuyor.

Eserin en önemli katkılarından biri, buluntuları arkeolojik bağlamları içinde değerlendirmesi oluyor. Takıların hangi yapılarda, mezarlarda ya da yerleşim katmanlarında bulunduğu dikkate alınarak kullanım süreleri, üretim merkezleri ve dolaşım ağları hakkında çıkarımlar yapılıyor. Bu yaklaşım, Konstantinopolis’in Geç Antik Çağ’daki ticaret ilişkilerini, zanaat üretimini ve Bizans İmparatorluğu’nun ekonomik yapısını daha iyi anlamaya katkı sağlıyor. Aynı zamanda farklı bölgelerden bilinen benzer eserlerle yapılan karşılaştırmalar sayesinde İstanbul’un Doğu Akdeniz dünyasındaki konumu da daha net biçimde ortaya konuyor.

Kitap, Marmaray ve metro kazılarında ortaya çıkarılan eşsiz buluntu grubunu bilimsel yöntemlerle değerlendirirken, Geç Antik Çağ Bizans dünyasının gündelik yaşamına, kuyumculuk geleneğine ve maddi kültürüne kapsamlı bir bakış sunuyor. İstanbul’un son yıllardaki en önemli arkeolojik keşiflerinden birine dayanan eser, takı ve aksesuarların estetik değerinin ötesine geçerek bunların tarih, sanat tarihi, arkeoloji ve Bizans araştırmaları açısından taşıdığı çok yönlü önemi ortaya koyan temel başvuru kaynaklarından biri olma niteliği taşıyor.

Gülbahar Baran Çelik — Geç Antik Dönem Takı ve Aksesuarları: İstanbul Tarihi Yarımada Marmaray ve Metro Kazı Buluntuları
Çeviren: Merve Özkılıç, Umut Çelikyay • Koç Üniversitesi Yayınları
Arkeoloji • 296 sayfa • 2026

Fernand Braudel — Fernand Braudel’den Bir Tarih Dersi (2026)

Fernand Braudel’in Bir Tarih Dersi (Une leçon d’histoire de Fernand Braudel), ünlü tarihçinin yaşamı, eserleri ve tarih anlayışı üzerine düzenlenen kapsamlı bir kolokyumun kayıtlarını bir araya getirerek onun düşünsel mirasını bütüncül biçimde ele alıyor. Akdeniz, Fransa ve kapitalizmin tarihine ilişkin çalışmalarıyla tarih yazımında köklü bir dönüşüm gerçekleştiren Braudel, bu kitapta yalnızca kendi kuramlarını açıklamakla kalmıyor; farklı disiplinlerden araştırmacılarla yürüttüğü tartışmalar aracılığıyla tarihin yöntemini, amacını ve sınırlarını da yeniden sorguluyor. Böylece eser, hem Braudel’in fikirlerini tanıtan hem de onun tarihçilik anlayışının nasıl şekillendiğini gösteren canlı bir düşünce platformuna dönüşüyor.

Kitabın merkezinde Braudel’in tarih anlayışını belirleyen uzun süre (longue durée) yaklaşımı yer alıyor. Braudel, tarihin yalnızca savaşlar, devrimler ya da büyük siyasal olaylardan oluşmadığını; toplumların gerçek dönüşümünü belirleyen asıl unsurların coğrafya, iklim, ekonomi, ticaret ağları, demografik değişimler ve gündelik yaşam gibi yüzyıllara yayılan yapılar olduğunu savunuyor. Ona göre kısa süreli olaylar tarihsel sürecin yalnızca görünen yüzünü oluştururken, bu olayları mümkün kılan derin yapılar tarihçinin asıl inceleme alanını meydana getiriyor. Bu nedenle geçmişi anlamak için olayların ötesine geçmek ve farklı zaman katmanlarını birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Braudel, tarih araştırmalarının tek başına ilerleyemeyeceğini de vurguluyor. Tarihin coğrafya, sosyoloji, ekonomi, antropoloji ve siyaset bilimiyle sürekli etkileşim içinde olması gerektiğini savunarak disiplinler arası yaklaşımın önemini ortaya koyuyor. Seminerlerde yürütülen tartışmalar, tarihçinin yalnızca belge toplayan biri değil, farklı bilim dallarından yararlanarak karmaşık toplumsal süreçleri açıklayan bir araştırmacı olması gerektiğini gösteriyor. Böylece tarih, geçmiş olayları sıralayan bir anlatı olmaktan çıkarak insan toplumlarını bütün yönleriyle anlamaya çalışan kapsamlı bir inceleme alanına dönüşüyor.

Eserde Braudel’in özellikle Akdeniz üzerine geliştirdiği bakış açısı ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Akdeniz, birbirinden bağımsız devletlerin mücadele alanı olmaktan çok, ortak ekonomik ilişkiler, kültürel etkileşimler ve ticaret ağlarıyla birbirine bağlanan geniş bir uygarlık coğrafyası olarak değerlendiriliyor. Aynı bütüncül yaklaşım kapitalizmin tarihine ilişkin yorumlarında da görülüyor. Kapitalizm, yalnızca modern çağın ekonomik sistemi olarak değil, yüzyıllar boyunca şekillenen dünya ekonomisinin ve ticaret ağlarının uzun vadeli gelişiminin sonucu olarak inceleniyor. Böylece Braudel, ulusal tarihin sınırlarını aşarak küresel ölçekte işleyen tarihsel süreçleri görünür kılıyor.

‘Fernand Braudel’den Bir Tarih Dersi’ (‘Une leçon d’histoire de Fernand Braudel’), Fernand Braudel’in eserlerini özetlemekten çok, onun tarih disiplinine kazandırdığı yeni bakış açısını anlamaya imkân veren kapsamlı bir düşünce yolculuğu. Canlı tartışmalar, farklı yorumlar ve Braudel’in doğrudan katıldığı değerlendirmeler aracılığıyla tarih yazımının yalnızca geçmişi anlatmak değil, geçmişi mümkün kılan uzun vadeli yapıları çözümlemek olduğu fikrini temellendiriyor. Bu yönüyle eser, modern tarihçiliğin en etkili isimlerinden birinin yöntemini, entelektüel mirasını ve tarih anlayışını derinlemesine kavramak isteyenler için temel başvuru kaynaklarından biri olarak öne çıkıyor.

Fernand Braudel — Fernand Braudel’den Bir Tarih Dersi
Çeviren: Levent Başaran • Alfa Yayınları
Tarih • 272 sayfa • 2026

Rudi Vermote — Bion’u Okumak (2026)

Rudi Vermote’nin bu eseri, psikanalizin en özgün kuramcılarından biri olan Wilfred Ruprecht Bion’un düşünsel gelişimini kronolojik bir düzen içinde ele alan kapsamlı bir inceleme. Bion’un farklı dönemlerde kaleme aldığı eserleri tek tek değerlendiren Vermote, yalnızca temel kavramları açıklamakla yetinmiyor; bu kavramların ortaya çıkış koşullarını, birbirleriyle ilişkilerini ve psikanalitik kuram üzerindeki uzun vadeli etkilerini de ayrıntılı biçimde inceliyor. Böylece Bion’un ilk bakışta karmaşık görünen kuramsal dünyasını sistemli ve anlaşılır bir çerçeve içinde yeniden kuruyor.

‘Bion’u Okumak’ (‘Reading Bion’), Bion’un düşüncesini klasik psikanalitik geleneğin içinde konumlandırarak onun özellikle nesne ilişkileri kuramı, grup psikolojisi ve düşünmenin doğasına ilişkin katkılarının nasıl şekillendiğini gösteriyor. Freud ve Melanie Klein’dan devraldığı mirası eleştirel biçimde yeniden yorumlayan Bion’un, zihnin gelişimini yalnızca içgüdüler üzerinden değil, düşüncenin oluşumu, deneyimin işlenmesi ve duygusal yaşantının anlamlandırılması süreçleri üzerinden ele aldığı vurgulanıyor. Böylece psikanalizin odağını semptomlardan çok zihnin düşünme kapasitesine yönelten yaklaşımının önemi açıklanıyor.

Vermote, Bion’un en etkili kavramlarını ayrıntılarıyla ele alıyor. Beta öğeleri ve alfa işlevi, kapsama (container–contained) ilişkisi, düşüncelerin ortaya çıkışı, bilgiye yönelme arzusu, “O” kavramı, negatif kapasite ve bellekten ya da arzudan bağımsız dinleme gibi fikirlerin birbirini tamamlayan yönlerini açıklıyor. Bu kavramların yalnızca kuramsal açıklamalar olmadığını; analitik ilişkinin içinde sürekli işleyen dinamikleri anlamaya yönelik klinik araçlar olduğunu gösteriyor. Okur, bu sayede Bion’un soyut görünen terminolojisinin terapi pratiğinde nasıl karşılık bulduğunu daha açık biçimde kavrıyor.

Kitap ayrıca Bion’un düşüncelerindeki dönüşümleri de izliyor. Erken dönem grup dinamikleri çalışmalarından başlayarak psikotik süreçlere ilişkin araştırmalarına, oradan da bilgi, hakikat ve zihinsel dönüşüm üzerine geliştirdiği daha felsefi yaklaşımlara uzanan çizgi ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor. Vermote, bu değişimlerin rastlantısal olmadığını; Bion’un yaşamı boyunca zihnin bilinmeyen yönlerini anlama çabasının doğal bir devamı olduğunu savunuyor. Böylece farklı dönemlerde yazılmış eserler arasında güçlü bir düşünsel süreklilik bulunduğunu ortaya koyuyor.

‘Bion’u Okumak’, yalnızca Bion’un eserlerini tanıtan bir rehber olmanın ötesine geçerek onun kuramını tarihsel, felsefi ve klinik bağlamlarıyla birlikte değerlendiren kapsamlı bir başvuru kaynağı. Psikanalitik düşüncenin en etkili isimlerinden birinin karmaşık fikirlerini anlaşılır hâle getirirken, bu fikirlerin çağdaş psikoterapi, psikopatoloji ve zihin felsefesi açısından neden hâlâ belirleyici olduğunu da gösteriyor. Bu yönüyle eser, hem Bion’u ilk kez okuyacaklar hem de onun çalışmalarını daha derinlikli biçimde anlamak isteyenler için güçlü bir kılavuz niteliği taşıyor.

Rudi Vermote — Bion’u Okumak
Çeviren: Gülin Ekinci • Minotor Kitap
Psikanaliz • 496 sayfa • 2026

Erdem Göktürk — Ofsayt Bilen Kadınlar (2026)

Erdem Göktürk’ün ‘Ofsayt Bilen Kadınlar: Türkiye’de Kadın Futbolu Tarihi’ adlı bu kitabı, Türkiye’de kadın futbolunun uzun yıllar görmezden gelinen geçmişini kapsamlı bir tarih çalışmasıyla görünür kılıyor. Kitap, kadınların futbolda yalnızca önyargılarla değil, kurumsal engeller, toplumsal kalıplar ve ilgisizlikle de mücadele ederek oluşturdukları birikimi kronolojik bir anlatı içinde ele alıyor. Erdem Göktürk, arşiv belgeleri, basın taramaları ve sözlü tarih çalışmalarıyla kadın futbolunun gelişimini yalnızca sportif başarılar üzerinden değil, toplumsal dönüşümün bir parçası olarak değerlendiriyor.

Anlatı, dünyada kadın futbolunun ilk örneklerinden başlayarak Türkiye’deki ilk gösteri maçlarına, öncü futbolculara ve ilk resmî girişimlere uzanıyor. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden itibaren kadınların futbol sahasına çıkışına yönelik tepkiler, basının değişen yaklaşımı ve zamanla oluşan kulüp yapılanmaları ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kınalıada, Dostlukspor, Dinarsu ve daha sonra belediye ile okul takımlarının öncülüğünde gelişen örgütlenmeler, kadın futbolunun kurumsallaşma sürecinin kilometre taşları olarak ele alınıyor.

Kitap, yalnızca kulüplerin ve liglerin tarihini aktarmakla yetinmiyor; millî takımın kuruluşu, kadın hakemlerin yükselişi, eğitim kurumlarının katkısı, yerel yönetimlerin desteği ve büyük spor kulüplerinin kadın futboluna yönelişi gibi gelişmeleri de geniş bir çerçevede değerlendiriyor. Futbolun yalnızca saha içindeki rekabetten ibaret olmadığını; medya, siyaset, eğitim, yerel yönetimler ve toplumsal cinsiyet algısıyla sürekli etkileşim içinde geliştiğini gösteriyor. Böylece kadın futbolunun yükseliş ve duraklama dönemlerini belirleyen yapısal etkenleri görünür kılıyor.

Göktürk, bu tarihi oluştururken yalnızca yazılı kaynaklara dayanmıyor; eski futbolcular, yöneticiler, hakemler ve tanıklarla yaptığı görüşmeler sayesinde eksik kalan halkaları tamamlıyor. Arşivlerdeki boşlukları sözlü tarih yöntemiyle doldurarak farklı dönemlere ait parçaları bir araya getiriyor. Böylece resmî kayıtların ötesine geçen çok sesli bir anlatı kuruyor ve kadın futbolunun unutulmuş öncülerini yeniden gün yüzüne çıkarıyor.

‘Ofsayt Bilen Kadınlar’, Türkiye’de kadın futbolunun yalnızca spor tarihi açısından değil, toplumsal cinsiyet, kültürel değişim ve modernleşme tarihi açısından da neden önemli olduğunu ortaya koyuyor. Kadınların futbol sahasında görünür olabilmek için verdikleri uzun mücadeleyi belgelerle destekleyerek anlatırken, bugünkü gelişmelerin ardında onlarca yıllık emek, direnç ve kararlılık bulunduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, Türkiye spor tarihinin ihmal edilmiş bir alanını ayrıntılı biçimde aydınlatan temel başvuru kaynaklarından biri olma niteliği taşıyor.

Erdem Göktürk — Ofsayt Bilen Kadınlar: Türkiye’de Kadın Futbolu Tarihi
• İletişim Yayınları
Futbol • 208 sayfa • 2026