H. Hande Orhon Özdağ — İran Rejimini Anlamak (2026)

‘İran Rejimini Anlamak: Kaf Dağının Ardı’, 1979 İslam Devrimi sonrasında şekillenen İran siyasal sistemini tarihsel arka planı içinde ele alıyor. H. Hande Orhon Özdağ, günümüz İran’ını yalnızca güncel siyasal gelişmeler üzerinden değil, binlerce yıllık devlet geleneği, toplumsal yapısı ve kültürel birikimiyle birlikte değerlendiriyor. Böylece sıkça konuşulan ancak çoğu zaman kalıplaşmış yargılarla açıklanmaya çalışılan İran’ın siyasal düzenine daha derinlikli bir bakış sunuyor.

Eser, Pers imparatorluklarından günümüze uzanan tarihsel mirasın, farklı uygarlıkların, dinlerin ve etnik toplulukların bıraktığı izlerin bugünkü İran’ın oluşumundaki rolünü göz önünde bulundururken, odağını özellikle 1979 Devrimi sonrasında kurulan rejimin işleyişine yöneltiyor. Devrimle birlikte ortaya çıkan dinî liderlik modeli, devlet kurumlarının yapısı, siyasal meşruiyet anlayışı ve ulemanın yönetimde üstlendiği belirleyici konum ayrıntılı biçimde inceleniyor.

Kitap, Türkiye ile İran arasındaki tarihsel ve siyasal ilişkileri de dikkate alarak, iki ülke arasındaki karşılıklı etkileşimlerin ve İran’ın Türkiye kamuoyundaki algısının nasıl şekillendiğini sorguluyor. Özellikle Türkiye siyasetinde zaman zaman gündeme gelen “Türkiye İran olur mu?” tartışmalarını tarihsel ve siyasal bağlamına oturturken, yaygın kabullerin ötesine geçen analitik bir değerlendirme yapıyor.

İran’ın kendine özgü siyasal yapısını anlamaya çalışan çalışma, tarihsel süreklilik ile devrim sonrasında yaşanan kırılmaları birlikte ele alarak, günümüz İran rejiminin ideolojik temellerini, kurumsal örgütlenmesini ve bölgesel siyasetteki konumunu açıklamaya çalışıyor. Bu yönüyle kitap, İran’ı yalnızca komşu bir ülke olarak değil, Ortadoğu’nun siyasal dengelerini etkileyen özgün bir devlet modeli olarak değerlendiren; tarih, siyaset ve uluslararası ilişkiler perspektiflerini bir araya getiren kapsamlı bir inceleme sunuyor.

H. Hande Orhon Özdağ — İran Rejimini Anlamak: Kaf Dağının Ardı
• İmge Kitabevi
Siyaset • 151 sayfa • 2026

Sandro Mezzadra, Brett Neilson — Geri Kalanı ve Batı (2026)

Sandro Mezzadra ve Brett Neilson bu eserlerinde Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan çokkutuplu dünya düzenini, klasik Doğu-Batı karşıtlığının ötesine geçen yeni bir kapitalizm ve iktidar analiziyle inceliyor. Kitap, küresel sistemde yaşanan dönüşümlerin yalnızca devletler arasındaki güç dengelerini değiştirmediğini; sermayenin hareket biçimlerini, emek süreçlerini, sınır rejimlerini, uluslararası ilişkileri ve siyasal mücadeleleri de yeniden şekillendirdiğini savunuyor. Yazarlar, günümüz dünyasını anlamak için tek merkezli ya da ulus-devlet odaklı açıklamaların yetersiz kaldığını ileri sürerek kapitalizmin farklı coğrafyalarda birbirine bağlanan çok katmanlı yapısını çözümlemeye çalışıyor.

Çalışmanın merkezinde, “Batı” ile onun dışında kalan “geri kalan dünya” arasındaki ilişkinin artık eski hiyerarşik kalıplarla açıklanamayacağı düşüncesi yer alıyor. Çin, Hindistan, Körfez ülkeleri ve diğer yükselen güçlerin küresel ekonomide üstlendikleri roller, sermaye akışlarının yön değiştirmesi ve yeni jeopolitik rekabetler, kapitalizmin çokkutuplu bir evreye girdiğini gösteriyor. Ancak yazarlar, bu değişimin Batı’nın gerilemesi ya da yeni güçlerin basit yükselişi biçiminde okunmasına karşı çıkıyor; bunun yerine farklı iktidar merkezlerinin birbirine bağımlı olduğu karmaşık bir dünya düzeninin oluştuğunu öne sürüyor.

‘Geri Kalanı ve Batı: Çokkutuplu Bir Dünyada Sermaye ve İktidar’ (‘The Rest and the West: Capital and Power in a Multipolar World’), bu dönüşümü pandemi, savaş rejimleri, finansallaşma, platform ekonomileri ve küresel lojistik ağları gibi süreçler üzerinden inceliyor. Özellikle dijital platformların üretim ve dolaşım üzerindeki etkisi, finans sermayesinin ekonomik ve siyasal kararları belirleme gücü ile tedarik zincirlerinin küresel ölçekte kazandığı stratejik önem ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Böylece kapitalizmin yalnızca fabrikalarda değil, veri akışlarından ulaştırma koridorlarına kadar uzanan çok geniş bir alanda yeniden örgütlendiği gösteriliyor.

Mezzadra ile Neilson, sermayedeki bu dönüşümlerin emek dünyasını da kökten değiştirdiğini savunuyor. Güvencesiz çalışma biçimleri, göçmen emeği, dijital emek, bakım emeği ve farklı üretim rejimleri arasındaki bağlantıları analiz ederek işçi sınıfının artık tek tip bir özne olarak düşünülemeyeceğini ileri sürüyor. Emek mücadelelerinin de ulusal sınırları aşan, farklı toplumsal deneyimleri bir araya getiren yeni örgütlenme biçimleri geliştirdiğini vurguluyor. Böylece sınıf mücadelesini feminist, ırkçılık karşıtı, çevreci ve sömürgecilik karşıtı hareketlerle birlikte değerlendiren daha geniş bir siyasal çerçeve öneriyor.

Kitabın en önemli katkılarından biri, çokkutuplu dünyanın yalnızca yeni güç rekabetleri yaratan bir düzen olmadığını, aynı zamanda özgürlük ve eşitlik mücadeleleri için yeni imkânlar da sunduğunu göstermesi oluyor. Yazarlar, sermaye ilişkilerinin toplumsal yaşamın her alanına nüfuz ettiği koşullarda bile alternatif öznelliklerin ve dayanışma biçimlerinin gelişebileceğini savunuyor. Bu nedenle eser, farklı mücadeleleri ortak bir politik bileşim içinde buluşturacak yeni bir enternasyonalizm fikrini tartışmaya açıyor. Küresel kapitalizmin güncel dönüşümlerini ekonomi politik, siyaset kuramı ve toplumsal hareketler perspektiflerini bir araya getirerek değerlendiren çalışma, çağdaş kapitalizmin yapısını ve ona karşı geliştirilebilecek alternatif siyasal ufukları anlamak isteyenler için önemli bir kuramsal kaynak niteliği taşıyor.

Sandro Mezzadra, Brett Neilson — Geri Kalanı ve Batı: Çokkutuplu Bir Dünyada Sermaye ve İktidar
Çeviren: Münevver Çelik • Otonom Yayıncılık
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Alain Corbin — Taze Otlar Üzerine (2026)

Alain Corbin, bu eserinde, çoğu zaman sıradan ve görünmez kabul edilen otları insanlık tarihinin kültürel ve duygusal hafızasının merkezine yerleştiriyor. Çevre tarihi, duygu tarihi ve kültür tarihini buluşturan bu çalışma, otların yalnızca doğal yaşamın bir parçası olmadığını; insanların doğayı algılama, hatırlama, sevme ve anlamlandırma biçimlerini yansıtan güçlü simgeler olduğunu gösteriyor. Corbin, özellikle 18. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyıla uzanan Batı Avrupa’da edebiyat, resim, anılar ve gündelik yaşam pratiklerinden yararlanarak insan ile otlar arasındaki değişen duygusal ilişkiyi inceliyor. Antik Çağ ve pastoral gelenek ise bu anlatının tarihsel arka planını oluşturan kültürel referanslar olarak yer alıyor.

‘Taze Otlar Üzerine: Antik Çağlardan Günümüze Bir Duygular Yelpazesi’ (‘La fraîcheur de l’herbe: Histoire d’une gamme d’émotions’), otların tarihini yalnızca botanik ya da tarımsal bir konu olarak ele almıyor; onların insanlarda uyandırdığı duyguları merkeze alıyor. Çocukluk anıları, ilk aşklar, yalnızlık, dinlenme, özgürlük, melankoli ve ölüm gibi deneyimler, çayırlar ve yeşil alanlarla kurulan bağ üzerinden yeniden okunuyor. Corbin’e göre bir tutam çimen ya da geniş bir çayır, farklı dönemlerde ve farklı toplumsal kesimler için bambaşka anlamlar taşıyor. Çobanlar, çiftçiler ve bahçıvanlar kadar şairler, ressamlar ve romancılar da otların kültürel serüvenine katkıda bulunuyor.

Eserde çocuklukta otlarla kurulan temasın hafızadaki kalıcılığına, çayırların dinlenme ve hayal kurma mekânı olarak taşıdığı anlamlara, meraların toplumsal yaşamdaki yerine ve otların oluşturduğu küçük doğal evrenin zenginliğine özel önem veriliyor. Kuru otların kokusu, biçme mevsiminin sesleri, çıplak ayakla çimenlere basmanın verdiği haz ve yeşilliğin bedensel deneyimi, tarih boyunca farklı kuşakların ortak duygusal mirası olarak değerlendiriliyor. Aynı zamanda otlar, aşkın, tenselliğin ve doğayla bütünleşmenin simgesi olduğu kadar mezarlıklar ve anılar aracılığıyla ölümün sessiz tanıkları olarak da yorumlanıyor.

Corbin, modernleşmeyle birlikte insanların otlarla kurduğu ilişkinin köklü biçimde değiştiğini de vurguluyor. Tarımsal üretimin mekanikleşmesi, kırsal yaşamın dönüşmesi ve geleneksel çalışma biçimlerinin ortadan kalkmasıyla birlikte ot biçme ritüelleri, mevsimlik şölenler ve doğayla kurulan gündelik temas giderek zayıflıyor. Bunun sonucunda, otların uyandırdığı zengin duygu dünyasının da büyük ölçüde silikleştiğini savunuyor. Buna rağmen şehir yaşamında yeşil alanlara duyulan özlemin ve doğaya yeniden yaklaşma isteğinin, bu ilişkinin tamamen kopmadığını gösterdiğini ileri sürüyor.

‘Taze Otlar Üzerine’, çevre tarihini duygu tarihiyle buluşturan özgün yaklaşımı sayesinde Alain Corbin’in en dikkat çekici çalışmalarından biri olarak öne çıkıyor. Otların kültürel serüvenini şairlerin, yazarların ve sıradan insanların deneyimleri üzerinden izleyen eser, doğanın en mütevazı unsurlarından birinin bile insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçası olduğunu ortaya koyuyor. Böylece okuru, doğayla kurduğu ilişkinin yalnızca ekolojik değil, aynı zamanda tarihsel, estetik ve duygusal boyutlarını yeniden düşünmeye davet ediyor.

Alain Corbin — Taze Otlar Üzerine: Antik Çağlardan Günümüze Bir Duygular Yelpazesi
Çeviren: Özcan Doğan • Doğu Batı Yayınları
Tarih • 190 sayfa • 2026

Oğuz İnel — Yeni Materyalizm (2026)

Oğuz İnel ‘Yeni Materyalizm’ adlı çalışmasında, çağdaş felsefenin en önemli tartışmalarından birini merkeze alarak, idealizm ile materyalizm arasındaki geleneksel karşıtlığın nasıl yeniden düşünüyor. Kitabın odağında, Slavoj Žižek’in geliştirdiği transandantal ya da yeni materyalizm anlayışı yer alıyor. Yazar, bu yaklaşımın yalnızca güncel bir kuramsal öneri olmadığını, Kant ve Hegel’den başlayarak uzanan uzun bir felsefi geleneğin yeniden yorumlanmasıyla ortaya çıktığını gösteriyor.

Kitap, öncelikle idealizm ve materyalizm kavramlarının tarihsel ve felsefi temellerini açıklıyor. Ardından David Hume’un nedensellik eleştirisinden hareketle Kant’ın transandantal idealizmine, oradan da Hegel’in diyalektik düşüncesine uzanan gelişim çizgisini izliyor. Böylece okur, Žižek’in düşüncesinin hangi kuramsal miras üzerine inşa edildiğini ve klasik Alman idealizmini neden materyalist bir bakışla yeniden okumaya yöneldiğini adım adım takip ediyor.

Eserin ağırlık merkezini oluşturan bölümde Žižek’in felsefesi ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Diyalektik, Gerçek, imkânsızlık, üst-belirlenim, retroaktivite, zorunluluk ve olumsallık gibi temel kavramlar üzerinden, onun idealizmi materyalizmle buluşturma girişimi açıklanıyor. Özellikle ‘Hiçten Az’ ve ‘Mutlak Geri Tepme’ eserlerinden hareketle geliştirilen çözümlemeler, Žižek’in hem Hegelci mirası nasıl dönüştürdüğünü hem de çağdaş bilim, psikanaliz ve ideoloji eleştirisini bu yeni çerçeve içinde nasıl bir araya getirdiğini ortaya koyuyor. Kitap ayrıca Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizm anlayışına da değinerek günümüzde materyalist düşüncenin farklı yönelimlerini karşılaştırmalı biçimde değerlendiriyor.

İkinci bölüm, Žižek’in düşünsel arka planını tamamlayan postmodernizm ve postyapısalcılık tartışmalarına ayrılıyor. Postmodernizmin güçlü ve zayıf yönleri ele alınırken, yapısalcılığın dil merkezli yaklaşımı Saussure üzerinden açıklanıyor; ardından Derrida’nın yapısökümü, Barthes’ın “yazarın ölümü” tezi ve Foucault’nun özne anlayışı inceleniyor. Böylece postmarksizmin beslendiği kuramsal kaynaklar tanıtılıyor ve Žižek’in bu geleneklerle kurduğu eleştirel ilişki daha anlaşılır hâle getiriliyor.

Oğuz İnel — Yeni Materyalizm
• Doruk Yayınları
Felsefe • 92 sayfa • 2026

Tom Regan — Hayvan Hakları Davası (2026)

Tom Regan, ‘Hayvan Hakları Davası’ adlı eserinde hayvanlara yönelik etik tartışmayı merhamet ya da fayda hesaplarının ötesine taşıyarak, hak kavramı temelinde yeniden kuruyor. Alanın kurucu metinlerinden biri kabul edilen bu çalışma, hayvanların insanlar için ne kadar yararlı olduklarıyla değil, kendi başlarına taşıdıkları ahlaki değerle ilgileniyor. Regan, Descartes’tan Kant’a ve özellikle Peter Singer’ın faydacı yaklaşımına uzanan geniş bir felsefi mirası eleştirel biçimde değerlendirirken, insan ile hayvan arasındaki ilişkinin daha kapsayıcı bir ahlak anlayışıyla yeniden düşünülmesi gerektiğini savunuyor.

Kitabın merkezinde, hayvanların “bir yaşamın öznesi” olduğu düşüncesi yer alıyor. Regan’a göre bilinçli deneyimler yaşayan, istekleri, anıları, duyguları ve geleceğe dönük çıkarları bulunan canlılar yalnızca araç olarak görülemez.

Böyle varlıklar, insanlardan bağımsız olarak içkin bir değere sahiptir ve bu değer onlara vazgeçilmez ahlaki haklar kazandırır. Bu nedenle hayvanların yaşamı, acı çekmemesi ya da özgürlüğü yalnızca insanların çıkarları doğrultusunda değerlendirilemez; onların hakları kendi başına korunması gereken ahlaki bir zorunluluktur.

Regan, kuramını adım adım inşa ederken önce ahlaki haklarla hukuki hakları birbirinden ayırıyor. Hukuki hakların toplumdan topluma ve zamana göre değişebileceğini, buna karşılık gerçek ahlaki hakların evrensel ve eşit olduğunu ileri sürüyor. Irk, cinsiyet, tür ya da toplumsal statü gibi özelliklerin ahlaki değeri belirlemediğini savunan yazar, içkin değere sahip her varlığın saygı görme hakkına eşit biçimde sahip olduğunu temellendiriyor. Böylece hak kavramını yalnızca insanlara özgü olmaktan çıkararak bütün duyarlı canlıları kapsayan bir çerçeveye yerleştiriyor.

Kitap boyunca faydacılık, sözleşmecilik ve geleneksel etik kuramları ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Regan, çoğunluğun yararı adına bireyin haklarının feda edilmesini reddediyor ve hayvan deneyleri, endüstriyel hayvancılık, avcılık gibi uygulamaların yalnızca acı üretmeleri nedeniyle değil, hayvanları araçsallaştırmaları nedeniyle de ahlaken yanlış olduğunu ileri sürüyor. Ayrıca cankurtaran botu gibi zor etik ikilemleri ele alarak hak temelli yaklaşımına yöneltilen itirazları sistemli biçimde yanıtlıyor.

‘Hayvan Hakları Davası’ (‘The Case for Animal Rights’), modern hayvan hakları hareketinin düşünsel temellerini atan en etkili eserlerden biri olarak kabul ediliyor. Regan, insan merkezli ahlak anlayışını kökten sorgulayarak, tür ayrımı gözetmeyen adalet fikrini savunuyor. Analitik felsefenin yöntemini açık ve sistematik bir anlatımla kullanan kitap, yalnızca hayvan etiği için değil, hak, adalet ve ahlaki eşitlik üzerine yürütülen çağdaş tartışmalar açısından da temel bir başvuru kaynağı olmayı sürdürüyor.

Tom Regan — Hayvan Hakları Davası
Çeviren: Zeynep Hayal Erdoğan, Yiğit Aras Tarım • Akademim Yayıncılık
Hayvan • 452 sayfa • 2026

Roger Caillois — Oyunlar ve İnsanlar (2026)

Sosyoloji ve antropoloji dünyasında klasikleşen ‘Oyunlar ve İnsanlar’ (‘Les jeux et les hommes: Le masque et le vertige’) adlı eseri, oyunu yalnızca eğlence ya da boş zaman etkinliği olarak değil, insan toplumlarının örgütlenmesini, değerlerini ve kültürel gelişimini biçimlendiren temel bir olgu olarak ele alıyor. Roger Caillois, oyunun gönüllü katılıma dayandığını, gündelik yaşamdan ayrılan özel bir alan yarattığını ve kendine özgü kurallarıyla gerçek hayatın dışında işleyen yaratıcı bir düzen kurduğunu savunuyor. Bu nedenle oyun, yalnızca çocuklukla sınırlı bir uğraş değil; hukuk, sanat, siyaset ve din gibi kurumların oluşumunu anlamaya yardımcı olan temel bir anahtar niteliği taşıyor.

Kitabın merkezinde yer alan en önemli katkı, oyunların dört temel kategori altında sınıflandırılması. Agôn rekabeti ve beceriyi, aléa şansa ve kadere teslimiyeti, mimicry rol yapmayı ve başka kimliklere bürünmeyi, ilinx ise insanı gündelik bilinç durumundan uzaklaştıran baş dönmesi ve coşku deneyimlerini ifade ediyor. Caillois, bu dört oyun biçiminin tek başlarına ya da farklı birleşimler halinde hemen her toplumda görüldüğünü gösterirken, oyun kültürünün aynı zamanda insanların otorite, başarı, kader ve özgürlük anlayışlarını da yansıttığını öne sürüyor.

Eserde oyunların yalnızca bireysel deneyimler olmadığı, toplumsal düzenle sürekli etkileşim içinde bulunduğu vurgulanıyor. Rekabetin spor ve ekonomik yaşamı, şansın kumar ve kader anlayışını, taklidin tiyatrodan törensel uygulamalara kadar uzanan kültürel alanları, baş dönmesi arayışının ise ritüellerden modern eğlence biçimlerine kadar pek çok pratiği şekillendirdiği gösteriliyor. Caillois, kurallara dayalı disiplin ile spontane özgürlük arasındaki dengenin bozulduğu durumlarda oyunun yozlaşabileceğini, kimi zaman bağımlılık, aşırı rekabet veya toplumsal sapmalar üretebileceğini de tartışıyor.

Kitabın ikinci bölümünde bu kuramsal çerçeve daha da genişletiliyor. Taklit, maske ve kimlik değişimi gibi olguların bireysel psikoloji kadar siyasal iktidar ve toplumsal semboller açısından da önemli olduğu; rekabet ile şansın modern kapitalizmden profesyonel spora kadar farklı alanlarda yeniden üretildiği inceleniyor. Böylece oyun, yalnızca belirli etkinliklerle sınırlı kalmayıp gündelik yaşamın ve modern toplumun birçok kurumuna yayılan bir davranış modeli olarak değerlendiriliyor.

Tamamlayıcı metinler ve örnek incelemeler, Caillois’nın kuramını somut olaylarla destekliyor. Böceklerdeki taklit davranışlarından yetişkinliğe geçiş törenlerine, maskelerin siyasal iktidardaki kullanımından yıldız kültüne, kumar makinelerinin yarattığı bağımlılıktan toplumsal taşkınlıklara kadar uzanan örnekler, oyunun biyolojik, kültürel ve toplumsal boyutlarını birlikte ele alıyor. Böylece eser, oyun kavramını antropoloji, sosyoloji, psikoloji ve kültür tarihi arasında köprü kuran disiplinlerarası bir bakışla açıklıyor.

Caillois’nın geliştirdiği oyun tipolojisi, yayımlandığı günden bu yana oyun çalışmaları, kültür kuramı ve sosyal bilimler alanında temel başvuru kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor. Oyunun yalnızca eğlence değil, toplumların kendilerini kurma, değerlerini üretme ve dünyayı anlamlandırma biçimlerinden biri olduğunu gösteren eser, insan kültürünü farklı bir perspektiften okumak isteyenler için klasikleşmiş bir çalışma niteliği taşıyor.

Roger Caillois — Oyunlar ve İnsanlar: Maske ve Baş Dönmesi
Çeviren: Haldun Bayrı • Doğu Batı Yayınları
Antropoloji • 263 sayfa • 2026

Kutsi Akıllı — Türkiye’de Yemekçe Konuşulur (2026)

Kutsi Akıllı’nın ‘Türkiye’de Yemekçe Konuşulur’ adlı eseri, Türkçede yeme içme kültürünün yalnızca sofralarda değil, gündelik dilin ve düşünme biçimlerinin de merkezinde yer aldığını ortaya koyuyor. Ekmekten çorbaya, baldan soğana, bakladan kavuna kadar sayısız yiyecek; atasözlerinde, deyimlerde ve argo ifadelerde toplumsal deneyimleri, değer yargılarını ve yaşam anlayışını yansıtan güçlü simgelere dönüşüyor.

Kapsamlı bir kaynak taramasına dayanan çalışma, yemekle ilgili söz varlığını sistemli biçimde bir araya getirirken, bu ifadelerin kültürel arka planını da görünür kılıyor. Böylece mutfak kültürü ile dil arasındaki etkileşimin, yalnızca beslenme alışkanlıklarını değil; mizahı, inançları, gelenekleri ve toplumsal hafızayı da nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Yemek kültürü, dil tarihi ve folkloru ortak bir zeminde buluşturan eser, Türkçenin yüzyıllar boyunca sofradan beslenen anlatım zenginliğini kayıt altına alıyor. Dilin gündelik yaşamla kurduğu ilişkiyi yeme içme ekseninde inceleyen bu çalışma, kültürel mirasın sözlü ve yazılı izlerini takip etmek isteyen okurlar için özgün ve kapsamlı bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Kutsi Akıllı — Türkiye’de Yemekçe Konuşulur: Türkiye Türkçesinden Yeme İçmeyle İlgili Atasözleri, Deyimler ve Argo İfadeleri
• Everest Yayınları
Yemek • 384 sayfa • 2026

John King Fairbank, Merle Goldman — Çin (2026)

John King Fairbank ve Merle Goldman’ın bu eseri, Çin uygarlığının binlerce yıllık gelişimini siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla ele alan kapsamlı bir çalışma. ‘Çin: Tarih, Kültür ve Medeniyet’ (‘China: A New History’), arkeolojik bulgulardan başlayarak imparatorluk düzeninin oluşumunu, Konfüçyanizmin devlet yönetimindeki belirleyici rolünü, Budizmin etkisini ve Song, Ming ile Qing hanedanları boyunca şekillenen yönetim anlayışını inceliyor. Yazarlar, Çin’in uzun ömürlü siyasal istikrarını sağlayan kurumları, bürokratik yapıyı ve toplumsal örgütlenmeyi açıklarken, bu düzenin zaman içinde karşılaştığı iç ve dış sorunları da tarihsel bağlamı içinde değerlendiriyor.

Fairbank ve Goldman, 17. yüzyıldan itibaren Çin’in Batı dünyasıyla giderek yoğunlaşan temaslarının geleneksel düzen üzerinde yarattığı baskıyı ayrıntılı biçimde ele alıyor. Nüfus artışı, ekonomik dengesizlikler, isyanlar, dış müdahaleler ve reform girişimleri, Qing Hanedanı’nın çözülüşünü hazırlayan başlıca dinamikler olarak öne çıkıyor. Ardından Cumhuriyet’in kuruluşu, savaş ağaları dönemi, milliyetçi hareketler, Japon işgali ve Çin Komünist Partisi’nin yükselişi, yalnızca siyasal olaylar dizisi olarak değil, modern Çin kimliğinin oluşum süreci olarak yorumlanıyor.

Kitabın son bölümleri, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla başlayan yeni dönemi kapsamlı biçimde inceliyor. Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi gibi radikal siyasal deneyimlerin toplumsal sonuçları, Mao sonrası reformların ekonomi ve devlet yapısında yarattığı dönüşümlerle birlikte ele alınıyor. Çin’in küresel sistemde yeniden güç kazanmasını yalnızca ekonomik büyümeyle açıklamayan eser, tarihsel mirasın, devlet geleneğinin ve toplumsal sürekliliğin bu yükselişteki belirleyici rolünü de vurguluyor.

Kitabın önemli özelliklerinden biri, olayları yalnızca kronolojik olarak aktarmak yerine bunların nedenlerini ve uzun vadeli etkilerini tartışmasıdır. Fairbank, Çin’in modernleşmesini büyük ölçüde Batı ile karşılaşmasının doğurduğu dönüşümler üzerinden açıklarken, kitabın editörü de bu yaklaşımın güçlü yanlarını ve postkolonyal tarihçilik tarafından yöneltilen eleştirileri de okuyucuya sunuyor. Böylece eser, yalnızca Çin tarihini anlatmakla kalmıyor; tarih yazımının nasıl kurulduğunu, hangi varsayımlara dayandığını ve farklı bakış açılarının aynı geçmişi nasıl farklı biçimlerde yorumlayabileceğini de düşündürüyor.

Merle Goldman’ın genişletilmiş baskıya eklediği değerlendirmeler ise Mao sonrası reform dönemini daha kapsamlı biçimde ele alarak Fairbank’in görüşlerini güncelliyor ve Çin’in geleceğine ilişkin farklı yorumlar sunuyor. Bu yönüyle kitap, hem klasik bir tarih anlatısı hem de Çin’in geçmişiyle bugünkü küresel konumu arasındaki sürekliliği anlamaya yardımcı olan temel bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor. Çin’in siyasal kurumlarını, kültürel mirasını ve modernleşme serüvenini uzun erimli bir perspektifle açıklayan eser, ülkenin tarihsel gelişimini bütüncül bir çerçevede kavramak isteyen okurlar için alanındaki en önemli çalışmalardan biri olmayı sürdürüyor.

John King Fairbank, Merle Goldman — Çin: Tarih, Kültür ve Medeniyet
Çeviren: Aişe Handan Konar • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 544 sayfa • 2026

Malcolm Barber — Tapınak Şövalyelerinin Tarihi (2026)

Malcolm Barber’ın bu eseri, Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nın kuruluşundan dağıtılışına kadar uzanan yaklaşık iki yüzyıllık tarihini, efsanelerden ve komplo teorilerinden uzak durarak birincil kaynaklara dayalı biçimde ele alan kapsamlı bir araştırma. Orta Çağ tarihinin önde gelen uzmanlarından Barber, tarikatın yalnızca askerî faaliyetlerini değil, dinsel kimliğini, kurumsal yapısını, ekonomik gücünü ve Avrupa siyasetindeki etkisini birlikte değerlendirerek Tapınak Şövalyeleri’nin tarihsel rolünü bütüncül bir bakışla inceliyor.

‘Tapınak Şövalyelerinin Tarihi’ (‘The New Knighthood’), 1119 yılında Kudüs’te Hristiyan hacıları korumak amacıyla kurulan küçük bir kardeşliğin kısa sürede nasıl uluslararası bir askerî-dinî teşkilata dönüştüğünü anlatıyor. Tarikatın yoksulluk, itaat ve bekâret yemini eden keşişlerden oluşmasına rağmen aynı zamanda savaşçı bir kimlik taşıması, dönemin Hristiyan dünyasında yeni bir şövalyelik anlayışı doğuruyor. Barber, bu modelin hem Kilise hem de Haçlı devletleri tarafından nasıl desteklendiğini ve Tapınakçıların kutsal savaş düşüncesinin en önemli temsilcilerinden biri hâline geldiğini açıklıyor.

Eserde Tapınak Şövalyeleri’nin Haçlı Seferleri boyunca üstlendikleri askerî görevler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kalelerin savunulması, stratejik bölgelerin kontrolü, büyük savaşlara katılımları ve disiplinli askerî örgütlenmeleri sayesinde tarikatın Doğu Akdeniz’deki Latin devletlerinin en etkili güçlerinden biri olduğu gösteriliyor. Ancak Barber, askerî başarıların yanında yaşanan yenilgileri, iç tartışmaları ve Haçlı devletlerinin giderek zayıflayan siyasal yapısını da göz ardı etmiyor.

Kitap, tarikatın Avrupa’da oluşturduğu ekonomik ve idarî ağı da geniş biçimde ele alıyor. Bağışlarla edinilen topraklar, çiftlikler, limanlar ve ticaret merkezleri sayesinde Tapınakçılar kıtanın en güçlü kurumlarından biri hâline geliyor. Geliştirdikleri mali yönetim sistemi, para transferi uygulamaları ve geniş mülk ağı, yalnızca askerî faaliyetleri finanse etmekle kalmıyor; Orta Çağ Avrupa’sının ekonomik yaşamında da önemli bir rol üstleniyor. Barber, bu yapının modern bankacılığın doğrudan öncüsü olduğu yönündeki abartılı iddiaları ise tarihsel kanıtlar ışığında dikkatle değerlendirerek gerçek ile efsaneyi birbirinden ayırıyor.

Eserin son bölümü, Tapınak Şövalyeleri’nin dramatik çöküşünü ayrıntılarıyla inceliyor. Kutsal Topraklar’ın kaybedilmesinden sonra tarikatın siyasî işlevinin zayıflaması, Fransa Kralı IV. Philippe’in mali ve siyasî hesaplarıyla birleşince, Tapınakçılar sapkınlık ve çeşitli dinî suçlamalarla hedef alınıyor. Tutuklamalar, işkence altında alınan ifadeler, papalık soruşturmaları ve uzun yargı süreci sonunda tarikat dağıtılıyor, son büyük üstat Jacques de Molay idam ediliyor. Barber, bu sürecin ardındaki hukukî, siyasî ve dinî dinamikleri ayrıntılı biçimde inceleyerek olayları romantik efsanelerden arındırılmış tarihsel bağlamı içinde değerlendiriyor.

Kitap, Tapınak Şövalyeleri’ni gizli hazineler, kutsal emanetler ya da ezoterik örgütler etrafında oluşan popüler anlatılar yerine tarihsel belgeler ışığında ele alan en önemli akademik çalışmalardan biri kabul ediliyor. Tarikatın askerî başarılarını, kurumsal yapısını, ekonomik gücünü ve trajik sonunu dengeli bir yaklaşımla analiz ederken, Orta Çağ Avrupa’sının din, siyaset ve toplum ilişkilerini anlamak için de güçlü bir çerçeve sunuyor. Bu yönüyle eser, Tapınak Şövalyeleri tarihi üzerine yazılmış en güvenilir ve en etkili başvuru kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor.

Malcolm Barber — Tapınak Şövalyelerinin Tarihi: Yeni Şövalyelik
Çeviren: Fatma Berna Yıldırım • Alfa Yayınları
Tarih • 512 sayfa • 2026

Gülbahar Baran Çelik — Geç Antik Dönem Takı ve Aksesuarları (2026)

Gülbahar Baran Çelik’in bu eseri, İstanbul’un tarihi yarımadasında Yenikapı, Sirkeci ve Vezneciler raylı sistem kazıları sırasında ortaya çıkarılan Geç Antik Çağ’a ait takı ve kişisel kullanım eşyalarını ayrıntılı biçimde inceleyen kapsamlı bir arkeoloji çalışması. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Başkanlığı tarafından yürütülen kazılarda, arkeolojik bağlamları korunmuş şekilde gün ışığına çıkarılan bu buluntular, yalnızca zenginlikleriyle değil, ait oldukları yaşam çevreleriyle birlikte değerlendirilebilmeleri sayesinde Geç Antik Dönem’in maddi kültürüne ışık tutuyor. Kitap, bu özgün koleksiyon aracılığıyla dönemin üretim tekniklerini, estetik anlayışını ve toplumsal yaşamını yeniden yorumluyor.

Eserde küpeler, yüzükler, kolyeler, bilezikler, broşlar, kemer parçaları, saç aksesuarları ve çeşitli süs eşyaları ayrıntılı biçimde sınıflandırılıyor. Her eser; üretildiği malzeme, işçilik özellikleri, süsleme teknikleri, kullanım amacı ve bulunduğu arkeolojik bağlam dikkate alınarak değerlendiriliyor. Altın, gümüş, bronz, cam, kemik ve değerli taşlar gibi farklı malzemelerin kullanım biçimleri incelenirken, kuyumculuk sanatında ulaşılan teknik ustalık ile zanaatkârların estetik tercihleri de ortaya konuyor.

‘Geç Antik Dönem Takı ve Aksesuarları: İstanbul Tarihi Yarımada Marmaray ve Metro Kazı Buluntuları’ (‘Late Antique Jewelry And Accessories Finds From The Marmaray And Metro Excavations At Istanbul’s Historical Peninsula’), takıları yalnızca sanat tarihi açısından ele almıyor; onları Geç Antik Dönem toplumunun sosyal, ekonomik ve kültürel yapısını anlamaya yarayan tarihsel belgeler olarak değerlendiriyor. Mücevherlerin statü göstergesi olarak üstlendikleri rol, dinsel sembollerle ilişkileri, gündelik yaşamda ve törensel ortamlarda nasıl kullanıldıkları ile farklı toplumsal kesimlerin tüketim alışkanlıkları ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Böylece kişisel süs eşyaları, bireysel beğeninin ötesinde dönemin kimlik anlayışını, inanç dünyasını ve toplumsal hiyerarşisini yansıtan maddi kültür unsurları olarak okunuyor.

Eserin en önemli katkılarından biri, buluntuları arkeolojik bağlamları içinde değerlendirmesi oluyor. Takıların hangi yapılarda, mezarlarda ya da yerleşim katmanlarında bulunduğu dikkate alınarak kullanım süreleri, üretim merkezleri ve dolaşım ağları hakkında çıkarımlar yapılıyor. Bu yaklaşım, Konstantinopolis’in Geç Antik Çağ’daki ticaret ilişkilerini, zanaat üretimini ve Bizans İmparatorluğu’nun ekonomik yapısını daha iyi anlamaya katkı sağlıyor. Aynı zamanda farklı bölgelerden bilinen benzer eserlerle yapılan karşılaştırmalar sayesinde İstanbul’un Doğu Akdeniz dünyasındaki konumu da daha net biçimde ortaya konuyor.

Kitap, Marmaray ve metro kazılarında ortaya çıkarılan eşsiz buluntu grubunu bilimsel yöntemlerle değerlendirirken, Geç Antik Çağ Bizans dünyasının gündelik yaşamına, kuyumculuk geleneğine ve maddi kültürüne kapsamlı bir bakış sunuyor. İstanbul’un son yıllardaki en önemli arkeolojik keşiflerinden birine dayanan eser, takı ve aksesuarların estetik değerinin ötesine geçerek bunların tarih, sanat tarihi, arkeoloji ve Bizans araştırmaları açısından taşıdığı çok yönlü önemi ortaya koyan temel başvuru kaynaklarından biri olma niteliği taşıyor.

Gülbahar Baran Çelik — Geç Antik Dönem Takı ve Aksesuarları: İstanbul Tarihi Yarımada Marmaray ve Metro Kazı Buluntuları
Çeviren: Merve Özkılıç, Umut Çelikyay • Koç Üniversitesi Yayınları
Arkeoloji • 296 sayfa • 2026