Constance Meinwald — Platon (2026)

Constance Meinwald’ın bu çalışması, Platon’u tek bir “öğreti”nin sahibi olarak değil, felsefeyi sorunlar etrafında ilerleten bir düşünür olarak okumayı öneren berrak bir giriş sunuyor. Meinwald, diyalogların dramatik yapısını ciddiye alarak Platon’un fikirlerinin, sabit tezler halinde değil, soruşturma süreçleri içinde şekillendiğini vurguluyor.

Kitap, Platon’un bilgi, gerçeklik ve dil anlayışını merkezine alıyor. Duyulur dünya ile akılsal kavrayış arasındaki ayrım, formlar kuramı ve diyalektik yöntem, Platon’un “ne biliyoruz?” sorusuna verdiği yanıtın parçaları olarak ele alınıyor. Meinwald, formları aşkın ve donuk varlıklar olarak değil, düşünmenin normlarını ve anlamın ölçütlerini sağlayan ilkesel yapılar şeklinde yorumlar; bu sayede Platon’u çağdaş epistemoloji ve dil felsefesiyle ilişkilendiriyor.

Ahlak ve siyaset bölümlerinde, erdemin bilgiyle bağı, ruhun yapısı ve adaletin bireysel ve toplumsal düzeydeki anlamı açıklanıyor. Devlet’teki ideal düzen, ütopyacı bir plan olmaktan çok, adil yaşamın hangi koşullarda mümkün olabileceğine dair eleştirel bir düşünce deneyi olarak okunuyor. Sanat ve taklit tartışmaları da hakikatle görünüş arasındaki gerilimin bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.

Sonuçta Meinwald, Platon’u dogmatik bir metafizikçi değil, felsefeyi diyalogla, itirazla ve yeniden kurmayla ilerleten canlı bir düşünür olarak sunuyor. Kitap, hem Platon’un dünyasına ilk kez girenler için güvenilir bir yol haritası, hem de diyalogları çağdaş sorularla birlikte yeniden düşünmek isteyenler için yoğun ama erişilebilir bir rehber niteliğinde.

Constance Meinwald — Platon
Çeviren: Cem Gönenç • Alfa Yayınları
Felsefe • 424 sayfa • 2026

 

Charles Darwin — İnsanlarda ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi (2026)

Charles Darwin’in bu kitabı, duyguların ifade ediliş biçimlerinin biyolojik kökenlerini araştıran ilk kapsamlı bilimsel incelemelerden biridir. Darwin bu kitapta, insanlarda ve hayvanlarda görülen yüz ifadeleri, beden hareketleri ve jestlerin rastlantısal ya da kültürel olarak tamamen öğrenilmiş olmadığını; evrimsel süreç içinde şekillenmiş ortak bir mirasa dayandığını söylüyor.

Kitabın temel iddiası, duyguların ifade edilme biçimlerinin türler arasında süreklilik gösterdiğidir. Korku, öfke, sevinç, tiksinti ya da şaşkınlık gibi temel duyguların hem insanlarda hem de hayvanlarda benzer bedensel tepkilerle ortaya çıkması, Darwin’e göre ortak atalara uzanan bir evrimsel geçmişe işaret eder. Bu yaklaşım, insanı doğadan kopuk ve ayrıcalıklı bir varlık olarak gören anlayışa doğrudan meydan okur.

Darwin, gözlemlerini desteklemek için farklı kültürlerden insanları, çocukları, akıl hastalarını ve çok sayıda hayvan türünü inceliyor. Fotoğraflar, anekdotlar ve seyahat anlatılarıyla duygusal ifadelerin evrenselliğini gösteriyor. Özellikle yüz kaslarının istemsiz hareketleri, alışkanlık haline gelmiş tepkiler ve bir zamanlar işlevsel olan ama artık anlamını yitirmiş refleksler üzerinde duruyor. Bu bağlamda “yararlı alışkanlıklar”, “karşıtlık ilkesi” ve “sinirsel boşalım” gibi kavramlar, duygusal ifadelerin nasıl ortaya çıktığını açıklamak için kullanılıyor.

‘İnsanlarda ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi (1872)’ (‘The Expression of the Emotions in Man and Animals’), yalnızca psikoloji ve biyoloji için değil, antropoloji ve kültür çalışmaları açısından da dönüştürücü bir etkiye sahip. Darwin, duyguların ahlaki ya da ruhsal bir özden değil, bedensel ve evrimsel süreçlerden doğduğunu göstererek insan davranışlarını bilimsel olarak düşünmenin önünü açıyor. Kitap, insan duygularını doğanın sürekliliği içinde konumlandıran, modern duygu araştırmalarının temel taşlarından biri olarak kabul ediliyor.

Charles Darwin — İnsanlarda ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi (1872)
Çeviren: Çağatay Tarhan, Şeyma Eren • Ayrıntı Yayınları
Bilim • 320 sayfa • 2026

Federico Campagna — Akdeniz’in Hayal Gücü (2026)

Federico Campagna’nın bu çalışması, Akdeniz’i romantize edilen bir “ruh” ya da yekpare bir kültür alanı olarak değil, felaketlerle örülü bir tarihin içinden başka yaşama ve düşünme biçimleri üretmiş melez bir hayal gücü coğrafyası olarak ele alıyor. Kitabın merkezinde, ilerleme, kader ve zorunluluk fikri üzerine kurulu modern tarih anlayışından “kaçış” imkânları yer alıyor. Campagna’ya göre Akdeniz halkları, kuraklık, tufan, fetih, kıtlık ve savaş gibi süreklilik arz eden yıkımlar karşısında, ne galiplerin ne de mağlup edilenlerin diline tam olarak sığan, arada ve akışkan dünyalar kurarak hayatta kaldı.

‘Akdeniz’in Hayal Gücü: Tarihten Kaçmak Üzerine Dersler’ (‘Otherworlds: Mediterranean Lessons on Escaping History’), Antikçağ’dan erken modern döneme uzanan geniş bir düşünsel harita çiziyor. Büyük İskender’in farklı kültürlerde farklı anlamlara bürünmesi, Roma’nın gölgesinde yaşamaya çalışan pagan düşünürler, din savaşlarının ortasında çeviri yoluyla fikirleri hayatta tutan entelektüeller, korsanlar, köleler, “dönmeler” ve hain ilan edilen figürler bu anlatının asli kahramanları. Campagna, tarihin merkezine yerleşemeyen bu figürlerin, tam da dışarıda kalmışlıkları sayesinde başka “dünya” tasavvurları geliştirdiklerini gösteriyor.

Akdeniz burada sabit kimliklerin değil, melezliğin, geçişliliğin ve çoğulluğun mekânı olarak beliriyor. Mitolojiyle felsefe, tarih ile edebiyat iç içe geçerken, düşünce doğrusal bir ilerleme çizgisinden çok, kriz anlarında sığınılan muhayyile kaleleri üzerinden okunuyor. Campagna, bu kaleleri nostaljik bir geçmiş olarak değil, bugünün siyasal ve varoluşsal çıkmazları karşısında hâlâ işlevsel olan kaçış yolları olarak değerlendiriyor.

Sonuçta ‘Akdeniz’in Hayal Gücü’, bir tarih kitabından çok, tarihin buyruğuna teslim olmadan yaşamanın imkânlarını arayan şiirsel ve felsefi bir deneme. Akdeniz, burada ne Doğu ne Batı; ne geçmişte kalmış bir miras ne de saf bir kimliktir. O, felaketler çağında “başka türlü” var olmayı mümkün kılan çoğul dünyaların ortak adıdır.

Federico Campagna — Akdeniz’in Hayal Gücü: Tarihten Kaçmak Üzerine Dersler
Çeviren: Burcu Tümkaya • Metis Yayınları
Tarih • 320 sayfa • 2026

Güneş Ayas — Müziğin Doğusu Batısı (2025)

Bu kitap, müziği yalnızca seslerin ve zevklerin alanı olarak değil, modern Türkiye’de kimliğin, iktidarın ve hiyerarşinin kurulduğu bir mücadele zemini olarak ele alıyor. Güneş Ayas, Batı ile Doğu arasında kurulmuş müzikal karşıtlıkların masum estetik tercihler olmadığını; aksine, tarihsel tahakküm ilişkileriyle, modernleşme projeleriyle ve kültürel üstünlük iddialarıyla iç içe geçtiğini gösteriyor. Müziğin “geri”, “ilkel”, “duygusal” ya da tersinden “otantik” ve “saf” olarak kodlanmasının, aynı oryantalist ontolojinin farklı yüzleri olduğunu ısrarla hatırlatıyor.

Kitap boyunca Türk müziği etrafında dolaşan alaturka–alafranga gerilimi, yalnızca geçmişe ait bir tartışma olarak değil, bugüne taşınan bir düşünme alışkanlığı olarak okunuyor. Ayas, Cumhuriyet döneminden itibaren “hakiki müzik” arayışlarının, arabeskin dışlanıp sonra sahiplenilmesinin, Batı’ya öykünme ile yerlicilik arasında gidip gelen reflekslerin, hep aynı hiyerarşik bakışı yeniden ürettiğini savunuyor. Bu nedenle eleştirisini sadece Batı merkezli yargılara değil, kendini kutsayan yerli söylemlere de yöneltiyor.

Kitabın önsözünde temel olgu, müzik üzerinden kurulan bu kültür savaşlarının düşünmeyi nasıl daralttığı. Ayas, akademik kalıpların dışına çıkarak müziği, toplumsal hafızayı ve modernleşmenin kırılmalarını birlikte düşünmeye çağırıyor. Ama bunu bir mahkeme kurarak değil; yargılamak yerine görünmez varsayımları açığa çıkararak yapıyor. Sonuçta ortaya çıkan metin, Doğu ile Batı arasında sıkışmadan, ne taklitçi evrenselciliğe ne de savunmacı yerliciliğe yaslanmadan, müziği daha sahici, daha eşitlikçi bir düşünme imkânı olarak yeniden kurma denemesi.

Güneş Ayas — Müziğin Doğusu Batısı: Oryantalizm, Alla Turca
• Dergah Yayınları
Müzik • 352 sayfa • 2025

Rob Dunn, Monica Sanchez — Leziz (2026)

Rob Dunn ve Monica Sanchez’in bu kitabı, insanlık tarihini mutfaktan ve tat alma duyusundan hareketle yeniden düşünmeye çağırıyor. Yazarlar, “lezzet”in yalnızca keyif veren bir ayrıntı değil, biyolojik evrimimizi, toplumsal örgütlenmemizi ve kültürel yaratıcılığımızı şekillendiren temel bir güç olduğunu savunuyor.

‘Leziz: Lezzetin Evrimi Bizi Nasıl İnsan Yaptı?’ (‘Delicious: The Evolution of Flavor and How It Made Us Human’), tat alma duyusunun kökenlerini insan öncesi canlılara kadar izliyor ve acı, tatlı, tuzlu, ekşi ve umami gibi tatların hayatta kalma stratejileriyle nasıl bağlantılı olduğunu gösteriyor. Zehirden kaçınma, besin değeri yüksek gıdaları ayırt etme ve çevreye uyum sağlama gibi biyolojik ihtiyaçlar, zamanla damak zevkine ve kültürel tercihlere dönüşüyor. Ateşin kontrol altına alınması, fermantasyon, baharat kullanımı ve pişirme teknikleri ise yalnızca yiyecekleri değil, insan bedenini, beyin gelişimini ve sosyal ilişkileri de dönüştürüyor.

Dunn ve Sanchez, lezzetin aynı zamanda ortak yaşamın dili olduğunu vurguluyor. Paylaşılan yemekler, topluluk bağlarını güçlendiriyor; tarifler ve mutfak alışkanlıkları kuşaktan kuşağa aktarılarak kültürel hafızanın parçası haline geliyor. Modern dünyada endüstriyel gıda, şeker ve tuz fazlalığı gibi olgular ise evrimsel mirasımızla çelişen yeni sorunlar yaratıyor.

‘Lezzet’, insanı “düşünen bir varlık” olmanın yanı sıra “tadan, pişiren ve paylaşan” bir canlı olarak ele alıyor. Lezzetin evrimsel geçmişini anlamanın, bugün nasıl beslendiğimizi ve gelecekte nasıl bir gıda dünyası kurabileceğimizi yeniden düşünmek için güçlü bir anahtar sunduğunu gösteriyor.

Rob Dunn, Monica Sanchez — Leziz: Lezzetin Evrimi Bizi Nasıl İnsan Yaptı?
Çeviren: Doğuş Çakan • Minotor Kitap
İnceleme • 328 sayfa • 2026

Kaan Akman — Devleti Nasıl Düşündüler (2026)

Kaan Akman’ın ‘Devleti Nasıl Düşündüler: Tipolojik Sınıflandırma ve Analiz’ adlı çalışması, Türkiye’de siyasal düşünceye dair yerleşik okuma alışkanlıklarını bilinçli biçimde sarsan bir iddiayla yola çıkıyor. Kitap, uzun süre “siyasal akımlar” başlığı altında tasnif edilip ideolojik etiketlere hapsedilen düşünürlerin aslında özgün ve tutarlı devlet kuramları geliştirdiklerini gösteriyor. Bu yönüyle çalışma, Türk siyasal düşüncesini Batı ya da İslam merkezli hazır şemalarla açıklamaya çalışan yaklaşımlara mesafeli duruyor.

Kitabın dayandığı tez, Türk devlet düşüncesinin kendi iç mantığı, kavramsal süreklilikleri ve kırılmaları olan bağımsız bir düşünce alanı olarak ele alınması gerektiğini savunuyor. Akman, İbrahim Kafesoğlu’ndan Hikmet Kıvılcımlı’ya, Ziya Gökalp’ten Fuat Köprülü’ye, Hilmi Ziya Ülken’den Behice Boran’a uzanan geniş bir düşünür yelpazesini, “kimden yana” ya da “kime karşı” oldukları üzerinden değil, devleti nasıl kavradıkları üzerinden okuyor. Böylece göçebe–bozkır ayrımı, tarih tezi, iktidar ve egemenlik ayrımı gibi kavramların, bu düşünürlerin metinlerinde nasıl kuramsal bir bütün oluşturduğunu görünür kılıyor.

Çalışmanın merkezinde tipolojik bir sınıflandırma yer alıyor. Türk devlet olgusuna atfedilen asyatiklik/feodallik, despotiklik ve kerimlik gibi kök varsayımlar, yalnızca tanımlayıcı etiketler olarak değil, düşünce geleneklerini şekillendiren derin kabuller olarak ele alınıyor. Bu sayede birbirine kapalı görünen ideolojik çemberler açılıyor; farklı düşünürler arasında beklenmedik akrabalıklar ve gerilimler ortaya çıkıyor.

Kitap, yalnızca bir sınıflandırma denemesi değil; aynı zamanda yerli siyasal düşüncenin kuramsal zenginliğini iade etmeyi amaçlayan güçlü bir düşünce haritası sunuyor.

Kaan Akman — Devleti Nasıl Düşündüler: Tipolojik Sınıflandırma ve Analiz
• Daimon Yayınları
Siyaset • 536 sayfa • 2026

Ross King — Brunelleschi’nin Kubbesi (2026)

Ross King’in bu çalışması, Floransa Katedrali’nin kubbesinin nasıl olup da 15. yüzyılın teknik sınırlarını aşarak inşa edildiğini anlatıyor. Kitap, Filippo Brunelleschi’nin yalnızca yetenekli bir mimar değil, aynı zamanda sabırsız, inatçı ve çağının bilgi rejimine meydan okuyan bir figür olduğunu gösteriyor. Gotik geleneğin devasa açıklıkları kapatmakta yetersiz kaldığı bir dönemde, Brunelleschi alışılmış ustalık bilgisini reddediyor ve antik Roma’yı yeniden düşünerek bambaşka bir çözüm arıyor.

‘Brunelleschi’nin Kubbesi: Görkemli Bir Uygarlık Abidesinin Siyasal, Sosyal, Mimari Öyküsü’ (‘Brunelleschi’s Dome: How a Renaissance Genius Reinvented Architecture’), kubbenin yalnızca estetik bir başarı olmadığını, aynı zamanda siyasal, dinsel ve ekonomik bir meseleye dönüştüğünü vurguluyor. Floransa Cumhuriyeti, gücünü ve özgüvenini bu yapıyla görünür kılmak istiyor; loncalar, maliyetler ve prestij arasında sıkışıyor. Brunelleschi ise çizimlerini paylaşmadan, sırlarını saklayarak ve rakiplerini sürekli dışarıda bırakarak ilerliyor. Çift kabuklu kubbe sistemi, balıksırtı tuğla örgüsü ve benzersiz iskele çözümleri, teorik bilgiden çok deneysel zekânın ürünü olarak şekilleniyor.

King, bu süreci bir mühendislik masalı gibi değil, çatışmalarla dolu bir insan hikâyesi olarak kuruyor. Brunelleschi’nin otoriteyle, meslektaşlarıyla ve hatta kendi bedeniyle verdiği mücadele, Rönesans’ın “deha” fikrini somutlaştırıyor. Kitap, modern mimarlığın doğuşunu tek bir yapının içine yerleştirerek, yaratıcılığın cesaret, risk ve takıntıyla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.

Ross King — Brunelleschi’nin Kubbesi: Görkemli Bir Uygarlık Abidesinin Siyasal, Sosyal, Mimari Öyküsü

Çeviren: Belkıs Dişbudak Çorakçı • E Yayınları

Mimari • 184 sayfa • 2026

 

Patricia Blessing — 15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti (2026)

Patricia Blessing’in bu incelemesi, 15. yüzyıl Osmanlı mimarisini yalnızca estetik ya da teknik bir üretim alanı olarak değil, siyasal iktidarın maddi ve mekânsal olarak kurulduğu bir alan olarak ele alıyor. Blessing, erken Osmanlı döneminde mimarinin, imparatorluk kimliğinin inşasında ve farklı toplumsal grupların bu kimliğe eklemlenmesinde merkezi bir rol oynadığını savunuyor.

‘15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti’ (‘Architecture and Material Politics in the Fifteenth-century Ottoman Empire’), özellikle Bursa, Edirne ve İstanbul gibi merkezlerde inşa edilen camiler, külliyeler, medreseler ve kamusal yapılar üzerinden, mimari formların nasıl siyasal anlamlar taşıdığını inceliyor. Osmanlıların Bizans, Selçuklu, İlhanlı ve Memlük miraslarından seçici biçimde yararlandığını; bu mirasların taklit edilmediğini, aksine yeni bir iktidar dili kurmak üzere dönüştürüldüğünü gösteriyor. Böylece mimari, fetih ve süreklilik arasındaki gerilimi yöneten bir araç haline geldi.

Blessing’in temel katkılarından biri, “maddi siyaset” kavramı. Yapıların planı, süslemeleri, malzemeleri ve konumları; yalnızca estetik tercihler değil, iktidarın görünür kılınma biçimleri olarak okunuyor. Vakıf sistemi, patronaj ilişkileri ve sultanlarla elitler arasındaki güç dengeleri, mimari üretimin arkasındaki toplumsal ve politik ağlar üzerinden analiz ediliyor. Bu bağlamda mimari, merkezi otoritenin yanı sıra yerel aktörlerin de söz sahibi olduğu bir müzakere alanı olarak ortaya çıkıyor.

Kitap, Osmanlı mimarisini “klasik dönem öncesi bir hazırlık evresi” olarak gören yaklaşımlara karşı çıkarak, 15. yüzyılı özgün, deneysel ve çok katmanlı bir dönem olarak konumlandırıyor.

Kitap, erken Osmanlı İmparatorluğu’nda iktidarın nasıl somutlaştığını, mekân ve malzeme üzerinden nasıl kurulduğunu gösteren, mimarlık tarihi ile siyaset tarihini güçlü biçimde buluşturan bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Patricia Blessing — 15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti
Çeviren: Zeynep Rona • Koç Üniversitesi Yayınları
Mimari • 256 sayfa • 2026

Touraj Daryaee — Sâsâniler (2026)

Touraj Daryaee’nin bu çalışması, Sasani İmparatorluğu’nu yalnızca Roma–Bizans’la yürütülen askerî mücadeleler üzerinden değil, siyasal kurumları, dini yapıları, ekonomik örgütlenmesi ve ideolojik dünyasıyla birlikte ele alan bütünlüklü bir tarih anlatısı sunuyor. Daryaee, Sasani Devleti’ni geç antik çağın “doğulu” bir arka plan gücü olarak değil, kendi başına özgün bir imparatorluk modeli olarak konumlandırıyor.

‘Sâsâniler’ (‘Sasanian Persia’), Sasani hanedanının MS 3. yüzyılda Part mirası üzerinde yükselişini, merkezi krallık anlayışını güçlendirmesini ve “İranşehr” fikri etrafında yeni bir siyasal-kültürel kimlik inşa etmesini inceliyor. Zerdüştlüğün devlet ideolojisiyle kurduğu ilişki, krallığın kutsallığı, ateş tapınakları ve din adamlarının siyasetteki rolü ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Daryaee, dinin yalnızca inanç alanını değil, hukuk, meşruiyet ve toplumsal hiyerarşiyi de belirlediğini gösteriyor.

Eserde Sasani ekonomisi, vergi sistemi, tarımsal üretim, ticaret ağları ve şehirleşme süreçleri de önemli bir yer tutuyor. İmparatorluğun gücünün yalnızca ordudan değil, idari kapasitesinden ve ekonomik sürekliliğinden kaynaklandığı vurgulanıyor. Aynı zamanda aristokrasi, bürokrasi ve krallık arasındaki gerilimlerin zamanla merkezi otoriteyi zayıflattığı ortaya konuyor.

Kitabın son bölümleri, 7. yüzyılda Sasani Devleti’nin çöküşünü ele alıyor. Daryaee’ye göre bu çöküş ani ve tek nedenli değil; uzun süredir biriken iç krizler, sınıfsal gerilimler, ekonomik yıpranma ve siyasal parçalanma Arap fetihlerini mümkün kılan zemini hazırlıyor.

Kitap, Sasani İmparatorluğu’nu yükseliş ve çöküş dinamikleriyle ele alan, İran tarihini geç antik dünyanın merkezine yerleştiren temel bir başvuru eseri olarak öne çıkıyor.

Touraj Daryaee — Sâsâniler: Bir İmparatorluğun Yükselişi ve Çöküşü
Çeviren: Muhammet Yücel • Alfa Yayınları
Tarih • 372 sayfa • 2026

Selahattin Hantal — Osmanlı’da Köpekler (2026)

Selahattin Hantal’ın ‘Osmanlı’da Köpekler’ çalışması, tarihsel olarak Osmanlı şehir hayatında köpeklerin nasıl sadece “hayvan” değil, toplumun gündelik, dini, kültürel ve kamusal yaşamının parçası olarak konumlandığını inceliyor. Köpekler sokaklarda serbestçe dolaşıyor, halk tarafından korunuyor, vakıf kültürü ve esnaf düzeni içinde yer alıyordu. Hatta İstanbul sokaklarında, yalnızca hayvanların beslenmesi için çalışan “mancacı” adında özel bir esnaf da bulunuyordu. Devletin zaman zaman sert müdahaleleri bile güçlü toplumsal kabuller karşısında etkisiz kalıyordu.

Bugün Türkiye’de yürütülen devletin onayı ve belediyelerin eliyle gerçekleştirilen köpek katliamları, “temizlik” söylemleri ve kamusal alanın hayvansızlaştırılması uygulamaları, bu tarihsel kültürel süreklilikle çarpıcı bir tezat oluşturuyor. Osmanlı’da köpekler “kentsel hayatın doğal parçası” olarak kabul edilirken ve toplumsal himaye ile koruma mekanizmalarıyla çevrelenirken; günümüz politikaları köpekleri kriminalize ediyor, “sorun” olarak yapılandırıyor ve çoğu zaman güvenlik/estetik/hijyen gerekçeleriyle şiddet politikalarına tabi tutuyor.

Bu karşılaştırma, yalnızca “daha iyi bir hayvan hakları algısı” meselesi değil. Hantal’ın ortaya koyduğu tarihsel eğilim, hayvanseverlik, toplumsal himaye ve kamusal vicdanın Osmanlı kent kültüründe güçlü bir yer tuttuğunu gösteriyor. Buna karşılık modern devlet ve yerel yönetim pratikleri, köpekleri düzen dışı, kontrol edilmesi gereken ve bazen ortadan kaldırılması meşru görülen bir varlık olarak işaretliyor. Bu dönüşüm, tarihsel bilinçten kopuşu ve hayvanları kamusal yaşama dair siyasi bir “düzenleme nesnesi” hâline getiren iktidar mantığını ortaya koyuyor.

Tarihsel süreklilik perspektifi, bugün yaşananları sadece bir güncel kriz olarak okumayı aşarak, bu politikaları daha geniş toplumsal ve ideolojik bağlam içinde değerlendirmeyi mümkün kılıyor: Osmanlı’da köpekler toplumsal kabullenme ve himaye ile yaşarken, bugün sokak köpeklerine yönelik uygulamalar dışlama, yok sayma ve şiddet ekseninde şekilleniyor.

Bu bağlamda Hantal’ın çalışması, günümüz Türkiye’sindeki hayvan politikalarının tarihsel olarak nasıl belirli kültürel momentlerden koparılarak yeniden kurgulandığını görmemize yardımcı oluyor. Köpeklere yönelik devlet/yerel yönetim politikaları, sadece hayvanlara yönelik kötü uygulamalar olarak değil, aynı zamanda kamusal vicdanın nasıl yeniden tanımlandığının, hayvan-insan ilişkilerinin nasıl siyasi bir araca dönüştüğünün de göstergesi oluyor. Dolayısıyla tarihsel okumalar, bugünkü krizleri sadece eleştirmekle kalmayıp, bu politikaların ardındaki zihniyet dönüşümünü anlamak için de önemli bir çerçeve sunuyor.

Selahattin Hantal — Osmanlı’da Köpekler
• Kabalcı Yayınları
Tarih • 362 sayfa • 2026