Başak Ertür — Gösteriler ve Hayaletleri (2026)

Ceza hukukunun cezalandırma hukukuna dönüştüğü günümüz Türkiye’sinde muhakkak okunması gereken bir çalışma. Başak Ertür bu kitabında, hukuk ile siyaset arasındaki ilişkiyi performatiflik kavramı üzerinden yeniden yorumluyor. Yazar, mahkeme salonlarını yalnızca karar üreten kurumlar olarak değil, iktidarın, hafızanın ve çatışmaların sahnelendiği alanlar olarak ele alıyor. Hukukun sadece mevcut gerçekliği düzenlemediğini, aynı zamanda sözler, ritüeller ve yargısal pratikler aracılığıyla yeni gerçeklikler oluşturduğunu savunuyor. Bu nedenle hukuk ile şiddetin birbirinden ayrılmadığını, her hukuki düzenin kendi kuruluş sürecinin izlerini taşımayı sürdürdüğünü gösteriyor.

Kitabın kuramsal bölümünde siyasi davaların anlamı tartışılıyor. Ertür, siyasi davaları yalnızca iktidarın rakiplerini bastırdığı süreçler olarak görmüyor. Devlet şiddetiyle yüzleşmeyi amaçlayan davaların da siyasal anlamlar ürettiğini belirtiyor. Böylece siyasi dava kavramını dar ve geniş tanımların ötesine taşıyor. Performatiflik yaklaşımı sayesinde bir davanın yalnızca hükmüyle değil, sahnelenme biçimiyle de etkili olduğunu anlatıyor. Hukuk, burada tarafsız bir araçtan çok, toplumsal anlamlar kuran ve yeniden üreten bir pratik olarak değerlendiriliyor.

‘Gösteriler ve Hayaletleri’nin (‘Spectacles and Specters’) ikinci kısmında kuram somut örneklerle sınanıyor. Soğomon Tehliryan davası, Ermeni Soykırımı’nın hukuk alanındaki devam eden etkileri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki inkâr davaları inceleniyor. Hrant Dink’in maruz bırakıldığı, sonunda cinayetine varan yargısal tacizler, Chicago Komplo davası, Saddam Hüseyin’in yargılandığı dava, Büyük Britanya’da 2010 öğrenci protestolarını hedef alan yargılamalar… Her defasında sahnelenen gösterilere hayaletlerin musallat olduğunu, bugünümüzü ve geleceğimizi rehin aldığını görüyoruz. Bu örnekler, geçmişte yaşanan şiddetin geride kalmadığını gösteriyor. Bastırılmış olaylar, unutulmak istenen hafızalar ve çözülememiş siyasal meseleler hayaletler gibi güncel davalara geri dönüyor.

Ertür, hukukun kimi zaman egemen anlatıları güçlendirdiğini, kimi zaman ise beklenmedik müdahalelerle onları sarsabildiğini gösteriyor. Kitap, adalet, hafıza, şiddet ve siyaset arasındaki bağları görünür kılıyor. Siyasi davaları suç ve ceza meselesinin ötesinde, tarihsel travmaların ve iktidar mücadelelerinin düğümlendiği alanlar olarak okuyor. Eleştirel hukuk düşüncesiyle performans kuramını buluşturan çalışma, hukukun görünmeyen işleyişlerini açıklıyor ve adalet arayışının geçmişle hesaplaşmadan ayrı düşünülemeyeceğini vurguluyor. Bu yönüyle eser, hukuk ile siyasal olan arasındaki karmaşık ilişkiyi anlamak isteyenler için alanında kaynak olarak öne çıkıyor.

Başak Ertür — Gösteriler ve Hayaletleri: Siyasi Davaları Performatif Kuramla Okumak
Çeviren: Burcu Tümkaya • Metis Yayınları
Siyaset • 312 sayfa • 2026

Joseph de Maistre — Fransa Üzerine Düşünceler (2026)

Modernlik karşıtı düşüncenin önde gelen isimlerinden olan Joseph de Maistre’in ‘Fransa Üzerine Düşünceler’ (‘Considérations sur la France’) adlı eseri, Fransız Devrimi’ne karşı yazılmış en etkili ve en tartışmalı siyasal metinlerden biri olarak öne çıkıyor. Hasan Aksakal’ın sunuşunda da vurgulandığı üzere kitap, yalnızca öfkeli bir devrim karşıtı metin değil; modern siyasetin otorite, meşruiyet, gelenek ve düzen sorunlarını ele alan kapsamlı bir inceleme. Maistre, 1789’u özgürlük ve ilerlemenin zaferi olarak değil, Fransa’nın tarihsel ve dinsel temellerinden uzaklaşmasının sonucu olarak yorumluyor.

Eserin ilk bölümlerinde devrimlerin insan eliyle başlayıp kısa sürede insan iradesini aşan tarihsel kuvvetlere dönüştüğünü savunuyor. Fransız Devrimi’ni İlahi Takdir’in bir aracı olarak görüyor ve Fransa’nın dinsizlik, ahlaki çözülme ve siyasal kibir nedeniyle cezalandırıldığını ileri sürüyor. Ona göre tarih, yalnızca insan aklıyla açıklanamıyor; görünmeyen manevi güçler de toplumsal olayların yönünü belirliyor. Bu nedenle devrim, basit bir siyasal değişim değil, daha derin bir tarihsel ve dinsel sürecin sonucu olarak değerlendiriliyor.

Üçüncü bölümde savaş, kurban ve şiddet temaları üzerinde duruyor. İnsanlık tarihinin şiddetten tamamen arındırılmış biçimde düşünülemeyeceğini savunuyor. Düzen ile düzensizlik, akıl ile tutkular ve kutsal ile siyaset arasındaki gerilimlerin toplumların ayrılmaz parçaları olduğunu ileri sürüyor. Bu yaklaşım, Maistre’i yalnızca muhafazakâr bir polemikçi olmaktan çıkarıyor ve modern toplumsal teorinin karanlık sorularıyla ilgilenen bir düşünür hâline getiriyor.

Kitabın devamında Fransız Cumhuriyeti’nin kalıcı olamayacağını öne sürüyor. Büyük toplumların soyut ilkelerle yeniden kurulamayacağını, gerçek meşruiyetin yüzyıllar boyunca oluşan geleneklerden doğduğunu savunuyor. Halk egemenliği, temsil ve çoğunluk iradesi gibi modern kavramları ikincil görüyor; tarihsel sürekliliği, alışkanlıkları ve monarşik otoriteyi ön plana çıkarıyor. Eski Fransız düzenini yalnızca bir yönetim biçimi olarak değil, kolektif hafızanın ve toplumsal bütünlüğün taşıyıcısı olarak değerlendiriyor.

Din karşıtı karakter taşıdığını düşündüğü devrimi eleştirirken Hıristiyanlığı toplumsal bağın temel unsuru olarak konumlandırıyor. Anayasaların yalnızca insan aklının ürünü olmadığını, kalıcı kurumların insanı aşan ilkelere dayandığını savunuyor. Bu nedenle anayasanın yazılmaktan çok tarih içinde olgunlaştığını düşünüyor. Karşı-devrimin de yeni bir devrim şeklinde değil, doğal bir tarihsel restorasyon biçiminde gerçekleşeceğini öngörüyor.

Kitabın asıl önemi, siyaseti gelenek, din, sembol ve tarih üzerinden açıklayan yaklaşımında ortaya çıkıyor. Maistre, toplumların tasarlanarak değil, uzun tarihsel süreçler içinde oluştuğunu savunuyor. Bununla birlikte, ancien régime’in eşitsizliklerini, mali krizlerini ve toplumsal sorunlarını yeterince hesaba katmıyor. Devrimin metafiziğini güçlü biçimde açıklarken, onu hazırlayan maddi ve toplumsal nedenleri geri planda bırakıyor. Buna rağmen eser, modern muhafazakârlığın, siyasi ilahiyatın ve meşruiyet tartışmalarının temel klasiklerinden biri olarak önemini koruyor.

Joseph de Maistre — Fransa Üzerine Düşünceler
Çeviren: Kerem Güner • Beyoğlu Kitabevi
Siyaset • 156 sayfa • 2026

Slavoj Žižek — İlerlemeye Karşı (2028)

Slavoj Žižek bu kitabında, modern dünyanın en köklü inançlarından biri olan “ilerleme” fikrini eleştiriyor. Bilimsel gelişmenin, teknolojik yeniliklerin, ekonomik büyümenin ve siyasal özgürlüklerin insanlığı sürekli daha iyi bir geleceğe taşıdığı yönündeki yaygın kabulü sorgulayan Žižek, ilerleme anlatısının çoğu zaman görünmez maliyetler ürettiğini savunuyor. Kitabın merkezindeki soru şudur: İnsanlık gerçekten ilerliyor mu, yoksa ilerleme olarak adlandırılan süreçler bazı kazanımlar yaratırken aynı anda yeni kayıpları ve eşitsizlikleri de mi üretiyor?

Žižek, bu meseleyi yalnızca günümüz tartışmaları üzerinden değil, Aydınlanma düşüncesinden başlayarak modern Batı düşüncesinin temel varsayımlarını inceleyerek ele alıyor. Tarihin akıl, bilim ve özgürlük doğrultusunda sürekli geliştiği fikrinin hem liberal hem de sosyalist geleneklerde farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğünü gösteriyor. Ancak ona göre tarih doğrusal bir yükseliş hikâyesi değildir. Her ilerleme hamlesi, dışarıda bırakılan insanlar, bastırılan deneyimler ve göz ardı edilen bedeller üretir. Bu nedenle ilerleme söylemi çoğu zaman kazananları görünür kılarken kaybedenleri tarihin karanlık köşelerine iter.

Kitapta sıkça vurgulanan noktalardan biri, çağdaş kapitalizmin ilerleme fikrini kendi meşruiyetinin temel unsurlarından biri haline getirmiş olması. Teknolojik gelişmeler, dijitalleşme ve küreselleşme insanlığa daha fazla özgürlük ve refah vaat ederken, aynı zamanda yeni bağımlılık biçimleri, güvencesizlikler ve eşitsizlikler yaratmaktadır. Žižek’e göre küresel ekonomik sistemin ürettiği derin gelir uçurumları, kitlesel göç hareketleri ve toplumsal dışlanma biçimleri, ilerleme anlatısının çözemediği temel çelişkileri ortaya koymaktadır. Bu nedenle ekonomik büyümenin kendiliğinden toplumsal ilerleme anlamına geldiği varsayımı ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Yazar ayrıca ekolojik krizi ilerleme düşüncesinin sınırlarını gösteren en güçlü örneklerden biri olarak ele alıyor. İnsanlığın doğa üzerindeki hâkimiyetini artıran teknolojik başarılar, aynı zamanda iklim değişikliği, çevresel yıkım ve sürdürülemez tüketim biçimlerini de beraberinde getirmiştir. Bu durum, modern uygarlığın başarılarının kendi koşullarını tehdit eden sonuçlar üretebildiğini göstermektedir. Dolayısıyla ilerleme artık yalnızca üretim kapasitesinin artmasıyla ölçülemez; gezegenin geleceği ve yaşamın sürdürülebilirliği de hesaba katılmalıdır.

Žižek’in bir diğer eleştirisi, çağdaş demokrasilerde ortaya çıkan “post-siyasal” uzlaşma anlayışı. Pek çok siyasal ve ekonomik kararın teknik zorunluluklar olarak sunulduğunu, böylece gerçek siyasal çatışmaların görünmez hale getirildiğini ileri sürüyor. İlerleme söylemi, bu bağlamda, mevcut düzenin sorgulanmasını engelleyen bir ideolojiye dönüşebilir. İnsanlara sürekli daha iyi bir geleceğin vaat edilmesi, mevcut eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin üzerini örtebilir.

Sonuç olarak ‘İlerlemeye Karşı’ (‘Against Progress’), ilerlemeyi bütünüyle reddeden bir eser değil; daha çok, onun bedellerini ve kör noktalarını görünür kılmaya çalışan felsefi bir müdahale. Žižek, insanlığın geleceğini güvence altına alacak hazır bir tarih yasasının bulunmadığını savunuyor. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler tek başına daha iyi bir dünya yaratmaz. Asıl mesele, hangi ilerlemenin kimler için gerçekleştiğini, hangi kayıpları ürettiğini ve hangi alternatiflerin göz ardı edildiğini sürekli sorgulayabilmektir. Bu nedenle kitap, ilerlemeyi bir başarı hikâyesi olarak değil, çözülmesi gereken politik ve etik bir problem olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Slavoj Žižek — İlerlemeye Karşı
Çeviren: Barış Gönülşen • İş Kültür Yayınları
Siyaset • 128 sayfa • 2026

Kolektif — Yersiz Yurtsuz Sınıfsız (2026)

Göç artık yalnızca sınırları aşan insanların hikâyesi değil; çağımızın siyasal, ekonomik ve toplumsal düzenini görünür kılan büyük bir kırılma alanı. ‘Yersiz Yurtsuz Sınıfsız: Göç ve Göçmenlik Halleri’, göçü sadece “güvenlik”, “kriz” ya da “nüfus hareketi” başlıklarına indirgeyen hâkim söylemlerin dışına çıkararak, meseleyi insan hayatlarının içinden okuyor. Çünkü göç, rakamlardan ve istatistiklerden önce; yerinden edilmiş bedenlerin, parçalanmış aidiyetlerin ve yeniden kurulmaya çalışılan yaşamların hikâyesi.

Kitap, zorunlu göçün arkasındaki ekonomik eşitsizlikleri, savaşları, ekolojik yıkımları ve siyasal baskıları birlikte düşünmeye çağırıyor. İnsan hareketliliğinin yalnızca bireysel tercihlerden doğmadığını; küresel kapitalizmin, devlet politikalarının ve giderek sertleşen sınır rejimlerinin sonucu olarak şekillendiğini gösteriyor. Bir yandan yeni duvarlar, yeni dışlama biçimleri ve yeni “öteki” tanımları üretilirken, diğer yandan göçmenlerin bu kuşatılmış dünyada geliştirdiği gündelik direniş biçimleri, dayanışma ağları ve hayatta kalma stratejileri görünür hale geliyor.

Derleme, Türkiye’de giderek güvenlikçi söylemlere sıkıştırılan göç tartışmasına eleştirel bir müdahale niteliği taşıyor. Göçmenleri yalnızca mağdur ya da tehdit olarak kodlayan bakışın yerine, onları toplumsal dönüşümün aktif özneleri olarak ele alıyor. Böylece meseleye sadece devletlerin, sınırların ve politikaların gözünden değil; yerinden edilenlerin deneyimlerinden, kırılganlıklarından ve mücadelelerinden bakıyor.

‘Yersiz Yurtsuz Sınıfsız’, göçü çağımızın en yakıcı gerçeklerinden biri olarak yeniden düşünmek isteyenler için kapsamlı bir düşünsel alan açıyor. Akademisyenler, hak savunucuları ve konuya ilgi duyan okurlar için yalnızca bilgi sunan bir çalışma değil; aynı zamanda göçü anlamanın, tartışmanın ve insani bir zeminde yeniden kurmanın yollarını arayan güçlü bir çağrı niteliği taşıyor.

Kolektif — Yersiz Yurtsuz Sınıfsız: Göç ve Göçmenlik Halleri
Derleyen: Savaş Çoban, Yasemin Giritli İnceoğlu • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 416 sayfa • 2026

Nathan Perl-Rosenthal — Devrimler Çağı ve Bu Devrimleri Yapan Kuşaklar (2026)

Nathan Perl-Rosenthal bu çalışmasında Amerikan, Fransız, Haiti ve Latin Amerika devrimlerini yalnızca birkaç büyük liderin ya da ani patlamaların sonucu olarak değil, kuşaklar boyunca biriken deneyimlerin ve fikirlerin sonucu olarak ele alıyor. ‘Devrimler Çağı ve Bu Devrimleri Yapan Kuşaklar’ (‘The Age of Revolution and the Generations Who Made It’), 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başında yaşanan dönüşümlerin tek tek ülkelerin iç meselelerinden ibaret olmadığını; Atlantik dünyasına yayılan ortak bir siyasal hayal gücünün parçası olduğunu gösteriyor. Perl-Rosenthal’a göre devrimler, bir kuşağın eski düzeni sorgulamasıyla başlayıp sonraki kuşakların bu sorgulamayı örgütlü bir siyasal programa dönüştürmesiyle derinleşiyor. Böylece “Devrimler Çağı”, yalnızca tahtların yıkıldığı bir dönem değil, modern dünyanın düşünsel temelinin atıldığı uzun bir tarihsel süreç olarak okunuyor.

Kitapta özellikle fikirlerin dolaşımı büyük önem taşıyor. Gazeteler, mektuplar, liman kentleri, ticaret ağları ve savaşlar sayesinde özgürlük, yurttaşlık, anayasa ve eşitlik gibi kavramların kıtalar arasında hızla yayıldığı anlatılıyor. Amerikan Devrimi’nin yarattığı cumhuriyet fikri Fransa’da yeni bir siyasal tahayyülü beslerken, Fransız Devrimi de Haiti’de köleleştirilmiş insanların özgürlük mücadelesine ilham veriyor. Aynı şekilde Latin Amerika’daki bağımsızlık hareketleri de Avrupa’daki krizlerden ve Atlantik dünyasında dolaşan devrimci fikirlerden etkileniyor. Yazar, bu bağlantılar sayesinde devrimlerin birbirinden kopuk olaylar değil, birbirini sürekli dönüştüren tarihsel dalgalar olduğunu savunuyor.

Perl-Rosenthal, devrimlerin yalnızca başarı ve kahramanlık hikâyeleri üretmediğini de vurguluyor. Her devrim yeni umutlar kadar büyük hayal kırıklıkları, iç çatışmalar ve şiddet biçimleri yaratıyor. Özgürlük vaatleri çoğu zaman sınırlı kalıyor; kadınlar, köleler, yerli halklar ve yoksullar eşitlik söylemine rağmen dışarıda bırakılabiliyor. Buna rağmen devrimler, insanların siyasal düzeni değiştirebileceği düşüncesini kalıcı hale getiriyor. Kitap, modern demokrasilerin, ulus-devletlerin ve yurttaşlık fikrinin bu çalkantılı süreçlerden doğduğunu gösterirken, devrimlerin gerçek mirasının tek bir ayaklanma anında değil, nesiller boyunca süren mücadelelerde saklı olduğunu ortaya koyuyor.

Nathan Perl-Rosenthal — Devrimler Çağı ve Bu Devrimleri Yapan Kuşaklar
Çeviren: Gökhan Arıkan • Kolektif Kitap
Tarih • 480 sayfa • 2026

Mai Thi Nguyen-Kim — Kahvaltıda Kimya (2026)

Bu kitap, kimyayı laboratuvarlara sıkışmış karmaşık bir disiplin olmaktan çıkarıp gündelik hayatın tam merkezine yerleştiriyor. Mai Thi Nguyen-Kim, insanların çoğu zaman “kimyasal” kelimesini tehlike, yapaylık ve zarar ile ilişkilendirdiğini; oysa yaşamın kendisinin baştan sona kimyasal süreçlerden oluştuğunu gösteriyor. Kitap, sıradan bir günün içinde karşılaştığımız olayları bilimsel bir merakla yeniden yorumlayarak, kahvaltıdan aşka, uykudan sarhoşluğa kadar pek çok deneyimin arkasındaki kimyasal mekanizmaları anlaşılır ve eğlenceli bir dille açıklıyor.

Yazar, sabah rutini üzerinden ilerleyerek bedenin ve çevrenin nasıl sürekli kimyasal etkileşimler içinde olduğunu anlatıyor. Örneğin kahvenin yalnızca enerji veren bir içecek olmadığını, kafeinin beyindeki sinyalleri nasıl etkilediğini ve neden günün belirli saatlerinde daha etkili olduğunu açıklıyor. Diş macunundaki florür tartışmaları, deodorantların çalışma biçimi ya da vücut kokusunun biyolojik kökeni gibi gündelik meseleler üzerinden, bilimsel bilginin yanlış korkularla nasıl çarpıtılabildiğini gösteriyor. Böylece kitap, bilim okuryazarlığının yalnızca akademik bir mesele değil, günlük hayatı doğru değerlendirebilmenin de anahtarı olduğunu savunuyor.

Eserin önemli yanlarından biri, fiziksel hislerimizi ve algılarımızı da kimya aracılığıyla açıklaması. Metal bir kaşığın neden aynı sıcaklıktaki tahtadan daha soğuk hissedildiği, yağların kimyasal yapısının beslenme üzerindeki etkileri ya da hamur işlerinin pişerken geçirdiği dönüşümler gibi örnekler, mutfaktan gündelik eşyalara kadar her yerde kimyanın izini sürüyor. Nguyen-Kim, yemek pişirmeyi bile küçük bir laboratuvar gibi ele alıyor; lezzetin, kıvamın ve kokunun ardındaki süreçleri görünür hale getiriyor.

‘Kahvaltıda Kimya’ (‘Chemistry for Breakfast’) yalnızca maddesel dünyayı değil, duyguları ve insan davranışlarını da kimyasal süreçlerle ilişkilendiriyor. Aşk sırasında hissedilen heyecan, stres anındaki fiziksel tepkiler veya alkolün düşünme biçimimizi değiştirmesi gibi durumlar, beyindeki nörokimyasal etkileşimlerle açıklanıyor. Ancak yazar, insanı yalnızca kimyasal reaksiyonlardan ibaret görmüyor; aksine, bu süreçleri anlamanın insan deneyimini küçültmek yerine daha da hayranlık verici hale getirdiğini savunuyor.

Nguyen-Kim ayrıca bilimin nasıl işlediğine dair önemli bir çerçeve sunuyor. Medyada sıkça dolaşan abartılı sağlık haberlerinin, “zararlı kimyasallar” korkusunun ya da bilim karşıtı söylemlerin nasıl oluştuğunu tartışıyor. Bilimin kesin cevaplar veren katı bir otorite değil, sürekli kendini düzelten bir araştırma yöntemi olduğunu vurguluyor. Kitap sonunda okura kalan temel fikir şu oluyor: Dünya, ilk bakışta sıradan görünen olayların altında işleyen görünmez kimyasal ilişkilerle dolu ve bu ilişkileri anlamak hem daha bilinçli hem de daha meraklı bir hayat kurmanın yollarından biri.

Mai Thi Nguyen-Kim — Kahvaltıda Kimya: Gündelik Hayatın Şaşırtıcı Bilimi
Çeviren: Duygu Dölek • Metis Yayınları
Bilim • 218 sayfa • 2026

Mehtap Tanar — Dört Devir, Bir Kadın (2026)

‘Dört Devir, Bir Kadın: Halide Edib Adıvar’ın Entelektüel Portresi’, Halide Edib’i sadece bir yazar olarak değil, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan kırılgan tarih içinde düşünce üreten, müdahil olan ve bedel ödeyen bir entelektüel olarak yeniden ele alıyor. Kitap, onun hayatını bir kahramanlık anlatısına dönüştürmeden; çelişkileri, fikir değişimleri ve iktidarla kurduğu karmaşık ilişkiler üzerinden okumayı tercih ediyor. Böylece Halide Edib’in hikâyesi, aynı zamanda modern Türkiye’nin fikir mücadelelerinin de hikâyesine dönüşüyor.

Eserin ilk bölümleri, II. Meşrutiyet yıllarındaki özgürlük heyecanını ve bu atmosfer içinde şekillenen genç Halide Edib’i merkeze alıyor. Kadın eğitimi, basın özgürlüğü ve toplumsal dönüşüm üzerine yürüyen tartışmalar içinde görünür hale gelen Halide Edib, kısa sürede yalnızca bir yazar değil, kamusal alanda söz alan etkili bir figür haline geliyor. 31 Mart Vakası, Adana olayları ve Balkan Savaşları gibi krizler, onun düşünce dünyasında derin kırılmalar yaratıyor. Başlangıçta daha kapsayıcı bir Osmanlıcılık fikrine yakın duran yaklaşımı zamanla milliyetçi bir tona evrilirken, savaş atmosferi kadınların kamusal görünürlüğünü ve fedakârlığını da siyasetin merkezine taşıyor.

Kitap, Milli Mücadele dönemini Halide Edib’in hayatındaki en yoğun siyasal momentlerden biri olarak değerlendiriyor. İstanbul mitinglerinde yaptığı konuşmalarla geniş kitleleri etkileyen Halide Edib, işgale karşı direnişin sembol isimlerinden biri haline geliyor. Anadolu’ya geçişiyle birlikte yalnızca bir hatip değil, doğrudan mücadeleye katılan bir figür olarak öne çıkıyor. Ancak eser, onun bu dönemdeki fikir dünyasını tek boyutlu bir kahramanlık çerçevesine hapsetmiyor; Amerikan mandası tartışmaları, Batı’ya dair sorgulamaları ve yeni devlet tahayyülü gibi meselelerde yaşadığı düşünsel gerilimleri de görünür kılıyor.

Cumhuriyet’in kuruluş yılları ise kitapta büyük bir ayrışma dönemi olarak ele alınıyor. Halide Edib, bağımsızlık mücadelesinin ardından şekillenen yeni siyasal düzende giderek merkezden uzaklaşıyor. Demokrasi, çoğulculuk ve özgürlük arayışı üzerinden geliştirdiği eleştiriler, onu erken Cumhuriyet muhalefetinin önemli isimlerinden biri haline getiriyor. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’yla kurduğu ilişki, devrimlere yönelik mesafeli yaklaşımı ve tek parti yönetimine dönük itirazları, onun iktidarla arasındaki kırılmayı derinleştiriyor. Kitap, Halide Edib’in Cumhuriyet’e bütünüyle karşı bir yerde durmadığını; fakat devletin otoriterleşme eğilimleri karşısında sürekli eleştirel bir pozisyon almaya çalıştığını vurguluyor.

Sürgün yılları ve sonraki dönemler ise Halide Edib’in düşünsel yalnızlığını ve uluslararası entelektüel kimliğini öne çıkarıyor. Avrupa’dan Amerika’ya, Hindistan’dan Türkiye’ye uzanan bu uzun dönemde savaş, sömürgecilik, modernleşme ve özgürlük meseleleri üzerine düşünmeyi sürdürüyor. Yurda dönüşünden sonra da demokrasi ve ifade özgürlüğü konularındaki hassasiyetini koruyan Halide Edib, farklı dönemlerde farklı siyasal aktörlerle aynı çizgide görünse bile eleştirel mesafesini bütünüyle kaybetmiyor. Kitap sonunda Halide Edib’in portresi, tek bir ideolojinin içine sığmayan; değişen dönemlere rağmen fikir üretmeyi sürdüren, modern Türkiye’nin sancılı dönüşümüne tanıklık etmiş güçlü ama tartışmalı bir entelektüel olarak beliriyor.

Mehtap Tanar — Dört Devir, Bir Kadın: Halide Edib Adıvar’ın Entelektüel Portresi
• Beyoğlu Kitabevi
Biyografi • 456 sayfa • 2026

David Carrasco, Scott Sessions — Aztek Uygarlığında Günlük Hayat (2026)

Bu çalışma, Aztek uygarlığını yalnızca savaşçı ve kurban ritüelleriyle özdeşleştiren yüzeysel bakışı aşarak, bu toplumun gündelik hayatını, dünya görüşünü ve kültürel karmaşıklığını ayrıntılı biçimde inceliyor. ‘Aztek Uygarlığında Günlük Hayat’ (‘Daily Life of the Aztecs’), Azteklerin yaşamını sıradan insanların deneyimleri üzerinden ele alırken, onların doğa, tanrılar, şehir yaşamı ve toplumsal düzenle kurdukları ilişkiyi de görünür kılıyor. Böylece Aztek dünyası, yalnızca korku uyandıran ritüellerin değil; şiirin, eğitimin, sanatın ve güçlü toplumsal bağların da şekillendirdiği bir uygarlık olarak ortaya çıkıyor.

Yazarlar, Aztek toplumunun merkezinde yer alan kozmolojik düşünceyi kitabın temel eksenlerinden biri haline getiriyor. Aztekler için evren yalnızca fiziksel bir alan değil, insanlar, tanrılar ve doğa güçleri arasında sürekli dengelenmesi gereken canlı bir düzendi. Bu yüzden günlük hayatın en sıradan ayrıntıları bile kutsal anlamlar taşıyordu. Tarım, savaş, aile yaşamı, ticaret ve törenler, kozmik düzenin devamıyla ilişkilendiriliyordu. Özellikle güneşin hareketi ve zaman anlayışı, toplumun ritmini belirleyen temel unsurlar arasında yer alıyordu.

Kitap, Aztek şehir yaşamına ve özellikle Tenochtitlan’ın örgütlenişine geniş yer ayırıyor. Kanallar, tapınaklar, pazarlar ve kamusal alanlarla örülü bu şehir, dönemin en gelişmiş merkezlerinden biri olarak anlatılıyor. Azteklerin mimarlık, mühendislik ve sanat alanındaki başarıları, onların yalnızca savaşçı bir toplum olmadığını gösteriyor. Şiirler, bilmeceler ve ritüel şarkılar aracılığıyla Azteklerin estetik dünyası da görünür hale geliyor. Çocuk eğitimi, aile bağları ve toplumsal görevler üzerine yapılan vurgular, toplumun disiplinli ama aynı zamanda kültürel açıdan zengin yapısını ortaya koyuyor.

Bununla birlikte kitap, savaşın ve insan kurban etmenin Aztek dünyasındaki merkezi rolünü de göz ardı etmiyor. Aztekler için savaş yalnızca politik genişleme aracı değil, evrenin devamını sağlayan kutsal bir görevdi. İnsan kurban etme ritüelleri modern okur için ürkütücü görünse de yazarlar bunları kendi tarihsel ve dinsel bağlamı içinde anlamaya çalışıyor. Kurban ritüellerinin, güneşin hareketini sürdürmek ve kozmik dengeyi korumak amacıyla gerçekleştirildiği anlatılıyor. Böylece kitap, Azteklerin dinsel pratiğini barbarlık klişesine indirgemeden değerlendirmeye çalışıyor.

Eserin son bölümleri, İspanyolların gelişiyle yaşanan büyük kırılmayı inceliyor. Fetih süreci yalnızca askeri bir yenilgi değil, aynı zamanda kültürel ve sembolik bir yıkım olarak ele alınıyor. Buna rağmen Aztek mirasının tamamen kaybolmadığı; mitlerin, sembollerin ve geleneklerin modern Meksika kültüründe yaşamayı sürdürdüğü vurgulanıyor. Kitap, Aztekleri hem ihtişamları hem de çelişkileriyle ele alarak, kadim bir uygarlığın insanlık tarihindeki yerini daha derinlikli biçimde anlamaya çalışıyor.

David Carrasco, Scott Sessions — Aztek Uygarlığında Günlük Hayat
Çeviren: Tufan Göbekçin • Alfa Yayınları
Tarih • 376 sayfa • 2026

Renata Salecl — Kabalık Çağı (2026)

Bu kitap, günümüzde giderek sıradanlaşan kabalığı yalnızca bireysel bir davranış bozukluğu olarak değil, neoliberal düzenin ürettiği yeni insan tipinin bir sonucu olarak inceliyor. Renata Salecl’e göre günümüz insanı sürekli rekabet etmeye, kendini geliştirmeye ve görünür olmaya zorlanıyor. Başarı artık yalnızca bir hedef değil, kişinin varlığını kanıtlama biçimi haline geliyor. Bu baskı altında birey, hem kendisine hem de başkalarına karşı acımasızlaşıyor. Empati zayıflarken, kibir, sabırsızlık ve saldırganlık sıradan toplumsal reflekslere dönüşüyor.

‘Kabalık Çağı’ (‘The Age of Rudeness’), neoliberalizmin bireye yüklediği “tam sorumluluk” anlayışını merkeze alıyor. İnsanlar yaşadıkları her başarısızlığı kişisel eksiklik gibi görmeye başlıyor; işsizlikten mutsuzluğa kadar her durum bireyin kendi hatasıymış gibi sunuluyor. Bu yüzden birey sürekli kendini optimize etmeye çalışıyor ama aynı zamanda derin bir yetersizlik hissinden de kurtulamıyor. Salecl, modern insanın içten içe “yerine kolayca başkası konabilir” korkusuyla yaşadığını söylüyor. Bu güvensizlik duygusu ise insanları daha sert, daha rekabetçi ve daha kayıtsız hale getiriyor.

Salecl, sosyal medyanın bu dönüşümü hızlandırdığını da vurguluyor. İnsanlar artık yalnızca yaşamak değil, yaşadıklarını sergilemek zorunda hissediyor. “Ben” merkezli anlatılar çoğaldıkça ortak deneyim fikri aşınıyor. Herkes kendi hikâyesinin markasına dönüşürken başkalarının acıları görünmezleşiyor. Kabalık da tam burada ortaya çıkıyor: Başkasını dinlemeyen, yalnızca kendini ifade etmeye çalışan bir kültür içinde.

Kitap, günümüz siyasetindeki popülist dilin yükselişini de bu bağlamda değerlendiriyor. Salecl’e göre kaba ve saldırgan lider figürleri, yalnızca siyasi tercihlerin sonucu değil; toplumsal hayal kırıklıklarının ve bastırılmış öfkenin dışavurumu. İnsanlar karmaşık sorunlara basit cevaplar veren, hoyratlığı “dürüstlük” gibi sunan figürlere yöneliyor. Böylece kabalık yalnızca bireysel değil, kurumsal ve siyasal bir karakter de kazanıyor.

Buna rağmen kitap tamamen karamsar bir yerde durmuyor. Salecl, insanın başkalarıyla kurduğu bağları yeniden düşünmesi gerektiğini savunuyor. Demokrasi ancak ortak kırılganlıkların fark edilmesiyle yeniden canlanabilir. Empatiyi, dayanışmayı ve eksiklik duygusunu bastırmak yerine kabul etmeyi öneren kitap, modern toplumun ruh hâline dair güçlü bir eleştiri sunarken, insan ilişkilerinin nasıl yeniden kurulabileceğine dair de düşünsel bir alan açıyor.

Renata Salecl — Kabalık Çağı
Çeviren: Bülent Kale • Metis Yayınları
İnceleme• 144 sayfa • 2026

Çağlar Fidan — Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası (2026)

Çağlar Fidan’ın ‘Hep Beraber Çalalım: Bir İstanbul Havası’ adlı bu çalışması, Osmanlı İstanbulu’nun kahvehanelerini yalnızca vakit geçirilen mekânlar olarak değil, şehrin sınıfsal, kültürel ve müzikal gerilimlerinin iç içe geçtiği canlı toplumsal alanlar olarak ele alıyor. Kitap, kahvehanelerde yankılanan seslerin ardında hangi insanların, hangi göçlerin, hangi ayrımların ve hangi arzuların bulunduğunu araştırırken, İstanbul’un gündelik hayatına farklı bir pencereden bakmayı öneriyor.

Fidan, özellikle taşradan İstanbul’a gelen bekâr erkeklerin, tulumbacıların, memurların, kalem erbabının ve “ayaktakımı” diye küçümsenen kesimlerin şehir kültürüne nasıl dâhil olduğunu gösteriyor. Kahvehaneler bu anlamda yalnızca eğlence yerleri değil; insanların birbirini tanıdığı, sınıfsal sınırların kurulduğu ya da ihlal edildiği sosyal sahneler hâline geliyor. Kitapta sık sık karşılaşılan “avam-havas” gerilimi, Osmanlı toplumunun kültürel hiyerarşilerini görünür kılıyor. “Halva” diyenlerle “helva” diyenler arasındaki fark, sadece telaffuz değil; aidiyet, eğitim, zevk ve sınıf meselesi olarak okunuyor.

Çalışmanın merkezinde ise müzik yer alıyor. Semai kahvehanelerinde söylenen semailer, maniler, koşmalar, destanlar ve divanlar; İstanbul’un çok katmanlı kültürünün sesli hafızası gibi ele alınıyor. Fidan, bu repertuvarın yalnızca elit çevrelerin ürettiği “yüksek sanat”tan oluşmadığını, aksine taşradan gelenlerin, gündelik hayatın ve halk kültürünün şehir müziğini sürekli dönüştürdüğünü vurguluyor. “İncesaz” ile “ayak takımının müziği” arasındaki sınırlar da böylece bulanıklaşıyor.

Kitap aynı zamanda kahvehanelerden kıraathanelere uzanan dönüşümü izleyerek, Osmanlı modernleşmesinin kültürel mekânlarını yeniden değerlendiriyor. “Mekteb-i irfan” olarak görülen kıraathaneler, yalnızca okuma alanları değil; müzik, sohbet ve toplumsal temasın yeniden biçimlendiği yerler olarak ortaya çıkıyor. Böylece çalışma, Osmanlı İstanbulu’nun müzik tarihini anlatırken aynı zamanda şehrin sosyal topoğrafyasını, kültürel çatışmalarını ve gündelik hayatın görünmeyen ritimlerini de görünür kılıyor.

Çağlar Fidan — Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası: Osmanlı İstanbulu’nda Kahvehanenin Müziği ve Sosyal Topoğrafyası
• İletişim Yayınları
İnceleme • 200 sayfa • 2026