Peter J. Bowler — Evrim (2026)

Peter J. Bowler, evrim fikrinin yalnızca modern biyolojinin bir ürünü olmadığını, aksine insanlığın doğayı ve kendi varoluşunu anlama çabasının uzun tarihsel serüveni içinde şekillendiğini anlatıyor. Kitap, evrim düşüncesini ortaya çıkaran zihinsel dönüşümleri, bilimsel gelişmelerle birlikte felsefi ve toplumsal bağlamlarıyla ele alıyor.

Bowler, evrim fikrinin Charles Darwin ile birdenbire doğmadığını, Darwin öncesinde de doğanın değişimi ve türlerin kökeni üzerine yoğun tartışmalar yürütüldüğünü gösteriyor. Antik düşünceden Aydınlanma’ya uzanan süreçte doğa anlayışı sürekli dönüşüyor ve bu dönüşüm, evrim fikrinin temellerini hazırlıyor. Böylece evrim, yalnızca bilimsel bir keşif değil, aynı zamanda ontolojik bir kırılma olarak beliriyor.

‘Evrim: Bir Düşüncenin Tarihi’ (‘Evolution: The History of an Idea’), evrimsel biyolojinin bir disiplin olarak oluşumunu tarihsel bağlamından koparmadan açıklıyor. Bilimsel teorilerin ortaya çıkışı, dönemin ekonomik koşulları, kültürel yapıları ve ideolojik mücadeleleriyle iç içe ilerliyor. Bowler, bu çok katmanlı süreci analiz ederek evrim düşüncesinin nasıl “kristalleştiğini” ve modern bilimin merkezine yerleştiğini gösteriyor.

Eser, evrim fikrinin tarihini sade ama derinlikli bir anlatımla sunarken, bilim tarihine dinamik bir perspektif kazandırıyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca evrim teorisini değil, düşüncenin tarihsel gelişimini anlamak isteyenler için de temel bir başvuru kaynağı olma niteliği taşıyor.

Peter J. Bowler — Evrim: Bir Düşüncenin Tarihi
Çeviren: Aysel Görkan, Bülent Gözkân, Çağatay Tarhan, Çağatay Tavşanoğlu, Çağlar Karaca, Ergi Deniz Özsoy, Murat Yılmaz, Selenay Tümer, Utku Perktaş • Say Yayınları
Bilim • 520 sayfa • 2026

Rüya Kılıç — Deliler ve Doktorları (2026)

Rüya Kılıç’ın ‘Deliler ve Doktorları: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik’ adlı çalışması, akıl hastalığının yalnızca tıbbi bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir kurgu olduğunu ortaya koyuyor. Kitap, deliliğin tarihsel serüveni ile psikiyatrinin bir disiplin olarak kendine yer açma çabasını iç içe ele alarak, bu iki alanın birbirini nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte, “deli”nin toplum içindeki konumu sürekli yeniden tanımlanıyor. Bir yandan geleneksel anlayışların etkisi sürerken, diğer yandan modern tıbbın yükselişiyle birlikte delilik giderek denetlenmesi, sınıflandırılması ve tedavi edilmesi gereken bir alan haline geliyor. Bu dönüşüm, yalnızca bilimsel bir ilerleme değil; aynı zamanda devletin toplumu düzenleme ve kontrol etme biçimleriyle yakından ilişkili bir süreç olarak ele alınıyor.

Kitap, bu değişimi somut mekânlar üzerinden de izliyor. Süleymaniye Bimarhanesi’nden Toptaşı’na ve oradan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne uzanan hat, deliliğe yönelik yaklaşımın kurumsal dönüşümünü gözler önüne seriyor. Bu kurumlar, yalnızca tedavi merkezleri değil; aynı zamanda modernleşmenin ve disiplin altına almanın araçları olarak işlev görüyor.

Bu süreçte Louis Mongeri ve Mazhar Osman gibi isimler üzerinden psikiyatrinin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan gelişimi de takip ediliyor. Bu figürler, hem modern tıbbın temsilcileri hem de devletin sağlık politikalarının taşıyıcıları olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak eser, deliliğin tarihini anlatırken aslında modernleşmenin, tıbbileşmenin ve devletin birey üzerindeki etkisinin de hikâyesini kuruyor. Akıl hastalığına yönelik yaklaşımların değişimi, yeni kurulan Cumhuriyet’in toplum sağlığı, nüfus politikaları ve “sağlıklı birey” idealini nasıl şekillendirdiğini anlamak için güçlü bir pencere sunuyor.

Rüya Kılıç — Deliler ve Doktorları: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik
• Alfa Yayınları ve Tarih Vakfı Yurt Yayınları Ortak Yayını
Tarih • 288 sayfa • 2026

Eyal Weizman — Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti (2026)

Eyal Weizman’ın bu çalışması, modern savaşların ve müdahalelerin giderek “insani” gerekçelerle meşrulaştırılan yeni bir şiddet biçimi ürettiğini savunuyor. Weizman, bu yaklaşımı “ehvenişer siyaseti” olarak adlandırıyor: daha büyük bir kötülüğü önlemek adına daha “az” şiddetin kabul edilebilir sayılması. Ancak kitap, bu mantığın gerçekte şiddeti sınırlamak yerine daha sistematik, hesaplanmış ve süreklileşmiş hale getirdiğini ortaya koyuyor.

‘Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti’ (‘The Least of All Possible Evils’), özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gelişen insan hakları söylemi, uluslararası hukuk ve insani müdahale kavramlarının nasıl askeri stratejilerin parçasına dönüştüğünü inceliyor. Bu çerçevede Hannah Arendt’in şiddet ve iktidar üzerine düşüncelerinden hareketle, şiddetin artık yalnızca yok edici bir güç değil, aynı zamanda bir yönetim ve denetim tekniği haline geldiğini gösteriyor. “Ölçülü” ya da “orantılı” şiddet kavramı, sivillerin korunması iddiasıyla sunulsa da pratikte yıkımın sınırlarını yeniden tanımlayan bir araç işlevi görüyor.

Weizman, özellikle İsrail-Filistin bağlamı üzerinden, askeri operasyonların nasıl matematiksel hesaplara, mekânsal düzenlemelere ve teknolojik denetim araçlarına dayandığını analiz ediyor. Bu sistemde şiddet, rastlantısal değil; aksine planlı, optimize edilmiş ve belirli eşiklere göre ayarlanmış bir süreç olarak işliyor. Bu durum bir kehanetten ziyade, sömürgeci şiddetin uzun yıllar boyunca geliştirilen mantığının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Kitap ayrıca insani yardım ve müdahale mekanizmalarının çelişkili doğasını da açığa çıkarıyor. Yardım, koruma ve hak söylemleri çoğu zaman şiddeti sınırlandırmak yerine onun işleyişine entegre oluyor ve hatta kimi durumlarda yıkımın parçasına dönüşebiliyor. Böylece “insancıllık”, şiddetin karşıtı olmaktan çıkarak onun yeniden üretiminde rol oynayan bir araca dönüşüyor.

Sonuç olarak eser, modern dünyada şiddetin nasıl rasyonelleştirildiğini ve etik bir dil aracılığıyla nasıl meşrulaştırıldığını gözler önüne seriyor. Weizman, okuru “daha az kötü” olarak sunulan seçeneklerin ardındaki politik ve askeri hesapları sorgulamaya davet ediyor; böylece günümüz savaşlarının görünürdeki insani yüzünün ardındaki yapısal şiddeti açığa çıkarıyor.

Eyal Weizman — Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti: İnsancıl Şiddetin Kısa Tarihi
Çeviren: Sidar Bayram • Telemak Kitap
Siyaset • 240 sayfa • 2026

Leopoldina Fortunati — Yeniden Üretimin Gizemi (2026)

Leopoldina Fortunati’nin bu eseri, kapitalist üretim ilişkilerini yalnızca fabrika ve ücretli emek üzerinden değil, ev içi emek ve yeniden üretim süreçleri üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Fortunati, Marx’ın değer teorisini izleyerek, kapitalizmin işleyişinin görünmeyen temelinin kadınların ev içindeki karşılıksız emeği olduğunu savunuyor.

‘Yeniden Üretimin Gizemi’ (The Arcane of Reproduction: Housework’), üretim ile yeniden üretim arasındaki ilişkiyi merkeze alıyor. Kapitalist sistemde erkek işçi ücretli emek aracılığıyla doğrudan sömürülürken, kadın ev içinde görünmez bir emek sürecine tabi tutuluyor. Bu emek, işçinin yeniden üretimini sağlıyor; yani beslenme, bakım, duygusal destek ve gündelik yaşamın sürdürülmesi gibi faaliyetler üzerinden kapitalist üretimin devamlılığını mümkün kılıyor. Ancak bu süreç “doğal” ve “değer dışı” olarak kodlandığı için ekonomik sistem içinde görünmez kılınıyor.

Fortunati, bu görünmezliğin tarihsel köklerini feodalizmden kapitalizme geçişte buluyor. Bu süreçte kadın ve erkek farklı biçimlerde özneleştirilirken, kadın emeği sistematik biçimde değersizleştiriliyor. Heteroseksüel aile yapısı da bu düzenin temel taşı haline geliyor; çünkü yeniden üretim sürecini güvence altına alarak kapitalist üretim ilişkilerini sürdürüyor. Böylece kadınların ev içindeki konumu, yalnızca kültürel değil, doğrudan ekonomik bir zorunluluğun sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Kitap aynı zamanda kadın mücadelelerinin bu “gizemi” görünür kılmadaki rolünü vurguluyor. Ev emeğinin tanınması ve değerinin kabul edilmesi mücadelesi, genel olarak emek sömürüsüne karşı verilen mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınıyor. Fortunati’ye göre bu mücadele, bakım emeği, göçmen işçilik ve duygulanımsal emek gibi yeni alanları da kapsayacak şekilde genişlemek zorunda.

Eserin son bölümlerinde ise kapitalizmin 21. yüzyıldaki dönüşümleri tartışılıyor. Dijitalleşme, esnek çalışma ve küresel bakım zincirleri gibi gelişmeler, yeniden üretim süreçlerini yeniden şekillendirirken, kadın emeğinin sömürüsü farklı biçimlerde devam ediyor. ‘Yeniden Üretimin Gizemi’, bu yönüyle hem tarihsel hem de güncel bir analiz sunarak, kapitalizmin görünmeyen emek temellerini açığa çıkaran önemli bir Marksist feminist klasik olarak öne çıkıyor.

Leopoldina Fortunati — Yeniden Üretimin Gizemi: Ev Kadınları, Fahişeler, İşçiler ve Sermaye
Çeviren: Hurinaz Sarı • Sümer Yayıncılık
Feminizm • 264 sayfa • 2026

Kolektif — BİYOKAPİTAL (2026)

Osman Özarslan’ın editörlüğünü yaptığı ‘BİYOKAPİTAL: Beden, Mülkiyet, Yaşam, Ölüm’, çağdaş kapitalizmin sınırlarını aşarak insan bedenine ve yaşamın kendisine nasıl nüfuz ettiğini tartışmaya açıyor. Kitap, emeğin sömürüsüne dayalı klasik kapitalist modelin ötesine geçildiğini; artık genetik yapıdan organlara, yaşam süresinden sağlık pratiklerine kadar biyolojik varoluşun tamamının ekonomik bir değer alanına dönüştüğünü ileri sürüyor.

Bu çerçevede eser, bedenin dokunulmaz ve bütüncül bir varlık olmaktan çıkıp parçalanabilir, ölçülebilir ve mülkiyet ilişkileri içine çekilebilir bir nesneye dönüşümünü analiz ediyor. Tıbbi teknolojilerdeki hızlı gelişim ile neoliberal politikaların kesişiminde, “sağlıklı yaşam” ideali devasa bir pazara dönüşürken, ölüm de yönetilmesi gereken bir risk ve zamanlama meselesi haline geliyor. Böylece yaşam ile ölüm arasındaki sınır, etik olmaktan çok ekonomik bir problem olarak yeniden tanımlanıyor.

Kitap, genetik veri bankalarından organ ticaretine, taşıyıcı annelikten yaşamın uzatılmasına kadar uzanan geniş bir alanı inceleyerek, modern insanın karşı karşıya olduğu derin bir ontolojik krizi görünür kılıyor. Bu kriz, bedenin kime ait olduğu, yaşamın kim tarafından yönetileceği ve ölümün nasıl belirleneceği sorularında düğümleniyor. Biyolojik sınırların piyasa mantığıyla yeniden çizildiği bu dünyada, insanın kendisiyle kurduğu ilişki de köklü biçimde dönüşüyor.

Disiplinlerarası bir yaklaşımla sosyoloji, ekonomi-politik ve biyoetik alanlarını bir araya getiren eser, yalnızca teorik bir tartışma sunmakla kalmıyor; aynı zamanda okuru kendi bedeni ve geleceği üzerine düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, yaşamın ve ölümün ekonomi politiğini anlamanın, günümüz dünyasında insan kalabilmenin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatan güçlü bir sorgulama.

Kolektif — BİYOKAPİTAL: Beden, Mülkiyet, Yaşam, Ölüm
Editör: Osman Özarslan • Nika Yayınevi
İnceleme • 232 sayfa • 2026

Alan Woods — Marksist Bir Felsefe Tarihi (2026)

Alan Woods’un bu önemli çalışması, felsefe tarihini Marksist yöntemle yeniden okuyarak düşüncenin gelişimini toplumsal süreçlerle birlikte ele alıyor. Yazar, felsefeyi soyut bir tartışma alanı olmaktan çıkarıp üretim biçimleri, bilimsel ilerleme ve sınıf mücadeleleriyle iç içe geçen canlı bir tarih olarak kurguluyor. Bu yaklaşım, okuru yalnızca fikirlerin değil, bu fikirleri doğuran maddi koşulların da izini sürmeye yöneltiyor.

‘Marksist Bir Felsefe Tarihi’ (‘The History of Philosophy: A Marxist Perspective’), Antik Yunan’dan başlayarak felsefenin temel kırılma noktalarını kronolojik bir çizgide inceliyor. İlkçağ düşünürlerinde doğa ve varlık sorunları öne çıkarken, Orta Çağ’da düşünce dinî çerçeveler içinde şekilleniyor. Aydınlanma ile birlikte akıl ve bilim yeniden merkez kazanıyor ve bu süreç, idealizm ile materyalizm arasındaki temel çatışmayı daha görünür hale getiriyor. Woods, özellikle Hegel’in diyalektiğini önemli bir dönüm noktası olarak ele alıyor; ancak bu düşüncenin sınırlarının, Marx ve Engels tarafından aşılmasıyla birlikte yeni bir aşamaya geçildiğini söylüyor.

Eserin merkezinde, idealizm ve materyalizm arasındaki tarihsel mücadele yer alıyor. Woods’a göre idealizm, düşünceyi belirleyici unsur olarak görürken materyalizm, maddi gerçekliği ve toplumsal üretim ilişkilerini esas alıyor. Bu karşıtlık, yalnızca felsefi bir tartışma değil, aynı zamanda sınıf mücadelelerinin düşünsel düzlemdeki yansıması olarak okunuyor. Bu nedenle her filozof, kendi çağının toplumsal koşulları içinde değerlendiriliyor ve fikirleri bu bağlamda anlam kazanıyor.

Kitap, Marx ve Engels’in diyalektik materyalizmini bu uzun tarihsel sürecin bir sonucu ve aşılması olarak konumlandırıyor. Böylece felsefe, yalnızca dünyayı yorumlayan bir alan olmaktan çıkıp onu değiştirmeye yönelen bir pratiğe dönüşüyor. Woods’un çalışması, günümüz felsefesindeki yüzeyselliklere ve kopuk yorumlara karşı güçlü bir alternatif sunuyor; okuru düşüncenin köklerine inmeye, büyük filozofları tarihsel bağlamlarıyla kavramaya ve felsefeyi bugünün mücadeleleriyle ilişkilendirmeye çağırıyor.

Alan Woods — Marksist Bir Felsefe Tarihi
Çeviren: Zeki Avci • Yordam Kitap
Felsefe • 368 sayfa • 2026

Paula Ringer — Cadılar (2026)

Paula Ringer’in bu çalışması, müzik ile feminizm arasındaki bağı “cadı” metaforu üzerinden yeniden kuruyor. Ringer, tarihte bastırılan, şeytanlaştırılan ve susturulan kadın figürünün modern müzikte nasıl geri döndüğünü inceliyor. Bu “cadılar” klasik anlamda büyü yapan varlıklar değil; aksine sesleri, sözleri ve sahne varlıklarıyla toplumsal normları bozan sanatçılar oluyor. Kitap, müziği yalnızca estetik bir üretim olarak değil, politik ve dönüştürücü bir güç olarak ele alıyor.

Ringer’e göre bu sanatçılar, yüzyıllardır kadınlara dayatılan edilgen, itaatkâr ve “zararsız” kimliği parçalıyor. Şarkı söylemek burada bir ifade biçiminin ötesine geçiyor; sessizliğe karşı bir direniş ve kolektif hafızayı yeniden yazma aracı haline geliyor. Bu kadınlar “sessizliği yırtıyor” ve bedenlerine yapışmış kalıpları müzik aracılığıyla söküp atıyor. Böylece müzik, bir tür büyüye dönüşüyor: dinleyeni rahatsız eden, sarsan ve dönüştüren bir etki yaratıyor.

‘Cadılar’da (‘Sorcières’) Yoko Ono, Nina Simone, Anne Sylvestre, Kate Bush, Stevie Nicks, Lana Del Rey ve Marieanne Faithfull gibi isimler üzerinden bu dönüşüm somutlaştırılıyor. Bu sanatçılar, yalnızca müzik üretmiyor; aynı zamanda kadınlık deneyimini yeniden tanımlayan figürler olarak öne çıkıyor. Kimi zaman öfkeyi, kimi zaman kırılganlığı, kimi zaman da karanlığı sahiplenerek normların dışına çıkıyorlar. Bu yönleriyle “tehlikeli” görülmeleri, aslında taşıdıkları özgürleştirici potansiyelden kaynaklanıyor.

Ringer’in çalışması, müziğin feminist mücadeledeki yerini güçlü bir biçimde ortaya koyuyor. Kitap, kadın sanatçıların seslerini birer politik araç olarak kullanarak patriyarkal düzeni nasıl sarstığını gösteriyor. Bu açıdan eser hem müzik kültürü hem de feminist teori için önemli bir katkı sunuyor; çünkü sanatı, direnişin ve yeniden var olmanın en etkili yollarından biri olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Paula Ringer — Cadılar: Feminizm, Büyü ve Müzik
Çeviren: Sinem Özer • Otonom Yayıncılık
Feminizm • 104 sayfa • 2026

Fatih Yaşlı — Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i (2026)

 

Fatih Yaşlı’nın ‘Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i adlı bu kitabı, 1969-1979 arasında yayımlanan Devlet dergisi üzerinden ülkücü hareketin düşünsel ve siyasal kuruluş sürecini analiz ediyor. Yazar, MHP’nin bugünkü yönelimlerini anlamanın ancak kuruluş dönemindeki söylem ve stratejilere bakarak mümkün olduğunu vurguluyor. Bu nedenle Devlet dergisini yalnızca bir yayın organı olarak değil, hareketin dünyayı nasıl anlamlandırdığını kuran ideolojik bir merkez olarak ele alıyor. Çalışma, şimdiye kadar yeterince incelenmemiş bu kaynağı ayrıntılı biçimde değerlendirerek literatürde önemli bir boşluğu dolduruyor.

Kitap, dönemi dört ana evreye ayırarak ilerliyor. İlk evrede Devlet dergisi, yükselen sol hareketi “anarşi” olarak tanımlıyor ve bu durumu uluslararası bir tehdit şeklinde çerçeveliyor. Ülkücü hareket kendisini bu tehdide karşı “meşru savunma” konumunda sunuyor ve devleti yönetenleri yetersizlikle suçlayarak orduyu göreve çağırıyor. 12 Mart müdahalesi bu çağrının karşılık bulması olarak yorumlanıyor ve açık biçimde destekleniyor.

İkinci ve üçüncü evrelerde mücadele, yalnızca güvenlik değil ideolojik bir dönüşüm meselesi olarak kurgulanıyor. Devletin tüm kurumlarının milliyetçi kadrolarla yeniden şekillendirilmesi gerektiği savunuluyor. CHP giderek “iç düşman” olarak konumlandırılıyor ve Milliyetçi Cephe hükümetleri, hareket için devlet içinde güç kazanmanın aracı haline geliyor. Bu süreçte dergi, siyasal söylemin yönünü belirleyen başlıca araçlardan biri oluyor.

Son evrede ise siyasal şiddet belirleyici hale geliyor. 1977 sonrası ortamda şiddet, yalnızca bir çatışma biçimi değil, doğrudan bir iktidar stratejisi olarak benimseniyor. Türkiye giderek iç savaş benzeri bir atmosfere sürüklenirken Devlet dergisi de etkisini kaybederek kapanıyor. Yaşlı’nın çalışması, bu süreci analiz ederek Türkiye’de milliyetçilik, sağ siyaset ve devlet ilişkisini anlamak açısından temel bir kaynak sunuyor.

Fatih Yaşlı — Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i: Devlet Dergisi ve Ülkücü Hareket (1969-1979)
• Yordam Kitap
Siyaset • 448 sayfa • 2026

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak (2026)

Zygmunt Bauman’ın Peter Haffner ile olan söyleşisini barındıran bu çalışma, sosyolojinin temel işlevini “bilindik olanı sorgulamak ve yabancılaştırmak” olarak tanımlayan, farklı temalar etrafında ilerliyor. Kitap, aşk, kimlik, din, tarih, modernlik ve ahlak gibi başlıklar üzerinden hem bireysel deneyimi hem de toplumsal yapıyı birlikte düşünmeye çağırıyor.

Bauman, modern insanın en temel krizlerinden birinin ilişkilerde yaşandığını ileri sürüyor. Aşk ve cinsellik üzerine yaptığı tartışmalarda, bireylerin bağ kurma kapasitesini giderek yitirdiğini, ilişkilerin kırılgan ve geçici hale geldiğini savunuyor. Ona göre bu durum, modernitenin hız, tüketim ve belirsizlik üreten yapısıyla doğrudan ilişkili.

Deneyim ve hafıza üzerine bölümlerde, bireyin kendini geçmiş üzerinden kurduğunu; ancak modern dünyada bu sürekliliğin zayıfladığını belirtiyor. Kimlik, artık sabit değil; sürekli yeniden yazılan, parçalı ve çoğu zaman belirsiz bir yapıya dönüşüyor. Bu bağlamda modern insan, “kimse olmama” ile “başka biri olma” arasında gidip gelen bir varoluş gerilimi yaşıyor.

Toplum ve siyaset üzerine düşüncelerinde Bauman, bireyler arasındaki dayanışmanın çözülmesini ve herkesin potansiyel bir “öteki” ya da tehdit olarak algılanmasını eleştiriyor. Bu durum, modern toplumda güvensizlik ve yalnızlık duygularını derinleştiriyor. Benzer şekilde din ve köktencilik tartışmalarında, belirsizlik çağında insanların kesinlik arayışıyla daha katı inanç biçimlerine yönelebildiğini ifade ediyor.

‘Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi’ (‘Das Vertraute Unvertraut Machen’), ütopya ve gelecek düşüncesini de yeniden ele alıyor. Bauman’a göre modernlik, geleceğe dair umut üretmekte zorlanırken, aynı zamanda “insan artıkları” yaratan dışlayıcı mekanizmalar kuruyor. Bu bağlamda sistemin dışında kalanlar, görünmezleştirilen yeni “ötekiler” haline geliyor.

Son bölümde ise mutluluk ve ahlak meselesine odaklanan Bauman, iyi yaşamın hazır kalıplarla değil, bireyin etik sorumluluğu ve başkalarıyla kurduğu ilişkiler üzerinden anlam kazandığını savunuyor.

Sonuç olarak eser, okuru hem kendine hem dünyaya yeniden bakmaya zorlayan; sıradan görüneni sorgulayarak derinleştiren bir düşünme pratiği sunuyor.

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi
Çeviren: Akın Emre Pilgir • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 144 sayfa • 2026

Kolektif — Kapitalist Ataerki ve Kadınların Tıbbi İstismarı (2026)

Mariarosa Dalla Costa’nın derlediği bu çalışma, kadın bedeninin modern tıp ve kapitalist ataerki tarafından nasıl denetim altına alındığını, özellikle histerektomi örneği üzerinden tartışıyor. Kitap, tıbbın tarafsız bir alan olmadığı; aksine tarihsel, ideolojik ve toplumsal güç ilişkileriyle şekillendiği gözler önüne seriyor.

Eserde, histerektominin yalnızca tıbbi bir zorunluluk değil, çoğu zaman kadınların bedenlerini kontrol etmenin bir aracı olarak kullanıldığını gösteriyor. Giriş bölümünde vurgulandığı gibi, 19. yüzyıldan itibaren rahim ve diğer üreme organlarına yönelik cerrahi müdahaleler, çoğu durumda gerçek patolojilerden bağımsız biçimde uygulandı. Bu müdahaleler, kadın davranışlarını disipline etmek, erkek egemen korkuları yatıştırmak ve toplumsal normlara uymayan kadınları “düzeltmek” amacıyla meşrulaştırıldı.

‘Kapitalist Ataerki ve Kadınların Tıbbi İstismarı: Histerektomi Örneği’ (‘Gynocide: Hysterectomy, Capitalist Patriarchy and the Medical Abuse of Women’), bu tıbbi pratikleri daha geniş bir tarihsel bağlama yerleştirerek, Orta Çağ’daki cadı avlarıyla modern tıp arasında süreklilik kuruyor. Kadınların şifacılık bilgisine el konulması, onların bilgi üretiminden dışlanması ve bedenlerinin denetim altına alınması, kapitalist patriyarkanın kurucu süreçleriyle ilişkilendiriliyor. Böylece kadın bedeni, “eksik” ve “sorunlu” olarak kodlanarak sürekli müdahale edilmesi gereken bir nesneye indirgeniyor.

Farklı disiplinlerden katkılar içeren eser, hukuki, psikolojik ve etik boyutları da tartışıyor. Histerektominin fiziksel sonuçlarının yanı sıra, kadınların kimliği, beden bütünlüğü ve varoluş algısı üzerindeki etkileri de ele alınıyor. Modernitenin bireysel haklar ve beden dokunulmazlığı gibi ilkelerinin, söz konusu kadınlar olduğunda nasıl aşındığı sorgulanıyor.

Kitap, kadın bedenine yönelik tıbbi müdahaleleri eleştirel bir gözle yeniden düşünmeye çağırıyor. Bilimi bütünüyle reddetmeden, onun içindeki ataerkil ve ideolojik yapıların açığa çıkarılması gerektiğini savunuyor; kadınların deneyimlerini merkeze alarak daha adil ve özgürleştirici bir tıp anlayışının imkânını tartışıyor.

Kolektif — Kapitalist Ataerki ve Kadınların Tıbbi İstismarı: Histerektomi Örneği
Derleyen: Mariarosa Dalla Costa
Editör: Çiğdem Şimşek
Çeviren: Hurinaz Sarı, Akın Sarı • Sümer Yayıncılık
İnceleme • 160 sayfa • 2026