Kolektif — Gerçek ve Sanal (2026)

Dijital teknolojiler yalnızca gündelik yaşamı değil, gerçeklik algımızı, benlik deneyimimizi ve insan ilişkilerini de yeniden biçimlendiriyor. ‘Gerçek ve Sanal’, psikanalitik bakış açısıyla dijital çağın ortaya çıkardığı bu yeni dünyayı çok yönlü biçimde ele alıyor. Sanal ortamların, ekranların, yapay zekânın ve çevrimiçi etkileşimlerin bireyin ruhsallığı üzerindeki etkilerini incelerken, gerçek ile sanal arasındaki sınırların nasıl giderek geçirgen hâle geldiğini tartışıyor.

Kitapta dijital teknolojilerin çocukluk ve ergenlik gelişiminden psikoterapi uygulamalarına, sosyal medya kültüründen bilgisayar oyunlarına, yapay zekâdan çevrimiçi analize kadar uzanan geniş bir konu yelpazesi değerlendiriliyor. Ekranla kurulan ilişkinin ruhsal yaşamdaki yeri, dijital bağımlılık, “like” ekonomisi, sanal kimliklerin benlik oluşumuna etkisi ve makineyle kurulan yeni ilişki biçimleri, psikanalizin kavramsal araçlarıyla yeniden yorumlanıyor.

Eser, yalnızca dijital dünyanın doğurduğu yeni ruhsal deneyimleri açıklamakla yetinmiyor; aynı zamanda sanallığın gerçekten bütünüyle ayrı bir alan olup olmadığını da sorguluyor. Çevrimiçi psikoterapinin doğası, yapay zekânın ruhsallıkla ilişkisi, ultrason teknolojisinin ebeveynlik deneyimini nasıl dönüştürdüğü ve psikanaliz ile fiziğin kesişim noktaları gibi özgün başlıklar üzerinden, dijital çağın insanı ve gerçeklik anlayışı üzerine yeni düşünme yolları öneriyor.

Farklı disiplinlerden uzmanların katkılarıyla hazırlanan ‘Gerçek ve Sanal’, dijital teknolojilerin yaşamın merkezine yerleştiği günümüzde, insan zihni, kimliği ve ilişkileri üzerine yürütülen güncel tartışmaları psikanalitik bir perspektifle bir araya getirerek, okuru gerçek ile sanal arasındaki giderek belirsizleşen sınırları yeniden düşünmeye davet ediyor.

Kitapta yazıları yer alan isimler ise şöyle: Sezai Halifeoğlu, Serge Tisseron, Talat Parman, Daniel Marcelli, Neslihan Zabcı, Aziz Zambak, Oğuzhan Nacak, Ali Algın Köşkdere, Gamze Özçürümez Bilgili, Bilal Ersoy, Alexandre Morel, Petek Halman Kara, Selin Demet, Ayşe Yıldız ve Naci Doruk Çakmak.

Kolektif — Gerçek ve Sanal
• Yapı Kredi Yayınları
Psikanaliz • 224 sayfa • 2026

Marius Ostrowski — Farklı Zihinler (2026)

Marius Ostrowski’nin bu kitabı, insanların dünyayı algılama ve karar verme biçimlerinin doğuştan değişmez özellikler olmadığını, yaşam boyunca edinilen deneyimler, sosyal çevre ve üstlenilen rollerle şekillendiğini savunuyor. Yazar, düşünme süreçlerini on farklı “düşünür tipi” etrafında inceleyerek bireylerin hem kendilerini hem de çevrelerindeki insanları daha doğru anlamalarına yardımcı olmayı amaçlıyor. Psikoloji, sosyal teori ve siyaset biliminin buluştuğu eser, düşünme farklılıklarını çatışmanın değil, insan çeşitliliğinin doğal bir sonucu olarak değerlendiriyor.

Kitabın temel çıkış noktası, insanların aynı olay karşısında birbirinden tamamen farklı tepkiler vermesinin rastlantısal olmadığı fikrine dayanıyor. Kimileri geleceğe iyimser yaklaşırken kimileri olası riskleri ön plana çıkarıyor; bazıları sezgileriyle hareket ederken bazıları ayrıntılı analiz yapmayı tercih ediyor. Ostrowski, bu farklılıkların zekâ düzeyinden çok, bireyin zaman içinde geliştirdiği düşünme alışkanlıklarından kaynaklandığını ileri sürüyor.

Yazar, geliştirdiği on düşünür tipini katı kişilik sınıflandırmaları olarak sunmuyor. Her bireyin farklı durumlarda birden fazla düşünme biçimini kullanabileceğini, ancak belirli eğilimlerin zamanla baskın hâle geldiğini vurguluyor. Bu nedenle kitap, insanları etiketlemekten çok zihinsel eğilimleri tanımaya ve bunların güçlü ya da zayıf yönlerini kavramaya odaklanıyor.

Eserde çocukluk deneyimlerinin, aile yapısının, eğitim sürecinin, mesleklerin, kültürel çevrenin ve toplumsal beklentilerin düşünme tarzlarını nasıl biçimlendirdiği ayrıntılı biçimde inceleniyor. Ostrowski, zihinsel kalıpların yalnızca bireysel tercihlerden oluşmadığını; sosyal ilişkiler ve tarihsel koşullar tarafından da sürekli yeniden üretildiğini gösteriyor. Böylece düşünme biçimleri hem psikolojik hem de toplumsal bir olgu olarak ele alınıyor.

‘Farklı Zihinler: Kendimizi ve Çevremizdekileri Anlamak İçin On Düşünme Tipi’ (‘How We Think: Ten Thinker-Types to Understand Ourselves and Those Around Us’), farklı düşünme tarzlarının gündelik yaşamda nasıl etkileşime girdiğini de ele alıyor. Aile içindeki anlaşmazlıklardan iş yaşamındaki ekip çalışmalarına, arkadaşlık ilişkilerinden siyasal kutuplaşmaya kadar pek çok çatışmanın, çoğu zaman kötü niyetten değil, farklı düşünme modellerinden kaynaklandığını savunuyor. Karşımızdaki kişinin olayları hangi zihinsel çerçeveden değerlendirdiğini anlayabilmenin daha sağlıklı iletişim kurmayı kolaylaştıracağını öne sürüyor.

Ostrowski, bireyin kendi düşünme alışkanlıklarını fark etmesini kişisel gelişimin önemli bir parçası olarak görüyor. İnsanların yalnızca ne düşündüklerini değil, neden o şekilde düşündüklerini sorgulamalarının daha esnek, eleştirel ve açık fikirli bir bakış geliştirmelerini sağlayacağını belirtiyor. Bu süreçte öz farkındalık, empati ve zihinsel esneklik kitabın temel kavramları arasında yer alıyor.

‘Farklı Zihinler’, insan düşüncesini tek bir doğru modele indirgemek yerine, farklı akıl yürütme biçimlerini açıklayan disiplinlerarası bir çalışma. Psikoloji, sosyal teori ve davranış bilimlerinden yararlanarak düşünme kalıplarının nasıl oluştuğunu, nasıl değişebileceğini ve bireyler arasındaki ilişkileri nasıl etkilediğini anlaşılır örneklerle ortaya koyuyor. Kitap, hem kendisini daha iyi tanımak hem de farklı düşünen insanları daha derinlikli biçimde anlamak isteyen okurlar için kapsamlı bir rehber niteliğinde.

Marius Ostrowski — Farklı Zihinler: Kendimizi ve Çevremizdekileri Anlamak İçin On Düşünme Tipi
Çeviren: Berna Asuman Uzun • Say Yayınları
Psikoloji • 344 sayfa • 2026

Judson Brewer — Kaygı Döngüsünü Kırmak (2026)

Judson Brewer’ın bu çalışması, kaygıyı yalnızca anlaşılması gereken bir duygu olarak değil, uygulamalar yoluyla dönüştürülebilecek öğrenilmiş bir alışkanlık döngüsü olarak ele alıyor. Brewer, nörobilim, davranış psikolojisi ve mindfulness temelli yaklaşımını teorik açıklamalarla sınırlamıyor; okuru doğrudan deneyimlerin içine dâhil eden egzersizlerle kaygının işleyişini adım adım gözlemlemeye yönlendiriyor. Çalışma kitabı, kaygının ortadan kaldırılmasını değil, onunla kurulan ilişkinin değişmesini hedefliyor.

Kitabın çıkış noktası, beynin belirsizlik karşısında güvenlik arayışına yönelerek sürekli düşünme, kontrol etme, erteleme ya da dikkat dağıtıcı davranışlara sığınma eğilimi geliştirdiğini savunuyor. İlk bakışta rahatlatıcı görünen bu tepkilerin zamanla otomatikleşerek kaygıyı besleyen alışkanlıklara dönüştüğünü açıklıyor. Brewer, kaygının çoğu zaman kişiliğin değişmez bir parçası değil, öğrenilmiş davranış kalıplarının ürünü olduğunu gösteriyor.

Eserde yer alan egzersizler, okurun kendi kaygı döngülerini fark etmesini amaçlıyor. Günlük kayıtları, gözlem çalışmaları, nefes ve farkındalık uygulamaları sayesinde hangi olayların kaygıyı tetiklediği, zihnin hangi düşünce kalıplarına yöneldiği ve bedenin nasıl tepki verdiği sistemli biçimde inceleniyor. Böylece soyut bilgiler yerine doğrudan kişisel deneyimlerden öğrenme süreci geliştiriliyor.

Brewer, modern yaşamın görünmez alışkanlıklarını da aynı çerçevede değerlendiriyor. Sürekli telefonu kontrol etme, sosyal medyada amaçsızca zaman geçirme, erteleme davranışı, stresle birlikte gelişen yeme alışkanlıkları ya da zihnin gece boyunca durmaksızın senaryolar üretmesi, aynı ödül döngüsünün farklı görünümleri olarak açıklanıyor. Beynin kısa süreli rahatlama sağlayan davranışları ödüllendirmesi, bu döngülerin giderek güçlenmesine yol açıyor.

‘Kaygı Döngüsünü Kırmak: Çalışma Kitabı’ (‘The Unwinding Anxiety Workbook’), bu alışkanlıkları kırmanın yolunun irade gücünü zorlamaktan çok merak duygusunu geliştirmekten geçtiğini savunuyor. Okur, kendi deneyimlerini yargılamadan gözlemlemeyi öğrenirken, eski davranış kalıplarının gerçekten beklenen rahatlamayı sağlayıp sağlamadığını sorgulamaya başlıyor. Bu farkındalık, beynin yeni ve daha sağlıklı alışkanlıklar geliştirmesinin temelini oluşturuyor.

Brewer’ın yaklaşımı, kaygıyı bastırmaya ya da yalnızca olumlu düşünmeye odaklanan yöntemlerden ayrılıyor. Bunun yerine, beynin öğrenme mekanizmalarını kullanarak davranış döngülerini değiştirmeyi öneriyor. Bilimsel araştırmalarla desteklenen bu yöntem, kaygı, obsesif düşünceler ve çeşitli alışkanlıkların ortak yapısını açıklarken, değişimin tekrar eden küçük uygulamalarla mümkün olduğunu gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Kaygı Döngüsünü Kırmak: Çalışma Kitabı’, teorik bilgiyi uygulamayla birleştiren pratik bir rehber niteliği taşıyor. Kaygının neden ortaya çıktığını açıklamakla yetinmeyip, okurun kendi zihinsel alışkanlıklarını keşfetmesini ve bunları dönüştürmesini sağlayacak sistemli bir çalışma programı sunuyor; böylece daha esnek, bilinçli ve dengeli bir zihinsel yaşamın kapısını aralıyor.

Judson Brewer — Kaygı Döngüsünü Kırmak: Çalışma Kitabı
Çeviren: Nalan Uysal • Okuyan Us Yayınları
Psikoloji • 164 sayfa • 2026

Hüseyin Irmak — Gidelim Tatavla’ya (2026)

İstanbul’un çokkültürlü geçmişini en güçlü biçimde yaşatan semtlerden biri olan Tatavla’nın dününü ve bugününü bir araya getiren ‘Gidelim Tatavla’ya: Görkemini Yitirmeyen Semt Kurtuluş’, Hüseyin Irmak’ın yıllara yayılan araştırmalarını, gözlemlerini ve zengin arşivini okurla buluşturuyor. Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş ikinci baskısıyla yayımlanan eser, yalnızca bir semtin tarihini anlatmakla kalmıyor; değişen İstanbul’un belleğini de kayıt altına alıyor.

Kitap, Tatavla’nın Kurtuluş’a uzanan dönüşümünü tarihsel olaylar eşliğinde izlerken semtin özgün kimliğini şekillendiren okulları, ibadethaneleri, sinemaları, tiyatroları, pastaneleri ve köklü yeme içme kültürünü ayrıntılarıyla ele alıyor. Mahalle yaşamını belirleyen gelenekler, esnaf kültürü, eğlence hayatı ve semte iz bırakan isimler aracılığıyla Tatavla’nın sosyal dokusunu bütün yönleriyle görünür kılıyor.

Göçler, toplumsal değişimler ve kentsel dönüşüm süreçleri ekseninde semtin geçirdiği dönüşümü irdeleyen Hüseyin Irmak, geçmiş ile bugün arasında güçlü bir bağ kuruyor. Kendi arşivinden ve farklı koleksiyonlardan derlenen zengin fotoğraf seçkisiyle desteklenen çalışma, sokakları, insanları ve yaşam kültürüyle Kurtuluş’un hafızasını gelecek kuşaklara aktaran kapsamlı bir kent monografisi niteliği taşıyor.

Hüseyin Irmak — Gidelim Tatavla’ya: Görkemini Yitirmeyen Semt Kurtuluş
• İstos Yayın
Tarih • 720 sayfa • 2026

Thomas Sowell — Ekonominin Temelleri (2026)

Thomas Sowell’in bu eseri, ekonomi bilimini teknik denklemlerden uzak durarak gündelik yaşamdan örneklerle açıklıyor. Yazar, ekonomiyi sınırlı kaynakların sınırsız ihtiyaçlar arasında nasıl paylaştırıldığını inceleyen bir disiplin olarak tanımlıyor. ‘Ekonominin Temelleri: Sağduyulu Bir Rehber’ (‘Basic Economics: A Common Sense Guide to the Economy’), ekonomik olayları anlamanın anahtarının bireylerin teşviklere nasıl tepki verdiğini kavramaktan geçtiğini vurguluyor.

Sowell, serbest piyasa ekonomisinin temelini arz, talep ve fiyat mekanizmasının oluşturduğunu anlatıyor. Fiyatların yalnızca alım satımı belirlemediğini, aynı zamanda üreticilere ve tüketicilere bilgi aktaran güçlü sinyaller oluşturduğunu gösteriyor. Piyasa fiyatlarının milyonlarca insanın kararını bir araya getirerek kaynakların etkin biçimde kullanılmasını sağladığını savunuyor. Devletin fiyatlara doğrudan müdahale etmesinin ise çoğu zaman kıtlık, israf ve verimsizlik gibi beklenmeyen sonuçlar doğurduğunu belirtiyor.

Kitapta kira kontrolleri, asgari ücret, fiyat sınırlamaları ve sübvansiyonlar gibi uygulamalar tarihsel örneklerle değerlendiriliyor. Sowell, iyi niyetle hazırlanan politikaların uzun vadede yeni sorunlar ortaya çıkarabildiğini ileri sürüyor. Özellikle kira kontrolünün konut yatırımlarını azalttığını, mevcut binaların bakımını olumsuz etkilediğini ve konut arzını daralttığını örneklerle açıklıyor.

Eserde emek piyasası ve ücretlerin oluşumu da ayrıntılı biçimde inceleniyor. Yazar, ücretlerin temel belirleyicisinin çalışanların üretkenliği olduğunu savunuyor. Sermaye birikimi, teknoloji, eğitim ve yatırım arttıkça verimliliğin yükseldiğini, bunun da ücretlere yansıdığını ifade ediyor. Gelişmekte olan ülkelerde düşük ücretlerin temel nedeninin düşük üretkenlik olduğunu, çalışma koşullarının da ekonomik gelişmeyle birlikte iyileştiğini vurguluyor.

Sowell, uluslararası ticaret, rekabet ve girişimcilik konularına da geniş yer veriyor. Serbest ticaretin ülkelerin karşılaştırmalı üstünlüklerinden yararlanmasını sağladığını ve özellikle küçük ekonomilere önemli fırsatlar sunduğunu belirtiyor. Rekabetin fiyatları düşürürken kaliteyi ve yeniliği teşvik ettiğini savunuyor. Tekellerin ise her zaman devlet müdahalesi gerektirmediğini, piyasa koşullarının da birçok durumda rekabeti yeniden oluşturabildiğini ileri sürüyor.

Kitapta enflasyon, bankacılık, kamu harcamaları, vergiler ve ulusal borç gibi konular da ele alınıyor. Sowell, enflasyonun para arzı ile üretim arasındaki dengenin bozulmasından kaynaklandığını açıklıyor. Kamu borcunun gelecek kuşaklara etkisinin borcun nasıl kullanıldığına ve ekonominin büyüme performansına bağlı olarak değiştiğini ifade ediyor. Sigorta sistemleri ve finansal piyasaların da risk paylaşımındaki işlevlerini örneklerle açıklıyor.

Kitabın temel mesajı, ekonomik politikaların yalnızca görünen kısa vadeli sonuçlarına değil, uzun vadeli ve dolaylı etkilerine de bakılması gerektiğini vurguluyor. Sowell, dünyanın farklı dönemlerinden ve ülkelerinden verdiği örneklerle aynı ekonomik ilkelerin benzer sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. ‘Ekonominin Temelleri’, ekonomiye matematiksel ayrıntılara girmeden sağlam bir giriş yapmak isteyen okurlara piyasa ekonomisinin işleyişini, devlet müdahalelerinin etkilerini ve ekonomik kararların toplumsal sonuçlarını anlaşılır bir dille açıklayan kapsamlı bir başvuru kaynağı sunuyor.

Thomas Sowell — Ekonominin Temelleri: Sağduyulu Bir Rehber
Çeviren: Mehmet Arif Taşkıran • Barometre Yayınları
Ekonomi • 852 sayfa • 2026

W. K. C. Guthrie — Yunanlar ve Tanrıları (2026)

‘Yunanlar ve Tanrıları’, Antik Yunan dinini mitolojik öykülerin yanı sıra, toplumun düşünce yapısını, siyasal örgütlenmesini, ahlak anlayışını ve kültürel gelişimini biçimlendiren temel bir kurum olarak ele alıyor. W. K. C. Guthrie’nin, Homeros ve Hesiodos başta olmak üzere tragedya şairleri, tarihçiler ve filozoflardan yararlanarak Yunan dininin kökenlerini, tanrıların işlevlerini ve ibadet pratiklerini kapsamlı biçimde inceliyor. Ona göre Yunan dini, yalnızca tanrılara inanma biçimi değil, insanın evren karşısındaki yerini anlamlandırma çabasının da ürünüdür. Dilbilim, tarih, mitoloji ve felsefeyi bir araya getiren çalışma, Batı düşüncesinin oluşumunda belirleyici rol oynayan dinsel mirası bütünlüklü bir bakışla değerlendiriyor.

‘Yunanlar ve Tanrıları’ (‘The Greeks and Their Gods’), Yunan dininin tarih öncesi kökenlerini ve Ege dünyasında gelişen farklı inanç katmanlarını inceleyerek başlıyor. Guthrie, Miken, Minos ve Yakındoğu kültürlerinin Yunan dininin oluşumuna yaptığı katkıları değerlendirirken, tanrıların yalnızca doğa güçlerini temsil eden varlıklar olmadığını, toplumsal yaşamın her alanına nüfuz eden simgesel figürler hâline geldiklerini gösteriyor. Mitlerin kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla ortak bir kültürel hafızanın oluştuğunu, bu anlatıların Yunan kimliğinin inşasında önemli rol oynadığını vurguluyor.

Eserin önemli bölümlerinden biri Olimpos tanrılarına ayrılmış. Zeus, Hera, Athena, Apollon, Artemis, Poseidon, Afrodit, Hermes ve Dionysos gibi tanrıların yalnızca bireysel özellikleri değil, temsil ettikleri değerler ve toplumsal işlevleri de ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Guthrie, Yunan tanrılarının mutlak kusursuz varlıklar olmadığını; insani tutkular, çatışmalar ve zaaflarla donatılmış olmalarının Yunan dinini diğer eski dinlerden ayıran temel özelliklerden biri olduğunu savunuyor. Böylece tanrılar, insanların korkularını, umutlarını ve ahlaki ikilemlerini yansıtan sembolik figürler olarak değerlendiriliyor.

Guthrie, ritüelleri ve ibadet biçimlerini de dinin merkezine yerleştiriyor. Kurban törenleri, festivaller, kehanet merkezleri, tapınaklar, kahraman kültleri ve gizem dinleri ayrıntılı biçimde incelenirken, dinin bireysel inançtan çok kamusal yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğu ortaya konuyor. Özellikle Delphi Apollon Tapınağı’nın kehanet geleneği ve Dionysos kültünün coşkulu ritüelleri üzerinden dinin hem siyasal kararları hem de toplumsal dayanışmayı nasıl etkilediği açıklanıyor.

Kitap ayrıca mitoloji ile felsefe arasındaki ilişkiyi tartışıyor. Doğa filozoflarının ve sonraki düşünürlerin geleneksel tanrı anlayışını sorgulamalarına rağmen dinin toplum üzerindeki etkisinin uzun süre devam ettiğini gösteriyor. Guthrie’ye göre Yunan felsefesi, dini tamamen reddetmek yerine onu eleştirerek dönüştürmüş ve akıl ile inanç arasındaki ilişkinin temellerini atmıştır. Tragedya şairlerinin eserleri de insan kaderi, adalet ve ilahi düzen gibi sorunları tartışarak bu dönüşümün önemli bir parçasını oluşturuyor.

Sonuç olarak ‘Yunanlar ve Tanrıları’, Antik Yunan dinini yalnızca mitolojik hikâyelerin toplamı olarak değil, Batı uygarlığının entelektüel ve kültürel temellerini şekillendiren dinamik bir düşünce sistemi olarak değerlendiriyor. Guthrie, tanrıların, ritüellerin ve mitlerin ardındaki tarihsel ve toplumsal anlamları ortaya koyarak Yunan dininin insanın evreni, toplumu ve kendisini anlamlandırma çabasındaki merkezi yerini gösteriyor. Böylece eser, Antik Yunan dünyasını anlamak isteyen okurlar için hem klasik kaynaklara dayanan güvenilir bir inceleme hem de din, mitoloji ve felsefe arasındaki ilişkileri açıklayan temel bir başvuru niteliği taşıyor.

W. K. C. Guthrie — Yunanlar ve Tanrıları
Çeviren: Hakan Abacı • Alfa Yayınları
Mitoloji • 504 sayfa • 2026

Buket Cengiz — Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları (2026)

Buket Cengiz’in bu çalışması, Henri Lefebvre’in “kent hakkı” kuramını merkeze alarak 1960’lardan günümüze Türk romanında İstanbul’un nasıl temsil edildiğini inceliyor. Kitap, kenti yalnızca binalar ve sokaklardan oluşan fiziksel bir mekân olarak değil; iktidar ilişkilerinin, sınıfsal mücadelelerin, göç deneyimlerinin ve aidiyet arayışlarının kesiştiği toplumsal bir alan olarak değerlendiriyor. Kentsel dönüşüm, mekânsal eşitsizlik ve neoliberal kent politikalarının edebiyattaki yansımalarını ele alırken, “İstanbul kimin şehridir?” sorusunu romanlar üzerinden yeniden tartışmaya açıyor.

‘1960’lardan Günümüze Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları’ (‘Right to the City: Novels in Turkish Literature from the 1960s to the Present’), İstanbul üzerine kurulan iki baskın anlatıyı karşı karşıya getiriyor. Bir yanda kaybolan eski İstanbul’a duyulan özlem etrafında şekillenen, kente sonradan gelenleri dışlayan seçkinci nostaljiyi inceliyor; diğer yanda ise göçmenlerin, işçilerin, yoksulların ve kent çeperlerinde yaşam mücadelesi veren insanların bakış açısından gelişen alternatif anlatıları öne çıkarıyor. Cengiz, bu ikinci damarı “kent hakkı romanları” olarak adlandırıyor ve bu eserlerin, görünmez bırakılan toplulukların şehir üzerindeki hak iddialarını edebiyat aracılığıyla görünür kıldığını savunuyor.

Kitapta Orhan Kemal, Muzaffer İzgü, Latife Tekin, Ayhan Geçgin, Hatice Meryem ve Orhan Pamuk gibi farklı dönemlerden yazarların romanları karşılaştırmalı biçimde inceleniyor. Bu eserlerde göç, yoksulluk, barınma sorunu, gecekondu mahalleleri, kentsel dönüşüm ve yerinden edilme gibi olguların karakterlerin yaşamlarını nasıl biçimlendirdiği gösteriliyor. Kent hakkı kavramı yalnızca şehirde yaşama hakkını değil; kenti dönüştürme, kamusal alanı paylaşma, karar süreçlerine katılma ve kent yaşamını birlikte şekillendirme hakkını da kapsıyor. Böylece roman kahramanlarının gündelik mücadeleleri, daha geniş toplumsal adalet ve mekânsal eşitlik tartışmalarıyla ilişkilendiriliyor.

Cengiz, İstanbul’un geçirdiği dönüşümün yalnızca fiziksel çevreyi değil, hafızayı, kimliği ve aidiyet duygusunu da değiştirdiğini vurguluyor. Tarihî mahallelerin dönüşmesi, yoksulların merkezden çepere itilmesi ve kentin giderek ticarileşmesi, romanlarda bireylerin yaşam deneyimlerini belirleyen temel dinamikler olarak öne çıkıyor. Bu nedenle şehir, olayların geçtiği sıradan bir fon olmaktan çıkıyor; karakterlerin kaderini belirleyen, çatışmaları derinleştiren ve toplumsal ilişkileri yeniden kuran etkin bir özneye dönüşüyor.

Sonuç olarak eser, Türk romanını kent çalışmaları ve eleştirel şehir kuramı ışığında yeniden okuyarak, İstanbul’un yalnızca geçmişe duyulan nostaljiyle açıklanamayacağını ortaya koyuyor. Kentin gerçek sahiplerinin yalnızca tarihî mirası temsil eden seçkin kesimler olmadığını; göçmenlerin, emekçilerin ve kent çeperlerinde yaşayan görünmez toplulukların da şehir üzerinde söz söyleme ve onu dönüştürme hakkına sahip olduğunu gösteriyor. Böylece İstanbul romanlarının, kent hakkı mücadelesini edebiyatın imkânlarıyla görünür kılan güçlü bir anlatı geleneği oluşturduğunu savunuyor.

N. Buket Cengiz — 1960’lardan Günümüze Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları
Çeviren: Mehmet Zeki Giritli • Koç Üniversitesi Yayınları
İnceleme • 256 sayfa • 2026

Richard Sorabji — Madde, Uzay ve Hareket (2026)

Richard Sorabji ‘Madde, Uzay ve Hareket’ adlı eserinde, Antik Çağ doğa felsefesinin üç temel kavramı olan madde, uzay ve hareketi yalnızca tarihsel gelişimleri içinde incelemekle yetinmiyor; bu kavramların Orta Çağ, İslam düşüncesi ve modern fiziğe uzanan etkilerini de ayrıntılı biçimde takip ediyor. Newton’un kendiliğinden açık kabul ettiği bu kavramların, aslında yüzyıllar boyunca süren yoğun tartışmaların ürünü olduğunu gösteriyor. Sorabji’ye göre Antik Çağ fizik kuramları, yalnızca geçmişe ait düşünceler değil, günümüz metafizik ve fizik tartışmalarının köklerini oluşturan canlı entelektüel miraslardır.

Kitabın ilk bölümü, maddenin doğası üzerine geliştirilen teorileri ele alıyor. Sorabji, Aristoteles, Stoacılar, Yeni Platoncular ve Philoponos gibi düşünürlerin maddeyi nasıl tanımladıklarını karşılaştırıyor. Özellikle cismin yalnızca maddi bir kütle değil, özelliklerle donanmış bir uzam ya da nitelikler bütünü olarak anlaşılabileceği yönündeki görüşleri inceliyor. Stoacıların cisimlerin aynı mekânda birlikte bulunabileceğini savunan karışım teorisini Aristoteles’in karşıt yaklaşımıyla karşılaştırarak bu tartışmaların modern alan teorileriyle beklenmedik benzerlikler taşıdığını ileri sürüyor. Böylece antik metafiziğin, çağdaş fiziksel gerçeklik anlayışına sanıldığından daha yakın olduğunu gösteriyor.

İkinci bölüm, uzayın ve mekânın mahiyeti üzerine odaklanıyor. Aristoteles’in sonlu, hareketsiz ve boşluğu reddeden mekân anlayışına karşı Stoacılar, Pythagorasçılar ve özellikle Philoponos tarafından geliştirilen alternatif görüşler ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor. Sorabji, sonsuz uzayın imkânı, evren dışındaki mekânın varlığı, boşlukta hareket ve uzayın eylemsizliği gibi meselelerin yalnızca antik kozmolojiyi değil, daha sonraki bilimsel düşüncenin gelişimini de derinden etkilediğini savunuyor. Ayrıca Antik Çağ filozoflarının modern anlamdaki kapalı uzay kavramına ulaşamamış olsalar da, dikkat çekici biçimde kapalı zaman fikrine yaklaşan özgün tartışmalar geliştirdiklerini gösteriyor.

Son bölümde hareket problemi ele alınıyor. Sorabji, Aristoteles’in doğal ve zorlamalı hareket açıklamalarını ayrıntılı biçimde çözümlerken, Philoponos’un geliştirdiği impetus (yüklenmiş kuvvet) teorisinin klasik fiziğin en önemli kırılmalarından biri olduğunu ortaya koyuyor. Hareketin sürekliliğini dışsal itici kuvvet yerine cismin kazandığı içsel kuvvetle açıklayan bu yaklaşımın, daha sonra Orta Çağ fiziğini ve modern mekanik düşüncesini etkilediğini gösteriyor. Aynı zamanda Yeni Platoncuların Aristoteles’i Platon’la uzlaştırma çabalarının, İslam filozofları ve Orta Çağ Hristiyan düşünürleri aracılığıyla Avrupa düşüncesine aktarılan yeni yorumlara zemin hazırladığını açıklıyor.

Sorabji, kitap boyunca Aristoteles’i merkeze alsa da Stoacılar, Epikürosçular, Pythagorasçılar, Philoponos ve Yeni Platoncular arasındaki süreklilik ve kopuşları birlikte değerlendiriyor. Antik düşünceyi durağan bir miras olarak değil, sürekli yeniden yorumlanan dinamik bir tartışma alanı olarak ele alıyor.

‘Madde, Uzay ve Hareket: Antik Teoriler ve Takipçileri’ (‘Matter, Space And Motion: Theories in Antiquity and Their Sequel’), antik doğa felsefesinin yalnızca tarihini anlatan bir çalışma olmaktan çıkarak, maddenin yapısı, uzayın gerçekliği ve hareketin ilkeleri üzerine yürütülen çağdaş felsefi ve bilimsel tartışmaları anlamaya katkı sağlayan kapsamlı bir başvuru eseri niteliği kazanıyor.

Richard Sorabji — Madde, Uzay ve Hareket: Antik Teoriler ve Takipçileri
Çeviren: Selime Çınar • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 360 sayfa • 2026

Hillary L. McBride — Bir Yuva Olarak Beden (2026)

Hillary L. McBride, ‘Bir Yuva Olarak Beden: Bedene Dönüş Pratikleri’ adlı eserinde, bedenle kurulan ilişkinin yalnızca düşünsel düzeyde kavranmasını değil, doğrudan deneyimlenmesini amaçlayan uygulamalı bir yaklaşım geliştiriyor. Yazar, modern yaşamın, travmaların, toplumsal beklentilerin ve beden algısına yönelik kültürel baskıların insanı kendi bedeninden uzaklaştırdığını savunuyor. Kaygı, utanç, yabancılaşma ve sürekli kendini düzeltme çabası, bedeni güvenli bir yaşam alanı olmaktan çıkarıyor. McBride ise bu kopuşun kaçınılmaz olmadığını, bedenin yeniden güvenilebilecek, şefkatle yaşanabilecek bir yuva hâline gelebileceğini ileri sürüyor. Kitap, okuru bedeni kontrol etmeye değil, onu dinlemeye ve onun bilgeliğiyle ilişki kurmaya davet ediyor.

Eserin temel düşüncesi, bedenin yalnızca biyolojik bir yapı değil, duyguların, anıların ve yaşam deneyimlerinin taşıyıcısı olduğu fikri etrafında şekilleniyor. McBride, bedensel farkındalığın insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezinde yer aldığını vurguluyor. Bedenden kopuşun çoğu zaman travma, utanç, bastırılmış duygular ve toplumsal normlardan kaynaklandığını açıklıyor; buna karşılık iyileşmenin de bedenle yeniden temas kurmaktan geçtiğini gösteriyor. Yazara göre gerçek dönüşüm, kusursuz bir bedene ulaşmaya çalışmakla değil, bedenin verdiği sinyalleri yargılamadan kabul etmekle başlıyor.

‘Bir Yuva Olarak Beden: Bedene Dönüş Pratikleri’ (‘Practices for Embodied Living: Experiencing the Wisdom and Compassion of Your Body’), teorik açıklamaları çok sayıda yazma çalışması, yönlendirilmiş farkındalık egzersizi ve bedensel deneyim pratiğiyle birleştiriyor. Bu uygulamalar, okurun kendi duygu ve düşüncelerini bedenindeki hislerle ilişkilendirmesine yardımcı oluyor. McBride, hızlı çözümler ya da kişisel gelişim reçeteleri sunmak yerine, yavaşlamayı, anda kalmayı ve bedensel deneyimi güvenli biçimde keşfetmeyi teşvik ediyor. Böylece farkındalık yalnızca zihinsel bir kavrayış olmaktan çıkıp günlük yaşamın doğal bir parçasına dönüşüyor.

McBride’ın yaklaşımı, önceki çalışmalarında geliştirdiği beden, kimlik ve psikolojik iyileşme üzerine düşünceleri uygulamaya taşıyor. Özellikle terapi sürecindeki bireyler, beden algısıyla zorlananlar veya sürekli kendini değiştirmeye çalışan kişiler için bedenle daha şefkatli bir ilişki kurmanın yollarını gösteriyor. Kitap, insanın kendini onarmasının önce kendi bedeninde güvenle kalabilmesiyle mümkün olduğunu savunuyor.

Sonuç olarak ‘Bir Yuva Olarak Beden’, bedeni değiştirilmesi gereken bir nesne değil, insanın yaşamı boyunca eşlik eden bilge bir rehber olarak yeniden keşfetmeye çağıran; farkındalık, şefkat ve psikolojik gelişim arasında güçlü bağlar kuran önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Hillary L. McBride — Bir Yuva Olarak Beden: Bedene Dönüş Pratikleri
Çeviren: Biro Merve Sultan • Okuyan Us Yayınları
Psikoloji • 160 sayfa • 2026

 

Kolektif — Türkiye’nin Kelebekleri (2026)

İki kıtanın buluştuğu coğrafyada benzersiz bir biyolojik zenginlik barındıran Türkiye’nin kelebeklerini kapsamlı ve güncel bir bakışla tanıtan ‘Türkiye’nin Kelebekleri’, doğaseverler için hazırlanmış ayrıntılı bir başvuru kaynağı sunuyor. Zarif Mücevher Kelebeği’nden görkemli Apollo’ya, Anadolu’ya özgü endemik türlerden göçmen kelebeklere kadar uzanan yüzlerce tür; binlerce özgün fotoğraf, dağılım haritaları, ayırt edici tanım özellikleri ve karşılaştırmalı görseller eşliğinde okurla buluşuyor. Yıllar boyunca gönüllü gözlemcilerin katkılarıyla oluşturulan bu eser, kelebeklerin nerelerde ve hangi dönemlerde görülebileceğini göstermenin yanı sıra, onların doğal yaşamını yakından tanımaya da imkân veriyor. Bilimsel doğruluk ile görsel zenginliği bir araya getiren kitap, Türkiye’nin kelebek çeşitliliğini keşfetmek isteyen herkes için güvenilir bir rehber niteliği taşıyor.

‘Türkiye’nin Kelebekleri’nin ortaya çıkışı, doğa gözlemlerini ortak bir bilgi havuzunda buluşturma düşüncesinin yıllar içinde büyüyen bir ürünü olarak şekillendi. Önce kuşlar için oluşturulan dijital paylaşım platformuyla başlayan bu yolculuk, ardından memeliler ve kelebeklerle genişliyor; binlerce gönüllünün gözlem ve fotoğrafları sayesinde ülkenin biyolojik çeşitliliğine ilişkin kapsamlı bir veri arşivi oluşuyor. Daha önce kuşlar üzerine hazırlanan kitabın gördüğü ilgi, kelebekler için de benzer bir çalışmanın hazırlanmasına ilham veriyor. Tamamı gönüllülük temelinde yürütülen bu uzun soluklu emek, yalnızca bir kitap ortaya koymayı değil, doğa bilgisini yaygınlaştırmayı ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına katkı sağlamayı amaçlıyor. Böylece yıllara yayılan ortak çalışma, kalıcı ve güvenilir bir kaynak hâline dönüşüyor.

Kitabın temel yaklaşımı, doğayı korumanın ilk adımının onu tanımaktan geçtiğini vurguluyor. Türkiye’nin zengin ekosistemlerinde yaşayan kelebekler yalnızca estetik güzellikleriyle değil, ekolojik denge içindeki rolleri ve doğal mirasın önemli parçaları olmalarıyla da ele alınıyor. Renkleri, desenleri ve başkalaşım süreçleriyle kültür, sanat ve gündelik yaşamda güçlü simgelere dönüşen bu canlıların, gerçekte ne kadar az tanındığına dikkat çekiliyor. Bu nedenle eser, yıllar boyunca derlenen gözlem kayıtlarını güncel bilimsel çalışmalarla birleştirerek ülkenin kelebek faunasını yeniden değerlendiriyor; taksonomik açıklamalarla desteklenen güncel tür listesini okurlara sunuyor. Böylece hem bilimsel araştırmalara katkı sağlayan hem de doğaya karşı sorumluluk bilincini güçlendiren kapsamlı bir başvuru kaynağı ortaya koyuyor.

Kitap, yalnızca türleri sıralamakla yetinmeyip kelebeklerin yaşam döngüsünü, davranışlarını ve tanımlanma yöntemlerini açıklayan bölümlerle başlıyor; vatandaş biliminin doğa araştırmalarındaki önemini de gözler önüne seriyor. Ardından Türkiye’de görülen kelebek ailelerini ayrıntılı biçimde ele alıyor; kırlangıçkuyruklardan Apollo kelebeklerine, beyaz ve sarı kelebeklerden fırçaayaklılara, mavilerden bakırlara ve zıpzıplara kadar her grubun ayırt edici özelliklerini sistematik biçimde tanıtıyor. Türlere ilişkin fotoğraflar, dağılım bilgileri ve taksonomik notlar sayesinde hem amatör gözlemcilerin hem de araştırmacıların yararlanabileceği kapsamlı bir referans oluşturuyor. Türkçe, İngilizce ve Latince dizinlerle tamamlanan eser, Türkiye kelebeklerinin çeşitliliğini belgeleyen en geniş kapsamlı kaynaklardan biri olarak, doğayı tanımayı ve korumayı aynı hedefte buluşturuyor.

Hakan Yıldırım, Umut Güngör, Onat Başbay, Kaan Yılmaz, Ali Bali, Merve Kurt — Türkiye’nin Kelebekleri
Editör: Hakan Yıldırım, Umut Güngör, Onat Başbay, Ömer L. Furtun
• İş Kültür Yayınları
İnceleme • 456 sayfa • 2026