Kolektif — Antik Çağ Yunan Düşüncesinde Özne (2026)

Samet Bağçe ile Tonguç Seferoğlu’nun derlediği ‘Antik Çağ Yunan Düşüncesinde Özne’, özne kavramını yalnızca soyut bir felsefi problem olarak değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin merkezinde yer alan dinamik bir yapı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Metin, “özne nedir?” sorusunu, bilincin doğası, bilgiye erişim, karar alma ve eylem gibi temel meselelerle iç içe ele alarak, özneyi epistemolojik, ontolojik ve psikolojik boyutlarıyla bütünlüklü bir çerçevede kavrıyor.

Kitap, Antik Yunan düşüncesine dönerek bu soruların kökenlerini izliyor. Heredot ve Thukydides üzerinden tarih yazımında öznenin nasıl konumlandığını tartışarak başlıyor; öznenin yalnızca düşünen değil, aynı zamanda anlatan ve anlam kuran bir varlık olduğunu gösteriyor. Philolaus ile bilinebilirlik meselesi üzerinden öznenin bilgiyle ilişkisi sorgulanıyor.

Platon’un ‘Devlet’inde rasyonel ve irrasyonel yönler arasındaki gerilim, öznenin içsel bölünmüşlüğünü açığa çıkarırken; üç parçalı ruh kuramı aracılığıyla arzuların öznesi tartışmaya dahil ediliyor. Bu yaklaşım, öznenin tek ve bütünlüklü bir yapıdan ziyade çatışmalı ve çok katmanlı bir alan olduğunu ortaya koyuyor.

Aristoteles ile birlikte özne, töz, değişim ve hakikat bağlamında daha sistematik bir zemine taşınıyor. Öz-algı kavramı üzerinden öznenin kendini nasıl deneyimlediği ele alınırken, ruh ve varlık ilişkisi çerçevesinde öznenin gerçeklikle bağı yeniden kuruluyor. Böylece özne, yalnızca bilen değil, aynı zamanda var olan ve değişen bir yapı olarak düşünülüyor.

Son olarak Stoacı gelenek, özellikle izlenim ve onay kavramları üzerinden öznenin etkinliğini vurguluyor. Stoacılık içinde özne, dış dünyadan gelen etkileri pasif biçimde alan değil, onları değerlendirip onaylayan aktif bir fail olarak konumlanıyor.

Genel olarak eser, Sokrates öncesi filozoflardan Helenistik okullara uzanan geniş bir düşünsel hat boyunca özne kavramının nasıl şekillendiğini izliyor; özneyi sabit bir öz olarak değil, bilgi, arzu, algı ve eylem süreçleri içinde sürekli kurulan bir yapı olarak ele alarak Türkçe felsefe literatüründe önemli bir boşluğu doldurmayı hedefliyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Recep Boztemur, Samet Bağçe, Tonguç Seferoğlu, Damien Storey, Mehmet M. Erginel, Mary Katrina Krizan, Daniel Wolt, Hikmet Ünlü ve Melike Molacı.

Kolektif — Antik Çağ Yunan Düşüncesinde Özne
Derleyen: Samet Bağçe, Tonguç Seferoğlu • Nika Yayınevi
Felsefe • 211 sayfa • 2026

Norbert Wiener — İnsanın İnsan Kullanımı (2025)

Bu kitap, modern teknolojik çağın eşiğinde insan ile makine arasındaki ilişkinin nasıl dönüşeceğini hem kuramsal hem de etik bir çerçevede ele alıyor. Norbert Wiener, sibernetik düşünceyi yalnızca teknik bir alan olarak değil, toplumun yapısını yeniden şekillendiren bir paradigma olarak yorumluyor.

Kitabın merkezinde “kontrol”, “iletişim” ve feedback (geri besleme) kavramları yer alıyor. Wiener, insan ve makineyi bu kavramlar üzerinden ortak bir sistem içinde düşünerek, canlılar ile makineler arasındaki sınırların giderek bulanıklaştığını savunuyor. Ona göre bilgi, enerji kadar belirleyici bir unsur hâline geliyor ve toplumlar artık bilgi akışı üzerinden organize oluyor.

‘İnsanın İnsan Kullanımı’ (‘The Human Use of Human Beings’), otomasyonun yükselişiyle birlikte insan emeğinin dönüşümünü de analiz ediyor. Birinci Sanayi Devrimi’nde fiziksel emeğin makineler tarafından devralındığını hatırlatan Wiener, yeni dönemde zihinsel süreçlerin de makinelere aktarılmaya başladığını vurguluyor. Bu durum, yalnızca ekonomik yapıyı değil, insanın kendini anlama biçimini de kökten değiştiriyor.

Ancak kitabın asıl ağırlık noktası etik uyarılarda ortaya çıkıyor. Wiener, modern dünyanın “nasıl yapılır” bilgisine aşırı odaklanırken “ne yapılmalı” sorusunu ihmal ettiğini söylüyor. Güçlü teknolojilerin, doğru amaçlar tanımlanmadan kullanılması hâlinde yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor. Bu bağlamda geliştirdiği düşünceler, yapay zekâ ve otomasyon tartışmalarının bugünkü etik zeminini önceden haber veriyor.

Kitap, henüz 1950 gibi erken sayılabilecek bir dönemde yayınlamasına rağmen isabetli öngörüleriyle dikkat çekiyor. Wiener’a göre, en büyük tehlike makinelerin insanlaşması değil, insanların makineleşmesi. İnsan, kendi yarattığı sistemlerin içinde bir araca indirgenme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle teknolojiye yön veren şeyin yalnızca verimlilik değil, insan onuru ve özgürlüğü olması gerektiğini savunuyor.

Genel olarak eser, sibernetiği teknik bir kuram olmaktan çıkarıp insanlığın geleceğine dair felsefi bir sorgulamaya dönüştürüyor; bilgi çağının imkânlarını ve tehlikelerini aynı anda göstererek, insanın kendi yarattığı güç karşısındaki sorumluluğunu yeniden düşünmeye çağırıyor.

Norbert Wiener — İnsanın İnsan Kullanımı: Sibernetik ve Toplum
Çeviren: Ömer Alkan • Fihrist Kitap
Bilim • 194 sayfa • 2025

Ermanno Orlando — Denizci Cumhuriyetler (2026)

Bu çalışma, Orta Çağ Akdeniz dünyasında yükselen denizci şehir devletlerinin siyasal, ekonomik ve askerî gücünü tarihsel bir çizgide ele alıyor. Ermanno Orlando, Amalfi, Pisa, Ceneviz ve Venedik gibi cumhuriyetlerin ortaya çıkışını, rekabetlerini ve dönüşümünü, Akdeniz’in değişen güç dengeleri içinde inceliyor.

‘Denizci Cumhuriyetler’ (‘Le Repubbliche Marinare’), ilk olarak Amalfi üzerinden başlıyor ve bu kentin Arap-Bizans dünyasıyla kurduğu ilişkiler sayesinde nasıl erken bir deniz gücüne dönüştüğünü gösteriyor. Amalfi’nin ticaret ağlarıyla genişlediğini, ancak siyasal kırılganlıklar ve dış baskılar nedeniyle bağımsızlığını kaybettiğini anlatıyor. Ardından Pisa ve Ceneviz’in Tiren Denizi’nde yükselişi ele alınıyor; bu iki güç arasındaki rekabetin, Akdeniz ticaret yolları ve deniz hâkimiyeti üzerinde belirleyici olduğu vurgulanıyor.

Venedik ise ayrı bir eksende inceleniyor. Venedik’in Bizans ile olan ilişkilerinden sıyrılarak Adriyatik’te bağımsız ve baskın bir güç hâline geldiği, deniz ticareti ve diplomasi sayesinde kalıcı bir üstünlük kurduğunu gösteriyor. Bu süreçte şehir devletlerinin Haçlı Seferleri ile kurduğu ilişki özel bir yer tutuyor. Haçlı Seferleri, bu cumhuriyetler için yalnızca askeri değil, aynı zamanda ticari ve coğrafi genişleme fırsatları yarattı.

Eserin ilerleyen bölümleri, özellikle Pisa-Ceneviz ve Venedik-Ceneviz savaşları üzerinden yoğun bir güç mücadelesini analiz ediyor. Meloria ve Chioggia gibi kritik savaşların, yalnızca askeri sonuçlar doğurmadığını, aynı zamanda Akdeniz’deki ticaret dengelerini köklü biçimde değiştirdiğini ortaya koyuyor. Bu mücadeleler sonucunda bazı cumhuriyetler gerilerken, bazıları daha geniş denizaşırı ağlar kurarak etkilerini sürdürmeye çalışıyor.

Kitap ayrıca bu şehirlerin kurduğu denizaşırı kolonileri ve ticaret ağlarını da inceliyor. Bu yapılar, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve siyasal etkileşim alanları olarak değerlendiriliyor. Son bölümde ise Venedik’in yeniden güç kazanma çabaları, Ceneviz’in Atlantik’e yönelmesi ve Osmanlı gibi yeni güçlerle kurulan ilişkiler üzerinden, Akdeniz merkezli dünya düzeninin dönüşümü ele alınıyor.

Genel olarak eser, denizci cumhuriyetleri yalnızca ticaret aktörleri olarak değil, Akdeniz’in siyasal yapısını şekillendiren dinamik güçler olarak konumlandırıyor ve onların yükselişinden çöküşüne uzanan süreci bütünlüklü bir tarihsel perspektifle analiz ediyor.

Ermanno Orlando — Denizci Cumhuriyetler: Venedik, Ceneviz, Amalfi ve Pisa
Çeviren: Emre Kaymakçı • Albaraka Yayınları
Tarih • 240 sayfa • 2026

Kolektif — Estetiğin Tarihi (2026)

‘Estetiğin Tarihi’, estetiği yalnızca sanat üzerine düşünmenin bir alanı olarak değil, insanın dünyayla kurduğu duyusal ve varoluşsal ilişkinin tarihsel ve felsefi bir incelemesi olarak yeniden konumlandırıyor. Ayşe Taşkent ve Gamze Keskin editörlüğünde hazırlanan bu çalışma, estetik düşüncenin Antikçağ’dan günümüze uzanan çok katmanlı serüvenini, kavramlar, filozoflar ve temalar etrafında bütünlüklü bir çerçevede ele alıyor.

Kitap, estetiğin kökenini duyum ve algı kavramlarına dayandırarak, Alexander Baumgarten ile bağımsız bir disiplin hâline gelen bu alanın aslında çok daha eski düşünsel tartışmalara uzandığını gösteriyor. Güzellik, yüce, temsil, beden, doğa ve hayal gücü gibi kavramlar, yalnızca teorik başlıklar olarak değil, farklı dönemlerin düşünsel ve kültürel bağlamları içinde anlam kazanan dinamik unsurlar olarak ele alınıyor.

Eserin temel yaklaşımı, estetik düşünceyi tek bir geleneğe indirgememek. Bu nedenle Platon’dan Jacques Rancière’e uzanan Batı felsefesi hattı kadar, İbn Rüşd ve İhvân-ı Safâ gibi isimlerle İslam düşüncesinin estetik birikimi de çalışmaya dahil ediliyor. Böylece estetik, farklı coğrafya ve geleneklerin katkısıyla çoğul bir düşünme alanı olarak yeniden kuruluyor.

Kitap, yalnızca filozofların ne söylediğini aktarmakla yetinmiyor; onların düşüncelerinin hangi koşullarda ortaya çıktığını ve nasıl şekillendiğini de sorguluyor. Bu yönüyle estetik tarihini, sabit bir anlatıdan ziyade eleştirel ve metodolojik bir problem alanı olarak ele alıyor. Aynı zamanda sanat eserlerini anlama, yorumlama ve estetik duyarlılığı geliştirme amacıyla teorik bilgi ile deneyim arasında bir köprü kuruyor.

Genel olarak eser, estetiği hem felsefi bir disiplin hem de yaşam pratiğinin merkezinde yer alan bir duyarlılık biçimi olarak düşünmeye çağırıyor; farklı düşünsel hatları bir araya getirerek estetik tarihine kapsamlı ve eleştirel bir bakış sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: A. Onur Aktaş, Abdulkadir Coşkun, Abdullah Başaran, Ateş Uslu, Ayşe Taşkent, Berker Basmacı, Çiğdem Yazıcı, Derya Sakin Hanoğlu, Elis Şimşon, Emre Şan, Fatma Turgay, Gamze Keskin, Habip Türker, Hazal Gemicioğlu, M. Taha Tunç, Maya Mandalinci, Mehmet Barış Albayrak, Mehmet Şiray, Mert Erçetin, Merve Arlı Özekes, Muhammet Fatih Kılıç, Murat Tala, Oğuzcan Sever, Özge Ejder, Sena Aydın, Seniye Tilev, Serkan Denkçi, Umur Başdaş, Zeynep Talay Turner.

Kolektif — Estetiğin Tarihi
Editör: Ayşe Taşkent, Gamze Keskin • Akademim Yayıncılık
Felsefe • 860 sayfa • 2026

Kolektif — Arzu (2026)

David Rabouin editörlüğünde hazırlanan bu kitap, arzunun felsefi, psikolojik ve politik boyutlarını tarihsel bir perspektifle inceleyen kapsamlı bir seçki. Kitap, arzuyu yalnızca bir eksiklik ya da bastırılması gereken bir dürtü olarak değil, insanın varoluşunu, eylemlerini ve dünyayla ilişkisini kuran temel bir güç olarak ele alıyor.

‘Arzu’ (‘Le Désir’), Antikçağ’dan modern düşünceye uzanan geniş bir düşünsel hattı takip ediyor. Platon ve Aristoteles ile başlayan tartışmalar, arzuyu akıl, tutku ve iştah arasındaki ilişki içinde konumlandırıyor. Ortaçağ ve modern dönemde ise Thomas Aquinas ve René Descartes gibi düşünürler arzuyu ruhun yapısı ve tutkularla bağlantılı olarak yorumluyor. Immanuel Kant ve Sigmund Freud ise arzuyu sırasıyla ahlaki sınırlar ve psişik enerji bağlamında yeniden tanımlıyor.

Kitap, arzuyu farklı bağlamlarda ele alan beş ana bölümden oluşuyor. Analitik bölüm, arzunun kavramsal çözümlemesini yaparken; terapötik bölüm, arzunun nasıl yönlendirileceği ya da bastırılacağı sorusuna odaklanıyor. Ontolojik bölümlerde arzu, bir yandan eksiklik ve hiçlik deneyimiyle (Jean-Paul Sartre, Jacques Lacan), diğer yandan ise varoluşsal bir güç ve kudret olarak (Baruch Spinoza, Friedrich Nietzsche, Gilles Deleuze) ele alınıyor. Politik bölümde ise Thomas Hobbes, Karl Marx ve Michel Foucault gibi isimler üzerinden arzunun iktidar, toplum ve özgürleşme süreçleriyle ilişkisi tartışılıyor.

Genel olarak kitap, arzunun tek bir tanıma indirgenemeyeceğini; eksiklik, güç, üretim ve dönüşüm gibi farklı anlam katmanları taşıdığını gösteriyor. Bu yönüyle eser, arzuyu insanın kendisini, değerlerini ve dünyasını kurma biçiminin merkezine yerleştirerek, felsefi düşüncede neden bu kadar temel bir kavram olduğunu ortaya koyuyor.

Kolektif — Arzu
Editör: David Rabouin
Çeviren: Eylem Çağdaş Babaoğlu • Fol Kitap
Felsefe • 264 sayfa • 2026

Peg Birmingham — Hannah Arendt ve İnsan Hakları (2026)

Peg Birmingham bu çalışmasında, Hannah Arendt düşüncesi üzerinden insan haklarının temellerini yeniden tartışıyor. Kitap, Arendt’in ünlü “haklara sahip olma hakkı” formülasyonunun gerçekten sağlam bir felsefi zemin sunup sunmadığını sorguluyor.

Birmingham, bu soruya yanıt ararken Arendt’in “doğumluluk” kavramını merkeze alıyor. Ona göre insanın dünyaya her gelişinin bir başlangıç olması, eyleme geçme ve yeni olanı yaratma kapasitesi taşıması, insan haklarını yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasal ve ontolojik bir mesele hâline getiriyor. İnsan, ancak başkalarıyla birlikte bir dünyada görünür olduğunda ve tanındığında “haklara sahip” olabiliyor.

‘Hannah Arendt ve İnsan Hakları’ (‘Hannah Arendt and Human Rights’), bu düşünceyi Arendt’in farklı metinleri üzerinden izliyor. Augustinusçu sevgi anlayışından Franz Kafka ve Walter Benjamin’in metinlerine uzanan geniş bir düşünsel hat içinde, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin nasıl siyasal bir anlam kazandığını gösteriyor. Böylece insan hakları, soyut bir ilke olmaktan çıkıp, birlikte yaşamanın somut koşullarıyla bağlantılı bir olgu olarak ele alınıyor.

Ancak Birmingham, bu yaklaşımı iyimser bir ortaklık fikriyle sınırlamıyor. Ortak bir dünyada yaşamanın yalnızca dayanışma değil, aynı zamanda tiksinti, korku ve gerilim gibi duyguları da içerdiğini vurguluyor. Bu durum, Arendt’in “ortak sorumluluk açmazı” olarak adlandırdığı sorunu ortaya çıkarıyor: İnsanlar birbirine bağlıdır, ancak bu bağ her zaman uyumlu değildir.

Genel olarak eser, insan haklarını sabit ve güvence altına alınmış bir sistem olarak değil, kırılgan ama vazgeçilmez bir siyasal ilişki biçimi olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, insan hakları tartışmalarına daha derinlikli ve eleştirel bir felsefi perspektif kazandırıyor.

Peg Birmingham — Hannah Arendt ve İnsan Hakları: Ortak Sorumluluk Açmazı
Çeviren: Eren Paydaş • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 208 sayfa • 2026

Gustav von Hochwächter — Balkan Savaşı Günlüğü (2026)

Osmanlı ordusunda görevli Alman kurmay subayı Gustav von Hochwächter, Mahmut Muhtar Paşa’nın karargâhında geçirdiği Balkan Savaşı’nı günü gününe kayda aldı.

Bu kitap, Hochwächter’in I. Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı coğrafyasında yaşanan geri çekilme ve çöküş sürecine tanıklığını aktardığı bir hatırat. Eser, savaşın son dönemlerinde Osmanlı ordusunun ve sivil halkın yaşadığı zorunlu göçleri, düzensiz geri çekilmeleri ve belirsizlik içindeki yaşamı gözlemci bir bakışla anlatıyor.

Kitapta, cephe gerisindeki çözülme süreci öne çıkıyor. Hochwächter, askeri disiplinin giderek zayıfladığını, lojistik sorunların arttığını ve savaşın yıkıcı etkilerinin hem askerler hem de siviller üzerinde derin izler bıraktığını aktarıyor. Özellikle geri çekilme sırasında yaşanan kaos, açlık, hastalık ve güvensizlik ortamı, imparatorluğun içinde bulunduğu kritik durumu gözler önüne seriyor.

‘Balkan Savaşı Günlüğü: Türklerle Cephede’ (‘Mit den Türken auf der Flucht: Kriegserlebnisse eines deutschen Beobachters’), yalnızca askeri gelişmeleri değil, aynı zamanda farklı etnik ve toplumsal grupların savaş koşullarında nasıl etkilendiğini de ele alıyor. Yazar, Osmanlı topraklarında yaşayan halkların yaşadığı korku, belirsizlik ve yerinden edilme deneyimlerini betimleyerek savaşın insani boyutuna dikkat çekiyor.

Hochwächter’in anlatımı, dışarıdan bir gözlemcinin bakışını yansıtması açısından da önem taşıyor. Bu bakış, hem Osmanlı ordusunun durumunu hem de savaşın genel gidişatını Avrupa perspektifiyle değerlendirme imkânı sunuyor. Ancak bu gözlemlerin, dönemin zihniyetini ve önyargılarını da taşıdığı hissediliyor.

Genel olarak eser, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında yaşanan çöküşü, savaşın cephe dışındaki etkileriyle birlikte ele alarak, tarihsel bir dönemin insani ve toplumsal boyutlarını görünür kılan önemli bir tanıklık sunuyor.

Gustav von Hochwächter — Balkan Savaşı Günlüğü: Türklerle Cephede
Çeviren: Sumru Toydemir • Meltem Kabalcı Yayınları
Anı • 152 sayfa • 2026

Hartmut Rosa — Rezonans (2026)

Modern insanın dünyayla kurduğu ilişkinin neden zayıfladığını ve bu kopuşun nasıl aşılabileceğini tartışan kapsamlı bir çalışmadır. Hartmut Rosa, modern toplumun temel dinamiğini “hızlanma” ve sürekli artış mantığı üzerinden açıklayarak, bu sürecin insanın dünyayı deneyimleme biçimini kökten dönüştürdüğünü gösteriyor.

Rosa’ya göre modern yaşam, verimlilik, kontrol ve genişleme üzerine kurulu olduğu için insan ile dünya arasındaki ilişki giderek araçsallaştı. Daha fazla şeye ulaşma, daha hızlı yaşama ve daha çok deneyim biriktirme arzusu, paradoksal biçimde derin bir yabancılaşma yarattı. İnsan, doğayı, nesneleri ve hatta diğer insanları işlevsel ölçütlerle değerlendirmeye başladı; böylece dünya ile kurulan bağ yüzeyselleşiyor ve duygusal derinliğini yitirdi.

Rosa’nın geliştirdiği “rezonans” kavramı, bu yabancılaşmaya karşı bir alternatif olarak ortaya çıkıyor. Rezonans, insanın dünya ile tek yönlü bir hâkimiyet ilişkisi kurması yerine, karşılıklı bir etkileşim içinde bulunmasını ifade ediyor. Bu ilişki biçiminde birey yalnızca dünyaya yönelmez; aynı zamanda dünyadan etkilenir, değişir ve dönüşür. Sanat, doğa, din, sevgi ya da anlamlı toplumsal ilişkiler, rezonansın mümkün olduğu alanlar olarak öne çıkıyor.

‘Rezonans: Dünya ile İlişkinin Sosyolojisi’ (‘Resonanz: Eine Soziologie der Weltbeziehung’), tatmin edici bir yaşamın daha fazla deneyim biriktirmekten değil, bu tür derin ve dönüştürücü ilişkiler kurmaktan geçtiğini savunuyor. Bu nedenle modernliğin krizini yalnızca bireysel bir sorun olarak değil, yapısal bir ilişki biçimi sorunu olarak ele alıyor.

Genel olarak kitap, insan ile dünya arasındaki ilişkinin hâkimiyet ve kontrol üzerinden değil, açıklık, duyarlılık ve karşılıklılık üzerinden yeniden düşünülmesi gerektiğini ileri sürüyor. Bu yönüyle eser, modern yaşamın hız ve verimlilik baskısı içinde kaybolan anlam arayışına güçlü bir sosyolojik çerçeve sunuyor.

Hartmut Rosa — Rezonans: Dünya ile İlişkinin Sosyolojisi
Çeviren: Mahmut Kamadan • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 672 sayfa • 2026

Michel Foucault — Ütopik Beden ve Heterotopyalar (2026)

Michel Foucault’nun 1966 tarihli iki radyo konferansını bir araya getiren bu kitap, beden ve mekân kavramlarını alışılmış sınırların ötesinde düşünmeleriyle dikkat çekiyor. Eser, mekânı yalnızca fiziksel bir zemin değil, deneyim, arzu ve iktidar ilişkilerinin kesiştiği canlı bir alan olarak ele alıyor.

“Ütopik Beden” metni, bedenin paradoksal doğasına odaklanıyor. Foucault’ya göre beden, dünyanın merkezinde yer alan ama aynı zamanda “hiçbir yer” olan bir varlık olarak tüm mekânların çıkış noktasıdır. İnsan, aynalar, imgeler, ritüeller ve estetik pratikler aracılığıyla bedenini dönüştürür, sınırlarını aşar ve onu başka yerlere taşır. Dövme, kostüm ya da dans gibi deneyimler, bedenin hem en somut gerçeklik hem de tüm ütopyaların kaynağı olduğunu gösteriyor. Böylece beden, kaçınılmaz bir sınır olduğu kadar, hayal gücünün ve kaçış arzusunun başlangıç noktası hâline gelir.

“Heterotopyalar” ise Foucault’nun “öteki mekânlar” kavramını geliştirdiği metin. Ütopyaların aksine heterotopyalar, gerçek dünyada var olan ancak mevcut düzeni askıya alan, yansıtan ve tersine çeviren alanlar olarak tanımlanıyor. Mezarlıklar, hapishaneler, tiyatrolar, aynalar ya da gemiler gibi mekânlar, toplumun normlarını hem barındırıyor hem de görünür kılıyor. Bu alanlar farklı zamanları, anlamları ve düzenleri bir araya getirerek gündelik gerçekliğin sınırlarını sorgulatıyor. Foucault, bu mekânları inceleyen düşünsel bir yaklaşımı “heterotopoloji” olarak adlandırıyor.

‘Ütopik Beden ve Heterotopyalar’ (‘Le Corps utopique suivi de Les Hétérotopies’), genel olarak beden ile mekân arasındaki ilişkiyi sabit ve nötr olmaktan çıkarıyor. Her ikisinin de tarihsel, çoğul ve politik olduğunu göstererek, insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin sürekli yeniden kurulduğunu ortaya koyuyor. Böylece eser hem bireysel deneyimi hem de toplumsal düzeni anlamak için güçlü bir felsefi çerçeve sunuyor.

Michel Foucault — Ütopik Beden ve Heterotopyalar
Çeviren: Ferda Keskin • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 64 sayfa • 2026

Güneş Duru — Geçmişle Diyaloglar (2026)

‘Geçmişle Diyaloglar: Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek’, arkeolojiyi yalnızca geçmişi ortaya çıkaran nesnel bir bilim olarak değil, geçmişle kurduğumuz ilişkinin kendisini şekillendiren düşünsel ve politik bir pratik olarak yeniden ele alıyor. Güneş Duru, geçmişin sabit ve tamamlanmış bir gerçeklik olmadığını; aksine bugünün bilgi anlayışı, ideolojik yönelimleri ve etik sınırları içinde sürekli yeniden kurulduğunu vurguluyor.

Kitap, arkeolojinin Batı’daki kuramsal kökenlerinden başlayarak Türkiye’deki kurumsallaşma sürecine uzanan geniş bir tarihsel çerçeve sunuyor. Bu süreçte yalnızca teorik yaklaşımlar ve yöntemler değil, aynı zamanda arkeolojik bilginin nasıl üretildiği, hangi koşullarda meşrulaştırıldığı ve hangi seslerin dışarıda bırakıldığı sorgulanıyor. Duru, böylece arkeolojiyi tarafsız bir bilgi üretimi olarak değil, güç ilişkileri ve toplumsal bağlamlar içinde şekillenen bir alan olarak yorumluyor.

Eserin dikkat çeken yönlerinden biri, akademik analiz ile kişisel deneyimi bir araya getirmesi. Yazar, saha çalışmalarından ve mesleki tanıklıklarından hareketle, arkeolojinin yalnızca teorik değil aynı zamanda deneyimsel ve öznel bir yönü olduğunu gösteriyor. Bu yaklaşım, bilimin tek sesli ve mutlak bir anlatı olmadığı; farklı perspektifler ve deneyimlerle zenginleşen çoğul bir pratik olduğu fikrini öne çıkarıyor.

Kitap aynı zamanda okuru, geçmişi yalnızca öğrenilecek bir bilgi alanı olarak değil, üzerine düşünülmesi ve yeniden yorumlanması gereken bir ilişki biçimi olarak görmeye davet ediyor. Arkeoloji, bu bağlamda kazı alanlarından akademik tartışmalara uzanan çok katmanlı bir düşünme pratiğine dönüşüyor.

Genel olarak eser, arkeolojinin sınırlarını genişleterek onu eleştirel, çok sesli ve sorgulayıcı bir alan olarak yeniden konumlandırıyor; geçmişi anlamanın aynı zamanda bugünü ve bilgi üretim süreçlerini sorgulamak anlamına geldiğini ortaya koyuyor.

Güneş Duru — Geçmişle Diyaloglar: Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek
• İletişim Yayınları
Arkeoloji • 304 sayfa • 2026