Marcus Graf — Batı’da ve Türkiye’de Sergicilik Tarihi (2026)

Marcus Graf’in adlı kitabı, Batı sanat dünyası ile Osmanlı ve Türkiye’deki sergicilik pratiklerini karşılaştırmalı bir perspektifle ele alıyor. Sergiyi yalnızca sanat eserlerinin sunulduğu teknik bir alan olarak değil, kültürel, ideolojik ve politik anlamlar üreten bir yapı olarak yorumluyor. Graf, sergilerin tarihsel olarak nasıl ortaya çıktığını, hangi düşünsel gelenekler içinde şekillendiğini ve farklı coğrafyalarda nasıl farklı işlevler kazandığını analiz ediyor.

‘Batı’da ve Türkiye’de Sergicilik Tarihi’ (‘Ausstellungen, Gestern Und Heute, Hier Und Dort: Eine Vergleichende Analyse Der Ausstellungsgeschichten Im Westlichen Kunstraum Und In Der Türkei’), Batı’daki sergi tarihinin müzeleşme, kamusal alan, modernizm ve ulus-devlet inşasıyla kurduğu ilişkiyi incelerken, Türkiye’deki sergileme kültürünün daha geç ve farklı toplumsal dinamikler içinde oluştuğunu gösteriyor. Sergiler, Batı bağlamında kamusal bilinç, estetik eğitim ve kültürel temsil alanı olarak gelişirken, Türkiye’de daha çok modernleşme, kültürel dönüşüm ve kurumsallaşma süreçleriyle iç içe ilerliyor. Graf, bu farkların sadece estetik tercihlerden değil, tarihsel deneyimlerden, siyasal yapılardan ve kültürel sürekliliklerden kaynaklandığını vurguluyor.

Eser, sergiyi tarafsız bir “sunum mekânı” olarak değil, anlam üreten, ideoloji taşıyan ve kültürel hiyerarşiler kuran bir alan olarak ele alıyor. Böylece sergiler, sanatın pasif olarak gösterildiği yerler değil, toplumsal değerlerin üretildiği aktif mekânlar olarak konumlanıyor. Kitap, sergi tarihini mekân, iktidar, kültür ve kimlik ilişkileri üzerinden okuyan karşılaştırmalı yaklaşımıyla hem Batı sanat tarihi hem de Türkiye’de sergi kültürünün anlaşılması açısından önemli bir teorik çerçeve sunuyor.

Marcus Graf — Batı’da ve Türkiye’de Sergicilik Tarihi: Karşılaştırmalı Bir Analiz
Çeviren: Emre Güler • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sanat • 232 sayfa • 2026

Pierre Vidal-Naquet — Kara Avcı (2026)

Pierre Vidal-Naquet bu çalışmasında, Antik Yunan toplumunun nasıl kurulduğunu iki karşıt figür üzerinden anlatıyor: hoplit ve kara avcı.

Hoplit, şehir düzeninin askeri. Gündüz savaşıyor, meydanda savaşıyor, ağır zırh giyiyor, düzenli saflar halinde yürüyor. Yani disiplinli, kurallı, görünür, kamusal ve yasal olanı temsil ediyor. Bu figür sadece asker değil; Yunan yurttaşlığının modeli. Düzen, yasa, şehir, devlet, vatandaşlık, meşruiyet bu figürde toplanıyor.

Kara avcı ise bunun tam tersi. Gece hareket ediyor, ormanda yaşıyor, hafif silahlar kullanıyor, açık savaşmıyor; gizleniyor, kaçıyor, hile yapıyor. Şehirde değil doğada var. Düzenin içinde değil, dışında. Vidal-Naquet bu figürü sadece bir avcı tipi olarak değil, toplumdan dışlanan herkesin sembolü olarak okuyor.

Kara avcı figürü üzerinden: köleleri, kadınları, zanaatkârları, yoksulları, göçerleri, yurttaş sayılmayan insanları, “vahşi” kabul edilenleri anlatıyor.

Yazara göre, Yunan toplumu sadece yurttaşlardan oluşmuyor. Bu düzen, kendini kurarken bir sürü insanı dışarıda bırakıyor. Şehir düzeni (polis) kendini “merkez” yapıyor, doğayı ve doğaya ait olanları “dışarısı” ilan ediyor.

Burada Hoplit merkezin insanını, Kara Avcı ise dışarının insanı oluyor.

Melanion, Meleagros gibi mitolojik figürler bu “dışarının insanını” temsil ediyor. Mitler burada masal değil; toplumun bastırdığı gerçeklerin dili.

Antik Yunan, sadece felsefe, akıl, demokrasi ve düzen üretmedi.

Aynı zamanda dışlama, bastırma, görünmezleştirme ve değersizleştirme üretti.

Ve bu düzen şöyle çalıştı:

Merkez (şehir, yurttaş, yasa, düzen) ancak bir “dışarısı” (doğa, kara avcı, yurttaş olmayan, görünmez insanlar) yaratarak var olabildi.

Başka bir deyişle Yunan uygarlığı sadece akıl üzerine değil, dışlama üzerine de kuruldu.

Kitap aslında Antik Yunan’ı anlatıyor gibi görünse de Pierre Vidal-Naquet’e göre bugünkü Batı düşüncesi de aynı modeli kullanıyor.

‘Kara Avcı: Yunan Dünyasında Düşünce Toplum Biçimleri’ (‘Le chasseur noir: Formes de pensée et formes de société dans le monde grec’), Yunan dünyasını “aklın uygarlığı” olarak değil, düzeni kurmak için dışlanan insanlar üzerine inşa edilmiş bir uygarlık olarak anlatıyor.

Pierre Vidal-Naquet — Kara Avcı: Yunan Dünyasında Düşünce Toplum Biçimleri
Çeviren: Zeynep Atay • Alfa Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Keith Humphreys — Bağımlılık (2026)

Keith Humphreys’in bu kitabı, bağımlılığı yalnızca biyolojik bir hastalık ya da bireysel irade sorunu olarak değil, biyolojik, psikolojik, toplumsal ve kültürel boyutları olan çok katmanlı bir olgu olarak ele alıyor. Humphreys, bağımlılık tartışmalarında sıkça karşı karşıya getirilen “hastalık modeli” ile “ahlaki zayıflık” yaklaşımını aşıyor ve bağımlılığı insan davranışlarının karmaşık bir biçimi olarak konumlandırıyor. Kitap, bağımlılığın tek bir nedene indirgenemeyeceğini, hem beyin süreçleri hem de sosyal çevre üzerinden şekillendiğini vurguluyor.

Eserde bağımlılık, bireyin içinde bulunduğu sosyal bağlamdan koparılarak açıklanmıyor. Yoksulluk, travma, dışlanma, yalnızlık, kültürel normlar ve politikalar, bağımlılığın oluşumunda belirleyici unsurlar olarak ele alınıyor. Humphreys, bağımlılığı yalnızca madde kullanımıyla sınırlı görmüyor; davranışsal bağımlılıkları da aynı çerçevede değerlendiriyor. Tedavi yaklaşımlarını biyomedikal, psikososyal ve topluluk temelli modeller üzerinden tartışıyor ve tek tip çözüm anlayışının yetersizliğini gösteriyor.

‘Bağımlılık Kısa Bir Giriş’ (‘Addiction: A Very Short Introduction’), bağımlılık politikalarını da eleştirel biçimde inceliyor. Ceza odaklı yaklaşımların sorunu çözmediğini, damgalama ve dışlamanın bağımlılığı daha da derinleştirdiğini savunuyor. Bunun yerine destek, dayanışma ve toplumsal entegrasyon temelli modelleri öne çıkarıyor. Humphreys, bağımlılığı bireysel bir kusur değil, toplumsal bir sorun olarak konumlandırıyor ve çözümün de bireysel değil, kolektif düzeyde üretilmesi gerektiğini gösteriyor. Bu yönüyle kitap, bağımlılığı anlamaya yönelik sade ama derinlikli bir çerçeve sunuyor.

Keith Humphreys — Bağımlılık: Kısa Bir Giriş
Çeviren: Selim Karlıtekin • Koç Üniversitesi Yayınları
Psikoloji • 136 sayfa • 2026

Akın Olgun – Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi (2026)

Akın Olgun’un ‘Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi’, turistik Ege imgesinin arkasında kalan görünmez bir dünyayı açığa çıkaran politik bir tanıklık metni. Rodos’ta başlayan gözaltı süreci, anlatıyı Kos Cezaevi’ne taşıyarak okuru kapatılmanın, dışlanmanın ve sistematik şiddetin gündelik gerçekliğiyle yüz yüze bırakıyor. Metin, bireysel bir tutuklanma hikâyesinden çok, sınır rejimlerinin ve güvenlik politikalarının insan hayatı üzerinde kurduğu yapısal tahakkümü görünür kılıyor.

Kitabın merkezinde yer alan “kaptanlar”, suç figürü olarak değil, göç düzeninin içinde harcanabilir bedenlere dönüşmüş yoksul aktörler olarak temsil ediliyor. Olgun, bu figürler üzerinden adalet mekanizmasının nasıl günah keçileri ürettiğini, hukukun nasıl siyasal bir aygıta dönüştüğünü ve suçun bireylerde değil, sistemin kendisinde örgütlendiğini gösteriyor. Hikâyeler, tekil trajediler olarak değil, aynı düzenin ürettiği ortak kırılmalar olarak birbirine bağlanıyor.

Anlatı, geçmiş cezaevi deneyimleriyle bugünün ada hapishanelerini iç içe geçirerek zamansız bir kapatılma coğrafyası kuruyor. Böylece metin, yalnızca göç ve mültecilik meselesine değil, insanın değersizleştirildiği, kimliksizleştirildiği ve nesneleştirildiği modern iktidar düzenine odaklanıyor. ‘Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi’, bireysel acıları aşarak, sınır politikalarının, göç rejimlerinin ve güvenlik söylemlerinin ürettiği yapısal şiddeti ifşa eden etik ve politik bir yüzleşme metni olarak konumlanıyor.

Akın Olgun — Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi

• Tekin Yayınevi
Anlatı • 192 sayfa • 2026

Sarah Wild — İnsanın Kökeni (2026)

Bu kitap, insanın kökenini yalnızca biyolojik evrim süreci olarak değil, kültürel, toplumsal ve düşünsel dönüşümlerle birlikte ele alan bütünlüklü bir anlatı sunuyor. Sarah Wild, insan türünün ortaya çıkışını doğrusal bir ilerleme çizgisi gibi değil, kopuşlar, sıçramalar ve belirsizliklerle dolu çok katmanlı bir süreç olarak yorumluyor. Evrimsel biyolojiden antropolojiye, arkeolojiden kültürel tarihe uzanan disiplinlerarası bir çerçeve kuruyor. İnsan oluşunu sabit bir kimlik değil, sürekli dönüşen bir varoluş biçimi olarak ele alıyor.

‘İnsanın Kökeni: Kısa Bir Hikâye’ (‘Human Origins: A Short History’), yalnızca fosiller, genetik veriler ve tarih öncesi bulgularla sınırlı kalmıyor; dilin, sembollerin, toplumsal örgütlenmenin ve teknolojinin insanlaşma sürecindeki belirleyici rolünü görünür kılıyor. Ateşin kullanımı, alet yapımı, göçler ve kolektif yaşam biçimleri, biyolojik evrimle birlikte ilerleyen kültürel evrimin parçaları olarak anlatılıyor. İnsan, doğaya uyum sağlayan bir canlıdan çok, doğayı dönüştüren bir özne olarak konumlanıyor.

Kitap, insan kökenine dair bilgilerin bilimsel keşiflerle sürekli yeniden yazıldığını vurguluyor. Geçmişin sabit bir hikâye değil, yeni verilerle sürekli değişen bir anlatı alanı olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle çalışma, insanı yalnızca “nereden geldiğiyle” değil, “ne olduğu” ve “neye dönüştüğüyle” birlikte düşünmeye çağırıyor. Alanında önemli bir eser olarak, insanlık tarihini biyolojik kader değil, tarihsel bir inşa süreci olarak okuma imkânı sunuyor.

Sarah Wild — İnsanın Kökeni: Kısa Bir Hikâye
Çeviren: Ezgi Uğur • Maya Kitap
Bilim • 224 sayfa • 2026

Felipe Rojas — Roma Döneminde Anadolu’nun Farklı Geçmişleri (2026)

Felipe Rojas’ın bu kitabı, Roma Anadolu’sunun geçmişinin nasıl üretildiğini, aktarıldığını ve anlamlandırıldığını merkezine alıyor. Rojas, tarihi yalnızca yaşanmış olaylar toplamı olarak değil, bu olayları anlatan, yorumlayan ve yeniden kuran “aracılar” üzerinden okuyor. Bu aracılar; yerel elitler, rahipler, entelektüeller, yazıcılar, yöneticiler ve çevirmenler gibi figürlerden oluşuyor. Kitap, Roma egemenliği altındaki Anadolu’da geçmiş bilgisinin kimler tarafından, hangi amaçlarla ve hangi söylemlerle kurulduğunu gösteriyor.

Eserde Roma kültürü ile yerel gelenekler arasındaki ilişki tek yönlü bir “Roma’nın dayatması” olarak ele alınmıyor. Aksine, geçmiş anlatıları müzakere edilen, yeniden yorumlanan ve yerel aktörler tarafından dönüştürülen dinamik süreçler olarak okunuyor. Rojas, Anadolu toplumlarının Roma kimliğini pasif biçimde benimsemediğini, kendi tarihsel hafızalarını Roma dili, kavramları ve kurumlarıyla yeniden kurduklarını gösteriyor. Böylece tarih, sadece imparatorluğun ideolojik bir aracı değil, yerel kimlik inşasının da aktif bir zemini haline geliyor.

‘Roma Döneminde Anadolu’nun Farklı Geçmişleri’ (‘The Pasts of Roman Anatolia: Interpreters’) , antik dünyada tarih yazımının siyasi, kültürel ve simgesel bir pratik olduğunu ortaya koyuyor. Geçmiş, sabit bir miras değil, her dönemde yeniden anlamlandırılan bir anlatı alanı olarak ele alınıyor. Bu yönüyle çalışma, Roma Anadolu’sunu yalnızca idari bir eyalet olarak değil, çok katmanlı hafıza üretimlerinin gerçekleştiği bir kültürel alan olarak yorumluyor. Eser, antik tarih, kültürel bellek ve kimlik çalışmaları açısından önemli bir katkı sunuyor ve Roma dünyasında geçmişin nasıl “yorum yoluyla” kurulduğunu anlamak için güçlü bir teorik çerçeve oluşturuyor.

Felipe Rojas — Roma Döneminde Anadolu’nun Farklı Geçmişleri
Çeviren: Deniz Sever Georgousakis • Koç Üniversitesi Yayınları
Tarih • 328 sayfa • 2026

David Potter — İmparator Constantinus (2026)

David Potter’ın adlı kitabı, I. Constantinus’u yalnızca Hristiyanlığı kabul eden ilk Roma imparatoru olarak değil, Roma dünyasını siyasal, kültürel ve dinsel olarak yeniden biçimlendiren kurucu bir figür olarak ele alıyor. Potter, Constantinus’u idealleştiren ya da şeytanlaştıran anlatıların ötesine geçiyor ve onu geç antik dünyanın krizleri içinde şekillenen pragmatik bir iktidar aklıyla okuyor. İmparator, bu anlatıda inanç dönüşümü yaşayan bir bireyden çok, imparatorluğu yeniden örgütleyen bir devlet kurucusu olarak konumlanıyor.

‘İmparator Constantinus’ (‘Constantine the Emperor’), Constantinus’un iktidar mücadelesini, iç savaşları, askeri reformları ve yönetim stratejilerini imparatorluğun yapısal sorunlarıyla birlikte analiz ediyor. Hristiyanlık, burada yalnızca dini bir tercih olarak değil, siyasal meşruiyet, toplumsal birlik ve merkezî iktidar inşası açısından işlevsel bir araç olarak yorumlanıyor. Potter, Constantinus’un dini politikalarının ani bir inanç değişimi değil, uzun vadeli bir devlet projesinin parçası olduğunu gösteriyor. Roma geleneği ile yeni dinsel düzen arasında kurulan denge, imparatorluğun dönüşüm mantığını görünür kılıyor.

Eser, Constantinus dönemini Roma’nın “çöküşü” değil, yeniden yapılanma süreci olarak okuyor. İmparatorluk yapısı çözülmüyor, biçim değiştiriyor. Potter, geç antik çağın siyasal kültürünü, meşruiyet anlayışını ve iktidar dilini bu dönüşüm üzerinden anlamlandırıyor. Bu yönüyle kitap, Roma’dan Hristiyan imparatorluğa geçişi tek bir kırılma anı olarak değil, uzun bir dönüşüm süreci olarak yorumluyor.

Çalışma, Constantinus’u tarihsel bir figür olmanın ötesinde, Batı siyasal ve dinsel düzeninin kurucu aktörlerinden biri olarak konumlandırıyor ve geç antik çağ tarihini anlamak için temel bir referans eser niteliği taşıyor.

David Potter — İmparator Constantinus
Çeviren: Ebubekir Çelikcan • Alfa Yayınları
Biyografi • 432 sayfa • 2026

Niels C. M. Martens — Fiziksel Büyüklüklerin Felsefesi (2026)

Niels C. M. Martens’in bu eseri, uzunluk, kütle, yük ve zaman gibi fiziksel büyüklüklerin yalnızca ölçüm araçları değil, doğanın nasıl anlaşıldığını belirleyen temel kavramsal yapılar olduğunu gösteriyor. Kitap, fiziksel niceliklerin mutlak varlıklar mı yoksa yalnızca oranlar ve ilişkiler üzerinden mi anlam kazandığını sorguluyor. Fizik, kimya ve biyoloji gibi bilimlerin merkezinde yer alan bu büyüklüklerin metafizik temelleri, ölçüm, temsil ve anlam üretimi üzerinden yeniden düşünülüyor.

Martens, fiziksel büyüklüklerin birimlere bağlı olarak ifade edilmesini, yalnızca teknik bir ölçüm problemi olarak değil, ontolojik bir mesele olarak ele alıyor. Kütle, uzunluk ve yük gibi niceliklerin tek başına değil, ilişkisel yapılar içinde anlam kazandığını savunuyor. Bu yaklaşım, doğayı mutlak büyüklüklerden oluşan bir evren olarak değil, karşılıklı oranlar ve ilişkiler ağı olarak okuyor. Böylece bilimsel gerçeklik, nesnelerin sahip olduğu sabit nitelikler üzerinden değil, aralarındaki yapısal bağlar üzerinden tanımlanıyor.

‘Fiziksel Büyüklüklerin Felsefesi’ (‘Philosophy of Physical Magnitudes’), modern bilimin dayandığı niceliksel dili felsefi olarak çözümleyerek, fiziksel büyüklüklerin yalnızca deneysel değil, aynı zamanda kavramsal ve metafiziksel yapılar olduğunu ortaya koyuyor. Martens, bilimin dünyayı sayılarla betimleme biçiminin, doğayı nasıl düşündüğümüzü doğrudan şekillendirdiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, bilim felsefesi ile metafiziği buluşturan özgün bir kuramsal çerçeve sunuyor ve fiziksel niceliklerin doğasına dair tartışmaları derinleştiriyor. Kitap, modern bilimin kavramsal temellerini sorgulayan çalışmalar içinde neden merkezi bir yerde durduğunu açık biçimde gösteriyor.

Niels C. M. Martens — Fiziksel Büyüklüklerin Felsefesi
Çeviren: Mustafa Bayrak • Vakıfbank Kültür Yayınları
Bilim • 96 sayfa • 2026

Marc Lewis — Bağımlılığın Biyolojisi (2026)

Marc Lewis’ın bu kitabı, bağımlılığı hastalık modeliyle açıklayan baskın yaklaşımı eleştiriyor ve bağımlılığı öğrenme, alışkanlık ve beyin esnekliği süreçleri üzerinden yeniden tanımlıyor. Lewis, bağımlılığı patolojik bir bozukluk olarak değil, güçlü arzuların ve tekrar eden davranış kalıplarının zaman içinde beyinde kurduğu nörobiyolojik değişimin sonucu olarak açıklıyor. Bu yaklaşım, bağımlılığı onarılamaz bir hastalık değil, değişebilir bir süreç olarak konumlandırıyor.

‘Bağımlılığın Biyolojisi’ (‘The Biology of Desire’), dopamin sisteminin yalnızca haz üretmediğini, asıl olarak motivasyon, yönelim ve öğrenme mekanizmasını şekillendirdiğini gösteriyor. Bağımlılık, bu sistemin tekrar yoluyla güçlenen bağlantılar kurmasıyla ortaya çıkıyor. Beyin, belirli davranışlara ve maddelere yönelmeyi öğreniyor, bu yönelim zamanla otomatikleşiyor. Lewis, bu süreci “derin öğrenme” modeliyle açıklıyor ve bağımlılığı, güçlü arzuların sinirsel alışkanlıklara dönüşmesi olarak yorumluyor.

Eserde irade, özgürlük ve sorumluluk kavramları da yeniden düşünülüyor. Bağımlı birey pasif bir hasta olarak değil, öğrenmiş, koşullanmış ve değişme kapasitesi olan bir özne olarak ele alınıyor. Değişim, baskı ve damgalamayla değil, yeni anlam bağları, yeni alışkanlıklar ve yeni yönelimler kurmakla mümkün oluyor.

Kitap, bağımlılığı yalnızca tıbbi bir sorun olarak değil, psikolojik, toplumsal ve kültürel bir süreç olarak ele alıyor. Bu yönüyle çalışma, bağımlılık alanında hâkim olan hastalık söylemini sorgulayan, insanın değişebilirliğini ve nöroplastisite kapasitesini merkeze alan özgün bir kuramsal çerçeve sunuyor.

Marc Lewis — Bağımlılığın Biyolojisi: Bağımlılık Neden Hastalık Değildir?
Çeviren: Elif Okan Gezmiş • Say Yayınları
Psikoloji • 272 sayfa • 2026

Hüseyin Al, Şevket Kamil Akar — Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar (2026)

Hüseyin Al ve Şevket Kamil Akar imzalı, ‘Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar’ adlı çalışma, Osmanlı mali ve iktisat tarihinin merkezinde yer alan sarrafları, klişelere indirgenmiş bir figür olmaktan çıkarıp kurumsal, tarihsel ve toplumsal bir yapı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, sarraflığı yalnızca para bozan esnaf pratiği olarak değil; lonca örgütlenmesi, gedik sistemi, nizamnameler, hukuki statüler ve ekonomik işlevler üzerinden şekillenen çok katmanlı bir finansal alan olarak ele alıyor.

Eserin omurgasını, “sarraf” kavramının tarihsel anlam dünyasının yeniden kurulması oluşturuyor. Galata bankerleriyle sarrafların birbirine karıştırılmasından doğan anakronik anlatılar çözülürken, mesleğin semantik dönüşümü, kurumsal sınırları ve tarihsel sürekliliği titizlikle izleniyor. Böylece sarraflar, ideolojik önyargılarla üretilmiş stereotiplerden arındırılarak, Osmanlı finans sisteminin özgün aktörleri olarak konumlandırılıyor.

Kitap, lonca yapıları, gedik düzeni, kumpanya sarrafları, köşe sarrafları, gümüşçüler, nizamnameler ve düzenleyici mekanizmalar üzerinden İstanbul’daki sarraflık alanının nasıl örgütlendiğini ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Para değişimi, iltizam finansmanı, mesleki imtiyazlar, yetki çatışmaları ve düzenleme pratikleri, sarraflığın yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir alan olduğunu gösteriyor.

Önsözde vurgulanan temel yönelim, literatürde yanlış temeller üzerine inşa edilmiş anlatıları dönüştürmek ve sarraflık çalışmalarını sağlam bir tarihsel zemine oturtmak. Al ve Akar, uzun soluklu arşiv çalışmalarıyla, sarrafların 17. yüzyıldan Tanzimat sonrasına uzanan dönüşümünü izleyerek, mesleğin tarihsel sürekliliğini ve kırılma noktalarını birlikte düşünmeyi mümkün kılıyor. Böylece kitap, Osmanlı İstanbulu’nda sarrafları yalnızca bir meslek grubu olarak değil, imparatorluğun mali yapısını taşıyan kurumsal bir omurga olarak yeniden tanımlıyor.

Bu yönüyle ‘Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar’, Osmanlı finans tarihine dair bilgiyi derinleştiren, kavramsal karmaşayı gideren ve sarraflık literatürünü yeniden kuran bir başvuru eseri.

Hüseyin Al, Şevket Kamil Akar — Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar: Tarihsel Gelişim, Örgütlenme, Ekonomik İşlevler
• Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 440 sayfa • 2026