Kolektif — Kentler ve İslamcılıklar (2026)

Kentler yalnızca insanların yaşadığı, hareket ettiği ve gündelik hayatlarını sürdürdüğü mekânlar olarak şekillenmiyor; siyasal mücadelelerin, kimlik arayışlarının ve toplumsal dönüşümlerin de maddi karşılıklarını taşıyor. Bu nedenle camilerden meydanlara, konutlardan kamu binalarına, anıtlardan diplomasi yapılarının mimarisine kadar yapılı çevre, siyasetin kendisini görünür kıldığı önemli alanlardan biri. Bülent Batuman’ın derlediği ‘Kentler ve İslamcılıklar’ (‘Cities and Islamisms’) tam da bu noktadan hareket ederek İslamcılık ile kent, mimarlık ve siyaset arasındaki ilişkiyi farklı coğrafyalar üzerinden inceliyor.

Kitabın temel sorusu, İslam’ın kentleri nasıl biçimlendirdiğinden çok, modern bir siyasal ideoloji olarak İslamcılığın yapılı çevreyle nasıl bir ilişki kurduğu üzerine kuruluyor. Bu ayrım önem taşıyor; çünkü İslamcılık, tarih boyunca değişmeden var olan bir dinsel etkinin uzantısı olarak değil, modern siyasal koşullar içerisinde şekillenen ve farklı bağlamlarda farklı biçimler alabilen bir ideoloji olarak ele alınıyor. Bu nedenle kitap “İslamcılık”tan tek ve homojen bir olguymuş gibi söz etmek yerine, farklı tarihsel, siyasal ve toplumsal koşullarda ortaya çıkan İslamcılıkların mekânsal izlerini araştırıyor.

Bu yaklaşım, mimarlığı da yalnızca estetik veya işlevsel bir üretim alanı olmaktan çıkarıyor. Anıtsal camiler, ulusal mimari üsluplar, yerel ibadet mekânları, devlet yapıları ve kamusal alanlar; kimliğin temsil edildiği, yurttaşlığın tanımlandığı ve iktidarın kendisini görünür kıldığı siyasal araçlar olarak ele alınıyor. Mimari böylece yalnızca siyasetin sonucu değil, aynı zamanda siyasal anlamların üretildiği ve toplumsal öznelliklerin biçimlendiği bir alan olarak ortaya çıkıyor.

Kitabın farklı bölümleri, bu ilişkiyi Kazakistan ve Katar’daki anıtsal camilerden Türkiye’nin “Türk Evi” imgesine, Cezayir’de Sufi zaviyelerinin millileştirilmesinden Endonezya’daki İslamcı şehircilik pratiklerine, Pakistan’daki İslami mimari üzerinden “halk”ın temsilinden Lübnan’daki mimari mezhepçiliğe kadar uzanan örneklerle tartışıyor. İran’daki Hüseyniye İrşad dini merkezi örneği ise İslamcı hareketlerin yalnızca devlet eliyle üretilen yapılarda değil, alternatif kamusal mekânlar ve anıtlar aracılığıyla da kendilerini ifade edebildiğini gösteriyor.

Bu örnekler aynı zamanda İslamcılığın yerel ve küresel olan arasındaki hareketliliğini de görünür kılıyor. İslami mimari biçimleri bir ülkeden diğerine aktarılırken yalnızca dinsel referanslar değil, modernite, ulusal kimlik, diplomasi, küreselleşme ve devlet ideolojileri de bu dolaşıma katılıyor. Böylece aynı mimari dil farklı coğrafyalarda farklı siyasal anlamlar kazanabiliyor; yerel gelenekler küresel İslamcı söylemlerle birleşerek yeni mekânsal biçimler üretebiliyor.

Batuman’ın girişte önerdiği üç temel analiz çerçevesi —Müslüman öznelliklerin inşası, temsil siyaseti ve kentsel mekân üretimi— kitabın bütününe yayılan ortak bir araştırma zemini oluşturuyor. Bu çerçevede kent, İslamcılığın yalnızca üzerinde iz bıraktığı pasif bir zemin olarak değil, İslami kimliklerin, siyasal tahayyüllerin ve toplumsal mücadelelerin üretildiği etkin bir alan olarak değerlendiriliyor.

‘Kentler ve İslamcılıklar’, bu yönüyle Türkiye’deki kentsel ve mimari dönüşümleri kendi sınırları içerisinde değerlendirmek yerine, onları daha geniş bir ulusötesi bağlama yerleştirmeyi amaçlıyor. Farklı ülkelerden örnekleri yan yana getirerek İslamcılıkların mekânı nasıl kullandığını, mekân aracılığıyla nasıl temsil edildiğini ve yapılı çevreyi nasıl dönüştürdüğünü sorguluyor. Ortaya çıkan tablo, kentlerin yalnızca siyasal kararların uygulandığı yerler olmadığını; siyasetin, kimliğin ve ideolojinin taş, beton, meydan, cami ve kamusal alan üzerinden somutlaştığı mücadele alanları olduğunu gösteriyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler şöyle: Abidin Kusno, Bülent Batuman, Farhan Karim, Khairul Hazmi Zaini, Natalie Koch, Pamela Karimi, Saba Madani, Valentina Fedele ve Ward Vloeberghs.

Kolektif — Kentler ve İslamcılıklar: Mekân, Mimarlık, Politika
Derleyen: Bülent Batuman, Çeviren: Yener Çıracı • Dipnot Yayınları
Kent Çalışmaları • 276 sayfa • 2026

Paul Halpern — Einstein’ın Zarı ve Schrödinger’in Kedisi (2026)

Paul Halpern’in bu kitabı, Albert Einstein ile Erwin Schrödinger’in kuantum mekaniğinin ortaya çıkardığı rastlantısallık sorununa karşı geliştirdikleri itirazları ve evreni daha bütünlüklü, deterministik bir çerçevede açıklayacak bir kuram arayışlarını anlatıyor. Halpern, iki fizikçinin kuantum devriminin kurucuları arasında yer almalarına rağmen kuramın standart yorumuyla neden uzlaşamadıklarını, kişisel ilişkileri ve bilimsel tartışmaları üzerinden izliyor.

Kuantum mekaniği, Newton’ın öngörülebilir ve düzenli evren tasarımını kökten değiştirdi. Atomaltı dünyada parçacıkların davranışları kesin sonuçlar yerine olasılıklarla ifade edildi; ölçümden önce sistemin hangi durumda bulunduğu konusunda klasik anlamda belirli bir tablo kurulamadı. Einstein bu rastlantısallığı doğanın temel özelliği olarak kabul etmedi ve “Tanrı zar atmaz” sözüyle simgeleşen itirazını sürdürdü. Ona göre kuantum mekaniği son ve eksiksiz bir betimleme değil, henüz keşfedilmemiş daha derin bir gerçekliğin eksik bir görünümünü sunuyor.

Schrödinger de kuantum mekaniğinin yorumundan rahatsız oldu. Dalga denklemini geliştiren ve kuramın matematiksel temellerine büyük katkı sağlayan Schrödinger, teorinin fiziksel gerçekliği nasıl temsil ettiğini sorguladı. Ünlü “Schrödinger’in kedisi” düşünce deneyini, kuantum kurallarının gündelik dünyaya doğrudan uygulanmasının ne kadar tuhaf sonuçlara yol açabileceğini göstermek için tasarladı. Kedi, kutu açılana kadar hem ölü hem canlı olarak düşünülüyor; bu örnek kuantum süperpozisyonunun makroskopik dünyaya taşınmasının yarattığı kavramsal problemi görünür hale getiriyor.

Halpern’in anlatısında Einstein ile Schrödinger’in yolları bu ortak hoşnutsuzluk üzerinden kesişiyor. İki fizikçi bir dönem birbirlerinin fikirlerinden besleniyor ve kuantum mekaniğinin ötesine geçecek alternatif açıklamalar arıyor. Einstein’ın birleşik alan kuramı aracılığıyla kütleçekimi ile elektromanyetizmayı tek bir matematiksel yapı içinde birleştirme çabası, Schrödinger’in de benzer biçimde doğanın temel yasalarını daha bütünlüklü bir sistem içinde açıklama arayışıyla buluşuyor. Ancak ikisi de aradıkları nihai kurama ulaşamıyor.

‘Einstein’ın Zarı ve Schrödinger’in Kedisi’ (‘Einstein’s Dice and Schrödinger’s Cat’), bu arayışları yalnızca bilimsel fikirlerin tarihi olarak ele almıyor. Einstein ve Schrödinger’in kişilikleri, dostlukları, işbirlikleri, ayrışmaları ve yaşadıkları dönemin bilimsel ortamı da anlatının önemli parçalarını oluşturuyor. Böylece kuantum mekaniğinin doğuşundan Büyük Birleşme ve “Her Şeyin Kuramı” arayışına uzanan süreç, soyut denklemlerden ibaret olmaktan çıkıyor. Halpern, anlaşılması güç fiziksel kavramları benzetmeler ve tarihsel örneklerle açıklayarak okuyucuyu kuantum dünyasının paradokslarıyla tanıştırıyor.

Sonuç olarak kitap, Einstein ile Schrödinger’in kuantum mekaniğine yönelik eleştirilerinin yalnızca geçmişte kalmış itirazlar olmadığını gösteriyor. Rastlantısallığın doğanın temelinde mi bulunduğu, kuantum dünyasının arkasında daha derin bir gerçekliğin olup olmadığı ve kütleçekimiyle kuantum fiziğinin nasıl aynı kuramsal çerçevede birleştirilebileceği soruları, modern fiziğin temel problemleri arasında yer almayı sürdürüyor. Halpern böylece iki büyük fizikçinin başarısızlıkları da dahil olmak üzere ortak arayışlarını, fiziğin evreni tek ve tutarlı bir yasalar bütünüyle açıklama idealinin tarihindeki önemli bir bölüm olarak ortaya koyuyor.

Paul Halpern — Einstein’ın Zarı ve Schrödinger’in Kedisi: Fiziğin Birleşme Kuramı ve Kuantum Rastgelelik Savaşı
Çeviren: Serhat Atay • Alfa Yayınları
Bilim • 312 sayfa • 2026

Beshara Doumani — Osmanlı Döneminde Filistin (2026)

Beshara Doumani’nin bu çalışması, modern Filistin toplumunun köklerini sömürgecilik deneyiminin ötesine taşıyarak Osmanlı dönemindeki toplumsal, ekonomik ve siyasal ilişkilere bakıyor. ‘Osmanlı Döneminde Filistin’ (‘Rediscovering Palestine Merchants and Peasants in Jabal Nablus, 1700–1900’), Filistinlileri tarihin pasif nesneleri olarak değil, kendi tarihlerini biçimlendiren tüccarlar, köylüler, aileler ve yerel topluluklar olarak tarihe dahil ediyor.

Kitabın merkezinde Nablus kenti ile hinterlandını kapsayan Cebel-i Nablus bulunuyor. Bölgenin özerklik biçimleri, kır-kent ilişkileri ve siyasal sınırları incelenirken 1657 Osmanlı seferi, Akka’nın yükselişi, 1831-1840 arasındaki Mısır yönetimi ve Osmanlı merkezileşmesinin yerel hayata etkileri ele alınıyor. Tarih yalnızca İstanbul’dan gelen kararlarla açıklanmıyor; yerel aktörlerin pazarlık, uyum ve direniş biçimleri de dönüşümün parçası olarak görülüyor.

Doumani, tarihi aşağıdan yukarıya kurmak için Nablus şeriyye sicillerini, özel aile belgelerini kullanıyor. Kadı mahkemelerindeki davalar gündelik ilişkileri görünür kılarken özel belgeler resmi arşivlerde bulunmayan bilgileri tamamlıyor.

Kitabın ekonomik tarihi pamuk, tekstil, zeytinyağı ve sabun üzerinden ilerliyor. Pamuk ve tekstilde tekel siyaseti, tüccarlar, devlet, serbest ticaret ve Avrupa’nın ekonomik yayılması karşısında Nablus sanayisinin değişimi inceleniyor. Zeytinyağında selem kredi sözleşmeleri, tefecilik, vergilendirme, denizaşırı piyasalar ve toprağın metalaşması ele alınıyor. Köylülerin arzuhaller, vergi grevleri ve silahlı direniş yoluyla topraktan yararlanma haklarını savunmaları, ekonomik ilişkilerin aynı zamanda siyasal mücadele alanı olduğunu gösteriyor.

Sabun bölümünde üretim, sınıf ve devlet ilişkileri; sabunhane sahipleri, işçiler ve Bedeviler arasındaki ilişkiler, iltizam mücadeleleri ve vergi grevleri üzerinden inceleniyor. Tüccar aileleri ise aile adı, evlilik, toplumsal statü, ticaret ağları ve siyasal güç arasındaki bağlantılar üzerinden değerlendiriliyor.

Doumani Osmanlı Filistin’ini romantikleştirmiyor; tefecilik ve toprak ilişkileri gibi yapısal güçlerin eşitsizlik ve hiyerarşik bağımlılık ürettiğini vurguluyor. Sonuçta çalışma, modern Filistin’i yalnızca sömürgecilik çerçevesinde değil, Osmanlı dönemindeki üretim, ticaret, aile, toprak, sınıf ve kır-kent ilişkilerinin oluşturduğu uzun tarihsel süreç içinde yeniden düşünmeyi öneriyor. Türkçe Baskıya Önsöz’de Doumani, bu ilişkilerin 1948 Nekbe’si ve 1967 işgalinden sonra da Filistinlilerin toplumsal hafızasında yaşamayı sürdürdüğünü belirtiyor. Cebel-i Nablus’un köylüleri de, sonraki mücadelelerin mirasını anlamak için de önem taşıyor.

Beshara Doumani — Osmanlı Döneminde Filistin: Cebel-i Nablus’ta Tüccarlar ve Köylüler, 1700-1900
Çeviren: Bahar Tırnakçı • İş Kültür Yayınları
Tarih • 344 sayfa • 2026

İsmail Sarp Aykurt — Toplum, Tarih, Propaganda (2026)

İsmail Sarp Aykurt’un ‘Toplum, Tarih, Propaganda’ adlı çalışması, propagandayı toplumdan, sınıflardan ve ideolojilerden bağımsız, yalnızca belirli dönemlerde ortaya çıkan bir iletişim tekniği olarak ele almıyor. Propagandanın siyasal akımların sınıfsal ve ideolojik perspektifleriyle, partilerin programlarıyla ve farklı güç odaklarının çıkarlarıyla birlikte şekillendiğini savunuyor. Adı değişse, kullanılan araçlar incelse ve biçimleri dönüşse de propaganda, ikna etme, meşruiyet sağlama ve rıza oluşturma işlevini koruyor. Bu nedenle kitap, propagandayı tarihin belirli bir dönemine ya da yalnızca “kötücül” olarak tanımlanan rejimlere ait bir olgu olmaktan çıkararak, siyasetle birlikte varlığını sürdüren süreklilik taşıyan bir pratik olarak inceliyor.

Çalışmanın ilk bölümünde propaganda kavramının temel terimleri ele alınıyor. Propaganda ile siyasal iletişim ve reklam arasındaki ilişkiler ayrıştırılırken, toplum mühendisliğinin toplumsal yapıyı ve davranışları biçimlendirme iddiası üzerinde duruluyor. Siyasal ikna ve retorik, siyasetin düşünceleri ve kitleleri etkileme araçları açısından değerlendiriliyor. Bunun yanında güç zehirlenmesi ya da “Hubris Sendromu”, siyasal iktidarın kullanım biçimleriyle bağlantılı bir başlık olarak ele alınıyor. Halkla ilişkiler ve “spin doctor” kavramları, siyasal iletişimin profesyonelleşen ve algıyı yönetmeye dönük boyutlarını ortaya koyarken, kamu diplomasisi ve yumuşak güç ise devletlerin yalnızca zorlayıcı araçlarla değil, çekim ve ikna yoluyla da etkide bulunma biçimlerini gündeme getiriyor. Böylece propaganda, tek başına işleyen bir teknik olarak değil, siyasal iletişimden diplomasiye kadar uzanan daha geniş bir ilişkiler ağı içinde konumlandırılıyor.

İkinci bölüm, propagandanın tarihsel ve ideolojik zeminini oluşturan temel siyasal akımlara yöneliyor. Komünist ideolojinin ardından Sovyetler Birliği’nde Marksizm-Leninizm biçiminde kurumsallaşan ortodoksi ve Yugoslavya’daki özyönetimci sosyalizm ayrı örnekler olarak inceleniyor. Ardından liberal-kapitalist ve post-kapitalist ideolojilerin dönüşümü ele alınıyor. İtalyan faşizmi ve Alman faşizmi, yani Nasyonal Sosyalizm üzerinden faşist ideolojilerin tarihsel biçimleri değerlendiriliyor; ayrıca farklı faşist ideolojiler arasındaki varyasyonlara işaret ediliyor. Kitap burada yalnızca ideolojilerin kısa tarihlerini aktarmakla yetinmeyerek, bu siyasal akımların propaganda ile kurduğu ilişkiyi görünür kılıyor ve geçmişte ortaya çıkan ideolojik biçimlerin günümüz siyasetiyle kurulabilecek kavramsal ve organik bağlantılarını düşünmeye açıyor.

Üçüncü bölümde odak Türkiye’ye çevriliyor. Kitap, Anadolu coğrafyasının 1946 sonrasındaki siyasal tarihine propaganda açısından bakarken, seçimli dönemlerin yanı sıra seçimlerin ortadan kaldırıldığı ya da olağanüstü koşulların belirlediği dönemleri ve siyasetin sokağa taşındığı momentleri de dikkate alıyor. Demokrat Parti iktidarı, 27 Mayıs 1960, 1970-80 arasındaki sokak olayları ve 1991’de SHP örneğinde olduğu gibi farklı siyasal dönemleri afişler üzerinden kısaca hatırlatıyor. Buradaki amaç Türkiye’nin bütün seçimlerini veya bütün partilerin propaganda faaliyetlerini kapsamlı biçimde sıralamak değil; dönemin siyasal atmosferini yansıtan öne çıkan görsel kültür öğeleri üzerinden propaganda biçimlerinin nasıl değiştiğini göstermek.

Çalışmanın kapsamlı biçimde odaklandığı örnek ise 14 Mayıs 2023 seçimleri. Kitap, 2023’te mecliste yer alan ya da meclis dışında muhalefet yürüten farklı partilerin propaganda mücadelesini özellikle parti afişleri üzerinden inceliyor. Tarihsel ve temel ideolojilerden beslenen, ancak güncel siyasette farklı ideolojik açılımlarla yeniden kurulan söylemler görsel göstergeler üzerinden değerlendiriliyor. Afişlerde kullanılan imgeler, simgeler, renkler, sloganlar ve diğer görsel unsurların siyasal mesajı nasıl oluşturduğu göstergebilimsel bir analiz yöntemiyle ele alınıyor. Böylece propaganda yalnızca “ne söylendiği” üzerinden değil, “nasıl söylendiği ve hangi göstergeler aracılığıyla bir anlam dünyası kurulduğu” üzerinden de okunuyor.

Bu yönüyle ‘Toplum, Tarih, Propaganda’, propaganda kavramını tek başına tanımlamak yerine onu tarih, ideoloji, sınıf, siyasal iletişim ve görsel kültürle birlikte düşünmeyi öneriyor. Kitap, propaganda biçimleri değiştikçe kavramın da yeni görünümler kazandığını, ancak ikna, meşruiyet ve rıza üretme işlevinin süreklilik taşıdığını gösteriyor. Geçmişteki ideolojik deneyimlerden Türkiye’nin yakın tarihine ve 14 Mayıs 2023 seçimlerindeki afişlere uzanan inceleme, okura yalnızca propaganda örneklerini tanıtmakla kalmıyor; siyasal mesajların ardındaki ideolojik ve toplumsal ilişkileri çözümleyebilmek için kullanılabilecek bir bakış açısı da sunuyor.

İsmail Sarp Aykurt — Toplum, Tarih, Propaganda: Kavramlar, İdeolojiler, Propaganda Tarihi, Türkiye Örnekleri
• Sarmal Kitabevi
Siyaset • 237 sayfa • 2026

Akira O’Connor, Erin Robbin — Sömürge Zihinler (2026)

Akira O’Connor ve Erin Robbins ‘Sömürge Zihinler’de modern psikolojinin hangi bilgi ve anlatıları “bilimsel gerçek” olarak kabul ettiğini ve bu kabullerin hangi tarihsel koşullar içinde oluştuğunu araştırıyor. Yazarların hareket noktası, psikoloji kanonunun yalnızca en etkili araştırmacıların ve çalışmaların toplamından oluşmadığı düşüncesidir. Ders kitaplarında, üniversite müfredatlarında ve araştırma yöntemlerinde tekrar tekrar aktarılan insanlar, kavramlar ve yöntemler belirli bir düşünme sistemini de yeniden üretiyor. Bu nedenle yazarlar, “Bu bilgi doğru mu?” sorusunun yanında “Neden bu bilgi doğru kabul edildi ve bu statüyü sürdürmesini sağlayan kurumlar neler?” sorusunu da soruyor.

Kitabın ilk bölümü kanon kavramını ele alıyor. Psikolojide açıkça tanımlanmış bir kanon bulunmadığı düşünülse de lisans eğitiminde öğretilen teoriler, yöntemler, araştırmacılar ve analiz araçları arasında güçlü bir ortaklık olduğu belirtiliyor. Yazarlar bu ortaklığın, psikolojinin neyi önemli, ölçülebilir ve araştırılmaya değer gördüğünü belirlediğini savunuyor. Dolayısıyla kanonu sorgulamak yalnızca geçmişte unutulmuş isimleri müfredata eklemek değil, bilginin üretilme ve aktarılma biçimlerini de sorgulamak anlamına geliyor.

İkinci bölüm, istatistiğin psikolojideki yükselişi ile öjeni arasındaki tarihsel bağlantıya odaklanıyor. İstatistiksel yöntemlerin kendisi öjenik bir düşünceyle özdeşleştirilmiyor; ancak psikolojinin “bilimsel” ve ölçülebilir bir disiplin olarak güçlenmesinde rol oynayan bazı istatistiksel yaklaşımların öjenik ideallerle aynı tarihsel ortamı paylaştığı gösteriliyor. İnsanların özelliklerini ölçmek, sınıflandırmak ve gruplar arasında karşılaştırmak, bazı durumlarda toplumsal hiyerarşileri doğal ve nesnel göstermek için kullanılıyor. Böylece bugün teknik ve tarafsız görünen araçların hangi amaçlarla ve hangi varsayımlar altında geliştirildiği sorusu ortaya çıkıyor.

Üçüncü bölümde zekâ testleri inceleniyor. Binet-Simon ölçeğinin ortaya çıkışından itibaren psikolojik testlerin yalnızca bireysel özellikleri anlamak için kullanılmadığı, eğitim ve toplum politikaları üzerinde de etkili olduğu anlatılıyor. “Zayıf akıllı” insanların belirlenmesi fikri, zekânın tek ve değişmez bir özellik olduğu varsayımıyla birleştiğinde ayrımcı uygulamaları destekleyebiliyor. Yazarlar burada testlerin sonuçlarından çok, zekânın nasıl tanımlandığı, hangi kültürel becerilerin ölçüldüğü ve ölçümlerin toplumsal kararlar için nasıl kullanıldığı üzerinde duruyor.

Dördüncü bölüm psikiyatrik tanıların sapma ve marjinalleşmeyle ilişkisini ele alıyor. Ruhsal hastalık kategorileri insanların yaşantılarını anlamlandırmak ve tedavi etmek açısından önemli araçlar olabilse de “normal” ile “anormal” arasındaki sınırı belirleyen kurumsal otoritenin nasıl oluştuğu sorgulanıyor. Psikiyatrik tanının yalnızca bir hastalığı betimleyen teknik araç olmadığı, aynı zamanda toplumun kabul edilebilir davranışlara ilişkin sınırlarını da etkileyebildiği gösteriliyor. Böylece tanı, bilgi üretimi ile toplumsal güç arasındaki ilişkinin örneklerinden biri hâline geliyor.

Beşinci bölüm frenoloji ve modern nörogörüntüleme tekniklerini karşılaştırıyor. Frenolojinin zihinsel özellikleri kafatasının biçimi üzerinden açıklama girişimi bilimsel geçerliliğini yitirmiş olsa da, yazarlar eski bir hatanın ortadan kalkmasının benzer düşünme biçimlerinin bütünüyle sona erdiği anlamına gelmediğini savunuyor. Günümüzde beyin görüntüleme teknolojileri, özellikle fMRI, zihinsel süreçleri belirli beyin bölgeleriyle ilişkilendirmede güçlü araçlar sağlıyor. Ancak görüntülerin yorumlanması, istatistiksel eşikler ve teknolojinin sağladığı görsel kesinlik duygusu, bilimsel sonuçların olduğundan daha doğrudan ve kesin algılanmasına yol açabiliyor. Bu nedenle teknoloji ile bilgi arasındaki ilişkinin de eleştirel biçimde değerlendirilmesi gerekiyor.

Altıncı bölüm psikolojide kadınların konumunu inceliyor. Kadınlar uzun süre araştırmanın nesnesi olarak belirli toplumsal ve biyolojik varsayımlar çerçevesinde incelenirken araştırmacı olarak da bilimsel kurumların dışında veya kenarında bırakılıyor. Histeri, hormonlar ve mutluluk ilaçları üzerinden kadın bedeninin ve davranışlarının nasıl tanımlandığı ele alınıyor. Yazarlar kadınların psikolojiye yalnızca araştırma konusu olarak değil, araştırmacı olarak da katılımının önemini vurgularken, cinsiyet farklılıklarının doğal ve değişmez kategoriler olarak kabul edilmesinin taşıdığı sorunları tartışıyor.

Yedinci bölüm psikolojinin ırk konusundaki tarihine odaklanıyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bilimsel ırkçılık, zekâ araştırmaları ve eğitim politikaları üzerinden, psikolojik ölçümlerin ırksal hiyerarşileri desteklemek için nasıl kullanılabildiği inceleniyor. Zekânın toplumsal ve kültürel koşullardan bağımsız, değişmez bir özellik olarak ele alınması eleştirilirken, insanların yaşadığı çevrelerin ve eğitim sistemlerinin psikolojik ölçümlere etkisi gündeme getiriliyor. Böylece “bilimsel” kategorilerin toplumdaki mevcut eşitsizlikleri yalnızca yansıtmakla kalmayıp onları yeniden üretebilme ihtimali ortaya konuyor.

Sekizinci bölüm, psikolojik araştırmalarda Batılı, eğitimli, sanayileşmiş, zengin ve demokratik toplumların —WEIRD toplumlarının— aşırı temsil edilmesi sorununu ele alıyor. Psikoloji insan zihni hakkında evrensel sonuçlara ulaşmayı hedeflerken araştırmaların belirli toplumlarda yoğunlaşması, elde edilen sonuçların bütün insanlığa genellenmesini sorunlu hâle getirebiliyor. Yazarlar kültürlerarası araştırmanın bu problemi çözebileceğini kabul etmekle birlikte, kültürlerarası yöntemlerin de kendi varsayımlarını ve etik sorunlarını taşıdığını belirtiyor. Amaç yalnızca örneklemi çeşitlendirmek değil, “evrensel insan” hakkında nasıl düşündüğümüzü de yeniden değerlendirmek oluyor.

Dokuzuncu bölüm üniversiteleri bilgi üretiminin ve dağıtımının güçlü kurumları olarak ele alıyor. Yükseköğretim eşitsizlikleri azaltmayı amaçlasa bile hangi bilginin değerli kabul edileceğine, hangi araştırmaların yayımlanacağına ve kimlerin bilgi üretme imkânına sahip olacağına ilişkin eşitsizlikleri sürdürebiliyor. Akademik kurumların kendi kanonlarını yeniden üretmesi, çeşitliliğin yalnızca öğrenci ve araştırmacı sayısını artırmakla çözülemeyeceğini gösteriyor. Bilginin üretim ve dolaşım koşullarının da değişmesi gerekiyor.

Sonuç bölümünde yazarlar psikoloji kanonunun dönüştürülmesini, geçmişteki sorunlu isimleri basitçe listeden çıkarmaktan daha geniş bir mesele olarak ele alıyor. Amaç, psikolojinin hangi varsayımlarla çalıştığını, hangi insanların deneyimlerini merkeze aldığını ve hangi kurumların bilgiye meşruiyet kazandırdığını sürekli sorgulayan bir disiplin anlayışı geliştirmek. Yazarların kendi akademik geçmişlerini de eleştiriye dahil etmeleri bu yaklaşımın önemli bir parçasını oluşturuyor. Kendi çalışmalarının ve kurumlarının da söz konusu kanonun içinde yer aldığını kabul ederek, eleştirinin dışarıdan yöneltilen bir suçlama değil, araştırmacının kendi konumunu da sorgulamasını gerektiren bir süreç olduğunu vurguluyorlar.

‘Sömürge Zihinler’ (‘Colonised Minds: Narratives That Shape Psycholog’) böylece psikoloji tarihini yalnızca geçmişteki hataların dökümü olarak sunmuyor. İstatistikten zekâ testlerine, psikiyatrik tanıdan beyin görüntülemeye, kadın ve ırk araştırmalarından üniversitelerin bilgi üretme biçimlerine kadar uzanan örneklerle, psikolojik bilginin toplumsal ve tarihsel koşullardan bağımsız olmadığını gösteriyor. Kitabın temel sorusu da burada belirginleşiyor: İnsan zihnini daha kapsayıcı biçimde anlayabilmek için yalnızca yeni bilgiler üretmek değil, hangi bilgileri neden bilimsel ve önemli kabul ettiğimizi de yeniden düşünmek gerekiyor.

Akira O’Connor, Erin Robbin — Sömürge Zihinler: Psikolojiyi Şekillendiren Anlatılar
Çeviren: Beyza Konuk • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 320 sayfa • 2026

Arnaud Orain — El Konulan Dünya (2026)

Arnaud Orain ‘El Konulan Dünya’da, kapitalizmin tarihini, liberal ve “sonluluk kapitalizmi” olarak adlandırdığı iki farklı biçimin gerilimi üzerinden yeniden okuyor. Ona göre neoliberal küreselleşmenin sınırsız büyüme, serbest ticaret ve rekabet vaadi çözülürken dünya yeniden sınırlı ve ele geçirilmesi gereken bir alan olarak kavranıyor. “Sonluluk kapitalizmi” bu zihniyeti ifade ediyor: toprak, maden ve deniz gibi varlıkların tekelleştirilmesi ve bunlardan rant elde edilmesi hedefleniyor.

Orain bu yaklaşımın yalnızca geçmişte kalmış bir merkantilizm biçimi olmadığını savunuyor. Ona göre kapitalizmin tarihinde üç dönemde belirginleşen bir mantık bulunuyor: 16.-18. yüzyıllar, 1880-1945 arası ve 2010’dan günümüze uzanan dönem. Bu dönemleri birleştiren temel unsur, dünyanın “sonlu” olduğuna ilişkin kaygının siyasal davranışları şekillendirmesidir. Kaynakların ve pazarların sınırlı olduğu düşüncesi, aktörleri önce davranmaya, stoklamaya, kapatmaya ve stratejik varlıkları denetim altına almaya yöneltiyor.

İlk iki bölümde denizlerin kapatılması ve askerileştirilmesi ele alınıyor. Orain, okyanusların Avrupalı güçler tarafından keşfedilmesini coğrafi genişleme değil, sahiplenme ve rekabet süreci olarak değerlendiriyor. Deniz yolları ve ticaret alanları üzerindeki denetim, savaş donanmalarıyla ticaret filolarını birbirine bağlıyor. Böylece ticaret ile savaş arasındaki sınır bulanıklaşıyor ve denizler ekonomik ve askerî bir mücadele alanına dönüşüyor.

Üçüncü ve dördüncü bölümlerde kapitalizmin rekabetle özdeşleştirilmesine itiraz ediliyor. Sonluluk kapitalizminde amaç, piyasaya daha fazla aktör katmak değil, rakipleri dışarıda bırakarak ayrıcalıklı konum ve rant yaratmak. Tekeller, korumacı düzenlemeler, ayrıcalıklı anlaşmalar ve zor kullanma, serbest ticaretin yerini alabiliyor. Böylece kapitalizm ile piyasanın aynı şey olmadığı gösteriliyor.

Beşinci ve altıncı bölümler, tüccarların ve şirketlerin hükümranlık işlevleri üstlenmesine odaklanıyor. Büyük ticaret şirketleri, devletlerin desteğiyle topraklar, limanlar, kaynaklar ve ticaret ağları üzerinde denetim kuruyor. 1880-1945 döneminde emperyal rekabet yeniden güçlenirken, günümüzde lojistik ağları, enerji, kritik hammaddeler, deniz yolları ve dijital altyapılar stratejik değer kazanıyor.

Orain’in temel tezi, günümüzdeki gelişmelerin yeni olmadığı yönünde. İklim değişikliği, enerji dönüşümü ve kaynak kıtlığı, sonlu bir dünya duygusunu yeniden güçlendiriyor. ‘El Konulan Dünya’ (‘Le Monde Confisqué’), kapitalizmin kimi dönemlerde dünyayı kapatma, kaynakları tekelleştirme ve rakipleri dışlama eğilimini görünür kılıyor.

Arnaud Orain — El Konulan Dünya: Sonluluk Kapitalizmi Üzerine Deneme (16. – 21. Yüzyıllar)
Çeviren: Alp Tümertekin • İş Kültür Yayınları
Tarih • 272 sayfa • 2026

David F. Marley — Korsanların Günlük Hayatı (2026)

David F. Marley ‘Korsanların Günlük Hayatı’nda, Karayipler’de korsanlığın altın çağı olan 1650-1720 dönemini, efsanelerin ardındaki gündelik yaşamın ayrıntıları üzerinden inceliyor. Korsanları yalnızca gemilere saldıran maceracılar olarak değil, yaşayan ve örgütlenen insanlar olarak ele alıyor. İspanyol, Fransız, Hollanda ve İngiliz arşivlerinin yanı sıra korsan sorguları, mağdur ifadeleri ve resmi kayıtlardan yararlanarak bu dünyanın izini sürüyor.

Marley, korsanların denizde ve karada zamanlarını nasıl geçirdiğini inceliyor. Buradan korsanlığın sürekli bir yağma faaliyeti olmadığı, mevsimsel bir uğraş olduğu ve zamanlarının önemli bir bölümünü karada geçirdikleri görülüyor. Gemideki yaşam ise yelken ve halatların bakımı, geminin onarılması, nöbet, seyir ve uzun yolculukların tekdüzeliğiyle şekilleniyor. Beslenmeden de bahsediliyor; yiyecek ve içeceklerin niteliği, taze gıdaya erişim ve saklama koşulları ele alınıyor.

Marley, korsanların gemilerini, silahlarını ve seyir tekniklerini de inceliyor. Yağma ise hedef seçimi, ticaret yolları, ele geçirilen mallar ve paylaşım üzerinden korsan ekonomisinin temel unsurlarını oluşturuyor. Esirlere uygulanan şiddet ve işkence de anlatılıyor. Böylece korsanlığın yalnızca özgürlük ve macera imgeleriyle açıklanamayacağı, ekonomik çıkar ile şiddetin iç içe geçtiği bir düzen olduğu ortaya çıkıyor.

‘Korsanların Günlük Hayatı’ (‘Daily Life of Pirates’), korsan topluluklarının kendi içindeki ilişkilere de odaklanıyor. Kurallar, roller, liderlik biçimleri ve anlaşmalar, korsan dünyasının başıboş olmadığını gösteriyor. Mizah, gündelik konuşmalar, dini tutumlar, sığınaklar ve limanlarla ilişkiler de bu dünyanın parçaları olarak ele alınıyor. Marley, korsanları yalnızca ünlü kaptanların hikâyeleri üzerinden anlatmıyor; sorgulamalar ve mağdur ifadeleriyle sıradan korsanların koşullarına ulaşıyor.

İspanyol, Fransız, Hollanda ve İngiliz dünyaları arasındaki bağlantılar, korsanlığın ulusal sınırları aşan yapısını ortaya koyuyor. Korsanlık ile devlet destekli özel savaşçılık arasındaki geçişkenlik de önem kazanıyor. Böylece korsanlık, dönemin savaşları, ticaret ağları ve sömürge düzeniyle bağlantılı bir olgu olarak görülüyor.

Sonuçta ‘Korsanların Günlük Hayatı’, korsanlık tarihini romantikleştirmek yerine onun maddi, toplumsal ve şiddet içeren gerçekliğini görünür kılıyor. Yiyeceklerden silahlara, seyir tekniklerinden yağma ve esir alma yöntemlerine uzanan ayrıntılar, bu hayatın nasıl sürdürüldüğünü gösteriyor. Marley, korsanların efsanevi görüntüsünün arkasındaki gerçek insanları ve gündelik düzeni ortaya çıkararak korsanlık dünyasına çok boyutlu, ayrıntılı bir tarihsel bakış sunuyor.

David F. Marley — Korsanların Günlük Hayatı
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 392 sayfa • 2026

Slavoj Žižek, Eric Santner, Kenneth Reinhard — Komşu (2026)

Slavoj Žižek, Eric L. Santner ve Kenneth Reinhard’ın bu kitabı, “komşunu kendin gibi sev” buyruğunu modern siyaset ve etik içinden yeniden düşünerek teolojik olanın seküler siyasette neden ortadan kaybolmadığını araştırıyor. Freud’un bu buyruğa duyduğu şaşkınlıktan hareket eden yazarlar, komşuyu yalnızca sevilecek biri değil, benlik ile öteki arasındaki sınırları bozan tekinsiz bir figür olarak ele alıyor. Böylece sevgi ile nefret, dayanışma ile dışlama, etik ile şiddet arasındaki gerilim görünür hale geliyor.

Kitabın temel iddiası, modernleşmeyle birlikte dinin siyasetten bütünüyle çekildiği varsayımının sorgulanması gerektiği yönünde. Siyasal düzenler kendilerini seküler ve rasyonel olarak tanımlasalar bile egemenlik, topluluk, düşmanlık ve evrensellik gibi meselelerde teolojik mantıklar işlemeye devam ediyor. Siyasal teoloji yalnızca dinin siyasete müdahalesini değil, siyasal kavramların içinde süren teolojik boyutu da inceliyor.

Kenneth Reinhard’ın metni, Carl Schmitt’in siyaseti dost ile düşman ayrımı üzerinden düşünmesine karşılık, komşu kavramını siyasal ilişkinin ekseni olarak öne çıkarıyor. Reinhard, komşunun yalnızca aynı topluluğa ait kişi olmadığını; öznenin karşısına çıkan ve onu kendi sınırlarıyla yüzleştiren bir öteki olduğunu tartışıyor. Böylece siyasal topluluğun kimleri içerdiği ve kimleri dışarıda bıraktığı sorusu yeniden kuruluyor.

Eric L. Santner’ın metni, Walter Benjamin, Franz Rosenzweig ve Freud üzerinden komşu sevgisinin anlamını araştırıyor. Kurtuluş, mesihçilik ve mucize temalarını modern özne ve siyaset sorunlarıyla ilişkilendiriyor. Santner, komşuyla karşılaşmayı mevcut düzeni kesintiye uğratabilecek bir olay olarak ele alıyor. Slavoj Žižek ise, komşunun neden bazen sevgiye değil, tahammül edilmesi güç bir aşırılığa dönüştüğünü sorguluyor. Levinas’ın etik yaklaşımını psikanaliz açısından tartışarak arzu, nefret, korku ve şiddet boyutlarını öne çıkarıyor.

‘Komşu: Siyasal Teoloji Üzerine Üç Sorgulama’ (‘The Neighbor: Three Inquiries in Political Theology’), böylece yalnızca din ile siyaset arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma olmaktan çıkıyor. Kitap, kimin “biz” sayılacağını ve kimin dışlanacağını belirleyen siyasal mekanizmaların etik ve teolojik sorular olduğunu gösteriyor. “Komşunu kendin gibi sev” buyruğu basit bir hümanist uzlaşma çağrısı olarak kalmıyor; farklılıkla, düşmanlıkla ve insanın kendi içindeki yabancılıkla yüzleşmeyi gerektiren bir problem haline geliyor. Yazarlar komşuyu yeniden düşünerek seküler siyasetin içindeki teolojik mirası sorguluyor.

Slavoj Žižek, Eric L. Santner, Kenneth Reinhard — Komşu: Siyasal Teoloji Üzerine Üç Sorgulama
Çeviren: Erkal Ünal • Axis Yayınları
Siyaset • 334 sayfa • 2026

German E. Berrios — Ruhsal Semptomların Tarihi (2026)

German E. Berrios’un bu çalışması, modern psikiyatrinin kullandığı ruhsal belirtilerin ve onları tanımlayan dilin nasıl oluştuğunu araştırıyor. Halüsinasyon, sanrı, obsesyon, anksiyete, depresyon, bellek ve bilinç bozukluğu gibi belirtilerin tarih boyunca değişmez olgular olarak mı kaldığı, yoksa onları anlamlandıran kavramların dönemlerin insan ve zihin tasavvurlarıyla birlikte mi değiştiği sorusunu merkeze alıyor. Berrios, tanımlayıcı psikopatolojinin tarihini eski kuramların kronolojisi olarak değil, bugünkü klinik dilin nasıl kurulduğunu sorgulayan bir araştırma olarak ele alıyor.

‘Ruhsal Semptomların Tarihi’ (‘The History of Mental Symptoms’), özellikle XIX. yüzyıl ve sonrasına odaklanıyor. Berrios bu dönemi, Gaston Bachelard’ın “epistemolojik kopuş” ve “yeniden şekillenme” kavramlarından esinlenerek, delilik söyleminde önemli bir dönüşümün yaşandığı dönem olarak değerlendiriyor. Ona göre tanımlayıcı psikopatoloji, yalnızca hastada gözleneni kaydeden nötr bir dil değil; gözlemci, hasta ve belirti arasındaki ilişkiyi kuran kavramsal bir sistem oluşturuyor.

Kitabın biliş ve bilinç bölümünde algı ve düşünce bozuklukları, sanrılar, obsesyonlar ve kompulsiyonlar, bilişsel bozukluklar, bellek ve bilinç bozuklukları ele alınıyor. Berrios, bugün yerleşik görünen bu kavramların hazır ve değişmez kategoriler olmadığını gösteriyor. Aynı davranışın farklı dönemlerde farklı sözcüklerle açıklanabileceğini ortaya koyuyor. Duygudurum bölümünde anksiyete, duygulanım bozuklukları ve anhedoni incelenirken, XIX. yüzyıl psikiyatrisinin başlangıçta entelektüel işlevlere daha fazla ağırlık verdiği gösteriliyor.

İrade ve eylem bölümünde irade bozuklukları, yorgunluk hissi, katalepsi, katatoni, stupor, tremor, rijidite, akatizi ve stereotipi gibi belirtilerin kavramsal tarihleri izleniyor. Son bölümde kişilik bozuklukları ve kendine zarar verme davranışı ele alınıyor. Berrios, geçmişteki ruh hekimlerinin klinik gözlemlerini dönemin tıp anlayışı, felsefi varsayımları ve toplumsal koşullarıyla birlikte değerlendiriyor.

‘Ruhsal Semptomların Tarihi’nin temel sonucu, psikiyatri dilinin nötr ve değişmez bir aynadan ibaret olmadığı fikri oluyor. Belirti ile onu adlandıran sözcük ve gözlenen davranış ile ona yüklenen anlam arasındaki ilişki tarih içinde yeniden kuruluyor. Bu nedenle psikopatolojinin tarihini bilmek, bugün kullandığımız tanımların güvenilirliğini ve sınırlarını sorgulamaya da yarıyor. Berrios böylece semptomların tarihini, modern psikiyatrinin kendi kavramlarını eleştirel biçimde yeniden değerlendirmesini sağlayan temel bir araç olarak konumlandırıyor. Tarih, klinik dilin sınırlarını yeniden düşündürüyor.

German E. Berrios — Ruhsal Semptomların Tarihi: XIX. Yüzyıldan Günümüze Tanımlayıcı Psikopatoloji
Çeviren: Mehmet Bulgen • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 640 sayfa • 2026

Arzu Demirer Sevimli — Yaratıcılık, Sanat, Sinema: Bir Örnek, Akira Kurosawa (2026)

‘Yaratıcılık, Sanat, Sinema: Bir Örnek, Akira Kurosawa’, Arzu Demirer Sevimli’nin yaratıcılık ile sanat arasındaki ilişkiyi sinema üzerinden tartıştığı disiplinlerarası bir çalışma. Kitap, yaratıcılığın nasıl ortaya çıktığı, bireyde hangi göstergeler aracılığıyla görünür hale geldiği ve sanatsal üretime nasıl dönüştüğü sorularından hareket ediyor. Bu kuramsal çerçevenin somut örneği olarak ise dünya sinemasının en etkili yönetmenlerinden Akira Kurosawa’nın yaşamı, sinema anlayışı ve filmleri ele alınıyor.

Çalışmanın temel kavramlarından biri Maslow’un kuramında önemli bir yere sahip olan “kendini gerçekleştirme” kavramı. Buna göre yaratıcılık, yalnızca yeni ve özgün bir şey ortaya koyma yeteneği olarak değil, bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirme sürecinin sanatsal bir ifadesi olarak değerlendiriliyor. Sanatçı, içindeki yaratıcı olanakları ortaya çıkardıkça yalnızca bir ürün üretmiyor; aynı zamanda kendi varoluşunu dönüştürüyor. Kitap bu nedenle yaratıcılığı bireysel psikolojiden sanatın toplumsal ve estetik etkilerine uzanan daha geniş bir bağlam içinde değerlendiriyor.

Sanat eserinin izleyici üzerindeki dönüştürücü etkisi ise üç kavram üzerinden açıklanıyor: alışkanlığı kırma, yeniden üretim ve estetik yaşantı. Alışılmış algı biçimlerinin kırılması, kişinin dünyayı daha önce görmediği bir biçimde deneyimlemesine imkân tanıyor. Sanat yapıtıyla karşılaşan izleyici, mevcut gerçekliği yalnızca olduğu haliyle kabul etmek yerine onu yeniden düşünmeye ve kendi deneyimi içinde yeniden üretmeye başlıyor. Ortaya çıkan estetik yaşantı ise kişinin sanat eseriyle karşılaşmadan önceki konumundan farklılaşmasını sağlıyor. Böylece sanat, yalnızca temsil eden değil, algıyı ve düşünceyi dönüştüren bir deneyim olarak ele alınıyor.

Bu yaklaşım sinemada “auteur kuramı” üzerinden somutlaştırılıyor. Auteur yönetmen, filmi yalnızca senaryo, oyunculuk, görüntü, kurgu ve müzik gibi unsurların toplamı olarak değil, kendi özgün bakışını ve sanatsal kişiliğini taşıyan bütünlüklü bir eser olarak kuruyor. Kurosawa da farklı türlerde ve dönemlerde filmler üretmesine rağmen belirgin bir yönetmenlik imzası oluşturan isimlerden biri olarak bu çerçevede değerlendiriliyor. İnsan doğasına yönelik ilgisi, ahlaki çatışmaları, birey ile toplum arasındaki gerilimleri, savaş ve şiddetin sonuçlarını sorgulaması ve hareketi güçlü bir görsel kompozisyonla birleştirmesi, filmleri arasında süreklilik yaratan unsurlar olarak öne çıkıyor. Kurosawa’nın Japon geleneklerinden, Batı edebiyatından ve farklı sinema geleneklerinden yararlanırken bunları kendi özgün sinema dilinde dönüştürmesi de yaratıcılığın yalnızca “yeni” olanı üretmekten ibaret olmadığını gösteriyor.

Kitabın Kurosawa incelemesinin merkezindeki ilk örnek olan ‘Raşomon’, hakikat ve insan algısı arasındaki ilişkiyi radikal bir anlatı yapısıyla sorguluyor. Aynı olayın farklı tanıkların birbirleriyle çelişen anlatıları üzerinden aktarılması, tek ve değişmez bir hakikate ulaşma fikrini belirsizleştiriyor. Kurosawa burada anlatıyı yalnızca olayların aktarılması için kullanmak yerine, gerçeğin nasıl algılandığını ve insanların kendi çıkarları, korkuları ve gururları doğrultusunda hakikati nasıl dönüştürebildiğini araştırıyor. Filmin farklı bakış açılarını yapısal olarak karşı karşıya getirmesi, sinema dilinin alışılmış anlatı kalıplarını kıran yaratıcı bir müdahale olarak değerlendirilebiliyor.

‘Yedi Samuray’ ise yaratıcılığın toplumsal boyutunu, bireylerin ortak bir tehlike karşısında kurdukları geçici dayanışma üzerinden görünür kılıyor. Haydutların saldırılarından korunmak isteyen yoksul bir köyün samuraylardan yardım istemesiyle başlayan hikâye, samuraylarla köylüler arasındaki sınıfsal ve kültürel mesafeyi de açığa çıkarıyor. Kurosawa, savaş sahnelerinde hareket, ritim, çoklu kamera kullanımı ve dinamik kurgu aracılığıyla izleyiciyi çatışmanın içine çekiyor; yağmur ve çamur gibi doğal unsurlar da savaşın fiziksel ağırlığını artıran görsel araçlara dönüşüyor. Film aynı zamanda kahramanlık fikrini sorgulayarak bireysel cesaret ile kolektif eylem arasındaki ilişkiyi öne çıkarıyor.

Üçüncü örnek olan ‘Ran’ ise Kurosawa’nın geç dönem sinemasındaki daha karanlık ve görsel açıdan daha anıtsal yönelimi ortaya koyuyor. Shakespeare’in ‘Kral Lear’ tragedyasından hareket eden film, iktidar, aile, ihanet, savaş ve yıkım temalarını Japon tarihsel ve kültürel dünyasıyla birleştiriyor. Kurosawa burada renkleri, geniş manzaraları, koreografik hareketleri ve uzun planları anlatının ayrılmaz parçalarına dönüştürüyor. Savaşın görsel olarak ihtişamlı olmasına rağmen şiddetin yüceltilmemesi, aksine insan yıkımının soğuk ve mesafeli biçimde gösterilmesi, filmin önceki dönem yapıtlarından ayrılan önemli özelliklerinden biri oluyor.

Bu üç film birlikte düşünüldüğünde Kurosawa sineması, yaratıcılığın yalnızca teknik ustalık anlamına gelmediğini gösteren kapsamlı bir örnek oluşturuyor. ‘Raşomon’ anlatının ve hakikatin sınırlarını zorlarken, ‘Yedi Samuray’ hareket, kurgu ve toplumsal çatışma üzerinden sinemasal anlatım olanaklarını genişletiyor; ‘Ran’ ise tragedya, resim, tiyatro ve sinemayı bir araya getirerek görsel ve düşünsel açıdan yoğun bir dünya kuruyor. Böylece farklı dönemlere ait bu yapıtlar, Kurosawa’nın kendi sanatsal dilini sürekli yeniden üreten bir auteur olarak okunmasına imkân sağlıyor.

Arzu Demirer Sevimli’nin çalışması, bu nedenle yalnızca Akira Kurosawa üzerine bir sinema incelemesi değil. Yaratıcılığın kaynaklarını, bireyin kendini gerçekleştirme sürecini, sanat yapıtının algıyı dönüştürücü gücünü ve sanatçı ile auteur yönetmen arasındaki ilişkiyi aynı düşünsel çerçevede buluşturuyor. Kurosawa’nın yaşamı ve filmleri üzerinden yaratıcılığın bireysel bir yetenek olmanın ötesinde nasıl estetik bir deneyime, özgün bir sanat diline ve izleyiciyi dönüştüren bir karşılaşmaya dönüşebildiğini araştırıyor. Bu yönüyle kitap hem yaratıcılık ve sanat ilişkisine hem de Kurosawa sinemasının dünya sinemasındaki özgün konumuna disiplinlerarası bir perspektiften bakıyor.

Arzu Demirer Sevimli — Yaratıcılık, Sanat, Sinema: Bir Örnek, Akira Kurosawa
• Agora Kitaplığı
Sinema • 238 sayfa • 2026