Mustafa Demirtaş — Tatlı Hayatın Kıyısında (2026)

Göç üzerine yapılan araştırmalar çoğu zaman önceden belirlenmiş sorulara cevap arar; oysa bu çalışma, araştırmanın yönünü bizzat göçmenlerin deneyimlerinin ve meraklarının belirlemesine izin veriyor. Böylece saha, araştırmacının çizdiği sınırlar içinde tanımlanan bir alan olmaktan çıkıyor; görüşülen kişilerin anlattıkları, sordukları ve önemsedikleri meselelerle şekillenen ortak bir düşünme zemini hâline geliyor. Mustafa Demirtaş, göçü yalnızca incelenen bir olgu olarak değil, bilgi üretme biçimlerini yeniden sorgulatan bir deneyim olarak ele alıyor.

Bu yaklaşımın merkezinde dostluk yer alıyor. Ancak dostluk burada göç deneyimini açıklamak için sonradan eklenmiş bir kavram değil; göçle birlikte yeniden anlam kazanan toplumsal ve siyasal bir ilişki biçimi olarak değerlendiriliyor. Benzer şekilde göç de yalnızca sınırları aşan insanların hikâyesi değil, dostluğun nasıl kurulduğunu, nasıl sınandığını ve nasıl sürdürüldüğünü görünür kılan bir deneyim olarak okunuyor. Böylece göç ve dostluk, birbirini açıklayan iki ayrı tema olmaktan çıkıp iç içe geçen yaşam pratikleri olarak tartışılıyor.

‘Tatlı Hayatın Kıyısında’, göçün yalnızca kriz, güvenlik ya da uyum politikaları ekseninde ele alınmasına karşı çıkarak, gündelik hayatın içindeki karşılaşmalara, ilişkilenme biçimlerine ve dayanışma pratiklerine odaklanıyor. Aynı zamanda dostluğu da kişisel bir erdem ya da bireysel bir duygu olarak değil, güç ilişkileri, eşitsizlikler ve birlikte yaşama imkânlarıyla örülü siyasal bir alan olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Bu çerçevede göçmenlerin dostluğu nasıl tanımladığı, arkadaşlık ve akrabalıkla hangi noktalarda kesişip ayrıldığı, benzerlik ile farklılığın dostluk ilişkilerindeki yeri, yerleşik toplumla kurulan bağların hangi koşullarda gelişebildiği ve dayanışmanın açık talepler dile getirmeden nasıl var olabildiği gibi sorular kitabın temel eksenini oluşturuyor. Böylece eser, göçmenlerin sesini merkeze alan eleştirel bir bakışla, birlikte yaşamanın imkânlarını birbirine tutunma, karşılıklı güven ve ortak yaşam deneyimleri üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor.

Mustafa Demirtaş — Tatlı Hayatın Kıyısında: Dostluk, Göç ve Birbirine Tutunmak
• Otonom Yayıncılık
Sosyoloji • 224 sayfa • 2026

William J. Prior — Sokrates (2026)

Sokrates’in yaşamını, düşüncelerini ve Batı felsefesi üzerindeki kalıcı etkisini sistematik biçimde inceleyen bir giriş. William J. Prior, Sokrates’in kendi yazılı eserlerini bırakmamış olmasının yarattığı yorum güçlüğünü hareket noktası alır ve onun fikirlerini başta Platon olmak üzere Xenophon ile Aristophanes gibi çağdaş ve yakın dönem kaynaklarını karşılaştırarak yeniden değerlendirmeye çalışıyor. Böylece tarihsel Sokrates ile sonraki kuşakların inşa ettiği Sokrates imgeleri arasındaki ayrımları görünür kılıyor.

Kitabın ilk bölümleri, Sokrates’in yaşadığı Atina’nın siyasal ve kültürel ortamını, Peloponez Savaşı sonrasındaki toplumsal gerilimleri ve filozofun bu atmosfer içinde üstlendiği kamusal rolü ele alıyor. Özellikle yargılanması ve idama mahkûm edilmesi, yalnızca bireysel bir trajedi olarak değil, felsefe ile demokrasi, özgür düşünce ile siyasal otorite arasındaki gerilimlerin simgesel bir örneği olarak inceleniyor. Prior, Sokrates’in mahkeme savunmasını ve ölümü karşısındaki tutumunu, onun yaşamı boyunca savunduğu ahlaki ilkelerin doğal sonucu olarak yorumlar.

Eserin odağını Sokrates’in felsefi yöntemi oluşturuyor. Prior’a göre Sokrates’in en kalıcı mirası, hazır bilgiler sunmaktan çok sorgulamaya dayalı düşünme biçimidir. Diyaloglar boyunca uyguladığı soru-cevap yöntemi, insanların günlük hayatta kesin doğru sandıkları kavramları eleştirel biçimde sınamalarını sağlıyor. Adalet, cesaret, dostluk, erdem ve bilgi gibi temel kavramlar, bu sorgulamalar aracılığıyla yeniden tanımlanmaya çalışılıyor. Böylece felsefe, soyut öğretilerin aktarılmasından çok, kişinin kendi düşüncelerini sürekli gözden geçirdiği bir yaşam pratiği hâline geliyor.

Kitap, Sokrates’in etik anlayışını da ayrıntılı biçimde ele alıyor. Prior, onun entelektüalizmini merkeze alarak, bilginin doğru eylemin temel koşulu olduğu düşüncesini açıklıyor. Sokrates’e göre insanlar kötülüğü bilinçli olarak değil, iyinin ne olduğunu yeterince bilmedikleri için yaparlar. Bu nedenle ahlaki gelişim, bilgi ile karakter arasında kopmaz bir bağ kurmayı gerektiriyor. İyi yaşam ise dışsal başarılar ya da servetten çok, ruhun erdem yoluyla yetkinleşmesine dayanıyor. Bu yaklaşım, bireyin kendisini tanımasını ve sürekli sorgulamasını ahlaki yaşamın vazgeçilmez koşulu hâline getiriyor.

Prior ayrıca Sokrates’in din anlayışı, tanrısal işaret (daimonion) kavramı, yasa ve adalet üzerine görüşleri ile yurttaşlık anlayışını da inceliyor. Filozofun devletin yasalarına bağlılığı ile eleştirel düşünceyi uzlaştırma çabası, onun hem dönemi hem de sonraki siyaset felsefesi açısından neden belirleyici bir figür olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda Platon’un erken ve geç diyalogları arasındaki farklılıklar değerlendirilerek, hangi görüşlerin tarihsel Sokrates’e ait olabileceği sorusu dikkatli bir kaynak çözümlemesiyle tartışılıyor.

Sonuç olarak kitap, Sokrates’i yalnızca Batı felsefesinin kurucu isimlerinden biri olarak değil, düşünmenin ve ahlaki sorgulamanın simgesi olarak ele alıyor. Kesin cevaplardan çok doğru soruların önemini vurgulayan felsefi yaklaşımının, etikten siyasete, eğitimden eleştirel düşünceye kadar uzanan geniş etkisini ortaya koyarken, tarihsel belirsizlikleri de göz ardı etmeden Sokrates’in düşünsel mirasını dengeli ve anlaşılır bir çerçevede değerlendiriyor.

William J. Prior — Sokrates
Çeviren: Kadir Gülen • Lejand Kitap
Felsefe • 224 sayfa • 2026

Michael Morris — Cambridge Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi (2026)

Yalnızca Charles Darwin ve evrim kuramını anlatan bir başvuru kaynağı değil; Darwinci düşüncenin ortaya çıkışını, bilimsel gelişimini ve farklı disiplinlerde yarattığı etkileri çok yönlü biçimde inceleyen kapsamlı bir ansiklopedi. Michael Ruse editörlüğünde alanın önde gelen araştırmacılarının hazırladığı altmıştan fazla makale, Darwin’in yaşam öyküsünü, bilimsel çalışmalarını ve düşüncelerinin sonraki yüzyıllardaki dönüşümünü tarihsel ve eleştirel bir perspektifle ele alıyor.

Kitabın ilk bölümleri Darwin’in entelektüel gelişimini, Beagle yolculuğunu, gözlemlerini ve doğal seçilim kuramına ulaşmasını ayrıntılarıyla inceliyor. Bu süreçte yalnızca biyolojik keşifler değil, dönemin bilimsel ortamı, jeoloji, biyocoğrafya ve doğa tarihi araştırmaları da değerlendirilerek evrim düşüncesinin hangi entelektüel koşullarda şekillendiği gösteriliyor. Aynı zamanda ‘Türlerin Kökeni’nin hazırlanışı, yayımlanması ve ilk tepkiler de ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

Ansiklopedinin önemli bir bölümü Darwin’in temel kavramlarını açıklamaya ayrılmış. Doğal seçilim, ortak ata, adaptasyon, türleşme, varyasyon, cinsel seçilim ve kalıtım gibi kavramlar hem tarihsel bağlamları hem de günümüzde ulaştıkları bilimsel düzey açısından değerlendiriliyor. Darwin’in eksik bıraktığı ya da döneminin bilgi sınırları nedeniyle açıklayamadığı sorunların, özellikle genetik ve moleküler biyolojideki gelişmeler sayesinde nasıl yeniden yorumlandığı da gösteriliyor. Böylece klasik Darwinizm ile çağdaş evrimsel biyoloji arasındaki süreklilik ve farklılaşmalar birlikte ele alınıyor.

‘Cambridge Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi’ (‘The Cambridge Encyclopedia of Darwin and Evolutionary Thought’), yalnızca biyolojiyle sınırlı kalmaz; Darwinci düşüncenin farklı disiplinlerde yarattığı etkileri de kapsamlı biçimde inceliyor. Evrim kuramının din, felsefe, etik, siyaset, hukuk, antropoloji, psikoloji, tıp, edebiyat ve kültür alanlarında yol açtığı tartışmalar ayrıntılı makalelerle değerlendiriliyor. Bunun yanında sosyal Darwinizm, öjeni, insan evrimi, cinsiyet tartışmaları ve evrim kuramının ideolojik amaçlarla çarpıtılması gibi konular da eleştirel bir bakışla incelenerek bilimsel kuram ile onun toplumsal ve siyasal kullanımları arasındaki ayrım vurgulanıyor.

Ansiklopedi ayrıca Darwin’den önceki evrim fikirlerini, Darwin’in çağdaşlarını ve onu izleyen araştırmacıları da kapsayan geniş bir tarihsel panorama sunuyor. Evrimsel düşüncenin farklı ülkelerde nasıl benimsendiği, eleştirildiği ya da dönüştürüldüğü; paleontoloji, ekoloji, genetik ve gelişim biyolojisi gibi alanlardaki ilerlemelerin Darwinci çerçeveyi nasıl genişlettiği ayrıntılı biçimde gösteriliyor. Böylece evrim kuramı tek bir bilim insanının eseri olmaktan ziyade, farklı disiplinlerin katkısıyla sürekli gelişen dinamik bir araştırma programı olarak değerlendiriliyor.

Zengin görsel malzemesi, biyografik makaleleri ve kavramsal açıklamalarıyla eser, hem Darwin’in bilimsel mirasını hem de evrimsel düşüncenin yaklaşık yüz elli yıllık gelişimini bütünlüklü biçimde ortaya koyuyor. Araştırmacılar için güvenilir bir başvuru kaynağı olmasının yanı sıra, evrim kuramının tarihsel kökenlerini, bilimsel temellerini ve modern dünyadaki etkilerini kapsamlı biçimde anlamak isteyen okurlar için de temel bir referans niteliği taşıyor.

Kolektif — Cambridge Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi,
Editör: Michael Ruse
Çeviren: Mehmet Doğan • Alfa Yayınları
Ansiklopedi • 1064 sayfa • 2026

Kolektif — İstanbul Aydınlanıyorken (2026)

‘İstanbul Aydınlanıyorken’, elektriğin yalnızca teknik bir yenilik ya da enerji kaynağı olmadığını, modern İstanbul’un toplumsal, mekânsal ve kültürel dönüşümünü biçimlendiren temel unsurlardan biri olduğunu ortaya koyuyor. Kitap, İstanbul’u elektriğe kavuşturan Silahtarağa Elektrik Santrali çevresinde gelişen değişimleri merkeze alırken, elektriğin gündelik yaşamı, kent deneyimini, çalışma hayatını, mimariyi, toplumsal cinsiyet ilişkilerini ve kamusal alanı nasıl yeniden kurduğunu disiplinlerarası bir bakışla inceliyor. Böylece bir santralin tarihini anlatmanın ötesine geçerek, elektriğin modernleşme sürecindeki belirleyici rolünü sosyal ve kültürel boyutlarıyla değerlendiriyor.

Kitabın ilk bölümleri, elektriğin İstanbul’da geceyi dönüştürme biçimine odaklanıyor. Gece, yalnızca karanlığın hüküm sürdüğü doğal bir zaman dilimi olmaktan çıkarak kamusal yaşamın, eğlencenin, tüketimin ve toplumsal etkileşimin sürdüğü yeni bir mekâna dönüşüyor. Sokakların, meydanların ve vitrinlerin aydınlanması kent sakinlerinin geceyle kurduğu ilişkiyi değiştirirken, görme biçimlerini, bedenin kamusal temsillerini ve modern kent deneyimini de yeniden tanımlıyor. Elektrik bu süreçte yalnızca görünürlüğü artıran bir teknoloji değil, yeni toplumsal davranış biçimlerini mümkün kılan bir araç hâline geliyor.

İzleyen bölümlerde elektriğin gündelik hayat üzerindeki etkileri ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Ev içi yaşamda elektrikli aletlerin yaygınlaşması temizlik alışkanlıklarından zaman kullanımına kadar birçok pratiği dönüştürürken, kadın emeği, ev işleri ve aile yaşamı da bu değişimden etkileniyor. Elektrik yalnızca konfor sağlayan bir yenilik olarak değil, modern yaşam biçimlerini yaygınlaştıran, tüketim kültürünü güçlendiren ve yeni toplumsal normlar oluşturan bir unsur olarak değerlendiriliyor. Dönemin yayınları ve eğitim faaliyetleri üzerinden elektriğin nasıl bir modernleşme ideolojisinin parçası hâline getirildiği de gösteriliyor.

Kitap önemli bir bölümüyle Silahtarağa Elektrik Santrali’nin mimari, endüstriyel ve kentsel mirasını inceliyor. Santralin kuruluşu, mimari özellikleri, ulaşım bağlantıları ve arşiv belgeleri aracılığıyla İstanbul’un altyapı tarihindeki merkezi konumu ortaya konuyor. Aynı zamanda bu endüstri yapısının zaman içinde geçirdiği dönüşüm değerlendirilerek, teknik bir tesisin kent hafızasının ayrılmaz parçalarından biri hâline gelişi tartışılıyor. Böylece santral, yalnızca elektrik üreten bir yapı değil, modern İstanbul’un oluşumunu belgeleyen tarihsel bir tanık olarak ele alınıyor.

Eser, elektriğin beraberinde getirdiği altyapı ağlarını, emek süreçlerini ve ekonomik ilişkileri de ihmal etmiyor. Elektrik üretiminin kömür tedarikine bağımlılığı, tramvay ve elektrik şirketlerinin örgütlenmesi, haberleşme şebekelerinin gelişmesi, sermaye yapıları, iş gücü ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan enerji sorunları ayrıntılı biçimde inceleniyor. Elektrik kazaları ve güvenlik meseleleri de modern teknolojinin yalnızca ilerleme değil, yeni riskler ve düzenlemeler doğurduğunu gösteren örnekler olarak değerlendiriliyor.

Kitabın kuramsal çerçevesi, elektriği yalnızca teknik bir gelişme olarak değil, modernitenin temel simgelerinden biri olarak yorumluyor. Aydınlanma düşüncesindeki “ışık” metaforuyla fiziksel aydınlatma arasındaki tarihsel ilişkiye dikkat çekilirken, elektriğin akıl, ilerleme ve uygarlık fikirleriyle nasıl özdeşleştirildiği tartışılıyor. Bununla birlikte eser, modern kentte ışığın yalnızca özgürleşme değil, gözetim, denetim ve kamusal mekânın yeniden düzenlenmesi gibi farklı işlevler de üstlenebildiğini gösteriyor. Böylece elektrik, teknik tarihi aşan çok katmanlı bir toplumsal olgu olarak ele alınıyor.

Sonuç olarak ‘İstanbul Aydınlanıyorken’, 20. yüzyıl Türkiye’sinde elektrifikasyon sürecini kent tarihi, mimarlık, toplumsal cinsiyet, emek tarihi, kültürel çalışmalar ve gündelik hayat araştırmalarını bir araya getiren geniş bir perspektifle inceliyor. İstanbul’un modernleşmesini yalnızca siyasal ya da ekonomik gelişmeler üzerinden değil, gecenin aydınlanmasından ev içindeki dönüşümlere, altyapı yatırımlarından kültürel hafızaya kadar uzanan çok yönlü süreçler üzerinden okuyarak, elektriğin modern yaşamın kurulmasındaki belirleyici rolünü görünür kılıyor.

Kitaba yazılarıyla katkıda bulunan isimler ise şöyle: Alaaddin Tok, Amed Gökçen, Avner Wishnitzer, Bahar Emgin, Binnur Kıraç, Büşra Eser, Cihangir Gündoğdu, Defne Karaosmanoğlu, Erol Ülker, G. Carole Woodall, Gülhan Balsoy, Hüseyin Irmak, İhsan Bilgin, Kenan Çayır, Leyla Bektaş Ata, Lütfiye Çetin, Mevlüde Kaptı, Murat Belge, Murat Koraltürk, On Barak, Ramazan Çakmak, Seval Şahin, Sırrı Emrah Üçer, Şükrü Aslan, T. Gül Köksal, Uğur Tanyeli ve Yağmur Nuhrat.

Kolektif — İstanbul Aydınlanıyorken: 20. Yüzyıl Türkiyesi’nde Kent, Elektrik, Gündelik Hayat
Derleyen: Amed Gökçen, Lütfiye Çetin • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
İnceleme • 366 sayfa • 2026

Charlotte Fox Weber — Ne İsteriz? (2026)

Charlotte Fox Weber’in bu kitabı, insan davranışlarının merkezinde yer alan arzuları psikoterapi deneyimi üzerinden inceleyen bir çalışma. Uzun yıllara dayanan klinik deneyiminden yararlanan Weber, insanların çoğu zaman ne istediklerini açıkça dile getiremediklerini, hatta kimi zaman kendi arzularından bile bihaber olduklarını savunuyor. ‘Ne İsteriz?’ (‘What We Want’), terapi odasında karşılaştığı gerçek danışan öykülerini psikoloji, felsefe ve edebiyatla ilişkilendirerek arzuların yaşam seçimlerini, ilişkileri ve benlik algısını nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Weber, kitabını insan yaşamında tekrar tekrar ortaya çıkan on iki temel arzu etrafında kurguluyor. Sevilmek, anlaşılmak, özgür olmak, ait hissetmek, güçlü olmak, ilgi görmek, yaratmak, kazanmak, bağ kurmak, kontrol sahibi olmak ve benzeri temel isteklerin her biri ayrı bir bölümde ele alınıyor. Yazar, bu arzuların tek başına iyi ya da kötü olmadığını; asıl belirleyici olanın onların nasıl yaşandığı, bastırıldığı veya yanlış yönlendirildiğini savunuyor. İnsanların mutsuzluğunun çoğu zaman arzularından değil, onları inkâr etmelerinden ya da başkalarının beklentilerine göre yaşamalarından kaynaklandığını öne sürüyor.

Kitap boyunca farklı danışanların yaşam öyküleri bu yaklaşımın somut örneklerini oluşturuyor. Sürekli utanç duygusuyla yaşayan, başarılı olmasına rağmen kendisini değersiz hisseden kişiler; kayıp ve yas nedeniyle yönünü kaybedenler; toplumsal beklentilere uyarken kendi cinselliğini ve yakınlık ihtiyacını bastıran bireyler; ihanete uğradıktan sonra yaşamını yeniden kurmaya çalışan insanlar; bağımlılık, kıskançlık, yalnızlık, güç arzusu ya da onaylanma ihtiyacıyla mücadele eden danışanlar üzerinden arzuların karmaşık yapısı inceleniyor. Weber, bu öyküleri yalnızca psikolojik vakalar olarak sunmuyor; her birinin evrensel insani deneyimlere karşılık geldiğini gösteriyor.

Yazar, psikoterapinin temel amacını insanlara ne istemeleri gerektiğini öğretmek olarak değil, gerçekten ne istediklerini keşfetmelerine yardım etmek olarak tanımlıyor. Bir arzunun bastırılması kadar, körü körüne peşinden gidilmesinin de yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini vurguluyor. Terapi sürecinde danışanların korkularını, çelişkilerini ve savunma mekanizmalarını görünür hâle getirerek arzularıyla daha dürüst bir ilişki kurmalarını sağlamaya çalışıyor. Böylece bireyler, geçmiş deneyimlerinin yönettiği otomatik davranışlardan uzaklaşıp daha bilinçli seçimler yapabiliyor.

Weber’in yaklaşımı, psikolojik araştırmaları klinik gözlemler ve kültürel referanslarla birleştiriyor. Arzuların yalnızca bireysel kişilik özelliklerinden değil, aile ilişkilerinden, çocukluk deneyimlerinden, toplumsal normlardan ve kültürel beklentilerden da etkilendiğini gösteriyor. Özellikle utanç, suçluluk ve mükemmeliyetçilik gibi duyguların insanların gerçek ihtiyaçlarını fark etmelerini zorlaştırdığını; buna karşılık merak, öz şefkat ve açık iletişimin dönüşümün önünü açtığını savunuyor.

Kitap, insanın en derin isteklerini bastırılması gereken dürtüler olarak değil, kendini tanımanın temel anahtarları olarak ele alıyor. Weber, arzuların doğru anlaşılması hâlinde daha sağlıklı ilişkiler kurmanın, yaşamı daha bilinçli biçimde yönlendirmenin ve kişinin kendi değerleriyle uyumlu seçimler yapmasının mümkün olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle kitap, psikoterapi deneyimlerini merkeze alan anlatısını insan doğasına ilişkin kapsamlı bir sorgulamayla birleştirerek, okuru kendi isteklerini yeniden düşünmeye davet ediyor.

Charlotte Fox Weber — Ne İsteriz?: En Derin Arzularımızın On İkisine Yolculuk
Çeviren: Belgin Selen Haktanır • Nova Kitap
Psikoloji • 360 sayfa • 2026

Michael Morris — Kabile (2026)

Michael Morris’in ‘Kabile’ (‘Tribal’) adlı çalışması, kültürü sabit ulusal özellikler ya da değişmez gelenekler olarak gören yaklaşımlara karşı çıkarak, insan davranışını biçimlendiren kabile içgüdülerinin duruma göre etkinleşen ve dönüştürülebilen dinamik yapılar olduğunu savunuyor. Kültürel psikoloji alanındaki araştırmalarını tarih, siyaset, ekonomi, spor ve iş dünyasından örneklerle birleştiren Morris, insanların hangi gruba ait hissettiklerini, kime güveneceklerini ve nasıl işbirliği yapacaklarını belirleyen mekanizmaları inceliyor. Kabileciliği yalnızca kutuplaşmanın kaynağı olarak değil, doğru yönlendirildiğinde toplumsal dayanışmayı ve ortak hareket etmeyi mümkün kılan güçlü bir toplumsal kaynak olarak değerlendiriyor.

Kitabın çıkış noktası, 2002 Dünya Kupası öncesinde Guus Hiddink’in Güney Kore Millî Takımı’nda gerçekleştirdiği dönüşüm. Morris bu örnek üzerinden kültürün değiştirilemez bir kader olmadığını, kurumların, ritüellerin ve gündelik etkileşimlerin yeniden düzenlenmesiyle kolektif davranışların da dönüşebileceğini gösteriyor. Takımın başarısını yalnızca taktik ya da fiziksel hazırlıkla açıklamıyor; oyuncular arasındaki hiyerarşilerin, sembollerin ve sosyal alışkanlıkların bilinçli biçimde yeniden yapılandırılmasının performansı nasıl değiştirdiğini ortaya koyuyor. Böylece kültürün, uygun koşullar oluştuğunda hızla yeniden şekillenebilen bir sistem olduğunu ileri sürüyor.

Morris kitabın ilk bölümünde kabileleri harekete geçiren temel etkenleri ele alıyor. Ortak ritimler, paylaşılan tehditler, kutsal kabul edilen değerler ve kolektif deneyimler insanların aynı grubun parçası olduklarını hissetmelerini sağlıyor. Bu süreçler yalnızca geleneksel topluluklarda değil, şirketlerde, siyasi hareketlerde, spor kulüplerinde ve dijital platformlarda da benzer biçimde işliyor. İnsanların grup içinde uyum sağlaması, fedakârlık yapması ve ortak amaçlar doğrultusunda hareket etmesi bu kültürel tetikleyiciler sayesinde mümkün oluyor.

İkinci bölüm, kabile kimliklerini sürdüren semboller ve anlatılar üzerinde duruyor. Tarih anlatıları, medya, popüler kültür, eğitim, ritüeller ve gündelik alışkanlıklar insanların kimliklerini sürekli yeniden üretiyor. Morris, kültürel sinyallerin bireylerin kararlarını çoğu zaman farkında olmadan etkilediğini; hangi davranışların ödüllendirileceğini, hangi normların benimsenip hangilerinin dışlanacağını belirlediğini gösteriyor. Kültür bu nedenle yalnızca geçmişten devralınan bir miras değil, her gün yeniden kurulan yaşayan bir yapı hâline geliyor.

Son bölümde ise kültürel değişimin nasıl yayıldığı ve toplumsal kutuplaşmanın nasıl aşılabileceği tartışılıyor. Morris, toksik kabileciliğin dışlayıcı kimlikler, komplo düşünceleri ve karşılıklı güvensizlik ürettiğini kabul ediyor; ancak çözümün kabile duygusunu ortadan kaldırmak olmadığını savunuyor. Bunun yerine farklı gruplar arasında ortak hedefler kuran, kapsayıcı kimlikler geliştiren ve işbirliğini teşvik eden kurumların inşa edilmesini öneriyor. Böylece kitap, evrimsel kökenleri çok eskilere uzanan kabile içgüdülerinin modern toplumlarda hâlâ belirleyici olduğunu, fakat bunların çatışmayı derinleştirmek yerine demokrasi, dayanışma ve ortak yaşamı güçlendirecek biçimde yeniden yönlendirilebileceğini ileri sürerek kültür, psikoloji ve siyaset arasındaki ilişkiye özgün bir bakış sunuyor.

Michael Morris — Kabile: Bizi Ayıran Kültürel İçgüdüler Bir Araya Gelmemizi de Sağlayabilir mi?
Çeviren: Ramazan Kılınç • Domingo Kitap
Psikoloji • 320 sayfa • 2026

H. Hande Orhon Özdağ — İran Rejimini Anlamak (2026)

‘İran Rejimini Anlamak: Kaf Dağının Ardı’, 1979 İslam Devrimi sonrasında şekillenen İran siyasal sistemini tarihsel arka planı içinde ele alıyor. H. Hande Orhon Özdağ, günümüz İran’ını yalnızca güncel siyasal gelişmeler üzerinden değil, binlerce yıllık devlet geleneği, toplumsal yapısı ve kültürel birikimiyle birlikte değerlendiriyor. Böylece sıkça konuşulan ancak çoğu zaman kalıplaşmış yargılarla açıklanmaya çalışılan İran’ın siyasal düzenine daha derinlikli bir bakış sunuyor.

Eser, Pers imparatorluklarından günümüze uzanan tarihsel mirasın, farklı uygarlıkların, dinlerin ve etnik toplulukların bıraktığı izlerin bugünkü İran’ın oluşumundaki rolünü göz önünde bulundururken, odağını özellikle 1979 Devrimi sonrasında kurulan rejimin işleyişine yöneltiyor. Devrimle birlikte ortaya çıkan dinî liderlik modeli, devlet kurumlarının yapısı, siyasal meşruiyet anlayışı ve ulemanın yönetimde üstlendiği belirleyici konum ayrıntılı biçimde inceleniyor.

Kitap, Türkiye ile İran arasındaki tarihsel ve siyasal ilişkileri de dikkate alarak, iki ülke arasındaki karşılıklı etkileşimlerin ve İran’ın Türkiye kamuoyundaki algısının nasıl şekillendiğini sorguluyor. Özellikle Türkiye siyasetinde zaman zaman gündeme gelen “Türkiye İran olur mu?” tartışmalarını tarihsel ve siyasal bağlamına oturturken, yaygın kabullerin ötesine geçen analitik bir değerlendirme yapıyor.

İran’ın kendine özgü siyasal yapısını anlamaya çalışan çalışma, tarihsel süreklilik ile devrim sonrasında yaşanan kırılmaları birlikte ele alarak, günümüz İran rejiminin ideolojik temellerini, kurumsal örgütlenmesini ve bölgesel siyasetteki konumunu açıklamaya çalışıyor. Bu yönüyle kitap, İran’ı yalnızca komşu bir ülke olarak değil, Ortadoğu’nun siyasal dengelerini etkileyen özgün bir devlet modeli olarak değerlendiren; tarih, siyaset ve uluslararası ilişkiler perspektiflerini bir araya getiren kapsamlı bir inceleme sunuyor.

H. Hande Orhon Özdağ — İran Rejimini Anlamak: Kaf Dağının Ardı
• İmge Kitabevi
Siyaset • 151 sayfa • 2026

Sandro Mezzadra, Brett Neilson — Geri Kalanı ve Batı (2026)

Sandro Mezzadra ve Brett Neilson bu eserlerinde Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan çokkutuplu dünya düzenini, klasik Doğu-Batı karşıtlığının ötesine geçen yeni bir kapitalizm ve iktidar analiziyle inceliyor. Kitap, küresel sistemde yaşanan dönüşümlerin yalnızca devletler arasındaki güç dengelerini değiştirmediğini; sermayenin hareket biçimlerini, emek süreçlerini, sınır rejimlerini, uluslararası ilişkileri ve siyasal mücadeleleri de yeniden şekillendirdiğini savunuyor. Yazarlar, günümüz dünyasını anlamak için tek merkezli ya da ulus-devlet odaklı açıklamaların yetersiz kaldığını ileri sürerek kapitalizmin farklı coğrafyalarda birbirine bağlanan çok katmanlı yapısını çözümlemeye çalışıyor.

Çalışmanın merkezinde, “Batı” ile onun dışında kalan “geri kalan dünya” arasındaki ilişkinin artık eski hiyerarşik kalıplarla açıklanamayacağı düşüncesi yer alıyor. Çin, Hindistan, Körfez ülkeleri ve diğer yükselen güçlerin küresel ekonomide üstlendikleri roller, sermaye akışlarının yön değiştirmesi ve yeni jeopolitik rekabetler, kapitalizmin çokkutuplu bir evreye girdiğini gösteriyor. Ancak yazarlar, bu değişimin Batı’nın gerilemesi ya da yeni güçlerin basit yükselişi biçiminde okunmasına karşı çıkıyor; bunun yerine farklı iktidar merkezlerinin birbirine bağımlı olduğu karmaşık bir dünya düzeninin oluştuğunu öne sürüyor.

‘Geri Kalanı ve Batı: Çokkutuplu Bir Dünyada Sermaye ve İktidar’ (‘The Rest and the West: Capital and Power in a Multipolar World’), bu dönüşümü pandemi, savaş rejimleri, finansallaşma, platform ekonomileri ve küresel lojistik ağları gibi süreçler üzerinden inceliyor. Özellikle dijital platformların üretim ve dolaşım üzerindeki etkisi, finans sermayesinin ekonomik ve siyasal kararları belirleme gücü ile tedarik zincirlerinin küresel ölçekte kazandığı stratejik önem ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Böylece kapitalizmin yalnızca fabrikalarda değil, veri akışlarından ulaştırma koridorlarına kadar uzanan çok geniş bir alanda yeniden örgütlendiği gösteriliyor.

Mezzadra ile Neilson, sermayedeki bu dönüşümlerin emek dünyasını da kökten değiştirdiğini savunuyor. Güvencesiz çalışma biçimleri, göçmen emeği, dijital emek, bakım emeği ve farklı üretim rejimleri arasındaki bağlantıları analiz ederek işçi sınıfının artık tek tip bir özne olarak düşünülemeyeceğini ileri sürüyor. Emek mücadelelerinin de ulusal sınırları aşan, farklı toplumsal deneyimleri bir araya getiren yeni örgütlenme biçimleri geliştirdiğini vurguluyor. Böylece sınıf mücadelesini feminist, ırkçılık karşıtı, çevreci ve sömürgecilik karşıtı hareketlerle birlikte değerlendiren daha geniş bir siyasal çerçeve öneriyor.

Kitabın en önemli katkılarından biri, çokkutuplu dünyanın yalnızca yeni güç rekabetleri yaratan bir düzen olmadığını, aynı zamanda özgürlük ve eşitlik mücadeleleri için yeni imkânlar da sunduğunu göstermesi oluyor. Yazarlar, sermaye ilişkilerinin toplumsal yaşamın her alanına nüfuz ettiği koşullarda bile alternatif öznelliklerin ve dayanışma biçimlerinin gelişebileceğini savunuyor. Bu nedenle eser, farklı mücadeleleri ortak bir politik bileşim içinde buluşturacak yeni bir enternasyonalizm fikrini tartışmaya açıyor. Küresel kapitalizmin güncel dönüşümlerini ekonomi politik, siyaset kuramı ve toplumsal hareketler perspektiflerini bir araya getirerek değerlendiren çalışma, çağdaş kapitalizmin yapısını ve ona karşı geliştirilebilecek alternatif siyasal ufukları anlamak isteyenler için önemli bir kuramsal kaynak niteliği taşıyor.

Sandro Mezzadra, Brett Neilson — Geri Kalanı ve Batı: Çokkutuplu Bir Dünyada Sermaye ve İktidar
Çeviren: Münevver Çelik • Otonom Yayıncılık
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Alain Corbin — Taze Otlar Üzerine (2026)

Alain Corbin, bu eserinde, çoğu zaman sıradan ve görünmez kabul edilen otları insanlık tarihinin kültürel ve duygusal hafızasının merkezine yerleştiriyor. Çevre tarihi, duygu tarihi ve kültür tarihini buluşturan bu çalışma, otların yalnızca doğal yaşamın bir parçası olmadığını; insanların doğayı algılama, hatırlama, sevme ve anlamlandırma biçimlerini yansıtan güçlü simgeler olduğunu gösteriyor. Corbin, özellikle 18. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyıla uzanan Batı Avrupa’da edebiyat, resim, anılar ve gündelik yaşam pratiklerinden yararlanarak insan ile otlar arasındaki değişen duygusal ilişkiyi inceliyor. Antik Çağ ve pastoral gelenek ise bu anlatının tarihsel arka planını oluşturan kültürel referanslar olarak yer alıyor.

‘Taze Otlar Üzerine: Antik Çağlardan Günümüze Bir Duygular Yelpazesi’ (‘La fraîcheur de l’herbe: Histoire d’une gamme d’émotions’), otların tarihini yalnızca botanik ya da tarımsal bir konu olarak ele almıyor; onların insanlarda uyandırdığı duyguları merkeze alıyor. Çocukluk anıları, ilk aşklar, yalnızlık, dinlenme, özgürlük, melankoli ve ölüm gibi deneyimler, çayırlar ve yeşil alanlarla kurulan bağ üzerinden yeniden okunuyor. Corbin’e göre bir tutam çimen ya da geniş bir çayır, farklı dönemlerde ve farklı toplumsal kesimler için bambaşka anlamlar taşıyor. Çobanlar, çiftçiler ve bahçıvanlar kadar şairler, ressamlar ve romancılar da otların kültürel serüvenine katkıda bulunuyor.

Eserde çocuklukta otlarla kurulan temasın hafızadaki kalıcılığına, çayırların dinlenme ve hayal kurma mekânı olarak taşıdığı anlamlara, meraların toplumsal yaşamdaki yerine ve otların oluşturduğu küçük doğal evrenin zenginliğine özel önem veriliyor. Kuru otların kokusu, biçme mevsiminin sesleri, çıplak ayakla çimenlere basmanın verdiği haz ve yeşilliğin bedensel deneyimi, tarih boyunca farklı kuşakların ortak duygusal mirası olarak değerlendiriliyor. Aynı zamanda otlar, aşkın, tenselliğin ve doğayla bütünleşmenin simgesi olduğu kadar mezarlıklar ve anılar aracılığıyla ölümün sessiz tanıkları olarak da yorumlanıyor.

Corbin, modernleşmeyle birlikte insanların otlarla kurduğu ilişkinin köklü biçimde değiştiğini de vurguluyor. Tarımsal üretimin mekanikleşmesi, kırsal yaşamın dönüşmesi ve geleneksel çalışma biçimlerinin ortadan kalkmasıyla birlikte ot biçme ritüelleri, mevsimlik şölenler ve doğayla kurulan gündelik temas giderek zayıflıyor. Bunun sonucunda, otların uyandırdığı zengin duygu dünyasının da büyük ölçüde silikleştiğini savunuyor. Buna rağmen şehir yaşamında yeşil alanlara duyulan özlemin ve doğaya yeniden yaklaşma isteğinin, bu ilişkinin tamamen kopmadığını gösterdiğini ileri sürüyor.

‘Taze Otlar Üzerine’, çevre tarihini duygu tarihiyle buluşturan özgün yaklaşımı sayesinde Alain Corbin’in en dikkat çekici çalışmalarından biri olarak öne çıkıyor. Otların kültürel serüvenini şairlerin, yazarların ve sıradan insanların deneyimleri üzerinden izleyen eser, doğanın en mütevazı unsurlarından birinin bile insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçası olduğunu ortaya koyuyor. Böylece okuru, doğayla kurduğu ilişkinin yalnızca ekolojik değil, aynı zamanda tarihsel, estetik ve duygusal boyutlarını yeniden düşünmeye davet ediyor.

Alain Corbin — Taze Otlar Üzerine: Antik Çağlardan Günümüze Bir Duygular Yelpazesi
Çeviren: Özcan Doğan • Doğu Batı Yayınları
Tarih • 190 sayfa • 2026

Oğuz İnel — Yeni Materyalizm (2026)

Oğuz İnel ‘Yeni Materyalizm’ adlı çalışmasında, çağdaş felsefenin en önemli tartışmalarından birini merkeze alarak, idealizm ile materyalizm arasındaki geleneksel karşıtlığın nasıl yeniden düşünüyor. Kitabın odağında, Slavoj Žižek’in geliştirdiği transandantal ya da yeni materyalizm anlayışı yer alıyor. Yazar, bu yaklaşımın yalnızca güncel bir kuramsal öneri olmadığını, Kant ve Hegel’den başlayarak uzanan uzun bir felsefi geleneğin yeniden yorumlanmasıyla ortaya çıktığını gösteriyor.

Kitap, öncelikle idealizm ve materyalizm kavramlarının tarihsel ve felsefi temellerini açıklıyor. Ardından David Hume’un nedensellik eleştirisinden hareketle Kant’ın transandantal idealizmine, oradan da Hegel’in diyalektik düşüncesine uzanan gelişim çizgisini izliyor. Böylece okur, Žižek’in düşüncesinin hangi kuramsal miras üzerine inşa edildiğini ve klasik Alman idealizmini neden materyalist bir bakışla yeniden okumaya yöneldiğini adım adım takip ediyor.

Eserin ağırlık merkezini oluşturan bölümde Žižek’in felsefesi ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Diyalektik, Gerçek, imkânsızlık, üst-belirlenim, retroaktivite, zorunluluk ve olumsallık gibi temel kavramlar üzerinden, onun idealizmi materyalizmle buluşturma girişimi açıklanıyor. Özellikle ‘Hiçten Az’ ve ‘Mutlak Geri Tepme’ eserlerinden hareketle geliştirilen çözümlemeler, Žižek’in hem Hegelci mirası nasıl dönüştürdüğünü hem de çağdaş bilim, psikanaliz ve ideoloji eleştirisini bu yeni çerçeve içinde nasıl bir araya getirdiğini ortaya koyuyor. Kitap ayrıca Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizm anlayışına da değinerek günümüzde materyalist düşüncenin farklı yönelimlerini karşılaştırmalı biçimde değerlendiriyor.

İkinci bölüm, Žižek’in düşünsel arka planını tamamlayan postmodernizm ve postyapısalcılık tartışmalarına ayrılıyor. Postmodernizmin güçlü ve zayıf yönleri ele alınırken, yapısalcılığın dil merkezli yaklaşımı Saussure üzerinden açıklanıyor; ardından Derrida’nın yapısökümü, Barthes’ın “yazarın ölümü” tezi ve Foucault’nun özne anlayışı inceleniyor. Böylece postmarksizmin beslendiği kuramsal kaynaklar tanıtılıyor ve Žižek’in bu geleneklerle kurduğu eleştirel ilişki daha anlaşılır hâle getiriliyor.

Oğuz İnel — Yeni Materyalizm
• Doruk Yayınları
Felsefe • 92 sayfa • 2026