Kolektif — Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan (2026)

‘Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan’, yalnızca bir akademisyene adanmış bir derleme olmaktan öte, düşünmenin kendisini politik ve etik bir eylem olarak yeniden hatırlatan kolektif bir çağrı niteliğinde. Kitap, Fatmagül Berktay’ın metinlerini tekrar etmek yerine, onun nasıl düşündüğünü, hangi soruların peşinden gittiğini ve dünyayla nasıl bir ilişki kurduğunu izliyor. Böylece düşünceyi kapalı bir kuramsal alan olmaktan çıkarıp, dünyaya yönelen, sorumluluk üstlenen ve birlikte üretilen bir pratik olarak konumlandırıyor.

Kitapta yer alan yazılar, politik aktörlük, dünyaya karşı sorumluluk, bakım emeği, suskunluk deneyimi gibi temalarda yazılmış metinleri bir araya getiriyor. Siyaset teorisinden feminist düşünceye, otoriterlik tartışmalarından dostluk ve bakım kavramına kadar uzanan geniş bir yelpaze, düşünmenin tekil değil çoğul bir faaliyet olduğunu gösteriyor. Metinler, yalnızca analiz yapmıyor; aynı zamanda dünyaya karşı sorumluluk alma, eşitsizlikleri sorgulama ve politik olanı yeniden kurma çabasını birlikte taşıyor. Böylece kitap, farklı disiplinlerin kesiştiği bir düşünsel karşılaşmalar alanına dönüşüyor.

Kitabın Sevgi Uçan Çubukçu tarafından yazılan sunuş metni ise bu bütünün felsefi zeminini kuruyor. Düşünmenin, dünyadan kopuk bir zihinsel egzersiz değil, etik ve politik bir yükümlülük olduğunu vurguluyor. Yaşamanın, yalnızca var olmak değil; anlam aramak, sorgulamak ve müdahil olmak anlamına geldiğini hatırlatıyor. Bu yaklaşımda düşünmek, iktidar ilişkilerini görünür kılan, geçmişle hesaplaşan ve bastırılan seslerin izini süren bir eylem haline geliyor.

Kitapta öne çıkan bir diğer eksen, dostluk ve çoğulluk fikri etrafında şekilleniyor. Dostluk, burada özel alanla sınırlı bir duygu değil; birlikte düşünmenin ve kamusal bir dünya kurmanın koşulu olarak ele alınıyor. Farklılıkların yan yana durabildiği, mesafenin ve ayrılığın korunduğu bir ilişki biçimi olarak dostluk, politik bir anlam kazanıyor. Bu bağlamda birlikte düşünmek, yalnızca entelektüel bir faaliyet değil; aynı zamanda dünyayı birlikte kurma iradesi anlamına geliyor.

Eserde feminist düşünce de belirleyici bir yer tutuyor. Kadınların tarih boyunca nasıl görünmez kılındığını sorgulayan yaklaşım, yalnızca eksik bir temsili düzeltmeye çalışmıyor; bilginin, tarihin ve teorinin nasıl kurulduğunu da yeniden düşünmeye açıyor. Böylece kitap, kişisel olan ile politik olan arasındaki bağı güçlendirirken, düşünmenin aynı zamanda bir konum alma ve müdahale etme biçimi olduğunu gösteriyor.

Sonuç olarak bu armağan kitabı, okuru düşünmeye, sorgulamaya ve dünyaya karşı sorumluluk almaya çağırıyor. Berktay’ın entelektüel mirası burada, yeni başlangıçların zemini olarak yeniden kuruluyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Alev Aslan, Asuman Suner, Aykut Çelebi, Aylin Kılıç Cepdibi, Aynur Soydan Erdemir, Ayşe Güneş Ayata, Ayşe Köse Badur, Ayşenur Emer, Deniz Kandiyoti, Eser Köker, Feride Çiçekoğlu, Füsun Üstel, Gürcan Türkoğlu, Güven Gürkan Öztan, H. Birsen Hekimoğlu, İnci Özkan Kerestecioğlu, Kağan Şeker, Levent Köker, M. İnanç Özekmekçi, Meral Özbek, Namık Sinan Turan, Nimet Altıntaş, Nur Kıpçak, Özgür Emrah Gürel ve Virginia Keyder.

Kolektif — Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan
Hazırlayan: Sevgi Uçan Çubukçu • Metis Yayınları
Armağan • 512 sayfa • 2026

Leonardo da Vinci — Seçme Yazılar (2026)

Leonardo da Vinci’nin farklı alanlara yayılan notlarından derlenen bu seçki, onun dünyayı kavrayış biçimini çok yönlü bir bütünlük içinde ortaya koyuyor.

‘Seçme Yazılar’ (‘The Notebooks of Leonardo da Vinci’), Leonardo’nun bilim anlayışını merkeze alarak başlıyor. Ona göre bilgi, yalnızca teorik çıkarımlarla değil, doğrudan gözlem ve deneyimle kuruluyor. Doğayı dikkatle izlemek, tekrar tekrar bakmak ve ayrıntıyı yakalamak, hakikate ulaşmanın temel yolu olarak görülüyor. Çiçeklerin yapısından suyun akışına, bulutların oluşumundan insan bedenine kadar her şey, onun için incelenmesi gereken bir düzen ve hareket alanı oluşturuyor. Bu yaklaşım, bilimi soyut bir uğraş olmaktan çıkarıp, yaşayan bir keşif sürecine dönüştürüyor.

İkinci bölümde, Leonardo’nun yaşam ve insan üzerine düşünceleri öne çıkıyor. Burada yalnızca bir bilim insanı değil, aynı zamanda derin bir gözlemci ve düşünür olarak beliriyor. İnsan doğası, zaman, ölüm ve bilgi gibi konular üzerine geliştirdiği fikirler, kısa ama yoğun ifadelerle aktarılıyor. Bu düşünceler, çoğu zaman felsefi bir derinlik taşıyor ve insanın kendini ve dünyayı anlama çabasını yansıtıyor.

Eserin bir diğer önemli yönü, Leonardo’nun hayal gücü ve yaratıcılığıyla kurduğu ilişkide ortaya çıkıyor. Uçan makineler, mühendislik tasarımları ve çeşitli teknik çizimler, onun yalnızca mevcut dünyayı anlamaya değil, henüz var olmayanı tasarlamaya da yöneldiğini gösteriyor. Bu yönüyle kitap, yaratıcılığın bilimsel düşünceyle nasıl iç içe geçtiğini açık biçimde ortaya koyuyor.

Son bölümde ise anlatı gücü dikkat çekiyor. Leonardo’nun kısa hikâyeleri ve alegorik anlatıları, onun bilgiyi yalnızca analiz eden değil, aynı zamanda aktaran ve anlamlandıran bir anlatıcı olduğunu gösteriyor. Bu metinlerde geleneksel hikâye anlatıcılığı ile gözlem gücü birleşiyor.

Genel olarak kitap, Leonardo’nun parçalı gibi görünen notlarının aslında bütünlüklü bir düşünce evrenine ait olduğunu gösteriyor. Bilim, sanat, felsefe ve hayal gücü arasında keskin sınırlar kurmayan bu yaklaşım, onun neden kültür tarihinin en etkileyici figürlerinden biri olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.

Leonardo da Vinci — Seçme Yazılar: Gerçek Bilim, Yaşam Üzerine Düşünceler, Hikayeler ve Alegoriler
Çeviren: İbrahim Yıldız • Dipnot Yayınları
Bilim • 104 sayfa • 2026

Christophe André — Teselliler (2026)

Bu çalışma, insan hayatının kaçınılmaz kırılmaları karşısında tesellinin ne olduğunu, nasıl işlediğini ve neden vazgeçilmez olduğunu çok katmanlı bir biçimde ele alıyor. Christophe André, yas, kayıp, hastalık ve gündelik hayal kırıklıkları gibi deneyimlerin insanı nasıl sarstığını gösterirken, tesellinin bu sarsıntılar karşısında bir “iyileşme alanı” açtığını söylüyor.

‘Teselliler’ (‘Consolations’), öncelikle tesellinin doğasını sorguluyor: Teselli her derde çare olmuyor, çoğu zaman kırılgan, sınırlı ve yavaş işleyen bir süreç olarak ortaya çıkıyor. Ancak tam da bu sınırlılığı içinde anlam kazanıyor; basitlik, samimiyet ve özen, tesellinin en güçlü unsurları olarak öne çıkıyor. André, acının büyüklüğü arttıkça tesellinin de zamana yayıldığını ve dalgalı bir süreç izlediğini vurguluyor.

Ardından yıkım ve umutsuzluk başlığı altında, insanın kaçınılmaz kaderleri—acı çekmek, yaşlanmak ve ölmek—üzerinden teselli ihtiyacının neden evrensel olduğunu tartışıyor. Büyük travmalar kadar gündelik sıkıntıların da insanı yıprattığını, bu yüzden tesellinin sadece büyük felaketler için değil, sıradan hayatın yükü için de gerekli olduğunu gösteriyor.

Kitabın önemli bir bölümü, “bizi ne teselli eder?” sorusuna ayrılıyor. Dünya ile yeniden bağ kurmak, başkalarıyla ilişki geliştirmek ve kişinin kendi iç dünyasıyla temas etmesi, tesellinin üç temel yolu olarak ele alınıyor. Bunun yanında bir başkasını teselli etmenin incelikleri de detaylandırılıyor: doğru zamanlama, sade sözler, beden dili ve sabır gibi unsurların belirleyici olduğu gösteriliyor.

Sonraki bölümlerde teselli, daha geniş bir varoluşsal çerçeveye yerleştiriliyor. Doğa, sanat, yazı, yürüyüş, meditasyon ve hatta inanç gibi farklı kaynakların insanı nasıl yatıştırdığı inceleniyor. Ancak André, bu alanlarda da yanıltıcı ya da yüzeysel teselli biçimlerine karşı dikkatli olunması gerektiğini belirtiyor.

Kitap, tesellinin yalnızca acıyı hafifletmekle kalmadığını, aynı zamanda insanı dönüştürebileceğini ileri sürerek sonlanıyor. Travma sonrası gelişim, kırılganlığın kabulü ve başkalarıyla kurulan bağların güçlenmesi, bu sürecin olası kazanımları olarak öne çıkıyor. Böylece eser, teselliyi bir zayıflık değil, insan olmanın temel bir yetisi ve birlikte yaşamanın vazgeçilmez bir biçimi olarak yeniden tanımlıyor.

Christophe André — Teselliler: Yas, Kayıp ve Acı Karşısında Ayakta Kalabilmek
Çeviren: Lale Arslan Özcan • Say Yayınları
Psikoloji • 296 sayfa • 2026

Barış Aydın — Sosyalizmin Definesini Aramak (2026)

Ernst Bloch ile Hikmet Kıvılcımlı’yı ortak bir düşünsel hatta buluşturarak sosyalizmi yalnızca ekonomik ya da siyasal bir teori olarak değil, tarihsel, kültürel ve hatta dinsel katmanlarıyla birlikte yeniden düşünmeye açıyor. Barış Aydın, bu iki düşünürün farklı coğrafyalarda geliştirdiği fikirleri karşılaştırırken, onların ortak bir arayışta buluştuğunu gösteriyor: sosyalizmin köklerini geçmişte, geleneklerde ve insanlığın kolektif hafızasında aramak.

‘Sosyalizmin Definesini Aramak’, Bloch’un umut, ütopya ve “henüz olmamış olan” fikri etrafında kurduğu ontolojiyi merkeze alarak başlıyor. Ona göre insanlık, sürekli olarak daha iyi bir dünyaya yönelen bir arzu ve eksiklik duygusuyla hareket ediyor; sanat, din ve kültürel miras da bu ütopyacı enerjinin taşıyıcısı oluyor. Bu çerçevede din ve gelenek, gerici kalıntılar değil, devrimci dönüşümün potansiyel kaynakları olarak yeniden değerlendiriliyor.

İkinci bölümde Kıvılcımlı’nın düşüncesi üzerinden Türkiye’ye özgü bir sosyalizm arayışı öne çıkıyor. Kıvılcımlı, tarih tezleriyle Osmanlı’dan İslam’a uzanan geniş bir tarihsel birikimi sosyalist dönüşüm açısından yeniden yorumluyor ve yerli dinamiklerle evrensel sosyalizm arasında bir köprü kuruyor. Onun yaklaşımı, sosyalizmin yalnızca dışarıdan ithal edilecek bir model olmadığını, yerel tarih ve kültür içinde de filizlenebileceğini savunuyor.

Son bölümde ise iki düşünür arasındaki paralellikler ve ayrımlar derinleştiriliyor. Kolektif eyleme duyulan inanç, devrimci romantizm, dinin dönüştürücü potansiyeli ve kültürel mirasın rolü gibi başlıklar etrafında ortak bir zemin kuruluyor. Kitap, farklı geleneklerden beslenen bu iki düşünürün aslında aynı soruya yanıt aradığını gösteriyor: İnsanlık, geçmişin birikimini kullanarak nasıl özgürleşebilir?

Sonuç olarak eser, sosyalizmi yalnızca geleceğe ait bir proje değil, geçmişin içinde saklı bir “define” olarak kavrıyor ve bu defineyi açığa çıkaracak gücün insanın kolektif iradesinde yattığını savunuyor.”

Barış Aydın — Sosyalizmin Definesini Aramak: Ernst Bloch ve Hikmet Kıvılcımlı’da Sosyalizm, Din, Kültür ve Gelenek
• İletişim Yayınları
Siyaset • 295 sayfa • 2026

Lynne Segal — Yaslan Bana (2026)

Lynne Segal’in kişisel deneyimleriyle politik düşünceyi iç içe geçirdiği, bakım kavramını merkeze alan güçlü bir feminist metin. Segal, kendi yaşam öyküsünü anlatırken annelikten yaşlılığa, eğitimden feminist harekete uzanan geniş bir alanda bakımın anlamını sorguluyor ve bireysel deneyimlerin nasıl politik bir çerçeveye oturduğunu gösteriyor.

‘Yaslan Bana’ (‘Lean on Me’), bakımın yalnızca bir emek biçimi olmadığını, aynı zamanda insanlar arasındaki karşılıklı bağımlılığı ve kırılganlığı görünür kılan temel bir ilişki biçimi olduğunu vurguluyor. Segal, bakım üzerinden kurulan ilişkilerin hem toplumsal hem de etik bir zemin oluşturduğunu söylüyor ve bu zeminin günümüz dünyasında giderek aşındığını dile getiriyor. Neoliberal politikaların refah devletini zayıflattığını, eğitimi araçsallaştırdığını ve eşitsizlikleri derinleştirdiğini tartışıyor.

Metin aynı zamanda iklim krizi ve otoriterleşme gibi küresel sorunları da bakım perspektifiyle ele alıyor. Segal, bu krizlerin yalnızca politik ya da ekonomik meseleler olmadığını, aynı zamanda bakım ilişkilerinin zayıflamasıyla bağlantılı olduğunu öne sürüyor. Bu nedenle bakım, onun düşüncesinde hem insanlar arası hem de insan-doğa ilişkisini kapsayan geniş bir etik-politik kavram haline geliyor.

Yazar, feminist düşüncenin kişisel olanın politik olduğu fikrini yeniden hatırlatıyor ve bunu somut bir anlatıyla güçlendiriyor. Kendi yaşamını açarak okuru da düşünmeye davet ediyor, bakımın ihmal edildiği bir dünyada dayanışmanın nasıl yeniden kurulabileceğini sorgulatıyor.

Sonuçta kitap, yaşamın tek başına sürdürülemeyeceğini, var olmanın başkalarına yaslanmayı gerektirdiğini ortaya koyuyor ve birlikte yaşamanın ancak karşılıklı özen, sorumluluk ve dayanışma ile mümkün olduğunu savunuyor.

Lynne Segal — Yaslan Bana: Radikal Bakım Politikası
Çeviren: Ebru Kılıç • Livera Yayınevi
Feminizm • 304 sayfa • 2026

Leo Löwenthal, Norbert Guterman — Aldatmanın Peygamberleri (2026)

Leo Löwenthal ve Norbert Guterman tarafından kaleme alınan, modern popülizmin psikolojik ve retorik mekanizmalarını çözümleyen öncü bir çalışma. Frankfurt Okulu’nun otoritaryen kişilik araştırmalarıyla bağlantılı olan eser, özellikle 20. yüzyılda yükselen kitle hareketlerini ve bu hareketleri yönlendiren demagog figürünü analiz ediyor.

‘Aldatmanın Peygamberleri’ (Prophets of Deceit’), ajitatörün nasıl inşa edildiğini ve kitleleri nasıl etkilediğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Bu figür, kendisini toplumun kurtarıcısı olarak sunarken, aynı zamanda hayali ya da abartılmış düşmanlar yaratarak korku ve öfke üretiyor. Yazarlar, bu süreçte kullanılan propaganda tekniklerini, dilin manipülasyonunu ve duyguların nasıl araçsallaştırıldığını sistematik bir şekilde çözümlüyor. Ajitatör, karmaşık toplumsal sorunları basitleştirir, sorumluluğu dış düşmanlara yükler ve kendisini tek çözüm olarak konumlandırır.

Eserde dikkat çekilen önemli bir nokta, bu tür liderlerin çoğu zaman derinlikli bir düşünsel altyapıya sahip olmamasına rağmen, etkili bir söylem kurarak geniş kitleleri peşinden sürükleyebilmesi. Bu durum, kitle psikolojisinin kırılganlığına ve insanların belirsizlik dönemlerinde güçlü figürlere yönelme eğilimine işaret ediyor. Yazarlar, popülizmin yalnızca politik bir strateji değil, aynı zamanda psikolojik bir süreç olduğunu vurguluyor.

Kitap ayrıca, toplumsal gerilimlerin nasıl üretildiğini ve bu gerilimlerin nasıl siyasal kazanca dönüştürüldüğünü gösteriyor. Ajitatör, çoğu zaman çözüm sunduğunu iddia ettiği sorunların bizzat yaratıcısıdır; bu da onun varlığını sürdürebilmesi için sürekli bir kriz atmosferine ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor.

Kısacası eser, modern demokrasilerde manipülasyonun nasıl işlediğini anlamak için güçlü bir çerçeve sunuyor; bu analizler, Donald Trump gibi figürler üzerinden günümüzde de yankı buluyor.

Leo Löwenthal, Norbert Guterman — Aldatmanın Peygamberleri: Amerikan Ajitatörünün Teknikleri Üzerine Bir İnceleme
Çeviren: Oğuzhan Taş • İmge Kitabevi
Siyaset • 301 sayfa • 2026

Ümit Hassan — Türklerin Tarihi (2026)

‘Türklerin Tarihi: Açıklamalı Bir Kronoloji’, Ümit Hassan’ın Türk tarihine alışılmış anlatıların dışından yaklaşan özgün bir çalışması olarak öne çıkıyor. Eser, MÖ 800’de İskitler ile başlayan ve İlhanlı hükümdarı İlhan Abu Said Han’ın (veya yaygın adıyla Ebu Said Bahadır Han) ölümüyle sonlanan geniş bir zaman dilimini kronolojik bir çerçeve içinde ele alıyor. Ancak bu kronoloji, yalnızca tarihsel olayların sıralanmasından ibaret kalmıyor; belirli kırılma noktaları üzerinden Türk topluluklarının devletleşme sürecini anlamaya çalışan bir düşünsel harita sunuyor.

Kitap, klasik tarih yazımında sıkça görülen hanedan, lider ya da büyük olay merkezli yaklaşımı bilinçli biçimde geri plana itiyor. Bunun yerine tarihsel süreci iktisadi, coğrafi ve toplumsal dinamikler içinde değerlendiren bir bakış geliştiriyor. Bu yönüyle eser, Türk tarihini tekil başarı hikâyeleri üzerinden değil, daha geniş bir bağlam içinde, farklı etkenlerin kesişimiyle şekillenen bir süreç olarak okuyor. Kronolojinin akışı içinde yer alan kısa yorumlar da bu çerçeveyi derinleştirerek, okuru yalnızca bilgiyle değil, yorumla da buluşturuyor.

Çalışmanın önemli bir yönü, Osmanlı öncesi döneme odaklanarak, sonraki tarihsel gelişmeleri hazırlayan koşulları görünür kılması. Özellikle Osmanlı’ya giden yolun hangi tarihsel dinamikler içinde şekillendiğini göstermek, kitabın temel amaçlarından biri. Bu tercih, kronolojiyi yalnızca geçmişin kaydı olmaktan çıkarıp, sonraki tarihsel yapıların nasıl ortaya çıktığını anlamaya yönelik bir araç haline getiriyor.

Eserin arka planında, İbn Haldun’un toplumsal yapı ve iktidar ilişkilerine dair yaklaşımı ile Zeki Velidi Togan’ın Türk tarihine dair kurucu çalışmaları hissediliyor. Ancak Hassan, bu etkileri tekrar etmek yerine, onları kendi tarihsel yorumuna dâhil ederek özgün bir sentez kuruyor.

Sonuç olarak kitap, Türk tarihini kronolojik bir dizin olmaktan çıkarıp, çok katmanlı bir analiz alanına dönüştürüyor. Okura yalnızca “ne oldu” sorusunun değil, “nasıl ve neden oldu” sorularının da peşinden gitmesi gerektiğini hatırlatan hem rehber hem de düşünsel bir çerçeve sunuyor.

Ümit Hassan — Türklerin Tarihi: Açıklamalı Bir Kronoloji
• İletişim Yayınları
Tarih • 236 sayfa • 2026

Svetoslav Milarov — İstanbul Zindanlarından Hatıralar (2026)

Svetoslav Milarov’un genç yaşta tutuklanarak geçirdiği yılları anlattığı hem kişisel hem de tarihsel derinliği olan bir hatırat. Eser, 19. yüzyılın sonlarına doğru İstanbul’da siyaset, gözetim ve güvensizlik atmosferinin nasıl iç içe geçtiğini içeriden bir bakışla aktarıyor. Milarov, Balkanlardaki ihtilalci hareketlerle Osmanlı yönetimi arasında sıkışmış bir figür olarak, iki buçuk yıl süren tutukluluğunu yalnızca bireysel bir trajedi olarak değil, dönemin karmaşık siyasal yapısının bir yansıması olarak ele alıyor.

‘İstanbul Zindanlarından Hatıralar (1870-1872)’ (‘Спомени от цариградските тъмници’), zindan deneyimini kuru bir anlatımın ötesine taşıyarak, hapishane mekânlarını ve bu mekânlarda karşılaşılan insan tiplerini canlı sahneler halinde sunuyor. Gardiyanlardan muhbirlere, suçlulardan masumlara kadar geniş bir yelpazede yer alan karakterler aracılığıyla Osmanlı toplumunun çok katmanlı yapısı görünür hale geliyor. Milarov’un anlatısı, yalnızca kendi yaşadıklarına odaklanmakla kalmıyor; birlikte kaldığı insanların hikâyelerini de örerek kolektif bir hafıza kuruyor.

Eserde öne çıkan temel meselelerden biri, kimlik ve suçlama arasındaki belirsizlik. Yazarın “hain mi yoksa vatansever mi?” sorusu etrafında şekillenen yaşamı, dönemin siyasal atmosferinde bireylerin ne kadar kolay biçimde suçlanabildiğini ve bu suçlamaların geri dönüşsüz sonuçlar doğurabildiğini gösteriyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir hapishane anlatısı değil, aynı zamanda adalet mekanizmasının işleyişine dair eleştirel bir bakış sunuyor.

Milarov’un sade ama etkileyici dili, korku, dayanışma ve umutsuzluk arasında gidip gelen duyguları güçlü bir şekilde yansıtıyor. Aynı zamanda dönemin İstanbul’una dair gündelik yaşam ayrıntıları, bürokratik işleyiş ve Balkan entelektüel çevreleri hakkında değerli gözlemler içeriyor. Bu özellikleriyle eser, hem edebi hem de tarihsel bir belge niteliği taşıyor.

Sonuç olarak kitap, bireysel bir tanıklığın ötesine geçerek bir dönemin ruhunu, çelişkilerini ve karanlığını ortaya koyuyor. Okuru yalnızca bir mahkûmun hikâyesiyle değil, aynı zamanda çözülmekte olan bir imparatorluğun iç gerilimleriyle yüzleştiriyor.

Svetoslav Milarov — İstanbul Zindanlarından Hatıralar (1870-1872)
Çeviren: Hüseyin Mevsim • Kitap Yayınevi
Anı • 190 sayfa • 2026

Daniel N. Stern — Canlılık Biçimleri (2026)

Daniel N. Stern’in “canlılık” kavramını merkeze alarak insan deneyimini yeniden düşünmeye çağırdığı özgün bir çalışma. Stern, canlılığı yalnızca biyolojik bir enerji ya da yaşamsal güç olarak değil, hareket, zamanlama, ritim ve niyet gibi dinamik unsurların birleşimiyle ortaya çıkan bir deneyim biçimi olarak ele alıyor. Ona göre insanlar, yalnızca ne yaptıklarıyla değil, bunu nasıl yaptıklarıyla—yani davranışlarının temposu, yoğunluğu ve akışıyla—anlam üretir.

‘Canlılık Biçimleri: Psikoloji, Sanat, Psikoterapi ve Gelişimde Dinamik Deneyimi Keşfetmek’ (‘Forms of Vitality: Exploring Dynamic Experience in Psychology, the Arts, Psychotherapy, and Development’), canlılık biçimlerinin gündelik yaşamdan sanata, psikoterapiden bebek gelişimine kadar uzanan geniş bir alanda nasıl kendini gösterdiğini inceliyor. Stern özellikle erken çocukluk deneyimlerine odaklanarak, bebeklerin henüz dil öncesi dönemde bile canlılık biçimleri aracılığıyla dünyayla ilişki kurduğunu ve başkalarıyla duygusal bağ geliştirdiğini savunuyor. Bu yaklaşım, insan ilişkilerinin temelinde sözcüklerden önce gelen bir “duyumsal iletişim” olduğunu ortaya koyuyor.

Psikoterapi bağlamında ise Stern, terapötik sürecin yalnızca içerik üzerinden değil, terapist ile danışan arasındaki anlık etkileşimlerin ritmi ve duygusal tonu üzerinden şekillendiğini gösteriyor. Canlılık biçimlerini fark etmek, bu sürecin derinleşmesine ve daha etkili hale gelmesine katkı sağlıyor. Aynı şekilde sanat alanında da bir eserin etkileyiciliği, temsil ettiği şeyden çok, taşıdığı canlılık hissiyle ilişkilendiriliyor.

Stern’in en önemli katkılarından biri, bu dinamik deneyimlerin bilimsel olarak incelenebilir olduğunu göstermesi. Hareket, zaman ve güç algısı gibi unsurlar üzerinden canlılığın izini süren yazar, psikoloji ile nörobilim arasında köprü kurarak bu kavramı disiplinler arası bir zemine yerleştiriyor. Böylece canlılık, yalnızca soyut bir his olmaktan çıkıp, insan zihninin ve ilişkilerinin anlaşılmasında temel bir anahtar haline geliyor.

Sonuç olarak kitap, insan deneyiminin durağan değil, sürekli akış halinde olan bir süreç olduğunu vurguluyor. Canlılık biçimlerini anlamak, hem kendimizi hem de başkalarıyla kurduğumuz ilişkileri daha derinlikli kavramamızı sağlıyor. Bu yönüyle eser, psikoloji, sanat ve insan gelişimi alanlarında yeni bir bakış açısı sunuyor.

Daniel N. Stern — Canlılık Biçimleri: Psikoloji, Sanat, Psikoterapi ve Gelişimde Dinamik Deneyimi Keşfetmek
Çeviren: İrem Mutlu, İlayda Deringör, Gülcan Uyan, Doğukan Kocabaş, Sevim Sarıoğlu, Hıdır Bahadır Yiğitoğlu, Tuna Erdener • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Psikoloji • 156 sayfa • 2026

Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak (2026)

Ayla Türksoy’un ‘Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak’ adlı çalışması, travmayı yalnızca bireysel bir yara olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir deneyim olarak ele alıyor. Kitap, travmanın kadın deneyimiyle nasıl iç içe geçtiğini gösterirken, yazının yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda iyileştirici bir araç olduğunu vurguluyor. Türksoy, kadınların neden yazması gerektiğini tartışırken, yazmayı hem bir direniş hem de bir hafıza kurma pratiği olarak konumlandırıyor. Böylece travma, sessizliğe hapsedilen bir deneyim olmaktan çıkıp dile gelen, paylaşılan ve dönüştürülen bir sürece evriliyor.

Eserde, edebiyatın bu dönüştürücü gücü, özellikle Füruzan’ın öyküleri üzerinden somutlaştırılıyor. Travmanın metaforlar aracılığıyla ifade edilişi, onun anlaşılmasını ve aktarılmasını kolaylaştıran bir araç olarak öne çıkıyor. “Kadınca Travma Metafor Menüsü” gibi bölümler, soyut acıların somut imgelerle kavranmasını sağlıyor. Bunun yanında başarı baskısı ve imposter sendromu gibi konular üzerinden, travmanın yalnızca açık yaralarla değil, gündelik hayatın görünmez gerilimleriyle de şekillendiği gösteriliyor.

Kitap aynı zamanda travmayı bireysel bir zayıflık olarak değil, patriyarkal düzenin ürettiği yapısal şiddetin bir sonucu olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, okuru travmanın kökenlerini daha geniş bir çerçevede düşünmeye yönlendiriyor. Kuşaklararası aktarım, çocuklar için onarıcı adalet gibi başlıklar ise travmanın yalnızca geçmişe ait olmadığını, bugünü ve geleceği de biçimlendirdiğini ortaya koyuyor. Sonuçta eser, travmanın nasıl anlatıldığı ve kimin anlatabildiği sorularını merkeze alarak, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde güçlü bir farkındalık alanı açıyor.

Kitap aynı zamanda, Feride Çiçekoğlu, Nilüfer Güngörmüş ve Hande Gazey ile yapılmış söyleşiler de barındırıyor.

Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak
• Nika Yayınevi
Feminizm • 300 sayfa • 2026