Tanıl Bora, Aylin Özman, Kadir Dede — Batı’yı Seyretmek (2026)

‘Batı’yı Seyretmek: Avrupa ve Amerika Seyahatnameleri’, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından 1960’lara uzanan dönemde Türkiyeli seyyahların Batı’yla karşılaşma deneyimlerini merkeze alan çok katmanlı bir düşünce atlası sunuyor. Tanıl Bora, Aylin Özman ve Kadir Dede’nin çalışması, Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yapılan yolculukları yalnızca gezi anlatıları olarak değil; Türkiye’nin modernleşme serüvenini, medeniyet tahayyülünü ve kimlik arayışını görünür kılan kültürel belgeler olarak okuyor. Seyahatnameler aracılığıyla Batı’ya bakan göz, aynı anda memlekete de dönüyor; böylece kitap hem Batı’nın nasıl algılandığını hem de Türkiye’nin kendisini hangi ölçütlerle değerlendirdiğini ortaya koyuyor.

Eserde gazetecilerden yazarlara, siyasetçilerden bürokratlara kadar farklı toplumsal kesimlerden seyyahların gözlemleri üzerinden Batı imgesinin nasıl kurulduğu inceleniyor. Sanayi, teknoloji, şehir düzeni, gündelik yaşam alışkanlıkları, sınıf ilişkileri ve toplumsal davranış biçimleri, seyyahların dikkatle gözlemlediği başlıca alanlar arasında yer alıyor. Batı çoğu zaman “medeniyet” fikrinin somutlaşmış hali olarak görülürken, bu hayranlık duygusuna tedirginlikler, kıyaslamalar ve kültürel mesafeler de eşlik ediyor. Seyyahlar yalnızca gördüklerini aktarmıyor; aynı zamanda Türkiye’nin eksikliklerini, beklentilerini ve dönüşüm arzularını da satır aralarında tartışıyor.

Kitap, seyahatnameleri basit gözlem metinleri olarak değil, “biz” ile “öteki” arasındaki ilişkinin kurulduğu söylem alanları şeklinde ele alıyor. Bu nedenle Avrupa ve Amerika’ya dair anlatılar, aynı zamanda Türkiye’nin kendi kimliğini yeniden tanımlama çabasını yansıtıyor. Batı’nın Türkler hakkındaki önyargıları, seyyahların kendilerini temsil etme kaygıları ve memleketi “doğru anlatma” çabaları kitap boyunca önemli bir tema haline geliyor. Seyahat, yalnızca bireysel bir deneyim değil; çoğu zaman memlekete hizmet etme, öğrenilenleri geri taşıma ve Türkiye’yi dışarıda temsil etme görevi olarak düşünülüyor.

Çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri de sınıf ve toplumsal cinsiyet meselelerine verdiği önem. Seyahatname yazarlarının büyük ölçüde eğitimli, şehirli ve orta-üst sınıf kesimlerden geldiği; bu nedenle Batı’ya dair değerlendirmelerin de çoğunlukla bu sınıfsal perspektif üzerinden şekillendiği vurgulanıyor. Kadın seyyahların azlığı ise dönemin toplumsal yapısını yansıtan önemli bir gösterge olarak ele alınıyor. Yine de yurtdışına çıkabilen kadınların anlatıları, kadınlık, modernlik ve kamusal görünürlük meselelerini farklı bir açıdan görünür kılıyor.

Kitapta Balkanlar ve Batı’daki eski Osmanlı toplulukları da özel bir yer tutuyor. Rumlar, Ermeniler ve göçmen topluluklarla karşılaşmalar, seyyahların hafızasında hem tanıdık hem de yabancı bir alan açıyor. Böylece Batı deneyimi yalnızca Avrupa’nın merkezleriyle değil, Osmanlı geçmişinin izleriyle de şekilleniyor. Özellikle 1960’lara gelindiğinde Batı’nın ulaşılmaz ve büyülü bir medeniyet olmaktan çıkıp daha gündelik, daha tanıdık bir alana dönüşmeye başlaması, seyahatnamelerin tonunu da değiştiriyor. Önceki dönemlerde baskın olan öğretici ve hayranlık dolu anlatılar yerini daha sıradan, daha eleştirel ve daha karşılıklı ilişkilere bırakıyor.

‘Batı’yı Seyretmek’, seyahat anlatıları üzerinden Türkiye’nin modernleşme tarihini yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma sunuyor. Batı’yı yalnızca dışarıdaki bir dünya olarak değil, Türkiye’nin kendi kimliğini kurarken sürekli bakmak zorunda kaldığı bir ayna olarak ele alıyor. Böylece kitap, seyahatnamelerin yalnızca gidilen yerleri değil, aynı zamanda geride bırakılan memleketi de anlattığını güçlü biçimde gösteriyor.

Tanıl Bora, Aylin Özman, Kadir Dede — Batı’yı Seyretmek: Avrupa ve Amerika Seyahatnameleri
• İletişim Yayınları
İnceleme • 301 sayfa • 2026

Mohammad Gharipour — Pers Bahçeleri ve Köşkleri (2026)

Mohammad Gharipour’un bu eseri, Pers bahçe geleneğini yalnızca estetik bir peyzaj anlayışı olarak değil, İran uygarlığının düşünsel, siyasal ve kültürel dünyasını yansıtan çok katmanlı bir mekân biçimi olarak ele alıyor. ‘Pers Bahçeleri ve Köşkleri’ (‘Persian Gardens and Pavilions’), İslam öncesi İran’dan başlayarak İslam dünyasında gelişen bahçe kültürünün tarihsel sürekliliğini incelerken, suyun, mimarinin, doğanın ve iktidarın nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Gharipour’a göre Pers bahçesi yalnızca dinlenme ya da süsleme amacıyla tasarlanmış bir alan değil; cennet tasavvurunun, kozmolojik düzen fikrinin ve siyasal otoritenin mekânsal bir ifadesi oluyor.

Eserde bahçelerin mimari düzeni ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Özellikle dört parçaya ayrılmış “çahar bağ” planı, Pers bahçeciliğinin temel ilkelerinden biri olarak açıklanıyor. Su kanalları, havuzlar, ağaç dizilimleri ve gölgelik alanlar yalnızca işlevsel unsurlar değil; düzen, uyum ve bereket fikrinin sembolleri olarak değerlendiriliyor. İran’ın kurak ikliminde suyun taşıdığı yaşamsal önem, bahçeleri aynı zamanda güç ve mühendislik göstergesine dönüştürüyor. Bahçe ile köşk arasındaki ilişki de kitabın önemli meselelerinden biri. Köşkler, doğayı seyretme, iktidarı temsil etme ve toplumsal hayatı düzenleme işlevleriyle bahçe deneyiminin merkezinde yer alıyor.

Gharipour, Pers bahçelerini yalnızca mimarlık tarihi açısından incelemekle kalmıyor; şiir, minyatür sanatı ve edebiyat üzerinden bu mekânların kültürel hayattaki anlamlarını da araştırıyor. Özellikle klasik İran şiirinde bahçe, aşkın, huzurun, geçiciliğin ve ilahi düzenin simgesi olarak karşımıza çıkıyor. Gül, servi, bülbül ve su imgeleriyle kurulan estetik dünya, gerçek bahçe tasarımlarıyla iç içe okunuyor. Böylece kitap, fiziksel mekân ile hayal gücü arasındaki ilişkiyi görünür kılıyor. Minyatürlerde tasvir edilen bahçeler ve saray yaşamı da Pers estetik anlayışının nasıl görselleştirildiğini ortaya koyuyor.

Kitapta Timur, Safevî ve Babür dönemleri geniş biçimde ele alınıyor. Özellikle Safevîler döneminde İsfahan’daki bahçe ve köşk mimarisinin ulaştığı gelişmiş düzey, Pers bahçe kültürünün zirvelerinden biri olarak değerlendiriliyor. Pers geleneğinin Hindistan’daki Babür bahçelerine etkisi de ayrıntılı biçimde inceleniyor. Böylece eser, Pers bahçesinin yalnızca İran’a özgü kapalı bir miras olmadığını; İslam dünyasının farklı bölgelerine yayılan etkili bir estetik ve mekânsal model oluşturduğunu gösteriyor.

Sonuçta ‘Pers Bahçeleri ve Köşkleri’, bahçeyi doğayla insan arasındaki ilişkinin kültürel bir biçimi olarak okuyan kapsamlı bir çalışma sunuyor. Gharipour, mekânın yalnızca fiziksel değil, düşünsel ve simgesel bir yapı olduğunu vurgulayarak Pers bahçelerini tarih, sanat, şiir ve siyaset arasında kurulan karmaşık ilişkilerin kesişim noktası hâline getiriyor. Kitap, mimarlık ve sanat tarihiyle ilgilenenler kadar, mekânın insan hafızası ve kültürüyle kurduğu bağı anlamak isteyen okurlar için de zengin bir kaynak niteliği taşıyor.

Mohammad Gharipour — Pers Bahçeleri ve Köşkleri
Çeviren: Sevda Akyüz • Albaraka Yayınları
Mimari • 232 sayfa • 2026

Yoshiyuki Sato — İktidar ve Direniş (2026)

Yoshiyuki Sato’nun bu çalışması, modern Fransız düşüncesinin en etkili isimlerini ortak bir problem etrafında yeniden okuyor: Eğer özne iktidar ilişkileri içinde kuruluyorsa, direniş nasıl mümkün olabilir? ‘İktidar ve Direniş’ (‘Power and Resistance’), özellikle yapısalcı ve postyapısalcı düşüncenin özneyi bağımsız ve kendinde bir varlık olarak değil, toplumsal, söylemsel ve ideolojik süreçlerin ürünü olarak ele alışını merkeze alıyor. Ancak Sato’nun temel ilgisi yalnızca iktidarın nasıl işlediğini göstermek değil; iktidarın içinden doğabilecek direniş imkanlarını araştırmak oluyor. Bu nedenle eser, yalnızca bir felsefe tarihi incelemesi değil, aynı zamanda çağdaş siyasal mücadelelere dair teorik bir müdahale niteliği taşıyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri Michel Foucault’nun iktidar analizine ayrılıyor. Sato, Foucault’nun iktidarı yalnızca baskıcı bir mekanizma olarak değil, bilgi, norm ve özne üreten üretken bir ilişki ağı şeklinde düşünmesini ayrıntılı biçimde inceliyor. Hapishanelerden okullara, tıptan cinselliğe kadar uzanan disiplin mekanizmalarının bireyi nasıl şekillendirdiğini gösterirken, direnişin de tam bu ağların içinde ortaya çıktığını vurguluyor. Foucault’ya göre iktidarın olduğu her yerde direniş ihtimali de vardır; fakat bu direniş hiçbir zaman iktidarın tamamen dışında saf bir özgürlük alanı olarak düşünülemez. Sato, bu yaklaşımın neoliberal çağda bireyin sürekli kendini yönetmeye zorlandığı yeni denetim biçimlerini anlamak açısından hâlâ güçlü bir araç sunduğunu belirtiyor.

Deleuze ve Guattari’nin düşüncesi kitapta daha hareketli ve akışkan bir direniş teorisi olarak ele alınıyor. Arzu, akış, kaçış çizgileri ve oluş kavramları üzerinden geliştirilen bu yaklaşım, merkezi iktidar yapılarını parçalayabilecek yaratıcı potansiyellere odaklanıyor. Sato’ya göre Deleuze/Guattari, direnişi yalnızca siyasal bir karşı çıkış değil, yaşamın yeni biçimlerini yaratma kapasitesi olarak düşünüyor. Derrida ise yapıların kesinliğini bozan, anlamı sürekli erteleyen yapısöküm yaklaşımıyla ele alınıyor. Sato, Derrida’nın düşüncesinde direnişin, mutlak otorite ve kesin anlam iddialarını istikrarsızlaştıran etik bir açıklık biçiminde ortaya çıktığını savunuyor.

Kitabın bir diğer önemli ekseni Louis Althusser’in ideoloji teorisi. Althusser’in bireyin ideoloji tarafından “çağrılarak” özne hâline getirildiği yönündeki yaklaşımı, öznenin özgürlüğü meselesini daha karmaşık hâle getiriyor. Sato, Althusser’in teorisindeki katılığı tartışırken, ideolojik yapılar içinde kırılma ve sapma ihtimallerinin nasıl düşünülebileceğini sorguluyor. Böylece eser, farklı düşünürler arasındaki gerilimleri yalnızca karşılaştırmıyor; onların eksik bıraktığı noktaları birbirleri üzerinden yeniden değerlendirmeye çalışıyor.

Sonuçta ‘İktidar ve Direniş’, neoliberal çağın denetim biçimlerini, öznenin kuruluşunu ve özgürlük imkanlarını anlamaya çalışan yoğun bir felsefi çalışma sunuyor. Sato, Fransız düşüncesinin büyük isimlerini dogmatik biçimde tekrarlamak yerine, onları günümüz dünyasının siyasal ve toplumsal sorunlarıyla ilişkilendiriyor. Kitap, iktidarın yalnızca dışsal baskıdan ibaret olmadığını; arzularımızı, kimliklerimizi ve düşünme biçimlerimizi şekillendiren karmaşık süreçler halinde işlediğini gösterirken, direnişin de bu süreçlerin içindeki çatlaklardan doğabileceğini savunuyor.

Yoshiyuki Sato — İktidar ve Direniş: Foucault, Deleuze/Guattari, Derrida ve Althuser
Çeviren: Kolektif • The Kitap Yayınları
Felsefe • 336 sayfa • 2026

Hürrem Gür — Jungcu Bireyleşmenin Arketipleri (2026)

Hürrem Gür’ün ‘Jungcu Bireyleşmenin Arketipleri’ adlı bu çalışması, insanın kendini tanıma sürecini Carl Gustav Jung’un arketip kuramı üzerinden ele alırken, psikolojiyi yalnızca teorik bir alan olarak değil, kültürel hafızayla iç içe geçmiş canlı bir deneyim olarak yorumluyor. Kitap, bireyleşmeyi kişinin kendi iç dünyasında bastırdığı, unuttuğu ya da tanımaktan kaçındığı yönlerle yüzleşme süreci olarak değerlendiriyor. Gölge, persona, anima-animus ve benlik gibi Jungcu kavramlar, yalnızca akademik açıklamalarla değil; mitoloji, sanat, gündelik hayat ve özellikle Anadolu halk masalları üzerinden somutlaştırılıyor. Böylece bireyin ruhsal yolculuğu, kolektif bilinçdışının kültürel imgeleriyle birlikte okunuyor.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, Anadolu masallarını yalnızca folklorik anlatılar olarak değil, insan ruhunun dönüşüm haritaları olarak değerlendirmesi. Hürrem Gür, masallardaki kahramanları, yolculukları, sınavları ve karanlık figürleri Jungcu bireyleşme sürecinin sembolik uğrakları şeklinde yorumluyor. Bu yaklaşım, Anadolu insanının kolektif deneyimlerini psikolojik bir derinlik içinde yeniden düşünmeye imkân tanıyor. Kitap, Batı merkezli psikoloji literatürünün çoğu zaman ihmal ettiği yerel kültürel kaynakları merkeze alarak, bireyin kendini anlama çabasını kendi coğrafyasının anlatılarıyla ilişkilendiriyor.

Metnin öne çıkan başka bir yönü ise akademik yoğunluk ile anlaşılır anlatım arasında kurduğu denge oluyor. Jung psikolojisinin karmaşık kavramları sade bir dille aktarılırken içerik yüzeyselleştirilmiyor. Bu nedenle eser hem Jung düşüncesine yeni yaklaşan okurlara hem de arketip kuramını daha derinlikli biçimde kavramak isteyenlere hitap ediyor. Kavramların basitleştirilmesine rağmen düşünsel derinliğin koruyan kitap, insanın kendi iç karanlığıyla, bastırılmış yönleriyle ve dönüşüm ihtimaliyle yüzleşmesini teşvik ederken, bireyleşmeyi yalnızca psikolojik değil, kültürel ve varoluşsal bir olgunlaşma süreci olarak ele alıyor.

Hürrem Gür — Jungcu Bireyleşmenin Arketipleri: Peri Masalları Sembolizmi Işığında Anadolu Türk Halkının Tekamül Yolculuğu
• Minotor Kitap
Psikoloji • 288 sayfa • 2026

Douglas Kutach — Nedensellik (2026)

Douglas Kutach’ın bu kitabı, felsefenin en temel ve en tartışmalı meselelerinden biri olan nedensellik kavramını çağdaş tartışmalar ışığında ele alıyor. Kutach, insanların dünyayı anlamlandırırken sürekli başvurduğu “neden-sonuç” ilişkilerinin aslında sanıldığından çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor. ‘Nedensellik’ (‘Causation’), yalnızca “Bir olay başka bir olaya nasıl neden olur?” sorusunu sormakla kalmıyor; aynı zamanda nedenselliğin bilimde, gündelik düşüncede ve metafizikte nasıl farklı biçimlerde kurulduğunu inceliyor. Böylece okur, nedenselliğin yalnızca doğadaki olayların bağlantısı değil, dünyayı açıklama biçimimizin merkezindeki temel bir düşünme modeli olduğunu fark ediyor.

Kutach, David Hume’dan günümüz analitik felsefesine uzanan nedensellik kuramlarını sistematik biçimde karşılaştırıyor. Düzenli ardışıklık teorileri, karşı-olgusal yaklaşımlar, olasılık artırıcı modeller ve üretken nedensellik anlayışları gibi farklı perspektifleri ele alırken, her yaklaşımın güçlü ve sorunlu yönlerini tartışıyor. Özellikle “fark yaratan neden” fikrine dikkat çeken yazar, bir olayın gerçekten neden sayılabilmesi için yalnızca başka bir olaydan önce gelmesinin yeterli olmadığını savunuyor. Nedensellik, olaylar arasında anlamlı bir değişim yaratabilen ilişkiler üzerinden düşünülüyor. Bu nedenle kitap, bilimsel açıklamaların nasıl kurulduğundan özgür irade tartışmalarına kadar uzanan geniş bir alana temas ediyor.

Eserin önemli yanlarından biri de nedenselliği yalnızca soyut bir metafizik problem olarak değil, bilimsel modelleme ve günlük yaşamla bağlantılı pratik bir mesele olarak ele alması. Kutach, fizik, biyoloji ve sosyal bilimlerden örneklerle nedensel açıklamaların nasıl işlediğini gösterirken, doğa yasalarıyla nedensellik arasındaki ilişkinin de kesin ve tartışmasız olmadığını vurguluyor. ‘Nedensellik’, bu yönüyle hem çağdaş analitik felsefeye giriş niteliği taşıyor hem de insanların dünyayı açıklarken kullandıkları düşünsel çerçevenin sınırlarını sorgulayan kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Douglas Kutach — Nedensellik
Çeviren: Alper Bilgehan Yardımcı • Say Yayınları
Felsefe • 232 sayfa • 2026

Jacob A. Riis — Ötekiler Nasıl Yaşar? (2026)

Jacob A. Riis’in bu çalışması, 19. yüzyıl sonu New York’un görünmeyen yüzünü ortaya çıkaran çarpıcı bir toplumsal belgedir. Gazeteci ve fotoğrafçı Riis, hızla sanayileşen ve göç alan kentte yoksulların yaşadığı gecekondu mahallelerini, kiralık odaları ve aşırı kalabalık apartmanları doğrudan gözlemleyerek aktarır. ‘Ötekiler Nasıl Yaşar?’ (‘How the Other Half Lives’), yalnızca sefaletin görüntülerini sunmakla kalmaz; yoksulluğun bireysel başarısızlık değil, modern kent düzeninin ürettiği yapısal bir sorun olduğunu gösteriyor. Böylece suç, hastalık, açlık ve dışlanma gibi olguların, dönemin ekonomik ve toplumsal dönüşümleriyle nasıl iç içe geçtiğini görünür hale getiriyor.

Riis’in en dikkat çekici yönlerinden biri, metni fotoğraflarla destekleyerek dönemin orta ve üst sınıflarının hiç görmediği yaşam alanlarını kamuoyuna taşımasıdır. Daracık odalarda yaşayan göçmen aileler, havasız bodrum katları, çocuk işçiler ve suçla çevrili mahalleler kitap boyunca ayrıntılı biçimde betimleniyor. Riis, özellikle kent yönetiminin ihmallerini, sağlıksız konut politikalarını ve sermaye sahiplerinin kâr odaklı yaklaşımını eleştiriyor. Ona göre yoksulluk yalnızca ekonomik bir mesele değil; aynı zamanda kamusal vicdanın çöküşünü gösteren ahlaki bir krizdir. Bu yüzden eser, gazetecilik ile sosyal reform çağrısını birleştiren erken dönem “ifşa edici gazetecilik” örneklerinden biri kabul ediliyor.

Kitap aynı zamanda modern şehir yaşamının karanlık tarafını belgeleyen öncü bir kent incelemesi niteliği taşıyor. Riis, New York’un görkemli vitrinlerinin ardındaki görünmez nüfusu görünür kılarak, kentleşmenin bedelini tartışmaya açıyor. Göçmenlerin hayatta kalma mücadeleleri, çocukların suç ve emek arasında sıkışması, sağlık krizlerinin yayılması ve toplumsal eşitsizliğin mekânlara nasıl kazındığı eserin merkezinde yer alıyor. ‘Ötekiler Nasıl Yaşar?’, yalnızca kendi döneminde reform taleplerini güçlendiren bir çalışma değil; aynı zamanda Jack London gibi yazarlara ilham veren, modern sosyal araştırma ve fotojurnalizm tarihinin temel metinlerinden biri olarak önemini koruyor.

Jacob A. Riis — Ötekiler Nasıl Yaşar?: New York Müşterek Meskenlerinde Gözlemler
Çeviren: Deniz Özel • Paris Yayınları
Belgesel • 296 sayfa • 2026

Mehmet Çağrı Uluğer — Epokhé ve Delilik (2026)

Mehmet Çağrı Uluğer’in ‘Epokhé ve Delilik’ adlı bu çalışması, felsefenin en sarsıcı sınırlarından birine yöneliyor: Düşünce, kendi temellerini sorgulamaya başladığında kaçınılmaz olarak bir “delilik” ihtimaliyle karşı karşıya mı kalır? Başka bir deyişle, Felsefe, delilikle yüzleşmeden gerçekten düşünülebilir mi? Uluğer, Husserl’in epokhé kavramını yalnızca fenomenolojik bir yöntem olarak değil, öznenin dünyayla kurduğu doğal ilişkiyi askıya alan radikal bir kopuş deneyimi olarak yorumluyor. Bu kopuş, sıradan bilinç düzeninin dışına taşan, özneyi kendi varlığından bile yabancılaştırabilen tehlikeli bir özgürlük alanı açıyor. Böylece kitap, felsefenin güvenli bilgi arayışından çok, düşüncenin uçurumla karşılaşma cesaretine odaklanıyor.

Eserde Descartes’ın metodik şüphesinden Hegel’in “dünyayı kaplayan gece” metaforuna, Derrida’nın cogito yorumlarından Žižek’in bilinç ve delilik arasındaki gizli akrabalığa uzanan yoğun bir düşünsel hat kuruluyor. Uluğer’e göre modern felsefenin merkezindeki özne, sanıldığı gibi şeffaf ve istikrarlı bir varlık değil; kendi içindeki olumsuzlama gücü sayesinde dünyadan geri çekilebilen, hatta kendi doğal kimliğini askıya alabilen kırılgan bir yapı. Bu nedenle özgürlük, yalnızca seçim yapabilme kapasitesi değil, aynı zamanda özneyi bütünlüklü gerçeklikten koparan yıkıcı bir güç olarak ele alınıyor.

Kitap özellikle anti-Kartezyen düşünceye yönelik eleştirileriyle dikkat çekiyor. Heidegger’den güncel fenomenoloji yorumlarına kadar birçok yaklaşımın, öznenin “tehlikeli” boyutunu yumuşattığını savunan Uluğer, felsefenin asıl radikalliğinin bu kurucu yabancılaşmayı kabul etmekte yattığını ileri sürüyor. Ona göre epokhé, dünyayı dışarıdan gözlemleme tekniği değil; insanın kendi gerçekliğini askıya alarak bilinç ile delilik arasındaki ince çizgide yürümeyi göze aldığı bir deneyim. ‘Epokhé ve Delilik’, bu yüzden yalnızca fenomenoloji üzerine akademik bir çalışma değil, düşünmenin bedeline dair karanlık ve yoğun bir sorgulama olarak öne çıkıyor.

Mehmet Çağrı Uluğer — Epokhé ve Delilik: Dünyayı Kaplayan Gece Üzerine
• Beyoğlu Kitabevi
Felsefe • 100 sayfa • 2026

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması (2026)

Pierre Sorlin, bu çalışmasında sinemayı yalnızca eğlence ya da estetik bir üretim alanı olarak değil, modern İtalya’nın oluşumunda belirleyici rol oynayan toplumsal ve kültürel bir güç olarak ele alıyor. Sorlin’e göre sinema, toplumu pasif biçimde yansıtan bir ayna değil; ulusal kimliği kuran, ortak bir hafıza yaratan ve insanların kendilerini aynı topluluğun parçası olarak hissetmesini sağlayan aktif bir pratiktir. Bu nedenle kitap, İtalyan sinema tarihini aynı zamanda İtalya’nın modernleşme, kentleşme ve uluslaşma sürecinin sosyolojik bir hikâyesi olarak okuyor.

Kitabın temel tezlerinden biri, dilsel ve kültürel olarak parçalı bir yapıya sahip olan İtalya’nın ortak bir “İtalyanlık” fikrini büyük ölçüde sinema aracılığıyla geliştirdiği. Özellikle sesli sinemanın yaygınlaşmasıyla birlikte farklı lehçeler ve yerel kimlikler ortak bir kültürel anlatı içinde birleşmeye başlıyor. Perdede görülen şehirler, aile yapıları, gündelik yaşam biçimleri ve toplumsal ilişkiler, milyonlarca insan için ortak bir ulusal hayal gücü yaratıyor. Böylece sinema salonları yalnızca film izlenen yerler değil, aynı zamanda ulusal aidiyetin üretildiği alanlar haline geliyor.

Sorlin, İtalyan sinema tarihini yalnızca Yeni Gerçekçilik akımı üzerinden okumaya karşı çıkıyor. Ona göre İtalyan sineması bundan çok daha geniş ve karmaşık bir gelenek içeriyor. Faşizm dönemi sinemasını da sadece propaganda olarak değerlendirmiyor; bu dönemde çekilen popüler filmlerin, halkın arzularını ve gündelik beklentilerini yansıtarak rejimin toplumsal meşruiyetini güçlendirdiğini savunuyor. Sinema bu süreçte devletin ideolojik araçlarından biri olurken aynı zamanda modern yaşamın nasıl tahayyül edileceğini de belirliyor.

Kitapta önemli yer tutan kavramlardan biri de “Filmopoli.” Sorlin bu kavramla, şehirlerin insanlar tarafından gerçek hayatta deneyimlenmeden önce sinemada hayal edildiğini anlatıyor. Özellikle kırdan kente göç sürecinde sinema, yeni gelen kitlelere şehir yaşamının kodlarını öğreten kültürel bir rehber işlevi görüyor. Modern apartman yaşamı, tüketim alışkanlıkları, romantik ilişkiler ve kentli davranış biçimleri önce perdede normalleşiyor, ardından gündelik hayata yerleşiyor.

Sorlin ayrıca İtalyan sinemasındaki “sanat sineması” ile “popüler sinema” ayrımını da inceliyor. Bir yanda festivallerde öne çıkan auteur yönetmenler ve entelektüel çevreler, diğer yanda geniş halk kitlelerinin izlediği tür filmleri bulunuyor. Bu ikili yapı, sinemanın hem kültürel prestij hem de kitlesel eğlence alanı olarak nasıl iki farklı işleve sahip olduğunu gösteriyor. Yazar, bu gerilimin yalnızca İtalya’ya özgü olmadığını; modern ulusal sinemaların çoğunda benzer biçimlerde ortaya çıktığını ileri sürüyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’ (‘Italian National Cinema’) aynı zamanda İtalyan sinemasının devlet desteğiyle nasıl güçlü bir endüstriye dönüştüğünü de anlatıyor. Cinecittà stüdyolarının kurulması, Venedik Film Festivali’nin ortaya çıkışı ve devletin sinemayı kültürel prestij aracı olarak görmesi, İtalya’nın dünya sinemasındaki etkisini artırdı. Sorlin’e göre ulusal sinema yalnızca yaratıcı yönetmenlerle değil; ekonomik altyapı, eleştiri kurumları ve kültürel politikalarla birlikte şekilleniyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’, filmleri yalnızca estetik eserler olarak değil, toplumsal dönüşümün parçası olarak inceleyen kapsamlı bir çalışma sunuyor. Sorlin, sinemanın ulusal kimlik, modern şehir yaşamı, kültürel aidiyet ve toplumsal hafıza üzerindeki etkisini görünür kılarken, İtalya örneği üzerinden sinemanın bir toplumun kendisini hayal etme biçimini nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor.

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması
Çeviren: Deniz Arslan • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 336 sayfa • 2026

Ruth Fulton Benedict — Irk ve Irkçılık (2026)

Ruth Fulton Benedict bu çalışmasında, modern dünyanın en etkili ideolojilerinden biri olan ırkçılığı bilimsel, tarihsel ve toplumsal boyutlarıyla inceliyor. Franz Boas geleneğinin önemli temsilcilerinden biri olan Benedict, insan toplulukları arasındaki farklılıkların biyolojik kaderle açıklanamayacağını savunurken, “ırk” ile “ırkçılık” arasındaki farkı net biçimde ortaya koyuyor. Kitabın temel amacı, bilimsel görünüme büründürülmüş üstünlük iddialarının aslında tarihsel ve politik çıkarlarla şekillenen ideolojik yapılar olduğunu göstermek oluyor.

İlk bölümde Benedict, ırk kavramının ne olduğu kadar ne olmadığı sorusuna da odaklanıyor. İnsanların fiziksel özellikler üzerinden katı ve değişmez sınıflara ayrılmasının bilimsel açıdan sorunlu olduğunu anlatırken, dilin, kültürün, zekânın ya da toplumsal gelişmişliğin biyolojik ırklarla açıklanamayacağını vurguluyor. Kafatası ölçümleri, ten rengi ya da kalıtım üzerinden geliştirilen üstünlük teorilerinin güvenilir bir bilimsel temel taşımadığını gösteriyor. Ona göre insan toplulukları tarih boyunca sürekli göç etmiş, birbirine karışmış ve kültürel etkileşimlerle dönüşmüş durumda; bu yüzden “saf ırk” fikri bilimsel olmaktan çok ideolojik bir kurgu niteliği taşıyor.

Benedict ayrıca kalıtım meselesini ele alarak biyolojik mirasın insan davranışlarını ve kültürel başarıları doğrudan belirlediği düşüncesine karşı çıkıyor. İnsan toplulukları arasındaki farkların büyük bölümünün tarihsel koşullar, çevre, eğitim ve kültürel örgütlenmeyle ilişkili olduğunu savunuyor. Bu nedenle herhangi bir halkı “üstün” ya da “geri” ilan eden görüşlerin bilimsel değil, politik olduğunu ileri sürüyor.

Kitabın ikinci kısmı doğrudan ırkçılığın tarihine odaklanıyor. Benedict, ırkçılığın insanlık tarihinin doğal ve kaçınılmaz bir parçası olmadığını; sömürgecilik, milliyetçilik ve sınıf çatışmalarıyla birlikte güç kazanan modern bir ideoloji olduğunu anlatıyor. Avrupa’nın denizaşırı yayılması sırasında farklı halkları yönetmek ve sömürmek için geliştirilen üstünlük fikirlerinin zamanla kurumsallaştığını gösteriyor. Irkçılık böylece yalnızca bir önyargı değil, ekonomik çıkarları, siyasal egemenliği ve toplumsal hiyerarşileri meşrulaştıran bir araç haline geliyor.

Benedict son bölümde insanların neden hâlâ ırk önyargıları geliştirdiğini sorguluyor. Korku, ekonomik rekabet, toplumsal güvensizlik ve aidiyet ihtiyacının bu önyargıları beslediğini savunurken, ırkçılığın bilgisizlikten çok toplumsal koşullar ve politik çıkarlarla sürdürüldüğünü öne sürüyor. Kitap boyunca insanlığın ortak biyolojik temeline vurgu yapan Benedict, kültürel çeşitliliğin bir üstünlük sıralaması değil, insan deneyiminin zenginliği olarak görülmesi gerektiğini söylüyor.

‘Irk ve Irkçılık’ (‘Race: Science and Politics’), biyolojik determinizme ve ırkçı ideolojilere karşı geliştirilmiş güçlü bir antropolojik eleştiri sunarken, modern dünyadaki ayrımcılık biçimlerini anlamak için de hâlâ önemli bir kaynak olmayı sürdürüyor.

Ruth Fulton Benedict — Irk ve Irkçılık
Çeviren: Orhan Düz • Albaraka Yayınları
Antropoloji • 184 sayfa • 2026

Müge Yılmaz — Çok Cahilsin! (2026)

Bilgiye hiç olmadığı kadar hızlı ulaştığımız bir çağda cehalet gerçekten azalıyor mu, yoksa yalnızca biçim mi değiştiriyor? Müge Yılmaz ‘Çok Cahilsin!’ adlı çalışmasında cehaleti bireysel bir eksiklikten çok, modern dünyanın bilinçli biçimde üretilen ve yönlendirilen bir mekanizması olarak ele alıyor. Sosyal medya çağının öfke kültüründen komplo teorilerine, algoritmaların dikkat ekonomisinden siyasal manipülasyonlara kadar uzanan geniş bir alanda, bilgisizliğin nasıl organize edildiğini araştırıyor.

Kitap, “cahil insan” klişesine odaklanmak yerine, cehaletin kimler tarafından ve hangi çıkar ilişkileri doğrultusunda üretildiğini sorguluyor. Tıklama tuzakları, öfke ekonomisi, dezenformasyon ağları ve dijital platformların çalışma biçimleri üzerinden, insanların nasıl sürekli dikkat dağıtılan, hızla tüketen ama giderek daha az düşünen bireylere dönüştürüldüğünü gösteriyor. Böylece cehalet yalnızca bilgi eksikliği değil; ekonomik, politik ve teknolojik sistemlerin beslediği stratejik bir araç olduğunu gözler önüne seriyor.

Yılmaz, Covid-19 komplo teorilerinden sosyal medya manipülasyonlarına, popüler kültür figürlerinden teknoloji milyarderlerinin kurduğu dijital ekosisteme kadar pek çok örnek üzerinden çağımızın bilgi krizini inceliyor. İnsanların neden yanlış bilgiye kolayca yöneldiğini, neden öfkeye ve sansasyona daha hızlı tepki verdiğini tartışırken, dikkat ekonomisinin bireyin düşünme biçimini nasıl dönüştürdüğünü de ortaya koyuyor.

Kitap aynı zamanda okuru kendi bilgi alışkanlıklarıyla yüzleşmeye çağırıyor. Hangi bilgileri neden tükettiğimizi, neyi bilmediğimizi fark edip etmediğimizi ve görünürde özgür olan dijital alanların düşünme sınırlarımızı nasıl belirlediğini sorguluyor. Cehaletin bazen masum bir bilgisizlik, bazen ise bilinçli biçimde tasarlanmış bir yönetim tekniği olduğunu vurguluyor.

‘Çok Cahilsin!’ sonunda şu temel soruyu gündeme taşıyor: Sorun gerçekten “cahil insanlar” mı, yoksa cehaleti kârlı ve işlevsel hale getiren sistem mi? Kitap, okuru yalnızca bilgi edinmeye değil, bilginin nasıl üretildiğini, nasıl gizlendiğini ve nasıl manipüle edildiğini düşünmeye çağıran eleştirel bir inceleme sunuyor.

Müge Yılmaz — Çok Cahilsin!: Kasıtlı ve Stratejik Olarak Üretilen Cehalet Tarihi
• Nika Yayınevi
İnceleme • 435 sayfa • 2026