Mehmet Çağrı Uluğer — Epokhé ve Delilik (2026)

Mehmet Çağrı Uluğer’in ‘Epokhé ve Delilik’ adlı bu çalışması, felsefenin en sarsıcı sınırlarından birine yöneliyor: Düşünce, kendi temellerini sorgulamaya başladığında kaçınılmaz olarak bir “delilik” ihtimaliyle karşı karşıya mı kalır? Başka bir deyişle, Felsefe, delilikle yüzleşmeden gerçekten düşünülebilir mi? Uluğer, Husserl’in epokhé kavramını yalnızca fenomenolojik bir yöntem olarak değil, öznenin dünyayla kurduğu doğal ilişkiyi askıya alan radikal bir kopuş deneyimi olarak yorumluyor. Bu kopuş, sıradan bilinç düzeninin dışına taşan, özneyi kendi varlığından bile yabancılaştırabilen tehlikeli bir özgürlük alanı açıyor. Böylece kitap, felsefenin güvenli bilgi arayışından çok, düşüncenin uçurumla karşılaşma cesaretine odaklanıyor.

Eserde Descartes’ın metodik şüphesinden Hegel’in “dünyayı kaplayan gece” metaforuna, Derrida’nın cogito yorumlarından Žižek’in bilinç ve delilik arasındaki gizli akrabalığa uzanan yoğun bir düşünsel hat kuruluyor. Uluğer’e göre modern felsefenin merkezindeki özne, sanıldığı gibi şeffaf ve istikrarlı bir varlık değil; kendi içindeki olumsuzlama gücü sayesinde dünyadan geri çekilebilen, hatta kendi doğal kimliğini askıya alabilen kırılgan bir yapı. Bu nedenle özgürlük, yalnızca seçim yapabilme kapasitesi değil, aynı zamanda özneyi bütünlüklü gerçeklikten koparan yıkıcı bir güç olarak ele alınıyor.

Kitap özellikle anti-Kartezyen düşünceye yönelik eleştirileriyle dikkat çekiyor. Heidegger’den güncel fenomenoloji yorumlarına kadar birçok yaklaşımın, öznenin “tehlikeli” boyutunu yumuşattığını savunan Uluğer, felsefenin asıl radikalliğinin bu kurucu yabancılaşmayı kabul etmekte yattığını ileri sürüyor. Ona göre epokhé, dünyayı dışarıdan gözlemleme tekniği değil; insanın kendi gerçekliğini askıya alarak bilinç ile delilik arasındaki ince çizgide yürümeyi göze aldığı bir deneyim. ‘Epokhé ve Delilik’, bu yüzden yalnızca fenomenoloji üzerine akademik bir çalışma değil, düşünmenin bedeline dair karanlık ve yoğun bir sorgulama olarak öne çıkıyor.

Mehmet Çağrı Uluğer — Epokhé ve Delilik: Dünyayı Kaplayan Gece Üzerine
• Beyoğlu Kitabevi
Felsefe • 100 sayfa • 2026

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması (2026)

Pierre Sorlin, bu çalışmasında sinemayı yalnızca eğlence ya da estetik bir üretim alanı olarak değil, modern İtalya’nın oluşumunda belirleyici rol oynayan toplumsal ve kültürel bir güç olarak ele alıyor. Sorlin’e göre sinema, toplumu pasif biçimde yansıtan bir ayna değil; ulusal kimliği kuran, ortak bir hafıza yaratan ve insanların kendilerini aynı topluluğun parçası olarak hissetmesini sağlayan aktif bir pratiktir. Bu nedenle kitap, İtalyan sinema tarihini aynı zamanda İtalya’nın modernleşme, kentleşme ve uluslaşma sürecinin sosyolojik bir hikâyesi olarak okuyor.

Kitabın temel tezlerinden biri, dilsel ve kültürel olarak parçalı bir yapıya sahip olan İtalya’nın ortak bir “İtalyanlık” fikrini büyük ölçüde sinema aracılığıyla geliştirdiği. Özellikle sesli sinemanın yaygınlaşmasıyla birlikte farklı lehçeler ve yerel kimlikler ortak bir kültürel anlatı içinde birleşmeye başlıyor. Perdede görülen şehirler, aile yapıları, gündelik yaşam biçimleri ve toplumsal ilişkiler, milyonlarca insan için ortak bir ulusal hayal gücü yaratıyor. Böylece sinema salonları yalnızca film izlenen yerler değil, aynı zamanda ulusal aidiyetin üretildiği alanlar haline geliyor.

Sorlin, İtalyan sinema tarihini yalnızca Yeni Gerçekçilik akımı üzerinden okumaya karşı çıkıyor. Ona göre İtalyan sineması bundan çok daha geniş ve karmaşık bir gelenek içeriyor. Faşizm dönemi sinemasını da sadece propaganda olarak değerlendirmiyor; bu dönemde çekilen popüler filmlerin, halkın arzularını ve gündelik beklentilerini yansıtarak rejimin toplumsal meşruiyetini güçlendirdiğini savunuyor. Sinema bu süreçte devletin ideolojik araçlarından biri olurken aynı zamanda modern yaşamın nasıl tahayyül edileceğini de belirliyor.

Kitapta önemli yer tutan kavramlardan biri de “Filmopoli.” Sorlin bu kavramla, şehirlerin insanlar tarafından gerçek hayatta deneyimlenmeden önce sinemada hayal edildiğini anlatıyor. Özellikle kırdan kente göç sürecinde sinema, yeni gelen kitlelere şehir yaşamının kodlarını öğreten kültürel bir rehber işlevi görüyor. Modern apartman yaşamı, tüketim alışkanlıkları, romantik ilişkiler ve kentli davranış biçimleri önce perdede normalleşiyor, ardından gündelik hayata yerleşiyor.

Sorlin ayrıca İtalyan sinemasındaki “sanat sineması” ile “popüler sinema” ayrımını da inceliyor. Bir yanda festivallerde öne çıkan auteur yönetmenler ve entelektüel çevreler, diğer yanda geniş halk kitlelerinin izlediği tür filmleri bulunuyor. Bu ikili yapı, sinemanın hem kültürel prestij hem de kitlesel eğlence alanı olarak nasıl iki farklı işleve sahip olduğunu gösteriyor. Yazar, bu gerilimin yalnızca İtalya’ya özgü olmadığını; modern ulusal sinemaların çoğunda benzer biçimlerde ortaya çıktığını ileri sürüyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’ (‘Italian National Cinema’) aynı zamanda İtalyan sinemasının devlet desteğiyle nasıl güçlü bir endüstriye dönüştüğünü de anlatıyor. Cinecittà stüdyolarının kurulması, Venedik Film Festivali’nin ortaya çıkışı ve devletin sinemayı kültürel prestij aracı olarak görmesi, İtalya’nın dünya sinemasındaki etkisini artırdı. Sorlin’e göre ulusal sinema yalnızca yaratıcı yönetmenlerle değil; ekonomik altyapı, eleştiri kurumları ve kültürel politikalarla birlikte şekilleniyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’, filmleri yalnızca estetik eserler olarak değil, toplumsal dönüşümün parçası olarak inceleyen kapsamlı bir çalışma sunuyor. Sorlin, sinemanın ulusal kimlik, modern şehir yaşamı, kültürel aidiyet ve toplumsal hafıza üzerindeki etkisini görünür kılarken, İtalya örneği üzerinden sinemanın bir toplumun kendisini hayal etme biçimini nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor.

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması
Çeviren: Deniz Arslan • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 336 sayfa • 2026

Ruth Fulton Benedict — Irk ve Irkçılık (2026)

Ruth Fulton Benedict bu çalışmasında, modern dünyanın en etkili ideolojilerinden biri olan ırkçılığı bilimsel, tarihsel ve toplumsal boyutlarıyla inceliyor. Franz Boas geleneğinin önemli temsilcilerinden biri olan Benedict, insan toplulukları arasındaki farklılıkların biyolojik kaderle açıklanamayacağını savunurken, “ırk” ile “ırkçılık” arasındaki farkı net biçimde ortaya koyuyor. Kitabın temel amacı, bilimsel görünüme büründürülmüş üstünlük iddialarının aslında tarihsel ve politik çıkarlarla şekillenen ideolojik yapılar olduğunu göstermek oluyor.

İlk bölümde Benedict, ırk kavramının ne olduğu kadar ne olmadığı sorusuna da odaklanıyor. İnsanların fiziksel özellikler üzerinden katı ve değişmez sınıflara ayrılmasının bilimsel açıdan sorunlu olduğunu anlatırken, dilin, kültürün, zekânın ya da toplumsal gelişmişliğin biyolojik ırklarla açıklanamayacağını vurguluyor. Kafatası ölçümleri, ten rengi ya da kalıtım üzerinden geliştirilen üstünlük teorilerinin güvenilir bir bilimsel temel taşımadığını gösteriyor. Ona göre insan toplulukları tarih boyunca sürekli göç etmiş, birbirine karışmış ve kültürel etkileşimlerle dönüşmüş durumda; bu yüzden “saf ırk” fikri bilimsel olmaktan çok ideolojik bir kurgu niteliği taşıyor.

Benedict ayrıca kalıtım meselesini ele alarak biyolojik mirasın insan davranışlarını ve kültürel başarıları doğrudan belirlediği düşüncesine karşı çıkıyor. İnsan toplulukları arasındaki farkların büyük bölümünün tarihsel koşullar, çevre, eğitim ve kültürel örgütlenmeyle ilişkili olduğunu savunuyor. Bu nedenle herhangi bir halkı “üstün” ya da “geri” ilan eden görüşlerin bilimsel değil, politik olduğunu ileri sürüyor.

Kitabın ikinci kısmı doğrudan ırkçılığın tarihine odaklanıyor. Benedict, ırkçılığın insanlık tarihinin doğal ve kaçınılmaz bir parçası olmadığını; sömürgecilik, milliyetçilik ve sınıf çatışmalarıyla birlikte güç kazanan modern bir ideoloji olduğunu anlatıyor. Avrupa’nın denizaşırı yayılması sırasında farklı halkları yönetmek ve sömürmek için geliştirilen üstünlük fikirlerinin zamanla kurumsallaştığını gösteriyor. Irkçılık böylece yalnızca bir önyargı değil, ekonomik çıkarları, siyasal egemenliği ve toplumsal hiyerarşileri meşrulaştıran bir araç haline geliyor.

Benedict son bölümde insanların neden hâlâ ırk önyargıları geliştirdiğini sorguluyor. Korku, ekonomik rekabet, toplumsal güvensizlik ve aidiyet ihtiyacının bu önyargıları beslediğini savunurken, ırkçılığın bilgisizlikten çok toplumsal koşullar ve politik çıkarlarla sürdürüldüğünü öne sürüyor. Kitap boyunca insanlığın ortak biyolojik temeline vurgu yapan Benedict, kültürel çeşitliliğin bir üstünlük sıralaması değil, insan deneyiminin zenginliği olarak görülmesi gerektiğini söylüyor.

‘Irk ve Irkçılık’ (‘Race: Science and Politics’), biyolojik determinizme ve ırkçı ideolojilere karşı geliştirilmiş güçlü bir antropolojik eleştiri sunarken, modern dünyadaki ayrımcılık biçimlerini anlamak için de hâlâ önemli bir kaynak olmayı sürdürüyor.

Ruth Fulton Benedict — Irk ve Irkçılık
Çeviren: Orhan Düz • Albaraka Yayınları
Antropoloji • 184 sayfa • 2026

Müge Yılmaz — Çok Cahilsin! (2026)

Bilgiye hiç olmadığı kadar hızlı ulaştığımız bir çağda cehalet gerçekten azalıyor mu, yoksa yalnızca biçim mi değiştiriyor? Müge Yılmaz ‘Çok Cahilsin!’ adlı çalışmasında cehaleti bireysel bir eksiklikten çok, modern dünyanın bilinçli biçimde üretilen ve yönlendirilen bir mekanizması olarak ele alıyor. Sosyal medya çağının öfke kültüründen komplo teorilerine, algoritmaların dikkat ekonomisinden siyasal manipülasyonlara kadar uzanan geniş bir alanda, bilgisizliğin nasıl organize edildiğini araştırıyor.

Kitap, “cahil insan” klişesine odaklanmak yerine, cehaletin kimler tarafından ve hangi çıkar ilişkileri doğrultusunda üretildiğini sorguluyor. Tıklama tuzakları, öfke ekonomisi, dezenformasyon ağları ve dijital platformların çalışma biçimleri üzerinden, insanların nasıl sürekli dikkat dağıtılan, hızla tüketen ama giderek daha az düşünen bireylere dönüştürüldüğünü gösteriyor. Böylece cehalet yalnızca bilgi eksikliği değil; ekonomik, politik ve teknolojik sistemlerin beslediği stratejik bir araç olduğunu gözler önüne seriyor.

Yılmaz, Covid-19 komplo teorilerinden sosyal medya manipülasyonlarına, popüler kültür figürlerinden teknoloji milyarderlerinin kurduğu dijital ekosisteme kadar pek çok örnek üzerinden çağımızın bilgi krizini inceliyor. İnsanların neden yanlış bilgiye kolayca yöneldiğini, neden öfkeye ve sansasyona daha hızlı tepki verdiğini tartışırken, dikkat ekonomisinin bireyin düşünme biçimini nasıl dönüştürdüğünü de ortaya koyuyor.

Kitap aynı zamanda okuru kendi bilgi alışkanlıklarıyla yüzleşmeye çağırıyor. Hangi bilgileri neden tükettiğimizi, neyi bilmediğimizi fark edip etmediğimizi ve görünürde özgür olan dijital alanların düşünme sınırlarımızı nasıl belirlediğini sorguluyor. Cehaletin bazen masum bir bilgisizlik, bazen ise bilinçli biçimde tasarlanmış bir yönetim tekniği olduğunu vurguluyor.

‘Çok Cahilsin!’ sonunda şu temel soruyu gündeme taşıyor: Sorun gerçekten “cahil insanlar” mı, yoksa cehaleti kârlı ve işlevsel hale getiren sistem mi? Kitap, okuru yalnızca bilgi edinmeye değil, bilginin nasıl üretildiğini, nasıl gizlendiğini ve nasıl manipüle edildiğini düşünmeye çağıran eleştirel bir inceleme sunuyor.

Müge Yılmaz — Çok Cahilsin!: Kasıtlı ve Stratejik Olarak Üretilen Cehalet Tarihi
• Nika Yayınevi
İnceleme • 435 sayfa • 2026

Giampaolo Conte — Kapitalizmin Dönüşümü (2026)

Giampaolo Conte, bu çalışmasında “reform” kavramını yalnızca ekonomik bir düzenleme değil, kapitalizmin dünyayı yeniden örgütleme aracı olarak ele alıyor. ‘Kapitalizmin Dönüşümü’ (‘A History of Capitalist Transformation’), özellikle 2008 krizinden sonra yeniden gündeme gelen yapısal reform söyleminin tarihsel kökenlerini araştırırken, liberalizmin kendisini nasıl evrensel ve kaçınılmaz bir model gibi sunduğunu inceliyor. Conte’ye göre reform söylemi çoğu zaman özgürleşme, modernleşme ve ilerleme diliyle sunulsa da, arkasında kapitalist ilişkileri derinleştiren ve toplumsal hayatı piyasa mantığına göre yeniden biçimlendiren bir dönüşüm yatıyor.

Kitabın merkezinde Osmanlı İmparatorluğu, Mısır ve Çin örnekleri bulunuyor. Conte bu üç bölgeyi “kapitalizmin çeperi” olarak değerlendirirken, Batılı hegemonik güçlerin bu toplumları dünya kapitalizmine nasıl eklemlediğini gösteriyor. Reformlar yalnızca ekonomik alanla sınırlı kalmıyor; hukuk sisteminden bürokrasiye, eğitimden gündelik yaşama kadar uzanan geniş bir dönüşüm yaratıyor. Böylece liberal-kapitalist değerler yalnızca devlet kurumlarında değil, kültürel alışkanlıklarda ve toplumsal normlarda da yerleşik hale geliyor.

Conte, Tanzimat reformlarından Mısır’daki modernleşme hamlelerine ve Çin’in dış ticaret baskılarıyla dönüşümüne kadar pek çok süreci ortak bir çerçevede okuyor. Ona göre bu reformların temel amacı, çevre toplumlarını küresel sermaye düzenine uyumlu hale getirmekti. Modernleşme söylemi çoğu zaman bağımsızlık ve ilerleme vaadi taşısa da, pratikte dış borçlanma, ekonomik bağımlılık ve yeni sınıfsal eşitsizlikler üretiyordu. Böylece reform, bir kalkınma projesinden çok kapitalist entegrasyonun ideolojik aracı haline geliyordu.

Kitap aynı zamanda liberalizmin tarafsız ve doğal bir sistem olduğu düşüncesine de eleştirel yaklaşıyor. Conte, kapitalizmin yayılmasının yalnızca piyasa mekanizmalarıyla değil, devlet müdahaleleri, uluslararası baskılar ve kültürel hegemonya yoluyla gerçekleştiğini savunuyor. Reform kavramının tarihine bakıldığında, bugün hâlâ kullanılan birçok ekonomik reçetenin kökeninde aynı mantığın bulunduğunu ileri sürüyor: toplumu piyasa ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirmek.

‘Kapitalizmin Dönüşümü’, modernleşme anlatılarının arkasındaki güç ilişkilerini görünür kılan tarihsel bir inceleme sunuyor. Osmanlı’dan Çin’e uzanan örnekler üzerinden, reformların yalnızca teknik düzenlemeler değil; ekonomik, siyasal ve kültürel bir tahakküm biçimi olarak da işlediğini gösteriyor. Kitap, bugünün neoliberal politikalarını anlamak isteyenler için kapitalizmin tarihsel dönüşümünü geniş bir perspektifle yeniden düşünmeye çağırıyor.

Giampaolo Conte — Kapitalizmin Dönüşümü: Osmanlı, Mısır ve Çin
Çeviren: Bahattin Bayram • Dergah Yayınları
Sosyoloji • 208 sayfa • 2026

Gautier Depambour — CERN’de Bir Gün (2026)

Gautier Depambour’un bu kitabı, modern fiziğin en önemli araştırma merkezlerinden biri olan CERN’i hem bilimsel hem de insani yönleriyle tanıtan akıcı bir keşif anlatısı. ‘CERN’de Bir Gün’ (‘Day At CERN: A Guided Tour Through The Heart Of Particle Physics’), okuru yalnızca karmaşık fizik teorileriyle değil; laboratuvar koridorları, kontrol odaları, yeraltındaki dev hızlandırıcı tünelleri ve araştırmacıların gündelik yaşamlarıyla da buluşturuyor. Depambour, CERN’i soyut bir bilim kurumu olmaktan çıkarıp yaşayan, hareketli ve uluslararası bir araştırma dünyası olarak gösteriyor.

Eserin merkezinde, İsviçre ile Fransa sınırının altından geçen 27 kilometrelik Büyük Hadron Çarpıştırıcısı yer alıyor. Kitap, protonların ışık hızına yakın seviyelere kadar nasıl hızlandırıldığını, dev dedektörlerin çarpışmaları nasıl kaydettiğini ve fizikçilerin maddenin en temel yapı taşlarını anlamak için hangi yöntemleri kullandığını anlaşılır bir dille açıklıyor. Özellikle Higgs bozonunun keşfi, modern fiziğin en büyük dönüm noktalarından biri olarak ele alınıyor. Depambour, bu keşfin yalnızca teknik bir başarı değil, onlarca yıl süren uluslararası işbirliğinin sonucu olduğunu vurguluyor.

Kitap boyunca parçacık fiziğinin Standart Modeli sade örneklerle anlatılıyor. Kuarklar, leptonlar, kuvvet taşıyıcı parçacıklar ve Higgs alanı gibi kavramlar, uzman olmayan okurların da takip edebileceği biçimde açıklanıyor. Ancak eser yalnızca teorik fiziğe odaklanmıyor; CERN’in kültürünü, araştırma atmosferini ve bilim insanlarının çalışma biçimlerini de görünür hale getiriyor. Kontrol merkezlerinden veri işlem tesislerine kadar uzanan bu yolculuk, büyük bilimin nasıl örgütlendiğini gösteriyor.

Depambour’un özellikle üzerinde durduğu konulardan biri de CERN’in barış ve uluslararası işbirliği açısından taşıdığı anlam. Farklı ülkelerden binlerce araştırmacının ortak bir bilimsel amaç etrafında buluşması, kitabın en güçlü temalarından biri. Bilim burada yalnızca bilgi üretme faaliyeti değil; ulusal sınırları aşan ortak bir insanlık girişimi olarak sunuluyor.

Eserde CERN araştırmalarının günlük yaşama etkilerine de değiniliyor. İnternet teknolojilerinden tıbbi görüntüleme sistemlerine kadar pek çok yeniliğin temelinde parçacık fiziği araştırmalarının bulunduğu gösteriliyor. Böylece kitap, “temel bilim” ile gündelik hayat arasındaki görünmez bağlantıları da ortaya koyuyor.

‘CERN’de Bir Gün’, parçacık fiziğini korkutucu denklemlerden ibaret olmaktan çıkarıp merak duygusuyla örülü büyük bir keşif hikâyesine dönüştürüyor. Gautier Depambour, bilimsel titizlik ile anlatı gücünü birleştirerek, evrenin temel yapısını anlamaya çalışan insanların dünyasına canlı ve erişilebilir bir kapı aralıyor.

Gautier Depambour — CERN’de Bir Gün: Parçacık Fiziğinin Kalbine Rehberli Bir Tur
Çeviren: Kerem Cankoçak • Alfa Yayınları
Bilim • 200 sayfa • 2026

Kolektif — Kendi Kendimizi Yönetmek (2026)

‘Kendi Kendimizi Yönetmek: İsviçre Örneği ile Katılımcı Demokrasi ve Yerinden Yönetim’, demokrasiyi yalnızca seçimlerden ibaret görmeyen; halkın siyasal süreçlere doğrudan katılımını esas alan yönetim anlayışını tartışmaya açıyor. Kitap, gerçek anlamda kendi kendini yönetmenin, insanların yalnızca yöneticilerini belirlemesiyle değil, karar alma süreçlerine sürekli müdahil olabilmesiyle mümkün olduğunu savunuyor. Bu çerçevede demokrasi, soyut bir temsil sistemi olmaktan çıkarak bireylerin kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olduğu somut bir toplumsal deneyime dönüşüyor.

Çalışmanın merkezinde İsviçre modeli yer alıyor. Yerinden yönetim, referandumlar, halk inisiyatifleri ve güçlü yerel yapılar üzerinden şekillenen bu sistem, yurttaşların devletle ilişkisini daha doğrudan hale getiriyor. Kitap, merkeziyetçi yapılarda siyasal gücün dar bir çevrede toplandığını; buna karşılık yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin halkın yönetime katılım kapasitesini artırdığını gösteriyor. Böylece demokrasi yalnızca sandık günüyle sınırlı kalmıyor, gündelik yaşamın sürekli bir parçası haline geliyor.

Eserde İsviçre’nin tarihsel gelişimi ayrıntılı biçimde ele alınırken, federal yapının nasıl kurulduğu ve doğrudan demokrasi araçlarının zaman içinde nasıl yerleştiği de inceleniyor. Halk oylamaları ve anayasal müdahale mekanizmaları sayesinde yurttaşların devlet politikaları üzerinde doğrudan etkide bulunabilmesi, sistemin en dikkat çekici yönlerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu modelin yalnızca siyasal katılımı değil, toplumsal uzlaşmayı ve farklı kimliklerin birlikte yaşama kapasitesini de güçlendirdiği vurgulanıyor.

Kitap aynı zamanda katılımcı demokrasinin ekonomik ve toplumsal sonuçlarını da tartışıyor. Yerinden yönetimin dengeli kalkınmayı teşvik ettiği, siyasal istikrarı güçlendirdiği ve yurttaş memnuniyetini artırdığı savunuluyor. İnsanların yaşadıkları bölge üzerinde daha fazla söz sahibi olması, devlete yabancılaşmayı azaltırken, kamusal sorumluluk duygusunu da derinleştiriyor.

‘Kendi Kendimizi Yönetmek’, demokrasinin sınırlarını yeniden düşünmeye çağıran bir çalışma niteliğinde. İsviçre örneği üzerinden hareket eden kitap, halkın siyasete yalnızca temsil edilen bir kitle olarak değil, doğrudan karar süreçlerinin aktif öznesi olarak katılabildiği bir yönetim modelinin imkânlarını tartışıyor. Bu yönüyle eser, merkeziyetçilik, katılım ve demokrasi ilişkisi üzerine kapsamlı bir düşünme zemini sunuyor.

Kolektif — Kendi Kendimizi Yönetmek: İsviçre Örneği ile Katılımcı Demokrasi ve Yerinden Yönetim
Derleyen: Yakup Coşar, Ahmet Ersoy • Dipnot Yayınları
Siyaset • 220 sayfa • 2026

Sebastian Haffner — Churchill (2026)

Sebastian Haffner, Winston Churchill’in yaşamını yalnızca büyük savaşların kahramanı olarak değil; çelişkileri, tutkuları, siyasi manevraları ve kişisel zaaflarıyla birlikte ele alan yoğun bir biyografik inceleme sunuyor. Haffner, Churchill’i 20. yüzyıl tarihinin merkezinde duran olağanüstü bir figür olarak görürken, onu romantikleştirmeden değerlendirmeye çalışıyor. Kitap, Churchill’in hayatını bir “başarı hikâyesi” olmaktan çok, sürekli iniş çıkışlarla şekillenen politik bir mücadele olarak anlatıyor.

Eserde Churchill’in gençlik yıllarından başlayarak askerlik deneyimleri, gazeteciliği ve siyasete giriş süreci ayrıntılı biçimde inceleniyor. Haffner’e göre Churchill’in karakterini belirleyen temel özelliklerden biri hareket ve çatışma tutkusu. Savaş yalnızca politik bir zorunluluk değil, onun kişiliğini besleyen bir alan haline geliyor. Bu nedenle Churchill, askerlik döneminden itibaren kendisini tarihin merkezine yerleştirmek isteyen hırslı bir figür olarak öne çıkıyor.

Kitapta Churchill’in Liberal Parti ile Muhafazakâr Parti arasında gidip gelen siyasi kariyeri de önemli bir yer tutuyor. Haffner, onun sık sık yalnız kaldığını, birçok dönemde kendi partisinde bile kuşkuyla karşılandığını gösteriyor. Churchill’in özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönemde yaptığı yanlış hesaplar, emperyalist düşünceleri ve sert anti-komünizmi eleştirel biçimde değerlendiriliyor. Buna rağmen yazar, onun en büyük tarihsel rolünün Nazi Almanyası karşısında gösterdiği direnç olduğunu vurguluyor.

İkinci Dünya Savaşı kitabın merkezini oluşturuyor. Haffner’e göre Churchill’in büyüklüğü, askeri dehasından çok moral ve siyasi liderliğinde ortaya çıkıyor. Avrupa’nın büyük kısmı Nazi işgali altındayken Churchill, Britanya’nın teslim olmaması gerektiğini savunan en kararlı isim haline geliyor. Konuşmaları, hitabet gücü ve kamuoyunu harekete geçirme becerisi sayesinde yalnızca bir başbakan değil, savaş döneminin sembolik yüzü oldu. Haffner, Churchill’in tarihsel öneminin tam da bu kritik anda belirginleştiğini savunuyor.

Kitap aynı zamanda Churchill’in çelişkili yönlerini de saklamıyor. Demokrasi savunucusu olmasına rağmen sömürgeciliği desteklemesi, halkçı bir lider gibi görünürken aristokrat reflekslerini koruması ve değişen dünyaya zaman zaman uyum sağlayamaması dikkat çekiyor. Haffner, Churchill’i kusursuz bir kahraman olarak değil; tarihin belirli anlarında olağanüstü bir etki yaratmayı başarmış karmaşık bir siyasetçi olarak yorumluyor.

Kitap, yalnızca bir devlet adamının biyografisi değil, aynı zamanda 20. yüzyıl Avrupa siyasetinin krizlerini ve dönüşümlerini anlatan güçlü bir tarihsel portre sunuyor. Bizde bilhassa ‘Bir Alman’ın Hikâyesi’ adlı kitabıyla bilinen Sebastian Haffner, Churchill’in başarılarını kadar hatalarını da görünür kılarak, onu hem çağının ürünü hem de çağını değiştiren figürlerden biri olarak değerlendiriyor.

Sebastian Haffner — Churchill
Çeviren: Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Biyografi • 181 sayfa • 2026

Arturo Goicoechea — Beden Konuştuğunda (2026)

Arturo Goicoechea’nın bu kitabı, modern tıbbın en karmaşık meselelerinden biri olan kronik ağrıyı nörobilimsel bir perspektifle yeniden ele alıyor. Goicoechea’ya göre ağrı her zaman bedendeki fiziksel bir hasarın doğrudan sonucu olmuyor. Çoğu durumda ağrı, beynin organizmayı korumak amacıyla geliştirdiği biyolojik bir alarm sistemi olarak ortaya çıkıyor. Ancak bu sistem bazen yanlış öğrenmeler, korkular ve tehdit algıları nedeniyle aşırı hassas hale geliyor; ortada ciddi bir doku hasarı bulunmasa bile beden gerçek bir acı hissediyor.

‘Beden Konuştuğunda’ (‘Tu cuerpo habla’) özellikle “Bütün testler normal ama hâlâ ağrım var” deneyimine odaklanıyor. Goicoechea, bu durumun hastanın ağrısını “hayal ettiği” anlamına gelmediğini vurguluyor. Ağrı tamamen gerçek; fakat kaynağı çoğu zaman hasarlı dokular değil, beynin tehlike değerlendirme biçimi oluyor. Beyin geçmiş deneyimler, toplumsal söylemler, tıbbi korkular ve öğrenilmiş savunma kalıpları üzerinden bedeni sürekli tehdit altında hissedebiliyor. Böylece organizma hipervijilans denilen aşırı tetikte olma durumuna sürükleniyor.

Goicoechea’nın en önemli kavramlarından biri “ağrı pedagojisi”. Yazara göre beynin yanlış alarm sistemini değiştirebilmenin yolu yalnızca ilaçlardan değil, bilgiden geçiyor. İnsan bedenin nasıl çalıştığını, ağrının biyolojik mekanizmalarını ve beynin koruma stratejilerini öğrendikçe korku döngüsü zayıflıyor. Çünkü kronik ağrının sürmesinde çoğu zaman korku, kaçınma davranışları ve sürekli tehdit beklentisi belirleyici rol oynuyor. Kitap bu nedenle ağrıyı yalnızca semptom olarak değil, öğrenilmiş bir biyolojik anlatı olarak ele alıyor.

Eserde migren, fibromiyalji, kronik kas-iskelet ağrıları ve açıklanamayan bedensel yakınmalar gibi durumlar da bu çerçevede değerlendiriliyor. Goicoechea, modern toplumun beden hakkındaki felaket odaklı söylemlerinin insanları kendi organizmalarından korkar hale getirdiğini savunuyor. Ağrının mutlak biçimde “hasar” anlamına geldiği inancı, beynin savunma sistemini daha da sertleştirebiliyor.

‘Beden Konuştuğunda’, kronik ağrıyı yalnızca biyomekanik bir problem değil, algı, öğrenme, korku ve nörobiyoloji arasındaki karmaşık ilişkinin ürünü olarak yorumluyor. Goicoechea, insanın kendi bedenini yeniden anlamasının, korku merkezli yaşamdan çıkıp daha özgür bir ilişki kurabilmesinin mümkün olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, ağrıya dair yerleşik düşünceleri sarsan ve nörobilim ile gündelik deneyim arasında köprü kuran dikkat çekici bir çalışma haline geliyor.

Arturo Goicoechea — Beden Konuştuğunda: Hiçbir Şeyim Yoksa Neden Ağrım Var?
Çeviren: Gonca Tanakol • Say Yayınları
Sağlık • 208 sayfa • 2026

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc — Mimar ve Mesleği (2026)

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc’un ‘Mimar ve Mesleği’, mimarlığı yalnızca estetik bir uğraş değil; akıl, teknik, ihtiyaç ve yapı mantığı arasındaki ilişkinin ürünü olarak ele alıyor. Viollet-le-Duc’a göre mimarlık, rastgele biçimler üretme sanatı değil, yapının neden öyle kurulduğunu anlayabilme yetisiyle başlıyor. Bu nedenle bir mimarın ilk görevi süslemek değil, yapının taşıyıcı mantığını çözmek. Ona göre gerçek mimari, biçim ile işlevin birbirinden kopmadığı bir düşünme biçiminden doğuyor.

Kitap boyunca mimarın hangi kavramlarla düşündüğü, bir yapıyı tasarlarken hangi ilkelere bağlı kaldığı ve mimarlığın neden yalnızca “güzel bina yapma” işi olmadığı tartışılıyor. Viollet-le-Duc özellikle Gotik mimarlığı incelerken, yapıların estetik değerini onların konstrüksiyon mantığında arıyor. Bir kemerin, sütunun ya da çatının biçimi yalnızca görsel tercihlerden değil; yük taşıma, dayanıklılık ve kullanım gereksinimlerinden kaynaklanıyor. Bu nedenle mimarlıkta “zevk” kavramı bile teknik doğruluktan bağımsız düşünülemiyor.

Daha sonraki bölümde ise mimarlık daha öğretici ve gündelik bir anlatımla ele alınıyor. Evlerin neden belirli biçimlerde inşa edildiği, malzemenin düşünceyi nasıl belirlediği ve bir yapının çevresiyle nasıl ilişki kurduğu açıklanıyor. Viollet-le-Duc burada mimarlığı yalnızca anıtsal yapılar üzerinden değil, gündelik yaşamın ihtiyaçları üzerinden düşünmeye çağırıyor. Bir evin planından pencerenin konumuna kadar her ayrıntının belirli bir akıl yürütmenin sonucu olduğunu gösteriyor.

Eserin en önemli yönlerinden biri, mimarlığı geçmiş stillerin körü körüne taklidi olmaktan çıkarması. Viollet-le-Duc tarihsel mimarlığı incelerken geçmişe hayranlık duyuyor ama onu donmuş bir model olarak görmüyor. Ona göre mimarlık yaşayan bir bilgi alanı; her çağ kendi malzemesine, teknolojisine ve ihtiyaçlarına uygun yapılar üretmek zorunda kalıyor. Bu yaklaşım, modern mimarlık düşüncesinin gelişiminde büyük bir etki yaratıyor.

‘Mimar ve Mesleği’, mimarlığın yalnızca biçim üretmek değil, düşünmek, çözümlemek ve inşa etmenin mantığını kavramak olduğunu gösteriyor. Viollet-le-Duc, mimarı bir süs tasarımcısından çok, yapının aklını kuran kişi olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, mimarlığın estetik kadar etik ve teknik bir sorumluluk taşıdığını hatırlatan temel metinlerden biri haline geliyor.

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc — Mimar ve Mesleği
Çeviren: Alp Tümertekin • Janus Yayınları
Mimari • 192 sayfa • 2026