Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak (2026)

Ayla Türksoy’un ‘Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak’ adlı çalışması, travmayı yalnızca bireysel bir yara olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir deneyim olarak ele alıyor. Kitap, travmanın kadın deneyimiyle nasıl iç içe geçtiğini gösterirken, yazının yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda iyileştirici bir araç olduğunu vurguluyor. Türksoy, kadınların neden yazması gerektiğini tartışırken, yazmayı hem bir direniş hem de bir hafıza kurma pratiği olarak konumlandırıyor. Böylece travma, sessizliğe hapsedilen bir deneyim olmaktan çıkıp dile gelen, paylaşılan ve dönüştürülen bir sürece evriliyor.

Eserde, edebiyatın bu dönüştürücü gücü, özellikle Füruzan’ın öyküleri üzerinden somutlaştırılıyor. Travmanın metaforlar aracılığıyla ifade edilişi, onun anlaşılmasını ve aktarılmasını kolaylaştıran bir araç olarak öne çıkıyor. “Kadınca Travma Metafor Menüsü” gibi bölümler, soyut acıların somut imgelerle kavranmasını sağlıyor. Bunun yanında başarı baskısı ve imposter sendromu gibi konular üzerinden, travmanın yalnızca açık yaralarla değil, gündelik hayatın görünmez gerilimleriyle de şekillendiği gösteriliyor.

Kitap aynı zamanda travmayı bireysel bir zayıflık olarak değil, patriyarkal düzenin ürettiği yapısal şiddetin bir sonucu olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, okuru travmanın kökenlerini daha geniş bir çerçevede düşünmeye yönlendiriyor. Kuşaklararası aktarım, çocuklar için onarıcı adalet gibi başlıklar ise travmanın yalnızca geçmişe ait olmadığını, bugünü ve geleceği de biçimlendirdiğini ortaya koyuyor. Sonuçta eser, travmanın nasıl anlatıldığı ve kimin anlatabildiği sorularını merkeze alarak, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde güçlü bir farkındalık alanı açıyor.

Kitap aynı zamanda, Feride Çiçekoğlu, Nilüfer Güngörmüş ve Hande Gazey ile yapılmış söyleşiler de barındırıyor.

Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak
• Nika Yayınevi
Feminizm • 300 sayfa • 2026

George Lane — Moğol İmparatorluğu’nda Günlük Hayat (2026)

George Lane’in bu çalışması, Cengiz Han döneminde Moğol İmparatorluğu’nda yaşayan sıradan insanların gündelik hayatını ayrıntılı ve canlı bir biçimde ele alıyor. Kitap, Moğolları yalnızca savaşçı kimlikleriyle değil, gündelik pratikleri, inançları ve toplumsal düzenleriyle anlatıyor.

Eserin merkezinde göçebe yaşam tarzı yer alıyor. Yurt adı verilen taşınabilir çadırlarda sürdürülen hayat, iklim koşullarına uyumlu hareketli bir düzen içinde şekilleniyor. Moğolların kürk kıyafetleri, et ve yoğun alkol içecek ağırlıklı beslenmeleri gibi unsurlar, dışarıdan “sert” ya da “barbar” olarak algılanan yaşam biçimlerinin aslında çevresel koşullarla yakından ilişkili olduğunu gösteriyor.

Lane, Moğol toplumunda iş bölümünü ve özellikle kadınların rolünü de ayrıntılı biçimde inceliyor. Kadınlar yalnızca ev içi işlerle sınırlı kalmıyor; göç sırasında yük arabalarının düzenlenmesi, ekonomik faaliyetlerin yürütülmesi gibi kritik görevler üstleniyor. Bu durum, bozkır toplumunda kadınların görece güçlü bir konuma sahip olduğunu ortaya koyuyor.

‘Moğol İmparatorluğu’nda Günlük Hayat’ (‘Daily Life in the Mongol Empire’), Moğol ordusunun yapısına ve savaş deneyimine de ışık tutuyor. Onluk sistemle örgütlenen askeri yapı, disiplinli ve etkili bir savaş makinesi yaratıyor. Bunun yanı sıra Büyük Yasa gibi katı hukuk düzenlemeleri, imparatorluk içinde düzenin sağlanmasında önemli rol oynuyor.

Dini ve kültürel yaşam da eserde geniş yer buluyor. Şamanizm, hastalıkların tedavisinden ruhani rehberliğe kadar pek çok alanda etkili oluyor. Geleneksel tıp uygulamaları, ritüeller ve inançlar, Moğol dünyasının zihinsel haritasını anlamaya yardımcı oluyor.

Kitap, Moğol İmparatorluğu’nu yalnızca fetihler üzerinden değil, gündelik hayatın somut ayrıntıları üzerinden ele alarak daha bütünlüklü bir tablo sunuyor. Sıradan insanların deneyimlerine odaklanması sayesinde, bu büyük imparatorluğun arkasındaki toplumsal ve kültürel dokuyu görünür kılıyor.

George Lane — Moğol İmparatorluğu’nda Günlük Hayat
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 488 sayfa • 2026

Hannah Proctor — Tükenmişlik (2026)

Hannah Proctor’un bu çalışması, politik mücadelelerin yalnızca ideolojik ve tarihsel sonuçlarını değil, bu süreçlerin bireyler üzerinde yarattığı duygusal yıkımı da merkeze alıyor. Kitap, yenilgi sonrası ortaya çıkan tükenmişlik hâlinin çoğu zaman görünmez kılındığını ve hatta mücadele içindeki kişiler tarafından küçümsendiğini ortaya koyuyor.

Proctor, siyasi yenilgiyi yalnızca bir strateji ya da örgütlenme sorunu olarak değil, aynı zamanda derin bir duygusal deneyim olarak ele alıyor. Bu bağlamda tükenmişlik, bireysel bir zayıflık değil; kolektif mücadelelerin kaçınılmaz bir sonucu olarak yorumlanıyor. Umut, inanç ve adanmışlıkla yürütülen politik süreçlerin başarısızlıkla sonuçlanması, aktivistlerde hayal kırıklığı, yorgunluk ve yön kaybı gibi duygular yaratıyor.

‘Tükenmişlik’ (‘Burnout’), tarihsel örnekler üzerinden bu duygusal deneyimi somutlaştırıyor. Paris Komünü sonrası sürgüne gönderilen devrimcilerden, Ekim Devrimi’nden sonra soluğu sanatoryumlarda alan yorgun düşmüş Bolşeviklere kadar pek çok örnek, politik yenilginin psikolojik sonuçlarını gözler önüne seriyor. Bu örnekler, mücadele edenlerin yalnızca dış baskılarla değil, içsel çöküşlerle de karşı karşıya kaldığını gösteriyor.

Proctor’un temel iddiası, politik hareketlerin sürdürülebilirliği için bu duygusal boyutun ciddiye alınması gerektiği. Tükenmişliği görmezden gelmek yerine anlamak ve onunla baş etme yolları geliştirmek, gelecekteki mücadelelerin daha sağlıklı bir zeminde ilerlemesi için kritik bir önem taşıyor.

Kitap, politik yenilgiye farklı bir açıdan bakarak, mücadelelerin görünmeyen duygusal maliyetini açığa çıkarıyor. Aktivizm, direniş ve kolektif eylem üzerine düşünen herkes için, tükenmişliğin yalnızca bir son değil, aynı zamanda yeniden düşünme ve toparlanma imkânı sunduğunu hatırlatan derinlikli bir çalışma sunuyor.

Hannah Proctor — Tükenmişlik: Siyasi Yenilginin Duygusal Deneyimi
Çeviren: Zeynep Şarlak • İletişim Yayınları
Siyaset • 328 sayfa • 2026

Kolektif — Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif (2026)

Ahmet İncekara’nın derlediği ‘Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif’, etik ile iktisat arasındaki çok katmanlı ilişkiyi tarihsel ve kuramsal bir çerçevede yeniden düşünüyor. İnsanlık tarihi boyunca önemini koruyan etik tartışmaları, bu kitapta özellikle iktisadi düşüncenin iç dinamikleriyle birlikte ele alınıyor.

Eser, iktisat disiplininin başlangıçta felsefeyle kurduğu yakın bağı hatırlatarak ilerliyor. İlk iktisatçıların aynı zamanda etik filozofu olması, ekonomik davranışların yalnızca rasyonel değil, değer yüklü olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda piyasa, faiz, refah ve adalet gibi temel kavramların yalnızca teknik değil, aynı zamanda etik içerimler taşıdığı vurgulanıyor. Kitap, bu kavramların tarih içinde nasıl dönüşüm geçirdiğini ve farklı iktisadi ekoller tarafından nasıl yorumlandığını kapsamlı biçimde inceliyor.

Derlemede, Antikçağ’dan modern döneme uzanan geniş bir düşünsel hat izleniyor. Aristoteles ve Aquinas gibi klasik düşünürlerden başlayarak, Zygmunt Bauman ve Amartya Sen gibi modern ve çağdaş teorisyenlere kadar uzanan yaklaşımlar üzerinden etik ile ekonomi arasındaki bağlar tartışılıyor. Özellikle “adil fiyat” kavramı, faizin ahlaki boyutu ve deontolojik etik gibi başlıklar, iktisadi kararların arkasındaki normatif temelleri görünür kılıyor.

Kitap aynı zamanda güncel meseleleri de ihmal etmiyor. 2008 küresel finans krizinin etik açıdan değerlendirilmesi, modern ekonomik sistemlerin yalnızca işleyiş değil, sorumluluk ve adalet bakımından da sorgulanması gerektiğini ortaya koyuyor. Postmodern dönemde iktisat düşüncesinin etikle kurduğu ilişki ise, çoğulculuk ve belirsizlik ekseninde yeniden ele alınıyor.

Sonuç olarak eser, iktisat ile etik arasındaki ilişkiyi yalnızca teorik bir tartışma olarak değil, günümüz dünyasının somut sorunlarıyla bağlantılı bir mesele olarak konumlandırıyor. Farklı dönemleri ve yaklaşımları bir araya getirerek, ekonomik kararların arkasındaki değerler dünyasını açığa çıkarıyor ve okuru bu iki alanı birlikte düşünmeye davet ediyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Abdullah Şuhan Gürbüz, Adem Levent, Ahmet İncekara, Büşra Çil, Büşra Şimşek, Halil Tunalı, Harun Çetinkaya, Harun Şencal, Mehmet Çalışkan, Muhammet Sait Bozik, Muhlis Selman Sağlam, Murat İstekli, Tuğba Güngör ve Üzeyir Serdar Serdaroğlu.

Kolektif — Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif
Derleyen: Ahmet İncekara • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
İktisat • 178 sayfa • 2026

Melissa Gould — Dulumsu (2026)

Melissa Gould’un bu eseri, ani bir kaybın ardından yasın nasıl deneyimlendiğini ve yeniden yaşam kurma sürecinin ne kadar karmaşık olabileceğini içten bir dille anlatıyor.

‘Dulumsu’ (‘Widowish: A Memoir’), Gould’un eşi Joel’in beklenmedik bir şekilde hastalanması ve kısa sürede hayatını kaybetmesiyle başlayan sarsıcı bir kırılma anıyla açılıyor. Bu kayıp, yazarın hem duygusal dünyasını hem de gündelik hayatını kökten değiştiriyor. Küçük kızını tek başına büyütmek zorunda kalan Gould, yasın yalnızca acıdan ibaret olmadığını; aynı zamanda sorumluluk, belirsizlik ve yeniden uyum sağlama çabasıyla iç içe geçtiğini gösteriyor.

Eserin merkezinde, yazarın “dul” kavramıyla kurduğu mesafe yer alıyor. Gould, toplumun yas tutanlara biçtiği kalıpların dışında kaldığını fark ediyor: Ne klasik anlamda “dul” gibi hissediyor ne de öyle davranıyor. Bu arada kalmışlığı “dulumsu” (widowish) kavramıyla ifade ederek, yasın tek tip ve evrensel bir deneyim olmadığını vurguluyor. Böylece kitap, kaybın ardından kimliğin nasıl yeniden kurulduğunu sorgulayan özgün bir çerçeve sunuyor.

Gould’un anlatımı, yas sürecini yalnızca karanlık bir dönem olarak değil, aynı zamanda sevginin dönüşerek varlığını sürdürdüğü bir alan olarak ele alıyor. Joel ile paylaşılan bağın ölümle sona ermediğini, aksine farklı bir biçimde yaşamaya devam ettiğini dile getiriyor. Bu yaklaşım, kaybın yok edici yönü kadar dönüştürücü potansiyeline de dikkat çekiyor.

Sonuç olarak eser, modern dünyada yasın nasıl yaşandığına dair samimi ve güncel bir bakış sunuyor. Toplumsal beklentiler ile bireysel deneyim arasındaki gerilimi görünür kılarak, okura kayıp, sevgi ve dayanıklılık üzerine derin bir düşünme alanı açıyor.

Melissa Gould — Dulumsu: Kalıpların Dışında Yas Tutmaya ve Sevginin Şaşırtıcı Doğasına Dair Umut Dolu Bir Anı Kitabı
Çeviren: Ayşe Başcı • Mundi Kitap
Anı • 208 sayfa • 2026

Prosper-Olivier Lissagaray — 1871 Paris Komünü’nün Tarihçesi (2026)

Prosper-Olivier Lissagaray’ın bu eseri, 1871’de gerçekleşen Paris Komünü’nü, olayların doğrudan tanığı olan bir yazarın gözünden ayrıntılı biçimde anlatıyor. Kitap, yalnızca bir tarih anlatısı değil, aynı zamanda devrimci bir deneyimin iç dinamiklerini ve trajik sonunu belgeleyen güçlü bir tanıklık niteliği taşıyor.

‘1871 Paris Komünü’nün Tarihçesi’ (‘Histoire de la Commune de 1871’), Fransız Devrimi sonrasında kurulan burjuva devlet yapısının yarattığı toplumsal eşitsizlikleri arka plana alarak başlıyor. 1870’teki Fransa-Prusya Savaşı’nın ardından Paris’te oluşan siyasal kriz, halkın yönetime karşı doğrudan söz sahibi olma talebini güçlendiriyor. Bu ortamda ortaya çıkan Komün, merkezi otoriteye karşı radikal bir yerel yönetim deneyimi olarak şekilleniyor.

Lissagaray, Komün’ün örgütlenmesini, aldığı kararları ve uygulamaya çalıştığı politikaları ayrıntılarıyla inceliyor. İşçi sınıfının yönetime katılımı, sosyal adalet talepleri ve demokratik karar alma süreçleri, bu kısa süreli deneyimin temel özellikleri arasında yer alıyor. Ancak kitap, aynı zamanda Komün’ün iç çekişmelerini, stratejik hatalarını ve dış baskılar karşısındaki zayıflıklarını da göz ardı etmiyor.

Eserin en çarpıcı bölümlerinden biri, Komün’ün bastırılış sürecini anlattığı kısımlar. Paris’in kanlı bir şekilde yeniden ele geçirilmesi, binlerce insanın öldürülmesi ve sürgün edilmesi, kitabın dramatik tonunu belirliyor. Lissagaray, bu süreci yalnızca bir yenilgi olarak değil, aynı zamanda büyük bir siyasal deneyimin trajik sonu olarak yorumluyor.

Kitap, Karl Marx ve Friedrich Engels gibi düşünürlerin de dikkatini çeken Komün’ün, sosyalist teori üzerindeki etkisini dolaylı biçimde yansıtıyor. Bu deneyim, işçi sınıfının iktidarı nasıl örgütleyebileceğine dair önemli tartışmaların temelini oluşturuyor.

Çalışma, Paris Komünü’nü hem tarihsel hem de politik bir dönüm noktası olarak ele alıyor. Tanıklığa dayanan anlatımı sayesinde, okuyucuya yalnızca olayların kronolojisini değil, aynı zamanda bir devrim girişiminin umutlarını, çelişkilerini ve yıkımını da bütünlüklü bir şekilde sunuyor.

Prosper-Olivier Lissagaray — 1871 Paris Komünü’nün Tarihçesi
Çeviren: Ayşen Tekşen • Alfa Yayınları
Tarih • 537 sayfa • 2026

Mehmet Ali Kucur — “Hanımlara Piliz, Beylere Dikiz!” (2026)

Mehmet Ali Kucur’un bu kitabı, İstanbul’un özellikle Kurtuluş ve Beyoğlu hattında şekillenen gündelik hayatını, seyyar bir yaşamın içinden anlatan harikulade bir eser. Yazar, çocuk yaşta sokaklarda dolaşmaya başlayan bir seyyar basmacının gözünden, yalnızca mekânları değil, o mekânları var eden insan ilişkilerini, duyguları ve geçiciliği görünür kılıyor.

‘“Hanımlara Piliz, Beylere Dikiz!”: Kurtuluş’tan Beyoğlu’na Seyyar Hayatlardan Hikâyeler’, şehri sabit bir yer olmaktan çıkarıp sürekli değişen, yerinden kayan ve dönüşen bir yaşam alanı olarak kuruyor. 1960’lardan 90’lara uzanan süreçte İstanbul’un geçirdiği büyük toplumsal dönüşüm, mahallelerin dokusunda, insan ilişkilerinde ve gündelik pratiklerde izleniyor. Seyyarlık burada sadece bir meslek değil; hareketlilik ve anlık varoluşla tanımlanan bir hayat biçimi olarak öne çıkıyor.

Kitapta Kurtuluş, bir tavla metaforuyla anlatılıyor; farklı etnik ve kültürel kökenlerden gelen insanlar, aynı oyunun taşları gibi aynı zeminde karşılaşıyor. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve Anadolu’nun farklı şehirlerinden gelen göçmenler, bu çok katmanlı mahallede yan yana yaşayarak iç içe geçen bir hayat kuruyor. Böylece mahalle, yalnızca bir coğrafya değil, çeşitliliğin ve karşılaşmaların sahnesi haline geliyor.

Anlatıda sokaklar, meydanlar ve yapılar da hafızanın parçaları olarak yer buluyor. Kiliseler, meydanlar, eski eğlence mekânları, kuş satılan alanlar ve gündelik hayatın küçük detayları, bir tür kolektif bellek haritası oluşturuyor. Bu unsurlar, kaybolan ya da dönüşen bir dünyanın izlerini taşıyarak geçmiş ile bugün arasında duygusal bir köprü kuruyor.

Kitap, İstanbul’un çok kültürlü geçmişini ve seyyar hayatların kırılganlığını iç içe geçirerek anlatıyor. Hem nostaljik hem de eleştirel bir bakışla, kentin dönüşümünü insanların hikâyeleri üzerinden görünür kılıyor; böylece okuyucuya yalnızca bir şehir değil, sürekli hareket halinde olan bir yaşam deneyimi sunuyor.

Mehmet Ali Kucur — “Hanımlara Piliz, Beylere Dikiz!”: Kurtuluş’tan Beyoğlu’na Seyyar Hayatlardan Hikâyeler
• İstos Yayın
Anı • 304 sayfa • 2026

Mircea Eliade — Şamanizm ve Arkaik Esrime Teknikleri (2026)

Mircea Eliade’nin bu eseri, şamanizmi ilkel bir inanç sistemi olarak değil, insanlık tarihinin en köklü dinsel deneyimlerinden biri olarak ele alan kapsamlı bir çalışmadır. Eliade, on yılı aşkın araştırmasına dayanarak şamanizmi farklı coğrafyalarda izliyor ve bu pratiğin evrensel yapısını ortaya koyuyor.

Kitapta şaman, sıradan bir din adamından ziyade, “kutsal ile iletişim kurabilen uzman” olarak tanımlanır. Şamanın temel özelliği, trans ya da vecd hali yoluyla ruhsal dünyalara yolculuk yapabilmesi ve bu deneyimi topluluk adına kullanabilmesidir. Bu bağlamda şamanizm, özellikle “ekstaz teknikleri” üzerinden anlaşılır; yani bilinç durumunu değiştirerek ruhlar âlemine erişme pratiği, bu geleneğin merkezinde yer alır.

‘Şamanizm ve Arkaik Esrime Teknikleri’ (‘Le Chamanisme et les techniques archaïques de l’extase’), şamanizmin kökenlerini başta Orta Asya olmak üzere Sibirya kültürlerinde temellendiriyor, ancak bu pratiğin izlerini Güney Amerika’dan Avustralya’ya kadar geniş bir coğrafyada takip ediyor. Bu yayılım, şamanizmin belirli bir kültüre özgü olmadığını, aksine insanlığın ortak dinsel deneyimlerinden biri olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte her toplumun kendi mitolojisi ve ritüelleri doğrultusunda şamanizmi yeniden şekillendirdiği vurgulanıyor.

Kitapta şamanik ritüellerin yapısı ayrıntılı biçimde inceleniyor: ruh çağırma, hastalıkları iyileştirme, kayıp ruhları geri getirme ve kozmik düzenle bağlantı kurma gibi işlevler, şamanın toplumsal rolünü belirliyor. Eliade’ye göre bu pratikler yalnızca dinsel değil, aynı zamanda psikolojik ve toplumsal ihtiyaçlara da karşılık veriyor.

Eserin önemli katkılarından biri, şamanizmi patolojik bir durum olarak gören indirgemeci yaklaşımlara karşı çıkması. Eliade, şamanik deneyimi bir “hastalık” değil, belirli tekniklerle kazanılan ve kültürel olarak anlamlandırılan bir uzmanlık alanı olarak yorumluyor. Bu yaklaşım, şamanizmi dinler tarihi içinde merkezi bir konuma yerleştiriyor.

Kitap, şamanizmi tarihsel, kültürel ve sembolik boyutlarıyla ele alarak, insanın kutsalla kurduğu ilişkiye dair derin bir kavrayış sunuyor. Bu yönüyle eser, yalnızca şamanizm üzerine değil, genel olarak dinî deneyimin doğası üzerine de temel bir başvuru kaynağı niteliğinde.

Mircea Eliade — Şamanizm ve Arkaik Esrime Teknikleri
Çeviren: İsmet Birkan • Alfa Yayınları
Tarih • 544 sayfa • 2026

George Makari — Korkuya ve Yabancılara Dair (2026)

Psikiyatr ve tarihçi George Makari’nin bu eseri, yabancı düşmanlığının tarihsel kökenlerini ve modern dünyadaki sürekliliğini çok katmanlı bir perspektifle ele alıyor. Makari, “zenofobi” kavramının yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda siyasal, kültürel ve psikolojik süreçlerin kesişiminde oluşan bir yapı olduğunu gösteriyor.

‘Korkuya ve Yabancılara Dair: Zenofobinin Tarihçesi’ (‘Of Fear and Strangers: A History of Xenophobia’), yabancı korkusunun insanlık tarihi boyunca var olduğunu kabul etmekle birlikte, modern anlamda zenofobinin özellikle Batı’da ulus-devletlerin yükselişiyle birlikte şekillendiğini vurguluyor. Sömürgecilik, kitlesel göçler ve ulusal kimlik inşası süreçleri, “yabancı”nın tehdit olarak kodlanmasını hızlandırdı. Bu bağlamda zenofobi, sadece bireysel bir korku değil, toplumsal düzeni kuran ve yönlendiren bir araç haline geldi.

Makari, kavramın tarihsel dönüşümünü incelerken 20. yüzyılın büyük kırılmalarına özel bir yer ayırıyor. Zenofobi, bir yandan kitlesel şiddet ve soykırımları meşrulaştıran bir ideolojik zemin oluştururken, diğer yandan bu felaketleri önlemeye yönelik etik ve politik tartışmaların da merkezine yerleşiyor. Böylece kavram, hem yıkımın hem de ona karşı geliştirilen eleştirinin dili haline geliyor.

Eserde psikoloji ve sosyal teori önemli bir rol oynuyor. “Öteki”, stereotip, yansıtma ve otoriter kişilik gibi kavramlar üzerinden, insanların yabancıya yönelik korkularını nasıl inşa ettikleri analiz ediliyor. Bu noktada Makari, Sigmund Freud sonrası psikodinamik yaklaşımlardan ve eleştirel teoriden yararlanarak, bireysel bilinçdışı ile toplumsal ideolojiler arasındaki ilişkiyi açığa çıkarıyor.

Kitap aynı zamanda edebiyat ve felsefeden de besleniyor. Albert Camus, James Baldwin ve Frantz Fanon gibi isimlerin eserleri, yabancılaşma ve dışlanma deneyimini anlamak için analitik bir zemin sunuyor. Bu disiplinler arası yaklaşım, zenofobiyi yalnızca tarihsel bir olgu olarak değil, aynı zamanda kültürel bir anlatı olarak da kavramayı mümkün kılıyor.

Makari, yabancı düşmanlığının geçmişte kalmış bir sorun olmadığını, günümüzde de siyaset ve toplum üzerinde güçlü etkiler yarattığını ortaya koyuyor. Kitap, bu akıldışı korkuların nasıl üretildiğini anlamanın, daha adil ve barışçıl bir dünya kurmanın ön koşulu olduğunu savunarak, eleştirel bir farkındalık çağrısı yapıyor.

George Makari — Korkuya ve Yabancılara Dair: Zenofobinin Tarihçesi
Çeviren: Özlem Yüksel • Yapı Kredi Yayınları
İnceleme • 384 sayfa • 2026

Brian R. Hamnett — Kısa Meksika Tarihi (2026)

Brian R. Hamnett’in bu çalışması, Meksika’nın tarihini Hernán Cortés öncesi uygarlıklardan günümüze uzanan geniş bir çerçevede ele alıyor. Kitap, bu coğrafyanın yalnızca siyasi olaylarla değil, kültürel süreklilikler ve kırılmalarla şekillenen çok katmanlı bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor.

‘Kısa Meksika Tarihi’ (‘A Concise History of Mexico’), Olmek, Maya ve Aztek gibi kadim uygarlıkların oluşturduğu güçlü mirasla başlıyor. Bu toplumların geliştirdiği inanç sistemleri, şehirleşme ve bilgi birikimi, Meksika’nın kültürel temelini oluşturuyor. Ardından İspanyol fetihleriyle birlikte bu yerli mirasın sömürge düzeniyle nasıl iç içe geçtiği ve yeni bir toplumsal yapı ortaya çıkardığı inceleniyor.

Kitapta Hernán Cortés ile başlayan sömürge süreci, ekonomik eşitsizlikler ve toplumsal gerilimler üzerinden ele alınıyor. Bu dönemde oluşan sınıf ayrımları ve güç ilişkileri, ilerleyen yüzyıllarda yaşanacak bağımsızlık mücadelelerinin zeminini hazırladı. 19. yüzyılda Yukarı California, New Mexico ve Teksas gibi devasa toprak kayıpları ve özellikle ABD ile yaşanan savaş, Meksika’nın ulusal kimliğinde derin izler bıraktı.

Eserin önemli bölümlerinden biri, 1910’da başlayan devrim sürecini. Pancho Villa ve Emiliano Zapata gibi figürler üzerinden şekillenen bu dönem, toplumsal adalet, toprak reformu ve siyasal dönüşüm taleplerini görünür kıldı. Devrim, Meksika’nın modern devlet yapısının temelini atan kırılma noktalarından biri olarak değerlendiriliyor.

Kitap, yalnızca geçmişle sınırlı kalmayarak çağdaş Meksika’nın sorunlarına da ışık tutuyor. Göç, sınır politikaları, ekonomik anlaşmalar ve uyuşturucu kartelleri gibi konuların tarihsel kökenleri analiz ediliyor. Böylece günümüz Meksika’sının karmaşık yapısının, yüzyıllar boyunca biriken tarihsel deneyimlerin sonucu olduğu ortaya konuyor. Kitap, sadece siyasi ve askeri olayları değil, ülkenin edebiyatından sinemasına kadar uzanan canlı kültürel dokusunu da okuyucuya aktarıyor.

Sonuç olarak eser, Meksika tarihini kesintisiz bir süreklilik içinde ele alarak, kültür, siyaset ve toplum arasındaki ilişkileri bütünlüklü bir şekilde açıklıyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir tarih anlatısı değil, aynı zamanda günümüz Meksika’sını anlamak için kapsamlı bir rehber.

Brian R. Hamnett — Kısa Meksika Tarihi
Çeviren: Hasan Can Utku • Kronik Kitap
Tarih • 480 sayfa • 2026