Gregory E. Clark — Oğullar da Yükselir (2026)

Gregory E. Clark, toplumsal hareketlilik üzerine yerleşik kabulleri sorgulayan ve bu alandaki tartışmalara radikal bir müdahalede bulunan bir çalışmayla karşımızda. ‘Oğullar da Yükselir’ (‘The Son Also Rises’), insanların toplumsal konumlarının sanılandan çok daha güçlü biçimde aile geçmişine bağlı olduğunu ileri sürer. Kitabın temel amacı, farklı ülkelerde ve farklı tarihsel dönemlerde toplumsal hareketliliğin ne ölçüde gerçekleştiğini incelemek ve bu konuda yaygın olarak kabul edilen iyimser görüşleri test etmektir. Bunun için geleneksel gelir, eğitim ve meslek verilerinin ötesine geçerek soyadlarını nesiller boyunca takip eden özgün bir yöntem kullanıyor.

Clark’ın araştırmasının çıkış noktası, elit ya da dezavantajlı gruplara ait soyadlarının yüzyıllar boyunca çeşitli toplumsal göstergelerde nasıl temsil edildiğini incelemektir. Üniversite kayıtları, meslek listeleri, vergi belgeleri ve nüfus verileri üzerinden yapılan analizler, yüksek statülü ailelerin avantajlarını çok uzun süre koruyabildiğini gösterir. Benzer biçimde düşük statülü ailelerin de kuşaklar boyunca dezavantajlı konumlarını sürdürdüğü görülür. Bu bulgu, modern toplumların geçmişe göre çok daha hareketli olduğu yönündeki yaygın kanaate meydan okuyor.

Kitapta İsveç, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Hindistan, Çin, Japonya, Kore, Tayvan ve Şili gibi birbirinden oldukça farklı toplumlar karşılaştırılıyor. Clark’ın ulaştığı en dikkat çekici sonuçlardan biri, toplumsal hareketlilik oranlarının ülkeden ülkeye sanıldığı kadar değişmemesidir. Sosyal demokrat İsveç ile fırsatlar ülkesi olarak görülen Amerika arasında ya da feodal İngiltere ile modern sanayi toplumları arasında beklenenden çok daha büyük benzerlikler bulunduğunu savunuyor. Bu nedenle eğitim politikaları, refah devleti uygulamaları veya ekonomik büyüme gibi etkenlerin hareketlilik üzerinde sınırlı bir etkiye sahip olduğunu öne sürüyor.

Eserin merkezindeki kavramlardan biri “toplumsal hareketlilik yasası”dır. Clark’a göre toplumsal statü nesilden nesile yavaş bir hızla aktarılır ve bu aktarımın temel dinamiği toplumdan topluma büyük ölçüde değişmez. Bir ailenin yüksek ya da düşük konumu birkaç kuşakta ortadan kalkmaz; etkisi yüzlerce yıl boyunca hissedilebilir. Yazar, bu nedenle bireylerin yaşam şanslarının yalnızca anne ve babalarının değil, çok daha uzak atalarının statüsüyle de ilişkili olduğunu ileri sürer.

Kitap ayrıca “doğa mı, yetiştirme mi?” tartışmasına da değiniyor. Clark, ailelerin çocuklarına aktardığı avantajların yalnızca servet, eğitim veya sosyal çevreyle açıklanamayacağını savunuyor. Toplumsal başarıyı etkileyen bazı özelliklerin kuşaklar boyunca kalıcı biçimde aktarıldığını öne sürüyor. Ancak yazar, bu aktarımın tam olarak hangi biyolojik ya da kültürel mekanizmalarla gerçekleştiği konusunda kesin hükümler vermekten kaçınıyor. Onun asıl amacı, gözlenen sürekliliğin boyutunu ortaya koymaktır.

Hindistan’daki kast sistemi, Çin’deki imparatorluk mirası, Japonya ve Kore’nin görece homojen yapıları ile Yahudiler, Çingeneler, Müslümanlar ve Kıptiler gibi topluluklar üzerinden yapılan incelemeler, teorinin sınandığı örneklerdir. Clark, bazı istisnalar bulunsa da genel eğilimin değişmediğini ve toplumsal konumun uzun dönemli kalıcılığının evrensel bir özellik taşıdığını savunuyor. Böylece toplumsal hareketliliği belirli kültürel veya siyasal sistemlere bağlayan açıklamaların yetersiz kaldığını ileri sürüyor.

Son bölümlerde yazar, bu bulguların eşitlik ve adalet tartışmaları açısından ne anlama geldiğini ele alıyor. Eğer toplumsal hareketlilik gerçekten düşünüldüğünden daha düşükse, modern toplumların fırsat eşitliği konusundaki başarıları yeniden değerlendirilmelidir. Clark, kesin siyasal reçeteler sunmak yerine, toplumsal başarı ve başarısızlığın köklerinin çok daha derinlerde bulunduğunu göstermeye çalışıyor. Sonuç olarak ‘Oğullar da Yükselir’, soyadları üzerinden yürüttüğü geniş tarihsel araştırmayla, toplumsal sınıfın ve aile mirasının modern dünyada hâlâ güçlü bir belirleyici olduğunu savunan, tartışmalı fakat etkili bir eser olarak öne çıkıyor.

Gregory E. Clark — Oğullar da Yükselir: Soyadları ve Toplumsal Hareketliliğin Tarihi
Çeviren: Sinan Çakır • Vakıfbank Kültür Yayınları
İktisat • 378 sayfa • 2026

Kemal Arı — Bruno Taut (2026)

Kemal Arı’nın bu çalışması, yalnızca ünlü bir mimarın biyografisini anlatmıyor; aynı zamanda 20. yüzyılın siyasal çalkantıları ile mimarlığın toplumsal sorumluluğu arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyor. Kitap, Almanya’da yetişen ve modern mimarlığın önemli isimlerinden biri hâline gelen Bruno Taut’un yaşamını, düşünsel dönüşümünü ve farklı coğrafyalarda edindiği deneyimleri izleyerek onun dünyaya bakışını anlamaya çalışıyor. Böylece mimarlığın yalnızca bina tasarlama faaliyeti olmadığını, kültür, siyaset ve insanlık idealleriyle iç içe gelişen bir uğraş olduğunu gösteriyor.

Anlatı, Taut’un çocukluk yıllarından başlayarak mesleki olgunlaşma sürecini takip ediyor. Alman düşünce dünyasının, sanat çevrelerinin ve modernist arayışların etkisi altında şekillenen mimar; savaşların, toplumsal krizlerin ve ideolojik çatışmaların ortasında yeni yaşam biçimleri tasarlamaya yöneliyor. Cam mimarisi, ütopyacı kent projeleri ve toplumsal konut anlayışı gibi girişimleriyle mimarlığın insanların yaşamını dönüştürebilecek bir güç taşıdığına inanıyor. Avrupa’daki deneyimleri, Sovyetler Birliği ve Japonya’daki gözlemleriyle birleşerek onu yalnızca bir tasarımcı değil, aynı zamanda düşünür kimliğiyle de öne çıkarıyor.

Kitabın merkezinde ise Taut’un Türkiye yılları yer alıyor. Nazi baskısından uzaklaşarak geldiği genç Cumhuriyet, onun için yalnızca bir sığınak olmaktan öteye geçiyor. Türkiye’de eğitim kurumlarının yeniden yapılandırılmasına katkı sunuyor, mimarlık öğretimine yeni yaklaşımlar kazandırıyor ve öğrencilerin yaratıcı düşünmesini teşvik ediyor. Ankara başta olmak üzere çeşitli kentlerde yürüttüğü çalışmalar, modernleşme sürecindeki Türkiye’nin mimari kimliğinin oluşumuna eşlik ediyor. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi binası gibi eserler, onun işlevsellik ile estetiği bir araya getiren anlayışının somut örnekleri olarak öne çıkıyor.

Eser, Taut’un yalnızca yapılar inşa eden bir mimar olmadığını da vurguluyor. Türk evine, tarihî mirasa, doğaya ve Mimar Sinan gibi büyük mimarlara duyduğu ilgi sayesinde yerel değerlerle evrensel mimarlık anlayışı arasında köprü kuruyor. Cumhuriyet’in kültürel dönüşümünü dikkatle gözlemliyor ve bu dönüşümün aktif bir parçası hâline geliyor. Bu nedenle onun Türkiye’deki varlığı, bir yabancı uzmanın katkısından çok daha derin bir anlam taşıyor.

Kitabın en çarpıcı bölümü, Atatürk’ün ölümü sonrasında hazırladığı katafalk etrafında şekilleniyor. Taut, büyük bir sorumluluk duygusuyla üstlendiği bu görevi yerine getirirken sağlık sorunlarını geri plana itiyor. Atatürk’e duyduğu saygının simgesine dönüşen bu çalışma, aynı zamanda onun yaşamının son büyük eseri oluyor. Kısa süre sonra gelen ölümü, Türkiye ile kurduğu bağın sembolik bir tamamlayıcısına dönüşüyor.

Sonuç olarak kitap, Bruno Taut’un bireysel hikâyesini Cumhuriyet’in kültür ve modernleşme tarihine bağlayarak yorumluyor. Bir mimarın yaşamı üzerinden sürgün, aidiyet, sanat, eğitim ve toplumsal sorumluluk gibi temaları bir araya getiriyor. Böylece hem modern mimarlığın gelişimini hem de genç Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası entelektüellerle kurduğu ilişkiyi anlamak için önemli bir pencere açıyor.

Kemal Arı — Bruno Taut: Cumhuriyet’e İz Bırakan Alman Mimar
• İş Kültür Yayınları
Biyografi • 265 sayfa • 2026

Reina Lewis — Oryantalizmi Yeniden Düşünmek (2026)

Reina Lewis, oryantalizm tartışmalarını toplumsal cinsiyet perspektifinden yeniden ele alarak Batı’nın Doğu’ya ilişkin yerleşik anlatılarını sorguluyor. Edward Said’in ortaya koyduğu oryantalizm eleştirisini temel almakla birlikte, Lewis bu çerçeveyi kadınların deneyimlerini merkeze alacak şekilde genişletiyor. Ona göre Doğu hakkında üretilen bilgiler yalnızca erkek seyyahlar, diplomatlar ve akademisyenler tarafından şekillendirilmedi; kadın yazarlar da bu süreçte önemli roller oynadı. Ancak kadınların konumu daha karmaşıktı; çünkü onlar hem Batılı söylemin taşıyıcıları hem de kimi zaman bu söyleme itiraz eden figürler olarak ortaya çıktılar.

‘Oryantalizmi Yeniden Düşünmek’in (‘Rethinking Orientalism’) merkezinde Osmanlı haremi yer alıyor. Harem, Batı hayal gücünde uzun süre gizem, erotizm ve baskının simgesi olarak temsil edildi. Lewis, bu imgenin tarihsel olarak nasıl kurulduğunu incelerken, harem hakkında yazan kadınların anlatılarının tek tip olmadığını gösteriyor. Bazı kadın yazarlar Batılı önyargıları yeniden üretirken, bazıları Osmanlı kadınlarının yaşamlarını daha karmaşık ve gerçekçi biçimde tasvir ederek klişeleri kırmaya çalıştı. Böylece harem, yalnızca egzotik bir mekân değil, farklı kültürlerin ve kimliklerin kesiştiği bir tartışma alanı hâline geldi.

Lewis’in incelemesinde Halide Edib, Demetra Vaka, Zeyneb Hanım, Melek Hanım ve Grace Ellison gibi isimler özel bir yer tutuyor. Bu kadınların yaşam öyküleri ve yazıları üzerinden Osmanlı toplumunda modernleşme, gelenek, eğitim, kadın hakları ve kimlik meseleleri ele alınıyor. Yazar, bu figürlerin yalnızca Doğu’yu ya da Batı’yı temsil etmediğini; çoğu zaman iki dünya arasında hareket eden, farklı kültürel aidiyetleri aynı anda taşıyan kişiler olduğunu vurguluyor. Bu nedenle onların metinleri, basit bir “Doğu-Batı karşıtlığı” içine yerleştirilemeyecek kadar çok katmanlı bir nitelik taşıyor.

Kitabın önemli tezlerinden biri, kadın seyyahların ve yazarların anlatılarının oryantalizme bütünüyle karşı çıkmadığı, fakat onu dönüştürme potansiyeli taşıdığıdır. Erkeklerin erişemediği kadınlara ait mekânlara girebilen bu yazarlar, Osmanlı kadınlarının gündelik yaşamına ilişkin farklı gözlemler sunuyor. Böylece Batı’da yaygın olan “sessiz ve edilgen Şarklı kadın” imgesine meydan okuyorlar. Bununla birlikte Lewis, bu anlatıları romantikleştirmiyor; kadın yazarların da kendi sınıfsal, kültürel ve siyasal konumlarının etkisi altında olduklarını gösteriyor.

Eser aynı zamanda modernleşme süreçlerine odaklanıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde kadınların eğitim, kamusal yaşam ve siyasal katılım alanlarında yaşadığı dönüşümler inceleniyor. Lewis, Batı’nın modernliği tek yönlü bir ilerleme hikâyesi olarak sunan yaklaşımına karşı çıkarak, Osmanlı kadınlarının da modernliği kendi koşulları içinde yorumladığını ve yeniden şekillendirdiğini savunuyor. Böylece modernleşme, yalnızca Batı’dan Doğu’ya aktarılan bir süreç olmaktan çıkıp karşılıklı etkileşimlerin ürünü olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Oryantalizmi Yeniden Düşünmek’, Doğu ile Batı arasındaki ilişkileri kadınların deneyimleri üzerinden yeniden yorumlayan önemli bir çalışma niteliğinde. Reina Lewis, Osmanlı haremi ve Osmanlı kadınları etrafında örülen klişeleri çözümleyerek oryantalizmin daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyuyor. Kitap, toplumsal cinsiyet, seyahat yazıları, kimlik ve modernleşme arasındaki ilişkileri inceleyerek hem postkolonyal çalışmalar hem de kadın tarihi açısından yeni bir bakış açısı sunuyor. Bu yönüyle eser, oryantalizmi yalnızca bir egemenlik söylemi olarak değil, farklı seslerin çatıştığı ve müzakere ettiği çok katmanlı bir kültürel alan olarak anlamaya yardımcı oluyor.

Reina Lewis — Oryantalizmi Yeniden Düşünmek: Kadınlar, Seyahat ve Osmanlı Haremi
Çeviren: Beyhan Uygun Aytemiz, Şeyda Başlı • Alfa Yayınları
İnceleme • 424 sayfa • 2026

Suna Yılmaz — Diyarbakır’da Kentleşme (2026)

Suna Yılmaz’ın ‘Diyarbakır’da Kentleşme: “El Koyarak Birikim”’ adlı çalışması, Diyarbakır’ın kentleşme tarihini yalnızca nüfus artışı, planlama süreçleri ya da ekonomik gelişme üzerinden değil; kapitalizm, devlet politikaları, etnik ilişkiler ve savaşın iç içe geçtiği özgün bir tarihsel deneyim olarak ele alıyor. Kitap, Türkiye’deki hâkim kentleşme literatürünün uzun süre göz ardı ettiği Kürt kentlerini görünür kılmayı amaçlarken, Diyarbakır’ın yaşadığı dönüşümlerin modern ulus-devletin kuruluş süreçlerinden bağımsız anlaşılamayacağını savunuyor.

Eserin temel tezi, Kürt coğrafyasındaki kentleşmenin David Harvey’den mülhem “el koyarak birikim” (accumulation by dispossession) mekanizması etrafında şekillendiği yönünde. Yazar, kapitalist birikimin yalnızca ekonomik süreçlerle değil; mülksüzleştirme, zorunlu göç, güvenlik politikaları ve mekânsal müdahaleler aracılığıyla ilerlediğini ileri sürüyor. Bu çerçevede kentleşme, sadece yeni yapıların ortaya çıkışı değil, aynı zamanda nüfus hareketlerinin, mülkiyet ilişkilerinin ve siyasal denetimin yeniden örgütlenmesi olarak değerlendiriliyor.

Kitabın ilk bölümü, Kürt coğrafyasının uzun tarihine odaklanıyor. Osmanlı dönemindeki siyasal ve toplumsal yapılanmalar incelenirken, kapitalizmin bölgeye nüfuz etme biçimleri ile Kürt feodal yapılarının dönüşümü birlikte ele alınıyor. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte ortaya çıkan ulus-devlet projesinin kentleşme politikalarına etkisi vurgulanıyor. Umumi müfettişlikler, kalkınma planları, iskân uygulamaları ve zorunlu göçler, ekonomik kalkınmanın araçları olmanın ötesinde, nüfusu ve mekânı yeniden düzenleyen siyasal müdahaleler olarak yorumlanıyor.

İkinci bölümde Diyarbakır’ın tarihsel gelişimi ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kentin yüzyıllar boyunca ticaret, üretim ve askerî merkez olma özellikleri ele alınırken, Cumhuriyet döneminde devlet politikalarının kent üzerindeki etkileri analiz ediliyor. Özellikle 1950 sonrasında uygulanan kalkınma stratejileri ile 1980’lerden itibaren yoğunlaşan çatışma ortamının kentsel yapıyı nasıl dönüştürdüğü gösteriliyor. Zorunlu göçlerin Diyarbakır’ın nüfus yapısını, mekânsal örgütlenmesini ve toplumsal ilişkilerini köklü biçimde değiştirdiği savunuluyor.

Üçüncü bölüm, Kürt siyasal hareketinin yerel yönetimler aracılığıyla geliştirdiği kent politikalarına odaklanıyor. Feridun Çelik ve Osman Baydemir dönemlerinde uygulanan belediyecilik anlayışları, demokratik katılım, kültürel görünürlük ve kent yönetimi bağlamında değerlendiriliyor. Bununla birlikte yazar, bu dönemlerde de kapitalist kentleşme dinamiklerinin tamamen ortadan kalkmadığını; yerel yönetim deneyimlerinin çeşitli siyasal ve ekonomik sınırlar içinde şekillendiğini ileri sürüyor. 2014 sonrasında yeniden yoğunlaşan çatışmalar ise kentsel dönüşüm, mülksüzleştirme ve mekânsal yeniden yapılanma süreçleriyle ilişkilendiriliyor.

Suna Yılmaz’ın çalışmasının ayırt edici yanı, kentleşmeyi yalnızca ekonomi ya da yalnızca kimlik ekseninde açıklamayı reddetmesi. Kitap, kapitalizm ile etnik politikaların birbirinden ayrı değil, karşılıklı olarak birbirini şekillendiren süreçler olduğunu savunuyor. Bu nedenle Diyarbakır örneği, modern Türkiye’de kentleşmenin devlet, sermaye, savaş ve kimlik ilişkileri içinde nasıl biçimlendiğini anlamak için bir laboratuvar olarak değerlendiriliyor. Eser, hem kent sosyolojisine hem de Kürt coğrafyasının toplumsal tarihine yeni bir perspektif kazandırarak, savaşın ve etnik siyasetin kent mekânı üzerindeki dönüştürücü etkilerini görünür kılan kapsamlı bir analiz sunuyor.

Suna Yılmaz — Diyarbakır’da Kentleşme: “El Koyarak Birikim”
• Dipnot Yayınları
Kent Çalışmaları • 416 sayfa • 2026

Marc Augé — Paganizmin Dehası (2026)

Çağdaş antropolojinin en büyük isimlerinden biri olarak kabul edilen Marc Augé, paganizmi yalnızca geçmişte kalmış bir inançlar bütünü olarak değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin özgün ve tutarlı bir biçimi olarak ele alıyor. Antropoloji alanındaki uzun saha çalışmalarından, özellikle Afrika toplumlarına ilişkin gözlemlerinden hareket eden yazar, pagan düşüncenin çoğu zaman tektanrılı dinlerin bakış açısından yanlış yorumlandığını savunuyor. Ona göre paganizm, eksik ya da gelişmemiş bir din anlayışını temsil etmiyor; aksine insan, toplum, doğa ve kutsal arasındaki ilişkileri açıklayan kapsamlı bir dünya görüşü sunuyor. ‘Paganizmin Dehası’ (‘Génie du paganisme’) bu nedenle paganizmi tarihsel bir kalıntı gibi değil, insanlık deneyiminin temel biçimlerinden biri olarak değerlendiriyor.

Kitabın merkezinde, pagan düşüncenin dünyayı nasıl anlamlandırdığı sorusu yer alıyor. Augé’ye göre pagan toplumlarda kutsal ile gündelik hayat arasında keskin bir ayrım bulunmuyor. Doğa, atalar, toplumsal ilişkiler ve ritüeller aynı anlam evreninin parçaları olarak işliyor. Bu anlayışta insan kendisini evrenin dışında ya da ona hükmeden bir varlık olarak görmüyor; daha büyük bir ilişkiler ağının içinde konumlandırıyor. Böylece paganizm, bireyi mutlak bir merkeze yerleştirmek yerine karşılıklı bağımlılıkları ve bağlantıları öne çıkarıyor. Yazar, bu yaklaşımın modern dünyanın katı ayrımlarına alternatif bir düşünme biçimi sunduğunu ileri sürüyor.

Augé ayrıca paganizmin zaman ve tarih anlayışını da inceliyor. Tek tanrılı geleneklerde sıkça görülen başlangıç, kurtuluş ve nihai son fikrinin aksine, pagan düşüncede zaman daha döngüsel ve açık uçlu bir karakter taşıyor. İnsan toplulukları geçmişle bağlarını korurken geleceği kesin biçimde belirlenmiş bir kader olarak görmüyor. Bu nedenle yaşam sürekli yeniden kurulan ilişkiler ve dönüşümler üzerinden anlam kazanıyor. Ritüeller de bu sürecin önemli bir parçasını oluşturuyor; toplumsal düzeni korurken aynı zamanda değişime uyum sağlamayı mümkün kılıyor.

Eserin önemli bir yönü de din, siyaset ve toplumsal örgütlenme arasındaki bağları incelemesi. Augé, kutsalın yalnızca inanç alanına ait olmadığını, toplumsal kurumların ve iktidar ilişkilerinin şekillenmesinde de etkili olduğunu gösteriyor. Afrika toplumlarından Antik Yunan’a ve Asya’daki çeşitli geleneklere uzanan örnekler aracılığıyla, paganizmin farklı kültürlerde nasıl benzer mantıklar üretebildiğini açıklıyor. Böylece kitap belirli bir din tarihinden çok, insan topluluklarının dünyayı anlamlandırma biçimlerine dair geniş bir antropolojik araştırmaya dönüşüyor.

Sonuç olarak ‘Paganizmin Dehası’, paganizmi Hıristiyanlık öncesi bir aşama ya da aşılması gereken bir eksiklik olarak görmek yerine, kendi içinde tutarlı ve yaratıcı bir düşünce sistemi olarak yeniden değerlendiriyor. Augé, insanın kökenlerini, kültürel çeşitliliği ve kutsalın toplumsal yaşamdaki yerini anlamak için pagan mirasın büyük önem taşıdığını savunuyor. Kitap bu yönüyle din antropolojisine önemli katkılar sunarken, modern insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesine de imkân veriyor.

Marc Augé — Paganizmin Dehası
Çeviren: Erkan Ataçay • Alfa Yayınları
Antropoloji • 312 sayfa • 2026

Robert Darnton — Devrimci Mizaç (2026)

Robert Darnton, Fransız Devrimi’ni yalnızca ekonomik krizler, sınıf çatışmaları ya da Aydınlanma düşüncesinin yükselişiyle açıklamak yerine, devrim öncesi Paris toplumunun zihniyet dünyasını merkeze alan özgün bir yorum sunuyor. Darnton’a göre 1789’da Bastille’in basılmasıyla simgeleşen devrim, yalnızca yapısal koşulların sonucu değildir; aynı zamanda on yıllar boyunca şekillenen bir “devrimci mizaç”ın ürünüdür. Bu nedenle kitap, Parislilerin yaşadıkları olayları nasıl algıladıklarını, hangi söylentilere inandıklarını, hangi umut ve korkularla hareket ettiklerini inceleyerek devrimin kültürel ve zihinsel kökenlerini araştırıyor.

‘Devrimci Mizaç’ (‘The Revolutionary Temper’), 1748’den 1789’a kadar geçen kırk yılı, sıradan insanların gündelik deneyimleri üzerinden yeniden kuruyor. Ona göre tarihî olaylar tek başlarına anlam taşımaz; insanlar bu olayları yorumladıkları ölçüde siyasal sonuçlar doğururlar. Bu yüzden kitap, savaşlar, diplomatik krizler, ekonomik sıkıntılar ve saray entrikalarından çok, bu gelişmelerin Paris sokaklarında nasıl konuşulduğuna odaklanıyor. Kafeler, meyhaneler, pazar yerleri, tiyatrolar ve özellikle Palais-Royal çevresi, haberlerin ve dedikoduların dolaştığı birer kamusal iletişim ağı olarak karşımıza çıkıyor.

Eserin ilk bölümlerinde Avusturya Veraset Savaşı sonrasında ortaya çıkan siyasal huzursuzluklar ele alınıyor. Kraliyet yönetimine yönelik hoşnutsuzluk, yalnızca resmî politikalar nedeniyle değil, şarkılar, taşlamalar ve yeraltı yayınları aracılığıyla da yayılıyor. Dinsel çatışmalar, vergi adaletsizlikleri ve yönetici elitlere duyulan güvensizlik, toplumun farklı kesimlerinde ortak bir memnuniyetsizlik oluşturuyor. Darnton, özellikle halk arasında dolaşan şarkıların ve söylentilerin siyasal eleştiri işlevi gördüğünü gösteriyor.

1760’lı yıllarda kamusal alanın genişlemesiyle birlikte yeni fikirler daha geniş kitlelere ulaşıyor. Rousseau ve Voltaire gibi düşünürlerin etkisi yalnızca kitaplar aracılığıyla değil, gündelik sohbetler ve popüler kültür yoluyla da hissediliyor. Cizvitlerin tasfiyesi, dinî otoritenin sorgulanması ve saray çevresindeki skandallar, monarşinin kutsallığını aşındırıyor. İnsanlar artık yöneticileri eleştirilebilir ve hesap verebilir figürler olarak görmeye başlıyor. Böylece siyasal düşünce, sarayın duvarlarını aşarak kamusal tartışmanın konusu hâline geliyor.

1770’lerden itibaren monarşinin yaşadığı meşruiyet krizi daha görünür hâle geliyor. Marie-Antoinette’in saraya gelişi, çeşitli siyasal çekişmeler, mali sorunlar ve özellikle “Un Savaşı” olarak bilinen ekmek ayaklanmaları, halk ile yönetim arasındaki mesafeyi artırıyor. Darnton’a göre bu dönemde Parisliler yalnızca olayları izlemiyor, onları anlamlandırmak için yeni açıklama biçimleri geliştiriyor. Kralın halkın çıkarlarından uzaklaştığı düşüncesi giderek yaygınlaşıyor.

1780’li yıllarda ise devrimin ideolojik zemini olgunlaşıyor. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın etkileri, özgürlük ve temsil kavramlarını güçlendiriyor. Bilimsel gelişmeler, sıcak hava balonlarının uçuşları ve tıptaki ilerlemeler insanlara değişimin mümkün olduğu duygusunu veriyor. Aynı zamanda kraliyet ailesini çevreleyen skandallar ve mali krizler, yönetimin itibarını daha da zedeliyor. Monarşi artık düzenin garantisi değil, sorunların kaynağı olarak görülmeye başlanıyor.

Kitabın son bölümleri 1787-1789 arasındaki hızlı çözülüş sürecini anlatıyor. Mali iflas, parlamentoların direnişi, kötü hasatlar, sert kış koşulları ve artan ekmek fiyatları toplumsal gerilimi zirveye taşıyor. Ancak Darnton’a göre devrimi açıklayan asıl unsur, bu krizlerin kendisinden çok, insanların onları yorumlama biçimidir. Broşürler, söylentiler ve kamusal tartışmalar aracılığıyla “ulus” fikri güçleniyor; egemenliğin kraldan halka geçebileceği düşüncesi yaygınlaşıyor. Bastille’in basılması, bu zihinsel dönüşümün somutlaşmış hâli olarak ortaya çıkıyor.

Darnton’un temel tezi, Fransız Devrimi’nin yalnızca ekonomik ya da siyasal nedenlerle açıklanamayacağıdır. Devrim, onlarca yıl boyunca haberlerin, söylentilerin, kitapların, şarkıların ve kamusal tartışmaların şekillendirdiği kolektif bir bilincin ürünüdür. Devrimci Mizaç, Parislilerin dünyayı algılayış biçimlerinin nasıl değiştiğini göstererek, büyük tarihsel dönüşümlerin ardında insanların düşünce ve duygu dünyalarının da belirleyici bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, Fransız Devrimi’ni halkın zihinsel evreni üzerinden yeniden anlamaya çalışan önemli bir kültür tarihi çalışması niteliği taşıyor.

Robert Darnton — Devrimci Mizaç: Fransız Devrimi’ne Giden Yolda Paris, 1748-1789
Çeviren: Oğuzhan Şahin • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 528 sayfa • 2026

Ekrem Akurgal — Bir Arkeoloğun Anıları (2026)

Ekrem Akurgal, ‘Bir Arkeoloğun Anıları’ adlı eserinde yalnızca kendi yaşam öyküsünü anlatmıyor; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür, eğitim ve bilim tarihinde iz bırakmış bir dönemin panoramasını da sunuyor. Türkiye’de modern arkeolojinin kurucu isimlerinden biri olan Akurgal, bireysel hatıralarını ülkenin entelektüel dönüşümüyle iç içe geçirerek bir bilim insanının nasıl yetiştiğini, hangi koşullarda üretim yaptığını ve uluslararası düzeyde saygınlık kazanan bir akademik kariyerin nasıl inşa edildiğini gözler önüne seriyor. Kitap, kişisel anıların ötesine geçerek Cumhuriyet’in bilgiye, araştırmaya ve kültürel mirasa verdiği önemin somut bir tanıklığına dönüşüyor.

Eserde okur, Cumhuriyet’in ilk yıllarında şekillenen eğitim ve kültür politikalarının genç kuşaklar üzerindeki etkisini yakından izleme fırsatı buluyor. Akurgal’ın Avrupa’da geçen öğrencilik yılları, savaşın gölgesinde sürdürülen akademik çalışmalar ve farklı kültürlerle kurulan ilişkiler, Türkiye’nin modernleşme serüveniyle birlikte ele alınıyor. Yazar, yurtdışında edinilen bilgi ve deneyimlerin ülkeye dönüş sonrasında nasıl üretken bir güce dönüştüğünü anlatırken, bilimsel gelişmenin yalnızca bireysel çabayla değil, aynı zamanda güçlü kurumlar ve ileri görüşlü kültür politikalarıyla mümkün olduğunu gösteriyor.

Kitabın merkezinde, Anadolu’nun zengin geçmişini gün yüzüne çıkarma tutkusu yer alıyor. Eski İzmir, Foça, Pitane ve Erythrai gibi önemli merkezlerde yürütülen kazılar aracılığıyla yalnızca arkeolojik buluntular değil, aynı zamanda tarih anlayışını değiştiren yeni bakış açıları da ortaya çıkıyor. Akurgal, kazı alanlarında yaşanan zorlukları, keşiflerin heyecanını ve bilimsel araştırmanın sabır gerektiren doğasını aktarırken, Anadolu uygarlıklarının dünya tarihi içindeki yerini yeniden değerlendirmeye çağırıyor. Böylece arkeoloji, geçmişin kalıntılarını inceleyen dar bir uzmanlık alanı olmaktan çıkarak kültürel kimliği anlamanın temel araçlarından biri hâline geliyor.

Eser aynı zamanda Cumhuriyet’in aydın kuşağına dair canlı portreler de sunuyor. İsmet İnönü, Hasan Âli Yücel ve Arif Müfid Mansel gibi isimler üzerinden bir dönemin düşünsel iklimi, eğitim anlayışı ve kültürel hedefleri görünür kılınıyor. Bilim insanları arasındaki dayanışmalar, akademik mücadeleler, kurumsallaşma çabaları ve uluslararası ilişkiler, Türkiye’nin kültürel gelişim sürecinin ayrılmaz parçaları olarak ele alınıyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir arkeoloğun meslek yaşamını değil, Cumhuriyet’in aydınlanma idealini de kayıt altına alıyor.

‘Bir Arkeoloğun Anıları’, bireysel başarı hikâyesi ile ulusal kültür tarihini buluşturan, geçmişin izlerini sürerken geleceğe de seslenen önemli bir tanıklık niteliği taşıyor. Akurgal’ın anlatımı, bilimsel merakın, çalışkanlığın ve kültürel sorumluluk bilincinin bir ülkenin entelektüel gelişiminde nasıl belirleyici olabileceğini gösterirken, Türk arkeolojisinin oluşum sürecini de içeriden bir bakışla anlamayı sağlıyor. Bu nedenle eser, hem bir hatırat hem de Cumhuriyet döneminin bilim ve kültür serüvenine ışık tutan değerli bir belge olarak öne çıkıyor.

Ekrem Akurgal — Bir Arkeoloğun Anıları: Türkiye Cumhuriyeti Kültür Tarihinden Birkaç Yaprak
• Kronik Kitap
Anı • 288 sayfa • 2026

Guy Le Strange — Doğu Hilafeti’nin Toprakları (2026)

Guy Le Strange’in bu eseri, İslam dünyasının doğu kesimlerini tarihsel coğrafya perspektifiyle inceleyen kapsamlı bir başvuru çalışması. ‘Doğu Hilafeti’nin Toprakları’ (‘The Lands of the Eastern Caliphate’), ilk İslam fetihlerinden Timur dönemine kadar uzanan yaklaşık sekiz asırlık süreçte Mezopotamya, İran ve Orta Asya’nın siyasi tarihinden çok mekânsal örgütlenmesine odaklanıyor. Böylece tarihsel olayların gerçekleştiği coğrafi zemini görünür kılarak şehirlerin, yolların, nehirlerin, tarım havzalarının ve ticaret merkezlerinin İslam medeniyetinin gelişimindeki rolünü ortaya koyuyor.

Kitabın temel amacı, Orta Çağ İslam coğrafyacılarının ve tarihçilerinin dağınık halde bulunan bilgilerini sistemli bir bütün içinde bir araya getirmektir. İbn Hurdâzbih, İbn Havkal, İstahrî, Mukaddesî, İdrîsî ve Kazvînî gibi coğrafyacılarla İbn Battûta ve İbn Cübeyr gibi seyyahların aktardıkları bilgiler karşılaştırılarak değerlendirilir. Bu sayede yalnızca şehirlerin konumları değil, aynı zamanda nüfus yapıları, ekonomik faaliyetleri, ticaret ürünleri, sulama sistemleri ve ulaşım ağları da ayrıntılı biçimde ele alınır. Eser, coğrafyanın tarihin pasif bir sahnesi değil, tarihsel gelişmeleri şekillendiren aktif bir unsur olduğunu gösteriyor.

Le Strange, incelemesine Irak’tan başlıyor. Abbasî hilafetinin merkezi olan Bağdat’ın kuruluşu, şehir planı, çevresindeki yerleşimlerle ilişkisi ve Dicle-Fırat havzasının ekonomik önemi ayrıntılı şekilde inceleniyor. Ardından Cezîre bölgesi, Yukarı Fırat havzası ve Anadolu’nun doğu kesimleri ele alınıyor. Bu bölümlerde askeri sınırlar, ticaret yolları ve farklı kültürlerin kesişim noktaları olarak öne çıkan şehirlerin tarihsel işlevleri açıklanıyor.

Eserin önemli bir bölümü İran coğrafyasına ayrılmış. Azerbaycan, Gîlân, Cibâl, Hûzistân, Fars ve Kirman gibi bölgeler yalnızca siyasi merkezler olarak değil, ekonomik ve kültürel ağların düğüm noktaları olarak değerlendiriliyor. Tarım ürünleri, madenler, kervan yolları ve limanlar üzerinden bölgesel farklılıklar ortaya konuyor. Özellikle Fars eyaletinin İslam dünyasındaki ekonomik ve kültürel ağırlığı ayrıntılı biçimde vurgulanıyor.

Kitabın son kısmı Horasan, Sicistan, Hârizm, Soğd ve Türkistan bölgelerine yöneliyor. Burada Amu Derya ve Sir Derya çevresindeki yerleşimler, İpek Yolu üzerindeki ticaret merkezleri ve Türk-İran kültürel etkileşimleri inceleniyor. Horasan’ın İslam medeniyetinin bilimsel ve siyasi gelişimindeki merkezi rolü ile Orta Asya şehirlerinin uluslararası ticaretteki önemi özellikle dikkat çekiyor. Bölgenin yalnızca bir sınır coğrafyası değil, İslam dünyasının en dinamik merkezlerinden biri olduğu gösteriliyor.

Kitabın en önemli katkısı, Orta Çağ İslam dünyasını haritalar, sınırlar ve yer adlarının ötesine taşıyarak yaşayan bir coğrafya olarak tasvir etmesi. Şehirlerin yükselişi ve gerileyişi, ticaret yollarının değişimi, tarımsal üretim merkezleri ve kültürel dolaşım ağları birlikte değerlendiriliyor. Bu yönüyle eser, İslam tarihini yalnızca siyasi olaylar üzerinden değil, mekânın dönüştürücü etkisi üzerinden anlamaya çalışan öncü bir çalışma niteliği taşıyor. Aradan geçen uzun zamana rağmen değerini korumasının nedeni de budur: Le Strange, tarih ile coğrafyayı bir araya getirerek İslam medeniyetinin doğu eyaletlerine ilişkin kapsamlı ve bütüncül bir panorama sunuyor.

Guy Le Strange — Doğu Hilafeti’nin Toprakları: İslam Fethinden Timur’a Mezopotamya, İran ve Türkistan
Çeviren: Adnan Eskikurt, Cengiz Tomar • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Judity A. Curry — İklim Belirsizliği ve Riski (2026)

Judith A. Curry, iklim değişikliği tartışmalarını yalnızca sıcaklık artışları veya emisyon hedefleri üzerinden değerlendirmiyor; asıl dikkatini bu tartışmaların merkezindeki belirsizliklere yöneltiyor. Yazara göre iklim sistemi son derece karmaşık bir yapıya sahip ve geleceğe ilişkin öngörüler kaçınılmaz olarak çeşitli belirsizlikler içeriyor. Bu nedenle mesele, yalnızca hangi senaryonun doğru olduğunu belirlemek değil, eksik bilgi koşullarında nasıl karar alınacağını anlamak. Curry, bilimsel modellerin değerini teslim ederken, onların kesin kehanetler olarak görülmesine karşı çıkıyor ve iklim politikalarının belirsizlik gerçeğini dikkate alarak şekillendirilmesi gerektiğini savunuyor.

‘İklim Belirsizliği ve Riski: Yanıtlarımızı Gözden Geçirmek’te (‘Climate Uncertainty and Risk: Rethinking Our Response’) iklim biliminin temel kavramları ele alınırken, gözlemsel veriler, bilgisayar modelleri ve gelecek projeksiyonlarının sınırları da ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Curry’ye göre iklim değişikliği gerçektir; ancak değişimin hızı, bölgesel etkileri ve uzun vadeli sonuçları konusunda hâlâ önemli soru işaretleri bulunuyor. Yazar, bilimsel araştırmaların çoğu zaman kamuoyuna olduğundan daha kesin sonuçlar üretiyormuş gibi sunulduğunu düşünüyor. Bu nedenle bilimsel uzlaşı kavramının dikkatli kullanılmasını öneriyor. Bilimsel araştırmanın doğasında yer alan anlaşmazlıkların ve farklı yorumların zayıflık değil, bilginin gelişmesini sağlayan unsurlar olduğunu vurguluyor.

Curry’nin en önemli katkılarından biri, iklim sorununu bir risk yönetimi problemi olarak yeniden çerçevelemesi. Ona göre hükümetler ve toplumlar, geleceği kesin olarak bilemeyeceklerini kabul ederek hareket etmeli. Bu yaklaşım, tek bir senaryoya odaklanmak yerine farklı olasılıkları hesaba katan esnek stratejilerin geliştirilmesini gerektiriyor. Yazar, yalnızca karbon emisyonlarını azaltmaya odaklanan politikaların yeterli olmayabileceğini, uyum sağlama kapasitesinin artırılmasının da en az emisyon azaltımı kadar önemli olduğunu ileri sürüyor. Altyapının güçlendirilmesi, enerji sistemlerinin dayanıklılığının artırılması ve afetlere hazırlık gibi uygulamalar bu çerçevede değerlendiriliyor.

Kitap ayrıca iklim değişikliği etrafında şekillenen siyasi ve ekonomik tartışmaları da inceliyor. Curry, bilimsel bulguların zaman zaman ideolojik mücadelelerin aracı hâline geldiğini ve bunun sağlıklı karar alma süreçlerini zorlaştırdığını düşünüyor. Özellikle karmaşık sorunların basit ve kesin çözümlerle sunulmasına eleştirel yaklaşıyor. Gelişmekte olan ülkelerin enerji ihtiyaçları, ekonomik büyüme hedefleri ve toplumsal refah beklentileri dikkate alınmadan oluşturulan politikaların beklenen sonuçları vermeyebileceğini belirtiyor. Bu nedenle iklim politikalarının yalnızca çevresel hedeflere değil, ekonomik ve sosyal gerçeklere de dayanması gerektiğini savunuyor.

Eserin genelinde öne çıkan düşünce, belirsizliğin karar almayı engelleyen bir unsur değil, yönetilmesi gereken bir gerçeklik olduğudur. Curry, iklim değişikliğini inkâr etmekle felaket senaryolarını mutlak doğrular olarak kabul etmek arasında üçüncü bir yol öneriyor. Bu yol, bilimsel tevazuyu koruyan, farklı görüşleri dışlamayan ve değişen koşullara uyum sağlayabilen pragmatik bir yaklaşımı temel alıyor.

Sonuç olarak ‘İklim Belirsizliği ve Riski’, iklim değişikliği konusunu kesinlik iddiaları yerine olasılıklar, riskler ve uyarlanabilir çözümler üzerinden değerlendiren; bilim, politika ve toplum arasındaki ilişkiyi daha gerçekçi bir zeminde yeniden düşünmeye çağıran önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Judity A. Curry — İklim Belirsizliği ve Riski: Yanıtlarımızı Gözden Geçirmek
Çeviren: Murat Havzalı • Alfa Yayınları
Ekoloji • 448 sayfa • 2026

Aydın Çiçek — Deleuze ve Nietzsche (2026)

Aydın Çiçek’in bu çalışması, çağdaş felsefenin en etkili düşünürlerinden biri olan Gilles Deleuze ile onun düşünsel kaynaklarının başında gelen Friedrich Nietzsche arasındaki derin ilişkiyi inceleyen kapsamlı bir değerlendirme. ‘Deleuze ve Nietzsche’, Deleuze’ün Nietzsche’yi yorumlamakla yetinmediğini, onu kendi felsefi projesinin kurucu unsurlarından biri haline getirdiğini söylüyor. Bu yönüyle eser, hem Nietzsche düşüncesinin temel kavramlarını hem de Deleuze’ün özgün kavramsal evrenini birlikte ele alarak iki filozof arasındaki yaratıcı etkileşimi görünür kılıyor.

Çalışmanın ilk bölümünde Nietzsche’nin düşüncesini şekillendiren temel kavramlar ayrıntılı biçimde inceleniyor. Özellikle décadence, nihilizm, güç istenci ve ebedi dönüş kavramları üzerinden Nietzsche’nin modern kültüre, dine, ahlaka ve metafiziğe yönelttiği eleştiriler ele alınıyor. Nietzsche’nin insan anlayışı da farklı insan tipleri üzerinden değerlendiriliyor; sürü insanından özgür insana, oradan da üstinsana uzanan dönüşüm süreci tartışılıyor. Bunun yanında Hristiyanlığın değer sistemine yönelik eleştiriler, değer yaratımı düşüncesi ve Antik Yunan kültürüne duyulan hayranlık, Nietzsche’nin yaşamı olumlayan felsefesinin temel bileşenleri olarak yorumlanıyor.

İkinci bölümde odak noktası Deleuze’ün felsefesi. Fark kavramı, içkinlik düzlemi, oluş, arzu, virtüellik, olay ve yersizyurtsuzlaştırma gibi Deleuze düşüncesinin merkezindeki kavramlar sistemli biçimde açıklanıyor. Deleuze’ün felsefeyi değişmez özlerin araştırılması olarak değil, sürekli hareket eden ilişkilerin ve dönüşümlerin incelenmesi olarak gördüğü vurgulanıyor. Böylece onun düşüncesinde yaşam, sabit kimliklerden çok oluş süreçleri üzerinden anlaşılıyor. Bu bölüm, Deleuze’ün neden geleneksel metafizikten uzaklaştığını ve farkı düşüncenin temel ilkesi hâline getirdiğini ortaya koyuyor.

Kitabın merkezini oluşturan üçüncü bölümde Deleuze’ün Nietzsche yorumuna odaklanılıyor. Özellikle ebedi dönüş kavramı bu yorumun anahtarı olarak ele alınıyor. Deleuze’e göre ebedi dönüş, aynı olanın sonsuz biçimde geri gelişi anlamına gelmiyor; yaratıcı, etkin ve yaşamı olumlayan güçlerin yeniden ortaya çıkışını ifade ediyor. Bu nedenle ebedi dönüş bir tekrar teorisinden çok, farkın üretimini sağlayan seçici bir ilke olarak yorumlanıyor. Güç istenci de baskı kurma arzusu değil, yaratıcı etkinliğin kaynağı olarak değerlendiriliyor. Nihilizm, beden, bilim, hakikat, trajedi ve soykütük gibi kavramlar da bu çerçevede yeniden ele alınarak Deleuze’ün Nietzsche’den nasıl özgün sonuçlar çıkardığı gösteriliyor.

Dördüncü bölümde ise Deleuze ve Nietzsche’nin ortak eleştirileri inceleniyor. Platon’dan Hegel’e kadar uzanan metafizik gelenek, her iki filozofun perspektifinden değerlendiriliyor. Özellikle özdeşlik, temsil, aşkınlık ve değişmez hakikat anlayışlarına yöneltilen eleştiriler üzerinde duruluyor. Deleuze ile Nietzsche’nin, yaşamı ve farklılığı bastıran düşünce biçimlerine karşı birlikte geliştirdikleri alternatif yaklaşımın, modern felsefe açısından taşıdığı önem ortaya konuyor.

Kitabın genelinde savunulan temel düşünce, Deleuze’ün Nietzsche’yi yalnızca açıklamadığı, onu yeni bir düşünsel bağlam içinde yeniden ürettiğidir. Nietzsche’nin güç istenci, ebedi dönüş ve nihilizm gibi kavramları, Deleuze’ün fark, oluş ve içkinlik merkezli felsefesinde yeni anlamlar kazanıyor. Bu nedenle eser, bir yandan Nietzsche’nin düşüncesine farklı bir bakış açısı sunarken diğer yandan Deleuze felsefesinin nasıl şekillendiğini anlamaya yardımcı oluyor. Sonuçta kitap, yaşamı olumlayan, yaratıcı gücü merkeze alan ve yerleşik metafizik kalıpları sorgulayan iki büyük filozof arasındaki verimli düşünsel diyaloğu gözler önüne seren önemli bir çalışma niteliği taşıyor.

Aydın Çiçek — Deleuze ve Nietzsche: Deleuze’ün Nietzsche Okuması
• Kabalcı Yayınları
Felsefe • 302 sayfa • 2026