Guillaume Sibertin-Blanc — Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı (2026)

Guillaume Sibertin-Blanc, bu çalışmasında Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin devlet kuramını tarihsel materyalizm, şizoanaliz ve siyaset felsefesi ekseninde yeniden yorumlayarak devletin yalnızca hukuki ya da kurumsal bir yapı değil, aynı zamanda arzuyu, öznelliği ve toplumsal ilişkileri biçimlendiren karmaşık bir üretim aygıtı olduğunu tartışıyor. Marx’ın tarihsel materyalizmini Freud, Spinoza ve çağdaş antropolojiyle buluşturan eser, devletin kökenini doğrusal bir tarihsel gelişmenin sonucu olarak değil, toplumsal ve bilinçdışı süreçlerin birlikte ürettiği özgün bir biçim olarak ele alıyor. Devletin ortaya çıkışı, egemenlik ilişkileri, şiddet, kapitalizm ve kolektif özneleşme süreçleri arasındaki bağları inceleyen kitap, klasik devlet teorilerini eleştirel biçimde yeniden değerlendiriyor.

Çalışmanın ilk bölümü, Deleuze ve Guattari’nin devlet-biçimi kuramının teorik temellerini açıklıyor. Yazar, devletin belirli bir tarihsel başlangıç noktasından doğduğu yönündeki geleneksel görüşleri sorgulayarak “Urstaat” yani “Köken Devlet” kavramını merkeze alıyor. Devlet burada geçmişte kurulmuş tekil bir kurum değil, her tarihsel devlette kendisini yeniden varsayan soyut ve sürekli etkin bir model olarak yorumlanıyor. Bu yaklaşım, devleti yalnızca maddi kurumlar üzerinden değil, arzu, bilinçdışı ve kolektif özdeşleşmelerle birlikte işleyen çok katmanlı bir oluşum olarak değerlendirmeyi öneriyor. Böylece tarihsel gerçeklik ile psikolojik süreçler birbirinden ayrılmadan birlikte açıklanıyor.

Kitabın ikinci ana ekseni, devlet kudretini açıklamak için geliştirilen “kapma aygıtı” kuramına ayrılıyor. Devlet, toplumsal üretimi, emeği, toprağı, vergiyi, hukuku ve şiddeti kendi denetimi altında toplayan bir mekanizma olarak inceleniyor. Bu çerçevede Pierre Clastres ve Marshall Sahlins’in antropolojik çalışmalarıyla diyalog kurularak “devletsiz toplumlar” sorunu yeniden ele alınıyor; göçebe ya da yerel toplulukların devleti önlemeye yönelik siyasal örgütlenmeleri tartışılıyor. Devletin yalnızca ekonomik artığı ele geçiren bir güç olmadığı, aynı zamanda egemenliği simgesel, siyasal ve askerî araçlarla sürekli yeniden üreten bir yapı olduğu vurgulanıyor.

Sibertin-Blanc ayrıca Deleuze ve Guattari’nin devlet kuramını klasik Freudo-Marksist yaklaşımlardan ayırıyor. Devletin insanlar üzerinde yalnızca baskı kurmadığını, bireylerin çoğu zaman devlet tarafından yönetilmeyi ve onun sunduğu özdeşleşme biçimlerini arzuladığını ileri sürüyor. Bu nedenle egemenlik yalnızca dışsal zor yoluyla değil, arzunun ve kolektif fantazmaların örgütlenmesi aracılığıyla da yeniden üretiliyor. Devlet şiddetinin zaman zaman görünürde rasyonel sınırları aşan biçimlere dönüşmesi de bu fantazmatik boyut sayesinde açıklanmaya çalışılıyor.

Eserin son bölümünde bu kuramsal çerçeve kapitalizmle ilişkilendiriliyor. Devlet ile sermaye arasındaki karşılıklı bağımlılık, modern kapitalist birikim süreçleri ve dünya ölçeğinde işleyen devlet aygıtları üzerinden inceleniyor. “Kapma aygıtı” kavramı, sermayenin genişlemesini mümkün kılan siyasal düzenlemeleri ve devletin meta-ekonomik işlevlerini açıklamak için kullanılıyor. Böylece kitap, Deleuze ve Guattari’nin düşüncesini yalnızca felsefi bir yorum olarak değil, devletin tarihsel gelişimini, kapitalist dönüşümleri ve siyasal iktidarın güncel işleyişini anlamaya yönelik kapsamlı bir analiz olarak sunuyor. ‘Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı: Tarihsel-Makinesel Materyalizm ve Devlet-Biçiminin Şizoanalizi’ (‘La théorie de l’Etat de Deleuze et Guattari: Matérialisme historicomachinique et schizoanalyse de la forme-Etat’), çağdaş devlet teorisini tarihsel materyalizm, şizoanaliz ve siyasal antropolojiyi bir araya getiren özgün bir perspektifle yeniden düşünmeye çağırıyor.

Guillaume Sibertin-Blanc — Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı: Tarihsel-Makinesel Materyalizm ve Devlet-Biçiminin Şizoanalizi
Çeviren: Güney Çeğin • Phoenix Yayınları
Siyaset • 85 sayfa • 2026

Immanuel Wallerstein — Dünya-Sistemleri Analizi (2026)

Immanuel Wallerstein, ‘Dünya-Sistemleri Analizi: Bir Giriş’ (‘World-Systems Analysis: An Introduction’) adlı eserinde, modern dünyayı tek tek ulus-devletlerin tarihi üzerinden değil, yaklaşık beş yüzyıldır varlığını sürdüren kapitalist dünya-sistemi çerçevesinde anlamayı öneriyor. Kitap, 1970’lerde ortaya çıkan Dünya-Sistemleri Analizi yaklaşımının temel kavramlarını ve yöntemini açıklarken, sosyal bilimlerde yerleşik disiplin sınırlarını sorguluyor. Wallerstein’a göre ekonomik, siyasal ve toplumsal süreçler birbirinden bağımsız incelenemez; bunlar ancak tarihsel gelişimleri içinde ve küresel ölçekte değerlendirildiğinde anlam kazanıyor.

Kitabın temel savı, kapitalizmin tek tek ülkelerin özelliği değil, bütün dünyayı kapsayan tarihsel bir sistem olduğudur. Bu sistem içinde devletler birbirinden bağımsız hareket eden birimler değil; merkez, yarı-çevre ve çevre konumlarında yer alan, farklı işlevler üstlenen aktörlerdir. Merkez ülkeler yüksek katma değerli üretim, sermaye birikimi ve teknolojik üstünlük sayesinde sistemden en büyük payı alırken, çevre ülkeler daha çok hammadde, ucuz emek ve bağımlı üretim ilişkileriyle sisteme eklemleniyor; yarı-çevre ülkeler ise bu iki kutup arasında denge sağlayan ara bir konum üstleniyor. Böylece küresel eşitsizlikler, tek tek devletlerin başarısızlıklarından değil, dünya-sisteminin yapısal işleyişinden kaynaklanıyor.

Wallerstein, kapitalist dünya-ekonomisinin tarihsel oluşumunu 16. yüzyıldan itibaren Avrupa’da gelişen ticaret ağları, iş bölümü ve devletler sistemiyle ilişkilendiriyor. Modern devletin yükselişi, uluslararası rekabet, sömürgecilik ve sermaye birikimi aynı tarihsel sürecin parçaları olarak ele alınıyor. Kitap, liberalizmin yalnızca bir siyasal düşünce değil, dünya-sisteminin istikrarını sağlayan temel ideolojik çerçeve olduğunu; özgürlük, ilerleme ve piyasa söylemlerinin bu sistemin sürekliliğinde önemli rol oynadığını savunuyor. Aynı zamanda muhafazakârlık ve sosyalizm gibi diğer modern ideolojilerin de bu tarihsel yapı içinde şekillendiğini gösteriyor.

Eserin dikkat çekici yönlerinden biri, toplumsal değişimi kısa dönemli olaylardan çok uzun erimli tarihsel eğilimler üzerinden açıklamasıdır. Wallerstein, ekonomik krizler, hegemonya mücadeleleri ve siyasal dönüşümlerin dünya-sisteminin iç dinamiklerinden kaynaklandığını ileri sürüyor. Bu nedenle toplumsal gerçekliği anlamak için ekonomi, siyaset, tarih ve sosyolojiyi birbirinden ayıran disipliner sınırların aşılması gerektiğini savunuyor. ‘Dünya-Sistemleri Analizi’, toplumsal olguları ulusal sınırlar içinde değil, küresel ilişkiler ağı içinde değerlendiren bütüncül bir yöntem öneriyor.

Kitabın son bölümünde Wallerstein, kapitalist dünya-sisteminin sonsuza kadar varlığını sürdüremeyeceğini; yapısal çelişkilerinin giderek derinleştiğini ve sistemin uzun vadeli bir dönüşüm sürecine girdiğini öne sürüyor. Geleceğin nasıl şekilleneceğinin önceden belirlenemeyeceğini, ancak mevcut düzenin ciddi bir tarihsel krizle karşı karşıya bulunduğunu savunuyor. Böylece ‘Dünya-Sistemleri Analizi’, yalnızca Wallerstein’ın kuramsal yaklaşımını özetleyen bir giriş kitabı değil; kapitalizmi, küresel eşitsizlikleri ve modern dünya düzenini tarihsel bütünlüğü içinde yeniden düşünmeye çağıran temel bir başvuru niteliğinde.

Immanuel Wallerstein — Dünya-Sistemleri Analizi: Bir Giriş
Çeviren: Ender Abadoğlu, Nuri Ersoy • Bgst Yayınları
Siyaset • 191 sayfa • 2026

Ebru Turhan — Şifa Tası (2026)

Şifa arayışı, insanlık tarihinin en eski ve en evrensel deneyimlerinden biridir. Ebru Turhan ‘Şifa Tası: Sanat, Sembolizm, İnanç’ adlı bu çalışmasında, yüzyıllar boyunca farklı coğrafyalarda kullanılan şifa taslarını yalnızca birer gündelik eşya olarak değil; inançların, ritüellerin, sanatsal üretimin ve sembolik düşüncenin kesişiminde yer alan kültürel miras unsurları olarak ele alıyor. Kitap, bu özel nesnelerin taşıdığı tarihsel ve manevi anlam katmanlarını görünür kılarak, insanın sağlık, korunma ve umut arayışına ışık tutuyor.

Eser, şifa taslarının farklı inanç gelenekleri içinde üstlendikleri işlevleri, üzerlerindeki yazılar, motifler ve semboller aracılığıyla inceliyor. Su ile birlikte anlam kazanan bu objelerin, yalnızca iyileşme beklentisinin değil, aynı zamanda kutsalla kurulan ilişkinin ve koruyucu ritüellerin de önemli bir parçası olduğunu ortaya koyuyor. Böylece kitap, şifa taslarının işlevsel özelliklerinin ötesinde, onları biçimlendiren estetik anlayışı ve düşünsel dünyayı da kapsamlı biçimde değerlendiriyor.

Tarihsel süreç içinde farklı kültürlerde gelişen uygulamaları karşılaştıran çalışma, sanat ile inanç arasındaki güçlü etkileşimin bu nesneler üzerinde nasıl somutlaştığını gösteriyor. Geleneksel ritüellerden günümüze uzanan sürekliliği izlerken, şifa taslarının toplumların ortak hafızasında ve kültürel mirasında nasıl kalıcı bir yer edindiğini de gözler önüne seriyor.

Turhan Müzesi koleksiyonunda yer alan özgün örneklerden hareketle hazırlanan ‘Şifa Tası’, tarih, sanat tarihi, kültürel miras ve inanç araştırmalarını bir araya getiren disiplinlerarası bir bakış sunuyor. Geçmişten günümüze uzanan bu yolculukta, şifa taslarının ardındaki sembolik evreni keşfetmeye davet ederken, sanatın, ritüelin ve inancın insanlık tarihindeki ortak dilini yeniden düşünmeye çağırıyor.

Ebru Turhan — Şifa Tası: Sanat, Sembolizm, İnanç
• Arkeoloji ve Sanat Yayınları
Sanat Tarihi • 172 sayfa • 2026

Manuela Lenzen — Yapay Zekâ (2026)

Manuela Lenzen bu kitabında, yapay zekâyı abartılı beklentilerle felaket senaryoları arasına sıkıştırmak yerine, bilimsel temelleri, güncel uygulamaları ve geleceğe yönelik olası etkileri dengeli bir bakışla ele alıyor. ‘Yapay Zekâ: Gerçekler, Olanaklar, Riskler’ (‘Künstliche Intelligenz: Fakten, Chancen, Risiken’), yapay zekânın nasıl ortaya çıktığını, hangi sorunları çözmeye çalıştığını ve günümüzde neden dijital dönüşümün temel teknolojilerinden biri hâline geldiğini açıklayarak başlıyor. Lenzen, yapay zekânın insan benzeri bilinç geliştirmekten çok, belirli görevleri büyük veri kümeleri ve istatistiksel yöntemler aracılığıyla yerine getiren sistemlerden oluştuğunu vurguluyor.

Eserde algoritmaların çalışma mantığı, makine öğrenmesi, sinir ağları ve büyük veri arasındaki ilişki anlaşılır bir dille inceleniyor. Yapay zekâ uygulamalarının internet aramalarından çeviri sistemlerine, sağlık hizmetlerinden finans sektörüne, üretim süreçlerinden otonom araçlara kadar genişleyen kullanım alanları örneklerle değerlendiriliyor. Lenzen, bu teknolojilerin özellikle karmaşık veri analizlerinde insanın erişemeyeceği hız ve ölçeğe ulaşabildiğini, ancak bunun gerçek anlamda “düşünme” ya da “anlama” yetisiyle karıştırılmaması gerektiğini savunuyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, yapay zekânın toplumsal ve etik sonuçlarına ayrılıyor. Yazar, algoritmik kararların önyargıları yeniden üretebilmesi, kişisel verilerin yoğun biçimde kullanılması, gözetim teknolojilerinin yaygınlaşması, iş yaşamındaki dönüşüm ve otomasyonun istihdam üzerindeki etkileri gibi temel sorunları ele alıyor. Yapay zekânın yalnızca teknik bir yenilik olmadığını; hukuk, siyaset, ekonomi ve insan hakları açısından da yeni sorular doğurduğunu gösteriyor. Bu nedenle teknolojik gelişmenin etik ilkeler, şeffaflık ve demokratik denetim mekanizmalarıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini savunuyor.

Lenzen ayrıca yapay zekâ araştırmalarının sınırlarını da tartışıyor. Günümüzde etkileyici başarılar elde edilmiş olsa da mevcut sistemlerin insan zekâsının yerini alabilecek genel bir zekâya sahip olmadığını, belirli görevlerde uzmanlaşmış araçlar olarak çalıştıklarını belirtiyor. Bu nedenle yapay zekâya yüklenen aşırı umutlar kadar, insanlığı tamamen kontrol altına alacağı yönündeki korkuların da bilimsel temelden yoksun olduğunu ileri sürüyor. Kitap, yapay zekânın geleceğinin yalnızca teknolojik ilerlemeye değil, toplumların bu teknolojiyi hangi değerler doğrultusunda geliştireceğine ve yöneteceğine bağlı olduğunu vurgulayarak son buluyor. Böylece eser, yapay zekâyı teknik ayrıntıları, sunduğu fırsatları ve beraberinde getirdiği riskleri birlikte değerlendiren, eleştirel ama iyimser bir çerçeve sunuyor.

Manuela Lenzen — Yapay Zekâ: Gerçekler, Olanaklar, Riskler
Çeviren: Hülya Yavuz Akçay • Runik Kitap
İnceleme • 138 sayfa • 2026

H. G. Wells — Dünya Beyni (2026)

‘Dünya Beyni’, insanlığın geleceğini belirleyecek en önemli gücün bilgi olduğunu savunuyor. Kitap, yalnızca bilimsel ilerlemeyi değil, bilginin nasıl üretildiğini, düzenlendiğini, doğrulandığını ve toplumun ortak yararına nasıl kullanılabileceğini tartışıyor. H. G. Wells’e göre modern dünyanın en büyük sorunu bilgi eksikliği değil, dağınık, çelişkili ve güvenilirliği belirsiz bilgi yığınları içinde yönünü kaybediyor oluşumuzdur. Bu nedenle insanlığın ortak hafızasını oluşturacak, sürekli güncellenen ve evrensel ölçekte erişilebilen bir bilgi sistemi kurulması gerektiğini ileri sürüyor.

Eserin merkezinde yer alan “Dünya Beyni” (“World Brain”) düşüncesi, kütüphaneleri, üniversiteleri, araştırma kurumlarını ve yayın dünyasını birbirine bağlayan küresel bir bilgi ağı tasarlıyor. Wells, bu sistemin yalnızca bilgiyi depolayan bir arşiv değil, hataları ayıklayan, yeni araştırmalarla kendini sürekli yenileyen ve insanlığın ortak aklını geliştiren canlı bir organizma olması gerektiğini savunuyor. Bilginin dar ulusal çıkarların, ideolojik propagandanın ya da siyasal manipülasyonun hizmetine girmesi yerine bütün insanlığın ortak yararını gözeten evrensel bir düzen içinde dolaşıma girmesini öneriyor.

Kitap aynı zamanda eğitimin, uzmanlığın ve bilimsel iş birliğinin önemini de vurguluyor. Wells, hızla değişen dünyada geleneksel eğitim anlayışının yetersiz kaldığını, insanların yaşam boyu öğrenmeye dayalı yeni bir bilgi kültürü geliştirmesi gerektiğini belirtiyor. Bilim insanları, eğitim kurumları ve entelektüeller arasında kurulacak uluslararası iş birliğinin, savaşların, önyargıların ve yanlış bilginin etkisini azaltabilecek güçlü bir zemin oluşturacağını düşünüyor. Ona göre bilgi ancak sistemli biçimde düzenlendiğinde toplumsal ilerlemeye gerçek anlamda katkı sağlayabilir.

Wells, teknolojik gelişmeleri tek başına bir kurtuluş olarak görmüyor; asıl belirleyici olanın bu teknolojilerin hangi değerler doğrultusunda kullanıldığı olduğunu vurguluyor. Bilgi çoğaldıkça insanlığın otomatik olarak daha özgür ya da daha bilge hâle gelmeyeceğini, bunun ancak eleştirel düşünmeyi ve ortak sorumluluğu güçlendiren bir bilgi düzeniyle mümkün olacağını savunuyor. Bu yönüyle ‘Dünya Beyni’, internet, çevrimiçi ansiklopediler, küresel veri ağları ve yapay zekâ çağını onlarca yıl önceden öngören dikkat çekici bir gelecek tasavvuru sunuyor; aynı zamanda bilginin güvenilirliği, erişilebilirliği ve yönetimi üzerine bugün de güncelliğini koruyan temel sorular sormayı sürdürüyor.

H. G. Wells — Dünya Beyni: Bilginin Özgürleşmesi, Örgütlenmesi ve Denetlenmesi Üzerine
Çeviren: Sayat Müller • Kanon Kitap
Deneme • 168 sayfa • 2026

Engin Bozkurt — Kentin Politik Tasarımı (2026)

Kentler yalnızca binaların, caddelerin ve meydanların toplamından ibaret değildir; aynı zamanda iktidarın, sınıfsal ilişkilerin, gündelik yaşamın ve toplumsal mücadelelerin biçimlendiği siyasal mekânlardır. Engin Bozkurt, ‘Kentin Politik Tasarımı: Mekân, Gündelik Hayat ve Yerel Yönetimler’ adlı çalışmasında, kent deneyimini mimarlık, sosyoloji, siyaset bilimi ve ekonomi politiği buluşturan disiplinlerarası bir bakışla ele alıyor. Flanörün merakını eleştirel bir perspektifle birleştiren eser, kentin estetik yüzünün ardındaki toplumsal eşitsizlikleri, iktidar ilişkilerini ve gündelik hayat pratiklerini görünür kılarken, farklı kent deneyimlerinin siyasal anlamlarını da tartışıyor.

Kitabın ilk bölümü, kentsel mekânın gündelik yaşamı nasıl şekillendirdiğini ve bireylerin şehirle kurduğu ilişkinin hangi ekonomik, kültürel ve ideolojik dinamikler tarafından belirlendiğini inceliyor. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi kentlerde dolaşmanın farklı deneyimlerinden faşizmin mekânsal izlerine; kahvehaneler, meyhaneler ve birahaneler gibi kamusal buluşma alanlarının toplumsal hafızadaki yerine kadar uzanan geniş bir çerçeve sunuyor. Mimarlık, konut politikaları, minimal yaşam anlayışı, Tiny House hareketi, Airbnb ve Fairbnb tartışmaları, yürüyüş kültürü ve “15 dakikalık kent” modeli gibi güncel konular üzerinden, mekânın yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda sınıfsal ve siyasal bir üretim alanı olduğunu gösteriyor.

İkinci bölüm ise yerel yönetimleri ve kent siyasetini küresel örnekler üzerinden değerlendiriyor. Merkezî iktidar ile yerel yönetimler arasındaki güç ilişkilerini tarihsel bir perspektifle ele alırken, toplumcu belediyecilik, komünist yerel yönetim deneyimleri, Latin Amerika’daki asi şehirler, belediye sosyalizmi, kibbutz modeli, Venezuela komünleri ve dijital sosyalizm gibi farklı uygulamaları karşılaştırmalı biçimde inceliyor. Yerel yönetimlerin yalnızca hizmet sunan kurumlar değil, toplumsal dayanışmayı, demokratik katılımı ve alternatif ekonomik modelleri geliştirebilecek siyasal aktörler olabileceğini tartışıyor.

Eser ayrıca iklim krizi, orman yangınları, dayanışma ekonomileri, tüketim boykotları, grevler ve tekno-feodalizm gibi güncel sorunları da kent perspektifinden değerlendiriyor. Kentleşme süreçlerinin çevresel, ekonomik ve toplumsal sonuçlarını birlikte ele alırken, yerel yönetimlerin geleceğin demokratik ve sürdürülebilir kentlerini kurmadaki rolünü sorguluyor. Böylece ‘Kentin Politik Tasarımı’, kenti yalnızca yaşanılan bir yer olarak değil, gündelik hayatın, siyasetin ve toplumsal dönüşümün kesiştiği dinamik bir mücadele alanı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Engin Bozkurt — Kentin Politik Tasarımı: Mekân, Gündelik Hayat ve Yerel Yönetimler
• Nota Bene Yayınları
Kent Çalışmaları • 288 sayfa • 2026

Joachim Ehlers — Yüz Yıl Savaşları (2026)

Joachim Ehlers bu eserinde, 1337-1453 yılları arasında İngiltere ile Fransa arasında yaşanan uzun savaşlar dizisini yalnızca hanedanlar arasındaki bir taht mücadelesi olarak değil, Orta Çağ Avrupa’sının siyasal, toplumsal ve kültürel dönüşümünü hızlandıran tarihsel bir kırılma noktası olarak ele alıyor. ‘Yüz Yıl Savaşları: Fransa ve İngiltere Arasındaki Büyük Taht Mücadelesi’ (‘Der Hundertjährige Krieg’), Capet Hanedanı’nın erkek soyunun tükenmesiyle başlayan veraset krizini merkeze alırken, savaşın arkasındaki feodal ilişkileri, hanedan rekabetlerini ve devletleşme süreçlerini birlikte değerlendiriyor. Ehlers, savaşın nedenlerini ve sonuçlarını birbirinden koparmadan inceleyerek, Avrupa’nın yeni siyasal düzeninin bu uzun çatışma içinde şekillendiğini gösteriyor.

Kitap, Fransa tahtı üzerindeki hak iddialarının İngiltere Kralı III. Edward ile Valois Hanedanı arasında çözümsüz kalmasının çatışmaları tetiklediğini anlatıyor. Ancak yazar, savaşın yalnızca miras meselesinden kaynaklanmadığını; ekonomik çıkarların, feodal bağlılıkların, ticaret yollarının ve bölgesel güç dengelerinin de belirleyici rol oynadığını vurguluyor. Böylece Yüz Yıl Savaşları’nın, Avrupa’nın en güçlü iki krallığı arasındaki çok katmanlı bir iktidar mücadelesine dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Ehlers, Crécy, Poitiers ve Agincourt gibi büyük meydan savaşlarını ayrıntılarıyla değerlendirirken, askeri teknolojide yaşanan değişimlerin savaşın seyrini nasıl etkilediğini de açıklıyor. Uzun yay kullanımının şövalye savaş geleneğini sarsması, paralı orduların önem kazanması ve klasik feodal askerî yapının çözülmeye başlaması, Orta Çağ savaş anlayışını köklü biçimde değiştiren gelişmeler olarak ele alınıyor. Jeanne d’Arc’ın ortaya çıkışı ise yalnızca askerî başarılarıyla değil, Fransa’da siyasal birlik ve ulusal kimlik fikrini güçlendiren sembolik etkisiyle değerlendiriliyor.

Kitap, savaşın yalnızca cephelerde yaşanmadığını da gösteriyor. Veba salgınları, ağır vergiler, kıtlıklar, köylü ayaklanmaları ve şehir yaşamındaki dönüşümler, çatışmaların toplumsal sonuçlarıyla birlikte inceleniyor. Merkezi krallık otoritelerinin güçlenmesi, feodal düzenin zayıflaması ve modern devlet anlayışının temellerinin atılması, savaşın en kalıcı mirasları arasında gösteriliyor. Ehlers, İngiltere ile Fransa’da gelişen siyasal kurumları karşılaştırarak, uzun savaşın iki ülkenin tarihini farklı yönlerde şekillendirdiğini ortaya koyuyor.

Ehlers, hanedan rekabetlerini, askerî gelişmeleri ve toplumsal dönüşümleri ortak bir tarihsel çerçevede bir araya getiriyor. Savaş meydanlarından diplomasiye, Jeanne d’Arc’ın yükselişinden veba salgınlarının yarattığı kırılmalara kadar uzanan geniş bir perspektif sunarak, Yüz Yıl Savaşları’nın yalnızca İngiltere ile Fransa arasındaki bir mücadele olmadığını; Orta Çağ’ın sonunu ve modern Avrupa’nın doğuşunu hazırlayan en önemli tarihsel süreçlerden biri olduğunu ortaya koyuyor.

Joachim Ehlers — Yüz Yıl Savaşları: Fransa ve İngiltere Arasındaki Büyük Taht Mücadelesi
Çeviren: Betül Reyhan Atalay • Runik Kitap
Tarih • 118 sayfa • 2026

Virginie Megglé — Sahtekârlık Sendromundan Özgürleşmek (2026)

Virginie Megglé, sahtekârlık duygusunu yalnızca başarıdan kuşku duymaya indirgemiyor; kişinin kendi varlığının meşruiyetini sorgulamasına yol açan derin bir ruhsal deneyim olarak ele alıyor. ‘Sahtekârlık Sendromundan Özgürleşmek: Kendine İnanmayı Mümkün Kılmak’ (‘Se libérer du sentiment d’imposture: Permettre de croire en soi’), bu duygunun kaygı, yalnızlık, suçluluk, utanç ve yetersizlik hisleriyle nasıl iç içe geçtiğini psikanalitik bir bakışla inceliyor. Başarılarını şansa bağlayan, övgüyü kabul etmekte zorlanan ve sürekli “bir gün gerçek yüzüm ortaya çıkacak” korkusuyla yaşayan bireylerin ruhsal dünyasını ayrıntılarıyla açıklıyor.

İlk bölümlerde sahtekârlık duygusunun gerçek sahtekârlıktan nasıl ayrıldığını gösteriyor; bu hissin yabancılık, değersizlik ve kendinden kuşku duyma biçiminde ortaya çıktığını anlatıyor. Kadınlarda daha sık görülmesinin toplumsal ve kültürel nedenlerini tartışıyor; süperego, ego ideali ve suçluluk gibi psikanalitik kavramlar üzerinden bu duygunun ruhsal kökenlerini değerlendiriyor.

Ardından çocukluk deneyimlerinin, aile ilişkilerinin, kuşaklararası aktarımların ve aşırı duyarlılığın sahtekârlık duygusunu nasıl beslediğini inceliyor. Kişinin görünmez olma isteğiyle kabul edilme arzusu arasında sıkışıp kaldığını, başarıya rağmen kendisini sürekli yetersiz hissettiğini ve bunun yaşam enerjisini zayıflattığını gösteriyor. Edebiyattan, sinemadan ve danışan öykülerinden yararlanarak bu ruhsal örüntüleri somutlaştırıyor.

Son bölümde ise bu duygudan kurtulmanın kusursuz olmaya çalışmakla değil, kişinin kendi kırılganlığını kabul ederek özsaygısını yeniden inşa etmesiyle mümkün olduğunu vurguluyor. Taklit ile esinlenme arasındaki farkı açıklıyor; sanatın, yaratıcılığın ve kendini ifade etmenin iyileştirici gücünü öne çıkarıyor. Megglé, sahtekârlık duygusunu bütünüyle yok edilmesi gereken bir kusur olarak değil, kökeni anlaşıldığında dönüştürülebilecek bir ruhsal deneyim olarak değerlendiriyor; okuru kendine güvenen, maskesiz ve daha sahici bir yaşam kurmaya çağırıyor.

Virginie Megglé — Sahtekârlık Sendromundan Özgürleşmek: Kendine İnanmayı Mümkün Kılmak
Çeviren: Onur Yıldız • Kabalcı Yayınları
Psikoloji • 178 sayfa • 2026

Şemsihan Kaya — Luristan (2026)

Luristan bronzları, bugün dünyanın farklı müze ve koleksiyonlarında yer alan, İran arkeolojisinin en dikkat çekici ve en çok tartışılan buluntuları arasında bulunuyor. Bu eserler, Orta Zagros’ta yaşayan toplulukların sanatsal üretimini, inanç dünyasını ve sembolik anlatımını yansıtırken; insan, hayvan ve mitolojik figürleri özgün kompozisyonlar içinde bir araya getirerek Demir Çağı’nın zengin görsel kültürüne ışık tutuyor. Batı İran’daki Luristan bölgesinde ortaya çıkan bu bronzlar, Mezopotamya ile İran Platosu arasındaki tarihsel etkileşimlerin de önemli tanıkları olarak değerlendiriliyor.

Şemsihan Kaya’nın bu çalışması, Luristan’ın Demir Çağı geçmişini yalnızca eserlerin biçimsel özellikleri üzerinden değil, onları ortaya çıkaran tarihsel ve toplumsal koşullar çerçevesinde yeniden ele alıyor. Arkeolojik verilerin büyük ölçüde mezarlıklardan gelmesi, çok sayıda eserin antika piyasasına bağlamından koparak dağılması ve sahte eser tartışmaları nedeniyle oluşan kronolojik belirsizlikleri kapsamlı biçimde değerlendiriyor. Böylece Luristan bronzlarının kökeni, gelişimi ve tarihlendirilmesine ilişkin temel sorunları bütüncül bir bakışla tartışmaya açıyor.

Eser, tipolojik sınıflandırmaların ötesine geçerek bronz üretimini hammadde kaynakları, metal işleme teknolojileri, üretim organizasyonu ve bölgesel ticaret ağlarıyla birlikte inceliyor. Zagros’un çevresel özellikleri, mevsimsel hareketlilik, göçebe ve yarı göçebe yaşam biçimleri ile toplumsal örgütlenme modelleri arasındaki ilişkileri değerlendirerek, Luristan bronzlarının yalnızca estetik değeri yüksek sanat eserleri değil, aynı zamanda Demir Çağı toplumlarının ekonomik, kültürel ve siyasal yapısını anlamaya imkân veren önemli arkeolojik belgeler olduğunu ortaya koyuyor. Böylece kitap, Luristan bronzlarını ait oldukları tarihsel bağlam içinde yeniden yorumlayarak, Orta Zagros’un Demir Çağı dünyasına ilişkin kapsamlı ve güncel bir değerlendirme sunuyor.

Şemsihan Kaya — Luristan: Orta Zagrosların Demir Çağı
• Arkeoloji ve Sanat Yayınları
Arkeoloji • 336 sayfa • 2026

Eckhard Meyer-Zwiffelhoffer — Imperium Romanum (2026)

Eckhard Meyer-Zwiffelhoffer’in bu eseri, Roma İmparatorluğu’nun gücünü yalnızca fetihlerle değil, kurduğu eyalet sistemi sayesinde nasıl yüzyıllar boyunca koruduğunu açıklıyor. Yazar, Roma’nın MÖ 227’de Sicilya’yı ilk eyalet olarak örgütlemesiyle başlayan sürecin, askeri başarıların ötesinde idari, hukuki ve kültürel bir dönüşüm yarattığını gösteriyor. ‘Imperium Romanum: Roma Eyaletlerinin Tarihi’ (‘Imperium Romanum: Geschichte der römischen Provinzen’), imparatorluğun geniş coğrafyaları nasıl yönettiğini, farklı halkları hangi yöntemlerle kendi düzenine kattığını ve bu yapının neden uzun ömürlü olduğunu tarihsel örneklerle değerlendiriyor.

Meyer-Zwiffelhoffer, Roma eyaletlerinin yalnızca merkezin vergi topladığı bölgeler olmadığını, imparatorluğun işleyişini ayakta tutan temel yapı taşları olduğunu anlatıyor. Eyalet yönetimlerinin kuruluşu, valilerin görevleri, yerel aristokrasinin sisteme dâhil edilmesi ve Roma hukukunun yayılması ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Böylece fethedilen toplumların yalnızca yönetilmediği, aynı zamanda Roma’nın siyasal ve toplumsal düzeniyle bütünleştiği gösteriliyor. Vatandaşlık politikalarının zaman içinde genişlemesiyle farklı halkların ortak bir imparatorluk kimliği içinde yer almaya başladığı vurgulanıyor.

Kitap, Roma ordusunun yalnızca savaşan bir güç olmadığını da ortaya koyuyor. Lejyonların sınır güvenliğini sağlamanın yanı sıra yolların, kentlerin ve altyapının gelişmesine katkıda bulunduğu anlatılıyor. Kentleşme politikaları, forumlar, hamamlar, tapınaklar ve kamu yapıları aracılığıyla Roma yaşam biçiminin eyaletlere yayıldığı gösteriliyor. Bununla birlikte bu dönüşümün her yerde aynı biçimde gerçekleşmediği, yerel geleneklerle Roma kültürü arasında karşılıklı etkileşimlerin yaşandığı belirtiliyor.

Eserde din politikaları ve kültürel uyum süreçleri de önemli bir yer tutuyor. Roma’nın birçok bölgede yerel inançları bütünüyle ortadan kaldırmak yerine kendi dinsel sistemiyle uzlaştırmaya çalıştığı, ancak siyasal otoriteyi tehdit eden direnişlerle karşılaştığında sert yöntemlere başvurduğu aktarılıyor. İsyanlar, sınır bölgelerindeki krizler ve imparatorluğun farklı halklarla kurduğu ilişkiler, Roma egemenliğinin yalnızca zor kullanmaya değil, aynı zamanda iş birliği, hukuk ve ortak çıkar anlayışına dayandığını gösteriyor.

Eckhard Meyer-Zwiffelhoffer, Roma’nın başarısını yalnızca askeri üstünlükle açıklamıyor; eyalet yönetimi, vatandaşlık, kentleşme, hukuk ve kültürel bütünleşme politikalarının imparatorluğu ayakta tutan temel unsurlar olduğunu savunuyor. Roma’nın fethettiği toplumları dönüştürürken aynı zamanda onlardan da etkilendiğini ortaya koyan çalışma, antik dünyanın en büyük siyasal organizasyonlarından birinin işleyişini ve Avrupa ile Akdeniz dünyası üzerindeki kalıcı mirasını kapsamlı bir tarihsel perspektifle değerlendiriyor.

Eckhard Meyer-Zwiffelhoffer — Imperium Romanum: Roma Eyaletlerinin Tarihi
Çeviren: Tuna Akçay • Runik Kitap
Tarih • 136 sayfa • 2026