Kolektif — Kendi Kendimizi Yönetmek (2026)

‘Kendi Kendimizi Yönetmek: İsviçre Örneği ile Katılımcı Demokrasi ve Yerinden Yönetim’, demokrasiyi yalnızca seçimlerden ibaret görmeyen; halkın siyasal süreçlere doğrudan katılımını esas alan yönetim anlayışını tartışmaya açıyor. Kitap, gerçek anlamda kendi kendini yönetmenin, insanların yalnızca yöneticilerini belirlemesiyle değil, karar alma süreçlerine sürekli müdahil olabilmesiyle mümkün olduğunu savunuyor. Bu çerçevede demokrasi, soyut bir temsil sistemi olmaktan çıkarak bireylerin kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olduğu somut bir toplumsal deneyime dönüşüyor.

Çalışmanın merkezinde İsviçre modeli yer alıyor. Yerinden yönetim, referandumlar, halk inisiyatifleri ve güçlü yerel yapılar üzerinden şekillenen bu sistem, yurttaşların devletle ilişkisini daha doğrudan hale getiriyor. Kitap, merkeziyetçi yapılarda siyasal gücün dar bir çevrede toplandığını; buna karşılık yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin halkın yönetime katılım kapasitesini artırdığını gösteriyor. Böylece demokrasi yalnızca sandık günüyle sınırlı kalmıyor, gündelik yaşamın sürekli bir parçası haline geliyor.

Eserde İsviçre’nin tarihsel gelişimi ayrıntılı biçimde ele alınırken, federal yapının nasıl kurulduğu ve doğrudan demokrasi araçlarının zaman içinde nasıl yerleştiği de inceleniyor. Halk oylamaları ve anayasal müdahale mekanizmaları sayesinde yurttaşların devlet politikaları üzerinde doğrudan etkide bulunabilmesi, sistemin en dikkat çekici yönlerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu modelin yalnızca siyasal katılımı değil, toplumsal uzlaşmayı ve farklı kimliklerin birlikte yaşama kapasitesini de güçlendirdiği vurgulanıyor.

Kitap aynı zamanda katılımcı demokrasinin ekonomik ve toplumsal sonuçlarını da tartışıyor. Yerinden yönetimin dengeli kalkınmayı teşvik ettiği, siyasal istikrarı güçlendirdiği ve yurttaş memnuniyetini artırdığı savunuluyor. İnsanların yaşadıkları bölge üzerinde daha fazla söz sahibi olması, devlete yabancılaşmayı azaltırken, kamusal sorumluluk duygusunu da derinleştiriyor.

‘Kendi Kendimizi Yönetmek’, demokrasinin sınırlarını yeniden düşünmeye çağıran bir çalışma niteliğinde. İsviçre örneği üzerinden hareket eden kitap, halkın siyasete yalnızca temsil edilen bir kitle olarak değil, doğrudan karar süreçlerinin aktif öznesi olarak katılabildiği bir yönetim modelinin imkânlarını tartışıyor. Bu yönüyle eser, merkeziyetçilik, katılım ve demokrasi ilişkisi üzerine kapsamlı bir düşünme zemini sunuyor.

Kolektif — Kendi Kendimizi Yönetmek: İsviçre Örneği ile Katılımcı Demokrasi ve Yerinden Yönetim
Derleyen: Yakup Coşar, Ahmet Ersoy • Dipnot Yayınları
Siyaset • 220 sayfa • 2026

Sebastian Haffner — Churchill (2026)

Sebastian Haffner, Winston Churchill’in yaşamını yalnızca büyük savaşların kahramanı olarak değil; çelişkileri, tutkuları, siyasi manevraları ve kişisel zaaflarıyla birlikte ele alan yoğun bir biyografik inceleme sunuyor. Haffner, Churchill’i 20. yüzyıl tarihinin merkezinde duran olağanüstü bir figür olarak görürken, onu romantikleştirmeden değerlendirmeye çalışıyor. Kitap, Churchill’in hayatını bir “başarı hikâyesi” olmaktan çok, sürekli iniş çıkışlarla şekillenen politik bir mücadele olarak anlatıyor.

Eserde Churchill’in gençlik yıllarından başlayarak askerlik deneyimleri, gazeteciliği ve siyasete giriş süreci ayrıntılı biçimde inceleniyor. Haffner’e göre Churchill’in karakterini belirleyen temel özelliklerden biri hareket ve çatışma tutkusu. Savaş yalnızca politik bir zorunluluk değil, onun kişiliğini besleyen bir alan haline geliyor. Bu nedenle Churchill, askerlik döneminden itibaren kendisini tarihin merkezine yerleştirmek isteyen hırslı bir figür olarak öne çıkıyor.

Kitapta Churchill’in Liberal Parti ile Muhafazakâr Parti arasında gidip gelen siyasi kariyeri de önemli bir yer tutuyor. Haffner, onun sık sık yalnız kaldığını, birçok dönemde kendi partisinde bile kuşkuyla karşılandığını gösteriyor. Churchill’in özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönemde yaptığı yanlış hesaplar, emperyalist düşünceleri ve sert anti-komünizmi eleştirel biçimde değerlendiriliyor. Buna rağmen yazar, onun en büyük tarihsel rolünün Nazi Almanyası karşısında gösterdiği direnç olduğunu vurguluyor.

İkinci Dünya Savaşı kitabın merkezini oluşturuyor. Haffner’e göre Churchill’in büyüklüğü, askeri dehasından çok moral ve siyasi liderliğinde ortaya çıkıyor. Avrupa’nın büyük kısmı Nazi işgali altındayken Churchill, Britanya’nın teslim olmaması gerektiğini savunan en kararlı isim haline geliyor. Konuşmaları, hitabet gücü ve kamuoyunu harekete geçirme becerisi sayesinde yalnızca bir başbakan değil, savaş döneminin sembolik yüzü oldu. Haffner, Churchill’in tarihsel öneminin tam da bu kritik anda belirginleştiğini savunuyor.

Kitap aynı zamanda Churchill’in çelişkili yönlerini de saklamıyor. Demokrasi savunucusu olmasına rağmen sömürgeciliği desteklemesi, halkçı bir lider gibi görünürken aristokrat reflekslerini koruması ve değişen dünyaya zaman zaman uyum sağlayamaması dikkat çekiyor. Haffner, Churchill’i kusursuz bir kahraman olarak değil; tarihin belirli anlarında olağanüstü bir etki yaratmayı başarmış karmaşık bir siyasetçi olarak yorumluyor.

Kitap, yalnızca bir devlet adamının biyografisi değil, aynı zamanda 20. yüzyıl Avrupa siyasetinin krizlerini ve dönüşümlerini anlatan güçlü bir tarihsel portre sunuyor. Bizde bilhassa ‘Bir Alman’ın Hikâyesi’ adlı kitabıyla bilinen Sebastian Haffner, Churchill’in başarılarını kadar hatalarını da görünür kılarak, onu hem çağının ürünü hem de çağını değiştiren figürlerden biri olarak değerlendiriyor.

Sebastian Haffner — Churchill
Çeviren: Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Biyografi • 181 sayfa • 2026

Arturo Goicoechea — Beden Konuştuğunda (2026)

Arturo Goicoechea’nın bu kitabı, modern tıbbın en karmaşık meselelerinden biri olan kronik ağrıyı nörobilimsel bir perspektifle yeniden ele alıyor. Goicoechea’ya göre ağrı her zaman bedendeki fiziksel bir hasarın doğrudan sonucu olmuyor. Çoğu durumda ağrı, beynin organizmayı korumak amacıyla geliştirdiği biyolojik bir alarm sistemi olarak ortaya çıkıyor. Ancak bu sistem bazen yanlış öğrenmeler, korkular ve tehdit algıları nedeniyle aşırı hassas hale geliyor; ortada ciddi bir doku hasarı bulunmasa bile beden gerçek bir acı hissediyor.

‘Beden Konuştuğunda’ (‘Tu cuerpo habla’) özellikle “Bütün testler normal ama hâlâ ağrım var” deneyimine odaklanıyor. Goicoechea, bu durumun hastanın ağrısını “hayal ettiği” anlamına gelmediğini vurguluyor. Ağrı tamamen gerçek; fakat kaynağı çoğu zaman hasarlı dokular değil, beynin tehlike değerlendirme biçimi oluyor. Beyin geçmiş deneyimler, toplumsal söylemler, tıbbi korkular ve öğrenilmiş savunma kalıpları üzerinden bedeni sürekli tehdit altında hissedebiliyor. Böylece organizma hipervijilans denilen aşırı tetikte olma durumuna sürükleniyor.

Goicoechea’nın en önemli kavramlarından biri “ağrı pedagojisi”. Yazara göre beynin yanlış alarm sistemini değiştirebilmenin yolu yalnızca ilaçlardan değil, bilgiden geçiyor. İnsan bedenin nasıl çalıştığını, ağrının biyolojik mekanizmalarını ve beynin koruma stratejilerini öğrendikçe korku döngüsü zayıflıyor. Çünkü kronik ağrının sürmesinde çoğu zaman korku, kaçınma davranışları ve sürekli tehdit beklentisi belirleyici rol oynuyor. Kitap bu nedenle ağrıyı yalnızca semptom olarak değil, öğrenilmiş bir biyolojik anlatı olarak ele alıyor.

Eserde migren, fibromiyalji, kronik kas-iskelet ağrıları ve açıklanamayan bedensel yakınmalar gibi durumlar da bu çerçevede değerlendiriliyor. Goicoechea, modern toplumun beden hakkındaki felaket odaklı söylemlerinin insanları kendi organizmalarından korkar hale getirdiğini savunuyor. Ağrının mutlak biçimde “hasar” anlamına geldiği inancı, beynin savunma sistemini daha da sertleştirebiliyor.

‘Beden Konuştuğunda’, kronik ağrıyı yalnızca biyomekanik bir problem değil, algı, öğrenme, korku ve nörobiyoloji arasındaki karmaşık ilişkinin ürünü olarak yorumluyor. Goicoechea, insanın kendi bedenini yeniden anlamasının, korku merkezli yaşamdan çıkıp daha özgür bir ilişki kurabilmesinin mümkün olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, ağrıya dair yerleşik düşünceleri sarsan ve nörobilim ile gündelik deneyim arasında köprü kuran dikkat çekici bir çalışma haline geliyor.

Arturo Goicoechea — Beden Konuştuğunda: Hiçbir Şeyim Yoksa Neden Ağrım Var?
Çeviren: Gonca Tanakol • Say Yayınları
Sağlık • 208 sayfa • 2026

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc — Mimar ve Mesleği (2026)

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc’un ‘Mimar ve Mesleği’, mimarlığı yalnızca estetik bir uğraş değil; akıl, teknik, ihtiyaç ve yapı mantığı arasındaki ilişkinin ürünü olarak ele alıyor. Viollet-le-Duc’a göre mimarlık, rastgele biçimler üretme sanatı değil, yapının neden öyle kurulduğunu anlayabilme yetisiyle başlıyor. Bu nedenle bir mimarın ilk görevi süslemek değil, yapının taşıyıcı mantığını çözmek. Ona göre gerçek mimari, biçim ile işlevin birbirinden kopmadığı bir düşünme biçiminden doğuyor.

Kitap boyunca mimarın hangi kavramlarla düşündüğü, bir yapıyı tasarlarken hangi ilkelere bağlı kaldığı ve mimarlığın neden yalnızca “güzel bina yapma” işi olmadığı tartışılıyor. Viollet-le-Duc özellikle Gotik mimarlığı incelerken, yapıların estetik değerini onların konstrüksiyon mantığında arıyor. Bir kemerin, sütunun ya da çatının biçimi yalnızca görsel tercihlerden değil; yük taşıma, dayanıklılık ve kullanım gereksinimlerinden kaynaklanıyor. Bu nedenle mimarlıkta “zevk” kavramı bile teknik doğruluktan bağımsız düşünülemiyor.

Daha sonraki bölümde ise mimarlık daha öğretici ve gündelik bir anlatımla ele alınıyor. Evlerin neden belirli biçimlerde inşa edildiği, malzemenin düşünceyi nasıl belirlediği ve bir yapının çevresiyle nasıl ilişki kurduğu açıklanıyor. Viollet-le-Duc burada mimarlığı yalnızca anıtsal yapılar üzerinden değil, gündelik yaşamın ihtiyaçları üzerinden düşünmeye çağırıyor. Bir evin planından pencerenin konumuna kadar her ayrıntının belirli bir akıl yürütmenin sonucu olduğunu gösteriyor.

Eserin en önemli yönlerinden biri, mimarlığı geçmiş stillerin körü körüne taklidi olmaktan çıkarması. Viollet-le-Duc tarihsel mimarlığı incelerken geçmişe hayranlık duyuyor ama onu donmuş bir model olarak görmüyor. Ona göre mimarlık yaşayan bir bilgi alanı; her çağ kendi malzemesine, teknolojisine ve ihtiyaçlarına uygun yapılar üretmek zorunda kalıyor. Bu yaklaşım, modern mimarlık düşüncesinin gelişiminde büyük bir etki yaratıyor.

‘Mimar ve Mesleği’, mimarlığın yalnızca biçim üretmek değil, düşünmek, çözümlemek ve inşa etmenin mantığını kavramak olduğunu gösteriyor. Viollet-le-Duc, mimarı bir süs tasarımcısından çok, yapının aklını kuran kişi olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, mimarlığın estetik kadar etik ve teknik bir sorumluluk taşıdığını hatırlatan temel metinlerden biri haline geliyor.

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc — Mimar ve Mesleği
Çeviren: Alp Tümertekin • Janus Yayınları
Mimari • 192 sayfa • 2026

Charles Benn — Geleneksel Çin’de Günlük Hayat (2026)

Çin tarihinin en görkemli dönemlerinden biri kabul edilen Tang Hanedanlığı’nı yalnızca imparatorlar, savaşlar ve saray entrikaları üzerinden değil; gündelik yaşamın ayrıntıları üzerinden anlamaya çalışan kapsamlı bir çalışma. Charles Benn, 618 ile 907 yılları arasındaki Tang dünyasını sıradan insanların deneyimleri üzerinden yeniden kurarak, dönemin toplumsal atmosferini canlı ve somut bir biçimde görünür hale getiriyor. Kitap, aristokratlardan köylülere, keşişlerden tüccarlara kadar farklı toplumsal kesimlerin nasıl yaşadığını ayrıntılı biçimde inceliyor.

Eserde Tang Çin’inin siyasi gücü kadar kültürel çeşitliliği de öne çıkıyor. Başkent Chang’an, dönemin en büyük ve en kozmopolit şehirlerinden biri olarak resmediliyor. İpek Yolu sayesinde Orta Asya, Hindistan, Pers ve Arap dünyasıyla kurulan ilişkiler yalnızca ticareti değil; yemek kültürünü, müziği, dini yaşamı, modayı ve düşünce dünyasını da dönüştürüyor. Böylece Tang dönemi, dış dünyaya kapalı bir imparatorluk değil; farklı kültürlerin karşılaştığı devasa bir merkez olarak ortaya çıkıyor.

‘Geleneksel Çin’de Günlük Hayat’ta (‘Daily Life in Traditional China’) gündelik yaşamın maddi yönleri ayrıntılı biçimde ele alınıyor. İnsanların nasıl beslendiği, hangi kıyafetleri giydiği, evlerin nasıl düzenlendiği ve şehir yaşamının nasıl işlediği anlatılıyor. Çay kültürünün yaygınlaşması, ipekli kumaşların toplumsal statü göstergesine dönüşmesi ve büyük şehirlerde gelişen eğlence hayatı, dönemin sosyal dinamizmini gösteren önemli unsurlar arasında yer alıyor. Benn ayrıca şiirin, müziğin ve kaligrafinin yalnızca elitlerin uğraşı olmadığını; gündelik yaşamın estetik anlayışını da belirlediğini vurguluyor.

Tang toplumundaki sınıfsal farklılıklar da kitabın önemli meselelerinden biri. Aristokrat ailelerin lüks yaşamı ile kırsal bölgelerde çalışan köylülerin ağır hayat koşulları arasındaki fark açık biçimde ortaya konuyor. Buna rağmen kitap, Tang dünyasının yalnızca katı bir hiyerarşiyle tanımlanamayacağını; toplumsal hareketliliğin, bürokratik sınav sisteminin ve kent yaşamının yeni fırsatlar yarattığını da gösteriyor. Özellikle devlet memurluğu sınavları, eğitimli erkekler için yükselmenin en önemli yollarından biri haline geliyor.

Dinî yaşam da dönemin gündelik kültüründe merkezi bir yere sahip. Budizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük aynı toplumsal alanda iç içe geçerken, tapınaklar yalnızca ibadet mekânı değil; aynı zamanda ekonomik ve kültürel merkezler olarak işlev görüyor. Benn, insanların ölüm, hastalık, kader ve doğaüstü güçlerle ilişkilerini aktararak Tang insanının zihinsel dünyasını da görünür kılıyor.

Sonuç olarak kitap, Tang Hanedanlığı’nı yalnızca Çin tarihinin “altın çağı” olarak idealize etmek yerine, bütün karmaşıklığıyla yaşayan bir toplum olarak ele alıyor. Gündelik hayatın ayrıntıları üzerinden büyük tarihsel dönüşümleri açıklayan eser, Çin uygarlığının sosyal dokusunu, kültürel zenginliğini ve çok katmanlı yapısını anlamak isteyen okurlar için güçlü bir tarihsel panorama sunuyor.

Charles Benn — Geleneksel Çin’de Günlük Hayat: Tang Hanedanlığı
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 488 sayfa • 2026

Adeline Gargam, Bertrand Lançon — Mizojini (2026)

Kadın düşmanlığının yalnızca bireysel önyargılardan ibaret olmadığını; mitoloji, din, hukuk, tıp, bilim ve kültür aracılığıyla yüzyıllar boyunca kurumsallaştırılmış tarihsel bir zihniyet olduğunu gösteren kapsamlı bir çalışma. Adeline Gargam ile Bertrand Lançon, Antik Yunan’dan günümüze uzanan geniş bir tarihsel hat boyunca, kadının neden sürekli “eksik”, “tehlikeli” ya da “denetlenmesi gereken” bir varlık olarak tasvir edildiğini inceliyor.

‘Mizojini’ (‘Histoire de la misogynie’), mizojininin yalnızca toplumsal davranışlarda değil, düşünce sistemlerinin merkezinde yer alan köklü bir yapı olduğunu ortaya koyuyor.

Eserin başlangıcında Yunan-Roma mitolojisi ile Kitabı Mukaddes’teki kadın figürleri ele alınıyor. Pandora ve Havva gibi karakterlerin, felaketin ve günahın kaynağı olarak sunulmasının Batı düşüncesinde kadınlığın suçla özdeşleştirilmesine nasıl zemin hazırladığı gösteriliyor. Özellikle Havva anlatısının, kadını baştan çıkarıcı, zayıf iradeli ve erkeği yoldan çıkaran bir figür şeklinde yeniden ürettiği vurgulanıyor. Böylece kadın bedeni ve arzusu, tarih boyunca korkulan ve kontrol edilmesi gereken bir alan haline geliyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, bilimsel ve tıbbi söylemlerin kadın düşmanlığını nasıl meşrulaştırdığına odaklanıyor. Kadının “zayıf cinsiyet” olarak tanımlanması, biyolojik farklılıkların toplumsal eşitsizlik için gerekçe haline getirilmesi ve özellikle rahim etrafında geliştirilen tanımları ve histeri teorileri ayrıntılı biçimde inceleniyor. Rahmin “gezgin”, “zehirli” ya da “düşünen” bir organ gibi görülmesi, kadınların irrasyonel ve dengesiz kabul edilmesine hizmet eden uzun bir düşünsel geleneğin parçası olarak ele alınıyor. Böylece tıp ve bilim, tarafsız bilgi üretmekten çok eril tahakkümü destekleyen araçlara dönüşüyor.

Gargam ile Lançon ayrıca mizojininin gündelik kültürde nasıl yeniden üretildiğini de gösteriyor. Edebiyatta, hicivlerde, atasözlerinde ve popüler anlatılarda kadınların geveze, değişken, manipülatif ya da ahlaken zayıf figürler olarak temsil edilmesi, toplumsal algının şekillenmesinde belirleyici rol oynuyor. Hukuk sistemleri de bu kültürel yapıyı güçlendiriyor; kadınların eğitimden, mülkiyet hakkından, siyasetten ve kamusal yaşamdan dışlanması uzun süre yasalarla destekleniyor.

Kitap yalnızca baskının tarihini anlatmakla yetinmiyor; aynı zamanda buna karşı geliştirilen direniş biçimlerini de görünür kılıyor. Oy hakkı mücadelelerinden feminist hareketlere, ikinci dalga feminizmden MeToo’ya kadar uzanan süreçte kadınların bu tarihsel aşağılanmaya nasıl itiraz ettiği gösteriliyor. Ancak yazarlar, mizojininin yalnızca geçmişe ait bir sorun olmadığını, biçim değiştirerek günümüzde de sürdüğünü vurguluyor. Modern toplumların eşitlik söylemine rağmen kadın cinayetleri, çevrimiçi taciz, beden denetimi ve kültürel dışlama gibi sorunların hâlâ devam ettiğini hatırlatıyorlar.

Özetle kitap, kadın düşmanlığını münferit nefret örnekleri olarak değil, Batı uygarlığının düşünsel ve kurumsal yapısına işlemiş tarihsel bir mekanizma olarak değerlendiriyor. Mizojininin kökenlerini anlamanın, yalnızca geçmişi çözümlemek değil, günümüzde süren eşitsizlik biçimlerini fark etmek açısından da hayati olduğunu gösteriyor.

Adeline Gargam, Bertrand Lançon — Mizojini: Antikçağdan Günümüze Kadın Düşmanlığının Tarihi
Çeviren: Ecenur Değirmenci • Say Yayınları
Tarih • 296 sayfa • 2026

Kolektif — Tekno-Feodalizm (2026)

Dijital ağların, veri merkezlerinin ve platform ekonomilerinin şekillendirdiği çağda iktidarın doğası yeniden değişiyor. ‘Tekno-Feodalizm’, yalnızca teknolojik dönüşümü anlatan bir çalışma değil; günümüz dünyasında sermaye, emek, gözetim ve iktidar ilişkilerinin nasıl yeni bir biçime büründüğünü tartışmaya açan kapsamlı bir düşünce derlemesi sunuyor.

Kitap, klasik kapitalizmin hâlâ geçerli olup olmadığı ya da yerini daha farklı, daha merkezi ve daha denetleyici bir düzene bırakıp bırakmadığı sorusunu merkeze yerleştiriyor. Dijital platformların ekonomik olduğu kadar siyasal ve kültürel alanları da belirlemeye başladığı bir dönemde, “teknofeodalizm” kavramı bu yeni gerçekliği anlamak için güçlü bir çerçeve olarak öne çıkıyor.

Derlemede yer alan metinler, teknoloji şirketlerinin yalnızca piyasa aktörü olmadığını; giderek altyapıları, iletişimi, gündelik yaşamı ve hatta kamusal alanı kontrol eden yeni güç merkezlerine dönüştüğünü gösteriyor. Yanis Varoufakis, veri ve platformların yeni bir “bulut sermayesi” yarattığını savunurken; Evgeny Morozov, dijital çağın düşünme biçimlerini ve iktidar mantığını eleştirel bir gözle inceliyor. Geert Lovink platform ekonomisinin krizlerini ve çöküş eğilimlerini tartışırken, Cédric Durand teknoloji devlerinin devlet yapılarıyla kurduğu karmaşık ilişkileri analiz ediyor. Jodi Dean ise tüm bu dönüşümlerin gerçekten kapitalizmin ötesine mi geçtiğini, yoksa kapitalizmin yeni bir yüzüyle mi karşı karşıya olduğumuzu sorguluyor.

Kitap boyunca dijitalleşmenin yalnızca teknik bir gelişme olmadığı; çalışma hayatından siyasete, bireysel özgürlüklerden toplumsal eşitsizliklere kadar geniş bir alanı yeniden biçimlendirdiği gösteriliyor. Algoritmaların görünmez yönetimi, platform bağımlılığı, veri sömürüsü, gözetim kültürü ve teknoloji şirketlerinin devlet benzeri gücü, çağımızın temel meseleleri olarak ele alınıyor. Bu yönüyle eser, Silikon Vadisi merkezli teknoloji anlatılarının vaat ettiği “özgürleşme” fikrini sorgulayarak, dijital dünyanın yeni tahakküm biçimlerini görünür kılıyor.

‘Tekno-Feodalizm’, yalnızca bir kavram tartışması yürütmüyor; aynı zamanda geleceğin nasıl bir toplumsal düzene doğru evrildiğine dair kritik sorular ortaya koyuyor. Kapitalizmin dönüşüp dönüşmediği, dijital platformların yeni derebeyliklere dönüşüp dönüşmediği ve dijital çağda özgürlüğün nasıl savunulabileceği gibi meseleleri disiplinlerarası bir perspektifle ele alıyor. Bu nedenle kitap, teknoloji, siyaset, ekonomi ve çağdaş toplum teorisiyle ilgilenen okurlar için, dijital çağın karanlık ve çelişkili yapısını anlamaya çalışan önemli bir düşünsel harita sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Öznur Karakaş, Koray Kırmızısakal, Ege Çoban, Yanis Varoufakis, Geert Lovink, Evgeny Morozov, Cédric Durand, Jodi Dean ve Susan Watkins.

Kolektif — Tekno-Feodalizm
Derleyen: Ege Çoban, Öznur Karakaş, Koray Kırmızısakal
• Telemak Kitap
İnceleme • 168 sayfa • 2026

Nicholas Dent — Rousseau (2026)

Jean-Jacques Rousseau’nun düşüncesini kapsamlı ve anlaşılır biçimde ele alan bir inceleme. Nicholas Dent, Rousseau’nun modern uygarlığa yönelttiği eleştirileri, insan doğasına ilişkin fikirlerini ve özgürlük anlayışını merkeze alarak onun felsefesinin farklı alanlardaki etkisini ortaya koyuyor.

Dent’e göre Rousseau’nun temel sorusu, insanın doğal hâlinden uzaklaşarak nasıl yabancılaşmış bir toplumsal varlığa dönüştüğüdür. Rousseau, modern toplumun ilerleme ve uygarlık adına insanın özgürlüğünü, eşitliğini ve içtenliğini aşındırdığını savunur. Bu nedenle onun düşüncesi yalnızca siyasal teori değil; ahlak, eğitim, psikoloji ve kültür eleştirisi açısından da büyük önem taşır.

Kitapta özellikle ‘Toplum Sözleşmesi’, ‘İtiraflar’ ve ‘Emile’ gibi temel eserler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Rousseau’nun toplum sözleşmesi fikri üzerinden özgürlük ile siyasal otorite arasındaki ilişkiyi nasıl yeniden düşündüğü açıklanırken, bireyin gerçek özgürlüğünü ortak iradeye katılım yoluyla gerçekleştirebileceği savunusu da ele alınıyor. Eğitim üzerine görüşlerinde ise insanın doğasını bastırmayan, onu kendi gelişim ritmine uygun biçimde yetiştiren bir yaklaşım önerdiği gösteriliyor.

Dent, Rousseau’nun yalnızca ünlü politik metinlerine değil; müzik, botanik ve daha az bilinen yazılarına da yer vererek onun çok yönlü düşünsel dünyasını görünür kılıyor. Böylece Rousseau, yalnızca bir siyaset filozofu değil; insan deneyiminin farklı boyutlarını anlamaya çalışan geniş ufuklu bir düşünür olarak sunuluyor.

Kitapta Rousseau’nun modernlik eleştirisinin sonraki düşünürler üzerindeki etkisi de vurgulanıyor. Fransız Devrimi’nden romantizme, insan hakları tartışmalarından çağdaş demokrasi anlayışına kadar pek çok alanda Rousseau’nun izlerinin sürdüğü gösteriliyor. Özellikle bireyin toplum içindeki konumu, eşitsizlik sorunu ve otantik yaşam arayışı gibi meselelerin bugün hâlâ güncelliğini koruduğu belirtiliyor.

Özetle eser, Rousseau’nun düşüncelerini yalnızca tarihsel bir bağlam içinde değil, modern dünyanın sorunlarıyla bağlantılı biçimde değerlendiren güçlü bir giriş niteliği taşıyor. Dent, sade ve açıklayıcı anlatımıyla Rousseau’nun karmaşık fikirlerini erişilebilir hale getirirken, onun neden modern düşüncenin en etkili ve tartışmalı figürlerinden biri olmaya devam ettiğini de ortaya koyuyor.

Nicholas Dent — Rousseau
Çeviren: Cem Gönenç • Alfa Yayınları
Felsefe • 296 sayfa • 2026

Josephine Quinn — Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı? (2026)

“Batı’nın yükselişi” anlatısını sorgulayan ve Batı uygarlığının dünyanın geri kalanından bağımsız biçimde geliştiği fikrine karşı çıkan kapsamlı bir dünya tarihi çalışması. Josephine Quinn’e göre Batı, kendi içine kapanmış bir medeniyetin doğal sonucu değil; binlerce yıl boyunca farklı toplumlarla kurduğu ilişkiler, alışverişler ve karşılaşmalar sayesinde şekillenmiş tarihsel bir oluşumdur.

‘Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı?’ (‘How The World Made The West’), Antik Çağ’dan modern döneme uzanan yaklaşık dört bin yıllık süreçte Avrupa’nın nasıl sürekli dış etkilerle dönüştüğünü gösteriyor. Ticaret yolları, göç hareketleri, savaşlar, diplomatik ilişkiler, dinler ve bilgi dolaşımı, Batı’nın gelişiminde belirleyici unsurlar olarak ele alınıyor. Quinn, Avrupa’yı tarihin merkezine yerleştiren geleneksel anlatının aksine, Avrupa’nın da daha geniş küresel ağların bir parçası olduğunu savunuyor.

Eserde özellikle Akdeniz dünyasının çok kültürlü yapısı, Yakın Doğu’nun siyasal ve düşünsel etkileri, Afrika’nın tarihsel katkıları ve Asya ile kurulan ticaret ağları ön plana çıkıyor. Antik Yunan ve Roma gibi uygarlıkların bile çevrelerindeki toplumlarla yoğun etkileşim içinde geliştiği vurgulanıyor. Bu yaklaşım, Batı’yı “benzersiz” ve “yalıtılmış” bir başarı hikâyesi olarak gören anlayışı sarsıyor.

Quinn’in temel meselelerinden biri de tarih yazımının kendisi oluyor. Kitap yalnızca geçmişte ne yaşandığını anlatmıyor; aynı zamanda tarihin neden belirli biçimlerde aktarıldığını da sorguluyor. Avrupa merkezli tarih anlayışının bazı toplumların katkılarını görünmez hale getirdiğini, “Batı” fikrinin ise büyük ölçüde sonradan kurulmuş ideolojik bir çerçeve olduğunu öne sürüyor. Böylece tarih, tarafsız bir kayıt olmaktan çok, güç ilişkileriyle biçimlenen bir anlatı biçimi olarak ele alınıyor.

Eserde “Batı” sabit bir coğrafi kimlik değil, sürekli değişen ilişkiler ağı içinde ortaya çıkan tarihsel bir sonuç olarak tanımlanıyor. Merkezin zaman içinde farklı bölgelere kaydığı; kültürel, ekonomik ve düşünsel etkilerin tek yönlü değil karşılıklı olduğu gösteriliyor. Bu nedenle modern dünyanın oluşumu, yalnızca Avrupa’nın iç dinamikleriyle açıklanmıyor.

Sonuç olarak kitap, dünya tarihini birbirinden kopuk medeniyetlerin hikâyesi olarak değil, bağlantılar ve etkileşimler tarihi olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Quinn, Batı’yı dünyanın geri kalanından üstün ve ayrıcalıklı bir yapı olarak görmek yerine, küresel karşılaşmaların ürünü olarak ele alıyor. Bu yönüyle eser, hem tarih anlayışını hem de günümüzde sıkça kullanılan “Batı değerleri” gibi kavramları yeniden değerlendirmek isteyenler için güçlü bir eleştirel perspektif sunuyor.

Josephine Quinn — Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı?: 4.000 Yıllık Tarih
Çeviren: Damla Atamer • Okuyan Us Yayınları
Tarih • 546 sayfa • 2026

 

Serdar Korucu — “Biz Bu Topraklara Aitiz” (2026)

‘“Biz Bu Topraklara Aitiz”: Türkiye ve Diyasporadaki Süryaniler Anlatıyor’, Serdar Korucu tarafından Süryani toplumunun yakın tarihini doğrudan tanıklıklar üzerinden görünür kılan sözlü tarih çalışması olarak öne çıkıyor. Kitap, resmi anlatıların dışında bırakılmış bir topluluğun hafızasını, acılarını, kayıplarını ve aidiyet duygusunu kendi sesleriyle aktarıyor.

Eserde Türkiye’de ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Süryanilerin kişisel anıları, aile hikâyeleri ve kuşaklar boyunca aktarılan tanıklıkları bir araya geliyor. Böylece Süryanilerin bu topraklardaki varlığı yalnızca tarihsel bir dipnot olarak değil, yüzyıllara yayılan köklü bir yaşam deneyimi olarak ortaya konuyor. Kitap, Süryanice “Sayfo,” yani “Kılıç” diye anılan dönemden Cumhuriyet yıllarına, ayrımcı uygulamalara, zorunlu göçlere ve şiddet ortamına kadar uzanan kırılmaları toplumsal hafıza üzerinden anlatıyor.

Anlatılar boyunca Süryani toplumunun maruz kaldığı dışlanma, mülksüzleştirme ve güvensizlik duygusu kadar, kültürlerini ve kimliklerini koruma çabaları da öne çıkıyor. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, köy boşaltmaları ve faili meçhul cinayetler gibi olaylar, bireysel hayatlarda bıraktıkları izlerle birlikte ele alınıyor. Buna rağmen kitap, yalnızca kayıplara odaklanan karanlık bir anlatı kurmuyor; aynı zamanda geri dönüş arzusu, yeniden kurulan bağlar ve kültürel süreklilik üzerinde de duruyor.

Diyaspora deneyimi kitabın önemli eksenlerinden birini oluşturuyor. Avrupa’ya ve dünyanın farklı bölgelerine göç eden Süryanilerin, fiziksel olarak uzaklaşsalar bile Türkiye ile kurdukları duygusal bağın sürdüğü gösteriliyor. Bir kısmı geri dönmeye çalışırken, bir kısmı da hafızasını ve aidiyetini uzaktan korumaya devam ediyor. Bu aidiyet duygusu, Antakya ve tüm Doğu Patriği, Evrensel Süryani Ortodoks Kilisesi’nin Ruhani Lideri Moran Mor İğnatius Efrem II’nin “Biz bu topraklara aitiz” sözüyle simgeleşiyor.

Sonuç olarak eser, Süryani toplumunun geçmişini yalnızca acılar üzerinden değil; hafıza, direnç, kültürel devamlılık ve eve dönüş isteği üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Türkiye’nin çok katmanlı toplumsal tarihine başka bir pencereden bakmayı sağlayan kitap, unutulmuş ya da bastırılmış hikâyeleri görünür kılarak kolektif hafızaya önemli bir katkı sunuyor.

Serdar Korucu — “Biz Bu Topraklara Aitiz”: Türkiye ve Diyasporadaki Süryaniler Anlatıyor
• İstos Yayın
Tarih • 592 sayfa • 2026