Kolektif — İhlalin Sınırları (2026)

‘İhlalin Sınırları’, çağdaş Türkçe romanı “ihlal” kavramı etrafında yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir eleştiri derlemesi olarak öne çıkıyor. Kitap, edebiyatın yalnızca mevcut sınırların içinde hikâyeler anlatan bir alan olmadığını; unutulanı hatırlattığında, yasaklanmış olana yaklaştığında, yerleşik kabulleri sarstığında ve görünmez kılınan deneyimleri yeniden görünür hale getirdiğinde dönüştürücü bir güç kazandığını savunuyor. Günümüz romanının kolektif hafızadan bedene, tarihten kimliğe, mekândan doğaya ve insanın ontolojik sınırlarına kadar uzanan farklı alanlarda gerçekleştirdiği sınır aşımını ortak bir kavram altında buluşturuyor: ihlal.

Kitapta ihlal, basitçe bir yasağın çiğnenmesi anlamına gelmiyor. Michel Foucault’nun sınır ile ihlal arasındaki karşılıklı ilişkisinden hareketle, sınırların ancak zorlandıkları, aşıldıkları ve aşındırıldıkları zaman görünür hale geldiği fikri öne çıkıyor. Bu nedenle romanlardaki ihlal deneyimleri yalnızca yıkımı, parçalanmayı veya krizi ifade etmiyor; aynı zamanda bastırılmış hafızaların açığa çıkmasına, yeni ilişki biçimlerinin kurulmasına ve başka varoluş ihtimallerinin ortaya çıkmasına imkân tanıyor. Derlemedeki yazılar da tam bu gerilim üzerinde durarak, edebiyatın sınırları ihlal ederken neyi görünür kıldığını ve hangi durumlarda kendi potansiyelini gerçekleştirmekte zorlandığını sorguluyor.

İlk büyük eksen, resmi tarih ve egemen hafıza karşısında alternatif anlatıların kurulmasıyla şekilleniyor. Göze Orhon’un ‘Kafamda Bir Tuhaflık’, Zeynep Uysal’ın ise ‘Memoria’ üzerine yazıları, İstanbul’u ve Türkiye’nin tarihsel deneyimini farklı hafıza biçimleri üzerinden ele alıyor. Birinde değişen dünyaya uyum sağlarken kendi zamanını koruyan Mevlüt’un sessiz ve gündelik direnişi, diğerinde unutma emrine karşı geçmişi yeniden kuran anlatıcının daha doğrudan müdahalesi öne çıkıyor. Böylece hafıza, yalnızca geçmişi muhafaza eden bir alan olmaktan çıkarak resmi tarihin tek sesliliğine karşı bir karşı-anlatı kurma ve varlığını sürdürme aracına dönüşüyor.

Melek Aydoğan’ın ‘Rüyası Bölünenler’, Erhan Meydan’ın ‘Mevsim Yas’ ve Yekbin Balçık’ın ‘Dünyalararasında’ üzerine incelemeleri ise şiddet, tanıklık, suskunluk, yas ve hakikat arasındaki karmaşık ilişkilere odaklanıyor. Bu romanlarda hafızanın yalnızca yaşananları kaydetmekten ibaret olmadığı, travmanın ve felaketin dile getirilmesi sırasında ciddi bir temsil sorunuyla karşılaşıldığı görülüyor. Bir yanda hakikati söyleme imkânının sınırları, diğer yanda tanıklığın acıyı yalnızca yeniden üretme tehlikesi tartışılıyor. ‘Hah! İstasyon’dayız’ üzerine yazılan inceleme ise 1980 sonrası kuşağın parçalanmış hafızasına ve resmi anlatıların dışında kendi yaşam alanını bulmaya çalışan bir kuşağın direnme biçimlerine bakıyor.

Derlemenin ikinci önemli hattı, insanın kendi ontolojik sınırlarını ve insanmerkezci dünya tasavvurunu aşmasıyla kuruluyor. Çimen Günay-Erkol, ‘Hisli Kirpi’ üzerinden özkurmaca ve üstkurmacanın politik imkânlarını tartışırken, biçimsel oyunların hakikat-sonrası çağda resmi anlatıların bütünlüğünü bozmak için kullanılabileceğini gösteriyor. Deniz Gündoğan İbrişim’in ‘Ucunda Ölüm Var’ okumasında ise ağıt, bireysel yasın sınırlarını aşarak insanlar, doğa, ölüler ve insan-dışı varlıklar arasında ilişkisel bir hafıza kuruyor. Böylece ihlal, yalnızca bir sınırın yıkılması değil, farklı varlıkların birbirine temas ettiği yeni bir ilişkisellik biçimi olarak beliriyor.

Emre Sünter’in ‘Dünya Bu Kadar’, Fatih Altuğ’un ‘Kıyamet Emeklisi’ ve Leyla Burcu Dündar’ın ‘Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur’ üzerine yazıları bu ontolojik genişlemeyi farklı yönlerden sürdürüyor. Birinde dünyanın verili sınırları olayların ve ilişkilerin sonsuz olasılıklarıyla genişlerken, diğerinde öznenin kendisi sabit bir kimlik olmaktan çıkarak sürekli değişen ve kendi içinde başkalaşan bir varoluşa dönüşüyor. ‘Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur’ ise insan ile insan-dışı dünya arasındaki ayrımı geçirgenleştirerek doğa-merkezli ve posthümanist bir anlatı kurmaya çalışıyor; ancak bu çabanın toplumsal cinsiyet ve kadın temsili açısından taşıdığı çelişkiler de eleştirel biçimde ortaya konuyor.

Jale Özata Dirlikyapan’ın ‘Lojman’ incelemesi, ihlalin en uç biçimlerinden birini beden, bilinç, annelik, yaşam ve ölüm arasındaki sınırların çözülmesi üzerinden ele alıyor. Ebru Ojen’in romanındaki karakterler ve mekân, yerleşik kimlik ve varoluş kategorilerine sığmaz hale gelirken, insan ile nesne, madde ile bilinç, yaşam ile ölüm arasındaki ayrımlar giderek belirsizleşiyor. Koray Kırmızısakal’ın ‘İstanbul Buradaydı’ üzerine yazısı ise ihlalin başka bir yüzünü, öznenin tekil bilincine kapanma tehlikesini gündeme getiriyor. Burada dış dünyayla ve ortak anlam alanlarıyla bağları daralan birey, yalnızca “şimdi”nin içine sıkışırken tarihsel ve politik mesafe de giderek ortadan kalkıyor.

‘İhlalin Sınırları’, bütün bu farklı roman ve eleştiri yaklaşımlarını bir araya getirerek çağdaş edebiyatın sınırlarla kurduğu karmaşık ilişkiyi görünür kılıyor. Hafızanın resmi tarihe karşı yeniden kurulmasından travmanın ve tanıklığın açmazlarına, insanmerkezci düşüncenin sorgulanmasından bedenin, kimliğin ve mekânın çözülmesine kadar uzanan bu incelemeler, ihlalin hem yıkıcı hem de kurucu bir güç taşıdığını gösteriyor. Kimi zaman geçmişin üzerindeki örtüyü kaldıran bir karşı-hafıza, kimi zaman insan ile doğa arasındaki ayrımları aşan bir ilişkisellik, kimi zaman da çağdaş öznenin kendi sınırları içinde sıkışmışlığını açığa çıkaran bir kriz olarak beliriyor.

Bu yönüyle kitap, günümüz romanını yalnızca ne anlattığı üzerinden değil, hangi sınırları zorladığı ve bu sınırları zorladığında hangi yeni anlam alanlarını açtığı üzerinden okumayı öneriyor. ‘İhlalin Sınırları’, edebiyatın gücünü tam da yerleşik olanın güvenli sınırlarından çıktığı yerde arıyor; hafızanın, bedenin, kimliğin, doğanın ve hakikatin çatlaklarından sızan yeni anlatı imkânlarını görünür kılıyor.

Kolektif — İhlalin Sınırları: Günümüz Romanı Üzerine Yazılar
Hazırlayan: Jale Özata Dirlikyapan • Metis Yayınları
İnceleme • 288 sayfa • 2026

J. M. G. Le Clézio — Göçebe Kimlik (2026)

J. M. G. Le Clézio’nun bu kitabı, yazarın geçmişinden hareketle kimliğin nasıl kurulduğunu sorgulayan otobiyografik bir deneme. Le Clézio, kimliğini tek bir ulusa, dile ya da kültüre bağlamak yerine Mauritiuslu kökleri, Fransız annesi, İngiliz babası, Afrika’da geçen çocukluğu, yolculukları ve farklı toplumlarla karşılaşmalarıyla düşünüyor. “Göçebe kimlik”, sabit bir aidiyetten çok hareket, karşılaşma ve öğrenme içinde oluşan bir kimlik biçimini ifade ediyor.

Kitabın merkezinde çocukluk anıları yer alıyor. Savaş yıllarında Nice’te yaşanan bombardımanlar, yoksunluk ve korku, dünyanın acılarına karşı erken duyarlılık geliştiriyor. Ardından Nijerya’da babasına kavuşması ve Afrika’daki yaşam, onun için bir özgürlük deneyimi yaratıyor. Afrika’daki yaşam, dünyayı algılama biçimini değiştiriyor. Aile geçmişindeki Breton, Mauritiuslu, Fransız ve İngiliz unsurlar da bu çoğul kimlik deneyimini derinleştiriyor.

Le Clézio için yolculuk yalnızca coğrafi hareket olmuyor; öğrenmenin, özgürleşmenin ve kendini yeniden kurmanın yolu oluyor. “Öğrenmek için hareket etmek gerek” düşüncesi kitabın fikrini oluşturuyor. Meksika, Fas, Mauritius ve Afrika’daki karşılaşmalar, farklı dünyaları dinlemesine imkân veriyor. Bu yaklaşım, sömürgeciliğin yarattığı eşitsizliklere ve Batı merkezli üstünlük anlayışına yönelik eleştirel bir bakışla birleşiyor. Çokdillilik ve çokkültürlülük, farklılıkların ortadan kaldırılması değil, birlikte var olabilmesi üzerinden değerlendiriliyor.

Kitabın ikinci temel ekseni, edebiyat. Le Clézio, yazmayı yalnızca yaşananları anlatmanın bir yolu olarak görmüyor; yazı, onun için yolculuk etmenin, dünyayı tanımanın ve başkalarının deneyimlerine yaklaşmanın bir biçimi. Çocuklukta başlayan yazma tutkusu, sınırların yarattığı kapalı dünyadan çıkış imkânı sağlıyor. Bu nedenle “yazdıklarını yazmak için değil, yolculuk edebilmek için yazdığını” söylüyor. Edebiyat, yaşamdan beslenirken yaşamı da dönüştüren bir etkinlik olarak ele alınıyor.

Le Clézio ayrıca edebiyatın şiddet, adaletsizlik, savaş, sömürgecilik ve dışlanma karşısındaki gücünü sorguluyor. Edebiyat bütün kötülükleri ortadan kaldırabilecek bir araç olarak idealize edilmiyor; ancak tanıklık ederek, görünmeyeni görünür kılarak ve insanların dünyaları arasında bağ kurarak direnme imkânı taşıyor. ‘Göçebe Kimlik’ (‘Identité Nomade’), kimliğin sınırlarla belirlenemeyeceğini, insanın hareket ederek ve başkalarıyla karşılaşarak kendini yeniden kurabileceğini savunan; yolculuk, özgürlük, çokkültürlülük ve edebiyat arasında bağ kuran bir metin olarak öne çıkıyor.

J. M. G. Le Clézio — Göçebe Kimlik
Çeviren: Orçun Türkay • Yapı Kredi Yayınları
Deneme • 72 sayfa • 2026

Marcus Rautman — Bizans İmparatorluğunda Günlük Hayat (2026)

Marcus Rautman’ın ‘Bizans İmparatorluğunda Günlük Hayat’ adlı çalışması, Bizans tarihini imparatorlar, savaşlar üzerinden anlatmak yerine, Doğu Akdeniz’de yaşayan insanların gündelik deneyimlerine odaklanıyor. Böylece Bizans, yalnızca bir imparatorluk olmaktan çıkıp insanların çalıştığı, alışveriş yaptığı, eğlendiği, inandığı ve aile kurduğu canlı bir toplum dünyası olarak görünür hale geliyor.

‘Bizans İmparatorluğunda Günlük Hayat’ (‘Daily Life in the Byzantine Empire’), önce Bizanslıların dünyayı algılama biçimlerini ele alıyor. Zaman ve mekân anlayışı, dini inançlar ve gündelik davranışların düşünsel çerçevesi inceleniyor. Ardından toplum ve ekonomi ile aile ve hane yaşamına geçiliyor. Ekonomi, çalışma, evlilik ve çocuk yetiştirme üzerinden toplumun nasıl örgütlendiği gösteriliyor. Giyim, beslenme, kişisel bakım ve temizlik gibi ayrıntılar da bu dünyanın maddi koşullarını görünür kılıyor. Su ve güneş saatleriyle zamanın ölçülmesi, diş temizliği ve çocuk oyunları gibi ayrıntılar, geçmişi soyut bir tarih olmaktan çıkarıyor.

Rautman daha sonra Konstantinopolis’e ve imparatorluğun diğer kentlerine yöneliyor. Başkent de yalnızca iktidarın merkezi olarak değil, yönetim, ticaret, savunma, eğlence ve toplumsal karşılaşmaların gerçekleştiği karmaşık bir şehir olarak ele alınıyor. Hipodromdaki spor ve gösteriler, tiyatro ve festivaller kentsel hayatın parçası oluyor. Kent yaşamı kırsal hayatla karşılaştırılarak farklı bölgelerde yaşayan insanların deneyimleri arasındaki çeşitlilik ortaya konuyor.

Kitabın sonraki bölümleri askeri hayatı, manastırları ve sanatsal yaşamı inceliyor. Askerlerin savaş ve barış dönemlerindeki yaşamları, askerî düzen ve savunma pratikleri ele alınırken manastır, ibadet ve inzivanın yanı sıra topluluk yaşamının da sürdüğü bir alan olarak değerlendiriliyor. Sanat, müzik ve edebiyat ise Bizans toplumunun kültürel dünyasını biçimlendiren etkinlikler olarak ele alınıyor.

Son bölümde eğitim, sağlık, teknoloji, astronomi, astroloji, büyü, mizah ve entelektüel hayat bir araya geliyor. Bu yaklaşım, Bizanslıları yalnızca dini özneler olarak görmenin yetersiz olduğunu gösteriyor; onların aynı zamanda merak eden, üreten, eğlenen ve öğrenen toplumsal varlıklar olduğunu ortaya koyuyor. Rautman, belirli bir kent ya da dönemi bütün Bizans’a örnek göstermek yerine, gündelik deneyimlerin çeşitliliğini izleyerek imparatorluk boyunca neyin değiştiğini anlamaya çalışıyor. Sonuçta, kitap, sarayın görkeminden çok sıradan insanların yaşamına bakarak Bizans’ın toplumsal ve kültürel dokusunu yeniden kuruyor.

Marcus Rautman — Bizans İmparatorluğunda Günlük Hayat
Çeviren: Tufan Göbekçin • Alfa Yayınları
Tarih • 512 sayfa • 2026

Erhan Özşeker, Toygar Sinan Baykan — Türkiye’de Felaketlerin Politikası (2026)

Erhan Özşeker ve Toygar Sinan Baykan’ın ‘Türkiye’de Felaketlerin Politikası’ adlı kitabı, depremden sele, yangınlardan tren facialarına, iş cinayetlerinden maden katliamlarına kadar Türkiye’de tekrar tekrar yaşanan felaketlere alışılmışın dışında bir mercekten bakıyor. Kitap, bu olayları yalnızca teknik yetersizlikler, bireysel hatalar, denetimsizlik ya da tekil yolsuzluk vakaları üzerinden açıklamak yerine, onları üreten toplumsal ve siyasal ilişkilerin nasıl kurulduğunu ve nasıl sürdürüldüğünü sorguluyor.

Yazarların temel sorusu şu: İnsanların ölümüne ve ağır toplumsal kayıplara yol açan bu felaketler neden tekrar tekrar yaşanıyor? Onlara göre cevap yalnızca mevzuatın uygulanmaması veya kamu kurumlarının görevlerini yerine getirmemesinde aranamayacağı gibi, yolsuzluk, patronaj ve klientalizm kavramlarıyla da sınırlı kalmıyor. Asıl dikkat edilmesi gereken nokta, siyasal iktidar ile toplumun farklı kesimleri arasında zaman içinde oluşan “enformel toplumsal sözleşmeler”. Bu sözleşmeler, hukuki kuralların ve kamusal denetimin etrafından dolaşılmasını mümkün kılan karşılıklı çıkar ilişkileri yaratıyor.

Kitabın birinci bölümünde anlatılan emniyet binası örneği, bu mekanizmayı gündelik ve çarpıcı bir olay üzerinden görünür kılıyor. 2000’li yıllarda bir şehrimizde emniyetin ek bina ihtiyacı doğar, yasal izinler alınır ancak merkezi bütçeden inşaat ödeneği bir türlü gelmez. Sorunu çözmek isteyen il emniyet müdürü, trafik şube müdürüne bir liste (tuğla, çimento, demir vb.) vererek bunu trafik polisleri aracılığıyla denetimdeki inşaat kamyonu şirketlerinden toplamalarını ister. Böylece kamu kurumunun ihtiyacı olan inşaat malzemeleri, resmi bütçe yerine inşaat şirketlerinden “gönüllü” biçimde sağlanıyor; bunun karşılığında şirketlerin usulsüz yük taşıyan kamyonları denetimden ve yaptırımdan korunuyor. İlk bakışta herkesin kazandığı pratik bir çözüm gibi görünen bu ilişki, aslında kamu denetimini aşındırıyor, hukukun işleyişini bozuyor ve toplumun can güvenliğini tehdit eden koşullar yaratıyor. Böylece kitap, felaketlerin bir anda ortaya çıkan olağanüstü olaylar değil, gündelik hayatta “normalleşen” ilişkilerin birikimli sonucu olabileceğini gösteriyor.

Bu çerçevede yazarlar “popülist yönetimsellik” kavramını da merkeze yerleştiriyor. Popülist yönetimsellik, yalnızca seçim dönemlerinde kullanılan söylemlerden ibaret değil; taktikler, stratejik ihmaller ve cezasızlık üzerinden işleyen belirli bir yönetme biçimi olarak ele alınıyor. Kısa vadede farklı toplumsal kesimlerin çıkarlarını uzlaştırıyor görünen bu mekanizmalar, uzun vadede kamusal kaynakların ve güvenliğin aşınmasına neden oluyor. Özellikle “stratejik ihmal”, gerekli tedbirlerin alınmamasının basit bir beceriksizlik değil, belirli ilişkilerin sürdürülmesine hizmet eden yapısal bir işleyiş olabileceğine işaret ediyor. Cezasızlık ise bu düzenin devamlılığını sağlayan temel mekanizmalardan biri olarak öne çıkıyor.

Yazarlar bu teorik çerçeveyi 6 Şubat 2023 depremlerinden 2009 Marmara ve 2021 Batı Karadeniz sellerine, Aladağ öğrenci yurdu, Beşiktaş gece kulübü ve Kartalkaya otel yangınlarından Pamukova ve Çorlu tren facialarına, Davutpaşa patlaması ve Soma maden faciasına uzanan ayrıntılı vakalar üzerinden sınıyor. Her vakada vatandaş, müteahhit, işveren, bürokrasi ve siyaset arasındaki ilişkiler; denetim mekanizmaları, ihmal, sorumluluk ve yargılama süreçleri birlikte ele alınıyor.

Kitabın Önsözünde yazarların da belirttiği gibi, bu çalışma felaketlerin nedenlerini basit teknik sorunlara indirgememeye ve onları yaratan iktidar ilişkilerini anlamaya yönelik bir çaba. Sonuçta ‘Türkiye’de Felaketlerin Politikası’, felaketleri yalnızca gerçekleştiği anda ortaya çıkan trajediler olarak değil, gündelik yaşamda üretilen ve zamanla “normal” kabul edilen toplumsal-siyasal ilişkilerin sonucu olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Erhan Özşeker, Toygar Sinan Baykan — Türkiye’de Felaketlerin Politikası: Enformel Toplumsal Sözleşmeler ve Popülizm
• İletişim Yayınları
Siyaset • 272 sayfa • 2026

Stephen Hetherington — Epistemoloji Nedir? (2026)

Stephen Hetherington’ın bu kitabı, “bilmek” dediğimiz şeyin ne olduğunu, bilgiye nasıl ulaştığımızı ve bildiğimizi sandığımız şeylerden ne kadar emin olabileceğimizi sorguluyor. Epistemolojiyi yalnızca filozofların soyut bir tartışma alanı olarak değil, gündelik düşünme ve yaşama biçimlerimizi doğrudan ilgilendiren bir araştırma alanı olarak ele alıyor. Bu nedenle kitap, “Ne biliyorum?” sorusunu “Bunu bildiğimi nasıl biliyorum?” sorusuyla birlikte düşünmeye yöneltiyor.

Hetherington önce bilgi kavramının farklı anlamlarını ve türlerini inceliyor. Bir şey hakkında bilgi sahibi olmakla bir şeyi nasıl yapacağını bilmek arasındaki ayrımı, bilginin kaynaklarını ve bilgi ile inanç arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Ardından klasik epistemolojinin bilgi için öne çıkardığı doğruluk, inanç ve gerekçelendirme ilişkisini tartışıyor. Bir inancın doğru olması ve kişinin bu inanç için makul gerekçelere sahip bulunması, tek başına bilgiyi açıklamaya yetiyor mu sorusunu gündeme getiriyor. Gettier tipi örnekler üzerinden, gerekçelendirilmiş doğru bir inancın bazen yalnızca şans eseri doğru olabileceğini gösteren güçlüğü ele alıyor ve böylece bilgi kavramının sınırlarını yeniden sorguluyor.

‘Epistemoloji Nedir?’ (‘What is Epistemology?’), bilginin kesinlik gerektirip gerektirmediği sorusunu da kuşkuculuk üzerinden araştırıyor. Dış dünyanın gerçekten var olduğunu, geçmişe ilişkin anılarımızın güvenilir olduğunu ya da gözlem ve akıl yürütmelerimizin bizi doğru sonuçlara götürdüğünü nasıl bilebileceğimizi sorguluyor. Kuşkucu senaryolar, gündelik hayatta apaçık görünen bilgilerin bile hangi varsayımlara dayandığını görünür kılıyor. Ancak amaç, bütün bilgiyi imkânsız ilan etmekten çok, bilgi iddialarımızın sınırlarını ve yanılabilirliğimizi anlamaya çalışmak. Böylece epistemoloji, kesinlik ile makul güven arasındaki farkı düşünmeye çağırıyor.

Hetherington ayrıca bilginin değerini ve epistemolojinin pratik boyutunu ele alıyor. Bilgi yalnızca doğru önermelere sahip olmakla sınırlı kalmıyor; nasıl düşündüğümüzü, kendimizi ve başkalarını nasıl anladığımızı ve nasıl yaşayacağımızı da etkiliyor. Kanıtların, inançların ve akıl yürütmenin nasıl değerlendirilmesi gerektiği bu nedenle gündelik yaşamdaki kararlarla bağlantılı hale geliyor. Kitap, tarih boyunca ortaya çıkan temel epistemolojik sorunları her seviyeden okurun anlayabileceği şekilde dille aktarırken, tek bir dogmatik cevap vermek yerine farklı yaklaşımları sınıyor ve geliştiriyor. Sonuç olarak ‘Epistemoloji Nedir?’, bilgiye sahip olduğumuzu varsaymadan önce bilginin ne olduğunu, hangi koşullarda mümkün olduğunu ve sınırlarının nerede başladığını düşünmeyi öğretiyor.

Stephen Hetherington — Epistemoloji Nedir?
Çeviren: Özlem Kırtay • Alfa Yayınları
Felsefe • 152 sayfa • 2026

Marina Garcés — Yeni Radikal Aydınlanma (2026)

Marina Garcés ‘Yeni Radikal Aydınlanma’da (‘Nueva ilustración radical’), çağdaş dünyanın neden yeniden bir Aydınlanma mücadelesine ihtiyaç duyduğunu sorguluyor. Ona göre günümüz, otoriterlik, fanatizm, terörizm ve felaket anlatılarının güç kazandığı bir karşı-Aydınlanma dönemi. İnsanlığın önüne ya yıkıma teslim olmak ya da her şeyi çözecek bir kurtarıcıya veya hazır çözüme güvenmek seçenekleri konuyor. Garcés, bu karşıtlığın özgürlüğü ve birlikte dönüşme imkânını terk etmek anlamına geldiğini gösteriyor.

Garcés bu durumu “ölüm sonrası” bir zaman deneyimiyle ilişkilendiriyor. Garcés, modernitenin ilerleme vaadinin ardından gelecekle kurduğumuz ilişkinin zayıfladığını ve bugünün sanki insanlığın sonrasındaymışız gibi yaşandığını savunuyor. Gelecek, ortak bir ufuk olmaktan çıkıp ya korkulan bir felakete ya da uzmanların çözeceği bir probleme indirgeniyor. Bu durum insanları kendi yaşam koşullarını değiştirebilecek özneler olmaktan uzaklaştırıyor. Felaket karşısındaki çaresizlik ile her soruna teknik çözüm bulunabileceğine duyulan aşırı güven, farklı görünse de aynı edilgenliği üretiyor.

Garcés’in “radikal Aydınlanma” önerisi burada ortaya çıkıyor. Aydınlanmayı tamamlanmış bir proje olarak savunmak yerine, onun bilgi ile özgürleşme arasındaki bağını yeniden kurmaya çalışıyor. Bilgiye erişim artıyor, fakat daha fazla bilgi daha özgür insanlar yaratmıyor. Garcés bu çelişkiyi “aydınlanmış cehalet” kavramıyla açıklıyor: çok şey biliyor, fakat bildiklerimizi seçmek, karşılaştırmak, doğrulamak, bağlamına yerleştirmek ve ortak eyleme dönüştürmekte zorlanıyoruz. Bilgi bolluğu, dikkatimizin parçalanmasına ve eleştirel düşünceye engel oluyor.

Bu nedenle yazar bilgisizliğe değil, bilginin örgütlenme biçimine de itiraz ediyor. Uzmanlaşmış alanların birbirinden kopması, eleştirinin etkisizleştirilmesi ve karar verme yetkisinin başkalarına devredilmesini yaratıyor. Felsefe, uzmanların kendi içinde konuştuğu bir disiplin olmaktan çıkarak insanların ortak yaşamı sorguladığı kamusal bir pratik haline gelmelidir. Yeni radikal Aydınlanma, bilgiyi biriktirmeyi değil, birlikte düşünmeyi ve dünyayı değiştirme kapasitesine dönüştürmeyi amaçlıyor.

Garcés, beşeri bilimlerin dönüşümünü tartışırken insanı biyolojik, ekonomik veya teknolojik bir nesneye indirgeyen yaklaşımlara karşı, kendisini kurabilen bir varlık fikrini savunuyor. Bu düşünce Avrupa merkezli insanlık tasarımını da aşmayı gerektiriyor; farklı kültürlerin dünyayı, insanı ve ortak yaşamı kavrayışlarını hesaba katmadan ortak bir felsefe kurulamayacağını belirtiyor. Böylece ‘Yeni Radikal Aydınlanma’, kuşku ile güveni birlikte taşıyan, teslimiyeti reddeden ve gezegenin güvencesizleriyle birlikte ortak bir dünya kurmaya yönelen eleştirel bir düşünme çağrısı yapıyor.

Marina Garcés — Yeni Radikal Aydınlanma: Ortak Bir Dünya İçin Felsefe
Çeviren: Müge Gürsoy Sökmen • Metis Yayınları
Felsefe • 168 sayfa • 2026

Bayram Koca — “Öfkeli Genç Türkler” (2026)

Bayram Koca’nın ‘“Öfkeli Genç Türkler”: Türkiye’de Seküler Milliyetçilik’ adlı çalışması, son yıllarda özellikle gençler arasında görünürlüğü artan seküler milliyetçiliği “yeni bir milliyetçilik yükseliyor” ezberine teslim olmadan anlamaya çalışıyor. Koca, bu siyasal yönelimin gerçekten ne ölçüde yeni olduğunu, hangi tarihsel ve ideolojik kaynaklardan beslendiğini ve Türkiye’nin güncel siyasal ortamında nasıl bir kimlik ve mücadele biçimine dönüştüğünü geniş bir arşiv çalışması ve derinlemesine mülakatlar üzerinden araştırıyor. Böylece seküler milliyetçiliği yalnızca güncel siyasi gelişmelerin ürettiği geçici bir tepki olarak değil, Türkiye’de milliyetçiliğin uzun tarihinin içinden şekillenen özgül bir oluşum olarak ele alıyor.

Kitabın ilk bölümünde Osmanlı’dan Kemalist döneme, seküler Türkçü-Turancı gelenekten Soğuk Savaş’ın milliyetçi-muhafazakâr siyasetine ve 1980 sonrasındaki Türk-İslam sentezine uzanan tarihsel çizgi inceleniyor. Bu tarihsel arka plan, bugünkü seküler milliyetçiliğin kendisini İslamcılıktan ve mevcut milliyetçi partilerden farklılaştırma çabasının aslında hangi eski tartışmalarla bağlantılı olduğunu gösteriyor. Koca, “yeni” olanın gerçekten geçmişten kopuş mu, yoksa eski ideolojik unsurların yeni siyasal koşullarda yeniden bir araya gelmesi mi olduğunu sorguluyor.

İkinci bölümde ise “Öfkeli Genç Türkler”in temel özellikleri ayrıntılı biçimde ortaya konuyor. Bu hareketin siyasal kimliği büyük ölçüde “anti”lerle kuruluyor: AKP karşıtlığı, göçmen karşıtlığı, Kürt karşıtlığı ve MHP’ye yönelik tepki bu kimliğin önemli bileşenlerini oluşturuyor. Buna karşılık güçlü bir Türklük gururu, Atatürkçülük ve sekülerlik vurgusu öne çıkıyor. Göç, komplolar, küresel düzen, Kürt meselesi ve Türkiye’nin geleceğine ilişkin kaygılar, farklı toplumsal ve siyasal tepkilerin ortak bir milliyetçi zeminde buluşmasını sağlıyor. Bu nedenle kitap, öfkenin yalnızca bir duygu durumu olmadığını; kimlik kuran, sınırlar çizen ve siyasal tercihleri biçimlendiren bir unsur haline nasıl geldiğini de araştırıyor.

Koca ayrıca seküler milliyetçiliğin ulusalcılık, Turancılık ve Avrasyacılık gibi akımlarla ilişkisini ve bunlardan ayrıştığı noktaları tartışıyor. İYİ Parti, Zafer Partisi ve Milliyetçi Kongre Derneği gibi kurumsal adresler üzerinden bu ideolojinin siyasal alanda nasıl örgütlendiğini; göçmen karşıtı eylemlerden açılım karşıtı protestolara ve Saraçhane eylemlerine uzanan farklı hareketliliklerde nasıl somutlaştığını gösteriyor. Böylece sosyal medyada şekillenen yeni siyasal tarz ile kurumsal siyaset ve sokak eylemliliği arasındaki ilişkiyi de görünür kılıyor.

Çalışmanın en önemli tartışmalarından biri demokrasiyle kurulan sorunlu ilişkiyi açığa çıkarması. Seküler milliyetçi söylem bir yandan özgürlük taraftarı ve baskı karşıtlığını öne çıkarırken, diğer yandan demokrasinin devletin varlığını, kuruluş ideolojisini veya milli bütünlüğü tartışmaya açmaması gerektiğini savunabiliyor. Bu gerilim, demokratik hakların herkesi eşit biçimde kapsaması yerine “makbul” yurttaşların siyasal karar alma kapasitesini önceleyen elitist ve dışlayıcı bir demokrasi anlayışının ortaya çıkabildiğini gösteriyor.

Kemal Can, bu kitap için kaleme aldığı sunuş yazısında, “milliyetçilik yükseliyor” tespitinin sorgusuz kabul edilen bir klişeye dönüştüğünü vurguluyor, Koca’nın çalışmasını bu genellemelere karşı teorik zemin ile saha verisini birleştiren bir katkı olarak konumlandırıyor. Kitap, böylece seküler milliyetçiliği Türkiye’nin güncel siyasal denklemi içinde önemli bir tartışma alanı olarak ele alıyor.

“Öfkeli Genç Türkler”: Türkiye’de Seküler Milliyetçilik, bu nedenle yalnızca gençlerin neden milliyetçileştiğini açıklamaya çalışan bir çalışma değil. Milliyetçiliğin günümüzde neden bu kadar kolay farklı siyasal tepkilere eklemlenebildiğini, dışlama ve aidiyet duygularını nasıl örgütlediğini ve “yeni” olduğu söylenen seküler milliyetçiliğin geçmişle hangi süreklilikleri taşıdığını sorguluyor. Bayram Koca, “yükselen milliyetçilik” iddiasını peşinen kabul etmek yerine, bu iddianın ardındaki toplumsal ve siyasal dinamiklere yakından bakarak Türkiye’nin güncel siyasetindeki önemli bir dönüşümü serinkanlı biçimde tartışmaya açıyor.

Bayram Koca — “Öfkeli Genç Türkler”: Türkiye’de Seküler Milliyetçilik
• İletişim Yayınları
Siyaset • 216 sayfa • 2026

Eugénia Palieraki — MİR: Devrimci Sol Hareket (2026)

Eugénia Palieraki’nin bu çalışması, Şili Devrimci Sol Hareketi’nin (MİR) ortaya çıkışını ve 1960’ların radikalleşen Latin Amerika ortamındaki yerini inceliyor. Palieraki, MİR’in 1965’te yalnızca genç öğrencilerin ve Küba Devrimi’nin etkisiyle ortaya çıkan bütünüyle yeni bir hareket olduğu anlatısını sorguluyor. Hareketin köklerini 20. yüzyılın ilk yarısına kadar götürerek komünist, sosyalist ve Troçkist geleneklerden gelen militanların, devrimci sendikacılığın ve önceki radikal sol deneyimlerin oluşturduğu siyasal mirası ortaya koyuyor. Böylece MİR’i eski sol ile kesin bir kopuşun değil, süreklilikler ve kırılmalar içeren bir birikimin ürünü olarak değerlendiriyor.

‘MİR: Devrimci Sol Hareket (Şili MİR’inin Eleştirel Tarihi)’ (‘Naissance d’une Révolution: Histoire critiqe du MIR chilien’), MİR’in kuruluşunu Küba Devrimi, Çin-Sovyet ayrılığı, Afrika’daki sömürgecilikten kurtuluş mücadeleleri, Latin Amerika’daki gerilla hareketleri ve Soğuk Savaş bağlamında ele alıyor. Ancak Palieraki, silahlı mücadeleye yönelişi yalnızca dışarıdan gelen modellerin sonucu olarak görmüyor. Şili solunun seçimler üzerinden iktidara ulaşma stratejisinin sınırları, yeni bir devrimci özne ve mücadele biçimi arayışını güçlendiriyor. MİR bu ortamda devrimci dönüşümü yalnızca seçim sandığına bağlamayan bir çizgi geliştiriyor.

Çalışmanın merkezindeki meselelerden biri devrimci strateji ile pratik arasındaki gerilim. Gerilla savaşı, silahlı mücadele, kitle çalışması ve kurumlarla ilişki konusunda MİR içinde farklı görüşler ortaya çıkıyor. Salvador Allende’nin 1970’te iktidara gelmesiyle sorun daha da karmaşıklaşıyor: Silahlı devrim fikrini savunan MİR, seçimle kurulmuş Halk Birliği hükümetiyle nasıl ilişki kuracağı sorusuyla karşılaşıyor. Hareket hükümetin dışında kalsa da toplumsal mücadelelerde önemli bir aktör hâline geliyor.

Palieraki’nin eleştirel tarihi, MİR’i yalnızca başarısız olmuş bir silahlı hareket olarak değil, Şili’nin devrimci dönüşüm arayışlarını anlamak için önemli bir deneyim olarak ele alıyor. Çalışma; devrimin ne olduğu, yeni bir devrimci partinin nasıl kurulacağı ve devrimci irade ile nesnel koşullar arasında nasıl bir denge kurulacağı sorularını merkeze alıyor. Böylece MİR’in tarihi üzerinden Şili solunun reformizm ile devrimci kopuş arasındaki gerilimini ve 1973 darbesiyle kesintiye uğrayan dönüşüm sürecini değerlendiriyor.

Eugénia Palieraki — MİR: Devrimci Sol Hareket (Şili MİR’inin Eleştirel Tarihi)
Çeviren: Emirhan Oğuz • Ayrıntı Yayınları
Tarih • 256 sayfa • 2026

Adam Hochschild — Kral Leopold’un Hayaleti (2026)

Adam Hochschild bu çalışmasında, Belçika Kralı II. Leopold’un 1885-1908 yılları arasında Kongo’yu kişisel mülkü olarak yönetirken kurduğu sömürge düzenini, açgözlülük, şiddet ve buna karşı gelişen uluslararası vicdani direniş ekseninde anlatıyor. Yazar, yalnızca bir hükümdarın hikâyesini değil, Avrupa emperyalizminin işleyişini, sömürgeciliği meşrulaştıran söylemleri ve bu düzenin milyonlarca insanın yaşamı üzerindeki yıkıcı etkilerini gözler önüne seriyor. ‘Kral Leopold’un Hayaleti: Kolonyal Afrika’da Açgözlülük, Vahşet ve Kahramanlık Öyküsü’ (‘King Leopold’s Ghost: A Story of Greed, Terror, and Heroism in Colonial Africa’), tarih boyunca büyük ölçüde unutulmuş bir insanlık felaketini yeniden görünür kılmayı amaçlarken, sömürgecilik tarihinin günümüz dünyasına uzanan mirasını da sorguluyor.

Hochschild, Leopold’un kendisini uluslararası kamuoyuna hayırsever, uygarlık taşıyan ve köle ticaretiyle mücadele eden bir hükümdar olarak tanıtmasına karşın, Kongo’da kurduğu sistemin temel amacının kauçuk ve fildişi üzerinden azami kâr elde etmek olduğunu gösteriyor. Kralın diplomatik ilişkileri, propaganda faaliyetleri ve insani yardım söylemi, dünyanın büyük bölümünü gerçeklerden uzun süre habersiz bırakırken, yerel halk zorla çalıştırma, ağır vergiler, rehin alma, işkence ve sistematik şiddetle karşı karşıya kalıyor. Böylece “özgür devlet” olarak sunulan Kongo’nun, gerçekte korku ve sömürü üzerine kurulu devasa bir ekonomik işletmeye dönüştüğü ortaya konuyor.

Kitap, bu sömürge düzeninin kurulmasında ve sürdürülmesinde rol oynayan tarihsel aktörleri de ayrıntılı biçimde ele alıyor. Henry Morton Stanley’nin Kongo’nun iç bölgelerini Leopold adına denetim altına alma süreci, George Washington Williams’ın erken dönem eleştirileri, Roger Casement’in hazırladığı raporlar, misyonerlerin tanıklıkları ve özellikle Edmund Dene Morel’in yürüttüğü kampanya, anlatının merkezinde yer alıyor. Hochschild, Morel’in ticaret kayıtlarından hareketle Kongo’daki sistematik sömürüyü fark etmesini ve bunun ardından gelişen uluslararası Kongo Reform Hareketi’ni, modern insan hakları savunuculuğunun ilk büyük örneklerinden biri olarak değerlendiriyor. Basının, telgrafın ve uluslararası kamuoyunun gücü sayesinde dünyanın en güçlü hükümdarlarından birinin hesap vermek zorunda kalması, kitabın en dikkat çekici tarihsel sonuçlarından biri olarak öne çıkıyor.

Hochschild, Kongo’daki vahşeti yalnızca geçmişte yaşanmış bir sömürge suçu olarak değerlendirmiyor; aynı zamanda ırkçılık, ekonomik çıkar, propaganda ve uluslararası kayıtsızlığın nasıl iç içe geçerek kitlesel felaketlere zemin hazırladığını gösteriyor. Joseph Conrad’ın ‘Karanlığın Yüreği’ gibi edebi eserlerle kurduğu bağlantılar, dönemin kültürel atmosferini anlamaya katkı sağlarken, tarih yazımının hangi sesleri görünür kıldığı, hangilerini ise unutturduğu sorusunu da gündeme getiriyor. ‘Kral Leopold’un Hayaleti’, sömürgeciliğin yalnızca Afrika’nın değil, modern dünyanın siyasal ve ahlaki tarihini biçimlendiren temel süreçlerden biri olduğunu savunan; tarihsel hafızanın, insan haklarının ve kamusal vicdanın önemini güçlü bir anlatıyla ortaya koyan kapsamlı bir inceleme niteliğinde.

Adam Hochschild — Kral Leopold’un Hayaleti: Kolonyal Afrika’da Açgözlülük, Vahşet ve Kahramanlık Öyküsü
Çeviren: Ayşen Tekşen • Alfa Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Kolektif — Yurttaşlığın Eski Dertleri, Yeni Gündemleri (2026)

Yurttaşlık, modern düzenin yalnızca hukuki bir statü olarak tanımladığı bir konum değil; eşitlik ve özgürlük, aidiyet ve ortak yaşamın kimleri kapsadığı, kimleri dışarıda bıraktığı üzerinden sürekli yeniden kurulan bir mücadele alanı. Elçin Aktoprak ve Füsun Üstel’in derlediği ‘Yurttaşlığın Eski Dertleri, Yeni Gündemleri’, yurttaşlığın tarihsel sorunlarını güncel siyasal dönüşümlerle birlikte ele alıyor. Kitap, yurttaşlığın değişmez bir statü olmadığını; aidiyet ölçütleri, sınırlar ve dışlama mekanizmalarıyla şekillendiğini gösteriyor.

Çalışmanın temel meselelerinden biri, eşitlik ve özgürlük iddialarıyla yurttaşlığın fiilî sınırları arasındaki gerilim. Modern ulus-devlet yurttaşlığı ortak bir siyasal topluluğun üyeliği olarak kurarken, ulusal aidiyet, cinsiyet, sınıf ve göçmenlik üzerinden hiyerarşiler üretebiliyor. Bu nedenle “kim yurttaş?” sorusu, siyasal iktidarın kimleri tanıdığı, koruduğu ve dışarıda bıraktığı sorusuna dönüşüyor. Kitap, bu çelişkilerin günümüzde ortadan kalkmadığını, yeni biçimler alarak sürdüğünü gösteriyor.

Neoliberal dönüşümün derinleştirdiği eşitsizlikler yurttaşlığın eşitlik vaadini aşındırırken, otoriterleşme demokratik kurumları zayıflatıyor ve dışlama biçimlerini güçlendiriyor. Göç rejimleri yurttaş ile yurttaş olmayan arasındaki sınırı belirginleştirirken hareketlilik, aidiyet ve haklara erişimi yeniden gündeme taşıyor. Böylece yurttaşlığın devlet-birey ilişkisi kadar gündelik hayat ve siyasal mücadeleler içinde de düşünülmesi gerektiği ortaya çıkıyor.

Eleştirel Yurttaşlık Çalışmaları’nın birikimini Türkiye’nin güncel gerçekliğiyle buluşturan kitap, mevcut yurttaşlık anlayışlarının sınırlarını sorgularken dışlanmanın biçimlerini görünür kılıyor. Dayanışmanın, tabandan gelişen siyasal ortaklıkların ve başka türlü bir birlikte yaşama ihtimalinin kanallarını düşünmeye çağırıyor. Bu çerçevede yurttaşlık, verilmiş bir kimlikten çok, eşitlik ve özgürlük talepleriyle yeniden müzakere edilen bir siyasal alan olarak ele alınıyor. Bu kitap da “başka bir ortak yaşam mümkün mü?” sorusunu yeniden açıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Elçin Aktoprak, Ezgi Duman, F. Ceren Akçabay, Fatmagül Berktay, Füsun Üstel, Göze Orhon, Gülben Salman, Lülüfer Körükmez, Nilgün Toker, Remzi Altunpolat, Süreyya Karacabey ve Zeynep Savaşçın.

Kolektif — Yurttaşlığın Eski Dertleri, Yeni Gündemleri
Derleyen: Elçin Aktoprak, Füsun Üstel • Dipnot Yayınları
Siyaset • 226 sayfa • 2026