Ekrem Akurgal — Bir Arkeoloğun Anıları (2026)

Ekrem Akurgal, ‘Bir Arkeoloğun Anıları’ adlı eserinde yalnızca kendi yaşam öyküsünü anlatmıyor; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür, eğitim ve bilim tarihinde iz bırakmış bir dönemin panoramasını da sunuyor. Türkiye’de modern arkeolojinin kurucu isimlerinden biri olan Akurgal, bireysel hatıralarını ülkenin entelektüel dönüşümüyle iç içe geçirerek bir bilim insanının nasıl yetiştiğini, hangi koşullarda üretim yaptığını ve uluslararası düzeyde saygınlık kazanan bir akademik kariyerin nasıl inşa edildiğini gözler önüne seriyor. Kitap, kişisel anıların ötesine geçerek Cumhuriyet’in bilgiye, araştırmaya ve kültürel mirasa verdiği önemin somut bir tanıklığına dönüşüyor.

Eserde okur, Cumhuriyet’in ilk yıllarında şekillenen eğitim ve kültür politikalarının genç kuşaklar üzerindeki etkisini yakından izleme fırsatı buluyor. Akurgal’ın Avrupa’da geçen öğrencilik yılları, savaşın gölgesinde sürdürülen akademik çalışmalar ve farklı kültürlerle kurulan ilişkiler, Türkiye’nin modernleşme serüveniyle birlikte ele alınıyor. Yazar, yurtdışında edinilen bilgi ve deneyimlerin ülkeye dönüş sonrasında nasıl üretken bir güce dönüştüğünü anlatırken, bilimsel gelişmenin yalnızca bireysel çabayla değil, aynı zamanda güçlü kurumlar ve ileri görüşlü kültür politikalarıyla mümkün olduğunu gösteriyor.

Kitabın merkezinde, Anadolu’nun zengin geçmişini gün yüzüne çıkarma tutkusu yer alıyor. Eski İzmir, Foça, Pitane ve Erythrai gibi önemli merkezlerde yürütülen kazılar aracılığıyla yalnızca arkeolojik buluntular değil, aynı zamanda tarih anlayışını değiştiren yeni bakış açıları da ortaya çıkıyor. Akurgal, kazı alanlarında yaşanan zorlukları, keşiflerin heyecanını ve bilimsel araştırmanın sabır gerektiren doğasını aktarırken, Anadolu uygarlıklarının dünya tarihi içindeki yerini yeniden değerlendirmeye çağırıyor. Böylece arkeoloji, geçmişin kalıntılarını inceleyen dar bir uzmanlık alanı olmaktan çıkarak kültürel kimliği anlamanın temel araçlarından biri hâline geliyor.

Eser aynı zamanda Cumhuriyet’in aydın kuşağına dair canlı portreler de sunuyor. İsmet İnönü, Hasan Âli Yücel ve Arif Müfid Mansel gibi isimler üzerinden bir dönemin düşünsel iklimi, eğitim anlayışı ve kültürel hedefleri görünür kılınıyor. Bilim insanları arasındaki dayanışmalar, akademik mücadeleler, kurumsallaşma çabaları ve uluslararası ilişkiler, Türkiye’nin kültürel gelişim sürecinin ayrılmaz parçaları olarak ele alınıyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir arkeoloğun meslek yaşamını değil, Cumhuriyet’in aydınlanma idealini de kayıt altına alıyor.

‘Bir Arkeoloğun Anıları’, bireysel başarı hikâyesi ile ulusal kültür tarihini buluşturan, geçmişin izlerini sürerken geleceğe de seslenen önemli bir tanıklık niteliği taşıyor. Akurgal’ın anlatımı, bilimsel merakın, çalışkanlığın ve kültürel sorumluluk bilincinin bir ülkenin entelektüel gelişiminde nasıl belirleyici olabileceğini gösterirken, Türk arkeolojisinin oluşum sürecini de içeriden bir bakışla anlamayı sağlıyor. Bu nedenle eser, hem bir hatırat hem de Cumhuriyet döneminin bilim ve kültür serüvenine ışık tutan değerli bir belge olarak öne çıkıyor.

Ekrem Akurgal — Bir Arkeoloğun Anıları: Türkiye Cumhuriyeti Kültür Tarihinden Birkaç Yaprak
• Kronik Kitap
Anı • 288 sayfa • 2026

Guy Le Strange — Doğu Hilafeti’nin Toprakları (2026)

Guy Le Strange’in bu eseri, İslam dünyasının doğu kesimlerini tarihsel coğrafya perspektifiyle inceleyen kapsamlı bir başvuru çalışması. ‘Doğu Hilafeti’nin Toprakları’ (‘The Lands of the Eastern Caliphate’), ilk İslam fetihlerinden Timur dönemine kadar uzanan yaklaşık sekiz asırlık süreçte Mezopotamya, İran ve Orta Asya’nın siyasi tarihinden çok mekânsal örgütlenmesine odaklanıyor. Böylece tarihsel olayların gerçekleştiği coğrafi zemini görünür kılarak şehirlerin, yolların, nehirlerin, tarım havzalarının ve ticaret merkezlerinin İslam medeniyetinin gelişimindeki rolünü ortaya koyuyor.

Kitabın temel amacı, Orta Çağ İslam coğrafyacılarının ve tarihçilerinin dağınık halde bulunan bilgilerini sistemli bir bütün içinde bir araya getirmektir. İbn Hurdâzbih, İbn Havkal, İstahrî, Mukaddesî, İdrîsî ve Kazvînî gibi coğrafyacılarla İbn Battûta ve İbn Cübeyr gibi seyyahların aktardıkları bilgiler karşılaştırılarak değerlendirilir. Bu sayede yalnızca şehirlerin konumları değil, aynı zamanda nüfus yapıları, ekonomik faaliyetleri, ticaret ürünleri, sulama sistemleri ve ulaşım ağları da ayrıntılı biçimde ele alınır. Eser, coğrafyanın tarihin pasif bir sahnesi değil, tarihsel gelişmeleri şekillendiren aktif bir unsur olduğunu gösteriyor.

Le Strange, incelemesine Irak’tan başlıyor. Abbasî hilafetinin merkezi olan Bağdat’ın kuruluşu, şehir planı, çevresindeki yerleşimlerle ilişkisi ve Dicle-Fırat havzasının ekonomik önemi ayrıntılı şekilde inceleniyor. Ardından Cezîre bölgesi, Yukarı Fırat havzası ve Anadolu’nun doğu kesimleri ele alınıyor. Bu bölümlerde askeri sınırlar, ticaret yolları ve farklı kültürlerin kesişim noktaları olarak öne çıkan şehirlerin tarihsel işlevleri açıklanıyor.

Eserin önemli bir bölümü İran coğrafyasına ayrılmış. Azerbaycan, Gîlân, Cibâl, Hûzistân, Fars ve Kirman gibi bölgeler yalnızca siyasi merkezler olarak değil, ekonomik ve kültürel ağların düğüm noktaları olarak değerlendiriliyor. Tarım ürünleri, madenler, kervan yolları ve limanlar üzerinden bölgesel farklılıklar ortaya konuyor. Özellikle Fars eyaletinin İslam dünyasındaki ekonomik ve kültürel ağırlığı ayrıntılı biçimde vurgulanıyor.

Kitabın son kısmı Horasan, Sicistan, Hârizm, Soğd ve Türkistan bölgelerine yöneliyor. Burada Amu Derya ve Sir Derya çevresindeki yerleşimler, İpek Yolu üzerindeki ticaret merkezleri ve Türk-İran kültürel etkileşimleri inceleniyor. Horasan’ın İslam medeniyetinin bilimsel ve siyasi gelişimindeki merkezi rolü ile Orta Asya şehirlerinin uluslararası ticaretteki önemi özellikle dikkat çekiyor. Bölgenin yalnızca bir sınır coğrafyası değil, İslam dünyasının en dinamik merkezlerinden biri olduğu gösteriliyor.

Kitabın en önemli katkısı, Orta Çağ İslam dünyasını haritalar, sınırlar ve yer adlarının ötesine taşıyarak yaşayan bir coğrafya olarak tasvir etmesi. Şehirlerin yükselişi ve gerileyişi, ticaret yollarının değişimi, tarımsal üretim merkezleri ve kültürel dolaşım ağları birlikte değerlendiriliyor. Bu yönüyle eser, İslam tarihini yalnızca siyasi olaylar üzerinden değil, mekânın dönüştürücü etkisi üzerinden anlamaya çalışan öncü bir çalışma niteliği taşıyor. Aradan geçen uzun zamana rağmen değerini korumasının nedeni de budur: Le Strange, tarih ile coğrafyayı bir araya getirerek İslam medeniyetinin doğu eyaletlerine ilişkin kapsamlı ve bütüncül bir panorama sunuyor.

Guy Le Strange — Doğu Hilafeti’nin Toprakları: İslam Fethinden Timur’a Mezopotamya, İran ve Türkistan
Çeviren: Adnan Eskikurt, Cengiz Tomar • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Judity A. Curry — İklim Belirsizliği ve Riski (2026)

Judith A. Curry, iklim değişikliği tartışmalarını yalnızca sıcaklık artışları veya emisyon hedefleri üzerinden değerlendirmiyor; asıl dikkatini bu tartışmaların merkezindeki belirsizliklere yöneltiyor. Yazara göre iklim sistemi son derece karmaşık bir yapıya sahip ve geleceğe ilişkin öngörüler kaçınılmaz olarak çeşitli belirsizlikler içeriyor. Bu nedenle mesele, yalnızca hangi senaryonun doğru olduğunu belirlemek değil, eksik bilgi koşullarında nasıl karar alınacağını anlamak. Curry, bilimsel modellerin değerini teslim ederken, onların kesin kehanetler olarak görülmesine karşı çıkıyor ve iklim politikalarının belirsizlik gerçeğini dikkate alarak şekillendirilmesi gerektiğini savunuyor.

‘İklim Belirsizliği ve Riski: Yanıtlarımızı Gözden Geçirmek’te (‘Climate Uncertainty and Risk: Rethinking Our Response’) iklim biliminin temel kavramları ele alınırken, gözlemsel veriler, bilgisayar modelleri ve gelecek projeksiyonlarının sınırları da ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Curry’ye göre iklim değişikliği gerçektir; ancak değişimin hızı, bölgesel etkileri ve uzun vadeli sonuçları konusunda hâlâ önemli soru işaretleri bulunuyor. Yazar, bilimsel araştırmaların çoğu zaman kamuoyuna olduğundan daha kesin sonuçlar üretiyormuş gibi sunulduğunu düşünüyor. Bu nedenle bilimsel uzlaşı kavramının dikkatli kullanılmasını öneriyor. Bilimsel araştırmanın doğasında yer alan anlaşmazlıkların ve farklı yorumların zayıflık değil, bilginin gelişmesini sağlayan unsurlar olduğunu vurguluyor.

Curry’nin en önemli katkılarından biri, iklim sorununu bir risk yönetimi problemi olarak yeniden çerçevelemesi. Ona göre hükümetler ve toplumlar, geleceği kesin olarak bilemeyeceklerini kabul ederek hareket etmeli. Bu yaklaşım, tek bir senaryoya odaklanmak yerine farklı olasılıkları hesaba katan esnek stratejilerin geliştirilmesini gerektiriyor. Yazar, yalnızca karbon emisyonlarını azaltmaya odaklanan politikaların yeterli olmayabileceğini, uyum sağlama kapasitesinin artırılmasının da en az emisyon azaltımı kadar önemli olduğunu ileri sürüyor. Altyapının güçlendirilmesi, enerji sistemlerinin dayanıklılığının artırılması ve afetlere hazırlık gibi uygulamalar bu çerçevede değerlendiriliyor.

Kitap ayrıca iklim değişikliği etrafında şekillenen siyasi ve ekonomik tartışmaları da inceliyor. Curry, bilimsel bulguların zaman zaman ideolojik mücadelelerin aracı hâline geldiğini ve bunun sağlıklı karar alma süreçlerini zorlaştırdığını düşünüyor. Özellikle karmaşık sorunların basit ve kesin çözümlerle sunulmasına eleştirel yaklaşıyor. Gelişmekte olan ülkelerin enerji ihtiyaçları, ekonomik büyüme hedefleri ve toplumsal refah beklentileri dikkate alınmadan oluşturulan politikaların beklenen sonuçları vermeyebileceğini belirtiyor. Bu nedenle iklim politikalarının yalnızca çevresel hedeflere değil, ekonomik ve sosyal gerçeklere de dayanması gerektiğini savunuyor.

Eserin genelinde öne çıkan düşünce, belirsizliğin karar almayı engelleyen bir unsur değil, yönetilmesi gereken bir gerçeklik olduğudur. Curry, iklim değişikliğini inkâr etmekle felaket senaryolarını mutlak doğrular olarak kabul etmek arasında üçüncü bir yol öneriyor. Bu yol, bilimsel tevazuyu koruyan, farklı görüşleri dışlamayan ve değişen koşullara uyum sağlayabilen pragmatik bir yaklaşımı temel alıyor.

Sonuç olarak ‘İklim Belirsizliği ve Riski’, iklim değişikliği konusunu kesinlik iddiaları yerine olasılıklar, riskler ve uyarlanabilir çözümler üzerinden değerlendiren; bilim, politika ve toplum arasındaki ilişkiyi daha gerçekçi bir zeminde yeniden düşünmeye çağıran önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Judity A. Curry — İklim Belirsizliği ve Riski: Yanıtlarımızı Gözden Geçirmek
Çeviren: Murat Havzalı • Alfa Yayınları
Ekoloji • 448 sayfa • 2026

Aydın Çiçek — Deleuze ve Nietzsche (2026)

Aydın Çiçek’in bu çalışması, çağdaş felsefenin en etkili düşünürlerinden biri olan Gilles Deleuze ile onun düşünsel kaynaklarının başında gelen Friedrich Nietzsche arasındaki derin ilişkiyi inceleyen kapsamlı bir değerlendirme. ‘Deleuze ve Nietzsche’, Deleuze’ün Nietzsche’yi yorumlamakla yetinmediğini, onu kendi felsefi projesinin kurucu unsurlarından biri haline getirdiğini söylüyor. Bu yönüyle eser, hem Nietzsche düşüncesinin temel kavramlarını hem de Deleuze’ün özgün kavramsal evrenini birlikte ele alarak iki filozof arasındaki yaratıcı etkileşimi görünür kılıyor.

Çalışmanın ilk bölümünde Nietzsche’nin düşüncesini şekillendiren temel kavramlar ayrıntılı biçimde inceleniyor. Özellikle décadence, nihilizm, güç istenci ve ebedi dönüş kavramları üzerinden Nietzsche’nin modern kültüre, dine, ahlaka ve metafiziğe yönelttiği eleştiriler ele alınıyor. Nietzsche’nin insan anlayışı da farklı insan tipleri üzerinden değerlendiriliyor; sürü insanından özgür insana, oradan da üstinsana uzanan dönüşüm süreci tartışılıyor. Bunun yanında Hristiyanlığın değer sistemine yönelik eleştiriler, değer yaratımı düşüncesi ve Antik Yunan kültürüne duyulan hayranlık, Nietzsche’nin yaşamı olumlayan felsefesinin temel bileşenleri olarak yorumlanıyor.

İkinci bölümde odak noktası Deleuze’ün felsefesi. Fark kavramı, içkinlik düzlemi, oluş, arzu, virtüellik, olay ve yersizyurtsuzlaştırma gibi Deleuze düşüncesinin merkezindeki kavramlar sistemli biçimde açıklanıyor. Deleuze’ün felsefeyi değişmez özlerin araştırılması olarak değil, sürekli hareket eden ilişkilerin ve dönüşümlerin incelenmesi olarak gördüğü vurgulanıyor. Böylece onun düşüncesinde yaşam, sabit kimliklerden çok oluş süreçleri üzerinden anlaşılıyor. Bu bölüm, Deleuze’ün neden geleneksel metafizikten uzaklaştığını ve farkı düşüncenin temel ilkesi hâline getirdiğini ortaya koyuyor.

Kitabın merkezini oluşturan üçüncü bölümde Deleuze’ün Nietzsche yorumuna odaklanılıyor. Özellikle ebedi dönüş kavramı bu yorumun anahtarı olarak ele alınıyor. Deleuze’e göre ebedi dönüş, aynı olanın sonsuz biçimde geri gelişi anlamına gelmiyor; yaratıcı, etkin ve yaşamı olumlayan güçlerin yeniden ortaya çıkışını ifade ediyor. Bu nedenle ebedi dönüş bir tekrar teorisinden çok, farkın üretimini sağlayan seçici bir ilke olarak yorumlanıyor. Güç istenci de baskı kurma arzusu değil, yaratıcı etkinliğin kaynağı olarak değerlendiriliyor. Nihilizm, beden, bilim, hakikat, trajedi ve soykütük gibi kavramlar da bu çerçevede yeniden ele alınarak Deleuze’ün Nietzsche’den nasıl özgün sonuçlar çıkardığı gösteriliyor.

Dördüncü bölümde ise Deleuze ve Nietzsche’nin ortak eleştirileri inceleniyor. Platon’dan Hegel’e kadar uzanan metafizik gelenek, her iki filozofun perspektifinden değerlendiriliyor. Özellikle özdeşlik, temsil, aşkınlık ve değişmez hakikat anlayışlarına yöneltilen eleştiriler üzerinde duruluyor. Deleuze ile Nietzsche’nin, yaşamı ve farklılığı bastıran düşünce biçimlerine karşı birlikte geliştirdikleri alternatif yaklaşımın, modern felsefe açısından taşıdığı önem ortaya konuyor.

Kitabın genelinde savunulan temel düşünce, Deleuze’ün Nietzsche’yi yalnızca açıklamadığı, onu yeni bir düşünsel bağlam içinde yeniden ürettiğidir. Nietzsche’nin güç istenci, ebedi dönüş ve nihilizm gibi kavramları, Deleuze’ün fark, oluş ve içkinlik merkezli felsefesinde yeni anlamlar kazanıyor. Bu nedenle eser, bir yandan Nietzsche’nin düşüncesine farklı bir bakış açısı sunarken diğer yandan Deleuze felsefesinin nasıl şekillendiğini anlamaya yardımcı oluyor. Sonuçta kitap, yaşamı olumlayan, yaratıcı gücü merkeze alan ve yerleşik metafizik kalıpları sorgulayan iki büyük filozof arasındaki verimli düşünsel diyaloğu gözler önüne seren önemli bir çalışma niteliği taşıyor.

Aydın Çiçek — Deleuze ve Nietzsche: Deleuze’ün Nietzsche Okuması
• Kabalcı Yayınları
Felsefe • 302 sayfa • 2026

Daniel Speak — Kötülük Problemi (2026)

Daniel Speak, felsefenin en eski ve en güçlü sorularından birini irdeliyor: Eğer Tanrı mutlak iyi, mutlak güçlü ve her şeyi bilen bir varlıksa, dünyada neden kötülük ve acı vardır? Yazar, bu soruyu yalnızca teolojik bir mesele olarak değil, çağdaş analitik felsefenin merkezindeki kavramsal bir problem olarak ele alıyor. ‘Kötülük Problemi’ (‘The Problem of Evil’), özellikle son elli yıl içinde gelişen tartışmaları sistemli bir biçimde sunarak okura kötülük probleminin temel argümanlarını ve bu argümanlara verilen yanıtları tanıtıyor. Speak’in amacı kesin bir çözüm önermekten çok, farklı yaklaşımların mantıksal yapısını açık hâle getirmek.

Kitabın ilk bölümlerinde kötülük kavramının ne anlama geldiği tartışılıyor. Yazar, ahlaki kötülük ile doğal kötülük arasında ayrım yapıyor. Ahlaki kötülük, savaşlar, cinayetler ve zulüm gibi insan eylemlerinden kaynaklanan acıları kapsarken; doğal kötülük depremler, salgınlar, hastalıklar ve doğal felaketler gibi insan iradesinden bağımsız olayları ifade ediyor. Bu ayrım önem taşıyor çünkü Tanrı’nın varlığına yönelik eleştiriler çoğu zaman her iki kötülük türünü de açıklama yükümlülüğüyle karşı karşıya bırakıyor.

Speak daha sonra kötülük problemine ilişkin klasik mantıksal argümanları inceliyor. Bu yaklaşım, Tanrı’nın belirli özellikleri ile kötülüğün varlığının mantıksal olarak bağdaşmadığını savunuyor. Özellikle modern tartışmalarda önemli bir yere sahip olan bu argümanlar, Tanrı’nın kötülüğü önlemek istemesi ve bunu yapabilecek güce sahip olması durumunda kötülüğün neden var olduğunu sorguluyor. Ancak yazar, çağdaş din filozoflarının büyük bölümünün bu katı mantıksal çelişki iddiasının başarılı biçimde savunulmasının zor olduğunu düşündüğünü belirtiyor. Özellikle özgür irade savunusu gibi yaklaşımlar, kötülüğün varlığı ile Tanrı’nın varlığının mantıksal olarak uyumlu olabileceğini göstermeye çalışıyor.

Kitabın önemli bir kısmı kanıtsal kötülük problemine ayrılıyor. Bu yaklaşım, kötülüğün Tanrı’nın varlığını mantıksal olarak imkânsız kılmadığını kabul ediyor; ancak dünyadaki acının miktarının ve dağılımının Tanrı’nın varlığına karşı güçlü bir kanıt oluşturduğunu ileri sürüyor. Özellikle görünürde hiçbir daha büyük iyiliğe hizmet etmeyen veya gereksiz görünen acılar bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Speak, bu argümanların çağdaş din felsefesinde neden mantıksal kötülük probleminden daha etkili kabul edildiğini ayrıntılı biçimde açıklıyor.

Yazar ayrıca ilahi gizlilik problemine de yer veriyor. Bu görüşe göre Tanrı gerçekten insanlarla ilişki kurmak istiyorsa, varlığını çok daha açık biçimde göstermesi beklenir. Buna rağmen birçok insanın Tanrı’nın varlığından emin olamaması veya samimi arayışlarına rağmen inanç geliştirememesi yeni bir felsefi sorun ortaya çıkarıyor. Speak, ilahi gizlilik tartışmalarını kötülük problemiyle ilişkilendirerek Tanrı’nın görünürdeki sessizliğinin nasıl yorumlandığını inceliyor.

Kitap boyunca özgür irade savunusu, ruh geliştirme yaklaşımı ve insan bilgisinin sınırlılığına vurgu yapan görüşler gibi çeşitli teistik yanıtlar da değerlendiriliyor. Speak bu yaklaşımların güçlü ve zayıf yönlerini tarafsız biçimde ele alıyor. Hiçbir çözümün tüm sorunları ortadan kaldırmadığını, ancak her birinin problemin belirli yönlerini açıklamaya çalıştığını gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Kötülük Problemi’, dünyadaki acı ve kötülüğün dini inanç açısından neden bu kadar önemli bir meydan okuma oluşturduğunu açıklayan kapsamlı bir giriş niteliği taşıyor. Daniel Speak, karmaşık felsefi tartışmaları sade ve sistematik bir dille sunarken, okuru kesin cevaplardan çok eleştirel düşünmeye yönlendiriyor. Kitap, kötülük olgusunun yalnızca teolojiyle ilgili değil, insanın anlam, adalet ve varoluş hakkındaki en temel sorularıyla bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, çağdaş din felsefesinin en canlı tartışmalarından birine kapsamlı ve dengeli bir giriş sunuyor.

Daniel Speak — Kötülük Problemi
Çeviren: Bekir Aşçı • Say Yayınları
Felsefe • 200 sayfa • 2026

Shiraz Maher — Selefi Cihatçılık (2026)

Shiraz Maher bu çalışmasında, Selefi-Cihatçılığı yalnızca terör eylemleriyle açıklanabilecek güvenlik merkezli bir mesele olarak değil, kendi içinde tutarlı düşünsel dayanakları, tarihsel sürekliliği ve siyasal hedefleri bulunan kapsamlı bir ideoloji olarak inceliyor. ‘Selefi Cihatçılık: Bir Fikrin Tarihi’ (‘Salafi-Jihadism: The History of an Idea’), modern cihatçı hareketlerin ortaya çıkışını anlamak için İslam düşünce tarihine, sömürgecilik sonrası siyasal kırılmalara ve modern Ortadoğu’daki çatışma dinamiklerine birlikte bakıyor. Maher’e göre El-Kaide, DEAŞ ya da benzeri örgütler birbirinden kopuk yapılar değil; ortak bir düşünsel damardan beslenen, fakat farklı tarihsel koşullarda farklı stratejiler geliştiren hareketler olarak okunmalı.

Kitabın merkezinde Selefi-Cihatçılığın “beş temel sütunu” olarak tanımlanan kavramlar yer alıyor: tevhit, hâkimiyet, cihat, tekfir ve el-vela ve’l-bera. Maher, özellikle tevhit anlayışının yalnızca teolojik bir ilke olmaktan çıkıp siyasal bir düzen projesine dönüştüğünü vurguluyor. Bu yaklaşımda egemenlik yalnızca Tanrı’ya ait kabul edildiği için laik devletler, demokratik sistemler ve modern ulus-devlet yapıları gayrimeşru görülüyor. Böylece siyasal mücadele, yalnızca iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda “hakiki İslam düzenini yeniden kurma” savaşı olarak sunuluyor.

Maher’in dikkat çektiği en önemli noktalardan biri, cihat kavramının tarihsel dönüşümü. Geleneksel İslam hukukundaki farklı yorumları inceleyen yazar, modern Selefi-Cihatçı hareketlerin bu kavramı küresel ve sürekli bir savaşa dönüştürdüğünü gösteriyor. Özellikle Sovyet-Afgan Savaşı’nın bu dönüşümde belirleyici rol oynadığını savunuyor. Afganistan deneyimi, farklı ülkelerden gelen militanların ortak bir ideolojik ağ kurmasına, küresel cihat fikrinin yayılmasına ve sonrasında El-Kaide gibi örgütlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor.

Kitapta tekfir kavramına ayrı bir önem veriliyor. Maher, başlangıçta sınırlı bir dinsel hüküm olan tekfirin zamanla siyasal bir silaha dönüştüğünü anlatıyor. Bu anlayış yalnızca Batı’yı değil, Selefi-Cihatçı yorumlara katılmayan Müslüman toplumları, yöneticileri ve hatta diğer İslamcı hareketleri de hedef haline getiriyor. DEAŞ’ın uyguladığı aşırı şiddetin ve mezhepçi yaklaşımın arkasında da bu genişletilmiş tekfir anlayışı bulunduğunu ileri sürüyor.

Maher ayrıca El-Kaide ile DEAŞ arasındaki farklılaşmayı ayrıntılı biçimde inceliyor. El-Kaide daha uzun vadeli, stratejik ve küresel bir mücadele yürütmeye çalışırken DEAŞ doğrudan devletleşme, toprak kontrolü ve hilafet ilanı üzerinden hareket ediyor. Ancak iki yapı arasındaki farklara rağmen, her ikisinin de aynı ideolojik çekirdekten beslendiğini savunuyor. Bu nedenle Selefi-Cihatçılığı yalnızca örgüt isimleri üzerinden değil, sürekli dönüşen bir düşünsel gelenek olarak değerlendirmek gerektiğini öne sürüyor.

Kitap boyunca Afganistan, Irak, Suriye ve Batı ülkelerindeki saldırılar üzerinden modern cihatçı hareketlerin gelişimi incelenirken, ideolojinin dijital çağda nasıl yayıldığına da dikkat çekiliyor. Maher, internetin ve sosyal medyanın Selefi-Cihatçı propagandayı küreselleştirdiğini, kimlik krizleri yaşayan bireyler için yeni aidiyet biçimleri sunduğunu belirtiyor. Böylece kitap, modern radikalizmin yalnızca askeri ya da güvenlikçi yöntemlerle açıklanamayacağını; tarihsel, teolojik ve toplumsal boyutları birlikte değerlendirmek gerektiğini ortaya koyuyor.

Shiraz Maher — Selefi Cihatçılık: Bir Fikrin Tarihi
Çeviren: Barış Çalışkan • Phoenix Yayınları
Tarih • 256 sayfa • 2026

Adrian Johnston — Sonsuz Hırs (2026)

Adrian Johnston bu kitabında, kapitalizme yönelik yaygın açıklamalardan birini sorguluyor: Kapitalizmin insan doğasındaki bencillik ve açgözlülükten kaynaklandığı düşüncesini. Yaygın görüşe göre insanlar doğal olarak daha fazla kazanmak, sahip olmak ve rakiplerini geride bırakmak ister; kapitalizm de bu eğilimlerin ekonomik sisteme dönüşmüş hâlidir. Johnston ise bu açıklamanın hem teorik hem de tarihsel olarak yetersiz olduğunu savunuyor. Ona göre kapitalizmin işleyişini anlamak için insan psikolojisinden çok, sermayenin kendi hareket mantığına bakmak gerekiyor. Kitap bu nedenle kapitalizmi insanların arzularının bir ürünü olarak değil, insanları aşan ve onları kendi mantığına tabi kılan bir süreç olarak inceliyor.

‘Sonsuz Hırs’ (‘Infinite Greed’), analizinin temelini Karl Marx ile Jacques Lacan arasında kurduğu ilişkiye dayandırıyor. Marx’ın sermaye birikimi teorisinde sermaye, yalnızca para veya mülkiyet değildir; sürekli genişlemek zorunda olan bir hareket biçimidir. Sermaye duramaz, kendisini sürekli yeniden üretmek ve büyütmek zorundadır. Johnston, bu dinamiği Lacan’ın dürtü kavramıyla birlikte ele alıyor. Lacan’ın dürtüsü belirli bir nesneye ulaşınca tatmin olan bir istek değildir; tersine, sürekli kendi hareketini tekrar eden ve hiçbir zaman nihai doyuma ulaşmayan bir süreçtir. Johnston’a göre kapitalizm de tam olarak böyle işler. Amaç görünüşte kâr elde etmek olsa da sistemin asıl hedefi daha fazla büyümek, daha fazla birikmek ve hareketini sürdürmektir.

Kitabın temel iddialarından biri, açgözlülüğün insanın doğal içgüdüsü olmadığıdır. Johnston, insanların doğuştan sınırsız birikim arzusuna sahip oldukları fikrini reddediyor. Tarihin büyük bölümünde insanlar ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde üretmiş ve yaşamışlardır. Sonsuz büyüme ve sınırsız birikim fikri belirli bir ekonomik sistemin ürünüdür. Bu nedenle kapitalizmi insan doğasının kaçınılmaz sonucu olarak görmek, sistemin tarihsel ve toplumsal özelliklerini gizliyor. Yazar, kapitalizmin insan bencilliğini yaratıp teşvik ettiğini, ardından da bu davranışları kendi doğal temeliymiş gibi sunduğunu öne sürüyor.

Johnston ayrıca kapitalizmin neden bu kadar dayanıklı olduğunu açıklamaya çalışıyor. Sistem sık sık krizler üretmesine, eşitsizlikleri derinleştirmesine ve milyonlarca insan için güvensizlik yaratmasına rağmen varlığını sürdürüyor. Bunun nedeni yalnızca ekonomik çıkarlar değil; insanların arzularının da sistem tarafından şekillendirilmesi. Kapitalizm, bireylere sürekli eksiklik duygusu aşılayarak yeni tüketim biçimleri ve yeni beklentiler üretiyor. Böylece insanlar çoğu zaman kendilerini tatmin etmeyen bir düzeni yeniden üretmeye katkıda bulunuyor.

Kitap boyunca kapitalizm, kişisel niyetlerden bağımsız işleyen bir makineye benzetiliyor. Bu makine, onu yönetenlerin bile tam olarak kontrol edemediği bir hareket mantığına sahip. Şirketler, yatırımcılar ve devletler bile çoğu zaman sistemin dayattığı büyüme zorunluluğuna uyum sağlamak zorunda kalıyor. Bu nedenle sorun yalnızca bazı bireylerin açgözlülüğü değil, bütün toplumsal ilişkileri kuşatan yapısal bir dinamik olarak beliriyor.

Sonuç olarak ‘Sonsuz Hırs’, kapitalizmi insan doğasının kaçınılmaz sonucu olarak açıklayan görüşlere karşı güçlü bir eleştiri sunuyor. Johnston, Marx’ın sermaye teorisi ile Lacan’ın psikanalizini bir araya getirerek kapitalizmin merkezinde insanî bir tutkunun değil, kişisel olmayan ve doyumsuz bir birikim mantığının bulunduğunu savunuyor. Kitap, sistemin neden sürekli kriz ürettiğini, neden tatminsizlik yarattığını ve buna rağmen neden varlığını koruyabildiğini açıklamaya çalışırken, kapitalizmin gerçek öznesinin insanlar değil, kendi kendisini büyütmeye çalışan sermaye hareketi olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle eser, kapitalizmin psikolojik, felsefi ve ekonomik boyutlarını bir araya getiren özgün bir yorum ortaya koyuyor.

Adrian Johnston — Sonsuz Hırs: Sermayenin İnsanlık Dışı Bencilliği
Çeviren: Hakan Gürvit • Livera Yayınevi
Siyaset • 512 sayfa • 2026

Carole Hillenbrand — Ortaçağda Türkler (2026)

Carole Hillenbrand’ın bu çalışması, Ortaçağ İslam dünyasında Türklerin oynadığı tarihsel rolü geniş bir perspektifle yeniden değerlendiren kapsamlı bir derleme niteliği taşıyor. 1981 ile 2023 yılları arasında yayımlanmış makale ve ansiklopedi maddelerini bir araya getiren kitap, Türklerin yalnızca askerî başarılarıyla değil, İslam medeniyetinin siyasal, toplumsal ve kültürel dönüşümündeki belirleyici etkileriyle de öne çıktığını gösteriyor.

Hillenbrand, Orta Asya bozkırlarından İslam dünyasının merkezlerine uzanan Türk hareketliliğini ele alırken, göçebe yaşam biçiminin Türk toplumunun siyasal örgütlenmesini, savaş stratejilerini ve gündelik kültürünü nasıl şekillendirdiğini inceliyor. Türklerin askerî disiplinleri, atlı savaş konusundaki ustalıkları ve hareket kabiliyetleri, onları Abbasilerden Selçuklulara kadar birçok İslam devletinde vazgeçilmez bir güç hâline getiriyor. Ancak kitap, Türk tarihini yalnızca fetihler ve savaşlar üzerinden okumuyor; devlet kurma becerileri, yönetim anlayışları ve İslam dünyasına getirdikleri yeni siyasal modeller üzerinde de duruyor.

Eserde dikkat çeken başlıklardan biri de Türklerin İslamiyetle kurduğu ilişkinin karmaşık yapısı. Hillenbrand, İslamlaşma sürecinin tek yönlü bir dönüşüm olmadığını; Türklerin de İslam dünyasını dönüştürdüğünü savunuyor. Eski bozkır gelenekleri, hükümdarlık anlayışları ve toplumsal değerler, İslamî kurumlarla birleşerek yeni sentezler ortaya çıkarıyor. Böylece Selçuklu ve sonraki Türk-İslam devletleri yalnızca din değiştirmiş toplumlar değil, İslam medeniyetinin karakterini yeniden şekillendiren tarihsel aktörler olarak beliriyor.

‘Ortaçağda Türkler’ (‘The Medieval Turks’), kadınların toplumsal konumu, saray kültürü, dinî hayat ve kroniklerde Türk imgesine dair bölümlerle de zenginleşiyor. Özellikle göçebe geleneklerin kadınlara sağladığı görece hareket alanı, yerleşik İslam toplumlarıyla karşılaştırmalı biçimde ele alınıyor. Hillenbrand ayrıca Arap, Fars ve Bizans kaynaklarında Türklerin nasıl tasvir edildiğini inceleyerek, dönemin önyargılarını, hayranlıklarını ve korkularını da görünür kılıyor.

‘Ortaçağda Türkler’, Türkleri yalnızca “kenardan gelen savaşçılar” olarak değil, Ortaçağ İslam dünyasının merkezî kurucu unsurlarından biri olarak değerlendiren bütünlüklü bir çalışma. Kronikler, modern tarih yazımı ve kültürel analizleri bir araya getiren eser, Türklerin İslam medeniyetindeki yerini daha geniş ve daha karmaşık bir tarihsel bağlam içinde yeniden düşünmeye çağırıyor.

Carole Hillenbrand — Ortaçağda Türkler
Çeviren: Yavuz Alogan • Alfa Yayınları
Tarih • 400 sayfa • 2026

Andrea Iorio — Sen ve Yapay Zekâ Arasında (2026)

Andrea Iorio bu eserinde, yapay zekânın hızla dönüştürdüğü iş dünyasında insanların nasıl değer yaratmaya devam edebileceği sorusuna odaklanıyor. Kitabın temel savı, yapay zekânın insan emeğinin yerini tamamen alacak bir rakip olmadığı; doğru kullanıldığında insan yeteneklerini güçlendiren bir ortak hâline gelebileceğini söylüyor. Iorio’ya göre asıl mesele teknolojik gelişmelere direnmek değil, değişen koşullara uyum sağlayabilecek zihinsel ve duygusal becerileri geliştirmekten geçiyor. Bu nedenle eser, teknik yapay zekâ bilgisinden çok insanın kendisini dönüştürmesine odaklanan bir rehber niteliği taşıyor.

‘Sen ve Yapay Zekâ Arasında: Yapay Zekâ Çağında Geri Kalmamak ve Öne Çıkmak İçin Yeni Kurallar’ (‘Between You and AI: Unlock the Power of Human Skills to Thrive in an AI-Driven World’), teknolojik dönüşümün yalnızca araçları değil, düşünme biçimlerini de değiştirdiğini vurguluyor. İnsanlar geçmişte olduğu gibi belirli bilgi ve becerilere uzun yıllar boyunca güvenemiyor. Bilginin hızla eskidiği bir çağda öğrenme kapasitesi, merak ve uyum yeteneği en önemli avantajlar hâline geliyor. Iorio, bireylerin değişimi tehdit olarak görmek yerine sürekli öğrenme fırsatı olarak değerlendirmeleri gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşım, kitabın zihinsel dönüşüm boyutunun temelini oluşturuyor.

Eserin ikinci önemli boyutu davranışsal dönüşümle ilgili. Yapay zekâ rutin görevleri üstlendikçe insanların yaratıcı düşünme, problem çözme ve karmaşık karar alma becerileri daha değerli hâle geliyor. Iorio, geleceğin iş dünyasında başarının yalnızca teknik uzmanlıktan değil, farklı alanları bir araya getirebilme ve yeni çözümler geliştirebilme kapasitesinden doğacağını ileri sürüyor. Yapay zekâ büyük miktarda veriyi işleyebilirken, hangi soruların sorulacağına ve hangi amaçların izleneceğine hâlâ insanlar karar veriyor. Bu nedenle eleştirel düşünme ve stratejik bakış açısı giderek daha önemli beceriler hâline geliyor.

Kitabın üçüncü ekseni duygusal ve insani yetkinlikler üzerine kuruluyor. Empati, iletişim, işbirliği ve güven oluşturma gibi özellikler yapay zekânın kolayca taklit edemeyeceği alanlar olarak öne çıkıyor. Iorio’ya göre liderlik de bu nedenle yeniden tanımlanıyor. Geleceğin liderleri yalnızca süreçleri yöneten kişiler değil, insanları ortak amaçlar etrafında birleştiren, değişim karşısında güven sağlayan ve ekiplerin potansiyelini açığa çıkaran kişiler olacak. İnsan ilişkilerinin niteliği, teknolojik yeterlilik kadar belirleyici bir unsur hâline geliyor.

Yazar ayrıca yapay zekâya ilişkin korkuların önemli bir bölümünün belirsizlikten kaynaklandığını belirtiyor. Tarih boyunca her büyük teknolojik dönüşümün benzer kaygılar yarattığını hatırlatıyor. Ancak yeni teknolojiler bazı işleri ortadan kaldırırken yeni roller ve fırsatlar da yaratıyor. Bu nedenle bireylerin enerjilerini tehdit senaryolarına değil, teknolojiyi nasıl daha verimli kullanabileceklerine yöneltmeleri gerektiğini savunuyor. Yapay zekâyla rekabet etmek yerine onunla birlikte çalışmayı öğrenmek, geleceğin temel yetkinliklerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Sen ve Yapay Zekâ Arasında’, yapay zekâ çağında insanın değerini korumasının yolunun daha fazla teknolojiye benzemekten değil, daha insani özelliklerini geliştirmekten geçtiğini ileri sürüyor. Merak, yaratıcılık, eleştirel düşünme, empati ve uyum sağlama becerileri geleceğin en önemli sermayeleri olarak tanımlanıyor. Iorio, okurları yapay zekâyı korkulacak bir güç olarak görmekten vazgeçmeye ve onu kendi potansiyellerini genişleten bir araç olarak kullanmaya çağırıyor. Böylece kitap, teknolojik dönüşüm çağında bireysel gelişim ile insani yeteneklerin önemini merkeze alan iyimser ve uygulanabilir bir yol haritası sunuyor.

Andrea Iorio — Sen ve Yapay Zekâ Arasında: Yapay Zekâ Çağında Geri Kalmamak ve Öne Çıkmak İçin Yeni Kurallar
Çeviren: Özgür Taburoğlu • Say Yayınları
İnceleme • 296 sayfa • 2026

François L’Yvonnet — Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak (2026)

François L’Yvonnet bu kısa fakat yoğun çalışmasında, çağdaş düşüncenin en özgün isimlerinden biri olan Jean Baudrillard’ın fikir dünyasına bir giriş sunuyor. ‘Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak’ (‘Entrer dans la pensée de Jean Baudrillard’), Baudrillard’ın düşüncesini sistematik bir öğreti olarak açıklamaktan çok, okuru onun kavramsal evreninde bir yolculuğa çıkarmayı amaçlıyor. L’Yvonnet’ye göre Baudrillard’ı anlamak, hazır cevaplar veren bir filozofu okumaktan ziyade, modern dünyanın görünürde açık olan gerçekliklerini yeniden sorgulamayı öğrenmek anlamına geliyor. Bu nedenle eser, bir düşünürü özetlemekten çok onun düşünme tarzını kavramaya çalışıyor.

Kitabın merkezinde Baudrillard’ın modern toplum eleştirisi yer alıyor. Baudrillard, klasik Marksist yaklaşımların üretim ve ekonomi merkezli açıklamalarının artık yetersiz kaldığını düşünüyor. Günümüz dünyasında belirleyici olan şey, malların kullanım değeri değil, taşıdıkları göstergeler ve semboller oluyor. İnsanlar nesneleri ihtiyaçlarını karşılamak için değil, kimliklerini kurmak ve toplumsal konumlarını göstermek için tüketiyor. Böylece tüketim toplumu yalnızca ekonomik bir düzen değil, anlamların ve işaretlerin dolaşıma girdiği bir sistem hâline geliyor.

L’Yvonnet, Baudrillard’ın en önemli kavramlarından biri olan simülasyon fikrine özel önem veriyor. Baudrillard’a göre çağdaş toplumda insanlar giderek gerçekliğin kendisiyle değil, onun temsilleriyle ilişki kuruyor. Medya, reklamlar, dijital görüntüler ve iletişim ağları gerçek ile kurgu arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Sonunda ortaya “hipergerçeklik” adı verilen durum çıkıyor. Bu dünyada imgeler, temsil ettikleri gerçeklikten daha etkili ve daha belirleyici hâle geliyor. Baudrillard’ın düşüncesi, günümüzde sosyal medya ve dijital kültürün yükselişiyle birlikte daha da güncel bir anlam kazanıyor.

Kitap ayrıca Baudrillard’ın tarihe, siyasete ve iletişime ilişkin görüşlerini de ele alıyor. Baudrillard, modern dünyanın ilerleme, özgürleşme ve rasyonellik anlatılarına kuşkuyla yaklaşıyor. Ona göre çağdaş toplum, bilgi ve iletişim araçlarının artmasına rağmen daha fazla anlam üretmiyor; tersine, aşırı bilgi çoğu zaman anlamın kaybolmasına yol açıyor. Bu nedenle Baudrillard’ın metinleri yalnızca sosyoloji ya da felsefe alanında değil, sanat, sinema, medya ve kültürel çalışmalar açısından da önemli referanslar oluşturuyor.

L’Yvonnet, Baudrillard’ın geleceği tahmin eden bir kâhin değil, yaşadığı çağın görünmez eğilimlerini olağanüstü bir sezgiyle ortaya çıkaran bir düşünür olduğu söylüyor. Bugün dijital ağların, sanal kimliklerin ve görüntülerin egemen olduğu dünyada onun birçok tespiti daha anlaşılır görünüyor. Yazar, okuru Baudrillard’ın kavramlarını ezberlemeye değil, onun sorgulayıcı bakışını benimsemeye davet ediyor. Böylece kitap, Baudrillard’ın düşüncesine yönelik açık, anlaşılır ve yol gösterici bir giriş sunarken, aynı zamanda çağdaş dünyanın gerçeklik, temsil ve anlam sorunlarını yeniden düşünmeye çağırıyor.

François L’Yvonnet — Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak
Çeviren: Oğuz Adanır • Doğu Batı Yayınları
Sosyoloji • 53 sayfa • 2026