Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar (2026)

Patrick Avrane bu eserinde, psikanalizin çoğu zaman anne-baba ve çocuk ilişkilerine odaklanırken geri planda bıraktığı büyükanne-baba figürünü merkeze alıyor. Yazar, büyükanne ve büyükbabaların yalnızca yaşlı aile üyeleri olmadığını, aile tarihinin, geleneklerin ve kuşaklar boyunca aktarılan değerlerin taşıyıcıları olduklarını gösteriyor. Kitabın çıkış noktası, bir insanın büyükanne ya da büyükbaba olmasının kendi kararıyla değil, çocuklarının ebeveyn olmasıyla gerçekleşmesi. Bu durum, büyükanne-babalığı aile içindeki diğer rollerden farklı ve özgün bir konuma yerleştiriyor. Avrane, klinik gözlemleriyle edebiyat, sinema ve kültür tarihinden örnekleri bir araya getirerek bu ilişkinin ruhsal boyutlarını inceliyor.

İlk bölümlerde aile öyküsü, soy bilinci ve kuşaklar arasındaki bağlar ele alınıyor. Yazar, bireyin kimliğinin yalnızca anne-babasıyla kurduğu ilişkilerden değil, daha eski kuşakların bıraktığı izlerden de şekillendiğini savunuyor. Büyükanne ve büyükbabalar geçmiş ile bugün arasında bir köprü işlevi görüyor. Onlar aracılığıyla aile anıları, köken hikâyeleri ve ortak aidiyet duygusu sonraki kuşaklara aktarılıyor. Avrane’a göre çocuklar çoğu zaman aile tarihini ilk kez büyükanne ve büyükbabalarının anlatıları sayesinde keşfeder.

Kitabın önemli temalarından biri aktarım kavramı. Maddi mirasın ötesinde, değerlerin, geleneklerin, yaşam üsluplarının ve hatta bilinçdışı eğilimlerin kuşaktan kuşağa nasıl geçtiği inceleniyor. Avrane, büyükanne-babaların üstbenliği temsil etmediklerini, ancak aile kültürünün korunmasında ve iletilmesinde temel bir rol oynadıklarını vurguluyor. Bu aktarım bazen olumlu bir aidiyet duygusu yaratırken bazen de aile sırları, bastırılmış travmalar ve çözülmemiş çatışmalar biçiminde ortaya çıkabiliyor.

Dördüncü bölümde kuşaklar arası aktarımın karanlık yönleri ele alınıyor. Nicolas Abraham ve Maria Torok’un çalışmalarından yararlanan Avrane, ailelerin sakladığı sırların ve travmaların sonraki kuşakların ruhsal yaşamını etkileyebildiğini gösteriyor. Birey bazen nedenini bilmediği korkuların, utançların ya da tekrar eden davranışların taşıyıcısı hâline geliyor. Böylece büyükanne ve büyükbabalar yalnızca değerlerin değil, görünmez yüklerin de aktarım noktaları olarak beliriyor.

‘Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu’ (‘Les grands-parents: une affaire de famille’), büyükanne-babalığın aynı zamanda bir yüceltme ilişkisi içerdiğini savunuyor. Victor Hugo’nun torunlarına duyduğu hayranlıktan hareketle, torunların çoğu zaman ebeveynlerin çocuklarına bakışından farklı biçimde idealize edildiğini anlatıyor. Ancak bu sevgi, çocuğun gelişim alanını daraltacak bir müdahaleye dönüşmemeli. Yazara göre iyi bir büyükanne ya da büyükbaba, ebeveynlerin yerini almaya çalışmadan, çocuğa güvenli bir yakınlık sunan kişidir.

Son bölümlerde zaman, yaşlanma ve ölüm temaları öne çıkıyor. Büyükanne-babalar torunlarına yalnızca geçmişi değil, hayatın sonluluğunu da hatırlatıyor. Çocukların tanık olduğu ilk ölümler çoğu zaman onların ölümü oluyor. Buna rağmen yaşam süresinin uzaması, kuşaklar arasındaki ilişkinin daha uzun yaşanmasına imkân tanıyor. Avrane’ın vardığı sonuç, “yeterince iyi” büyükanne-babalığın kurallar koymak ya da otorite kurmak değil; deneyimleri paylaşmak, aile hikâyesini aktarmak ve torunların kendi yollarını bulmalarına eşlik etmek olduğu yönünde şekilleniyor. Bu nedenle kitap, büyükanne ve büyükbabaları geçmişin temsilcileri olarak değil, aile içindeki sürekliliğin ve kuşaklar arasındaki insani bağın en önemli taşıyıcıları olarak değerlendiriyor.

Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu
Çeviren: İrem Göksu • Yapı Kredi Yayınları
Psikanaliz • 144 sayfa • 2026

Don Lincoln — Einstein ve Yarım Kalan Düşü (2026)

Don Lincoln bu kitabında, modern fiziğin en büyük hedeflerinden biri olan “Her Şeyin Teorisi” arayışını ele alıyor. Kitabın çıkış noktasını, Albert Einstein’ın yaşamının son yıllarında üzerinde çalıştığı fakat tamamlayamadığı birleşik kuram oluşturuyor. Lincoln’e göre fizik tarihi, doğanın farklı görünen kuvvetlerini tek bir açıklama altında toplama çabasının hikâyesini anlatıyor. Newton’un göksel ve yersel hareketleri birleştirmesi, Maxwell’in elektrik ile manyetizmayı ortak bir çerçevede açıklaması ve Einstein’ın uzayla zamanı tek bir yapıda buluşturması bu uzun yolculuğun önemli duraklarını oluşturuyor. Ancak günümüzde hâlâ tamamlanamayan temel problem, evreni yöneten tüm kuvvetleri ve parçacıkları tek bir kuramsal yapı içinde açıklayabilmekten geçiyor.

‘Einstein ve Yarım Kalan Düşü’ (‘Einstein’s Unfinished Dream’, günümüz fiziğinin en başarılı modeli olan Standart Model’i ayrıntılı biçimde değerlendiriyor. Kuarklar, leptonlar ve kuvvet taşıyıcı parçacıklar sayesinde maddenin yapısını büyük ölçüde anlayabildiğimizi gösteriyor. Buna rağmen mevcut kuramın eksik yönlerinin bulunduğunu vurguluyor. Yerçekimi Standart Model’e dâhil edilemiyor, evrendeki karanlık maddenin ne olduğu açıklanamıyor ve karanlık enerjinin kaynağı belirsizliğini koruyor. Ayrıca evrende maddenin antimaddeye neden baskın geldiği sorusu da yanıtsız kalıyor. Lincoln, bu problemlerin yalnızca teknik ayrıntılar olmadığını, fizikçileri daha kapsamlı bir teori arayışına yönelten temel işaretler olduğunu savunuyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, kamuoyunda sıkça tartışılan teorilere ayrılıyor. Sicim teorisi, süpersimetri ve ek boyutlar gibi fikirler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Lincoln, bu yaklaşımların ilgi çekici olanaklar sunduğunu kabul ediyor; ancak henüz deneysel olarak doğrulanmadıkları için kesin çözümler gibi sunulmalarına karşı çıkıyor. Bilimin yalnızca matematiksel güzellikten değil, gözlem ve deneylerden güç aldığını hatırlatıyor. Bu nedenle fizikçilerin yeni fikirler üretirken aynı zamanda bunları sınayabilecek teknolojiler geliştirmeleri gerektiğini belirtiyor. Kitap, popüler bilim eserlerinde sık görülen aşırı iyimserliğe kapılmadan, mevcut teorilerin güçlü ve zayıf yönlerini dengeli bir biçimde değerlendiriyor.

Lincoln’un vardığı sonuç, insanlığın evren hakkındaki bilgisinin etkileyici ölçüde ilerlediği fakat hâlâ çok sınırlı olduğu yönünde şekilleniyor. Karanlık madde, karanlık enerji ve kuantum kütleçekimi gibi sorunlar çözülmeden Her Şeyin Teorisi’ne ulaşılamayacağını düşünüyor. Buna rağmen araştırmaların yönünü belirleyen yeni deneylerin, parçacık hızlandırıcılarının ve hassas gözlemlerin geleceğe dair umut verdiğini vurguluyor. Kitap, kesin cevaplar vermekten çok doğru soruları sormanın önemini öne çıkarıyor. Einstein’ın yarım kalan düşü henüz gerçekleşmemiş olsa da, modern fiziğin attığı adımların insanlığı doğanın en derin yasalarına biraz daha yaklaştırıyor olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, hem çağdaş parçacık fiziğinin genel bir bilançosunu sunuyor hem de bilimin bilinmeyene doğru süren yolculuğunu anlaşılır ve eleştirel bir dille gözler önüne seriyor.

Don Lincoln — Einstein ve Yarım Kalan Düşü: Her Şeyin Teorisi Yolunda Atılan Adımlar
Çeviren: Sinan Akbaytürk • Orenda Kitap
Bilim • 304 sayfa • 2026

John Gray — Yeni Leviathanlar (2026)

John Gray bu eserinde, Thomas Hobbes’un Leviathan’ını yirmi birinci yüzyılın krizlerini anlamak için yeniden yorumluyor. ‘Yeni Leviathanlar’ (‘The New Leviathans’), Soğuk Savaş sonrasında yaygınlaşan liberal iyimserliğin çöktüğünü ve tarihin liberal demokrasi lehine kesin biçimde sonuçlanmadığını savunuyor. Gray’e göre Sovyetler Birliği’nin dağılması, sanıldığı gibi liberal çağın zaferi değil, liberalizmin çözülüşünün başlangıcını haber verdi. İnsan doğasının kalıcı çatışmalarını göz ardı eden ilerleme inancı günümüzü açıklayamıyor.

İlk bölümde yazar, liberalizmin evrensel ve geri döndürülemez bir düzen olduğu fikrini sorguluyor. Hobbes’un herkesin herkese karşı savaşı olarak tanımladığı kaos ihtimali ortadan kalkmıyor; yalnızca yeni biçimler alıyor. Rusya ve Çin gibi güçler, liberal modelden farklı Leviathanlar kuruyor. Rusya güvenlik ve gelenek etrafında şekillenen bir egemenlik anlayışı geliştiriyor; Çin ise dijital gözetim araçlarıyla denetim kapasitesi yaratıyor.

İkinci bölüm, yapay doğa durumları kavramı etrafında ilerliyor. Gray, modern toplumların düzenli görünmelerine rağmen sürekli güvensizlik ürettiklerini savunuyor. Distopyalar, totaliter deneyimler ve ideolojik projeler üzerinden güvenlik arayışının nasıl yeni korkular doğurduğunu inceliyor. Hobbes’un doğa durumunun tarih öncesine ait bir aşama değil, her an geri dönebilecek bir olasılık olduğu fikrini güncelliyor. Teknoloji ve bürokratik yönetim istikrar vaat ederken aynı zamanda kırılganlıkları büyütüyor.

Son bölümde Gray, çağdaş dünyanın yeni ölümlü tanrılar yarattığını ileri sürüyor. Liberalizm kurtuluş vaat eden bir inanç sistemi gibi davranıyor. Kimlik siyaseti, woke kültürü, hak çatışmaları ve seçkinlerin mücadeleleri bu çerçevede değerlendiriliyor. Devletler ve kurumlar bireylere güvenlik değil, anlam da sunmaya çalışıyor. Ancak bu girişim yeni baskı mekanizmaları üretiyor.

Gray’in temel sonucu, insanlığın kusurlarını ortadan kaldıracak nihai bir siyasal düzen bulunmadığıdır. Tarih doğrusal bir ilerleme izlemiyor; düzen ve kaos arasındaki gerilim sürekli geri dönüyor. Bu nedenle kitap, insan sınırlarını kabul eden gerçekçi bir etik ve siyaset anlayışı arıyor. Hobbes’un mirasını günümüze taşıyan eser, özgürlük, güvenlik ve iktidar arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguluyor.

John Gray — Yeni Leviathanlar: Liberalizm Sonrası Düşünceler
Çeviren: Nur Küçük • Domingo Kitap
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri (2026)

Guy P. Raffa’nın bu çalışması, Dante Alighieri’nin ölümünden sonraki yedi yüz yıllık serüvenini izleyerek bir şairin kalıntılarının nasıl ulusal, siyasal ve kültürel bir simgeye dönüştüğünü anlatıyor. Eser, yalnızca Dante’nin mezarının ve kemiklerinin hikâyesini aktarmıyor; aynı zamanda İtalya’nın kendisini nasıl kurduğunu ve büyük tarihsel figürleri nasıl yeniden ürettiğini inceliyor. Raffa, akademik titizlikle ilerlerken belirsizlikleri gizlemiyor ve Dante’nin mezarı etrafında oluşan karmaşık anlatıların tarihin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteriyor.

‘Dante’nin Kemikleri’ (‘Dante’s Bones’), Dante’nin 1321 yılında Ravenna’da ölmesiyle başlıyor. Şairin naaşı başlangıçta yerel bir hatıranın parçasıyken zamanla Floransa ile Ravenna arasında siyasi ve kültürel bir mücadele nesnesine dönüşüyor. Dante’yi sürgüne gönderen Floransa’nın daha sonra onu sahiplenmeye çalışması, mezarın etrafında sürecek uzun çekişmenin temelini oluşturuyor. Rönesans boyunca Lorenzo de Medici, Michelangelo ve Papa X. Leo gibi isimlerin girişimleri, şairin kalıntılarını Floransa’ya taşıma arzusunu canlı tutuyor. Ancak Fransisken rahiplerin kemikleri gizlemesi, mezarın boş kalmasına ve Dante’nin bedeninin korunmasına yol açıyor.

Raffa, bu hikâyeyi anlatırken Dante’nin giderek tarihsel bir kişilikten ulusal bir mite dönüştüğünü gösteriyor. On dokuzuncu yüzyılda İtalya’nın birleşme sürecinde Dante, ortak kimliğin sembolü haline geliyor. Kemiklerin bulunması ve şairin ulusun atalarından biri olarak sunulması, edebiyat ile siyasetin nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. Böylece Dante’nin bedeni küçülürken tarihsel etkisi büyüyor.

Eserin ikinci kısmı, savaşlar ve ideolojik mücadeleler döneminde Dante’nin nasıl yeniden yorumlandığını inceliyor. Şairin kalıntıları bilimsel araştırmalara konu oluyor, kafatası ölçümleri faşist ırk teorilerine malzeme yapılıyor ve Mussolini yönetimi Dante’yi milliyetçi söylemin merkezine yerleştiriyor.

Son bölümde Raffa, Dante’nin kalıntılarının modern dönemde kazandığı yeni anlamları ele alıyor. Kitap, bir mezarın tarihinden hareketle hafıza, kimlik ve ulus inşası üzerine güçlü bir değerlendirme sunuyor. Dante’nin Kemikleri, edebiyat tarihini siyasal tarih ve kültürel bellekle buluşturan özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri: Bir Şair İtalya’yı Nasıl Kurdu?
Çeviren: Özlem Günenç • Vakıfbank Kültür Yayınları
İnceleme • 504 sayfa • 2026

Kolektif — Zaman (2026)

Alban Gonord’un editörlüğünü yaptığı ‘Zaman’ (‘Le temps’), zaman kavramını felsefe, bilim ve insan deneyimi arasındaki kesişimlerde ele alan bir derleme sunuyor. Kitap, zamanı yalnızca saatlerin ölçtüğü nesnel bir akış olarak değil, hafıza, bilinç, ölüm, tarih ve yaratıcılıkla iç içe geçmiş yaşantısal bir olgu olarak inceliyor. Aristoteles’ten Deleuze’e uzanan düşünce çizgisi boyunca zamanın nasıl kavrandığını gösterirken, insanın kendisini anlamasının da zamanla kurduğu ilişkiye bağlı olduğunu ortaya koyuyor.

Eserin ilk bölümleri, bireyin zamanla kurduğu kişisel deneyimlere odaklanıyor. Seneca zamanın sahip olunan bir kaynak değil, insanı kuşatan bir gerçeklik olduğunu vurgularken, Nietzsche unutmanın yaşamı mümkün kılan yaratıcı bir güç olduğunu gösteriyor. Levinas zamanı ölüm üzerinden düşünürken, Sartre ve Lavelle insan eylemlerinin geleceğe dönük yönelimlerini tartışıyor. Böylece zamanın yalnızca geçen bir süreç değil, kararlar ve beklentilerle şekillenen bir deneyim olduğu açıklanıyor.

Derlemenin devamında Pascal, Augustinus, Kant ve Husserl aracılığıyla zamanın tanımlanabilir olup olmadığı sorgulanıyor. Augustinus’un zaman ile dil arasındaki ilişkiye dair çözümlemeleri, geçmiş, şimdi ve geleceğin bilinç içinde nasıl kurulduğunu açıklıyor. Kant zamanı deneyimin temel koşullarından biri olarak yorumlarken, Husserl zaman bilincini inceliyor. Bu tartışmalar, zamanın dış dünyadaki bir olgu kadar zihinsel bir yapı olduğunu da gösteriyor.

Kitap ayrıca ebediyet, süre ve zaman arasındaki ilişkilere odaklanıyor. Aristoteles’in “şimdi” kavramı, Plotinos’un ebediyet anlayışı, Spinoza’nın süre düşüncesi ve Descartes’ın yaratılış fikri, zamanın metafizik boyutlarını görünür kılıyor. Ardından Platon’un anımsama kuramı, Newton’un mutlak zaman anlayışı, Prigogine ile Stengers’in zamanın oku tartışmaları ve Jacob’un evrim değerlendirmeleri aracılığıyla bilimsel düşüncenin zaman kavrayışı ele alınıyor.

Son bölümde Hegel, Bergson, Bachelard, Ricoeur, Merleau-Ponty ve Deleuze zamanın yaratıcı yönlerini inceliyor. Bergson’un süre kavramı ile Ricoeur’ün anlatı ve zamansallık ilişkisine dair görüşleri, insan yaşamının kronolojik ölçümlerle açıklanamayacağını gösteriyor. Le temps, bu temaları bir araya getirerek zaman sorununu düşünmeye çağırıyor ve alanında kaynak olarak öne çıkıyor.

Kolektif — Zaman
Editör: Alban Gonord
Çeviren: Alp Tümertekin • Fol Kitap
Felsefe • 246 sayfa • 2026

Jon Roozenbeek, Sander Van Der Linden — Yalan Yanlış (2026)

Jon Roozenbeek ve Sander van der Linden’in bu kitabı, yanlış bilgilerin nasıl ortaya çıktığını, neden bu kadar hızlı yayıldığını ve insanların bu bilgilere neden inandığını irdeliyor. Yazarlar, mezenformasyonu yalnızca dijital çağın bir sorunu olarak görmüyor; köklerini insan zihninin evrimsel gelişiminde, sosyal ilişkilerinde ve karar alma mekanizmalarında arıyor. İnsanların dünyayı anlamlandırmak için kullandıkları zihinsel kestirme yolların çoğu zaman faydalı olduğunu, ancak bazı koşullarda hatalı yargılara da yol açabildiğini gösteriyor. Böylece yanlış bilgiye inanmanın yalnızca cehaletle açıklanamayacağını, bunun insan psikolojisinin işleyişiyle yakından bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor.

‘Yalan Yanlış: Mezenformasyonun Psikolojisi’ (‘The Psychology of Misinformation’), doğruluk ile yanlışlık arasındaki sınırın çoğu zaman düşünüldüğü kadar net olmadığını vurguluyor. Bir bilginin tamamen sahte olabileceği gibi, gerçek unsurlar içerirken bağlamından koparılması nedeniyle yanıltıcı hale de gelebileceğini anlatıyor. Bu nedenle yazarlar, bireylerin yalnızca bilginin içeriğine değil, üretildiği koşullara, kaynağına ve dolaşıma sokulma biçimine de dikkat etmesi gerektiğini savunuyor. Sosyal medya platformlarının çalışma mantığı, dikkat ekonomisi ve algoritmaların etkisi de bu çerçevede ele alınıyor. Dijital ortamların duygusal ve çarpıcı içerikleri öne çıkarmasının, yanlış bilgilerin yayılmasını kolaylaştırdığını gösteriyor.

Eserde insanların yanlış bilgileri paylaşma nedenleri de ayrıntılı biçimde inceleniyor. Pek çok kişinin kötü niyetle hareket etmediği, aksine çevresine faydalı olmak ya da önemli gördüğü bir bilgiyi duyurmak istediği belirtiliyor. Ancak aidiyet duygusu, grup kimliği, politik kutuplaşma ve doğrulama yanlılığı gibi etkenler, bireylerin hatalı içerikleri sorgulamadan benimsemesine yol açabiliyor. Yazarlar, insanların çoğu zaman gerçeği aramaktan çok mevcut inançlarını korumaya yöneldiğini ve bu durumun bilgi kirliliğini artırdığını açıklıyor. Böylece mezenformasyonun yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda sosyal ve psikolojik bir mesele olduğunu gösteriyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, sorunu teşhis etmekle yetinmemesi. Roozenbeek ve van der Linden, yanlış bilgiye karşı geliştirilen bilimsel yöntemleri de değerlendiriyor. Özellikle aşılama teorisi ve önceden çürütme stratejileri sayesinde bireylerin manipülasyon tekniklerini daha erken fark edebileceğini anlatıyor. Amaç, insanları her bilgiye kuşkuyla yaklaşan bireyler haline getirmek değil; kanıtları daha dikkatli değerlendiren, kaynakları sorgulayan ve eleştirel düşünmeyi alışkanlık haline getiren bir bakış açısı geliştirmek. Psikoloji, iletişim çalışmaları ve davranış bilimlerini bir araya getiren eser, bilgi kirliliğinin giderek arttığı günümüzde mezenformasyonun nasıl işlediğini açıklayan önemli bir kaynak niteliği taşıyor ve alanında öne çıkan çalışmalardan biri olarak değerlendiriliyor.

Jon Roozenbeek, Sander Van Der Linden — Yalan Yanlış: Mezenformasyonun Psikolojisi
Çeviren: Elif Okan Gezmiş • Koç Üniversitesi Yayınları
Psikoloji • 232 sayfa • 2026

Feride Aksu Tanık — Gizil Nekropolitika (2026)

Feride Aksu Tanık ‘Gizil Nekropolitika’ adlı bu çalışmasında salgın hastalıkları yalnızca tıbbi ya da biyolojik olaylar olarak değil, küresel güç ilişkilerinin ve kapitalist düzenin ürettiği siyasal sonuçlar olarak inceliyor. Kitap, sömürgecilik tarihinden günümüz pandemilerine uzanan çizgide yaşamın ve ölümün nasıl eşitsiz biçimde dağıtıldığını araştırıyor. Böylece salgınların yalnızca virüslerin yayılmasıyla değil, ekonomik ve siyasal yapıların işleyişiyle de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Yazar, sömürgeci tıbbın tarihsel mirasını merkeze alarak modern sağlık sistemlerinin tarafsız ve evrensel yapılar olmadığına dikkat çekiyor. Sömürge dönemlerinde sağlık politikalarının çoğu zaman yerel halkların ihtiyaçlarından çok imparatorlukların çıkarlarına hizmet ettiğini gösteriyor. Bu mirasın günümüzde farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğünü savunan yazar, küresel sağlık alanındaki eşitsizliklerin tarihsel köklerini görünür kılıyor.

Eserin temel kavramlarından biri olan “gizil nekropolitika”, hangi yaşamların korunmaya değer görüldüğü ve hangi yaşamların gözden çıkarılabilir kabul edildiği sorusuna odaklanıyor. AIDS ve COVID-19 örnekleri üzerinden ilerleyen analiz, pandemilerin etkilerinin toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmadığını gösteriyor. Yoksul ülkeler, emekçi sınıflar ve kırılgan topluluklar salgınların sonuçlarıyla çok daha ağır biçimde karşılaşırken, küresel güç merkezleri bu eşitsizliği yeniden üreten mekanizmalar kuruyor.

Kitap, özellikle aşı ve ilaç politikalarına dikkat çekiyor. Kamu kaynaklarıyla desteklenen bilimsel araştırmaların sonuçlarının patent sistemleri aracılığıyla özel şirketlerin denetimine girmesi, sağlık alanında ciddi bir adaletsizlik yaratıyor. Böylece insan yaşamını korumaya yönelik bilgi ve teknolojiler, kamusal ihtiyaçlardan çok kâr mantığına göre dağıtılıyor. Yazar, bu durumun yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını, aynı zamanda yaşam hakkını belirleyen siyasal bir tercih olduğunu vurguluyor.

Tanık’a göre aşı emperyalizmi, küresel eşitsizliğin en görünür örneklerinden biri. Salgın dönemlerinde bazı ülkeler ihtiyaçlarının çok üzerinde aşı stoklayabilirken, birçok toplum temel sağlık araçlarına erişemedi. Sonuç olarak hastalıkların ve ölümlerin dağılımı biyolojik zorunluluklarla değil, uluslararası sistemin güç dengeleriyle belirleniyor. Kitap, kapitalizm ile küresel sağlık politikaları arasındaki ilişkiyi bu çerçevede ele alarak, pandemilerin aynı zamanda bir sınıf ve iktidar meselesi olduğunu savunuyor.

‘Gizil Nekropolitika’, günümüz dünyasını şekillendiren sağlık krizlerini sömürgecilik, kapitalizm ve emperyalizm ekseninde yeniden değerlendiren önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor. Feride Aksu Tanık, salgınların ardındaki yapısal nedenleri görünür kılarken, okuru yalnızca mevcut düzeni anlamaya değil, yaşamı ve sağlığı piyasa mantığının dışına çıkaracak alternatifleri düşünmeye de çağırıyor. Bu yönüyle kitap, pandemileri tıbbi bir olayın ötesinde, çağımızın temel siyasal ve etik sorunlarından biri olarak yorumluyor.

Feride Aksu Tanık — Gizil Nekropolitika: Sömürgecilik, Pandemiler ve Aşı Emperyalizmi
• Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 224 sayfa • 2026

Kolektif — At Ansiklopedisi (2026)

‘At Ansiklopedisi’, insanlık tarihinin açık ara en önemli hayvanlarından biri olan atı biyolojik, tarihsel ve kültürel boyutlarıyla ele alan kapsamlı bir başvuru kaynağı. Kitap, atların yalnızca ulaşım, savaş ya da tarım alanlarında kullanılan hayvanlar olmadığını; insan uygarlığının gelişiminde belirleyici rol oynayan canlılar olduğunu gösteriyor. At ile insan arasındaki binlerce yıllık ilişkiyi inceleyerek bu bağın toplumları, ekonomileri ve kültürleri nasıl şekillendirdiğini açıklıyor.

‘At Ansiklopedisi’ (‘The Horse Encyclopedia’), atların evrimsel kökenlerinden başlayarak günümüzdeki çeşitliliğine uzanan geniş bir perspektif sunuyor. Yabani atlardan evcilleştirme süreçlerine, farklı coğrafyalarda ortaya çıkan soy hatlarından modern yetiştiricilik uygulamalarına kadar uzanan gelişimi ayrıntılı biçimde ele alıyor. Atların çevresel koşullara uyum sağlayarak nasıl farklı özellikler kazandığını ve bunun çeşitli ırkların ortaya çıkışındaki etkisini inceliyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri at anatomisine ayrılıyor. İskelet yapısından kas sistemine, duyularından hareket kabiliyetine kadar birçok konu sade ve anlaşılır bir biçimde açıklanıyor. Atların hız, dayanıklılık ve çeviklik gibi özelliklerinin biyolojik temelleri gösterilirken sağlık, bakım ve beslenme konularına da geniş yer veriliyor. Böylece atların fiziksel ihtiyaçlarını anlamanın, onların refahını sağlamadaki önemine dikkat çekiliyor.

Eserde dünya genelinde tanınan 150’den fazla at ve midilli ırkı tanıtılıyor. Her ırkın kökeni, fiziksel özellikleri, karakter yapısı ve kullanım alanları ele alınıyor. Arap atından İngiliz safkanına, Shetland midillisinden ağır yük çekme amacıyla yetiştirilen büyük cinslere kadar uzanan çeşitlilik, at dünyasının ne kadar zengin olduğunu ortaya koyuyor. Irklar arasındaki farklılıklar yalnızca görünüş açısından değil, tarihsel işlevleri ve yetiştirildikleri toplumsal koşullar bakımından da değerlendiriliyor.

Kitap, atların sanat, mitoloji ve kültürdeki yerini de inceliyor. Tarih boyunca güç, özgürlük, asalet ve kahramanlık gibi kavramlarla ilişkilendirilen atların resimlerde, heykellerde, edebiyatta ve halk anlatılarında nasıl temsil edildiğini gösteriyor. Böylece atın yalnızca biyolojik bir tür değil, insan hayal gücünü ve sembolik dünyasını derinden etkileyen bir figür olduğu vurgulanıyor.

Kitap aynı zamanda spor ve binicilik dünyasına da ışık tutuyor. Yarışlardan engel atlamaya, dayanıklılık yarışlarından geleneksel binicilik uygulamalarına kadar farklı disiplinlerin gelişimini ele alıyor. Atların insanlarla kurduğu işbirliğinin zaman içinde nasıl değiştiğini ve günümüzde hangi biçimlerde sürdüğünü açıklıyor.

Alanındaki en kapsamlı eserlerden biri kabul edilen ‘At Ansiklopedisi’, atların biyolojisini, tarihini, kültürel önemini ve çeşitliliğini tek bir çatı altında birleştiriyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca at meraklılarına değil, insan ile hayvan arasındaki uzun ve karmaşık ilişkiyi anlamak isteyen herkese geniş bir bakış açısı sunuyor.

Kolektif — At Ansiklopedisi
Çeviren: Ceren Can Aydın • Alfa Yayınları
Ansiklopedi • 360 sayfa • 2026

Tim Ingold — Yapmak (2026)

Tim Ingold, ‘Yapmak’ adlı eserinde antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığı ortak bir düşünme ve üretme alanının farklı biçimleri olarak yorumluyor. Kitabın temel iddiası, bilginin yalnızca kuramsal düşünceyle değil, yapma süreçleri içinde oluştuğu fikrine dayanıyor. Ingold’a göre insan, dünyayı önce zihninde tasarlayıp sonra ona biçim veren bir varlık değil; malzemeler, çevre ve diğer canlılarla etkileşim kurarken öğrenen bir canlı olarak var oluyor. Bu nedenle düşünmek ve yapmak birbirinden ayrılmıyor; insan yaparken düşünüyor, düşünürken de dönüşüyor.

‘Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık’ (‘Making: Anthropology, Achaeology, Art and Architecture’), akademide yaygın olan teori-pratik ayrımını eleştiriyor. Antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığın değeri, dünyayı dışarıdan açıklamalarında değil, onunla birlikte hareket etmelerinde yatıyor. Bir zanaatkârın malzemeyle kurduğu ilişki nasıl karşılıklıysa, araştırmacının bilgiyle ilişkisi de aynı şekilde gelişiyor. Öğrenme, hazır bilgileri aktarmaktan çok deneyim içinde yön bulmayı gerektiriyor. Bu yaklaşım, eğitimi de tek yönlü bilgi aktarımı olmaktan çıkarıp ortak bir araştırma ve keşif süreci olarak yeniden tanımlıyor.

Kitabın merkezindeki kavram mütekabiliyet. Ingold, yapma eylemini insanın edilgen maddeler üzerinde hâkimiyet kurması şeklinde tanımlamaz. Ona göre üretim, yapan kişi ile malzemeler arasında gelişen canlı bir karşılaşma. Ahşap, taş, toprak, lif ya da metal yalnızca biçim verilen nesneler değil; sürece kendi özellikleriyle katılan etkin unsurlar olarak önem kazanıyor. Ortaya çıkan ürün de tek taraflı bir tasarımın değil, bu karşılıklı ilişkinin sonucu oluyor. Bu nedenle yaratıcılık, önceden belirlenmiş bir planın uygulanmasından çok, süreç içinde ortaya çıkan imkânlara yanıt vermeyi içeriyor.

İngold ayrıca nesnelerden çok malzemelerin yaşamına odaklanıyor. Dünya tamamlanmış objelerden değil, sürekli akış halindeki süreçlerden oluşuyor. İnsanlar da bu akışın dışında duran varlıklar değil; yollar, izler ve ilişkiler boyunca hareket eden canlılar olarak yaşamlarını sürdürüyor. Böylece insan ile çevre arasındaki sınırlar daha geçirgen hale geliyor. Kitap, insanı doğadan ayrı ve üstün gören modern anlayışa güçlü bir eleştiri getiriyor.

Türkçe baskıya yazdığı önsözde Ingold, kitabın yayımlanmasından sonra ortaya çıkan tartışmaları değerlendiriyor. “Yapmak” kavramının farklı alanlarda yaygınlaştığını, ancak amacının tüm zanaatları tek bir başlık altında toplamak olmadığını vurguluyor. Yeni materyalizm, eğitim felsefesi ve yapay zekâ tartışmalarına değinerek, insanlığın geleceği açısından el ve ses gibi temel becerilerin önemini koruduğunu savunuyor. Dijital teknolojilerin yükselişine rağmen insan deneyiminin hâlâ maddi dünyayla doğrudan temas içinde şekillendiğini hatırlatıyor.

‘Yapmak’, çağdaş antropolojinin en etkili eserlerinden biri olarak bilgi üretimini yaşamın içindeki yaratıcı süreçlerle birlikte düşünmeye çağırıyor. Ingold, insanın dünyayı yapan değil, dünya ile birlikte oluşan bir varlık olduğunu gösterirken antropoloji, sanat, mimarlık ve arkeoloji arasında yeni köprüler kuruyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca akademik disiplinleri değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi de yeniden düşünmeye davet ediyor.

Tim Ingold — Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık
Çeviren: Mehmet Doğan • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 192 sayfa • 2026

Aybars Yanık — Zalimin Zulmü Varsa (2026)

Aybars Yanık, ‘Zalimin Zulmü Varsa’ adlı çalışmasında popülizmi yalnızca seçimler, partiler ya da liderler üzerinden açıklayan yaklaşımların yetersiz kaldığını savunuyor. Yazara göre popülizm, sadece siyasal kurumlarda değil, gündelik hayatta, dizilerde, filmlerde ve dijital kültürde de üretiliyor. Bu nedenle kitabın odağında “hissedilen popülizm” yer alıyor. Yanık, insanların siyasal dünyayı nasıl algıladığını anlamak için popüler kültürde dolaşıma giren kahraman, anti-kahraman ve kurtarıcı figürlerine bakmanın gerekli olduğunu gösteriyor.

Kitap ilk olarak popülizm kavramının etrafındaki tartışmaları ele alıyor. Popülizmin çoğu zaman yalnızca olumsuz bir siyasal sapma gibi değerlendirildiğini, bu yüzden toplumsal karşılığının yeterince anlaşılamadığını ileri sürüyor. Kavramın tanımı üzerindeki anlaşmazlıkları inceleyen yazar, popülizmi yalnızca siyasal elitlerin diliyle değil, toplumun duygusal ve kültürel deneyimleriyle birlikte düşünmek gerektiğini söylüyor. Böylece popülizmin neden geniş kitlelerde karşılık bulduğunu açıklamaya çalışıyor.

Eserin merkezinde popüler kültür ile siyaset arasındaki ilişki yer alıyor. Yanık, özellikle çatışma üzerine kurulu antagonist siyasal mantığın popüler anlatılarda nasıl görünür hâle geldiğini inceliyor. Bu mantıkta toplum “biz” ve “onlar” şeklinde iki karşıt kampa ayrılıyor. Adalet talebi ise çoğu zaman hukuki süreçlerden çok intikam duygusuyla birleşiyor. Dizilerde ve filmlerde ortaya çıkan anti-kahraman figürleri, tam da bu noktada önem kazanıyor. Sistem tarafından dışlanmış ya da mağdur edilmiş karakterler, kuralları ihlal ederek adalet dağıtan kişiler olarak sunuluyor. Böylece seyirci, kurumsal çözümler yerine bireysel hesaplaşmalara yönelen bir adalet anlayışıyla karşılaşıyor.

Yazar, Şahsiyet ve Joker gibi örnekler üzerinden toplumun vicdanı rolüne soyunan karakterleri değerlendiriyor. Bu figürler, mevcut düzene yönelik öfkeyi temsil ediyor ve geniş kitlelerin biriken memnuniyetsizliğini görünür kılıyor. Onların cazibesi, yalnızca isyan etmelerinden değil, susturulmuş ya da dikkate alınmamış kesimlerin sesi olarak algılanmalarından kaynaklanıyor. Kitap, popüler kültürdeki bu anlatıların siyasal alandaki eğilimlerle güçlü bağlar kurduğunu ortaya koyuyor.

Son bölümde Aybars Yanık, bu tartışmayı Türkiye bağlamına taşıyor. Özellikle Sedat Peker fenomeni üzerinden, toplumun neden kurtarıcı ya da kahraman figürlere yöneldiğini sorguluyor. Siyasal temsil mekanizmalarına duyulan güvensizliğin arttığı dönemlerde, bazı kişiler baskı altında kaldığını düşünen toplumsal kesimlerin sözcüsü olarak görülüyor. Kitaba göre bu durum, modern siyasetin giderek daha fazla semboller, performanslar ve duygular üzerinden işlediğini gösteriyor.

‘Zalimin Zulmü Varsa’, popülizmi yalnızca siyaset biliminin sınırları içinde ele almak yerine kültürel imgeler, anlatılar ve duygular üzerinden yorumlayan özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor. Aybars Yanık, adalet arayışı ile intikam arzusu arasındaki gerilimi görünür kılarken, günümüz toplumlarının neden sürekli yeni kahramanlar üretmeye ihtiyaç duyduğunu da tartışıyor. Bu yönüyle kitap, popüler kültürün siyasal hayatı nasıl şekillendirdiğini anlamak isteyenler için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Aybars Yanık — Zalimin Zulmü Varsa: Popüler Kültür ve Siyaset
• İletişim Yayınları
Siyaset • 159 sayfa • 2026