Kolektif — Meşgul Şehir (2026)

Daniel-Joseph MacArthur-Seal ve Gizem Tongo editörlüğünde hazırlanan ‘Meşgul Şehir’, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri’nin işgali altındaki İstanbul’u yalnızca diplomatik müzakereler, askerî gelişmeler ve resmî siyaset üzerinden değil; gündelik yaşamın ritmi, toplumsal ilişkiler ve kültürel etkileşimler üzerinden yeniden değerlendiriyor. İşgal yıllarını tek merkezli bir siyasal anlatının dışına taşıyan eser, farklı toplulukların, kurumların ve bireylerin aynı kentte kurduğu karmaşık ilişkileri görünür kılıyor.

Türkiye, Fransa, Birleşik Krallık, Yunanistan, Ermenistan, Rusya ve başka ülkelerin arşivlerinden derlenen, önemli bir bölümü ilk kez yayımlanan resmî belgeler; dönemin basını, fotoğrafları ve diğer görsel malzemeleriyle birlikte kullanılarak İstanbul’da eş zamanlı biçimde işleyen çok katmanlı iktidar ağları inceleniyor. Böylece işgal altındaki kent, yalnızca büyük siyasi aktörlerin değil, gündelik hayatın içinde yer alan unutulmuş kişilerin, toplumsal hareketlerin ve yerel dinamiklerin gözünden de okunuyor.

Claire Le Bras, Lerna Ekmekçioğlu, Erol Ülker, Artemis Papatheodorou, Ceren Abi ve Ekaterina Aygün’ün katkılarıyla hazırlanan makaleler; kronoloji ve katalog bölümleriyle desteklenerek 1918-1923 arasındaki İstanbul’u etnik, sınıfsal ve toplumsal çeşitliliği içinde ele alıyor. ‘Meşgul Şehir’, işgal dönemini tek boyutlu bir tarih anlatısı yerine farklı deneyimlerin, çatışmaların ve karşılaşmaların iç içe geçtiği çoğul bir kent tarihi olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Kolektif — Meşgul Şehir: İşgal İstanbul’unda Siyaset ve Gündelik Hayat, 1918–1923
Editör: Daniel-Joseph MacArthur-Seal, Gizem Tongo • İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yayınları
Tarih • 273 sayfa • 2026

J. L. Heilbron — Ernest Rutherford ve Atomun Parçalanışı (2026)

J. L. Heilbron’un bu kitabı, modern atom fiziğinin kurucu isimlerinden Ernest Rutherford’un bilimsel yaşamını, radyoaktivitenin keşfinden atomun yapısının çözülmesine uzanan dönüşüm süreciyle birlikte ele alıyor. Kitap, Rutherford’un biyografisini anlatmakla yetinmeyip, onun çalışmalarının klasik fizikten modern atom teorisine geçişte oynadığı belirleyici rolü bilim tarihinin gelişimi içinde değerlendiriyor.

‘Ernest Rutherford ve Atomun Parçalanışı’ (‘Ernest Rutherford and the Explosion of Atoms’), Rutherford’un Yeni Zelanda’daki mütevazı çocukluğundan başlayarak Cambridge, McGill ve Manchester’da yürüttüğü araştırmalar üzerinden bilimsel kariyerinin gelişimini kronolojik bir yapı içinde izliyor. Böylece kişisel yaşam öyküsü ile atom fiziğinin tarihsel ilerleyişi birbirine paralel biçimde aktarılıyor. Heilbron, Rutherford’un başarılarını yalnızca bireysel dehasının ürünü olarak değil, dönemin laboratuvar kültürü, akademik iş birlikleri ve bilimsel tartışmaları içinde şekillenen kolektif bir sürecin parçası olarak yorumluyor.

Kitabın ilk bölümleri, radyoaktivitenin keşfiyle birlikte ortaya çıkan yeni fizik anlayışını ve Rutherford’un ışınım araştırmalarına yaptığı katkıları inceliyor. Alfa ve beta ışınlarının sınıflandırılması, radyoaktif bozunmanın doğasının açıklanması ve bir elementin başka bir elemente dönüşebileceğini gösteren çalışmalar ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Böylece yüzyıllar boyunca değişmez ve bölünemez kabul edilen atom anlayışının nasıl sarsıldığı ortaya konuyor.

İlerleyen bölümlerde Rutherford’un Manchester yıllarında gerçekleştirdiği deneyler merkeze alınıyor. Atom çekirdeğinin keşfi ve atomun iç yapısına ilişkin geliştirdiği modelin bilim dünyasında yarattığı paradigma değişimi açıklanırken, deneysel gözlemlerden kuramsal sonuçlara ulaşmadaki yöntemleri de değerlendiriliyor. Heilbron, Rutherford’un matematiksel soyutlamalardan çok dikkatle tasarlanmış deneylere, güçlü sezgilere ve sağduyuya dayanan araştırma tarzının modern fiziğin gelişimindeki önemini vurguluyor.

Eser ayrıca Birinci Dünya Savaşı’nın bilimsel araştırmalar üzerindeki etkisini, Cambridge Cavendish Laboratuvarı’nın uluslararası fizik araştırmalarındaki merkezî konumunu ve Rutherford’un genç araştırmacıları yetiştiren bir bilim liderine dönüşmesini de inceliyor. Böylece kitap, yalnızca tek bir bilim insanının biyografisini değil, modern fizik topluluğunun oluşumunu da gözler önüne seriyor.

Sonuç olarak ‘Ernest Rutherford ve Atomun Parçalanışı’, radyoaktivite araştırmalarından atom çekirdeğinin keşfine uzanan bilimsel devrimi tarihsel bağlamı içinde açıklarken, Ernest Rutherford’un deneysel fizik anlayışının ve bilimsel liderliğinin modern atom fiziğinin temellerini nasıl şekillendirdiğini ortaya koyan kapsamlı bir bilim tarihi çalışması.

J. L. Heilbron — Ernest Rutherford ve Atomun Parçalanışı
Çeviren: Hamid Aydın • Vakıfbank Kültür Yayınları
Bilim • 168 sayfa • 2026

Kolektif — Savaş (2026)

‘Savaş’, insanlık tarihini şekillendiren yaklaşık beş bin yıllık savaş olgusunu, ilk örgütlü çatışmalardan günümüz savaşlarına kadar kronolojik ve karşılaştırmalı bir bakışla ele alan kapsamlı bir başvuru eseri. Kitap, savaşları yalnızca muharebelerin sıralandığı askerî olaylar olarak değil; siyasal, toplumsal, teknolojik ve kültürel dönüşümlerin belirleyici unsurları olarak değerlendirerek çatışmaların nedenlerini, gelişimini ve sonuçlarını bütüncül bir çerçevede inceliyor.

‘Savaş: Eksiksiz Görsel Tarih’ (‘War: The Definitive Visual History’), Mezopotamya, Antik Mısır, Yunan ve Roma uygarlıklarından başlayarak Orta Çağ, erken modern dönem, sömürgecilik çağının savaşları, dünya savaşları, Soğuk Savaş ve çağdaş çatışmalara uzanan geniş bir tarihsel panorama sunuyor. Her dönemde öne çıkan savaşların arka planı, güç dengeleri ve uluslararası etkileri açıklanırken, çatışmaların dünya tarihinin yönünü nasıl değiştirdiği gösteriliyor.

Kitabın temel eksenlerinden biri savaş sanatının geçirdiği dönüşüm. Farklı dönemlerde kullanılan stratejiler, harekât planları, kuşatma yöntemleri ve savaş taktikleri karşılaştırılır; komutanların kararlarının savaşların gidişatını nasıl etkilediği örneklerle ortaya konuyor. Bunun yanında piyadeden süvariye, deniz gücünden hava kuvvetlerine uzanan askerî örgütlenmeler ile silah teknolojisindeki gelişmelerin savaş biçimlerini nasıl değiştirdiği ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

Kitap, çatışmaları yalnızca teknoloji ve askerî başarı açısından değerlendirmekle yetinmiyor; savaşçıların yaşamını, orduların örgütlenmesini, cephe deneyimlerini ve savaşların toplumlar üzerindeki yıkıcı etkilerini de inceliyor. Böylece kahramanlık, fedakârlık ve askerî başarı kadar yıkımın, insani kayıpların ve savaşın medeniyetler üzerindeki kalıcı sonuçlarının da tarihin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteriyor.

Zengin görseller, haritalar, kronolojiler ve bilgi kutularıyla desteklenen eser, savaş tarihinin temel olaylarını, komutanlarını, silahlarını ve teknolojik yeniliklerini bir araya getirerek okura kapsamlı bir referans sunuyor. En erken muharebelerden Suriye İç Savaşı’na kadar uzanan bu geniş anlatı, savaşın değişen yöntemlerine rağmen güç mücadelesi, strateji ve insan iradesi arasındaki ilişkinin tarih boyunca nasıl varlığını sürdürdüğünü ortaya koyan kapsamlı bir görsel savaş tarihi niteliği taşıyor.

Kolektif — Savaş: Eksiksiz Görsel Tarih
Çeviren: Oğuz Yarlıgaş • Alfa Yayınları
Tarih • 514 sayfa • 2026

Marc ‘Elvis’ Priestley — Mekaniker (2026)

Marc “Elvis” Priestley bu kitabında, Formula 1’i pilotların gözünden değil, yıllarca McLaren’da bir numaralı mekaniker olarak görev yapan bir ekip üyesinin perspektifinden anlatıyor. ‘Mekaniker’ (‘The Mechanic’), yarış hafta sonlarının perde arkasını, pit garajındaki yoğun çalışma temposunu ve bir takımın başarısını mümkün kılan görünmez emeği gözler önüne sererken, Formula 1’in yalnızca mühendislik ve hızdan ibaret olmadığını; disiplin, ekip ruhu ve kusursuz koordinasyon üzerine kurulu bir dünya olduğunu gösteriyor.

Eser, bir Formula 1 mekanikerinin günlük yaşamını ayrıntılarıyla aktarırken, araçların hazırlanmasından pit stop organizasyonlarına, uzun sezon boyunca dünyanın farklı pistlerinde sürdürülen yorucu tempodan yarış anlarının saniyelerle ölçülen kritik kararlarına kadar takımın görünmeyen çalışma düzenini anlatıyor. Priestley, pist üzerinde elde edilen başarının, garajda çalışan onlarca kişinin teknik uzmanlığına, deneyimine ve baskı altında hata yapmama becerisine bağlı olduğunu vurguluyor.

Kitapta Formula 1’in teknik yönü kadar insani boyutu da öne çıkıyor. Takım içindeki güven ilişkileri, yoğun rekabetin yarattığı psikolojik baskı, sürekli seyahat etmenin kişisel yaşam üzerindeki etkileri ve kazanma tutkusunun ekip kültürünü nasıl şekillendirdiği samimi anılarla aktarılıyor. Bir mekanikerin yalnızca otomobilleri değil, aynı zamanda beklenmedik krizleri, zaman baskısını ve sürekli değişen koşulları da yönetmek zorunda olduğu gösteriliyor.

Priestley, McLaren’da geçirdiği yıllar boyunca yaşadığı yarışlardan, şampiyonluk mücadelelerinden ve pit yolunda yaşanan kritik anlardan örnekler vererek Formula 1’in perde arkasındaki rekabeti anlatıyor. Milisaniyelerin belirleyici olduğu pit stoplar, takım stratejilerinin uygulanışı ve küçük teknik ayrıntıların yarış sonuçlarını nasıl değiştirebildiği, gerçek olaylar üzerinden açıklanıyor. Bunun yanında sporun eğlenceli yüzü de ihmal edilmez; dünyanın dört bir yanında yaşanan yolculuklar, padoktaki sıra dışı deneyimler ve Formula 1 yaşamının renkli sosyal atmosferi kitaba canlılık kazandırıyor.

‘Mekanik’, Formula 1’in yıldız pilotlarının ötesine geçerek başarıyı mümkün kılan ekip çalışmasını merkeze alan bir anı kitabı. Priestley, hız, teknoloji ve rekabetin arkasındaki insan hikâyelerini anlatırken, şampiyonlukların yalnızca direksiyon başındaki yetenekle değil, kusursuz bir takım organizasyonu, teknik mükemmeliyet ve ortak bir kazanma kültürüyle inşa edildiğini ortaya koyuyor. Böylece okura, Formula 1’in pist dışında kalan ancak en az yarışın kendisi kadar heyecan verici dünyasına içeriden bir bakış sunuyor.

Marc ‘Elvis’ Priestley — Mekaniker: F1 Pit Yolunun Gizli Dünyası
Çeviren: Görkem Yetiş • Fihrist Kitap
Spor • 238 sayfa • 2026

R. D. Laing, Aaron Esterson — Akıl Sağlığı, Delilik ve Aile (2026)

R. D. Laing ve Aaron Esterson bu çalışmalarında, şizofreninin yalnızca bireyin zihninde ortaya çıkan biyolojik ya da psikolojik bir bozukluk olarak ele alınmasına meydan okuyor. Yazarlara göre, ruhsal hastalık olarak tanımlanan birçok belirti, kişinin içinde yaşadığı aile ilişkileri ve iletişim örüntüleri dikkate alınmadan anlaşılamaz. Bu nedenle kitap, “hasta” bireyi tek başına incelemek yerine onu kuşatan toplumsal bağlamı çözümlemeyi amaçlıyor.

Eserin merkezinde, şizofreni tanısı almış kadınlar ve aileleriyle gerçekleştirilen ayrıntılı görüşmeler yer alıyor. Laing ve Esterson, bu vaka incelemelerinde aile üyelerinin birbirleriyle kurduğu iletişimi, çelişkili beklentileri, inkâr mekanizmalarını ve bireyin gerçeklik algısını sürekli sorgulayan ilişki biçimlerini analiz ediyor. Böylece, dışarıdan anlamsız ya da “psikotik” görünen birçok söz ve davranışın, aile içindeki karmaşık etkileşimler bağlamında farklı anlamlar kazandığını gösteriyorlar.

‘Akıl Sağlığı, Delilik ve Aile: Şizofreni Hastalarının Aileleri’ (‘Sanity, Madness and the Family: Families of Schizophrenics’), aileyi yalnızca destekleyici bir çevre olarak değil, bireyin kimlik duygusunu ve gerçeklik algısını biçimlendiren dinamik bir ilişki ağı olarak ele alıyor. Yazarlara göre, bazı aile yapılarında birey, kendi deneyimlerini ifade etmekte zorlanırken sürekli çelişkili mesajlarla karşı karşıya kalabilir. Bu durum, kişinin yaşadığı ruhsal çatışmaların derinleşmesine katkıda bulunabilir. Ancak Laing ve Esterson, tek tip bir neden-sonuç modeli kurmaktan ziyade, her vakanın kendi ilişkisel yapısı içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Bu yaklaşım, dönemin hâkim psikiyatri anlayışına önemli bir eleştiri yöneltiyor. Kitap, tanı koymaya odaklanan birey merkezli açıklamaların ötesine geçerek, ruhsal bozuklukların kişilerarası ilişkiler ve toplumsal bağlam içinde yeniden düşünülmesini öneriyor. Böylece psikiyatrik belirtilerin yalnızca bireysel patolojinin işaretleri değil, kimi zaman aile içindeki iletişim biçimlerinin de bir yansıması olabileceğini ileri sürüyor.

‘Akıl Sağlığı, Delilik ve Aile’, psikiyatri, psikoloji ve aile araştırmaları alanlarında geniş yankı uyandırmış; ruhsal hastalık, aile ilişkileri ve toplumsal etkileşim arasındaki bağı tartışmaya açan en etkili eserlerden biri olmuştur. Laing ve Esterson’un sunduğu vaka çözümlemeleri, şizofreni başta olmak üzere ruhsal rahatsızlıklara ilişkin yerleşik kabulleri sorgularken, akıl sağlığını bireyin toplumsal dünyasından koparmadan anlamaya yönelik ilişkisel bir bakış açısı geliştirmektedir.

R. D. Laing, Aaron Esterson — Akıl Sağlığı, Delilik ve Aile: Şizofreni Hastalarının Aileleri
Çeviren: Abdullah Yılmaz • Alfa Yayınları
Psikiyatri • 320 sayfa • 2026

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Sosyoloji (2026)

Max Weber’in sosyoloji düşüncesinin temel metinlerinden ‘Ekonomi ve Toplum: Sosyoloji’, toplumsal hayatı insanların eylemlerine yükledikleri anlamlardan başlayarak ekonomi, iktidar ve eşitsizlik ilişkilerine uzanan geniş bir çerçevede çözümlemeyi amaçlıyor. Weber, toplumu bireylerden bağımsız soyut bir bütün olarak değil, insanların başkalarının davranışlarını hesaba katarak gerçekleştirdikleri anlamlı eylemler ile bu eylemlerin zaman içinde oluşturduğu ilişkiler, düzenler ve kurumlar üzerinden kavrıyor. Bu nedenle kitap, her şeyden önce toplumsal eylem, toplumsal ilişki, düzen ve örgütlenme gibi temel sosyolojik kavramların sistematik biçimde kurulmasıyla başlıyor.

Bu kavramsal temel üzerinde Weber, ekonomik eylemin sosyolojik kategorilerine yönelerek ekonominin yalnızca mal üretimi, değişimi ve bölüşümünden ibaret olmadığını gösteriyor. İhtiyaçların karşılanmasından mübadeleye, piyasa ilişkilerinden ekonomik örgütlenmeye kadar ekonomik davranışların toplumsal ilişkiler içerisinde nasıl biçimlendiğini araştırıyor. Böylece ekonomi ile toplum arasındaki ilişkiyi tek yönlü bir nedenselliğe indirgemeden, ekonomik çıkarların toplumsal düzenlerle karşılıklı etkileşimini çözümlemeye çalışıyor.

Kitabın diğer temel eksenini tahakküm ve otorite biçimleri oluşturuyor. İnsanların neden belirli emirlere itaat ettikleri ve iktidarın hangi koşullarda meşru kabul edildiği sorularından hareket eden Weber, meşru tahakkümün farklı dayanaklarını karşılaştırarak modern toplumun siyasal ve yönetsel kurumlarını anlamaya yönelik bir model geliştiriyor. Bu çözümleme aynı zamanda modern bürokrasinin, kurallara dayalı yönetimin ve otoritenin kurumsallaşmasının ardındaki toplumsal mantığı görünür kılıyor.

Weber son olarak zümreler ve sınıflar üzerinden toplumsal eşitsizliğin farklı kaynaklarını inceliyor. Ekonomik konumun belirlediği sınıfsal farklılıklarla toplumsal itibar ve statüye dayanan zümresel ayrımları birbirinden ayırarak, toplumdaki güç dağılımının yalnızca gelir ya da mülkiyet üzerinden açıklanamayacağını ortaya koyuyor. Böylelikle ekonomik çıkarlar, toplumsal saygınlık ve iktidar ilişkilerinin birbirleriyle kesişerek eşitsizlikleri nasıl ürettiğini gösteriyor.

‘Ekonomi ve Toplum: Sosyoloji’, aynı zamanda tamamlanmış ve Weber tarafından son biçimi verilmiş yekpare bir kitabın alışılmış yayın öyküsüne sahip değil. Kökenleri Weber’in 1909’da başladığı kapsamlı projeye uzanan metinler, yaklaşık on yıllık çalışma boyunca farklı tasarılar doğrultusunda gelişmiş; Weber’in 1920’deki ölümünün ardından geride bıraktığı tamamlanmış ve parçalı çalışmalar Marianne Weber tarafından düzenlenerek yayımlanmış, sonraki baskılarda Johannes Winckelmann tarafından yeniden yapılandırılmış. Dolayısıyla eser, yalnızca Weber sosyolojisinin kavramlarını değil, onun düşüncesinin yıllar içinde geçirdiği oluşum ve dönüşüm sürecini de taşıyor.

Toplumsal eylemden ekonomik davranışa, meşru tahakkümden sınıf ve zümrelere uzanan bu kapsamıyla ‘Ekonomi ve Toplum: Sosyoloji’, Weber’in modern toplumu anlamlandırmak için geliştirdiği kavramsal araçları bir araya getirerek ekonomi, iktidar, otorite ve eşitsizliğin birbirine bağlandığı toplumsal dünyanın çok katmanlı bir haritasını sunuyor.

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Sosyoloji
Çeviren: Ayşe Zülal Büyükcoşkun • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 688 sayfa • 2026

 

Toygar Sinan Baykan, Murat Somer — Partiler ve Patronlar (2026)

Türkiye’de siyasal partiler gündelik hayatta nasıl örgütleniyor, yerelde nasıl güç kazanıyor ve seçmenle ilişkilerini hangi mekanizmalar üzerinden kuruyor? Bir partiye katılmak yalnızca ideolojik bir tercih mi, yoksa temsil, dayanışma, himaye ve toplumsal ağların kesiştiği çok katmanlı bir süreç mi? Toygar Sinan Baykan ile Murat Somer, bu sorulara İstanbul’un en hızlı büyüyen ve en karmaşık toplumsal dokularından birine sahip Esenyurt üzerinden yanıt arıyor.

‘Partiler ve Patronlar: Esenyurt’ta Siyaset’, Esenyurt’u göç, kentleşme, yoksulluk, kimlik siyaseti, imar ekonomisi ve yerel iktidar ilişkilerinin iç içe geçtiği bir siyasal laboratuvar olarak ele alıyor. AKP, CHP, HDP ve İYİ Parti’nin yerel örgütlenmelerini karşılaştırmalı biçimde inceleyen çalışma, parti üyelerinin siyasete katılma motivasyonlarından aday belirleme süreçlerine, parti-seçmen ilişkilerinden finansman ve patronaj ağlarına kadar Türkiye’deki parti siyasetinin görünmeyen işleyişini ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.

Popülizm, klientelizm ve örgütsel dönüşüm kavramlarını saha araştırmasının zengin bulgularıyla bir araya getiren eser, yerel siyasal elitlerin kurduğu himaye ilişkilerinin demokrasi, temsil ve siyasal rekabet üzerindeki etkilerini analiz ediyor. Esenyurt örneğinden hareketle Türkiye’deki parti sisteminin dönüşümünü, rekabetçi otoriterleşme dinamiklerini ve küresel ölçekte benzer örneklerle kurduğu ilişkileri tartışarak, yerelden ülke siyasetine uzanan kapsamlı bir okuma öneriyor.

Kitap, öncelikle araştırmanın kuramsal çerçevesini, yöntemini ve Esenyurt’un neden seçildiğini açıklayarak başlıyor. Ardından ilçenin tarihsel gelişimi, demografik yapısı, sosyoekonomik dönüşümü ve siyasal aktörleri incelenerek araştırmanın toplumsal zemini kuruluyor.

Sonraki bölümlerde AKP, CHP, İYİ Parti ve HDP ayrı ayrı ele alınıyor. Her parti; üyelerin siyasallaşma süreçleri, örgütsel yapı, aday belirleme yöntemleri, parti içi iletişim, seçmenle kurulan bağlar ve yerel toplumsal aktörlerle ilişkileri bakımından ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor. Böylece partilerin yalnızca ideolojik farklılıkları değil, gündelik siyaset pratikleri ve örgütsel işleyişleri de karşılaştırmalı olarak görünür kılınıyor.

İzleyen bölümlerde Esenyurt’taki parti sisteminin genel özellikleri değerlendirilirken, araştırmanın bulguları daha geniş bir çerçeveye taşınıyor. Son bölüm ise popülizm, klientelizm, örgütsel benzeşme, rekabetçi otoriterleşme ve demokratik gerileme gibi kavramlar üzerinden Esenyurt deneyiminden hareketle Türkiye’nin siyasal rejim dönüşümüne ilişkin teorik çıkarımlar geliştiriyor.

Yazarlar, bu kitabın Türkiye’nin farklı bölgelerinde yürütülen uzun soluklu bir saha araştırmasının en önemli duraklarından biri olduğunu vurguluyor. Amaçları, Türkiye’de siyasal partilerin gündelik hayattaki gerçek işleyişini yerel aktörlerin deneyimlerinden hareketle ortaya koymak.

Esenyurt, Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasal ve toplumsal dönüşümlerin en görünür örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor. İlçenin benzer dinamiklerin yaşandığı pek çok gelişmekte olan ülkeyi anlamaya da katkı sağlayacak temsil gücüne sahip olduğu savunuluyor.

Toygar Sinan Baykan, Murat Somer — Partiler ve Patronlar: Esenyurt’ta Siyaset
• İletişim Yayınları
Siyaset • 384 sayfa • 2026

Svend Brinkmann — Deneyim Toplumunda Hayatta Kalmak (2026)

Svend Brinkmann ‘Deneyim Toplumu’nda, çağdaş yaşamın giderek daha fazla “kişisel deneyim” kavramı etrafında örgütlendiğini savunuyor. Alışverişten eğitime, sağlık hizmetlerinden siyasete kadar hemen her alanın bireyin öznel memnuniyetine göre değerlendirilmeye başlamasının yalnızca kültürel bir değişim olmadığını; etik, psikolojik ve toplumsal sonuçlar doğuran köklü bir dönüşümü yansıttığını ileri sürüyor. Brinkmann’a göre modern insan, dünyayı olduğu gibi kavramaktan çok, onu kendisine nasıl hissettirdiği üzerinden değerlendirmeye alışıyor; böylece gerçeklikle kurduğu ilişki giderek öznel deneyimlerin dar çerçevesine sıkışıyor.

Kitabın ilk bölümünde yazar, “deneyim toplumu” dediği olguyu tanımlıyor. Günümüzde sıradan eylemler bile birer “deneyim” olarak sunuluyor; tüketim kültürü ve deneyim ekonomisi, ürünlerden çok yaşantılar pazarlıyor. Eğitim, çalışma hayatı, turizm ve kamusal hizmetler dahi bireylerin memnuniyetini artıracak deneyimler üretme hedefiyle yeniden biçimleniyor. Brinkmann, bu eğilimin insanları sürekli yeni uyarıcılar, hazlar ve unutulmaz anlar peşinde koşmaya yönelttiğini; böylece yaşamın kendi gerçekliğinin, deneyim üretme baskısının gölgesinde kaldığını gösteriyor.

İkinci bölüm, deneyim toplumunun bilgi ve ahlâk anlayışı üzerindeki etkilerini inceliyor. “O senin görüşün” anlayışının yaygınlaşmasıyla nesnel doğruluk, ortak değerler ve akıl yürütme geri plana itiliyor; kişisel deneyim ve bireysel hisler neredeyse tartışılamaz ölçütler hâline geliyor. Brinkmann’a göre bu durum yalnızca psikolojinin gündelik yaşama aşırı nüfuz etmesinden kaynaklanmıyor; aynı zamanda bireyleri ortak dünyadan uzaklaştırarak ahlâki sorumluluğu da zayıflatıyor. Eğer her şey kişisel deneyime indirgenirse, başkalarıyla paylaşılabilecek ortak bir gerçeklik zemini giderek daralıyor.

Son bölümde yazar, deneyim toplumunun ötesine geçmenin imkânlarını tartışıyor. İnsanların dünyayla yalnızca öznel yaşantıları aracılığıyla değil, akıl, beden, pratik eylem ve ortak sorumluluklar üzerinden de ilişki kurabileceğini savunuyor. Hayatın değerini sürekli haz, tatmin ve olumlu deneyim üretme kapasitesiyle ölçmenin insanı kendi öznelliğinin içine hapsettiğini; buna karşılık dikkatini yeniden dış dünyaya, başkalarına ve ortak gerçekliğe yönelten bir yaşam anlayışının daha sağlam etik temeller sunduğunu gösteriyor. Böylece deneyimin önemini tümüyle reddetmeden, onu hayatın tek ölçütü hâline getiren anlayışı eleştiriyor.

Sonuç olarak ‘Deneyim Toplumunda Hayatta Kalmak: Öznelliğin Ötesinde Yaşam’ (‘The Experience Society: Life Beyond Subjectivity’), çağdaş kültürde “deneyim” kavramının nasıl merkezî bir konuma yükseldiğini ve bunun birey ile dünya arasına görünmez bir mesafe koyduğunu ortaya koyuyor. Brinkmann, mutluluğu ve memnuniyeti sürekli optimize etmeye çalışan yaşam anlayışının insanı daha özgür değil, daha kırılgan ve daha yabancı hâle getirdiğini savunuyor; okuru, öznel deneyimin sınırlarını aşarak dünyayla daha gerçekçi, daha sorumlu ve daha ortak bir ilişki kurmayı yeniden düşünmeye çağırıyor.

Svend Brinkmann — Deneyim Toplumunda Hayatta Kalmak: Öznelliğin Ötesinde Yaşam
Çeviren: Mercan Yurdakuler • İletişim Yayınları
İnceleme • 80 sayfa • 2026

Barbara Streidl — Can Sıkıntısı (2026)

Barbara Streidl bu kısa fakat yoğun çalışmasında, modern toplumun en olumsuz duygularından biri olarak görülen can sıkıntısını yeniden değerlendiriyor. Sürekli üretken olmayı, zamanı eksiksiz değerlendirmeyi ve meşgul görünmeyi erdem sayan günümüz kültüründe can sıkıntısı çoğu zaman bir başarısızlık ya da boşluk olarak algılanıyor. Streidl ise bu yaygın yargıya karşı çıkarak can sıkıntısının yalnızca katlanılması gereken bir ruh hâli olmadığını, düşünmeye, hayal kurmaya ve yaratıcılığa kapı açan önemli bir deneyim olduğunu gösteriyor.

‘Can Sıkıntısı’ (‘Langeweile’), can sıkıntısının tarih boyunca nasıl algılandığını ve farklı dönemlerde hangi anlamlarla yüklendiğini inceliyor. Bir zamanlar ahlaki bir kusur ya da tembellik belirtisi olarak görülen bu deneyimin, modern çağda hız, verimlilik ve sürekli meşguliyet ideolojisiyle daha da olumsuz bir konuma itildiğini ortaya koyuyor. Dijital teknolojiler, sosyal medya ve kesintisiz uyarıcı akışı sayesinde insanların en küçük boşlukları bile doldurmaya alıştığını; böylece can sıkıntısıyla yüzleşme fırsatının giderek ortadan kalktığını vurguluyor.

Streidl’e göre can sıkıntısı her zaman zararlı değildir. Özellikle dış uyaranların azaldığı anlarda zihnin serbestçe dolaşabilmesi, yeni fikirlerin doğmasına, hayal gücünün gelişmesine ve kişinin kendisiyle daha derin bir ilişki kurmasına imkân tanıyor. Hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünen bu zamanlar, aslında yaratıcılığın ve içsel yenilenmenin sessiz hazırlık evreleri olabiliyor. Bu nedenle can sıkıntısını bütünüyle ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, onun sunduğu düşünme ve dinlenme alanını korumanın bireysel olduğu kadar kültürel bir değer taşıdığını savunuyor.

Kitap aynı zamanda üretkenlik baskısının psikolojik sonuçlarını da ele alıyor. Sürekli performans göstermeye zorlanan bireylerin boş zamanı bile verimli kullanılması gereken bir yatırım olarak görmeye başladığını; bunun ise dinlenme, hayal kurma ve zihinsel esneklik kapasitesini zayıflattığını belirtiyor. Can sıkıntısına bilinçli biçimde izin vermenin, bu baskıya karşı küçük ama etkili bir direnç geliştirmeyi sağladığını; insanın zamanla kurduğu ilişkiyi daha özgür ve dengeli hâle getirdiğini gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Can Sıkıntısı’, sıkıcılığın ya da ataletin savunusunu yapmaktan çok, can sıkıntısının çoğu zaman bastırılan yaratıcı ve dönüştürücü potansiyelini görünür kılıyor. Barbara Streidl, hiçbir şey yapmamanın her zaman zaman kaybı anlamına gelmediğini; bazen tam da bu duraklama anlarının yeni düşüncelerin, yaratıcı keşiflerin ve daha sağlıklı bir yaşam ritminin başlangıcı olabildiğini anlatıyor. Böylece can sıkıntısını aşılması gereken bir eksiklik olarak değil, modern yaşamın hızına karşı denge kurmayı sağlayan değerli bir insanlık deneyimi olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Barbara Streidl — Can Sıkıntısı
Çeviren: Levent Tayla • Ayrıntı Yayınları
Psikoloji • 100 sayfa • 2026

Stuart Clark — Büyük Sorular: Evren (2026)

Stuart Clark’ın bu kitabı, astronomi ve kozmolojinin en temel sorularını güncel bilimsel bilgiler ışığında anlaşılır bir çerçevede ele alan kapsamlı bir giriş eseri. Kitap, evrenin yapısı, kökeni, işleyişi ve geleceğine ilişkin yirmi temel soruyu merkeze alarak, modern kozmolojinin ulaştığı sonuçları tarihsel düşünceyle birlikte değerlendiriyor. Clark, karmaşık matematiksel ayrıntılara girmeden, bilimsel keşiflerin hangi gözlemler ve kuramlar üzerine inşa edildiğini açıklayarak okuru evrene dair temel tartışmalarla buluşturuyor.

İlk bölümlerde evrenin ne olduğu, nasıl oluştuğu, ne kadar büyük ve kaç yaşında olduğu soruları inceleniyor. Büyük Patlama kuramı, kozmik mikrodalga artalan ışıması, galaksilerin birbirinden uzaklaşması ve evrenin genişlemesi gibi gözlemler, evrenin yaklaşık 13,8 milyar yıllık geçmişini açıklayan temel kanıtlar olarak ele alınıyor. Aynı zamanda yıldızların, galaksilerin ve ilk gök cisimlerinin nasıl oluştuğu; yıldızların yaşam döngüsü boyunca ağır elementleri üreterek gezegenlerin ve yaşamın ortaya çıkmasına nasıl zemin hazırladığı anlatılıyor.

‘Büyük Sorular: Evren’ (‘The Big Questions: The Universe’), Güneş Sistemi’nin oluşumu, gezegenlerin neden yörüngelerinde kaldığı ve Einstein’ın görelilik kuramının uzay ile zamanı nasıl yeniden tanımladığı gibi konuları da açıklıyor.

Kara delikler, nötron yıldızları ve ışığın davranışı gibi sıra dışı kozmik olguların yalnızca kuramsal fikirler olmadığı, gözlemsel verilerle desteklenen fiziksel gerçeklikler olduğu gösteriliyor. Clark, Newton fiziğinden Einstein’a uzanan bilimsel dönüşümün evrene bakışımızı nasıl değiştirdiğini de tarihsel bir perspektifle değerlendiriyor.

Eserin önemli bölümlerinden biri, günümüz kozmolojisinin henüz tam olarak çözemediği problemlere ayrılıyor. Kara madde ve kara enerji kavramları, galaksilerin hareketleri ve evrenin hızlanarak genişlemesi gibi gözlemler üzerinden açıklanırken, evrendeki maddenin büyük bölümünün hâlâ doğrudan gözlemlenemediği vurgulanıyor. Bunun yanında Mars’ta yaşam olasılığı, Dünya dışı zeki uygarlıkların varlığı, zaman yolculuğu, alternatif evrenler ve fizik yasalarının değişebilirliği gibi sorular, bilimsel veriler ile spekülasyon arasındaki sınır gözetilerek tartışılıyor.

Clark, kitabın son bölümünde evrenin uzun vadeli geleceğine ve kozmolojinin felsefi boyutuna odaklanıyor. Evrenin sonsuza kadar genişleyip genişlemeyeceği, bir gün çöküp çökmeyeceği ya da yaşamın gelecekte nasıl bir kaderle karşılaşacağı gibi olasılıklar güncel kuramlar ışığında değerlendiriliyor. Ayrıca evrenin varlığının Tanrı’nın varlığına kanıt oluşturup oluşturamayacağı sorusu da ele alınıyor; ancak bilimsel kozmolojinin bu tür metafizik meseleleri kesin biçimde çözemeyeceği belirtiliyor.

Sonuç olarak kitap, astronomi ve kozmolojinin temel problemlerini soru-cevap ekseninde ele alarak evrenin kökeni, yapısı, işleyişi ve geleceğine ilişkin güncel bilimsel bilgileri tarihsel gelişimleriyle birlikte sunuyor. Bilimsel düşüncenin nasıl ilerlediğini göstermeyi amaçlayan eser, kesin cevaplardan çok doğru soruların önemini vurgulayarak okuru evren üzerine eleştirel ve merak temelli bir düşünme sürecine davet ediyor.

Stuart Clark — Büyük Sorular: Evren
Çeviren: Mehmet Moralı • Alfa Yayınları
Bilim • 224 sayfa • 2026