Ahmet Bozkurt — Bellek ve Labirent (2026)

İnsan geçmişini kaybettiğinde geriye ne kalır? Burhan Sönmez’in anlatılarında belleğini yitirmiş, geçmişiyle bağı kopmuş ve kimliğini yeniden kurmak zorunda kalan karakterler tam da bu sorunun çevresinde dolaşıyor. Ahmet Bozkurt’un ‘Bellek ve Labirent: Burhan Sönmez’de Trajik Görünü ve Yazı’ adlı çalışması, Sönmez’in edebiyatını bu bellek kaybı ve kendini yeniden arama deneyimi üzerinden ele alarak insanın geçmişiyle kurduğu ilişkinin kırılganlığını sorguluyor.

Bozkurt için labirent yalnızca içinde kaybolduğumuz bir mekânı ifade etmiyor. Labirent, belleğin çözüldüğü ve zamanla kurulan bağın koptuğu noktada ortaya çıkan varoluşsal bir biçim anlamına da geliyor. İnsan artık bir çıkışı değil, yitirdiği zamanı arıyor; geçmişe ulaşamadıkça bulunduğu dünya da giderek labirent haline geliyor. Bu nedenle çalışma, labirenti mekânsal bir imgeden çıkararak zaman, bellek ve özne arasındaki ilişkinin biçimine dönüştürüyor ve Umberto Eco’nun geleneksel, modern ve postmodern labirent ayrımına yeni bir boyut ekliyor.

Kitabın merkezindeki trajik görünüm de tam bu anlama geliyor. Modern insan için mesele yalnızca bir çıkış bulamamak değil, çıkışın mümkün olduğu bir geçmişe artık ulaşamamak. Bellek bir arşiv gibi geçmişi saklayan güvenilir bir depo olmaktan çıktığında öznenin kendisi de parçalanıyor. Yazı ise bu parçalanmışlığı onarmak ya da kesin bir çıkış göstermek yerine, kaybın ve çıkışsızlığın izlerini kayda geçiriyor. Böylece yazmak, unutulanı bütünüyle geri getiren bir eylem olmaktan çok, kaybolmuş olanın çevresinde dolaşma biçimine dönüşüyor.

Bozkurt, Burhan Sönmez’in eserlerini Proust, Benjamin, Kafka, Borges, Eco, Blanchot, Bergson, Sartre ve Derrida gibi farklı düşünür ve yazarların açtığı teorik güzergâhlarla birlikte okuyor. Bu karşılaşmalar üzerinden bellek ile zaman, yazı ile sessizlik, özne ile kayıp, varlık ile fazlalık arasındaki gerilimleri inceliyor. Sönmez’in anlatılarındaki firari karakterlerin ve parçalanmış geçmişlerin yalnızca bireysel hikâyeler olmadığını, modern öznenin kendisini kurma çabasındaki daha derin bir çatışmayı yansıttığını gösteriyor.

‘Bellek ve Labirent’, bu açıdan Burhan Sönmez’in edebiyatını yalnızca temaları üzerinden açıklamakla yetinmiyor; onun anlatılarında trajik deneyimin nasıl biçim kazandığını da araştırıyor. Belleğin kaybı labirenti yaratırken yazı bu labirentin duvarlarında iz bırakıyor. Çıkışın bulunamaması ise yalnızca bir başarısızlık değil, insanın kendi geçmişi, kimliği ve varlığıyla kurduğu ilişkinin temel bir koşulu…

Ahmet Bozkurt — Bellek ve Labirent: Burhan Sönmez’de Trajik Görünü ve Yazı
• Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 144 sayfa • 2026

Xueting C. Ni — Çin Mitolojisi (2026)

Tanrılar, kahramanlar ve fantastik yaratıklardan oluşan büyük bir hazine…

Xueting C. Ni ‘Çin Mitolojisi’nde (‘Chinese Myths’) Çinlilerin evreni, doğayı, insanı ve görünmeyen dünyayı nasıl anlamlandırdığını gösteriyor. Kitap, tek ve değişmez bir mitoloji sistemi aramak yerine, farklı dönemlerden, bölgelerden ve inanç geleneklerinden gelen anlatıların zaman içinde nasıl birbirine karıştığını izliyor. Şamanik gelenekler, halk inanışları, Taoizm ve Budizm bu mitolojik evrenin biçimlenmesinde birlikte rol oynuyor.

Bu dünyanın başlangıcında kaosu düzenleyen yaratılış anlatıları yer alıyordu. Pangu, ilksel kaostan doğarak göğü ve yeri birbirinden ayırdı ve kozmik düzenin kurulmasını sağladı. Nüwa ise insanlığı yarattı; aynı zamanda göğün parçalanması ve dünyanın tehdit altına girmesi karşısında kozmik düzeni onardı. Bu anlatılarda yaratılış yalnızca bir başlangıç değildi; doğa ile insan, gök ile yer ve düzen ile kaos arasındaki ilişkinin sürekli yeniden kurulmasını ifade ediyordu. Yin ve Yang anlayışı da varlığın birbirine karşıt görünen ama birbirini tamamlayan güçler arasındaki dinamik dengesini ortaya koyuyor.

Kitap daha sonra göksel ve dünyevi dünyaların birbirleriyle ilişkisini inceleyen geniş bir tanrılar ve ruhlar evrenine uzanıyor. Yeşim İmparatoru göksel düzenin hükümdarı olarak öne çıkarken Xiwangmu ölümsüzlük ve kutsallıkla ilişkilendiriliyor. Yeraltı dünyasında ise ölülerin kaderi, yargılanması ve cezalandırılması farklı ilahi figürler üzerinden anlatılıyor. Böylece Çin mitolojisinde ölüm, yaşamdan tamamen kopuk bir alan olarak değil, kozmik ve toplumsal düzenin devam ettiği başka bir varoluş katmanı olarak beliriyor.

Kahramanlık anlatıları da bu evrenin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Hou Yi, dünyayı kavuran dokuz güneşi vurarak insanlığı felaketten kurtardı; Chang’e ise ölümsüzlük iksirinin ardından Ay’a yükselerek aşk, ayrılık ve ölümsüzlükle bağlantılı güçlü bir figüre dönüştü. Huangdi bilge hükümdar ve kültürel kurucu olarak hatırlanırken Nezha, çocuk yaşta olağanüstü güçlere sahip savaşçı tanrı olarak karşımıza çıkıyor. Sun Wukong ise göksel otoriteye başkaldıran, dönüşme ve sınırları aşma yetenekleriyle öne çıkan Maymun Kral olarak Çin anlatı geleneğinin en tanınmış figürlerinden birini oluşturuyor.

Ni, ejderhalar, canavarlar, hayaletler ve ölümsüzler gibi figürleri de yalnızca fantastik unsurlar olarak sunmuyor. Özellikle Long ejderhaları su, yağmur ve kozmik güçlerle ilişkilendirilen varlıklar olarak doğa ile kutsallık arasındaki bağı görünür kılıyor. Sekiz Ölümsüz ise farklı kökenlerden gelen insanların ölümsüzlüğe ulaşabileceği düşüncesini ve Taoist anlatıların çeşitliliğini yansıtıyor. Büyülü hazineler, iksirler ve doğaüstü güçler de insanın sıradan yaşamın sınırlarını aşma arzusunu ifade ediyor.

Kitabın genel çerçevesinde Tao’nun her şeyi kuşatan akışı, Yin ve Yang’ın dengesi, göksel saray ile yeraltı dünyası ve insanlarla doğaüstü varlıklar arasındaki ilişkiler birbirinden kopuk başlıklar olarak durmuyor. Çin mitolojisi böylece sürekli dönüşen, farklı geleneklerin birbirine eklemlendiği bir kültürel alan niteliği kazanıyor. Ni’nin çalışması, bu anlatıların geçmişte kalmadığını; Çin kültüründe, folklorunda ve popüler hayal gücünde yaşamaya devam ettiğini göstererek mitolojinin aynı zamanda dünyanın ve insanın yerini anlamlandırma biçimi olduğunu ortaya koyuyor.

Xueting C. Ni — Çin Mitolojisi
Çeviren: Bahar Çetiner • Kronik Kitap
Mitoloji • 232 sayfa • 2026

Jacqueline Rose — Şiddet ve Kadına Şiddet (2026)

Jacqueline Rose bu çalışmasında, şiddeti yalnızca suç ya da bireysel sapma olarak ele almıyor; onun toplumsal, siyasal ve ruhsal köklerini araştırıyor. Hannah Arendt’in düşüncelerinden hareket eden Rose, özellikle kadına yönelik şiddetin neden bu kadar yaygın ve kalıcı olduğunu sorguluyor. Ona göre şiddet yalnızca başkalarının dünyasında gerçekleşen bir kötülük değil; insanın kendi kırılganlığı, korkuları ve inkârlarıyla da ilişkilidir. Kitap da insanların şiddete izin veren düşünsel ve duygusal mekanizmaları nasıl kurduğunu sorguluyor.

Rose’un temel meselelerinden biri erkeklik ile şiddet arasındaki ilişki. Erkeklerin cinsel şiddetin failleri olma oranlarının yüksekliğini kabul ederken şiddeti erkek doğasının değişmez bir özelliği olarak açıklamayı reddediyor. Bunun yerine, kırılgan masküleniteye, güçsüzlük duygusuna ve bu duygunun inkâr edilmesine bakıyor. Erkeğin kendi savunmasızlığını kabul edememesi, bu kırılganlığı kadınlara ya da başka “ötekilere” yansıtmasına dönüşebiliyor. Cinsel taciz böylece iktidarın sergilendiği bir eylem olmanın yanı sıra, iktidar ile cinselliği birbirine bağlayarak erkeklik duygusunu kanıtlama çabası olarak ortaya çıkıyor.

Rose, kadınları yalnızca edilgen kurbanlar olarak temsil eden anlatılara da mesafeli duruyor. ‘Şiddet ve Kadına Şiddet’ (‘On Violence and On Violence Against Women’) bu yaklaşımı MeToo hareketinden trans kadınlara yönelik şiddete, aile içi şiddetten göçmen kadınların maruz kaldığı taciz ve aşağılanmaya kadar farklı örneklerde sınıyor. Rose, edebiyatı şiddetin psikolojik ve toplumsal boyutlarını açığa çıkaran bir alan olarak görüyor; Roxane Gay, Anna Burns, Hisham Matar, Han Kang ve Eimear McBride gibi yazarların metinleri üzerinden şiddetin nasıl anlatıldığına bakıyor. Oscar Pistorius davasında cinsiyet, ırk, sınıf, yas ve adaletin kesişimini sorguluyor. Güney Afrika’da Apartheid mirası, siyasal protesto, travma ve adalet arasındaki bağları izliyor; sığınmacı kadınların maruz kaldığı aşağılanma üzerinden devletin bürokratik uygulamalarının da şiddet üretebildiğini gösteriyor.

Rose’un Judith Butler, Arendt ve psikanalitik düşünceyle kurduğu ilişki, kitabın merkezindeki soruyu derinleştiriyor: İnsan zihni kendisine şiddet uygulama iznini nasıl veriyor? Şiddetin en tehlikeli biçimleri her zaman görünür olmuyor; dilde, kurumlarda, toplumsal normlarda ve inkârda da işliyor. Bu nedenle mücadele cezalarla sınırlı kalmıyor; düşünme, görme ve sorumluluk alma kapasitesini yeniden kurmayı gerektiriyor. Rose, şiddeti başkalarının sorunu olmaktan çıkarıp hepimizi içine alan bir insanlık meselesi olarak düşünmeye çağırıyor.

Jacqueline Rose — Şiddet ve Kadına Şiddet
Çeviren: Emre Uzun • Alfa Yayınları
Kadın • 376 sayfa • 2026

Menekşe Tokyay — Yeni Yalnızlar (2026)

Dijital çağ çocuklara sınırsız bilgiye, eğlenceye ve iletişim olanaklarına ulaşma imkânı sunarken, onları gerçek ilişkilerden ve ortak yaşam deneyimlerinden giderek uzaklaştırıyor. Menekşe Tokyay ‘Yeni Yalnızlar: Dijital Çağın Çocukları’nda bu çelişkiye odaklanıyor: Çocuklar hiç olmadığı kadar çok insanla bağlantı kurabiliyor ama aynı zamanda kendilerini daha yalnız, daha güvensiz ve daha kopuk hissediyor. Kitap, dijital yalnızlığı yalnızca ekran kullanımının bir sonucu olarak değil, çocuğun sosyal çevresiyle kurduğu bağların zayıflamasıyla ortaya çıkan daha kapsamlı bir sorun olarak ele alıyor.

Tokyay, çocukların nasıl yalnızlaştığını anlamak için yalnızca telefonlara ve sosyal medyaya bakmıyor; aile yapısındaki değişimlerden ekonomik koşullara, kentlerin giderek daralan yaşam alanlarından eğitim sistemine kadar uzanan daha geniş bir tablo çiziyor. Salgın döneminin çocukları dört duvar arasına sıkıştırması ve ekranları gündelik hayatın merkezine taşıması bu dönüşümü hızlandırırken, sürekli yayılan şiddet, korku ve kaygı içerikleri de çocukların dünyasını etkiliyor. Buna karşılık meseleyi “yeni nesil bozuldu” gibi bir kuşağa özü yargılarla açıklamak yerine, çocukların içinde büyüdüğü toplumsal koşulları sorgulamak gerekiyor.

Kitabın önemli meselelerinden biri de çocuğun sosyal-duygusal gelişiminde oyunun ve akran ilişkilerinin taşıdığı rol. Sokakta kurulan oyunlar yalnızca eğlenme alanı değil; çocukların çatışmayı, dayanışmayı, reddedilmeyi, seçilmeyi, korkuyu, öfkeyi, hayal kırıklığını ve mutluluğu deneyimleyerek öğrendiği sosyal laboratuvarlarıdır. Sokakların ve serbest oyunun geri çekilmesiyle çocuklar bu deneyimlerden mahrum kalırken, aşırı korumacı ebeveynlik de bağımsızlaşma süreçlerini sınırlıyor. “Helikopter ebeveynlik” çocuğu tehlikelerden korumaya çalışırken, onun kendi başına sorun çözme ve ilişki kurma kapasitesini geliştireceği alanları daraltıyor.

Tokyay, okulun da bu sorunun dışında olmadığını gösteriyor. Akademik başarıya, ölçmeye ve yarışmaya ağırlık veren eğitim anlayışı çocuğun sosyal-duygusal gelişimini geri plana iterken, okulun çocukların birlikte yaşayacağı, oynayacağı ve ilişki kuracağı bir alan olma niteliği de zayıflıyor. Böylece evde ekrana yönelen, okulda ise yine ekranlarla çevrelenen çocuk için gerçek karşılaşmalar giderek azalıyor.

‘Yeni Yalnızlar’ bu nedenle yalnızca ailelere “ekran süresini azaltın” çağrısı yapan bir kitap değil. Çocuğun üstün yararını merkeze alarak ailelerin, okulların, yerel yönetimlerin ve devletin sorumluluklarını birlikte tartışıyor. Çocuk dostu kentlerin nasıl kurulabileceğini, sokakların ve kamusal alanların nasıl yeniden çocukların kullanımına açılabileceğini ve dijital dünyanın riskleri karşısında hangi politikaların geliştirilebileceğini sorguluyor. Tokyay’ın önerdiği çözüm, teknolojiyi bütünüyle reddetmekten çok, onun çocukların gerçek dünyayla kurduğu ilişkilerin yerini almasına izin vermemek. Kitap, çocuklara kaybettikleri yalnızca bir geçmişi değil, oyun oynayabilecekleri, arkadaşlık kurabilecekleri, çatışabilecekleri ve kendi başlarına büyüyebilecekleri bir dünyayı yeniden kazandırmanın mümkün olduğunu savunuyor.

Menekşe Tokyay — Yeni Yalnızlar: Dijital Çağın Çocukları
• İletişim Yayınları
Sosyoloji • 304 sayfa • 2026

Nicolaus Cusanus — Öğrenilmiş Cehalet Üzerine (2026)

Nicolaus Cusanus, Rönesans düşüncesinin doğuşunu haber veren felsefe klasiği ‘Öğrenilmiş Cehalet Üzerine’ adlı bu kitabında, insan aklının hakikat karşısındaki sınırlarını kabul ederek daha derin bir bilme biçimini araştırıyor. Eser, sonlu ölçülerin sonsuz Tanrı’ya uygulanamayacağını savunuyor. İnsan zihni bilgiyi bilinen ile bilinmeyen arasında oran kurarak elde eder; ancak sonsuz ile sonlu arasında ölçülebilir bir oran bulunmuyor. Bu nedenle Tanrı hakkında en yüksek bilgi, O’nu bütünüyle kavradığını sanmakta değil, kavrayışın sınırını tanımakta ortaya çıkar. Cusanus bu tutumu “öğrenilmiş cehalet” olarak adlandırıyor ve cehaleti hakikati araştırmanın disiplinli bir yöntemi olarak yeniden tanımlıyor.

İlk kitap Tanrı’yı maksimum güç olarak ele alıyor. Sonlu şeylerde maksimum ile minimum birbirinden ayrılırken, mutlak olanın düzeyinde bu karşıtlıklar birleşiyor. Böylece Cusanus’un “karşıtların çakışması” düşüncesi ortaya çıkıyor: Birlik ile çokluk, maksimum ile minimum gibi aklın ayrı tuttuğu karşıtlar Tanrı’da daha yüksek bir birlik içinde düşünülebiliyor. Bu yaklaşım, Tanrı’nın insan kavramlarıyla tam olarak kuşatılamayacağını vurgulayan teolojiyle birleşiyor.

İkinci kitapta düşüncenin yönü yaratılmış evrene çevriliyor. Cusanus evreni Tanrı’nın mutlak sonsuzluğunun sınırlı ya da “daralmış” bir görünümü olarak değerlendiriyor. Dünya’nın evrenin değişmez merkezi olduğu anlayışını sorguluyor; Dünya’nın hareketini mümkün gören bir kozmoloji geliştiriyor.

Üçüncü kitap İsa Mesih’e ve insanın ilahi olanla ilişkisine yöneliyor. Mesih, mutlak olan ile sonlu yaratılmış olanı aynı kişide birleştiren özel bir “maksimum” olarak düşünülüyor; böylece Tanrı ile insan arasındaki mesafe enkarnasyon öğretisi üzerinden ele alınıyor. Mesih’in doğumu, ölümü ve dirilişi insanın kurtuluşu bağlamında açıklanıyor. Sonuçta Öğrenilmiş Cehalet Üzerine (‘De Docta Ignorantia’), insan bilgisinin sınırını fark ederek sonsuza yönelen bir düşünme biçimi kuruyor. Cusanus, kesinlik iddiasından vazgeçmeye değil, kesinliğin nerede mümkün olmadığını bilerek araştırmayı sürdürmeye çağırıyor. Bu nedenle eser, Ortaçağ Hıristiyan düşüncesiyle Rönesans’ın yeni kozmolojik ve felsefi ufukları arasında güçlü bir geçiş noktası oluşturuyor.

Cusanus’un amacı insanı bilgisizlikte bırakmak değil, bilmenin hangi koşullarda mümkün olduğunu yeniden düşünmesini sağlamak. İnsan, sonlu şeyler hakkında kavrayış geliştirebiliyor; fakat Tanrı’nın sonsuzluğunu hiçbir kavram, sayı ya da ölçü bütünüyle kuşatamıyor. Bu yüzden hakikate yaklaşmak ile hakikati tüketmek birbirinden ayrılıyor. Bilmek, böylece kesinliğe sahip olmak değil, neyin bilinebileceğini ve neyin kavrayışı aştığını ayırt etmek artık geliyor.

Nicolaus Cusanus — Öğrenilmiş Cehalet Üzerine
Çeviren: Taha Cem Aydın • Kronik Kitap
Felsefe • 224 sayfa • 2026

Stuart Elden — Foucault’nun Arkeolojisi (2026)

Stuart Elden bu çalışmasında, Michel Foucault’nun 1960’larda geçirdiği entelektüel dönüşümü, yayımlanmış kitapların yanı sıra ders notları, elyazmaları, konferans metinleri ve arşiv belgeleri üzerinden yeniden kuruyor. ‘Foucault’nun Arkeolojisi’ (‘The Archaeology of Foucault’, Foucault’nun 1961’de doktora tezlerini savunması ile 1970’te Collège de France’daki açılış dersi arasındaki dönemi inceliyor. Elden Foucault’nun ne yazdığını değil, düşüncelerini hangi sorunlar etrafında geliştirdiğini de araştırıyor.

Bu bağlantılar, Foucault’nun yönteminin oluşumunu izlememizi sağlıyor. Kitap, 1960’ların Foucault’sunu doğrusal gelişim çizgisine yerleştirmek yerine araştırma alanlarının nasıl bağlandığını gösteriyor. Delilik ve tıp tartışmaları, Kliniğin Doğuşu’yla birlikte bilginin kurumlar, pratikler ve bakış biçimleriyle ilişkisini sorguluyor. Edebiyat ve sanat çalışmaları ise dilin, temsilin ve görmenin nasıl kurulduğunu araştırıyor.

Elden, ‘Kelimeler ve Şeyler’in bir anda ortaya çıkmış kapalı bir sistem olmadığını gösteriyor. Foucault’nun 1960’ların ortalarındaki dersleri, doğal tarih, genel dilbilgisi ve servet analizinden biyoloji, dilbilim ve ekonomi politikaya geçişin nasıl düşünüldüğünü izlemeyi sağlıyor. Böylece “bilgi”, belirli dönemlerde belirli nesneleri ve ifadeleri mümkün kılan tarihsel düzenekler içinde ele alınıyor.

Kitapta, cinsellik, psikoloji ve biyoloji arasındaki ilişkiler araştırılıyor. Foucault psikoloji ve felsefe dersleri verirken cinsellik sorununa yöneldi ve insanı açıklayan bilimsel söylemlerin nasıl oluştuğunu araştırdı. Dilbilim ve yapısalcılık tartışmalarıyla ilişki kurdu; ancak Elden onu basitçe yapısalcı olarak sınıflandırmak yerine, dönemin kuramlarıyla temasını ve ayrışmalarını gösteriyor.

‘Bilginin Arkeolojisi’ bu kitapta önemli bir başlık oluşturuyor. Elden, Foucault’nun “arkeoloji” adını verdiği yaklaşımın arşivi geçmişten kalan belgeler yığını olarak değil, belirli ifadelerin, nesnelerin ve bilgi biçimlerinin ortaya çıkmasını mümkün kılan kuralları araştıran bir alan olarak ele aldığını gösteriyor. Böylece kitabın kendisi de bir arşiv kazısı gibi çalışıyor: farklı metinleri ve belgeleri yan yana getirerek Foucault’nun düşüncesinin oluşum katmanlarını yeniden inşa ediyor.

Elden’in gösterdiği gibi Foucault için 1960’lar, birbirinden kopuk uğraşların yaşandığı bir ara dönem değil; delilikten tıbba, edebiyattan sanata, cinsellikten dilbilime ve Nietzsche’den söylem analizine uzanan araştırmaların tarihsel-eleştirel bir yöntemde kesiştiği bir dönüm noktasıydı. Elden’in çalışması, Foucault’nun sonraki iktidar ve soybilim çalışmalarının entelektüel zeminini de görünür kılıyor.

Kitap, Elden’in Foucault üzerine yazdığı dört ciltlik entelektüel tarihinin kronolojik olarak ikinci halkasını oluşturuyor ve özellikle 1962–1969 arasındaki görece “kayıp” yılları dolduruyor.

Elden’in çalışmasının önemli yönlerinden biri, Foucault’nun 1960’lardaki düşüncesini yalnızca dört ana kitabı üzerinden değil, dersler, makaleler, çeviriler, elyazmaları ve yayımlanmamış malzemeler üzerinden ele alması.

Stuart Elden — Foucault’nun Arkeolojisi
Çeviren: Duygu Yurttaşen • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 352 sayfa • 2026

Kolektif — Siyasal İdeolojiler (2026)

İdeolojinin dışında, ondan bağımsız ve bütünüyle tarafsız bir konum mümkün mü? Gökhan Atılgan’ın hazırladığı ‘Siyasal İdeolojiler’, bu soruyu yalnızca ideolojilerin içeriğini tartışarak değil, onları okuma ve karşılaştırma biçimini yeniden kurarak ele alıyor. Kitap, liberalizmden muhafazakârlığa, Marksizmden feminizme, milliyetçilikten anarşizme, faşizmden popülizme, çevrecilikten İslamcılığa ve sosyal demokrasiye uzanan on bir siyasal geleneği ortak bir analitik mimari içinde inceliyor.

Çalışmanın ayırt edici yönü, ideolojileri birbirinden kopuk düşünce sistemleri olarak sıralamak yerine aynı sorular karşısında verdikleri farklı yanıtları görünür kılması. Her bölüm ideolojinin kurucu sorusuyla açılıyor; ardından çekirdek kavramları, mevcut topluma ilişkin teşhisi, ideal toplum tahayyülü, stratejisi, değerleri ve sembolleri, tarihsel yörüngesi ve bugünkü konumu ele alınıyor. Böylece okur, bir ideolojide özgürlük, eşitlik, devlet, aile, ulus, doğa ya da dünya düzeni hakkında ne söylendiğini gördükten sonra aynı soruyu başka bir ideolojide kolayca izleyebiliyor.

Bu ortak yapı, ideolojileri tek bir kalıba indirgemek anlamına gelmiyor. Tam tersine, bölümlerin farklı uzunlukları ve kendi içlerindeki özgün başlıklar, her ideolojinin kendine özgü yapısını koruyor. Ortak iskelet karşılaştırmayı mümkün kılarken, tarihsel deneyimler, kavramsal gerilimler ve düşünürlerin farklı konumları canlılığını sürdürüyor. Kitap böylece hem sistematik bir karşılaştırma zemini kuruyor hem de her siyasal geleneğin kendi iç mantığını görünür kılıyor.

Kitabın yöntemi, ideolojileri dışarıdan ve sözde tarafsız bir bakışla değerlendirme iddiasını da sorguluyor. Yazarların da belirttiği gibi, ideoloji çalışmasının kendisi belirli kuramsal tercihler içeriyor. Burada tarihsel maddeci bir perspektif açıkça benimseniyor; ancak bu perspektif, diğer ideolojileri daha baştan mahkûm etmek için kullanılmıyor. Her gelenek önce kendi kavramları, en güçlü savunuları ve kendi taraftarlarını ikna eden gerekçeleri içinde yeniden kuruluyor. Eleştiri ise ancak bu iç mantık kavrandıktan sonra devreye giriyor.

Bu yaklaşım kitapta “tarafsızlık” ile “hakkaniyet” arasında önemli bir ayrım kurulmasını sağlıyor. Bir ideolojiyi anlamaya çalışmak onu benimsemek anlamına gelmiyor; tersine, güçlü bir eleştirinin önkoşulunu oluşturuyor. Okurdan istenen, her ideolojinin içine geçici olarak yerleşerek onun dünyayı nasıl açıkladığını, hangi sorunları görünür kıldığını ve nasıl bir gelecek tasarladığını anlaması. Böylece liberalizmi yalnızca piyasa savunusu, muhafazakârlığı yalnızca gericilik, Marksizmi yalnızca sınıf mücadelesi ya da anarşizmi yalnızca otorite karşıtlığı olarak görmekten kaçınılıyor.

Kitap ayrıca ideolojilerin yalnızca kuramsal metinlerde yaşamadığını göstermek için kutulara, düşünür portrelerine ve film, roman, müzik gibi estetik önerilere de başvuruyor. Böylece bir ideolojinin kavramlarının yanı sıra siyasal deneyimlerini, duygusal çekim gücünü, çelişkilerini ve insan hayatında yarattığı sonuçları da izlemek mümkün oluyor. Marx, Burke, Goldman veya Seyyid Kutub gibi figürlerin portreleri, soyut düşüncelerin belirli yaşamlarla ve tarihsel koşullarla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.

‘Siyasal İdeolojiler’, bu nedenle okura hazır bir “doğru siyasal konumlar” listesi sunmayı amaçlamıyor. Asıl hedef, ideolojilerin nasıl kurulduğunu, tarih içinde nasıl dönüştüğünü, hangi toplumsal koşullarda güç kazandığını ve bugün hangi gerilimlerle karşı karşıya olduğunu çözümleyebilmek için kullanılabilecek bir yöntem kazandırmak oluyor. İdeolojileri birer müze nesnesi gibi uzaktan seyretmek yerine, onları kendi kavramları ve tarihsel deneyimleri içinde anlamaya çağırıyor. Sonuçta kitap, belirli bir ideolojiye ilişkin hüküm vermekten çok, siyasal düşüncenin kendisini daha dikkatli, karşılaştırmalı ve tarihsel bir bakışla yeniden düşünmenin yollarını açıyor.

Burada enine boyuna tartışılan siyasal ideolojiler şunlar: Liberalizm, Muhafazakârlık, Marksizm, Milliyetçilik, Faşizm, Feminizm, Anarşizm, Çevrecilik, Popülizm, İslamcılık, Sosyal demokrasi.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Onur Acaroğlu, Gökhan Atılgan, Kadir Dede, Yelda Erçandırlı, Eren Karaca, Alp Yücel Kaya, Ezgi Kaya Hayatsever, Yıldız Silier, Coşkun Soysal, Reyhan Ünal ve Fatih Yaşlı.

Kolektif — Siyasal İdeolojiler
Hazırlayan: Gökhan Atılgan • Yordam Kitap
Siyaset • 488 sayfa • 2026

John Berger, Susan Sontag — Hikâye Anlatmak (2026)

John Berger ile Susan Sontag’ın bu kitabı, iki yazarın yaklaşık çeyrek yüzyıla yayılan dostluğunu, düşünsel alışverişini ve tartışmalarını bir araya getiriyor. ‘Hikâye Anlatmak’ (‘To Tell a Story’), 1983’te yayımlanan ‘Hikâye Anlatmak’ söyleşisinin yanı sıra 1975-1998 arasındaki mektupları ve 1974’te Aspen’de gerçekleşen “Benlik ile Sistem Arasında” tartışmasının kayıtlarını bir araya getirerek iki düşünürün birbirlerinin fikirlerini nasıl beslediğini gösteriyor. Derleme, dostluğun yanı sıra hikâye anlatıcılığı, fotoğraf, benlik ve toplum üzerine ortak bir düşünme pratiği sunuyor.

“Hikâye Anlatmak” bölümünde Berger ve Sontag, anlatının ne olduğu, anlatıcının rolü ve hikâyelerin deneyimi aktarmadaki işlevi üzerine karşı karşıya geliyor. Bu tartışmada, bir hikâyenin yalnızca olayları aktaran bir yapı olmadığı; gerçekliği seçme, düzenleme, yorumlama ve başkalarıyla paylaşma biçimi olduğu ortaya çıkıyor. İki yazar kimi noktalarda ayrışırken, tartışmanın kendisi düşüncenin karşılıklı dinleme ve itiraz yoluyla nasıl üretildiğini gösteriyor. Bu nedenle fikirler kadar itirazlar ve birbirlerinin düşüncesini dönüştüren müdahaleler de önem taşıyor.

Kitabın önemli bir ekseni fotoğraf ve görme meselesi. Berger ile Sontag’ın ilk ortak karşılaşmalarından biri olan 1974 Aspen tartışması, fotoğrafın gerçeklikle ilişkisini, görüntülerin nasıl anlam kazandığını ve benlik ile toplumsal sistem arasındaki bağları sorguluyor. Özellikle Sontag’ın ‘Fotoğraf Üzerine’ kitabı etrafındaki mektuplaşmaları, fotoğrafın dünyayı kaydetmenin ötesinde bakma, seçme ve temsil etme biçimlerini şekillendirdiğini gösteriyor.

Mektuplar ise teorik tartışmaları gündelik ilişkinin içine yerleştiriyor. Ziyaretler, yolculuklar, hediyeler ve telefon konuşmaları da iki yazar arasındaki bağın sürekliliğini gösteriyor. Berger ve Sontag birbirlerini eleştirerek, soru sorarak ve yeni bağlantılar kurarak düşüncelerinin gelişmesine katkıda bulunuyor. Bu karşılıklı etki, aralarındaki ilişkinin rekabetten çok canlı bir entelektüel dayanışma biçimi olduğunu ortaya koyuyor. Kitap, onların birlikte düşünme biçimini görünür kılıyor.

‘Hikâye Anlatmak’ın asıl önemi, düşüncenin diyalog içinde nasıl hareket ettiğini göstermesi. Hikâye anlatıcılığı, fotoğraf, benlik ve sistem arasındaki ilişkiler Berger ve Sontag’ın farklı sesleri üzerinden yeniden ele alınıyor. Benoît Bourreau’nun arşivlerden derlediği bu parçalı malzeme, iki yazarın birbirlerinde uyandırdığı düşünceleri görünür kılıyor. Böylece kitap, sanat, anlatı ve görme üzerine geliştirdikleri eleştirel düşüncenin oluşumuna içeriden bir bakış sunuyor.

John Berger, Susan Sontag — Hikâye Anlatmak
Hazırlayan: Benoît Bourreau, çeviren: Özge Çelik • Metis Yayınları
Söyleşi • 112 sayfa • 2026

Michel Foucault — Cezalandırıcı Toplum (2026)

Michel Foucault’nun 1972-1973 yıllarında Collège de France’ta verdiği dersleri bir araya getiren bu kitap, kendisinin sonraları ‘Hapishanenin Doğuşu’nda geliştireceği cezalandırma, iktidar, disiplin ve hapishane analizlerinin önemli bir hazırlık aşamasını oluşturuyor. ‘Cezalandırıcı Toplum: Collège de France Dersleri (1972-1973)’ (‘La société punitive: Cours au Collège de France (1972-1973)’), ceza sistemlerini yalnızca hukuk kurallarının veya suçlulara verilen cezaların tarihi olarak değil, toplumdaki iktidar ilişkilerinin dönüşümü üzerinden ele alıyor.

Foucault’nun temel sorusu: Modern toplumun neden cezalandırmanın başlıca biçimi olarak hapishaneyi benimsedi?. Ona göre hapishanenin ortaya çıkışını yalnızca hümanist reformların, suçluların ıslah edilmesi düşüncesinin ya da daha insancıl cezalandırma anlayışının yükselişiyle açıklamak mümkün değildir. Aksine modern ceza sisteminin oluşumu, bedenlere uygulanan cezaların yerini yaşamı, zamanı, hareketleri ve davranışları sürekli denetleyen daha incelikli iktidar tekniklerinin almasıyla bağlantılıdır.

Foucault bu dönüşümü, cezalandırmanın “egemen iktidarın ‘iç savaş’ biçimlerinden biri” olarak işleyişi üzerinden inceliyor. Eski rejimde hükümdarın beden üzerinde kurduğu doğrudan ve gösterişli iktidar, işkence ve infazlarda görünür hale geliyor. Hükümdarın yasasını çiğnemek, aynı zamanda onun iktidarına saldırmak anlamına geldiği için ceza, suçlunun bedeninde egemenliğin yeniden sergilenmesine dönüşüyordu. Ancak 18. ve 19. yüzyıllarda bu gösterişli cezalandırma biçimleri giderek geri çekiliyor; onların yerine bireyi kapatan, gözetleyen, sınıflandıran ve dönüştürmeye çalışan yeni teknikler yerleşiyor.

Bu değişim Foucault için yalnızca bedenin cezalandırılmasından ruhun ıslahına geçiş anlamına gelmiyor. Daha önemli olan, iktidarın bireyin yaşam zamanına el koyma biçiminin dönüşmesi oluyor. Hapishanede mahkûmun zamanı ölçülüyor, düzenleniyor ve çalışmaya, gözetlenmeye ve disipline ediliyor. Foucault burada hapishanenin zamanı ile kapitalist üretimin zamanı arasında dikkat çekici bir paralellik kuruyor. “Ücret biçimi işçinin yaşam zamanını emek zamanına dönüştürürken, hapis biçimi suçlunun zamanını cezanın ölçülebilir nesnesi haline getiriyor.” Böylece hapishane ile atölye, birbirinden ayrı kurumlar olmaktan çok benzer bir disiplin mantığının farklı görünümleri olarak beliriyor.

Kitapta “yasadışılık” kavramı da merkezi bir yer tutuyor. Foucault, toplumda bütün yasadışı davranışların aynı şekilde bastırılmadığını gösteriyor. Özellikle halk sınıflarının gündelik yaşamındaki yasadışılıkların —kaçakçılık, vergi ihlalleri, izinsiz ticaret, mülkiyete yönelik ihlaller gibi— modern ekonomik ve siyasal düzen açısından giderek daha büyük bir sorun haline gelmesi, yeni denetim mekanizmalarının gelişmesini hızlandırıyor. Böylece ceza sistemi yalnızca suç işleyen bireyleri cezalandıran bir kurum olmaktan çıkıp “toplumsal davranışları düzenleyen daha geniş bir denetim ağının parçasına” dönüşüyor.

Foucault ayrıca hapishanenin yükselişini, “disiplin toplumunun” oluşumuyla ilişkilendiriyor. Atölye, fabrika, okul, kışla, hastane ve hapishane gibi kurumlarda zamanı bölümlere ayıran, bedenleri mekânda düzenleyen, hareketleri gözlemleyen ve davranışları karşılaştırılabilir hale getiren teknikler yaygınlaşıyor. Panoptik gözetim düşüncesi bu dönüşümün en yoğun ifadelerinden biri olarak ortaya çıkıyor: bireyin sürekli görülebileceğini bilmesi, doğrudan fiziksel zorlamaya gerek kalmadan kendi davranışını denetlemesini sağlıyor.

Bu süreçte “kriminoloji ve beşeri bilimlerin gelişimi” de cezalandırma mekanizmasından bağımsız gerçekleşmiyor. Suçlu artık yalnızca yasayı ihlal etmiş kişi olarak değil; incelenmesi, sınıflandırılması, açıklanması ve dönüştürülmesi gereken bir “vaka” olarak ele alınıyor. Böylece psikiyatri, psikoloji, kriminoloji ve diğer bilgi alanlarıyla ceza kurumları arasında karşılıklı bir ilişki kuruluyor. İktidar yalnızca yasak koymuyor; aynı zamanda suçlu, normal, anormal, tehlikeli ve ıslah edilebilir bireyler hakkında bilgi üretiyor.

‘Cezalandırıcı Toplum’un temel tezi, modern cezalandırmanın daha insancıl hale gelmesinden çok, iktidarın bireylerin bedenlerine, zamanlarına ve davranışlarına müdahale etme biçimlerinin değiştiği yönünde. Hapishane de bu dönüşümün sonucu olarak ortaya çıktı ve başlangıçtan itibaren başarısızlıkları bilinen bir kurum olmasına rağmen giderek vazgeçilmez hale geldi. Foucault böylece cezalandırma tarihini hukuk tarihinden ayırarak “iktidar, kapitalizm, disiplin, emek, bilgi ve toplumsal denetim arasındaki ilişkilerin soybilimini” kuruyor. Kitap, bu yönüyle yalnızca hapishanenin nasıl ortaya çıktığını değil, modern toplumun bireyleri nasıl gözetlediğini, sınıflandırdığını ve yönetilebilir hale getirdiğini anlamak için bir çerçeve sunuyor.

Michel Foucault — Cezalandırıcı Toplum: Collège de France Dersleri (1972-1973)
Çeviren: Sibel Yardımcı • İnka Kitap
Sosyoloji • 320 sayfa • 2026

Burçin Çokuysal — Gıda Egemenliği ve Adaleti (2026)

Burçin Çokuysal’ın ‘Gıda Egemenliği ve Adaleti’nde, sofraya gelen yiyeceklerin ardındaki üretim ilişkilerini, güç dengelerini ve kültürel mirası yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, gıdayı yalnızca beslenme ihtiyacını karşılayan bir tüketim nesnesi olarak ele almak yerine, toprağın, tohumun, bilginin ve üretim kararlarının kimin denetiminde olduğunu sorguluyor. Bu nedenle gıda egemenliğini, kişinin ne yiyeceğine özgürce karar vermesinden çok, gıdanın nasıl, nerede ve hangi koşullarda üretileceğine toplumların söz sahibi olabilmesi üzerinden tanımlıyor.

Tohum bu yaklaşımın merkezinde yer alıyor. Bir tohum yalnızca tarımsal üretimin başlangıç noktası değil, aynı zamanda kuşaklar boyunca aktarılan deneyimleri, yerel bilgiyi ve kültürel hafızayı taşıyan bir miras olarak görülüyor. Tohumun üretim biçimini ve dolaşımını belirleme hakkının kaybedilmesi, dolayısıyla toplumların kendi gıda sistemleri üzerindeki söz hakkının da zayıflaması anlamına geliyor. Gıda egemenliği böylece sofradan önce tarlada, üretim bilgisinde ve karar alma süreçlerinde başlayan bir meseleye dönüşüyor.

Kitap, gıda adaletini de yalnızca yiyeceklerin daha ucuz ya da daha bol olması üzerinden değerlendirmiyor. Asıl sorunun, gıdanın üretiminden dağıtımına kadar uzanan ilişkilerde kimin karar verdiği, kimin kaynaklara erişebildiği ve ortaya çıkan yük ile imkânların nasıl paylaşıldığı olduğunu gösteriyor. Küresel gıda sisteminin yarattığı bağımlılık ilişkileri sorgulanırken, adaletin yalnızca tüketiciye sunulan seçeneklerin çoğalmasıyla sağlanamayacağı vurgulanıyor.

Çokuysal’ın “gıdanın sessiz direnişi” olarak adlandırdığı yaklaşım ise verimlilik ve ilerleme kavramlarının tarım üzerindeki etkilerini yeniden düşünmeye açıyor. Bugünün üretim anlayışının geçmişten devralınan tercihlerini sorgulamak, gelecek kuşaklara karşı sorumluluğu yalnızca daha fazla üretmekle değil, nasıl bir gıda ve yaşam düzeni bırakılacağıyla birlikte ele almayı gerektiriyor. Böylece ‘Gıda Egemenliği ve Adaleti’, ne yediğimiz kadar gıdanın arkasındaki kararları, bilgiyi, emeği ve güç ilişkilerini de düşünmeye davet ediyor.

Burçin Çokuysal — Gıda Egemenliği ve Adaleti
• Yeni İnsan Yayınevi
Ekoloji • 272 sayfa • 2026