Bayram Koca — “Öfkeli Genç Türkler” (2026)

Bayram Koca’nın ‘“Öfkeli Genç Türkler”: Türkiye’de Seküler Milliyetçilik’ adlı çalışması, son yıllarda özellikle gençler arasında görünürlüğü artan seküler milliyetçiliği “yeni bir milliyetçilik yükseliyor” ezberine teslim olmadan anlamaya çalışıyor. Koca, bu siyasal yönelimin gerçekten ne ölçüde yeni olduğunu, hangi tarihsel ve ideolojik kaynaklardan beslendiğini ve Türkiye’nin güncel siyasal ortamında nasıl bir kimlik ve mücadele biçimine dönüştüğünü geniş bir arşiv çalışması ve derinlemesine mülakatlar üzerinden araştırıyor. Böylece seküler milliyetçiliği yalnızca güncel siyasi gelişmelerin ürettiği geçici bir tepki olarak değil, Türkiye’de milliyetçiliğin uzun tarihinin içinden şekillenen özgül bir oluşum olarak ele alıyor.

Kitabın ilk bölümünde Osmanlı’dan Kemalist döneme, seküler Türkçü-Turancı gelenekten Soğuk Savaş’ın milliyetçi-muhafazakâr siyasetine ve 1980 sonrasındaki Türk-İslam sentezine uzanan tarihsel çizgi inceleniyor. Bu tarihsel arka plan, bugünkü seküler milliyetçiliğin kendisini İslamcılıktan ve mevcut milliyetçi partilerden farklılaştırma çabasının aslında hangi eski tartışmalarla bağlantılı olduğunu gösteriyor. Koca, “yeni” olanın gerçekten geçmişten kopuş mu, yoksa eski ideolojik unsurların yeni siyasal koşullarda yeniden bir araya gelmesi mi olduğunu sorguluyor.

İkinci bölümde ise “Öfkeli Genç Türkler”in temel özellikleri ayrıntılı biçimde ortaya konuyor. Bu hareketin siyasal kimliği büyük ölçüde “anti”lerle kuruluyor: AKP karşıtlığı, göçmen karşıtlığı, Kürt karşıtlığı ve MHP’ye yönelik tepki bu kimliğin önemli bileşenlerini oluşturuyor. Buna karşılık güçlü bir Türklük gururu, Atatürkçülük ve sekülerlik vurgusu öne çıkıyor. Göç, komplolar, küresel düzen, Kürt meselesi ve Türkiye’nin geleceğine ilişkin kaygılar, farklı toplumsal ve siyasal tepkilerin ortak bir milliyetçi zeminde buluşmasını sağlıyor. Bu nedenle kitap, öfkenin yalnızca bir duygu durumu olmadığını; kimlik kuran, sınırlar çizen ve siyasal tercihleri biçimlendiren bir unsur haline nasıl geldiğini de araştırıyor.

Koca ayrıca seküler milliyetçiliğin ulusalcılık, Turancılık ve Avrasyacılık gibi akımlarla ilişkisini ve bunlardan ayrıştığı noktaları tartışıyor. İYİ Parti, Zafer Partisi ve Milliyetçi Kongre Derneği gibi kurumsal adresler üzerinden bu ideolojinin siyasal alanda nasıl örgütlendiğini; göçmen karşıtı eylemlerden açılım karşıtı protestolara ve Saraçhane eylemlerine uzanan farklı hareketliliklerde nasıl somutlaştığını gösteriyor. Böylece sosyal medyada şekillenen yeni siyasal tarz ile kurumsal siyaset ve sokak eylemliliği arasındaki ilişkiyi de görünür kılıyor.

Çalışmanın en önemli tartışmalarından biri demokrasiyle kurulan sorunlu ilişkiyi açığa çıkarması. Seküler milliyetçi söylem bir yandan özgürlük taraftarı ve baskı karşıtlığını öne çıkarırken, diğer yandan demokrasinin devletin varlığını, kuruluş ideolojisini veya milli bütünlüğü tartışmaya açmaması gerektiğini savunabiliyor. Bu gerilim, demokratik hakların herkesi eşit biçimde kapsaması yerine “makbul” yurttaşların siyasal karar alma kapasitesini önceleyen elitist ve dışlayıcı bir demokrasi anlayışının ortaya çıkabildiğini gösteriyor.

Kemal Can, bu kitap için kaleme aldığı sunuş yazısında, “milliyetçilik yükseliyor” tespitinin sorgusuz kabul edilen bir klişeye dönüştüğünü vurguluyor, Koca’nın çalışmasını bu genellemelere karşı teorik zemin ile saha verisini birleştiren bir katkı olarak konumlandırıyor. Kitap, böylece seküler milliyetçiliği Türkiye’nin güncel siyasal denklemi içinde önemli bir tartışma alanı olarak ele alıyor.

“Öfkeli Genç Türkler”: Türkiye’de Seküler Milliyetçilik, bu nedenle yalnızca gençlerin neden milliyetçileştiğini açıklamaya çalışan bir çalışma değil. Milliyetçiliğin günümüzde neden bu kadar kolay farklı siyasal tepkilere eklemlenebildiğini, dışlama ve aidiyet duygularını nasıl örgütlediğini ve “yeni” olduğu söylenen seküler milliyetçiliğin geçmişle hangi süreklilikleri taşıdığını sorguluyor. Bayram Koca, “yükselen milliyetçilik” iddiasını peşinen kabul etmek yerine, bu iddianın ardındaki toplumsal ve siyasal dinamiklere yakından bakarak Türkiye’nin güncel siyasetindeki önemli bir dönüşümü serinkanlı biçimde tartışmaya açıyor.

Bayram Koca — “Öfkeli Genç Türkler”: Türkiye’de Seküler Milliyetçilik
• İletişim Yayınları
Siyaset • 216 sayfa • 2026

Eugénia Palieraki — MİR: Devrimci Sol Hareket (2026)

Eugénia Palieraki’nin bu çalışması, Şili Devrimci Sol Hareketi’nin (MİR) ortaya çıkışını ve 1960’ların radikalleşen Latin Amerika ortamındaki yerini inceliyor. Palieraki, MİR’in 1965’te yalnızca genç öğrencilerin ve Küba Devrimi’nin etkisiyle ortaya çıkan bütünüyle yeni bir hareket olduğu anlatısını sorguluyor. Hareketin köklerini 20. yüzyılın ilk yarısına kadar götürerek komünist, sosyalist ve Troçkist geleneklerden gelen militanların, devrimci sendikacılığın ve önceki radikal sol deneyimlerin oluşturduğu siyasal mirası ortaya koyuyor. Böylece MİR’i eski sol ile kesin bir kopuşun değil, süreklilikler ve kırılmalar içeren bir birikimin ürünü olarak değerlendiriyor.

‘MİR: Devrimci Sol Hareket (Şili MİR’inin Eleştirel Tarihi)’ (‘Naissance d’une Révolution: Histoire critiqe du MIR chilien’), MİR’in kuruluşunu Küba Devrimi, Çin-Sovyet ayrılığı, Afrika’daki sömürgecilikten kurtuluş mücadeleleri, Latin Amerika’daki gerilla hareketleri ve Soğuk Savaş bağlamında ele alıyor. Ancak Palieraki, silahlı mücadeleye yönelişi yalnızca dışarıdan gelen modellerin sonucu olarak görmüyor. Şili solunun seçimler üzerinden iktidara ulaşma stratejisinin sınırları, yeni bir devrimci özne ve mücadele biçimi arayışını güçlendiriyor. MİR bu ortamda devrimci dönüşümü yalnızca seçim sandığına bağlamayan bir çizgi geliştiriyor.

Çalışmanın merkezindeki meselelerden biri devrimci strateji ile pratik arasındaki gerilim. Gerilla savaşı, silahlı mücadele, kitle çalışması ve kurumlarla ilişki konusunda MİR içinde farklı görüşler ortaya çıkıyor. Salvador Allende’nin 1970’te iktidara gelmesiyle sorun daha da karmaşıklaşıyor: Silahlı devrim fikrini savunan MİR, seçimle kurulmuş Halk Birliği hükümetiyle nasıl ilişki kuracağı sorusuyla karşılaşıyor. Hareket hükümetin dışında kalsa da toplumsal mücadelelerde önemli bir aktör hâline geliyor.

Palieraki’nin eleştirel tarihi, MİR’i yalnızca başarısız olmuş bir silahlı hareket olarak değil, Şili’nin devrimci dönüşüm arayışlarını anlamak için önemli bir deneyim olarak ele alıyor. Çalışma; devrimin ne olduğu, yeni bir devrimci partinin nasıl kurulacağı ve devrimci irade ile nesnel koşullar arasında nasıl bir denge kurulacağı sorularını merkeze alıyor. Böylece MİR’in tarihi üzerinden Şili solunun reformizm ile devrimci kopuş arasındaki gerilimini ve 1973 darbesiyle kesintiye uğrayan dönüşüm sürecini değerlendiriyor.

Eugénia Palieraki — MİR: Devrimci Sol Hareket (Şili MİR’inin Eleştirel Tarihi)
Çeviren: Emirhan Oğuz • Ayrıntı Yayınları
Tarih • 256 sayfa • 2026

Adam Hochschild — Kral Leopold’un Hayaleti (2026)

Adam Hochschild bu çalışmasında, Belçika Kralı II. Leopold’un 1885-1908 yılları arasında Kongo’yu kişisel mülkü olarak yönetirken kurduğu sömürge düzenini, açgözlülük, şiddet ve buna karşı gelişen uluslararası vicdani direniş ekseninde anlatıyor. Yazar, yalnızca bir hükümdarın hikâyesini değil, Avrupa emperyalizminin işleyişini, sömürgeciliği meşrulaştıran söylemleri ve bu düzenin milyonlarca insanın yaşamı üzerindeki yıkıcı etkilerini gözler önüne seriyor. ‘Kral Leopold’un Hayaleti: Kolonyal Afrika’da Açgözlülük, Vahşet ve Kahramanlık Öyküsü’ (‘King Leopold’s Ghost: A Story of Greed, Terror, and Heroism in Colonial Africa’), tarih boyunca büyük ölçüde unutulmuş bir insanlık felaketini yeniden görünür kılmayı amaçlarken, sömürgecilik tarihinin günümüz dünyasına uzanan mirasını da sorguluyor.

Hochschild, Leopold’un kendisini uluslararası kamuoyuna hayırsever, uygarlık taşıyan ve köle ticaretiyle mücadele eden bir hükümdar olarak tanıtmasına karşın, Kongo’da kurduğu sistemin temel amacının kauçuk ve fildişi üzerinden azami kâr elde etmek olduğunu gösteriyor. Kralın diplomatik ilişkileri, propaganda faaliyetleri ve insani yardım söylemi, dünyanın büyük bölümünü gerçeklerden uzun süre habersiz bırakırken, yerel halk zorla çalıştırma, ağır vergiler, rehin alma, işkence ve sistematik şiddetle karşı karşıya kalıyor. Böylece “özgür devlet” olarak sunulan Kongo’nun, gerçekte korku ve sömürü üzerine kurulu devasa bir ekonomik işletmeye dönüştüğü ortaya konuyor.

Kitap, bu sömürge düzeninin kurulmasında ve sürdürülmesinde rol oynayan tarihsel aktörleri de ayrıntılı biçimde ele alıyor. Henry Morton Stanley’nin Kongo’nun iç bölgelerini Leopold adına denetim altına alma süreci, George Washington Williams’ın erken dönem eleştirileri, Roger Casement’in hazırladığı raporlar, misyonerlerin tanıklıkları ve özellikle Edmund Dene Morel’in yürüttüğü kampanya, anlatının merkezinde yer alıyor. Hochschild, Morel’in ticaret kayıtlarından hareketle Kongo’daki sistematik sömürüyü fark etmesini ve bunun ardından gelişen uluslararası Kongo Reform Hareketi’ni, modern insan hakları savunuculuğunun ilk büyük örneklerinden biri olarak değerlendiriyor. Basının, telgrafın ve uluslararası kamuoyunun gücü sayesinde dünyanın en güçlü hükümdarlarından birinin hesap vermek zorunda kalması, kitabın en dikkat çekici tarihsel sonuçlarından biri olarak öne çıkıyor.

Hochschild, Kongo’daki vahşeti yalnızca geçmişte yaşanmış bir sömürge suçu olarak değerlendirmiyor; aynı zamanda ırkçılık, ekonomik çıkar, propaganda ve uluslararası kayıtsızlığın nasıl iç içe geçerek kitlesel felaketlere zemin hazırladığını gösteriyor. Joseph Conrad’ın ‘Karanlığın Yüreği’ gibi edebi eserlerle kurduğu bağlantılar, dönemin kültürel atmosferini anlamaya katkı sağlarken, tarih yazımının hangi sesleri görünür kıldığı, hangilerini ise unutturduğu sorusunu da gündeme getiriyor. ‘Kral Leopold’un Hayaleti’, sömürgeciliğin yalnızca Afrika’nın değil, modern dünyanın siyasal ve ahlaki tarihini biçimlendiren temel süreçlerden biri olduğunu savunan; tarihsel hafızanın, insan haklarının ve kamusal vicdanın önemini güçlü bir anlatıyla ortaya koyan kapsamlı bir inceleme niteliğinde.

Adam Hochschild — Kral Leopold’un Hayaleti: Kolonyal Afrika’da Açgözlülük, Vahşet ve Kahramanlık Öyküsü
Çeviren: Ayşen Tekşen • Alfa Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Kolektif — Yurttaşlığın Eski Dertleri, Yeni Gündemleri (2026)

Yurttaşlık, modern düzenin yalnızca hukuki bir statü olarak tanımladığı bir konum değil; eşitlik ve özgürlük, aidiyet ve ortak yaşamın kimleri kapsadığı, kimleri dışarıda bıraktığı üzerinden sürekli yeniden kurulan bir mücadele alanı. Elçin Aktoprak ve Füsun Üstel’in derlediği ‘Yurttaşlığın Eski Dertleri, Yeni Gündemleri’, yurttaşlığın tarihsel sorunlarını güncel siyasal dönüşümlerle birlikte ele alıyor. Kitap, yurttaşlığın değişmez bir statü olmadığını; aidiyet ölçütleri, sınırlar ve dışlama mekanizmalarıyla şekillendiğini gösteriyor.

Çalışmanın temel meselelerinden biri, eşitlik ve özgürlük iddialarıyla yurttaşlığın fiilî sınırları arasındaki gerilim. Modern ulus-devlet yurttaşlığı ortak bir siyasal topluluğun üyeliği olarak kurarken, ulusal aidiyet, cinsiyet, sınıf ve göçmenlik üzerinden hiyerarşiler üretebiliyor. Bu nedenle “kim yurttaş?” sorusu, siyasal iktidarın kimleri tanıdığı, koruduğu ve dışarıda bıraktığı sorusuna dönüşüyor. Kitap, bu çelişkilerin günümüzde ortadan kalkmadığını, yeni biçimler alarak sürdüğünü gösteriyor.

Neoliberal dönüşümün derinleştirdiği eşitsizlikler yurttaşlığın eşitlik vaadini aşındırırken, otoriterleşme demokratik kurumları zayıflatıyor ve dışlama biçimlerini güçlendiriyor. Göç rejimleri yurttaş ile yurttaş olmayan arasındaki sınırı belirginleştirirken hareketlilik, aidiyet ve haklara erişimi yeniden gündeme taşıyor. Böylece yurttaşlığın devlet-birey ilişkisi kadar gündelik hayat ve siyasal mücadeleler içinde de düşünülmesi gerektiği ortaya çıkıyor.

Eleştirel Yurttaşlık Çalışmaları’nın birikimini Türkiye’nin güncel gerçekliğiyle buluşturan kitap, mevcut yurttaşlık anlayışlarının sınırlarını sorgularken dışlanmanın biçimlerini görünür kılıyor. Dayanışmanın, tabandan gelişen siyasal ortaklıkların ve başka türlü bir birlikte yaşama ihtimalinin kanallarını düşünmeye çağırıyor. Bu çerçevede yurttaşlık, verilmiş bir kimlikten çok, eşitlik ve özgürlük talepleriyle yeniden müzakere edilen bir siyasal alan olarak ele alınıyor. Bu kitap da “başka bir ortak yaşam mümkün mü?” sorusunu yeniden açıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Elçin Aktoprak, Ezgi Duman, F. Ceren Akçabay, Fatmagül Berktay, Füsun Üstel, Göze Orhon, Gülben Salman, Lülüfer Körükmez, Nilgün Toker, Remzi Altunpolat, Süreyya Karacabey ve Zeynep Savaşçın.

Kolektif — Yurttaşlığın Eski Dertleri, Yeni Gündemleri
Derleyen: Elçin Aktoprak, Füsun Üstel • Dipnot Yayınları
Siyaset • 226 sayfa • 2026

Slavoj Žižek — Liberal Faşizmler (2026)

Slavoj Žižek, ‘Liberal Faşizmler’de (‘Liberal Fascisms’) siyasal krizi Trump’ın ikinci başkanlık dönemi üzerinden tartışıyor ve bu dönüşümü klasik faşizmin geri dönüşü olarak görmüyor. Ona göre ortaya çıkan yeni bileşim, devlet baskısını güçlendirirken piyasanın ve dijital oligarkların önünü açan “liberal faşizm” olarak beliriyor. Liberal özgürlük ile otoriter denetimin zıt değil, birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu savunuyor. Trump, Putin, Modi ve Avrupa’daki sağ hareketlerini bu dönüşümün görünümleri olarak ele alıyor.

Žižek ilk bölümde küresel keşmekeşin toplulukları ve ortak yaşam biçimlerini dönüştürdüğünü inceliyor. “De-kolonizasyon” tartışmalarında özgürleştirici taleplerin nasıl kimlikçi kapanmalara dönüştüğünü sorguluyor ve aklın kamusal kullanımını savunuyor. Meta olmaktan çıkarmanın ikircikliği üzerinden kapitalizmin emeği, arzuları ve bağları metalaştırdığını gösteriyor. Gazze bölümlerinde savaş ve barış söylemlerinin çelişkilerini ele alıyor; Filistinlilerin “Sumud” ile ifade edilen direnme iradesini öne çıkarıyor.

Kitabın merkezinde Trump’ın yükselişi yer alıyor. Žižek onu düzene duyulan öfkeyi örgütleyerek hegemonya kuran bir figür olarak okuyor. Gramscici Trump paradoksunda Trump’ın düzen karşıtı söylemle düzeni yeniden ürettiğini ve öfkeyi sağcı bir projeye bağladığını savunuyor. Sol ise halkın öfkesini küçümsediği, yerel bağları ihmal ettiği ölçüde toplumsal zeminini sağa bırakıyor. Žižek, radikal siyasetin bu öfkeyi yeniden sahiplenip özgürleştirici bir programa bağlaması gerektiğini vurguluyor. Mamdani örneğinde de bu ihtimali tartışıyor.

Žižek, kitabın Türkçe baskısına yazdığı önsözde teşhisi “dijital feodalizm” kavramıyla derinleştiriyor. Yapay zekâ, veri ve algoritmik iktidarın birkaç teknoloji tekelinde toplanmasının dijital efendiler yarattığını belirtiyor. Peter Thiel ve Palantir örneğinde liberal özgürlük ile otoriter denetimin birleştiğini gösteriyor: Devlet “totaliter” diye eleştirilirken şirketlerin iktidarı özgürlük adına savunuluyor. Yapay zekânın askerî kullanımı bu çelişkiyi somutlaştırıyor. “Bütün umudunuzdan vazgeçin” diyerek düzenin kendiliğinden düzeleceği beklentisinden vazgeçmeye çağırıyor. Žižek, solun sıfır noktasından başlayarak halkın öfkesini, özgürlük talebini ve kolektif eylem kapasitesini birleştirmesi gerektiğini söylüyor.

Slavoj Žižek — Liberal Faşizmler
Çeviren: Barış Özkul • İletişim Yayınları
Siyaset • 224 sayfa • 2026

Pierre-Marie Morel — Atom ve Zorunluluk (2026)

Pierre-Marie Morel, Atome et Nécessité: Démocrite, Épicure, Lucrèce adlı eserinde antik atomculuğun üç büyük temsilcisi olan Demokritos, Epikuros ve Lucretius’un düşüncelerini ortak bir problem etrafında yeniden değerlendiriyor: Zorunluluk ile özgürlük arasındaki gerilim. ‘Atom ve Zorunluluk: Demokritos, Epikuros, Lucretius’ (‘Atome et Nécessité: Démocrite, Épicure, Lucréce’), atomculuğu yalnızca evrenin maddi yapısını açıklayan bir doğa kuramı olarak değil, bilgi, ahlak ve insan eylemini de kapsayan bütünlüklü bir felsefe olarak ele alıyor.

Morel’e göre Demokritos’un atomculuğunda evrendeki her şey, boşlukta hareket eden atomların zorunlu etkileşimlerinin sonucudur. Evreni yöneten aşkın bir akıl, ilahi bir plan ya da ereksel bir amaç bulunmaz. Bu nedenle zorunluluk yalnızca doğa olaylarının değil, var olan her şeyin temel ilkesidir. İnsan da bu düzenin dışında değildir; düşünceleri ve eylemleri doğanın genel işleyişine dahildir.

Kitap, Epikuros ve onu izleyen Lucretius’un bu mirası bütünüyle reddetmediğini, fakat önemli ölçüde dönüştürdüğünü gösteriyor. Onlar atomculuğun temel ilkelerini korurken, zorunluluğun mutlak egemenliğini sınırlamaya çalışırlar. Özellikle Epikuros’un geliştirdiği atomların sapması (clinamen) düşüncesi, evrende katı determinizmi kıran bir imkân olarak yorumlanır. Böylece insanın seçim yapabilmesi, ahlaki sorumluluk üstlenebilmesi ve kendi yaşamını yönlendirebilmesi için felsefi bir zemin oluşturulur.

Morel, bu tartışmanın yalnızca kozmolojiye ilişkin olmadığını vurguluyor. Zorunluluk problemi aynı zamanda bilgi felsefesini de ilgilendirir: Eğer her şey önceden belirlenmişse doğru bilgiye ulaşmanın, akıl yürütmenin ve eleştirel düşünmenin anlamı nedir? Aynı soru ahlak alanında da ortaya çıkar: İnsan gerçekten özgür değilse erdemli yaşam, mutluluk arayışı ve etik sorumluluk nasıl temellendirilebilir?

Eser, Demokritos ile Epikurosçular arasındaki ayrılığı basit bir karşıtlık olarak sunmak yerine, ortak atomcu miras içinde gelişen yaratıcı bir tartışma olarak değerlendiriyor. Demokritos zorunluluğu doğanın değişmez ilkesi olarak öne çıkarırken, Epikuros ve Lucretius insanın kendisine bağlı olan alanlarda belirli bir özerkliğe sahip olduğunu savunurlar. Böylece atomculuk, yalnızca maddi dünyanın açıklaması olmaktan çıkar; insan özgürlüğünün sınırlarını araştıran bir etik ve varoluş felsefesine dönüşür.

Sonuç olarak ‘Atom ve Zorunluluk’, antik atomculuğun merkezindeki “zorunluluk mu, özgürlük mü?” sorusunu üç düşünürün metinleri üzerinden yeniden ele alan kapsamlı bir inceleme. Morel, atomculuğun içindeki farklı yönelimleri ortaya koyarken, determinizm ile insanın özerkliği arasındaki gerilimin yalnızca Antik Çağ’ın değil, günümüz felsefesinin de temel meselelerinden biri olduğunu gösterir. Bu yönüyle eser, Demokritos, Epikuros ve Lucretius’u yalnızca doğa filozofları olarak değil, özgürlük ve sorumluluk sorununa farklı yanıtlar veren düşünürler olarak yeniden okumayı öneriyor.

Pierre-Marie Morel — Atom ve Zorunluluk: Demokritos, Epikuros, Lucretius
Çeviren: Nil Selin Özkan • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 112 sayfa • 2026

Erdal Gezik — Dersim’in Pirleri (2026)

Aleviler, yüzyıllar boyunca baskılar, yasaklar, siyasal dönüşümler ve sınırlı imkânlar içinde inançlarını nasıl koruyabildi? Bu inanç yalnızca dinsel ritüeller ve sözlü aktarım yoluyla değil, aileler, ocaklar, seyitler ve aşiretler arasında kurulan güçlü toplumsal ilişkiler sayesinde nasıl kuşaktan kuşağa taşındı? Erdal Gezik, ‘Dersim’in Pirleri: Kutsal Bağların İzinde’ adlı kitabında, bu soruların peşine düşerek Dersim Aleviliğinin görünmeyen toplumsal dokusunu oluşturan ilişkiler ağını ortaya çıkarıyor.

Gezik’in odağında, Alevi topluluklarının dinsel ve toplumsal yaşamında merkezi bir yere sahip olan seyitlik geleneği ve ocak sistemi bulunuyor. Ancak kitap, bu kurumları yalnızca inanç tarihi açısından ele almıyor. Seyit aileleri ile aşiretler arasındaki ilişkileri, soy bağlarını, ikrar üzerinden kurulan karşılıklı bağlılıkları ve bu bağların zaman içinde geçirdiği dönüşümleri birlikte inceliyor. Böylece Dersim’de Aleviliğin yalnızca ortak bir inanç etrafında değil, kuşaklar boyunca sürdürülen çok katmanlı bir ilişki ve dayanışma sistemi içinde varlık kazandığını gösteriyor.

Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e uzanan tarihsel süreç, bu ilişkilerin devletle karşılaşmaları ve siyasal koşulların değişmesiyle birlikte ele alınıyor. Devlet, aşiretler, ocaklar ve seyitler arasındaki uyum ve çatışmalar; dinsel otoritenin nasıl şekillendiği, toplulukların kendi iç bağlarını nasıl koruduğu ve tarihsel kırılmalar karşısında bu ağların nasıl yeniden örgütlendiği üzerinden inceleniyor. Bu bakımdan kitap, Dersim tarihini yalnızca devlet politikaları veya siyasal olaylar üzerinden okumak yerine, toplumun kendi içindeki bağlara ve hafızaya yöneliyor.

Gezik’in araştırmasının en önemli dayanaklarından biri sözlü tarih. Yüzlerce görüşme, uzun süreli saha çalışmaları, aile belgeleri ve geniş bir yazılı kaynak külliyatından yararlanan yazar, tarihin çoğu zaman arşivlerde bulunmayan katmanlarını doğrudan bu ilişkilerin taşıyıcılarının anlatıları üzerinden takip ediyor. Pirlerin, ailelerin ve topluluk üyelerinin aktardığı hafızalar, yalnızca geçmişe dair tanıklıklar olarak değil, toplumsal bağların nasıl kurulduğunu ve nasıl sürdürüldüğünü anlamanın temel kaynakları olarak değerlendiriliyor.

Kitabın “kutsal bağlar” kavramı etrafında kurduğu yaklaşım, Dersim’deki ocaklar ve seyit aileleri arasındaki ilişkilerin haritasını çıkarmaya imkân tanıyor. Soy, inanç, ikrar ve aşiret aidiyetlerinin birbirine nasıl bağlandığını izleyen Gezik, bu ağın Alevi toplumsallığının sürekliliğindeki rolünü görünür kılıyor. Böylece tarih, yalnızca büyük siyasal olayların ve devlet kurumlarının tarihi olmaktan çıkarak ailelerin hafızaları, pirlerin otoritesi ve kuşaklar arasında aktarılan ilişkiler üzerinden yeniden okunuyor.

‘Dersim’in Pirleri’, bu yönüyle yalnızca Dersim Aleviliğinin geçmişine ilişkin kapsamlı bir çalışma olmasının yanı sıra, Alevi tarihyazımında kullanılabilecek farklı bir bakış ve yöntem önerisi. İnancı, onu taşıyan toplumsal ilişkilerden bağımsız düşünmek yerine bu ilişkilerin içinden okumayı öneren kitap, sözlü tarihin kolektif hafızayı, dinsel otoriteyi ve toplumsal örgütlenmeyi anlamadaki imkânlarını da ortaya koyuyor. Erdal Gezik’in uzun yıllara yayılan saha çalışmasının ürünü olan bu araştırma, Dersim’in tarihini onu ayakta tutan görünmez bağların izinde yeniden düşünmeye davet ediyor. Kitap, yazarın 2025’te Amsterdam Üniversitesi’ne sunduğu ‘‘The Sacred Networks of Dersim Sayyids: An Oral History Approach to Alevi Bonds and Tribal Affiliations” adlı tezinin gözden geçirilip düzenlenmiş hali.

Erdal Gezik — Dersim’in Pirleri: Kutsal Bağların İzinde
• İletişim Yayınları
İnceleme • 365 sayfa • 2026

Michael A. Lebowitz — Kapital’in Ötesi (2026)

Michael A. Lebowitz’in bu çalışması, Marx’ın kapitalizm eleştirisinin eksik kalan yönünü tamamlıyor. Lebowitz’e göre ‘Kapital’, sermayenin işleyişini ve kendi iç yasalarını olağanüstü bir açıklıkla ortaya koysa da Marx’ın planladığı ancak yazamadığı ‘Ücretli Emek’ kitabının yokluğu nedeniyle kapitalist topluma ilişkin çözümleme tek taraflı kaldı. Bu nedenle eser, Marx’ın yöntemine sadık kalarak sermayenin politik iktisadının karşısına işçi sınıfının politik iktisadını yerleştiriyor ve kapitalizmi emek cephesinden yeniden okumaya girişiyor.

Kitabın temel hareket noktası, kapitalist toplumda iki farklı mantığın karşı karşıya bulunmasıdır. Bir yanda sermaye, kendisini sürekli büyütmek ve artı değeri artırmak için üretimi örgütlerken; diğer yanda işçiler yalnızca ücret elde etmeye değil, kendi insani yeteneklerini geliştirmeye ve çok yönlü bireyler hâline gelmeye ihtiyaç duyuyor. Lebowitz’e göre kapitalizmin gerçek çelişkisi yalnızca sermaye ile emek arasındaki çıkar çatışmasından değil, bu iki farklı yeniden üretim mantığının sürekli karşı karşıya gelmesinden kaynaklanıyor.

‘Kapital’in Ötesi: Marx ve İşçi Sınıfının Politik İktisadı’ (‘Beyond Capital: Marx’s Political Economy of the Working Class’), Kapital’in merkezinde yer alan sermayenin yeniden üretimi analizini, işçilerin yeniden üretimiyle tamamlıyor. Sermaye yalnızca meta üretmiyor; aynı zamanda ihtiyaç duyduğu disiplinli, rekabete açık ve sermayeye bağımlı ücretli emekçileri de yeniden üretiyor. Ücret artışları ya da çalışma koşullarındaki geçici iyileşmeler bu bağımlılığı ortadan kaldırmıyor. Çünkü sermaye, üretkenlik artışlarını yeni tüketim kalıpları ve yeni ihtiyaçlar yaratarak kendi lehine yeniden örgütlüyor; böylece işçiler göreli olarak sermayeye bağımlı kalmayı sürdürüyor.

Lebowitz, sermayenin politik iktisadı ile işçi sınıfının politik iktisadı arasındaki farkı özellikle vurguluyor. Sermaye açısından rekabet, bireyselleşme ve işçiler arasındaki ayrışma üretimin sürekliliğini güvence altına alıyor. Buna karşılık işçi sınıfının politik iktisadı, ortak çıkarların fark edilmesine, kolektif dayanışmaya ve ortak üretkenliğin sonuçlarının birlikte sahiplenilmesine dayanıyor. Dolayısıyla işçi sınıfının kurtuluşu yalnızca daha yüksek ücretler elde etmekten değil, sermayenin egemenliğini yeniden üreten toplumsal ilişkileri dönüştürmekten geçiyor.

Kitapta önemli bir yer tutan diğer tema, insanın gelişimi kavramı. Lebowitz’e göre Marx’ın hedefi yalnızca sömürünün sona ermesi değil, insanların üretim süreci içinde kendi yeteneklerini özgürce geliştirebildikleri bir toplumun kurulmasıdır. Kapitalizm ise işçiyi dar bir işlev içine hapsederek onu tek yönlü bir üretim aracına dönüştürüyor. Buna karşılık sosyalist dönüşüm, üretim araçlarının mülkiyetini değiştirmekle sınırlı kalmamalı; insanların karar alma süreçlerine katıldığı, kolektif üretimi yönettiği ve kendi gelişimlerini bilinçli biçimde şekillendirdiği yeni toplumsal ilişkiler yaratmalıdır.

Lebowitz, bu dönüşümün ancak devrimci praksis yoluyla gerçekleşebileceğini savunuyor. İnsanlar, yalnızca toplumsal koşulları değiştirmekle kalmıyor; bu mücadele sürecinde kendilerini de dönüştürüyor. Böylece işçi sınıfı, kapitalizmin ürettiği rekabetçi bireylerden ortak amaçlar etrafında birleşen kolektif öznelere dönüşebiliyor. Bu nedenle özgürleşme, ekonomik taleplerin ötesine geçen, üretim ilişkilerini ve insanın kendisini birlikte değiştiren tarihsel bir süreç olarak kavranıyor.

Sonuç olarak ‘Kapital’in Ötesinde’, Marx’ın yazılamamış ‘Ücretli Emek’ kitabının kuramsal imkânlarını araştırarak kapitalizmi yalnızca sermayenin değil, işçi sınıfının bakış açısından da çözümleyen özgün bir çalışma sunuyor. Eser, işçilerin gerçek kurtuluşunun ücretlerin yükselmesinde değil, kolektif üretkenliklerini ortaklaşa denetledikleri ve kendi gelişimlerini merkeze alan yeni bir toplumsal düzen kurmalarında yattığını savunarak Marx’ın eleştirel politik iktisadını tamamlıyor.

Michael A. Lebowitz — Kapital’in Ötesi: Marx ve İşçi Sınıfının Politik İktisadı
Çeviren: Arif Geniş • Dipnot Yayınları
İktisat • 320 sayfa • 2026

Randall Collins — Karizma (2026)

Randall Collins’in bu eseri, karizmayı doğuştan gelen gizemli bir özellik ya da bireysel bir yetenek olarak değil, yüz yüze etkileşimler içinde üretilen toplumsal bir ilişki biçimi olarak ele alıyor. Collins, Max Weber’in karizma kavramını yeniden yorumlayarak odağı olağanüstü kişiliklerden çok, bu kişilerin çevreleriyle kurdukları etkileşimlere ve onları etkili kılan toplumsal koşullara çeviriyor. Böylece kitap, “karizmatik lider kimdir?” sorusundan çok, “karizma nasıl üretilir ve hangi koşullarda etkisini sürdürür?” sorusunun peşine düşüyor.

Kitabın çıkış noktası, günlük dilde giderek sıradanlaşan “karizma” kavramını sosyolojik anlamına yeniden kavuşturmak. Collins’e göre karizma, yalnızca çekici ya da etkileyici görünmek değildir; insanların duygularını ortak bir ritimde birleştirebilen, onları belirli bir hedef doğrultusunda harekete geçirebilen ve bu etkiyi belirli bir süre sürdürebilen toplumsal bir güçtür. Bu nedenle karizma, bireyin içinde bulunan değişmez bir özellik değil; belirli tarihsel ve toplumsal bağlamlarda ortaya çıkan, güçlenen ya da zayıflayan bir ilişkiler ağıdır.

Collins bu yaklaşımı geliştirirken iki temel kuramsal araçtan yararlanıyor: mikrososyoloji ve sosyal ağ analizi. Mikrososyoloji, insanların yüz yüze etkileşimlerinde konuşma ritmi, beden dili, duyguların yayılması, dikkat odağının kimde toplandığı ve etkileşimin yönünü kimin belirlediği gibi ayrıntıları inceliyor. Collins, bu küçük ölçekli etkileşimlerin büyük tarihsel dönüşümlerin temelini oluşturduğunu savunuyor. Bir liderin karizması, kalabalık karşısındaki duruşunda, ses tonunda, duygusal atmosferi kontrol edebilmesinde ve takipçileriyle kurduğu karşılıklı etkileşimde şekilleniyor.

Kitapta sosyal ağların önemi de özellikle vurgulanıyor. Collins’e göre hiçbir karizmatik figür tek başına yükselmiyor. Nüfuz, destekçiler, aracılar, rakipler ve kurumlar tarafından örülen ilişkiler ağı içinde gelişiyor. Karizmanın yayılması ve kalıcı hale gelmesi, kişinin yalnızca bireysel özelliklerine değil, bulunduğu sosyal ağların genişliğine ve bu ağlarda üstlendiği konuma bağlı oluyor. Böylece iktidarın kişisel olmaktan çok ilişkisel bir karakter taşıdığı gösteriliyor.

Collins tezini tarih boyunca farklı alanlarda etkili olmuş çok sayıda isim üzerinden sınıyor. İsa, Muhammed, Buda gibi din kurucularından Büyük İskender ve Napolyon gibi siyasi liderlere; Kleopatra, Jeanne d’Arc, Arabistanlı Lawrence, Hitler, Madam Mao, Eleanor Roosevelt ve Marilyn Monroe gibi birbirinden oldukça farklı figürlere kadar uzanan örnekler inceleniyor. Bu isimler ortak bir kişilik tipini temsil etmiyor; aksine her biri farklı türde karizma geliştiriyor. Böylece karizmanın tek biçimli olmadığı; dinsel, askerî, siyasal, kültürel ve medyatik koşullara göre farklı biçimler alabildiği ortaya konuyor.

‘Karizma: İktidarın ve Nüfuzun Mikrososyolojisi’ (‘Charisma: Micro-sociology of Power and Influence’), karizmanın yalnızca yükselişini değil, çözülüşünü de açıklıyor. Toplumsal koşullar değiştiğinde, destek ağları dağıldığında ya da lider ortak duygusal atmosferi koruyamadığında karizma hızla etkisini yitirebiliyor. Collins bu nedenle karizmayı kalıcı bir kişisel özellikten çok, sürekli yeniden üretilmesi gereken kırılgan bir toplumsal süreç olarak değerlendiriyor.

Sonuç olarak ‘Karizma’, Weber’in klasik yaklaşımını güncelleyerek iktidarın ve etkinin gündelik etkileşimlerden nasıl doğduğunu gösteren özgün bir çalışma. Karizmatik liderleri olağanüstü kişiler olarak yüceltmek yerine, onların etkisini mümkün kılan toplumsal mekanizmaları görünür kılıyor. İnsanların neden bazı kişilerin peşinden gittiklerini, liderliğin nasıl inşa edildiğini ve karizmanın hangi koşullarda ortaya çıkıp ortadan kaybolduğunu açıklayan kapsamlı bir mikrososyolojik çözümleme.

Randall Collins — Karizma: İktidarın ve Nüfuzun Mikrososyolojisi
Çeviren: Güney Çeğin, Abdulhalim Karaosmanoğlu • Metis Yayınları
Sosyoloji • 200 sayfa • 2026

Hayati Beşirli — İslam Öncesi Dönem Türk Yemek Sosyolojisi (2026)

Hayati Beşirli’nin ‘İslam Öncesi Dönem Türk Yemek Sosyolojisi’ adlı çalışması, yemeği yalnızca insanın biyolojik ihtiyaçlarını karşılayan bir pratik olmaktan çıkarıp toplumun örgütlenme biçimini, değerlerini, inançlarını, iktidar ilişkilerini ve kültürel hafızasını görünür kılan bir sosyolojik alan olarak ele alıyor. Kitabın temel sorusu, basitçe “İslam öncesi Türkler ne yiyordu?” değil; ne yedikleri, nasıl ürettikleri, nasıl pişirdikleri ve kimlerle paylaştıkları üzerinden nasıl bir toplumsal dünya kurdukları sorusu.

Bu bakış açısında sofra, toplumsal ilişkilerin kurulduğu sembolik bir mekâna dönüşüyor. Yemek kimi zaman bir iktidar göstergesi, kimi zaman ritüelin parçası, kimi zaman statünün işareti, kimi zaman da kimliği ve aidiyeti güçlendiren bir unsur olarak karşımıza çıkar. Böylece beslenme pratikleri, toplumsal hiyerarşilerden kutsallık anlayışına, dayanışmadan siyasal ilişkilere kadar uzanan daha geniş bir yapının parçası hâline geliyor. Kitap, özellikle yemek ile kimlik arasındaki ilişkiye odaklanarak mutfağın kültürel hafızanın taşıyıcılarından biri olduğunu vurguluyor.

Çalışmanın tarihsel çerçevesi oldukça geniş. Afanasiyevo ve Andronova kültürlerinden başlayarak Orta Asya’nın ekolojik koşulları, bozkır yaşamı, yerleşiklik, göçebelik ve yarı göçebelik arasındaki ilişkiler inceleniyor. Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar üzerinden farklı dönemlerin yemek ve mutfak pratikleri ele alınırken, Göktürk Yazıtları da toplumun beslenme anlayışını ve siyasal düşüncesini anlamak için değerlendiriliyor. “Açları doyurmak, az milleti çok kılmak” ifadesi etrafında doymak, çoğalmak ve sadakat arasındaki ilişki tartışılıyor; yiyeceğin yalnızca tüketilen bir nesne değil, toplumsal düzenin sürdürülmesinde rol oynayan bir araç olduğu gösteriliyor. Seyyahların anlatıları da 10. ve 13. yüzyıllar arasındaki Türklerin yiyeceklerine ilişkin farklı gözlemler sunuyor.

Kitabın önemli yönlerinden biri de Türk mutfak kültürünü tek ve değişmez bir yapı olarak görmemesi. Farklı coğrafyalar, ekonomik faaliyetler, savaşlar, göçler, iklim ve kültürel karşılaşmalar mutfak pratiklerinin biçimlenmesinde etkili oldu. Bu nedenle çalışma, İslam öncesi Türk mutfağını farklı mutfak tipolojileri üzerinden değerlendiriyor; doğal, kutsal, politik ve folklorik/kültürel boyutları birbirinden ayırarak yemek kültürünün taşıdığı farklı anlam katmanlarını ortaya koyuyor. Bozkır kültüründeki pişirme teknikleri de bu çerçevede ele alınarak çevresel koşullar ile mutfak teknolojisi arasındaki ilişkiye dikkat çekiliyor.

Çalışmanın son bölümünde Dede Korkut Hikâyeleri üzerinden yemek ve simgesellik meselesine yönelinmesi, kitabın tarihsel verilerle kültürel anlatılar arasındaki bağlantıyı da araştırdığını gösteriyor. Böylece yemek, yalnızca geçmişte insanların ne tükettiğini gösteren bir veri olmaktan çıkıyor; toplumsal hafızanın, sembollerin ve kültürel sürekliliğin okunabileceği bir kaynak hâline geliyor.

Beşirli’nin disiplinlerarası yaklaşımı tarih, sosyoloji, antropoloji, kültürel çalışmalar, ekonomi ve tarım bilimlerini bir araya getiriyor. Yazılı kaynaklar, seyahatnameler, tarihsel kayıtlar ve kuramsal çalışmalar birlikte değerlendirilerek Türk yemek kültürünün hem süreklilikleri hem de dönüşümleri izleniyor. Sonuçta kitap, mutfağı geçmişin gündelik hayatına açılan tali bir kapı değil, toplumun nasıl yaşadığını, nasıl örgütlendiğini, neye değer verdiğini ve kendisini nasıl tanımladığını anlamaya yarayan temel bir kültürel alan olarak konumlandırıyor.

Hayati Beşirli — İslam Öncesi Dönem Türk Yemek Sosyolojisi
• Phoenix Yayınları
Sosyoloji • 272 sayfa • 2026