Andrea Iorio — Sen ve Yapay Zekâ Arasında (2026)

Andrea Iorio bu eserinde, yapay zekânın hızla dönüştürdüğü iş dünyasında insanların nasıl değer yaratmaya devam edebileceği sorusuna odaklanıyor. Kitabın temel savı, yapay zekânın insan emeğinin yerini tamamen alacak bir rakip olmadığı; doğru kullanıldığında insan yeteneklerini güçlendiren bir ortak hâline gelebileceğini söylüyor. Iorio’ya göre asıl mesele teknolojik gelişmelere direnmek değil, değişen koşullara uyum sağlayabilecek zihinsel ve duygusal becerileri geliştirmekten geçiyor. Bu nedenle eser, teknik yapay zekâ bilgisinden çok insanın kendisini dönüştürmesine odaklanan bir rehber niteliği taşıyor.

‘Sen ve Yapay Zekâ Arasında: Yapay Zekâ Çağında Geri Kalmamak ve Öne Çıkmak İçin Yeni Kurallar’ (‘Between You and AI: Unlock the Power of Human Skills to Thrive in an AI-Driven World’), teknolojik dönüşümün yalnızca araçları değil, düşünme biçimlerini de değiştirdiğini vurguluyor. İnsanlar geçmişte olduğu gibi belirli bilgi ve becerilere uzun yıllar boyunca güvenemiyor. Bilginin hızla eskidiği bir çağda öğrenme kapasitesi, merak ve uyum yeteneği en önemli avantajlar hâline geliyor. Iorio, bireylerin değişimi tehdit olarak görmek yerine sürekli öğrenme fırsatı olarak değerlendirmeleri gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşım, kitabın zihinsel dönüşüm boyutunun temelini oluşturuyor.

Eserin ikinci önemli boyutu davranışsal dönüşümle ilgili. Yapay zekâ rutin görevleri üstlendikçe insanların yaratıcı düşünme, problem çözme ve karmaşık karar alma becerileri daha değerli hâle geliyor. Iorio, geleceğin iş dünyasında başarının yalnızca teknik uzmanlıktan değil, farklı alanları bir araya getirebilme ve yeni çözümler geliştirebilme kapasitesinden doğacağını ileri sürüyor. Yapay zekâ büyük miktarda veriyi işleyebilirken, hangi soruların sorulacağına ve hangi amaçların izleneceğine hâlâ insanlar karar veriyor. Bu nedenle eleştirel düşünme ve stratejik bakış açısı giderek daha önemli beceriler hâline geliyor.

Kitabın üçüncü ekseni duygusal ve insani yetkinlikler üzerine kuruluyor. Empati, iletişim, işbirliği ve güven oluşturma gibi özellikler yapay zekânın kolayca taklit edemeyeceği alanlar olarak öne çıkıyor. Iorio’ya göre liderlik de bu nedenle yeniden tanımlanıyor. Geleceğin liderleri yalnızca süreçleri yöneten kişiler değil, insanları ortak amaçlar etrafında birleştiren, değişim karşısında güven sağlayan ve ekiplerin potansiyelini açığa çıkaran kişiler olacak. İnsan ilişkilerinin niteliği, teknolojik yeterlilik kadar belirleyici bir unsur hâline geliyor.

Yazar ayrıca yapay zekâya ilişkin korkuların önemli bir bölümünün belirsizlikten kaynaklandığını belirtiyor. Tarih boyunca her büyük teknolojik dönüşümün benzer kaygılar yarattığını hatırlatıyor. Ancak yeni teknolojiler bazı işleri ortadan kaldırırken yeni roller ve fırsatlar da yaratıyor. Bu nedenle bireylerin enerjilerini tehdit senaryolarına değil, teknolojiyi nasıl daha verimli kullanabileceklerine yöneltmeleri gerektiğini savunuyor. Yapay zekâyla rekabet etmek yerine onunla birlikte çalışmayı öğrenmek, geleceğin temel yetkinliklerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Sen ve Yapay Zekâ Arasında’, yapay zekâ çağında insanın değerini korumasının yolunun daha fazla teknolojiye benzemekten değil, daha insani özelliklerini geliştirmekten geçtiğini ileri sürüyor. Merak, yaratıcılık, eleştirel düşünme, empati ve uyum sağlama becerileri geleceğin en önemli sermayeleri olarak tanımlanıyor. Iorio, okurları yapay zekâyı korkulacak bir güç olarak görmekten vazgeçmeye ve onu kendi potansiyellerini genişleten bir araç olarak kullanmaya çağırıyor. Böylece kitap, teknolojik dönüşüm çağında bireysel gelişim ile insani yeteneklerin önemini merkeze alan iyimser ve uygulanabilir bir yol haritası sunuyor.

Andrea Iorio — Sen ve Yapay Zekâ Arasında: Yapay Zekâ Çağında Geri Kalmamak ve Öne Çıkmak İçin Yeni Kurallar
Çeviren: Özgür Taburoğlu • Say Yayınları
İnceleme • 296 sayfa • 2026

François L’Yvonnet — Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak (2026)

François L’Yvonnet bu kısa fakat yoğun çalışmasında, çağdaş düşüncenin en özgün isimlerinden biri olan Jean Baudrillard’ın fikir dünyasına bir giriş sunuyor. ‘Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak’ (‘Entrer dans la pensée de Jean Baudrillard’), Baudrillard’ın düşüncesini sistematik bir öğreti olarak açıklamaktan çok, okuru onun kavramsal evreninde bir yolculuğa çıkarmayı amaçlıyor. L’Yvonnet’ye göre Baudrillard’ı anlamak, hazır cevaplar veren bir filozofu okumaktan ziyade, modern dünyanın görünürde açık olan gerçekliklerini yeniden sorgulamayı öğrenmek anlamına geliyor. Bu nedenle eser, bir düşünürü özetlemekten çok onun düşünme tarzını kavramaya çalışıyor.

Kitabın merkezinde Baudrillard’ın modern toplum eleştirisi yer alıyor. Baudrillard, klasik Marksist yaklaşımların üretim ve ekonomi merkezli açıklamalarının artık yetersiz kaldığını düşünüyor. Günümüz dünyasında belirleyici olan şey, malların kullanım değeri değil, taşıdıkları göstergeler ve semboller oluyor. İnsanlar nesneleri ihtiyaçlarını karşılamak için değil, kimliklerini kurmak ve toplumsal konumlarını göstermek için tüketiyor. Böylece tüketim toplumu yalnızca ekonomik bir düzen değil, anlamların ve işaretlerin dolaşıma girdiği bir sistem hâline geliyor.

L’Yvonnet, Baudrillard’ın en önemli kavramlarından biri olan simülasyon fikrine özel önem veriyor. Baudrillard’a göre çağdaş toplumda insanlar giderek gerçekliğin kendisiyle değil, onun temsilleriyle ilişki kuruyor. Medya, reklamlar, dijital görüntüler ve iletişim ağları gerçek ile kurgu arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Sonunda ortaya “hipergerçeklik” adı verilen durum çıkıyor. Bu dünyada imgeler, temsil ettikleri gerçeklikten daha etkili ve daha belirleyici hâle geliyor. Baudrillard’ın düşüncesi, günümüzde sosyal medya ve dijital kültürün yükselişiyle birlikte daha da güncel bir anlam kazanıyor.

Kitap ayrıca Baudrillard’ın tarihe, siyasete ve iletişime ilişkin görüşlerini de ele alıyor. Baudrillard, modern dünyanın ilerleme, özgürleşme ve rasyonellik anlatılarına kuşkuyla yaklaşıyor. Ona göre çağdaş toplum, bilgi ve iletişim araçlarının artmasına rağmen daha fazla anlam üretmiyor; tersine, aşırı bilgi çoğu zaman anlamın kaybolmasına yol açıyor. Bu nedenle Baudrillard’ın metinleri yalnızca sosyoloji ya da felsefe alanında değil, sanat, sinema, medya ve kültürel çalışmalar açısından da önemli referanslar oluşturuyor.

L’Yvonnet, Baudrillard’ın geleceği tahmin eden bir kâhin değil, yaşadığı çağın görünmez eğilimlerini olağanüstü bir sezgiyle ortaya çıkaran bir düşünür olduğu söylüyor. Bugün dijital ağların, sanal kimliklerin ve görüntülerin egemen olduğu dünyada onun birçok tespiti daha anlaşılır görünüyor. Yazar, okuru Baudrillard’ın kavramlarını ezberlemeye değil, onun sorgulayıcı bakışını benimsemeye davet ediyor. Böylece kitap, Baudrillard’ın düşüncesine yönelik açık, anlaşılır ve yol gösterici bir giriş sunarken, aynı zamanda çağdaş dünyanın gerçeklik, temsil ve anlam sorunlarını yeniden düşünmeye çağırıyor.

François L’Yvonnet — Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak
Çeviren: Oğuz Adanır • Doğu Batı Yayınları
Sosyoloji • 53 sayfa • 2026

Telmo Pievani — Kusurların Doğal Tarihi (2026)

Telmo Pievani bu çalışmasında, yaşamın ve evrenin gelişimini kusursuzluk fikri üzerinden değil, hata, sapma ve rastlantı kavramları üzerinden yorumluyor. Yaygın düşüncenin aksine doğanın mükemmel bir tasarım ürünü olmadığını, tersine sayısız kusur, başarısızlık ve beklenmedik olayın birikimi sayesinde bugünkü çeşitliliğine ulaştığını savunuyor. Yazarın temel tezi şu: yaşam kusurlara rağmen değil, büyük ölçüde kusurlar sayesinde varlığını sürdürüyor. Bu nedenle kitap, evrimi eksiksiz bir planın uygulanması olarak değil, sürekli değişen koşullara verilen yaratıcı tepkilerin tarihi olarak ele alıyor.

Pievani anlatısına evrenin doğuşuyla başlıyor. Büyük Patlama’dan sonra ortaya çıkan madde dağılımlarındaki küçük düzensizliklerin galaksilerin, yıldızların ve gezegenlerin oluşumunu mümkün kıldığını gösteriyor. Eğer evren tamamen simetrik ve kusursuz olsaydı bugün bildiğimiz karmaşık yapılar ortaya çıkamayacaktı. Bu nedenle düzensizlik ve sapma, daha en başından itibaren yaratıcı bir güç olarak işlev görüyor. Evrenin tarihi, beklenmedik olayların yeni olasılıklar üretmesinin öyküsüne dönüşüyor.

Kitabın merkezinde biyolojik evrim yer alıyor. Pievani, DNA’nın kopyalanması sırasında meydana gelen mutasyonların yaşamın çeşitlenmesindeki temel kaynaklardan biri olduğunu anlatıyor. İlk bakışta hata gibi görünen bu değişimler, kimi zaman yeni çevresel koşullara uyum sağlamayı kolaylaştırıyor. Doğal seçilim bu varyasyonlar arasından belirli özellikleri destekliyor, ancak hiçbir çözüm kalıcı bir mükemmellik sunmuyor. Bir dönemde avantaj sağlayan özellikler başka koşullarda dezavantaja dönüşebiliyor. Bu nedenle evrim sürekli ilerleyen bir mükemmelleşme süreci değil, geçici çözümler üreten açık uçlu bir süreç olarak gelişiyor.

‘Kusurların Doğal Tarihi: Büyük Patlama’dan DNA’ya’ (‘Imperfection: A Natural History’), hayvanlar dünyasından verdiği örneklerle bu görüşü somutlaştırıyor. Devasa boynuzları nedeniyle hareket etmekte zorlanan İrlanda musları, uçamayan kivi kuşları ve sıra dışı anatomik yapılara sahip birçok canlı, doğanın kusursuz tasarımlar üretmediğini gösteriyor. Evrim çoğu zaman sıfırdan yeni yapılar kurmak yerine elindeki malzemeyi dönüştürüyor. Bunun sonucu olarak canlılarda uyumsuzluklar, fazlalıklar ve verimsizlikler ortaya çıkıyor. Ancak tam da bu eksiklikler yeni uyum yollarının açılmasına katkı sağlıyor.

İnsan bedeni de bu kusurlu tarihin bir ürünü olarak değerlendiriliyor. Apandis, yirmi yaş dişleri, bel ağrılarına yol açan dik duruş ve erkeklerdeki meme uçları gibi özellikler, biyolojik yapımızın kusursuz bir mühendislik ürünü olmadığını gösteriyor. Pievani özellikle insan beynine dikkat çekiyor. Beynin olağanüstü yeteneklerine rağmen birçok çelişki, önyargı ve bilişsel sınırlılık içerdiğini vurguluyor. İnsan zihni, önceden planlanmış bir tasarımın değil, uzun ve karmaşık bir evrimsel tarihin sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Sonuç olarak Pievani, doğadaki kusurların istisna değil kural olduğunu savunuyor. Yaşamın yaratıcılığı, dayanıklılığı ve çeşitliliği büyük ölçüde bu eksikliklerden kaynaklanıyor. Kusurlar ortadan kaldırılması gereken arızalar değil, yeni olasılıkların kapısını açan üretken kaynaklar olarak beliriyor. Kitap, insanın kendisini ve doğayı mükemmellik idealiyle değerlendirme alışkanlığını sorguluyor; evrenin, canlıların ve insanın tarihini tesadüflerin, uyumsuzlukların ve yaratıcı hataların şekillendirdiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, evrime yalnızca biyolojik değil aynı zamanda felsefi bir gözle bakarak kusurluluğun yaşamın temel koşullarından biri olduğunu ortaya koyuyor.

Telmo Pievani — Kusurların Doğal Tarihi: Büyük Patlama’dan DNA’ya
Çeviren: Bülent O. Doğan • Koç Üniversitesi Yayınları
Biyoloji • 168 sayfa • 2026

Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar (2026)

Patrick Avrane bu eserinde, psikanalizin çoğu zaman anne-baba ve çocuk ilişkilerine odaklanırken geri planda bıraktığı büyükanne-baba figürünü merkeze alıyor. Yazar, büyükanne ve büyükbabaların yalnızca yaşlı aile üyeleri olmadığını, aile tarihinin, geleneklerin ve kuşaklar boyunca aktarılan değerlerin taşıyıcıları olduklarını gösteriyor. Kitabın çıkış noktası, bir insanın büyükanne ya da büyükbaba olmasının kendi kararıyla değil, çocuklarının ebeveyn olmasıyla gerçekleşmesi. Bu durum, büyükanne-babalığı aile içindeki diğer rollerden farklı ve özgün bir konuma yerleştiriyor. Avrane, klinik gözlemleriyle edebiyat, sinema ve kültür tarihinden örnekleri bir araya getirerek bu ilişkinin ruhsal boyutlarını inceliyor.

İlk bölümlerde aile öyküsü, soy bilinci ve kuşaklar arasındaki bağlar ele alınıyor. Yazar, bireyin kimliğinin yalnızca anne-babasıyla kurduğu ilişkilerden değil, daha eski kuşakların bıraktığı izlerden de şekillendiğini savunuyor. Büyükanne ve büyükbabalar geçmiş ile bugün arasında bir köprü işlevi görüyor. Onlar aracılığıyla aile anıları, köken hikâyeleri ve ortak aidiyet duygusu sonraki kuşaklara aktarılıyor. Avrane’a göre çocuklar çoğu zaman aile tarihini ilk kez büyükanne ve büyükbabalarının anlatıları sayesinde keşfeder.

Kitabın önemli temalarından biri aktarım kavramı. Maddi mirasın ötesinde, değerlerin, geleneklerin, yaşam üsluplarının ve hatta bilinçdışı eğilimlerin kuşaktan kuşağa nasıl geçtiği inceleniyor. Avrane, büyükanne-babaların üstbenliği temsil etmediklerini, ancak aile kültürünün korunmasında ve iletilmesinde temel bir rol oynadıklarını vurguluyor. Bu aktarım bazen olumlu bir aidiyet duygusu yaratırken bazen de aile sırları, bastırılmış travmalar ve çözülmemiş çatışmalar biçiminde ortaya çıkabiliyor.

Dördüncü bölümde kuşaklar arası aktarımın karanlık yönleri ele alınıyor. Nicolas Abraham ve Maria Torok’un çalışmalarından yararlanan Avrane, ailelerin sakladığı sırların ve travmaların sonraki kuşakların ruhsal yaşamını etkileyebildiğini gösteriyor. Birey bazen nedenini bilmediği korkuların, utançların ya da tekrar eden davranışların taşıyıcısı hâline geliyor. Böylece büyükanne ve büyükbabalar yalnızca değerlerin değil, görünmez yüklerin de aktarım noktaları olarak beliriyor.

‘Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu’ (‘Les grands-parents: une affaire de famille’), büyükanne-babalığın aynı zamanda bir yüceltme ilişkisi içerdiğini savunuyor. Victor Hugo’nun torunlarına duyduğu hayranlıktan hareketle, torunların çoğu zaman ebeveynlerin çocuklarına bakışından farklı biçimde idealize edildiğini anlatıyor. Ancak bu sevgi, çocuğun gelişim alanını daraltacak bir müdahaleye dönüşmemeli. Yazara göre iyi bir büyükanne ya da büyükbaba, ebeveynlerin yerini almaya çalışmadan, çocuğa güvenli bir yakınlık sunan kişidir.

Son bölümlerde zaman, yaşlanma ve ölüm temaları öne çıkıyor. Büyükanne-babalar torunlarına yalnızca geçmişi değil, hayatın sonluluğunu da hatırlatıyor. Çocukların tanık olduğu ilk ölümler çoğu zaman onların ölümü oluyor. Buna rağmen yaşam süresinin uzaması, kuşaklar arasındaki ilişkinin daha uzun yaşanmasına imkân tanıyor. Avrane’ın vardığı sonuç, “yeterince iyi” büyükanne-babalığın kurallar koymak ya da otorite kurmak değil; deneyimleri paylaşmak, aile hikâyesini aktarmak ve torunların kendi yollarını bulmalarına eşlik etmek olduğu yönünde şekilleniyor. Bu nedenle kitap, büyükanne ve büyükbabaları geçmişin temsilcileri olarak değil, aile içindeki sürekliliğin ve kuşaklar arasındaki insani bağın en önemli taşıyıcıları olarak değerlendiriyor.

Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu
Çeviren: İrem Göksu • Yapı Kredi Yayınları
Psikanaliz • 144 sayfa • 2026

Don Lincoln — Einstein ve Yarım Kalan Düşü (2026)

Don Lincoln bu kitabında, modern fiziğin en büyük hedeflerinden biri olan “Her Şeyin Teorisi” arayışını ele alıyor. Kitabın çıkış noktasını, Albert Einstein’ın yaşamının son yıllarında üzerinde çalıştığı fakat tamamlayamadığı birleşik kuram oluşturuyor. Lincoln’e göre fizik tarihi, doğanın farklı görünen kuvvetlerini tek bir açıklama altında toplama çabasının hikâyesini anlatıyor. Newton’un göksel ve yersel hareketleri birleştirmesi, Maxwell’in elektrik ile manyetizmayı ortak bir çerçevede açıklaması ve Einstein’ın uzayla zamanı tek bir yapıda buluşturması bu uzun yolculuğun önemli duraklarını oluşturuyor. Ancak günümüzde hâlâ tamamlanamayan temel problem, evreni yöneten tüm kuvvetleri ve parçacıkları tek bir kuramsal yapı içinde açıklayabilmekten geçiyor.

‘Einstein ve Yarım Kalan Düşü’ (‘Einstein’s Unfinished Dream’, günümüz fiziğinin en başarılı modeli olan Standart Model’i ayrıntılı biçimde değerlendiriyor. Kuarklar, leptonlar ve kuvvet taşıyıcı parçacıklar sayesinde maddenin yapısını büyük ölçüde anlayabildiğimizi gösteriyor. Buna rağmen mevcut kuramın eksik yönlerinin bulunduğunu vurguluyor. Yerçekimi Standart Model’e dâhil edilemiyor, evrendeki karanlık maddenin ne olduğu açıklanamıyor ve karanlık enerjinin kaynağı belirsizliğini koruyor. Ayrıca evrende maddenin antimaddeye neden baskın geldiği sorusu da yanıtsız kalıyor. Lincoln, bu problemlerin yalnızca teknik ayrıntılar olmadığını, fizikçileri daha kapsamlı bir teori arayışına yönelten temel işaretler olduğunu savunuyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, kamuoyunda sıkça tartışılan teorilere ayrılıyor. Sicim teorisi, süpersimetri ve ek boyutlar gibi fikirler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Lincoln, bu yaklaşımların ilgi çekici olanaklar sunduğunu kabul ediyor; ancak henüz deneysel olarak doğrulanmadıkları için kesin çözümler gibi sunulmalarına karşı çıkıyor. Bilimin yalnızca matematiksel güzellikten değil, gözlem ve deneylerden güç aldığını hatırlatıyor. Bu nedenle fizikçilerin yeni fikirler üretirken aynı zamanda bunları sınayabilecek teknolojiler geliştirmeleri gerektiğini belirtiyor. Kitap, popüler bilim eserlerinde sık görülen aşırı iyimserliğe kapılmadan, mevcut teorilerin güçlü ve zayıf yönlerini dengeli bir biçimde değerlendiriyor.

Lincoln’un vardığı sonuç, insanlığın evren hakkındaki bilgisinin etkileyici ölçüde ilerlediği fakat hâlâ çok sınırlı olduğu yönünde şekilleniyor. Karanlık madde, karanlık enerji ve kuantum kütleçekimi gibi sorunlar çözülmeden Her Şeyin Teorisi’ne ulaşılamayacağını düşünüyor. Buna rağmen araştırmaların yönünü belirleyen yeni deneylerin, parçacık hızlandırıcılarının ve hassas gözlemlerin geleceğe dair umut verdiğini vurguluyor. Kitap, kesin cevaplar vermekten çok doğru soruları sormanın önemini öne çıkarıyor. Einstein’ın yarım kalan düşü henüz gerçekleşmemiş olsa da, modern fiziğin attığı adımların insanlığı doğanın en derin yasalarına biraz daha yaklaştırıyor olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, hem çağdaş parçacık fiziğinin genel bir bilançosunu sunuyor hem de bilimin bilinmeyene doğru süren yolculuğunu anlaşılır ve eleştirel bir dille gözler önüne seriyor.

Don Lincoln — Einstein ve Yarım Kalan Düşü: Her Şeyin Teorisi Yolunda Atılan Adımlar
Çeviren: Sinan Akbaytürk • Orenda Kitap
Bilim • 304 sayfa • 2026

John Gray — Yeni Leviathanlar (2026)

John Gray bu eserinde, Thomas Hobbes’un Leviathan’ını yirmi birinci yüzyılın krizlerini anlamak için yeniden yorumluyor. ‘Yeni Leviathanlar’ (‘The New Leviathans’), Soğuk Savaş sonrasında yaygınlaşan liberal iyimserliğin çöktüğünü ve tarihin liberal demokrasi lehine kesin biçimde sonuçlanmadığını savunuyor. Gray’e göre Sovyetler Birliği’nin dağılması, sanıldığı gibi liberal çağın zaferi değil, liberalizmin çözülüşünün başlangıcını haber verdi. İnsan doğasının kalıcı çatışmalarını göz ardı eden ilerleme inancı günümüzü açıklayamıyor.

İlk bölümde yazar, liberalizmin evrensel ve geri döndürülemez bir düzen olduğu fikrini sorguluyor. Hobbes’un herkesin herkese karşı savaşı olarak tanımladığı kaos ihtimali ortadan kalkmıyor; yalnızca yeni biçimler alıyor. Rusya ve Çin gibi güçler, liberal modelden farklı Leviathanlar kuruyor. Rusya güvenlik ve gelenek etrafında şekillenen bir egemenlik anlayışı geliştiriyor; Çin ise dijital gözetim araçlarıyla denetim kapasitesi yaratıyor.

İkinci bölüm, yapay doğa durumları kavramı etrafında ilerliyor. Gray, modern toplumların düzenli görünmelerine rağmen sürekli güvensizlik ürettiklerini savunuyor. Distopyalar, totaliter deneyimler ve ideolojik projeler üzerinden güvenlik arayışının nasıl yeni korkular doğurduğunu inceliyor. Hobbes’un doğa durumunun tarih öncesine ait bir aşama değil, her an geri dönebilecek bir olasılık olduğu fikrini güncelliyor. Teknoloji ve bürokratik yönetim istikrar vaat ederken aynı zamanda kırılganlıkları büyütüyor.

Son bölümde Gray, çağdaş dünyanın yeni ölümlü tanrılar yarattığını ileri sürüyor. Liberalizm kurtuluş vaat eden bir inanç sistemi gibi davranıyor. Kimlik siyaseti, woke kültürü, hak çatışmaları ve seçkinlerin mücadeleleri bu çerçevede değerlendiriliyor. Devletler ve kurumlar bireylere güvenlik değil, anlam da sunmaya çalışıyor. Ancak bu girişim yeni baskı mekanizmaları üretiyor.

Gray’in temel sonucu, insanlığın kusurlarını ortadan kaldıracak nihai bir siyasal düzen bulunmadığıdır. Tarih doğrusal bir ilerleme izlemiyor; düzen ve kaos arasındaki gerilim sürekli geri dönüyor. Bu nedenle kitap, insan sınırlarını kabul eden gerçekçi bir etik ve siyaset anlayışı arıyor. Hobbes’un mirasını günümüze taşıyan eser, özgürlük, güvenlik ve iktidar arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguluyor.

John Gray — Yeni Leviathanlar: Liberalizm Sonrası Düşünceler
Çeviren: Nur Küçük • Domingo Kitap
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri (2026)

Guy P. Raffa’nın bu çalışması, Dante Alighieri’nin ölümünden sonraki yedi yüz yıllık serüvenini izleyerek bir şairin kalıntılarının nasıl ulusal, siyasal ve kültürel bir simgeye dönüştüğünü anlatıyor. Eser, yalnızca Dante’nin mezarının ve kemiklerinin hikâyesini aktarmıyor; aynı zamanda İtalya’nın kendisini nasıl kurduğunu ve büyük tarihsel figürleri nasıl yeniden ürettiğini inceliyor. Raffa, akademik titizlikle ilerlerken belirsizlikleri gizlemiyor ve Dante’nin mezarı etrafında oluşan karmaşık anlatıların tarihin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteriyor.

‘Dante’nin Kemikleri’ (‘Dante’s Bones’), Dante’nin 1321 yılında Ravenna’da ölmesiyle başlıyor. Şairin naaşı başlangıçta yerel bir hatıranın parçasıyken zamanla Floransa ile Ravenna arasında siyasi ve kültürel bir mücadele nesnesine dönüşüyor. Dante’yi sürgüne gönderen Floransa’nın daha sonra onu sahiplenmeye çalışması, mezarın etrafında sürecek uzun çekişmenin temelini oluşturuyor. Rönesans boyunca Lorenzo de Medici, Michelangelo ve Papa X. Leo gibi isimlerin girişimleri, şairin kalıntılarını Floransa’ya taşıma arzusunu canlı tutuyor. Ancak Fransisken rahiplerin kemikleri gizlemesi, mezarın boş kalmasına ve Dante’nin bedeninin korunmasına yol açıyor.

Raffa, bu hikâyeyi anlatırken Dante’nin giderek tarihsel bir kişilikten ulusal bir mite dönüştüğünü gösteriyor. On dokuzuncu yüzyılda İtalya’nın birleşme sürecinde Dante, ortak kimliğin sembolü haline geliyor. Kemiklerin bulunması ve şairin ulusun atalarından biri olarak sunulması, edebiyat ile siyasetin nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. Böylece Dante’nin bedeni küçülürken tarihsel etkisi büyüyor.

Eserin ikinci kısmı, savaşlar ve ideolojik mücadeleler döneminde Dante’nin nasıl yeniden yorumlandığını inceliyor. Şairin kalıntıları bilimsel araştırmalara konu oluyor, kafatası ölçümleri faşist ırk teorilerine malzeme yapılıyor ve Mussolini yönetimi Dante’yi milliyetçi söylemin merkezine yerleştiriyor.

Son bölümde Raffa, Dante’nin kalıntılarının modern dönemde kazandığı yeni anlamları ele alıyor. Kitap, bir mezarın tarihinden hareketle hafıza, kimlik ve ulus inşası üzerine güçlü bir değerlendirme sunuyor. Dante’nin Kemikleri, edebiyat tarihini siyasal tarih ve kültürel bellekle buluşturan özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri: Bir Şair İtalya’yı Nasıl Kurdu?
Çeviren: Özlem Günenç • Vakıfbank Kültür Yayınları
İnceleme • 504 sayfa • 2026

Kolektif — Zaman (2026)

Alban Gonord’un editörlüğünü yaptığı ‘Zaman’ (‘Le temps’), zaman kavramını felsefe, bilim ve insan deneyimi arasındaki kesişimlerde ele alan bir derleme sunuyor. Kitap, zamanı yalnızca saatlerin ölçtüğü nesnel bir akış olarak değil, hafıza, bilinç, ölüm, tarih ve yaratıcılıkla iç içe geçmiş yaşantısal bir olgu olarak inceliyor. Aristoteles’ten Deleuze’e uzanan düşünce çizgisi boyunca zamanın nasıl kavrandığını gösterirken, insanın kendisini anlamasının da zamanla kurduğu ilişkiye bağlı olduğunu ortaya koyuyor.

Eserin ilk bölümleri, bireyin zamanla kurduğu kişisel deneyimlere odaklanıyor. Seneca zamanın sahip olunan bir kaynak değil, insanı kuşatan bir gerçeklik olduğunu vurgularken, Nietzsche unutmanın yaşamı mümkün kılan yaratıcı bir güç olduğunu gösteriyor. Levinas zamanı ölüm üzerinden düşünürken, Sartre ve Lavelle insan eylemlerinin geleceğe dönük yönelimlerini tartışıyor. Böylece zamanın yalnızca geçen bir süreç değil, kararlar ve beklentilerle şekillenen bir deneyim olduğu açıklanıyor.

Derlemenin devamında Pascal, Augustinus, Kant ve Husserl aracılığıyla zamanın tanımlanabilir olup olmadığı sorgulanıyor. Augustinus’un zaman ile dil arasındaki ilişkiye dair çözümlemeleri, geçmiş, şimdi ve geleceğin bilinç içinde nasıl kurulduğunu açıklıyor. Kant zamanı deneyimin temel koşullarından biri olarak yorumlarken, Husserl zaman bilincini inceliyor. Bu tartışmalar, zamanın dış dünyadaki bir olgu kadar zihinsel bir yapı olduğunu da gösteriyor.

Kitap ayrıca ebediyet, süre ve zaman arasındaki ilişkilere odaklanıyor. Aristoteles’in “şimdi” kavramı, Plotinos’un ebediyet anlayışı, Spinoza’nın süre düşüncesi ve Descartes’ın yaratılış fikri, zamanın metafizik boyutlarını görünür kılıyor. Ardından Platon’un anımsama kuramı, Newton’un mutlak zaman anlayışı, Prigogine ile Stengers’in zamanın oku tartışmaları ve Jacob’un evrim değerlendirmeleri aracılığıyla bilimsel düşüncenin zaman kavrayışı ele alınıyor.

Son bölümde Hegel, Bergson, Bachelard, Ricoeur, Merleau-Ponty ve Deleuze zamanın yaratıcı yönlerini inceliyor. Bergson’un süre kavramı ile Ricoeur’ün anlatı ve zamansallık ilişkisine dair görüşleri, insan yaşamının kronolojik ölçümlerle açıklanamayacağını gösteriyor. Le temps, bu temaları bir araya getirerek zaman sorununu düşünmeye çağırıyor ve alanında kaynak olarak öne çıkıyor.

Kolektif — Zaman
Editör: Alban Gonord
Çeviren: Alp Tümertekin • Fol Kitap
Felsefe • 246 sayfa • 2026

Jon Roozenbeek, Sander Van Der Linden — Yalan Yanlış (2026)

Jon Roozenbeek ve Sander van der Linden’in bu kitabı, yanlış bilgilerin nasıl ortaya çıktığını, neden bu kadar hızlı yayıldığını ve insanların bu bilgilere neden inandığını irdeliyor. Yazarlar, mezenformasyonu yalnızca dijital çağın bir sorunu olarak görmüyor; köklerini insan zihninin evrimsel gelişiminde, sosyal ilişkilerinde ve karar alma mekanizmalarında arıyor. İnsanların dünyayı anlamlandırmak için kullandıkları zihinsel kestirme yolların çoğu zaman faydalı olduğunu, ancak bazı koşullarda hatalı yargılara da yol açabildiğini gösteriyor. Böylece yanlış bilgiye inanmanın yalnızca cehaletle açıklanamayacağını, bunun insan psikolojisinin işleyişiyle yakından bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor.

‘Yalan Yanlış: Mezenformasyonun Psikolojisi’ (‘The Psychology of Misinformation’), doğruluk ile yanlışlık arasındaki sınırın çoğu zaman düşünüldüğü kadar net olmadığını vurguluyor. Bir bilginin tamamen sahte olabileceği gibi, gerçek unsurlar içerirken bağlamından koparılması nedeniyle yanıltıcı hale de gelebileceğini anlatıyor. Bu nedenle yazarlar, bireylerin yalnızca bilginin içeriğine değil, üretildiği koşullara, kaynağına ve dolaşıma sokulma biçimine de dikkat etmesi gerektiğini savunuyor. Sosyal medya platformlarının çalışma mantığı, dikkat ekonomisi ve algoritmaların etkisi de bu çerçevede ele alınıyor. Dijital ortamların duygusal ve çarpıcı içerikleri öne çıkarmasının, yanlış bilgilerin yayılmasını kolaylaştırdığını gösteriyor.

Eserde insanların yanlış bilgileri paylaşma nedenleri de ayrıntılı biçimde inceleniyor. Pek çok kişinin kötü niyetle hareket etmediği, aksine çevresine faydalı olmak ya da önemli gördüğü bir bilgiyi duyurmak istediği belirtiliyor. Ancak aidiyet duygusu, grup kimliği, politik kutuplaşma ve doğrulama yanlılığı gibi etkenler, bireylerin hatalı içerikleri sorgulamadan benimsemesine yol açabiliyor. Yazarlar, insanların çoğu zaman gerçeği aramaktan çok mevcut inançlarını korumaya yöneldiğini ve bu durumun bilgi kirliliğini artırdığını açıklıyor. Böylece mezenformasyonun yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda sosyal ve psikolojik bir mesele olduğunu gösteriyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, sorunu teşhis etmekle yetinmemesi. Roozenbeek ve van der Linden, yanlış bilgiye karşı geliştirilen bilimsel yöntemleri de değerlendiriyor. Özellikle aşılama teorisi ve önceden çürütme stratejileri sayesinde bireylerin manipülasyon tekniklerini daha erken fark edebileceğini anlatıyor. Amaç, insanları her bilgiye kuşkuyla yaklaşan bireyler haline getirmek değil; kanıtları daha dikkatli değerlendiren, kaynakları sorgulayan ve eleştirel düşünmeyi alışkanlık haline getiren bir bakış açısı geliştirmek. Psikoloji, iletişim çalışmaları ve davranış bilimlerini bir araya getiren eser, bilgi kirliliğinin giderek arttığı günümüzde mezenformasyonun nasıl işlediğini açıklayan önemli bir kaynak niteliği taşıyor ve alanında öne çıkan çalışmalardan biri olarak değerlendiriliyor.

Jon Roozenbeek, Sander Van Der Linden — Yalan Yanlış: Mezenformasyonun Psikolojisi
Çeviren: Elif Okan Gezmiş • Koç Üniversitesi Yayınları
Psikoloji • 232 sayfa • 2026

Feride Aksu Tanık — Gizil Nekropolitika (2026)

Feride Aksu Tanık ‘Gizil Nekropolitika’ adlı bu çalışmasında salgın hastalıkları yalnızca tıbbi ya da biyolojik olaylar olarak değil, küresel güç ilişkilerinin ve kapitalist düzenin ürettiği siyasal sonuçlar olarak inceliyor. Kitap, sömürgecilik tarihinden günümüz pandemilerine uzanan çizgide yaşamın ve ölümün nasıl eşitsiz biçimde dağıtıldığını araştırıyor. Böylece salgınların yalnızca virüslerin yayılmasıyla değil, ekonomik ve siyasal yapıların işleyişiyle de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Yazar, sömürgeci tıbbın tarihsel mirasını merkeze alarak modern sağlık sistemlerinin tarafsız ve evrensel yapılar olmadığına dikkat çekiyor. Sömürge dönemlerinde sağlık politikalarının çoğu zaman yerel halkların ihtiyaçlarından çok imparatorlukların çıkarlarına hizmet ettiğini gösteriyor. Bu mirasın günümüzde farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğünü savunan yazar, küresel sağlık alanındaki eşitsizliklerin tarihsel köklerini görünür kılıyor.

Eserin temel kavramlarından biri olan “gizil nekropolitika”, hangi yaşamların korunmaya değer görüldüğü ve hangi yaşamların gözden çıkarılabilir kabul edildiği sorusuna odaklanıyor. AIDS ve COVID-19 örnekleri üzerinden ilerleyen analiz, pandemilerin etkilerinin toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmadığını gösteriyor. Yoksul ülkeler, emekçi sınıflar ve kırılgan topluluklar salgınların sonuçlarıyla çok daha ağır biçimde karşılaşırken, küresel güç merkezleri bu eşitsizliği yeniden üreten mekanizmalar kuruyor.

Kitap, özellikle aşı ve ilaç politikalarına dikkat çekiyor. Kamu kaynaklarıyla desteklenen bilimsel araştırmaların sonuçlarının patent sistemleri aracılığıyla özel şirketlerin denetimine girmesi, sağlık alanında ciddi bir adaletsizlik yaratıyor. Böylece insan yaşamını korumaya yönelik bilgi ve teknolojiler, kamusal ihtiyaçlardan çok kâr mantığına göre dağıtılıyor. Yazar, bu durumun yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını, aynı zamanda yaşam hakkını belirleyen siyasal bir tercih olduğunu vurguluyor.

Tanık’a göre aşı emperyalizmi, küresel eşitsizliğin en görünür örneklerinden biri. Salgın dönemlerinde bazı ülkeler ihtiyaçlarının çok üzerinde aşı stoklayabilirken, birçok toplum temel sağlık araçlarına erişemedi. Sonuç olarak hastalıkların ve ölümlerin dağılımı biyolojik zorunluluklarla değil, uluslararası sistemin güç dengeleriyle belirleniyor. Kitap, kapitalizm ile küresel sağlık politikaları arasındaki ilişkiyi bu çerçevede ele alarak, pandemilerin aynı zamanda bir sınıf ve iktidar meselesi olduğunu savunuyor.

‘Gizil Nekropolitika’, günümüz dünyasını şekillendiren sağlık krizlerini sömürgecilik, kapitalizm ve emperyalizm ekseninde yeniden değerlendiren önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor. Feride Aksu Tanık, salgınların ardındaki yapısal nedenleri görünür kılarken, okuru yalnızca mevcut düzeni anlamaya değil, yaşamı ve sağlığı piyasa mantığının dışına çıkaracak alternatifleri düşünmeye de çağırıyor. Bu yönüyle kitap, pandemileri tıbbi bir olayın ötesinde, çağımızın temel siyasal ve etik sorunlarından biri olarak yorumluyor.

Feride Aksu Tanık — Gizil Nekropolitika: Sömürgecilik, Pandemiler ve Aşı Emperyalizmi
• Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 224 sayfa • 2026