Nikolaj Schultz — Kara Tutması (2026)

Bu kitap, iklim krizinin insanın dünyayla kurduğu ilişkili nasıl dönüştürdüğünü inceleyen kısa ama yoğun bir deneme. Nikolaj Schultz, modern bireyin artık yalnızca ekonomik ya da siyasal krizlerle değil, gezegenin fiziksel değişimiyle de sarsıldığını savunuyor. “Kara Tutması” kavramını, ekolojik yıkım karşısında hissedilen kaygı, yönsüzlük ve yabancılaşma duygularını anlatmak için kullanıyor.

‘Kara Tutması’ (‘Mal de Terre’), klasik çevrecilik söyleminden farklı bir yerden konuşuyor. Sorunu sadece karbon emisyonu ya da teknik çözümler düzeyinde ele almıyor; insanların duygu dünyasında ve kimlik algısında meydana gelen kırılmayı merkeze alıyor. Schultz’a göre iklim krizi yalnızca doğayı değil, “toplumsal koordinatlarımızı” da değiştiriyor. Mekân algısı, gelecek tasavvuru ve aidiyet duygusu sarsılıyor.

Metin boyunca modernliğin doğayı dışsal bir kaynak olarak konumlandıran anlayışı eleştiriliyor. İnsan ile yeryüzü arasındaki bağın kopmasının, bugünkü ekolojik ve psikolojik krizin temelinde yer aldığı ileri sürülüyor. Schultz, gezegenin artık pasif bir arka plan değil, toplumsal hayatı doğrudan etkileyen aktif bir güç olduğunu vurguluyor.

‘Kara Tutması’, karamsar bir felaket anlatısı sunmaktan ziyade, yeni bir duyarlılık çağrısı yapıyor. İklim değişikliğinin yarattığı “varoluşsal huzursuzluk”u inkâr etmek yerine, bunun siyasal ve kolektif eylem için bir başlangıç noktası olabileceğini savunuyor. Bu yönüyle kitap, ekolojik krizi teknik bir sorun olmaktan çıkarıp, kültürel ve duygusal bir dönüşüm meselesi olarak ele alan çağdaş çevre düşüncesine önemli bir katkı sunuyor.

Nikolaj Schultz — Kara Tutması
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Ekoloji • 88 sayfa • 2026

Altuğ Yalçıntaş, Gizem Yardımcı — Kod ve Özgürlükler (2026)

‘Kod ve Özgürlükler’, yapay zekâyı yalnızca mühendislik başarısı olarak değil, çağımızın güç mimarisi olarak ele alıyor. Kitap, algoritmaların ve büyük verinin teknik araçlar olmanın ötesine geçerek sermaye birikimi, emek rejimleri ve jeopolitik dengeler üzerinde belirleyici hale geldiğini söylüyor. Yapay zekâ burada bir yazılım değil; ekonomik egemenliğin ve siyasal otoritenin yeniden dağıtıldığı bir alan olarak okunuyor.

Altuğ Yalçıntaş ve Gizem Yardımcı, dijital kapitalizmin merkezinde verinin yer aldığını gösteriyor. Veri, petrol benzeri bir kaynak değil; sürekli üretilen, işlenen ve tekelleştirilen bir güç biçimi. Bu güç, birkaç küresel teknoloji şirketinin elinde yoğunlaşırken klasik rekabet kurallarını aşındırıyor. Ağ etkileri, platform ekonomileri ve algoritmik kontrol mekanizmaları, piyasayı serbest rekabet alanı olmaktan çıkarıp kapalı ekosistemlere dönüştürüyor. Böylece “kod”, ekonomik tahakkümün dili haline geliyor.

Kitap, otomasyon meselesini de siyasal bir soru olarak tartışıyor. Yapay zekâ milyonlarca işi dönüştürürken ya da ortadan kaldırırken, üretkenlik artışının getirisi kime gidecek? Emek piyasalarında artan eşitsizlik, güvencesizlik ve “asimetrik refah” nasıl yönetilecek? Yazarlar, değer kavramının yeniden tanımlandığı bir eşiğe geldiğimizi ileri sürüyor: İnsan emeğinin payı azalırken, algoritmik üretimin mülkiyeti daha da kritik hale geliyor.

Jeopolitik boyutta ise ABD-Çin rekabeti merkezde duruyor. Yapay zekâ liderliği, yalnızca ekonomik üstünlük değil; askeri kapasite, standart belirleme gücü ve küresel norm üretme yeteneği anlamına geliyor. Bu nedenle YZ yarışı, yeni bir soğuk savaş dinamiği olarak okunuyor.

‘Kod ve Özgürlükler’, yapay zekâyı nötr bir araç olarak değil, servetin, egemenliğin ve özgürlüğün yeniden dağıtıldığı bir mücadele alanı olarak konumlandırıyor. Okuru teknik heyecanın ötesine geçmeye ve şu soruyu sormaya çağırıyor: Kodun yazdığı gelecekte özgürlük kimin olacak?

Altuğ Yalçıntaş, Gizem Yardımcı — Kod ve Özgürlükler: Yapay Zekânın Politik Ekonomisi Üzerine Sohbotlar
• Nika Yayınevi
Siyaset • 210 sayfa • 2026

Dag Nikolaus Hasse — Başarı ve Bastırılma (2026)

Dag Nikolaus Hasse’in bu kapsamlı çalışması, Rönesans döneminde Avrupa’nın Arap bilim ve felsefesiyle olan ilişkisini basit bir “ilgi yoktu” anlatısından çıkarıp karmaşık bir tarihsel sürece dönüştürüyor. Avrupa’da Rönesans’la birlikte sadece antik Yunan ve Roma mirasına dönüş olduğu varsayılırken Hasse, Arapça bilimsel ve felsefi geleneklerin etkisinin hem zirveye ulaştığını hem de aynı dönemde sistematik olarak bastırıldığını gösteriyor.

Kitabın ilk bölümünde Hasse, 15. ve 16. yüzyıllarda Arapça yazarların Latince çevirilerinin nasıl çoğaldığını, tıp, felsefe ve astroloji gibi alanlarda Avrupa düşünce dünyasında yer aldığını belgeliyor. Bu dönemde İbn Sînâ (Avicenna), İbn Rüşd (Averroes) gibi önemli isimlerin eserleri üniversite müfredatlarında okunuyor, bilim insanları tarafından referans alınıyordu. Bu başarılı etki, dönemin bilimsel söyleminde Arap bilim ve düşüncesinin ciddi katkı sağladığını ortaya koyuyor.

Buna karşın ikinci büyük eksen, bu etkiyi yok saymaya, unutturmaya ve ideolojik olarak saf dışı bırakmaya yönelik gayretleri inceliyor. Hasse’e göre Rönesans hümanistlerinin bazı kesimleri, Arap bilimini Grek geleneğinden sapma, dilsel bozulma ya da din dışılık ile suçlayarak reddetmeye çalıştı. Bu polemikler, Arap kökenli bilimsel mirası tarihten silme eğilimini besledi ve Avrupa’nın entelektüel tarihi anlatımında Arap desteğini ikincil kıldı.

‘Başarı ve Bastırılma: Rönesans’ta Arapça Bilimleri ve Felsefe’ (‘Success and Suppression: Arabic Sciences and Philosophy in the Renaissance’), Arap bilim ve felsefesinin etkisinin tek düze bir çizgi olmadığını vurguluyor: bazı gelenekler baskıya rağmen Avrupa’da gelişmeye devam etti, bazıları ise ideolojik ve bilimsel gerekçelerle zayıfladı. Böylece Hasse, Rönesans’ın Arap etkisini hem tarihsel hem kavramsal olarak yeniden düşünmeye davet ediyor; bu etki sadece geçmişin bir parantezi değil, Avrupa düşüncesinin şekillenmesinde merkezi bir rol oynayan bir miras olarak okunmalı.

Dag Nikolaus Hasse — Başarı ve Bastırılma: Rönesans’ta Arapça Bilimleri ve Felsefe
Çeviren: Mehmet Zahit Tiryaki • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 600 sayfa • 2026

Lukas Maher — Yanlış Bilinen Psikoloji (2026)

Lukas Maher bu kitabında son yıllarda yaygınlaşan popüler psikoloji dilini mercek altına alıyor. “Trigger” (tetikleyici), “travma”, “toksik ilişki”, “narsist”, “gaslighting” gibi kavramların sosyal medyada hızla dolaşıma girmesiyle birlikte, ruh sağlığı alanında ciddi bir kavram enflasyonu yaşandığını savunuyor. Maher’e göre bu kavramlar bütünüyle yanlış değil; ancak bağlamından koparıldığında hem bireyleri hem de toplumsal ilişkileri yanlış yönlendirebiliyor.

‘Yanlış Bilinen Psikoloji: Ruh Sağlığıyla İlgili En Büyük 45 Yanılgı’ (‘Trigger, Trauma, toxisch: Die 45 größten Mental-Health-Irrtümer. Ein Psychotherapeut klärt auf’), 45 yaygın yanılgıyı tek tek ele alıyor. Örneğin her rahatsız edici deneyimin “travma” olarak adlandırılamayacağını, travmanın klinik ve özgül bir anlamı olduğunu hatırlatıyor. Benzer şekilde her zor ilişkinin “toksik” olmadığına, her benmerkezci davranışın “narsisizm” tanısı gerektirmediğine dikkat çekiyor. Böylece psikiyatrik ve psikolojik terimlerin gündelik dilde aşırı genişletilmesinin yarattığı bulanıklığı gösteriyor.

Maher ayrıca “tetiklenme” kavramının nasıl genelleştirildiğini inceliyor. Ona göre rahatsızlık, incinme ya da öfke gibi duygular insan olmanın parçası; her olumsuz duygu patolojik bir durum olarak kodlandığında dayanıklılık kapasitesi zayıflayabiliyor. Bu noktada kitap, ruh sağlığı farkındalığı ile aşırı hassasiyet kültürü arasındaki ince çizgiyi tartışıyor.

Eserin bir diğer önemli boyutu, kimlik ve terapi kültürünü eleştirmesi. Sürekli kendini analiz etme, etiketleme ve kategorize etme eğiliminin, kişisel gelişimi desteklemek yerine kimi zaman katı bir öz-anlatı oluşturduğunu savunuyor. Psikolojik kavramların sosyal medyada ahlaki silah haline gelmesi, özellikle ilişkilerde hızlı teşhis ve damgalamaya yol açabiliyor.

Maher’in temel mesajı, ruh sağlığı bilgisini küçümsemek değil; onu daha dikkatli, bağlamsal ve bilimsel bir zemine oturtmak. Kitap, ruh sağlığı söyleminin faydalarını inkâr etmiyor; fakat kavramların gevşek ve popüler kullanımlarının hem gerçek klinik sorunları gölgeleyebileceğini hem de sıradan insani deneyimleri patolojikleştirebileceğini vurguluyor. Bu yönüyle eser, çağımızın terapi kültürüne eleştirel ama yapıcı bir katkı sunuyor.

Lukas Maher — Yanlış Bilinen Psikoloji: Ruh Sağlığıyla İlgili En Büyük 45 Yanılgı
Çeviren: Sinan Köseoğlu • İrene Kitap
Psikoloji • 272 sayfa • 2026

Gökçer Tahincioğlu — Beyaz Toros (2026)

 

‘Beyaz Toros’, Türkiye’de devlet şiddetinin ve cezasızlık kültürünün on yıllara yayılan sürekliliğini anlatan bir hafıza kaydı niteliği taşıyor. Gökçer Tahincioğlu, 1970’lerden bugüne uzanan bir çizgide yargısız infazları, işkenceleri, kayıpları ve “faili meçhul” cinayetleri dönemsel başlıklar altında topluyor; fakat asıl gösterdiği şey yöntemler değişse de mantığın değişmediği oluyor. 70’lerde “yargısız infaz”, 80’lerde “idam ve operasyon”, 90’larda “faili meçhul”, 2000’lerde “meşru şiddet” adını alan uygulamalar, aynı yapısal zeminde buluşuyor.

Kitabın merkezindeki simge, adını verdiği “Beyaz Toros.” 90’lı yıllarda kaybetmelerin ve karanlık operasyonların sembolü olan bu otomobil, bugün bazı çevrelerde alkışlanan bir “kahramanlık” ikonuna dönüşmüş durumda. Tahincioğlu, bu dönüşümü tesadüf olarak görmüyor. Ona göre cezasızlık yalnızca hukuki bir eksiklik değil; dil, propaganda ve toplumsal rıza üretimiyle beslenen bir sistematik. Öldürülenlerin “hak etmiş olabileceği” kuşkusu yayıldıkça, öldürenlerin sırtı sıvazlanıyor.

Metin yalnızca olayları sıralamıyor; Kadir Manga’dan Hasan Ocak’a, Roboski köylülerinden Ethem Sarısülük’e uzanan somut hikâyelerle bir sözlü tarih kuruyor. Her dosya, hem kişisel bir trajedi hem de devlet aklının sürekliliğine dair bir veri olarak işleniyor. Tahincioğlu, “Kim bilir ne yapmışlardı?” sorusunu bilinçli biçimde dışarıda bırakıyor; çünkü ona göre cezasızlık tam da bu soruyla başlıyor.

Kitabın son bölümü, bu şiddet rejimini kuramsal bir çerçeveye oturtuyor. “Devletin bekası” adına hukuk dışına çıkılabildiği, bazı hayatların hukukun korumasından çıkarılarak şiddete açık hale getirildiği bir egemenlik anlayışı tartışılıyor. Böylece Beyaz Toros, yalnızca geçmişin karanlık sayfalarını değil, bugünün meşrulaştırma mekanizmalarını da görünür kılıyor.

Bu çalışma, cinayetlerin kronolojisini tutmanın ötesinde, cezasızlığın nasıl normalleştiğini ve hatta simgeleştirildiğini gösteren bir tanıklık kitabı olarak tarihe not düşüyor.

Gökçer Tahincioğlu — Beyaz Toros: Faili Belli Devlet Cinayetleri
• İletişim Yayınları
Siyaset • 256 sayfa • 2026

Helen Lewis — Deha Denen Mit (2026)

Helen Lewis bu kitabında “deha” fikrinin masum bir övgü değil, tarihsel olarak inşa edilmiş ve çoğu zaman tehlikeli sonuçlar doğuran bir mit olduğunu savunuyor. ‘Deha Denen Mit’ (‘The Genius Myth’), ilk “büyük adam” biyografilerinden 18. yüzyıldaki “acıların dâhisi” romantizmine, oradan 19. yüzyıl sonundaki IQ takıntısına uzanan bir soy kütüğü çıkarıyor. Böylece dehanın doğal bir kategori değil, kültürel ve ideolojik bir kurgu olduğunu gösteriyor.

Lewis’e göre deha mitinin zehirli yanı, büyük başarıyı yetenek, şans ve emek bileşimi olarak görmek yerine bunu “üstün insan” fikrine dönüştürmesi. Bir alandaki başarı, o kişinin siyaset, etik ya da toplum üzerine her konuda daha yetkin olduğu yanılsamasını besliyor. Oysa kamusal aydın olarak görülen birçok figürün sıradan, hatta bilgisiz kanaatleri olabiliyor. Kitap bu kopuşu, yani uzmanlık ile “üstünlük” arasındaki kaymayı eleştiriyor.

Eserin önemli bir bölümü IQ testlerinin tarihine ayrılıyor. Lewis, IQ’nun sözde hassas ölçüm iddiasının toplumsal değeri tek boyutlu bir zekâ skalasına indirgediğini savunuyor. IQ’su 140 olan birinin kanaatinin 139 olandan niteliksel olarak üstün olduğunu varsaymanın bilimsel temeli olmadığını vurguluyor. Bu ölçüm kültürü, “özel insanlar” fikrini kurumsallaştırıyor ve eşitsizlikleri meşrulaştırabiliyor.

İkinci kısımda sanat dünyası, biyografi filmleri ve miras vakıfları üzerinden deha anlatılarının nasıl üretildiği inceleniyor. Ressamlar ve bilim insanları örneğinde, başarı hikâyelerinin arkasındaki destek ağları görünmez kılınırken tekil kahraman figürü yüceltiliyor. Hatta kimi zaman ortalama bir başarı bile, hazır deha kalıplarına uyduğu için efsaneleştirilebiliyor.

Lewis son olarak teknoloji dâhisi modeline yöneliyor. Elon Musk ile Thomas Edison arasında kurduğu paralellik, bireyden çok kültürü işaret ediyor. “Menlo Park Büyücüsü”nden Mars hayalleri kuran girişimciye uzanan çizgide değişmeyen şey, toplumun bazı figürleri “özel insan” kategorisine yerleştirme arzusu oluyor. Kitap, bu mitin cazibesini çözümlerken, ona kapılmanın siyasal ve kültürel risklerini görünür kılıyor.

Helen Lewis — Deha Denen Mit: İsyancıların, Canavarların ve Kural Tanımazların Tehlikeli Cazibesi
Çeviren: Ali Karatay • Yapı Kredi Yayınları
İnceleme • 312 sayfa • 2026

Armond Duwell — Fizik ve Hesaplama (2026)

Armond Duwell bu çalışmada fizik ile hesaplama arasındaki ilişkiyi yalnızca teknik bir kesişim alanı olarak değil, felsefi bir problem olarak ele alıyor. Temel sorusu şu oluyor: Fiziksel dünya hesaplamanın sınırlarını mı belirliyor, yoksa hesaplama kavramı fiziksel teorilerin içinde mi şekilleniyor? Bu çerçevede klasik hesaplama kuramından kuantum bilgi teorisine uzanan geniş bir tartışma yürütüyor.

‘Fizik ve Hesaplama’ (‘Physics and Computation’), klasik bilgisayar modellerinin dayandığı Turing geleneğini hatırlatarak başlıyor. Hesaplanabilirlik kavramının matematiksel çerçevesini özetliyor ve bunun fiziksel süreçlerle nasıl ilişkilendirildiğini sorguluyor. Duwell’e göre çoğu yaklaşım, hesaplamayı soyut bir biçimsel sistem olarak ele alıyor; oysa gerçek hesaplama her zaman fiziksel bir süreç içinde gerçekleşiyor. Bu nedenle hesaplama sınırlarını tartışırken fizik yasalarını hesaba katmak gerekiyor.

Eserin merkezinde kuantum hesaplama tartışması yer alıyor. Kuantum mekaniğinin sunduğu süperpozisyon ve dolanıklık gibi özelliklerin, klasik hesaplama sınırlarını aşıp aşmadığını analiz ediyor. Duwell, kuantum bilgisayarların bazı problemleri daha hızlı çözebildiğini kabul ediyor; ancak bunun hesaplanabilirliğin sınırlarını kökten değiştirdiği iddiasına temkinli yaklaşıyor. Fiziksel imkân ile mantıksal olanak arasındaki ayrımı netleştiriyor.

Kitap ayrıca “hiper-hesaplama” iddialarını, yani Turing sınırlarını aşan fiziksel süreçler olabileceği tezini de inceliyor. Görelilik kuramı veya sürekli niceliklere dayanan modeller üzerinden geliştirilen bu görüşlerin hem fiziksel hem kavramsal sorunlarını tartışıyor. Sonuçta Duwell, hesaplama kavramının fiziksel teorilerle karşılıklı bir etkileşim içinde geliştiğini savunuyor.

Bu çalışma, bilgi felsefesi, fizik felsefesi ve bilgisayar bilimi arasındaki kesişimi sistematik biçimde ele alması bakımından önemli. Hesaplamanın doğası üzerine yürütülen çağdaş tartışmaları berraklaştırarak, fiziksel gerçekliğin bilişsel ve teknik sınırlarımızı nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Armond Duwell — Fizik ve Hesaplama
Çeviren: Fazilet Fatıma Alçık • Vakıfbank Kültür Yayınları
Bilim • 132 sayfa • 2026

Bülent Bilmez, Cemal Taş — Dersim Kırımı Envanteri (2026)

‘Dersim Kırımı Envanteri’, 1937-1938’de Dersim’de yaşanan ve resmî anlatının “isyan”, yerel hafızanın ise “Tertele” dediği büyük yıkımı, sloganların ve soyut genellemelerin ötesine taşıyor. Bülent Bilmez ve Cemal Taş, bu çalışmada hem kavramsal hem de olgusal bir zemin kurmayı hedefliyor; yaşananları tartışmalı adlandırmaların sisinden çıkarıp somut verilerle görünür kılıyor.

Kitabın giriş bölümü, “Dersim”, “Dersim ’38”, “isyan”, “katliam”, “soykırım” ve özellikle tercih edilen adlandırmayla “kırım” kavramlarını titizlikle tartışıyor. Böylece mesele yalnızca tarihsel bir olay olarak değil, aynı zamanda bir adlandırma ve anlamlandırma sorunu olarak ele alınıyor. 1921’den 1947’ye uzanan geniş bir tarihsel arka plan içinde, yasal düzenlemeler, hazırlık süreci ve sonrasındaki uygulamalar makro ölçekte analiz ediliyor. Bu çerçeve, olayları tekil bir patlama anı değil, uzun erimli bir devlet politikası bağlamında okumaya imkân veriyor.

Ancak kitabın asıl özgünlüğü, “mikro tarih” yaklaşımında ortaya çıkıyor. Dokuz örnek vaka ve mekân üzerinden yürütülen envanter çalışması, büyük anlatının içine sıkışmış bireysel hikâyeleri açığa çıkarıyor. Derê Pulemuriye (Pülümür deresi), Derê Remedani (Ramazanköy), Dero Xori (Tosniye) ve Golê Çetu (Mamekiye) bunlardan birkaçı. Tanıklıklar, ağıtlar, arşiv belgeleri, eski ve güncel görseller, isimleri belirlenebilen mağdurlar ve resmî görevliler bir araya getiriliyor. Böylece travma, anonim bir istatistik olmaktan çıkıp isim, yüz ve mekân kazanıyor.

Bu çalışma, kesin hüküm dağıtan bir metin olmaktan ziyade, güvenilir ve denetlenebilir bilgi üretmeyi amaçlayan bir “pilot” envanter niteliği taşıyor. Amaç, Dersim ’38 üzerine yürütülen tartışmaları sağlam verilere dayandırmak ve gelecekte genişletilecek kapsamlı bir belgeleme projesinin temelini atmak.

Sonuçta ‘Dersim Kırımı Envanteri’, tarihle yüzleşme çağrısını soyut bir etik talep olarak bırakmıyor; somut bilgiye dayalı bir hafıza inşası. Hesaplaşma ve onarıcı adalet arayışına katkı sunmayı hedefleyen bu çalışma, Dersim üzerine yürütülen literatürde belgeye dayalı yaklaşımı güçlendirmesi bakımından önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Bülent Bilmez, Cemal Taş — Dersim Kırımı Envanteri: Dokuz Örnek Vaka ve Mekân
• İletişim Yayınları
Tarih • 350 sayfa • 2026

Traudl Junge — Hitler’in Sekreteri (2026)

Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şeyin somut örneği olan Traudl Junge bu anı kitabında genç yaşta Adolf Hitler’in özel sekreteri olarak geçirdiği yılları ve savaşın son günlerine kadar süren tanıklığını anlatıyor. 22 yaşında, siyasetten uzak, kariyer arayışında ve balerin olmayı hayal eden genç bir kadınken Führer’in yakın çevresine girdi. Kitap, onun bu görevi nasıl sıradan bir iş olarak gördüğünü ve rejimin suçlarını kavramadan gündelik bir büro hayatı sürdürdüğünü gösteriyor.

Anlatının en çarpıcı bölümü, Berlin’deki Führerbunker’de geçen son haftalar. Kızıl Ordu kente yaklaşırken içeride daralan bir dünya tasvir ediliyor: çöken bir rejim, sadakatini koruyan dar bir çevre ve gerçeklikten kopmuş bir lider portresi çiziliyor. Junge, Hitler’in vasiyetini dikte ettirdiği ana, Eva Braun’la evliliğine ve intiharına doğrudan tanıklık ediyor. Bu sahneler, tarihsel bir çöküşün içeriden gözlemi niteliği taşıyor.

‘Hitler’in Sekreteri: Führer’le İki Buçuk Yıl’ (‘Bis zur letzten Stunde: Hitlers Sekretärin erzählt ihr Leben’) yalnızca olayları aktarmıyor; aynı zamanda suç, sorumluluk ve körlük üzerine bir iç hesaplaşma sunuyor. Junge, savaş sonrası yıllarda rejimin işlediği suçların kapsamını öğrendikçe duyduğu utancı ve “bilmemek” ile “bilmek istememek” arasındaki farkı sorguluyor. Kendini ideolojik bir fanatikten ziyade apolitik ve naif biri olarak tanımlasa da bu tutumun ahlaki sonuçlarından kaçamıyor.

Kitabın orijinal adında geçen “Son saate kadar” ifadesi, hem Hitler’in son anlarına hem de Junge’nin geç fark ettiği yüzleşmeye işaret ediyor. Eser, Nazi Almanyası’nın merkezine içeriden bakış sağlaması bakımından tarihsel değer taşıyor; aynı zamanda totaliter rejimlerde sıradan bireylerin nasıl sistemin parçası hâline gelebildiğini göstermesi açısından önemli bir tanıklık sunuyor.

Traudl Junge — Hitler’in Sekreteri: Führer’le İki Buçuk Yıl (Melissa Müller’in Katkılarıyla)
Çeviren: Vedat Çorlu • Alfa Yayınları
Anı • 272 sayfa • 2026

Kolektif — “Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak (2026)

‘“Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak’ derlemesi, 1991’deki büyük kopuş anını bir hatıra olarak değil, bugünü anlamanın anahtarı olarak ele alıyor. İbrahim Gündoğdu ve Sadık Kılıç’ın derlediği kitap, taşkömürüyle kimlik kazanmış bir kentin neoliberal dönüşüm karşısında nasıl çözülüp yeniden şekillendiğini tartışıyor. Zonguldak artık ne bütünüyle bir “madenci kenti” olarak kalıyor ne de madencilik sonrasına ait tutarlı bir yön bulabiliyor; kent adeta uzun bir eşikte bekliyor.

Kitabın ilk ekseni, Büyük Madenci Yürüyüşü’nün bir dönüm noktası olup olmadığını sorguluyor. Mobilizasyonun imkânları ve sınırları tartışılırken, kolektif direniş hafızasının nasıl aşındığı gösteriliyor. TTK’nın merkezde durduğu analizler, kurumsal çözülme ile kaçak madenciliğin yayılması arasındaki çelişkili ilişkiyi açığa çıkarıyor. Neoliberalizm burada tek biçimli işlemiyor; kamusal işletmenin gölgesinde enformel üretim, güvencesizlik ve parçalanmış emek rejimleri gelişiyor.

Bir diğer hat, sınıf kimliğinin dönüşümüne odaklanıyor. Maden işçiliği etrafında kurulan erkeklik, dayanışma ve onur anlatıları çözülürken, işçi sınıfı kimliği de parçalanıyor. Kentin demografik yapısındaki değişim, doğurganlık oranlarındaki gerileme ve nüfus kaybı, “büyüyen kentten büzülen kente” geçişi görünür kılıyor. Bu sosyolojik daralma, siyasal alanda da yankı buluyor: Zonguldak ne iktidarın tam hâkimiyetine giriyor ne de muhalefetin değişmez kalesi oluyor; seçmen davranışları dalgalı ve tepkisel bir seyir izliyor.

Karşılaştırmalı bölüm, Avrupa’daki sanayisizleşmiş bölgelerle paralellik kurarak geride bırakılmışlık hissinin popülist yönelimlerle nasıl kesiştiğini gösteriyor. Kültür ve turizm projeleri ile Filyos Vadisi gibi “megaproje kalkınmacılığı” hamleleri ise yeni bir kader vaadi sunuyor; ancak bu projelerin politik ekonomisi, sermaye birikimi ile yerel ihtiyaçlar arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor.

Bu derleme, Zonguldak’ı bir istisna değil, neoliberal kapitalizmin alacalı coğrafyalarından biri olarak konumlandırıyor. Kentin arafta kalmışlığı, aslında Türkiye’nin son otuz yılının yoğunlaşmış bir özeti olarak okunuyor.

Kolektif — “Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak
Derleyen: İbrahim Gündoğdu, Sadık Kılıç • Nika Yayınevi
İnceleme • 287 sayfa • 2026