Hayati Beşirli — İslam Öncesi Dönem Türk Yemek Sosyolojisi (2026)

Hayati Beşirli’nin ‘İslam Öncesi Dönem Türk Yemek Sosyolojisi’ adlı çalışması, yemeği yalnızca insanın biyolojik ihtiyaçlarını karşılayan bir pratik olmaktan çıkarıp toplumun örgütlenme biçimini, değerlerini, inançlarını, iktidar ilişkilerini ve kültürel hafızasını görünür kılan bir sosyolojik alan olarak ele alıyor. Kitabın temel sorusu, basitçe “İslam öncesi Türkler ne yiyordu?” değil; ne yedikleri, nasıl ürettikleri, nasıl pişirdikleri ve kimlerle paylaştıkları üzerinden nasıl bir toplumsal dünya kurdukları sorusu.

Bu bakış açısında sofra, toplumsal ilişkilerin kurulduğu sembolik bir mekâna dönüşüyor. Yemek kimi zaman bir iktidar göstergesi, kimi zaman ritüelin parçası, kimi zaman statünün işareti, kimi zaman da kimliği ve aidiyeti güçlendiren bir unsur olarak karşımıza çıkar. Böylece beslenme pratikleri, toplumsal hiyerarşilerden kutsallık anlayışına, dayanışmadan siyasal ilişkilere kadar uzanan daha geniş bir yapının parçası hâline geliyor. Kitap, özellikle yemek ile kimlik arasındaki ilişkiye odaklanarak mutfağın kültürel hafızanın taşıyıcılarından biri olduğunu vurguluyor.

Çalışmanın tarihsel çerçevesi oldukça geniş. Afanasiyevo ve Andronova kültürlerinden başlayarak Orta Asya’nın ekolojik koşulları, bozkır yaşamı, yerleşiklik, göçebelik ve yarı göçebelik arasındaki ilişkiler inceleniyor. Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar üzerinden farklı dönemlerin yemek ve mutfak pratikleri ele alınırken, Göktürk Yazıtları da toplumun beslenme anlayışını ve siyasal düşüncesini anlamak için değerlendiriliyor. “Açları doyurmak, az milleti çok kılmak” ifadesi etrafında doymak, çoğalmak ve sadakat arasındaki ilişki tartışılıyor; yiyeceğin yalnızca tüketilen bir nesne değil, toplumsal düzenin sürdürülmesinde rol oynayan bir araç olduğu gösteriliyor. Seyyahların anlatıları da 10. ve 13. yüzyıllar arasındaki Türklerin yiyeceklerine ilişkin farklı gözlemler sunuyor.

Kitabın önemli yönlerinden biri de Türk mutfak kültürünü tek ve değişmez bir yapı olarak görmemesi. Farklı coğrafyalar, ekonomik faaliyetler, savaşlar, göçler, iklim ve kültürel karşılaşmalar mutfak pratiklerinin biçimlenmesinde etkili oldu. Bu nedenle çalışma, İslam öncesi Türk mutfağını farklı mutfak tipolojileri üzerinden değerlendiriyor; doğal, kutsal, politik ve folklorik/kültürel boyutları birbirinden ayırarak yemek kültürünün taşıdığı farklı anlam katmanlarını ortaya koyuyor. Bozkır kültüründeki pişirme teknikleri de bu çerçevede ele alınarak çevresel koşullar ile mutfak teknolojisi arasındaki ilişkiye dikkat çekiliyor.

Çalışmanın son bölümünde Dede Korkut Hikâyeleri üzerinden yemek ve simgesellik meselesine yönelinmesi, kitabın tarihsel verilerle kültürel anlatılar arasındaki bağlantıyı da araştırdığını gösteriyor. Böylece yemek, yalnızca geçmişte insanların ne tükettiğini gösteren bir veri olmaktan çıkıyor; toplumsal hafızanın, sembollerin ve kültürel sürekliliğin okunabileceği bir kaynak hâline geliyor.

Beşirli’nin disiplinlerarası yaklaşımı tarih, sosyoloji, antropoloji, kültürel çalışmalar, ekonomi ve tarım bilimlerini bir araya getiriyor. Yazılı kaynaklar, seyahatnameler, tarihsel kayıtlar ve kuramsal çalışmalar birlikte değerlendirilerek Türk yemek kültürünün hem süreklilikleri hem de dönüşümleri izleniyor. Sonuçta kitap, mutfağı geçmişin gündelik hayatına açılan tali bir kapı değil, toplumun nasıl yaşadığını, nasıl örgütlendiğini, neye değer verdiğini ve kendisini nasıl tanımladığını anlamaya yarayan temel bir kültürel alan olarak konumlandırıyor.

Hayati Beşirli — İslam Öncesi Dönem Türk Yemek Sosyolojisi
• Phoenix Yayınları
Sosyoloji • 272 sayfa • 2026

Hélène Cixous — Medusa’nın Kahkahası (2026)

Hélène Cixous’nun bu eseri, feminist kuramın en etkili metinlerinden biri olarak kadın, beden, dil ve yazı arasındaki ilişkiyi radikal biçimde yeniden düşünmeye çağırıyor. Cixous, kadınların tarih boyunca yalnızca toplumsal ve siyasal alanlardan değil, dilin ve temsilin dünyasından da dışlandığını savunuyor. Bu nedenle özgürleşmenin yalnızca hukuki hakların kazanılmasıyla gerçekleşmeyeceğini, kadınların kendi bedenlerinden, arzularından ve deneyimlerinden beslenen yeni bir yazı dili kurmaları gerektiğini ileri sürüyor. ‘Medusa’nın Kahkahası’ (‘Le Rire de la Méduse’), bir manifesto olmanın ötesine geçerek öznenin, kimliğin ve iktidarın nasıl kurulduğunu sorgulayan kapsamlı bir düşünce metni niteliğinde.

Eserin merkezinde Cixous’nun geliştirdiği écriture féminine (kadın yazısı) kavramı yer alıyor. Yazar, kadınların erkek egemen kültürün kalıplarını yeniden üretmek yerine kendi seslerini ve ifade biçimlerini yaratmalarını öneriyor. Yazmayı yalnızca edebi bir etkinlik olarak değil, bastırılmış deneyimlerin görünür hâle gelmesini sağlayan yaratıcı ve dönüştürücü bir eylem olarak değerlendiriyor. Kadınların bedenlerini utanç ya da eksiklik kaynağı olarak görmekten vazgeçip onu düşüncenin ve yaratıcılığın kaynağına dönüştürmeleri gerektiğini savunuyor.

Cixous, düşüncesini Medusa miti üzerinden kurduğu güçlü metaforlarla geliştiriyor. Erkek egemen anlatıda korkutucu bir canavar olarak tasvir edilen Medusa’yı yeniden yorumlayarak onun aslında gülen, yaşamı ve yaratıcılığı temsil eden bir figür olduğunu öne sürüyor. Böylece kadınlığın korku, sessizlik ve edilgenlikle özdeşleştirilmesine karşı çıkarken, mitleri ve yerleşik sembolleri tersyüz ederek yeni anlamlar üretiyor. Metin boyunca şiirsel ve çağrışımlarla ilerleyen üslubu, felsefe, edebiyat, psikanaliz ve mitolojiyi iç içe geçiriyor.

Kitap, psikanaliz ve yapısöküm düşüncesiyle de yoğun bir diyalog kuruyor. Freud ve Lacan’ın geliştirdiği kavramlardan yararlanırken, kadın öznenin erkek merkezli kuramlarla tam anlamıyla açıklanamayacağını savunuyor. Kadın ile erkek arasındaki farkı yalnızca biyolojik özelliklere indirgemek yerine, arzu, dil ve toplumsal ilişkiler bağlamında yeniden ele alıyor. Bu yaklaşım, kadınlığı sabit bir öz olarak tanımlamaktan kaçınırken farklılık, çoğulluk ve açıklık üzerine kurulu bir özne anlayışı geliştiriyor.

Kitabın çevirmeni Nazlı Ökten’in sunuş yazısında da vurgulandığı gibi ‘Medusa’nın Kahkahası’, Simone de Beauvoir’ın temsil ettiği eşitlik merkezli feminist çizgiyle tartışmaya girerken mücadele alanını hukuktan ve kurumlardan sembolik düzene, yani dilin ve temsilin alanına taşıyor. Cixous, kadınların maruz kaldığı baskının yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda epistemolojik olduğunu gösteriyor; kadınların kendi bedenlerine ve arzularına yabancılaştırıldıklarını ileri sürüyor. Kadın yazısını biyolojik bir özcülük olarak değil, ötekiliğe ve yaratıcılığa açık bir ifade biçimi olarak yorumlaması, eserin sonraki yıllarda queer teori başta olmak üzere pek çok düşünsel akımı etkilemesini sağladı.

Sonuç olarak ‘Medusa’nın Kahkahası’, kadınların yazı aracılığıyla kendi seslerini yeniden kurmalarını savunan, dili, bedeni ve kimliği özgürleşmenin temel alanları olarak yeniden tanımlayan kurucu bir manifesto niteliğinde. Şiirsel dili, mitolojik göndermeleri ve felsefi derinliğiyle eser, feminist düşüncenin sınırlarını genişletirken, yazının yalnızca bir anlatım aracı değil, dünyayı ve özneyi dönüştürebilecek yaratıcı bir güç olduğunu göstermeye devam ediyor.

Hélène Cixous — Medusa’nın Kahkahası, 1975 Manifestosu
Çeviren: Nazlı Ökten • Can Yayınları
Feminizm • 40 sayfa • 2026

Bill Mollison — Permakültüre Giriş (2026)

Bill Mollison’ın bu çalışması, permakültürün temel ilkelerini, felsefesini ve uygulama yöntemlerini sistematik biçimde ortaya koyan bir klasik. Mollison, permakültürü yalnızca sürdürülebilir bir tarım modeli olarak değil; doğayı örnek alan, tarımı, mimariyi, su ve enerji yönetimini, ekonomiyi ve insan yerleşimlerini ortak bir tasarım anlayışı içinde buluşturan bütüncül bir yaşam sistemi olarak tanımlıyor. ‘Permakültüre Giriş’ (‘Introduction to Permaculture’), iklim krizi, doğal kaynakların tükenmesi ve çevresel yıkım karşısında, insanın doğayla çatışmadan yaşayabileceğini ve kendi kendine yeten üretken sistemler kurabileceğini gösteriyor.

Eserin giriş bölümleri, permakültür fikrinin ortaya çıkış öyküsünü anlatıyor. Mollison, Tazmanya’da doğayla iç içe geçen çocukluğunu, balık stoklarının azalmasına ve ormanların tahrip edilmesine tanıklık edişini, ardından bilim insanı olarak yürüttüğü çalışmalar sırasında modern endüstriyel sistemlerin ekolojik yıkımını gözlemleyişini aktarıyor. Protestoların tek başına yeterli olmadığını fark eden yazar, çözümün doğanın işleyişini dikkatle gözlemleyerek onu örnek alan üretim sistemleri geliştirmekten geçtiğini savunuyor. David Holmgren ile birlikte geliştirdiği permakültür yaklaşımının doğuşunu ve bu düşüncenin zamanla dünya çapında yayılışını da bu çerçevede ele alıyor.

Kitabın ilk bölümü, permakültürün etik ve tasarım ilkelerini açıklıyor. Mollison’a göre permakültürün özü, doğaya hükmetmek yerine onunla birlikte çalışmayı gerektiriyor. Doğal ekosistemlerdeki çeşitlilik, döngüsellik ve karşılıklı ilişkiler örnek alınarak bitkiler, hayvanlar, yapılar ve altyapılar tek tek değil, birbirini destekleyen bir bütünün parçaları olarak tasarlanıyor. Bu yaklaşım, kısa vadeli verim yerine uzun vadeli dayanıklılığı; yoğun müdahale yerine dikkatli gözlemi; tek ürünlü tarım yerine çok katmanlı ve çeşitlilik içeren üretim sistemlerini öne çıkarıyor.

İzleyen bölümlerde permakültürün pratik uygulamaları ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Geniş ölçekli arazi planlaması, doğal örüntülerin okunması, enerji verimli yapı tasarımı, ev bahçeleri, meyve bahçeleri, tarımsal ormancılık, tahıl üretimi, hayvan yetiştiriciliği ve su ürünleri sistemleri ortak tasarım ilkeleri doğrultusunda inceleniyor. Mollison, suyun arazide en verimli şekilde tutulmasını sağlayan yöntemlerden toprağın doğal yollarla iyileştirilmesine, farklı türlerin birbirini desteklediği üretim sistemlerinden enerji tasarrufuna kadar çok sayıda uygulanabilir çözüm öneriyor. Kitabın son bölümü ise permakültürün yalnızca kırsal alanlara değil, kentlere ve yerel topluluklara da uygulanabilecek bir yaklaşım olduğunu gösteriyor; mahalle ölçeğinde gıda üretimi, su yönetimi, enerji kullanımı ve dayanışma ağlarına odaklanıyor.

Mollison’un temel savı, sürdürülebilir bir kültürün ancak sürdürülebilir arazi kullanımıyla mümkün olduğunu vurguluyor. Modern endüstriyel tarımın toprağı, suyu ve enerjiyi tüketen yapısını eleştirirken, doğayla mücadele etmek yerine onun işleyişinden öğrenmeyi öneriyor. Yazara göre insanlar kendilerini doğanın efendisi olarak görmekten vazgeçip diğer canlılarla aynı yaşam ağının parçası olduklarını kabul ettiklerinde hem ekolojik hem de toplumsal açıdan daha dayanıklı sistemler kurabiliyor.

Sonuç olarak ‘Permakültüre Giriş’, permakültürü yalnızca tarımsal bir teknik değil, doğayla uyumlu bir yaşam ve tasarım felsefesi olarak ele alıyor. Teorik ilkeleri somut uygulamalarla birleştiren eser, bireylerin ve toplulukların daha az enerji tüketen, yerel kaynaklara dayanan, kendi kendine yeten ve ekolojik dengeyi gözeten yaşam alanları oluşturabileceklerini gösterirken, sürdürülebilir bir geleceğe yönelik bütüncül ve uygulanabilir bir yol haritası sunuyor.

Bill Mollison — Permakültüre Giriş
Çeviren: Evren Yıldırım • Doğan Kitap
Tarım • 360 sayfa • 2026

Onurcan Yılmaz — İnsan Doğası Üzerine (2026)

Onurcan Yılmaz’ın ‘İnsan Doğası Üzerine’ adlı kitabı, insan doğasına ilişkin köklü tartışmaları güncel bilimsel bulgular ışığında yeniden ele alıyor. İnsan davranışlarını yalnızca genetik mirasa ya da yalnızca kültürel koşullara bağlayan yaklaşımların ötesine geçen eser, biyoloji ile kültürün sürekli etkileşim içinde olduğu dinamik bir insan anlayışı öneriyor. Psikoloji, evrimsel biyoloji, antropoloji, tarih ve felsefeyi ortak bir zeminde buluşturan kitap, insanı anlamanın yalnızca teorik bir mesele değil, aynı zamanda nasıl bir toplum kurmak istediğimizle doğrudan ilişkili olduğunu savunuyor.

Kitabın ilk bölümü, insan doğasının ne olduğu ve hangi disiplinler tarafından nasıl incelenebileceği sorularına odaklanıyor. İnsan davranışlarını açıklamada sıkça karşı karşıya getirilen “genler mi, kültür mü?” ikilemini eleştiren Yılmaz, insanın biyolojik mirası ile toplumsal çevresinin birbirini sürekli biçimlendirdiğini gösteriyor. Böylece insan doğasını değişmez bir öz ya da bütünüyle toplumsal bir inşa olarak görmek yerine, evrimsel süreçlerle kültürel gelişimin iç içe geçtiği dinamik bir yapı olarak yorumluyor.

İkinci bölüm, insanı işbirliği yapan bir tür haline getiren mekanizmaları inceliyor. Ahlakın, zekânın ve inanç sistemlerinin kökenini evrimsel ve psikolojik perspektiflerden değerlendiren eser; dinin ortaya çıkışı, ateizmin varlığı ve insanların neden işbirliği yaptığı gibi temel sorulara disiplinlerarası açıklamalar getiriyor. Rekabet ile dayanışmanın, bireysel çıkar ile ortak faydanın nasıl dengelendiğini tartışırken, insan topluluklarının gelişiminde güven, karşılıklılık ve ortak normların belirleyici rolünü vurguluyor.

Kitabın son bölümü ise insan doğasına ilişkin bu çerçeveyi geleceğin sorunlarına taşıyor. Bilimsel düşüncenin toplumsal yaşamdaki önemi, genetik temelli kişiselleştirilmiş sağlık uygulamaları, yapay zekânın kültürel evrim üzerindeki etkileri, otoriterliğin psikolojik ve toplumsal kökenleri ile iklim krizi ve pandemiler gibi küresel tehditler ele alınıyor. Yılmaz, bu tartışmaları özgürlük kavramı etrafında bir araya getirerek, insanın tüm koşullarını seçemese de kendi tercihleri ve eylemleriyle geleceğini şekillendirebileceğini savunuyor. Kitap, Dionysos ile Apollon arasındaki sembolik dengeyi yaşam felsefesinin bir metaforu olarak kullanarak akıl ile duygu, düzen ile yaratıcılık arasında kurulabilecek dengeyi de sorguluyor.

Sonuç olarak ‘İnsan Doğası Üzerine’, insanın biyolojik evrimi ile kültürel gelişimini birlikte ele alan kapsamlı bir disiplinlerarası çalışma. Ahlaktan işbirliğine, inançtan özgürlüğe uzanan geniş tartışma alanı sayesinde eser, insanı anlamanın yalnızca geçmişi açıklamak için değil, daha özgür, dayanışmacı ve bilim temelli bir gelecek tasarlayabilmek için de vazgeçilmez olduğunu ortaya koyuyor.

Onurcan Yılmaz — İnsan Doğası Üzerine: Ahlaktan İşbirliğine, İnançtan Özgürlüğe
• Akademim Yayıncılık
Felsefe • 272 sayfa • 2026

Kolektif — Latin Amerika Patlaması: “Boom” Mektupları (2026)

Bu kitap, Gabriel García Márquez, Julio Cortázar, Carlos Fuentes ve Mario Vargas Llosa arasında yaklaşık altmış yıla yayılan mektuplaşmaları bir araya getirerek Latin Amerika Boom kuşağının yalnızca edebî üretimini değil, dostluklarını, fikir ayrılıklarını ve siyasal dönüşümlerini de gözler önüne seriyor. ‘Latin Amerika Patlaması “Boom” Mektupları’ (‘Las cartas del Boom’), dört büyük yazarın yayımlanmış eserlerinden çok, eserler henüz taslak aşamasındayken yürüttükleri tartışmaları, yazarlık serüvenlerini ve birbirlerinin çalışmalarına yaptıkları katkıları görünür kılarak, dünya edebiyatını değiştiren bir hareketin perde arkasını belgeliyor.

Eserin ilk ve en kapsamlı bölümü olan “Kankaların Pachanga’sı (1955-1975)”, Boom kuşağının yükseliş yıllarını kapsıyor. Mektuplar, yazarların roman projelerini birbirleriyle paylaşmalarını, yayınevleriyle yürüttükleri pazarlıkları, çeviri ve telif meselelerini, Avrupa ile Latin Amerika arasındaki kültürel ilişkileri ve uluslararası edebiyat çevrelerine açılma süreçlerini ayrıntılarıyla yansıtıyor. Aynı zamanda dostluk, mizah ve ortak heyecanlarla örülü bu yazışmalar, ‘Seksek’, ‘Yüzyıllık Yalnızlık’, ‘Kent ve Köpekler’ gibi modern klasiklerin oluşum sürecine içeriden tanıklık etme imkânı sunuyor.

“Eğlencenin Sonu (1976-2012)” başlıklı ikinci bölüm ise ortak edebî coşkunun yerini giderek siyasal ve kişisel ayrışmalara bıraktığı dönemi ele alıyor. Küba Devrimi etrafındaki tartışmalar, Latin Amerika’daki askerî darbeler, entelektüellerin siyasal sorumluluğu ve özellikle Vargas Llosa ile García Márquez arasındaki kopuş, mektupların tonunu belirleyen başlıca gelişmeler arasında yer alıyor. Böylece eser, yalnızca dört yazarın bireysel hikâyelerini değil, Boom hareketinin yükselişini ve çözülüşünü de belgeliyor.

Kitabın ekler bölümü, mektupları tamamlayan önemli deneme, söyleşi ve belgeleri içeriyor. Mario Vargas Llosa’nın Cortázar ve García Márquez üzerine yazıları, Carlos Fuentes’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ değerlendirmeleri, üç yazarın Latin Amerika edebiyatına ilişkin ortak söyleşileri ve Gabriel García Márquez’in dostlarına dair kaleme aldığı metinler, mektuplarda dile getirilen fikirlerin kuramsal ve eleştirel arka planını zenginleştiriyor. Ayrıca 1968-1971 yılları arasında yayımlanan protesto bildirileri, Fidel Castro’ya gönderilen açık mektuplar ve siyasal dayanışma metinleri, dönemin entelektüellerinin edebiyat ile siyaset arasındaki ilişkiyi nasıl kurduklarını göstermesi bakımından önemli bir kaynak oluşturuyor.

Sonuç olarak ‘Latin Amerika Patlaması: “Boom” Mektupları’, yalnızca dört büyük yazarın özel yazışmalarını yayımlayan bir mektup derlemesi değil; 20. yüzyılın en etkili edebiyat hareketlerinden birinin doğuşunu, uluslararası yükselişini ve iç gerilimlerini belgeleyen kapsamlı bir edebiyat tarihi çalışması. Dostluk ile rekabetin, yaratıcı işbirliği ile ideolojik çatışmanın iç içe geçtiği bu yazışmalar, romanların arkasındaki yaratım süreçlerini görünür kılarken Latin Amerika Boom’unun ortak ruhunu, umutlarını ve kırılmalarını da bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.

Carlos Fuentes, Mario Vargas Llosa, Gabriel García Márquez, Julio Cortázar — Latin Amerika Patlaması: “Boom” Mektupları
Editör: Carlos Aguirre, Gerald Martin, Javier Munguía, Augusto Wong Campos
Çeviren: Süleyman Doğru • Can Yayınları
Mektup• 239 sayfa • 2026

Todd McGowan — Neden Kendimizi Bulmaya Çalışmamalıyız (2026)

Todd McGowan’ın bu eseri, günümüzün en yaygın kişisel gelişim söylemlerinden birini hedef alıyor: İnsanların mutlu ve özgür olabilmeleri için önce “gerçek benliklerini bulmaları” gerektiği fikrini. McGowan’a göre bu düşünce hem psikolojik hem de siyasal açıdan yanıltıcıdır. İnsan, özünde tamamlanmış ve keşfedilmeyi bekleyen bir kimliğe sahip değildir; aksine eksiklik, çelişki ve yabancılaşma insan olmanın ayrılmaz parçalarıdır. Dolayısıyla yabancılaşmadan kurtulmaya çalışmak yerine onu kabullenmek, daha özgür ve yaratıcı bir yaşamın önkoşuludur.

Kitabın kuramsal omurgasını Hegel, Marx, Freud ve özellikle Lacan oluşturuyor. McGowan, Hegel’in olumsuzluk anlayışını, Marx’ın yabancılaşma çözümlemesini ve Lacan’ın öznenin bölünmüş yapısına ilişkin görüşlerini bir araya getirerek yabancılaşmanın yalnızca kapitalist toplumun yarattığı geçici bir sorun olmadığını savunuyor. Ona göre insanın kendisiyle tam bir uyum içinde olduğu varsayılan “kayıp bütünlük” hiçbir zaman var olmamıştır. Bu nedenle yabancılaşmayı ortadan kaldırmayı vaat eden ideolojiler, aslında gerçekleşmesi imkânsız bir özlemi pazarlamaktadır.

McGowan, kişisel gelişim kültürünü, tüketim toplumunu ve kimlik siyasetinin bazı biçimlerini bu perspektiften eleştiriyor. Sürekli kendini geliştirmeyi, potansiyelini gerçekleştirmeyi ve “gerçek benliğini” keşfetmeyi telkin eden anlayışların bireyi özgürleştirmek yerine hiç bitmeyen bir tatminsizlik döngüsüne sürüklediğini ileri sürüyor. Kapitalizm de tam olarak bu eksiklik duygusunu kullanarak yeni arzular ve yeni tüketim ihtiyaçları üretiyor. Oysa insanın eksikliği giderilecek bir kusur değil, yaşamını anlamlı ve yaratıcı kılan temel koşuldur.

‘Neden Kendimizi Bulmaya Çalışmamalıyız: Yabancılaşmayı Benimsemek’ (‘Embracing Alienation: Why We Souldn’t Try to Find Ourselves’), yalnızca felsefi bir tartışma yürütmekle kalmıyor; Shakespeare’in oyunlarından sinema filmlerine, edebiyattan gündelik yaşam örneklerine kadar uzanan geniş bir kültürel malzemeden yararlanıyor. McGowan, bu örnekler aracılığıyla arzunun, kimliğin ve toplumsal ilişkilerin yabancılaşma olmaksızın düşünülemeyeceğini gösteriyor. Ona göre insanı insan yapan şey, kendisiyle tam anlamıyla özdeşleşmesi değil, kendisine daima belirli bir mesafeden bakabilmesidir.

Sonuç olarak ‘Neden Kendimizi Bulmaya Çalışmamalıyız’, yabancılaşmayı aşılması gereken bir hastalık olarak değil, özgürlüğün, yaratıcılığın ve etik sorumluluğun kaynağı olarak yeniden değerlendiren güçlü bir felsefi ve psikanalitik yorum sunuyor. McGowan, okuru “kendini bulma” idealini terk etmeye; bunun yerine eksiklikle yaşamayı, yabancılaşmayı benimsemeyi ve tamlığa duyulan özlemin ötesinde daha gerçekçi bir özgürlük anlayışı geliştirmeye davet ediyor. Bu yönüyle eser, kişisel gelişim kültürüne olduğu kadar çağdaş siyaset ve kapitalizm eleştirisine de özgün bir katkı niteliğinde.

Todd McGowan — Neden Kendimizi Bulmaya Çalışmamalıyız: Yabancılaşmayı Benimsemek
Çeviren: Erkal Ünal • Axis Yayınları
Psikanaliz • 239 sayfa • 2026

Herkül Millas — Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade (2026)

Herkül Millas’ın ‘Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade’ kitabı, 1966’da başlayan ve iki yıl süren askerlik deneyimini merkeze alırken, kişisel bir hikâyeyi Türkiye’nin yakın tarihinin toplumsal ve siyasal atmosferiyle buluşturuyor. Yedek subay olması beklenirken “çavuşa çıkarılan” Millas’ın İstanbul’dan Muş’a uzanan askerliği, yalnızca kışla yaşamının ve askerî düzenin hikâyesi olarak kalmıyor; dönemin devlet anlayışına, toplumsal ilişkilerine ve siyasal iklimine dair çarpıcı bir tanıklığa dönüşüyor. Danıştay’a yaptığı başvurudan kışladaki gündelik yaşama kadar uzanan deneyimler, bir “sakıncalı piyade”nin gözünden dönemin Türkiye’sini görünür kılıyor.

Kitabın asıl özgünlüğü ise geçmişe nasıl bakıldığı sorusunda ortaya çıkıyor. Millas, yaklaşık altmış yıl önce, yaşadıklarının hemen ardından kaleme aldığı metni bugünden geriye dönük olarak yeniden ele alıyor; ancak gençlik döneminin anlatısını sonradan düzeltmek ya da yeniden yazmak yerine büyük ölçüde olduğu gibi koruyor. Böylece geçmişteki Herkül Millas ile bugünün Herkül Millas’ı aynı kitapta karşı karşıya geliyor. Genç Millas’ın o günkü düşünceleri, inançları, öfkeleri ve değerlendirmeleri, yıllar sonra değişmiş bir zihnin süzgecinden yeniden okunuyor.

Bu nedenle kitap, yalnızca “askerlik anıları” olarak değerlendirilemeyecek çift katmanlı bir anlatı kuruyor. Bir tarafta 1966-1968 Türkiye’sinde askerlik yapan genç bir insanın doğrudan tanıklığı, diğer tarafta aradan geçen on yılların ardından bu tanıklığı sorgulayan, bazı yargılarına katılan, bazılarına şaşıran ve geçmişteki benliğiyle hesaplaşan yazar var. Kişisel hafıza ile tarihsel değişimin birbirine karıştığı bu anlatı hem bir dönemin Türkiye’sine hem de insanın zaman içinde kendisine yabancılaşmasına ve değişmesine bakıyor. Millas’ın kitabı böylece askerlik deneyimini aşarak, geçmişle bugün, bireyle toplum ve gençlik ile yaşlılık arasındaki mesafeyi sorgulayan samimi bir hafıza çalışmasına dönüşüyor.

Herkül Millas — Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade: Askerlik Anıları
• Lejand Yayınları
Anı • 160 sayfa • 2026

Le Corbusier — Katedraller Beyazken (2026)

Le Corbusier’nin bu eseri, 1930’lu yıllarda gerçekleştirdiği Amerika Birleşik Devletleri yolculuklarından hareketle kaleme aldığı, gezi anlatısı, mimarlık eleştirisi ve uygarlık çözümlemesini bir araya getiren kapsamlı bir deneme. ‘Katedraller Beyazken: Utangaçlar Ülkesine Seyahat’ (‘Quand les cathédrales étaient blanches: Voyage au pays des timides’), yalnızca New York ve Amerikan kentlerini betimlemekle yetinmez; modern kent yaşamını, teknolojiyi, sanayiyi ve Batı uygarlığının geleceğini sorgulayan düşünsel bir incelemeye dönüşür. Le Corbusier, Amerika’yı hem kendi gerçekliği içinde değerlendiriyor hem de Avrupa’nın sorunlarını yansıtan bir ayna olarak kullanıyor.

Eserin merkezinde New York yer alıyor. Le Corbusier, gökdelenlerin oluşturduğu dikey silueti, kentin dinamizmini ve teknik gücünü hayranlıkla incelerken, plansız büyüme, yoğun trafik, yeşil alan eksikliği ve düzensiz yapılaşmayı sert biçimde eleştiriyor. Ona göre New York, olağanüstü bir enerjiye sahip olmasına rağmen bu enerjiyi rasyonel şehircilik ilkeleri doğrultusunda kullanamamaktadır. Gökdelenler tek başlarına modernliğin simgesi olsa da bütüncül bir kent planından yoksun oldukları için gerçek potansiyellerine ulaşamazlar.

Le Corbusier, Amerikan toplumunun üretim gücünü, girişimciliğini ve teknik kapasitesini överken, ekonomik düzenin ve tüketim kültürünün yol açtığı savurganlık ile toplumsal çelişkileri de ele alıyor. Fordizm, büyük ölçekli üretim, iş dünyası ve kent ekonomisi üzerinden modern kapitalizmin başarılarını ve sınırlarını birlikte değerlendiriyor. Fransa ile ABD’yi karşılaştırarak Avrupa’nın geleneksel düşünce kalıpları ile Amerika’nın eylem odaklı yaklaşımı arasındaki farklılıkları tartışıyor.

Kitap yalnızca mimarlık ve şehircilikle sınırlı kalmıyor; sanat, eğitim, gelenek, teknoloji ve kültürel yaşam üzerine de geniş değerlendirmeler içeriyor. Le Corbusier, modern mimarlığın geçmişi reddetmeden çağın ihtiyaçlarına cevap vermesi gerektiğini savunurken, sanatın ve mimarlığın toplumsal dönüşümün ayrılmaz parçaları olduğunu vurguluyor. New York’taki müzelerden köprülere, ulaşım sistemlerinden kamusal mekânlara kadar pek çok örnek üzerinden mekânın insan yaşamını nasıl biçimlendirdiğini inceliyor.

Eser boyunca şehir planlamasının temel ilkeleri de öne çıkıyor. Le Corbusier, güneş, hava, yeşil alan ve ulaşımın uyum içinde düzenlendiği planlı kentlerin, geleceğin toplumları için zorunlu olduğunu savunuyor. Mimarlığın yalnızca estetik bir faaliyet değil, insan yaşamını doğrudan etkileyen toplumsal bir sorumluluk olduğunu ileri sürerek modern şehircilik anlayışının kuramsal temellerini geliştiriyor.

Sonuç olarak ‘Katedraller Beyazken’, Amerika izlenimlerinden hareketle modern uygarlığı, kent yaşamını ve mimarlığın toplumsal işlevini sorgulayan çok katmanlı bir düşünce kitabı. Le Corbusier, New York’u hayranlık ile eleştiriyi bir arada barındıran gözlemlerle değerlendirirken, modern kentin geleceğine ilişkin özgün şehircilik ve mimarlık görüşlerini ortaya koyuyor.

Le Corbusier — Katedraller Beyazken: Utangaçlar Ülkesine Seyahat
Çeviren: Alp Tümertekin • Arketon Yayıncılık
Mimari • 240 sayfa • 2026

René Girard — Shakespeare: Haset Tiyatrosu (2026)

René Girard’ın bu eseri, Shakespeare’i yalnızca büyük bir oyun yazarı olarak değil, insan arzusunun, rekabetin ve şiddetin en derin dinamiklerini kavrayan bir düşünür olarak yeniden yorumluyor. Girard, bu yorumun merkezine kendi geliştirdiği mimetik arzu kuramını yerleştiriyor. Ona göre insanlar nesneleri kendi başlarına istemez; başkalarının arzuladığı şeyleri arzuladıkları için isterler. Shakespeare’in oyunları da tam bu nedenle kıskançlığın, rekabetin, iktidar mücadelelerinin ve şiddetin evrensel yapısını görünür kılıyor.

‘Shakespeare: Haset Tiyatrosu’ (‘A Theater of Envy: William Shakespeare’), Shakespeare’in komedilerinden trajedilerine, tarih oyunlarından şiirlerine kadar uzanan geniş bir okuma sunuyor. Girard, karakterlerin çatışmalarını yalnızca kişisel tutkularla açıklamıyor; onların birbirlerinin arzularını taklit ederek giderek rakibe dönüştüklerini savunuyor. Arzu ile rekabet birbirini besledikçe dostluk düşmanlığa, aşk kıskançlığa ve siyasal mücadele yıkıcı şiddete dönüşüyor. Böylece Shakespeare’in eserlerinde görülen çatışmaların ortak mantığı ortaya çıkıyor.

Girard, özellikle “Troilus ve Cressida”, “Bir Yaz Gecesi Rüyası”, “Hamlet”, “Othello”, “Julius Caesar”, “Kış Masalı” ve diğer birçok oyunu bu bakış açısıyla yeniden değerlendiriyor. Daha önce dağınık ya da sorunlu görülen bazı eserlerin, mimetik arzu ekseninde şaşırtıcı bir bütünlük kazandığını ileri sürüyor. Shakespeare’in aşkı romantik bir duygu olmaktan çok, başkasının arzusunu taklit eden rekabetçi bir süreç olarak gösterdiğini savunuyor.

Eser, mimetik rekabetin yalnızca bireyleri değil, toplumları da sürüklediği krizleri inceliyor. Rakiplerin giderek birbirine benzemesi, farklılıkların silinmesi ve sonunda ortaya çıkan şiddet sarmalı, Girard’ın kurban mekanizması kuramıyla birlikte okunuyor. Shakespeare’in trajedileri, bu nedenle yalnızca bireysel felaketleri değil, toplumsal düzenin nasıl çözüldüğünü de anlatıyor. Girard’a göre Shakespeare, insan doğasındaki taklit, kıskançlık ve kurban etme eğilimlerini modern çağdan yüzyıllar önce olağanüstü bir sezgiyle ortaya koyuyor.

Girard, Shakespeare’i aynı zamanda modern dünyanın habercisi olarak görüyor. Rekabetin tüketim kültüründen siyasete kadar uzanan etkilerini, oyunlarda gözlenen mimetik ilişkiler üzerinden yorumluyor. Böylece Shakespeare’in metinleri yalnızca Rönesans İngiltere’sine değil, günümüz toplumuna da ışık tutan metinler hâline geliyor. Kitap, edebiyat eleştirisini antropoloji, psikoloji, din ve kültür kuramıyla buluşturarak Shakespeare’in eserlerine alışılmışın dışında bütüncül bir yorum getiriyor.

Sonuç olarak kitap, Shakespeare’in neredeyse bütün eserlerini mimetik arzu kuramı ışığında yeniden okuyan kapsamlı bir inceleme. Girard, aşkın, kıskançlığın, iktidarın ve şiddetin ortak kaynağını taklit edilen arzuda bularak Shakespeare’i insan davranışının en derin mekanizmalarını açığa çıkaran evrensel bir düşünür olarak yeniden değerlendiriyor.

René Girard — Shakespeare: Haset Tiyatrosu
Çeviren: Türker Körük • Alfa Yayınları
Tiyatro • 544 sayfa • 2026

Victoria Lady Welby — Anlambilim ve Dil (2026)

Victoria Lady Welby’nin bu eseri, anlam sorununu yalnızca sözcüklerin ve dilsel yapıların anlamıyla sınırlamayan, onu insanın ifade etme, yorumlama, düşünme ve yaratma biçimlerinin tamamını kapsayan geniş bir felsefi araştırma olarak ele alıyor. Welby, kendi döneminin dar semantik anlayışının ötesine geçerek anlamı insan deneyiminin bütününe yayıyor ve dilin yalnızca iletişim kurmaya yarayan bir araç olmadığını, dünyayı kavrama ve ona anlam verme biçimimizi de şekillendirdiğini savunuyor.

Eserin merkezinde Welby’nin geliştirdiği anlambilim yaklaşımı yer alıyor. Welby, anlamın tek ve değişmez bir düzeyde ortaya çıkmadığını, her ifadenin farklı bilinç ve yorumlama katmanlarında açıldığını ileri sürüyor. Bir sözün ne söylediği, söyleyen kişinin onunla ne kastettiği ve bu sözün daha geniş bir bağlamda ne ifade ettiği soruları, anlamın giderek genişleyen boyutlarını ortaya çıkarıyor. Çevirmenin de vurguladığı üzere Welby bu üç düzeyi “kullanılan anlam” (sense), “kullanıcının niyeti olarak anlam” (meaning) ve “taşıdığı nihai anlam” (significance) şeklinde birbirinden ayırıyor ve bunları sırasıyla gezegensel, güneşsel ve kozmik düzeylerle ilişkilendiriyor.

Welby için anlam, yalnızca kelimelerin sözlük karşılıklarında bulunmuyor. İnsanların sözleri nasıl kullandığı, hangi niyetlerle ifade ettiği ve bu ifadelerin başka insanlar üzerindeki etkileri de anlamın oluşumuna katılıyor. Bu nedenle anlamlandırma süreci, dilsel işaretlerin çözümlenmesinden ibaret kalmıyor; davranışları, eylemleri, keşifleri ve yaratıcı faaliyetleri de içine alıyor. Welby’nin “significs” adını verdiği yaklaşım tam da bu geniş anlam alanını kavramaya çalışıyor ve dil ile insan deneyimi arasındaki bağı merkeze yerleştiriyor.

‘Anlambilim ve Dil’ (‘Significs and Language’), dilin çok anlamlılığı ve belirsizliği üzerinde de duruyor. Welby, insan dilinin farklı bağlamlarda farklı anlamlar üretebildiğini vurgularken, düşüncenin ve iletişimin sağlıklı biçimde gerçekleşebilmesi için “net ifade” ihtiyacını öne çıkarıyor. Ancak netlik, anlamın bütün belirsizliklerini ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor; aksine bir ifadenin farklı düzeylerde taşıyabileceği anlamları fark etmeyi ve bunları bilinçli biçimde değerlendirmeyi gerektiriyor. Böylece dilin hem iletişim kuran hem de yorumlamaya açık yapısı birlikte ele alınıyor.

Welby’nin yaklaşımı, anlamı yalnızca dilbilimin konusu olmaktan çıkararak felsefe, psikoloji, etik ve göstergebilimle ilişkilendiriyor. Bir ifadenin anlamını kavramak, aynı zamanda onu üreten insanın amaçlarını, içinde bulunduğu koşulları ve ortaya çıkardığı sonuçları anlamayı gerektiriyor. Bu nedenle eser, anlam ile eylem arasındaki ilişkiye özel bir önem veriyor ve insanların dünyayı yalnızca betimlemediğini, kullandıkları dil ve işaretler aracılığıyla onu yorumlayıp dönüştürdüğünü gösteriyor.

Welby’nin düşüncesi, döneminin entelektüel ortamında yeterince karşılık bulmasa da daha sonra gelişen dil felsefesi ve göstergebilim açısından önemli bir öncü oldu. Özellikle Charles S. Peirce ile yıllar boyunca sürdürdüğü yazışmalar, iki düşünür arasındaki verimli etkileşimi gösteriyor. Peirce’in Welby’nin düşüncelerinden kendi göstergebilim kuramı açısından önemli dersler çıkarması, onun anlam sorununa getirdiği yaklaşımın daha sonraki düşünce tarihinde taşıdığı önemi ortaya koyuyor.

Sonuç olarak kitap, anlamı sözcüklerin dar sınırlarından çıkarıp insanın ifade, yorumlama, eylem ve yaratma kapasitesinin tamamına yayıyor. Welby, anlamı “ne söyleniyor?”, “ne kastediliyor?” ve “sonunda ne ifade ediliyor?” soruları üzerinden katmanlandırarak dilin ardındaki düşünsel ve toplumsal süreçleri görünür kılıyor. Böylece eser, dil felsefesi ve göstergebilimin daha sonraki gelişmelerini önceleyen özgün bir anlam kuramı sunuyor ve insanın dünyayla kurduğu ilişkinin temelinde anlamlandırma faaliyetinin bulunduğunu gösteriyor.

Victoria Lady Welby — Anlambilim ve Dil: Açıklayıcı ve Yorumlayıcı Kaynaklarımızın Net Biçimi
Çeviren: Beyza Nur Doğan • Akademim Yayıncılık
Felsefe • 156 sayfa • 2026