Kolektif — “Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak (2026)

‘“Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak’ derlemesi, 1991’deki büyük kopuş anını bir hatıra olarak değil, bugünü anlamanın anahtarı olarak ele alıyor. İbrahim Gündoğdu ve Sadık Kılıç’ın derlediği kitap, taşkömürüyle kimlik kazanmış bir kentin neoliberal dönüşüm karşısında nasıl çözülüp yeniden şekillendiğini tartışıyor. Zonguldak artık ne bütünüyle bir “madenci kenti” olarak kalıyor ne de madencilik sonrasına ait tutarlı bir yön bulabiliyor; kent adeta uzun bir eşikte bekliyor.

Kitabın ilk ekseni, Büyük Madenci Yürüyüşü’nün bir dönüm noktası olup olmadığını sorguluyor. Mobilizasyonun imkânları ve sınırları tartışılırken, kolektif direniş hafızasının nasıl aşındığı gösteriliyor. TTK’nın merkezde durduğu analizler, kurumsal çözülme ile kaçak madenciliğin yayılması arasındaki çelişkili ilişkiyi açığa çıkarıyor. Neoliberalizm burada tek biçimli işlemiyor; kamusal işletmenin gölgesinde enformel üretim, güvencesizlik ve parçalanmış emek rejimleri gelişiyor.

Bir diğer hat, sınıf kimliğinin dönüşümüne odaklanıyor. Maden işçiliği etrafında kurulan erkeklik, dayanışma ve onur anlatıları çözülürken, işçi sınıfı kimliği de parçalanıyor. Kentin demografik yapısındaki değişim, doğurganlık oranlarındaki gerileme ve nüfus kaybı, “büyüyen kentten büzülen kente” geçişi görünür kılıyor. Bu sosyolojik daralma, siyasal alanda da yankı buluyor: Zonguldak ne iktidarın tam hâkimiyetine giriyor ne de muhalefetin değişmez kalesi oluyor; seçmen davranışları dalgalı ve tepkisel bir seyir izliyor.

Karşılaştırmalı bölüm, Avrupa’daki sanayisizleşmiş bölgelerle paralellik kurarak geride bırakılmışlık hissinin popülist yönelimlerle nasıl kesiştiğini gösteriyor. Kültür ve turizm projeleri ile Filyos Vadisi gibi “megaproje kalkınmacılığı” hamleleri ise yeni bir kader vaadi sunuyor; ancak bu projelerin politik ekonomisi, sermaye birikimi ile yerel ihtiyaçlar arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor.

Bu derleme, Zonguldak’ı bir istisna değil, neoliberal kapitalizmin alacalı coğrafyalarından biri olarak konumlandırıyor. Kentin arafta kalmışlığı, aslında Türkiye’nin son otuz yılının yoğunlaşmış bir özeti olarak okunuyor.

Kolektif — “Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak
Derleyen: İbrahim Gündoğdu, Sadık Kılıç • Nika Yayınevi
İnceleme • 287 sayfa • 2026

Jane Ridley — Victoria (2026)

Jane Ridley bu biyografide, Kraliçe Victoria’yı yalnızca uzun süre tahtta kalmış bir hükümdar olarak değil, modern monarşinin mimarı olan karmaşık bir siyasal aktör olarak ele alıyor. 18 yaşında tahta çıktığında deneyimsiz ve duygusal bir genç kadın olarak görünen Victoria, zamanla anayasal sınırlarını öğrenen, fakat aynı zamanda bu sınırlar içinde ciddi bir nüfuz kuran bir hükümdara dönüşüyor. Ridley, onun özel hayatıyla siyasal rolü arasındaki geçişkenliği merkeze alıyor.

Kitapta özellikle Prens Albert’le evliliği belirleyici bir dönüm noktası olarak sunuluyor. Albert, hem entelektüel hem siyasal anlamda Victoria’nın en önemli ortağı oluyor. Kraliçe, eşinin ölümünden sonra uzun bir yas dönemine giriyor; bu süreç kamuoyunda monarşinin zayıfladığı algısını yaratıyor. Ancak Ridley, bu geri çekilmenin arkasında bilinçli bir güç stratejisi bulunduğunu savunuyor. Victoria kamusal görünürlüğünü azaltırken, perde arkasında etkisini sürdürüyor.

‘Victoria: Kraliçe, Maderşah, İmparatoriçe’ (‘Victoria: Queen, Matriarch, Empress’), Victoria’nın “aile” imgesini nasıl siyasal bir araç haline getirdiğini de gösteriyor. Avrupa hanedanlarıyla kurulan evlilik bağları sayesinde Britanya monarşisi kıta siyasetinde sembolik bir merkez hâline geliyor. Bu yüzden Victoria sadece bir kraliçe değil, aynı zamanda bir “hanedan anası” olarak konumlanıyor. Öte yandan imparatorluk genişlerken, Hindistan’ın “imparatoriçesi” ilan edilmesi onun küresel ölçekteki temsil gücünü artırıyor.

Ridley’nin çalışması, Victoria’yı Viktorya dönemi ahlakının donuk sembolü olmaktan çıkarıyor; tutkulu, inatçı, zaman zaman müdahaleci bir figür olarak yeniden kuruyor. Kitap, modern anayasal monarşinin nasıl istikrar kazandığını ve kamusal imajın siyasal güçle nasıl iç içe geçtiğini göstermesi bakımından önemli bir biyografi niteliğinde.

Jane Ridley — Victoria: Kraliçe, Maderşah, İmparatoriçe
Çeviren: Işıl Soysal Uluçay • Alfa Yayınları
Biyografi • 192 sayfa • 2026

Maurizio Lazzarato — Devrimi Hatırlıyor musunuz? (2026)

Maurizio Lazzarato bu kitabında devrim fikrini nostaljik bir hatıraya değil, bugünü dönüştürme imkânı taşıyan canlı bir hafızaya bağlıyor. 20. yüzyıl devrimlerinin yenilgiyle sonuçlanmasının ardından sol düşüncenin sınıf siyasetini geri plana ittiğini, kimlik ve farklılık politikalarının ise çoğu zaman kapitalist düzenle uyumlu hale geldiğini savunuyor. Ona göre mesele, sınıf ile azınlık mücadelelerini karşı karşıya koymak değil, aralarındaki tarihsel ve stratejik bağı yeniden kurmak oluyor.

Yazar, “azınlık” kavramını yalnızca sayısal bir kategori olarak değil, iktidar ilişkilerine karşı konumlanış biçimi olarak ele alıyor. Feminist, göçmen, ırksal ya da queer mücadelelerin, kapitalizmin üretim ve tahakküm mekanizmalarından bağımsız düşünülemeyeceğini söylüyor. Kapitalizm sadece ekonomik bir sistem değil; aynı zamanda özne üreten, borçlandıran ve itaat yaratan bir makine olarak işliyor. Bu yüzden azınlık politikaları, sınıf mücadelesinden koparıldığında radikal potansiyelini yitiriyor.

Lazzarato, hafıza meselesine özel bir önem veriyor. Devrimlerin unutulması, yenilgilerin içselleştirilmesi ve mücadele deneyimlerinin silinmesi, kapitalist gerçekçiliğin güçlenmesine yol açıyor. Oysa devrimci hafıza, geçmişi romantize etmek için değil, kolektif eylem kapasitesini yeniden kurmak için gerekiyor. Yazar, özellikle 1968 sonrası dönemi analiz ederek, neoliberalizmin toplumsal hareketleri nasıl dönüştürdüğünü ve etkisizleştirdiğini tartışıyor.

‘Devrimi Hatırlıyor musunuz?: Azınlıklar ve Sınıflar’ (‘Se souvenir de la révolution: Minorités et classes’), sınıf ile azınlık arasındaki gerilimi aşmaya çalışan teorik bir müdahale niteliği taşıyor. Lazzarato, devrimin yalnızca ekonomik eşitlik talebi değil, aynı zamanda yaşam biçimlerinin, arzuların ve özneliklerin dönüşümü olduğunu vurguluyor. Bu yönüyle eser, çağdaş sol düşünce içinde hafıza, yenilgi ve yeniden kuruluş meselelerini merkezine alması bakımından önemli bir tartışma açıyor.

Maurizio Lazzarato — Devrimi Hatırlıyor musunuz?: Azınlıklar ve Sınıflar
Çeviren: Melis İnan, Münevver Çelik • Otonom Yayıncılık
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Jim Holt — Einstein Gödel’le Yürürken (2026)

Jim Holt’un bu kitabı, insan aklının sınır bölgelerine yapılan parlak ve kışkırtıcı bir düşünce yolculuğu sunuyor. Holt, “Zaman var mıdır?”, “Sonsuzluk nedir?”, “Aynalar neden sola ve sağa ters çevirir?” gibi ilk bakışta basit görünen ama derin felsefi ve bilimsel sonuçlar doğuran sorular etrafında dolaşıyor.

Kitap adını, Princeton’da yürüyüş yaparken evren ve matematik üzerine tartışan Einstein ile Gödel’in dostluğundan alıyor. Einstein’ın görelilik kuramıyla zaman ve mekân anlayışımız sarsılırken, Gödel’in mantıksal çalışmaları kesinlik fikrini temelden zedeliyor. Holt, özellikle 20. yüzyılın en büyük mantıkçılarından Gödel’in, ABD Anayasası’nda ciddi bir çelişki bulunduğuna inanmasını aktararak mantığın siyasal ve toplumsal alanlara nasıl uzanabildiğini gösteriyor.

Holt yalnızca Einstein ve Gödel’le yetinmiyor. Fizikçi Emmy Noether’in simetri anlayışından Alan Turing’in hesaplama fikrine, Benoit Mandelbrot’nun fraktallarına kadar hem ünlü hem de görece ihmal edilmiş düşünürleri görünür kılıyor. Einstein’ın görelilik teorisinden sicim teorisine uzanan çizgide, modern fiziğin en güzel ama en az anlaşılan fikirlerini sade ve ironik bir üslupla ele alıyor.

‘Einstein Gödel’le Yürürken: Düşüncenin Sınırlarına Uzanan Keşifler’ (‘When Einstein Walked with Gödel: Excursions to the Edge of Thought’), kozmosun bir geleceği olup olmadığı, evrenin sonsuz mu yoksa sınırlı mı olduğu gibi büyük soruları da masaya yatırıyor. Holt kesin yanıtlar vermekten çok, düşünmenin kendisini sahneye çıkarıyor. Bilimin ve felsefenin kesişiminde dolaşırken, insan zihninin hem görkemini hem de sınırlarını gösteriyor. Bu yönüyle eser, düşüncenin uçurum kenarında yapılan bir gezinti gibi: baş döndürücü ama aydınlatıcı.

Jim Holt — Einstein Gödel’le Yürürken: Düşüncenin Sınırlarına Uzanan Keşifler
Çeviren: Alper Hayreter • Alfa Yayınları
Bilim • 408 sayfa • 2026

Jean Améry — Yaşlanma Üzerine (2025)

Yaşlanma, vaat edildiği gibi bilgeliğe ve huzurlu bir limana yolculuk mudur, yoksa bedenin ve zihnin geri döndürülemez bir çöküşe, “biyolojik bir hiçliğe” doğru sürüklenişi mi?

Jean Améry’nin bu eseri, yaşlanmayı biyolojik bir süreçten çok varoluşsal ve toplumsal bir deneyim olarak ele alıyor. Améry, modern toplumun gençliği yücelten ve yaşlılığı görünmez kılan yapısını sorguluyor; yaşlanmanın yalnızca bedensel bir gerileme değil, dünyayla kurulan ilişkinin köklü biçimde değişmesi olduğunu savunuyor.

Kitapta yaşlanma, bir tür yabancılaşma deneyimi olarak betimleniyor. Kişi, içinde bulunduğu kültürel dünyayla arasına mesafe girdiğini hissediyor; alışkanlıklar, dil, hatta gündelik ritimler bile yabancılaşmış görünüyor. Marcel Proust, Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Thomas Mann gibi yazarların yalnızca eserlerini değil bizzat yaşlanan insanlar olarak kendilerini de metne dahil eden Améry, gençliğin “gelecek” duygusuyla yaşadığını, yaşlılığın ise giderek daralan bir zaman ufkuyla yüzleştiğini söylüyor. Bu durum, insanı hem isyana hem de kabullenişe sürüklüyor.

“İsyan ve Boyun Eğme” alt başlığı, kitabın temel gerilimini oluşturuyor. Améry, yaşlılığın getirdiği kayıplara karşı içsel bir başkaldırı hissini anlamaya çalışıyor; ancak bu başkaldırının çoğu zaman sınırlı kaldığını da kabul ediyor. Bedensel zayıflama, toplumsal dışlanma ve ölümün yakınlığı, bireyi kaçınılmaz bir hesaplaşmaya zorluyor.

‘Yaşlanma Üzerine: İsyan ve Boyun Eğme’ (‘Über das Altern: Revolte und Resignation’), yaşlılığı romantize etmiyor. Bilgelik ya da huzur miti yerine, kırılganlık, öfke ve yalnızlık gibi duyguları açıkça tartışıyor. Bu yönüyle Améry, yaşlanmayı kişisel bir dram olmaktan çıkarıp modern toplumun değer sistemini eleştiren bir merceğe dönüştürüyor.

Kitap, insanın zamanla ve kendi sonluluğuyla ilişkisini sert ama dürüst bir dille sorgulayan bir düşünce metni olarak öne çıkıyor. Améry, yaşlanmayı hem varoluşsal bir sınav hem de modernliğin yüzleşmek istemediği bir hakikat olarak konumlandırıyor.

Jean Améry — Yaşlanma Üzerine: İsyan ve Boyun Eğme
Çeviren: Tunç Türel • Sel Yayıncılık
Deneme • 128 sayfa • 2025

Janet Biehl — Ya Ekoloji Ya Felaket (2026)

Janet Biehl’in bu eseri, Murray Bookchin’in düşünsel ve politik serüvenini, 20. yüzyıl radikal hareketleriyle iç içe bir biyografi olarak anlatıyor. Çalışma, yalnızca bir yaşam öyküsü sunmuyor; toplumsal ekoloji fikrinin hangi tarihsel çatışmalar ve teorik tartışmalar içinden doğduğunu gösteriyor.

Biehl, önsözde Bookchin’in yaşamını “ekoloji ile özgürlük arasında kurulan kopmaz bağın hikâyesi” olarak çerçeveliyor. Ona göre Bookchin, çevre krizini teknik bir sorun değil, hiyerarşi ve tahakküm ilişkilerinin ürünü olarak kavrıyor. Bu nedenle ekolojik yıkıma karşı çözümün, yalnızca çevreci reformlarda değil, demokratik ve özgürlükçü bir toplumsal dönüşümde yattığını savunuyor. “Ya ekoloji ya felaket” ifadesi, bu tarihsel eşikte yapılan tercihin aciliyetini vurguluyor.

‘Ya Ekoloji Ya Felaket: Murray Bookchin’in Yaşamı ve Mücadelesi’ (Ecology or Catastrophe: The Life of Murray Bookchin’), Bookchin’in gençlik yıllarındaki Marksist çevrelerden kopuşunu, anarşizmle kurduğu ilişkiyi ve sonunda geliştirdiği toplumsal ekoloji ile liberter belediyecilik (komünalizm) kuramını adım adım izliyor. Kapitalizmin doğayı metalaştıran yapısını eleştirirken, yerel meclisler ve doğrudan demokrasiye dayalı bir siyasal model önerdiğini gösteriyor. Biehl, onun polemikçi üslubunu, hareket içi tartışmalardaki sert çıkışlarını ve entelektüel yalnızlığını da saklamadan aktarıyor.

Eser, Bookchin’in düşüncesinin Kürt özgürlük hareketi üzerindeki etkisine ve fikirlerinin küresel ölçekte yeniden keşfine de değiniyor. Böylece biyografi, yalnızca geçmişe dönük bir anlatı değil; günümüz ekoloji ve demokrasi tartışmalarına uzanan canlı bir miras değerlendirmesi sunuyor.

Kitap, bir düşünürün yaşamını anlatırken, ekolojik krizin ahlaki ve siyasal boyutlarını da tartışmaya açıyor. Biehl, Bookchin’i romantize etmeden ama önemini teslim ederek, ekoloji mücadelesini özgürlük projesiyle birlikte düşünmeye çağırıyor.

Janet Biehl — Ya Ekoloji Ya Felaket: Murray Bookchin’in Yaşamı ve Mücadelesi
Çeviren: İlker Akçay • Dipnot Yayınları
Biyografi • 432 sayfa • 2026

Kolektif — Van Tebliğleri (2026)

‘Van Tebliğleri: Van ve Çevresi’, Van Gölü havzasını yalnızca bir coğrafya olarak değil, çok katmanlı bir tarih sahnesi olarak ele alan kapsamlı bir derleme. Konferans sunumlarından oluşan bu seçki, Van ve çevresinin toplumsal, ekonomik ve kültürel geçmişini, çok uluslu bir imparatorluğun çözülme süreciyle birlikte düşünüyor. Merkezde, büyük siyasal kırılmaların yerel dinamikler üzerindeki etkisi yer alıyor.

Kitabın ilk bölümü 1915’e ve tarihyazımının yeniden değerlendirilmesine odaklanıyor. Çarlık Rusyası ile Van Ermenileri arasındaki ilişkiler, İttihat ve Terakki’nin bölgedeki temsilcileri ve Nisan 1915 Van Direnişi farklı perspektiflerle ele alınıyor. Böylece resmi anlatıların ötesine geçerek, olayların çok aktörlü ve çatışmalı doğası görünür kılınıyor.

İkinci bölüm, kurtulanların anlatıları ve maddi kalıntılar üzerinden hafızayı merkeze alıyor. Sözlü tarih çalışmaları, Van Gölü çevresinde dolaşan kolektif hatıraları kayıt altına alırken; harabeler, taş yapılar ve görünmez izler mekânın hafızasını taşıyan tanıklar olarak okunuyor. Hatırlama ile unutma arasındaki gerilim, bölgenin geçmişine dair yeni sorular üretiyor.

Dönüşüm ve çatışma başlığı altında 19. yüzyıl aşiret hareketleri, yerleşim örüntüleri ve güç ilişkileri inceleniyor; Hamidiye katliamlarının demografik ve sosyoekonomik sonuçları tartışılıyor. Ermeniler, Süryaniler ve Kürtler arasındaki ilişkiler; etnik temizlik, yerel beyler, tımar düzeni ve az bilinen topluluklar üzerinden analiz ediliyor. Misyoner faaliyetleri ise eğitim, yardım ve kültürel etkileşim bağlamında ele alınıyor.

Afetler, kıtlıklar ve yoksulluk temsilleri, bölgenin kırılgan yapısını gösterirken; Ahtamar’ın son Katolikosu gibi figürler tarihyazımını yeniden düşünmeye davet ediyor. Son bölümde mekân ve hafıza ilişkisi, Fılıstan’dan Gola Fıraqa’ya uzanan örneklerle tartışılıyor; Van ile Yerevan arasında kurulan müşterek mağduriyet bağları empati kavramı üzerinden sorgulanıyor.

Bu derleme, Van’ı yalnızca trajedilerle değil, çok kültürlü bir geçmişin karmaşık dokusuyla anlamaya çağırıyor; tarihyazımını yerel hafıza ve maddi kültürle buluşturarak yeni araştırma alanlarına kapı aralıyor.

Kolektif — Van Tebliğleri: Van ve Çevresi (Toplumsal, Ekonomik ve Kültürel Tarihi Konferansı)
Yayına hazırlayan: Altuğ Yılmaz, Orhun Yalçın • Hrant Dink Vakfı Yayınları
Tarih • 306 sayfa • 2026

Walter Benjamin — Esrar Üzerine (2026)

Walter Benjamin’in bu kitabı, 1927 ile 1934 yılları arasında Berlin, Marsilya ve İbiza’da gerçekleştirilen uyuşturucu deneylerinin tutanaklarını, notlarını ve edebi parçalarını bir araya getiriyor. Metnin omurgasını, Benjamin’in ve yakın çevresinin –Ernst Bloch, Jean Selz ve bazı doktor dostlarıyla birlikte– kontrollü biçimde yürüttüğü esrar ve afyon deneyleri sırasında ya da hemen sonrasında kaleme aldığı kayıtlar oluşturuyor. Bu deneyler, onun için yalnızca kişisel bir merak değil, duyusal ve zihinsel bir laboratuvar işlevi görüyor.

Benjamin, uyuşturucu deneyimini basit bir bilinç kaybı olarak değil, algının yoğunlaşması olarak tasvir ediyor. “Afyonkeşin ya da esrarkeşin deneyimi, tek bir yerden yüz farklı yeri emecek güçte bir bakışın yaşattığı deneyimdir” ifadesi, bu genişlemiş algı halini betimliyor. Mekân parçalanıyor, zaman esniyor, nesneler yeni çağrışımlarla parlıyor. Bu durum, Benjamin’in estetik ve düşünsel kavramlarını besleyen bir eşik deneyimi haline geliyor.

Kitapta merkezi bir kavram olarak öne çıkan “Rausch” (sarhoşluk), yalnızca bedensel bir taşkınlığı değil, yaratıcı bir yoğunluğu ve varoluşsal genişlemeyi ifade ediyor. Benjamin için Rausch, hem estetik sezginin hem de toplumsal özgürleşmenin enerjik koşulu olarak beliriyor. “Aura”, “flanör”, “benzerlik”, “taklit” ve “empati” gibi kavramları anlamak için bu sarhoşluk halinin sunduğu algı dönüşümünü dikkate almak gerekiyor.

‘Esrar Üzerine’ (Über Haschisch: Novellistisches, Berichte, Materialien’), felsefi gözlem ile poetik anlatım arasında gidip geliyor. Benjamin, deneyime içkin bilgiyi kavramlaştırmaya çalışırken düşünceyi edebi bir duyarlılıkla işliyor. Böylece uyuşturucu deneyleri, yalnızca bireysel bir bilinç macerası değil, modern algının sınırlarını araştıran bir düşünce pratiği olarak şekilleniyor.

Kitap, Benjamin’in düşünsel evrenine açılan baş döndürücü bir pencere sunuyor. Sarhoşluğun aydınlığında, aklın ve duyunun yeni bileşimlerini araştıran sıra dışı bir metin olarak öne çıkıyor.

Walter Benjamin — Esrar Üzerine
Çeviren: Suat Kemal Angı • İmge Kitabevi
Deneme • 206 sayfa • 2026

Masud Khan — Düşkün Bir Psikanalistin Günlüğü (2026)

Bu kitap, Masud Khan’ın 1967–1972 yılları arasında tuttuğu defterlerinden oluşuyor ve psikanalizin yalnızca hastayı değil, analistin kendisini de nasıl açığa çıkardığını gösteriyor. Bu metinlerde okur, sıradan klinik notlardan fazlasıyla karşılaşıyor; bastırılmış arzular, kör noktalar, otorite sarhoşluğu ve giderek belirginleşen bir içsel çözülme tabloyu belirliyor.

Khan, bir dönem D. W. Winnicott’un en yakın çevresinde yer alan, İngiliz psikanaliz geleneğinin parlak fakat tartışmalı figürlerinden biri olarak beliriyor. Günlükler, onun hem yaratıcı sezgilerini hem de etik sınırları zorlayan davranışlarını yan yana sunuyor. Aktarım ve karşı-aktarım süreçlerini kaydederken, analist koltuğunun sağladığı iktidarın nasıl baş döndürücü bir etki yaratabildiğini gösteriyor. Böylece psikanalitik pratiğin steril, tarafsız ve ahlaki açıdan dokunulmaz bir alan olmadığı açığa çıkıyor.

Metinler, bir savunma ya da itiraf olarak kurgulanmıyor; daha çok filtresiz bir iç bakış niteliği taşıyor. Khan başkalarını analiz ederken kendisini nasıl gözden kaçırabildiğini, narsisizmin ve kişisel istikrarsızlığın mesleki konumunu nasıl aşındırdığını fark ettiriyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bireysel bir düşüş hikâyesi değil, bir mesleğin kör noktalarına dair rahatsız edici bir belge olarak okunuyor.

Yer yer sivri, saldırgan ve öfke dolu bir üslup taşıyan günlükler, aynı zamanda zekâ parıltıları ve keskin içgörüler barındırıyor. Psikanalizi idealize eden anlatılara karşı güçlü bir itiraz geliştiriyor ve onu iktidar ilişkileriyle, zaaflarla ve etik gerilimlerle örülü insani bir alan olarak konumlandırıyor.

‘Düşkün Bir Psikanalistin Günlüğü: Masud Khan’ın Not Defterleri 1967-1972’ (‘Diary of a Fallen Psychoanalyst: The Work Books of Masud Khan 1967–1972′), psikanalizin aynaya bakmaya cesaret ettiği nadir anlardan birini temsil ediyor. Khan’ı aklamıyor ya da mahkûm etmiyor; onu çelişkileriyle birlikte gösteriyor ve okuru hem analistle hem de psikanalizin kendisiyle yüzleşmeye çağırıyor.

Masud Khan — Düşkün Bir Psikanalistin Günlüğü: Masud Khan’ın Not Defterleri 1967-1972
Editör: Steven Kuchuck, Linda B. Hopkins
Çeviren: Sibel Eraltan • Okuyanus Yayınları
Psikanaliz • 548 sayfa • 2026

Georg Lukács — Genç Hegel (2026)

Georg Lukács’ın ‘Genç Hegel’i, Hegel’in gençlik dönemini merkeze alarak diyalektik ile ekonomi arasındaki bağı tarihsel-materyalist bir perspektifle yeniden kuruyor. Lukács, Hegel’i soyut bir idealist sistem kurucusu olarak değil, Fransız Devrimi’nin özgürlük ufkuyla biçimlenmiş, toplumsal gerçeklikle hesaplaşan bir düşünür olarak konumlandırıyor. Böylece Hegel’in erken dönem yazılarında beliren özgürlük, emek, yabancılaşma ve sivil toplum temalarını Marx’ın düşüncesine uzanan bir hat üzerinde okuyor.

‘Genç Hegel’ (‘Der junge Hegel: Über die Beziehungen von Dialektik und Ökonomie’), Hegel’in gençlik metinlerinden başlayarak ‘Tinin Fenomenolojisi’ne giden yolu izliyor ve diyalektiğin yalnızca mantıksal bir yöntem olmadığını, toplumsal ve ekonomik ilişkilerle iç içe geliştiğini savunuyor. Lukács’a göre Hegel, feodal mülkiyet ilişkilerinin çözülüşünü ve burjuva toplumunun yükselişini kavramsal düzeyde ifade ediyor. Bu bağlamda sivil toplum, işbölümü ve yabancılaşma gibi kavramlar, tarihsel dönüşümlerin felsefi karşılığı olarak değerlendiriliyor.

‘Tinin Fenomenolojisi’ne dair yazılmış en iyi eserlerden biri olan kitap, aynı zamanda 20. yüzyıldaki Hegel yorumlarına müdahale ediyor. Lukács, Hegel’i irrasyonalizmin öncüsü gibi sunan eğilimlere karşı çıkıyor ve onu akıl ve özgürlük filozofu olarak savunuyor. Bu yönüyle eser, daha sonra yazdığı ‘Aklın Yıkımı’nın olumlu karşı yüzünü oluşturuyor. Hegel’i Marx’ın felsefi kaynağı olarak sistematik biçimde temellendirirken, kendi erken dönem düşüncesiyle de eleştirel bir hesaplaşma yürütüyor.

‘Genç Hegel’ hem Hegel’in alımlanma tarihini dönüştüren hem de Marksist felsefenin temellerini yeniden tartışmaya açan bir klasik olarak öne çıkıyor. Lukács, diyalektiği tarihsel ve toplumsal zemine yerleştirerek özgür bir insanlığın düşünsel imkânını savunuyor.

Georg Lukács — Genç Hegel
Çeviren: Doğan Barış Kılınç • Nota Bene Yayınları
Felsefe • 512 sayfa • 2026