Kolektif — Tarih ve Mimarlık (2026)

Celal Abdi Güzer’in derlediği ‘Tarih ve Mimarlık’, mimarlığı yalnızca estetik başarıların ya da “büyük eserlerin” tarihi olarak okumaya karşı çıkan çok katmanlı bir tartışma alanı açıyor. Kitap, geçmişi değişmez ve nesnel bir miras olarak görmek yerine, hangi yapıların korunacağına, hangilerinin unutulacağına ve hangi hikâyelerin anlatılacağına karar veren seçici bir süreç olarak ele alıyor. Böylece mimarlık tarihi, yalnızca taşların ve binaların değil; aynı zamanda güç ilişkilerinin, kültürel tercihlerin ve toplumsal hafızanın da tarihi hâline geliyor.

Çalışmanın temel meselelerinden biri, tarihin aslında nasıl kurulduğu sorusu. Bugün “anıt”, “başeser” ya da “kültürel miras” olarak kabul edilen yapıların bu konuma nasıl yerleştirildiği sorgulanıyor. Çünkü mimarlık tarihi çoğu zaman belirli yapıları görünür kılarken, gündelik yaşamın sıradan ama belirleyici mekânlarını sessizce dışarıda bırakıyor. Kitap, bu dışarıda bırakılmış alanlara dikkat çekerek mimarlığın yalnızca saraylar, büyük camiler ya da ikonik modern yapılar üzerinden okunamayacağını savunuyor. Bir bisiklet kulübesi, bir hayvan barınağı, unutulmuş bir dergi arşivi ya da kent belleğinde silikleşmiş bir yapı da tarihin asli parçaları olarak görülüyor.

Metinlerde sık sık mimarlık ile bellek arasındaki ilişki tartışılıyor. Yapılar yalnızca fiziksel nesneler değil; toplumların zamanı algılama biçimlerini, kimliklerini ve dünyayla kurdukları ilişkiyi taşıyan canlı hafıza alanları olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle kitap, mimarlık tarihini donmuş bir geçmiş anlatısı olmaktan çıkarıp sürekli yeniden yorumlanan bir düşünme pratiğine dönüştürüyor. Kent planları, anıtlar, haritalar ve tarihsel belgeler, tamamlanmış hakikatler değil; eksik, parçalı ve yeniden okunmaya açık yapbozlar gibi ele alınıyor.

Eserde popüler kültürün mimarlık algısını nasıl şekillendirdiği de önemli bir yer tutuyor. Toplumların belirli tarih imgelerine neden tutkuyla bağlandığı, bazı yapıların neden kutsal sembollere dönüştüğü ve estetik yargıların nasıl ideolojik kabullere dönüştüğü sorgulanıyor. Bu bağlamda kitap, mimarlık tarihinin yalnızca akademik bir alan olmadığını; gündelik hayatın, medyanın, milliyetçiliğin ve kültürel stereotiplerin de bu tarihi sürekli yeniden ürettiğini gösteriyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de mimarlık ile zaman arasındaki ilişkiyi sabit bir çizgi olarak değil, kırılmalar ve çoğulluklar üzerinden düşünmesi. Geçmişin tek bir anlatı hâline getirilemeyeceği, her dönemin kendi bakış açısıyla tarihi yeniden kurduğu vurgulanıyor. Bu nedenle mimarlık tarihi, kesin hükümler veren kapalı bir disiplin olmaktan çok, sürekli yeniden sorular üreten eleştirel bir alan olarak sunuluyor.

Sonuçta ‘Tarih ve Mimarlık’, okuru yalnızca yapılara bakmaya değil, bakış biçimini de sorgulamaya çağırıyor. Hangi yapıların görünür olduğunu, hangilerinin sessizce kaybolduğunu ve geçmişin kim tarafından yazıldığını düşünmeye davet eden kitap, mimarlığın tarihini çoğaltılmış sesler, unutulmuş mekânlar ve alternatif hafızalar üzerinden yeniden kurmaya çalışıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Celal Abdi Güzer, Uğur Tanyeli, Gülsüm Baydar, Jale Erzen, Alev Erkmen, Ahmet Turan Köksal, T. Elvan Altan, Pelin Yonca Arslan, Gizem Sivri, Lale Özgenel ve Tansel Korkmaz Bilgin.

Kolektif — Tarih ve Mimarlık
Derleyen: Celal Abdi Güzer • Fol Kitap
Mimarlık • 272 sayfa • 2026

Léon Maxime Collignon — Marmaris’ten Tarsus’a Bir Anadolu Seyahatinden Notlar (2026)

Léon Maxime Collignon’un bu seyahatnamesi, 1876 yazında Güneybatı Anadolu kıyılarında gerçekleştirilen uzun ve zahmetli bir yolculuğun gözlemlerini bir araya getiriyor. Marmaris’ten başlayıp Tarsus’a kadar uzanan bu seyahat boyunca Collignon yalnızca antik kentleri, tapınak kalıntılarını ve yazıtları incelemiyor; aynı zamanda Osmanlı taşrasının gündelik yaşamını, toplumsal ilişkilerini ve kültürel atmosferini de kayda geçiriyor. Böylece kitap, bir arkeoloji seyahatnamesinin ötesine geçerek 19. yüzyıl Anadolu’sunun sosyal ve kültürel panoramasına dönüşüyor.

Collignon’un anlatısında en dikkat çekici unsur, Batılı oryantalist bakış ile sahada karşılaştığı gerçeklik arasındaki sürekli gerilim. Yazar, Osmanlı yönetimini ve Türk toplumunu çoğu zaman geri kalmışlık, ihmal ve durağanlık imgeleriyle tanımlıyor; antik uygarlıkların mirasının “çorak” bir coğrafyada unutulduğunu düşünüyor. Ancak aynı Collignon, Anadolu insanının misafirperverliği, ağırbaşlılığı ve gündelik yaşamındaki inceliği karşısında sık sık hayranlığını gizleyemiyor. Abdullah Bey’in evindeki zarafet, Yörüklerin sunduğu sıcak misafirperverlik, köylülerin meraklı ama samimi tavırları, onun önyargılı bakışını zaman zaman kırıyor. Kitap bu nedenle yalnızca Anadolu’ya değil, Avrupa’nın Doğu’ya nasıl baktığına dair de önemli ipuçları taşıyor.

Eser boyunca antik dünyanın izleriyle yaşayan halk kültürü iç içe ilerliyor. Collignon bir yandan Likya, Karya ve Kilikya bölgelerindeki harabeleri incelerken diğer yandan pazarlarda, köylerde ve kasabalarda karşılaştığı yaşam biçimlerini aktarıyor. Marmaris kıyılarındaki halk ozanlarından Karaman’daki şenliklere, Tefenni’deki pehlivanlardan Tarsus çevresindeki söylencelere kadar birçok ayrıntı, Anadolu’nun modernleşme öncesi toplumsal dokusunu görünür kılıyor. Kitapta doğa da önemli bir yer tutuyor; sarp yollar, sıcak iklim, ulaşım zorlukları ve izole yerleşimler, yolculuğun fiziksel ağırlığını sürekli hissettiriyor.

Collignon’un seyahati aynı zamanda dönemin siyasal atmosferiyle de iç içe ilerliyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme sürecine girdiği, milliyetçi gerilimlerin yükseldiği ve Avrupa müdahalelerinin arttığı bir dönemin izleri anlatının arka planında sürekli hissediliyor. Selanik’teki konsolos cinayetleri sonrası Rum toplulukları arasında yayılan korku, Avrupa’nın Osmanlı’ya bakışı ve yaklaşan Osmanlı-Yunan çatışmasının yarattığı huzursuzluk, seyahat notlarını yalnızca kültürel değil siyasal bir belgeye de dönüştürüyor.

Sonuçta ‘Bir Anadolu Seyahatinden Notlar’ (‘Notes d’un voyage en Asie Mineure’), antikite merakıyla yapılmış bir keşif yolculuğunu aşarak, Avrupa’nın Doğu tahayyülü ile Anadolu’nun gerçekliği arasındaki çatışmayı görünür kılan çok katmanlı bir eser hâline geliyor. Collignon, kimi zaman kibirli ve indirgemeci bir gözle baksa da karşılaştığı insanların ve coğrafyanın canlılığı karşısında tamamen mesafeli kalamıyor. Bu yüzden kitap, hem 19. yüzyıl Anadolu’sunun tarihsel bir portresi hem de oryantalist düşüncenin kendi iç çelişkilerini açığa çıkaran önemli bir tanıklık niteliği taşıyor.

Léon Maxime Collignon — Marmaris’ten Tarsus’a Bir Anadolu Seyahatinden Notlar
Çeviren: Halil Kaya • Selenge Yayınları
Seyahatname • 104 sayfa • 2026

Kyle Chayka — Filtredünya (2026)

Kyle Chayka’nın bu çalışması, dijital çağın kültürel yapısını biçimlendiren görünmez algoritmik düzeni kıyasıya eleştiriyor. Kitap, internetin başlangıçta vaat ettiği sınırsız çeşitlilik ve özgürlük ortamının zamanla tam tersine dönüştüğünü ortaya koyuyor. Chayka’ya göre bugün Spotify’dan Netflix’e, TikTok’tan Instagram’a kadar uzanan dijital platformlar, kullanıcıya sonsuz seçenek sunuyormuş gibi görünse de aslında benzer tercihleri tekrar eden, güvenli ve öngörülebilir içerikleri öne çıkarıyor. Böylece kültür giderek daha homojen, daha risksiz ve daha tek tip bir yapıya dönüşüyor.

‘Filtredünya’ (‘Filterworld’), algoritmaların yalnızca ne tükettiğimizi değil, nasıl düşündüğümüzü ve kim olduğumuzu da etkilediğini ileri sürüyor. Chayka, modern insanın artık yalnızca kültürel ürünleri seçmediğini, seçim yapma biçiminin de platformlar tarafından yönlendirildiğini söylüyor. Eskinin rastlantısal keşif deneyimleri —bir plakçıda bulunan albüm, bir kitapçıda karşılaşılan yazar ya da bir arkadaş tavsiyesi— yerini kişiselleştirilmiş öneri sistemlerine bırakıyor. Bu sistemler kullanıcıyı sürekli “kendisine benzeyen” içeriklerle çevrelediği için farklı olanla karşılaşma ihtimali azalıyor. Sonuçta birey, özgürleşmek yerine kendi dijital profilinin içine kapanıyor.

Chayka, bu dönüşümün yalnızca tüketim alışkanlıklarını değil, üretim süreçlerini de değiştirdiğini gösteriyor. Sanatçılar, müzisyenler, yazarlar ve içerik üreticileri artık estetik ya da düşünsel kaygılar kadar algoritmaların beklentilerine göre hareket ediyor. “Ne izlenir?”, “Ne paylaşılır?”, “Ne trend olur?” soruları yaratıcı süreçlerin merkezine yerleşiyor. Böylece kültürel üretim, özgünlükten çok görünürlük ve etkileşim mantığıyla şekilleniyor. Kitap bu durumu “algoritmik kaygı” olarak tanımlıyor: İnsanların yalnızca beğenilmek değil, sistem tarafından fark edilmek için üretim yapması.

Eserin önemli vurgularından biri de algoritmaların dünyayı estetik olarak düzleştirmesi. Chayka, dünyanın farklı şehirlerinde aynı kahvecilerin, aynı dekor anlayışının, aynı müziklerin ve aynı görsel dilin yaygınlaşmasını dijital kültürün küresel etkisiyle ilişkilendiriyor. Çünkü algoritmalar yeniyi değil, daha önce başarı göstermiş olanı tekrar dolaşıma sokuyor. Bu nedenle kültürel çeşitlilik görünürde artsa bile derinlikte azalıyor. Kitap, dijital çağın kişiselleştirme söyleminin aslında büyük bir standartlaşma yarattığını savunuyor. İnsanlar farklı olduklarını düşünürken, aynı estetik kalıpların ve benzer tüketim alışkanlıklarının içinde yaşamaya başlıyor. Bu yüzden Filtredünya, yalnızca teknoloji eleştirisi değil; aynı zamanda çağdaş kültürün, bireyselliğin ve özgür iradenin nasıl dönüştüğüne dair felsefi bir sorgulama niteliği taşıyor.

Chayka’nın çözüm önerisi ise tamamen teknolojiyi reddetmek değil; algoritmaların dışında düşünme ve keşfetme kapasitesini yeniden kazanmak. Ona göre gerçek kültürel deneyim, konfor alanından çıkmayı, rastlantıya açık olmayı ve bazen zor ya da yabancı gelen şeylerle karşılaşmayı gerektiriyor. Kitap bu nedenle okuru, kendi zevklerinin gerçekten kendisine ait olup olmadığını sorgulamaya çağırıyor. Çünkü Chayka’ya göre insanı özgürleştiren şey, yalnızca seçeneklere sahip olmak değil, o seçeneklerin nasıl belirlendiğini fark edebilmek.

Kyle Chayka — Filtredünya: Algoritmalar Kültürü, Zevki ve Tercihlerimizi Nasıl Ele Geçirdi?
Çeviren: Damla Atamer • Okuyan Us Yayınları
Sosyoloji • 420 sayfa • 2026

 

Vahap Coşkun — Sahadaki Kimlik: Amedspor (2026)

‘Sahadaki Kimlik: Amedspor’, Amedspor’u bir futbol kulübünün ötesinde, Türkiye’de kimlik, aidiyet ve siyaset ekseninde şekillenen toplumsal gerilimlerin sahadaki yansıması olarak ele alıyor. Vahap Coşkun, futbolun sadece spor olmadığını; hafızayı, dışlanmayı, dayanışmayı ve temsil arzusunu taşıyan güçlü bir toplumsal alan olduğunu gösteriyor. Amedspor’un etrafında oluşan destek, tepki ve kutuplaşma üzerinden Türkiye’de Kürt meselesinin geçirdiği dönüşüm okunuyor.

Çalışma, Amedspor’u Diyarbakırspor’un mirasını devralan ama aynı zamanda ondan ayrışan bir yapı olarak değerlendiriyor. Diyarbakırspor uzun yıllar boyunca “Kürtlerin takımı” olarak algılansa da devlet politikalarıyla halkın aidiyet duygusu arasında sıkışmış bir kulüp görünümü taşıyordu. Amedspor ise daha açık biçimde “halkın takımı” olma iddiasıyla ortaya çıkıyor; Kürt kimliğini görünmezleştirmeden, onu doğrudan kamusal alana taşıyan bir temsil biçimi geliştiriyor. Bu nedenle kulüp, yalnızca sportif başarılarıyla değil, adıyla, renkleriyle, taraftar profiliyle ve uğradığı muameleyle de politik bir anlam kazanıyor.

Kitap boyunca futbol ile etnik kimlik arasındaki tarihsel ilişki de inceleniyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, 12 Eylül sonrasından günümüz endüstriyel futboluna kadar uzanan süreçte futbolun nasıl bir “milli kimlik üretim alanı” hâline geldiği tartışılıyor. Bu bağlamda Amedspor, merkezi milliyetçi futbol kültürünün dışında kalan bir kimlik alanı açıyor. Deplasmanlarda karşılaştığı ırkçı söylemler, cezalar, medya dili ve hukuki baskılar da bu çatışmalı zeminin parçaları olarak değerlendiriliyor.

Coşkun’un saha araştırmasına dayanan çalışması, taraftarların Amedspor’u nasıl hissettiğine özel önem veriyor. Kulüp, birçok insan için yalnızca bir takım değil; görünür olmanın, birlikte konuşmanın ve temsil edilmenin simgesi hâline geliyor. Taraftarların farklı kuşaklardan gelen anlatıları, Amedspor’un bir şehir kulübünün ötesine geçerek kolektif bir hafıza ve dayanışma alanına dönüştüğünü gösteriyor. Bunun yanında kitap, kulübe yönelik eleştirileri de dışarıda bırakmıyor; profesyonelleşme baskısı, yerli oyuncu meselesi, futbol dışındaki branşlardan uzaklaşılması ve başarı odaklı dönüşüm gibi başlıklar da tartışılıyor.

‘Sahadaki Kimlik: Amedspor’, özetle futbolun toplumsal gerçeklikten bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor. Amedspor’u bir nevi “sahalardaki kimlik” olarak okuyarak Türkiye’de aidiyet, dışlanma, temsil ve kültürel mücadele meselelerini görünür kılıyor. Kulübün hikâyesi, yalnızca bir spor tarihini değil; aynı zamanda tanınma talebinin, kolektif hafızanın ve kamusal var olma mücadelesinin hikâyesini anlatıyor.

Vahap Coşkun — Sahadaki Kimlik: Amedspor
• İletişim Yayınları
İnceleme • 199 sayfa • 2026

Alva Noë — Dolanıklık (2026)

Alva Noë’nun bu çalışması, insanın ne olduğu sorusunu sanat, felsefe ve gündelik deneyim arasındaki ilişkiler üzerinden yeniden düşünmeye açıyor. Noë’ye göre insan, sabit bir öz ya da tamamlanmış bir varlık değildir; sürekli kendini kuran, dönüştüren ve yeniden düzenleyen bir varlıktır. Bu nedenle insan doğası, biyolojik ya da psikolojik özelliklerle tam olarak açıklanamaz. İnsan olmak, dünyayla kurulan ilişkiler içinde biçimlenen yaratıcı ve tarihsel bir deneyimdir.

Kitabın merkezindeki “dolanıklık” fikri, yaşam ile sanatın birbirinden ayrı alanlar olmadığını savunur. Noë’ye göre sanat, yalnızca hayatı temsil eden bir etkinlik değildir; hayatın kendisini dönüştüren bir pratiktir. İnsanlar sanat üretirken yalnızca nesneler yaratmaz, aynı zamanda kendi algılarını, alışkanlıklarını ve düşünme biçimlerini de değiştirirler. Bu yüzden sanat, estetik bir süs ya da kültürel bir ayrıcalık değil; insanın kendini yeniden kurma yollarından biridir. Noë, sanatın bizi gündelik alışkanlıklarımızın dışına çıkararak dünyayı başka türlü görmeye zorladığını öne sürer.

Felsefe de kitapta benzer bir işlev üstlenir. Noë’ye göre felsefe, hazır cevaplar sunan soyut bir disiplin değil; insanın doğal kabul ettiği düşünce kalıplarını sarsan eleştirel bir etkinliktir. İnsanlar alışkanlıklar, gelenekler, toplumsal normlar ve teknolojik düzenler içinde yaşar. Bu yapılar dünyayı anlamamızı sağlarken aynı zamanda bizi sınırlar. Sanat ve felsefe ise bu sınırları görünür kılarak bireyin kendisini yeniden organize etmesine imkân tanır. Noë, özgürlüğü tüm bağlardan kurtulmak olarak değil, mevcut alışkanlık biçimlerini dönüştürebilme kapasitesi olarak yorumlar.

‘Dolanıklık’ (‘The Entanglement’), zihin felsefesiyle estetik arasında güçlü bir bağ kurar. Noë’ye göre bilinç, yalnızca beynin içinde gerçekleşen biyolojik bir süreç değildir; beden, çevre, kültür ve pratiklerle birlikte oluşan etkin bir ilişkiler ağıdır. Bu nedenle sanat deneyimi, insan zihninin nasıl çalıştığını anlamak için merkezi bir öneme sahiptir. Sanat eserleri, algının pasif değil etkin bir süreç olduğunu gösterir; insanlar dünyayı yalnızca gözlemlemez, onu deneyimleyerek sürekli yeniden kurar.

Noë ayrıca, modern düşüncenin estetiği küçümseyen yaklaşımını eleştiriyor. Estetik çoğu zaman moda, zevk ya da kişisel tercih düzeyine indirgenir; oysa Noë’ye göre estetik, insan varoluşunun temel boyutlarından biridir. İnsan kendisini yalnızca bilimsel açıklamalarla anlayamaz. Çünkü insan hayatı aynı zamanda anlam, ifade, ritim, sembol ve deneyim üretir. Bu yüzden sanat, insan yaşamının kenarında duran bir etkinlik değil, onun merkezinde yer alan kurucu bir güçtür.

‘Dolanıklık’, insanı yalnızca biyolojik ya da toplumsal bir varlık olarak değil; sanat, düşünce, beden ve kültür arasındaki karmaşık ilişkiler içinde oluşan estetik bir süreç olarak ele alıyor. Noë, insanın tamamlanmış bir kimlik değil, hâlâ sürmekte olan bir eser olduğunu savunarak sanat ile felsefeyi özgürleşmenin ve kendini yeniden yaratmanın araçları olarak yeniden değerlendiriyor.

Alva Noë — Dolanıklık: Felsefe ve Sanat Hayatımızı Nasıl Şekillendirir
Çeviren: Melinda G. Esen • Sel Yayıncılık
Felsefe • 256 sayfa • 2026

Gillian Rose — Marksist Modernizm (2026)

Frankfurt Okulu düşüncesi teorik bir gelenek olarak kadar, modernitenin krizine verilmiş çok katmanlı bir entelektüel cevaptır. Gillian Rose’un, 1979’da verdiği derslerde Adorno, Lukács, Benjamin, Brecht, Bloch ve Horkheimer gibi düşünürlerin fikirlerini tarihsel bağlamlarıyla birlikte incelerken, Eleştirel Teori’nin temel meselesini Marx’ın meta fetişizmi kavramı etrafında yeniden kuruyor. Böylece kitap, Marksizmin yalnızca ekonomi politik bir çözümleme olmadığını; kültür, sanat, gündelik yaşam ve bilinç biçimlerini de açıklamaya çalışan kapsamlı bir modernlik eleştirisi olduğunu gösteriyor.

Rose’a göre Frankfurt Okulu’nun çıkış noktası, kapitalizmin yalnızca üretim ilişkilerini değil, algıyı, arzuyu ve kültürel deneyimi de dönüştürmüş olmasıdır. Marx’ın meta fetişizmi kavramı, bu düşünürler için modern toplumda insanların kendi toplumsal ilişkilerini nesnelerin doğal özellikleriymiş gibi algılamasını açıklayan temel bir araç hâline geliyor. Lukács bu süreci “şeyleşme” kavramıyla geliştirirken, Adorno modern kültür endüstrisinin bireyi edilgen kılan yapısını inceliyor. Benjamin ise modern deneyimin parçalanmış doğasını pasajlar, fotoğraf, sinema ve kent yaşamı üzerinden yorumlayarak Marksist düşünceyi estetik bir zemine taşıyor.

‘Marksist Modernizm’ (‘Marxist Modernism’), modernizmi yalnızca sanatsal bir akım olarak değil, kapitalist modernliğin yarattığı yabancılaşmaya verilen çelişkili bir tepki olarak değerlendiriyor. Rose, Brecht’in politik tiyatrosundan Bloch’un umut felsefesine kadar farklı düşünsel yönelimleri bir araya getirerek Frankfurt Okulu’nun içindeki gerilimleri de görünür kılıyor. Özellikle sanatın rolü üzerine yürütülen tartışmalar kitapta önemli bir yer tutuyor. Adorno için modern sanat, sistemin bütünleştirici mantığına karşı negatif bir direniş alanı oluştururken; Brecht daha doğrudan politik müdahaleyi savunuyor. Rose, bu ayrımları yalnızca teorik tartışmalar olarak değil, yirminci yüzyılın siyasal kırılmalarıyla bağlantılı düşünsel mücadeleler olarak okuyor.

Eserde dikkat çeken bir başka nokta da Eleştirel Teori’nin teolojiyle kurduğu karmaşık ilişki. Benjamin ve Bloch gibi isimlerde dinsel imgeler, kurtuluş düşüncesi ve mesiyanik zaman anlayışı Marksist tarih anlayışıyla iç içe geçiyor. Rose, bu yaklaşımın modernliğin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda manevi ve kültürel bir kriz olduğunu gösterdiğini savunuyor. Böylece Frankfurt Okulu düşüncesi, salt akademik bir teori olmaktan çıkıp modern insanın parçalanmış deneyimini anlamaya çalışan geniş bir eleştirel gelenek hâline geliyor.

‘Marksist Modernizm’, hem Frankfurt Okulu’na giriş niteliği taşıyan hem de Gillian Rose’un özgün düşünsel yaklaşımını ortaya koyan önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor. Kitap, Marksizmi dogmatik bir ideoloji olarak değil; kültürü, sanatı, tarihi ve toplumsal deneyimi birlikte düşünebilen canlı bir eleştirel yöntem olarak yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Gillian Rose — Marksist Modernizm: Frankfurt Okulu’nun Eleştirel Teorisine Giriş Dersleri
Çeviren: Elis Şimşon • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 160 sayfa • 2026

Vefa Saygın Öğütle, Güney Çeğin — Radikalleşen Türkiye (2026)

‘Radikalleşen Türkiye (1960–1980)’, Türkiye’nin modern siyasal tarihini yalnızca darbeler, sokak çatışmaları ya da örgütsel şiddet olayları üzerinden değil; devletin kuruluş mantığıyla politik şiddet arasındaki uzun süreli ilişkinin içinden okuyor. Kitap, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren uygulanan merkezileştirici ve tekçi modernleşme siyasetinin, zamanla yalnızca resmî devlet şiddetini değil, paramiliter yapıları, karşılıklı radikalleşmeleri ve toplumsal kutuplaşmayı da besleyen bir zemin yarattığını savunuyor. Bu nedenle 1960–1980 dönemi, yalnızca ideolojik kamplaşmaların değil, devlet-toplum ilişkisinin krizinin yoğunlaştığı bir tarihsel eşik olarak ele alınıyor.

Çalışma, Türkiye’de politik şiddetin rastlantısal ya da yalnızca bireysel radikalleşmenin sonucu olmadığını vurguluyor. Yazarlara göre modern Türkiye’nin tarihi, devlet cebriyle toplumsal muhalefetin birbirini sürekli dönüştürdüğü ilişkisel bir süreç olarak okunmalı. Tek parti döneminden itibaren geliştirilen “makbul vatandaş” anlayışı, yalnızca siyasal alanı değil, etnik, sınıfsal ve kültürel farklılıkları da belirli sınırlar içine hapsetmeye çalışıyor. Kürt hareketlerinin bastırılması, dinsel kalkışmaların tehdit olarak görülmesi ve merkezkaç güçlerin tasfiye edilmesi, ilerleyen yıllarda ortaya çıkacak radikalleşme biçimlerinin tarihsel arka planını oluşturuyor.

Kitapta 1960’lar, kapitalist militarizmin kurumsallaştığı ve devlet şiddetinin “sivil” uzantılar üretmeye başladığı bir dönem olarak tanımlanıyor. Bu süreçte aşırı milliyetçi sağ hareketlerin paramiliterleşmesi, yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda devlet alanıyla iç içe geçmiş bir güvenlik mantığının sonucu olarak değerlendiriliyor. Buna paralel biçimde radikal sol hareketlerin yükselişi de yalnızca dışsal ideolojik etkilerle açıklanmıyor; işçi sınıfı mücadeleleri, toplumsal eşitsizlikler ve siyasal dışlanma biçimleriyle birlikte ele alınıyor. Böylece kitap, sağ ve sol şiddeti birbirine simetrik iki “aşırılık” gibi sunmak yerine, bunların farklı tarihsel ve toplumsal dinamiklerden doğduğunu göstermeye çalışıyor.

1970’lere gelindiğinde ise Türkiye’nin giderek süreğen bir politik kriz atmosferine sürüklendiği anlatılıyor. Sokak çatışmaları, faili meçhul cinayetler, örgütsel şiddet ve devlet destekli paramiliter yapılar, toplumsal yaşamın sıradan parçaları haline geliyor. Kitap, bu dönemi bir “iç savaş durumu” olarak kavramsallaştırırken, şiddetin yalnızca güvenlik meselesi olmadığını; toplumu yeniden kurma projeleriyle bağlantılı olduğunu ileri sürüyor. Sol hareketler devrimci bir toplum tahayyülü etrafında şekillenirken, Kürt hareketi de bağımsız siyasal özne olma arayışıyla yeni bir radikal çizgi geliştiriyor.

Çalışmanın en dikkat çekici yönlerinden biri, politik şiddeti psikolojik ya da ahlaki açıklamalara indirgemeyi reddetmesi. Yazarlara göre şiddeti yalnızca bireysel öfke, saldırganlık ya da “aşırı fikirler” üzerinden açıklamak yetersiz kalıyor. Politik şiddet, belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkan kolektif mücadele biçimleriyle ilişkili olarak anlaşılmalı. Bu nedenle kitap, Marx’tan Weber’e, Tilly’den Michael Mann’e uzanan tarihsel sosyoloji geleneğinden yararlanarak Türkiye’de devletin şiddet tekeliyle toplumsal muhalefet arasındaki gerilimleri analiz ediyor.

Sonuçta ‘Radikalleşen Türkiye’, 1960–1980 dönemini yalnızca geçmişte kalmış bir kriz dönemi olarak değil, bugünkü siyasal yapının ve toplumsal kutuplaşmaların kökenlerini anlamak için kritik bir eşik olarak değerlendiriyor. Devletin yapısal mantığı, dışlama stratejileri, paramiliterleşme süreçleri ve toplumsal radikalleşme arasındaki bağları görünür kılarak, Türkiye’nin yakın tarihine daha geniş ve ilişkisel bir perspektiften bakmaya çağırıyor.

Vefa Saygın Öğütle, Güney Çeğin — Radikalleşen Türkiye (1960–1980)
• İletişim Yayınları
Siyaset • 181 sayfa • 2026

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri (2026)

‘Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri’, Türkiye’de sermaye sınıfını tek parça ve uyumlu bir yapı olarak gören yaygın yaklaşımı sorguluyor. Akif Avcı, sermaye örgütlerini yalnızca ekonomik aktörler olarak değil; devletle, küresel kapitalizmle ve sınıf mücadeleleriyle iç içe geçmiş tarihsel güç odakları olarak ele alıyor. Böylece Türkiye kapitalizminin gelişim sürecini, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmalar ve ittifaklar üzerinden yeniden okumaya açıyor.

Çalışmanın merkezinde, Türkiye’nin küresel kapitalist sisteme eşitsiz ve bağımlı biçimde eklemlendiği fikri yer alıyor. Avcı’ya göre bu bağımlı entegrasyon, yalnızca ekonomik yapıyı değil, devletin işleyişini, sınıf mücadelelerini ve sermaye örgütlerinin siyasal konumlanışını da belirledi. IMF, Dünya Bankası ve neoliberal dönüşüm süreçleriyle birlikte Türkiye’de sermaye birikim rejimi yeniden şekillendi; özelleştirmeler, serbest piyasa politikaları ve uluslararası sermaye ilişkileri yeni bir iktidar mimarisi oluşturdu. Kitap, bu dönüşümü emperyalizm kuramı ve “eşitsiz ve bileşik gelişme” yaklaşımı çerçevesinde değerlendirerek Türkiye’yi geç kapitalistleşmiş bir ülke olarak konumlandırıyor.

Eserde sermaye sınıfı; ulusal, uluslararası ve ulusötesi fraksiyonlar biçiminde ayrıştırılıyor. Bu ayrım, yalnızca kültürel ya da ideolojik farklara değil, üretim ilişkilerine, sermaye dolaşımına ve küresel ticaret ağlarına dayanıyor. TOBB, tarihsel olarak daha geniş ve heterojen bir sermaye tabanını temsil eden bir yapı olarak incelenirken; TÜSİAD büyük sermayenin, ulusötesi entegrasyonun ve küresel serbest ticaret politikalarının başlıca taşıyıcısı olarak değerlendiriliyor. MÜSİAD ise Anadolu sermayesinin yükselişiyle birlikte şekillenen, devlet içi güç mücadelelerinde etkin rol oynayan farklı bir sermaye birikim hattını temsil ediyor. TUSKON örneği üzerinden ise dini cemaat ağlarıyla küresel ticaret ilişkilerinin nasıl birleştiği ve bu yapının devletle kurduğu ittifakın nasıl dağıldığı analiz ediliyor.

Kitap, Türkiye’de kapitalist dönüşümün yalnızca ekonomi politikalarıyla değil, devlet aygıtı içindeki mücadelelerle, hegemonya arayışlarıyla ve küresel güç ilişkileriyle birlikte anlaşılabileceğini savunuyor. TÜSİAD’dan MÜSİAD’a, TOBB’dan TUSKON’a uzanan çizgide sermaye örgütleri, yalnızca çıkar grupları değil; aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme, neoliberalizm ve küreselleşme deneyimlerinin aktif kurucuları olarak değerlendiriliyor. Bu yönüyle çalışma, Türkiye’de sermaye-devlet ilişkilerini tarihsel materyalist bir zeminde yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı ve eleştirel bir analiz sunuyor.

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri: TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB ve TUSKON’un Devletle İlişkileri
• Yordam Kitap
Siyaset • 400 sayfa • 2026

Gabriel Marcel — Homo Viator (2026)

Gabriel Marcel, ‘Homo Viator’da insanı tamamlanmış, sabit ve bütünüyle tanımlanabilir bir varlık olarak gören modern anlayışa karşı çıkıyor. Marcel’e göre insan, sürekli oluş halinde bulunan, kendisini yol boyunca kuran bir varlıktır. Kitabın merkezindeki “Homo Viator” kavramı da tam olarak bunu ifade ediyor: İnsan, dünyada kesin bir sonuca ulaşmış bir öz değil, sürekli arayış içinde olan bir yolcudur. Bu nedenle varoluş, sahip olunan bir durumdan çok, deneyimlenen ve her an yeniden şekillenen bir süreç olarak ele alınıyor.

Marcel, modern dünyanın insanı işlevlerine ve toplumsal rollerine indirgediğini savunuyor. Bürokratik düzen, teknik akıl ve araçsal düşünme biçimleri, bireyin kendi içsel derinliğiyle bağ kurmasını zorlaştırıyor. Ona göre çağdaş insan, dünyayı yalnızca çözülecek bir problem gibi görmeye alışmış durumda. Oysa insan ilişkileri, sevgi, sadakat, umut ve ölüm gibi temel deneyimler bir “problem” değil, ancak içinde yaşanabilecek bir “gizem” niteliği taşıyor. Marcel’in felsefesinde problem, dışarıdan analiz edilen bir nesneyi ifade ederken; gizem, insanın bizzat içinde yer aldığı ve bütünüyle nesneleştiremeyeceği varoluş alanını temsil ediyor.

Kitapta umut kavramı özel bir yere sahip. Marcel için umut, pasif bir teselli ya da iyimserlik biçimi değil; çözülme, anlamsızlık ve yalnızlık karşısında insanın varoluşa açık kalma iradesidir. Bu yüzden umut, insanın kendi sınırlarını aşmasını mümkün kılan yaratıcı bir güç olarak düşünülüyor. Sadakat, sevgi ve bağlılık da aynı bağlam içinde ele alınıyor; insanın kendisini ancak başkalarıyla kurduğu sahici ilişkiler içinde gerçekleştirebildiği savunuluyor. Marcel, bireyin yalnızca kendi içine kapanarak değil, başkalarıyla paylaşılan bir varoluş alanında anlam bulabileceğini ileri sürüyor.

‘Homo Viator’, varoluşçuluk içinde özgün bir yerde duran, daha manevi ve ilişkisel bir düşünce hattı kuruyor. Sartre’ın daha sert özgürlük anlayışından farklı olarak Marcel, insanın kırılganlığını, bağlılıklarını ve umut kapasitesini merkeze alıyor. Kitap, modern insanın yabancılaşmasına karşı, yaşamı teknik bir sistem değil, anlamın yol boyunca ortaya çıktığı canlı bir deneyim olarak düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca felsefi bir inceleme değil; insanın kendisiyle, başkalarıyla ve dünyayla yeniden ilişki kurmasına yönelik güçlü bir varoluş çağrısı niteliği taşıyor.

Gabriel Marcel — Homo Viator: Yürüyen İnsan
Çeviren: Kenan Sarıalioğlu • Fol Kitap
Felsefe • 312 sayfa • 2026

Jean Bottéro — Tanrı Fikrinin Doğuşu (2026)

Jean Bottéro bu çalışmasında, Kitabı Mukaddes’i yalnızca dinsel bir metin olarak değil, tarihsel bir belge olarak da ele alıyor. Bottéro’ya göre Kitabı Mukaddes, inanç dünyasının ötesinde, insanlığın düşünsel dönüşümünü ve Tanrı fikrinin tarihsel biçimde nasıl kurulduğunu anlamak için benzersiz bir kaynak niteliği taşıyor. Bu nedenle yazar, çalışmasını “Kitabı Mukaddes ve Tarih” yerine “Kitabı Mukaddes ve Tarihçi” başlığı altında kurarak metni, tarihsel çözümleme ve eleştirel yorum aracılığıyla yeniden okumayı öneriyor.

‘Tanrı Fikrinin Doğuşu’ (‘Naissance de Dieu’), İsrail toplumunun dinsel düşüncesinin nasıl şekillendiğini ve tek tanrılı inancın hangi tarihsel koşullar içinde ortaya çıktığını inceliyor. Bottéro, Yeşaya, Yeremya ve Vaiz gibi metinler üzerinden yalnızca peygamberlik geleneğini değil; insanın kader, adalet, ölüm, bilgelik ve Tanrı ile kurduğu ilişkinin dönüşümünü de tartışıyor. Böylece Kitabı Mukaddes’in yalnızca kutsal anlatılar bütünü olmadığını, aynı zamanda toplumsal krizlerin, siyasal kırılmaların ve kültürel dönüşümlerin izlerini taşıyan tarihsel bir hafıza olduğunu gösteriyor.

Bottéro’nun çalışmasının merkezinde Mezopotamya ile İsrail arasındaki düşünsel ilişki de önemli bir yer tutuyor. Mezopotamya uygarlıklarının mitolojik ve dinsel mirasının, İsrail düşüncesinin oluşumunda nasıl etkili olduğunu ele alan yazar, Batı uygarlığının düşünsel köklerini de bu tarihsel süreklilik içinde değerlendiriyor. Ona göre Tanrı fikri, donmuş ve değişmez bir hakikat değil; insan topluluklarının tarih boyunca geliştirdiği düşünsel ve kültürel bir inşa sürecidir. Bu yaklaşım, kutsal metinleri dogmatik bir alanın dışına taşıyarak tarihsel sorgulamanın konusu hâline getiriyor.

‘Tanrı’nın Doğuşu’, dinler tarihi, Mezopotamya çalışmaları ve Kitabı Mukaddes araştırmaları açısından önemli bir eser niteliği taşıyor. Bottéro, karmaşık tarihsel meseleleri sade ama derinlikli bir anlatımla ele alırken, inanç ile tarih arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye çağırıyor. Kutsal metinleri yalnızca iman ekseninde değil, insanlığın düşünsel serüveninin parçası olarak okumak isteyenler için güçlü ve ufuk açıcı bir kitap.

Jean Bottéro — Tanrı Fikrinin Doğuşu: Kitabı Mukaddes ve Tarihçi
Çeviren: İsmail Yerguz • Alfa Yayınları
Tarih • 264 sayfa • 2026