Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri (2026)

‘Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri’, Türkiye’de sermaye sınıfını tek parça ve uyumlu bir yapı olarak gören yaygın yaklaşımı sorguluyor. Akif Avcı, sermaye örgütlerini yalnızca ekonomik aktörler olarak değil; devletle, küresel kapitalizmle ve sınıf mücadeleleriyle iç içe geçmiş tarihsel güç odakları olarak ele alıyor. Böylece Türkiye kapitalizminin gelişim sürecini, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmalar ve ittifaklar üzerinden yeniden okumaya açıyor.

Çalışmanın merkezinde, Türkiye’nin küresel kapitalist sisteme eşitsiz ve bağımlı biçimde eklemlendiği fikri yer alıyor. Avcı’ya göre bu bağımlı entegrasyon, yalnızca ekonomik yapıyı değil, devletin işleyişini, sınıf mücadelelerini ve sermaye örgütlerinin siyasal konumlanışını da belirledi. IMF, Dünya Bankası ve neoliberal dönüşüm süreçleriyle birlikte Türkiye’de sermaye birikim rejimi yeniden şekillendi; özelleştirmeler, serbest piyasa politikaları ve uluslararası sermaye ilişkileri yeni bir iktidar mimarisi oluşturdu. Kitap, bu dönüşümü emperyalizm kuramı ve “eşitsiz ve bileşik gelişme” yaklaşımı çerçevesinde değerlendirerek Türkiye’yi geç kapitalistleşmiş bir ülke olarak konumlandırıyor.

Eserde sermaye sınıfı; ulusal, uluslararası ve ulusötesi fraksiyonlar biçiminde ayrıştırılıyor. Bu ayrım, yalnızca kültürel ya da ideolojik farklara değil, üretim ilişkilerine, sermaye dolaşımına ve küresel ticaret ağlarına dayanıyor. TOBB, tarihsel olarak daha geniş ve heterojen bir sermaye tabanını temsil eden bir yapı olarak incelenirken; TÜSİAD büyük sermayenin, ulusötesi entegrasyonun ve küresel serbest ticaret politikalarının başlıca taşıyıcısı olarak değerlendiriliyor. MÜSİAD ise Anadolu sermayesinin yükselişiyle birlikte şekillenen, devlet içi güç mücadelelerinde etkin rol oynayan farklı bir sermaye birikim hattını temsil ediyor. TUSKON örneği üzerinden ise dini cemaat ağlarıyla küresel ticaret ilişkilerinin nasıl birleştiği ve bu yapının devletle kurduğu ittifakın nasıl dağıldığı analiz ediliyor.

Kitap, Türkiye’de kapitalist dönüşümün yalnızca ekonomi politikalarıyla değil, devlet aygıtı içindeki mücadelelerle, hegemonya arayışlarıyla ve küresel güç ilişkileriyle birlikte anlaşılabileceğini savunuyor. TÜSİAD’dan MÜSİAD’a, TOBB’dan TUSKON’a uzanan çizgide sermaye örgütleri, yalnızca çıkar grupları değil; aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme, neoliberalizm ve küreselleşme deneyimlerinin aktif kurucuları olarak değerlendiriliyor. Bu yönüyle çalışma, Türkiye’de sermaye-devlet ilişkilerini tarihsel materyalist bir zeminde yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı ve eleştirel bir analiz sunuyor.

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri: TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB ve TUSKON’un Devletle İlişkileri
• Yordam Kitap
Siyaset • 400 sayfa • 2026

Gabriel Marcel — Homo Viator (2026)

Gabriel Marcel, ‘Homo Viator’da insanı tamamlanmış, sabit ve bütünüyle tanımlanabilir bir varlık olarak gören modern anlayışa karşı çıkıyor. Marcel’e göre insan, sürekli oluş halinde bulunan, kendisini yol boyunca kuran bir varlıktır. Kitabın merkezindeki “Homo Viator” kavramı da tam olarak bunu ifade ediyor: İnsan, dünyada kesin bir sonuca ulaşmış bir öz değil, sürekli arayış içinde olan bir yolcudur. Bu nedenle varoluş, sahip olunan bir durumdan çok, deneyimlenen ve her an yeniden şekillenen bir süreç olarak ele alınıyor.

Marcel, modern dünyanın insanı işlevlerine ve toplumsal rollerine indirgediğini savunuyor. Bürokratik düzen, teknik akıl ve araçsal düşünme biçimleri, bireyin kendi içsel derinliğiyle bağ kurmasını zorlaştırıyor. Ona göre çağdaş insan, dünyayı yalnızca çözülecek bir problem gibi görmeye alışmış durumda. Oysa insan ilişkileri, sevgi, sadakat, umut ve ölüm gibi temel deneyimler bir “problem” değil, ancak içinde yaşanabilecek bir “gizem” niteliği taşıyor. Marcel’in felsefesinde problem, dışarıdan analiz edilen bir nesneyi ifade ederken; gizem, insanın bizzat içinde yer aldığı ve bütünüyle nesneleştiremeyeceği varoluş alanını temsil ediyor.

Kitapta umut kavramı özel bir yere sahip. Marcel için umut, pasif bir teselli ya da iyimserlik biçimi değil; çözülme, anlamsızlık ve yalnızlık karşısında insanın varoluşa açık kalma iradesidir. Bu yüzden umut, insanın kendi sınırlarını aşmasını mümkün kılan yaratıcı bir güç olarak düşünülüyor. Sadakat, sevgi ve bağlılık da aynı bağlam içinde ele alınıyor; insanın kendisini ancak başkalarıyla kurduğu sahici ilişkiler içinde gerçekleştirebildiği savunuluyor. Marcel, bireyin yalnızca kendi içine kapanarak değil, başkalarıyla paylaşılan bir varoluş alanında anlam bulabileceğini ileri sürüyor.

‘Homo Viator’, varoluşçuluk içinde özgün bir yerde duran, daha manevi ve ilişkisel bir düşünce hattı kuruyor. Sartre’ın daha sert özgürlük anlayışından farklı olarak Marcel, insanın kırılganlığını, bağlılıklarını ve umut kapasitesini merkeze alıyor. Kitap, modern insanın yabancılaşmasına karşı, yaşamı teknik bir sistem değil, anlamın yol boyunca ortaya çıktığı canlı bir deneyim olarak düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca felsefi bir inceleme değil; insanın kendisiyle, başkalarıyla ve dünyayla yeniden ilişki kurmasına yönelik güçlü bir varoluş çağrısı niteliği taşıyor.

Gabriel Marcel — Homo Viator: Yürüyen İnsan
Çeviren: Kenan Sarıalioğlu • Fol Kitap
Felsefe • 312 sayfa • 2026

Jean Bottéro — Tanrı Fikrinin Doğuşu (2026)

Jean Bottéro bu çalışmasında, Kitabı Mukaddes’i yalnızca dinsel bir metin olarak değil, tarihsel bir belge olarak da ele alıyor. Bottéro’ya göre Kitabı Mukaddes, inanç dünyasının ötesinde, insanlığın düşünsel dönüşümünü ve Tanrı fikrinin tarihsel biçimde nasıl kurulduğunu anlamak için benzersiz bir kaynak niteliği taşıyor. Bu nedenle yazar, çalışmasını “Kitabı Mukaddes ve Tarih” yerine “Kitabı Mukaddes ve Tarihçi” başlığı altında kurarak metni, tarihsel çözümleme ve eleştirel yorum aracılığıyla yeniden okumayı öneriyor.

‘Tanrı Fikrinin Doğuşu’ (‘Naissance de Dieu’), İsrail toplumunun dinsel düşüncesinin nasıl şekillendiğini ve tek tanrılı inancın hangi tarihsel koşullar içinde ortaya çıktığını inceliyor. Bottéro, Yeşaya, Yeremya ve Vaiz gibi metinler üzerinden yalnızca peygamberlik geleneğini değil; insanın kader, adalet, ölüm, bilgelik ve Tanrı ile kurduğu ilişkinin dönüşümünü de tartışıyor. Böylece Kitabı Mukaddes’in yalnızca kutsal anlatılar bütünü olmadığını, aynı zamanda toplumsal krizlerin, siyasal kırılmaların ve kültürel dönüşümlerin izlerini taşıyan tarihsel bir hafıza olduğunu gösteriyor.

Bottéro’nun çalışmasının merkezinde Mezopotamya ile İsrail arasındaki düşünsel ilişki de önemli bir yer tutuyor. Mezopotamya uygarlıklarının mitolojik ve dinsel mirasının, İsrail düşüncesinin oluşumunda nasıl etkili olduğunu ele alan yazar, Batı uygarlığının düşünsel köklerini de bu tarihsel süreklilik içinde değerlendiriyor. Ona göre Tanrı fikri, donmuş ve değişmez bir hakikat değil; insan topluluklarının tarih boyunca geliştirdiği düşünsel ve kültürel bir inşa sürecidir. Bu yaklaşım, kutsal metinleri dogmatik bir alanın dışına taşıyarak tarihsel sorgulamanın konusu hâline getiriyor.

‘Tanrı’nın Doğuşu’, dinler tarihi, Mezopotamya çalışmaları ve Kitabı Mukaddes araştırmaları açısından önemli bir eser niteliği taşıyor. Bottéro, karmaşık tarihsel meseleleri sade ama derinlikli bir anlatımla ele alırken, inanç ile tarih arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye çağırıyor. Kutsal metinleri yalnızca iman ekseninde değil, insanlığın düşünsel serüveninin parçası olarak okumak isteyenler için güçlü ve ufuk açıcı bir kitap.

Jean Bottéro — Tanrı Fikrinin Doğuşu: Kitabı Mukaddes ve Tarihçi
Çeviren: İsmail Yerguz • Alfa Yayınları
Tarih • 264 sayfa • 2026

Mesut Sert — 18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm (2026)

Mesut Sert bu çalışmasında, Osmanlı iktisat düşüncesinin yalnızca Tanzimat sonrası modernleşme hareketleriyle başlamadığı fikrinden hareket ediyor. ‘18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm’, Osmanlı entelektüel dünyasında ekonomik düşüncenin köklerini 18. yüzyıla kadar geri götürerek, dönemin siyasal ve bürokratik metinlerinde saklı kalan dönüşüm izlerini ortaya çıkarıyor. Özellikle Ebubekir Râtip Efendi’nin Avusturya gözlemleri üzerinden şekillenen “politika fenn-i” anlayışının aslında Avrupa’daki Kameralizm düşüncesiyle doğrudan ilişkili olduğunu ileri sürüyor. Kameralizm ise en kısa hâliyle, devletin mali gücünü ve toplumsal düzenini artırmayı amaçlayan yönetim merkezli bir iktisat anlayışı olarak tanımlanıyor.

Kitap, Osmanlı iktisadi düşüncesini yalnızca ekonomik kavramlar üzerinden değil; devlet yönetimi, bürokrasi, bilgi üretimi ve modernleşme tartışmalarıyla birlikte ele alıyor. İlk bölümde iktisadi olanın nasıl tanımlanabileceği tartışılırken, Osmanlı düşünce dünyasında ekonomik meselelerin hangi kavramsal çerçeveler içinde şekillendiği inceleniyor. Modern öncesi dönemden 19. yüzyıl reformlarına uzanan çizgide, yerel iktisat dilinin nasıl oluştuğu ve Kameralizmin bu düşünsel zemine nasıl etki ettiği ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor.

Çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri de sefaretnameleri yalnızca diplomatik belgeler olarak değil, aynı zamanda iktisadi düşünce tarihinin önemli kaynakları olarak okuması. Ahmed Resmî Efendi ile Ebubekir Râtip Efendi’nin Viyana ve Berlin gözlemleri üzerinden Avrupa’daki devlet yapısı, mali düzen, üretim anlayışı ve bürokratik organizasyon inceleniyor. Böylece Osmanlı aydınlarının Batı’yı yalnızca askerî açıdan değil, ekonomik ve yönetsel bir model olarak da değerlendirdiği gösteriliyor. Özellikle Büyük Layiha’nın, Osmanlı’nın değişen dünya düzenini anlama çabasının önemli metinlerinden biri olduğu vurgulanıyor.

‘18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm’, Osmanlı modernleşmesini alışılmış kronolojilerin dışına taşıyan özgün bir çalışma niteliği taşıyor. Kitap, ekonomik düşüncenin Tanzimat’la aniden ortaya çıkmadığını; 18. yüzyılda Avrupa ile kurulan diplomatik ve düşünsel temaslar aracılığıyla daha erken bir dönemde şekillenmeye başladığını savunuyor. Bu yönüyle eser, Osmanlı düşünce tarihine, modernleşme tartışmalarına ve iktisat tarihi çalışmalarına yeni bir perspektif kazandırıyor.

Mesut Sert — 18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm
• Heretik Yayıncılık
İktisat • 201 sayfa • 2026

Peter Ho Davies — Revizyon Sanatı (2026)

 

Peter Ho Davies bu eserinde yazarlığın en görünmez ama en belirleyici aşamalarından biri olan revizyon sürecini merkeze alıyor. Davies’e göre yazmak, yalnızca bir hikâye kurmak değil; aynı zamanda o hikâyenin ne olmak istediğini süreç içinde keşfetmektir. Bu yüzden ilk taslak, tamamlanmış bir metinden çok, yazarın kendi anlatısını anlamaya çalıştığı geçici bir harita niteliği taşıyor. ‘Revizyon Sanatı’ (‘The Art of Revision’), revizyonu teknik bir düzeltme aşaması olarak değil, düşüncenin ve anlatının yeniden biçimlenmesi olarak ele alıyor.

Davies, kendi eserlerinin yanı sıra Flannery O’Connor, Raymond Carver ve Carmen Maria Machado gibi yazarların metinleri üzerinden büyük edebî eserlerin nasıl dönüşerek bugünkü hâline ulaştığını inceliyor. Bir sahnenin çıkarılması, anlatıcı sesinin değişmesi ya da yapının yeniden kurulması gibi müdahalelerin, metnin anlamını kökten değiştirebildiğini gösteriyor. Böylece revizyonun yalnızca dilsel bir cilalama değil, hikâyenin gerçek biçimini arama süreci olduğunu vurguluyor. Yazının ilerledikçe yazarı da değiştirdiğini; anlatının yönünün çoğu zaman başlangıçtaki niyetten uzaklaşarak yeni bir biçim kazandığını savunuyor.

Kitabın temel meselelerinden biri de, hikâyeyi gerçekten ancak yazdıktan sonra anlamaya başlamamızdır. Davies’e göre yazar, anlatısını kurarken aynı zamanda onun sınırlarını da keşfediyor. Bu nedenle ilk taslak çoğu zaman eksik, yanlış yönlenmiş ya da dar bir perspektife sıkışmış oluyor. Revizyon ise metnin kendi potansiyelini açığa çıkarma çabasına dönüşüyor. Yazar, bazen en sevdiği bölümleri silmek, bazen anlatının merkezini değiştirmek zorunda kalıyor. Kitap, bu sancılı sürecin yaratıcı yazının asli unsurlarından biri olduğunu gösteriyor.

‘Revizyon Sanatı’, yaratıcı yazarlık üzerine yazılmış klasik rehberlerden farklı olarak, bitmiş metne değil dönüşüm hâlindeki metne odaklanıyor. Yazının nasıl “mükemmelleştirileceğini” öğretmekten çok, iyi bir metnin sürekli yeniden düşünülerek kurulduğunu anlatıyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca yazarlara değil; edebiyatın oluşum sürecini, metnin perde arkasını ve yaratıcı düşüncenin işleyişini anlamak isteyen okurlar için de önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Bir binanın inşasında iskele ne kadar vazgeçilmezse, bir metnin ilk taslağında ayrıntılar da o denli gereklidir. Ne var ki yapı tamamlandığında iskele nasıl sökülürse, hikâye kurulduktan sonra da bu ayrıntıların geri çekilmesi gerekir.Böylesi bir kavrayıştan sonra Ernest Hemingway’in tavsiyesine kulak verebiliriz: Kurguyu ayakta tutan bilginin bir kısmını bilinçli olarak ‘dışarıda bırakmak’, yani iskeleyi sökmek.”

Peter Ho Davies — Revizyon Sanatı: Son Sözü Kurmak
Çeviren: Sibel Erduman • Paris Yayınları
İnceleme • 160 sayfa • 2026

Jeff Schuhrke — Mavi Yakalı Emperyalizm (2026)

Jeff Schuhrke bu çalışmasında, 20. yüzyıl Amerikan sendikacılığının görünürdeki emek mücadelesi ile perde arkasındaki emperyal işlevi arasındaki çelişkiyi inceliyor. Kitap, Amerikan işçi hareketinin yalnızca ücret artışları ve sosyal haklar için mücadele eden bir yapı olmadığını; aynı zamanda Soğuk Savaş boyunca ABD dış politikasının küresel uzantılarından biri hâline geldiğini ortaya koyuyor. AFL ve ardından AFL-CIO’nun yöneticileri, antikomünizm adına CIA, USAID ve çeşitli devlet kurumlarıyla iç içe geçerek dünyanın farklı bölgelerinde sendikal hareketleri yönlendirmeye, bölmeye ve denetim altına almaya çalışıyor.

‘Mavi Yakalı Emperyalizm’ (‘Blue-Collar Empire’), bu dönüşümün kökenlerini Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak izliyor. Başlangıçta enternasyonalist eğilimler taşıyan Amerikan işçi hareketi, zamanla devletle bütünleşen bir çizgiye kaydı. Özellikle George Meany, Jay Lovestone ve Irving Brown gibi isimler aracılığıyla “hür sendikacılık” adı verilen antikomünist sendikal model küresel ölçekte yaygınlaştırıldı. Fransa’dan Latin Amerika’ya, Afrika’dan Asya’ya kadar pek çok ülkede komünist ya da bağımsız sendikaların etkisini kırmak için rakip örgütler kuruluyor, grevler destekleniyor, mali yardımlar dağıtılıyor ve eğitim programları düzenleniyordu. Kitap, bu süreçte sendikaların çoğu zaman işçi dayanışmasının değil, Amerikan jeopolitiğinin araçlarına dönüştüğünü gösteriyor.

Schuhrke, özellikle CIA ile sendikal yapılar arasındaki bağları ayrıntılı biçimde ele alıyor. Marshall Planı döneminden Guatemala darbesine, Brezilya ve Şili müdahalelerinden Vietnam Savaşı’na kadar birçok olayda AFL-CIO’nun doğrudan ya da dolaylı rol oynadığı aktarılıyor. Antikomünizm, yalnızca Sovyet etkisini sınırlandırma hedefiyle değil; aynı zamanda küresel kapitalist düzeni güvence altına alma amacıyla işlev görüyor. Bu nedenle kitap, “özgür sendikacılık” söyleminin çoğu zaman sınıf uzlaşmasını ve Amerikan çıkarlarına bağlı bir işçi hareketini meşrulaştırdığını savunuyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri de Türkiye’ye ayrılmış. Yazarın Türkçe baskı için kaleme aldığı önsözde, Türk-İş ile AFL-CIO arasındaki ilişkiler ve USAID destekleri ayrıntılı biçimde ele alınıyor. DİSK’in kuruluş süreci, Türk-İş yönetiminin Amerikan sendikacılığıyla kurduğu bağlar ve sol sendikal hareketlere karşı yürütülen müdahaleler, Türkiye işçi hareketinin Soğuk Savaş içindeki konumunu görünür kılıyor. Schuhrke’ye göre bu ilişkiler, yalnızca Türkiye’ye özgü değil; dünya çapında bağımsız ve sınıf temelli işçi hareketlerini etkisizleştirmeyi amaçlayan daha geniş bir stratejinin parçasıydı.

Kitap aynı zamanda Amerikan sendikacılığının iç çelişkilerini de inceliyor. Vietnam Savaşı döneminde yükselen muhalefet, neoliberalizmin yükselişi, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ve serbest ticaret politikaları, AFL-CIO’nun tarihsel çizgisini yeni krizlerle karşı karşıya bırakıyor. Antikomünist zaferin ardından gelen neoliberal dönüşüm, ironik biçimde Amerikan işçi sınıfının kendi kazanımlarını da aşındırıyor. Böylece eser, emperyalizmle kurulan ittifakın uzun vadede işçi hareketinin bağımsızlığını ve gücünü zayıflattığını ileri sürüyor.

‘Mavi Yakalı Emperyalizm’, yalnızca sendikal tarihe dair bir inceleme değil; emek hareketinin etik ve siyasal yönelimlerine dair bir hesaplaşma çağrısı niteliği taşıyor. Schuhrke, gerçek bir işçi enternasyonalizminin ancak devletlerin ve emperyal çıkarların gölgesinden bağımsız bir dayanışma anlayışıyla mümkün olabileceğini savunuyor. Bu yönüyle kitap, sendikaların tarihsel rolünü yeniden düşünmeye ve emek mücadelesini küresel ölçekte değerlendirmeye davet eden kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Jeff Schuhrke — Mavi Yakalı Emperyalizm: Amerikan Sendikacılığının Küresel Antikomünist Haçlı Seferi
Çeviren: Ümit Şenesen • Yordam Kitap
Siyaset • 416 sayfa • 2026

Erhat Yalçın — Aşirette Yaşlılık (2026)

 

Erhat Yalçın’ın ‘Aşirette Yaşlılık: Yaşlılığın İnşası ve Yaşlıların Sosyal Statüsü’ adlı çalışması, yaşlılığı yalnızca biyolojik bir dönem olarak değil, toplumsal ilişkiler içinde anlam kazanan kültürel bir statü olarak ele alıyor. Kitap, modernleşmenin aile yapıları ve toplumsal bağlar üzerindeki dönüştürücü etkilerine rağmen, aşiret düzeninde yaşlı bireylerin hâlâ otorite, hafıza ve meşruiyet kaynağı olarak merkezi bir konum taşıdığını gösteriyor. Böylece yaşlılığın anlamı, bireysel zayıflama ya da geri çekilme üzerinden değil; deneyim, soy bağı ve toplumsal temsil gücü üzerinden yeniden düşünülüyor.

Alan araştırmalarına dayanan eser, aşiret yapılarında yaşlı bireylerin nasıl bir toplumsal değer ürettiğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Kanaat önderleri, aile büyükleri ve aşiret mensuplarıyla yapılan görüşmeler aracılığıyla, yaşlıların yalnızca geçmişin taşıyıcısı değil, aynı zamanda toplumsal düzenin sürekliliğini sağlayan aktörler olduğu ortaya konuyor. Geleneksel bilgi aktarımı, hiyerarşik ilişkiler ve akrabalık bağları, yaşlıların topluluk içindeki saygınlığını belirleyen temel unsurlar arasında yer alıyor.

Kitap aynı zamanda Türkiye’de geleneksel toplumsal yapıların dönüşümüne dair daha geniş bir tartışma yürütüyor. Modern bireyciliğin yükseldiği bir çağda aşiret yapısının yaşlılığa yüklediği anlam, alternatif bir toplumsal mantığı görünür kılıyor. Bu yönüyle çalışma, sosyoloji ve antropoloji alanları için olduğu kadar, yaşlılık, otorite ve kültürel aidiyet meselelerini anlamak isteyen okurlar için de güçlü bir düşünme zemini sunuyor.

Erhat Yalçın — Aşirette Yaşlılık: Yaşlılığın İnşası ve Yaşlıların Sosyal Statüsü
• Çizgi Kitabevi
Sosyoloji • 344 sayfa • 2026

Benjamin Farrington — Darwin Gerçekte Ne Dedi? (2026)

Benjamin Farrington, Charles Darwin’in düşüncesini hem bilimsel katkıları hem de tarihsel sınırlarıyla birlikte değerlendiriyor. ‘Darwin Gerçekte Ne Dedi?’ (‘What Darwin Really Said’), Darwin’i yalnızca modern biyolojinin büyük kurucularından biri olarak değil, aynı zamanda kendi çağının fikir iklimi içinde şekillenen bir düşünür olarak inceliyor. Farrington’a göre doğal seçilim kuramı, canlıların değişimini açıklamada devrimci bir adım oluşturuyor; ancak Darwin, biyolojik evrim ile insan toplumlarının tarihsel gelişimi arasındaki farkı tam anlamıyla kavrayamadı. Bu nedenle eser, Darwin’in bilimsel mirasını savunurken aynı zamanda onun düşüncesindeki eksikleri de görünür kılıyor.

Kitap, Darwin’in gençlik yıllarından Beagle yolculuğuna uzanarak onun gözlem yönteminin nasıl oluştuğunu anlatıyor. ‘Türlerin Kökeni’ ile birlikte doğanın durağan değil, sürekli değişen bir süreç olduğu fikri güç kazanıyor. Buna rağmen Farrington, Darwin’in kalıtım meselesinde ciddi açmazlarla karşılaştığını ve Mendel’in genetik keşiflerini fark edemediğini vurguluyor. Pangenesiz gibi bugün geçerliliğini yitirmiş kuramlar da bu sınırlılıkların örnekleri arasında yer alıyor.

Eserin merkezindeki temel tartışma, insanın diğer canlılardan hangi noktada ayrıldığı sorusu etrafında şekilleniyor. Farrington, insan bilincinin, dilin, eğitimin ve kültürün yalnızca biyolojik süreçlerle açıklanamayacağını savunuyor. İnsan toplumu, doğrudan içgüdülerle değil; tarihsel birikim, emek, öğrenme ve toplumsal ilişkilerle gelişiyor. Bu nedenle sosyal Darvinizmin rekabeti ve eşitsizliği doğallaştıran yorumları sert biçimde eleştiriliyor. Kitap, evrimi yalnızca doğadaki bir yasa olarak değil, doğadan topluma uzanan çok katmanlı tarihsel bir hareket olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Bilim ile ideoloji arasındaki gerilim belirginleşiyor.

Benjamin Farrington — Darwin Gerçekte Ne Dedi?
Çeviren: Tunç Türel • Yordam Kitap
Bilim • 112 sayfa • 2026

Kolektif — Büyük Geçiş (2026)

 

‘Büyük Geçiş, insanlığın 21. yüzyılda karşı karşıya olduğu ekolojik, ekonomik ve toplumsal krizleri küresel ölçekte ele alan kapsamlı bir gelecek tasavvuru sunuyor. Kitap, teknolojik hızlanma, çevresel yıkım, artan eşitsizlik ve kültürel parçalanmanın insanlığı tarihsel bir eşikte bıraktığını savunuyor. Yazarlara göre mesele yalnızca ekonomik büyümenin sürdürülebilir olup olmadığı değil; mevcut uygarlık modelinin bütünsel olarak yaşanabilir bir gelecek üretip üretemeyeceği sorusudur. Bu nedenle eser, klasik kalkınma anlayışını aşan yeni bir uygarlık paradigmasının gerekliliğini tartışıyor.

Kitabın merkezinde üç temel gelecek senaryosu yer alıyor. “Geleneksel Dünyalar” başlığı altında incelenen senaryolar, piyasa mekanizmaları ve reform politikalarıyla mevcut sistemin sürdürülmeye çalışıldığı bir geleceği temsil ediyor. Bu yaklaşım, krizleri tamamen çözmek yerine yönetilebilir hâlde tutmayı amaçlıyor. “Barbarlık” senaryosu ise çevresel çöküş, toplumsal çatışmalar ve otoriter yönetimlerin güç kazandığı karanlık bir geleceği betimliyor. Özellikle “Kale Dünya” modeli, ayrıcalıklı azınlıkların güvenlik duvarları ardında yaşadığı, geniş kitlelerin ise yoksulluk ve istikrarsızlık içinde bırakıldığı bir düzeni tasvir ediyor. Yazarlara göre mevcut eğilimler kontrol altına alınmazsa insanlık bu yöne sürüklenebilir.

Eserin asıl odağı olan “Büyük Geçiş” (Eko-Komünalizm ve Yeni Sürdürülebilirlik Paradigması) senaryosu ise daha adil, ekolojik ve dayanışmacı bir gezegensel toplum olasılığını inceliyor. Bu yaklaşım yalnızca teknik çözümler önermiyor; tüketim alışkanlıklarından siyasal kurumlara, ekonomik değerlerden kültürel zihniyete kadar köklü bir dönüşüm gerektiğini savunuyor. Yeni sürdürülebilirlik paradigması, insan refahını yalnızca büyüme ve tüketimle ölçen anlayışı sorguluyor; yaşam kalitesi, toplumsal eşitlik, kültürel çeşitlilik ve ekolojik dengeyi merkeze yerleştiriyor. Kitap, küresel sorunların ulusal sınırlarla çözülemeyeceğini, insanlığın ortak bir kader bilinci geliştirmesi gerektiğini vurguluyor.

‘Büyük Geçiş’ (‘Great Transition: The Promise and Lure of the Times Ahead’) aynı zamanda bir senaryo çalışmasının ötesinde politik ve etik bir çağrı niteliği taşıyor. Yazarlar, hükümetlerarası kuruluşların, şirketlerin, sivil toplumun ve küresel kamuoyunun birlikte hareket etmesi hâlinde yeni bir dünya tasavvurunun mümkün olduğunu ileri sürüyor. Kitap, sürdürülebilirliğin yalnızca çevreci reformlarla sağlanamayacağını; ekonomik sistemlerin, tüketim kültürünün ve modern ilerleme fikrinin yeniden düşünülmesini gerektirdiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, geleceği kaçınılmaz bir kader olarak değil, insanlığın ortak tercihleriyle şekillenecek tarihsel bir mücadele alanı olarak yorumluyor.

Kitabın yazarları ise şöyle: Paul Raskin, Tariq Banuri, Gilberto Gallopin, Pablo Gutman, Al Hammond, Robert Kates, Rob Swart.

Paul Raskin, Tariq Banuri, Gilberto Gallopin, Pablo Gutman, Al Hammond, Robert Kates, Rob Swart — Büyük Geçiş: Geleceğin Vaadi ve Cazibesi (Küresel Senaryo Grubunun Bir Senaryosu)
Çeviren: Eren Kırmızıaltın • Heretik Yayıncılık
İktisat • 148 sayfa • 2026

Tanıl Bora, Aylin Özman, Kadir Dede — Batı’yı Seyretmek (2026)

‘Batı’yı Seyretmek: Avrupa ve Amerika Seyahatnameleri’, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından 1960’lara uzanan dönemde Türkiyeli seyyahların Batı’yla karşılaşma deneyimlerini merkeze alan çok katmanlı bir düşünce atlası sunuyor. Tanıl Bora, Aylin Özman ve Kadir Dede’nin çalışması, Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yapılan yolculukları yalnızca gezi anlatıları olarak değil; Türkiye’nin modernleşme serüvenini, medeniyet tahayyülünü ve kimlik arayışını görünür kılan kültürel belgeler olarak okuyor. Seyahatnameler aracılığıyla Batı’ya bakan göz, aynı anda memlekete de dönüyor; böylece kitap hem Batı’nın nasıl algılandığını hem de Türkiye’nin kendisini hangi ölçütlerle değerlendirdiğini ortaya koyuyor.

Eserde gazetecilerden yazarlara, siyasetçilerden bürokratlara kadar farklı toplumsal kesimlerden seyyahların gözlemleri üzerinden Batı imgesinin nasıl kurulduğu inceleniyor. Sanayi, teknoloji, şehir düzeni, gündelik yaşam alışkanlıkları, sınıf ilişkileri ve toplumsal davranış biçimleri, seyyahların dikkatle gözlemlediği başlıca alanlar arasında yer alıyor. Batı çoğu zaman “medeniyet” fikrinin somutlaşmış hali olarak görülürken, bu hayranlık duygusuna tedirginlikler, kıyaslamalar ve kültürel mesafeler de eşlik ediyor. Seyyahlar yalnızca gördüklerini aktarmıyor; aynı zamanda Türkiye’nin eksikliklerini, beklentilerini ve dönüşüm arzularını da satır aralarında tartışıyor.

Kitap, seyahatnameleri basit gözlem metinleri olarak değil, “biz” ile “öteki” arasındaki ilişkinin kurulduğu söylem alanları şeklinde ele alıyor. Bu nedenle Avrupa ve Amerika’ya dair anlatılar, aynı zamanda Türkiye’nin kendi kimliğini yeniden tanımlama çabasını yansıtıyor. Batı’nın Türkler hakkındaki önyargıları, seyyahların kendilerini temsil etme kaygıları ve memleketi “doğru anlatma” çabaları kitap boyunca önemli bir tema haline geliyor. Seyahat, yalnızca bireysel bir deneyim değil; çoğu zaman memlekete hizmet etme, öğrenilenleri geri taşıma ve Türkiye’yi dışarıda temsil etme görevi olarak düşünülüyor.

Çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri de sınıf ve toplumsal cinsiyet meselelerine verdiği önem. Seyahatname yazarlarının büyük ölçüde eğitimli, şehirli ve orta-üst sınıf kesimlerden geldiği; bu nedenle Batı’ya dair değerlendirmelerin de çoğunlukla bu sınıfsal perspektif üzerinden şekillendiği vurgulanıyor. Kadın seyyahların azlığı ise dönemin toplumsal yapısını yansıtan önemli bir gösterge olarak ele alınıyor. Yine de yurtdışına çıkabilen kadınların anlatıları, kadınlık, modernlik ve kamusal görünürlük meselelerini farklı bir açıdan görünür kılıyor.

Kitapta Balkanlar ve Batı’daki eski Osmanlı toplulukları da özel bir yer tutuyor. Rumlar, Ermeniler ve göçmen topluluklarla karşılaşmalar, seyyahların hafızasında hem tanıdık hem de yabancı bir alan açıyor. Böylece Batı deneyimi yalnızca Avrupa’nın merkezleriyle değil, Osmanlı geçmişinin izleriyle de şekilleniyor. Özellikle 1960’lara gelindiğinde Batı’nın ulaşılmaz ve büyülü bir medeniyet olmaktan çıkıp daha gündelik, daha tanıdık bir alana dönüşmeye başlaması, seyahatnamelerin tonunu da değiştiriyor. Önceki dönemlerde baskın olan öğretici ve hayranlık dolu anlatılar yerini daha sıradan, daha eleştirel ve daha karşılıklı ilişkilere bırakıyor.

‘Batı’yı Seyretmek’, seyahat anlatıları üzerinden Türkiye’nin modernleşme tarihini yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma sunuyor. Batı’yı yalnızca dışarıdaki bir dünya olarak değil, Türkiye’nin kendi kimliğini kurarken sürekli bakmak zorunda kaldığı bir ayna olarak ele alıyor. Böylece kitap, seyahatnamelerin yalnızca gidilen yerleri değil, aynı zamanda geride bırakılan memleketi de anlattığını güçlü biçimde gösteriyor.

Tanıl Bora, Aylin Özman, Kadir Dede — Batı’yı Seyretmek: Avrupa ve Amerika Seyahatnameleri
• İletişim Yayınları
İnceleme • 301 sayfa • 2026