Arda Ekşigil — Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi (2026)

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarından Millî Mücadele’ye, oradan Cumhuriyet’in kuruluş dönemine uzanan büyük dönüşüm, çoğu zaman tarihin başrol oyuncuları üzerinden anlatılır. ‘Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi’ ise bakışını, ne bütünüyle unutulmuş ne de kahramanlaştırılmış bir figüre çeviriyor. Mehmet Mithat Bey’in yaşamını merkeze alan Arda Ekşigil, tek bir biyografi aracılığıyla devletin yeniden kuruluş sürecini, bürokrasinin işleyişini, siyasal sadakat ilişkilerini ve erken Cumhuriyet seçkinlerinin dünyasını görünür kılıyor.

Kitap, Mithat Bey’i ne idealize ediyor ne de yalnızca fırsatçı bir bürokrat olarak resmediyor. Onun yükselişini, iktidar çevreleriyle kurduğu ilişkileri, himaye ağlarını ve dönemin güç dengeleri içinde aldığı konumları tarihsel bağlamına yerleştirerek inceliyor. Böylece kişisel başarılar, aile anlatıları ve resmî tarihin gölgesinde kalan ayrıntılar üzerinden, yeni rejimin siyasal ve ekonomik düzeninin nasıl şekillendiğine dair çok katmanlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Aile hafızası, arşiv belgeleri ve dönemin tanıklıklarını bir araya getiren çalışma, bireysel yaşam öyküsüyle kolektif tarihi iç içe geçiriyor. Kudüs’ten Ankara’ya, Millî Mücadele’den tek parti yıllarına uzanan bu serüven, kurucu kadroların yalnızca öne çıkan isimlerden ibaret olmadığını; gölgede kalan aktörlerin de Cumhuriyet’in kuruluş hikâyesinde belirleyici roller üstlendiğini gösteriyor.

Roman akıcılığı taşıyan bu mikro tarih çalışması, bir insanın hayatını anlatırken aynı zamanda imparatorluğun çözülüşünü, Cumhuriyet’in kuruluşunu ve bürokrasinin dönüşümünü anlamaya davet ediyor. Mithat Bey’in hikâyesi, tarihin büyük anlatılarının kenarında duran kişilerin de dönemin ruhunu kavramak için vazgeçilmez tanıklar olduğunu hatırlatıyor.

Arda Ekşigil — Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi
• İletişim Yayınları
Biyografi • 423 sayfa • 2026

Simon Murray, John Keefe — Fiziksel Tiyatrolar (2026)

Simon Murray ve John Keefe’in bu çalışması, fiziksel tiyatroyu yalnızca metnin geri plana çekildiği bir sahneleme tekniği olarak değil, bedenin anlam üretiminin merkezine yerleştiği geniş ve çok katmanlı bir performans alanı olarak ele alıyor. Kitap, fiziksel tiyatronun tarihsel kökenlerini, kuramsal temellerini ve çağdaş uygulamalarını bir araya getirerek, bedenin hareket, ritim, mekân ve seyirciyle kurduğu ilişkinin tiyatro sanatını nasıl dönüştürdüğünü kapsamlı biçimde inceliyor. Böylece fiziksel tiyatro, sözün yerine geçen bir ifade biçiminden çok, düşüncenin ve anlatının beden aracılığıyla kurulduğu yaratıcı bir estetik olarak değerlendiriliyor.

Yazarlar, fiziksel performansın köklerini klasik tiyatro, mim, maskeli oyunlar, dans ve halk gösterileri gibi farklı geleneklerde izleyerek bu yaklaşımın modern bir icat olmadığını gösteriyor. Ancak 20. yüzyılda deneysel tiyatro hareketleriyle birlikte beden, metni destekleyen bir unsur olmaktan çıkarak başlı başına dramatik yapının kurucu öğesine dönüştü. Bu süreçte hareket, jest, ritim ve mekânsal düzenleme, sözcüklerin yerini alabilecek güçlü anlatım araçları hâline geldi.

‘Fiziksel Tiyatrolar. Eleştirel Bir Tanıtım’ (‘Physical Theatres: A Critical Introduction’), özellikle dans tiyatrosu ve çağdaş fiziksel tiyatro toplulukları üzerinden beden eğitimi, oyunculuk disiplini ve yaratım süreçlerini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Fiziksel tiyatronun önde gelen uygulayıcılarının geliştirdiği çalışma yöntemleri incelenirken, oyuncunun yalnızca bir karakteri canlandıran kişi değil, bedeniyle düşünen, araştıran ve sahnede anlam üreten yaratıcı bir sanatçı olduğu vurgulanıyor. Doğaçlama, kolektif üretim ve bedensel farkındalık, bu yaklaşımın temel ilkeleri arasında değerlendiriliyor.

Murray ve Keefe, fiziksel tiyatronun yalnızca oyunculuk teknikleriyle sınırlı kalmadığını, sahne teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte yeni ifade olanakları kazandığını da gösteriyor. Hareket yakalama sistemleri, dijital projeksiyonlar, sanal gerçeklik uygulamaları ve etkileşimli sahne teknolojileri, bedenin algılanışını dönüştürerek fiziksel performansın sınırlarını genişletiyor. Böylece tiyatro bedeni, hem biyolojik hem de teknolojik uzantılarıyla yeniden tanımlanan dinamik bir varlığa dönüşüyor.

Kitap ayrıca sirk, trapez gösterileri, mekâna özgü performanslar ve çevreleyici tiyatro gibi disiplinlerle fiziksel tiyatro arasındaki ilişkileri ele alıyor. Bu tür uygulamalarda seyirci artık pasif bir gözlemci değil, performansın mekânsal ve duygusal deneyiminin etkin bir parçası hâline geliyor. Böylece sahne ile izleyici arasındaki geleneksel sınırlar bulanıklaşır; tiyatro ortak bir deneyim alanına dönüşüyor.

Sonuç olarak ‘Fiziksel Tiyatrolar’, fiziksel tiyatroyu tarihsel gelişimi, estetik ilkeleri ve güncel dönüşümleriyle ele alan kapsamlı bir giriş niteliğinde. Kitap, bedenin yalnızca performansın aracı değil, düşüncenin, yaratıcılığın ve iletişimin temel kaynağı olduğunu savunarak, çağdaş tiyatronun en yenilikçi ve disiplinlerarası alanlarından birinin kapsamlı bir eleştirisini sunuyor.

Simon Murray, John Keefe — Fiziksel Tiyatrolar. Eleştirel Bir Tanıtım
Çeviren: Umut Uğur • Mitos Boyut Yayınları
Tiyatro • 360 sayfa • 2026

Kolektif — Yaratıcılık (2026)

Steven Mithen’in derlediği bu eser, yaratıcılığı yalnızca sanat üretimi ya da bireysel dehanın ürünü olarak değil, insan evriminin temel itici güçlerinden biri olarak ele alan disiplinlerarası bir çalışma. Arkeoloji, antropoloji, bilişsel bilim ve psikolojiyi buluşturan kitap, yaratıcılığın insanı diğer türlerden ayıran ani bir “üstünlük sıçraması” değil; milyonlarca yıl boyunca biyolojik, toplumsal ve kültürel süreçlerin iç içe geçmesiyle gelişen bir kapasite olduğunu savunur. Böylece yaratıcılık, hem hayatta kalmayı sağlayan pratik çözümler üretmenin hem de semboller, anlamlar ve toplumsal kurumlar inşa etmenin temelinde yer alır.

İlk bölümde yaratıcılığın kavramsal çerçevesi tartışılıyor. Margaret Boden, yaratıcılığı mevcut düşünce alanlarını keşfetme ve dönüştürme yeteneği olarak tanımlarken, Ian Hodder onun bireysel değil, maddi kültür ve toplumsal ilişkiler içinde şekillenen kolektif bir süreç olduğunu gösteriyor. Robert Layton ise Avustralya Aborjin toplumları üzerinden, yaratıcılığın gelenekle çatışmak yerine çoğu zaman onu yeniden yorumlayarak geliştiğini ortaya koyuyor. Böylece yenilik ile kültürel sürekliliğin birbirini dışlayan değil, tamamlayan dinamikler olduğu vurgulanıyor.

Kitabın merkezinde insan yaratıcılığının evrimsel kökenleri yer alıyor. Primatlar üzerine yapılan karşılaştırmalar, planlama, alet kullanımı ve toplumsal stratejilerin yaratıcılığın ilk biçimlerini oluşturduğunu gösterirken, Homo cinsinin taş alet teknolojisi ve çevresel uyum becerileri bilişsel esnekliğin giderek arttığını ortaya koyuyor. Neandertaller ile erken modern insanlar arasındaki farklılıklar da yalnızca biyolojik değil, sembolik düşünme, dil ve toplumsal iletişim kapasitesi bakımından değerlendiriliyor. Mithen, zihinsel modüller arasındaki etkileşimin artmasının, dilin gelişmesinin ve “zihin kuramı”nın güçlenmesinin Üst Paleolitik dönemde görülen yaratıcı çeşitlenmenin temelini oluşturduğunu ileri sürüyor.

Eserde maddi kültür yalnızca geçmişin kalıntıları değil, insan zihninin dışa taşmış bir uzantısı olarak yorumlanıyor. Taş aletlerden mimariye, mezar ritüellerinden mağara sanatına kadar uzanan üretimler, belleği, toplumsal kimliği ve ortak düşünceyi taşıyan bilişsel araçlar olarak değerlendiriliyor. Özellikle Neolitik mimari, Malta sanatındaki sembolik düzenlemeler ve Avrupa tarihöncesindeki at kültürü, yaratıcılığın teknolojik yenilik kadar inanç sistemleri, ritüeller ve toplumsal örgütlenmeyle de yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor.

‘Yaratıcılık’ (‘Creativity in Human Evolutian and Prehistory’), insan yaratıcılığını çevre, ekonomi, toplum ve maddi kültürden bağımsız açıklamanın mümkün olmadığını savunuyor. Yenilik üretme kapasitesi, bireysel zekânın ötesinde ortak yaşamın, iletişimin ve kültürel birikimin ürünüdür. Bu nedenle yaratıcılık, insan evriminin yalnızca estetik değil, bilişsel, toplumsal ve teknolojik tarihini anlamanın da anahtar kavramlarından biri olarak değerlendiriliyor.

Kolektif — Yaratıcılık: İnsanın Evriminde ve Tarihöncesinde
Derleyen: Steven Mithen
Çeviren: Ebru Kılıç • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 304 sayfa • 2026

Carol J. Adams — Burger (2026)

Carol J. Adams, sıradan bir fast food ürünü gibi görünen hamburgeri modern kapitalizmin, sömürü, hayvancılık endüstrisinin, tüketim kültürünün ve toplumsal kimliklerin kesiştiği güçlü bir kültürel simge olarak inceliyor. Kitap, hamburgerin yalnızca bir yiyecek olmadığını; ulusal kimlikten cinsiyet rollerine, çevre krizinden teknolojiye kadar uzanan geniş bir ilişkiler ağı içinde sürekli yeniden tanımlandığını savunuyor. Böylece burger, Amerikan yaşam tarzının ve küresel tüketim kültürünün dönüşümünü okumaya imkân veren bir merceğe dönüşüyor.

‘Etin Cinsel Politikası’ adlı kitabıyla bildiğimiz Adams, hamburgerin “özbeöz Amerikan yemeği” olarak yükselişini tarihsel bağlamına yerleştirirken, sanayileşmiş et üretimi, kitlesel tüketim alışkanlıkları ve fast food zincirlerinin yayılmasıyla kurduğu ilişkiyi ayrıntılı biçimde ele alıyor. Başlangıçta ilerleme, refah ve demokratik erişilebilirlik fikrini temsil eden burger, zamanla endüstriyel hayvancılığın yol açtığı hayvan sömürüsü, emek ilişkileri, halk sağlığı sorunları ve ekolojik yıkımla birlikte daha tartışmalı bir simgeye dönüşüyor. Böylece kitabın odağı yalnızca yiyeceğin kendisi değil, onu mümkün kılan ekonomik ve toplumsal sistemdir.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri, burgeri farklı kimlikler ve temalar üzerinden yeniden düşünmeye davet eden kavramsal yaklaşımıdır. “Vatandaş Burger”, “Kadın Burger” ve “Creutzfeldt-Jakob Burger” gibi başlıklar aracılığıyla Adams, milliyetçilikten toplumsal cinsiyete, gıda güvenliğinden salgın hastalık korkularına kadar uzanan farklı tartışmaları aynı simge etrafında buluşturuyor. Böylece hamburger, tüketim tercihlerinin ötesinde ideolojik, ekonomik ve etik mücadelelerin düğümlendiği bir nesne hâline gelir.

Adams ayrıca vejetaryen burgerlerden bitki bazlı et ürünlerine, laboratuvarda geliştirilen kültür eti girişimlerinden hayvansız protein teknolojilerine kadar uzanan dönüşümü de değerlendiriyor. Bu yenilikleri yalnızca teknolojik gelişmeler olarak değil, insanların hayvanlarla kurduğu ilişkinin ve geleceğin gıda sistemlerinin yeniden şekillenmesi açısından ele alıyor. Ancak yazar, yeni teknolojilerin tek başına sömürü düzenini ortadan kaldırmayacağını; üretim, tüketim ve doğayla kurulan ilişkinin bütünsel biçimde sorgulanması gerektiğini vurguluyor.

Kitap, tek bir yiyeceğin hikâyesi üzerinden kapitalizm, tüketim kültürü, etik, çevre ve toplumsal kimlikler üzerine kapsamlı bir eleştiri sunuyor. Adams, hamburgerin geçirdiği dönüşümü izleyerek insanların ne yediği kadar, neden ve hangi toplumsal koşullar içinde yediği sorusunu da gündeme taşıyor. Böylece burger, modern dünyanın çelişkilerini, umutlarını ve krizlerini aynı anda yansıtan güçlü bir kültürel metafora dönüşüyor.

Carol J. Adams — Burger
Çeviren: Zerin Dirihan • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 160 sayfa • 2026

Janine Chasseguet-Smirgel — Dünyanın Aynası Olarak Beden (2026)

Janine Chasseguet-Smirgel ‘Dünyanın Aynası Olarak Beden’ adlı eserinde bedeni yalnızca biyolojik bir gerçeklik olarak değil, ruhsallık ile toplumsal dönüşümlerin kesiştiği simgesel bir alan olarak ele alıyor. Freudcu psikanalizin temel kavramlarından hareket eden yazar, modern insanın bedenle kurduğu ilişkinin, uygarlığın krizlerini, ideolojik çatışmalarını ve kültürel yönelimlerini yansıttığını savunuyor. Ona göre beden, arzuların, korkuların ve toplumsal krizlerin en görünür hale geldiği aynadır.

‘Dünyanın Aynası Olarak Beden’ (‘Le Corps Comme Miroir du Monde’), bireysel psikoloji ile kültür arasındaki bağları çok katmanlı biçimde inceliyor. Chasseguet-Smirgel, narsisizm, cinsellik, saldırganlık ve kimlik arayışı gibi psikanalitik temaların yalnızca bireysel deneyimlere değil, modern toplumun siyasal ve kültürel yapısına da yön verdiğini gösteriyor. Bedene yönelik saplantılar, güzellik idealleri, şiddet ve kendini dönüştürme arzusu, çağdaş dünyanın ruhsal yapısını anlamanın anahtarları olarak değerlendiriliyor.

Yazar, Michel Foucault, Yukio Mishima ve Pier Paolo Pasolini gibi düşünür ve sanatçıların eserlerini psikanalitik bir bakışla yeniden yorumlayarak bedenin iktidar, cinsellik ve ölümle kurduğu ilişkileri tartışıyor. Bu okumalar aracılığıyla modern kültürde bedenin hem özgürleşmenin hem de denetimin nesnesi hâline gelişini; bireyin kendisini ifade etme çabasıyla toplumsal normların baskısı arasındaki gerilimi ortaya koyuyor. Beden üzerindeki müdahalelerin yalnızca kişisel tercihler değil, aynı zamanda kültürel ve ideolojik anlamlar taşıdığını vurguluyor.

Eserde kadınlık, annelik, cinsel kimlik ve biyoteknoloji gibi güncel meseleler de psikanalitik perspektifle ele alınıyor. Chasseguet-Smirgel, teknolojik gelişmelerin ve beden üzerinde giderek artan tasarruf imkânlarının insanın kendisini algılama biçimini değiştirdiğini savunurken, bu dönüşümün beraberinde yeni etik ve psikolojik sorunlar getirdiğini ileri sürüyor. Bedenin doğal sınırlarını aşma arzusu ile insanın kökenine ve bütünlüğüne ilişkin fantaziler arasındaki ilişkiyi ayrıntılı biçimde inceliyor.

Kitabın temel savlarından biri, uygarlığın krizlerinin önce beden üzerinde görünür hâle geldiğidir. Yazar, bedenin parçalanmasına, dönüştürülmesine ya da mutlak biçimde denetlenmesine yönelik eğilimlerin, yalnızca bireysel dürtülerle açıklanamayacağını; bunların aynı zamanda modern dünyanın anlam krizini ve toplumsal çözülmelerini yansıttığını öne sürüyor. Bu nedenle beden, günümüzün en önemli ideolojik ve kültürel mücadele alanlarından biri olarak değerlendiriliyor.

‘Dünyanın Aynası Olarak Beden’, psikanalizi felsefe, siyaset ve kültür eleştirisiyle buluşturan disiplinlerarası bir çalışma niteliğinde. Chasseguet-Smirgel, Freudcu kuramı çağdaş dünyanın sorunlarını anlamak için yeniden yorumlarken, bedenin yalnızca bireyin değil, içinde yaşadığı toplumun da aynası olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, modern kültürü, kimlik siyasetlerini ve beden politikalarını psikanalitik bir çerçevede değerlendirmek isteyen okurlar için güçlü ve düşündürücü bir kaynak.

Janine Chasseguet-Smirgel — Dünyanın Aynası Olarak Beden
Çeviren: Sertaç Canbolat • Minotor Kitap
Psikanaliz • 240 sayfa • 2026

Murat Özyüksel — Hicaz Demiryolu (2026)

Abdülhamid’in en büyük projelerinden biri olan Hicaz Demiryolu, yalnızca İstanbul’u Medine’ye bağlayan bir ulaşım hattı değil, Osmanlı Devleti’nin son döneminde siyasal, ekonomik ve dinî hedefleri bir araya getiren kapsamlı bir modernleşme girişimiydi. Murat Özyüksel, ‘Hicaz Demiryolu’ adlı çalışmasında bu iddialı projenin ortaya çıkışını, inşa sürecini ve tarihsel sonuçlarını, imparatorluğun çözülme yıllarının geniş çerçevesi içinde ele alıyor.

1900 yılında yapımına başlanan ve büyük ölçüde dünya Müslümanlarından toplanan bağışlarla finanse edilen demiryolu, 1908’de Medine’ye ulaştı. Temel amacı hac yolculuğunu daha güvenli ve hızlı hâle getirmek olsa da, hattın askerî sevkiyatı kolaylaştırmak, Arap vilayetleri üzerindeki merkezi otoriteyi güçlendirmek ve Osmanlı halifesinin İslam dünyasındaki liderlik iddiasını pekiştirmek gibi stratejik işlevleri de bulunuyordu. Bu nedenle Hicaz Demiryolu, II. Abdülhamid’in Panislamizm siyasetinin en görünür sembollerinden biri hâline geldi.

Kitap, Osmanlı yönetiminin sınırlı mali imkânlara ve zorlu coğrafi koşullara rağmen gerçekleştirdiği bu mühendislik başarısını ayrıntılarıyla değerlendirirken, projenin karşılaştığı engelleri de göz ardı etmiyor. Çöl şartları, bedevi kabilelerinin saldırıları, Mekke emirlerinin çekinceleri, Avrupalı büyük devletlerin bölgedeki nüfuz mücadeleleri ve imparatorluğun giderek artan ekonomik ve siyasal kırılganlığı, hattın uzun vadeli hedeflerine ulaşmasını engelleyen başlıca etkenlerdi. Medine’ye kadar ulaşan demiryolunun Mekke’ye uzatılamaması ve I. Dünya Savaşı sırasında önemli ölçüde tahrip edilmesi, bu tasavvurun yarım kalmasına yol açtı.

Özyüksel, Hicaz Demiryolu’nu yalnızca teknik veya ekonomik bir yatırım olarak değil, Osmanlı Devleti’nin son büyük atılımlarından biri olarak yorumluyor. Demiryolu, bir yandan modernleşme iradesini, mühendislik kapasitesini ve merkezî devletin yeniden güç kazanma arzusunu temsil ederken, diğer yandan imparatorluğun karşı karşıya kaldığı siyasal bağımlılıkları, bölgesel direnişleri ve çözülme sürecinin sınırlarını da görünür kılıyor. Böylece Hicaz Demiryolu’nun hikâyesi, rayların ötesinde, bir imparatorluğun ayakta kalma mücadelesini, umutlarını ve tarih sahnesinden çekilişini anlamaya imkân veren çarpıcı bir tarih anlatısına dönüşüyor.

Murat Özyüksel — Hicaz Demiryolu
• Alfa Yayınları
Tarih • 408 sayfa • 2026

Ali Fuat Bilkan — Osmanlı Düzeninin Dönüşümü (2026)

On yedinci yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu için yalnızca bir çözülme ya da gerileme dönemi değil, aynı zamanda eski düzenin sorgulandığı, yeni arayışların filizlendiği tarihsel bir kırılma anıdır. Ali Fuat Bilkan, ‘Osmanlı Düzeninin Dönüşümü’ adlı çalışmasında bu yüzyılı tek boyutlu bir “çöküş” anlatısına indirgemek yerine, siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel dönüşümlerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir değişim süreci olarak ele alıyor. Resmî belgelerin yanı sıra dönemin edebî eserlerini de tarihsel tanıklık olarak değerlendiren çalışma, imparatorluğun yaşadığı buhranı toplumun farklı kesimlerinin gözünden okumayı amaçlıyor.

Kitap, gelenek ile değişim arasındaki gerilimden hareketle Osmanlı siyasal düzeninin geçirdiği dönüşümü inceliyor. Kanûn-ı kadîm özlemi, siyasetnâmeler, nasihat geleneği, askerî teşkilattaki değişimler ve iktidar mücadeleleri üzerinden devletin klasik yapısını koruma çabaları ile yeni koşullara uyum arayışları birlikte değerlendiriliyor. Böylece krizlerin yalnızca yıkıcı değil, aynı zamanda yeni siyasal düşüncelerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan süreçler olduğu gösteriliyor.

Ekonomik ve toplumsal buhranlar kitabın önemli odaklarından birini oluşturuyor. Para düzenindeki bozulmalar, üretim krizleri, toprak sistemindeki çözülmeler, vergi yükü, israf, yoksullaşma ve Celâlî isyanlarının yarattığı sarsıntılar, taşra toplumunun gündelik hayatı üzerinden ele alınıyor. Bilkan, merkezî yönetimin sorunlarını yalnızca saray ekseninde değil, bozulmanın en yoğun hissedildiği taşrada gözlemleyerek daha geniş bir Osmanlı panoraması çiziyor.

Çalışma, dinî tartışmalardan bürokratik dönüşümlere, rüşvet, liyakat sorunu ve vakıf düzenine kadar devlet yapısındaki değişimleri de kapsamlı biçimde inceliyor. Kadızâdeliler-Sivâsîler tartışmaları, Sabatay Sevi hareketi ve farklı dindarlık biçimleri üzerinden dönemin zihniyet dünyası analiz edilirken, yükselen bürokrasinin ve değişen yönetim anlayışının erken modern devlet yapısına doğru evrilişi tartışılıyor.

Bilkan, edebiyatı da dönemin ruhunu anlamanın vazgeçilmez kaynaklarından biri olarak değerlendiriyor. Nâbî, Nef‘î, Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi ve diğer önemli isimlerin eserlerinden hareketle hiciv, seyahatname, mesnevi, tarih, biyografi ve halk edebiyatı gibi türlerin toplumsal eleştiri gücü ortaya konuyor. Mimari, musiki, hat, minyatür ve bilim alanındaki gelişmeler de kültürel dönüşümün parçaları olarak ele alınıyor.

‘Osmanlı Düzeninin Dönüşümü’, 17. yüzyılı yalnızca bir gerileme hikâyesi olarak değil, küresel değişimlerin etkisi altında yeniden şekillenen bir imparatorluğun hikâyesi olarak yorumluyor. Edebiyat, tarih ve sosyal bilimleri bir araya getiren yaklaşımıyla, Osmanlı toplumunun krizlerini, çözüm arayışlarını ve erken modernleşme dinamiklerini bütüncül bir bakışla değerlendiren önemli bir çalışma niteliği taşıyor.

Ali Fuat Bilkan — Osmanlı Düzeninin Dönüşümü: 17. Yüzyılda Buhran ve Değişim
• İletişim Yayınları
Tarih • 364 sayfa • 2026

Tony Judt — Anılar Evi (2026)

Tony Judt, ALS hastalığı nedeniyle bedeninin bütünüyle hareketsiz kaldığı son yıllarında zihnini bir “hafıza sarayı” gibi kullanarak geçmişini yeniden dolaşıyor. ‘Anılar Evi’ (‘The Memory Chalet’), yalnızca kişisel yaşam öyküsünü anlatan bir otobiyografi değil; belleğin, tarihin ve kimliğin nasıl iç içe geçtiğini sorgulayan denemelerden oluşuyor. Her bölüm, çocukluk anılarından Avrupa’nın siyasal dönüşümlerine uzanan bir düşünce yolculuğuna dönüşerek bireysel deneyimlerle tarihsel gözlemleri buluşturuyor.

Judt, savaş sonrası Londra’daki çocukluğunu, ailesini, Yahudi kimliğini, eğitim hayatını ve gençlik yıllarını anlatırken sıradan görünen ayrıntılardan geniş tarihsel sonuçlar çıkarıyor. Bir otobüs hattı, tren yolculuğu, okul yaşamı ya da yemek kültürü gibi gündelik deneyimler; kentleşme, kamusal yaşam, toplumsal görgü kuralları ve refah devleti üzerine kapsamlı değerlendirmelerin başlangıç noktası hâline geliyor. Kişisel hafızanın, yaşanılan dönemin toplumsal ve siyasal atmosferinden bağımsız düşünülemeyeceğini gösteriyor.

Kitapta Avrupa, yalnızca bir coğrafya değil, Judt’un düşünsel kimliğini biçimlendiren ortak bir kültürel alan olarak ele alınıyor. Fransa’da geçirdiği yıllar, 1968 öğrenci hareketleri, İsrail’le kurduğu erken dönem ilişki, sosyalizm, Siyonizm ve Avrupa soluna dair gözlemleri, ideolojik bağlılıkların zaman içindeki dönüşümünü sorgulayan samimi bir muhasebeye dönüşüyor. Kendi kuşağının büyük siyasal umutlarını ve hayal kırıklıklarını değerlendirirken, tarihçiliğin temel ilkesi olan eleştirel mesafeyi kendi yaşamına da uyguluyor.

Denemeler ilerledikçe hastalık deneyimi de anlatının merkezine yerleşiyor. Hareket yetisini kaybetmiş olmasına rağmen belleğin özgürleştirici gücüne yaslanan Judt, geçmişi zihninde yeniden kurarak yaşamını anlamlandırıyor. Fiziksel sınırlılık ile zihinsel özgürlük arasındaki karşıtlık, kitabın en etkileyici temalarından biri hâline geliyor. Hatırlama eylemi, yalnızca geçmişi korumanın değil, insanın benliğini ve onurunu ayakta tutmasının da bir yolu olarak sunuluyor.

‘Anılar Evi’, kişisel anıları tarih, siyaset, kültür ve ahlak üzerine derin düşüncelerle birleştiren özgün bir eser. Tony Judt, kendi yaşamından hareketle 20. yüzyıl Avrupa’sının toplumsal ve siyasal panoramasını yeniden kurarken, belleğin bireysel olduğu kadar kolektif bir sorumluluk taşıdığını da gösteriyor. Ortaya, hem büyük bir tarihçinin entelektüel otobiyografisi hem de insan hafızasının direnme gücüne yazılmış dokunaklı bir ağıt çıkıyor.

Tony Judt — Anılar Evi
Çeviren: Dilek Şendil • Alfa Yayınları
Anı • 176 sayfa • 2026

Daniel Guérin — Ne Tanrı Ne Efendi (2026)

1970’te ilk kez yayımlandığından bu yana anarşizm literatürünün temel başvuru eserlerinden biri kabul edilen bu çalışma, Daniel Guérin’in editörlüğünde anarşist düşüncenin kurucu metinlerini ve tarihsel gelişimini bir araya getiriyor. Guérin, yalnızca önemli düşünürlerin yazılarını derlemekle yetinmiyor; her metni ortaya çıktığı siyasal ve toplumsal koşullar içinde değerlendirerek anarşizmin iki yüzyıla yayılan dönüşümünü, iç tartışmalarını ve farklı yönelimlerini kapsamlı bir çerçevede ele alıyor.

‘Ne Tanrı Ne Efendi’ (‘Ni Dieu ni Maître’), anarşizmin yalnızca otorite karşıtlığına ya da bireysel özgürlük savunusuna indirgenemeyeceğini gösteriyor. Hareketin devlet, sermaye, din, mülkiyet ve hiyerarşik iktidar ilişkilerine yönelttiği eleştirileri incelerken, özgür birliktelik, öz yönetim, federasyon, dayanışma ve doğrudan demokrasi gibi temel ilkelerinin nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor. Böylece anarşizmin, çoğu zaman öne sürüldüğü gibi örgütlenmeye karşı değil, baskıcı ve merkeziyetçi örgütlenme biçimlerine karşı geliştirilmiş alternatif bir siyasal düşünce olduğunu savunuyor.

Antolojinin ilk bölümü, Max Stirner, Pierre-Joseph Proudhon, Mihail Bakunin ve Pyotr Kropotkin gibi kurucu isimlerin metinleri aracılığıyla 19. yüzyıl anarşizminin teorik temellerini inceliyor. Devamında Errico Malatesta, Émile Henry, Fernand Pelloutier, Volin, Nestor Mahno ve Buenaventura Durruti gibi farklı mücadele deneyimlerini temsil eden isimler üzerinden anarşizmin sendikalizm, devrimci örgütlenme, köylü hareketleri ve silahlı direniş gibi pratik boyutları ele alınıyor.

Son bölümlerde ise Rus Devrimi ile İspanya İç Savaşı sırasında anarşist hareketlerin üstlendiği siyasal ve entelektüel roller değerlendirilerek, hareketin tarihsel başarıları kadar karşılaştığı açmazlar da tartışılıyor.

Guérin, anarşizmin tarihini tek sesli bir gelenek olarak değil, farklı eğilimlerin, stratejilerin ve fikir ayrılıklarının iç içe geçtiği canlı bir düşünsel miras olarak yorumluyor. Böylece eser, anarşizmin yalnızca geçmişe ait bir ideoloji olmadığını; özgürlük, eşitlik, öz yönetim ve toplumsal örgütlenme üzerine günümüzde de süren tartışmalar açısından güçlü bir düşünsel kaynak olmaya devam ettiğini gösteriyor.

Daniel Guérin — Ne Tanrı Ne Efendi: Anarşizm Antolojisi
Çeviren: Fuat Orçun • Ayrıntı Yayınları
Siyaset • 544 sayfa • 2026

İsmet Meltem Çetinkök Afşar — Cumhuriyet’i Fotoğraflamak (2026)

Erken Cumhuriyet yalnızca yeni bir siyasal düzen kurmadı; aynı zamanda kendisini görünür kılacak güçlü bir görsel dil de inşa etti. İsmet Meltem Çetinkök Afşar, ‘Cumhuriyet’i Fotoğraflamak’ta fotoğrafın bu süreçte üstlendiği merkezi rolü inceliyor. Osmanlı’dan devralınan fotoğraf geleneğinin Cumhuriyet’le birlikte nasıl yeni anlamlar kazandığını gösterirken, kadraja giren ve dışarıda bırakılan unsurlar üzerinden fotoğrafın ulusal kimlik, kolektif bellek ve devlet ideolojisinin kuruluşundaki işlevini çok yönlü biçimde tartışıyor.

Kitap, fotoğrafı yalnızca estetik bir üretim alanı olarak değil, siyasal iktidarın kendisini temsil etme, toplumu dönüştürme ve modernleşme projesini görünür kılma aracı olarak ele alıyor. Göstergebilim ve görsel kültür kuramlarından hareketle fotoğrafın anlam üretme mekanizmalarını açıklayan çalışma, ardından Osmanlı dönemindeki propaganda faaliyetlerinden Cumhuriyet’in kurumsal kültür politikalarına uzanan tarihsel sürekliliği izliyor.

Cumhuriyet’in inşa sürecinde Ankara’nın yeni başkent olarak tasarlanması, Atatürk imgesinin oluşturulması, yurt gezileri, millî bayramlar, eğitim, sağlık, kadın, gençlik ve kalkınma politikalarının fotoğraf aracılığıyla nasıl görünür kılındığı ayrıntılı örneklerle inceleniyor. Halkevleri, Halkodaları, Matbuat Umum Müdürlüğü, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu gibi kurumların yürüttüğü yayınlar, sergiler, albümler ve fotoğraf çalışmaları üzerinden devletin modern yurttaş yaratma hedefinin görsel boyutu ortaya konuyor.

Çalışma aynı zamanda fotoğraf sanatının kurumsallaşmasına da odaklanıyor. Amatör fotoğrafçılığı teşvik eden yarışmalar, sergiler ve dergiler; La Turquie Kemaliste, Ulus gazetesi ile dönemin fotoğraf yayınları üzerinden erken Cumhuriyet’in görsel kültür ortamı ayrıntılarıyla değerlendiriliyor. Böylece devletin ideolojik hedefleriyle fotoğraf sanatının gelişimi arasındaki karşılıklı etkileşim görünür hale geliyor.

‘Cumhuriyet’i Fotoğraflamak’, erken Cumhuriyet’in yalnızca nasıl bir ülke kurmaya çalıştığını değil, bu ülkenin nasıl hatırlanmasını ve dünyaya nasıl gösterilmesini istediğini de ortaya koyuyor. Fotoğrafın belge olmanın ötesinde tarih yazımının, kolektif belleğin ve siyasal temsilin kurucu unsurlarından biri olduğunu göstererek, Türkiye’de modernleşme, görsel kültür ve fotoğraf tarihi üzerine çalışanlar için önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

İsmet Meltem Çetinkök Afşar — Cumhuriyet’i Fotoğraflamak: Erken Cumhuriyet Dönemi Fotoğraf Sanatı
• İletişim Yayınları
Fotoğraf • 264 sayfa • 2026