Alper Elvan Polat — Güzellik Problemi (2026)

Alper Elvan Polat’ın Güzellik Problemi: Tarihsel Köklerden Croce ve Sibley’e adlı çalışması, gündelik hayatta neredeyse düşünmeden kullandığımız “güzel” sözcüğünü felsefi bir probleme dönüştürüyor. Bir manzarayı, yüzü, yapıyı, müziği ya da sanat eserini güzel bulduğumuzda aslında neyi dile getirdiğimiz sorusundan hareket eden kitap, güzelliğin nesnenin kendisine ait bir özellik mi, yoksa öznenin duyarlığı ve beğeni yargısıyla mı ortaya çıktığını araştırıyor. Böylece basit görünen bir beğeni ifadesinin ardındaki uzun felsefe tarihini görünür kılıyor.

Kitabın tarihsel izleği Platon, Aristoteles ve Plotinos’la başlıyor. Platon’da güzellik idea, iyi ve hakikatle bağlantılı metafizik bir nitelik kazanırken Aristoteles’te düzen, ölçü, oran ve mimesis öne çıkıyor. Plotinos ise güzelliği duyusal olanın ötesine taşıyarak daha yüksek bir birlik ve bütünlük anlayışıyla ilişkilendiriyor. Orta Çağ’da Augustinus ve Thomas Aquinas üzerinden bu metafizik miras yeni bir dinsel ve felsefi çerçevede sürdürülüyor. Böylece güzelliğin tarihinin birbirinden kopuk görüşlerden değil, dönüşerek devam eden sorunlardan oluştuğu gösteriliyor.

Modern dönemde güzellik tartışması estetiğin bağımsız bir felsefi alan hâline gelmesiyle yeni bir kavramsal zemine kavuşuyor. Baumgarten’ın estetik kavramını kurmasıyla birlikte güzellik, duyusal bilginin niteliği, haz ve beğeni gibi meselelerle daha sistematik biçimde ele alınıyor. Kant’ta estetik yargının yapısı ve güzel karşısındaki beğeninin nasıl mümkün olduğu tartışılırken Hegel, sanatı tin ve güzellik arasındaki ilişki üzerinden değerlendiriyor. Descartes, Hutcheson ve Hume gibi düşünürler de modern estetik düşüncenin oluşumuna giden yolu hazırlayan farklı uğraklar olarak ele alınıyor.

Çalışmanın merkezinde ise Benedetto Croce ile Frank Sibley bulunuyor. Croce, güzelliği sezgi ve ifade kavramları üzerinden düşünerek sanat deneyiminin öznel ve idealist boyutunu öne çıkarıyor. Sibley ise estetik kavramlar ve beğeni duyusu üzerinden daha çözümleyici bir yaklaşım geliştiriyor. Polat, bu iki düşünürü karşı karşıya getirirken yalnızca iki modern estetikçinin görüşlerini karşılaştırmıyor; onların arkasındaki daha eski felsefi çizgileri de ortaya çıkarıyor. Croce’nin Platon ve Hegel’le, Sibley’in ise Aristoteles ve Kant’la ilişkilendirilebilecek yönleri üzerinden güzellik probleminin iki farklı düşünme biçimini belirginleştiriyor.

Sonuçta kitap, güzelliği tek bir tanıma indirgemek yerine, farklı dönemlerde yeniden biçimlenen canlı bir felsefi soru olarak ele alıyor. Güzellik üzerine düşünmek böylece yalnızca sanat eserlerini değerlendirmek değil; duyularımızı, beğenilerimizi, yargılarımızı ve dünyayla kurduğumuz ilişkiyi sorgulamak anlamına geliyor. Polat’ın amacı kesin bir cevap vermekten çok, herkesin bildiğini sandığı “güzel” kavramına yeniden ve daha dikkatli bakmayı sağlamak.

Alper Elvan Polat — Güzellik Problemi: Tarihsel Köklerden Croce ve Sibley’e
• Çizgi Kitabevi
Sanat • 152 sayfa • 2026

Sandra Lawrence — Mantarların Büyüsü (2026)

Sandra Lawrence’ın ‘Mantarların Büyüsü’ adlı kitabı, mantarları yalnızca biyolojik organizmalar ya da besin kaynağı olarak değil, insan kültürünün, inançlarının ve şifa arayışının ayrılmaz bir parçası olarak ele alıyor. Mantarların tarih boyunca neden gizemli, büyülü ve kimi zaman korkutucu varlıklar olarak görüldüğünü araştıran Lawrence, folklor, batıl inanç, geleneksel tıp ve modern bilim arasında bir bağlantı kuruyor.

Kitabın merkezinde, mantarların insan hayal gücündeki yeri. Karanlık ormanlarda aniden ortaya çıkmaları, kısa sürede büyümeleri, bazı türlerinin geceleri parlaması, bazılarının ise ölümcül olması, onları dünyanın farklı kültürlerinde doğaüstü güçlerle ilişkilendirmiş. Lawrence, mantarların periler, cadılar, ruhlar ve büyüyle ilişkilendirildiği inanışları incelerken, bu anlatıların insanların doğal dünyayı anlamlandırma biçimleri hakkında da ipuçları verdiğini gösteriyor. Özellikle parıldayan tilkiateşi gibi sıra dışı türler, mantarların neden yüzyıllar boyunca gizemli varlıklar olarak algılandığını ortaya koyuyor.

Lawrence bununla birlikte mantarların yalnızca folklorun konusu olmadığını vurguluyor. İnsan toplulukları binlerce yıldır mantarlardan beslenme, tedavi ve çeşitli gündelik amaçlarla yararlanıyor. Bazı türlerin zehirli olması onları tehlikeli kılarken, bazıları geleneksel tıp uygulamalarında önemli bir yer edinmiş. Kitap, bu deneyimlerin zamanla biriken halk bilgisini ve mantarların insan sağlığıyla ilişkisinin nasıl keşfedildiğini ele alıyor. Böylece “şifa” ile “zehir” arasındaki sınırın mantarlar söz konusu olduğunda ne kadar ince olduğunu gösteriyor.

Eser, geçmişteki inanışlarla günümüzdeki bilimsel araştırmalar arasındaki ilişkiye de dikkat çekiyor. Geleneksel toplumların gözlem ve deneyim yoluyla geliştirdiği bilgiler, modern bilimin mantarların tıbbi ve biyolojik özelliklerini araştırmasıyla farklı bir anlam kazanıyor. Lawrence, mantarların yalnızca geçmişin batıl inançlarında kalan canlılar olmadığını; gıda, tıp ve bilim açısından günümüzde de önemlerini koruduklarını ortaya koyuyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de kapsamı. Lawrence, Royal Botanic Gardens, Kew arşivlerinden yararlanarak yüzden fazla mantar türünü ele alıyor ve bunların her birini farklı kültürel, tarihsel veya bilimsel bağlamlara yerleştiriyor. Bu nedenle kitap yalnızca mantarların doğal tarihini anlatmıyor; insanların ormanları, bilinmeyeni ve doğanın kontrol edilemeyen güçlerini nasıl yorumladıklarının da bir panoramasını sunuyor.

Sonuçta ‘Mantarların Büyüsü’ (‘The Magic of Mushrooms: Fungi in Folklore, Superstition and Traditional Medicine’), mantarları doğanın kenarında duran önemsiz canlılar olmaktan çıkarıp insanlık tarihinin merkezindeki şaşırtıcı aktörlerden biri olarak gösteriyor. Zehirlenmeden şifaya, büyüden mutfak kültürüne kadar uzanan hikâyeleri bir araya getirerek, doğadaki en tanıdık görünen canlıların bile arkasında ne kadar zengin bir kültürel ve bilimsel geçmiş bulunduğunu hatırlatıyor.

Sandra Lawrence — Mantarların Büyüsü: Folklor, Batıl İnanç ve Geleneksel Tıpta Mantarlar
Çeviren: Zafer Fehmi Yörük • Sakin Kitap
Bilim • 208 sayfa • 2026

Denis Noble, Raymond Noble — Canlı Sistemleri Anlamak (2026)

Denis Noble ve Raymond Noble’ın bu kitabı, yaşamı genlerin belirlediği doğrusal bir program olarak açıklayan indirgemeci biyoloji anlayışına karşı çıkıyor. Yazarlar, organizmaların davranışlarını tek tek genlerin özelliklerine bağlayan yaklaşımın canlı sistemlerin nasıl işlediğini açıklamakta yetersiz kaldığını savunuyor. Onlara göre DNA son derece önemli olsa da yaşamın anlamı yalnızca genetik kodda aranamaz.

Kitabın temel itirazı, genlerin organizmanın davranışlarını tek başına belirlediği düşüncesine yöneliyor. Bir insanın neyi sevdiği, nasıl davrandığı veya hangi kararları verdiği gibi karmaşık özelliklerin doğrudan belirli genlere bağlanması, biyolojik süreçlerin çok katmanlı yapısını gözden kaçırıyor. Genom, kendi başına çalışan bir talimatlar kitabı değil; hücre, organizma ve çevresiyle sürekli etkileşim içinde anlam kazanan bir sistemin parçası olarak ele alınıyor.

Noble’ler bu görüşü özellikle hücre fizyolojisi üzerinden temellendiriyor. Hücrelerdeki süreçler yalnızca DNA’dan gelen komutların uygulanmasından ibaret değil; moleküller, hücresel yapılar, organlar ve organizmanın bütünü arasında sürekli geri bildirimler bulunuyor. Bu nedenle biyolojik nedensellik tek yönlü, yani “gen → özellik” biçiminde işlemiyor. Daha üst düzeyde ortaya çıkan koşullar da daha alt düzeydeki biyolojik süreçleri etkileyebiliyor. Organizma ile genom arasındaki ilişki karşılıklı ve dinamik bir nitelik taşıyor.

Kitabın önemli kavramlarından biri eyleyicilik. Yazarlar canlıları pasif biçimde genetik talimatları uygulayan makineler olarak değil, çevreleriyle etkileşen ve bu etkileşimler aracılığıyla kendi durumlarını değiştirebilen sistemler olarak görüyor. Bir organizmanın davranışı, yalnızca sahip olduğu genlerin sonucu değil; içinde bulunduğu fizyolojik durum, çevre, geçmiş deneyimler ve diğer canlılarla ilişkiler tarafından da şekilleniyor.

Bu yaklaşım, genetik determinizmin sınırlarını aşarak yaşamı farklı düzeylerin birbirini etkilediği bütünlüklü bir sistem olarak düşünmeyi gerektiriyor. Hücre, organizma, topluluk ve ekosistem birbirinden bütünüyle kopuk katmanlar değil; karşılıklı ilişkiler içinde işleyen bir bütünün parçalarıdır. Dolayısıyla insanı anlamak için yalnızca genomuna bakmak yeterli değildir.

Sonuçta ‘Canlı Sistemleri Anlamak’ (‘Understanding Living Systems’), genlerin önemini reddetmekten çok, onların biyolojik açıklamadaki yerini yeniden düşünmeyi öneriyor. Yaşamı DNA’nın önceden yazdığı bir program olarak görmek yerine, genlerin de içinde yer aldığı karmaşık, geri beslemeli ve çevreyle sürekli etkileşen sistemlere odaklanıyor. Böylece kitap, “Yaşamın Kitabı”nı yalnızca genlerin yazdığı fikrine karşı çıkarak, canlı organizmanın kendi yaşamını kurma ve sürdürme kapasitesini merkeze alıyor.

Denis Noble, Raymond Noble — Canlı Sistemleri Anlamak
Çeviren: Yonca Aşçı Dalar • Koç Üniversitesi Yayınları
Bilim • 240 sayfa • 2026

Erkin Özdemir — Erken Modern Osmanlılarda İnançsızlığın Tarih Öncesi (2026)

Erken modern Osmanlı toplumunda bugünkü anlamıyla “ateizm” ya da “dinsizlik”ten söz etmek mümkün müdür? Erkin Özdemir’in çalışması, bu soruya doğrudan bir “evet” ya da “hayır” cevabı vermek yerine, 16. ve 17. yüzyılların Osmanlı dünyasında inanç, kutsallık ve bunlardan sapma etrafında şekillenen sıra dışı insan hikâyelerinin izini sürüyor. Mühimme defterleri, kadı sicilleri, kronikler ve farklı türden metinleri bir araya getiren araştırma, modern kavramları geçmişe olduğu gibi taşımak yerine, dönemin kendi dili ve toplumsal ilişkileri içinde bir “inançsızlık tarih öncesi”nin nasıl ortaya çıktığını sorguluyor.

Kitabın ilk bölümü kutsala yöneltilen sövgülere odaklanıyor. Peygamber’e, Kur’an’a, Allah’a ya da iman ve ağız gibi kutsallıkla ilişkilendirilen kavramlara yönelik sözlü saldırılar, yalnızca dinî bir suç kategorisi olarak ele alınmıyor. Özdemir, bu sözlerin hangi toplumsal gerilimlerin, kavga ve çatışmaların, eşkıyalık faaliyetlerinin veya gündelik anlaşmazlıkların içinde ortaya çıktığına bakıyor. Mühimme defterlerinde çoğu zaman kalıplaştırılarak ve ayrıntıları gizlenerek kaydedilen bu olayların izlerini kadı sicillerinde sürerek, resmî dilin örttüğü gündelik hayatı görünür kılmaya çalışıyor. Böylece “küfür” yalnızca cezalandırılması gereken bir söz değil, dönemin toplumsal dünyasına açılan bir tarihsel kaynak hâline geliyor.

İkinci bölümde mesele “ilhâd” kavramına taşınıyor. Burada söz konusu olan, modern anlamda sistematik bir ateizmden ziyade, doğru inançtan sapma veya dinî kabulleri reddetme olarak değerlendirilen tutumlar. Şeyhler, vaizler, toplumun farklı kesimlerinden kişiler ve dinî kabullere meydan okuduğu düşünülen kimseler üzerinden Özdemir, bu suçlamaların hangi koşullarda ortaya çıktığını araştırıyor. Ancak önemli bir metodolojik sorunla da karşılaşıyor: İlhâdla suçlanan kişilerin kendi seslerine çoğu zaman ulaşılamıyor; onların düşünceleri, kendilerini suçlayanların anlatıları üzerinden kayda geçiyor. Dolayısıyla kitap, belgelerin söyledikleri kadar sustuklarına ve nasıl konuştuklarına da dikkat ediyor.

Üçüncü bölümde “Tanrıbilmezler” ortaya çıkıyor. Bu ifade, dönemin Osmanlı dünyasında yalnızca dinî bir suçlama olarak değil, belirli toplumsal tiplerle ve özellikle eşkıyalık dünyasıyla ilişkilenen dikkat çekici bir adlandırma olarak beliriyor. Celâlî hareketlerinin yarattığı toplumsal ve siyasal karmaşa içinde “Tanrıbilmez” ya da “Tanrıtanımaz” olarak anılan kişiler, inançsızlık ile şiddet, başkaldırı ve devlet otoritesine meydan okuma arasındaki ilişkinin araştırılmasına imkân veriyor. Özdemir, bu örneklerden hareketle inançsızlığın yalnızca düşünsel bir pozisyon olarak değil, kimi zaman toplumsal düzenin dışına çıkış biçimi olarak da ortaya çıkabileceğini gösteriyor.

Son bölümde ise erken modern Osmanlı toplumuna dışarıdan bakan Avrupalı gözlemcilerin “heretik” ve “ateist” kavramlarıyla kurdukları ilişkiler ele alınıyor. Böylece Osmanlı belgelerinde “mülhid” veya “Tanrıbilmez” olarak görülen kişilerin, Avrupa düşüncesinde nasıl farklı kategoriler altında değerlendirildiği karşılaştırmalı bir perspektifle gündeme geliyor.

Özdemir’in çalışmasının asıl önemi, geçmişte gerçekten “ateistler” bulunup bulunmadığını kanıtlamaya çalışmasından çok, inançsızlık fikrinin hangi toplumsal, hukuki ve siyasal koşullarda görünür hâle geldiğini araştırmasında yatıyor. Devlet arşivlerinin resmî ve çoğu zaman suçlayıcı diliyle gündelik hayatın daha doğrudan izlerini taşıyan mahkeme kayıtlarını birlikte okuyarak, kutsala sövgüden ilhâda, oradan “Tanrıbilmez” figürüne uzanan bir zihniyet dünyasının izlerini sürüyor. Böylece Osmanlı toplumunu yalnızca inananlardan ve resmî dinî kabullerden oluşan yekpare bir yapı olarak görmek yerine, kutsallıkla çatışan, onu sorgulayan, ihlal eden veya reddeden insanların da bulunduğu karmaşık bir toplumsal alan olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Erkin Özdemir — Erken Modern Osmanlılarda İnançsızlığın Tarih Öncesi: Kutsala Sövgü, İlhâd ve Tanrıbilmezler
• İletişim Yayınları
Tarih • 214 sayfa • 2026

Bernard Lecomte — KGB Tarihi (2026)

Bernard Lecomte’un bu kitabı, Sovyetler Birliği’nin gizli servisini yalnızca bir istihbarat örgütü olarak değil, rejimin kuruluşundan çöküşüne kadar Sovyet devletinin işleyişinde merkezi rol oynayan bir iktidar aygıtı olarak ele alıyor. 7 Aralık 1917’de Çeka adıyla kurulan teşkilatın GPU, OGPU, NKVD, MGB ve nihayet KGB gibi farklı adlar altında geçirdiği dönüşümü izleyen Lecomte, bu kurumların değişen biçimlerine rağmen korudukları temel işlevleri ortaya koyuyor.

Kitabın başlangıç noktası, Feliks Dzerjinski’nin kurduğu Çeka’nın devrim sonrasındaki şiddet mekanizması. Gizli polis, karşıdevrimle mücadele etmenin yanı sıra rejimin toplumsal denetimini sağlayan bir araca dönüşür. Stalin döneminde bu işlev daha da genişler; tasfiyeler, tutuklamalar, infazlar ve sürgünler aracılığıyla devlet şiddeti sistematikleşir. Lecomte, gizli servisin yalnızca emirleri uygulayan bir kurum olmadığını, Sovyet iktidarının korunmasında aktif bir siyasal aktör hâline geldiğini gösteriyor.

‘KGB Tarihi: Sovyet Gizli Servisi’nin Gerçek Hikayesi’ (‘KGB: La véritable histoire des services secrets’) daha sonra, Sovyet istihbaratının yurtdışındaki faaliyetlerine yöneliyor. İngiltere’de etkili olan Cambridge Beşlisi, Nazi Almanyası’na karşı çalışan Kızıl Orkestra ve Amerika’nın nükleer silah programına ilişkin bilgilerin Sovyetlere aktarılması gibi örnekler üzerinden KGB’nin casusluk ağlarının kapsamı ele alınıyor. Böylece Sovyet istihbaratının yalnızca askerî bilgi toplamadığı; bilim, teknoloji, diplomasi ve Batı toplumları hakkında bilgi edinmeyi de stratejik bir faaliyet olarak gördüğü ortaya çıkıyor.

Stalin sonrasında gizli servisin niteliği değişse de rejim üzerindeki etkisi sona ermiyor. Lavrentiy Beriya’nın yükselişi ve tasfiyesi, KGB’nin iktidar mücadelelerindeki konumunu gösteren önemli örneklerden biri. Yuri Andropov döneminde ise muhalifler, entelektüeller ve rejim karşıtları üzerindeki baskı yeni yöntemlerle sürdürülüyor. Dinleme, gözetleme, propaganda ve dezenformasyon, doğrudan fiziksel şiddetin yanı sıra toplumu kontrol etmenin araçları hâline geliyor.

Soğuk Savaş bölümünde KGB ile CIA arasındaki mücadele öne çıkıyor. Lecomte, istihbarat savaşını yalnızca ajanların karşılıklı operasyonları olarak değil, teknoloji, ekonomik bilgi ve askerî kapasite yarışının bir parçası olarak ele alıyor. Batı teknolojisinin Sovyetler tarafından sistematik biçimde elde edilmeye çalışılması ve “Farewell” vakası, bu rekabetin boyutlarını gösteriyor.

Kitabın son bölümleri KGB’nin Sovyet sisteminin çözülüşü karşısındaki rolüne odaklanıyor. KGB Başkanı Vladimir Kryuçkov’un Gorbaçov’a karşı 1991 darbe girişimindeki rolü, teşkilatın yalnızca rejimin güvenlik aygıtı değil, rejimin geleceği üzerinde söz sahibi olmaya çalışan bir siyasal güç olduğunu ortaya koyuyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla KGB ortadan kalksa da kurumun kadroları, yöntemleri ve zihniyeti bütünüyle kaybolmuyor; teşkilatın mirası FSB aracılığıyla yeni Rusya’ya aktarılıyor.

Sonuç olarak Lecomte, KGB tarihini casusluk hikâyelerinin toplamı olmaktan çıkarıp Sovyet iktidarının yetmiş yıllık anatomisi olarak sunuyor. Şiddet, gözetleme, istihbarat, propaganda, dezenformasyon ve teknoloji transferi gibi farklı araçların aynı devlet mantığı içinde nasıl birleştiğini gösteren kitap, KGB’nin yalnızca Sovyet geçmişini değil, bu mirasın çağdaş Rusya’daki devamlılığını anlamaya yönelik bir çerçeve de sunuyor.

Bernard Lecomte — KGB Tarihi: Sovyet Gizli Servisi’nin Gerçek Hikayesi
Çeviren: Ayşen Sarı • Kronik Kitap
Tarih • 264 sayfa • 2026

 

George Dyson — Analog Dünya (2026)

George Dyson’ın bu kitabı, teknolojinin gelişimini yalnızca bilgisayarların ve dijital kodların yükselişi üzerinden okumak yerine, insan, doğa ve makine arasındaki daha eski ve karmaşık ilişkilerden hareketle yeniden düşünüyor. Dyson’ın temel sorusu, programlanabilir makinelerin dünyayı giderek daha fazla kontrol ettiği bir çağda, kontrol edilemeyen süreçlerin ve analog sistemlerin nasıl yeniden önem kazandığıdır.

Dyson, yaklaşık üç yüzyıllık teknoloji tarihini birbirinden kopuk icatlar dizisi olarak değil, insanın doğayla ve makinelerle kurduğu ilişkinin dönüşümü olarak ele alıyor. Bu tarihsel çizgide el yapımı aletlerden makinelerin makine ürettiği sanayi çağına, kodların kendilerini kopyalayabildiği dijital döneme ve günümüzde ortaya çıkan özerk sistemlere uzanan dört aşamalı bir gelişim modeli kuruyor. Böylece teknoloji tarihinin yalnızca daha fazla hesaplama gücüne doğru ilerleyen doğrusal bir süreç olmadığını savunuyor.

Kitabın anlatısı 18. yüzyıldaki Kuzey Pasifik keşiflerinden vakum tüplerine, Apaçi Savaşları sırasında kullanılan haberleşme yöntemlerinden bilgisayarların ve yapay zekânın gelişimine kadar uzanıyor. Dyson bu örnekler aracılığıyla teknolojik yeniliklerin çoğu zaman önceden belirlenmiş bir planın sonucu olmadığını; farklı ihtiyaçların, tesadüflerin, çevresel koşulların ve insan yaratıcılığının kesişmesinden doğduğunu gösteriyor. Haberleşme ağları ve hesaplama sistemleri de bu açıdan yalnızca teknik araçlar değil, kendi içinde beklenmedik ilişkiler üreten yapılar olarak ortaya çıkıyor.

Dyson’ın özellikle üzerinde durduğu nokta, dijital kontrolün sınırları. Bilgisayar programları belirli kurallar ve algoritmalar üzerinden çalışarak karmaşık süreçleri kontrol edebilse de canlı sistemler, ekolojik ağlar ve insan toplulukları aynı şekilde önceden programlanamaz. Doğanın işleyişi doğrusal ve deterministik olmaktan çok, geri beslemelere, rastlantılara ve kendiliğinden oluşan örüntülere dayanır. Dyson’a göre geleceğin teknolojileri de tam olarak bu nedenle yalnızca daha iyi algoritmalardan ibaret olmayabilir.

Bu yaklaşım, kitabın merkezindeki analog dünya fikrini ortaya çıkarıyor. Analog olan, burada yalnızca dijitalin karşıtı bir elektronik teknoloji anlamına gelmiyor; sürekli değişen, birbirine bağlı, çevresine tepki veren ve bütünüyle öngörülemeyen süreçleri ifade ediyor. Dyson, teknolojinin doğayı bütünüyle kontrol altına almak yerine onun organik özelliklerini yeniden üretmeye başladığı bir döneme girildiğini düşünüyor. Özerk makineler, yapay zekâ ve kendiliğinden gelişen sistemler bu dönüşümün örnekleri olarak ele alınıyor.

Dyson’ın kişisel tarihi de anlatının önemli bir parçası. Einstein ve John von Neumann gibi 20. yüzyıl biliminin büyük isimlerinin çevresinde geçen çocukluğunun anıları, bilimsel gelişmeleri soyut bir başarılar tarihinden çıkarıp insanlar arasındaki ilişkiler, fikir alışverişleri ve entelektüel çevreler üzerinden görmesini sağlıyor. Böylece kitap, bilim tarihi ile kişisel hafızayı ve teknoloji tarihini aynı anlatı içerisinde buluşturuyor.

Sonuçta ‘Analog Dünya: İnsanların Makinelerin ve Doğanın Ortak Yazgısı’ (‘Analogia: The Emergence of Technology Beyond Programmable Control’), dijital teknolojinin kaçınılmaz biçimde her şeyi denetleyeceği fikrine mesafeli duruyor. Dyson’a göre teknoloji geliştikçe karşılaştığımız dünya daha fazla hesaplanabilir olmaktan ziyade, daha karmaşık, bağlantılı ve özerk hâle gelebilir. Geleceği yalnızca kodların ve algoritmaların belirleyeceği bir dünya olarak düşünmek yerine, insanın makinelerle ve doğayla birlikte oluşturduğu, bütünüyle programlanamayan bir sistem olarak kavramamız gerektiğini savunuyor.

George Dyson — Analog Dünya: İnsanların Makinelerin ve Doğanın Ortak Yazgısı
Çeviren: Mehmet Doğan • Koç Üniversitesi Yayınları
Bilim • 344 sayfa • 2026

Kolektif — Aleviliğin Son Yüzyılı (2026)

Yalçın Çakmak’ın derlediği ‘Aleviliğin Son Yüzyılı’, Aleviliği yalnızca bir inanç sistemi olarak değil, tarih boyunca devlet politikaları, toplumsal çatışmalar, kimlik mücadeleleri ve kültürel dönüşümler içinde şekillenen çok katmanlı bir toplumsal gerçeklik olarak ele alıyor. Kitabın çıkış noktası, Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiye’sine uzanan süreçte Kızılbaş-Alevilere yönelik dışlama, baskı ve asimilasyon pratiklerinin farklı biçimler alarak varlığını sürdürmesi ve buna karşı Alevi topluluklarının geliştirdiği hafıza, dayanışma ve kimlik stratejileri.

Derlemenin tarihsel çerçevesinde özellikle Horasan anlatısı önemli bir yer tutuyor. Yalçın Çakmak, Alevi kimliğinin tarihsel kökenlerini açıklamakta kullanılan bu anlatının yalnızca geçmişe ilişkin bir rivayet olmadığını; Alevilerin kendilerini ve tarihlerini anlamlandırma biçimlerinin önemli bir parçası olduğunu tartışıyor. Buna paralel olarak kitap, Aleviliğin kökenini yalnızca “Türk İslamı” çerçevesine yerleştiren yaklaşımların siyasal anlamlarını sorguluyor. Aleviliğin farklı etnik ve kültürel topluluklar içerisindeki varlığı, tek ve değişmez bir kimlik tanımının sınırlarını görünür kılıyor.

Kitabın önemli meselelerinden biri de Alevi hafızasının nasıl üretildiği ve aktarıldığı. Sözlü kültürün “sineden sineye” aktarım biçimleri ile yazılı kaynakların kullanımı arasındaki gerilim ele alınırken, Alevi tarihine dair kaynakların hangi yöntemlerle okunması gerektiği sorgulanıyor. İnanç pratiklerinin ve topluluk bilgisinin kuşaktan kuşağa aktarılması da bu bağlamda değerlendiriliyor. Böylece Alevilik, yalnızca geçmişten devralınan sabit bir miras değil, her kuşakta yeniden yorumlanan ve yaşatılan dinamik bir gelenek olarak ortaya çıkıyor.

Derlemenin en güçlü tarihsel-siyasal eksenlerinden birini Alevifobi oluşturuyor. Osmanlı dönemindeki Kızılbaş karşıtı politikalar ve katliamlardan II. Abdülhamid dönemindeki “inançların düzeltilmesi” ve asimilasyon politikalarına; İttihat ve Terakki’nin Türklük siyaseti, Koçgiri ve Dersim’den çok partili dönemdeki Malatya, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi saldırılarına kadar uzanan çizgi, devlet ile Alevi toplumu arasındaki ilişkinin farklı dönemlerde aldığı biçimleri ortaya koyuyor. Cumhuriyet döneminde Aleviliğin kimi zaman dışlanan, kimi zaman denetlenen, kimi zaman da ulusal kimlik inşası içerisinde araçsallaştırılan bir kategoriye dönüştürülmesi, bu sürekliliğin önemli bir boyutunu oluşturuyor.

Kitap, Alevifobinin yalnızca devlet kurumlarında veya geleneksel siyasette ortaya çıkmadığını, medya ve dijital dünyada da yeni biçimler kazandığını gösteriyor. Alevi kimliğinin siyasal olaylarla ilişkilendirilmesi, toplumsal hareketlerin “Alevi” olarak damgalanması, siyasetçilerin mezhepsel kimlikleri üzerinden hedef alınması ve sosyal medyada dolaşıma giren nefret söylemleri, eski önyargıların yeni iletişim ortamlarında nasıl yeniden üretilebildiğini düşündürüyor. Bu açıdan “dijital Yezitlik” kavramı, Alevifobinin teknolojik dönüşümler karşısında ortadan kalkmadığını, aksine yeni yayılma kanalları bulduğunu tartışmaya açıyor.

‘Aleviliğin Son Yüzyılı’, aynı zamanda Alevi kimliğinin kültürel alandaki temsillerini inceliyor. Modern Türk edebiyatında Aleviliğin nasıl konu edildiği, sinemada Alevi kimliğinin hangi anlatılar ve imgeler üzerinden temsil edildiği ve Alevi müziğinin bir inanç ve kültür pratiğinden müzik endüstrisinin bir janrına dönüşürken geçirdiği değişimler ele alınıyor. Böylece kültürel üretimin yalnızca Aleviliği görünür kılmakla kalmadığı; aynı zamanda kimliğin nasıl algılandığını ve yeniden kurulduğunu da etkilediği ortaya konuyor.

Derlemenin bir diğer önemli boyutu Alevilerin kamusal alandaki konumu ve örgütlenme biçimleri. Alevilerin devlet karşısındaki talepleri, yurttaşlık anlayışları ve kamu ile ilişkileri tartışılırken, Avrupa’ya yönelen göç sonrasında ortaya çıkan örgütlenmeler ve kimlik biçimleri de ele alınıyor. Türkiye dışındaki Alevi topluluklarının yeni hukuki, siyasal ve toplumsal koşullarla karşılaşması, Aleviliğin yalnızca Türkiye sınırları içerisinde tanımlanan bir kimlik olmaktan çıkıp ulusötesi bir toplumsal örgütlenme biçimi kazanmasını beraberinde getiriyor.

Bu dönüşümün bir başka örneğini Madımak Katliamı hafızasının dijital çağda örgütlenmesi oluşturuyor. Hafıza merkezleri, arşivler ve ağ toplumu aracılığıyla geçmişin yeniden hatırlanması, Alevilerin tanınma mücadelesinin yalnızca geçmişte yaşananları kaydetmekle sınırlı olmadığını gösteriyor. Hafıza burada hem topluluk kimliğinin korunmasının hem de kamusal tanınma talebinin bir aracı hâline geliyor.

Sonuç olarak ‘Aleviliğin Son Yüzyılı’, Aleviliğin tarihini tek bir kökene, kimliğe ya da siyasal yoruma indirgemek yerine hafıza, inanç, etnisite, devlet, yurttaşlık, kültür, medya ve göç gibi farklı eksenlerin kesişiminde ele alıyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan Alevifobi tarihini görünür kılarken, Alevilerin yalnızca baskı ve dışlanmanın nesnesi olmadığını; kendi bilgi biçimlerini, kültürel pratiklerini, dayanışma ağlarını ve kimliklerini yeniden üretme kapasitesine sahip olduklarını da gösteriyor. Kitabın temel sorusu bu nedenle yalnızca “Alevilik nedir?” değil, Alevilik hangi tarihsel koşullarda nasıl tanımlandı, kimler tarafından dönüştürüldü ve Aleviler bu tanımlara karşı kendi hafızalarını nasıl kurdu? sorusu.

Bülent Akın, Yalçın Çakmak, Faruk Çalışkan, Özge Dikmen, Kumru Berfin Emre, Mehmet Ertan, Orhan Gazi Ertekin, Bülent Keleş, İhsan Koluaçık, Onur Özger, Cemal Salman, Ali Duran Topuz ve Elif Yıldızlı’nın katkılarıyla Aleviliği tarihî, siyasal, kültürel, sosyolojik bağlamlarda ele alan bir derleme.

Kolektif — Aleviliğin Son Yüzyılı
Derleyen: Yalçın Çakmak • İletişim Yayınları
İnceleme • 358 sayfa • 2026

Dany Nobus — Jacques Lacan (2026)

Dany Nobus’un adlı çalışması, Lacan’ı yalnızca soyut kavramları ve karmaşık dili üzerinden değil, psikanalitik pratiğin somut sorunları üzerinden yeniden okuyor. Nobus’un temel iddiası, Lacan’ın Freud’dan kopuşunun çoğu zaman sanıldığından daha sınırlı olduğu; Lacan’ın birçok teorik yeniliğinin aslında Freud’un klinik sorularını yeniden formüle ederek geliştirdiği yönünde. ‘Jacques Lacan: Aktarım, Analistin Arzusu’ (‘Jacques Lacan and the Freudian Practice of Psychoanalysis’), bu nedenle Lacan’ın “Freud’a dönüş”ünü yalnızca teorik bir slogan değil, psikanaliz pratiğinin tanı, aktarım, yorum ve eğitim gibi temel meselelerinde izlenebilen bir yaklaşım olarak ele alıyor.

Nobus, kitabı beş temel konu etrafında kuruyor: tanı, tedavi sırasında analistin konumu, aktarımın yönetimi, yorumun kullanılması ve analitik eğitimin örgütlenmesi. Bu yapı, Lacan’ın düşüncesini kronolojik bir biyografi olarak değil, psikanalistin klinik çalışmasında karşılaştığı sorunlar üzerinden izlemeyi sağlıyor. Yazar, Lacan’ın yayımlanmış metinlerinin yanı sıra seminerleri ve yayımlanmamış çalışmalarını da dikkate alıyor; teorik tartışmaları klinik örneklerle ilişkilendiriyor.

İlk bölüm, “konuşma ve aktarım yoluyla tanı” meselesine odaklanıyor. Nobus burada Lacan’ın nevroz, psikoz ve sapkınlık arasındaki ayrımlarını ele alırken tanının yalnızca belirtileri sınıflandıran bir işlem olmadığını gösteriyor. Lacancı yaklaşımda öznenin konuşması, dili kullanma biçimi ve başkalarıyla kurduğu ilişki, ruhsal yapının anlaşılmasında belirleyici önem taşıyor. Tanı aynı zamanda tedavinin nasıl yürütüleceğini ve analistin hastayla ilişkide hangi konumu alacağını belirleyen dinamik bir süreç hâline geliyor.

İkinci bölümde soru daha doğrudan biçimde “Analist ne ister?” sorusuna dönüşüyor. Nobus, analistin kişisel arzularının tedavi sürecine müdahale etmemesi gerektiği fikrini Lacan’ın analistin arzusu kavramıyla ilişkilendiriyor. Buradaki mesele analistin arzusuz olması değil; kendi taleplerini ve öznel beklentilerini analizanın üzerinde belirleyici hâle getirmeden, psikanalitik çalışmanın özgül amacına uygun bir konumu koruyabilmesi. Böylece analistin konumu, yalnızca teknik bir mesele olmaktan çıkıp psikanalitik etiğin merkezine yerleşiyor.

Üçüncü bölüm aktarımın stratejilerine ayrılıyor. Freudcu psikanalizde olduğu gibi Lacan için de aktarım, hastanın analiste yönelik duygularının basit bir yansıması değildir. Analitik ilişkinin kendisi bilinçdışının işleyişinin ortaya çıktığı temel alanlardan biridir. Nobus, Lacan’ın aktarımı nasıl kavramsallaştırdığını ve analistin bu ilişkiyi nasıl yönetmesi gerektiğini incelerken, aktarımın analistin hastaya hazır anlamlar sunması için değil, öznenin kendi arzusuyla ve bilinçdışıyla karşılaşabilmesi için kullanılması gerektiğini gösteriyor. Kitabın bu bölümünde Lacan’ın “öznenin bildiği varsayılan özne” kavramı etrafındaki aktarım anlayışı da önem kazanıyor.

Dördüncü bölüm yorumun taktikleri üzerine kuruluyor. Nobus burada Lacancı yorumun, hastanın söylediklerini açıklamak veya ona doğru anlamı bildirmek olmadığını vurguluyor. Yorum, bilinçdışının dilsel yapısını dikkate alan ve öznenin söyleminde bir kesinti ya da yeni bir bağlantı yaratabilen müdahaledir. Bu nedenle yorumun değeri, ne kadar kapsamlı bir açıklama sunduğundan çok, analizanın kendi sözleri ve arzusu üzerinde yeni bir düşünme alanı açıp açmadığıyla ilgilidir. Lacan’ın gösteren, anlam, metafor ve metonimi üzerine düşünceleri burada doğrudan klinik pratiğe bağlanıyor.

Beşinci bölüm ise “analizi yetkilendirme” meselesini, yani kimin psikanalist olabileceği ve psikanalitik eğitimin nasıl örgütlenmesi gerektiği sorununu ele alıyor. Nobus, Lacan’ın psikanalitik eğitimin kurumsal yapısına yönelik eleştirilerini ve analistin oluşumunda kişisel analiz, süpervizyon ve kurumsal otoritenin rollerini inceliyor. Böylece kitap, psikanalizin yalnızca klinik bir teknik olmadığını; aynı zamanda kendi bilgisini, otoritesini ve uygulayıcılarını nasıl ürettiği konusunda sürekli sorgulanması gereken bir pratik olduğunu ortaya koyuyor. Kitabın sonunda ayrıca Lacan’ın eserlerinin İngilizce kapsamlı bibliyografyası ve kronoloji yer alıyor.

Sonuç olarak Nobus’un çalışması, Lacan’ı Freud’dan kopmuş bir teorisyen olarak değil, Freudcu psikanalizin temel klinik problemlerini radikalleştirerek yeniden düşünen bir psikanalist olarak konumlandırıyor. Aktarım, analistin arzusu, tanı, yorum ve eğitim gibi meseleleri birbirinden kopuk kavramlar olarak değil, analitik pratiğin nasıl mümkün olduğu sorusunun farklı boyutları olarak bir araya getiriyor. Bu yönüyle kitap, Lacan’ın kavramlarını yalnızca açıklamakla kalmayıp onların klinik pratikte ne anlama geldiğini göstermeye çalışan sistematik bir Lacan okuması sunuyor. Yalnızca psikoloji ve psikiyatri alanındaki uzmanlara değil, Lacan’ı daha erişilebilir bir çerçeveden tanımak isteyenlere önerilir.

Dany Nobus — Jacques Lacan: Aktarım, Analistin Arzusu, Yorum
Çeviren: Ece Aşıroğlu • Axis Yayınları
Psikanaliz • 424 sayfa • 2026

Georgios Varouxakis — Batı (2026)

Georgios Varouxakis’ın bu kitabı, “Batı”yı tarihin başından beri var olan bir medeniyet birliği olarak değil, farklı dönemlerde kurulmuş ve yeniden tanımlanmış bir siyasal fikir olarak ele alıyor. Temel soru, insanların ne zaman kendilerini “Batılı” saymaya başladıkları ve bu kavramı neden kullandıklarıdır. Varouxakis, Antik Yunan’dan liberal demokrasiye uzanan kesintisiz Batı anlatısının sonradan kurulmuş olduğunu gösteriyor.

Kitabın en önemli tezi, “Batı”nın bugünkü anlamıyla oldukça yeni olduğudur. Antikçağ ve erken modern dönemde ortak kimlik daha çok Hıristiyan âlemi veya Avrupa üzerinden düşünülüyordu. “Batı”nın siyasal ve kültürel bir kimlik olarak belirginleşmesi 19. yüzyılın ilk yarısında gerçekleşti. Avrupa’nın Rusya’yı da kapsaması, Batı’yı Avrupa’dan farklı düşünme ihtiyacını güçlendirdi. Auguste Comte’un 1840’larda bu kullanımı yaygınlaştırmadaki rolünü vurguluyor. Kökenlerini emperyalizm kadar Avrupa içindeki siyasal ayrımlarda ve Rusya kaygısında da arıyor.

Varouxakis daha sonra kavramın Britanya, Amerika ve Almanya’daki farklı anlamlarını izliyor. Batı kimi zaman özgürlük ve anayasal yönetimle, kimi zaman Hıristiyanlık, ırk, kültür veya modernlikle özdeşleştiriliyor. Dünya savaşları sırasında “Batı medeniyeti” fikri yeni anlamlar kazanırken Tagore ve W. E. B. Du Bois gibi isimler kavramın sınırlarını sorguluyor. Böylece kitap, tek bir Batı fikri yerine birbirleriyle yarışan farklı Batı tasavvurlarını ortaya koyuyor.

Soğuk Savaş döneminde “Batı”, liberal demokrasiler ile Sovyetler Birliği arasındaki karşıtlığın temel kavramlarından birine dönüşüyor; Atlantik topluluğu ve NATO bu anlamı güçlendiriyor. Ancak Varouxakis, Batı fikrinin Soğuk Savaş’la başlamadığını özellikle gösteriyor. Savaş sonrasında liberalizm, milliyetçilik ve “Batı’nın çöküşü” tartışmaları kavramı değiştirmeyi sürdürüyor. 2022 sonrasında Ukrayna’nın konumu etrafında yeniden çizilen aidiyet tartışmaları da bu sürecin devam ettiğini gösteriyor.

Sonuçta Varouxakis tek ve değişmez bir “Batı” bulunmadığını savunuyor. Batı; sınırları değişen, bazı toplumları içine alırken bazılarını dışarıda bırakan tartışmalı bir siyasal ve kültürel kategoridir. ‘Batı: Bir Kavramın Tarihi’ (‘The West: The History of an Idea’), siyasal kimliklerin bugün doğal değil, tarih içinde üretilmiş fikirler olduğunu hatırlatıyor.

Georgios Varouxakis — Batı: Bir Kavramın Tarihi
Çeviren: Tansel Demirel • Koç Üniversitesi Yayınları
İnceleme • 568 sayfa • 2026

Augustinus — Roma’nın Düşüşü (2026)

MS 410’da Vizigot Kralı Alaricus’un Roma’yı yağmalaması, yalnızca büyük bir askerî yenilgi değil, Roma’nın “ebedî” olduğu inancını da sarsan tarihsel bir kırılma yarattı. Bu olayın ardından birçok pagan, felaketin sorumluluğunu geleneksel Roma tanrılarının terk edilmesine ve Hristiyanlığın devletin hâkim dini hâline gelmesine bağladı. Augustinus, ‘Roma’nın Düşüşü: Paganlara Karşı ‘Roma’nın Düşüşü: Paganlara Karşı Tanrının Şehri’ (‘De Civitate Dei I–III’) adlı dev eserini bu suçlamalara cevap vermek amacıyla kaleme aldı. İlk üç kitaptan oluşan eser hem Hristiyanlığın savunusunu hem de Batı tarih ve siyaset düşüncesini derinden etkileyecek kapsamlı bir tarih felsefesinin başlangıcını oluşturur.

İlk kitap, Roma’nın yağmalanmasının Hristiyanlığın sonucu olduğu iddiasını reddediyor. Augustinus, istila sırasında birçok insanın kiliselere sığınarak canını kurtarabildiğini hatırlatarak Hristiyanlığın merhamet anlayışının barbarlar üzerinde bile etkili olduğunu ileri sürüyor. Savaşlarda masumlarla suçluların birlikte acı çekmesinin ilahi adaletle çelişmediğini, dünyevi felaketlerin hem inananlar hem de inanmayanlar için bir sınanma ve ahlaki arınma vesilesi olabileceğini savunuyor. Böylece gerçek güvenliğin hiçbir zaman dünyevi güçlerde değil, Tanrı’ya yönelişte bulunduğunu vurguluyor.

İkinci kitapta Augustinus, Roma’nın eski tanrılarını terk ettiği için çöktüğü iddiasını tarihsel örneklerle sorguluyor. Roma’nın Hristiyanlıktan çok önce de iç savaşlar, istilalar, salgınlar ve siyasal krizler yaşadığını göstererek bu felaketlerin pagan tanrıları tarafından engellenemediğini ileri sürüyor. Böylece Roma’nın yükselişini ya da gerileyişini yalnızca din değiştirmeyle açıklayan anlayışın tarihsel gerçeklerle bağdaşmadığını savunuyor.

Üçüncü kitap ise Roma tarihine daha geniş bir perspektiften yaklaşıyor. Cumhuriyet ve İmparatorluk dönemlerinde yaşanan sayısız savaş, kıtlık, toplumsal çatışma ve doğal afet örnekleri üzerinden, dünyevi devletlerin hiçbir zaman kalıcı huzur sağlayamadığını gösteriyor. Augustinus’a göre insanlar Roma’nın geçmişini idealize etmekte, oysa tarih sürekli acılar, iktidar mücadeleleri ve geçici başarılarla örülmektedir. Bu nedenle hiçbir siyasal düzen mutlak güvenlik veya ebedî mutluluk vaat edemez.

Bu üç kitap boyunca Augustinus, Roma’nın çöküşünü yalnızca siyasî bir olay olarak değerlendirmez; onu insanlık tarihinin anlamı üzerine daha kapsamlı bir sorgulamanın başlangıç noktası hâline getirir. Pagan dinini, klasik Roma erdem anlayışını ve dünyevi iktidar idealini eleştirirken, gerçek yurttaşlığın ve kalıcı aidiyetin Tanrı’nın Şehri’nde bulunduğunu savunuyor. Böylece tarih, siyaset ve teolojiyi ortak bir düşünce çerçevesinde birleştirerek daha sonra ayrıntılı biçimde geliştireceği “Tanrı’nın Şehri” ile “Dünya Şehri” ayrımının temellerini atıyor.

Augustinus — Roma’nın Düşüşü: Paganlara Karşı Tanrının Şehri
Çeviren: Yunus Emre Ceren • Kronik Kitap
Tarih • 176 sayfa • 2026