Lukas Maher — Yanlış Bilinen Psikoloji (2026)

Lukas Maher bu kitabında son yıllarda yaygınlaşan popüler psikoloji dilini mercek altına alıyor. “Trigger” (tetikleyici), “travma”, “toksik ilişki”, “narsist”, “gaslighting” gibi kavramların sosyal medyada hızla dolaşıma girmesiyle birlikte, ruh sağlığı alanında ciddi bir kavram enflasyonu yaşandığını savunuyor. Maher’e göre bu kavramlar bütünüyle yanlış değil; ancak bağlamından koparıldığında hem bireyleri hem de toplumsal ilişkileri yanlış yönlendirebiliyor.

‘Yanlış Bilinen Psikoloji: Ruh Sağlığıyla İlgili En Büyük 45 Yanılgı’ (‘Trigger, Trauma, toxisch: Die 45 größten Mental-Health-Irrtümer. Ein Psychotherapeut klärt auf’), 45 yaygın yanılgıyı tek tek ele alıyor. Örneğin her rahatsız edici deneyimin “travma” olarak adlandırılamayacağını, travmanın klinik ve özgül bir anlamı olduğunu hatırlatıyor. Benzer şekilde her zor ilişkinin “toksik” olmadığına, her benmerkezci davranışın “narsisizm” tanısı gerektirmediğine dikkat çekiyor. Böylece psikiyatrik ve psikolojik terimlerin gündelik dilde aşırı genişletilmesinin yarattığı bulanıklığı gösteriyor.

Maher ayrıca “tetiklenme” kavramının nasıl genelleştirildiğini inceliyor. Ona göre rahatsızlık, incinme ya da öfke gibi duygular insan olmanın parçası; her olumsuz duygu patolojik bir durum olarak kodlandığında dayanıklılık kapasitesi zayıflayabiliyor. Bu noktada kitap, ruh sağlığı farkındalığı ile aşırı hassasiyet kültürü arasındaki ince çizgiyi tartışıyor.

Eserin bir diğer önemli boyutu, kimlik ve terapi kültürünü eleştirmesi. Sürekli kendini analiz etme, etiketleme ve kategorize etme eğiliminin, kişisel gelişimi desteklemek yerine kimi zaman katı bir öz-anlatı oluşturduğunu savunuyor. Psikolojik kavramların sosyal medyada ahlaki silah haline gelmesi, özellikle ilişkilerde hızlı teşhis ve damgalamaya yol açabiliyor.

Maher’in temel mesajı, ruh sağlığı bilgisini küçümsemek değil; onu daha dikkatli, bağlamsal ve bilimsel bir zemine oturtmak. Kitap, ruh sağlığı söyleminin faydalarını inkâr etmiyor; fakat kavramların gevşek ve popüler kullanımlarının hem gerçek klinik sorunları gölgeleyebileceğini hem de sıradan insani deneyimleri patolojikleştirebileceğini vurguluyor. Bu yönüyle eser, çağımızın terapi kültürüne eleştirel ama yapıcı bir katkı sunuyor.

Lukas Maher — Yanlış Bilinen Psikoloji: Ruh Sağlığıyla İlgili En Büyük 45 Yanılgı
Çeviren: Sinan Köseoğlu • İrene Kitap
Psikoloji • 272 sayfa • 2026

Gökçer Tahincioğlu — Beyaz Toros (2026)

 

‘Beyaz Toros’, Türkiye’de devlet şiddetinin ve cezasızlık kültürünün on yıllara yayılan sürekliliğini anlatan bir hafıza kaydı niteliği taşıyor. Gökçer Tahincioğlu, 1970’lerden bugüne uzanan bir çizgide yargısız infazları, işkenceleri, kayıpları ve “faili meçhul” cinayetleri dönemsel başlıklar altında topluyor; fakat asıl gösterdiği şey yöntemler değişse de mantığın değişmediği oluyor. 70’lerde “yargısız infaz”, 80’lerde “idam ve operasyon”, 90’larda “faili meçhul”, 2000’lerde “meşru şiddet” adını alan uygulamalar, aynı yapısal zeminde buluşuyor.

Kitabın merkezindeki simge, adını verdiği “Beyaz Toros.” 90’lı yıllarda kaybetmelerin ve karanlık operasyonların sembolü olan bu otomobil, bugün bazı çevrelerde alkışlanan bir “kahramanlık” ikonuna dönüşmüş durumda. Tahincioğlu, bu dönüşümü tesadüf olarak görmüyor. Ona göre cezasızlık yalnızca hukuki bir eksiklik değil; dil, propaganda ve toplumsal rıza üretimiyle beslenen bir sistematik. Öldürülenlerin “hak etmiş olabileceği” kuşkusu yayıldıkça, öldürenlerin sırtı sıvazlanıyor.

Metin yalnızca olayları sıralamıyor; Kadir Manga’dan Hasan Ocak’a, Roboski köylülerinden Ethem Sarısülük’e uzanan somut hikâyelerle bir sözlü tarih kuruyor. Her dosya, hem kişisel bir trajedi hem de devlet aklının sürekliliğine dair bir veri olarak işleniyor. Tahincioğlu, “Kim bilir ne yapmışlardı?” sorusunu bilinçli biçimde dışarıda bırakıyor; çünkü ona göre cezasızlık tam da bu soruyla başlıyor.

Kitabın son bölümü, bu şiddet rejimini kuramsal bir çerçeveye oturtuyor. “Devletin bekası” adına hukuk dışına çıkılabildiği, bazı hayatların hukukun korumasından çıkarılarak şiddete açık hale getirildiği bir egemenlik anlayışı tartışılıyor. Böylece Beyaz Toros, yalnızca geçmişin karanlık sayfalarını değil, bugünün meşrulaştırma mekanizmalarını da görünür kılıyor.

Bu çalışma, cinayetlerin kronolojisini tutmanın ötesinde, cezasızlığın nasıl normalleştiğini ve hatta simgeleştirildiğini gösteren bir tanıklık kitabı olarak tarihe not düşüyor.

Gökçer Tahincioğlu — Beyaz Toros: Faili Belli Devlet Cinayetleri
• İletişim Yayınları
Siyaset • 256 sayfa • 2026

Helen Lewis — Deha Denen Mit (2026)

Helen Lewis bu kitabında “deha” fikrinin masum bir övgü değil, tarihsel olarak inşa edilmiş ve çoğu zaman tehlikeli sonuçlar doğuran bir mit olduğunu savunuyor. ‘Deha Denen Mit’ (‘The Genius Myth’), ilk “büyük adam” biyografilerinden 18. yüzyıldaki “acıların dâhisi” romantizmine, oradan 19. yüzyıl sonundaki IQ takıntısına uzanan bir soy kütüğü çıkarıyor. Böylece dehanın doğal bir kategori değil, kültürel ve ideolojik bir kurgu olduğunu gösteriyor.

Lewis’e göre deha mitinin zehirli yanı, büyük başarıyı yetenek, şans ve emek bileşimi olarak görmek yerine bunu “üstün insan” fikrine dönüştürmesi. Bir alandaki başarı, o kişinin siyaset, etik ya da toplum üzerine her konuda daha yetkin olduğu yanılsamasını besliyor. Oysa kamusal aydın olarak görülen birçok figürün sıradan, hatta bilgisiz kanaatleri olabiliyor. Kitap bu kopuşu, yani uzmanlık ile “üstünlük” arasındaki kaymayı eleştiriyor.

Eserin önemli bir bölümü IQ testlerinin tarihine ayrılıyor. Lewis, IQ’nun sözde hassas ölçüm iddiasının toplumsal değeri tek boyutlu bir zekâ skalasına indirgediğini savunuyor. IQ’su 140 olan birinin kanaatinin 139 olandan niteliksel olarak üstün olduğunu varsaymanın bilimsel temeli olmadığını vurguluyor. Bu ölçüm kültürü, “özel insanlar” fikrini kurumsallaştırıyor ve eşitsizlikleri meşrulaştırabiliyor.

İkinci kısımda sanat dünyası, biyografi filmleri ve miras vakıfları üzerinden deha anlatılarının nasıl üretildiği inceleniyor. Ressamlar ve bilim insanları örneğinde, başarı hikâyelerinin arkasındaki destek ağları görünmez kılınırken tekil kahraman figürü yüceltiliyor. Hatta kimi zaman ortalama bir başarı bile, hazır deha kalıplarına uyduğu için efsaneleştirilebiliyor.

Lewis son olarak teknoloji dâhisi modeline yöneliyor. Elon Musk ile Thomas Edison arasında kurduğu paralellik, bireyden çok kültürü işaret ediyor. “Menlo Park Büyücüsü”nden Mars hayalleri kuran girişimciye uzanan çizgide değişmeyen şey, toplumun bazı figürleri “özel insan” kategorisine yerleştirme arzusu oluyor. Kitap, bu mitin cazibesini çözümlerken, ona kapılmanın siyasal ve kültürel risklerini görünür kılıyor.

Helen Lewis — Deha Denen Mit: İsyancıların, Canavarların ve Kural Tanımazların Tehlikeli Cazibesi
Çeviren: Ali Karatay • Yapı Kredi Yayınları
İnceleme • 312 sayfa • 2026

Armond Duwell — Fizik ve Hesaplama (2026)

Armond Duwell bu çalışmada fizik ile hesaplama arasındaki ilişkiyi yalnızca teknik bir kesişim alanı olarak değil, felsefi bir problem olarak ele alıyor. Temel sorusu şu oluyor: Fiziksel dünya hesaplamanın sınırlarını mı belirliyor, yoksa hesaplama kavramı fiziksel teorilerin içinde mi şekilleniyor? Bu çerçevede klasik hesaplama kuramından kuantum bilgi teorisine uzanan geniş bir tartışma yürütüyor.

‘Fizik ve Hesaplama’ (‘Physics and Computation’), klasik bilgisayar modellerinin dayandığı Turing geleneğini hatırlatarak başlıyor. Hesaplanabilirlik kavramının matematiksel çerçevesini özetliyor ve bunun fiziksel süreçlerle nasıl ilişkilendirildiğini sorguluyor. Duwell’e göre çoğu yaklaşım, hesaplamayı soyut bir biçimsel sistem olarak ele alıyor; oysa gerçek hesaplama her zaman fiziksel bir süreç içinde gerçekleşiyor. Bu nedenle hesaplama sınırlarını tartışırken fizik yasalarını hesaba katmak gerekiyor.

Eserin merkezinde kuantum hesaplama tartışması yer alıyor. Kuantum mekaniğinin sunduğu süperpozisyon ve dolanıklık gibi özelliklerin, klasik hesaplama sınırlarını aşıp aşmadığını analiz ediyor. Duwell, kuantum bilgisayarların bazı problemleri daha hızlı çözebildiğini kabul ediyor; ancak bunun hesaplanabilirliğin sınırlarını kökten değiştirdiği iddiasına temkinli yaklaşıyor. Fiziksel imkân ile mantıksal olanak arasındaki ayrımı netleştiriyor.

Kitap ayrıca “hiper-hesaplama” iddialarını, yani Turing sınırlarını aşan fiziksel süreçler olabileceği tezini de inceliyor. Görelilik kuramı veya sürekli niceliklere dayanan modeller üzerinden geliştirilen bu görüşlerin hem fiziksel hem kavramsal sorunlarını tartışıyor. Sonuçta Duwell, hesaplama kavramının fiziksel teorilerle karşılıklı bir etkileşim içinde geliştiğini savunuyor.

Bu çalışma, bilgi felsefesi, fizik felsefesi ve bilgisayar bilimi arasındaki kesişimi sistematik biçimde ele alması bakımından önemli. Hesaplamanın doğası üzerine yürütülen çağdaş tartışmaları berraklaştırarak, fiziksel gerçekliğin bilişsel ve teknik sınırlarımızı nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Armond Duwell — Fizik ve Hesaplama
Çeviren: Fazilet Fatıma Alçık • Vakıfbank Kültür Yayınları
Bilim • 132 sayfa • 2026

Bülent Bilmez, Cemal Taş — Dersim Kırımı Envanteri (2026)

‘Dersim Kırımı Envanteri’, 1937-1938’de Dersim’de yaşanan ve resmî anlatının “isyan”, yerel hafızanın ise “Tertele” dediği büyük yıkımı, sloganların ve soyut genellemelerin ötesine taşıyor. Bülent Bilmez ve Cemal Taş, bu çalışmada hem kavramsal hem de olgusal bir zemin kurmayı hedefliyor; yaşananları tartışmalı adlandırmaların sisinden çıkarıp somut verilerle görünür kılıyor.

Kitabın giriş bölümü, “Dersim”, “Dersim ’38”, “isyan”, “katliam”, “soykırım” ve özellikle tercih edilen adlandırmayla “kırım” kavramlarını titizlikle tartışıyor. Böylece mesele yalnızca tarihsel bir olay olarak değil, aynı zamanda bir adlandırma ve anlamlandırma sorunu olarak ele alınıyor. 1921’den 1947’ye uzanan geniş bir tarihsel arka plan içinde, yasal düzenlemeler, hazırlık süreci ve sonrasındaki uygulamalar makro ölçekte analiz ediliyor. Bu çerçeve, olayları tekil bir patlama anı değil, uzun erimli bir devlet politikası bağlamında okumaya imkân veriyor.

Ancak kitabın asıl özgünlüğü, “mikro tarih” yaklaşımında ortaya çıkıyor. Dokuz örnek vaka ve mekân üzerinden yürütülen envanter çalışması, büyük anlatının içine sıkışmış bireysel hikâyeleri açığa çıkarıyor. Derê Pulemuriye (Pülümür deresi), Derê Remedani (Ramazanköy), Dero Xori (Tosniye) ve Golê Çetu (Mamekiye) bunlardan birkaçı. Tanıklıklar, ağıtlar, arşiv belgeleri, eski ve güncel görseller, isimleri belirlenebilen mağdurlar ve resmî görevliler bir araya getiriliyor. Böylece travma, anonim bir istatistik olmaktan çıkıp isim, yüz ve mekân kazanıyor.

Bu çalışma, kesin hüküm dağıtan bir metin olmaktan ziyade, güvenilir ve denetlenebilir bilgi üretmeyi amaçlayan bir “pilot” envanter niteliği taşıyor. Amaç, Dersim ’38 üzerine yürütülen tartışmaları sağlam verilere dayandırmak ve gelecekte genişletilecek kapsamlı bir belgeleme projesinin temelini atmak.

Sonuçta ‘Dersim Kırımı Envanteri’, tarihle yüzleşme çağrısını soyut bir etik talep olarak bırakmıyor; somut bilgiye dayalı bir hafıza inşası. Hesaplaşma ve onarıcı adalet arayışına katkı sunmayı hedefleyen bu çalışma, Dersim üzerine yürütülen literatürde belgeye dayalı yaklaşımı güçlendirmesi bakımından önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Bülent Bilmez, Cemal Taş — Dersim Kırımı Envanteri: Dokuz Örnek Vaka ve Mekân
• İletişim Yayınları
Tarih • 350 sayfa • 2026

Traudl Junge — Hitler’in Sekreteri (2026)

Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şeyin somut örneği olan Traudl Junge bu anı kitabında genç yaşta Adolf Hitler’in özel sekreteri olarak geçirdiği yılları ve savaşın son günlerine kadar süren tanıklığını anlatıyor. 22 yaşında, siyasetten uzak, kariyer arayışında ve balerin olmayı hayal eden genç bir kadınken Führer’in yakın çevresine girdi. Kitap, onun bu görevi nasıl sıradan bir iş olarak gördüğünü ve rejimin suçlarını kavramadan gündelik bir büro hayatı sürdürdüğünü gösteriyor.

Anlatının en çarpıcı bölümü, Berlin’deki Führerbunker’de geçen son haftalar. Kızıl Ordu kente yaklaşırken içeride daralan bir dünya tasvir ediliyor: çöken bir rejim, sadakatini koruyan dar bir çevre ve gerçeklikten kopmuş bir lider portresi çiziliyor. Junge, Hitler’in vasiyetini dikte ettirdiği ana, Eva Braun’la evliliğine ve intiharına doğrudan tanıklık ediyor. Bu sahneler, tarihsel bir çöküşün içeriden gözlemi niteliği taşıyor.

‘Hitler’in Sekreteri: Führer’le İki Buçuk Yıl’ (‘Bis zur letzten Stunde: Hitlers Sekretärin erzählt ihr Leben’) yalnızca olayları aktarmıyor; aynı zamanda suç, sorumluluk ve körlük üzerine bir iç hesaplaşma sunuyor. Junge, savaş sonrası yıllarda rejimin işlediği suçların kapsamını öğrendikçe duyduğu utancı ve “bilmemek” ile “bilmek istememek” arasındaki farkı sorguluyor. Kendini ideolojik bir fanatikten ziyade apolitik ve naif biri olarak tanımlasa da bu tutumun ahlaki sonuçlarından kaçamıyor.

Kitabın orijinal adında geçen “Son saate kadar” ifadesi, hem Hitler’in son anlarına hem de Junge’nin geç fark ettiği yüzleşmeye işaret ediyor. Eser, Nazi Almanyası’nın merkezine içeriden bakış sağlaması bakımından tarihsel değer taşıyor; aynı zamanda totaliter rejimlerde sıradan bireylerin nasıl sistemin parçası hâline gelebildiğini göstermesi açısından önemli bir tanıklık sunuyor.

Traudl Junge — Hitler’in Sekreteri: Führer’le İki Buçuk Yıl (Melissa Müller’in Katkılarıyla)
Çeviren: Vedat Çorlu • Alfa Yayınları
Anı • 272 sayfa • 2026

Kolektif — “Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak (2026)

‘“Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak’ derlemesi, 1991’deki büyük kopuş anını bir hatıra olarak değil, bugünü anlamanın anahtarı olarak ele alıyor. İbrahim Gündoğdu ve Sadık Kılıç’ın derlediği kitap, taşkömürüyle kimlik kazanmış bir kentin neoliberal dönüşüm karşısında nasıl çözülüp yeniden şekillendiğini tartışıyor. Zonguldak artık ne bütünüyle bir “madenci kenti” olarak kalıyor ne de madencilik sonrasına ait tutarlı bir yön bulabiliyor; kent adeta uzun bir eşikte bekliyor.

Kitabın ilk ekseni, Büyük Madenci Yürüyüşü’nün bir dönüm noktası olup olmadığını sorguluyor. Mobilizasyonun imkânları ve sınırları tartışılırken, kolektif direniş hafızasının nasıl aşındığı gösteriliyor. TTK’nın merkezde durduğu analizler, kurumsal çözülme ile kaçak madenciliğin yayılması arasındaki çelişkili ilişkiyi açığa çıkarıyor. Neoliberalizm burada tek biçimli işlemiyor; kamusal işletmenin gölgesinde enformel üretim, güvencesizlik ve parçalanmış emek rejimleri gelişiyor.

Bir diğer hat, sınıf kimliğinin dönüşümüne odaklanıyor. Maden işçiliği etrafında kurulan erkeklik, dayanışma ve onur anlatıları çözülürken, işçi sınıfı kimliği de parçalanıyor. Kentin demografik yapısındaki değişim, doğurganlık oranlarındaki gerileme ve nüfus kaybı, “büyüyen kentten büzülen kente” geçişi görünür kılıyor. Bu sosyolojik daralma, siyasal alanda da yankı buluyor: Zonguldak ne iktidarın tam hâkimiyetine giriyor ne de muhalefetin değişmez kalesi oluyor; seçmen davranışları dalgalı ve tepkisel bir seyir izliyor.

Karşılaştırmalı bölüm, Avrupa’daki sanayisizleşmiş bölgelerle paralellik kurarak geride bırakılmışlık hissinin popülist yönelimlerle nasıl kesiştiğini gösteriyor. Kültür ve turizm projeleri ile Filyos Vadisi gibi “megaproje kalkınmacılığı” hamleleri ise yeni bir kader vaadi sunuyor; ancak bu projelerin politik ekonomisi, sermaye birikimi ile yerel ihtiyaçlar arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor.

Bu derleme, Zonguldak’ı bir istisna değil, neoliberal kapitalizmin alacalı coğrafyalarından biri olarak konumlandırıyor. Kentin arafta kalmışlığı, aslında Türkiye’nin son otuz yılının yoğunlaşmış bir özeti olarak okunuyor.

Kolektif — “Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak
Derleyen: İbrahim Gündoğdu, Sadık Kılıç • Nika Yayınevi
İnceleme • 287 sayfa • 2026

Jane Ridley — Victoria (2026)

Jane Ridley bu biyografide, Kraliçe Victoria’yı yalnızca uzun süre tahtta kalmış bir hükümdar olarak değil, modern monarşinin mimarı olan karmaşık bir siyasal aktör olarak ele alıyor. 18 yaşında tahta çıktığında deneyimsiz ve duygusal bir genç kadın olarak görünen Victoria, zamanla anayasal sınırlarını öğrenen, fakat aynı zamanda bu sınırlar içinde ciddi bir nüfuz kuran bir hükümdara dönüşüyor. Ridley, onun özel hayatıyla siyasal rolü arasındaki geçişkenliği merkeze alıyor.

Kitapta özellikle Prens Albert’le evliliği belirleyici bir dönüm noktası olarak sunuluyor. Albert, hem entelektüel hem siyasal anlamda Victoria’nın en önemli ortağı oluyor. Kraliçe, eşinin ölümünden sonra uzun bir yas dönemine giriyor; bu süreç kamuoyunda monarşinin zayıfladığı algısını yaratıyor. Ancak Ridley, bu geri çekilmenin arkasında bilinçli bir güç stratejisi bulunduğunu savunuyor. Victoria kamusal görünürlüğünü azaltırken, perde arkasında etkisini sürdürüyor.

‘Victoria: Kraliçe, Maderşah, İmparatoriçe’ (‘Victoria: Queen, Matriarch, Empress’), Victoria’nın “aile” imgesini nasıl siyasal bir araç haline getirdiğini de gösteriyor. Avrupa hanedanlarıyla kurulan evlilik bağları sayesinde Britanya monarşisi kıta siyasetinde sembolik bir merkez hâline geliyor. Bu yüzden Victoria sadece bir kraliçe değil, aynı zamanda bir “hanedan anası” olarak konumlanıyor. Öte yandan imparatorluk genişlerken, Hindistan’ın “imparatoriçesi” ilan edilmesi onun küresel ölçekteki temsil gücünü artırıyor.

Ridley’nin çalışması, Victoria’yı Viktorya dönemi ahlakının donuk sembolü olmaktan çıkarıyor; tutkulu, inatçı, zaman zaman müdahaleci bir figür olarak yeniden kuruyor. Kitap, modern anayasal monarşinin nasıl istikrar kazandığını ve kamusal imajın siyasal güçle nasıl iç içe geçtiğini göstermesi bakımından önemli bir biyografi niteliğinde.

Jane Ridley — Victoria: Kraliçe, Maderşah, İmparatoriçe
Çeviren: Işıl Soysal Uluçay • Alfa Yayınları
Biyografi • 192 sayfa • 2026

Maurizio Lazzarato — Devrimi Hatırlıyor musunuz? (2026)

Maurizio Lazzarato bu kitabında devrim fikrini nostaljik bir hatıraya değil, bugünü dönüştürme imkânı taşıyan canlı bir hafızaya bağlıyor. 20. yüzyıl devrimlerinin yenilgiyle sonuçlanmasının ardından sol düşüncenin sınıf siyasetini geri plana ittiğini, kimlik ve farklılık politikalarının ise çoğu zaman kapitalist düzenle uyumlu hale geldiğini savunuyor. Ona göre mesele, sınıf ile azınlık mücadelelerini karşı karşıya koymak değil, aralarındaki tarihsel ve stratejik bağı yeniden kurmak oluyor.

Yazar, “azınlık” kavramını yalnızca sayısal bir kategori olarak değil, iktidar ilişkilerine karşı konumlanış biçimi olarak ele alıyor. Feminist, göçmen, ırksal ya da queer mücadelelerin, kapitalizmin üretim ve tahakküm mekanizmalarından bağımsız düşünülemeyeceğini söylüyor. Kapitalizm sadece ekonomik bir sistem değil; aynı zamanda özne üreten, borçlandıran ve itaat yaratan bir makine olarak işliyor. Bu yüzden azınlık politikaları, sınıf mücadelesinden koparıldığında radikal potansiyelini yitiriyor.

Lazzarato, hafıza meselesine özel bir önem veriyor. Devrimlerin unutulması, yenilgilerin içselleştirilmesi ve mücadele deneyimlerinin silinmesi, kapitalist gerçekçiliğin güçlenmesine yol açıyor. Oysa devrimci hafıza, geçmişi romantize etmek için değil, kolektif eylem kapasitesini yeniden kurmak için gerekiyor. Yazar, özellikle 1968 sonrası dönemi analiz ederek, neoliberalizmin toplumsal hareketleri nasıl dönüştürdüğünü ve etkisizleştirdiğini tartışıyor.

‘Devrimi Hatırlıyor musunuz?: Azınlıklar ve Sınıflar’ (‘Se souvenir de la révolution: Minorités et classes’), sınıf ile azınlık arasındaki gerilimi aşmaya çalışan teorik bir müdahale niteliği taşıyor. Lazzarato, devrimin yalnızca ekonomik eşitlik talebi değil, aynı zamanda yaşam biçimlerinin, arzuların ve özneliklerin dönüşümü olduğunu vurguluyor. Bu yönüyle eser, çağdaş sol düşünce içinde hafıza, yenilgi ve yeniden kuruluş meselelerini merkezine alması bakımından önemli bir tartışma açıyor.

Maurizio Lazzarato — Devrimi Hatırlıyor musunuz?: Azınlıklar ve Sınıflar
Çeviren: Melis İnan, Münevver Çelik • Otonom Yayıncılık
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Jim Holt — Einstein Gödel’le Yürürken (2026)

Jim Holt’un bu kitabı, insan aklının sınır bölgelerine yapılan parlak ve kışkırtıcı bir düşünce yolculuğu sunuyor. Holt, “Zaman var mıdır?”, “Sonsuzluk nedir?”, “Aynalar neden sola ve sağa ters çevirir?” gibi ilk bakışta basit görünen ama derin felsefi ve bilimsel sonuçlar doğuran sorular etrafında dolaşıyor.

Kitap adını, Princeton’da yürüyüş yaparken evren ve matematik üzerine tartışan Einstein ile Gödel’in dostluğundan alıyor. Einstein’ın görelilik kuramıyla zaman ve mekân anlayışımız sarsılırken, Gödel’in mantıksal çalışmaları kesinlik fikrini temelden zedeliyor. Holt, özellikle 20. yüzyılın en büyük mantıkçılarından Gödel’in, ABD Anayasası’nda ciddi bir çelişki bulunduğuna inanmasını aktararak mantığın siyasal ve toplumsal alanlara nasıl uzanabildiğini gösteriyor.

Holt yalnızca Einstein ve Gödel’le yetinmiyor. Fizikçi Emmy Noether’in simetri anlayışından Alan Turing’in hesaplama fikrine, Benoit Mandelbrot’nun fraktallarına kadar hem ünlü hem de görece ihmal edilmiş düşünürleri görünür kılıyor. Einstein’ın görelilik teorisinden sicim teorisine uzanan çizgide, modern fiziğin en güzel ama en az anlaşılan fikirlerini sade ve ironik bir üslupla ele alıyor.

‘Einstein Gödel’le Yürürken: Düşüncenin Sınırlarına Uzanan Keşifler’ (‘When Einstein Walked with Gödel: Excursions to the Edge of Thought’), kozmosun bir geleceği olup olmadığı, evrenin sonsuz mu yoksa sınırlı mı olduğu gibi büyük soruları da masaya yatırıyor. Holt kesin yanıtlar vermekten çok, düşünmenin kendisini sahneye çıkarıyor. Bilimin ve felsefenin kesişiminde dolaşırken, insan zihninin hem görkemini hem de sınırlarını gösteriyor. Bu yönüyle eser, düşüncenin uçurum kenarında yapılan bir gezinti gibi: baş döndürücü ama aydınlatıcı.

Jim Holt — Einstein Gödel’le Yürürken: Düşüncenin Sınırlarına Uzanan Keşifler
Çeviren: Alper Hayreter • Alfa Yayınları
Bilim • 408 sayfa • 2026