Sibel Bekiroğlu — İhlâl Sanatı (2026)

Sibel Bekiroğlu’nun ‘İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat’ adlı çalışması, yüksek güvenlikli hapishanelerde kurulan mutlak kontrol düzeninin, göründüğü kadar kusursuz ve kapalı olmadığını ortaya koyuyor. Kitap, tecrit mimarisinin yarattığı katı disiplin, sürekli gözetim ve bedensel denetim altında şekillenen yaşamın, aynı zamanda bu düzeni aşındıran küçük ama anlamlı çatlaklar barındırdığını gösteriyor.

Eserde hapishane, yalnızca bir kapatma mekânı olarak değil, aynı zamanda iktidarın en yoğun biçimde işlediği bir alan olarak ele alınıyor. Ancak bu yoğun denetim, paradoksal biçimde, mahpusların hareket edebileceği dar ama etkili boşluklar da yaratıyor. Bekiroğlu, bu boşluklarda filizlenen gündelik pratikleri “ihlâl sanatı” olarak kavramsallaştırıyor ve mahpusların yaratıcılıkla geliştirdiği bu pratiklerin, kontrol rejimine karşı sessiz bir direnç biçimi olduğunu vurguluyor.

Kitapta, bu “ihlâl sanatı”nı somut örneklerle çeşitleniyor. Bazen leğenden basketbol potası yapmak, bazen buğulanmış cama iki kelime yazı yazmak gibi çok çeşitli yöntemlerle icra edilen bu sanat, mahpusların kendi yaşam alanlarını yeniden anlamlandırma çabasını yansıtıyor. Okuma sanatı, spor ve sağlıklı yaşam sanatı, iletişim sanatı, beslenme sanatları, elişi sanatları gibi etkinlikler, mahpusların yalnızca ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde, öznenin kendini koruma ve yeniden kurma yolları olarak ortaya çıkıyor.

Eser aynı zamanda Türkiye’de yüksek güvenlikli hapishane sisteminin tarihsel dönüşümüne de ışık tutuyor. Giderek sertleşen tecrit politikalarının, mahpusların yaşamını nasıl daralttığını gösterirken, bu daralmaya karşı gelişen direniş biçimlerini de görünür kılıyor. Böylece kitap, baskının artışı ile yaratıcılığın ve dayanışmanın güçlenmesi arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor.

Özetle ‘İhlâl Sanatı’, görünmez ve sessiz kalan gündelik direniş pratiklerini merkeze alarak, kapatılma deneyiminin tek boyutlu olmadığını ortaya koyuyor. Mahpusların, en sınırlı koşullarda bile yaşamı yeniden kurma çabalarını izleyerek, kontrol ile özgürlük arasındaki ince ve kırılgan sınırı derinlikli bir biçimde düşünmeye davet ediyor.

Sibel Bekiroğlu — İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat
• İletişim Yayınları
Sosyoloji • 223 sayfa • 2026

Martin J. Dougherty — Roma Mitolojisi (2026)

Martin J. Dougherty’nin bu kitabı, Antik Roma’nın mitolojik dünyasını kapsamlı ve bütünlüklü bir çerçevede ele alarak, bir uygarlığın kendini nasıl anlamlandırdığını gözler önüne seriyor. Eser, yalnızca tanrılar ve kahramanlar hakkında hikâyeler anlatmakla kalmıyor; bu anlatıların Roma toplumunun değerleri, siyaseti ve kültürel hafızasıyla nasıl iç içe geçtiğini açıklıyor.

Kitapta Roma panteonunun merkezinde yer alan Jüpiter, Neptün, Plüton, Minerva, Venüs ve Mars gibi tanrılar aracılığıyla evrenin düzeni, güç ilişkileri ve insan hayatının anlamı sorgulanıyor. Bunun yanı sıra Vulkanus ve Vesta gibi figürler, gündelik yaşamın ve kutsal ritüellerin mitolojik temellerini ortaya koyuyor. Kaderi temsil eden Parcae ise insan hayatının kaçınılmaz sınırlarını simgeliyor.

‘Roma Mitolojisi’ (‘Roman Myths’), Roma’nın kuruluş mitlerine özel bir önem veriyor. Romulus ve Remus efsanesi ile Aeneas’ın yolculuğu, Roma kimliğinin nasıl şekillendiğini gösteren temel anlatılar olarak ele alınıyor. Bu hikâyelerde tarih ile mit iç içe geçiyor; tanrıların müdahaleleri, kehanetler ve semboller, Roma’nın geçmişini yalnızca olaylar dizisi olmaktan çıkararak kutsal bir anlatıya dönüştürüyor.

Kitap aynı zamanda Cupid ve Psyche’nin aşk hikâyesi ve Herkül’ün görevleri gibi ünlü mitleri yeniden ele alarak, bu anlatıların evrensel temalarını ortaya koyuyor. Aşk, güç, fedakârlık ve kader gibi kavramlar, mitler aracılığıyla hem bireysel hem de toplumsal düzeyde anlam kazanıyor.

Dougherty’nin çalışmasının önemli katkılarından biri, Roma mitolojisinin kökenlerini ve dönüşümünü göstermesi. Yunan mitolojisinden devralınan unsurların Roma düşüncesi içinde nasıl yeniden yorumlandığı, imparatorluk ideolojisi ve dini pratiklerle nasıl bütünleştiği detaylı biçimde inceleniyor. Bu süreç, mitolojinin sabit bir yapı değil, sürekli değişen ve yeniden şekillenen bir anlatı olduğunu ortaya koyuyor.

Kitap, Antik Roma’nın inanç sistemini, sembollerini ve anlatılarını bir araya getirerek, mitolojinin bir uygarlığın kendini ifade etme biçimi olduğunu gösteriyor. Hem tarih hem de mitin kesişiminde yer alan bu eser, Roma’nın kültürel mirasını anlamak isteyenler için kapsamlı ve açıklayıcı bir rehber niteliği taşıyor.

Martin J. Dougherty — Roma Mitolojisi
Çeviren: Bahar Çetiner • Kronik Kitap
Mitoloji • 224 sayfa • 2026

Ashley Ward — Beş Duyu ve Ötesi (2026)

Ashley Ward’ın bu çalışması, insanın dünyayı nasıl algıladığını yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma. Ward, duyuların yalnızca dış dünyayı algılamaya yarayan araçlar olmadığını, aynı zamanda gerçeklik dediğimiz deneyimi kuran temel mekanizmalar olduğunu savunuyor. Ona göre yaşamak, büyük ölçüde duyumsamak anlamına geliyor; çünkü iç dünyamız ile dış gerçeklik arasındaki köprüyü duyularımız kuruyor.

‘Beş Duyu ve Ötesi’ (‘Sensational’), geleneksel olarak bilinen görme, işitme, dokunma, tat ve koku duyularının ötesine geçerek, insanın sahip olduğu daha az fark edilen duyusal sistemlere de odaklanıyor. Denge, içduyum ve özduyum gibi duyuların, gündelik yaşamın görünmez ama vazgeçilmez unsurları olduğunu gösteriyor. Bu yaklaşım, duyuların sayısının beşle sınırlı olduğu yönündeki yaygın kabulü sorguluyor ve algının aslında çok daha karmaşık bir yapı olduğunu ortaya koyuyor.

Ward, duyuların tek tek değil, sürekli bir işbirliği içinde çalıştığını vurguluyor. Beyin, farklı duyulardan gelen verileri bir araya getirerek anlamlı bir gerçeklik inşa ediyor. Bu süreçte algı, pasif bir yansıma değil; aktif bir yorumlama haline geliyor. Böylece aynı dünyayı paylaşan bireylerin neden farklı deneyimler yaşadığı da açıklık kazanıyor. Her bireyin duyusal sistemi ve geçmiş deneyimleri, onun gerçeklik algısını benzersiz kılıyor.

Eserde dikkat çeken bir diğer nokta, insan duyularının diğer canlılarla karşılaştırmalı olarak ele alınması. Ward, bazı hayvanların insanın algılayamadığı frekansları duyabildiğini ya da manyetik alanları hissedebildiğini göstererek, insan algısının sınırlı ve göreli olduğunu hatırlatıyor. Bu karşılaştırmalar, “gerçeklik” dediğimiz şeyin aslında türlere özgü bir inşa olduğunu düşündürüyor.

Kitap aynı zamanda duyuların biyolojik temellerini, psikolojik süreçlerini ve kültürel etkilerini bir arada ele alıyor. Duyusal deneyimin yalnızca fizyolojik değil, aynı zamanda öğrenilmiş ve şekillendirilmiş bir süreç olduğu vurgulanıyor. Böylece algı hem bedenin hem de kültürün ortak ürünü olarak yeniden tanımlanıyor.

Sonuç olarak kitap, duyuların hayatı nasıl anlamlı kıldığını ve gerçeklik algımızı nasıl biçimlendirdiğini derinlemesine inceliyor. Okuru, gündelik deneyimlerin ardındaki görünmez mekanizmaları fark etmeye davet ederken, yaşadığımız dünyanın aslında sandığımızdan çok daha öznel ve çok katmanlı olduğunu gösteren önemli bir eser olarak öne çıkıyor.

Ashley Ward — Beş Duyu ve Ötesi: Dünyayı Nasıl Algılıyoruz?
Çeviren: Deniz Keskin • Metis Yayınları
Bilim • 304 sayfa • 2026

Özen B. Demir — Tiryakilik (2026)

Özen B. Demir bu kitabında, tiryakiliği yalnızca biyolojik ya da ahlaki bir mesele olarak değil, zihin, beden ve kültürün kesiştiği çok katmanlı bir deneyim olarak ele alıyor. Kitap, özellikle sigara üzerinden, maddenin bilinçle temas ettiği o belirsiz eşiği anlamaya çalışıyor; haz, alışkanlık ve yaratım arasındaki görünmez bağları iz sürer gibi takip ediyor.

Eserin merkezinde, bağımlılığın psikosomatik boyutlarıyla birlikte kültürel ve estetik yankıları yer alıyor. Demir, sigarayı sıradan bir tüketim nesnesi olarak değil, düşünceyi tetikleyen, yalnızlığı paylaşan ve kimi zaman yaratıcı sürecin eşlikçisi haline gelen bir figür olarak konumlandırıyor. Bu yaklaşım, sigarayı ne yüceltmek ne de bütünüyle mahkûm etmek üzerine kurulu; aksine onun etrafında örülen deneyimleri anlamaya yönelik bir “poetik soruşturma” yürütüyor.

Kitap boyunca edebiyat, felsefe ve sinema dünyasından pek çok isimle dolaylı bir diyalog kuruluyor. Şairlerin, yazarların ve düşünürlerin sigarayla kurduğu ilişki, yalnızca bir alışkanlık değil, aynı zamanda düşünme ve üretme biçimlerinin bir parçası olarak ele alınıyor. Böylece metin, bireysel bağımlılık hikâyelerinden yola çıkarak, sanatın doğuşuna eşlik eden daha geniş bir duyarlılık alanını görünür kılıyor.

Demir’in de vurgulandığı gibi eser, bağımlılığı ölçüp biçen katı bilimsel yaklaşımlarla yetinmeyip, onu poetik bir düzlemde yeniden kuruyor. Bu yönüyle kitap hem bir inceleme hem de deneysel bir anlatı niteliği taşıyor. Sigaranın dumanı, burada yalnızca fiziksel bir olgu değil; düşüncenin dolaştığı, hatıraların ve imgelerin şekillendiği bir atmosfer olarak beliriyor.

Ancak metin, bu estetik ve düşünsel yaklaşımı sunarken bağımlılığın eleştirel boyutunu da dışarıda bırakmıyor. Sağlık, toplumsal normlar ve kapitalist üretim ilişkileri bağlamında sigaraya yöneltilen itirazlar, arka planda sürekli hissediliyor. Bu gerilim, kitabın temel dinamiklerinden birini oluşturuyor ve okuru tek yönlü bir yargıya varmaktan alıkoyuyor.

Sonuç olarak ‘Tiryakilik’, bağımlılığı ne sadece bir zaaf ne de romantize edilecek bir alışkanlık olarak görmeden, onu insan deneyiminin karmaşık bir parçası olarak anlamaya yöneliyor. Sanat, haz ve beden arasındaki ilişkileri dumanlı bir düşünce alanında yeniden kurarak, okuru hem estetik hem de düşünsel bir keşfe davet eden özgün bir çalışma ortaya koyuyor.

Özen B. Demir — Tiryakilik: Bir Psikopoetika (Edebiyat ve Mükeyyifât)
• Telemak Kitap
İnceleme • 304 sayfa • 2026

Anders Hansen — Kablolu Zihinler (2026)

Anders Hansen’in bu eseri, insan beyninin evrimsel yapısıyla modern dijital dünyanın hız ve yoğunluğu arasındaki uyumsuzluğu merkeze alan çarpıcı bir analiz sunuyor. Hansen’e göre insan beyni, yüz binlerce yıl boyunca avcı-toplayıcı koşullara uyum sağlayacak şekilde geliştiği için, günümüzün sürekli uyarana maruz bırakan ekran temelli yaşamına ayak uydurmakta zorlanıyor. Bu uyumsuzluk, stres, dikkat dağınıklığı ve kaygı gibi sorunların temel nedenlerinden biri haline geliyor.

‘Kablolu Zihinler’ (‘Skärmhjärnan’), özellikle akıllı telefonlar ve sosyal medyanın beyin üzerindeki etkilerini bilimsel verilerle açıklıyor. Sürekli bildirimler, hızlı içerik akışı ve kesintisiz bilgi bombardımanı, beynin ödül sistemini tetikleyerek bağımlılığa benzer bir döngü yaratıyor. Bu durum, odaklanma süresinin kısalmasına ve derin düşünme becerisinin zayıflamasına yol açıyor. Hansen, insanların ekran karşısında geçirdiği sürenin artmasının, zihinsel yorgunluğu ve tükenmişliği de beraberinde getirdiğini vurguluyor.

Eserde öne çıkan bir diğer tema, dijital yaşam tarzının ruh sağlığı üzerindeki etkileri. Hansen, özellikle gençler arasında artan depresyon ve anksiyete vakalarını, sosyal medya kullanımıyla ilişkilendiriyor. Sürekli karşılaştırma, onay arayışı ve kaçırma korkusu (FOMO), bireylerin kendilik algısını zedeliyor ve psikolojik baskıyı artırıyor. Böylece teknoloji, hayatı kolaylaştırırken aynı zamanda görünmez bir stres kaynağına dönüşüyor.

Hansen, bu tabloya rağmen tamamen karamsar bir yaklaşım benimsemiyor. Kitapta, beynin ihtiyaçlarına daha uygun bir yaşam tarzı geliştirmek için pratik öneriler de sunuluyor. Fiziksel hareketin artırılması, doğayla temas, ekran süresinin sınırlandırılması ve kesintisiz odaklanma anlarının yaratılması, zihinsel dengeyi yeniden kurmanın yolları arasında gösteriliyor.

Sonuç olarak kitap, modern insanın dijital dünyayla kurduğu ilişkinin bedelini görünür kılıyor. Kitap, teknolojiyi tamamen reddetmeden, onunla daha bilinçli bir ilişki kurmanın gerekliliğini vurguluyor ve beynimizin biyolojik sınırlarını dikkate alarak daha sağlıklı bir yaşam mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, çağımızın görünmez ama derin etkiler yaratan zihinsel krizini anlamak için önemli bir rehber niteliği taşıyor.

Anders Hansen — Kablolu Zihinler: Beynimiz Kimlerin Elinde?
Çeviren: Büşra Uyar • Nova Kitap
Bilim • 176 sayfa • 2026

Arnold J. Toynbee — Savaş ve Uygarlık (2026)

Arnold J. Toynbee’nin bu eseri, insanlık tarihinin uzun akışı içinde savaşın uygarlıklar üzerindeki belirleyici rolünü sorgulayan güçlü bir tarihsel analiz sunuyor. Toynbee, son altı bin yıllık süreçte çöken uygarlıkları incelediğinde, bu yıkımların ardında en doğrudan ve belirleyici etkenin savaş olduğunu ortaya koyuyor. Ona göre savaş, yalnızca dışsal bir tehdit değil, toplumların iç yapısını kemiren ve onları kendi içlerinden çökerten bir süreç olarak işliyor.

‘Savaş ve Uygarlık’ta (‘War and Civilization’) militarizm, uygarlıkların gelişimini destekleyen bir unsur olarak değil, onları yıkıma sürükleyen bir sapma olarak ele alınıyor. Toynbee, Sparta’nın katı askerî düzeninden Asur İmparatorluğu’nun yıkıcı savaş makinesine kadar uzanan örneklerle, savaşın toplumları nasıl tek boyutlu hale getirdiğini gösteriyor. Aynı şekilde Şarlman ve Timur gibi figürler üzerinden, fetihlerin kısa vadeli başarılar sağlasa da uzun vadede toplumsal çözülmeye yol açtığını ortaya koyuyor.

Toynbee’nin temel tezlerinden biri, zaferin yarattığı sarhoşluğun galip toplumlar için en az yenilgi kadar tehlikeli olduğu yönünde. Savaşın kazananları, elde ettikleri başarıyı mutlaklaştırarak eleştirel düşünceyi ve ahlaki dengeyi yitiriyor; bu durum da zamanla içsel bir çöküşü beraberinde getiriyor. “Kurtarıcı” figürlere duyulan kör bağlılık ise toplumları rasyonel ve etik temellerden uzaklaştırarak daha derin krizlere sürüklüyor.

Eserde ayrıca askerî teknolojinin gelişimi de eleştirel bir bakışla değerlendiriliyor. Toynbee’ye göre bu ilerleme, genellikle sanıldığı gibi uygarlığın yükselişini değil, aksine onun çözülüşünü hızlandıran bir göstergedir. Artan yıkım kapasitesi, insanlığın kendi kendini yok etme riskini büyütüyor ve savaşın sonuçlarını daha geri dönülmez hale getiriyor.

Sonuç olarak kitap, savaşın kaçınılmaz bir kader olmadığını, aksine insanlığın yanlış yönelimlerinin bir ürünü olduğunu vurguluyor. Toynbee, dünya savaşlarının yarattığı yıkımdan hareketle, insanlığı militarist düşünceden uzaklaşmaya ve daha kapsayıcı, gönüllü bir dünya barışı fikrine yönelmeye çağırıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca geçmişi açıklayan bir tarih kitabı değil, aynı zamanda modern toplumlara ahlaki ve politik bir uyarı niteliği taşıyor.

Arnold J. Toynbee — Savaş ve Uygarlık
Çeviren: Harun Tuncer • Kronik Kitap
Tarih • 160 sayfa • 2026

Umut Güner — Atlantik’e Bakan Gözler (2026)

Umut Güner’in ‘Atlantik’e Bakan Gözler: Osmanlı’da Amerika Tasavvuru, Yeni Dünya ve Amerika İmgesi’ adlı çalışması, Osmanlı aydınlarının Amerika Birleşik Devletleri’ni nasıl düşündüğünü doğrudan kendi metinleri üzerinden görünür kılan bir düşünce atlası. Eser, 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyıl başlarına uzanan gazete ve dergi yazılarını bir araya getirerek, “Yeni Dünya”nın Osmanlı zihnindeki karşılığını tek bir imgeye indirgemeden, çok katmanlı bir biçimde yeniden kuruyor.

Kitapta Amerika, yalnızca uzak bir coğrafya olarak değil, Osmanlı entelektüellerinin modernleşme arayışlarını sınadıkları bir düşünsel alan olarak beliriyor. Demokrasi, hukuk düzeni, din–devlet ilişkileri, toplumsal yapı ve ekonomik gelişme gibi meseleler, Amerika örneği üzerinden tartışmaya açılıyor. Bu bağlamda Amerika kimi metinlerde ilerlemenin ve refahın simgesi olarak öne çıkarken, kimi yazılarda temkinle yaklaşılması gereken bir model ya da eleştirel bir karşılaştırma zemini olarak ele alınıyor.

Kitabın önsözünde Umut Güner, Osmanlı aydınlarının Amerika’ya dair bakışını homojen bir anlatıya indirgemek yerine, farklı sesleri ve perspektifleri bir arada sunmayı amaçladığını vurguluyor. Yazarların ideolojik konumları, eğitimleri ve yazdıkları yayın organlarının çizgisi, Amerika tasavvurunun çeşitlenmesinde belirleyici oluyor. Böylece ortaya çıkan tablo, tek yönlü bir hayranlık ya da reddiyeden ziyade, sürekli değişen ve tartışılan bir düşünsel alanı yansıtıyor.

Eser aynı zamanda bilgi dolaşımının izini sürüyor. Başlangıçta Avrupa kaynaklı haberler ve seyyah anlatıları üzerinden şekillenen Amerika algısı, zamanla doğrudan Amerikan kaynaklarının artmasıyla daha somut ve ayrıntılı bir hale geliyor. Özellikle I. Dünya Savaşı sürecinde gündeme gelen Wilson İlkeleri gibi gelişmeler, Osmanlı basınında Amerika’ya yönelik ilgiyi yoğunlaştırarak bu imgeyi daha da belirginleştiriyor.

Derlemede yer alan metinler, siyaset, hukuk, toplum, kültür ve gündelik yaşam gibi farklı alanlara yayılıyor ve her biri dönemin zihniyet dünyasına açılan bir pencere işlevi görüyor. Günümüz Türkçesine aktarılarak sunulan bu yazılar, yalnızca tarihsel bir belge niteliği taşımıyor; aynı zamanda Osmanlı modernleşmesinin nasıl küresel bir düşünce akışı içinde şekillendiğini de ortaya koyuyor.

Sonuç olarak eser, Osmanlı aydınlarının Amerika’ya bakışını bir merak nesnesi olmanın ötesine taşıyarak, onu bir düşünme biçimi ve karşılaştırma aracı olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle kitap hem Osmanlı basın tarihine hem de küresel entelektüel etkileşimlere ışık tutan, araştırmalar için güçlü bir başlangıç zemini oluşturuyor.

Umut Güner — Atlantik’e Bakan Gözler: Osmanlı’da Amerika Tasavvuru, Yeni Dünya ve Amerika İmgesi
• Kabalcı Yayınları
Tarih • 295 sayfa • 2026

Paul Hirts — Hukuk ve İdeoloji (2026)

Paul Hirst’ün bu eseri, Marksist teori içinde hukuk, mülkiyet ve ideoloji arasındaki ilişkileri yeniden düşünen eleştirel bir çalışma. Hirst, bu kavramları sabit ve açıklanmış kategoriler olarak ele almak yerine, onların nasıl kurulduğunu ve hangi tarihsel koşullarda anlam kazandığını sorguluyor. Böylece kitap, yerleşik Marksist yorumları yeniden tartışmaya açarak teorik bir müdahale gerçekleştiriyor.

Eserde, özellikle ideolojinin toplumsal işlevi ile hukukun ekonomik yapı içindeki konumu arasındaki ilişki merkezî bir yer tutuyor. Hirst, ideolojinin yalnızca egemen sınıfın bir aracı olarak indirgenemeyeceğini, daha karmaşık ve çok katmanlı bir işleyişe sahip olduğunu savunuyor. Bu yaklaşım, hukukun da doğrudan ekonomik altyapının basit bir yansıması olarak görülmesine karşı çıkıyor ve onu belirli toplumsal ilişkiler içinde şekillenen özgül bir yapı olarak ele alıyor.

‘Hukuk ve İdeoloji’ (‘On Law and Ideology’), Louis Althusser’in ideoloji kuramı ile Evgeny Pashukanis’in hukuk formu analizleri arasında eleştirel bir diyalog kuruyor. Hirst, Althusser’in ideolojik aygıtlar yaklaşımını yeniden değerlendirirken, Pashukanis’in hukuku meta ilişkileriyle temellendiren görüşlerini de sorguluyor. Bu iki düşünsel hattı karşılaştırarak, hukuk ve ideoloji arasındaki ilişkinin daha esnek ve çoğul biçimlerde anlaşılması gerektiğini ileri sürüyor.

Eserin önemli katkılarından biri, Marksist teori içinde sıkça karşılaşılan indirgemeci açıklamalara karşı geliştirdiği eleştiri. Hirst, hukuku yalnızca sınıf egemenliğinin bir aracı olarak görmek yerine, toplumsal pratikler içinde görece özerk bir alan olarak konumlandırıyor. Bu sayede hukuk hem ideolojik hem de kurumsal bir yapı olarak, farklı güç ilişkilerinin kesişiminde analiz ediliyor.

Sonuç olarak ‘Hukuk ve İdeoloji’, hukuk ve ideoloji kavramlarını yeniden problematize ederek Marksist düşünce içinde alternatif yorumların önünü açıyor. Kitap, sosyalist siyaset ve hukuk teorisi üzerine düşünenler için, kavramların sınırlarını zorlayan ve onları yeniden kurmaya çağıran önemli bir çalışma.

Paul Hirts — Hukuk ve İdeoloji
Çeviren: Yusuf Enes Karataş • Islık Yayınları
Hukuk • 200 sayfa • 2026

Mem Fox — Okumanın Büyüsü (2026)

Mem Fox’un bu kitabı, çocuklara kitap okumanın yalnızca eğitsel bir etkinlik olmadığını, onların zihinsel, duygusal ve toplumsal gelişimini kökten dönüştüren bir deneyim olduğunu söylüyor. Yazar, özellikle yaşamın ilk yıllarında beynin hızla şekillendiğini ve bu süreçte duyulan her kelimenin, ritmin ve tekrarın sinir ağlarını yeniden kurduğunu vurguluyor. Bu nedenle erken yaşta düzenli okuma alışkanlığı, çocuğun geleceğini belirleyen temel bir unsur haline geliyor.

‘Okumanın Büyüsü?’ (‘Reading Magic’), yüksek sesle okumanın dikkat gelişimi, dil becerileri ve öğrenme isteği üzerindeki etkilerini somut örneklerle anlatıyor. Fox’a göre çocuklar, hikâyeler aracılığıyla yalnızca kelimeleri değil, dünyayı anlamlandırma biçimlerini de öğreniyor. Okuma sırasında kurulan ritim ve tekrar, çocukların dil yapısını içselleştirmesini sağlıyor; bu da onların daha hızlı ve kolay okumayı öğrenmesine katkı sunuyor. Aynı zamanda hikâyeler, empati kurma becerisini geliştirerek çocukların başkalarının duygularını anlamasına yardımcı oluyor.

Eserde öne çıkan bir diğer tema, okumanın çocuk ile ebeveyn arasındaki bağı güçlendirmesi oluyor. Her gün ayrılan kısa bir zaman dilimi bile, çocuk için güven, sevgi ve aidiyet duygusunu pekiştiriyor. Bu ortak deneyim, kitabın sunduğu bilgiden çok daha fazlasını taşıyor; çocuk için kitaplar, sevgiyle özdeşleşen bir alan haline geliyor. Bu sayede okuma, zorunlu bir görev değil, keyifli ve aranan bir etkinliğe dönüşüyor.

Fox, kitabının önsözünde bu alışkanlığın yıllar içinde küresel ölçekte daha fazla önem kazandığını belirtiyor. Çocuk doktorlarından eğitimcilere kadar birçok uzmanın erken yaşta okumanın önemini vurguladığını ifade ediyor. Hatta bu durumun yalnızca bireysel değil, toplumsal sonuçları da olduğunu ileri sürüyor: erken okuryazarlığın artması, uzun vadede suç oranları, işsizlik ve sosyal sorunların azalmasına katkı sağlıyor. Böylece okuma, bireysel gelişimin ötesinde toplumsal refahın da anahtarlarından biri haline geliyor.

Sonuç olarak kitap, karmaşık yöntemlere gerek duymadan, sevgiyle ve istikrarla sürdürülen günlük okuma pratiğinin çocukların hayatını nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor. ‘Okumanın Büyüsü’, erken çocukluk döneminde edinilen bu alışkanlığın, hem bireyin hem de toplumun geleceğini şekillendiren güçlü bir temel sunduğunu ortaya koyarak alanında etkili ve ilham verici bir rehber niteliği taşıyor.

Mem Fox — Okumanın Büyüsü: Çocuklarımıza Kitap Okumak Hayatlarını Neden Sonsuza Dek Değiştirecek?
Çeviren: Abbas Karakaya • Kolektif Kitap
İnceleme • 144 sayfa • 2026

Kolektif — Zulmün Adını Koymak (2026)

Devrim Sezer ve Ümit Kurt’un hazırladığı ‘Zulmün Adını Koymak: Soykırım ve Ötesi’, modern dünyada giderek artan şiddet biçimlerini anlamanın en kritik adımının, onları doğru kavramlarla adlandırmak olduğunu savunuyor. Kitap, “soykırım”, “katliam”, “etnik temizlik” ya da “tehcir” gibi terimlerin yalnızca tanımlayıcı değil, aynı zamanda politik ve etik yükler taşıyan kavramlar olduğunu vurguluyor; bu kavramların yanlış ya da kasıtlı biçimde kullanılmasının, yaşanan zulmü görünmez kılabildiğini gösteriyor.

Eser, öncelikle bu kavramlar arasındaki sınırların neden bu kadar tartışmalı olduğunu sorguluyor. Soykırım ile insanlığa karşı suçlar arasındaki farkın nerede başladığı, kitlesel şiddetin failin niyetiyle mi yoksa ortaya çıkan sonuçlarla mı tanımlanması gerektiği gibi sorular etrafında ilerliyor. Bu çerçevede kitap, yalnızca hukuki bir tartışma yürütmüyor; tarih, sosyoloji ve siyaset teorisini bir araya getirerek disiplinlerarası bir düşünme alanı açıyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, kitlesel şiddeti tekil olaylar olarak değil, belirli tarihsel süreçler ve yapılar içinde ele alması oluyor. Farklı bölümlerde, imha rejimlerinin nasıl oluştuğu, zorunlu göç ve yerinden etme pratiklerinin nasıl işlediği ve devlet politikalarının bu süreçlerdeki rolü inceleniyor. Bu analizler, şiddetin yalnızca anlık patlamalar değil, çoğu zaman uzun vadeli politikaların sonucu olduğunu ortaya koyuyor.

Eser aynı zamanda “adlandırma siyaseti” meselesine özel bir ağırlık veriyor. Özellikle soykırım inkârcılığı, yalnızca geçmişi çarpıtmakla kalmayan, mağdurlar üzerinde yeni bir adaletsizlik yaratan bir süreç olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım, zulmün adının konmamasının ya da yanlış konmasının, şiddetin kendisine eklenen ikinci bir şiddet biçimi olduğunu ileri sürüyor.

Kitapta dikkat çeken bir diğer yön ise, şiddeti insan-merkezli bir çerçevenin ötesine taşıma çabası oluyor. Ekoloji, mekân ve beden üzerinden geliştirilen analizler, kitlesel zulmün yalnızca insan topluluklarını değil, onların yaşadığı çevreyi ve hafızayı da dönüştürdüğünü gösteriyor. Bu sayede eser, soykırım çalışmalarına yeni kavramsal açılımlar kazandırıyor.

Sonuç olarak ‘Zulmün Adını Koymak’, kavramların netleştirilmesi ile etik ve politik sorumluluk arasındaki bağı görünür kılıyor. Okuru, yalnızca geçmişte yaşanan vahşetleri anlamaya değil, bugünün şiddet biçimlerini doğru adlandırarak onlarla yüzleşmeye çağırıyor ve bu yönüyle hem teorik hem de güncel bir müdahale niteliği taşıyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarla ise şöyle: Devrim Sezer, Ümit Kurt, Umut Özsu, Aytek Soner Alpan, İmge Oranlı, Umut Yıldırım ve Eray Çaylı.

Kolektif — Zulmün Adını Koymak: Soykırım ve Ötesi
Hazırlayan: Devrim Sezer, Ümit Kurt • Metis Yayınları
Siyaset • 272 sayfa • 2026