Yahya Yeşilyurt — Yemen’de Birinci Dünya Savaşı (2026)

Birinci Dünya Savaşı denildiğinde akla çoğunlukla Çanakkale, Sarıkamış ya da Süveyş gibi cepheler gelir. Oysa savaşın Osmanlı coğrafyasındaki etkileri bu cephelerle sınırlı kalmadı. Yahya Yeşilyurt ‘Yemen’de Birinci Dünya Savaşı: İmparatorların Gölgesinde’ adlı çalışmasında savaşın Yemen’de açtığı askeri, siyasi ve toplumsal cepheleri birlikte ele alarak I. Dünya Savaşı’nın daha az bilinen bir boyutunu görünür kılıyor.

Yeşilyurt, 1914-1918 arasında Yemen’in yalnızca Osmanlı ile İngiltere arasındaki mücadelenin yaşandığı bir savaş alanı olmadığını gösteriyor. Bölgedeki gelişmeler, büyük imparatorlukların stratejik hesaplarıyla yerel aktörlerin çıkarlarının ve güç mücadelelerinin kesiştiği karmaşık bir ortam yaratıyor. Almanya’nın Osmanlı cihat siyasetini destekleyen “Kutsal Cihat” projesi bu bağlamda ele alınırken, bu çağrının Yemen’de ne ölçüde karşılık bulduğu da sorgulanıyor. Osmanlı’ya bağlılığını sürdüren İmam Yahya ile İngilizlerin desteklediği Seyit İdrisî arasındaki rekabet ise savaşın yerel siyasetle nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor.

Kitap, Yemen cephesindeki çatışmaları yalnızca kara muharebeleri üzerinden anlatmıyor. Aden’e yönelik denizden gerçekleştirilen saldırılar, Kızıldeniz’de uygulanan abluka ve bölgedeki ulaşım ve ikmal sorunları da savaşın seyrini belirleyen unsurlar arasında inceleniyor. Böylece Yemen’in, Osmanlı İmparatorluğu açısından yalnızca uzak bir cephe değil, imparatorluklar arası rekabetin, deniz gücünün ve bölgesel siyasetin kesiştiği stratejik bir alan olduğu görülüyor.

Ancak savaşın tarihi yalnızca orduların, komutanların ve siyasi aktörlerin hikâyesinden oluşmuyor. Yeşilyurt, savaşın Yemen toplumunda yarattığı sonuçlara da odaklanıyor; cephe gerisinde yaşamını sürdürmeye çalışan kadınların deneyimlerine, tutsakların durumuna ve savaşın gündelik hayat üzerindeki etkilerine bakıyor. Böylece Yemen’deki I. Dünya Savaşı’nı askeri operasyonların kronolojisine indirgemek yerine, savaşın toplum üzerindeki insani ve siyasal sonuçlarını da hesaba katan geniş bir çerçevede değerlendiriyor.

‘Yemen’de Birinci Dünya Savaşı’, I. Dünya Savaşı’nın Yemen’deki seyrini Osmanlı, İngiltere ve Almanya gibi büyük güçlerin politikalarıyla yerel aktörlerin mücadelelerini birlikte düşünerek ele alıyor. Kitap, savaşın yalnızca imparatorlukların kararlarıyla şekillenmediğini; yerel güç dengelerinin, toplumsal koşulların ve insanların savaş karşısındaki deneyimlerinin de bu tarihin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğunu ortaya koyuyor.

Yahya Yeşilyurt — Yemen’de Birinci Dünya Savaşı: İmparatorların Gölgesinde
• Alfa Yayınları
Tarih • 584 sayfa • 2026

Steven J. Heine — Kaygı Çağında Anlam Arayışı (2026)

Steven J. Heine’in bu kitabı, varoluşçu felsefenin “Hayatın anlamı nedir?”, “Neden yaşıyoruz?” ve “Belirsizlik karşısında nasıl bir yaşam kurabiliriz?” gibi sorularını psikolojinin deneysel araştırmalarıyla ele alıyor. Heine, Albert Camus, Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’ın ortaya koyduğu varoluşsal meseleleri, insan zihninin anlam üretme biçimlerine ilişkin çağdaş bilimsel bulgularla buluşturuyor. Kitabın temel iddiası, anlam arayışının yalnızca felsefi veya kişisel bir uğraş olmadığı; insan zihninin evrimsel gelişiminin temel özelliklerinden biri olduğudur.

Heine’e göre insanlar, kendilerini ve içinde yaşadıkları dünyayı anlaşılır kılmaya güçlü biçimde ihtiyaç duyuyor. Karmaşık, belirsiz ve kimi zaman absürt görünen olaylar karşısında zihin, yaşananlara düzen ve süreklilik kazandıran açıklamalar ve öyküler oluşturuyor. İnsanlar yalnızca dünyayı anlamlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda kendileri hakkında da tutarlı bir hikâye kurmaya çalışıyor. Geçmişlerini hatırlama biçimleri, verdikleri kararları gerekçelendirmeleri ve ait oldukları kültürel değerleri savunmaları bu anlam üretme süreçlerinin farklı biçimleri olarak ortaya çıkıyor.

‘Kaygı Çağında Anlam Arayışı’ (‘Start Making Sense’), anlam arayışının evrimsel boyutuna da odaklanıyor. Heine, insanları diğer canlılardan ayıran özelliklerden birinin yalnızca çevreye uyum sağlamak değil, yaşamlarını anlamlı kılan bağlantılar kurmak olduğunu savunuyor. Anlam duygusu; kişilerarası ilişkiler, topluluklara aidiyet, iş ve üretim üzerinden edinilen amaç ve yeterlilik duygusu ve insanın kendisinden daha büyük bir bütünle bağlantı kurmasını sağlayan manevi inançlar aracılığıyla güçleniyor. Bu bağlantıların zayıflaması ise kişinin kendisini dünyadan kopuk ve yaşamını amaçsız hissetmesine yol açabiliyor.

Heine ayrıca insanların anlam duygusunu korumak için başvurduğu psikolojik mekanizmaları inceliyor. İnsanlar seçimleriyle çelişen bilgilerle karşılaştıklarında kararlarını rasyonalize edebiliyor, geçmişi nostaljik biçimde yeniden kurgulayabiliyor ve dünya görüşlerini tehdit eden gelişmeler karşısında mevcut inançlarına daha sıkı sarılabiliyor. Dolayısıyla anlam üretme kapasitesi insan yaşamını düzenleyen güçlü bir kaynak olurken, aynı zamanda kişinin gerçekliği çarpıtmasına veya kendi inançlarını sorgulamak yerine onları korumasına da neden olabiliyor.

Kitabın önemli bir bölümü, seçimler ve özgürlük meselesine ayrılıyor. İnsanlar yaptıkları seçimleri yalnızca sonuçları açısından değil, kendileri hakkında anlattıkları hikâyenin parçaları olarak da değerlendiriyor. Geçmiş kararlarla yaşamak, kaçırılmış ihtimallerle baş etmek ve kişinin kendisiyle tutarlı bir yaşam öyküsü oluşturması, anlam duygusunun sürdürülmesiyle yakından ilişkili görünüyor. Heine böylece özgür seçim ile anlam arayışının birbirinden bağımsız olmadığını, insanların kararlarını sonradan anlamlandırarak benliklerini ve yaşam öykülerini bütünleştirmeye çalıştığını gösteriyor.

Ölüm ve ölümden sonra var olma düşüncesi de kitabın önemli temalarından birini oluşturuyor. İnsan, kendi ölümlülüğünün farkında olan bir canlı olarak yaşamının sınırlılığını anlamlandırmak zorunda kalıyor. Dinler, kültürel anlatılar ve insanın kendisinden daha büyük bir bütünün parçası olduğu düşüncesi, bu varoluşsal gerçekle başa çıkmanın yollarından bazılarını oluşturuyor. Ancak Heine’in yaklaşımı, belirli bir inancı çözüm olarak önermekten ziyade, insanların neden bu tür anlam sistemlerine yöneldiğini psikolojik açıdan açıklamaya çalışıyor.

Heine’in üzerinde durduğu bir başka mesele, insanların kurdukları anlam dünyasının hayat tarafından sarsılması oluyor. Yakın birinin ölümü, başarısızlık, toplumsal çatışmalar, travmatik deneyimler veya kişinin temel inançlarıyla çelişen olaylar, dünyaya ilişkin mevcut anlatının artık yeterli gelmemesine yol açabiliyor. Böyle durumlarda insan, yalnızca yaşadığı olayı değil, kendisini ve dünyadaki yerini yeniden anlamlandırmak zorunda kalıyor. Kitabın son bölümleri bu kırılmaların ardından yeni bağlantılar, amaçlar ve anlatılar kurarak daha anlamlı bir yaşam oluşturmanın imkânlarını araştırıyor.

Bu çerçevede kitap, günümüzde iklim değişikliği, siyasal kutuplaşma, yapay zekâ ve toplumsal belirsizliklerin yarattığı kaygıyı yalnızca çağın dış koşullarıyla açıklamıyor; bu koşulların insanın temel anlamlandırma ihtiyacıyla nasıl kesiştiğini araştırıyor. Heine’in vardığı temel perspektif, anlamın dünyada hazır olarak bulunması gerektiği değil, insanların ilişkiler, topluluklar, amaçlar ve kültürel anlatılar aracılığıyla anlamlı bir yaşam kurduğu yönünde şekilleniyor. Böylece kitap, varoluşçu felsefenin klasik sorularını insan zihninin evrimi, kültür, sosyal ilişkiler ve psikolojik mekanizmalar üzerinden yeniden ele alarak, absürt ve belirsiz görünen bir dünyada anlam arayışının neden insan yaşamının ayrılmaz bir parçası olduğunu açıklıyor.

Steven J. Heine — Kaygı Çağında Anlam Arayışı
Çeviren: Nurdan Soysal • Say Yayınları
Psikoloji • 344 sayfa • 2026

Choon Hwee Koh — İmparatorluk Postası (2026)

Choon Hwee Koh’un bu çalışması, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1500 ile 1840 arasında geliştirdiği ulak-menzil sisteminin yalnızca bir haberleşme ağı değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkileri dönüştüren idari ve lojistik bir altyapı olduğunu gösteriyor.

Sistemin merkezinde, imparatorluğun farklı bölgelerini birbirine bağlayan menziller bulunuyor. Belgrad’dan Bağdat’a, Kırım’dan Kahire’ye uzanan güzergâhlarda iki yüzden fazla menzil, haber ve belgeleri taşıyan ulaklara at, yiyecek ve diğer ihtiyaçları sağlıyor. Başlangıçta sarayın ve devletin haberleşmesine hizmet eden bu düzen, zamanla köylüleri, menzilcileri, yerel görevlileri, bürokratları ve ulakları birbirine bağlayan karmaşık bir yapıya dönüşüyor.

Koh, bu dönüşümü sistemin gündelik işleyişini mümkün kılan küçük aktörler üzerinden izliyor. Ulakların taşıdığı belgeler, kullandıkları atlar ve güzergâhlar; menzilcilerin hizmetleri; köylülerin at ve erzak tedarik etme yükümlülükleri; defterdarların tuttuğu mali kayıtlar, imparatorluk yönetiminin işleyişini somutlaştırıyor. Fermanlar, mali defterler, mahkeme kayıtları ve dilekçeler, posta ağının yalnızca devlet emirlerinin taşındığı bir kanal olmadığını; yerel toplulukların pazarlıklarını ve sisteme müdahale biçimlerini de yansıttığını gösteriyor.

Kitabın önemli meselelerinden biri, merkezi devlet ile yerel toplum arasındaki karşılıklı bağımlılık. Menzillerin işler halde tutulması için devletin yerel kaynaklara ihtiyacı bulunuyor; yerel görevliler ve topluluklar da devletin emirleri, ödemeleri ve denetimleriyle daha sıkı ilişkiler kuruyor. Bu nedenle posta ağının büyümesi yalnızca devletin topluma nüfuz etmesinin değil, Osmanlı tebaasının da yeni idari ve ekonomik ilişkiler içinde dönüşmesinin hikâyesini oluşturuyor.

Koh, sistemin kusursuz işlemediğini de gösteriyor. Atların kötüye kullanılması, mali anlaşmazlıklar, menzilcilik görevleri üzerindeki rekabet ve yerel çatışmalar, bu ağın sürekli denetim ve pazarlık gerektirdiğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak ‘İmparatorluk Postası’ (‘The Sublime Post’), Osmanlı postasının 1840’ta kamu hizmetine dönüşmesini ani bir Tanzimat yeniliği olarak değil, yüzyıllar boyunca oluşan kurumsal deneyimin sonucu olarak ele alıyor. Sarayın haberleşme ihtiyacından doğan menzil ve ulak sistemi, zamanla resmi ve gayrıresmi iletişimin kesiştiği, devlet ile ahalinin birbirine bağımlı hale geldiği bir altyapıya dönüşüyor. Bu dönüşüm, Osmanlı devletinin merkezî kapasitesindeki değişimi ve toplumun devletle ilişkilerinin yeniden şekillenmesini birlikte ve daha net biçimde gösteriyor.

Choon Hwee Koh — İmparatorluk Postası: Osmanlı’da Posta Nasıl Kamu Hizmetine Dönüştü?
Çeviren: Tansel Demirel • İş Kültür Yayınları
Tarih • 224 sayfa • 2026

John J. Mearsheimer, Sebastian Rosato — Devletler Nasıl Düşünür (2026)

John J. Mearsheimer ve Sebastian Rosato’nun bu kitabı, uluslararası ilişkilerin temel varsayımlarından birini sorguluyor: Devletler dış politikada gerçekten rasyonel aktörler olarak mı davranıyor? Yazarlar, liderlerin çılgın, duygusal ya da öngörülemez kararlar verdiği düşüncesine karşı çıkarak rasyonelliği sonuçtan çok süreç üzerinden tanımlıyor. Onlara göre bir kararın başarısız olması onu kendiliğinden irrasyonel yapmıyor. Rasyonel davranış, belirsizlik içinde amaçların peşinden giderken dünyayı açıklamak için güvenilir bir teoriye dayanmayı ve seçenekleri kapsamlı bir müzakere sürecinden geçirerek değerlendirmeyi gerektiriyor.

Kitabın ilk bölümleri stratejik rasyonelliği ve belirsizlik sorununu ele alıyor. Uluslararası siyasette devletler geleceği kesin olarak bilemiyor ve eksik bilgiyle hareket ediyor. Bu nedenle karar vericilerin dünyayı nasıl yorumladığı önem kazanıyor. Rasyonel liderler, amaçları ile bu amaçlara ulaşmak için seçtikleri araçlar arasında nedensel bir bağ kuran teorilere başvuruyor. Rasyonellik böylece “doğru kararı bulmak”tan ziyade belirsizlik altında makul bir düşünme biçimi olarak tanımlanıyor.

Yazarlar bu çerçeveyi büyük strateji ve kriz yönetimi kararlarına uyguluyor. Birinci Dünya Savaşı öncesindeki Almanya’nın tercihleri, Japonya’nın 1930’lardaki stratejisi ve Pearl Harbor’a giden süreç gibi örneklerde, tarihsel olarak hatalı görülen kararların hangi düşünsel temellere dayandığı araştırılıyor. Küba Füze Krizi de liderlerin yoğun belirsizlik altında seçenekleri nasıl değerlendirdiğini göstermek için inceleniyor. Ancak kitap devletlerin her zaman rasyonel davrandığını savunmuyor. Domuzlar Körfezi Çıkarması ve 2003 Irak Savaşı gibi örnekler, dış politikada rasyonellikten sapmaların da yaşanabildiğini gösteriyor.

Sonuç olarak. ‘Devletler Nasıl Düşünür’ (‘How States Think’) dış politikanın “kara kutusunu” açmak için rasyonelliği yeniden tanımlıyor. Yazarların temel iddiası, irrasyonel davranışın norm değil istisna olduğudur. Devletler belirsiz bir dünyada öncelikle hayatta kalmaya çalışırken stratejik tercihler geliştiriyor yine. Bu nedenle bir devletin davranışını anlamak için yalnızca sonucuna bakmak yerine, hangi amaçları benimsediğini, dünyayı nasıl kavradığını, hangi teorilere dayandığını ve karar seçeneklerini nasıl tartıştığını incelemek gerekiyor. Kitap böylece dış politikayı yalnızca güç dengeleri veya liderlerin kişisel özellikleri üzerinden açıklamak yerine, devletlerin belirsizlik altında dünyayı anlamlandırma ve amaçlarına ulaşmak için strateji geliştirme biçimlerini merkeze alıyor.

John J. Mearsheimer, Sebastian Rosato — Devletler Nasıl Düşünür: Dış Politikanın Rasyonelliği
Çeviren: Zeynep Ezgi Zümbül • Diplomat Yayınları
Siyaset • 312 sayfa • 2026

Kolektif — Kentler ve İslamcılıklar (2026)

Kentler yalnızca insanların yaşadığı, hareket ettiği ve gündelik hayatlarını sürdürdüğü mekânlar olarak şekillenmiyor; siyasal mücadelelerin, kimlik arayışlarının ve toplumsal dönüşümlerin de maddi karşılıklarını taşıyor. Bu nedenle camilerden meydanlara, konutlardan kamu binalarına, anıtlardan diplomasi yapılarının mimarisine kadar yapılı çevre, siyasetin kendisini görünür kıldığı önemli alanlardan biri. Bülent Batuman’ın derlediği ‘Kentler ve İslamcılıklar’ (‘Cities and Islamisms’) tam da bu noktadan hareket ederek İslamcılık ile kent, mimarlık ve siyaset arasındaki ilişkiyi farklı coğrafyalar üzerinden inceliyor.

Kitabın temel sorusu, İslam’ın kentleri nasıl biçimlendirdiğinden çok, modern bir siyasal ideoloji olarak İslamcılığın yapılı çevreyle nasıl bir ilişki kurduğu üzerine kuruluyor. Bu ayrım önem taşıyor; çünkü İslamcılık, tarih boyunca değişmeden var olan bir dinsel etkinin uzantısı olarak değil, modern siyasal koşullar içerisinde şekillenen ve farklı bağlamlarda farklı biçimler alabilen bir ideoloji olarak ele alınıyor. Bu nedenle kitap “İslamcılık”tan tek ve homojen bir olguymuş gibi söz etmek yerine, farklı tarihsel, siyasal ve toplumsal koşullarda ortaya çıkan İslamcılıkların mekânsal izlerini araştırıyor.

Bu yaklaşım, mimarlığı da yalnızca estetik veya işlevsel bir üretim alanı olmaktan çıkarıyor. Anıtsal camiler, ulusal mimari üsluplar, yerel ibadet mekânları, devlet yapıları ve kamusal alanlar; kimliğin temsil edildiği, yurttaşlığın tanımlandığı ve iktidarın kendisini görünür kıldığı siyasal araçlar olarak ele alınıyor. Mimari böylece yalnızca siyasetin sonucu değil, aynı zamanda siyasal anlamların üretildiği ve toplumsal öznelliklerin biçimlendiği bir alan olarak ortaya çıkıyor.

Kitabın farklı bölümleri, bu ilişkiyi Kazakistan ve Katar’daki anıtsal camilerden Türkiye’nin “Türk Evi” imgesine, Cezayir’de Sufi zaviyelerinin millileştirilmesinden Endonezya’daki İslamcı şehircilik pratiklerine, Pakistan’daki İslami mimari üzerinden “halk”ın temsilinden Lübnan’daki mimari mezhepçiliğe kadar uzanan örneklerle tartışıyor. İran’daki Hüseyniye İrşad dini merkezi örneği ise İslamcı hareketlerin yalnızca devlet eliyle üretilen yapılarda değil, alternatif kamusal mekânlar ve anıtlar aracılığıyla da kendilerini ifade edebildiğini gösteriyor.

Bu örnekler aynı zamanda İslamcılığın yerel ve küresel olan arasındaki hareketliliğini de görünür kılıyor. İslami mimari biçimleri bir ülkeden diğerine aktarılırken yalnızca dinsel referanslar değil, modernite, ulusal kimlik, diplomasi, küreselleşme ve devlet ideolojileri de bu dolaşıma katılıyor. Böylece aynı mimari dil farklı coğrafyalarda farklı siyasal anlamlar kazanabiliyor; yerel gelenekler küresel İslamcı söylemlerle birleşerek yeni mekânsal biçimler üretebiliyor.

Batuman’ın girişte önerdiği üç temel analiz çerçevesi —Müslüman öznelliklerin inşası, temsil siyaseti ve kentsel mekân üretimi— kitabın bütününe yayılan ortak bir araştırma zemini oluşturuyor. Bu çerçevede kent, İslamcılığın yalnızca üzerinde iz bıraktığı pasif bir zemin olarak değil, İslami kimliklerin, siyasal tahayyüllerin ve toplumsal mücadelelerin üretildiği etkin bir alan olarak değerlendiriliyor.

‘Kentler ve İslamcılıklar’, bu yönüyle Türkiye’deki kentsel ve mimari dönüşümleri kendi sınırları içerisinde değerlendirmek yerine, onları daha geniş bir ulusötesi bağlama yerleştirmeyi amaçlıyor. Farklı ülkelerden örnekleri yan yana getirerek İslamcılıkların mekânı nasıl kullandığını, mekân aracılığıyla nasıl temsil edildiğini ve yapılı çevreyi nasıl dönüştürdüğünü sorguluyor. Ortaya çıkan tablo, kentlerin yalnızca siyasal kararların uygulandığı yerler olmadığını; siyasetin, kimliğin ve ideolojinin taş, beton, meydan, cami ve kamusal alan üzerinden somutlaştığı mücadele alanları olduğunu gösteriyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler şöyle: Abidin Kusno, Bülent Batuman, Farhan Karim, Khairul Hazmi Zaini, Natalie Koch, Pamela Karimi, Saba Madani, Valentina Fedele ve Ward Vloeberghs.

Kolektif — Kentler ve İslamcılıklar: Mekân, Mimarlık, Politika
Derleyen: Bülent Batuman, Çeviren: Yener Çıracı • Dipnot Yayınları
Kent Çalışmaları • 276 sayfa • 2026

Paul Halpern — Einstein’ın Zarı ve Schrödinger’in Kedisi (2026)

Paul Halpern’in bu kitabı, Albert Einstein ile Erwin Schrödinger’in kuantum mekaniğinin ortaya çıkardığı rastlantısallık sorununa karşı geliştirdikleri itirazları ve evreni daha bütünlüklü, deterministik bir çerçevede açıklayacak bir kuram arayışlarını anlatıyor. Halpern, iki fizikçinin kuantum devriminin kurucuları arasında yer almalarına rağmen kuramın standart yorumuyla neden uzlaşamadıklarını, kişisel ilişkileri ve bilimsel tartışmaları üzerinden izliyor.

Kuantum mekaniği, Newton’ın öngörülebilir ve düzenli evren tasarımını kökten değiştirdi. Atomaltı dünyada parçacıkların davranışları kesin sonuçlar yerine olasılıklarla ifade edildi; ölçümden önce sistemin hangi durumda bulunduğu konusunda klasik anlamda belirli bir tablo kurulamadı. Einstein bu rastlantısallığı doğanın temel özelliği olarak kabul etmedi ve “Tanrı zar atmaz” sözüyle simgeleşen itirazını sürdürdü. Ona göre kuantum mekaniği son ve eksiksiz bir betimleme değil, henüz keşfedilmemiş daha derin bir gerçekliğin eksik bir görünümünü sunuyor.

Schrödinger de kuantum mekaniğinin yorumundan rahatsız oldu. Dalga denklemini geliştiren ve kuramın matematiksel temellerine büyük katkı sağlayan Schrödinger, teorinin fiziksel gerçekliği nasıl temsil ettiğini sorguladı. Ünlü “Schrödinger’in kedisi” düşünce deneyini, kuantum kurallarının gündelik dünyaya doğrudan uygulanmasının ne kadar tuhaf sonuçlara yol açabileceğini göstermek için tasarladı. Kedi, kutu açılana kadar hem ölü hem canlı olarak düşünülüyor; bu örnek kuantum süperpozisyonunun makroskopik dünyaya taşınmasının yarattığı kavramsal problemi görünür hale getiriyor.

Halpern’in anlatısında Einstein ile Schrödinger’in yolları bu ortak hoşnutsuzluk üzerinden kesişiyor. İki fizikçi bir dönem birbirlerinin fikirlerinden besleniyor ve kuantum mekaniğinin ötesine geçecek alternatif açıklamalar arıyor. Einstein’ın birleşik alan kuramı aracılığıyla kütleçekimi ile elektromanyetizmayı tek bir matematiksel yapı içinde birleştirme çabası, Schrödinger’in de benzer biçimde doğanın temel yasalarını daha bütünlüklü bir sistem içinde açıklama arayışıyla buluşuyor. Ancak ikisi de aradıkları nihai kurama ulaşamıyor.

‘Einstein’ın Zarı ve Schrödinger’in Kedisi’ (‘Einstein’s Dice and Schrödinger’s Cat’), bu arayışları yalnızca bilimsel fikirlerin tarihi olarak ele almıyor. Einstein ve Schrödinger’in kişilikleri, dostlukları, işbirlikleri, ayrışmaları ve yaşadıkları dönemin bilimsel ortamı da anlatının önemli parçalarını oluşturuyor. Böylece kuantum mekaniğinin doğuşundan Büyük Birleşme ve “Her Şeyin Kuramı” arayışına uzanan süreç, soyut denklemlerden ibaret olmaktan çıkıyor. Halpern, anlaşılması güç fiziksel kavramları benzetmeler ve tarihsel örneklerle açıklayarak okuyucuyu kuantum dünyasının paradokslarıyla tanıştırıyor.

Sonuç olarak kitap, Einstein ile Schrödinger’in kuantum mekaniğine yönelik eleştirilerinin yalnızca geçmişte kalmış itirazlar olmadığını gösteriyor. Rastlantısallığın doğanın temelinde mi bulunduğu, kuantum dünyasının arkasında daha derin bir gerçekliğin olup olmadığı ve kütleçekimiyle kuantum fiziğinin nasıl aynı kuramsal çerçevede birleştirilebileceği soruları, modern fiziğin temel problemleri arasında yer almayı sürdürüyor. Halpern böylece iki büyük fizikçinin başarısızlıkları da dahil olmak üzere ortak arayışlarını, fiziğin evreni tek ve tutarlı bir yasalar bütünüyle açıklama idealinin tarihindeki önemli bir bölüm olarak ortaya koyuyor.

Paul Halpern — Einstein’ın Zarı ve Schrödinger’in Kedisi: Fiziğin Birleşme Kuramı ve Kuantum Rastgelelik Savaşı
Çeviren: Serhat Atay • Alfa Yayınları
Bilim • 312 sayfa • 2026

Beshara Doumani — Osmanlı Döneminde Filistin (2026)

Beshara Doumani’nin bu çalışması, modern Filistin toplumunun köklerini sömürgecilik deneyiminin ötesine taşıyarak Osmanlı dönemindeki toplumsal, ekonomik ve siyasal ilişkilere bakıyor. ‘Osmanlı Döneminde Filistin’ (‘Rediscovering Palestine Merchants and Peasants in Jabal Nablus, 1700–1900’), Filistinlileri tarihin pasif nesneleri olarak değil, kendi tarihlerini biçimlendiren tüccarlar, köylüler, aileler ve yerel topluluklar olarak tarihe dahil ediyor.

Kitabın merkezinde Nablus kenti ile hinterlandını kapsayan Cebel-i Nablus bulunuyor. Bölgenin özerklik biçimleri, kır-kent ilişkileri ve siyasal sınırları incelenirken 1657 Osmanlı seferi, Akka’nın yükselişi, 1831-1840 arasındaki Mısır yönetimi ve Osmanlı merkezileşmesinin yerel hayata etkileri ele alınıyor. Tarih yalnızca İstanbul’dan gelen kararlarla açıklanmıyor; yerel aktörlerin pazarlık, uyum ve direniş biçimleri de dönüşümün parçası olarak görülüyor.

Doumani, tarihi aşağıdan yukarıya kurmak için Nablus şeriyye sicillerini, özel aile belgelerini kullanıyor. Kadı mahkemelerindeki davalar gündelik ilişkileri görünür kılarken özel belgeler resmi arşivlerde bulunmayan bilgileri tamamlıyor.

Kitabın ekonomik tarihi pamuk, tekstil, zeytinyağı ve sabun üzerinden ilerliyor. Pamuk ve tekstilde tekel siyaseti, tüccarlar, devlet, serbest ticaret ve Avrupa’nın ekonomik yayılması karşısında Nablus sanayisinin değişimi inceleniyor. Zeytinyağında selem kredi sözleşmeleri, tefecilik, vergilendirme, denizaşırı piyasalar ve toprağın metalaşması ele alınıyor. Köylülerin arzuhaller, vergi grevleri ve silahlı direniş yoluyla topraktan yararlanma haklarını savunmaları, ekonomik ilişkilerin aynı zamanda siyasal mücadele alanı olduğunu gösteriyor.

Sabun bölümünde üretim, sınıf ve devlet ilişkileri; sabunhane sahipleri, işçiler ve Bedeviler arasındaki ilişkiler, iltizam mücadeleleri ve vergi grevleri üzerinden inceleniyor. Tüccar aileleri ise aile adı, evlilik, toplumsal statü, ticaret ağları ve siyasal güç arasındaki bağlantılar üzerinden değerlendiriliyor.

Doumani Osmanlı Filistin’ini romantikleştirmiyor; tefecilik ve toprak ilişkileri gibi yapısal güçlerin eşitsizlik ve hiyerarşik bağımlılık ürettiğini vurguluyor. Sonuçta çalışma, modern Filistin’i yalnızca sömürgecilik çerçevesinde değil, Osmanlı dönemindeki üretim, ticaret, aile, toprak, sınıf ve kır-kent ilişkilerinin oluşturduğu uzun tarihsel süreç içinde yeniden düşünmeyi öneriyor. Türkçe Baskıya Önsöz’de Doumani, bu ilişkilerin 1948 Nekbe’si ve 1967 işgalinden sonra da Filistinlilerin toplumsal hafızasında yaşamayı sürdürdüğünü belirtiyor. Cebel-i Nablus’un köylüleri de, sonraki mücadelelerin mirasını anlamak için de önem taşıyor.

Beshara Doumani — Osmanlı Döneminde Filistin: Cebel-i Nablus’ta Tüccarlar ve Köylüler, 1700-1900
Çeviren: Bahar Tırnakçı • İş Kültür Yayınları
Tarih • 344 sayfa • 2026

İsmail Sarp Aykurt — Toplum, Tarih, Propaganda (2026)

İsmail Sarp Aykurt’un ‘Toplum, Tarih, Propaganda’ adlı çalışması, propagandayı toplumdan, sınıflardan ve ideolojilerden bağımsız, yalnızca belirli dönemlerde ortaya çıkan bir iletişim tekniği olarak ele almıyor. Propagandanın siyasal akımların sınıfsal ve ideolojik perspektifleriyle, partilerin programlarıyla ve farklı güç odaklarının çıkarlarıyla birlikte şekillendiğini savunuyor. Adı değişse, kullanılan araçlar incelse ve biçimleri dönüşse de propaganda, ikna etme, meşruiyet sağlama ve rıza oluşturma işlevini koruyor. Bu nedenle kitap, propagandayı tarihin belirli bir dönemine ya da yalnızca “kötücül” olarak tanımlanan rejimlere ait bir olgu olmaktan çıkararak, siyasetle birlikte varlığını sürdüren süreklilik taşıyan bir pratik olarak inceliyor.

Çalışmanın ilk bölümünde propaganda kavramının temel terimleri ele alınıyor. Propaganda ile siyasal iletişim ve reklam arasındaki ilişkiler ayrıştırılırken, toplum mühendisliğinin toplumsal yapıyı ve davranışları biçimlendirme iddiası üzerinde duruluyor. Siyasal ikna ve retorik, siyasetin düşünceleri ve kitleleri etkileme araçları açısından değerlendiriliyor. Bunun yanında güç zehirlenmesi ya da “Hubris Sendromu”, siyasal iktidarın kullanım biçimleriyle bağlantılı bir başlık olarak ele alınıyor. Halkla ilişkiler ve “spin doctor” kavramları, siyasal iletişimin profesyonelleşen ve algıyı yönetmeye dönük boyutlarını ortaya koyarken, kamu diplomasisi ve yumuşak güç ise devletlerin yalnızca zorlayıcı araçlarla değil, çekim ve ikna yoluyla da etkide bulunma biçimlerini gündeme getiriyor. Böylece propaganda, tek başına işleyen bir teknik olarak değil, siyasal iletişimden diplomasiye kadar uzanan daha geniş bir ilişkiler ağı içinde konumlandırılıyor.

İkinci bölüm, propagandanın tarihsel ve ideolojik zeminini oluşturan temel siyasal akımlara yöneliyor. Komünist ideolojinin ardından Sovyetler Birliği’nde Marksizm-Leninizm biçiminde kurumsallaşan ortodoksi ve Yugoslavya’daki özyönetimci sosyalizm ayrı örnekler olarak inceleniyor. Ardından liberal-kapitalist ve post-kapitalist ideolojilerin dönüşümü ele alınıyor. İtalyan faşizmi ve Alman faşizmi, yani Nasyonal Sosyalizm üzerinden faşist ideolojilerin tarihsel biçimleri değerlendiriliyor; ayrıca farklı faşist ideolojiler arasındaki varyasyonlara işaret ediliyor. Kitap burada yalnızca ideolojilerin kısa tarihlerini aktarmakla yetinmeyerek, bu siyasal akımların propaganda ile kurduğu ilişkiyi görünür kılıyor ve geçmişte ortaya çıkan ideolojik biçimlerin günümüz siyasetiyle kurulabilecek kavramsal ve organik bağlantılarını düşünmeye açıyor.

Üçüncü bölümde odak Türkiye’ye çevriliyor. Kitap, Anadolu coğrafyasının 1946 sonrasındaki siyasal tarihine propaganda açısından bakarken, seçimli dönemlerin yanı sıra seçimlerin ortadan kaldırıldığı ya da olağanüstü koşulların belirlediği dönemleri ve siyasetin sokağa taşındığı momentleri de dikkate alıyor. Demokrat Parti iktidarı, 27 Mayıs 1960, 1970-80 arasındaki sokak olayları ve 1991’de SHP örneğinde olduğu gibi farklı siyasal dönemleri afişler üzerinden kısaca hatırlatıyor. Buradaki amaç Türkiye’nin bütün seçimlerini veya bütün partilerin propaganda faaliyetlerini kapsamlı biçimde sıralamak değil; dönemin siyasal atmosferini yansıtan öne çıkan görsel kültür öğeleri üzerinden propaganda biçimlerinin nasıl değiştiğini göstermek.

Çalışmanın kapsamlı biçimde odaklandığı örnek ise 14 Mayıs 2023 seçimleri. Kitap, 2023’te mecliste yer alan ya da meclis dışında muhalefet yürüten farklı partilerin propaganda mücadelesini özellikle parti afişleri üzerinden inceliyor. Tarihsel ve temel ideolojilerden beslenen, ancak güncel siyasette farklı ideolojik açılımlarla yeniden kurulan söylemler görsel göstergeler üzerinden değerlendiriliyor. Afişlerde kullanılan imgeler, simgeler, renkler, sloganlar ve diğer görsel unsurların siyasal mesajı nasıl oluşturduğu göstergebilimsel bir analiz yöntemiyle ele alınıyor. Böylece propaganda yalnızca “ne söylendiği” üzerinden değil, “nasıl söylendiği ve hangi göstergeler aracılığıyla bir anlam dünyası kurulduğu” üzerinden de okunuyor.

Bu yönüyle ‘Toplum, Tarih, Propaganda’, propaganda kavramını tek başına tanımlamak yerine onu tarih, ideoloji, sınıf, siyasal iletişim ve görsel kültürle birlikte düşünmeyi öneriyor. Kitap, propaganda biçimleri değiştikçe kavramın da yeni görünümler kazandığını, ancak ikna, meşruiyet ve rıza üretme işlevinin süreklilik taşıdığını gösteriyor. Geçmişteki ideolojik deneyimlerden Türkiye’nin yakın tarihine ve 14 Mayıs 2023 seçimlerindeki afişlere uzanan inceleme, okura yalnızca propaganda örneklerini tanıtmakla kalmıyor; siyasal mesajların ardındaki ideolojik ve toplumsal ilişkileri çözümleyebilmek için kullanılabilecek bir bakış açısı da sunuyor.

İsmail Sarp Aykurt — Toplum, Tarih, Propaganda: Kavramlar, İdeolojiler, Propaganda Tarihi, Türkiye Örnekleri
• Sarmal Kitabevi
Siyaset • 237 sayfa • 2026

Akira O’Connor, Erin Robbin — Sömürge Zihinler (2026)

Akira O’Connor ve Erin Robbins ‘Sömürge Zihinler’de modern psikolojinin hangi bilgi ve anlatıları “bilimsel gerçek” olarak kabul ettiğini ve bu kabullerin hangi tarihsel koşullar içinde oluştuğunu araştırıyor. Yazarların hareket noktası, psikoloji kanonunun yalnızca en etkili araştırmacıların ve çalışmaların toplamından oluşmadığı düşüncesidir. Ders kitaplarında, üniversite müfredatlarında ve araştırma yöntemlerinde tekrar tekrar aktarılan insanlar, kavramlar ve yöntemler belirli bir düşünme sistemini de yeniden üretiyor. Bu nedenle yazarlar, “Bu bilgi doğru mu?” sorusunun yanında “Neden bu bilgi doğru kabul edildi ve bu statüyü sürdürmesini sağlayan kurumlar neler?” sorusunu da soruyor.

Kitabın ilk bölümü kanon kavramını ele alıyor. Psikolojide açıkça tanımlanmış bir kanon bulunmadığı düşünülse de lisans eğitiminde öğretilen teoriler, yöntemler, araştırmacılar ve analiz araçları arasında güçlü bir ortaklık olduğu belirtiliyor. Yazarlar bu ortaklığın, psikolojinin neyi önemli, ölçülebilir ve araştırılmaya değer gördüğünü belirlediğini savunuyor. Dolayısıyla kanonu sorgulamak yalnızca geçmişte unutulmuş isimleri müfredata eklemek değil, bilginin üretilme ve aktarılma biçimlerini de sorgulamak anlamına geliyor.

İkinci bölüm, istatistiğin psikolojideki yükselişi ile öjeni arasındaki tarihsel bağlantıya odaklanıyor. İstatistiksel yöntemlerin kendisi öjenik bir düşünceyle özdeşleştirilmiyor; ancak psikolojinin “bilimsel” ve ölçülebilir bir disiplin olarak güçlenmesinde rol oynayan bazı istatistiksel yaklaşımların öjenik ideallerle aynı tarihsel ortamı paylaştığı gösteriliyor. İnsanların özelliklerini ölçmek, sınıflandırmak ve gruplar arasında karşılaştırmak, bazı durumlarda toplumsal hiyerarşileri doğal ve nesnel göstermek için kullanılıyor. Böylece bugün teknik ve tarafsız görünen araçların hangi amaçlarla ve hangi varsayımlar altında geliştirildiği sorusu ortaya çıkıyor.

Üçüncü bölümde zekâ testleri inceleniyor. Binet-Simon ölçeğinin ortaya çıkışından itibaren psikolojik testlerin yalnızca bireysel özellikleri anlamak için kullanılmadığı, eğitim ve toplum politikaları üzerinde de etkili olduğu anlatılıyor. “Zayıf akıllı” insanların belirlenmesi fikri, zekânın tek ve değişmez bir özellik olduğu varsayımıyla birleştiğinde ayrımcı uygulamaları destekleyebiliyor. Yazarlar burada testlerin sonuçlarından çok, zekânın nasıl tanımlandığı, hangi kültürel becerilerin ölçüldüğü ve ölçümlerin toplumsal kararlar için nasıl kullanıldığı üzerinde duruyor.

Dördüncü bölüm psikiyatrik tanıların sapma ve marjinalleşmeyle ilişkisini ele alıyor. Ruhsal hastalık kategorileri insanların yaşantılarını anlamlandırmak ve tedavi etmek açısından önemli araçlar olabilse de “normal” ile “anormal” arasındaki sınırı belirleyen kurumsal otoritenin nasıl oluştuğu sorgulanıyor. Psikiyatrik tanının yalnızca bir hastalığı betimleyen teknik araç olmadığı, aynı zamanda toplumun kabul edilebilir davranışlara ilişkin sınırlarını da etkileyebildiği gösteriliyor. Böylece tanı, bilgi üretimi ile toplumsal güç arasındaki ilişkinin örneklerinden biri hâline geliyor.

Beşinci bölüm frenoloji ve modern nörogörüntüleme tekniklerini karşılaştırıyor. Frenolojinin zihinsel özellikleri kafatasının biçimi üzerinden açıklama girişimi bilimsel geçerliliğini yitirmiş olsa da, yazarlar eski bir hatanın ortadan kalkmasının benzer düşünme biçimlerinin bütünüyle sona erdiği anlamına gelmediğini savunuyor. Günümüzde beyin görüntüleme teknolojileri, özellikle fMRI, zihinsel süreçleri belirli beyin bölgeleriyle ilişkilendirmede güçlü araçlar sağlıyor. Ancak görüntülerin yorumlanması, istatistiksel eşikler ve teknolojinin sağladığı görsel kesinlik duygusu, bilimsel sonuçların olduğundan daha doğrudan ve kesin algılanmasına yol açabiliyor. Bu nedenle teknoloji ile bilgi arasındaki ilişkinin de eleştirel biçimde değerlendirilmesi gerekiyor.

Altıncı bölüm psikolojide kadınların konumunu inceliyor. Kadınlar uzun süre araştırmanın nesnesi olarak belirli toplumsal ve biyolojik varsayımlar çerçevesinde incelenirken araştırmacı olarak da bilimsel kurumların dışında veya kenarında bırakılıyor. Histeri, hormonlar ve mutluluk ilaçları üzerinden kadın bedeninin ve davranışlarının nasıl tanımlandığı ele alınıyor. Yazarlar kadınların psikolojiye yalnızca araştırma konusu olarak değil, araştırmacı olarak da katılımının önemini vurgularken, cinsiyet farklılıklarının doğal ve değişmez kategoriler olarak kabul edilmesinin taşıdığı sorunları tartışıyor.

Yedinci bölüm psikolojinin ırk konusundaki tarihine odaklanıyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bilimsel ırkçılık, zekâ araştırmaları ve eğitim politikaları üzerinden, psikolojik ölçümlerin ırksal hiyerarşileri desteklemek için nasıl kullanılabildiği inceleniyor. Zekânın toplumsal ve kültürel koşullardan bağımsız, değişmez bir özellik olarak ele alınması eleştirilirken, insanların yaşadığı çevrelerin ve eğitim sistemlerinin psikolojik ölçümlere etkisi gündeme getiriliyor. Böylece “bilimsel” kategorilerin toplumdaki mevcut eşitsizlikleri yalnızca yansıtmakla kalmayıp onları yeniden üretebilme ihtimali ortaya konuyor.

Sekizinci bölüm, psikolojik araştırmalarda Batılı, eğitimli, sanayileşmiş, zengin ve demokratik toplumların —WEIRD toplumlarının— aşırı temsil edilmesi sorununu ele alıyor. Psikoloji insan zihni hakkında evrensel sonuçlara ulaşmayı hedeflerken araştırmaların belirli toplumlarda yoğunlaşması, elde edilen sonuçların bütün insanlığa genellenmesini sorunlu hâle getirebiliyor. Yazarlar kültürlerarası araştırmanın bu problemi çözebileceğini kabul etmekle birlikte, kültürlerarası yöntemlerin de kendi varsayımlarını ve etik sorunlarını taşıdığını belirtiyor. Amaç yalnızca örneklemi çeşitlendirmek değil, “evrensel insan” hakkında nasıl düşündüğümüzü de yeniden değerlendirmek oluyor.

Dokuzuncu bölüm üniversiteleri bilgi üretiminin ve dağıtımının güçlü kurumları olarak ele alıyor. Yükseköğretim eşitsizlikleri azaltmayı amaçlasa bile hangi bilginin değerli kabul edileceğine, hangi araştırmaların yayımlanacağına ve kimlerin bilgi üretme imkânına sahip olacağına ilişkin eşitsizlikleri sürdürebiliyor. Akademik kurumların kendi kanonlarını yeniden üretmesi, çeşitliliğin yalnızca öğrenci ve araştırmacı sayısını artırmakla çözülemeyeceğini gösteriyor. Bilginin üretim ve dolaşım koşullarının da değişmesi gerekiyor.

Sonuç bölümünde yazarlar psikoloji kanonunun dönüştürülmesini, geçmişteki sorunlu isimleri basitçe listeden çıkarmaktan daha geniş bir mesele olarak ele alıyor. Amaç, psikolojinin hangi varsayımlarla çalıştığını, hangi insanların deneyimlerini merkeze aldığını ve hangi kurumların bilgiye meşruiyet kazandırdığını sürekli sorgulayan bir disiplin anlayışı geliştirmek. Yazarların kendi akademik geçmişlerini de eleştiriye dahil etmeleri bu yaklaşımın önemli bir parçasını oluşturuyor. Kendi çalışmalarının ve kurumlarının da söz konusu kanonun içinde yer aldığını kabul ederek, eleştirinin dışarıdan yöneltilen bir suçlama değil, araştırmacının kendi konumunu da sorgulamasını gerektiren bir süreç olduğunu vurguluyorlar.

‘Sömürge Zihinler’ (‘Colonised Minds: Narratives That Shape Psycholog’) böylece psikoloji tarihini yalnızca geçmişteki hataların dökümü olarak sunmuyor. İstatistikten zekâ testlerine, psikiyatrik tanıdan beyin görüntülemeye, kadın ve ırk araştırmalarından üniversitelerin bilgi üretme biçimlerine kadar uzanan örneklerle, psikolojik bilginin toplumsal ve tarihsel koşullardan bağımsız olmadığını gösteriyor. Kitabın temel sorusu da burada belirginleşiyor: İnsan zihnini daha kapsayıcı biçimde anlayabilmek için yalnızca yeni bilgiler üretmek değil, hangi bilgileri neden bilimsel ve önemli kabul ettiğimizi de yeniden düşünmek gerekiyor.

Akira O’Connor, Erin Robbin — Sömürge Zihinler: Psikolojiyi Şekillendiren Anlatılar
Çeviren: Beyza Konuk • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 320 sayfa • 2026

Arnaud Orain — El Konulan Dünya (2026)

Arnaud Orain ‘El Konulan Dünya’da, kapitalizmin tarihini, liberal ve “sonluluk kapitalizmi” olarak adlandırdığı iki farklı biçimin gerilimi üzerinden yeniden okuyor. Ona göre neoliberal küreselleşmenin sınırsız büyüme, serbest ticaret ve rekabet vaadi çözülürken dünya yeniden sınırlı ve ele geçirilmesi gereken bir alan olarak kavranıyor. “Sonluluk kapitalizmi” bu zihniyeti ifade ediyor: toprak, maden ve deniz gibi varlıkların tekelleştirilmesi ve bunlardan rant elde edilmesi hedefleniyor.

Orain bu yaklaşımın yalnızca geçmişte kalmış bir merkantilizm biçimi olmadığını savunuyor. Ona göre kapitalizmin tarihinde üç dönemde belirginleşen bir mantık bulunuyor: 16.-18. yüzyıllar, 1880-1945 arası ve 2010’dan günümüze uzanan dönem. Bu dönemleri birleştiren temel unsur, dünyanın “sonlu” olduğuna ilişkin kaygının siyasal davranışları şekillendirmesidir. Kaynakların ve pazarların sınırlı olduğu düşüncesi, aktörleri önce davranmaya, stoklamaya, kapatmaya ve stratejik varlıkları denetim altına almaya yöneltiyor.

İlk iki bölümde denizlerin kapatılması ve askerileştirilmesi ele alınıyor. Orain, okyanusların Avrupalı güçler tarafından keşfedilmesini coğrafi genişleme değil, sahiplenme ve rekabet süreci olarak değerlendiriyor. Deniz yolları ve ticaret alanları üzerindeki denetim, savaş donanmalarıyla ticaret filolarını birbirine bağlıyor. Böylece ticaret ile savaş arasındaki sınır bulanıklaşıyor ve denizler ekonomik ve askerî bir mücadele alanına dönüşüyor.

Üçüncü ve dördüncü bölümlerde kapitalizmin rekabetle özdeşleştirilmesine itiraz ediliyor. Sonluluk kapitalizminde amaç, piyasaya daha fazla aktör katmak değil, rakipleri dışarıda bırakarak ayrıcalıklı konum ve rant yaratmak. Tekeller, korumacı düzenlemeler, ayrıcalıklı anlaşmalar ve zor kullanma, serbest ticaretin yerini alabiliyor. Böylece kapitalizm ile piyasanın aynı şey olmadığı gösteriliyor.

Beşinci ve altıncı bölümler, tüccarların ve şirketlerin hükümranlık işlevleri üstlenmesine odaklanıyor. Büyük ticaret şirketleri, devletlerin desteğiyle topraklar, limanlar, kaynaklar ve ticaret ağları üzerinde denetim kuruyor. 1880-1945 döneminde emperyal rekabet yeniden güçlenirken, günümüzde lojistik ağları, enerji, kritik hammaddeler, deniz yolları ve dijital altyapılar stratejik değer kazanıyor.

Orain’in temel tezi, günümüzdeki gelişmelerin yeni olmadığı yönünde. İklim değişikliği, enerji dönüşümü ve kaynak kıtlığı, sonlu bir dünya duygusunu yeniden güçlendiriyor. ‘El Konulan Dünya’ (‘Le Monde Confisqué’), kapitalizmin kimi dönemlerde dünyayı kapatma, kaynakları tekelleştirme ve rakipleri dışlama eğilimini görünür kılıyor.

Arnaud Orain — El Konulan Dünya: Sonluluk Kapitalizmi Üzerine Deneme (16. – 21. Yüzyıllar)
Çeviren: Alp Tümertekin • İş Kültür Yayınları
Tarih • 272 sayfa • 2026