Cem Behar — Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde (2026)

Cem Behar ‘Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde’ adlı bu kitabında, Osmanlı/Türk musıkisinin tarihini yalnızca besteler, makamlar ya da notalar üzerinden değil; bu müziği üreten, aktaran ve yaşatan toplumsal dünyanın bütünlüğü içinde ele alıyor. Farklı yıllarda kaleme aldığı makale, bildiri ve söyleşileri bir araya getiren eser, musıki tarihinin ancak siyaset, ekonomi, şehir hayatı, kültür ve zihniyet tarihiyle birlikte okunabileceğini savunan bütünlüklü bir yaklaşım sunuyor. Tanpınar’dan Tanburî Cemil Bey’e, biyografi geleneğinden nota sistemlerine uzanan geniş bir yelpazede, yerleşik kabulleri sorgulayan ve yeni araştırma yolları öneren metinler okuru bekliyor.

Kitabın temel iddiası, Osmanlı/Türk musıkisi tarihinin belge yığınlarıyla değil, belgelerin eleştirel biçimde yorumlanmasıyla yazılabileceğidir. Cem Behar, tarihçiliği arşivcilikten ayırarak tek tek kaynakların “keşfedilmesini” yeterli görmez; belgelerin üretildikleri toplumsal ve siyasal bağlam içinde anlam kazandığını vurguluyor. Bu nedenle eser, müzik tarihini yalnızca teknik ayrıntılar ya da biyografiler üzerinden kurmaya çalışan yaklaşımları eleştirirken, disiplinlerarası ve analitik bir tarih anlayışını öne çıkarıyor.

Üç ana bölümden oluşan kitapta, önce Türk musıkisi tarihinin temel kaynakları ve Tanpınar’ın musıkiye dair sezgileri yeniden değerlendiriliyor; ardından Osmanlı’nın farklı dönemlerinde müzik üretimi, şehir yaşamı ve müzisyenlerin toplumsal konumu inceleniyor. Son bölümde ise nota sistemleri, Şûrî tartışmaları, Tanburî Cemil Bey, Es’ad Efendi ve İstanbul’un musıki hayatı gibi konular üzerinden hem teknik hem tarihsel meseleler yeni sorular eşliğinde ele alınıyor. Behar, her metni güncel kaynaklarla zenginleştirirken farklı dönemlerde yazılmış olmalarına rağmen ortak bir tarihsel bakışın izini sürdürüyor.

Yazar özellikle Osmanlı musıkisinin “saray” ile “halk”, “seçkin” ile “popüler” gibi keskin ayrımlarla açıklanamayacağını; bu gelenek içinde farklı toplumsal katmanların sürekli etkileşim hâlinde bulunduğunu gösteriyor. Musıkinin sözlü aktarım geleneği, icra ortamları, dinleyici kitlesi, ekonomik destek mekanizmaları ve kültürel dolaşımı, müziğin estetik yapısı kadar belirleyici unsurlar olarak değerlendiriliyor. Böylece eser, musıkinin yalnızca işitilen bir sanat değil, değişen toplumun aynası ve ürünü olduğunu ortaya koyuyor.

‘Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde’, kesin hükümler ortaya koymaktan çok, yeni araştırmalar için sağlam bir yöntem öneren, belge fetişizmi ile nostaljik tarih anlatılarının ötesine geçen bir çalışma niteliği taşıyor. Cem Behar, Osmanlı/Türk musıkisinin tarihini yeniden düşünmeye çağırırken, müziğin tarihini onu mümkün kılan sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkiler ağının tarihi olarak okumanın gerekliliğini güçlü biçimde savunuyor.

Cem Behar — Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde
• Yapı Kredi Yayınları
Müzik • 264 sayfa • 2026

Jean-Marc Jancovici — Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum (2026)

Jean-Marc Jancovici ‘Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum’ (‘Le Changement Climatique Expliqué à ma Fille’) adlı kitabında, iklim değişikliğini bilimsel ayrıntılarla boğmadan, bir çocuğun soruları etrafında kurduğu diyaloglar aracılığıyla açıklıyor. Kitabın temel amacı, iklim krizini korku söylemi ya da teknik jargon üzerinden değil, neden-sonuç ilişkilerini görünür kılarak anlaşılır hale getirmek. Atmosferin işleyişinden enerji kullanımına, ekonomik büyümeden gündelik yaşam alışkanlıklarına kadar uzanan bağlantıları adım adım kurarak, iklim değişikliğinin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve siyasal bir mesele olduğunu gösteriyor.

İlk bölümde iklim sisteminin nasıl çalıştığı, sera etkisinin neden yaşam için gerekli olduğu ve insan faaliyetleri nedeniyle atmosfere salınan karbondioksitin bu doğal dengeyi nasıl bozduğu açıklanıyor. Jancovici, sıcaklık artışının rastlantısal bir doğa olayı değil, büyük ölçüde fosil yakıt kullanımına dayanan sanayi toplumunun sonucu olduğunu vurguluyor. Böylece iklim değişikliği, bilimsel veriler ışığında insanlığın enerji tercihleriyle ilişkilendiriliyor.

Ardından deniz seviyelerinin yükselmesi, buzulların erimesi ve aşırı hava olaylarının nedenleri ele alınıyor. Yazar, yalnızca sonuçları sıralamak yerine, bu gelişmelerin ardındaki fiziksel mekanizmaları açıklıyor. Tarım, su kaynakları, kıyı yerleşimleri ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkiler değerlendirilirken, iklim krizinin dünyanın farklı bölgelerini farklı biçimlerde etkileyeceği gösteriliyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, modern uygarlığın petrol ve diğer fosil yakıtlara bağımlılığına ayrılmış. Jancovici, sanayi üretiminden ulaşıma, gıda üretiminden sağlık sistemine kadar günlük hayatın neredeyse bütün alanlarının ucuz enerji üzerine kurulduğunu anlatıyor. Ancak fosil yakıt rezervlerinin sınırlı oluşu ve bu kaynakların kullanımının iklim krizini hızlandırması, insanlığı zorunlu bir dönüşümle karşı karşıya bırakıyor. Enerji meselesi yalnızca teknik değil, ekonomik ve siyasal bir sorun olarak ele alınıyor.

Yazar ayrıca iklim değişikliğinin göç hareketleri, gıda güvenliği, salgın hastalıklar, uluslararası çatışmalar ve toplumsal eşitsizliklerle ilişkisini de inceliyor. Çevresel sorunların tek başına ortaya çıkmadığını; kaynak kıtlığı, ekonomik kırılganlık ve siyasal istikrarsızlıkla birleşerek daha büyük krizlere yol açabileceğini savunuyor. Bu nedenle iklim değişikliği, yalnızca çevrecilerin değil, bütün toplumların geleceğini ilgilendiren kapsamlı bir dönüşüm sorunudur.

Sonuçta Jancovici, okura hazır çözüm reçeteleri sunmaktan çok, iklim krizini doğuran mekanizmaları anlamaya davet ediyor. Bir çocuğun sorularını yanıtlarken aslında yetişkinlerin geleceğe karşı sorumluluğunu sorguluyor. Kitap, bilimsel doğruluğu yalın bir anlatımla buluşturarak enerji, tüketim ve kalkınma anlayışının yeniden düşünülmesi gerektiğini savunan, iklim krizine dair güçlü ve öğretici bir giriş niteliğinde.

Jean-Marc Jancovici — Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Ekoloji • 80 sayfa • 2026

Steve Silberman — Nörokabileler (2026)

Steve Silberman bu eserinde otizmin tarihini, bilimsel keşiflerini ve toplumsal algısını yeniden ele alarak, otizmin yalnızca tıbbi bir bozukluk olarak görülmesine karşı kapsamlı bir eleştiri geliştiriyor. Kitabın temel savı, otizmin insan çeşitliliğinin doğal bir parçası olduğu ve uzun yıllar boyunca dar tanımlar ile yanlış kabuller nedeniyle eksik anlaşıldığıdır. Silberman, psikiyatri tarihini, bilimsel araştırmaları ve otizmli bireylerin yaşam öykülerini bir araya getirerek nöroçeşitlilik kavramının gelişimini ayrıntılı biçimde izliyor.

‘Nörokabileler: Otizmin Mirası ve Nöroçeşitliliğin Geleceği’ (‘NeuroTribes: The Legacy of Autism and the Future of Neurodiversity’), otizmin modern tıptaki tanımlanış sürecini Leo Kanner ve Hans Asperger’in çalışmaları üzerinden inceliyor. Silberman, özellikle Asperger’in katkılarının uzun süre gölgede kaldığını, buna karşılık otizmin dar ve sınırlayıcı bir çerçevede yorumlanmasının birçok bireyin tanı dışında kalmasına yol açtığını gösteriyor. Tarihsel belgeler ve arşiv çalışmaları aracılığıyla, otizm araştırmalarının yalnızca bilimsel bulgularla değil, savaşlar, siyasal koşullar ve akademik rekabet gibi etkenlerle de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Silberman, otizmin nedenlerine ilişkin tartışmaları da ele alıyor. Özellikle uzun yıllar etkili olan ve otizmi ebeveyn tutumlarıyla açıklamaya çalışan “buzdolabı anne” kuramının bilimsel dayanaktan yoksun olduğunu gösterirken, bu yanlış yaklaşımın aileler üzerinde yarattığı ağır psikolojik yükü gözler önüne seriyor. Aynı zamanda aşıların otizme neden olduğu iddiasının bilimsel olarak çürütülmüş olmasına rağmen nasıl küresel bir yanlış bilgi dalgasına dönüştüğünü de tartışıyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, otizmli bireyleri yalnızca klinik vakalar olarak değil, kendi yaşamlarını kuran ve topluma farklı biçimlerde katkı sunan insanlar olarak merkeze alması. Silberman, mühendislikten bilişim dünyasına, sanattan gündelik yaşama kadar birçok örnek üzerinden farklı bilişsel özelliklerin yaratıcılık, ayrıntı odaklı düşünme ve özgün problem çözme becerileriyle ilişkisini gösteriyor. Böylece otizmin yalnızca güçlükler üzerinden değil, farklı yetenekler ve deneyimler üzerinden de anlaşılması gerektiğini savunuyor.

Kitap, otizmin tarihini yeniden yazarken aynı zamanda “normal” kavramını sorgulayan güçlü bir kültürel eleştiri sunuyor. Silberman, eğitimden sağlık politikalarına kadar pek çok alanda daha kapsayıcı yaklaşımlara ihtiyaç olduğunu vurguluyor ve nöroçeşitlilik anlayışının yalnızca otizmli bireyler için değil, toplumun tamamı için daha adil ve zenginleştirici bir gelecek vaat ettiğini ileri sürüyor. Kitap, bilim tarihi, psikoloji ve toplumsal dönüşümü bir araya getiren kapsamlı bir başvuru eseri niteliğinde.

Steve Silberman — Nörokabileler: Otizmin Mirası ve Nöroçeşitliliğin Geleceği
Çeviren: Ulaş Apak • Alfa Yayınları
Bilim • 560 sayfa • 2026

Arda Ekşigil — Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi (2026)

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarından Millî Mücadele’ye, oradan Cumhuriyet’in kuruluş dönemine uzanan büyük dönüşüm, çoğu zaman tarihin başrol oyuncuları üzerinden anlatılır. ‘Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi’ ise bakışını, ne bütünüyle unutulmuş ne de kahramanlaştırılmış bir figüre çeviriyor. Mehmet Mithat Bey’in yaşamını merkeze alan Arda Ekşigil, tek bir biyografi aracılığıyla devletin yeniden kuruluş sürecini, bürokrasinin işleyişini, siyasal sadakat ilişkilerini ve erken Cumhuriyet seçkinlerinin dünyasını görünür kılıyor.

Kitap, Mithat Bey’i ne idealize ediyor ne de yalnızca fırsatçı bir bürokrat olarak resmediyor. Onun yükselişini, iktidar çevreleriyle kurduğu ilişkileri, himaye ağlarını ve dönemin güç dengeleri içinde aldığı konumları tarihsel bağlamına yerleştirerek inceliyor. Böylece kişisel başarılar, aile anlatıları ve resmî tarihin gölgesinde kalan ayrıntılar üzerinden, yeni rejimin siyasal ve ekonomik düzeninin nasıl şekillendiğine dair çok katmanlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Aile hafızası, arşiv belgeleri ve dönemin tanıklıklarını bir araya getiren çalışma, bireysel yaşam öyküsüyle kolektif tarihi iç içe geçiriyor. Kudüs’ten Ankara’ya, Millî Mücadele’den tek parti yıllarına uzanan bu serüven, kurucu kadroların yalnızca öne çıkan isimlerden ibaret olmadığını; gölgede kalan aktörlerin de Cumhuriyet’in kuruluş hikâyesinde belirleyici roller üstlendiğini gösteriyor.

Roman akıcılığı taşıyan bu mikro tarih çalışması, bir insanın hayatını anlatırken aynı zamanda imparatorluğun çözülüşünü, Cumhuriyet’in kuruluşunu ve bürokrasinin dönüşümünü anlamaya davet ediyor. Mithat Bey’in hikâyesi, tarihin büyük anlatılarının kenarında duran kişilerin de dönemin ruhunu kavramak için vazgeçilmez tanıklar olduğunu hatırlatıyor.

Arda Ekşigil — Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi
• İletişim Yayınları
Biyografi • 423 sayfa • 2026

Simon Murray, John Keefe — Fiziksel Tiyatrolar (2026)

Simon Murray ve John Keefe’in bu çalışması, fiziksel tiyatroyu yalnızca metnin geri plana çekildiği bir sahneleme tekniği olarak değil, bedenin anlam üretiminin merkezine yerleştiği geniş ve çok katmanlı bir performans alanı olarak ele alıyor. Kitap, fiziksel tiyatronun tarihsel kökenlerini, kuramsal temellerini ve çağdaş uygulamalarını bir araya getirerek, bedenin hareket, ritim, mekân ve seyirciyle kurduğu ilişkinin tiyatro sanatını nasıl dönüştürdüğünü kapsamlı biçimde inceliyor. Böylece fiziksel tiyatro, sözün yerine geçen bir ifade biçiminden çok, düşüncenin ve anlatının beden aracılığıyla kurulduğu yaratıcı bir estetik olarak değerlendiriliyor.

Yazarlar, fiziksel performansın köklerini klasik tiyatro, mim, maskeli oyunlar, dans ve halk gösterileri gibi farklı geleneklerde izleyerek bu yaklaşımın modern bir icat olmadığını gösteriyor. Ancak 20. yüzyılda deneysel tiyatro hareketleriyle birlikte beden, metni destekleyen bir unsur olmaktan çıkarak başlı başına dramatik yapının kurucu öğesine dönüştü. Bu süreçte hareket, jest, ritim ve mekânsal düzenleme, sözcüklerin yerini alabilecek güçlü anlatım araçları hâline geldi.

‘Fiziksel Tiyatrolar. Eleştirel Bir Tanıtım’ (‘Physical Theatres: A Critical Introduction’), özellikle dans tiyatrosu ve çağdaş fiziksel tiyatro toplulukları üzerinden beden eğitimi, oyunculuk disiplini ve yaratım süreçlerini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Fiziksel tiyatronun önde gelen uygulayıcılarının geliştirdiği çalışma yöntemleri incelenirken, oyuncunun yalnızca bir karakteri canlandıran kişi değil, bedeniyle düşünen, araştıran ve sahnede anlam üreten yaratıcı bir sanatçı olduğu vurgulanıyor. Doğaçlama, kolektif üretim ve bedensel farkındalık, bu yaklaşımın temel ilkeleri arasında değerlendiriliyor.

Murray ve Keefe, fiziksel tiyatronun yalnızca oyunculuk teknikleriyle sınırlı kalmadığını, sahne teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte yeni ifade olanakları kazandığını da gösteriyor. Hareket yakalama sistemleri, dijital projeksiyonlar, sanal gerçeklik uygulamaları ve etkileşimli sahne teknolojileri, bedenin algılanışını dönüştürerek fiziksel performansın sınırlarını genişletiyor. Böylece tiyatro bedeni, hem biyolojik hem de teknolojik uzantılarıyla yeniden tanımlanan dinamik bir varlığa dönüşüyor.

Kitap ayrıca sirk, trapez gösterileri, mekâna özgü performanslar ve çevreleyici tiyatro gibi disiplinlerle fiziksel tiyatro arasındaki ilişkileri ele alıyor. Bu tür uygulamalarda seyirci artık pasif bir gözlemci değil, performansın mekânsal ve duygusal deneyiminin etkin bir parçası hâline geliyor. Böylece sahne ile izleyici arasındaki geleneksel sınırlar bulanıklaşır; tiyatro ortak bir deneyim alanına dönüşüyor.

Sonuç olarak ‘Fiziksel Tiyatrolar’, fiziksel tiyatroyu tarihsel gelişimi, estetik ilkeleri ve güncel dönüşümleriyle ele alan kapsamlı bir giriş niteliğinde. Kitap, bedenin yalnızca performansın aracı değil, düşüncenin, yaratıcılığın ve iletişimin temel kaynağı olduğunu savunarak, çağdaş tiyatronun en yenilikçi ve disiplinlerarası alanlarından birinin kapsamlı bir eleştirisini sunuyor.

Simon Murray, John Keefe — Fiziksel Tiyatrolar. Eleştirel Bir Tanıtım
Çeviren: Umut Uğur • Mitos Boyut Yayınları
Tiyatro • 360 sayfa • 2026

Kolektif — Yaratıcılık (2026)

Steven Mithen’in derlediği bu eser, yaratıcılığı yalnızca sanat üretimi ya da bireysel dehanın ürünü olarak değil, insan evriminin temel itici güçlerinden biri olarak ele alan disiplinlerarası bir çalışma. Arkeoloji, antropoloji, bilişsel bilim ve psikolojiyi buluşturan kitap, yaratıcılığın insanı diğer türlerden ayıran ani bir “üstünlük sıçraması” değil; milyonlarca yıl boyunca biyolojik, toplumsal ve kültürel süreçlerin iç içe geçmesiyle gelişen bir kapasite olduğunu savunur. Böylece yaratıcılık, hem hayatta kalmayı sağlayan pratik çözümler üretmenin hem de semboller, anlamlar ve toplumsal kurumlar inşa etmenin temelinde yer alır.

İlk bölümde yaratıcılığın kavramsal çerçevesi tartışılıyor. Margaret Boden, yaratıcılığı mevcut düşünce alanlarını keşfetme ve dönüştürme yeteneği olarak tanımlarken, Ian Hodder onun bireysel değil, maddi kültür ve toplumsal ilişkiler içinde şekillenen kolektif bir süreç olduğunu gösteriyor. Robert Layton ise Avustralya Aborjin toplumları üzerinden, yaratıcılığın gelenekle çatışmak yerine çoğu zaman onu yeniden yorumlayarak geliştiğini ortaya koyuyor. Böylece yenilik ile kültürel sürekliliğin birbirini dışlayan değil, tamamlayan dinamikler olduğu vurgulanıyor.

Kitabın merkezinde insan yaratıcılığının evrimsel kökenleri yer alıyor. Primatlar üzerine yapılan karşılaştırmalar, planlama, alet kullanımı ve toplumsal stratejilerin yaratıcılığın ilk biçimlerini oluşturduğunu gösterirken, Homo cinsinin taş alet teknolojisi ve çevresel uyum becerileri bilişsel esnekliğin giderek arttığını ortaya koyuyor. Neandertaller ile erken modern insanlar arasındaki farklılıklar da yalnızca biyolojik değil, sembolik düşünme, dil ve toplumsal iletişim kapasitesi bakımından değerlendiriliyor. Mithen, zihinsel modüller arasındaki etkileşimin artmasının, dilin gelişmesinin ve “zihin kuramı”nın güçlenmesinin Üst Paleolitik dönemde görülen yaratıcı çeşitlenmenin temelini oluşturduğunu ileri sürüyor.

Eserde maddi kültür yalnızca geçmişin kalıntıları değil, insan zihninin dışa taşmış bir uzantısı olarak yorumlanıyor. Taş aletlerden mimariye, mezar ritüellerinden mağara sanatına kadar uzanan üretimler, belleği, toplumsal kimliği ve ortak düşünceyi taşıyan bilişsel araçlar olarak değerlendiriliyor. Özellikle Neolitik mimari, Malta sanatındaki sembolik düzenlemeler ve Avrupa tarihöncesindeki at kültürü, yaratıcılığın teknolojik yenilik kadar inanç sistemleri, ritüeller ve toplumsal örgütlenmeyle de yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor.

‘Yaratıcılık’ (‘Creativity in Human Evolutian and Prehistory’), insan yaratıcılığını çevre, ekonomi, toplum ve maddi kültürden bağımsız açıklamanın mümkün olmadığını savunuyor. Yenilik üretme kapasitesi, bireysel zekânın ötesinde ortak yaşamın, iletişimin ve kültürel birikimin ürünüdür. Bu nedenle yaratıcılık, insan evriminin yalnızca estetik değil, bilişsel, toplumsal ve teknolojik tarihini anlamanın da anahtar kavramlarından biri olarak değerlendiriliyor.

Kolektif — Yaratıcılık: İnsanın Evriminde ve Tarihöncesinde
Derleyen: Steven Mithen
Çeviren: Ebru Kılıç • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 304 sayfa • 2026

Carol J. Adams — Burger (2026)

Carol J. Adams, sıradan bir fast food ürünü gibi görünen hamburgeri modern kapitalizmin, sömürü, hayvancılık endüstrisinin, tüketim kültürünün ve toplumsal kimliklerin kesiştiği güçlü bir kültürel simge olarak inceliyor. Kitap, hamburgerin yalnızca bir yiyecek olmadığını; ulusal kimlikten cinsiyet rollerine, çevre krizinden teknolojiye kadar uzanan geniş bir ilişkiler ağı içinde sürekli yeniden tanımlandığını savunuyor. Böylece burger, Amerikan yaşam tarzının ve küresel tüketim kültürünün dönüşümünü okumaya imkân veren bir merceğe dönüşüyor.

‘Etin Cinsel Politikası’ adlı kitabıyla bildiğimiz Adams, hamburgerin “özbeöz Amerikan yemeği” olarak yükselişini tarihsel bağlamına yerleştirirken, sanayileşmiş et üretimi, kitlesel tüketim alışkanlıkları ve fast food zincirlerinin yayılmasıyla kurduğu ilişkiyi ayrıntılı biçimde ele alıyor. Başlangıçta ilerleme, refah ve demokratik erişilebilirlik fikrini temsil eden burger, zamanla endüstriyel hayvancılığın yol açtığı hayvan sömürüsü, emek ilişkileri, halk sağlığı sorunları ve ekolojik yıkımla birlikte daha tartışmalı bir simgeye dönüşüyor. Böylece kitabın odağı yalnızca yiyeceğin kendisi değil, onu mümkün kılan ekonomik ve toplumsal sistemdir.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri, burgeri farklı kimlikler ve temalar üzerinden yeniden düşünmeye davet eden kavramsal yaklaşımıdır. “Vatandaş Burger”, “Kadın Burger” ve “Creutzfeldt-Jakob Burger” gibi başlıklar aracılığıyla Adams, milliyetçilikten toplumsal cinsiyete, gıda güvenliğinden salgın hastalık korkularına kadar uzanan farklı tartışmaları aynı simge etrafında buluşturuyor. Böylece hamburger, tüketim tercihlerinin ötesinde ideolojik, ekonomik ve etik mücadelelerin düğümlendiği bir nesne hâline gelir.

Adams ayrıca vejetaryen burgerlerden bitki bazlı et ürünlerine, laboratuvarda geliştirilen kültür eti girişimlerinden hayvansız protein teknolojilerine kadar uzanan dönüşümü de değerlendiriyor. Bu yenilikleri yalnızca teknolojik gelişmeler olarak değil, insanların hayvanlarla kurduğu ilişkinin ve geleceğin gıda sistemlerinin yeniden şekillenmesi açısından ele alıyor. Ancak yazar, yeni teknolojilerin tek başına sömürü düzenini ortadan kaldırmayacağını; üretim, tüketim ve doğayla kurulan ilişkinin bütünsel biçimde sorgulanması gerektiğini vurguluyor.

Kitap, tek bir yiyeceğin hikâyesi üzerinden kapitalizm, tüketim kültürü, etik, çevre ve toplumsal kimlikler üzerine kapsamlı bir eleştiri sunuyor. Adams, hamburgerin geçirdiği dönüşümü izleyerek insanların ne yediği kadar, neden ve hangi toplumsal koşullar içinde yediği sorusunu da gündeme taşıyor. Böylece burger, modern dünyanın çelişkilerini, umutlarını ve krizlerini aynı anda yansıtan güçlü bir kültürel metafora dönüşüyor.

Carol J. Adams — Burger
Çeviren: Zerin Dirihan • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 160 sayfa • 2026

Janine Chasseguet-Smirgel — Dünyanın Aynası Olarak Beden (2026)

Janine Chasseguet-Smirgel ‘Dünyanın Aynası Olarak Beden’ adlı eserinde bedeni yalnızca biyolojik bir gerçeklik olarak değil, ruhsallık ile toplumsal dönüşümlerin kesiştiği simgesel bir alan olarak ele alıyor. Freudcu psikanalizin temel kavramlarından hareket eden yazar, modern insanın bedenle kurduğu ilişkinin, uygarlığın krizlerini, ideolojik çatışmalarını ve kültürel yönelimlerini yansıttığını savunuyor. Ona göre beden, arzuların, korkuların ve toplumsal krizlerin en görünür hale geldiği aynadır.

‘Dünyanın Aynası Olarak Beden’ (‘Le Corps Comme Miroir du Monde’), bireysel psikoloji ile kültür arasındaki bağları çok katmanlı biçimde inceliyor. Chasseguet-Smirgel, narsisizm, cinsellik, saldırganlık ve kimlik arayışı gibi psikanalitik temaların yalnızca bireysel deneyimlere değil, modern toplumun siyasal ve kültürel yapısına da yön verdiğini gösteriyor. Bedene yönelik saplantılar, güzellik idealleri, şiddet ve kendini dönüştürme arzusu, çağdaş dünyanın ruhsal yapısını anlamanın anahtarları olarak değerlendiriliyor.

Yazar, Michel Foucault, Yukio Mishima ve Pier Paolo Pasolini gibi düşünür ve sanatçıların eserlerini psikanalitik bir bakışla yeniden yorumlayarak bedenin iktidar, cinsellik ve ölümle kurduğu ilişkileri tartışıyor. Bu okumalar aracılığıyla modern kültürde bedenin hem özgürleşmenin hem de denetimin nesnesi hâline gelişini; bireyin kendisini ifade etme çabasıyla toplumsal normların baskısı arasındaki gerilimi ortaya koyuyor. Beden üzerindeki müdahalelerin yalnızca kişisel tercihler değil, aynı zamanda kültürel ve ideolojik anlamlar taşıdığını vurguluyor.

Eserde kadınlık, annelik, cinsel kimlik ve biyoteknoloji gibi güncel meseleler de psikanalitik perspektifle ele alınıyor. Chasseguet-Smirgel, teknolojik gelişmelerin ve beden üzerinde giderek artan tasarruf imkânlarının insanın kendisini algılama biçimini değiştirdiğini savunurken, bu dönüşümün beraberinde yeni etik ve psikolojik sorunlar getirdiğini ileri sürüyor. Bedenin doğal sınırlarını aşma arzusu ile insanın kökenine ve bütünlüğüne ilişkin fantaziler arasındaki ilişkiyi ayrıntılı biçimde inceliyor.

Kitabın temel savlarından biri, uygarlığın krizlerinin önce beden üzerinde görünür hâle geldiğidir. Yazar, bedenin parçalanmasına, dönüştürülmesine ya da mutlak biçimde denetlenmesine yönelik eğilimlerin, yalnızca bireysel dürtülerle açıklanamayacağını; bunların aynı zamanda modern dünyanın anlam krizini ve toplumsal çözülmelerini yansıttığını öne sürüyor. Bu nedenle beden, günümüzün en önemli ideolojik ve kültürel mücadele alanlarından biri olarak değerlendiriliyor.

‘Dünyanın Aynası Olarak Beden’, psikanalizi felsefe, siyaset ve kültür eleştirisiyle buluşturan disiplinlerarası bir çalışma niteliğinde. Chasseguet-Smirgel, Freudcu kuramı çağdaş dünyanın sorunlarını anlamak için yeniden yorumlarken, bedenin yalnızca bireyin değil, içinde yaşadığı toplumun da aynası olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, modern kültürü, kimlik siyasetlerini ve beden politikalarını psikanalitik bir çerçevede değerlendirmek isteyen okurlar için güçlü ve düşündürücü bir kaynak.

Janine Chasseguet-Smirgel — Dünyanın Aynası Olarak Beden
Çeviren: Sertaç Canbolat • Minotor Kitap
Psikanaliz • 240 sayfa • 2026

Murat Özyüksel — Hicaz Demiryolu (2026)

Abdülhamid’in en büyük projelerinden biri olan Hicaz Demiryolu, yalnızca İstanbul’u Medine’ye bağlayan bir ulaşım hattı değil, Osmanlı Devleti’nin son döneminde siyasal, ekonomik ve dinî hedefleri bir araya getiren kapsamlı bir modernleşme girişimiydi. Murat Özyüksel, ‘Hicaz Demiryolu’ adlı çalışmasında bu iddialı projenin ortaya çıkışını, inşa sürecini ve tarihsel sonuçlarını, imparatorluğun çözülme yıllarının geniş çerçevesi içinde ele alıyor.

1900 yılında yapımına başlanan ve büyük ölçüde dünya Müslümanlarından toplanan bağışlarla finanse edilen demiryolu, 1908’de Medine’ye ulaştı. Temel amacı hac yolculuğunu daha güvenli ve hızlı hâle getirmek olsa da, hattın askerî sevkiyatı kolaylaştırmak, Arap vilayetleri üzerindeki merkezi otoriteyi güçlendirmek ve Osmanlı halifesinin İslam dünyasındaki liderlik iddiasını pekiştirmek gibi stratejik işlevleri de bulunuyordu. Bu nedenle Hicaz Demiryolu, II. Abdülhamid’in Panislamizm siyasetinin en görünür sembollerinden biri hâline geldi.

Kitap, Osmanlı yönetiminin sınırlı mali imkânlara ve zorlu coğrafi koşullara rağmen gerçekleştirdiği bu mühendislik başarısını ayrıntılarıyla değerlendirirken, projenin karşılaştığı engelleri de göz ardı etmiyor. Çöl şartları, bedevi kabilelerinin saldırıları, Mekke emirlerinin çekinceleri, Avrupalı büyük devletlerin bölgedeki nüfuz mücadeleleri ve imparatorluğun giderek artan ekonomik ve siyasal kırılganlığı, hattın uzun vadeli hedeflerine ulaşmasını engelleyen başlıca etkenlerdi. Medine’ye kadar ulaşan demiryolunun Mekke’ye uzatılamaması ve I. Dünya Savaşı sırasında önemli ölçüde tahrip edilmesi, bu tasavvurun yarım kalmasına yol açtı.

Özyüksel, Hicaz Demiryolu’nu yalnızca teknik veya ekonomik bir yatırım olarak değil, Osmanlı Devleti’nin son büyük atılımlarından biri olarak yorumluyor. Demiryolu, bir yandan modernleşme iradesini, mühendislik kapasitesini ve merkezî devletin yeniden güç kazanma arzusunu temsil ederken, diğer yandan imparatorluğun karşı karşıya kaldığı siyasal bağımlılıkları, bölgesel direnişleri ve çözülme sürecinin sınırlarını da görünür kılıyor. Böylece Hicaz Demiryolu’nun hikâyesi, rayların ötesinde, bir imparatorluğun ayakta kalma mücadelesini, umutlarını ve tarih sahnesinden çekilişini anlamaya imkân veren çarpıcı bir tarih anlatısına dönüşüyor.

Murat Özyüksel — Hicaz Demiryolu
• Alfa Yayınları
Tarih • 408 sayfa • 2026

Ali Fuat Bilkan — Osmanlı Düzeninin Dönüşümü (2026)

On yedinci yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu için yalnızca bir çözülme ya da gerileme dönemi değil, aynı zamanda eski düzenin sorgulandığı, yeni arayışların filizlendiği tarihsel bir kırılma anıdır. Ali Fuat Bilkan, ‘Osmanlı Düzeninin Dönüşümü’ adlı çalışmasında bu yüzyılı tek boyutlu bir “çöküş” anlatısına indirgemek yerine, siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel dönüşümlerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir değişim süreci olarak ele alıyor. Resmî belgelerin yanı sıra dönemin edebî eserlerini de tarihsel tanıklık olarak değerlendiren çalışma, imparatorluğun yaşadığı buhranı toplumun farklı kesimlerinin gözünden okumayı amaçlıyor.

Kitap, gelenek ile değişim arasındaki gerilimden hareketle Osmanlı siyasal düzeninin geçirdiği dönüşümü inceliyor. Kanûn-ı kadîm özlemi, siyasetnâmeler, nasihat geleneği, askerî teşkilattaki değişimler ve iktidar mücadeleleri üzerinden devletin klasik yapısını koruma çabaları ile yeni koşullara uyum arayışları birlikte değerlendiriliyor. Böylece krizlerin yalnızca yıkıcı değil, aynı zamanda yeni siyasal düşüncelerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan süreçler olduğu gösteriliyor.

Ekonomik ve toplumsal buhranlar kitabın önemli odaklarından birini oluşturuyor. Para düzenindeki bozulmalar, üretim krizleri, toprak sistemindeki çözülmeler, vergi yükü, israf, yoksullaşma ve Celâlî isyanlarının yarattığı sarsıntılar, taşra toplumunun gündelik hayatı üzerinden ele alınıyor. Bilkan, merkezî yönetimin sorunlarını yalnızca saray ekseninde değil, bozulmanın en yoğun hissedildiği taşrada gözlemleyerek daha geniş bir Osmanlı panoraması çiziyor.

Çalışma, dinî tartışmalardan bürokratik dönüşümlere, rüşvet, liyakat sorunu ve vakıf düzenine kadar devlet yapısındaki değişimleri de kapsamlı biçimde inceliyor. Kadızâdeliler-Sivâsîler tartışmaları, Sabatay Sevi hareketi ve farklı dindarlık biçimleri üzerinden dönemin zihniyet dünyası analiz edilirken, yükselen bürokrasinin ve değişen yönetim anlayışının erken modern devlet yapısına doğru evrilişi tartışılıyor.

Bilkan, edebiyatı da dönemin ruhunu anlamanın vazgeçilmez kaynaklarından biri olarak değerlendiriyor. Nâbî, Nef‘î, Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi ve diğer önemli isimlerin eserlerinden hareketle hiciv, seyahatname, mesnevi, tarih, biyografi ve halk edebiyatı gibi türlerin toplumsal eleştiri gücü ortaya konuyor. Mimari, musiki, hat, minyatür ve bilim alanındaki gelişmeler de kültürel dönüşümün parçaları olarak ele alınıyor.

‘Osmanlı Düzeninin Dönüşümü’, 17. yüzyılı yalnızca bir gerileme hikâyesi olarak değil, küresel değişimlerin etkisi altında yeniden şekillenen bir imparatorluğun hikâyesi olarak yorumluyor. Edebiyat, tarih ve sosyal bilimleri bir araya getiren yaklaşımıyla, Osmanlı toplumunun krizlerini, çözüm arayışlarını ve erken modernleşme dinamiklerini bütüncül bir bakışla değerlendiren önemli bir çalışma niteliği taşıyor.

Ali Fuat Bilkan — Osmanlı Düzeninin Dönüşümü: 17. Yüzyılda Buhran ve Değişim
• İletişim Yayınları
Tarih • 364 sayfa • 2026