Asuman Kafaoğlu-Büke — Antikçağda Kadın Olmak (2026)

Binlerce yıldır anlatılan mitlerin, destanların ve sanat eserlerinin içinde kadınlar hep vardı; ancak çoğu zaman kendi hikâyelerinin öznesi olarak değil, erkeklerin korkularını, arzularını ve hayal dünyasını yansıtan figürler olarak. Kimi baştan çıkarıcı ve günahkâr, kimi tehlikeli bir büyücü, kimi felaketlerin sorumlusu, kimi ise sessizliği ve sadakatiyle idealize edilen bir eş olarak resmedildi. Böylece kadınların karmaşık kişilikleri, tutkuları ve çelişkileri birkaç kalıba indirgenirken, onları şekillendiren toplumsal ve kültürel düzen çoğu zaman görünmez kaldı.

Asuman Kafaoğlu-Büke, ‘Antikçağda Kadın Olmak’ta bu yerleşik anlatıların üzerine yeniden düşünerek mitolojinin gölgede bırakılmış kadınlarına dönüyor. Havva’dan Medea’ya, Penelope’den Helen ve Venüs’e uzanan bu yolculukta, yüzyıllar boyunca farklı anlamlarla yüklenmiş kadın karakterleri erkek egemen anlatıların çizdiği sınırların dışına taşıyor. Onları yalnızca güzellikleri, sadakatleri, ihanetleri ya da yol açtıkları felaketlerle değil; öfkeleri, arzuları, kırgınlıkları, tutkuları, zaafları ve seçimleriyle ele alıyor. Böylece efsanelerde çoğu zaman tek bir özelliğe indirgenen kadınlar, bütün çelişkileriyle yaşayan ve kendi hikâyeleri olan karakterlere dönüşüyor.

Kitap, yalnızca mitolojik kadın figürlerini yeniden yorumlamakla kalmıyor; bu figürlerin neden yüzyıllar boyunca belirli kalıplar içinde anlatıldığını da düşündürüyor. Bir kadının neden “baştan çıkarıcı” olarak damgalandığını, neden bir başka kadının uğursuzlukla özdeşleştirildiğini ya da neden sessiz ve itaatkâr olanın ideal kadın olarak sunulduğunu sorgularken, mitlerin ardındaki toplumsal bakışı da görünür kılıyor. Bu açıdan antik hikâyeler, yalnızca uzak bir geçmişin masalları olmaktan çıkıp kadınlara ilişkin düşünce ve yargıların nasıl üretildiğini gösteren aynalara dönüşüyor.

‘Antikçağda Kadın Olmak’, tanıdığımız efsaneleri bildiğimizi sandığımız yerden yeniden okumaya çağırıyor. Yüzyıllar boyunca tekrarlanan klişeleri kırarak mitolojinin kadınlarını erkeklerin bakışından bağımsız düşünmeyi öneriyor. Geçmişin güçlü, kırılgan, tutkulu, öfkeli ve çelişkili kadınlarını yeniden keşfederken, onların hikâyeleri üzerinden bugün hâlâ varlığını sürdüren kadınlık imgelerini ve önyargılarını da sorgulamaya davet ediyor.

Asuman Kafaoğlu-Büke — Antikçağda Kadın Olmak
• Kafka Kitap
Kadın • 176 sayfa • 2026

Valeri Biguaa — Geleneksel Abhaz Dini (2026)

Valeri Biguaa’nın bu çalışması, Abhaz halkının yüzyıllar boyunca yaşattığı geleneksel inanç sistemini tarihsel, etnolojik ve kültürel boyutlarıyla inceleyen kapsamlı bir araştırma. Yazar, Hristiyanlığın Abhazya’da resmî din hâline gelmesine rağmen Ançüaxatzara’nın halkın gündelik yaşamında, ritüellerinde ve kolektif hafızasında canlılığını koruduğunu ortaya koyuyor. Eser, bu inancı yalnızca eski bir folklor kalıntısı olarak değil, Abhaz kimliğinin temel unsurlarından biri olarak değerlendiriyor.

‘Geleneksel Abhaz Dini: Ançüaxatzara’ (‘Анцәахаҵара: абхазская традиционная религия’), öncelikle Abhaz tanrılar panteonunu sistematik biçimde ele alıyor. Doğa güçleri, koruyucu ruhlar ve kutsal varlıklar arasındaki ilişkiler incelenirken, bu inanç dünyasının rastlantısal unsurlardan değil, kendi içinde tutarlı ve bütüncül bir kozmolojiden oluştuğu gösteriliyor. Mitolojik anlatılar ile dinsel semboller birlikte değerlendirilerek kutsal düzenin temel ilkeleri açıklanıyor.

Eserin ikinci bölümünde halkın ortak kültleri ve bunlara bağlı ritüeller ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kutsal mekânlar, toplu ibadetler, adak törenleri, mevsimsel kutlamalar ve kurban uygulamaları üzerinden dinin toplumsal dayanışmayı güçlendiren işlevi ele alınıyor. Bu ritüellerin yalnızca dinsel pratikler değil, aynı zamanda toplumsal hafızayı ve kültürel sürekliliği koruyan kurumlar olduğu vurgulanıyor.

Kitap, aile kültlerine de özel bir yer ayırıyor. Atalara saygı, aile içi kutsal gelenekler ve kuşaktan kuşağa aktarılan ritüeller, Abhaz toplumunda din ile akrabalık ilişkilerinin nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Böylece inanç sistemi yalnızca kamusal yaşamda değil, aile yapısı ve gündelik pratikler içinde de yaşayan bir gelenek olarak değerlendiriliyor.

Biguaa, saha araştırmalarından elde ettiği etnografik verileri mitoloji, dilbilim ve tarihsel kaynaklarla birlikte yorumlayarak Ançüaxatzara’nın Kafkasya’nın diğer dağ halklarının, özellikle de Adigelerin geleneksel inançlarıyla taşıdığı ortak özellikleri inceliyor. Bunun yanı sıra, Abhaz dini ile Ön Asya ve Yakın Doğu’nun eski uygarlıklarının dinsel gelenekleri arasında görülen tarihsel ve tipolojik benzerlikleri tartışarak bu inanç sisteminin daha geniş kültürel bağlam içindeki yerini belirlemeye çalışıyor.

Sonuç olarak bu kitap, Abhazların dinsel dünyasını mitoloji, ritüeller ve toplumsal yaşam ekseninde ele alan kapsamlı bir etnoloji çalışması. Valeri Biguaa, geleneksel Abhaz dinini yaşayan bir kültürel miras olarak değerlendirirken, bu inanç sisteminin Kafkasya’nın tarihsel çeşitliliğini ve Abhaz halkının manevi kimliğini anlamak açısından taşıdığı önemi ortaya koyuyor.

Valeri Biguaa — Geleneksel Abhaz Dini: Ançüaxatzara (Folklorik-Etnolojik Bir Araştırma)
Çeviren: Oktay Chkotua • Papirüs Yayınları
Din • 264 sayfa • 2026

Charles Pépin — Geçmişle Yaşamak (2026)

Charles Pépin’in bu eseri, geçmişi değiştirilemez olaylar dizisi olarak değil, her hatırlayışta yeniden anlam kazanan canlı bir deneyim olarak ele alıyor. Yazar, belleğin yalnızca yaşananları saklayan pasif bir arşiv olmadığını; kimliğimizi, seçimlerimizi ve geleceğe bakışımızı sürekli yeniden şekillendiren yaratıcı bir güç olduğunu savunuyor. Felsefe, psikoloji ve sinirbilimden yararlanarak geçmişle sağlıklı bir ilişki kurmanın imkânlarını araştırıyor.

‘Geçmişle Yaşamak’ (‘Vivre Avec Son Passé’), belleğin işleyişine dair yerleşik kabulleri sorgulayarak başlıyor. Anılar, eksiksiz biçimde korunan kayıtlar değil; bugünkü deneyimlerimiz, duygularımız ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda yeniden kurulan anlatılardır. Bu nedenle geçmiş, değişmeyen bir yük olmaktan çok, her yeni deneyimle farklı anlamlar kazanan dinamik bir süreç hâline geliyor.

Pépin, Henri Bergson’un süre kavramından Marcel Proust’un istemsiz hafıza anlayışına kadar uzanan düşünsel bir çerçeve kuruyor. Felsefi tartışmaları modern sinirbilimin bulgularıyla bir araya getirerek belleğin hem biyolojik hem de yorumlayıcı yönünü açıklıyor. Böylece geçmişi anlamanın, yalnızca olanı hatırlamak değil, yaşananları bugünün ışığında yeniden değerlendirmek olduğunu gösteriyor.

Eser, travmaların ve acı hatıraların yaşam üzerindeki etkisini de ele alıyor. Yazar, geçmişi inkâr etmenin ya da ona saplanıp kalmanın çözüm olmadığını; yaşananları yeni anlamlarla yorumlayabilmenin bireysel gelişimin temel koşullarından biri olduğunu savunuyor. Nostaljinin idealize edici tuzaklarına dikkat çekerken, anıları bugünü zenginleştiren bir kaynak olarak değerlendirmeyi öneriyor.

Kitap boyunca spor, sanat ve gündelik yaşamdan örnekler kullanılarak deneyimlerin gelecekteki kararlarımızı nasıl beslediği gösteriliyor. Geçmiş, insanı geriye çeken bir zincir değil; yaratıcılığı, öğrenmeyi ve dayanıklılığı besleyen bir birikim olarak yeniden tanımlanıyor.

Sonuç olarak ‘Geçmişle Yaşamak’, bellek, kimlik ve zaman üzerine düşündüren felsefi bir deneme niteliğinde. Charles Pépin, geçmişle hesaplaşmaktan çok onunla üretken bir ilişki kurmayı önererek, anıları geleceği kuran yaratıcı bir güç olarak yeniden yorumluyor. Felsefeyi psikoloji ve sinirbilimle buluşturan eser, geçmişi yük değil, yaşamı derinleştiren vazgeçilmez bir kaynak olarak görmeye davet ediyor.

Charles Pépin — Geçmişle Yaşamak
Çeviren: Ezgi Uğur • Serenad Yayınları
Psikoloji • 216 sayfa • 2026

Sinan Alper — Yanlış Bilgi Üzerine (2026)

Sinan Alper’in ‘Yanlış Bilgi Üzerine adlı çalışması, yanlış bilginin yalnızca bilgi eksikliğinden kaynaklanmadığını; insan zihninin işleyişi, toplumsal dinamikler ve dijital çağın iletişim biçimleriyle yakından bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Yazar, sahte haberlerden komplo teorilerine, paranormal inançlardan sahte bilimlere kadar uzanan geniş bir alanı bilimsel araştırmalar ışığında inceleyerek neden hepimizin yanlış bilgiye açık olabileceğini açıklıyor.

Kitap, öncelikle yanlış bilginin ne olduğu ve hangi ölçütlerle ayırt edilebileceği sorusuna odaklanıyor. Bilimsel düşüncenin temel ilkeleri olan yanlışlanabilirlik ve parsimoni (yalınlık) kavramları üzerinden, iddiaların nasıl değerlendirilmesi gerektiği gösteriliyor. Böylece okura yalnızca yanlış bilgiyi tanıtmak değil, onu sorgulayabilecek eleştirel düşünme araçları kazandırmak amaçlanıyor.

Alper, “post-truth” çağında duyguların ve kimliklerin çoğu zaman olgulardan daha etkili hâle geldiğini vurguluyor. Yanlış bilginin yalnızca kasıtlı manipülasyonlarla değil, insanların ait oldukları grupları koruma, mevcut inançlarını doğrulama ve belirsizlik karşısında anlam arama eğilimleriyle de güç kazandığını gösteriyor.

Kitabın dikkat çekici bölümlerinden biri, yanlış bilginin evrimsel psikolojisine ayrılıyor. Yazar, insan beyninin mutlak gerçeği bulmak için değil, hayatta kalmayı ve toplumsal iş birliğini kolaylaştıracak biçimde evrimleştiğini savunuyor. Bu nedenle doğru olmayan bazı inançların bile belirli koşullarda uyum sağlayıcı olabileceğini; gerçeği değerlendirme biçimimizin sosyal ilişkiler, grup aidiyeti ve ortak hareket etme ihtiyacı tarafından şekillendirildiğini tartışıyor.

Eser, yanlış bilgiye inanmayı etkileyen ulusal ve bireysel faktörleri de inceliyor. Eğitim düzeyi, bilişsel önyargılar, siyasal kutuplaşma, kurumsal güven ve kültürel ortam gibi değişkenlerin yanlış bilgiye açıklığı nasıl etkilediği araştırma bulgularıyla ele alınıyor. Böylece yanlış bilginin tek bir nedene indirgenemeyecek karmaşık bir olgu olduğu gösteriliyor.

Son bölümde sosyal medya ve yapay zekâ teknolojilerinin yanlış bilginin üretimini ve dolaşımını nasıl hızlandırdığı değerlendiriliyor. Ancak yazar, çözümün yalnızca teknolojik denetimden ibaret olmadığını; eleştirel düşünme becerilerinin geliştirilmesi, bilimsel yöntemin anlaşılması ve sağlıklı kamusal tartışma kültürünün güçlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Sonuç olarak ‘Yanlış Bilgi Üzerine’, yanlış bilginin psikolojik, toplumsal ve teknolojik kökenlerini birlikte ele alan; komplo teorileri, sahte haberler ve sahte bilimlerin neden ikna edici görünebildiğini bilimsel verilerle açıklayan kapsamlı bir başvuru niteliği taşıyor. Okuru yalnızca yanlış bilgiyi tanımaya değil, kendi düşünme süreçlerini de sorgulamaya davet eden önemli bir çalışma.

Sinan Alper — Yanlış Bilgi Üzerine: Sahte Haberler, Komplo Teorileri, Paranormal İnançlar ve Sahte Bilimler
• Akademim Yayıncılık
Psikoloji • 132 sayfa • 2026

Jean Hannah Edelstein — Memeler (2026)

Jean Hannah Edelstein’in bu anı kitabı, bir kadının memeleriyle kurduğu ilişkinin çocukluktan yetişkinliğe, annelikten hastalığa uzanan dönüşümünü kişisel deneyimler üzerinden anlatıyor. Yazar, bedenin yalnızca biyolojik bir gerçeklik olmadığını; toplumsal bakışın, cinsiyet rollerinin, arzunun ve kırılganlığın da şekillendirdiği bir yaşam alanı olduğunu gösteriyor. Mizah ile acıyı, öfke ile şefkati aynı anlatıda buluşturarak beden üzerine güçlü bir sorgulama sunuyor.

‘Memeler: Görece Kısa Bir İlişki’ (‘Breasts: A Relatively Brief Relationship’), ergenlik yıllarında memelerin büyümesiyle başlayan yabancılaşma duygusunu merkeze alıyor. Edelstein, memelerinin bir yandan kadınlığının görünür simgesi hâline gelirken diğer yandan istenmeyen bakışların, tacizin ve toplumsal yargıların hedefi oluşunu anlatıyor. Böylece kadın bedeninin daha genç yaşlardan itibaren nasıl kamusal bir değerlendirme nesnesine dönüştüğünü samimi örneklerle gözler önüne seriyor.

Anlatının ikinci önemli ekseni annelik deneyimi. Yazar, hamilelik ve emzirme sürecinde memelerinin bu kez besleyen bir organa dönüşmesini, emzirmenin romantize edilen yönleri kadar fiziksel acılarını, başarısızlık hissini ve anneliğin beden üzerindeki etkilerini dürüstlükle aktarıyor. Böylece kadın bedeninin farklı yaşam evrelerinde sürekli yeni anlamlar kazandığını gösteriyor.

Son bölümde Edelstein, erken evrede yakalanan meme kanseri nedeniyle geçirdiği çift taraflı mastektomiyle yüzleşiyor. Hastalık kadar, bedeninin ayrılmaz bir parçasıyla vedalaşmanın psikolojik etkileri, yeniden yapılanma süreci ve kimlik duygusundaki değişimler kitabın en güçlü bölümlerini oluşturuyor. Yazar, kaybettiği memelerini ancak onları yitirme tehlikesiyle karşılaştığında ne kadar sevdiğini fark edişini büyük bir açıklıkla dile getiriyor.

Edelstein, bu kişisel hikâyeyi yalnızca kendi yaşamını anlatmak için kullanmıyor. Güzellik idealleri, kadın bedeninin metalaştırılması, toplumsal beklentiler ve sağlık deneyimi üzerine daha geniş bir tartışma yürütüyor. Mizahını hiçbir zaman kaybetmeden yazdığı eser, bedenle kurulan ilişkinin zaman içinde nasıl değiştiğini; kayıp, kabullenme ve yeniden sahiplenme süreçlerinin insanı nasıl dönüştürdüğünü inceliyor.

Sonuç olarak ‘Memeler: Görece Kısa Bir İlişki’, yalnızca hastalık ya da beden üzerine yazılmış bir anı kitabı değil; kadın kimliğini, anneliği, arzuyu, kırılganlığı ve bedenle barışmanın güçlüğünü ele alan güçlü bir yaşam anlatısıdır. Jean Hannah Edelstein, son derece kişisel deneyiminden hareketle birçok okurun kendinden izler bulabileceği, duygusal olduğu kadar düşündürücü bir eser ortaya koyuyor.

Jean Hannah Edelstein — Memeler: Görece Kısa Bir İlişki
Çeviren: Büşra Uyar • Nova Kitap
Anı • 88 sayfa • 2026

Peter Toohey — Can Sıkıntısının Tarihi (2026)

Peter Toohey’nin bu çalışması, can sıkıntısını yalnızca modern yaşamın olumsuz bir duygusu olarak değil, insanlık tarihinin farklı dönemlerinde değişen anlamlar kazanmış kültürel ve psikolojik bir deneyim olarak ele alıyor. Yazar, can sıkıntısının bireysel bir zayıflık ya da patoloji olmadığını; toplumsal koşullar, düşünce biçimleri ve insan zihninin işleyişiyle yakından bağlantılı bir olgu olduğunu savunuyor.

‘Can Sıkıntısının Tarihi’ (‘Boredom: A Lively History’), can sıkıntısının tarihsel serüvenini Antik Çağ’dan günümüze uzanan geniş bir perspektifte inceliyor. Toohey, Antik Yunan ve Roma dünyasındaki atalet anlayışından Orta Çağ keşişlerinin acedia olarak tanımladığı ruhsal durgunluğa, Rönesans ve Aydınlanma dönemlerinden modern kent yaşamına kadar uzanan süreçte can sıkıntısının geçirdiği dönüşümü ortaya koyuyor. Böylece bu duygunun her dönemde farklı toplumsal ve kültürel anlamlarla yüklendiğini gösteriyor.

Eser, edebiyat ve sanat tarihinden çok sayıda örneği analiz ediyor. Albrecht Dürer’in “Melencolia I” gravürü, Gonçarov’un ‘Oblomov’u, Charles Baudelaire’in modern kent deneyimi ve Orhan Pamuk’un İstanbul anlatıları gibi eserler üzerinden can sıkıntısının estetik ve düşünsel yansımaları inceleniyor. Bu örnekler, sıkıntının yalnızca bireysel bir ruh hâli değil, belirli tarihsel dönemlerin ortak deneyimlerinden biri olduğunu ortaya koyuyor.

Toohey, psikoloji ve nörobilim bulgularını da tarihsel analizle birleştiriyor. Basit can sıkıntısıyla depresyon ya da melankoli arasındaki farkı açıklayarak bu kavramların sıklıkla birbirine karıştırıldığını vurguluyor. Ona göre can sıkıntısı, zihnin çevredeki tekdüzeliği fark ederek yeni uyaranlar, yeni deneyimler ve yeni amaçlar aramasını sağlayan doğal bir uyarı mekanizmasıdır. Bu yönüyle değişimi teşvik eden uyarlanabilir bir işleve sahiptir.

Kitap, modern toplumun hız, tüketim ve sürekli uyarılma beklentisinin can sıkıntısını bütünüyle ortadan kaldırmadığını; aksine ona yeni biçimler kazandırdığını ileri sürüyor. Sürekli meşgul olma arzusu ile anlam arayışı arasındaki gerilim, çağdaş insanın temel deneyimlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Toohey, can sıkıntısını kaçınılması gereken bir boşluk değil, yaratıcılığı, düşünmeyi ve yenilenmeyi mümkün kılan bir eşik olarak yeniden yorumluyor.

Sonuç olarak ‘Can Sıkıntısının Tarihi’, sanat, edebiyat, tarih, felsefe ve nörobilimi bir araya getirerek can sıkıntısının insan deneyimindeki yerini çok yönlü biçimde açıklıyor. Eser, bu sıradan görünen duygunun kültürel tarihini ve zihinsel işlevini anlamak isteyenler için özgün ve disiplinlerarası bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Peter Toohey — Can Sıkıntısının Tarihi
Çeviren: Utku Özer • Serenad Yayınları
İnceleme • 216 sayfa • 2026

Erdem Sönmez — Ahmed Rıza (2026)

Türkiye’nin meşrutiyet mücadelesinin en etkili ama en tartışmalı isimlerinden Ahmed Rıza’yı merkeze alan bu çalışma, onun siyasal ve düşünsel serüvenini Osmanlı’nın modernleşme süreci içinde yeniden değerlendiriyor. Erdem Sönmez, Ahmed Rıza’yı yalnızca bir Jön Türk önderi olarak değil, anayasal yönetim fikrinin gelişimine yön veren önemli bir entelektüel ve siyasetçi olarak ele alıyor.

Kitap, Ahmed Rıza’nın Yeni Osmanlılardan devralınan meşrutiyet düşüncesini nasıl geliştirdiğini, Jön Türk hareketinin ideolojik şekillenmesindeki rolünü ve II. Abdülhamid yönetimine karşı yürüttüğü uzun soluklu siyasal mücadelenin temel dinamiklerini inceliyor. I. Jön Türk Kongresi’ndeki liderliği, Meşrutiyet’in ilanından sonra “hürriyetçilerin babası” olarak gördüğü ilgi ve siyasal yaşamındaki kırılma noktaları ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor.

Eser, Ahmed Rıza’nın zaman içinde farklı çevrelerle yaşadığı görüş ayrılıklarını, siyasette etkisinin azaldığı dönemleri ve buna rağmen düşünsel etkisini nasıl koruduğunu tarihsel bağlamı içinde ele alıyor. Böylece onu tek boyutlu kahramanlık ya da eleştiri anlatılarının ötesine taşıyarak daha dengeli bir portre sunuyor.

Sönmez, son yıllarda Ahmed Rıza’ya yöneltilen eleştirileri de göz ardı etmiyor; aksine bu tartışmaları dönemin siyasal koşulları, fikir akımları ve Osmanlı modernleşmesinin dinamikleriyle birlikte değerlendiriyor. Böylece hem Ahmed Rıza’nın düşünsel mirasını hem de Jön Türk hareketinin iç tartışmalarını yeniden yorumlayan kapsamlı bir tarihsel çerçeve ortaya koyuyor.

Sonuç olarak ‘Ahmed Rıza: Bir Jön Türk Liderinin Siyasi-Entelektüel Portresi’, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan siyasal düşünce tarihini, meşrutiyet mücadelesini ve Jön Türk hareketinin entelektüel dünyasını Ahmed Rıza’nın yaşamı üzerinden anlamak isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı niteliğinde.

Erdem Sönmez — Ahmed Rıza: Bir Jön Türk Liderinin Siyasi-Entelektüel Portresi
• Tarih Vakfı Yurt Yayınları
Biyografi • 152 sayfa • 2026

Andreas Capellanus — Aşk Üzerine (2026)

Andreas Capellanus’un ‘Aşk Üzerine’ (‘De Amore’), Orta Çağ Avrupa’sında aşk anlayışını yeniden tanımlayan en etkili metinlerden biri olarak kabul ediliyor. Yazar, dönemin dinsel ve toplumsal normlarının gölgesinde kalan dünyevi aşkı bağımsız bir deneyim olarak ele alırken, daha sonra “saray aşkı” (amour courtois) adıyla anılacak geleneğin temel ilkelerini sistemli biçimde ortaya koyuyor. Eser, yalnızca aşkın nasıl yaşanması gerektiğini anlatan bir kılavuz değil, Batı edebiyatında romantik aşk düşüncesinin doğuşuna yön veren tarihsel bir dönüm noktası niteliği taşıyor.

Kitabın ilk bölümü, aşkın tanımı, kökeni ve insan üzerindeki etkileriyle ilgileniyor. Capellanus’a göre aşk, güzelliğin etkisiyle başlayan, arzu ve hayranlıkla beslenen güçlü bir tutkudur. Gerçek aşkın yalnızca fiziksel çekimden ibaret olmadığını; sadakat, ölçülülük, cömertlik ve erdem gibi ahlaki niteliklerle olgunlaştığını savunuyor. Böylece aşkı, insanı hem ruhsal hem de ahlaki açıdan geliştiren bir deneyim olarak yorumluyor.

İkinci bölümde yazar, farklı toplumsal sınıflardan kadın ve erkekler arasında geçen örnek diyaloglarla saray aşkının işleyişini somutlaştırıyor. Soylular, şövalyeler, din adamları ve halktan kişiler arasındaki ilişkiler üzerinden aşkın hangi koşullarda kabul edilebilir olduğu, hangi davranışların uygun sayıldığı ve sevgililerin uyması gereken kurallar tartışılıyor. Capellanus’un ünlü “aşk kuralları” da bu bölümde yer alıyor; kıskançlık, gizlilik, sadakat ve sabır gibi kavramlar ideal âşığın vazgeçilmez özellikleri olarak öne çıkıyor.

Eser, aşkı yalnızca bireysel bir duygu olarak değil, toplumsal ilişkileri biçimlendiren kültürel bir kurum olarak değerlendiriyor. Şövalyelik idealleriyle birleşen saray aşkı anlayışı, kadına duyulan saygıyı, nezaketi ve özdenetimi öne çıkarırken, sevginin insan karakterini dönüştüren bir güç olduğunu ileri sürüyor. Bu yaklaşım, Antik Çağ’daki aşk anlayışından ayrıldığı gibi, Orta Çağ Hristiyanlığının dünyevi arzulara mesafeli tutumuyla da gerilim içinde bulunuyor.

Üçüncü bölüm ise önceki anlatıyla dikkat çekici bir karşıtlık oluşturuyor. Burada aşkın yol açabileceği ahlaki ve toplumsal sorunlar ele alınıyor; kadınlara ve dünyevi tutkuya yönelik sert eleştiriler dile getiriliyor. Bu bölüm, eserin ironik ya da eleştirel bir çerçevede okunup okunmaması gerektiği tartışmalarının da temelini oluşturuyor. Araştırmacılar, Capellanus’un saray aşkını gerçekten savunup savunmadığı ya da onu bilinçli biçimde sorguladığı konusunda farklı yorumlar ileri sürüyor.

Sonuç olarak ‘Aşk Üzerine’, aşkın kurallarını açıklayan bir risalenin ötesine geçerek Batı kültüründe romantik sevginin edebi ve düşünsel temellerini atan başlıca eserlerden biri hâline geliyor. Arzu ile akıl, bireysel tutku ile toplumsal düzen ve dünyevi mutluluk ile ahlaki sorumluluk arasındaki gerilimi merkeze alan çalışma, yüzyıllar boyunca edebiyatı, şövalyelik kültürünü ve modern romantik aşk anlayışını derinden etkileyen kalıcı bir başvuru kaynağı olmayı sürdürüyor.

Andreas Capellanus — Aşk Üzerine – De Amore
Çeviren: Ahmet Deniz Altunbaş, Nilay Dirim • Telemak Kitap
İnceleme • 232 sayfa • 2026

Bill Bryson — 1927 Yazı: Amerika (2026)

Bill Bryson’ın bu eseri, Amerika Birleşik Devletleri’nin yalnızca birkaç ay içinde yaşadığı siyasal, toplumsal, kültürel ve teknolojik dönüşümleri merkeze alarak 1927 yazını ülkenin modern kimliğinin şekillendiği kritik bir dönüm noktası olarak ele alıyor. Bryson, birbirinden bağımsız gibi görünen olayları tek bir anlatı içinde birleştirerek bu kısa zaman diliminin 20. yüzyıl Amerika’sını nasıl belirlediğini gösteriyor.

‘1927 Yazı: Amerika’ (‘One Summer: America, 1927’), ekonomik iyimserliğin ve hızla büyüyen tüketim toplumunun gölgesinde başlıyor. Borsa rekorlar kırarken ülke refahın kalıcı olduğuna inanıyor; ancak Bryson, bu yükselişin iki yıl sonra patlayacak Büyük Buhran’ın habercisi olan kırılgan temeller üzerine kurulduğunu da hissettiriyor. Aynı dönemde Başkan Calvin Coolidge’in sakin ve pasif yönetim tarzı ile hızla değişen Amerikan toplumunun dinamizmi arasındaki çarpıcı tezat gözler önüne seriliyor.

Eserin merkezindeki figürlerden biri Charles Lindbergh. New York’tan Paris’e gerçekleştirdiği kesintisiz solo uçuş sayesinde bir anda dünyanın en tanınan insanına dönüşen Lindbergh’in yükselişi, modern medya çağının ilk küresel kahramanlarından birinin doğuşu olarak değerlendiriliyor. Bryson, havacılığın gelişimini, kitle iletişim araçlarının yükselişiyle birlikte ele alarak ünlü figür kültürünün yeni biçimlerini inceliyor.

Bryson, aynı yaz yaşanan birçok olayı paralel biçimde anlatıyor. Mississippi Nehri’nin yol açtığı büyük sel felaketi, yüz binlerce insanın yaşamını etkileyerek federal yönetimin afet politikalarını değiştiriyor. Sacco ve Vanzetti davası ile toplumdaki siyasal kutuplaşma, Al Capone’un yükselişiyle organize suçun ulaştığı boyutlar ve Michigan’daki okul bombalaması gibi olaylar ise refah görüntüsünün ardındaki toplumsal gerilimleri ortaya koyuyor.

Kitap, kültürel dönüşümlere de geniş yer veriyor. Sesli sinemanın doğuşu, televizyon teknolojisinin ilk adımları, radyonun kitlesel iletişim aracı hâline gelişi ve Babe Ruth’un unutulmaz beyzbol sezonu, Amerika’nın eğlence ve popüler kültürde dünya ölçeğinde belirleyici bir güç hâline gelişini simgeliyor. Bilimsel yenilikler, spor, medya ve teknolojinin aynı dönemde hız kazanması, ülkenin küresel etkisini artıran unsurlar olarak değerlendiriliyor.

Sonu olarak Bryson, yalnızca 1927 yazının olaylarını kronolojik biçimde sıralamıyor; siyaset, ekonomi, suç, teknoloji, spor ve kültürü iç içe geçirerek Amerika’nın modern süper güç kimliğinin hangi tarihsel koşullarda şekillendiğini gösteriyor. ‘1927 Yazı: Amerika’, kısa bir zaman diliminin olağanüstü yoğunluğunu canlı anlatımı ve zengin tarihsel ayrıntılarıyla ortaya koyarak modern Amerikan tarihine farklı bir pencereden bakmayı sağlayan etkileyici bir çalışma sunuyor.

Bill Bryson — 1927 Yazı: Amerika
Çeviren: Özgür Umut Hoşafçı • Diplomat Yayınları
Tarih • 592 sayfa • 2026

Yücel Köyağasıoğlu — Denizde İz Bırakan Yelkenliler (2026)

‘Denizde İz Bırakan Yelkenliler’ Yücel Köyağasıoğlu’nun denizcilik alanındaki uzun yıllara dayanan bilgi ve deneyimini bir araya getiren kapsamlı bir başvuru eseri. Kitap, yelkenli gemilerin tarihsel gelişimini yalnızca teknik yönleriyle değil; ticaret, keşif, savaş ve kültürel etkileşim tarihindeki belirleyici rolleriyle birlikte ele alarak denizcilik mirasına bütüncül bir bakış sunuyor.

İnsanlığın denizle kurduğu ilişkinin en önemli araçlarından biri olan yelkenin yüzyıllar boyunca geçirdiği dönüşümü izleyen çalışma, farklı dönemlerde geliştirilen yelkenli gemi tiplerini, tasarım anlayışlarını ve denizcilik tekniklerini ayrıntılarıyla inceliyor. Böylece yelkenin yalnızca bir ulaşım ya da spor aracı değil, uygarlıkların gelişiminde etkili olmuş temel teknolojilerden biri olduğu ortaya konuyor.

Eser, dünya denizcilik tarihinin yanı sıra Türkiye’nin denizcilik birikimine de özel önem veriyor. Günümüzde giderek unutulan denizcilik gelenekleri, yöresel tekne tipleri ve deniz kültürüne ilişkin bilgiler, tarihsel bağlamları içinde yeniden değerlendiriliyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca geçmişi anlatmakla kalmıyor; denizcilik kültürünün korunmasına ve gelecek kuşaklara aktarılmasına da katkı sunuyor.

Köyağasıoğlu, mimar, tekne tasarımcısı, yapımcısı, kaptan ve yelken eğitmeni kimliklerinden beslenen deneyimini, teknik açıklamalarla tarihsel anlatıyı bir araya getirerek aktarıyor. Yelkenli gemilerin yapısal özellikleri, donanımları ve gelişim süreçleri hem denizcilikle ilgilenen okurların hem de araştırmacıların yararlanabileceği açıklıkta ele alınıyor.

Kitabın ayırt edici yönlerinden biri de zengin görsel içeriği. Yazarın kendi çizimleri ve resimleri, anlatılan gemi tiplerini ve denizcilik ayrıntılarını somutlaştırırken, eserin aynı zamanda estetik bir değer kazanmasını sağlıyor. Buna eklenen kapsamlı denizcilik sözlüğü ise kitabı yalnızca bir anlatı değil, başvurulabilecek bir kaynak niteliğine kavuşturuyor.

Sonuç olarak ‘Denizde İz Bırakan Yelkenliler’, yelkenli gemilerin teknik evrimini denizcilik kültürü, tarih ve insanlık serüveniyle birlikte ele alan kapsamlı bir çalışma sunuyor. Ticaret yollarından keşif seferlerine, savaşlardan denizcilik geleneklerine uzanan geniş perspektifiyle eser, yelkenin uygarlık tarihindeki dönüştürücü rolünü ortaya koyarken, Türkiye’nin zengin denizcilik mirasını da görünür kılan önemli bir kaynak olarak öne çıkıyor.

Yücel Köyağasıoğlu — Denizde İz Bırakan Yelkenliler: Geçmişten Günümüze Yelkenli Gemiler ve Denizcilik Kültürü
Editör: Orkan Köyağasıoğlu • Koç Üniversitesi Yayınları
İnceleme • 320 sayfa • 2026