Miraçhan Yılmaz — Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör! (2026)

Miraçhan Yılmaz imzalı ‘Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör!’, fındığı yalnızca bir tarım ürünü olarak değil, bir toplumsal ilişkiler ağı, bir mücadele zemini ve bir tarih anlatısı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, Doğu Karadeniz’in yamaçlarında şekillenen üretim pratiklerini merkeze alarak, 1960-1980 arasındaki dönüşümü köylülerin gündelik hayatı, borç ilişkileri ve siyasal talepleri üzerinden okuyor. Böylece tarih, yukarıdan yazılan bir anlatı olmaktan çıkıp, aşağıdan yükselen deneyimlerin diliyle yeniden kuruluyor.

Çalışma, fındığın zaman içinde geçirdiği dönüşümü yalnızca ekonomik bir değişim olarak ele almıyor; aksine bu sürecin, üreticilerin adalet duygusu, geçim anlayışı ve toplumsal meşruiyet algısıyla nasıl çatıştığını gösteriyor. Geçimlik üretimden piyasa ekonomisine doğru yaşanan kırılma, köylüler açısından sadece bir uyum süreci değil; aynı zamanda bir kayıp, bir gerilim ve giderek bir direniş alanı yaratıyor. Bu noktada fındık, bir meta olmanın ötesine geçerek, yaşam biçiminin ve hak arayışının simgesine dönüşüyor.

Çalışma, Antonio Gramsci, E. P. Thompson ve Charles Tilly’den ödünç alınan kavramlar çerçevesinde, üretici köylülerin değişen geçim ilişkilerini, yükselen toplumsal taleplerini ve kitlesel hareketlerin oluşumunu birlikte ele alıyor. Thompson’un ahlâk ekonomisi yaklaşımıyla köylünün adalet algısı görünür hale gelirken, Gramsci’nin hegemonya kavramı devlet ile yerel aktörler arasındaki güç ilişkilerini açıklıyor. Tilly’nin çekişmeci siyaset perspektifi ise mitingler ve yürüyüşler gibi eylem biçimlerini, köylülerin politik özneleşme sürecinin bir parçası olarak yorumluyor.

Çağatay Edgücan Şahin’in sunuş yazısında vurguladığı gibi, eser toplumsal tarihin kıyısında kalmış özneleri merkeze alarak güçlü bir itiraz geliştiriyor. Köylüler, küçük üreticiler ve yerel aktörler bu anlatıda edilgen figürler değil; kendi taleplerini kuran, örgütlenen ve mücadele eden öznelere dönüşüyor. Kitap, bu dönüşümü hem kuramsal hem de tarihsel bir derinlikle ele alarak, yerel deneyimleri daha geniş siyasal bağlamlarla ilişkilendiriyor.

Bu çerçevede eser, üç temel eksen etrafında okunabilir. İlk olarak, üreticilerin “ahlâk ekonomisi”nin bozulmasıyla ortaya çıkan adalet arayışını gösteriyor; yani ekonomik ilişkilerdeki dönüşümün nasıl bir meşruiyet krizine yol açtığını ortaya koyuyor. İkinci olarak, devlet politikaları ile yerel talepler arasındaki gerilimin nasıl bir karşı koyuş ve alternatif siyasal dil ürettiğini izliyor. Üçüncü olarak ise mitingler, yürüyüşler ve kolektif eylemler üzerinden köylülerin nasıl politik öznelere dönüştüğünü görünür kılıyor.

Kitap, Beyceli yürüyüşü ya da Fatsa deneyimi gibi örneklerle, yerel direnişlerin aslında daha geniş bir siyasal dönüşümün parçası olduğunu gösteriyor. Bu eylemler yalnızca ekonomik taleplerin dile getirildiği anlar değil; aynı zamanda temsil, adalet ve söz hakkı arayışının kamusal ifadesi hâline geliyor. Böylece fındık etrafında şekillenen mücadeleler, bir bölge tarihinin ötesine geçerek Türkiye’nin toplumsal ve siyasal dönüşümüne dair güçlü ipuçları sunuyor.

Sonuç olarak eser, geçmişi yalnızca anlatmıyor; bugünü anlamak ve geleceği düşünmek için bir zemin kuruyor. Fındık üzerinden kurulan bu tarih, emeğin, borcun, direnişin ve umudun iç içe geçtiği bir hikâye olarak, toplumsal hafızayı yeniden canlandırıyor ve okuru şu soruyla baş başa bırakıyor: Bugünün kırılmaları karşısında, geçmişin bu mücadele deneyimleri bize ne söyleyebilir?

Miraçhan Yılmaz — Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör!: Doğu Karadeniz’de Fındığın Toplumsal Tarihi (1960-1980)
• Heretik Yayıncılık
Tarih • 268 sayfa • 2026

Sam Carr — Bütün O Yalnız İnsanlar (2026)

Sam Carr’ın bu kitabı, yalnızlığı bireysel bir eksiklik ya da başarısızlık olarak değil, modern yaşamın yaygın ve çoğu zaman görünmez bir deneyimi olarak ele alıyor. Carr, yalnızlığı teorik bir çerçeveye sıkıştırmak yerine farklı yaş, sınıf ve yaşam deneyimlerinden insanlarla yaptığı derinlemesine sohbetler üzerinden inceliyor. Böylece kitap, yalnızlığın tek bir biçimi olmadığını; aksine her bireyde farklı şekillerde ortaya çıkan çoğul bir deneyim olduğunu gösteriyor.

Eserde öne çıkan temel fikir, yalnızlığın fiziksel yalnızlıkla sınırlı olmadığı. İnsanlar kalabalıklar içinde, ilişkilerin ortasında ya da sosyal olarak “bağlantılı” göründükleri anlarda bile derin bir yalnızlık hissedebiliyor. Bu durum, yalnızlığın esasen anlaşılmama, duyulmama ve kendini ifade edememe duygusuyla ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Carr’ın görüştüğü kişiler arasında gençler, yaşlılar, ebeveynler, eşini kaybetmiş bireyler ve bakım verenler yer alıyor; bu çeşitlilik, yalnızlığın evrensel ama aynı zamanda son derece kişisel bir deneyim olduğunu vurguluyor.

‘Bütün O Yalnız İnsanlar’ (All the Lonely People’) aynı zamanda yalnızlığın neden bu kadar az konuşulduğunu sorguluyor. Carr’a göre yalnızlık yalnızca acı verici değil, aynı zamanda utançla çevrili bir duygu. Toplumsal normlar, bireyleri güçlü, bağımsız ve sürekli bağlantı hâlinde görünmeye zorlarken, yalnızlık çoğu zaman gizlenmesi gereken bir zayıflık gibi algılanıyor. Bu sessizlik ise yalnızlığı daha da derinleştiriyor ve bireyleri kendi deneyimleriyle baş başa bırakıyor.

Carr’ın yaklaşımı akademik olmaktan çok insani bir nitelik taşıyor. Kitap, istatistikler ya da kesin çözümler sunmak yerine insanların kendi seslerini öne çıkarıyor. Yazar, yalnızlığı “çözülmesi gereken bir problem” olarak değil, anlaşılması ve paylaşılması gereken bir deneyim olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, okura yalnız olmadığını hissettiren bir karşılaşma alanı yaratıyor.

Sonuç olarak kitap, yalnızlığı ortadan kaldırmayı vaat etmiyor; onunla kalmayı, onu anlamayı ve konuşulabilir kılmayı öneriyor. Bu nedenle eser, yalnızlık üzerine hızlı çözümler sunan bir rehber değil, daha çok empatiyi ve ortak insanlık hâlini derinleştiren bir anlatı olarak önem taşıyor.

Sam Carr — Bütün O Yalnız İnsanlar: Herkes Yalnız, Kimse Bundan Söz Etmiyor
Çeviren: Ayşegül Nacu • Okuyanus Yayınları
Psikoloji • 260 sayfa • 2026

Yanis Varoufakis — Teknofeodalizm (2026)

Yanis Varoufakis’in bu eseri, kapitalizmin hâlâ geçerli bir sistem olup olmadığı sorusunu radikal bir biçimde yeniden tartışmaya açıyor. Varoufakis, günümüz ekonomik düzeninin artık klasik kapitalist dinamiklerle açıklanamayacağını, bunun yerini “teknofeodalizm” adını verdiği yeni bir yapının aldığını ileri sürüyor. Ona göre bu dönüşüm, özellikle internetin büyük teknoloji şirketleri tarafından özelleştirilmesi ve 2008 finans krizi sonrasında devletlerin ve merkez bankalarının aldığı kararlarla hızlanıyor.

Kitabın merkezinde, sermayenin geçirdiği dönüşüm yer alıyor. Varoufakis, kapitalizmi ortadan kaldıranın dışsal bir güç değil, bizzat sermayenin kendisi olduğunu savunuyor. Ancak bu, sanayi çağının bildiğimiz sermayesi değil; “bulut sermayesi” olarak adlandırdığı yeni bir biçim. Bu yeni sermaye türü, üretim araçlarından ziyade dijital platformlar, veri ve kullanıcı etkileşimi üzerinden güç kazanıyor. Böylece kapitalizmin iki temel unsuru olan piyasa ve kâr geri plana itiliyor; onların yerini platformlar ve “rant” alıyor. Özellikle Amazon, Google ve Meta gibi şirketler, artık yalnızca piyasa aktörleri değil, erişim kontrolü üzerinden rant elde eden yeni “dijital derebeyler” olarak konumlanıyor.

Varoufakis’e göre bu sistemde kullanıcılar da dönüşüyor. Artık sadece tüketici ya da işçi değiliz; aynı zamanda veri üreten ve bu veriler aracılığıyla değer yaratan “dijital serfler” hâline geliyoruz. Üstelik bu emek çoğu zaman görünmez ve karşılıksız kalıyor. Platformlara erişim için ödediğimiz ücretler, abonelikler ya da sağladığımız veri akışı, feodal dönemdeki rant ilişkilerine benzer bir bağımlılık yaratıyor.

‘Teknofeodalizm’ (‘Technofeudalism’), bu yeni düzenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik ve toplumsal sonuçlarını da inceliyor. Demokrasi, bireysel özgürlük ve özerklik, bu platform egemenliği altında aşınmaya başlıyor. Varoufakis, ABD ile Çin arasındaki rekabetten yapay zekânın emek üzerindeki etkilerine, kripto para sistemlerinin çöküşünden küresel tedarik zincirlerine kadar geniş bir çerçevede teknofeodalizmin izlerini sürüyor.

Sonuç olarak eser, kapitalizmin sona erip ermediği sorusuna provokatif bir yanıt veriyor: Kapitalizm ölmedi, ama kendi içinden çıkan daha merkezi, daha kontrolcü ve daha eşitsiz bir düzene evrildi. Bu nedenle kitap, yalnızca bir teşhis sunmakla kalmıyor; aynı zamanda şu temel soruyu da gündeme getiriyor: Bu yeni düzen kaçınılmaz mı, yoksa alternatif bir gelecek hâlâ mümkün mü?

Yanis Varoufakis — Teknofeodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi?
Çeviren: Mustafa Güdük • Diplomat Yayınları
İktisat • 240 sayfa • 2026

Mahir Çayan — Mahir Çayan Kitabı (2026)

‘Mahir Çayan Kitabı’, Türkiye sosyalist hareketinin en etkili figürlerinden biri olan Mahir Çayan’ın teorik ve politik mirasını bütünlüklü biçimde bir araya getiriyor. Kitap, yalnızca Çayan’ın kendi yazılarını sunmakla kalmıyor; aynı zamanda onun düşüncesini farklı açılardan değerlendiren metinlerle birlikte çok katmanlı bir okuma imkânı oluşturuyor. Böylece okur, hem bir devrimci pratiğin içinden doğan fikirleri hem de bu fikirlerin tarihsel yankılarını birlikte kavrıyor.

Metinler, Çayan’ın politik çizgisinin temelini oluşturan kavramlar etrafında şekilleniyor. “Politikleşmiş askeri savaş stratejisi”, “suni denge” ve “yeni-sömürgecilik” gibi başlıklar, Türkiye’nin toplumsal yapısını ve bağımlılık ilişkilerini anlamaya yönelik özgün bir çerçeve sunuyor. Çayan, emperyalizmi yalnızca dışsal bir baskı olarak değil, ülke içindeki sınıfsal ve yapısal ilişkilerle iç içe geçmiş bir olgu olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, Türkiye solunun düşünsel yönelimini derinden etkileyen bir kırılma yaratıyor.

Kitapta yer alan yazılar, aynı zamanda 1960’ların sonu ile 1970’lerin başındaki devrimci hareketin teorik arka planını gözler önüne seriyor. FKF’den Dev-Genç’e ve THKP-C’ye uzanan süreç, yalnızca örgütsel bir gelişim değil, aynı zamanda bir düşünce pratiğinin dönüşümü olarak aktarılıyor. Bu bağlamda metinler, dönemin siyasal atmosferini anlamak isteyenler için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Çayan üzerine yazılmış değerlendirme yazıları ise onun mirasının sonraki kuşaklar üzerindeki etkisini tartışıyor. Bu metinler, Çayan’ın düşüncesinin nasıl yorumlandığını, hangi açılardan eleştirildiğini ve neden hâlâ güncelliğini koruduğunu gösteriyor. Böylece kitap, yalnızca tarihsel bir derleme değil, aynı zamanda yaşayan bir tartışma alanı sunuyor.

Sonuç olarak eser, Türkiye sosyalist düşüncesinin en özgün teorik katkılarından birini sistemli biçimde ortaya koyarken, Mahir Çayan’ın hem bir düşünür hem de bir eylem insanı olarak neden merkezi bir figür olduğunu açık biçimde gösteriyor.

Mahir Çayan — Mahir Çayan Kitabı: Toplu Yazılar ve Üzerine Yazılar
Hazırlayan: Emir Ali Türkmen • Dipnot Yayınları
Siyaset • 480 sayfa • 2026

Aníbal Quijano — İktidarın Kolonyalitesi (2026)

 

Bu kitap, Aníbal Quijano tarafından geliştirilen “iktidarın kolonyalitesi” kavramı etrafında, modern dünyanın kökenlerini ve işleyişini köklü biçimde yeniden yorumlayan kurucu bir metin olarak öne çıkıyor.

Quijano, modernitenin Avrupa’nın kendi iç dinamiklerinden doğmuş doğal bir süreç olduğu fikrine karşı çıkarak, onun Amerika kıtasının sömürgeleştirilmesiyle birlikte ortaya çıkan küresel bir iktidar düzeninin ürünü olduğunu söylüyor. Bu bağlamda modern dünya, yalnızca ekonomik bir sistem değil; emek, bilgi, kültür ve toplumsal hiyerarşileri birbirine bağlayan bütüncül bir tahakküm ağı olarak tanımlanıyor.

Eserin merkezinde yer alan “iktidarın kolonyalitesi” kavramı, sömürgeciliğin yalnızca tarihsel bir dönem olmadığını, günümüze kadar uzanan bir güç ilişkileri sistemi olduğunu gösteriyor. Quijano’ya göre bu sistemin en temel unsurlarından biri, ırk fikrinin küresel ölçekte bir sınıflandırma aracı hâline getirilmesidir. İnsanlar, sömürgecilik sürecinde geliştirilen bu ırksal hiyerarşiler üzerinden konumlandırılmış ve bu yapı modern kapitalizmin temelini oluşturmuştur.

‘İktidarın Kolonyalitesi’ (‘Coloniality of Power’) ayrıca bilgi üretimi alanına da odaklanıyor. Avrupa-merkezcilik, yalnızca bir bakış açısı değil, aynı zamanda neyin “bilgi” sayılacağını belirleyen hegemonik bir çerçeve olarak ele alınıyor. Bu durum, Batı dışı toplumların deneyimlerinin ya değersizleştirilmesine ya da Avrupa kategorileri içinde yeniden tanımlanmasına yol açıyor.

Quijano’nun analizi, kapitalizm ile kolonyalitenin ayrılmazlığını da vurguluyor. Modern kapitalist sistemin, küresel işbölümünü ve emek biçimlerini sömürgecilik mirası üzerinden organize ettiğini gösteriyor. Böylece ekonomik eşitsizlikler ile kültürel ve epistemik tahakküm arasında doğrudan bir bağ kuruluyor.

Çalışma, moderniteyi ilerleme ve rasyonellik anlatısı üzerinden değil, sömürgecilik, ırk ve iktidar ilişkileri üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, dekolonyal düşüncenin temel taşlarından biri olarak, günümüz küresel eşitsizliklerini anlamak için vazgeçilmez bir kuramsal çerçeve sunuyor.

Aníbal Quijano — İktidarın Kolonyalitesi: Avrupa Merkezcilik ve Latin Amerika
Çeviren: Hasan Aksakal • Beyoğlu Kitabevi
Tarih • 96 sayfa • 2026

Alenka Zupančič — Cinsellik Nedir? (2026)

Alenka Zupančič tarafından yazılan bu kitap, “cinsellik nedir?” sorusunu psikanaliz ile felsefenin kesişiminde yeniden kuran yoğun bir teorik metin olarak, cinselliği biyolojik ya da kimlik temelli açıklamaların ötesine taşıyor.

Zupančič, cinselliğin yalnızca bedensel bir dürtü ya da toplumsal bir inşa olmadığını, öznenin yapısal bir eksikliğiyle ilişkili olduğunu savunuyor. Sigmund Freud ve Jacques Lacan çizgisini takip ederek, cinselliği arzunun işleyişi ve bilinçdışının dinamikleri üzerinden ele alıyor. Bu bağlamda cinsellik, düzenli ve tamamlanabilir bir alan değil, aksine sürekli bir kopukluk ve uyumsuzluk içeriyor.

‘Cinsellik Nedir?’in (‘What IS Sex?’) merkezindeki iddialardan biri, “cinsel ilişki yoktur” (Lacan) önermesinin yanlış anlaşılmasına yöneliktir. Zupančič’e göre bu ifade, cinselliğin imkânsız olduğu anlamına gelmez; tam tersine, cinselliğin özünde bir uyumsuzluk barındırdığını ve bu uyumsuzluğun cinselliği mümkün kıldığını gösterir. Yani cinsellik, tam bir birleşme değil, eksiklik ve fark üzerinden işler.

Eserde aşk, haz ve arzu arasındaki ilişkiler de yeniden düşünülüyor. Cinsellik yalnızca haz üretimiyle açıklanamaz; çünkü haz, çoğu zaman arzunun karmaşık yapısı içinde kesintiye uğrar. Bu nedenle cinsellik hem çekim hem de gerilim içeren paradoksal bir alan olarak tanımlanıyor.

Zupančič ayrıca çağdaş kültürde cinselliğin nasıl ele alındığını da eleştiriyor. Kimlik politikaları ve biyolojik indirgemecilik, cinselliğin bu yapısal karmaşıklığını göz ardı etme eğilimindedir. Kitap, bu yaklaşımların yerine cinselliği ontolojik bir problem olarak düşünmeyi öneriyor.

Çalışma, cinselliği sabit kategorilerle açıklamaya çalışan yaklaşımlara karşı çıkarak, onu öznenin oluşumuyla doğrudan bağlantılı, eksiklik ve çelişki üzerine kurulu bir süreç olarak kavrıyor; böylece hem psikanalitik hem de felsefi tartışmalara güçlü bir katkı sunuyor.

Alenka Zupančič — Cinsellik Nedir?
Çeviren: Barış Engin Aksoy • Metis Yayınları
Psikanaliz • 244 sayfa • 2026

Rahul Jandial — Nörofitness (2026)

Rahul Jandial tarafından yazılan bu kitap, beyin performansını artırmanın bilimsel temellerini gündelik yaşamla ilişkilendirerek açıklayan bir rehber niteliğinde. ‘Nörofitness’ (‘Neurofitness’), zihinsel kapasitenin sabit olmadığını; doğru alışkanlıklar ve çevresel düzenlemelerle geliştirilebileceğini savunuyor.

Jandial, beynin plastisite özelliğini merkeze alarak öğrenme, yaratıcılık ve odaklanma süreçlerinin nasıl güçlendirilebileceğini anlatıyor. Beynin sürekli değişen bir organ olduğunu vurgulayarak, yeni deneyimlerin ve zihinsel meydan okumaların sinirsel bağlantıları güçlendirdiğini belirtiyor. Bu çerçevede öğrenmenin yalnızca bilgi edinmek değil, aynı zamanda beyni yeniden şekillendirmek anlamına geldiğini öne sürüyor.

Kitapta dikkat ve odaklanma önemli bir yer tutuyor. Modern dünyanın dikkat dağıtıcı unsurlarının beyin üzerindeki etkileri incelenirken, derin odaklanma hâlinin nasıl kurulabileceğine dair öneriler sunuluyor. Jandial, kısa süreli yoğun dikkat ile uzun vadeli üretkenlik arasındaki ilişkiyi açıklıyor.

Eserde yaratıcılık da nörobilimsel bir perspektifle ele alınıyor. Yaratıcılığın yalnızca doğuştan gelen bir yetenek olmadığı, farklı düşünme biçimlerini teşvik eden alışkanlıklarla geliştirilebileceği savunuluyor. Özellikle farklı alanlar arasında bağlantı kurmanın ve zihinsel esnekliğin yaratıcı süreçte belirleyici olduğu vurgulanıyor.

Kitap ayrıca fiziksel sağlık ile zihinsel performans arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Uyku düzeni, beslenme, egzersiz ve stres yönetimi gibi faktörlerin beyin fonksiyonlarını doğrudan etkilediği bilimsel verilerle açıklanıyor. Bu unsurların ihmal edilmesinin bilişsel kapasiteyi sınırladığı belirtiliyor.

Genel olarak eser, nörobilim bulgularını sade ve uygulanabilir önerilerle birleştirerek, bireylerin hem zihinsel performanslarını artırmalarına hem de yaratıcılıklarını geliştirmelerine yardımcı oluyor; beyni daha verimli kullanmanın, bilinçli yaşam alışkanlıklarıyla mümkün olduğunu ortaya koyuyor.

Rahul Jandial — Nörofitness: Bir Beyin Cerrahının Anıları
Çeviren: Dilara Duyuran • Nova Kitap
Bilim • 264 sayfa • 2026

Ernesto Che Guevara — Bolivya Günlüğü (2026)

Ernesto Che Guevara’nın bu günlükleri, devrimci pratiğin en doğrudan, en ham tanıklıklarından biri. Bu kitap, Guevara’nın 1966-1967 yıllarında Bolivya’da yürüttüğü gerilla mücadelesi sırasında tuttuğu günlükleri sunuyor.

‘Bolivya Günlüğü’ (‘The Bolivian Diary’), Che’nin Bolivya’ya gizlice giriş yapmasıyla başlıyor ve küçük bir gerilla birliğiyle kırsalda örgütlenme çabasını adım adım izliyor. Günlükler, ideolojik bir manifesto olmaktan çok, sahadaki gerçekliğin kaydı niteliğini taşıyor: zorlu doğa koşulları, yetersiz lojistik, hastalıklar ve sürekli hareket hâlinde olmanın getirdiği yıpranma açıkça aktarılıyor.

Che, gerilla savaşının yalnızca askerî değil, aynı zamanda toplumsal bir süreç olduğunu vurguluyor. Yerel köylülerle ilişki kurma çabası, onların desteğini kazanma stratejileri ve bu konuda yaşanan başarısızlıklar metnin önemli bir kısmını oluşturuyor. Beklenen halk desteğinin sınırlı kalması, hareketin giderek izole olmasına yol açıyor.

Günlüklerde disiplin, dayanışma ve moral meseleleri de sık sık gündeme geliyor. Che, birlik içindeki sorunları, firarları ve zayıflıkları açıkça kaydederken, aynı zamanda devrimci kararlılığı sürdürmeye çalışıyor. Bu yönüyle metin, ideal ile gerçeklik arasındaki gerilimi sürekli görünür kılıyor.

Bolivya ordusunun ve CIA destekli operasyonların baskısı arttıkça, gerilla grubunun hareket alanı daralıyor. Günlükler ilerledikçe kuşatma hissi yoğunlaşıyor ve mücadele giderek daha umutsuz bir hâl alıyor. Buna rağmen Che, devrim fikrinden vazgeçmiyor ve mücadeleyi sürdürme iradesini koruyor.

Eser, Che Guevara’nın yakalanmasından kısa süre önce sona eriyor ve böylece okur, yalnızca bir devrimcinin düşüncelerine değil, aynı zamanda bir yenilginin içerden nasıl deneyimlendiğine tanıklık ediyor. Genel olarak kitap, devrimci mücadeleyi tüm zorlukları ve çelişkileriyle gösteren güçlü ve sarsıcı bir belge niteliğinde.

Ernesto Che Guevara — Bolivya Günlüğü
Çeviren: Gökhan Gençay • Minotor Kitap
Anı • 336 sayfa • 2026

Moshtari Hilal — Çirkinlik (2026)

“Çirkinlik” kavramını estetik, politik ve kişisel boyutlarıyla yeniden düşünen bu çarpıcı metin, güzellik ideallerinin nasıl kurulduğunu ve kimleri dışarıda bıraktığını sorguluyor.

Moshtari Hilal, çirkinliğin yalnızca estetik bir yargı olmadığını, toplumsal normlar ve iktidar ilişkileri tarafından şekillendirilen bir kategori olduğunu gösteriyor. Güzellik standartlarının tarihsel olarak nasıl üretildiğini incelerken, bu standartların özellikle bedenler, yüzler ve kimlikler üzerinde nasıl baskı kurduğunu ortaya koyuyor. Böylece çirkinlik, basit bir eksiklik değil, normdan sapma olarak damgalanan bir konum hâline geliyor.

‘Çirkinlik’ (‘Hässlichkeit’), kişisel anlatı ile kuramsal tartışmayı iç içe geçiriyor. Moshtari Hilal kendi deneyimlerinden hareketle, göçmenlik, aidiyet ve kimlik meselelerinin estetik yargılarla nasıl kesiştiğini anlatıyor. Özellikle Batı merkezli güzellik anlayışının, farklı etnik ve kültürel kimlikleri nasıl görünmezleştirdiği ya da “öteki” olarak kodladığı vurgulanıyor.

Eserde çirkinlik, aynı zamanda bir direniş imkânı olarak da ele alınıyor. Normlara uymayan bedenlerin ve yüzlerin, mevcut estetik düzeni sorgulama ve dönüştürme potansiyeli taşıdığı savunuluyor. Bu bağlamda çirkinlik, yalnızca dışlanmanın değil, aynı zamanda özgürleşmenin de bir alanı hâline geliyor.

Kitap ayrıca sanat tarihine ve görsel kültüre de uzanıyor. Hangi bedenlerin temsil edildiği, hangilerinin dışarıda bırakıldığı ve bu seçimlerin nasıl ideolojik anlamlar taşıdığı analiz ediliyor. Hilal, estetik yargıların masum olmadığını; aksine toplumsal hiyerarşileri yeniden üreten araçlar olduğunu gösteriyor.

Genel olarak eser, güzellik ve çirkinlik arasındaki sınırların sabit olmadığını, bu sınırların sürekli olarak yeniden çizildiğini ortaya koyuyor. Okuru, estetik yargılarını sorgulamaya ve “çirkin” olarak etiketlenen şeylere farklı bir gözle bakmaya davet ediyor.

Moshtari Hilal — Çirkinlik
Çeviren: Levent Tayla • Livera Yayınevi
İnceleme • 196 sayfa • 2026

Fatma Tütüncü, Koray Tütüncü — Stasis Siyaseti (2026)

‘Stasis Siyaseti: İsyan ve İktidar Üzerine Thomas Hobbescu Muhakemeler’, Thomas Hobbes düşüncesine yerleşmiş tek boyutlu “mutlak iktidar” yorumunu sarsarak, onu isyan ile düzen arasındaki gerilim üzerinden yeniden okumaya davet ediyor. Fatma Tütüncü ve Koray Tütüncü, Hobbes’u yalnızca otoritenin teorisyeni olarak değil, çatışmanın ve kırılganlığın filozofu olarak konumlandırıyor.

Bu yeniden yorumun merkezinde “Stasis” kavramı yer alıyor. Stasis, ne yalnızca savaş ne de yalnızca barış; her ikisinin iç içe geçtiği, düzen ile kaosun aynı anda var olduğu bir siyasal durumu ifade ediyor. Bu çerçevede Hobbes’un düşüncesi, klasik biçimde karşı karşıya konulan doğa durumu ile toplum durumu, özgürlük ile itaat, güvenlik ile şiddet gibi ikilikleri aşan daha karmaşık bir yapı içinde ele alınıyor.

Yazarlar, Hobbes’un iki temel figürünü birlikte düşünmenin önemini vurguluyor: Leviathan ve Behemoth. Leviathan düzeni, egemenliği ve birliği temsil ederken; Behemoth isyanı, parçalanmayı ve iç savaşı simgeliyor. Bu iki figür arasındaki gerilim, siyasal hayatın sürekliliğini belirleyen temel dinamik olarak okunuyor. Böylece siyaset, statik bir düzen kurma çabası olmaktan çıkıp sürekli tehdit altında olan bir denge arayışı hâline geliyor.

Eserin temel iddiası, insanın ne yalnızca korkak ve çıkarcı ne de tamamen rasyonel bir varlık olduğudur. İnsan, aynı anda hem itaat eden hem de başkaldıran bir varlık olarak siyasal düzenin içinde yer alıyor. Bu nedenle kalıcı ve mutlak bir barışın mümkün olmadığı, siyasal birliklerin her zaman çatışma ihtimalini içinde taşıdığı savunuluyor.

Kitap, Hobbes’u indirgemeci yorumlardan kurtararak, modern siyaseti anlamak için güçlü bir araç sunuyor; isyan ile iktidar arasındaki bitmeyen gerilimi merkeze alarak, düzenin ne kadar kırılgan ve geçici olduğunu çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor.

Fatma Tütüncü, Koray Tütüncü — Stasis Siyaseti: İsyan ve İktidar Üzerine Thomas Hobbescu Muhakemeler
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Siyaset • 362 sayfa • 2026