Ferhat Sarı — Termodinamik Tarihine Kısa Bir Bakış (2026)

Ferhat Sarı’nın ‘Termodinamik Tarihine Kısa Bir Bakış’ adlı kitabı, termodinamiği yalnızca fiziksel yasaların toplamı olarak değil, modern bilimin düşünme biçimini dönüştüren tarihsel bir kırılma alanı olarak ele alıyor. Sanayi Devrimi’nden buhar makinelerine, Carnot’nun verimlilik problemlerinden Clausius’un entropi kavramına, Kelvin’in mutlak sıcaklık ölçeğinden Boltzmann’ın istatistiksel fiziğine uzanan süreç, bilimin nasıl ilerlediğini gösteren canlı bir hikâye olarak kurgulanıyor.

Kitap, termodinamiğin temel yasalarını soyut formüller üzerinden değil, bu yasaları ortaya çıkaran bilim insanlarının yaşam öyküleri, düşünsel çatışmaları ve tarihsel bağlamları üzerinden anlatıyor. Enerjinin korunumu ilkesinin, sanayi toplumunun üretim mantığıyla nasıl iç içe geçtiği; entropi kavramının ise yalnızca fiziksel bir büyüklük değil, zaman, düzen ve düzensizlik üzerine felsefi bir düşünme biçimi haline nasıl geldiği gösteriliyor. Termodinamik, böylece sadece laboratuvarlarda değil, fabrikalarda, şehirlerde ve gündelik hayatın ritminde karşılığı olan bir bilim olarak konumlanıyor.

Ferhat Sarı’nın anlatımı, termodinamiği kuantum, görelilik ve evrim kuramlarıyla aynı düşünsel düzlemde ele alarak, modern dünyayı anlamanın anahtar disiplinlerinden biri olarak sunuyor. Kitap, bilimi soyut bir bilgi alanı olmaktan çıkarıp, insanlık tarihinin maddi, toplumsal ve kültürel dönüşümleriyle birlikte okuyan bir perspektif kuruyor. Bu yönüyle eser, termodinamik tarihini sadece bir bilim tarihi anlatısı olarak değil, modern uygarlığın düşünsel omurgasını açıklayan bir çerçeve olarak yeniden yorumluyor.

Ferhat Sarı — Termodinamik Tarihine Kısa Bir Bakış
• Ginko Bilim Yayınları
Bilim • 64 sayfa • 2026

Robert Castel — Psikiyatrinin Doğuşu (2026)

Robert Castel bu eserinde modern psikiyatrinin doğuşunu, tıbbî bir ilerleme anlatısı olarak değil, toplumsal denetim mekanizması olarak okuyor. Deliliğin nasıl tanımlandığını, sınıflandırıldığını ve kurumsal yapılara hapsedildiğini tarihsel bir hat üzerinden çözümlüyor. Akıl hastanelerinin yalnızca tedavi mekânı olmadığını, aynı zamanda düzen üretme aygıtları olduğunu gösteriyor. Delilik, toplumsal normdan sapma olarak inşa ediliyor ve bu sapma yönetilebilir bir kategoriye dönüştürülüyor.

Castel, “aliénisme” olarak adlandırılan dönemi, psikiyatrinin altın çağı olarak değil, normalleştirme projesinin kurumsallaşması olarak yorumluyor. Tıp, hukuk ve devlet arasındaki ilişkileri görünür kılıyor. Bireyin özerkliği yerine, uyumlu ve denetlenebilir bir özne modeli kuruluyor. Psikiyatrik bilgi, bilimsel tarafsızlık iddiası taşıyor gibi görünse de iktidar ilişkileriyle iç içe ilerliyor. Akıl hastalığı, biyolojik bir sorun olmanın ötesinde sosyal bir kategoriye dönüşüyor.

‘Psikiyatrinin Doğuşu’ (‘L’Ordre psychiatrique: L’âge d’or de l’aliénisme’), psikiyatrinin tarihini eleştirisel bir perspektifle yeniden kuruyor. Castel, delilikle mücadele söyleminin arkasındaki politik ve ideolojik yapıları açığa çıkarıyor. Eser, psikiyatriyi yalnızca bir sağlık alanı olarak değil, modern toplumun düzen kurma biçimlerinden biri olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle kitap, sosyoloji, siyaset teorisi ve eleştirel düşünce alanında temel bir referans metni oluyor. Akıl, norm ve iktidar arasındaki ilişkiyi anlamak isteyenler için kalıcı bir düşünsel çerçeve sunuyor. Deliliğin nasıl bir toplumsal kategoriye dönüştürüldüğünü gösteriyor ve modern bireyin hangi normlar içinde tanımlandığını sorgulatıyor. Okuru, psikiyatrik bilginin doğal değil, tarihsel olarak kurulan bir yapı olduğunu düşünmeye çağırıyor.

Robert Castel — Psikiyatrinin Doğuşu: Ruh Hekimliğinin Altın Çağı
Çeviren: P. Burcu Yalım • Nika Yayınevi
Psikiyatri • 350 sayfa • 2026

Henk Manschot — Nietzsche ve Yeryüzü (2026)

Felakete başka bir açıdan bakmak mümkün müdür?

Geleceği ortadan kaldıran, bildiğimiz dünyanın radikal sonunu imleyen ekolojik felaketin insanda harekete geçme isteği uyandırıp “tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi”nin önünü açması söz konusu olabilir mi?

Bu sorulara yanıt arayan Henk Manschot, Nietzsche’nin düşüncesini yalnızca felsefi bir sistem olarak değil, yaşam pratiği, beden, doğa ve yeryüzüyle kurulan ilişki üzerinden okuyor. Nietzsche’nin hastalıkları, gezgin yaşamı, iklimle kurduğu bağ ve doğayla temasının, düşünsel dönüşümlerini nasıl etkilediğini biyografik bir hat üzerinden gösteriyor. Felsefenin soyut kavramlardan ibaret olmadığını, yaşanan hayatın doğrudan bir ürünü olduğunu vurguluyor.

Kitapta Nietzsche’nin “yeryüzüne sadakat” fikri merkeze alınıyor ve bu düşünce ekolojiyle ilişkilendiriliyor. İnsan-merkezci bakışın yerine, yaşamın bütünlüğünü esas alan bir etik öneriliyor. Doğa, yalnızca kaynak değil, birlikte yaşanan bir varlık alanı olarak ele alınıyor. Manschot, Nietzsche’nin güç istenci, yaşamı olumlama ve değer yaratma kavramlarını ekolojik duyarlılıkla yeniden yorumluyor.

Eserde politik boyut da önemli bir yer tutuyor. Nietzsche’nin düşüncesi otoriter ideolojilerden ayrıştırılarak, özgürleşme, çoğulluk ve sorumluluk temelinde okunuyor. ‘Nietzsche ve Yeryüzü’ (‘Nietzsche and the Earth’), Nietzsche’yi çevre felsefesi, siyaset teorisi ve çağdaş ekoloji tartışmalarıyla buluşturuyor. Bu yönüyle eser, Nietzsche’nin yalnızca bireysel etik değil, gezegensel bir sorumluluk düşünürü olarak okunabileceğini gösteriyor ve alanında disiplinlerarası bir köprü kurmasıyla önem taşıyor. Aynı zamanda biyografi ile teori arasındaki sınırları eritiyor ve felsefeyi gündelik hayatın içine taşıyor.

Okur, Nietzsche’yi yalnızca okunan bir filozof olarak değil, yaşanan bir düşünce biçimi olarak algılıyor. Kitap, çağdaş düşüncede ekolojik bilinç üretmesi açısından kalıcı bir referans metni olma potansiyeli taşıyor. Bu yaklaşım, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmeye çağırıyor.

Henk Manschot — Nietzsche ve Yeryüzü: Biyografi, Ekoloji, Politika
Çeviren: Akın Emre Pilgir • Livera Yayınevi
Ekoloji • 264 sayfa • 2026

Kolektif — Béla Tarr (2026)

‘Béla Tarr: Zamansız Mekân’, Tolga Theo Yalur’un derlediği söyleşiler aracılığıyla Béla Tarr sinemasının düşünsel omurgasını görünür kılan, sinemayı bir anlatı tekniğinden çok bir hakikat arayışı olarak ele alan özgün bir çalışma sunuyor. Kitap, Tarr’ın sinemaya bakışını; estetik tercihlerinden etik tutumuna, mekân kullanımından oyunculuk anlayışına kadar derinlemesine iz sürerek aktarıyor.

Béla Tarr sineması, klasik anlatının dramatik yapılarından, hızlı kurgu mantığından ve seyirciyi “hikâyeyle kandıran” sinema endüstrisi estetiğinden bilinçli olarak uzak duruyor. Uzun planlar, ağır ritim, tekrar eden gündelik hareketler ve kasvetli mekânlar aracılığıyla zamanın akışını değil, zamanın ağırlığını hissettiriyor. Mekân, Tarr’da sadece bir arka plan değil; karakterlerin ruh hâlini, toplumsal çöküşü ve varoluşsal sıkışmayı taşıyan canlı bir öğe hâline geliyor. Kamera, olayları anlatmaktan çok, hayatın çıplak gerçekliğini gözlemliyor.

Kitap, Tarr’ın sinemasını “umut anlatıları” üzerinden değil, insanın yalnızlığı, yoksunluğu, yorgunluğu ve anlam arayışı üzerinden okuyor. Oyunculuk anlayışı teatral değil, gündelik hayata yaslanan doğal bir varoluş biçimi olarak ele alınıyor; karakterler rol yapmıyor, var oluyor. Bu yaklaşım, sinemayı bir temsil alanı olmaktan çıkarıp doğrudan deneyim alanına dönüştürüyor.

Tarr’ın şu sözü, kitabın ruhunu da özetliyor: “Benim filmlerim sadece ‘gerçek hayat’tan etkilenir. Kamera arkasına geçtiğimde tek şeyin peşindeyim: Seyirciye yalan söylememek.”

‘Béla Tarr: Zamansız Mekân’, sinemayı bir eğlence endüstrisi olarak değil, hakikatle yüzleşme biçimi olarak gören bir yönetmenin dünyasını açıyor. Yalnızca Tarr sinemasını anlamak isteyenler için değil, sinemanın ne olduğu ve ne olması gerektiği üzerine düşünen herkes için güçlü bir düşünsel kaynak oluşturuyor.

Kolektif — Béla Tarr: Zamansız Mekân
Derleyen: Tolga Theo Yalur • Agora Kitaplığı
Sinema • 160 sayfa • 2026

Kolektif — Ansiklopedik Osmanlı İmparatorluğu Sözlüğü (2026)

François Georgeon, Nicolas Vatin ve Gilles Veinstein’in editörlüğünü üstlendiği, 175 uzman yazarın katkıda bulunduğu bu sözlük, Osmanlı İmparatorluğu’nu tek bir anlatıya indirgemeden, çok katmanlı ve çoğul bir yapı olarak ele alıyor. Eser, Osmanlı dünyasını siyasi olaylar üzerinden değil, kurumlar, kavramlar, toplumsal yapılar, kültürel pratikler ve gündelik yaşam üzerinden okuyor. Böylece imparatorluk, durağan bir tarihsel yapı değil, sürekli dönüşen bir sistem olarak görülüyor.

‘Ansiklopedik Osmanlı İmparatorluğu Sözlüğü’ (‘Dictionnaire de l’empire ottoman’), merkezi iktidar, hukuk düzeni, ekonomi, şehir hayatı, dinî yapılar, etnik ve kültürel çeşitlilik gibi alanları birbirine bağlı biçimde açıklıyor. Osmanlı toplumunun farklı sınıflar, kimlikler ve inançlar arasında nasıl işlediğini gösteriyor. İmparatorluğun yalnızca devlet aygıtından ibaret olmadığını, çok merkezli ve ilişkisel bir düzen içinde var olduğunu vurguluyor.

Bu sözlük yapısı, okuyucuya doğrusal bir tarih anlatısı yerine kavramsal bir düşünme alanı sunuyor. Eser, Osmanlı tarihinin neden yalnızca geçmişe ait bir bilgi alanı olmadığını, bugünün siyasal ve toplumsal dünyasını anlamak için de temel bir referans olduğunu gösteriyor. Alanında önemli bir başvuru kaynağı oluşturuyor.

Eser, disiplinlerarası yaklaşımıyla tarih yazımının sınırlarını genişletiyor ve Osmanlı çalışmalarını ulusalcı anlatılardan koparıyor. Akademik dünyada kavramsal sözlük formunun nasıl güçlü bir analiz aracına dönüşebileceğini gösteriyor. Bu yönüyle yalnızca tarihçilere değil, sosyologlara, siyaset bilimcilere ve kültürel çalışmalar alanına da ortak bir düşünme zemini sunuyor. Osmanlı’yı sabit kimlikler üzerinden değil, ilişkiler ağı içinde anlamayı öğretiyor. Eleştirel bilinç alanı açıyor.

Kolektif — Ansiklopedik Osmanlı İmparatorluğu Sözlüğü
Çeviren: Ahmet Arslan • Alfa Yayınları
Sözlük • 1456 sayfa • 2026

Renata Salecl — Yerinde Saymak (2026)

Renata Salecl’in esas adı ‘Yerinde Koşmak’ olan bu çalışması, çağdaş toplumun “yerinde saymak” hissini psikolojik, toplumsal ve politik boyutlarıyla ele alıyor. İnsanların sürekli meşgul, üretken ve hızlı olmaya zorlandığı bir dünyada, gerçek bir ilerleme yaşamadığını, aksine aynı yerde dönüp durduğunu vurguluyor. Performans, başarı ve kendini gerçekleştirme söylemlerinin birey üzerinde baskı kurduğunu, insanları bitmeyen bir yeterlilik yarışına sürüklediğini anlatıyor.

‘Yerinde Saymak’ (‘Courir sur place’), neoliberal düzenin bireyi özgürleştirmek yerine daha fazla denetim altına aldığını gösteriyor. Seçim özgürlüğü miti, insanların daha mutlu olmasını sağlamıyor; tam tersine kaygıyı, suçluluk duygusunu ve yetersizlik hissini artırıyor. İnsanların kendi hayatlarının tüm sorumluluğunu tek başına taşımak zorunda kaldığını düşünmesi, dayanışma duygusunu zayıflatıyor ve yalnızlaşmayı derinleştiriyor.

Yazar, hız kültürünün zamanı parçalayarak insan deneyimini yüzeyselleştirdiğini, düşünmeye ve anlam kurmaya alan bırakmadığını söylüyor. Sürekli hareket halinde olma zorunluluğu, bireyin iç dünyasıyla bağını koparıyor ve derin bir boşluk duygusu üretiyor. İnsanlar durmayı zayıflık, yavaşlamayı başarısızlık olarak algılıyor.

Kitap, modern insanın hız kültürü içinde neden sürekli yorgun, tatminsiz ve güvensiz hissettiğini açıklıyor. Salecl, bu “yerinde saymak” halinin bireysel bir sorun değil, yapısal bir düzenin sonucu olduğunu gösteriyor. Eser, çağdaş kapitalist toplumun psikoloji üzerindeki etkilerini anlamak isteyenler için önemli bir düşünsel çerçeve sunuyor ve bireysel sorunların arkasındaki toplumsal mekanizmaları görünür kılıyor. Aynı zamanda okuru yavaşlamaya, sorgulamaya ve alternatif yaşam biçimlerini düşünmeye çağırıyor ve yeni bir bilinç alanı açıyor. Toplumsal farkındalık yaratıyor.

Renata Salecl — Yerinde Saymak: Neoliberalizmin Rehin Öznesi
Çeviren: Alara Çakmakçı • Axis Yayınları
Felsefe • 352 sayfa • 2026

Ulaş Can Olgunsoy — Perdedeki Mücadele (2026)

‘Perdedeki Mücadele: 1970’lerde Türkiye’de Devrimci Sinemanın Stili’, sinemayı yalnızca estetik bir üretim alanı olarak değil, doğrudan tarihsel, politik ve ideolojik bir mücadele zemini olarak ele alıyor. Ulaş Can Olgunsoy, 1970’li yılların Türkiye’sini hazırlayan toplumsal koşulları, siyasal kırılmaları ve kültürel dönüşümleri merkeze alarak, devrimci sinemanın hangi tarihsel bağlam içinde ortaya çıktığını ve nasıl bir dil kurduğunu sistematik biçimde inceliyor.

Olgunsoy, sinemada “stil” kavramını yalnızca biçimsel tercihlerle sınırlamıyor; anlatı, sinematografi, kurgu ve mizansen üzerinden kurulan bütünlüklü bir ideolojik yapı olarak ele alıyor. Sanat ve sinema ilişkisini teorik düzlemde tartışırken, stili ölçülebilir kategorilerle analiz edilebilir bir düşünsel çerçeveye yerleştiriyor. Böylece devrimci sinema, yalnızca politik içerik taşıyan filmler olarak değil, kendine özgü bir anlatım dili ve estetik dünya kuran bir sinema pratiği olarak kavramsallaştırılıyor.

Kitap, 1960’lardan 12 Eylül 1980 darbesine uzanan süreci tarihsel bir süreklilik içinde ele alıyor. Türkiye’de Yeşilçam’ın yapısı, 1970’lerin politik atmosferi, kültür-sanat ortamı ve Türkiye solu ile kurulan ilişkiler, devrimci sinemanın doğuş koşullarıyla birlikte okunuyor. Aynı zamanda dünya sinemasındaki devrimci gelenekler — Sovyet sineması, İtalyan Yeni Gerçekçiliği, Dziga Vertov Grubu ve Üçüncü Sinema — Türkiye bağlamına eklemlenerek karşılaştırmalı bir perspektif kuruluyor.

‘Perdedeki Mücadele’, teorik çerçevesini somut film analizleriyle derinleştiriyor. Arkadaş, Diyet, Bir Gün Mutlaka, İzin, Güneşli Bataklık, Maden ve Demir Yol/Fırtına İnsanları gibi filmler üzerinden devrimci sinemanın anlatı yapısı, görsel dili ve politik estetiği ayrıntılı biçimde çözümleniyor. Bu analizler, sinemanın yalnızca temsil değil, doğrudan bir mücadele alanı olduğunu gösteriyor.

Ulaş Can Olgunsoy — Perdedeki Mücadele: 1970’lerde Türkiye’de Devrimci Sinemanın Stili
• Nota Bene Yayınları
Sinema • 336 sayfa • 2026

Paul Valéry — Bir Dehanın İzinde (2026)

Paul Valéry bu eserinde, Leonardo’yu bir sanatçı biyografisi olarak değil, bir düşünme biçimi olarak ele alıyor. Leonardo’nun resim, anatomi, mühendislik ve doğa gözlemleri arasında kurduğu zihinsel bağlantılar merkeze alınıyor. Valéry, bilgiyi disiplinlere ayıran parçalı düşüncenin karşısına bütüncül bir akıl modeli koyuyor. Sezgi ile akıl, deneyim ile soyutlama, sanat ile bilim aynı zihinsel yapı içinde birleşiyor. Böylece metin, bir yaşam öyküsünden çok, düşünmenin nasıl kurulduğunu gösteren bir çözümlemeye dönüşüyor.

Kitapta yaratıcı zekâ, doğuştan gelen “deha” fikriyle değil, dikkat, disiplin, gözlem ve zihinsel esneklikle açıklanıyor. Leonardo’nun yöntemi, dünyayı sabit kategorilerle değil, ilişkiler ağı üzerinden kavrıyor. Bilgi, biriktirilen verilerden çok kurulan bağlantılar sayesinde anlam kazanıyor. Sanat, bilim ve felsefe arasındaki sınırlar sürekli çözülüyor, düşünme eylemi başlı başına bir üretim biçimi hâline geliyor.

‘Bir Dehanın İzinde: Leonardo da Vinci’nin Zihinsel Yolculuğu’ (‘Introduction à la méthode de Léonard de Vinci’), düşünmeyi bir teknik, bir yöntem ve bir yaşam pratiği olarak ele aldığı için modern düşünce tarihinde özgün bir yere sahip oluyor. Yalnızca Leonardo’yu anlamayı değil, insan zihninin nasıl çalıştığını ve yaratıcılığın nasıl kurulduğunu da sorguluyor. Disiplinlerarası düşüncenin erken ve kurucu metinlerinden biri olarak, sanat, bilim ve felsefe arasında kalıcı bir düşünsel köprü kuruyor.

Paul Valéry — Bir Dehanın İzinde: Leonardo da Vinci’nin Zihinsel Yolculuğu
Çeviren: Arzu Aydan İyidoğan • Kanon Kitap
İnceleme• 117 sayfa • 2026

Bettany Hughes — Baldıran Kâsesi (2026)

Bettany Hughes, Sokrates’i yalnızca soyut fikirler üreten bir filozof olarak değil, yaşadığı dönemin siyasal, toplumsal ve kültürel gerilimleri içinde şekillenen tarihsel bir figür olarak ele alıyor. Atina’yı idealize edilmiş bir “felsefe sahnesi” olarak değil, savaşların, sınıf çatışmalarının, siyasal krizlerin ve gündelik hayatın iç içe geçtiği canlı bir şehir olarak okuyor. Sokrates’in düşüncesi bu bağlam içinde anlam kazanıyor ve felsefe, hayattan kopuk bir disiplin değil, yaşamın içinden doğan bir sorgulama pratiği olarak görülüyor.

‘Baldıran Kâsesi’ (‘The Hemlock Cup’), “iyi yaşam” fikrini yalnızca bireysel ahlak meselesi olarak değil, siyasal ve toplumsal bir sorun olarak tartışıyor. Sokrates’in sorgulama yöntemi, yurttaşlık, adalet, erdem ve sorumluluk kavramlarıyla birlikte düşünülüyor. Hughes, Sokrates’in yargılanmasını ve ölümünü yalnızca düşünsel bir çatışma olarak değil, Atina demokrasisinin iç çelişkilerinin ürünü olan tarihsel bir kırılma olarak okuyor. Böylece Sokrates, yalnızca felsefe tarihinin değil, siyasal düşüncenin de merkezî figürlerinden biri hâline geliyor.

Kitap, antik felsefeyi soyut bir düşünce geleneği olmaktan çıkarıp tarihsel bağlamına yerleştirdiği için alanında özel bir yere oturuyor. Felsefenin gündelik yaşamla, siyasetle ve toplumsal yapıyla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. “İyi yaşam” sorusunu bireysel erdemle sınırlamayıp kolektif yaşamın yapısal sorunlarıyla birlikte düşündürdüğü için felsefe tarihi, siyaset düşüncesi ve antikçağ çalışmaları açısından temel bir referans metin olarak önemini koruyor.

Bettany Hughes — Baldıran Kâsesi: Sokrates, Atina ve İyi Hayat Arayışı
Çeviren: Ceren Can Aydın • Alfa Yayınları
Felsefe • 642 sayfa • 2026

 

Bülent Somay — Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler (2026)

‘Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler’, bilimkurguyu ve fantaziyi geleceğin dekorları olarak değil, bugünü düşünmenin en güçlü düşünsel alanlarından biri olarak ele alıyor. Yapay zekâdan kıyamet-sonrası dünyalara, ütopyadan distopyaya uzanan anlatılar, kitapta tek bir merkezî sorunun etrafında toplanıyor: İnsan nedir? Bu soru, teknolojik ilerleme, savaş tehdidi, toplumsal çözülme ve kapitalist düzenin yarattığı yıkımla birlikte artık soyut bir felsefi tartışma olmaktan çıkıyor, doğrudan yaşamsal bir probleme dönüşüyor.

Bülent Somay, bilimkurguyu “gelecek anlatısı” olarak değil, bugünü görünür kılan bir düşünme biçimi olarak konumluyor. Fantazi ise gerçeklikten kopuş değil, gerçekliğin sınırlarını genişleten bir sorgulama alanı hâline geliyor. Dünya kurmak, dünya keşfetmek, radikal farklılık ve alternatif toplumsal düzenler yalnızca edebi temalar değil; insanın kendini yeniden tanımlama çabalarının düşünsel araçları olarak okunuyor. Türler arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor, bilimkurgu ile fantazi aynı etik ve politik soruların etrafında birleşiyor.

Metnin merkezinde insanın yalnızca biyolojik değil, etik, politik ve toplumsal bir varlık olduğu fikri duruyor. Yapay zekâ tartışmaları, savaş olasılığı, kıyamet-sonrası tahayyüller ve ütopya arayışları, insanın ne olduğu kadar ne olabileceğini de sorguluyor. Somay, “insan”ı sabit bir öz olarak değil, tarihsel, toplumsal ve düşünsel olarak sürekli yeniden kurulan bir varlık olarak ele alıyor.

Bu yönüyle kitap, edebiyat incelemesinin ötesine geçerek bir düşünce haritası kuruyor. Fantazi ve bilimkurgu, kaçış edebiyatı değil; bugünü anlamanın, geleceği düşünmenin ve insanı yeniden tanımlamanın yolları hâline geliyor. Kitap, tür edebiyatını bir düşünsel kaynak olarak konumlandırarak, bugünün krizlerini “insan” sorusu etrafında yeniden okumaya davet eden güçlü ve özgün bir metin ortaya koyuyor.

Künye: Bülent Somay – Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler, Metis Yayınları, felsefe, 168 sayfa, 2026

Bülent Somay — Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler
• Metis Yayınları
Felsefe • 168 sayfa • 2026