Mahir Çayan — Mahir Çayan Kitabı (2026)

‘Mahir Çayan Kitabı’, Türkiye sosyalist hareketinin en etkili figürlerinden biri olan Mahir Çayan’ın teorik ve politik mirasını bütünlüklü biçimde bir araya getiriyor. Kitap, yalnızca Çayan’ın kendi yazılarını sunmakla kalmıyor; aynı zamanda onun düşüncesini farklı açılardan değerlendiren metinlerle birlikte çok katmanlı bir okuma imkânı oluşturuyor. Böylece okur, hem bir devrimci pratiğin içinden doğan fikirleri hem de bu fikirlerin tarihsel yankılarını birlikte kavrıyor.

Metinler, Çayan’ın politik çizgisinin temelini oluşturan kavramlar etrafında şekilleniyor. “Politikleşmiş askeri savaş stratejisi”, “suni denge” ve “yeni-sömürgecilik” gibi başlıklar, Türkiye’nin toplumsal yapısını ve bağımlılık ilişkilerini anlamaya yönelik özgün bir çerçeve sunuyor. Çayan, emperyalizmi yalnızca dışsal bir baskı olarak değil, ülke içindeki sınıfsal ve yapısal ilişkilerle iç içe geçmiş bir olgu olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, Türkiye solunun düşünsel yönelimini derinden etkileyen bir kırılma yaratıyor.

Kitapta yer alan yazılar, aynı zamanda 1960’ların sonu ile 1970’lerin başındaki devrimci hareketin teorik arka planını gözler önüne seriyor. FKF’den Dev-Genç’e ve THKP-C’ye uzanan süreç, yalnızca örgütsel bir gelişim değil, aynı zamanda bir düşünce pratiğinin dönüşümü olarak aktarılıyor. Bu bağlamda metinler, dönemin siyasal atmosferini anlamak isteyenler için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Çayan üzerine yazılmış değerlendirme yazıları ise onun mirasının sonraki kuşaklar üzerindeki etkisini tartışıyor. Bu metinler, Çayan’ın düşüncesinin nasıl yorumlandığını, hangi açılardan eleştirildiğini ve neden hâlâ güncelliğini koruduğunu gösteriyor. Böylece kitap, yalnızca tarihsel bir derleme değil, aynı zamanda yaşayan bir tartışma alanı sunuyor.

Sonuç olarak eser, Türkiye sosyalist düşüncesinin en özgün teorik katkılarından birini sistemli biçimde ortaya koyarken, Mahir Çayan’ın hem bir düşünür hem de bir eylem insanı olarak neden merkezi bir figür olduğunu açık biçimde gösteriyor.

Mahir Çayan — Mahir Çayan Kitabı: Toplu Yazılar ve Üzerine Yazılar
Hazırlayan: Emir Ali Türkmen • Dipnot Yayınları
Siyaset • 480 sayfa • 2026

Aníbal Quijano — İktidarın Kolonyalitesi (2026)

 

Bu kitap, Aníbal Quijano tarafından geliştirilen “iktidarın kolonyalitesi” kavramı etrafında, modern dünyanın kökenlerini ve işleyişini köklü biçimde yeniden yorumlayan kurucu bir metin olarak öne çıkıyor.

Quijano, modernitenin Avrupa’nın kendi iç dinamiklerinden doğmuş doğal bir süreç olduğu fikrine karşı çıkarak, onun Amerika kıtasının sömürgeleştirilmesiyle birlikte ortaya çıkan küresel bir iktidar düzeninin ürünü olduğunu söylüyor. Bu bağlamda modern dünya, yalnızca ekonomik bir sistem değil; emek, bilgi, kültür ve toplumsal hiyerarşileri birbirine bağlayan bütüncül bir tahakküm ağı olarak tanımlanıyor.

Eserin merkezinde yer alan “iktidarın kolonyalitesi” kavramı, sömürgeciliğin yalnızca tarihsel bir dönem olmadığını, günümüze kadar uzanan bir güç ilişkileri sistemi olduğunu gösteriyor. Quijano’ya göre bu sistemin en temel unsurlarından biri, ırk fikrinin küresel ölçekte bir sınıflandırma aracı hâline getirilmesidir. İnsanlar, sömürgecilik sürecinde geliştirilen bu ırksal hiyerarşiler üzerinden konumlandırılmış ve bu yapı modern kapitalizmin temelini oluşturmuştur.

‘İktidarın Kolonyalitesi’ (‘Coloniality of Power’) ayrıca bilgi üretimi alanına da odaklanıyor. Avrupa-merkezcilik, yalnızca bir bakış açısı değil, aynı zamanda neyin “bilgi” sayılacağını belirleyen hegemonik bir çerçeve olarak ele alınıyor. Bu durum, Batı dışı toplumların deneyimlerinin ya değersizleştirilmesine ya da Avrupa kategorileri içinde yeniden tanımlanmasına yol açıyor.

Quijano’nun analizi, kapitalizm ile kolonyalitenin ayrılmazlığını da vurguluyor. Modern kapitalist sistemin, küresel işbölümünü ve emek biçimlerini sömürgecilik mirası üzerinden organize ettiğini gösteriyor. Böylece ekonomik eşitsizlikler ile kültürel ve epistemik tahakküm arasında doğrudan bir bağ kuruluyor.

Çalışma, moderniteyi ilerleme ve rasyonellik anlatısı üzerinden değil, sömürgecilik, ırk ve iktidar ilişkileri üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, dekolonyal düşüncenin temel taşlarından biri olarak, günümüz küresel eşitsizliklerini anlamak için vazgeçilmez bir kuramsal çerçeve sunuyor.

Aníbal Quijano — İktidarın Kolonyalitesi: Avrupa Merkezcilik ve Latin Amerika
Çeviren: Hasan Aksakal • Beyoğlu Kitabevi
Tarih • 96 sayfa • 2026

Alenka Zupančič — Cinsellik Nedir? (2026)

Alenka Zupančič tarafından yazılan bu kitap, “cinsellik nedir?” sorusunu psikanaliz ile felsefenin kesişiminde yeniden kuran yoğun bir teorik metin olarak, cinselliği biyolojik ya da kimlik temelli açıklamaların ötesine taşıyor.

Zupančič, cinselliğin yalnızca bedensel bir dürtü ya da toplumsal bir inşa olmadığını, öznenin yapısal bir eksikliğiyle ilişkili olduğunu savunuyor. Sigmund Freud ve Jacques Lacan çizgisini takip ederek, cinselliği arzunun işleyişi ve bilinçdışının dinamikleri üzerinden ele alıyor. Bu bağlamda cinsellik, düzenli ve tamamlanabilir bir alan değil, aksine sürekli bir kopukluk ve uyumsuzluk içeriyor.

‘Cinsellik Nedir?’in (‘What IS Sex?’) merkezindeki iddialardan biri, “cinsel ilişki yoktur” (Lacan) önermesinin yanlış anlaşılmasına yöneliktir. Zupančič’e göre bu ifade, cinselliğin imkânsız olduğu anlamına gelmez; tam tersine, cinselliğin özünde bir uyumsuzluk barındırdığını ve bu uyumsuzluğun cinselliği mümkün kıldığını gösterir. Yani cinsellik, tam bir birleşme değil, eksiklik ve fark üzerinden işler.

Eserde aşk, haz ve arzu arasındaki ilişkiler de yeniden düşünülüyor. Cinsellik yalnızca haz üretimiyle açıklanamaz; çünkü haz, çoğu zaman arzunun karmaşık yapısı içinde kesintiye uğrar. Bu nedenle cinsellik hem çekim hem de gerilim içeren paradoksal bir alan olarak tanımlanıyor.

Zupančič ayrıca çağdaş kültürde cinselliğin nasıl ele alındığını da eleştiriyor. Kimlik politikaları ve biyolojik indirgemecilik, cinselliğin bu yapısal karmaşıklığını göz ardı etme eğilimindedir. Kitap, bu yaklaşımların yerine cinselliği ontolojik bir problem olarak düşünmeyi öneriyor.

Çalışma, cinselliği sabit kategorilerle açıklamaya çalışan yaklaşımlara karşı çıkarak, onu öznenin oluşumuyla doğrudan bağlantılı, eksiklik ve çelişki üzerine kurulu bir süreç olarak kavrıyor; böylece hem psikanalitik hem de felsefi tartışmalara güçlü bir katkı sunuyor.

Alenka Zupančič — Cinsellik Nedir?
Çeviren: Barış Engin Aksoy • Metis Yayınları
Psikanaliz • 244 sayfa • 2026

Rahul Jandial — Nörofitness (2026)

Rahul Jandial tarafından yazılan bu kitap, beyin performansını artırmanın bilimsel temellerini gündelik yaşamla ilişkilendirerek açıklayan bir rehber niteliğinde. ‘Nörofitness’ (‘Neurofitness’), zihinsel kapasitenin sabit olmadığını; doğru alışkanlıklar ve çevresel düzenlemelerle geliştirilebileceğini savunuyor.

Jandial, beynin plastisite özelliğini merkeze alarak öğrenme, yaratıcılık ve odaklanma süreçlerinin nasıl güçlendirilebileceğini anlatıyor. Beynin sürekli değişen bir organ olduğunu vurgulayarak, yeni deneyimlerin ve zihinsel meydan okumaların sinirsel bağlantıları güçlendirdiğini belirtiyor. Bu çerçevede öğrenmenin yalnızca bilgi edinmek değil, aynı zamanda beyni yeniden şekillendirmek anlamına geldiğini öne sürüyor.

Kitapta dikkat ve odaklanma önemli bir yer tutuyor. Modern dünyanın dikkat dağıtıcı unsurlarının beyin üzerindeki etkileri incelenirken, derin odaklanma hâlinin nasıl kurulabileceğine dair öneriler sunuluyor. Jandial, kısa süreli yoğun dikkat ile uzun vadeli üretkenlik arasındaki ilişkiyi açıklıyor.

Eserde yaratıcılık da nörobilimsel bir perspektifle ele alınıyor. Yaratıcılığın yalnızca doğuştan gelen bir yetenek olmadığı, farklı düşünme biçimlerini teşvik eden alışkanlıklarla geliştirilebileceği savunuluyor. Özellikle farklı alanlar arasında bağlantı kurmanın ve zihinsel esnekliğin yaratıcı süreçte belirleyici olduğu vurgulanıyor.

Kitap ayrıca fiziksel sağlık ile zihinsel performans arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Uyku düzeni, beslenme, egzersiz ve stres yönetimi gibi faktörlerin beyin fonksiyonlarını doğrudan etkilediği bilimsel verilerle açıklanıyor. Bu unsurların ihmal edilmesinin bilişsel kapasiteyi sınırladığı belirtiliyor.

Genel olarak eser, nörobilim bulgularını sade ve uygulanabilir önerilerle birleştirerek, bireylerin hem zihinsel performanslarını artırmalarına hem de yaratıcılıklarını geliştirmelerine yardımcı oluyor; beyni daha verimli kullanmanın, bilinçli yaşam alışkanlıklarıyla mümkün olduğunu ortaya koyuyor.

Rahul Jandial — Nörofitness: Bir Beyin Cerrahının Anıları
Çeviren: Dilara Duyuran • Nova Kitap
Bilim • 264 sayfa • 2026

Ernesto Che Guevara — Bolivya Günlüğü (2026)

Ernesto Che Guevara’nın bu günlükleri, devrimci pratiğin en doğrudan, en ham tanıklıklarından biri. Bu kitap, Guevara’nın 1966-1967 yıllarında Bolivya’da yürüttüğü gerilla mücadelesi sırasında tuttuğu günlükleri sunuyor.

‘Bolivya Günlüğü’ (‘The Bolivian Diary’), Che’nin Bolivya’ya gizlice giriş yapmasıyla başlıyor ve küçük bir gerilla birliğiyle kırsalda örgütlenme çabasını adım adım izliyor. Günlükler, ideolojik bir manifesto olmaktan çok, sahadaki gerçekliğin kaydı niteliğini taşıyor: zorlu doğa koşulları, yetersiz lojistik, hastalıklar ve sürekli hareket hâlinde olmanın getirdiği yıpranma açıkça aktarılıyor.

Che, gerilla savaşının yalnızca askerî değil, aynı zamanda toplumsal bir süreç olduğunu vurguluyor. Yerel köylülerle ilişki kurma çabası, onların desteğini kazanma stratejileri ve bu konuda yaşanan başarısızlıklar metnin önemli bir kısmını oluşturuyor. Beklenen halk desteğinin sınırlı kalması, hareketin giderek izole olmasına yol açıyor.

Günlüklerde disiplin, dayanışma ve moral meseleleri de sık sık gündeme geliyor. Che, birlik içindeki sorunları, firarları ve zayıflıkları açıkça kaydederken, aynı zamanda devrimci kararlılığı sürdürmeye çalışıyor. Bu yönüyle metin, ideal ile gerçeklik arasındaki gerilimi sürekli görünür kılıyor.

Bolivya ordusunun ve CIA destekli operasyonların baskısı arttıkça, gerilla grubunun hareket alanı daralıyor. Günlükler ilerledikçe kuşatma hissi yoğunlaşıyor ve mücadele giderek daha umutsuz bir hâl alıyor. Buna rağmen Che, devrim fikrinden vazgeçmiyor ve mücadeleyi sürdürme iradesini koruyor.

Eser, Che Guevara’nın yakalanmasından kısa süre önce sona eriyor ve böylece okur, yalnızca bir devrimcinin düşüncelerine değil, aynı zamanda bir yenilginin içerden nasıl deneyimlendiğine tanıklık ediyor. Genel olarak kitap, devrimci mücadeleyi tüm zorlukları ve çelişkileriyle gösteren güçlü ve sarsıcı bir belge niteliğinde.

Ernesto Che Guevara — Bolivya Günlüğü
Çeviren: Gökhan Gençay • Minotor Kitap
Anı • 336 sayfa • 2026

Moshtari Hilal — Çirkinlik (2026)

“Çirkinlik” kavramını estetik, politik ve kişisel boyutlarıyla yeniden düşünen bu çarpıcı metin, güzellik ideallerinin nasıl kurulduğunu ve kimleri dışarıda bıraktığını sorguluyor.

Moshtari Hilal, çirkinliğin yalnızca estetik bir yargı olmadığını, toplumsal normlar ve iktidar ilişkileri tarafından şekillendirilen bir kategori olduğunu gösteriyor. Güzellik standartlarının tarihsel olarak nasıl üretildiğini incelerken, bu standartların özellikle bedenler, yüzler ve kimlikler üzerinde nasıl baskı kurduğunu ortaya koyuyor. Böylece çirkinlik, basit bir eksiklik değil, normdan sapma olarak damgalanan bir konum hâline geliyor.

‘Çirkinlik’ (‘Hässlichkeit’), kişisel anlatı ile kuramsal tartışmayı iç içe geçiriyor. Moshtari Hilal kendi deneyimlerinden hareketle, göçmenlik, aidiyet ve kimlik meselelerinin estetik yargılarla nasıl kesiştiğini anlatıyor. Özellikle Batı merkezli güzellik anlayışının, farklı etnik ve kültürel kimlikleri nasıl görünmezleştirdiği ya da “öteki” olarak kodladığı vurgulanıyor.

Eserde çirkinlik, aynı zamanda bir direniş imkânı olarak da ele alınıyor. Normlara uymayan bedenlerin ve yüzlerin, mevcut estetik düzeni sorgulama ve dönüştürme potansiyeli taşıdığı savunuluyor. Bu bağlamda çirkinlik, yalnızca dışlanmanın değil, aynı zamanda özgürleşmenin de bir alanı hâline geliyor.

Kitap ayrıca sanat tarihine ve görsel kültüre de uzanıyor. Hangi bedenlerin temsil edildiği, hangilerinin dışarıda bırakıldığı ve bu seçimlerin nasıl ideolojik anlamlar taşıdığı analiz ediliyor. Hilal, estetik yargıların masum olmadığını; aksine toplumsal hiyerarşileri yeniden üreten araçlar olduğunu gösteriyor.

Genel olarak eser, güzellik ve çirkinlik arasındaki sınırların sabit olmadığını, bu sınırların sürekli olarak yeniden çizildiğini ortaya koyuyor. Okuru, estetik yargılarını sorgulamaya ve “çirkin” olarak etiketlenen şeylere farklı bir gözle bakmaya davet ediyor.

Moshtari Hilal — Çirkinlik
Çeviren: Levent Tayla • Livera Yayınevi
İnceleme • 196 sayfa • 2026

Fatma Tütüncü, Koray Tütüncü — Stasis Siyaseti (2026)

‘Stasis Siyaseti: İsyan ve İktidar Üzerine Thomas Hobbescu Muhakemeler’, Thomas Hobbes düşüncesine yerleşmiş tek boyutlu “mutlak iktidar” yorumunu sarsarak, onu isyan ile düzen arasındaki gerilim üzerinden yeniden okumaya davet ediyor. Fatma Tütüncü ve Koray Tütüncü, Hobbes’u yalnızca otoritenin teorisyeni olarak değil, çatışmanın ve kırılganlığın filozofu olarak konumlandırıyor.

Bu yeniden yorumun merkezinde “Stasis” kavramı yer alıyor. Stasis, ne yalnızca savaş ne de yalnızca barış; her ikisinin iç içe geçtiği, düzen ile kaosun aynı anda var olduğu bir siyasal durumu ifade ediyor. Bu çerçevede Hobbes’un düşüncesi, klasik biçimde karşı karşıya konulan doğa durumu ile toplum durumu, özgürlük ile itaat, güvenlik ile şiddet gibi ikilikleri aşan daha karmaşık bir yapı içinde ele alınıyor.

Yazarlar, Hobbes’un iki temel figürünü birlikte düşünmenin önemini vurguluyor: Leviathan ve Behemoth. Leviathan düzeni, egemenliği ve birliği temsil ederken; Behemoth isyanı, parçalanmayı ve iç savaşı simgeliyor. Bu iki figür arasındaki gerilim, siyasal hayatın sürekliliğini belirleyen temel dinamik olarak okunuyor. Böylece siyaset, statik bir düzen kurma çabası olmaktan çıkıp sürekli tehdit altında olan bir denge arayışı hâline geliyor.

Eserin temel iddiası, insanın ne yalnızca korkak ve çıkarcı ne de tamamen rasyonel bir varlık olduğudur. İnsan, aynı anda hem itaat eden hem de başkaldıran bir varlık olarak siyasal düzenin içinde yer alıyor. Bu nedenle kalıcı ve mutlak bir barışın mümkün olmadığı, siyasal birliklerin her zaman çatışma ihtimalini içinde taşıdığı savunuluyor.

Kitap, Hobbes’u indirgemeci yorumlardan kurtararak, modern siyaseti anlamak için güçlü bir araç sunuyor; isyan ile iktidar arasındaki bitmeyen gerilimi merkeze alarak, düzenin ne kadar kırılgan ve geçici olduğunu çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor.

Fatma Tütüncü, Koray Tütüncü — Stasis Siyaseti: İsyan ve İktidar Üzerine Thomas Hobbescu Muhakemeler
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Siyaset • 362 sayfa • 2026

David A. Bender — Beslenme (2026)

David A. Bender imzalı bu kitap, beslenme biliminin temel kavramlarını kısa ama sistematik bir çerçevede açıklayan bir giriş kitabı olarak, insan sağlığı ile besinler arasındaki ilişkiyi çok yönlü biçimde ele alıyor.

‘Beslenme’ (‘Nutrition: A Very Short Introduction’), beslenmenin yalnızca kalori alımı olmadığını vurgulayarak başlıyor. İnsan vücudunun enerji ihtiyacı, makro besinler (karbonhidrat, protein, yağ) ve mikro besinler (vitaminler ve mineraller) üzerinden açıklanıyor. Bu besin öğelerinin vücutta nasıl işlendiği ve hangi biyolojik işlevleri yerine getirdiği temel düzeyde inceleniyor.

Eserde metabolizma kavramı önemli bir yer tutuyor. Vücudun aldığı besinleri enerjiye dönüştürme süreçleri, enerji dengesi ve kilo kontrolü bağlamında ele alınıyor. Aynı zamanda yetersiz beslenme ve aşırı beslenmenin sağlık üzerindeki etkileri karşılaştırmalı olarak değerlendiriliyor.

Kitap, beslenmenin yalnızca bireysel bir tercih olmadığını da gösteriyor. Kültürel alışkanlıklar, ekonomik koşullar ve gıda politikaları gibi faktörlerin insanların ne yediğini ve nasıl beslendiğini belirlediği vurgulanıyor. Bu bağlamda küresel ölçekte açlık, obezite ve beslenme eşitsizlikleri gibi sorunlara dikkat çekiliyor.

Ayrıca modern beslenme tartışmalarına da değiniliyor. Diyet trendleri, takviyeler ve “sağlıklı beslenme” söylemlerinin bilimsel temelleri sorgulanarak, yaygın yanlış inanışlar eleştiriliyor. Bender, beslenme bilgisinin çoğu zaman basitleştirildiğini ve yanlış yorumlandığını belirtiyor.

Kitap, beslenmeyi biyolojik, toplumsal ve kültürel boyutlarıyla ele alarak, okuyucuya dengeli ve bilinçli beslenmenin ne anlama geldiğini açıklıyor; aynı zamanda modern dünyada beslenme üzerine düşünürken eleştirel bir bakış geliştirmeye davet ediyor.

David A. Bender — Beslenme
Çeviren: Çiçek Öztek • İş Kültür Yayınları
Sağlık • 128 sayfa • 2026

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar (2026)

Bu çalışma, Max Weber’in din sosyolojisine dair en kapsamlı analizlerinden biri. Weber’in din sosyolojisini sistematik biçimde kurduğu temel metinlerden biri olarak, dinî toplulukların nasıl ortaya çıktığını, nasıl örgütlendiğini ve toplumsal hayatı nasıl şekillendirdiğini ayrıntılı biçimde inceliyor.

‘Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar’ (‘Wirtschaft und Gesellschaft: Religiöse Gemeinschaften’), dinlerin kökenine dair bir analizle başlıyor ve dinî düşüncenin büyüsel pratiklerden kurumsallaşmış yapılara doğru nasıl evrildiğini gösteriyor. Bu süreçte büyücüler ile rahipler arasındaki ayrım, dinî otoritenin farklı biçimlerini anlamak açısından belirleyici oluyor. Weber, büyünün kişisel ve pratik yönüne karşılık rahipliğin daha düzenli, kurumsal ve öğretiye dayalı bir yapı kurduğunu vurguluyor.

Kitapta tanrı kavramının gelişimi, dinî ahlak ve tabu sistemleriyle birlikte ele alınıyor. Bu çerçevede din, yalnızca kutsal olanla ilişki kurma biçimi değil, aynı zamanda davranışları düzenleyen bir normlar bütünü olarak değerlendiriliyor. Max Weber özellikle peygamber figürü üzerinden karizmatik otoritenin dinî dönüşümlerdeki rolünü analiz ediyor; peygamberin, mevcut düzeni sarsan ve yeni bir anlam dünyası kuran aktör olduğunu ortaya koyuyor.

Cemaatin oluşumu ve sürekliliği, eserin önemli bir diğer boyutunu oluşturuyor. Dinî bilgi, vaaz ve manevi rehberlik gibi pratikler aracılığıyla toplulukların nasıl bir arada tutulduğu ve yeniden üretildiği açıklanıyor. Bu noktada dinin, yalnızca bireysel inanç değil, kolektif bir yaşam biçimi olduğu vurgulanıyor.

Weber ayrıca din ile toplumsal tabakalaşma arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Zümreler ve sınıflar ile dinî yönelimler arasındaki karşılıklı etkileşim, dinin toplumsal eşitsizlikleri nasıl meşrulaştırdığı ya da sorguladığı üzerinden ele alınıyor. Bu bağlamda teodise sorunu—yani dünyadaki kötülük ve adaletsizliğin nasıl anlamlandırıldığı—merkezi bir tartışma alanı hâline geliyor.

Eserde kurtuluş ve yeniden doğuş kavramları da ayrıntılı biçimde inceleniyor. Weber, farklı dinlerin sunduğu kurtuluş yollarını karşılaştırarak bu yolların bireylerin yaşam tarzlarını nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Asketizm, mistisizm ya da dünyevi eylem gibi farklı yönelimlerin, ekonomik ve toplumsal davranışlar üzerinde doğrudan etkili olduğunu savunuyor.

Son olarak dinî etik ile dünya arasındaki ilişki ve “kültür dinleri”nin tarihsel rolü ele alınıyor. Weber, büyük dinlerin dünya ile kurduğu ilişkinin, modern toplumun rasyonelleşme süreciyle yakından bağlantılı olduğunu ileri sürüyor. Kitap, dinî toplulukları yalnızca inanç birlikleri olarak değil, toplumsal düzenin kurulmasında ve dönüşümünde aktif rol oynayan dinamik yapılar olarak analiz ediyor.

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar
Yayına hazırlayan: Vefa Saygın Öğütle
Çeviren: Şeyda Neslihan Avcı • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 576 sayfa • 2026

Kolektif — Antik Çağ Yunan Düşüncesinde Özne (2026)

Samet Bağçe ile Tonguç Seferoğlu’nun derlediği ‘Antik Çağ Yunan Düşüncesinde Özne’, özne kavramını yalnızca soyut bir felsefi problem olarak değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin merkezinde yer alan dinamik bir yapı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Metin, “özne nedir?” sorusunu, bilincin doğası, bilgiye erişim, karar alma ve eylem gibi temel meselelerle iç içe ele alarak, özneyi epistemolojik, ontolojik ve psikolojik boyutlarıyla bütünlüklü bir çerçevede kavrıyor.

Kitap, Antik Yunan düşüncesine dönerek bu soruların kökenlerini izliyor. Heredot ve Thukydides üzerinden tarih yazımında öznenin nasıl konumlandığını tartışarak başlıyor; öznenin yalnızca düşünen değil, aynı zamanda anlatan ve anlam kuran bir varlık olduğunu gösteriyor. Philolaus ile bilinebilirlik meselesi üzerinden öznenin bilgiyle ilişkisi sorgulanıyor.

Platon’un ‘Devlet’inde rasyonel ve irrasyonel yönler arasındaki gerilim, öznenin içsel bölünmüşlüğünü açığa çıkarırken; üç parçalı ruh kuramı aracılığıyla arzuların öznesi tartışmaya dahil ediliyor. Bu yaklaşım, öznenin tek ve bütünlüklü bir yapıdan ziyade çatışmalı ve çok katmanlı bir alan olduğunu ortaya koyuyor.

Aristoteles ile birlikte özne, töz, değişim ve hakikat bağlamında daha sistematik bir zemine taşınıyor. Öz-algı kavramı üzerinden öznenin kendini nasıl deneyimlediği ele alınırken, ruh ve varlık ilişkisi çerçevesinde öznenin gerçeklikle bağı yeniden kuruluyor. Böylece özne, yalnızca bilen değil, aynı zamanda var olan ve değişen bir yapı olarak düşünülüyor.

Son olarak Stoacı gelenek, özellikle izlenim ve onay kavramları üzerinden öznenin etkinliğini vurguluyor. Stoacılık içinde özne, dış dünyadan gelen etkileri pasif biçimde alan değil, onları değerlendirip onaylayan aktif bir fail olarak konumlanıyor.

Genel olarak eser, Sokrates öncesi filozoflardan Helenistik okullara uzanan geniş bir düşünsel hat boyunca özne kavramının nasıl şekillendiğini izliyor; özneyi sabit bir öz olarak değil, bilgi, arzu, algı ve eylem süreçleri içinde sürekli kurulan bir yapı olarak ele alarak Türkçe felsefe literatüründe önemli bir boşluğu doldurmayı hedefliyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Recep Boztemur, Samet Bağçe, Tonguç Seferoğlu, Damien Storey, Mehmet M. Erginel, Mary Katrina Krizan, Daniel Wolt, Hikmet Ünlü ve Melike Molacı.

Kolektif — Antik Çağ Yunan Düşüncesinde Özne
Derleyen: Samet Bağçe, Tonguç Seferoğlu • Nika Yayınevi
Felsefe • 211 sayfa • 2026