Zafer Toprak — Türkiye’de Yeni Hayat (2026)

 

‘Türkiye’de Yeni Hayat: İnkılap ve Travma (1908-1928)’, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte “yeni hayat” idealinin nasıl ortaya çıktığını ve bu idealin toplumda yarattığı derin sarsıntıları inceliyor. Zafer Toprak, 1908 Devrimi’yle birlikte şekillenen “yeni” ve “millî” kavramlarının, yalnızca siyasal değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşüm projesinin temelini oluşturduğunu gösteriyor.

Kitapta “yeni hayat”, sadece bir modernleşme hedefi değil; gündelik yaşamdan aile yapısına, kadın-erkek ilişkilerinden kuşaklar arası bağlara kadar uzanan kapsamlı bir yeniden kurma girişimi olarak ele alınıyor. Bu dönüşümün merkezinde ise “yeni kadın”ın inşası yer alıyor. Kadının toplumsal konumundaki değişim, modernleşmenin en görünür ve en tartışmalı alanlarından biri hâline geliyor.

Ancak eser, bu dönüşümü yalnızca ilerleme ve yenilenme ekseninde anlatmıyor. Uzun savaş yıllarının yarattığı yıkım, nüfus kaybı ve yoksullukla birleşen reform süreci, toplumda ciddi uyumsuzluklara ve kırılmalara yol açıyor. Sekülerleşme çabaları, Batılı yaşam tarzına yöneliş ve eski kültürel kodların sorgulanması, özellikle farklı kuşaklar arasında gerilimleri derinleştiriyor.

Toprak’a göre Cumhuriyet’in inkılapları ile toplumsal travma iç içe ilerliyor. “Yeni hayat” ideali, bir yandan modern bir toplum yaratma arzusunu taşırken, diğer yandan savaşların yıprattığı bir toplumda umutsuzluk, çözülme ve kriz dinamiklerini de beraberinde getiriyor. Fuhuş, intiharlar, sosyal çözülme ve uyumsuzluk gibi olgular bu sancılı dönüşümün görünür sonuçları olarak ortaya çıkıyor.

Genel olarak kitap, Türkiye’nin modernleşme sürecini yalnızca idealler ve reformlar üzerinden değil; bu sürecin yarattığı insani, toplumsal ve psikolojik maliyetler üzerinden de ele alıyor. Böylece “yeni hayat”ın, hem kurucu bir proje hem de derin bir toplumsal travma olarak nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor.

Zafer Toprak — Türkiye’de Yeni Hayat: İnkılap ve Travma (1908 – 1928)
• İş Kültür Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Katherina May — Büyülenme: Anksiyete Çağında Yeniden Başlamak (2026)

Bu eser, modern yaşamın kaygı, hız ve belirsizlikle şekillenen atmosferinde insanın “büyülenme” duygusunu nasıl yeniden keşfedebileceğini anlatıyor. Katherine May, gündelik hayatın sıradan görünen anlarında saklı olan anlam ve hayret duygusunu görünür kılmaya çalışıyor.

‘Büyülenme: Anksiyete Çağında Yeniden Başlamak’ (‘Enchantment: Awakening Wonder in an Anxious Age’), büyülenmeyi doğaüstü ya da mistik bir deneyim olarak değil, dünyayla kurulan dikkatli ve duyarlı bir ilişkinin sonucu olarak ele alıyor. May’e göre modern insan, sürekli üretken olma baskısı ve dijital yoğunluk nedeniyle çevresiyle kurduğu derin bağı zayıflatıyor. Bu kopuş hem duygusal tükenmişliği hem de varoluşsal boşluk hissini artırıyor. Büyülenme ise bu kopuşa karşı bir direnç biçimi olarak ortaya çıkıyor.

Yazar, doğayla temas, ritüeller, sanat, yalnızlık ve yavaşlama gibi pratikler aracılığıyla insanın yeniden “hissetme kapasitesini” güçlendirebileceğini savunuyor. Özellikle mevsimlerin döngüsü, suyla temas, karanlık ve sessizlik gibi deneyimler, insanı dünyayla daha derin bir bağ kurmaya davet ediyor. Bu deneyimler, kontrol etme isteğinden vazgeçip belirsizliği kabul etmeyi de içeriyor.

Kitapta büyülenme, kaçış ya da romantik bir hayal olarak değil; aksine gerçeklikle daha yoğun bir temas kurma biçimi olarak tanımlanıyor. May, kaygı çağında anlam bulmanın yolunun daha fazla hızlanmak değil, aksine yavaşlayarak dikkat kesilmek olduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, bireyin hem iç dünyasıyla hem de çevresiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürüyor.

Genel olarak eser, modern hayatın yarattığı yabancılaşmaya karşı, duyarlılığı, merakı ve hayret duygusunu yeniden canlandırmayı öneren bir düşünsel rehber niteliğinde. Bu yönüyle kitap, psikolojik dayanıklılık ve varoluşsal anlam arayışı açısından önemli bir katkı sunuyor.

Katherina May — Büyülenme: Anksiyete Çağında Yeniden Başlamak
Çeviren: M. Murtaza Özeren • Antre Kitap
Psikoloji • 168 sayfa • 2026

Gerda Lerner — Ataerkinin Yaratılışı (2026)

Bu kitap, patriyarkanın doğal ya da değişmez bir düzen olmadığını, tarihsel süreçte inşa edilen toplumsal bir sistem olduğunu ortaya koyuyor. Gerda Lerner, Mezopotamya ve Yakın Doğu’nun erken uygarlıklarından başlayarak kadınların toplumsal konumunun nasıl dönüştüğünü inceliyor ve bu dönüşümün sınıf, mülkiyet ve devlet oluşumuyla birlikte ilerlediğini gösteriyor.

Lerner’e göre patriyarkanın kökeni, kadınların üreme kapasitesi ve emeği üzerinde kurulan denetimle ortaya çıktı. İlk toplumsal yapılarda kadınların görece daha özerk konumları bulunurken, zamanla savaşlar, kölelik ve mülkiyet ilişkilerinin gelişmesiyle kadınlar erkek egemen yapıların içine çekildi. Özellikle kadınların değişim nesnesi hâline gelmesi, evlilik düzenlerinin ve soy aktarımının denetim altına alınması patriyarkanın kurumsallaşmasında belirleyici rol oynadı.

‘Ataerkinin Yaratılışı’ (‘The Creation of Patriarchy’), ataerkil düzenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik ve kültürel araçlarla da pekiştirildiğini vurguluyor. Hukuk, din ve mitoloji gibi alanlar, erkek egemenliğini meşrulaştıran anlatılar üreterek bu yapının sürekliliğini sağladı. Bu süreçte kadınların bilgi üretiminden ve tarih yazımından dışlanması, patriyarkanın görünmezleşmesine katkıda bulundu.

Eserin önemli katkılarından biri, patriyarkanın evrensel ve değişmez olmadığı fikrini güçlü biçimde ortaya koyması. Lerner, kadınların tarih boyunca pasif olmadığını, aksine bu sistem içinde çeşitli direniş ve uyum stratejileri geliştirdiğini de gösteriyor. Bu yaklaşım, patriyarkanın tarihsel olarak kurulmuş bir yapı olduğunu ortaya koyarak, aynı zamanda dönüştürülebilir olduğunu ortaya koyuyor.

Genel olarak kitap, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kökenlerini anlamak için tarihsel derinlik sunan öncü bir çalışma olarak öne çıkıyor ve feminist tarihyazımının temel metinlerinden biri kabul ediliyor.

Gerda Lerner — Ataerkinin Yaratılışı
Çeviren: Oya Gürbahçe • Ayrıntı Yayınları
Feminizm • 432 sayfa • 2026

Hüsnü Bilir — Nöroiktisat (2026)

‘Nöroiktisat: Ekonomik Kararların Nörolojik Temelleri’, ekonomik kararların nasıl oluştuğunu yalnızca teorik modellerle değil, insan beyninin işleyişi üzerinden anlamaya çalışan disiplinlerarası bir alanı ele alıyor. Hüsnü Bilir, özellikle 1970’lerden sonra neoklasik iktisada yöneltilen eleştirilerle ortaya çıkan nöroiktisadı, davranışsal ve deneysel iktisatla birlikte gelişen yeni bir araştırma hattı içinde değerlendiriyor. Bu yaklaşımlar, ekonomik teorinin uzun süre temel varsayımı olan “tam rasyonel insan” modelini sorguluyor ve bireylerin karar süreçlerinin sanılandan daha karmaşık olduğunu gösteriyor.

Kitap, nöroiktisadın ayırt edici yönünün ekonomik davranışları doğrudan beynin işleyişi üzerinden incelemesi olduğunu vurguluyor. Beyin görüntüleme teknikleri ve bilişsel bilimlerin sunduğu bulgular sayesinde, ekonominin uzun süre “kara kutu” olarak bıraktığı zihinsel süreçler daha görünür hâle geliyor. Bu araştırmalar, insanların kararlarını her zaman bilinçli ve hesaplı değerlendirmeler sonucunda vermediğini; çoğu durumda otomatik, duygusal ve sezgisel mekanizmaların da belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.

Bu çerçevede insan davranışı tek bir rasyonel muhakeme sürecinin ürünü olarak değil, bilişsel ve duygusal sistemler ile kontrollü ve otomatik karar mekanizmalarının etkileşimi içinde oluşan çok katmanlı bir süreç olarak değerlendiriliyor. Nöroiktisat böylece ekonomik tercihlerin yalnızca sonuçlarını değil, bu tercihleri mümkün kılan nörolojik ve psikolojik dinamikleri de açıklamaya çalışıyor.

Eser aynı zamanda nöroiktisadı yalnızca teknik bir araştırma alanı olarak değil, iktisadi düşüncede daha geniş bir metodolojik dönüşümün parçası olarak ele alıyor. Kitap, Türkçe literatürde henüz sınırlı biçimde ele alınan bu yaklaşımı tanıtarak ekonomi, psikoloji ve sinirbilim arasındaki etkileşimin ekonomik davranışı anlamada nasıl yeni ufuklar açtığını gösteriyor. Böylece nöroiktisat, insanın seçim davranışını daha bütünlüklü biçimde kavramaya yönelik yeni bir perspektif sunuyor.

Hüsnü Bilir — Nöroiktisat: Ekonomik Kararların Nörolojik Temelleri
• Heretik Yayıncılık
İktisat • 65 sayfa • 2026

Lionel Obadia — Spiritüellik (2026)

Bu kitap, çağdaş dünyada giderek daha sık kullanılan “spiritüellik” kavramını tarihsel, sosyolojik ve kültürel bir perspektifle inceleyen bir çalışmadır. Lionel Obadia, bu kavramın tek bir sabit anlamı olmadığını; aksine farklı dönemlerde, kültürlerde ve disiplinlerde değişen anlamlar kazanan esnek bir düşünsel alan olduğunu savunuyor. ‘Spiritüellik’ (‘La spiritualité’), spiritüelliğin yalnızca dinle sınırlı bir olgu olmadığını, aynı zamanda toplumsal dönüşümler, kültürel değişimler ve bireysel arayışlarla şekillenen dinamik bir kavram olduğunu gösteriyor.

İlk bölümde Obadia, “spiritüellik” kavramının günümüzde aşırı kullanılan bir terim hâline geldiğini belirtiyor ve kavramın tanım alanını tartışıyor. Spiritüelliğin mistisizm, büyü ya da geleneksel din ile aynı şey olmadığını vurgulayarak bu kategoriler arasındaki farkları analiz ediyor. Ona göre spiritüellik bazen dinsel geleneklerin dışında gelişen bir bilgelik arayışı olarak ortaya çıkarken, bazen de kutsallık ve bireysel deneyim üzerine kurulu yeni bir anlam alanı oluşturuyor. Bu nedenle kavram, akademik dünyada kimi zaman “alt-din”, kimi zaman din karşıtı ya da sözde-din gibi farklı biçimlerde yorumlanıyor.

İkinci bölüm spiritüelliğin tarihsel kökenlerine odaklanıyor. Obadia, kavramın başlangıçta teolojik bağlamda ortaya çıktığını, ancak zamanla psikoloji ve sosyal bilimlerin etkisiyle daha seküler bir çerçeveye taşındığını anlatıyor. Bu süreçte spiritüellik, bireysel iç deneyim, kişisel gelişim ve anlam arayışı gibi temalarla ilişkilendirilmeye başlanıyor. Bununla birlikte yazar, spiritüelliğin ölçülmesi ve tanımlanması konusunda akademik dünyada önemli tartışmalar bulunduğunu da vurguluyor.

Üçüncü bölümde spiritüellik, modern toplumların dönüşümüyle bağlantılı bir sosyolojik olgu olarak ele alınıyor. Obadia, spiritüelliğin kimi zaman dinin zayıfladığı bir çağda yeni bir anlam arayışı olarak ortaya çıktığını, kimi zaman da dinin farklı bir biçimde yeniden yorumlanması anlamına geldiğini söylüyor. “Spiritüel ama dindar olmayanlar” olarak tanımlanan bireylerin çoğalması, bu dönüşümün önemli göstergelerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Dördüncü bölüm spiritüelliğin kültürel ve coğrafi yayılımını inceliyor. Yazar, özellikle Doğu kültürlerinin Batı’da “spiritüel” olarak idealize edilmesini ve yoga, meditasyon gibi uygulamaların küresel ölçekte yayılmasını tartışıyor. Aynı zamanda dijital teknolojilerle birlikte ortaya çıkan yeni spiritüel pratiklerin de modern kültürde önemli bir yer kazandığını gösteriyor.

Son bölümde ise spiritüelliğin günümüzde ekonomi, sağlık ve gündelik yaşam alanlarıyla nasıl iç içe geçtiği ele alınıyor. Şirket yönetimi, kişisel gelişim, esenlik ekonomisi ve ekolojik hareketler gibi alanlarda spiritüel söylemlerin yaygınlaştığı belirtiliyor. Bu bağlamda “homo spiritualis” olarak tanımlanabilecek yeni bir insan idealinin ortaya çıktığı ileri sürülüyor.

Genel olarak kitap, spiritüelliği sabit bir inanç sistemi olarak değil; tarihsel olarak değişen, farklı disiplinler ve kültürler içinde yeniden şekillenen bir anlam ve pratikler alanı olarak yorumluyor. Obadia’ya göre spiritüellik, modern dünyada insanların anlam arayışını ifade eden önemli bir kavram hâline gelmiş olsa da, bu kavramın neyi ifade ettiği ancak tarihsel bağlamları ve toplumsal dönüşümleri birlikte inceleyerek anlaşılabiliyor.

Lionel Obadia — Spiritüellik
Çeviren: Melike Işık • İletişim Yayınları
İnceleme • 141 sayfa • 2026

Kolektif — Ruh Sağlığında Toplumsal Perspektifler (2026)

Bu kitap ruhsal sıkıntıları yalnızca bireysel veya biyolojik bir sorun olarak gören yaklaşımları eleştirerek, ruh sağlığını toplumsal bağlam içinde anlamaya çalışan disiplinlerarası bir çalışma sunuyor. Editörlüğünü Jerry Tew’ün yaptığı ‘Ruh Sağlığında Toplumsal Perspektifler’ (‘Social Perspectives in Mental Health’), ruhsal sorunların ortaya çıkışı ve iyileşme süreçlerinin bireyin yaşadığı sosyal ilişkiler, güç yapıları ve toplumsal deneyimlerle yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Kitapta temel olarak “sosyal model” yaklaşımı geliştiriliyor. Bu yaklaşıma göre ruhsal sıkıntılar yalnızca biyolojik hastalıklar olarak görülmemeli; yoksulluk, eşitsizlik, travma, ayrımcılık ve güç ilişkileri gibi toplumsal etkenler de bu deneyimlerin oluşumunda önemli rol oynuyor. Bu nedenle ruh sağlığı alanında çalışan profesyonellerin yalnızca klinik tedaviye odaklanması yeterli görülmüyor; bireyin yaşadığı sosyal çevreyi, ilişkileri ve toplumsal koşulları da dikkate alan bütüncül bir yaklaşım öneriliyor.

Eserde farklı yazarlar tarafından kaleme alınan bölümler, ruh sağlığını çeşitli toplumsal perspektiflerden inceliyor. Kullanıcı deneyimlerine dayanan yaklaşımlar, eleştirel psikiyatri tartışmaları ve sosyal sermaye kavramı üzerinden yapılan analizler ruhsal sıkıntıların sosyal boyutlarını görünür kılıyor. Ayrıca çocukluk travmaları, cinsel istismar gibi deneyimlerin ruh sağlığı üzerindeki etkileri, toplumsal eşitsizliklerin kadınlar ve etnik azınlıklar üzerindeki sonuçları ve LGBT+ bireylerin yaşadığı damgalama süreçleri de ele alınıyor. Bu çerçevede kitap, ruhsal sıkıntının yalnızca bireysel bir durum değil, aynı zamanda toplumsal güç ilişkilerinin ve eşitsizliklerin bir sonucu olabileceğini gösteriyor.

Kitabın önemli bir teması da “iyileşme” kavramını yeniden düşünmek. İyileşme yalnızca semptomların ortadan kalkması olarak değil, bireyin toplumsal yaşam içinde yeniden güç kazanması ve anlamlı bir hayat kurabilmesi olarak ele alınıyor. Bu nedenle dayanışma ağları, toplumsal katılım ve sosyal destek mekanizmaları ruh sağlığı çalışmalarının merkezinde yer alıyor. Son bölümde ise bu sosyal perspektiflerin ruh sağlığı uygulamalarına nasıl yansıtılabileceği tartışılıyor ve daha kapsayıcı, güçlendirici bir ruh sağlığı yaklaşımı için teorik ve pratik bir çerçeve öneriliyor.

Genel olarak eser, ruh sağlığını yalnızca tıbbi bir mesele olarak değil, toplumsal ilişkiler, eşitsizlikler ve güç yapılarıyla bağlantılı bir olgu olarak ele alan önemli bir sosyal bilim katkısı sunuyor. Bu yönüyle kitap, özellikle sosyal hizmet, psikoloji ve psikiyatri alanlarında çalışanlar için ruhsal sıkıntıları anlamada alternatif ve eleştirel bir perspektif ortaya koyuyor.

Kolektif — Ruh Sağlığında Toplumsal Perspektifler
Editör: Jerry Tew
Çeviren: Durdu Baran Çiftci, Betül Kübra Doğan Karataş • Nika Yayınevi
Psikoloji • 238 sayfa • 2026

Tolga Gürakar — Türkiye ve İran (2026)

‘Türkiye ve İran: Gelenek, Çağdaşlaşma, Devrim’, Osmanlı/Türkiye ile İran’ın modernleşme deneyimlerini karşılaştırmalı bir tarihsel sosyoloji çerçevesinde ele alıyor. Tolga Gürakar, iki toplumun gelenek, devlet yapısı, din-siyaset ilişkileri ve sınıfsal dönüşümleri üzerinden farklı modernleşme yolları geliştirdiğini gösteriyor. Osmanlı’da merkezi devletin sürekliliği ve Sünni ulemanın devlet içindeki kurumsal konumu laiklik, bürokratik kapasite ve kurumsal devamlılık gibi olguları şekillendirirken; İran’da Şii ulemanın görece bağımsızlığı ve merkezi otoriteyle kurduğu gerilimli ilişki, siyasal meşruiyet krizlerini ve toplumsal muhalefetin dinamiklerini belirleyen başlıca etkenlerden biri olarak öne çıkıyor.

Kitap, İran ve Türkiye’yi yalnızca coğrafi komşular olarak değil, tarih boyunca birbirini etkileyen siyasal ve toplumsal süreçlerin parçası olan iki ülke olarak ele alıyor. Safevilerden Kaçarlar ve Pehleviler dönemine uzanan İran tarihi ile Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türkiye’nin dönüşümü birlikte inceleniyor. Bu süreçte devlet-toplum ilişkileri, bürokratik kurumların gelişimi, ideolojik yönelimler ve sınıfsal yapılar arasındaki etkileşimler analiz ediliyor. Gürakar, modernleşmenin yalnızca kurumların veya ideolojilerin değişimiyle açıklanamayacağını; ekonomik yapılar, sınıf mücadeleleri ve toplumsal krizlerle birlikte düşünülmesi gerektiğini vurguluyor.

Eserin merkezinde devrimlerin nasıl ortaya çıktığı sorusu yer alıyor. Gürakar’a göre devrimler ani kopuşlar ya da basit rejim değişiklikleri değildir; uzun tarihsel süreçlerde biriken siyasal, toplumsal ve ekonomik gerilimlerin sonucunda ortaya çıkan yapısal dönüşümlerdir. Bu nedenle Türkiye ve İran’daki devrimsel kırılmalar, tarihsel süreklilikler ile kriz dönemlerinin kesişiminde anlaşılabilir. Kitap, mezhep veya etnisite gibi tek boyutlu açıklamaların ötesine geçerek, dinî kurumların siyaset ve ekonomiyle kurduğu ilişkileri ve sınıfsal çelişkileri merkeze alıyor.

Bu yaklaşım, günümüz İran’ındaki toplumsal hareketleri ve Türkiye’nin modernleşme deneyimini daha geniş bir tarihsel bağlam içinde değerlendirmeyi mümkün kılıyor. Gürakar, ulusal tarihlerimizi birbirinden yalıtılmış anlatılar olarak değil, karşılıklı etkileşimler ve uluslararası bağlam içinde şekillenen süreçler olarak ele alıyor. Böylece kitap, hem İran’ın bugünkü siyasal krizlerini hem de Türkiye’nin tarihsel dönüşümünü anlamak isteyen okurlar için uzun dönemli ve eleştirel bir perspektif sunuyor.

Tolga Gürakar — Türkiye ve İran: Gelenek, Çağdaşlaşma, Devrim
• Heretik Yayıncılık
Tarih • 420 sayfa • 2026

Ahmet Kuru — İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık (2026)

Bu eser, Müslüman toplumlarda neden demokrasi ve ekonomik kalkınma sorunlarının yaygın olduğunu tarihsel ve karşılaştırmalı bir perspektifle açıklıyor. Ahmet T. Kuru, İslam’ın kendisinin bu sorunların nedeni olduğu ya da bütün sorumluluğun dış güçlere yüklenebileceği şeklindeki basit açıklamaları reddediyor. Bunun yerine İslam dünyasının erken dönemlerindeki ilerlemeyi ve sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan kurumsal dönüşümleri birlikte inceleyerek daha kapsamlı bir açıklama geliştiriyor.

Müslüman entelektüel dünyada adeta fırtınalar estiren ‘İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık’ (‘Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment’), özellikle 8. ile 12. yüzyıllar arasında Müslüman toplumların bilim, düşünce ve ekonomi alanlarında dünyanın öncü bölgelerinden biri olduğunu hatırlatıyor. Bu dönemde görece bağımsız tüccarlar, düşünürler ve bilim insanları önemli bir dinamizm yaratmıştı. Ancak sonraki yüzyıllarda ulema ile devlet yöneticileri arasında oluşan güçlü ittifakın, entelektüel ve ekonomik alanların özerkliğini sınırladığını savunuyor. Yazara göre bu ittifak zamanla hem eleştirel düşüncenin hem de bağımsız ekonomik aktörlerin zayıflamasına yol açtı. Böylece siyasi otoritenin güçlendiği, ancak bilimsel üretimin ve ekonomik gelişmenin gerilediği bir yapı ortaya çıktı.

Kuru, Müslüman toplumların modern dönemde yaşadığı otoriterlik ve azgelişmişlik sorunlarını yalnızca sömürgecilikle açıklamanın da yetersiz olduğunu ileri sürüyor. Batı sömürgeciliğinin önemli bir etkisi olduğunu kabul etmekle birlikte, Doğu Asya ve Latin Amerika gibi bölgelerin sömürgecilik sonrasında farklı kalkınma yolları izleyebildiğini hatırlatıyor. Bu nedenle asıl sorunun, dinî, siyasi ve ekonomik alanlar arasında kurulan tarihsel güç ilişkileri olduğunu vurguluyor. Kitap, ulema-devlet ittifakının düşünsel özgürlüğü sınırladığını ve toplumdaki farklı sınıfların özerk gelişimini engellediğini savunuyor.

Eser aynı zamanda çeşitli eleştirilerle de tartışılan bir çalışma olarak öne çıkıyor. Bazı yorumcular kitabın Müslüman toplumların krizini dış güçlere bağlamadığı için eleştirirken, bazıları da İslam’ın rolünü yeterince sorgulamadığını iddia ediyor. Buna karşılık Kuru, farklı İslami düşünce geleneklerini ve kurumsal yapılarını eleştirel biçimde inceleyerek daha karmaşık bir tarihsel tablo çizdiğini savunuyor. Kitabın normatif önerisi ise dinî, siyasi, ekonomik ve bilimsel alanların birbirinden görece bağımsız olması gerektiği yönünde. Yazara göre bu tür kurumsal ayrışma, hem demokratikleşmenin hem de bilimsel ve ekonomik gelişmenin önünü açabilecek temel koşullardan biri olarak görülüyor.

Ahmet T. Kuru — İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma
Çeviren: Mehmet Akif Koç • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 368 sayfa • 2026

Frédéric Gros — Utanç Devrimci Bir Duygudur (2026)

Frédéric Gros’nun bu kitabı, utanç duygusunu yalnızca bireysel bir psikolojik deneyim olarak değil, aynı zamanda güçlü bir ahlaki ve siyasal duygu olarak ele alıyor. Karl Marx’ın utanç devrimci bir duygudur sözünden hareketle Gros, modern toplumlarda utancın çoğu zaman bastırılan veya saklanması gereken bir duygu gibi görüldüğünü, oysa bu duygunun adaletsizlikleri fark etmemizi sağlayan önemli bir bilinç kaynağı olabileceğini savunuyor. Ona göre insan, başkalarının acısı karşısında ya da haksızlıkların parçası olduğunu fark ettiğinde utanç duyabiliyor ve bu duygu bireyi düşünmeye, sorgulamaya ve harekete geçmeye yöneltebiliyor. Bu nedenle Gros, utancın yalnızca kişisel bir zayıflık değil, toplumsal dönüşümü tetikleyebilecek devrimci bir duygu olduğunu vurguluyor.

‘Utanç Devrimci Bir Duygudur’ (‘La honte est un sentiment révolutionnaire’), utanç duygusunun farklı biçimlerini ayrıntılı biçimde inceliyor. Gros, bireyin kendi eylemlerinden kaynaklanan utanç ile başkalarının maruz kaldığı adaletsizlikler karşısında hissedilen ahlaki utanç arasında önemli bir ayrım yapıyor. Özellikle savaşlar, yoksulluk, ayrımcılık ve toplumsal eşitsizlik gibi durumlarda ortaya çıkan bu kolektif utanç duygusunun insanların sorumluluk hissetmesine yol açabileceğini söylüyor. Bu duygu bireyin yalnızca kendisiyle ilgili bir değerlendirme yapmasını sağlamıyor; aynı zamanda toplumsal düzenin adaletsiz yönlerini görmesine de yardımcı oluyor. Böylece utanç, pasif bir duygudan çok etik bir uyanışın başlangıcı hâline geliyor.

Gros kitabın genelinde utancın politik potansiyelini tartışıyor. Ona göre tarih boyunca birçok toplumsal hareket, insanların haksızlıklar karşısında duyduğu utanç ve vicdan rahatsızlığından güç alıyor. Utanç, bireyi yalnızca kendini eleştirmeye değil, aynı zamanda dünyayı değiştirmeye yönelik bir sorumluluk almaya da çağırıyor. Gros bu nedenle utancı devrimci bir duygu olarak tanımlıyor. Kitap, duyguların siyasal düşünce içindeki rolünü yeniden değerlendiren bir yaklaşım sunuyor ve ahlaki duyarlılığın toplumsal değişimde nasıl etkili olabileceğini göstermesi bakımından önemli bir felsefi tartışma ortaya koyuyor.

Frédéric Gros — Utanç Devrimci Bir Duygudur
Çeviren: Olcay Kunal • Yapı Kredi Yayınları
Felsefe • 144 sayfa • 2026

Esat Âdil Müstecaplıoğlu — Demokrasi, Sınıf, Halkçılık, Sosyalizm (2026)

‘Demokrasi, Sınıf, Halkçılık, Sosyalizm (1933-1951)’, Türkiye’de sosyalist düşüncenin erken ve çoğu zaman gözden kaçmış bir damarını görünür kılan önemli bir derleme. Türkiye sosyalizminin kadri bilinmemiş bir şahsiyetine saygı duruşu niteliğinde olan kitap, Esat Âdil Müstecaplıoğlu’nun 1933 ile 1951 yılları arasında kaleme aldığı metinlerden oluşan bir seçki aracılığıyla onun siyasal düşüncesini ve Türkiye toplumuna dair değerlendirmelerini bir araya getiriyor. Bu metinler yalnızca bir düşünürün fikirlerini değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in erken döneminde demokrasi, sınıf ve halk kavramlarının nasıl tartışıldığını da ortaya koyuyor.

Esat Âdil’in düşünsel özgünlüğü, Türkiye’de sosyalizmi tek bir gelenek içinde düşünmemesinde yatıyor. O, Türkiye Komünist Partisi (TKP) çevresinde şekillenen ana akımın dışında farklı bir sosyalist çizgi arayışı geliştiriyor. 1946’da kurduğu Türkiye Sosyalist Partisi (TSP) bu arayışın ifadesi oluyor. Bu girişim, sosyalizmi Türkiye’nin toplumsal gerçekliğiyle ilişkilendirme çabasının bir parçası olarak öne çıkıyor. Esat Âdil, demokrasi ile sosyal adalet arasındaki bağa dikkat çekiyor ve halkçılığı yalnızca bir slogan değil, toplumsal eşitsizliklere karşı somut bir siyasal tutum olarak yorumluyor.

Yerel eşraf kökenli ve iyi eğitim almış bir aydın olan Esat Âdil’in düşüncesinin merkezinde toplumdaki derin sınıfsal uçurum yer alıyordu. Türkiye’de halkın farklı kesimleri arasında gözlemlediği yaşam ve duygu dünyası farkı onu derinden etkiliyordu. Bu eşitsizliği yalnızca ekonomik bir sorun olarak değil, aynı zamanda insani bir mesele olarak görüyordu. Yazılarında halkın yaşam koşullarını, demokrasi talebini ve sosyal adalet arayışını bir arada düşünüyordu.

Bu kitap, Türkiye sosyalizminin erken dönemine farklı bir perspektiften bakma imkânı sunuyor. Aynı zamanda uzun süre yeterince hatırlanmamış bir düşünürün fikirlerini yeniden gündeme taşıyor. Kitap, Esat Âdil’in entelektüel mirasını görünür kılarken Türkiye’de demokrasi ve sosyalizm tartışmalarının tarihine de önemli bir katkı sunuyor.

Esat Âdil Müstecaplıoğlu — Demokrasi, Sınıf, Halkçılık, Sosyalizm (1933-1951)
Yayına hazırlayan: Özgür Gökmen • İletişim Yayınları
Siyaset • 839 sayfa • 2026