Servet Gün — Türkiye’nin Refah Rejimi (2026)

Servet Gün, ‘Türkiye’nin Refah Rejimi’ adlı çalışmasında AKP döneminin sosyal politika anlayışını, yalnızca yoksullukla mücadele eden teknik bir kamu politikası olarak değil, aynı zamanda siyasal iktidarın toplumsal meşruiyetini üreten temel mekanizmalardan biri olarak inceliyor. Kitap, 2002 sonrasında uzun süre devam eden siyasal istikrarın ardındaki dinamikleri araştırırken, ekonomik büyüme, ideolojik söylem ya da liderlik kadar sosyal yardımların da belirleyici bir rol oynadığını gösteriyor. Böylece refah politikaları ile siyasal iktidarın sürekliliği arasındaki ilişkiyi merkeze alan kapsamlı bir analiz sunuyor.

Eserde, AKP’nin sosyal yardım uygulamalarının kökenleri yerel yönetim deneyimlerine kadar götürülüyor. Belediyecilik döneminde geliştirilen yardım ağlarının zamanla merkezi devlet mekanizmalarına taşındığı ve genişletildiği anlatılıyor. Bu süreçte sosyal yardımlar, yalnızca yoksulluğun etkilerini hafifletmeye yönelik araçlar olmaktan çıkıp devlet ile vatandaş arasında doğrudan ilişki kuran siyasal bir bağa dönüşüyor. Yardımların dağıtımı, vatandaşların gündelik yaşamında görünür bir devlet varlığı yaratırken, iktidarın toplumsal destek tabanını da güçlendiriyor.

Kitap, bu yapının arkasındaki düşünsel zemini neoliberalizm ile muhafazakâr-dindar hayırseverlik anlayışının birleşiminde buluyor. Bir yandan piyasacı politikalar uygulanıyor, kamusal hizmetler yeniden yapılandırılıyor ve emek piyasaları daha esnek hâle getiriliyor; diğer yandan ortaya çıkan sosyal maliyetler yardım mekanizmalarıyla telafi edilmeye çalışılıyor. Böylece yoksulluğu ortadan kaldırmayı hedefleyen hak temelli bir refah anlayışı yerine, ihtiyaç sahiplerine destek sunan ve büyük ölçüde yardım ilişkileri üzerinden işleyen farklı bir model ortaya çıkıyor.

Servet Gün, bu refah rejiminin yalnızca ekonomik değil aynı zamanda kültürel ve siyasal sonuçlar ürettiğini savunuyor. Sosyal yardımlar, vatandaşlık haklarının bir uzantısı olarak değil, çoğu zaman devletin koruyucu ve cömert yüzünün göstergesi olarak algılanıyor. Bu durum, yardım alan kesimlerle siyasal iktidar arasında karşılıklı bağlılık ilişkilerinin oluşmasına zemin hazırlıyor. Kitap, bu bağların nasıl kurulduğunu ve toplumsal rızanın üretiminde nasıl işlev gördüğünü ayrıntılı biçimde tartışıyor.

Eserin önemli vurgularından biri de klientelizm ve popülizm kavramları. Yazar, sosyal yardımların belirli siyasal iletişim stratejileriyle birleştiğinde güçlü bir hegemonya aracına dönüşebildiğini ileri sürüyor. Bu sayede iktidar, ekonomik eşitsizliklerin ve yapısal sorunların devam ettiği koşullarda bile geniş toplumsal destek üretmeyi başarıyor.

‘Türkiye’nin Refah Rejimi’, bu yönüyle Türkiye’de sosyal politika, siyaset ve neoliberal dönüşüm arasındaki ilişkileri inceleyen önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor; refah devletinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir kurum olduğunu göstermeye çalışıyor.

Servet Gün — Türkiye’nin Refah Rejimi: Siyasal Birikim Stratejisine Dönüşen Sosyal Politika
• Nika Yayınevi
İnceleme • 175 sayfa • 2026

Lisz Hirn — İnsan Nedir? (2026)

Lisz Hirn bu eserinde, felsefenin en eski sorularından birini günümüzün siyasal, teknolojik ve ekolojik krizleri ışığında yeniden ele alıyor. Kitap, insanın kendisini yüzyıllar boyunca evrenin merkezine yerleştiren anlayışını sorgularken, modern dünyanın temel varsayımlarını da mercek altına alıyor. Hirn’e göre insan, uzun süre akıl sahibi, doğaya egemen ve diğer canlılardan üstün bir varlık olarak tanımlandı. Ancak iklim krizi, pandemiler, savaşlar ve küresel eşitsizlikler bu üstünlük anlatısının sınırlarını görünür kıldı.

‘İnsan Nedir?’ (‘Der überschätzte Mensch’), Platon’dan Aristoteles’e, Descartes’tan Nietzsche’ye, Freud’dan Foucault’ya uzanan geniş bir düşünsel gelenek üzerinden insan kavramının tarihsel dönüşümünü inceliyor. Hirn, Batı düşüncesinin büyük bölümünde insanın akıl ve bilinç üzerinden tanımlandığını, hayvanların ise çoğu zaman aşağı bir konuma yerleştirildiğini gösteriyor. Buna karşılık modern biyoloji, etoloji ve nörobilim alanlarında ortaya çıkan bulguların insan ile diğer canlılar arasındaki sınırları giderek belirsizleştirdiğini vurguluyor. Böylece insanın benzersiz ve mutlak bir varlık olduğu fikri sorgulanmaya başladı.

Kitabın merkezindeki kavram “kırılganlık antropolojisi”. Hirn, insanı yalnızca düşünen ve yöneten bir özne olarak değil, aynı zamanda kırılgan, bağımlı ve sonlu bir canlı olarak değerlendiriyor. İnsan yaşamı doğumdan ölüme kadar başkalarına ihtiyaç duyuyor; hastalıklar, doğal afetler ve toplumsal krizler karşısında mutlak bir kontrol sahibi olamıyor. Bu nedenle insanın gücünü değil, kırılganlığını merkeze alan yeni bir düşünce biçiminin gerekli olduğunu ileri sürüyor.

Yazar ayrıca yapay zekâ, biyoteknoloji ve insan-sonrası kuramlar etrafında şekillenen güncel tartışmaları da ele alıyor. Teknolojik gelişmelerin insanın sınırlarını genişletme iddiası taşımasına rağmen, bu durumun insanın ne olduğu sorusunu daha da karmaşık hâle getirdiğini belirtiyor. İnsan bedeni, bilinci ve kimliği üzerine yürütülen müdahaleler, geleneksel hümanist anlayışın yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Sonuç olarak ‘İnsan Nedir?’, insanı yücelten klasik anlayışların ötesine geçerek daha mütevazı ve gerçekçi bir insan tasviri sunuyor. Hirn’e göre insanın değeri kusursuzluğundan değil, sınırlılıklarının farkına varabilmesinden kaynaklanıyor. Kitap, çağdaş felsefe ve etik tartışmalarına önemli katkılar sunarken, insan olmanın anlamını yeniden düşünmeye çağıran güçlü bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Lisz Hirn — İnsan Nedir?: Kırılganlığın Antropolojisi
Çeviren: Ebubekir Demir • Lejand Kitap
Felsefe • 124 sayfa • 2026

Thomas O. St-Pierre — Çağımızın Mutsuzları (2026)

Thomas O. St-Pierre, Miley Cyrus ve Çağımızın Mutsuzları adlı eserinde Miley Cyrus’u bir pop yıldızından çok kültürel bir sembol olarak ele alıyor. Hannah Montana dönemindeki masum çocuk yıldız imajından yetişkinliğe geçerken yaşadığı dönüşümün neden böylesine sert tepkiler doğurduğunu incelerken, asıl odağını modern toplumun gençliğe yönelik çelişkili duygularına çeviriyor. Kitap, Miley Cyrus’a yöneltilen eleştirilerin yalnızca bir sanatçıya değil, gençliğin temsil ettiği değişime, özgürlüğe ve canlılığa karşı duyulan daha derin bir huzursuzluğun dışavurumu olduğunu söylüyor.

Yazar, her kuşağın kendisinden sonra gelenleri yozlaşmış, yüzeysel ya da değerlerden uzak görmekte eğilimli olduğunu gösteriyor. “Bizim zamanımızda böyle değildi” söyleminin tarih boyunca tekrarlandığını hatırlatarak, günümüz gençliğine yönelik öfkenin aslında yeni bir olgu olmadığını ortaya koyuyor. St-Pierre’e göre insanlar geçmişi olduğundan daha parlak hatırlıyor; hafıza, yaşanan sıkıntıları silerken güzel anıları büyütüyor. Bu nedenle geçmiş çoğu zaman gerçek bir dönemden çok, sonradan yaratılmış bir hayale dönüşüyor.

‘Çağımızın Mutsuzları’ (‘Miley Cyrus et les malheureux du siècle’), gençliğe yönelik küçümsemenin ardında çoğu zaman gizli bir özlem bulunduğunu ileri sürüyor. Schopenhauer gibi düşünürlerden yararlanan yazar, güzellik, çekicilik ve yaşam enerjisi kavramlarının tarihsel olarak gençlikle ilişkilendirildiğini belirtiyor. Bu yüzden genç kuşaklara yöneltilen sert eleştiriler bazen yalnızca ahlaki kaygılardan değil, kaybedildiği düşünülen bir döneme duyulan özlemden de kaynaklanıyor. Miley Cyrus figürü bu gerilimin görünür hâle geldiği bir örnek olarak kullanılıyor.

St-Pierre ayrıca sosyal medya ve dijital kültür üzerine yaygın eleştirileri de sorguluyor. Instagram, TikTok ya da selfie kültürünün insan doğasını bozmadığını, yalnızca çok eski arzulara yeni araçlar sunduğunu savunuyor. Beğenilme, tanınma, kendini gösterme ve kabul görme isteğinin teknolojiyle ortaya çıkmadığını; bunların insanlık tarihi kadar eski dürtüler olduğunu öne sürüyor. Bu nedenle çağdaş kültürü yalnızca teknolojik araçlar üzerinden açıklamanın yetersiz kaldığını düşünüyor.

Eserin temel amacı Miley Cyrus’u ya da belirli bir kuşağı savunmaktan çok, çağdaş dünyaya yönelik öfkenin kaynaklarını araştırmak. Yazar, okuru kendi yargılarını sorgulamaya çağırıyor ve bugünü eleştirirken çoğu zaman idealize edilmiş bir geçmişe sığınıp sığınmadığımızı soruyor. Bu yönüyle kitap, popüler kültür, kuşak çatışmaları ve toplumsal değişim üzerine düşünmeye sevk eden önemli bir kültürel eleştiri çalışması olarak öne çıkıyor.

Thomas O. St-Pierre — Çağımızın Mutsuzları: Popüler Kültürden, Değişimden ve Miley Cyrus’tan Nefret Etmek
Çeviren: Alara Tanfer • Okuyan Us Yayınları
İnceleme • 136 sayfa • 2026

Sarah Iles Johnston — Tanrılar ve Ölümlüler (2026)

Sarah Iles Johnston bu kitabında, Antik Yunan mitlerini dağınık efsaneler olarak değil, birbirine bağlanan büyük bir anlatı olarak yeniden kuruyor. ‘Tanrılar ve Ölümlüler’ (‘Gods And Mortals’), evrenin doğuşuyla başlayıp Troya Savaşı’nın ardından yaşanan dönüşlere kadar uzanan geniş bir zaman dilimini kapsıyor. Böylece tanrıların, kahramanların ve sıradan insanların hikâyeleri tek bir bütün içinde anlam kazanıyor. Johnston, mitleri yalnızca geçmişe ait masallar olarak değil, insanın güç, adalet, arzu, kader ve değişim arayışını yansıtan anlatılar olarak yorumluyor.

Anlatının ilk bölümü, Gaia’dan Zeus’un iktidarına uzanan kozmik düzenin kuruluşunu ele alıyor. Titanların yükselişi ve düşüşü, Olimpos tanrılarının doğuşu, Demeter ile Persephone’nin öyküsü, Apollon, Artemis, Hermes, Dionysos ve Aphrodite gibi figürlerin serüvenleri üzerinden evrenin nasıl şekillendiğini gösteriyor. Tanrılar burada kusursuz varlıklar gibi görünmüyor; kıskanıyor, seviyor, öfkeleniyor ve hata yapıyor. Bu durum, ilahi dünya ile insan dünyası arasındaki mesafeyi azaltıyor.

İkinci bölümde tanrılarla ölümlülerin ilişkileri öne çıkıyor. Prometheus’un ateşi çalması, Pandora’nın ortaya çıkışı, tufan anlatısı, Narkissos, Arakne, Midas ve İkaros gibi karakterlerin hikâyeleri insanın sınırlarını, tutkularını ve kibirle kurduğu ilişkiyi inceliyor. Mitlerin ortak mesajı, her eylemin bir sonucu bulunduğunu ve insanın kendi seçimleriyle kaderini biçimlendirdiğini gösteriyor.

Kitabın en geniş kısmı kahramanlara ayrılıyor. Perseus, Herakles, Atalante, Orpheus, Jason, Medea, Theseus ve Oidipus gibi figürler yalnızca canavarlarla savaşmıyor; korkularıyla, hatalarıyla ve yazgılarıyla da mücadele ediyor. Johnston, kahramanlığı fiziksel güçten çok ahlaki ve psikolojik bir sınanma olarak ele alıyor. Özellikle Herakles’in görevleri, Orpheus’un kaybı ve Oidipus’un trajedisi, insanın kendisini tanıma çabasını görünür kılıyor.

Troya Savaşı ve Odysseus’un dönüş yolculuğu kitabın doruk noktasını oluşturuyor. Akhilleus’un öfkesi, Hektor’un onuru, savaşın yıkımı ve Odysseus’un eve ulaşma arzusu, mitolojik dünyanın temel temalarını bir araya getiriyor. Johnston’a göre bu öyküler geçmişi anlatmaktan çok insan doğasını anlamaya yardımcı oluyor. Eser, Yunan mitolojisini bütünlüklü biçimde yorumlayan önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Sarah Iles Johnston — Tanrılar ve Ölümlüler: Modern Okur İçin Antik Yunan Mitleri
Çeviren: Kemal Tokgöz • Doğan Kitap
Mitoloji • 544 sayfa • 2026

Katharina Linnepe — İmkânsız Vaka (2026)

Katharina Linnepe, patriyarkayı tarihsel bir kurum ya da soyut bir ideoloji olarak ele almak yerine onu terapi koltuğuna oturtulan bir “hasta” gibi inceliyor. Yazar, psikoloji ve sosyolojiyi bir araya getirerek bu toplumsal düzenin davranış kalıplarını analiz ediyor ve patriyarkanın yalnızca kadınları değil, toplumun bütün üyelerini etkileyen bir sistem olduğunu gösteriyor. Böylece gündelik hayatta doğal kabul edilen birçok davranışın, beklentinin ve ilişki biçiminin arkasındaki görünmez güç mekanizmaları görünür hâle geliyor.

Kitabın temel iddiası, patriyarkanın kendisini sürekli yeniden üreten bir yapı olarak işliyor olması. Linnepe, bu yapının narsisistik, makyavelist ve manipülatif özellikler sergilediğini savunuyor. Terapi metaforu sayesinde sistem adeta konuşan bir özneye dönüşüyor; eleştirilere nasıl tepki verdiği, değişime neden direndiği ve kendi varlığını nasıl meşrulaştırdığı açığa çıkıyor. Böylece patriyarka yalnızca dışarıdan dayatılan bir güç olarak değil, bireylerin düşüncelerine, alışkanlıklarına ve iç seslerine kadar sızan bir düzen olarak beliriyor.

‘İmkânsız Vaka’ (‘Wenn das Patriarchat in Therapie geht Sitzungen mit unserem kranken Gesellschaftssystem’), özellikle tükenmişlik, suçluluk, yetersizlik hissi ve sürekli başarılı olma baskısı gibi deneyimlerin yalnızca bireysel sorunlar olarak okunamayacağını vurguluyor. İnsanların kişisel eksiklik olarak değerlendirdiği birçok duygunun, aslında toplumsal beklentiler tarafından üretildiğini gösteriyor. Bu nedenle kitap, psikolojik sıkıntılar ile toplumsal yapı arasındaki bağı görünür kılarak bireysel olanın aynı zamanda politik olduğunu hatırlatıyor. Kişisel başarısızlık gibi görünen pek çok durumun, daha geniş bir sistemin etkileriyle bağlantılı olduğunu savunuyor.

‘İmkânsız Vaka’ aile, eğitim, iş yaşamı, popüler kültür ve dijital dünya gibi alanları da mercek altına alıyor. Patriyarkanın kadınlar üzerinde kurduğu baskının yanında erkeklere de katı roller yüklediğini, duygusal ifade alanlarını daralttığını ve ilişkileri hiyerarşik kalıplara sıkıştırdığını anlatıyor. Böylece sistemin yarattığı zararların farklı biçimlerde toplumun tamamına yayıldığını ortaya koyuyor. Günlük yaşamdan örneklerle ilerleyen anlatım, teorik tartışmaları somutlaştırarak kitabın erişilebilirliğini artırıyor.

Linnepe’nin amacı yalnızca teşhis koymakla sınırlı kalmıyor. Kitap, bireylerin içselleştirdikleri kalıpları fark etmelerinin ve bunlarla yüzleşmelerinin toplumsal dönüşüm açısından gerekli olduğunu savunuyor. Terapi süreci bu nedenle yalnızca patriyarkanın değil, onu yeniden üreten alışkanlıkların da sorgulanmasını temsil ediyor. Çağdaş toplumu eleştirel biçimde anlamaya çalışan bu çalışma, patriyarkanın görünmez etkilerini açığa çıkarırken daha eşitlikçi ve özgür ilişkilerin nasıl kurulabileceği üzerine düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle güncel toplumsal tartışmalar için önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Katharina Linnepe — İmkânsız Vaka: İflah Olmaz Erkeklik Terapi Odasında
Çeviren: Serkan Seymen • Kolektif Kitap
İnceleme • 240 sayfa • 2026

David B. Resnik — Bilim Etiği (2026)

David B. Resnik’in bu kitabı, bilimsel araştırmaların yalnızca bilgi üretmediğini, aynı zamanda güçlü etik sorumluluklar taşıdığını anlatan temel bir giriş çalışması. Yazar, bilimin başarısının laboratuvar tekniklerinden önce dürüstlük, açıklık, tarafsızlık ve hesap verebilirlik gibi değerlere dayandığını söylüyor. Bilimsel bilginin güvenilirliği, sonuçların doğruluğu kadar araştırma sürecinin etik niteliğine de bağlı bulunuyor.

Resnik, veri uydurma, sonuçları çarpıtma, intihal ve araştırma kayıtlarını değiştirme gibi davranışların yalnızca bireysel hatalar olmadığını, bilimin tamamına zarar verdiğini gösteriyor. Bilim insanları arasındaki güvenin zedelenmesi, bilginin doğrulanmasını ve paylaşılmasını da güçleştiriyor. Bu nedenle etik kurallar, bilimin dışındaki ek yükler değil, bilimsel faaliyetin temel parçaları olarak değerlendiriliyor.

‘Bilim Etiği’ (‘The Ethics of Science, An Introduction’), çıkar çatışmaları sorununa da geniş yer ayırıyor. Üniversiteler, devlet kurumları ve şirketler tarafından desteklenen araştırmaların ekonomik ya da siyasal baskılarla karşılaşabildiğini belirtiyor. Soğuk füzyon tartışmaları ve Baltimore Olayı gibi örnekler üzerinden, bilimsel denetimin ve eleştirel değerlendirmenin önemi açıklanıyor.

Eserde insan ve hayvan deneyleri ayrı bir başlık altında ele alınıyor. İnsanların araştırmalara bilinçli onay vermesi, haklarının korunması ve risklerin sınırlandırılması gerektiği vurgulanıyor. Hayvan deneylerinde ise bilimsel yararla canlı refahı arasında dengeli bir yaklaşım öneriliyor. Klonlama ve biyoteknoloji gibi alanlar, yalnızca teknik başarı açısından değil, doğurdukları toplumsal ve ahlaki sonuçlar bakımından da inceleniyor.

Resnik ayrıca bilimsel özgürlük ile toplumsal sorumluluk arasındaki ilişkiyi tartışıyor. Bilim insanlarının gerçeği araştırma hakkını savunurken, çalışmaların insan sağlığına, çevreye ve topluma etkilerini dikkate almaları gerektiğini belirtiyor. Challenger kazası gibi olaylar, etik değerlendirmelerin teknik kararların ayrılmaz parçası olduğunu gösteriyor.

‘Bilim Etiği’, bilimin nasıl işlediğini olduğu kadar nasıl işlemesi gerektiğini de sorguluyor. Resnik, etik ilkelerin bilimsel ilerlemeyi yavaşlatmadığını; aksine onu daha güvenilir, daha adil ve daha sürdürülebilir hale getirdiğini ortaya koyuyor. Bu yönüyle temel bir kaynak eser.

David B. Resnik — Bilim Etiği
Çeviren: Vicdan Mutlu • Ayrıntı Yayınları
Bilim • 304 sayfa • 2026

Gertrude Stein — Başyapıt Nedir ve Neden Böyle Az Bulunur? (2026)

Gertrude Stein’ın bu eseri, bir başyapıtın ne olduğu sorusunu yanıtlamaktan çok, bu sorunun neden kolay yanıtlanamadığını araştırıyor. Stein, edebiyatı yalnızca içerik taşıyan bir araç olarak görmüyor; dili ritmi, tekrarları ve akışıyla yaşayan bir deneyim olarak ele alıyor. Ona göre büyük eserleri belirleyen şey, yalnızca anlattıkları değil, okurun algısını dönüştürme güçleri.

‘Başyapıt Nedir ve Neden Böyle Az Bulunur?’ (‘What Are Master-Pieces and Why Are There So Few of Them?’), sanat ve edebiyat çevrelerinin yerleşik ölçütlerini sorguluyor. Bir yapıtın başyapıt sayılmasının sadece eleştirmenlerin onayıyla ya da uzun süre okunmasıyla açıklanamayacağını savunuyor. Asıl belirleyici unsurun, eserin kendi zamanıyla kurduğu özgün ilişki olduğunu gösteriyor. Bu yüzden başyapıtlar seyrek ortaya çıkıyor; çünkü çoğu eser alışılmış biçimleri yinelerken, gerçek başyapıtlar algılama alışkanlıklarını değiştiriyor.

Stein’ın düşüncesinde tekrar önemli bir yer tutuyor. İlk bakışta yinelenen sözcükler gereksiz görünse de yazar, her tekrarın yeni bir bağlam yarattığını ileri sürüyor. Böylece dil durağan bir sistem olmaktan çıkıyor ve hareketli bir yapıya dönüşüyor. Anlam yalnızca sözcüklerden değil, ritimden ve okuma deneyiminden doğuyor.

Eser aynı zamanda yazma eylemini de yeniden tanımlıyor. Stein’a göre yazarın görevi dünyayı olduğu gibi yansıtmak değil, onu yeni biçimlerde kurmaktır. Bu nedenle yenilikçi eserler çoğu zaman ilk anda anlaşılmıyor. Ancak zamanla, görünmeyen imkânları açığa çıkardıkları fark ediliyor. Başyapıtın değeri de burada ortaya çıkıyor; okuru rahatlatmak yerine onu yeni bir düşünme alanına taşıyor.

Kitabın önemli yönlerinden biri, biçim ile içerik arasındaki geleneksel ayrımı zayıflatması. Stein, bir metnin nasıl yazıldığının ne anlattığı kadar önemli olduğunu vurguluyor. Dil, saydam bir araç değil; başlı başına bir gerçeklik alanı olarak beliriyor. Bu nedenle okurdan pasif bir alıcı olması değil, metnin üretimine katılması bekleniyor.

Sonuç olarak Stein, başyapıt kavramını tanımlayan katı kuralları reddederken sanatın dönüştürücü niteliğini merkeze alıyor. Dilin nasıl işlediğini ve tekrarın nasıl anlam ürettiğini inceliyor. Bu çalışma, edebiyatın hikâye anlatmakla sınırlı olmadığını; algılama biçimlerimizi değiştiren çok bir güç olduğunu gösteriyor.

Gertrude Stein — Başyapıt Nedir ve Neden Böyle Az Bulunur?
Çeviren: Serra Gök • Sel Yayıncılık
Deneme • 64 sayfa • 2026

Kolektif — İdeal Komünist Kent (2026)

‘İdeal Komünist Kent’ (‘The Ideal Communist City’), yalnızca bir şehir planlama kitabı değil, komünist toplumun mekânsal örgütlenmesine dair kapsamlı bir toplumsal tasarım projesidir. 1950’lerin sonlarında Sovyetler Birliği’nde geliştirilen çalışma, kentin fiziksel biçimini ekonomik yapı, toplumsal ilişkiler, eğitim sistemi, kültürel yaşam ve bireysel gelişimle birlikte düşünmeye çalışıyor. Yazarlar için kent, binaların ve yolların toplamı değil, belirli bir toplumsal düzenin somutlaşmış biçimidir.

Kitabın çıkış noktası, modern kapitalist kentin yapısal çelişkiler taşıdığı düşüncesi. Sanayi çağında oluşan kentler, üretim alanlarıyla yaşam alanlarını birbirinden ayırmış, sınıfsal farklılıkları mekâna yansıtmış ve insanların gündelik deneyimlerini parçalamıştır. Yazarlar, komünist toplumun gelişmesiyle birlikte bu tarihsel biçimin aşılacağını savunuyor. Kent artık ekonomik zorunlulukların değil, toplumsal ihtiyaçların belirlediği bir çevre hâline gelmelidir.

Bu nedenle eser, toplumsal ilişkiler ile mekânsal çevre arasındaki bağı merkeze alıyor. İnsanların çalışma, öğrenme, dinlenme ve sosyalleşme biçimlerinin değişmesiyle kentin de dönüşmesi gerektiği ileri sürülüyor. Komünist toplumda birey yalnızca üretici bir emek gücü olarak değil, yaratıcı potansiyellerini geliştiren çok yönlü bir insan olarak görülüyor. Kentin görevi de bu gelişimi destekleyen koşulları yaratmak oluyor.

Kitapta bilimsel ve teknolojik devrimin etkileri geniş biçimde inceleniyor. Otomasyonun ve ileri üretim tekniklerinin yaygınlaşmasıyla çalışma sürelerinin azalacağı, eğitimin ve araştırmanın toplumsal yaşamın merkezine yerleşeceği öngörülüyor. Bu nedenle üretim tesisleri, araştırma merkezleri ve eğitim kurumları birbirinden kopuk değil, bütünleşik sistemler olarak tasarlanıyor. Bilimsel bilgi, toplumun ortak kaynağı olarak görülüyor ve mekânsal planlama da bu ortaklaşma ilkesine göre düzenleniyor.

Eserin en özgün katkılarından biri, “Yeni Yerleşim Birimi” (YYB) adı verilen modeldir. Bu model, geleneksel kent ile kırsal alan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmayı hedefliyor. Yazarlar ne kırsal yaşamın romantikleştirilmesini ne de klasik büyük metropolün sürdürülmesini savunuyor. Bunun yerine, yüksek düzeyde iletişim ağlarıyla birbirine bağlanmış, üretim, eğitim, kültür ve konut işlevlerini dengeli biçimde bir araya getiren yeni yerleşim birimleri öneriyor. Böylece şehir ve kır tek bir toplumsal sistem içinde birleşiyor.

Gündelik yaşamın düzenlenmesi kitabın temel temalarından birini oluşturuyor. Kamusal eğitim kurumları, çocuk bakım merkezleri, okullar, kültür yapıları ve sosyal hizmetler yerleşim biriminin ayrılmaz parçaları olarak ele alınıyor. Çocukların eğitimi yalnızca aileye bırakılmıyor; toplumun ortak sorumluluğu olarak görülüyor. Eğitim mekânları da bireysel rekabeti değil, işbirliğini ve kolektif gelişimi destekleyecek biçimde planlanıyor.

Boş zaman konusu da önemli bir yer tutuyor. Yazarlara göre komünist toplumun başarısı yalnızca üretimde değil, insanların boş zamanlarını nasıl değerlendirdiğinde de ortaya çıkıyor. Bu nedenle kültürel kulüpler, bilim merkezleri, sanat etkinlikleri ve ortak sosyal alanlar kent yaşamının merkezine yerleştiriliyor. İnsanların özgürce seçilmiş ilişkiler kurabilmesi ve yaratıcı faaliyetlere katılabilmesi, gelişmiş bir toplumun göstergesi olarak değerlendiriliyor.

Kitabın son bölümleri fiziksel planlama ve mimarlık sorunlarına odaklanıyor. Yerleşim birimleri çekirdekler etrafında büyüyen sistemler şeklinde tasarlanıyor. Standartlaşmanın sağladığı ekonomik avantajlar korunurken, tekdüzelikten kaçınmak için plan, cephe ve kütle tasarımlarında çeşitlilik öneriliyor. Mimarlık yalnızca işlevsel ihtiyaçları karşılayan bir araç değil, yeni toplumsal ilişkileri görünür kılan bir ifade biçimi olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘İdeal Komünist Kent’, Sovyet şehircilik düşüncesinin en iddialı gelecek tasarımlarından birini sunuyor. Yazarlar, kentin biçimini toplumsal dönüşümden bağımsız ele almıyor; üretimden eğitime, kültürden gündelik yaşama kadar bütün alanları kapsayan bütüncül bir model geliştiriyor. Kitap, komünist bir toplumun nasıl yaşayabileceğine ilişkin teorik bir taslak sunarken, aynı zamanda kentin eşitlik, ortaklaşma ve kamusal yarar ilkeleri doğrultusunda yeniden düşünülmesi gerektiğini savunuyor. Bu yönüyle eser, yalnızca Sovyet planlama tarihinin değil, modern şehircilik düşüncesinin de en dikkat çekici ütopyacı metinlerinden biri olarak önemini koruyor.

A. Gutnov, A. Babunov, G. Dyumenton, İ. Lejava, S. Sadovski, Z. Kharitonova — İdeal Komünist Kent
Çeviren: Ümit Şenesen • Yordam Kitap
Kent Çalışmaları • 168 sayfa • 2026

Margaret Cohen — Dindışı Aydınlanma (2026)

Margaret Cohen’in bu çalışması, Walter Benjamin’in düşünsel gelişiminde gerçeküstücülüğün oynadığı belirleyici rolü inceleyen kapsamlı bir entelektüel tarih çalışmasıdır. Cohen, Benjamin’in düşüncesini yalnızca Marksizm ya da kültür eleştirisi bağlamında değil, Paris merkezli gerçeküstücü hareketle kurduğu ilişki üzerinden yeniden değerlendiriyor. Böylece ‘Dindışı Aydınlanma’ (‘Profane Illumination’), Benjamin’in modernite analizinin kaynaklarını ve dönüşümünü anlamaya yönelik önemli bir katkı sunuyor.

Eserin çıkış noktası, Benjamin’in 1920’lerin sonlarında André Breton ve gerçeküstücü çevreyle karşılaşması. Cohen’e göre bu karşılaşma, Benjamin’in düşüncesinde basit bir estetik ilgi yaratmaktan çok daha derin sonuçlar doğuruyor. Gerçeküstücülük, ona modern yaşamın görünürde sıradan olan yüzeyinin altında saklı bulunan tarihsel ve politik enerjileri keşfetme imkânı veriyor. Rüyalar, tesadüfler, karşılaşmalar, unutulmuş nesneler ve kent yaşamının marjinal alanları bu nedenle yalnızca estetik temalar değil, aynı zamanda eleştirel düşüncenin araçları hâline geliyor.

Kitapta özellikle gerçeküstücülüğün psikanaliz ile Marksizm arasında kurmaya çalıştığı ilişki ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Breton ve çevresi bilinçdışını devrimci dönüşümün kaynaklarından biri olarak görürken, Benjamin bu yaklaşımı tarihsel maddeciliğin imkânlarıyla birleştiriyor. Cohen, Benjamin’in ünlü “dindışı aydınlanma” kavramını bu bağlamda açıklıyor. Bu kavram, mistik ya da dinsel bir vahyi değil, modern hayatın içindeki sıradan deneyimlerden doğan sarsıcı farkındalık anlarını ifade ediyor. Rüya ile uyanış arasındaki ilişki burada merkezi bir önem kazanıyor. Nasıl birey rüyadan uyanıyorsa, toplum da ideolojik yanılsamalardan kurtularak tarihsel bilince ulaşabiliyor.

Paris, kitabın en önemli karakterlerinden biri olarak öne çıkıyor. Benjamin’in pasajlar, sokaklar, vitrinler, harabeler ve metropol kalabalıkları üzerine geliştirdiği düşünceler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Cohen’e göre Benjamin’in Paris’i yalnızca bir şehir değil, modernitenin bilinçdışı olarak işliyor. Kentin görünmez köşelerinde geçmişin hayaletleri dolaşıyor; unutulmuş nesneler ve terk edilmiş mekânlar tarihsel hakikatlerin izlerini taşıyor. Bu nedenle Benjamin’in flanör figürü, kentte amaçsızca dolaşan bir gözlemciden çok, modern hayatın gizli anlamlarını araştıran bir dedektif gibi işlev görüyor.

Kitap ayrıca Benjamin’in Marx ve Baudelaire okumalarını da gerçeküstücülükle bağlantılı şekilde yorumluyor. Baudelaire’in şiirlerinde ortaya çıkan modern deneyim parçalanmışlık, yabancılaşma ve şok duygularıyla tanımlanırken, Marx’ın kapitalizm eleştirisi bu deneyimlerin tarihsel nedenlerini açıklıyor. Benjamin ise bu iki kaynağı gerçeküstücü duyarlılıkla birleştirerek özgün bir eleştirel yöntem geliştiriyor. Böylece estetik deneyim ile politik bilinç arasında yeni bağlar kuruluyor.

Cohen’in temel iddiası, Benjamin’in düşüncesinin yalnızca akademik Marksizm ya da geleneksel felsefe çerçevesinde anlaşılamayacağıdır. Onun özgünlüğü, gerçeküstücülüğün rüya, arzu, rastlantı ve imge dünyasını tarihsel maddeciliğin eleştirel gücüyle bir araya getirmesinde yatıyor. Bu sentez sayesinde modern yaşamın en gündelik ayrıntıları bile politik anlam taşıyan göstergelere dönüşüyor.

Cohen, Benjamin ve Breton’un rasyonel/pozitivist Marksizm anlayışına karşı; rüyaları, hayaletleri, canavarları, bastırılmış arzuları ve kentin tekinsiz yanlarını kullanan alternatif, irrasyonel güçlerle beslenen bir Marksizm türü geliştirdiklerini savunuyor ve buna “Gotik Marksizm” diyor.

Sonuç olarak ‘Dindışı Aydınlanma’, Walter Benjamin’in düşüncesini gerçeküstücülükle kurduğu yaratıcı ilişki üzerinden yeniden okuyan önemli bir çalışmadır. Margaret Cohen, Paris’in pasajlarından devrimci hayallere, bilinçdışından tarihsel uyanışa kadar uzanan geniş bir düşünsel harita çıkarıyor. Kitap, modernite, Marksizm, gerçeküstücülük ve kültür eleştirisi arasındaki karmaşık ilişkileri görünür kılarken, Benjamin’in neden yirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden biri olarak kabul edildiğini de açıklıyor.

Margaret Cohen — Dindışı Aydınlanma: Walter Benjamin ve Gerçeküstü Devrimin Paris’i
Çeviren: Suat Kemal Angı • Alfa Yayınları
İnceleme • 392 sayfa • 2026

Elvan Uysal Bottoni — Üzümler ve İnsanlar (2026)

Elvan Uysal Bottoni’nin ‘Üzümler ve İnsanlar’ adlı kitabı, yalnızca üzüm ve şarap üzerine yazılmış bir gezi anlatısı olmaktan çıkıp insan emeği, doğa, kültür ve uygarlık ilişkisini araştıran geniş bir hikâyeye dönüşüyor. Yazar, İtalya’nın Sicilya’dan Alp eteklerine kadar uzanan farklı bölgelerini dolaşırken bağları, üreticileri, aile işletmelerini ve şarap kültürünü yerinde gözlemliyor. Böylece kitap, bir içecek tarihinden çok, toprağa bağlı yaşam biçimlerinin portresini çiziyor.

Bottoni’nin merkezde tuttuğu fikir, üzüm ile insan arasında kurduğu benzerlik. Ona göre üzüm kaderine bırakıldığında sirkeye dönüşüyor; insan da emek, yönelim ve amaç olmadan potansiyelini gerçekleştiremiyor. Bu nedenle bağcılık yalnızca tarımsal bir faaliyet olarak değil, insanın doğayla kurduğu yaratıcı ilişkinin sembolü olarak ele alınıyor. Üzümün köklerini derinlere göndermesi, kuraklıkla mücadele etmesi ve zorlu koşullarda karakter kazanması, insanın olgunlaşma sürecine benzetiliyor.

Kitap boyunca üzümün ve şarabın tarihsel serüveni de anlatılıyor. Anadolu ve Mezopotamya kökenli Vitis Vinifera’dan doğan üzüm çeşitlerinin yüzyıllar boyunca farklı coğrafyalara yayılması inceleniyor. Antik Yunan’dan Roma’ya, Sümer mitlerinden Hıristiyanlık ve İslam geleneğine kadar üzümün kültürel anlamları takip ediliyor. Şarabın kimi zaman kutsal, kimi zaman yasak, kimi zaman da gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası hâline gelişi gösteriliyor.

Eserin büyük bölümü İtalya’nın farklı şarap bölgelerine yapılan yolculuklardan oluşuyor. Sicilya’daki volkanik topraklardan Toscana’nın tarihî bağlarına, Barolo’nun sisli tepelerinden Alto Adige’nin dağlık arazilerine kadar her bölge kendi karakteriyle ele alınıyor. Yazar, yalnızca üzümleri değil, onları yetiştiren insanları da anlatıyor. Geleneksel yöntemlere bağlı aileler, yenilikçi üreticiler, biyodinamik ve çevre dostu bağcılıkla uğraşan çiftçiler kitabın gerçek kahramanları hâline geliyor.

Bottoni, üzümün yolculuğunu Joseph Campbell’ın “kahramanın yolculuğu” modeliyle ilişkilendiriyor. Üzüm; kuraklık, hastalık, parazitler ve iklim koşullarıyla mücadele ederek olgunlaşıyor, ardından şaraba dönüşerek adeta yeniden doğuyor. Bu anlatım sayesinde bağcılık, sıradan bir üretim sürecinden çok bir dönüşüm hikâyesi olarak anlam kazanıyor. Şarap da yalnızca tüketilen bir ürün değil, toprağın, iklimin, tarihin ve insan emeğinin yoğunlaşmış bir ifadesi olarak görülüyor.

Sonuçta ‘Üzümler ve İnsanlar’, şarap bilgisini aktaran bir rehberden daha fazlasını sunuyor. Elvan Uysal Bottoni, her bağın ve her şişenin ardında insanların tutkularını, mücadelelerini ve hayallerini görünür kılıyor. Kitap, doğayla uyum içinde üretmenin anlamını araştırırken, uygarlığın büyük hikâyesini bir üzüm tanesinin serüveni üzerinden yeniden kuruyor. Bu yönüyle eser, gastronomi, tarım, kültür tarihi ve seyahat yazını arasında köprü kuran özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Elvan Uysal Bottoni — Üzümler ve İnsanlar: Toprak Ana, Bağban Baba
• Yapı Kredi Yayınları
İnceleme • 496 sayfa • 2026