Erle C. Ellis — Antroposen (2026)

İnsan faaliyetlerinin Dünya üzerindeki etkisini jeolojik bir ölçekte ele alan ve “Antroposen” kavramını açıklayan kısa ama yoğun bir giriş. Erle C. Ellis, insanlığın artık yalnızca doğanın bir parçası değil, gezegenin işleyişini kökten dönüştüren bir güç haline geldiği fikrini merkezine alıyor.

Ellis, iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, kirlilik, fosil yakıt kullanımı ve plastik birikimi gibi olguların, insanın Dünya sistemi üzerindeki etkisinin kalıcı ve ölçülebilir hale geldiğini gösterdiğini söylüyor. Bu etkileri, yalnızca günümüz çevresel sorunları olarak değil, gelecekte kayaçlarda ve jeolojik kayıtlarda iz bırakacak dönüşümler olarak değerlendiriyor. Bu nedenle “Antroposen”, insanın gezegen tarihine damga vurduğu yeni bir çağdır.

‘Antroposen’ (‘Anthropocene: A Very Short Introduction’), bu kavramın neden tartışmalı olduğunu da ayrıntılı biçimde ele alıyor. Antroposen’in ne zaman başladığı, hangi ölçütlere göre tanımlanacağı ve resmi bir jeolojik çağ olarak kabul edilip edilmemesi gibi sorular hem bilimsel hem de politik tartışmaların merkezinde yer alıyor. Ellis, bu tartışmaları aktarırken kesin bir hüküm vermek yerine, kavramın farklı boyutlarını ve taşıdığı anlamları açıklamayı amaçlıyor.

Eserde öne çıkan önemli bir nokta, insan-doğa ilişkisinin yeniden düşünülmesi gerekliliği. Antroposen fikri, doğayı insan etkisinden bağımsız bir alan olarak görmenin artık mümkün olmadığını ortaya koyuyor. İnsanlar, ekosistemleri dönüştüren, yeni çevresel koşullar yaratan ve gezegenin geleceğini belirleyen bir aktör olarak konumlanıyor.

Sonuç olarak kitap, Antroposen’i yalnızca bilimsel bir terim olarak değil, insanlığın kendi rolünü yeniden değerlendirmesine yol açan bir düşünce çerçevesi olarak sunuyor. Bu yönüyle eser, hem çevresel krizleri anlamak hem de insanın Dünya’daki yerini yeniden tanımlamak isteyenler için temel bir rehber niteliğinde.

Erle C. Ellis — Antroposen
Çeviren: Hayrullah Doğan • İş Kültür Yayınları
Bilim • 224 sayfa • 2026

Anna Machin — Neden Severiz (2026)

Sevginin yalnızca romantik bir duygu değil, biyolojik, psikolojik ve kültürel boyutları olan karmaşık bir sistem olduğunu ortaya koyan kapsamlı bir çalışma. Anna Machin, sevginin rastlantısal ya da tamamen özgür bir deneyim olmadığını; evrimsel süreçler içinde şekillenmiş, insan türünün hayatta kalmasını ve iş birliğini mümkün kılan bir bağlanma mekanizması olduğunu savunuyor.

‘Neden Severiz’de (‘Why We Love’) sevgi, yalnızca romantik ilişkilerle sınırlı kalmayıp dostluk, aile bağları, ebeveynlik, hatta insanın hayvanlarla ve inanç sistemleriyle kurduğu ilişkiler üzerinden ele alınıyor. Bu geniş perspektif, sevginin insan yaşamının her alanına yayılan temel bir örgütleyici güç olduğunu gösteriyor. Machin, nörobilim ve biyoloji verilerini kullanarak sevginin hormonlar, sinir sistemi ve beyin yapılarıyla nasıl bağlantılı olduğunu açıklarken, aynı zamanda toplumsal ve kültürel faktörlerin bu deneyimi nasıl biçimlendirdiğini de inceliyor.

Eserde sevginin iki yönlü doğası özellikle vurgulanıyor. Bir yandan bağ kurma, iyileşme ve dayanışma sağlayan güçlü bir kaynak olarak öne çıkarken; diğer yandan bağımlılık, kıskançlık ve hatta şiddet gibi karanlık sonuçlara da zemin hazırlayabildiği gösteriliyor. Bu yönüyle sevgi, idealize edilmiş bir duygu olmaktan çıkarılıp, hem yapıcı hem de yıkıcı potansiyeller taşıyan bir olgu olarak değerlendiriliyor.

Machin’in temel iddialarından biri, insan ilişkilerinin kalitesinin yaşamın merkezinde yer aldığı. Sevgi, yalnızca bireysel mutluluğu değil, fiziksel ve zihinsel sağlığı da doğrudan etkileyen bir unsur olarak konumlandırılıyor. Bu nedenle kitap, sevginin doğasını anlamanın, daha sağlıklı ve anlamlı ilişkiler kurmanın anahtarı olduğunu savunuyor.

Sonuç olarak eser, sevginin gizemini romantik anlatıların ötesine taşıyarak bilimsel bir çerçevede yeniden düşünmeye davet ediyor. Hem evrimsel kökenleri hem de günümüz ilişkilerindeki yansımalarıyla sevgi, insan olmanın temel bir koşulu olarak ele alınıyor ve okura, en yakın bağlarını daha bilinçli biçimde değerlendirme imkânı sunuyor.

Anna Machin — Neden Severiz: En Yakın İlişkilerimizin Ardındaki Yeni Bilim
Çeviren: Tuna Sena Kara • Nova Kitap
Bilim • 320 sayfa • 2026

Guillaume Paoli — İyimserlikten Daha İyisi (2026)

 

Guillaume Paoli bu kitabında, çağımızın “iyimserlik zorunluluğunu” eleştiren, keskin ve politik bir düşünce metni olarak öne çıkıyor. Paoli, günümüz dünyasında felaketler artarken insanların kötü haberlerden bilinçli biçimde uzaklaştığını, eleştirel düşüncenin ise rahatsız edici bulunduğu için giderek dışlandığını savunuyor. Bu ortamda iyimserlik, basit bir ruh hâli olmaktan çıkıp neredeyse ahlaki bir görev, hatta bir baskı aracına dönüşüyor.

‘İyimserlikten Daha İyisi’ (‘Etwas Besseres als der Optimismus’), iyimserlik kavramının felsefi tarihini izleyerek bu dönüşümün kökenlerini açığa çıkarıyor. Bir zamanlar kaderine razı gelmenin ifadesi olan iyimserlik, bugün teknolojik umutlara ve yapay zekâ gibi “kurtarıcı” fikirlere bağlanan yeni bir inanç biçimine evriliyor. Paoli’ye göre bu süreç, mevcut güç ilişkilerini sorgulamak yerine onları görünmez kılan bir ideoloji üretiyor. Böylece iyimserlik, dünyayı değiştirme arzusunu zayıflatan ve eleştirel düşünceyi etkisizleştiren bir işlev görüyor.

Metinde özellikle güncel medya ve kamusal söylem eleştirisi dikkat çekiyor. İnsanların haberlerden uzaklaşmasının nedeni güvensizlik değil, kötü gerçeklerle yüzleşmek istememeleri olarak açıklanıyor. Medya ise bu eğilime uyum sağlayarak olumsuz gerçekleri “iyimser” ya da “kötümser” bakış açıları arasında bir tercihe indiriyor. Böylece gerçeklik, nesnel bir durum olmaktan çıkıp tüketilebilir bir perspektife dönüşüyor. Bu durum, “her şey bakış açısına bağlı” söylemiyle meşrulaştırılıyor.

Paoli, Karl Popper’ın “iyimserlik bir görevdir” sözünün günümüzde nasıl bir toplumsal baskıya dönüştüğünü de tartışıyor. Kötümser olarak etiketlenen kişiler, dışlanma ya da susturulma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu bağlamda kötümserlik, bir zayıflık değil; gerçeklikle yüzleşmenin ve eleştirel düşünmenin bir biçimi olarak yeniden değerlendiriliyor.

Sonuç olarak kitap, iyimserlik ile kötümserlik arasındaki basit karşıtlığı reddederek, bu ikiliğin ötesinde bir düşünme alanı açmayı hedefliyor. Paoli, okuru hoş yanılsamalara sığınmak yerine dünyayı olduğu gibi görmeye ve eleştirel düşünceyi yeniden sahiplenmeye çağırıyor. Bu yönüyle eser, günümüzün konforlu iyimserliğine karşı, daha dürüst ve sorgulayıcı bir bakışın mümkün olduğunu güçlü biçimde ortaya koyuyor.

Guillaume Paoli — İyimserlikten Daha İyisi
Çeviren: Orhan Kılıç • Metis Yayınları
Felsefe • 80 sayfa • 2026

Hüseyin Deniz Özcan — Olumsuzun Patolojileri (2026)

‘Olumsuzun Patolojileri’, modern düşüncenin merkezinde yer alan “olumsuzlama” ilkesini bir düşünme yöntemi olmaktan çıkarıp bir patoloji üretim mekanizması olarak ele alıyor. Hüseyin Deniz Özcan tarafından, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in sistemini doğrudan hedef almak yerine, onun açtığı düşünsel alanı kullanarak olumsuzun nasıl hem iktidar hem de direniş içinde işleyen patolojik biçimlere dönüştüğünü gösteriyor. Bu bağlamda hınç, vicdan azabı ve melankoli yalnızca bireysel duygular değil, kültürel olarak üretilmiş ve süreklileştirilmiş varoluş tarzları olarak konumlanıyor.

Kitabın omurgasını oluşturan bölümler, olumsuzlamanın dönüşümünü adım adım izliyor. İlk aşamada yaşamı çoğulluk ve fark üzerinden kuran bir ontolojinin nasıl karşıtlık, eksiklik ve yokluk eksenine çekildiği tartışılıyor. Ardından olumsuzun cazibesi devreye giriyor: bilgi, düzen, tarih ve hatta estetik adına olumsuzlama bir çözüm gibi sunuluyor. Ancak bu vaatlerin ardında, yaşamı zayıflatan ve kederi değer haline getiren bir yapı işlediği açığa çıkıyor. Üçüncü aşamada bu yapının sonuçları görünür hale geliyor: tüketim, çatışma, can sıkıntısı ve “mutsuz bilinç” gibi deneyimler, olumsuzlamanın gündelik hayattaki tezahürleri olarak analiz ediliyor. Son bölümde ise bu patolojiler somut tipler üzerinden okunuyor; züppe, ahlakçı devrimci ve melankolik romantik figürleri, olumsuzun farklı maskelerini temsil ediyor.

Giriş bölümünde Özcan’ın temel iddiası, insanın doğası gereği hasta olmadığı, aksine tarihsel ve kültürel süreçler içinde hasta edildiği yönünde şekilleniyor. Nietzsche ve Spinoza çizgisinde geliştirilen bu yaklaşım, hastalığı ontolojik değil, ilişkisel ve tarihsel bir durum olarak yeniden tanımlıyor. Böylece mesele, hastalığı kabullenmek ya da derinleştirmek değil; onu üreten değerler sistemini teşhis etmek haline geliyor. Kitap bu noktada “negatif etik” diyebileceğimiz bir hat kuruyor: nasıl yaşanacağını doğrudan söylemek yerine, hangi düşünme ve eyleme biçimlerinden kaçınılması gerektiğini gösteriyor.

Sonuçta eser, olumsuzlamayı yalnızca felsefi bir kategori olarak değil, yaşamı daraltan bir ethos olarak ele alıyor. Eleştirisini hınçtan değil, yaşamı güçlendirme isteğinden türetiyor. Bu yönüyle kitap, düşüncenin derinliklerinde yerleşmiş olumsuz alışkanlıkları görünür kılarak, daha etkin ve özgür bir varoluşun imkânını dolaylı ama güçlü bir biçimde düşündürüyor.

Hüseyin Deniz Özcan — Olumsuzun Patolojileri: Hınç, Vicdan Azabı, Melankoli
• Livera Yayınevi
Felsefe • 304 sayfa • 2026

Dirk Kaesler — Max Weber (2026)

Max Weber’in yaşamını ve düşünsel mirasını tarihsel bağlamıyla birlikte ele alan bir inceleme. Dirk Kaesler bu kısa ama etkileyici kitabında, Weber’i yalnızca büyük bir kuramcı olarak değil, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçişin çalkantılı dünyasında şekillenen bir entelektüel olarak konumlandırıyor. Bu bağlamda Weber’in düşüncesinin, yaşadığı dönemin siyasal, ekonomik ve toplumsal dönüşümlerinden bağımsız anlaşılamayacağını vurguluyor.

Kitapta Weber’in hayatı, dört temel çerçeve üzerinden anlamlandırılıyor: Prusya devlet geleneği, Alman burjuvazisinin yükselişi, kapitalizmin gelişimi ve modern bürokrasinin giderek yaygınlaşması. Bu unsurlar, onun hem kişisel dünyasını hem de akademik üretimini belirleyen ana dinamikler olarak öne çıkıyor. Kaesler, Weber’in kendisini “geç doğmuş” bir düşünür olarak görmesinin, tarihsel süreçleri yorumlama biçimini nasıl etkilediğini de ayrıntılı biçimde ele alıyor.

Eserde Weber’in temel kavramları ve katkıları da sistematik bir şekilde inceleniyor. Özellikle rasyonelleşme, otorite tipleri, bürokrasi ve kapitalizmin ruhu gibi meseleler üzerinden modern toplumun yapısını anlamaya yönelik çabası öne çıkarılıyor. Weber’in çalışmaları, yalnızca sosyolojinin değil, ekonomi, siyaset bilimi ve tarih gibi alanların da temel referans noktalarından biri olarak konumlandırılıyor.

Kaesler’in yaklaşımının en dikkat çekici yönlerinden biri, Weber’in düşüncelerini soyut teoriler olarak sunmak yerine, onları biyografik unsurlarla birlikte ele alması. Aile yapısı, kişisel krizleri ve akademik kariyerindeki dönüm noktaları, onun kuramsal üretimiyle iç içe geçirilerek anlatılıyor. Böylece okur, Weber’in fikirlerinin yalnızca entelektüel bir çabanın ürünü değil, aynı zamanda yaşanmış deneyimlerin bir yansıması olduğunu daha net kavrıyor.

Sonuç olarak kitap, Max Weber’in neden modern sosyal bilimlerin en etkili isimlerinden biri olduğunu açık bir biçimde ortaya koyuyor. Hem tarihsel bağlamı hem de kuramsal derinliği birlikte sunarak, Weber’in düşüncesini anlamak isteyenler için sağlam ve bütünlüklü bir giriş niteliği taşıyor.

Dirk Kaesler — Max Weber: Hayatı ve Düşünceleri
Çeviren: Eren Paydaş • Runik Kitap
Biyografi • 138 sayfa • 2026

Riley Black — Dünya Yeşilken (2026)

Riley Black’in bu çalışması, bitkilerin Dünya üzerindeki yaşamın oluşumundaki kurucu rolünü merkeze alan kapsamlı bir evrim anlatısı. ‘Dünya Yeşilken’ (‘When the Earth Was Green: Plants’), fosil bitkiler aracılığıyla geçmişin sessiz ama belirleyici izlerini takip ederek, yaşamın yalnızca hayvanlar üzerinden değil, esasen bitkilerle birlikte şekillendiğini gösteriyor. Taşlaşmış yapraklar, kökler ve polenler; milyarlarca yıl boyunca süren dönüşümlerin tanıkları olarak, bugünkü ekosistemlerin nasıl kurulduğunu anlamamıza imkân veriyor.

Eserde bitkilerin evrimi, atmosferin dönüşümünden karasal yaşamın ortaya çıkışına kadar geniş bir çerçevede ele alınıyor. Bitkilerin fotosentez yoluyla atmosferi oksijenle doldurması, hayvanların denizlerden karaya geçişini mümkün kıldı ve böylece karmaşık yaşam formlarının gelişiminin önünü açtı. Oluşan ormanlar ve bitki örtüsü, yalnızca habitat sağlamakla kalmadı; aynı zamanda canlıların anatomik ve davranışsal evrimini de yönlendirdi. Bu yönüyle bitkiler, yaşamın arka planında duran pasif unsurlar değil, evrimin aktif ve belirleyici aktörleri olarak konumlandı.

Black, tarihöncesi denizlerden bataklıklara, dev ormanlardan açık savanalara uzanan sahneler kurarak, bitkiler ile hayvanlar arasındaki karşılıklı etkileşimi canlı bir anlatımla aktarıyor. Her bölümde farklı dönemler üzerinden ilerleyen bu anlatı, türler arasındaki ilişkilerin Dünya’nın bugünkü halini nasıl şekillendirdiğini gözler önüne seriyor. Bitkiler ile hayvanların birlikte evrimleştiği bu süreç, yaşamın birbirine bağlı ve sürekli dönüşen bir ağ olduğunu ortaya koyuyor.

Kitap aynı zamanda “Hayat Ağacı” metaforu üzerinden, geçmişten bugüne uzanan evrimsel sürekliliği vurguluyor. Fosil kayıtlarının sunduğu parçalı bilgiler, Black’in anlatımında bütünlüklü bir hikâyeye dönüşüyor ve okuru, kadim köklerden günümüze uzanan bu uzun yolculuğu yeniden düşünmeye davet ediyor. Bu yönüyle eser, bitkilerin yalnızca doğanın bir parçası olmadığını; yaşamın kendisini mümkün kılan temel güçlerden biri olduğunu güçlü bir biçimde ortaya koyuyor.

Riley Black — Dünya Yeşilken: Bitkiler, Hayvanlar ve Evrimin En Büyük Aşk Hikâyesi
Çeviren: Sinan Köseoğlu • İrene Kitap
Bilim • 288 sayfa • 2026

Eren Görgülü — Fotoğraf ve Bellek Üzerine (2026)

Eren Görgülü, fotoğraf ile bellek arasındaki ilişkiyi alışıldık kabullerin ötesine taşıyan eleştirel bir düşünme alanı olarak yeniden kuruyor. ‘Fotoğraf ve Bellek Üzerine’, belleğin yalnızca hatırlananlardan ibaret olmadığını; unutulan, bastırılan ya da beklenmedik anlarda ortaya çıkan katmanlarla birlikte işleyen dinamik bir yapı olduğunu vurguluyor. Bu çerçevede fotoğraf, çoğu zaman düşünüldüğü gibi anıları “saklayan” pasif bir araç değil, hatırlama süreçlerini şekillendiren, dönüştüren ve hatta yeniden üreten bir aracı olarak ele alınıyor.

Görgülü, fotoğrafın bellekle kurduğu bağın kendiliğinden ve doğal olmadığını; tarihsel, kültürel ve duyusal kabullerle inşa edildiğini gösteriyor. Böylece fotoğrafın gerçekliği olduğu gibi yakaladığı fikrine mesafe koyarak, onun seçici, yorumlayıcı ve çoğu zaman kurucu bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Bu bakış, görüntülerin yalnızca geçmişi temsil etmediğini, aynı zamanda geçmişin nasıl anlamlandırıldığını da belirlediğini düşündürüyor.

Kitap yalnızca fotoğrafla sınırlı kalmıyor; nesneler, imgeler ve görsel kültürün diğer unsurlarını da bu tartışmaya dahil ediyor. Sanat tarihi, sosyoloji, antropoloji ve medya çalışmaları gibi farklı disiplinlerin kesişiminde ilerleyen bu yaklaşım, bellek ile temsil arasındaki ilişkinin ne kadar geniş ve çok katmanlı olduğunu gözler önüne seriyor. Hatırlama ve unutma pratikleri, nostalji, aile, beden ve kimlik gibi kavramlar üzerinden ele alınarak bireysel deneyim ile toplumsal yapı arasındaki bağ sorgulanıyor.

Aynı zamanda post-bellek, yeniden üretim, zaman ve hakikat gibi kavramlar üzerinden ilerleyen tartışmalar, fotoğrafın yalnızca geçmişe ait bir kayıt olmadığını; bugünü ve geleceği de etkileyen bir anlam üretim alanı olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, fotoğraf ile bellek arasındaki ilişkiyi sabit bir bağ olarak değil, sürekli yeniden kurulan ve tartışmaya açık bir süreç olarak konumlandırıyor. Okuru, görmeye ve hatırlamaya dair alışkanlıklarını sorgulamaya çağırarak, hem kuramsal hem de eleştirel açıdan zengin bir düşünme imkânı sunuyor.

Eren Görgülü — Fotoğraf ve Bellek Üzerine
• Espas Yayınları
Fotoğraf • 288 sayfa • 2026

Andrey Tarkovski — Zaman Zaman İçinde (2026)

Andrey Tarkovski’nin 1970’ten ölümüne kadar uzanan iç dünyasını açığa çıkaran, parçalı ama derin bir düşünsel yolculuk. ‘Zaman Zaman İçinde: Günlükler 1970-1986’ (‘Martyrolog’), bir yönetmenin yalnızca filmlerini değil, o filmleri mümkün kılan zihinsel, duygusal ve ruhsal süreçleri de görünür kılıyor. Tarkovski, sanatın yüzeyde görünen başarılarından çok, arka plandaki bekleyişleri, hayal kırıklıklarını ve inatçı arayışları anlatıyor. Film çekmekte zorlandığı yıllarda yaşadığı tıkanmışlık, Sovyet bürokrasisiyle yaşadığı gerilimler ve üretme arzusunun sürekli engellenmesi, metnin temel gerilimlerinden birini oluşturuyor.

Eserde aile önemli bir yer tutuyor. Özellikle şair babası Arseni Tarkovski ile kurduğu bağ, sanat anlayışının duygusal ve şiirsel yönünü besleyen temel kaynaklardan biri olarak öne çıkıyor. Tarkovski, yalnızca sinemayı değil, edebiyatı da yaratıcı sürecinin merkezine yerleştiriyor; Dostoyevski, Tolstoy, Hermann Hesse ve Thomas Mann üzerine düşünerek sanatın evrensel dilini sorguluyor. Bu düşünceler, onun sinemasındaki metafizik derinliğin entelektüel arka planını oluşturuyor.

Günlüklerde, yönetmenin filmlerine dair yaratım süreçleri de dikkat çekici ayrıntılarla yer alıyor. Andrei Rublev, Solaris ya da Stalker gibi yapıtların ardındaki fikirler, planlar ve kararsızlıklar, sanatın doğasına dair samimi bir bakış sunuyor. Bunun yanı sıra Hamlet sahnelemesi ve Dostoyevski’nin “Budala”sını uyarlama girişimi gibi projeler, Tarkovski’nin yalnızca sinemayla sınırlı kalmayan yaratıcı ufkunu gösteriyor.

Metnin ilerleyen bölümlerinde sürgün deneyimi belirginleşiyor. Ülkesinden uzak kalmanın yarattığı yalnızlık ve köksüzlük duygusu, onun sanat anlayışını daha da içe dönük ve metafizik bir hale getiriyor. Ancak tüm bu zorluklara rağmen günlükler karanlık bir umutsuzluk taşımıyor; aksine, sade ve içten anlatımıyla yaşamın anlamını sanatta arayan bir zihnin sıcaklığını yansıtıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca bir yönetmenin günlüğü değil, sanatın, inancın ve insanın varoluşuna dair derin bir sorgulama olarak önem taşıyor.

Andrey Tarkovski — Zaman Zaman İçinde: Günlükler 1970-1986
Çeviren: Erdem Erinç • Alfa Yayınları
Günlük • 768 sayfa • 2026

Bertrand Russell — Matematiksel Felsefeye Giriş (2026)

Bertrand Russell’ın bu kitabı, matematiğin temellerini mantıksal açıdan açıklıyor. Russell, matematiğin kesinliğinin sorgulanmadan kabul edilmesine karşı çıkarak, bu kesinliğin hangi varsayımlar ve mantıksal yapılar üzerine kurulduğunu adım adım inceliyor. Sayı kavramından başlayarak, sayıların aslında nesnelerden bağımsız, mantıksal tanımlar aracılığıyla kurulduğunu gösteriyor ve böylece matematiğin temelini deneyimden çok akla dayandırıyor.

‘Matematiksel Felsefeye Giriş’te (‘Introduction to Mathematical Philosophy’) özellikle bağıntı kavramı merkezi bir rol oynuyor. Russell, matematiğin yalnızca sayılarla değil, nesneler arasındaki ilişkilerle kurulduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, matematiği statik bir bilgi alanı olmaktan çıkarıp dinamik bir düşünme sistemi haline getiriyor. Sonsuzluk kavramı da bu bağlamda ele alınıyor; Russell, sonsuzluğun sezgisel değil, mantıksal olarak tanımlanması gerektiğini savunuyor ve farklı sonsuzluk türlerini açıklayarak düşüncenin sınırlarını genişletiyor.

Eserde çıkarım süreçleri de ayrıntılı biçimde inceleniyor. Russell, matematiksel sonuçların nasıl elde edildiğini gösterirken, mantığın bu süreçteki belirleyici rolünü ortaya koyuyor. Matematik ile mantık arasındaki ilişkiyi temellendirerek, matematiğin aslında mantığın bir uzantısı olduğunu ileri sürüyor. Bu bakış açısı, matematiği yalnızca hesaplama aracı olarak değil, düşüncenin yapısını anlamaya yönelik bir anahtar olarak konumlandırıyor.

‘Matematiksel Felsefeye Giriş’, hem matematik hem de felsefe alanında önemli bir eser olarak kabul ediliyor çünkü soyut kavramları sadeleştirerek okurun kavrayabileceği bir düzeye indiriyor. Russell’ın yaklaşımı, matematiksel bilginin doğasını açıklarken aynı zamanda düşünmenin nasıl işlediğini de gözler önüne seriyor. Bu yönüyle eser, yalnızca teknik bir inceleme sunmuyor; aynı zamanda insan aklının sınırlarını ve olanaklarını sorgulayan derin bir düşünce yolculuğu sunuyor.

Bertrand Russell — Matematiksel Felsefeye Giriş
Çeviren: Ahmet Çevik • İş Kültür Yayınları
Felsefe • 184 sayfa • 2026

Serap Şimşek Padar — Sigmund Freud Bibliyografyası (2026)

‘Sigmund Freud Bibliyografyası’, yalnızca bir kaynak listesi sunmuyor; Freud’un metinlerinin farklı dillerde ve yayın geleneklerinde nasıl dolaşıma girdiğini izlemeyi mümkün kılan bir harita hazırlamış. Serap Şimşek Padar, bu çalışmada Freud’un Almanca özgün metinleri ile İngilizce ve Türkçe çevirileri arasında bağlar kurarak, araştırmacının metinler arasındaki yönünü bulmasını kolaylaştırıyor. Böylece hangi eserlerin öne çıktığını, hangilerinin geri planda kaldığını ve Türkçede nasıl bir seçki oluştuğunu görünür kılıyor.

Bu yaklaşım, bibliyografyayı pasif bir liste olmaktan çıkarıyor; onu eleştirel ve karşılaştırmalı bir okuma aracına dönüştürüyor. Freud’un düşüncesinin farklı bağlamlarda nasıl yeniden kurulduğu, hangi metinlerin dolaşıma girip hangilerinin dışarıda kaldığı bu çerçevede takip ediliyor. Aynı zamanda Türkçedeki çeviri pratiğinin sınırları ve tercihleri de dolaylı biçimde açığa çıkıyor.

Kitabın asıl iddiası ise yalnızca geçmişi kaydetmekle sınırlı kalmıyor. Psikanalizi donmuş bir miras olarak değil, her yeni analiz deneyimiyle yeniden kurulan canlı bir alan olarak düşünüyor. Bu nedenle çalışma, Freud’u sabitleyen ya da basitleştiren yaklaşımlara mesafe alıyor; psikanalizin geleceğinin, onu yeniden üreten öznelerde saklı olduğunu vurguluyor.

Sonuçta bu bibliyografya, geçmiş ile gelecek arasında salınan bir düşünme pratiği öneriyor. Freud’un eserinin Türkçedeki izlerini takip ederken, aynı anda yeni okuma ve araştırma imkânlarına kapı aralıyor; tamamlanmış bir envanter olmaktan çok, yarına açık bir başlangıç noktası sunuyor.

Serap Şimşek Padar — Sigmund Freud Bibliyografyası
• Sfenks Kitap
Psikanaliz • 240 sayfa • 2026