Bülent Somay — Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler (2026)

‘Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler’, bilimkurguyu ve fantaziyi geleceğin dekorları olarak değil, bugünü düşünmenin en güçlü düşünsel alanlarından biri olarak ele alıyor. Yapay zekâdan kıyamet-sonrası dünyalara, ütopyadan distopyaya uzanan anlatılar, kitapta tek bir merkezî sorunun etrafında toplanıyor: İnsan nedir? Bu soru, teknolojik ilerleme, savaş tehdidi, toplumsal çözülme ve kapitalist düzenin yarattığı yıkımla birlikte artık soyut bir felsefi tartışma olmaktan çıkıyor, doğrudan yaşamsal bir probleme dönüşüyor.

Bülent Somay, bilimkurguyu “gelecek anlatısı” olarak değil, bugünü görünür kılan bir düşünme biçimi olarak konumluyor. Fantazi ise gerçeklikten kopuş değil, gerçekliğin sınırlarını genişleten bir sorgulama alanı hâline geliyor. Dünya kurmak, dünya keşfetmek, radikal farklılık ve alternatif toplumsal düzenler yalnızca edebi temalar değil; insanın kendini yeniden tanımlama çabalarının düşünsel araçları olarak okunuyor. Türler arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor, bilimkurgu ile fantazi aynı etik ve politik soruların etrafında birleşiyor.

Metnin merkezinde insanın yalnızca biyolojik değil, etik, politik ve toplumsal bir varlık olduğu fikri duruyor. Yapay zekâ tartışmaları, savaş olasılığı, kıyamet-sonrası tahayyüller ve ütopya arayışları, insanın ne olduğu kadar ne olabileceğini de sorguluyor. Somay, “insan”ı sabit bir öz olarak değil, tarihsel, toplumsal ve düşünsel olarak sürekli yeniden kurulan bir varlık olarak ele alıyor.

Bu yönüyle kitap, edebiyat incelemesinin ötesine geçerek bir düşünce haritası kuruyor. Fantazi ve bilimkurgu, kaçış edebiyatı değil; bugünü anlamanın, geleceği düşünmenin ve insanı yeniden tanımlamanın yolları hâline geliyor. Kitap, tür edebiyatını bir düşünsel kaynak olarak konumlandırarak, bugünün krizlerini “insan” sorusu etrafında yeniden okumaya davet eden güçlü ve özgün bir metin ortaya koyuyor.

Künye: Bülent Somay – Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler, Metis Yayınları, felsefe, 168 sayfa, 2026

Bülent Somay — Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler
• Metis Yayınları
Felsefe • 168 sayfa • 2026

Karen Barkey — Farklılıklar İmparatorluğu Osmanlılar (2026)

Karen Barkey, Osmanlı İmparatorluğu’nu farklılıkları kendine has yöntemlerle yöneten bir siyasal yapı olarak okuyor. İmparatorluk düzeninin yalnızca merkezî baskıya değil, müzakere, aracılık ve yerel dengeler üzerinden işleyen bir yönetime dayandığını savunuyor. Ancak bu yaklaşım, Osmanlı tarihindeki ayaklanmaları, zor aygıtını ve askerî bastırma pratiklerini dışlamıyor; tam tersine, bu şiddet biçimleriyle esnek yönetim tekniklerinin aynı anda var olduğu karmaşık bir siyasal düzeni tarif ediyor. Barkey, Osmanlı yönetimini tek yönlü bir hoşgörü modeli olarak değil, gerektiğinde zor kullanan ama uzun vadede farklılıkları yönetilebilir kılmaya çalışan bir sistem olarak ele alıyor.

‘Farklılıklar İmparatorluğu Osmanlılar’ (‘Empire of Difference’), merkez–taşra ilişkilerini sabit bir hiyerarşi olarak değil, sürekli yeniden kurulan bir güç alanı olarak okuyor. Yerel elitler, dini gruplar ve topluluk önderleri bazen sisteme entegre oluyor, bazen isyan ediyor, bazen de zor yoluyla bastırılıyor. Hukuki çoğulluk, yerel özerklik ve idari aracılar bu yapının istikrar üretmesini sağlıyor, fakat bu istikrar çatışmasız bir düzen anlamına gelmiyor. Barkey, Osmanlı siyasal düzenini hem müzakere hem zor üzerinden işleyen çift yönlü bir iktidar biçimi olarak kavramsallaştırıyor.

Eser, Osmanlı’yı Avrupa imparatorluklarıyla karşılaştırarak “merkezileşme = modernlik” varsayımını sorguluyor. Güya Osmanlı modeli, homojenlik üretmek yerine farklılıklarla birlikte var olmayı yönetmeye çalışan bir imparatorluk formu olarak tartışılıyor. Kitap, imparatorlukları yalnızca baskı aygıtları olarak değil, farklılık, şiddet, müzakere ve yönetim tekniklerinin iç içe geçtiği siyasal yapılar olarak düşünmeyi önerdiği için imparatorluk çalışmaları, devlet kuramı ve karşılaştırmalı tarih alanında çalışanların ilgisini çekebilir.

Karen Barkey — Farklılıklar İmparatorluğu Osmanlılar: Bir Karşılaştırmalı Tarih Perspektifi
Çeviren: Abdullah Sami Sümer • Kronik Kitap
Tarih • 480 sayfa • 2026

Gordon Childe – İnsan Kendini Nasıl Yarattı (2026)

‘İnsan Kendini Nasıl Yarattı’, insanlık tarihini biyolojik evrimden çok toplumsal ve üretim ilişkileri üzerinden okuyor. V. Gordon Childe, insanı doğaya pasifçe uyum sağlayan bir varlık olarak değil, doğayı dönüştüren bir özne olarak ele alıyor. Alet yapımı, ateşin kullanımı ve ortak emek pratikleri insanın evrimini belirleyen temel dinamikler olarak öne çıkıyor. Childe, kültürel gelişmenin biyolojik süreçlerden bağımsız bir hız ve mantık kazandığını vurguluyor.

‘İnsan Kendini Nasıl Yarattı’ (‘Man Makes Himself’), tarih öncesi topluluklardan başlayarak tarım devrimi, yerleşik yaşam, işbölümü ve sınıflı toplumların ortaya çıkışını bütünlüklü bir çerçevede ele alıyor.

Childe, tarihin devrimsel sıçramalarla ilerlediğini, tarihöncesine damgasını vuran iki büyük olayın ise neolitik devrim (tarım devrimi) ile kent devrimi olduğunu ortaya koyuyor. Üretim biçimlerinin değişmesiyle birlikte düşünme tarzlarının, inanç sistemlerinin ve toplumsal örgütlenmenin de değiştiğini gösteriyor. İnsan, yalnızca çevresine uyum sağlamıyor, aynı zamanda emeği aracılığıyla kendi toplumsal gerçekliğini kuruyor. Böylece tarih, rastlantıların değil, maddi koşulların yön verdiği bir süreç olarak okunuyor.

Kitap, insanı merkeze alan ama bireyci olmayan bir tarih anlayışı kuruyor. Childe, ilerlemeyi teknolojik buluşlarla sınırlamıyor, kolektif emek ve toplumsal örgütlenmeyle ilişkilendiriyor. Bu yönüyle eser, tarih, arkeoloji ve sosyal teori arasında köprü kuran öncü metinlerden biri olarak görülüyor. İnsanlık tarihini üretim, emek ve toplumsal dönüşüm üzerinden okumak isteyenler için hâlâ temel bir referans olmayı sürdürüyor.

Bu klasikleşmiş eserin bu baskısı, yazar hayattayken basılmış son (üçüncü) edisyonunun eksiksiz/tam metni.

Gordon Childe — İnsan Kendini Nasıl Yarattı
Çeviren: İbrahim Yıldız • Dipnot Yayınları
İnceleme • 288 sayfa • 2026

Aynülhayat Uybadın — Evvel Zaman İzleyicileri (2026)

‘Evvel Zaman İzleyicileri’, sinemayı filmlerden çok seyir pratiği, salonlardan çok hatırlama biçimi üzerinden ele alan özgün bir kültürel tarih anlatısı. Aynülhayat Uybadın, 1960’lar ve 1970’lerde Türkiye’de sinemaya gitmenin ne anlama geldiğini, izleyiciyi pasif bir tüketici olmaktan çıkararak tarihsel özne konumuna yerleştiriyor.

Uybadın, sözlü tarih yöntemine yaslanan araştırmasında sinemayı bir eğlence alanından ziyade toplumsal bir olay, bir buluşma ve sosyalleşme mekânı olarak okuyor. Yazlık sinemalarla kapalı salonlar, matinelerle suareler, mahalle aralarıyla kent merkezleri arasında dolaşan anlatılar; sinemanın gündelik hayatla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Perdede akan hikâyeler kadar, o hikâyeleri birlikte izleme biçimleri de kitabın merkezinde yer alıyor.

Çalışma, “sinema eğlence değildir” diyen estetik bilinçle, “başka ne eğlencemiz var ki?” diyen kolektif deneyimi yan yana getirerek, izleyiciliğin sınıfsal, kültürel ve duygusal boyutlarını görünür kılıyor. Yıldızlarla kurulan özdeşlikler, filmlerden öğrenilen davranış kalıpları, utanma, denetim, aidiyet ve arzu gibi duygular; sinemanın toplumsal hayatı nasıl şekillendirdiğini ortaya koyuyor.

Uybadın sinema tarihini yalnızca yapım ve film merkezli okumalarla sınırlamıyor; izleyici araştırmaları, bellek çalışmaları ve yeni sinema tarihi yaklaşımlarını bir araya getirerek “tarihsel izleyici” kavramını derinleştiriyor. Aile, mahalle, taşra, kent, toplumsal cinsiyet, nostalji ve “altın çağ” anlatıları, bireysel anılardan süzülen kolektif bir sinema hafızası içinde yeniden kuruluyor.

‘Evvel Zaman İzleyicileri’, sinemayı bir zamanlar “bir filmden çok bir olay” olarak yaşayanların sesine kulak veren; kişisel hatıraları Türkiye’nin kültürel ve toplumsal tarihine bağlayan güçlü bir bellek çalışması olarak, sinema tarihine içeriden ve çoksesli bir kapı aralıyor. Işıklar sönüyor, perde açılıyor; hikâye ve hatırlama işte tam da o esnada başlıyor.

Aynülhayat Uybadın — Evvel Zaman İzleyicileri: 1960’lar ve 1970’ler Türkiye’sinde Sinemaya Gitme Deneyimi
• Heretik Yayıncılık
İnceleme • 360 sayfa • 2026

Deirdre Bair — Paris Yaşamları (2025)

Deirdre Bair’in bu kitabı, yazarın Paris’te geçirdiği yılları merkezine alan, edebiyat, felsefe ve kişisel hafızayı iç içe geçiren özgün bir anı anlatısı sunuyor. Bair, bu eserde yalnızca Samuel Beckett ve Simone de Beauvoir gibi 20. yüzyıl düşünce ve edebiyatının iki büyük figürüyle kurduğu yakın ilişkileri değil, aynı zamanda onların dünyasına içeriden tanıklık eden bir araştırmacı ve yazar olarak kendi konumunu da sorguluyor.

‘Paris Yaşamları’ (‘Parisian Lives’), Bair’in Beckett ve Beauvoir üzerine yürüttüğü biyografi çalışmalarının perde arkasını açarken, Paris’in entelektüel ortamını gündelik ayrıntılar üzerinden görünür kılıyor. Okur, büyük metinlerin ve fikirlerin ardındaki insanî kırılganlıkları, dostlukları, gerilimleri ve suskunlukları Bair’in birebir temaslarından süzülen anlatılar aracılığıyla izliyor. Beckett’in içine kapanık, mesafeli dünyası ile Beauvoir’ın politik, kamusal ve mücadeleci kişiliği arasındaki karşıtlık, kitabın temel gerilimlerinden birini oluşturuyor.

Bair, anılarını idealize edici bir hayranlık tonuyla değil, mesafeli ve eleştirel bir bakışla kaleme alıyor. Bu sayede Beckett ve Beauvoir, ikonlaşmış figürler olmaktan çıkarak çelişkileri, zaafları ve insani yönleriyle ele alınıyor. Aynı zamanda yazar, kadın bir biyografi yazarı olarak akademik ve entelektüel dünyada karşılaştığı güçlükleri, dışlanma biçimlerini ve kendi yazarlık serüvenini de dürüstçe aktarıyor.

‘Paris Yaşamları’, Paris’i yalnızca bir arka plan olarak değil, düşüncenin, yazının ve ilişkilerin biçimlendiği canlı bir mekân olarak sunuyor. Kitap, edebiyat ve felsefe tarihinin önemli isimlerini yakından tanımak isteyen okurlar için olduğu kadar, entelektüel üretimin gündelik hayatla nasıl iç içe geçtiğini görmek isteyenler için de güçlü ve samimi bir anlatı niteliği taşıyor.

Deirdre Bair — Paris Yaşamları: Samuel Beckett, Simone de Beauvoir ve Ben
Çeviren: Ayşen Tekşen • Payel Yayınevi
Anı • 379 sayfa • 2025

Enno Maessen — Modern İstanbul’un Yeniden Temsili (2026)

Enno Maessen’in bu çalışması, İstanbul’un modernleşme sürecini kentin en kozmopolit ve sembolik alanlarından biri olan Beyoğlu üzerinden inceliyor. Çalışma, Beyoğlu’nu yalnızca bir semt olarak değil, 20. yüzyıl boyunca İstanbul’un dünyayla kurduğu ilişkinin mekânsal ve kurumsal bir temsili olarak ele alıyor.

Maessen, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden Cumhuriyet’e uzanan süreçte Beyoğlu’nun geçirdiği dönüşümü, özellikle uluslararası kurumlar, yabancı misyonlar, kültürel kuruluşlar ve diplomatik yapılar üzerinden analiz ediyor. Bu kurumların kentsel mekânın düzenlenmesinde, mimarinin biçimlenmesinde ve “modern İstanbul” imgesinin üretilmesinde oynadığı rol kitabın temel odak noktalarından biri.

‘Modern İstanbul’un Yeniden Temsili’ (‘Representing Modern Istanbul’), modernleşmeyi tek yönlü bir Batılılaşma hikâyesi olarak anlatmak yerine, müzakere, çatışma ve yeniden temsil süreçleri üzerinden okuyor. Beyoğlu’nda faaliyet gösteren yabancı okullar, hastaneler, kültür merkezleri ve uluslararası örgütler; yerel yönetimler, merkezi devlet ve kent sakinleriyle kurdukları ilişkiler bağlamında ele alınıyor. Bu etkileşimler, modern kentsel kimliğin nasıl inşa edildiğini ve sürekli yeniden tanımlandığını gösteriyor.

Maessen ayrıca Beyoğlu’nun imgesel boyutuna da odaklanıyor. Seyahat yazıları, planlama raporları, mimari projeler ve kurumsal belgeler aracılığıyla Beyoğlu’nun nasıl “Avrupai”, “kozmopolit” ya da “uluslararası” bir mekân olarak temsil edildiğini inceliyor. Bu temsillerin, İstanbul’un küresel kent olarak algılanmasında belirleyici olduğunu vurguluyor.

Eser, kentsel tarih, mimarlık, uluslararası ilişkiler ve kültürel çalışmalar alanlarını bir araya getiren disiplinlerarası bir yaklaşım sunuyor. ‘Modern İstanbul’un Yeniden Temsili’, Beyoğlu üzerinden İstanbul’un modernleşme deneyimini, uluslararası kurumların kent üzerindeki etkisini ve modernlik söyleminin mekânsal üretimini anlamak isteyen okurlar için önemli ve özgün bir kaynak niteliği taşıyor.

Enno Maessen — Modern İstanbul’un Yeniden Temsili
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 288 sayfa • 2026

Mehmet Altun — İletişim Tarihi (2026)

‘İletişim Tarihi: Neolitik Yukarı Mezopotamya’da Kültürel Etkileşim’, iletişimi modern araçlara indirgemeyen, insanlık tarihinin en erken toplumsal deneyimlerine yerleştiren kapsamlı bir düşünce denemesi. Mehmet Altun, iletişimi yalnızca konuşma ya da işaretleşme olarak değil; beden, mekân, nesne ve imgeler üzerinden kurulan çok katmanlı bir ilişki alanı olarak ele alıyor ve onu insanın hayatta kalma mücadelesiyle, birlikte yaşama pratikleriyle ve kültürel belleğin oluşumuyla birlikte düşünüyor.

Yukarı Mezopotamya’yı merkezine alan kitap, Paleolitik dönemden Çanak Çömleksiz Neolitik’e uzanan geniş bir zaman aralığında, iletişimin nasıl giderek toplumsal düzenin kurucu unsurlarından biri hâline geldiğini arkeolojik bulgular eşliğinde tartışıyor. Ritüeller, semboller, mimari düzenlemeler, heykeller ve işlevi henüz tam çözülememiş maddi kültür öğeleri; bu coğrafyada iletişimin yalnızca anlam paylaşımı değil, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin, hiyerarşinin ve kolektif sürekliliğin taşıyıcısı olduğunu ortaya koyuyor.

Altun’un en güçlü itirazlarından biri, iletişim tarihinin yazıyla başlatılmasına yöneliktir. Yazı öncesi toplumların “sessiz” olmadığına dikkat çeken yazar, maddi kültürün kendisinin yoğun, karmaşık ve süreklilik taşıyan bir iletişim alanı yarattığını söylüyor. Bu yaklaşım, iletişim tarihine dair yerleşik çizgisel anlatıları sorgularken, arkeoloji, antropoloji, sosyoloji ve kültürel tarih arasında üretken bir bağ kuruyor.

Bu yönüyle kitap, yalnızca erken dönem iletişim pratiklerini inceleyen bir akademik çalışma değil; insanlığın en eski anlatılarını, örgütlenme biçimlerini ve anlam üretme yollarını kavramak isteyen okurlar için ufuk açıcı bir rehber niteliğinde.

Mehmet Altun — İletişim Tarihi: Neolitik Yukarı Mezopotamya’da Kültürel Etkileşim
• Minotor Kitap
İnceleme • 360 sayfa • 2026

Robert Wicks — Modern Fransız Felsefesi (2025)

Çağdaş Fransız felsefesini tek bir okul ya da doğrusal bir ilerleme olarak değil, ortak sorunlar etrafında gelişen çatışmalı bir düşünce alanı olarak ele alan bir kitap. Robert Wicks, 20. yüzyıl boyunca Fransa’da ortaya çıkan başlıca felsefi yönelimleri tarihsel, kavramsal ve kültürel bağlamlarıyla birlikte inceliyor. Varoluşçuluktan yapısalcılığa, oradan postyapısalcılık ve postmodernizme uzanan düşünsel dönüşüm kitabın ana eksenini oluşturuyor.

Wicks, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus ile özdeşleşen varoluşçuluğu, özgürlük, sorumluluk ve anlam sorunları üzerinden tartışıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı etik ve politik krizlerin, bu düşünce tarzını nasıl beslediğini gösteriyor. Ardından Claude Lévi-Strauss, Louis Althusser ve Roland Barthes gibi isimlerle temsil edilen yapısalcı yaklaşımın, özne merkezli felsefeye getirdiği eleştiriler ele alınıyor. Dil, yapı ve sistem kavramları bu bölümde öne çıkıyor.

‘Modern Fransız Felsefesi’ (‘Modern French Philosophy’) Michel Foucault, Jacques Derrida, Gilles Deleuze, Jean-François Lyotard ve Jean Baudrillard gibi düşünürlerle birlikte postyapısalcı ve postmodern yönelimleri inceliyor. Bilgi, iktidar, söylem, fark ve metin kavramları üzerinden modernliğin evrensellik ve akıl iddiaları sorgulanıyor. Wicks, bu düşünürlerin ortak bir programa sahip olmadıklarını, ancak modern öznenin ve büyük anlatıların eleştirisinde kesiştiklerini vurguluyor.

Eser, felsefi tartışmaları sanat, edebiyat, psikanaliz ve siyasetle ilişkilendirerek Fransız düşüncesinin kültürel etkisini de görünür kılıyor. Wicks, modern Fransız felsefesini anlaşılır bir dille sunarken, kavramsal derinlikten ödün vermiyor. Kitap, hem bu geleneğe giriş yapmak isteyenler için kapsamlı bir rehber hem de varoluş, dil, iktidar ve anlam üzerine düşünenler için güçlü bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Robert Wicks — Modern Fransız Felsefesi: Varoluşçuluktan Postmodernizme
Çeviren: Doğan Aydoğan • Beyaz Baykuş Yayınları
Felsefe • 472 sayfa • 2025

Nuria Triana-Toribio — İspanyol Ulusal Sineması (2026)

Pedro Almodóvar, Luis Buñuel, Carlos Saura, Álex de la Iglesia…

Nuria Triana-Toribio, İspanya sinemasını tekil ve sabit bir “ulusal sinema” olarak değil, tarihsel, siyasal ve kültürel çatışmalar içinde sürekli yeniden tanımlanan bir alan olarak ele alıyor. Kitap, sinemayı İspanya’da ulusal kimlik tartışmalarının, iktidar ilişkilerinin ve kültürel müzakerelerin önemli bir parçası olarak konumlandırıyor. Ulusal sinema kavramının kendisi, kitap boyunca sorgulanan temel bir mesele haline geliyor.

‘İspanyol Ulusal Sineması’ (‘Spanish National Cinema’), Franco diktatörlüğü döneminden demokrasiye geçiş sürecine, oradan da küreselleşme çağındaki sinema endüstrisine uzanan geniş bir tarihsel çerçeve çiziyor. Sansür, devlet desteği, kültürel politika ve endüstriyel yapılar, film üretimini belirleyen başlıca unsurlar olarak inceleniyor. Triana-Toribio, sinemanın yalnızca estetik bir alan değil, aynı zamanda ideolojik bir mücadele zemini olduğunu vurguluyor.

Kitapta bölgesel kimlikler ve merkez-çevre ilişkileri önemli bir yer tutuyor. Katalan, Bask ve Galiçya sinemaları gibi yerel üretimler, “İspanyol sineması” başlığı altında nasıl temsil edildikleri ve çoğu zaman nasıl dışarıda bırakıldıkları üzerinden tartışılıyor. Bu yaklaşım, ulusal sinemanın homojen bir yapı olmadığı fikrini güçlendiriyor.

Triana-Toribio ayrıca popüler türler, yıldız sistemi, auteur sinema ve uluslararası dolaşım gibi başlıklar üzerinden İspanya sinemasının küresel bağlamla ilişkisini ele alıyor. Pedro Almodóvar gibi figürler, ulusal sinemanın uluslararası alanda nasıl temsil edildiğini anlamak için örnekleniyor. Kitap, İspanya sinemasını yalnızca filmler üzerinden değil, söylemler, kurumlar ve politikalar üzerinden okuyan eleştirel bir çerçeve sunuyor. Bu yönüyle eser, hem İspanyol sinemasına giriş niteliği taşıyor hem de ulusal sinema kavramını yeniden düşünmek isteyenler için güçlü bir kaynak.

Nuria Triana-Toribio — İspanyol Ulusal Sineması
Çeviren: Fatma Büşra Çalış • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 352 sayfa • 2026

Kolektif — Hak, Hukuk, Medya (2026)

Tezcan Durna’nın derlediği bu kitap, hak ihlallerinin sıradanlaştığı bir dönemde, medyanın bu sürece nasıl eklemlendiğini ve kimi zaman nasıl doğrudan bir araca dönüştüğünü görünür kılıyor. ‘Hak, Hukuk, Medya’, güncel medya düzenini yalnızca teknik ya da mesleki sorunlar üzerinden değil, haklar, özgürlükler ve toplumsal mücadeleler bağlamında ele alıyor. Kitap, bugünün medya ortamının hangi tarihsel ve siyasal koşullar içinde biçimlendiğini tartışmaya açıyor.

Makaleler, sendikasızlaştırmadan ifade özgürlüğünün daraltılmasına, eğitim ve barınma hakkı ihlallerinden kadın ve çevre haklarına kadar geniş bir alana yayılıyor. Medya, bu başlıkların her birinde ya görünmez kılma ya da meşrulaştırma işleviyle sorgulanıyor. Yazarlar, medyanın şiddeti temsil ediş biçimlerinden denetim ve gözetim mekanizmalarına uzanan bir çizgide, hak ihlallerinin nasıl normalleştirildiğini analiz ediyor.

Kitabın ayırt edici yönlerinden biri, metinlerin yalnızca akademik bir mesafeden yazılmamış olması. Yazarların büyük bir kısmı, KHK’lerle ihraç edilmiş ya da sistematik baskıya maruz kalmış kişilerden oluşuyor. Bu durum, makalelere çift katmanlı bir nitelik kazandırıyor: Metinler hem bilimsel çözümlemeler sunuyor hem de doğrudan deneyimlerden beslenen özdüşünümsel anlatılar içeriyor.

‘Hak, Hukuk, Medya’, sansür, otosansür ve baskı rejimlerinin bugüne nasıl taşındığını tarihsel bir perspektifle ele alırken, okuru da bu sürecin parçası olan medya-siyaset ilişkisini yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, yalnızca yaşananları kayda geçirmekle yetinmiyor; bu çoraklaşmış ortamın nasıl aşılabileceğine dair eleştirel bir farkındalık yaratmayı amaçlıyor ve geniş bir okur kitlesini bu ortak düşünme çabasına davet ediyor.

Kolektif — Hak, Hukuk, Medya
Derleyen: Tezcan Durna • Heretik Yayıncılık
Siyaset • 555 sayfa • 2026