Onurcan Yılmaz — İnsan Doğası Üzerine (2026)

Onurcan Yılmaz’ın ‘İnsan Doğası Üzerine’ adlı kitabı, insan doğasına ilişkin köklü tartışmaları güncel bilimsel bulgular ışığında yeniden ele alıyor. İnsan davranışlarını yalnızca genetik mirasa ya da yalnızca kültürel koşullara bağlayan yaklaşımların ötesine geçen eser, biyoloji ile kültürün sürekli etkileşim içinde olduğu dinamik bir insan anlayışı öneriyor. Psikoloji, evrimsel biyoloji, antropoloji, tarih ve felsefeyi ortak bir zeminde buluşturan kitap, insanı anlamanın yalnızca teorik bir mesele değil, aynı zamanda nasıl bir toplum kurmak istediğimizle doğrudan ilişkili olduğunu savunuyor.

Kitabın ilk bölümü, insan doğasının ne olduğu ve hangi disiplinler tarafından nasıl incelenebileceği sorularına odaklanıyor. İnsan davranışlarını açıklamada sıkça karşı karşıya getirilen “genler mi, kültür mü?” ikilemini eleştiren Yılmaz, insanın biyolojik mirası ile toplumsal çevresinin birbirini sürekli biçimlendirdiğini gösteriyor. Böylece insan doğasını değişmez bir öz ya da bütünüyle toplumsal bir inşa olarak görmek yerine, evrimsel süreçlerle kültürel gelişimin iç içe geçtiği dinamik bir yapı olarak yorumluyor.

İkinci bölüm, insanı işbirliği yapan bir tür haline getiren mekanizmaları inceliyor. Ahlakın, zekânın ve inanç sistemlerinin kökenini evrimsel ve psikolojik perspektiflerden değerlendiren eser; dinin ortaya çıkışı, ateizmin varlığı ve insanların neden işbirliği yaptığı gibi temel sorulara disiplinlerarası açıklamalar getiriyor. Rekabet ile dayanışmanın, bireysel çıkar ile ortak faydanın nasıl dengelendiğini tartışırken, insan topluluklarının gelişiminde güven, karşılıklılık ve ortak normların belirleyici rolünü vurguluyor.

Kitabın son bölümü ise insan doğasına ilişkin bu çerçeveyi geleceğin sorunlarına taşıyor. Bilimsel düşüncenin toplumsal yaşamdaki önemi, genetik temelli kişiselleştirilmiş sağlık uygulamaları, yapay zekânın kültürel evrim üzerindeki etkileri, otoriterliğin psikolojik ve toplumsal kökenleri ile iklim krizi ve pandemiler gibi küresel tehditler ele alınıyor. Yılmaz, bu tartışmaları özgürlük kavramı etrafında bir araya getirerek, insanın tüm koşullarını seçemese de kendi tercihleri ve eylemleriyle geleceğini şekillendirebileceğini savunuyor. Kitap, Dionysos ile Apollon arasındaki sembolik dengeyi yaşam felsefesinin bir metaforu olarak kullanarak akıl ile duygu, düzen ile yaratıcılık arasında kurulabilecek dengeyi de sorguluyor.

Sonuç olarak ‘İnsan Doğası Üzerine’, insanın biyolojik evrimi ile kültürel gelişimini birlikte ele alan kapsamlı bir disiplinlerarası çalışma. Ahlaktan işbirliğine, inançtan özgürlüğe uzanan geniş tartışma alanı sayesinde eser, insanı anlamanın yalnızca geçmişi açıklamak için değil, daha özgür, dayanışmacı ve bilim temelli bir gelecek tasarlayabilmek için de vazgeçilmez olduğunu ortaya koyuyor.

Onurcan Yılmaz — İnsan Doğası Üzerine: Ahlaktan İşbirliğine, İnançtan Özgürlüğe
• Akademim Yayıncılık
Felsefe • 272 sayfa • 2026

Kolektif — Latin Amerika Patlaması: “Boom” Mektupları (2026)

Bu kitap, Gabriel García Márquez, Julio Cortázar, Carlos Fuentes ve Mario Vargas Llosa arasında yaklaşık altmış yıla yayılan mektuplaşmaları bir araya getirerek Latin Amerika Boom kuşağının yalnızca edebî üretimini değil, dostluklarını, fikir ayrılıklarını ve siyasal dönüşümlerini de gözler önüne seriyor. ‘Latin Amerika Patlaması “Boom” Mektupları’ (‘Las cartas del Boom’), dört büyük yazarın yayımlanmış eserlerinden çok, eserler henüz taslak aşamasındayken yürüttükleri tartışmaları, yazarlık serüvenlerini ve birbirlerinin çalışmalarına yaptıkları katkıları görünür kılarak, dünya edebiyatını değiştiren bir hareketin perde arkasını belgeliyor.

Eserin ilk ve en kapsamlı bölümü olan “Kankaların Pachanga’sı (1955-1975)”, Boom kuşağının yükseliş yıllarını kapsıyor. Mektuplar, yazarların roman projelerini birbirleriyle paylaşmalarını, yayınevleriyle yürüttükleri pazarlıkları, çeviri ve telif meselelerini, Avrupa ile Latin Amerika arasındaki kültürel ilişkileri ve uluslararası edebiyat çevrelerine açılma süreçlerini ayrıntılarıyla yansıtıyor. Aynı zamanda dostluk, mizah ve ortak heyecanlarla örülü bu yazışmalar, ‘Seksek’, ‘Yüzyıllık Yalnızlık’, ‘Kent ve Köpekler’ gibi modern klasiklerin oluşum sürecine içeriden tanıklık etme imkânı sunuyor.

“Eğlencenin Sonu (1976-2012)” başlıklı ikinci bölüm ise ortak edebî coşkunun yerini giderek siyasal ve kişisel ayrışmalara bıraktığı dönemi ele alıyor. Küba Devrimi etrafındaki tartışmalar, Latin Amerika’daki askerî darbeler, entelektüellerin siyasal sorumluluğu ve özellikle Vargas Llosa ile García Márquez arasındaki kopuş, mektupların tonunu belirleyen başlıca gelişmeler arasında yer alıyor. Böylece eser, yalnızca dört yazarın bireysel hikâyelerini değil, Boom hareketinin yükselişini ve çözülüşünü de belgeliyor.

Kitabın ekler bölümü, mektupları tamamlayan önemli deneme, söyleşi ve belgeleri içeriyor. Mario Vargas Llosa’nın Cortázar ve García Márquez üzerine yazıları, Carlos Fuentes’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ değerlendirmeleri, üç yazarın Latin Amerika edebiyatına ilişkin ortak söyleşileri ve Gabriel García Márquez’in dostlarına dair kaleme aldığı metinler, mektuplarda dile getirilen fikirlerin kuramsal ve eleştirel arka planını zenginleştiriyor. Ayrıca 1968-1971 yılları arasında yayımlanan protesto bildirileri, Fidel Castro’ya gönderilen açık mektuplar ve siyasal dayanışma metinleri, dönemin entelektüellerinin edebiyat ile siyaset arasındaki ilişkiyi nasıl kurduklarını göstermesi bakımından önemli bir kaynak oluşturuyor.

Sonuç olarak ‘Latin Amerika Patlaması: “Boom” Mektupları’, yalnızca dört büyük yazarın özel yazışmalarını yayımlayan bir mektup derlemesi değil; 20. yüzyılın en etkili edebiyat hareketlerinden birinin doğuşunu, uluslararası yükselişini ve iç gerilimlerini belgeleyen kapsamlı bir edebiyat tarihi çalışması. Dostluk ile rekabetin, yaratıcı işbirliği ile ideolojik çatışmanın iç içe geçtiği bu yazışmalar, romanların arkasındaki yaratım süreçlerini görünür kılarken Latin Amerika Boom’unun ortak ruhunu, umutlarını ve kırılmalarını da bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.

Carlos Fuentes, Mario Vargas Llosa, Gabriel García Márquez, Julio Cortázar — Latin Amerika Patlaması: “Boom” Mektupları
Editör: Carlos Aguirre, Gerald Martin, Javier Munguía, Augusto Wong Campos
Çeviren: Süleyman Doğru • Can Yayınları
Mektup• 239 sayfa • 2026

Todd McGowan — Neden Kendimizi Bulmaya Çalışmamalıyız (2026)

Todd McGowan’ın bu eseri, günümüzün en yaygın kişisel gelişim söylemlerinden birini hedef alıyor: İnsanların mutlu ve özgür olabilmeleri için önce “gerçek benliklerini bulmaları” gerektiği fikrini. McGowan’a göre bu düşünce hem psikolojik hem de siyasal açıdan yanıltıcıdır. İnsan, özünde tamamlanmış ve keşfedilmeyi bekleyen bir kimliğe sahip değildir; aksine eksiklik, çelişki ve yabancılaşma insan olmanın ayrılmaz parçalarıdır. Dolayısıyla yabancılaşmadan kurtulmaya çalışmak yerine onu kabullenmek, daha özgür ve yaratıcı bir yaşamın önkoşuludur.

Kitabın kuramsal omurgasını Hegel, Marx, Freud ve özellikle Lacan oluşturuyor. McGowan, Hegel’in olumsuzluk anlayışını, Marx’ın yabancılaşma çözümlemesini ve Lacan’ın öznenin bölünmüş yapısına ilişkin görüşlerini bir araya getirerek yabancılaşmanın yalnızca kapitalist toplumun yarattığı geçici bir sorun olmadığını savunuyor. Ona göre insanın kendisiyle tam bir uyum içinde olduğu varsayılan “kayıp bütünlük” hiçbir zaman var olmamıştır. Bu nedenle yabancılaşmayı ortadan kaldırmayı vaat eden ideolojiler, aslında gerçekleşmesi imkânsız bir özlemi pazarlamaktadır.

McGowan, kişisel gelişim kültürünü, tüketim toplumunu ve kimlik siyasetinin bazı biçimlerini bu perspektiften eleştiriyor. Sürekli kendini geliştirmeyi, potansiyelini gerçekleştirmeyi ve “gerçek benliğini” keşfetmeyi telkin eden anlayışların bireyi özgürleştirmek yerine hiç bitmeyen bir tatminsizlik döngüsüne sürüklediğini ileri sürüyor. Kapitalizm de tam olarak bu eksiklik duygusunu kullanarak yeni arzular ve yeni tüketim ihtiyaçları üretiyor. Oysa insanın eksikliği giderilecek bir kusur değil, yaşamını anlamlı ve yaratıcı kılan temel koşuldur.

‘Neden Kendimizi Bulmaya Çalışmamalıyız: Yabancılaşmayı Benimsemek’ (‘Embracing Alienation: Why We Souldn’t Try to Find Ourselves’), yalnızca felsefi bir tartışma yürütmekle kalmıyor; Shakespeare’in oyunlarından sinema filmlerine, edebiyattan gündelik yaşam örneklerine kadar uzanan geniş bir kültürel malzemeden yararlanıyor. McGowan, bu örnekler aracılığıyla arzunun, kimliğin ve toplumsal ilişkilerin yabancılaşma olmaksızın düşünülemeyeceğini gösteriyor. Ona göre insanı insan yapan şey, kendisiyle tam anlamıyla özdeşleşmesi değil, kendisine daima belirli bir mesafeden bakabilmesidir.

Sonuç olarak ‘Neden Kendimizi Bulmaya Çalışmamalıyız’, yabancılaşmayı aşılması gereken bir hastalık olarak değil, özgürlüğün, yaratıcılığın ve etik sorumluluğun kaynağı olarak yeniden değerlendiren güçlü bir felsefi ve psikanalitik yorum sunuyor. McGowan, okuru “kendini bulma” idealini terk etmeye; bunun yerine eksiklikle yaşamayı, yabancılaşmayı benimsemeyi ve tamlığa duyulan özlemin ötesinde daha gerçekçi bir özgürlük anlayışı geliştirmeye davet ediyor. Bu yönüyle eser, kişisel gelişim kültürüne olduğu kadar çağdaş siyaset ve kapitalizm eleştirisine de özgün bir katkı niteliğinde.

Todd McGowan — Neden Kendimizi Bulmaya Çalışmamalıyız: Yabancılaşmayı Benimsemek
Çeviren: Erkal Ünal • Axis Yayınları
Psikanaliz • 239 sayfa • 2026

Herkül Millas — Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade (2026)

Herkül Millas’ın ‘Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade’ kitabı, 1966’da başlayan ve iki yıl süren askerlik deneyimini merkeze alırken, kişisel bir hikâyeyi Türkiye’nin yakın tarihinin toplumsal ve siyasal atmosferiyle buluşturuyor. Yedek subay olması beklenirken “çavuşa çıkarılan” Millas’ın İstanbul’dan Muş’a uzanan askerliği, yalnızca kışla yaşamının ve askerî düzenin hikâyesi olarak kalmıyor; dönemin devlet anlayışına, toplumsal ilişkilerine ve siyasal iklimine dair çarpıcı bir tanıklığa dönüşüyor. Danıştay’a yaptığı başvurudan kışladaki gündelik yaşama kadar uzanan deneyimler, bir “sakıncalı piyade”nin gözünden dönemin Türkiye’sini görünür kılıyor.

Kitabın asıl özgünlüğü ise geçmişe nasıl bakıldığı sorusunda ortaya çıkıyor. Millas, yaklaşık altmış yıl önce, yaşadıklarının hemen ardından kaleme aldığı metni bugünden geriye dönük olarak yeniden ele alıyor; ancak gençlik döneminin anlatısını sonradan düzeltmek ya da yeniden yazmak yerine büyük ölçüde olduğu gibi koruyor. Böylece geçmişteki Herkül Millas ile bugünün Herkül Millas’ı aynı kitapta karşı karşıya geliyor. Genç Millas’ın o günkü düşünceleri, inançları, öfkeleri ve değerlendirmeleri, yıllar sonra değişmiş bir zihnin süzgecinden yeniden okunuyor.

Bu nedenle kitap, yalnızca “askerlik anıları” olarak değerlendirilemeyecek çift katmanlı bir anlatı kuruyor. Bir tarafta 1966-1968 Türkiye’sinde askerlik yapan genç bir insanın doğrudan tanıklığı, diğer tarafta aradan geçen on yılların ardından bu tanıklığı sorgulayan, bazı yargılarına katılan, bazılarına şaşıran ve geçmişteki benliğiyle hesaplaşan yazar var. Kişisel hafıza ile tarihsel değişimin birbirine karıştığı bu anlatı hem bir dönemin Türkiye’sine hem de insanın zaman içinde kendisine yabancılaşmasına ve değişmesine bakıyor. Millas’ın kitabı böylece askerlik deneyimini aşarak, geçmişle bugün, bireyle toplum ve gençlik ile yaşlılık arasındaki mesafeyi sorgulayan samimi bir hafıza çalışmasına dönüşüyor.

Herkül Millas — Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade: Askerlik Anıları
• Lejand Yayınları
Anı • 160 sayfa • 2026

Le Corbusier — Katedraller Beyazken (2026)

Le Corbusier’nin bu eseri, 1930’lu yıllarda gerçekleştirdiği Amerika Birleşik Devletleri yolculuklarından hareketle kaleme aldığı, gezi anlatısı, mimarlık eleştirisi ve uygarlık çözümlemesini bir araya getiren kapsamlı bir deneme. ‘Katedraller Beyazken: Utangaçlar Ülkesine Seyahat’ (‘Quand les cathédrales étaient blanches: Voyage au pays des timides’), yalnızca New York ve Amerikan kentlerini betimlemekle yetinmez; modern kent yaşamını, teknolojiyi, sanayiyi ve Batı uygarlığının geleceğini sorgulayan düşünsel bir incelemeye dönüşür. Le Corbusier, Amerika’yı hem kendi gerçekliği içinde değerlendiriyor hem de Avrupa’nın sorunlarını yansıtan bir ayna olarak kullanıyor.

Eserin merkezinde New York yer alıyor. Le Corbusier, gökdelenlerin oluşturduğu dikey silueti, kentin dinamizmini ve teknik gücünü hayranlıkla incelerken, plansız büyüme, yoğun trafik, yeşil alan eksikliği ve düzensiz yapılaşmayı sert biçimde eleştiriyor. Ona göre New York, olağanüstü bir enerjiye sahip olmasına rağmen bu enerjiyi rasyonel şehircilik ilkeleri doğrultusunda kullanamamaktadır. Gökdelenler tek başlarına modernliğin simgesi olsa da bütüncül bir kent planından yoksun oldukları için gerçek potansiyellerine ulaşamazlar.

Le Corbusier, Amerikan toplumunun üretim gücünü, girişimciliğini ve teknik kapasitesini överken, ekonomik düzenin ve tüketim kültürünün yol açtığı savurganlık ile toplumsal çelişkileri de ele alıyor. Fordizm, büyük ölçekli üretim, iş dünyası ve kent ekonomisi üzerinden modern kapitalizmin başarılarını ve sınırlarını birlikte değerlendiriyor. Fransa ile ABD’yi karşılaştırarak Avrupa’nın geleneksel düşünce kalıpları ile Amerika’nın eylem odaklı yaklaşımı arasındaki farklılıkları tartışıyor.

Kitap yalnızca mimarlık ve şehircilikle sınırlı kalmıyor; sanat, eğitim, gelenek, teknoloji ve kültürel yaşam üzerine de geniş değerlendirmeler içeriyor. Le Corbusier, modern mimarlığın geçmişi reddetmeden çağın ihtiyaçlarına cevap vermesi gerektiğini savunurken, sanatın ve mimarlığın toplumsal dönüşümün ayrılmaz parçaları olduğunu vurguluyor. New York’taki müzelerden köprülere, ulaşım sistemlerinden kamusal mekânlara kadar pek çok örnek üzerinden mekânın insan yaşamını nasıl biçimlendirdiğini inceliyor.

Eser boyunca şehir planlamasının temel ilkeleri de öne çıkıyor. Le Corbusier, güneş, hava, yeşil alan ve ulaşımın uyum içinde düzenlendiği planlı kentlerin, geleceğin toplumları için zorunlu olduğunu savunuyor. Mimarlığın yalnızca estetik bir faaliyet değil, insan yaşamını doğrudan etkileyen toplumsal bir sorumluluk olduğunu ileri sürerek modern şehircilik anlayışının kuramsal temellerini geliştiriyor.

Sonuç olarak ‘Katedraller Beyazken’, Amerika izlenimlerinden hareketle modern uygarlığı, kent yaşamını ve mimarlığın toplumsal işlevini sorgulayan çok katmanlı bir düşünce kitabı. Le Corbusier, New York’u hayranlık ile eleştiriyi bir arada barındıran gözlemlerle değerlendirirken, modern kentin geleceğine ilişkin özgün şehircilik ve mimarlık görüşlerini ortaya koyuyor.

Le Corbusier — Katedraller Beyazken: Utangaçlar Ülkesine Seyahat
Çeviren: Alp Tümertekin • Arketon Yayıncılık
Mimari • 240 sayfa • 2026

René Girard — Shakespeare: Haset Tiyatrosu (2026)

René Girard’ın bu eseri, Shakespeare’i yalnızca büyük bir oyun yazarı olarak değil, insan arzusunun, rekabetin ve şiddetin en derin dinamiklerini kavrayan bir düşünür olarak yeniden yorumluyor. Girard, bu yorumun merkezine kendi geliştirdiği mimetik arzu kuramını yerleştiriyor. Ona göre insanlar nesneleri kendi başlarına istemez; başkalarının arzuladığı şeyleri arzuladıkları için isterler. Shakespeare’in oyunları da tam bu nedenle kıskançlığın, rekabetin, iktidar mücadelelerinin ve şiddetin evrensel yapısını görünür kılıyor.

‘Shakespeare: Haset Tiyatrosu’ (‘A Theater of Envy: William Shakespeare’), Shakespeare’in komedilerinden trajedilerine, tarih oyunlarından şiirlerine kadar uzanan geniş bir okuma sunuyor. Girard, karakterlerin çatışmalarını yalnızca kişisel tutkularla açıklamıyor; onların birbirlerinin arzularını taklit ederek giderek rakibe dönüştüklerini savunuyor. Arzu ile rekabet birbirini besledikçe dostluk düşmanlığa, aşk kıskançlığa ve siyasal mücadele yıkıcı şiddete dönüşüyor. Böylece Shakespeare’in eserlerinde görülen çatışmaların ortak mantığı ortaya çıkıyor.

Girard, özellikle “Troilus ve Cressida”, “Bir Yaz Gecesi Rüyası”, “Hamlet”, “Othello”, “Julius Caesar”, “Kış Masalı” ve diğer birçok oyunu bu bakış açısıyla yeniden değerlendiriyor. Daha önce dağınık ya da sorunlu görülen bazı eserlerin, mimetik arzu ekseninde şaşırtıcı bir bütünlük kazandığını ileri sürüyor. Shakespeare’in aşkı romantik bir duygu olmaktan çok, başkasının arzusunu taklit eden rekabetçi bir süreç olarak gösterdiğini savunuyor.

Eser, mimetik rekabetin yalnızca bireyleri değil, toplumları da sürüklediği krizleri inceliyor. Rakiplerin giderek birbirine benzemesi, farklılıkların silinmesi ve sonunda ortaya çıkan şiddet sarmalı, Girard’ın kurban mekanizması kuramıyla birlikte okunuyor. Shakespeare’in trajedileri, bu nedenle yalnızca bireysel felaketleri değil, toplumsal düzenin nasıl çözüldüğünü de anlatıyor. Girard’a göre Shakespeare, insan doğasındaki taklit, kıskançlık ve kurban etme eğilimlerini modern çağdan yüzyıllar önce olağanüstü bir sezgiyle ortaya koyuyor.

Girard, Shakespeare’i aynı zamanda modern dünyanın habercisi olarak görüyor. Rekabetin tüketim kültüründen siyasete kadar uzanan etkilerini, oyunlarda gözlenen mimetik ilişkiler üzerinden yorumluyor. Böylece Shakespeare’in metinleri yalnızca Rönesans İngiltere’sine değil, günümüz toplumuna da ışık tutan metinler hâline geliyor. Kitap, edebiyat eleştirisini antropoloji, psikoloji, din ve kültür kuramıyla buluşturarak Shakespeare’in eserlerine alışılmışın dışında bütüncül bir yorum getiriyor.

Sonuç olarak kitap, Shakespeare’in neredeyse bütün eserlerini mimetik arzu kuramı ışığında yeniden okuyan kapsamlı bir inceleme. Girard, aşkın, kıskançlığın, iktidarın ve şiddetin ortak kaynağını taklit edilen arzuda bularak Shakespeare’i insan davranışının en derin mekanizmalarını açığa çıkaran evrensel bir düşünür olarak yeniden değerlendiriyor.

René Girard — Shakespeare: Haset Tiyatrosu
Çeviren: Türker Körük • Alfa Yayınları
Tiyatro • 544 sayfa • 2026

Victoria Lady Welby — Anlambilim ve Dil (2026)

Victoria Lady Welby’nin bu eseri, anlam sorununu yalnızca sözcüklerin ve dilsel yapıların anlamıyla sınırlamayan, onu insanın ifade etme, yorumlama, düşünme ve yaratma biçimlerinin tamamını kapsayan geniş bir felsefi araştırma olarak ele alıyor. Welby, kendi döneminin dar semantik anlayışının ötesine geçerek anlamı insan deneyiminin bütününe yayıyor ve dilin yalnızca iletişim kurmaya yarayan bir araç olmadığını, dünyayı kavrama ve ona anlam verme biçimimizi de şekillendirdiğini savunuyor.

Eserin merkezinde Welby’nin geliştirdiği anlambilim yaklaşımı yer alıyor. Welby, anlamın tek ve değişmez bir düzeyde ortaya çıkmadığını, her ifadenin farklı bilinç ve yorumlama katmanlarında açıldığını ileri sürüyor. Bir sözün ne söylediği, söyleyen kişinin onunla ne kastettiği ve bu sözün daha geniş bir bağlamda ne ifade ettiği soruları, anlamın giderek genişleyen boyutlarını ortaya çıkarıyor. Çevirmenin de vurguladığı üzere Welby bu üç düzeyi “kullanılan anlam” (sense), “kullanıcının niyeti olarak anlam” (meaning) ve “taşıdığı nihai anlam” (significance) şeklinde birbirinden ayırıyor ve bunları sırasıyla gezegensel, güneşsel ve kozmik düzeylerle ilişkilendiriyor.

Welby için anlam, yalnızca kelimelerin sözlük karşılıklarında bulunmuyor. İnsanların sözleri nasıl kullandığı, hangi niyetlerle ifade ettiği ve bu ifadelerin başka insanlar üzerindeki etkileri de anlamın oluşumuna katılıyor. Bu nedenle anlamlandırma süreci, dilsel işaretlerin çözümlenmesinden ibaret kalmıyor; davranışları, eylemleri, keşifleri ve yaratıcı faaliyetleri de içine alıyor. Welby’nin “significs” adını verdiği yaklaşım tam da bu geniş anlam alanını kavramaya çalışıyor ve dil ile insan deneyimi arasındaki bağı merkeze yerleştiriyor.

‘Anlambilim ve Dil’ (‘Significs and Language’), dilin çok anlamlılığı ve belirsizliği üzerinde de duruyor. Welby, insan dilinin farklı bağlamlarda farklı anlamlar üretebildiğini vurgularken, düşüncenin ve iletişimin sağlıklı biçimde gerçekleşebilmesi için “net ifade” ihtiyacını öne çıkarıyor. Ancak netlik, anlamın bütün belirsizliklerini ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor; aksine bir ifadenin farklı düzeylerde taşıyabileceği anlamları fark etmeyi ve bunları bilinçli biçimde değerlendirmeyi gerektiriyor. Böylece dilin hem iletişim kuran hem de yorumlamaya açık yapısı birlikte ele alınıyor.

Welby’nin yaklaşımı, anlamı yalnızca dilbilimin konusu olmaktan çıkararak felsefe, psikoloji, etik ve göstergebilimle ilişkilendiriyor. Bir ifadenin anlamını kavramak, aynı zamanda onu üreten insanın amaçlarını, içinde bulunduğu koşulları ve ortaya çıkardığı sonuçları anlamayı gerektiriyor. Bu nedenle eser, anlam ile eylem arasındaki ilişkiye özel bir önem veriyor ve insanların dünyayı yalnızca betimlemediğini, kullandıkları dil ve işaretler aracılığıyla onu yorumlayıp dönüştürdüğünü gösteriyor.

Welby’nin düşüncesi, döneminin entelektüel ortamında yeterince karşılık bulmasa da daha sonra gelişen dil felsefesi ve göstergebilim açısından önemli bir öncü oldu. Özellikle Charles S. Peirce ile yıllar boyunca sürdürdüğü yazışmalar, iki düşünür arasındaki verimli etkileşimi gösteriyor. Peirce’in Welby’nin düşüncelerinden kendi göstergebilim kuramı açısından önemli dersler çıkarması, onun anlam sorununa getirdiği yaklaşımın daha sonraki düşünce tarihinde taşıdığı önemi ortaya koyuyor.

Sonuç olarak kitap, anlamı sözcüklerin dar sınırlarından çıkarıp insanın ifade, yorumlama, eylem ve yaratma kapasitesinin tamamına yayıyor. Welby, anlamı “ne söyleniyor?”, “ne kastediliyor?” ve “sonunda ne ifade ediliyor?” soruları üzerinden katmanlandırarak dilin ardındaki düşünsel ve toplumsal süreçleri görünür kılıyor. Böylece eser, dil felsefesi ve göstergebilimin daha sonraki gelişmelerini önceleyen özgün bir anlam kuramı sunuyor ve insanın dünyayla kurduğu ilişkinin temelinde anlamlandırma faaliyetinin bulunduğunu gösteriyor.

Victoria Lady Welby — Anlambilim ve Dil: Açıklayıcı ve Yorumlayıcı Kaynaklarımızın Net Biçimi
Çeviren: Beyza Nur Doğan • Akademim Yayıncılık
Felsefe • 156 sayfa • 2026

Allen W. Wood — Hegel’in Etik Düşüncesi (2026)

Allen W. Wood’un bu eseri, Hegel’in etik anlayışını sistematik biçimde yeniden değerlendiriyor ve onun felsefesinin merkezinde özgürlük, kendini gerçekleştirme ile etik yaşam düşüncelerinin bulunduğunu savunuyor. Wood’a göre Hegel’in toplumsal ve siyasal görüşleri, çoğu yorumda olduğu gibi metafizik ya da diyalektik mantık üzerinden değil, kapsamlı bir etik kuram çerçevesinde anlaşılıyor. Bu nedenle kitap, Hegel’i yalnızca devlet filozofu ya da liberalizmin eleştirmeni olarak değil, modern insanın özgürlüğünü toplumsal ilişkiler içinde temellendirmeye çalışan bir etik düşünürü olarak yeniden yorumluyor.

‘Hegel’in Etik Düşüncesi’ (‘Hegel’s Ethical Thought’), Hegel’in etik kuramının temelini oluşturan kendini edimselleştirme kavramıyla başlıyor. İnsan, yalnızca bireysel iradesini kullanarak değil, başkalarıyla kurduğu ilişkiler ve içinde yaşadığı tarihsel kurumlar aracılığıyla özgürlüğünü gerçekleştiriyor. Tin, kendilik bilinci ve modern özne anlayışı bu sürecin felsefi arka planını oluştururken, özgürlük bireyin içsel bağımsızlığıyla sınırlı kalmıyor; aile, sivil toplum ve devlet gibi kurumlarda somutlaşan toplumsal bir olgu hâline geliyor. Wood, Hegel’in insan doğasını tarihsel ve toplumsal gelişim içinde kavrayan yaklaşımını “tarihselleştirilmiş natüralizm” olarak yorumluyor.

Kitapta özgürlük, Hegel düşüncesinin merkezî kavramı olarak ayrıntılı biçimde inceleniyor. Wood, Hegel’in negatif özgürlük anlayışını aşarak bireyin kendi belirlenimlerini bilinçli biçimde sahiplenmesini esas alan pozitif bir özgürlük kavrayışı geliştirdiğini gösteriyor. Bu özgürlük, bireyin yalnızca engellerden kurtulmasını değil, rasyonel toplumsal kurumlar içinde kendi iradesini gerçekleştirmesini ifade ediyor. Hegel’in özgürlük anlayışının totalitarizme yol açtığı yönündeki yaygın eleştirileri tartışırken filozofun amacının bireyi devlete feda etmek değil, bireysel özerklik ile ortak yaşamı uzlaştırmak olduğunu savunuyor.

Mutluluk, hak ve etik yaşam arasındaki ilişki de eserin önemli temaları arasında yer alıyor. Hegel, mutluluğu insan yaşamının değerli bir amacı olarak kabul ediyor; ancak onu özgürlüğün önüne koymuyor. Wood, bu noktada Hegel’in Aristoteles ve Kant’la kurduğu ilişkiyi analiz ederek mutluluğun ancak özgür ve rasyonel bir yaşam içinde anlam kazandığını ileri sürüyor. Böylece etik, bireysel hazların toplamına indirgenmeyen, kurumsal ve toplumsal bir yaşam düzeni olarak şekilleniyor.

Kitabın ikinci kısmı Hegel’in soyut hak kuramını ele alıyor. Tanınma ilişkisi, bireyin kişi olarak varlık kazanmasının temel koşulu olarak açıklanırken, Fichte’nin etkisi ve efendi-köle diyalektiği ayrıntılı biçimde inceleniyor. Wood, Hegel’in “insan ancak başkalarının arasında insan olur” düşüncesinin modern hak anlayışının temelini oluşturduğunu gösteriyor. Mülkiyet, kişinin özgürlüğünü dış dünyada somutlaştırmasının ilk biçimi olarak değerlendirilirken; kölelik, kişilik hakkı, pozitif hukuk ve özel mülkiyet gibi konular da aynı çerçevede ele alınıyor. Ceza ise yalnızca caydırıcı bir araç olarak değil, ihlal edilen hakkın yeniden tesisini amaçlayan etik bir kurum olarak yorumlanıyor.

Üçüncü bölüm, Hegel’in ahlak anlayışını Kant’la karşılaştırmalı biçimde inceliyor. Wood, Hegel’in Kant’ın ödev etiğine yönelttiği içeriksizlik eleştirisini ayrıntılı biçimde açıklıyor. Evrensel ahlak yasasının tek başına somut etik sorunları çözmeye yetmediğini savunan Hegel, ahlaki iradenin ancak toplumsal yaşam içinde içerik kazandığını ileri sürüyor. Bu bağlamda iyi irade, vicdan, ahlaki sorumluluk, ahlaki şans ve bireysel kararların nesnel koşulları kapsamlı biçimde değerlendiriliyor.

Kitabın son kısmı Hegel’in etik yaşam kavramını ve modern toplum çözümlemesini ele alıyor. Etik yaşam, bireyin özgürlüğünü toplumsal kurumlar içinde gerçekleştirdiği tarihsel bir düzen olarak tanımlanıyor. Aile, sivil toplum ve devlet birbirini tamamlayan etik alanlar olarak incelenirken bireysellik ile evrensellik arasındaki gerilim de tartışılıyor. Wood, modern devlet, öznel özgürlük, yoksulluk, toplumsal dışlanma ve etik yaşamın sınırları gibi sorunlar üzerinden Hegel’in modern dünyaya yönelik eleştirilerinin güncelliğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak eser, Hegel’in etik düşüncesini özgürlük, tanınma ve etik yaşam kavramları etrafında yeniden değerlendiriyor. Wood, Hegel’i ne otoriter devletin savunucusu ne de yalnızca liberalizmin karşıtı olarak görüyor; onu bireysel özerklik ile toplumsal kurumları uzlaştırmaya çalışan modern bir etik düşünürü olarak yorumluyor. Bu yönüyle kitap, Hegel’in etik kuramının çağdaş etik, hukuk ve siyaset felsefesi açısından önemini ortaya koyan kapsamlı bir çalışma niteliğinde.

Allen W. Wood — Hegel’in Etik Düşüncesi
Çeviren: Şehriyar Bırifkani • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 376 sayfa • 2026

André Leroi-Gourhan — Jest ve Söz (2026)

André Leroi-Gourhan’ın bu eseri, insanın ortaya çıkışını biyolojik evrim ile teknik ve kültürel gelişimin birbirinden ayrılmaz süreçleri olarak ele alan klasik bir antropoloji eseri. Leroi-Gourhan, insanı yalnızca düşünen ya da konuşan bir varlık olarak değil, bedeniyle hareket eden, elleriyle araçlar üreten ve dili aracılığıyla sembolik bir dünya kuran bir canlı olarak inceliyor. İnsanlaşma sürecinin yalnızca beynin büyümesiyle açıklanamayacağını savunarak beden, beyin, teknik ve dil arasındaki karşılıklı ilişkiyi merkeze alıyor.

‘Jest ve Söz, Teknik ve Dil’ (‘Le Geste Et La Parole’), insanlaşma sürecini taş aletlerin ortaya çıkışından dilin ve sembolik düşüncenin gelişimine kadar uzanan uzun bir evrim çizgisi içinde ele alıyor. Dik duruşun elleri hareket ve taşıma açısından özgürleştirmesi, ellerin alet kullanmaya başlaması, teknik becerilerin gelişmesi ve beynin yeniden örgütlenmesi birbirini tamamlayan süreçler olarak açıklanıyor. Böylece teknik, insanın sonradan kazandığı yardımcı bir beceri olarak değil, insan oluşunun temel koşullarından biri olarak değerlendiriliyor.

Leroi-Gourhan, el ile yüz arasındaki sıkı ilişkiye özel bir önem veriyor. Elin aletle kurduğu ilişkinin, yüzün de dille kurduğu ilişkiyle aynı nöropsişik mekanizmanın iki kutbunu oluşturduğunu ileri sürüyor. Eller giderek daha karmaşık teknik faaliyetler gerçekleştirirken yüz ve ağız da seslerin ve dilsel iletişimin gelişimine imkân tanıyor. Bu nedenle alet yapımı ile dilin ortaya çıkışı birbirinden bağımsız gelişmeler olarak değil, insan beyninin ve bedeninin birlikte dönüşüm geçirdiği tek bir sürecin parçaları olarak görülüyor.

Eser, teknik faaliyetlerin yalnızca doğal ihtiyaçları karşılamaya yönelik olmadığını da gösteriyor. İnsan aletler üreterek çevresini dönüştürürken aynı zamanda kendi yaşam koşullarını, toplumsal ilişkilerini ve dünyayı algılama biçimini de değiştiriyor. Teknik nesneler, insanın doğayla kurduğu ilişkinin maddi izlerini taşırken jestler ve dil, bu ilişkinin iletişimsel ve sembolik boyutunu oluşturuyor. Böylece insanın kültürel dünyası, bedeninden ve teknik etkinliklerinden kopuk bir alan olarak değil, onların devamı olarak ortaya çıkıyor.

Leroi-Gourhan, insan evrimini açıklarken arkeoloji, antropoloji, biyoloji, etnoloji ve dilbilimden yararlanıyor. Taş aletlerin biçimleri ve kullanım biçimleri üzerinden geçmiş insan topluluklarının teknik kapasitesini ve dünyayla ilişkisini anlamaya çalışıyor. Biyolojik evrim ile kültürel gelişim arasındaki sınırları yeniden düşünerek insanın çevresine yalnızca uyum sağlayan bir canlı olmadığını, teknik üretim yoluyla kendisine yeni bir çevre ve yaşam dünyası kurduğunu savunuyor.

Sonuç olarak ‘Jest ve Söz’, insanı beden, teknik ve dil arasındaki karşılıklı ilişkiler üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Leroi-Gourhan, insanlaşmayı dik duruş, ellerin özgürleşmesi, alet yapımı, beyin gelişimi ve dilin ortaya çıkışının birbirini beslediği bütünlüklü bir süreç olarak yorumluyor. Böylece teknik ile sembolik düşüncenin kökenlerini aynı antropolojik zeminde buluşturuyor ve insanın doğayla, kendi bedeniyle ve ürettiği dünyayla kurduğu ilişkinin tarihini kapsamlı biçimde ortaya koyuyor.

André Leroi-Gourhan — Jest ve Söz, Teknik ve Dil
Çeviren: Alp Tümertekin • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 216 sayfa • 2026

Asuman Kafaoğlu-Büke — Antikçağda Kadın Olmak (2026)

Binlerce yıldır anlatılan mitlerin, destanların ve sanat eserlerinin içinde kadınlar hep vardı; ancak çoğu zaman kendi hikâyelerinin öznesi olarak değil, erkeklerin korkularını, arzularını ve hayal dünyasını yansıtan figürler olarak. Kimi baştan çıkarıcı ve günahkâr, kimi tehlikeli bir büyücü, kimi felaketlerin sorumlusu, kimi ise sessizliği ve sadakatiyle idealize edilen bir eş olarak resmedildi. Böylece kadınların karmaşık kişilikleri, tutkuları ve çelişkileri birkaç kalıba indirgenirken, onları şekillendiren toplumsal ve kültürel düzen çoğu zaman görünmez kaldı.

Asuman Kafaoğlu-Büke, ‘Antikçağda Kadın Olmak’ta bu yerleşik anlatıların üzerine yeniden düşünerek mitolojinin gölgede bırakılmış kadınlarına dönüyor. Havva’dan Medea’ya, Penelope’den Helen ve Venüs’e uzanan bu yolculukta, yüzyıllar boyunca farklı anlamlarla yüklenmiş kadın karakterleri erkek egemen anlatıların çizdiği sınırların dışına taşıyor. Onları yalnızca güzellikleri, sadakatleri, ihanetleri ya da yol açtıkları felaketlerle değil; öfkeleri, arzuları, kırgınlıkları, tutkuları, zaafları ve seçimleriyle ele alıyor. Böylece efsanelerde çoğu zaman tek bir özelliğe indirgenen kadınlar, bütün çelişkileriyle yaşayan ve kendi hikâyeleri olan karakterlere dönüşüyor.

Kitap, yalnızca mitolojik kadın figürlerini yeniden yorumlamakla kalmıyor; bu figürlerin neden yüzyıllar boyunca belirli kalıplar içinde anlatıldığını da düşündürüyor. Bir kadının neden “baştan çıkarıcı” olarak damgalandığını, neden bir başka kadının uğursuzlukla özdeşleştirildiğini ya da neden sessiz ve itaatkâr olanın ideal kadın olarak sunulduğunu sorgularken, mitlerin ardındaki toplumsal bakışı da görünür kılıyor. Bu açıdan antik hikâyeler, yalnızca uzak bir geçmişin masalları olmaktan çıkıp kadınlara ilişkin düşünce ve yargıların nasıl üretildiğini gösteren aynalara dönüşüyor.

‘Antikçağda Kadın Olmak’, tanıdığımız efsaneleri bildiğimizi sandığımız yerden yeniden okumaya çağırıyor. Yüzyıllar boyunca tekrarlanan klişeleri kırarak mitolojinin kadınlarını erkeklerin bakışından bağımsız düşünmeyi öneriyor. Geçmişin güçlü, kırılgan, tutkulu, öfkeli ve çelişkili kadınlarını yeniden keşfederken, onların hikâyeleri üzerinden bugün hâlâ varlığını sürdüren kadınlık imgelerini ve önyargılarını da sorgulamaya davet ediyor.

Asuman Kafaoğlu-Büke — Antikçağda Kadın Olmak
• Kafka Kitap
Kadın • 176 sayfa • 2026