Aykut Günel — Grev Kırıcılar (2026)

Aykut Günel’in ‘Grev Kırıcılar’ adlı çalışması, sınıf mücadelesinin en sert cephelerinden birine odaklanıyor: grev kırıcılık pratiğine. Grev, işçi sınıfının üretimi durdurarak pazarlık gücü yarattığı en etkili araçlardan biri olarak beliriyor; grev kırıcılık ise bu kolektif gücü parçalamayı hedefleyen sistematik bir müdahale biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Günel, grev kırıcıların yalnızca “hain” ya da “dönek” sıfatlarıyla anılan figürler olmadığını, aynı zamanda tarihsel, hukuki ve siyasal bağlam içinde şekillenen bir toplumsal aktör tipi olduğunu gösteriyor.

Kitabın içeriği, grev kırıcılığın tarihsel kökenlerinden başlayarak dünyadaki ve Türkiye’deki örneklerine uzanıyor. İşçi casusluğu, özel grev kırıcı örgütler, kara listelerle kurulan tehdit mekanizmaları, sarı sendikalar ve “hayalet” sendikalar gibi yöntemler ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Böylece grev kırıcılığın yalnızca bireysel bir tercih değil, çoğu zaman sermaye ve devlet tarafından örgütlenen çok katmanlı bir strateji olduğu açığa çıkıyor.

Günel, yalnızca işveren cephesini değil, işçilerin geliştirdiği karşı stratejileri de görünür kılıyor. Dayanışma ağları, teşhir kampanyaları, hukuki mücadeleler ve alternatif örgütlenme biçimleri, grev kırıcılığa karşı geliştirilen direniş repertuarının parçaları olarak analiz ediliyor. Bu karşılaşma, sınıf mücadelesinin dinamik ve karşılıklı bir süreç olduğunu hatırlatıyor.

Eser, 2000’li yıllarda Türkiye’de yaşanan Türk Telekom ve Türk Hava Yolları grevleri üzerinden somut örnekler sunarak teorik çerçeveyi güncel deneyimlerle birleştiriyor. Böylece grev kırıcılığın yalnızca geçmişe ait bir olgu olmadığını, neoliberal dönemde yeni biçimler kazanarak sürdüğünü ortaya koyuyor.

‘Grev Kırıcılar’, emeğin kolektif eylem kapasitesini hedef alan müdahaleleri tarihsel ve sosyolojik bir perspektifle inceleyen kapsamlı bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor. Günel, grev kırıcılığı anlamanın, sınıf mücadelesinin gerçek dinamiklerini kavramak için vazgeçilmez olduğunu gösteriyor.

Aykut Günel — Grev Kırıcılar
• İletişim Yayınları
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Kenneth Frampton — Modern Mimarlık (2026)

Kenneth Frampton’ın bu eseri, modern mimarlığın yalnızca biçimsel bir stil değişimi değil, sanayileşme, teknoloji, siyaset ve kültürel dönüşümlerle iç içe geçmiş tarihsel bir süreç olduğunu savunuyor. Frampton, 18. yüzyıl sonundan 20. yüzyıl sonuna uzanan geniş bir zaman diliminde modern mimarlığın doğuşunu, krizlerini ve farklı coğrafyalardaki varyasyonlarını ele alıyor.

‘Modern Mimarlık: Eleştirel Bir Tarih’ (‘Modern Architecture: A Critical History’), modern mimarlığın köklerini Aydınlanma düşüncesi, mühendislik teknikleri ve endüstri devrimi bağlamında inceliyor. Demir ve cam gibi yeni malzemelerin ortaya çıkışı, mimarlığın estetik ve yapısal sınırlarını dönüştürüyor. 20. yüzyılın başında ise avangard hareketler, Bauhaus, Le Corbusier ve Mies van der Rohe gibi figürlerle birlikte “uluslararası üslup” belirginleşiyor. Frampton, bu dönemi hem ilerici hem de evrensellik iddiası nedeniyle yerel bağlamları silikleştiren bir moment olarak değerlendiriyor.

Eserin merkez kavramlarından biri “eleştirel bölgeselcilik”. Frampton, modernizmin tek tip ve evrenselci diline karşı, yerel iklim, malzeme ve kültürel bağlamla ilişki kuran bir mimarlık anlayışını savunuyor. Ona göre modern mimarlık, küresel teknik olanaklarla yerel deneyimi bir araya getirebildiği ölçüde anlam kazanıyor. Bu yaklaşım, modernliğin tümüyle reddi değil; onun eleştirel bir yeniden yorumu olarak sunuluyor.

Frampton, mimarlık tarihini yalnızca estetik akımlar üzerinden değil, ekonomik koşullar, savaşlar, ideolojiler ve kentleşme süreçleri üzerinden okuyor. Böylece modern mimarlığın yükselişini ve dönüşümünü, kapitalist üretim biçimi ve toplumsal yapıdaki değişimlerle bağlantılı biçimde açıklıyor.

Kitap, modern mimarlığın kanonik anlatısını sorgulayan, onu tarihsel ve politik bağlamına yerleştiren kapsamlı bir çalışma niteliği taşıyor. Frampton, modernliği hem savunuyor hem de eleştiriyor; mimarlığın geleceği için eleştirel ve bağlamsal bir duyarlılık öneriyor.

Kenneth Frampton — Modern Mimarlık: Eleştirel Bir Tarih
Çeviren: Haluk Uluşan • Arketon Yayıncılık
Mimari • 740 sayfa • 2026

Benno Teschke — 1648 Miti (2026)

Benno Teschke bu çalışmasında, modern uluslararası ilişkiler disiplininin kurucu anlatılarından birini kökten sorguluyor. Westphalia Barışı’nın (1648) egemen, eşit ve birbirine dışsal ulus-devletlerden oluşan modern bir devletler sistemini başlattığı iddiasının tarihsel bir mit olduğunu ileri sürüyor. Teschke’ye göre bu anlatı, hem tarihsel olarak indirgemeci hem de toplumsal dönüşümleri göz ardı eden bir soyutlamaya dayanıyor.

‘1648 Miti’ (‘The Myth of 1648’), feodal üretim ilişkilerinden kapitalist toplumsal ilişkilere geçiş sürecini merkeze alarak jeopolitiği sınıf ilişkileriyle birlikte düşünüyor. Ortaçağ Avrupa’sında siyasal iktidarın toprak mülkiyeti ve kişisel bağımlılık ilişkileri üzerinden örgütlendiğini, dolayısıyla “egemen devlet” fikrinin henüz ortaya çıkmadığını gösteriyor. 1648 sonrasında da Avrupa’nın bir anda modern devlet sistemine geçmediğini; aksine hanedanlık imparatorlukları, mutlak monarşiler ve feodal kalıntıların uzun süre varlığını sürdürdüğünü ortaya koyuyor.

Teschke, özellikle İngiltere’de kapitalizmin özgül gelişimini belirleyici görüyor. Kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkışıyla birlikte siyasal iktidarın biçiminin ve dış politikanın mantığının değiştiğini savunuyor. Modern uluslararası sistemin asıl belirleyicisinin diplomatik bir antlaşma değil, toplumsal mülkiyet ilişkilerindeki dönüşüm olduğunu ileri sürüyor. Böylece jeopolitiği devletler arası soyut bir güç mücadelesi olarak değil, belirli sınıf yapılarının ve üretim tarzlarının ürünü olarak kavrıyor.

Kitap, realizm ve neorealizm başta olmak üzere ana akım uluslararası ilişkiler kuramlarının tarih anlayışını eleştiriyor. Devleti zamansız ve değişmez bir aktör gibi ele alan yaklaşımların, tarihsel özgüllüğü silikleştirdiğini iddia ediyor. Bunun yerine tarihsel sosyolojiye yaslanan bir yöntem öneriyor; devlet biçimlerinin ve uluslararası düzenlerin farklı üretim tarzlarına göre değiştiğini gösteriyor.

‘1648 Miti’, modern uluslararası ilişkiler teorisinin temel varsayımlarını sorgulayan, tarih ile toplumsal teoriyi bir araya getiren güçlü bir müdahale niteliği taşıyor. Westphalia’yı bir başlangıç miti olmaktan çıkarıp, modern dünya düzenini sınıf ilişkileri ve kapitalizmin yükselişi üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor.

Benno Teschke — 1648 Miti: Sınıf, Jeopolitik ve Modern Uluslararası İlişkilerin Kuruluşu
Çeviren: S. Erdem Türközü • Nika Yayınevi
Tarih • 406 sayfa • 2026

Mehmet Emin Güler — Antik Mezopotamya’nın Çivi Yazılı Metinleri ile Kuran’ın 100 Ortak Özelliği (2026)

Mezopotamya, yalnızca yazının değil, kutsal düşünmenin de ilk kez biçim kazandığı bir zemin olarak insanlık tarihinin merkezinde duruyor. Tanrılarla kurulan ilişkinin söz, işaret ve metin aracılığıyla düzenlendiği bu coğrafya, kutsal metin fikrinin henüz ayrışmadığı, mit, hukuk ve ibadetin iç içe geçtiği bir dünya tasavvuruna ev sahipliği yapıyor. ‘Antik Mezopotamya’nın Çivi Yazılı Metinleri ile Kuran’ın 100 Ortak Özelliği: Kuran’ın Tarihsel Bağlamına Yönelik Kapsamlı ve Derin Bir Araştırma’, tam da bu tarihsel derinlikten hareketle, kutsal metinlerin kökenine dair ezberleri sarsan bir okuma öneriyor.

Çalışma, antik Mezopotamya’nın çivi yazılı metinleri ile Kur’an arasındaki tematik ve biçimsel sürekliliği sistematik bir biçimde görünür kılıyor. Yaratılış anlatıları, peygamberlik dili, ilahi hitap tarzı, ahlaki öğütler, kıyamet tasavvurları ve kutsal sözün yapısal özellikleri gibi başlıklarda kurulan karşılaştırmalar, Kur’an’ın yalnızca indirildiği tarihsel ana değil, çok daha eski ve katmanlı bir kültürel havzaya yaslandığını düşündürüyor. Böylece metin, vahyin tarihsel bağlamını dar bir sebeb-i nüzul çerçevesinin ötesine taşıyor.

Kitap, mukayeseli okumanın yalnızca benzerlikleri tespit eden teknik bir yöntem olmadığını, aynı zamanda kutsalın nasıl düşünüldüğünü, insanın Tanrı’yla kurduğu ilişkinin hangi arketipler üzerinden şekillendiğini anlamaya imkân veren bir düşünme biçimi olduğunu gösteriyor. Antik Yakındoğu metinleriyle Kur’an arasındaki ortak temalar, insanlığın müşterek zihinsel mirasını açığa çıkarırken, Kur’an’ın bu mirası nasıl dönüştürdüğünü ve yeniden anlamlandırdığını da görünür kılıyor.

Bu yönüyle eser, hem kutsal metinlerin tarihsel serüvenini kavramak isteyenler hem de dinî düşüncenin kökenlerini karşılaştırmalı bir perspektifle okumak isteyenler için güçlü bir davet niteliği taşıyor. Mezopotamya’dan Kur’an’a uzanan bu uzun düşünce hattı, kutsalın tarih içinde donmuş değil, sürekli yeniden kurulan bir anlam alanı olduğunu düşündürüyor.

Mehmet Emin Güler — Antik Mezopotamya’nın Çivi Yazılı Metinleri ile Kuran’ın 100 Ortak Özelliği: Kuran’ın Tarihsel Bağlamına Yönelik Kapsamlı ve Derin Bir Araştırma
• Kabalcı Yayınları
İnceleme • 325 sayfa • 2026

Gangsheng Bao — Demokrasiler Neden Çöker? (2026)

Gangsheng Bao’nun bu kitabı, demokrasilerin neden ve nasıl çöktüğünü yalnızca kurumsal zayıflıklarla değil, siyasal aktörlerin stratejik tercihleriyle birlikte açıklıyor. Bao, demokratik gerilemenin ani darbelerle değil, çoğu zaman seçimle işbaşına gelen aktörlerin sistem içindeki araçları kullanarak kuralları aşındırmasıyla gerçekleştiğini savunuyor. Bu süreci, “içeriden çöküş” olarak kavramsallaştırıyor.

‘Demokrasiler Neden Çöker?’ (‘Politics of Democratic Breakdown’), demokratik çöküşü hazırlayan koşulları üç düzlemde inceliyor: kurumsal tasarım, siyasal kutuplaşma ve elit davranışı. Zayıf denge-denetim mekanizmaları, yürütmenin aşırı güçlenmesi ve partizan yargı yapıları sistemi kırılgan hâle getiriyor. Ancak Bao’ya göre belirleyici olan, kriz anlarında siyasal elitlerin uzlaşma yerine sıfır toplamlı mücadeleyi tercih etmesi oluyor. Bu tercih, muhalefeti gayrimeşru ilan eden söylemlerle birleştiğinde demokratik normlar hızla aşınıyor.

Bao, farklı ülkelerden karşılaştırmalı örneklerle seçim sistemleri, anayasal düzenlemeler ve parti yapılarının çöküş dinamiklerini nasıl etkilediğini gösteriyor. Ekonomik krizlerin, güvenlik tehditlerinin ve kimlik temelli siyasetlerin otoriterleşme için fırsat pencereleri açtığını vurguluyor. Buna karşılık güçlü sivil toplum, bağımsız medya ve kurumsallaşmış parti rekabeti demokrasiyi dirençli kılıyor.

Sonuç olarak kitap, demokratik çöküşü kaçınılmaz bir kader olarak değil, siyasal tercihlerin ve kurumsal tasarımın sonucu olarak değerlendiriyor. Bao, demokrasiyi korumanın yalnızca normatif bağlılık değil, bilinçli kurumsal mühendislik ve uzlaşma kültürü gerektirdiğini ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, çağdaş demokratik gerileme tartışmalarına analitik bir çerçeve sunuyor.

Gangsheng Bao — Demokrasiler Neden Çöker?
Çeviren: Durmuş Bayram • Doğan Kitap
Siyaset • 528 sayfa • 2026

Jean-Miguel Pire — Halkın Otium’u (2025)

Jean-Miguel Pire’nin bu çalışması, modern çağın hız ve verimlilik takıntısı karşısında “boş zaman”ın itibarını iade eden felsefi bir müdahale. Pire, günümüzde düşünmeye ayrılan vakitlerin lüks ya da tembellik olarak görülmesini eleştiriyor; ekran kaydırmalarıyla geçen dağınık zamanın zihni sürekli uyarana bağımlı hâle getirdiğini söylüyor. Bu yeni “afyon”un, insanın düşünme kapasitesini aşındırdığını vurguluyor.

‘Halkın Otium’u: Boş Zamanın Geri Kazanılması Üzerine’ (‘L’otium du peuple’), Antik Yunan’daki “skholē” ve Latin dünyasındaki “otium” kavramlarına dönerek üretken boş zamanın tarihsel anlamını yeniden kuruyor. Otium’un, gündelik sorumluluklardan kaçış değil; bilgelik, hakikat ve kendilik üzerine yoğunlaşma alanı olduğunu gösteriyor. Bu zaman diliminde merak, yaratıcılık, sağduyu ve özgür irade gelişiyor; kişi kendi kendine yetebilme becerisini kazanıyor. Pire, bunun narsistik bir içe kapanma değil, hem “kendilik kaygısı” hem de başkasına yönelmiş etik bir dikkat biçimi olduğunu hatırlatıyor.

Bourdieu’nün üretken boş zamanı “evrensel bir antropolojik olanaklılık” olarak görmesinden ve Foucault’nun “kendilik kaygısı” kavrayışından hareketle Pire, otium’un artık yalnızca seçkinlere ait olmaması gerektiğini savunuyor. Yüzyıllardır süren unutuluşun ardından, derinlik ve kalıcılık arzusunu besleyen bu pratiğin herkes için erişilebilir bir hak hâline gelmesi gerektiğini belirtiyor.

Sonuçta ‘Halkın Otium’u’, boş zamanı tüketimden ve pasif oyalanmadan kurtarıp düşüncenin, özerkliğin ve “iyi yaşam” arayışının zemini olarak yeniden kurmayı öneriyor. Pire, halkın otium’unu savunarak, hız çağında yavaş düşünmenin radikal bir eylem olduğunu gösteriyor.

Jean-Miguel Pire — Halkın Otium’u: Boş Zamanın Geri Kazanılması Üzerine
Çeviren: Melike Aydın • Okuyanus Yayınları
Felsefe • 90 sayfa • 2025

Constance Meinwald — Platon (2026)

Constance Meinwald’ın bu çalışması, Platon’u tek bir “öğreti”nin sahibi olarak değil, felsefeyi sorunlar etrafında ilerleten bir düşünür olarak okumayı öneren berrak bir giriş sunuyor. Meinwald, diyalogların dramatik yapısını ciddiye alarak Platon’un fikirlerinin, sabit tezler halinde değil, soruşturma süreçleri içinde şekillendiğini vurguluyor.

Kitap, Platon’un bilgi, gerçeklik ve dil anlayışını merkezine alıyor. Duyulur dünya ile akılsal kavrayış arasındaki ayrım, formlar kuramı ve diyalektik yöntem, Platon’un “ne biliyoruz?” sorusuna verdiği yanıtın parçaları olarak ele alınıyor. Meinwald, formları aşkın ve donuk varlıklar olarak değil, düşünmenin normlarını ve anlamın ölçütlerini sağlayan ilkesel yapılar şeklinde yorumlar; bu sayede Platon’u çağdaş epistemoloji ve dil felsefesiyle ilişkilendiriyor.

Ahlak ve siyaset bölümlerinde, erdemin bilgiyle bağı, ruhun yapısı ve adaletin bireysel ve toplumsal düzeydeki anlamı açıklanıyor. Devlet’teki ideal düzen, ütopyacı bir plan olmaktan çok, adil yaşamın hangi koşullarda mümkün olabileceğine dair eleştirel bir düşünce deneyi olarak okunuyor. Sanat ve taklit tartışmaları da hakikatle görünüş arasındaki gerilimin bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.

Sonuçta Meinwald, Platon’u dogmatik bir metafizikçi değil, felsefeyi diyalogla, itirazla ve yeniden kurmayla ilerleten canlı bir düşünür olarak sunuyor. Kitap, hem Platon’un dünyasına ilk kez girenler için güvenilir bir yol haritası, hem de diyalogları çağdaş sorularla birlikte yeniden düşünmek isteyenler için yoğun ama erişilebilir bir rehber niteliğinde.

Constance Meinwald — Platon
Çeviren: Cem Gönenç • Alfa Yayınları
Felsefe • 424 sayfa • 2026

 

Charles Darwin — İnsanlarda ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi (2026)

Charles Darwin’in bu kitabı, duyguların ifade ediliş biçimlerinin biyolojik kökenlerini araştıran ilk kapsamlı bilimsel incelemelerden biridir. Darwin bu kitapta, insanlarda ve hayvanlarda görülen yüz ifadeleri, beden hareketleri ve jestlerin rastlantısal ya da kültürel olarak tamamen öğrenilmiş olmadığını; evrimsel süreç içinde şekillenmiş ortak bir mirasa dayandığını söylüyor.

Kitabın temel iddiası, duyguların ifade edilme biçimlerinin türler arasında süreklilik gösterdiğidir. Korku, öfke, sevinç, tiksinti ya da şaşkınlık gibi temel duyguların hem insanlarda hem de hayvanlarda benzer bedensel tepkilerle ortaya çıkması, Darwin’e göre ortak atalara uzanan bir evrimsel geçmişe işaret eder. Bu yaklaşım, insanı doğadan kopuk ve ayrıcalıklı bir varlık olarak gören anlayışa doğrudan meydan okur.

Darwin, gözlemlerini desteklemek için farklı kültürlerden insanları, çocukları, akıl hastalarını ve çok sayıda hayvan türünü inceliyor. Fotoğraflar, anekdotlar ve seyahat anlatılarıyla duygusal ifadelerin evrenselliğini gösteriyor. Özellikle yüz kaslarının istemsiz hareketleri, alışkanlık haline gelmiş tepkiler ve bir zamanlar işlevsel olan ama artık anlamını yitirmiş refleksler üzerinde duruyor. Bu bağlamda “yararlı alışkanlıklar”, “karşıtlık ilkesi” ve “sinirsel boşalım” gibi kavramlar, duygusal ifadelerin nasıl ortaya çıktığını açıklamak için kullanılıyor.

‘İnsanlarda ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi (1872)’ (‘The Expression of the Emotions in Man and Animals’), yalnızca psikoloji ve biyoloji için değil, antropoloji ve kültür çalışmaları açısından da dönüştürücü bir etkiye sahip. Darwin, duyguların ahlaki ya da ruhsal bir özden değil, bedensel ve evrimsel süreçlerden doğduğunu göstererek insan davranışlarını bilimsel olarak düşünmenin önünü açıyor. Kitap, insan duygularını doğanın sürekliliği içinde konumlandıran, modern duygu araştırmalarının temel taşlarından biri olarak kabul ediliyor.

Charles Darwin — İnsanlarda ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi (1872)
Çeviren: Çağatay Tarhan, Şeyma Eren • Ayrıntı Yayınları
Bilim • 320 sayfa • 2026

Federico Campagna — Akdeniz’in Hayal Gücü (2026)

Federico Campagna’nın bu çalışması, Akdeniz’i romantize edilen bir “ruh” ya da yekpare bir kültür alanı olarak değil, felaketlerle örülü bir tarihin içinden başka yaşama ve düşünme biçimleri üretmiş melez bir hayal gücü coğrafyası olarak ele alıyor. Kitabın merkezinde, ilerleme, kader ve zorunluluk fikri üzerine kurulu modern tarih anlayışından “kaçış” imkânları yer alıyor. Campagna’ya göre Akdeniz halkları, kuraklık, tufan, fetih, kıtlık ve savaş gibi süreklilik arz eden yıkımlar karşısında, ne galiplerin ne de mağlup edilenlerin diline tam olarak sığan, arada ve akışkan dünyalar kurarak hayatta kaldı.

‘Akdeniz’in Hayal Gücü: Tarihten Kaçmak Üzerine Dersler’ (‘Otherworlds: Mediterranean Lessons on Escaping History’), Antikçağ’dan erken modern döneme uzanan geniş bir düşünsel harita çiziyor. Büyük İskender’in farklı kültürlerde farklı anlamlara bürünmesi, Roma’nın gölgesinde yaşamaya çalışan pagan düşünürler, din savaşlarının ortasında çeviri yoluyla fikirleri hayatta tutan entelektüeller, korsanlar, köleler, “dönmeler” ve hain ilan edilen figürler bu anlatının asli kahramanları. Campagna, tarihin merkezine yerleşemeyen bu figürlerin, tam da dışarıda kalmışlıkları sayesinde başka “dünya” tasavvurları geliştirdiklerini gösteriyor.

Akdeniz burada sabit kimliklerin değil, melezliğin, geçişliliğin ve çoğulluğun mekânı olarak beliriyor. Mitolojiyle felsefe, tarih ile edebiyat iç içe geçerken, düşünce doğrusal bir ilerleme çizgisinden çok, kriz anlarında sığınılan muhayyile kaleleri üzerinden okunuyor. Campagna, bu kaleleri nostaljik bir geçmiş olarak değil, bugünün siyasal ve varoluşsal çıkmazları karşısında hâlâ işlevsel olan kaçış yolları olarak değerlendiriyor.

Sonuçta ‘Akdeniz’in Hayal Gücü’, bir tarih kitabından çok, tarihin buyruğuna teslim olmadan yaşamanın imkânlarını arayan şiirsel ve felsefi bir deneme. Akdeniz, burada ne Doğu ne Batı; ne geçmişte kalmış bir miras ne de saf bir kimliktir. O, felaketler çağında “başka türlü” var olmayı mümkün kılan çoğul dünyaların ortak adıdır.

Federico Campagna — Akdeniz’in Hayal Gücü: Tarihten Kaçmak Üzerine Dersler
Çeviren: Burcu Tümkaya • Metis Yayınları
Tarih • 320 sayfa • 2026

Güneş Ayas — Müziğin Doğusu Batısı (2025)

Bu kitap, müziği yalnızca seslerin ve zevklerin alanı olarak değil, modern Türkiye’de kimliğin, iktidarın ve hiyerarşinin kurulduğu bir mücadele zemini olarak ele alıyor. Güneş Ayas, Batı ile Doğu arasında kurulmuş müzikal karşıtlıkların masum estetik tercihler olmadığını; aksine, tarihsel tahakküm ilişkileriyle, modernleşme projeleriyle ve kültürel üstünlük iddialarıyla iç içe geçtiğini gösteriyor. Müziğin “geri”, “ilkel”, “duygusal” ya da tersinden “otantik” ve “saf” olarak kodlanmasının, aynı oryantalist ontolojinin farklı yüzleri olduğunu ısrarla hatırlatıyor.

Kitap boyunca Türk müziği etrafında dolaşan alaturka–alafranga gerilimi, yalnızca geçmişe ait bir tartışma olarak değil, bugüne taşınan bir düşünme alışkanlığı olarak okunuyor. Ayas, Cumhuriyet döneminden itibaren “hakiki müzik” arayışlarının, arabeskin dışlanıp sonra sahiplenilmesinin, Batı’ya öykünme ile yerlicilik arasında gidip gelen reflekslerin, hep aynı hiyerarşik bakışı yeniden ürettiğini savunuyor. Bu nedenle eleştirisini sadece Batı merkezli yargılara değil, kendini kutsayan yerli söylemlere de yöneltiyor.

Kitabın önsözünde temel olgu, müzik üzerinden kurulan bu kültür savaşlarının düşünmeyi nasıl daralttığı. Ayas, akademik kalıpların dışına çıkarak müziği, toplumsal hafızayı ve modernleşmenin kırılmalarını birlikte düşünmeye çağırıyor. Ama bunu bir mahkeme kurarak değil; yargılamak yerine görünmez varsayımları açığa çıkararak yapıyor. Sonuçta ortaya çıkan metin, Doğu ile Batı arasında sıkışmadan, ne taklitçi evrenselciliğe ne de savunmacı yerliciliğe yaslanmadan, müziği daha sahici, daha eşitlikçi bir düşünme imkânı olarak yeniden kurma denemesi.

Güneş Ayas — Müziğin Doğusu Batısı: Oryantalizm, Alla Turca
• Dergah Yayınları
Müzik • 352 sayfa • 2025