Ayşe Köse Badur — Sivil İttihatçı (2026)

Selanik’in çok kültürlü atmosferinde yetişen Mehmed Cavid Bey, yalnızca Osmanlı’nın son döneminin etkili maliye nazırlarından biri değil; aynı zamanda imparatorluğun modernleşme arayışlarını, siyasal mücadelelerini ve uluslararası diplomasi trafiğini şekillendiren başlıca aktörlerden biri olarak öne çıkıyor. Ayşe Köse Badur’un ‘Sivil İttihatçı’ adlı bu kitabı, onun yaşamını bir biyografi olmanın ötesine taşıyarak, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan sancılı dönüşümün siyasal, ekonomik ve toplumsal dinamiklerini bir kişinin deneyimi üzerinden yeniden değerlendiriyor.

Selanik’ten İstanbul’a, Paris’ten Berlin’e uzanan geniş bir coğrafyada ilerleyen çalışma, Cavid Bey’in çocukluğundan devlet yönetimindeki yükselişine, İttihat ve Terakki içindeki rolünden uluslararası borç müzakerelerine, savaş yıllarındaki mali politikalarından sürgün, muhalefet ve yargılanma sürecine kadar uzanan kapsamlı bir tarihsel panorama sunuyor. Böylece yalnızca bir devlet adamının kariyeri değil, anayasal düzenin kurulması, mali reformlar, savaş ekonomisi, diplomatik pazarlıklar ve yeni devletin kuruluşuna eşlik eden siyasal hesaplaşmalar da ayrıntılı biçimde izleniyor.

Badur, Cavid Bey’i tek boyutlu bir “liberal iktisatçı” ya da yalnızca bir maliye bürokratı olarak ele almak yerine, farklı güç odakları arasında sürekli müzakere yürüten, karar alma süreçlerinin merkezinde yer alan ve kamusal tartışmalara yön veren siyasal bir aktör olarak inceliyor. Günlükler, mektuplar, arşiv belgeleri ve uluslararası kaynaklar aracılığıyla onun düşünce dünyası, kararlarının arka planı ve dönemin yönetici elitleriyle kurduğu ilişkiler görünür hale geliyor.

Bu biyografi, bireysel yaşam öyküsünü geniş tarihsel bağlamından koparmadan ele alarak, II. Abdülhamid döneminden İkinci Meşrutiyet’e, Balkan Savaşları’ndan Birinci Dünya Savaşı’na, işgal yıllarından Cumhuriyet’in ilk siyasal kırılmalarına kadar uzanan kritik dönemi yeni sorular ışığında yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, Mehmed Cavid Bey’in hikâyesi üzerinden Türkiye’nin siyasal ve ekonomik tarihinin en çetin kavşaklarını, dönemin aktörleri kadar onların fikirlerini, tercihlerini ve yaşadıkları ikilemleri de odağına alan çok katmanlı bir tarih anlatısı sunuyor.

Ayşe Köse Badur — Sivil İttihatçı: Maliye Nazırı Cavid Bey
• Yapı Kredi Yayınları
Biyografi • 656 sayfa • 2026

Sally Mitchell — Victoria Dönemi İngiltere’sinde Günlük Hayat (2026)

Sally Mitchell’ın bu kitabı, 19. yüzyıl İngiltere’sinin gündelik yaşamını toplumsal, kültürel ve maddi yönleriyle ele aldığı kapsamlı bir sosyal tarih çalışması. Resmî olaylar ve siyasal gelişmeler yerine sıradan insanların günlük deneyimlerine odaklanan eser, romanlar, dergiler, görgü kitapları, gazeteler ve dönemin diğer yazılı kaynaklarından yararlanarak Victoria Çağı’nın gündelik ritmini yeniden kuruyor. Böylece okura, dönemin yalnızca nasıl göründüğünü değil, insanların nasıl yaşadığını, çalıştığını, eğlendiğini ve birbirleriyle ilişki kurduğunu gösteriyor.

‘Victoria Dönemi İngiltere’sinde Günlük Hayat’ (‘Daily Life in Victorian England’), sanayileşmenin ve kentleşmenin gündelik yaşam üzerindeki etkilerini ayrıntılı biçimde inceliyor. Buhar gücü, demiryolları, telgraf ve modern ulaşım ağları gibi teknolojik yeniliklerin çalışma hayatını, haberleşmeyi, seyahati ve zaman algısını nasıl değiştirdiği ele alınırken, bilimsel gelişmelerin de toplum üzerindeki yankıları değerlendiriliyor. Özellikle Charles Darwin’in evrim kuramının din, eğitim ve insanın kendisini algılama biçimi üzerindeki etkileri, dönemin düşünsel dönüşümünün önemli bir parçası olarak ele alınıyor.

Mitchell, Victoria toplumunun gündelik alışkanlıklarını da geniş bir çerçevede inceliyor. Ev yaşamı, aile yapısı, çocukların yetiştirilmesi, eğitim, hizmetçilik, çalışma düzeni ve sınıfsal farklılıklar ayrıntılı örneklerle açıklanıyor. Giyim kuşam, görgü kuralları, yemek kültürü, alışveriş, boş zaman etkinlikleri ve popüler eğlenceler üzerinden farklı toplumsal kesimlerin yaşam tarzları karşılaştırılıyor. Böylece dönemin katı toplumsal hiyerarşilerinin, bireylerin günlük davranışlarını ve sosyal ilişkilerini nasıl biçimlendirdiği ortaya konuyor.

Eser, Victoria ahlakının en belirgin yönlerini de eleştirel bir bakışla değerlendiriyor. Flört, evlilik, cinsiyet rolleri, aile içi ilişkiler, yas tutma gelenekleri ve kamusal davranış kuralları, dönemin güçlü ahlaki beklentileriyle birlikte inceleniyor. Bunun yanı sıra suç, hukuk, yoksulluk, yardım kurumları ve toplumsal denetim mekanizmaları da gündelik hayatın ayrılmaz parçaları olarak ele alınıyor. Böylece Victoria İngiltere’sinin yalnızca disiplinli ve düzenli yönü değil, çelişkileri, gerilimleri ve toplumsal sorunları da görünür hâle geliyor.

Mitchell ayrıca spor, tiyatro, müzik, okuma kültürü ve popüler yayınlar gibi boş zaman faaliyetlerini inceleyerek dönemin kültürel dünyasını ayrıntılarıyla resmediyor. Farklı sınıfların eğlence anlayışları, tüketim alışkanlıkları ve kamusal yaşam deneyimleri karşılaştırılırken, sanayileşen toplumun yeni yaşam biçimleri de açıklanıyor. Böylece Victoria dönemi, yalnızca büyük siyasal ve ekonomik dönüşümlerin yaşandığı bir çağ olarak değil, gündelik hayatın her alanını yeniden şekillendiren kapsamlı bir toplumsal dönüşüm süreci olarak değerlendiriliyor.

Zengin kaynaklara dayanan eser, dönemin maddi kültürünü, toplumsal ilişkilerini ve zihniyet dünyasını birlikte ele alarak Victoria İngiltere’sinin canlı ve ayrıntılı bir panoramasını sunuyor. Tarihsel olayların arkasındaki sıradan insanların deneyimlerini merkeze alan bu çalışma, 19. yüzyıl İngiltere’sinin gündelik yaşamını bütün yönleriyle anlamak isteyen okurlar için temel başvuru kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor.

Sally Mitchell — Victoria Dönemi İngiltere’sinde Günlük Hayat
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 512 sayfa • 2026

Karl-Wilhelm Weeber — Roma Henüz Antik Değilken (2026)

Karl-Wilhelm Weeber’in bu kitabı, Antik Roma’yı imparatorlar, komutanlar ve anıtsal yapılar üzerinden değil, gündelik yaşamın sıradan aktörleri üzerinden yeniden okuduğu bir toplumsal tarih çalışması. Yazar, Roma’nın görkemli yüzünün ardındaki geniş toplumsal dünyayı görünür kılarak, kölelerden zanaatkârlara, göçmenlerden yoksullara kadar kentin gerçek taşıyıcılarını merkeze alıyor. Böylece klasik tarihyazımının seçkinlere odaklanan bakışını tersine çevirirken, Roma’nın yalnızca bir imparatorluk başkenti değil, milyonlarca insanın yaşam mücadelesi verdiği canlı bir metropol olduğunu ortaya koyuyor.

‘Roma Henüz Antik Değilken’ (‘Als Rom noch nicht Antike war’), okuru Roma’nın anıtsal meydanlarından dar sokaklarına, kalabalık mahallelerine ve gündelik yaşamın gözden kaçan mekânlarına götürüyor. Barınma koşulları, beslenme alışkanlıkları, çalışma hayatı, ulaşım, temizlik, kanalizasyon sistemi ve umumi tuvaletler gibi konular üzerinden büyük kentin işleyişini ayrıntılarıyla inceliyor. Kent yaşamının yarattığı kalabalık, gürültü, yangın tehlikesi, çevre kirliliği ve altyapı sorunları, Roma’nın ihtişamının ardındaki zorlu yaşam koşullarını gözler önüne seriyor.

Weeber, Roma toplumundaki eşitsizlikleri de kapsamlı biçimde ele alıyor. Kölelerin ekonomik sistem içindeki vazgeçilmez rolünü, azatlıların toplumsal konumunu, küçük zanaatkârların ve gündelik işçilerin geçim mücadelesini, göçmenlerin büyük kentte karşılaştıkları fırsat ve güçlükleri ayrıntılı örneklerle açıklıyor. Engelliler, dilenciler ve toplumun kenarında yaşayan diğer gruplar da kitabın önemli bir parçasını oluşturuyor. Böylece Roma’nın yalnızca seçkinlerin değil, farklı kökenlerden insanların bir arada yaşadığı çok kültürlü ve karmaşık bir toplum olduğu gösteriliyor.

Eser, eğlence kültürünü de toplumsal bağlamı içinde değerlendiriyor. Gladyatör dövüşleri, yarışlar ve kamusal gösteriler yalnızca seyirlik etkinlikler olarak değil; bunların gerektirdiği ekonomik organizasyon, emek, lojistik ve siyasal işlevler bakımından da inceleniyor. Aynı zamanda ticaret ağları, pazarlar, üretim ilişkileri ve kent ekonomisinin işleyişi ele alınarak Roma’nın gündelik hayatını ayakta tutan görünmez mekanizmalar ortaya konuyor.

Weeber, arkeolojik bulgular, yazılı kaynaklar ve gündelik yaşama ilişkin ayrıntıları bir araya getirerek idealize edilmiş Antik Roma imgesini sorguluyor. İmparatorların ve zafer anıtlarının gölgesinde kalan insanların deneyimlerini görünür kılan eser, Roma’yı etten kemikten bireylerin umutları, korkuları, dayanışmaları ve eşitsizlikleriyle yaşayan bir toplum olarak resmediyor. Bu yönüyle kitap, Antik Roma’yı yalnızca siyasal tarihiyle değil, sıradan insanların gözünden anlamak isteyen okurlar için zengin ve ezber bozan bir toplumsal tarih anlatısı sunuyor.

Karl-Wilhelm Weeber — Roma Henüz Antik Değilken
Çeviren: Özlem Özlen Şimşek • Say Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Mustafa Demirtaş — Tatlı Hayatın Kıyısında (2026)

Göç üzerine yapılan araştırmalar çoğu zaman önceden belirlenmiş sorulara cevap arar; oysa bu çalışma, araştırmanın yönünü bizzat göçmenlerin deneyimlerinin ve meraklarının belirlemesine izin veriyor. Böylece saha, araştırmacının çizdiği sınırlar içinde tanımlanan bir alan olmaktan çıkıyor; görüşülen kişilerin anlattıkları, sordukları ve önemsedikleri meselelerle şekillenen ortak bir düşünme zemini hâline geliyor. Mustafa Demirtaş, göçü yalnızca incelenen bir olgu olarak değil, bilgi üretme biçimlerini yeniden sorgulatan bir deneyim olarak ele alıyor.

Bu yaklaşımın merkezinde dostluk yer alıyor. Ancak dostluk burada göç deneyimini açıklamak için sonradan eklenmiş bir kavram değil; göçle birlikte yeniden anlam kazanan toplumsal ve siyasal bir ilişki biçimi olarak değerlendiriliyor. Benzer şekilde göç de yalnızca sınırları aşan insanların hikâyesi değil, dostluğun nasıl kurulduğunu, nasıl sınandığını ve nasıl sürdürüldüğünü görünür kılan bir deneyim olarak okunuyor. Böylece göç ve dostluk, birbirini açıklayan iki ayrı tema olmaktan çıkıp iç içe geçen yaşam pratikleri olarak tartışılıyor.

‘Tatlı Hayatın Kıyısında’, göçün yalnızca kriz, güvenlik ya da uyum politikaları ekseninde ele alınmasına karşı çıkarak, gündelik hayatın içindeki karşılaşmalara, ilişkilenme biçimlerine ve dayanışma pratiklerine odaklanıyor. Aynı zamanda dostluğu da kişisel bir erdem ya da bireysel bir duygu olarak değil, güç ilişkileri, eşitsizlikler ve birlikte yaşama imkânlarıyla örülü siyasal bir alan olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Bu çerçevede göçmenlerin dostluğu nasıl tanımladığı, arkadaşlık ve akrabalıkla hangi noktalarda kesişip ayrıldığı, benzerlik ile farklılığın dostluk ilişkilerindeki yeri, yerleşik toplumla kurulan bağların hangi koşullarda gelişebildiği ve dayanışmanın açık talepler dile getirmeden nasıl var olabildiği gibi sorular kitabın temel eksenini oluşturuyor. Böylece eser, göçmenlerin sesini merkeze alan eleştirel bir bakışla, birlikte yaşamanın imkânlarını birbirine tutunma, karşılıklı güven ve ortak yaşam deneyimleri üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor.

Mustafa Demirtaş — Tatlı Hayatın Kıyısında: Dostluk, Göç ve Birbirine Tutunmak
• Otonom Yayıncılık
Sosyoloji • 224 sayfa • 2026

William J. Prior — Sokrates (2026)

Sokrates’in yaşamını, düşüncelerini ve Batı felsefesi üzerindeki kalıcı etkisini sistematik biçimde inceleyen bir giriş. William J. Prior, Sokrates’in kendi yazılı eserlerini bırakmamış olmasının yarattığı yorum güçlüğünü hareket noktası alır ve onun fikirlerini başta Platon olmak üzere Xenophon ile Aristophanes gibi çağdaş ve yakın dönem kaynaklarını karşılaştırarak yeniden değerlendirmeye çalışıyor. Böylece tarihsel Sokrates ile sonraki kuşakların inşa ettiği Sokrates imgeleri arasındaki ayrımları görünür kılıyor.

Kitabın ilk bölümleri, Sokrates’in yaşadığı Atina’nın siyasal ve kültürel ortamını, Peloponez Savaşı sonrasındaki toplumsal gerilimleri ve filozofun bu atmosfer içinde üstlendiği kamusal rolü ele alıyor. Özellikle yargılanması ve idama mahkûm edilmesi, yalnızca bireysel bir trajedi olarak değil, felsefe ile demokrasi, özgür düşünce ile siyasal otorite arasındaki gerilimlerin simgesel bir örneği olarak inceleniyor. Prior, Sokrates’in mahkeme savunmasını ve ölümü karşısındaki tutumunu, onun yaşamı boyunca savunduğu ahlaki ilkelerin doğal sonucu olarak yorumlar.

Eserin odağını Sokrates’in felsefi yöntemi oluşturuyor. Prior’a göre Sokrates’in en kalıcı mirası, hazır bilgiler sunmaktan çok sorgulamaya dayalı düşünme biçimidir. Diyaloglar boyunca uyguladığı soru-cevap yöntemi, insanların günlük hayatta kesin doğru sandıkları kavramları eleştirel biçimde sınamalarını sağlıyor. Adalet, cesaret, dostluk, erdem ve bilgi gibi temel kavramlar, bu sorgulamalar aracılığıyla yeniden tanımlanmaya çalışılıyor. Böylece felsefe, soyut öğretilerin aktarılmasından çok, kişinin kendi düşüncelerini sürekli gözden geçirdiği bir yaşam pratiği hâline geliyor.

Kitap, Sokrates’in etik anlayışını da ayrıntılı biçimde ele alıyor. Prior, onun entelektüalizmini merkeze alarak, bilginin doğru eylemin temel koşulu olduğu düşüncesini açıklıyor. Sokrates’e göre insanlar kötülüğü bilinçli olarak değil, iyinin ne olduğunu yeterince bilmedikleri için yaparlar. Bu nedenle ahlaki gelişim, bilgi ile karakter arasında kopmaz bir bağ kurmayı gerektiriyor. İyi yaşam ise dışsal başarılar ya da servetten çok, ruhun erdem yoluyla yetkinleşmesine dayanıyor. Bu yaklaşım, bireyin kendisini tanımasını ve sürekli sorgulamasını ahlaki yaşamın vazgeçilmez koşulu hâline getiriyor.

Prior ayrıca Sokrates’in din anlayışı, tanrısal işaret (daimonion) kavramı, yasa ve adalet üzerine görüşleri ile yurttaşlık anlayışını da inceliyor. Filozofun devletin yasalarına bağlılığı ile eleştirel düşünceyi uzlaştırma çabası, onun hem dönemi hem de sonraki siyaset felsefesi açısından neden belirleyici bir figür olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda Platon’un erken ve geç diyalogları arasındaki farklılıklar değerlendirilerek, hangi görüşlerin tarihsel Sokrates’e ait olabileceği sorusu dikkatli bir kaynak çözümlemesiyle tartışılıyor.

Sonuç olarak kitap, Sokrates’i yalnızca Batı felsefesinin kurucu isimlerinden biri olarak değil, düşünmenin ve ahlaki sorgulamanın simgesi olarak ele alıyor. Kesin cevaplardan çok doğru soruların önemini vurgulayan felsefi yaklaşımının, etikten siyasete, eğitimden eleştirel düşünceye kadar uzanan geniş etkisini ortaya koyarken, tarihsel belirsizlikleri de göz ardı etmeden Sokrates’in düşünsel mirasını dengeli ve anlaşılır bir çerçevede değerlendiriyor.

William J. Prior — Sokrates
Çeviren: Kadir Gülen • Lejand Kitap
Felsefe • 224 sayfa • 2026

Michael Morris — Cambridge Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi (2026)

Yalnızca Charles Darwin ve evrim kuramını anlatan bir başvuru kaynağı değil; Darwinci düşüncenin ortaya çıkışını, bilimsel gelişimini ve farklı disiplinlerde yarattığı etkileri çok yönlü biçimde inceleyen kapsamlı bir ansiklopedi. Michael Ruse editörlüğünde alanın önde gelen araştırmacılarının hazırladığı altmıştan fazla makale, Darwin’in yaşam öyküsünü, bilimsel çalışmalarını ve düşüncelerinin sonraki yüzyıllardaki dönüşümünü tarihsel ve eleştirel bir perspektifle ele alıyor.

Kitabın ilk bölümleri Darwin’in entelektüel gelişimini, Beagle yolculuğunu, gözlemlerini ve doğal seçilim kuramına ulaşmasını ayrıntılarıyla inceliyor. Bu süreçte yalnızca biyolojik keşifler değil, dönemin bilimsel ortamı, jeoloji, biyocoğrafya ve doğa tarihi araştırmaları da değerlendirilerek evrim düşüncesinin hangi entelektüel koşullarda şekillendiği gösteriliyor. Aynı zamanda ‘Türlerin Kökeni’nin hazırlanışı, yayımlanması ve ilk tepkiler de ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

Ansiklopedinin önemli bir bölümü Darwin’in temel kavramlarını açıklamaya ayrılmış. Doğal seçilim, ortak ata, adaptasyon, türleşme, varyasyon, cinsel seçilim ve kalıtım gibi kavramlar hem tarihsel bağlamları hem de günümüzde ulaştıkları bilimsel düzey açısından değerlendiriliyor. Darwin’in eksik bıraktığı ya da döneminin bilgi sınırları nedeniyle açıklayamadığı sorunların, özellikle genetik ve moleküler biyolojideki gelişmeler sayesinde nasıl yeniden yorumlandığı da gösteriliyor. Böylece klasik Darwinizm ile çağdaş evrimsel biyoloji arasındaki süreklilik ve farklılaşmalar birlikte ele alınıyor.

‘Cambridge Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi’ (‘The Cambridge Encyclopedia of Darwin and Evolutionary Thought’), yalnızca biyolojiyle sınırlı kalmaz; Darwinci düşüncenin farklı disiplinlerde yarattığı etkileri de kapsamlı biçimde inceliyor. Evrim kuramının din, felsefe, etik, siyaset, hukuk, antropoloji, psikoloji, tıp, edebiyat ve kültür alanlarında yol açtığı tartışmalar ayrıntılı makalelerle değerlendiriliyor. Bunun yanında sosyal Darwinizm, öjeni, insan evrimi, cinsiyet tartışmaları ve evrim kuramının ideolojik amaçlarla çarpıtılması gibi konular da eleştirel bir bakışla incelenerek bilimsel kuram ile onun toplumsal ve siyasal kullanımları arasındaki ayrım vurgulanıyor.

Ansiklopedi ayrıca Darwin’den önceki evrim fikirlerini, Darwin’in çağdaşlarını ve onu izleyen araştırmacıları da kapsayan geniş bir tarihsel panorama sunuyor. Evrimsel düşüncenin farklı ülkelerde nasıl benimsendiği, eleştirildiği ya da dönüştürüldüğü; paleontoloji, ekoloji, genetik ve gelişim biyolojisi gibi alanlardaki ilerlemelerin Darwinci çerçeveyi nasıl genişlettiği ayrıntılı biçimde gösteriliyor. Böylece evrim kuramı tek bir bilim insanının eseri olmaktan ziyade, farklı disiplinlerin katkısıyla sürekli gelişen dinamik bir araştırma programı olarak değerlendiriliyor.

Zengin görsel malzemesi, biyografik makaleleri ve kavramsal açıklamalarıyla eser, hem Darwin’in bilimsel mirasını hem de evrimsel düşüncenin yaklaşık yüz elli yıllık gelişimini bütünlüklü biçimde ortaya koyuyor. Araştırmacılar için güvenilir bir başvuru kaynağı olmasının yanı sıra, evrim kuramının tarihsel kökenlerini, bilimsel temellerini ve modern dünyadaki etkilerini kapsamlı biçimde anlamak isteyen okurlar için de temel bir referans niteliği taşıyor.

Kolektif — Cambridge Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi,
Editör: Michael Ruse
Çeviren: Mehmet Doğan • Alfa Yayınları
Ansiklopedi • 1064 sayfa • 2026

Kolektif — İstanbul Aydınlanıyorken (2026)

‘İstanbul Aydınlanıyorken’, elektriğin yalnızca teknik bir yenilik ya da enerji kaynağı olmadığını, modern İstanbul’un toplumsal, mekânsal ve kültürel dönüşümünü biçimlendiren temel unsurlardan biri olduğunu ortaya koyuyor. Kitap, İstanbul’u elektriğe kavuşturan Silahtarağa Elektrik Santrali çevresinde gelişen değişimleri merkeze alırken, elektriğin gündelik yaşamı, kent deneyimini, çalışma hayatını, mimariyi, toplumsal cinsiyet ilişkilerini ve kamusal alanı nasıl yeniden kurduğunu disiplinlerarası bir bakışla inceliyor. Böylece bir santralin tarihini anlatmanın ötesine geçerek, elektriğin modernleşme sürecindeki belirleyici rolünü sosyal ve kültürel boyutlarıyla değerlendiriyor.

Kitabın ilk bölümleri, elektriğin İstanbul’da geceyi dönüştürme biçimine odaklanıyor. Gece, yalnızca karanlığın hüküm sürdüğü doğal bir zaman dilimi olmaktan çıkarak kamusal yaşamın, eğlencenin, tüketimin ve toplumsal etkileşimin sürdüğü yeni bir mekâna dönüşüyor. Sokakların, meydanların ve vitrinlerin aydınlanması kent sakinlerinin geceyle kurduğu ilişkiyi değiştirirken, görme biçimlerini, bedenin kamusal temsillerini ve modern kent deneyimini de yeniden tanımlıyor. Elektrik bu süreçte yalnızca görünürlüğü artıran bir teknoloji değil, yeni toplumsal davranış biçimlerini mümkün kılan bir araç hâline geliyor.

İzleyen bölümlerde elektriğin gündelik hayat üzerindeki etkileri ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Ev içi yaşamda elektrikli aletlerin yaygınlaşması temizlik alışkanlıklarından zaman kullanımına kadar birçok pratiği dönüştürürken, kadın emeği, ev işleri ve aile yaşamı da bu değişimden etkileniyor. Elektrik yalnızca konfor sağlayan bir yenilik olarak değil, modern yaşam biçimlerini yaygınlaştıran, tüketim kültürünü güçlendiren ve yeni toplumsal normlar oluşturan bir unsur olarak değerlendiriliyor. Dönemin yayınları ve eğitim faaliyetleri üzerinden elektriğin nasıl bir modernleşme ideolojisinin parçası hâline getirildiği de gösteriliyor.

Kitap önemli bir bölümüyle Silahtarağa Elektrik Santrali’nin mimari, endüstriyel ve kentsel mirasını inceliyor. Santralin kuruluşu, mimari özellikleri, ulaşım bağlantıları ve arşiv belgeleri aracılığıyla İstanbul’un altyapı tarihindeki merkezi konumu ortaya konuyor. Aynı zamanda bu endüstri yapısının zaman içinde geçirdiği dönüşüm değerlendirilerek, teknik bir tesisin kent hafızasının ayrılmaz parçalarından biri hâline gelişi tartışılıyor. Böylece santral, yalnızca elektrik üreten bir yapı değil, modern İstanbul’un oluşumunu belgeleyen tarihsel bir tanık olarak ele alınıyor.

Eser, elektriğin beraberinde getirdiği altyapı ağlarını, emek süreçlerini ve ekonomik ilişkileri de ihmal etmiyor. Elektrik üretiminin kömür tedarikine bağımlılığı, tramvay ve elektrik şirketlerinin örgütlenmesi, haberleşme şebekelerinin gelişmesi, sermaye yapıları, iş gücü ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan enerji sorunları ayrıntılı biçimde inceleniyor. Elektrik kazaları ve güvenlik meseleleri de modern teknolojinin yalnızca ilerleme değil, yeni riskler ve düzenlemeler doğurduğunu gösteren örnekler olarak değerlendiriliyor.

Kitabın kuramsal çerçevesi, elektriği yalnızca teknik bir gelişme olarak değil, modernitenin temel simgelerinden biri olarak yorumluyor. Aydınlanma düşüncesindeki “ışık” metaforuyla fiziksel aydınlatma arasındaki tarihsel ilişkiye dikkat çekilirken, elektriğin akıl, ilerleme ve uygarlık fikirleriyle nasıl özdeşleştirildiği tartışılıyor. Bununla birlikte eser, modern kentte ışığın yalnızca özgürleşme değil, gözetim, denetim ve kamusal mekânın yeniden düzenlenmesi gibi farklı işlevler de üstlenebildiğini gösteriyor. Böylece elektrik, teknik tarihi aşan çok katmanlı bir toplumsal olgu olarak ele alınıyor.

Sonuç olarak ‘İstanbul Aydınlanıyorken’, 20. yüzyıl Türkiye’sinde elektrifikasyon sürecini kent tarihi, mimarlık, toplumsal cinsiyet, emek tarihi, kültürel çalışmalar ve gündelik hayat araştırmalarını bir araya getiren geniş bir perspektifle inceliyor. İstanbul’un modernleşmesini yalnızca siyasal ya da ekonomik gelişmeler üzerinden değil, gecenin aydınlanmasından ev içindeki dönüşümlere, altyapı yatırımlarından kültürel hafızaya kadar uzanan çok yönlü süreçler üzerinden okuyarak, elektriğin modern yaşamın kurulmasındaki belirleyici rolünü görünür kılıyor.

Kitaba yazılarıyla katkıda bulunan isimler ise şöyle: Alaaddin Tok, Amed Gökçen, Avner Wishnitzer, Bahar Emgin, Binnur Kıraç, Büşra Eser, Cihangir Gündoğdu, Defne Karaosmanoğlu, Erol Ülker, G. Carole Woodall, Gülhan Balsoy, Hüseyin Irmak, İhsan Bilgin, Kenan Çayır, Leyla Bektaş Ata, Lütfiye Çetin, Mevlüde Kaptı, Murat Belge, Murat Koraltürk, On Barak, Ramazan Çakmak, Seval Şahin, Sırrı Emrah Üçer, Şükrü Aslan, T. Gül Köksal, Uğur Tanyeli ve Yağmur Nuhrat.

Kolektif — İstanbul Aydınlanıyorken: 20. Yüzyıl Türkiyesi’nde Kent, Elektrik, Gündelik Hayat
Derleyen: Amed Gökçen, Lütfiye Çetin • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
İnceleme • 366 sayfa • 2026

Charlotte Fox Weber — Ne İsteriz? (2026)

Charlotte Fox Weber’in bu kitabı, insan davranışlarının merkezinde yer alan arzuları psikoterapi deneyimi üzerinden inceleyen bir çalışma. Uzun yıllara dayanan klinik deneyiminden yararlanan Weber, insanların çoğu zaman ne istediklerini açıkça dile getiremediklerini, hatta kimi zaman kendi arzularından bile bihaber olduklarını savunuyor. ‘Ne İsteriz?’ (‘What We Want’), terapi odasında karşılaştığı gerçek danışan öykülerini psikoloji, felsefe ve edebiyatla ilişkilendirerek arzuların yaşam seçimlerini, ilişkileri ve benlik algısını nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Weber, kitabını insan yaşamında tekrar tekrar ortaya çıkan on iki temel arzu etrafında kurguluyor. Sevilmek, anlaşılmak, özgür olmak, ait hissetmek, güçlü olmak, ilgi görmek, yaratmak, kazanmak, bağ kurmak, kontrol sahibi olmak ve benzeri temel isteklerin her biri ayrı bir bölümde ele alınıyor. Yazar, bu arzuların tek başına iyi ya da kötü olmadığını; asıl belirleyici olanın onların nasıl yaşandığı, bastırıldığı veya yanlış yönlendirildiğini savunuyor. İnsanların mutsuzluğunun çoğu zaman arzularından değil, onları inkâr etmelerinden ya da başkalarının beklentilerine göre yaşamalarından kaynaklandığını öne sürüyor.

Kitap boyunca farklı danışanların yaşam öyküleri bu yaklaşımın somut örneklerini oluşturuyor. Sürekli utanç duygusuyla yaşayan, başarılı olmasına rağmen kendisini değersiz hisseden kişiler; kayıp ve yas nedeniyle yönünü kaybedenler; toplumsal beklentilere uyarken kendi cinselliğini ve yakınlık ihtiyacını bastıran bireyler; ihanete uğradıktan sonra yaşamını yeniden kurmaya çalışan insanlar; bağımlılık, kıskançlık, yalnızlık, güç arzusu ya da onaylanma ihtiyacıyla mücadele eden danışanlar üzerinden arzuların karmaşık yapısı inceleniyor. Weber, bu öyküleri yalnızca psikolojik vakalar olarak sunmuyor; her birinin evrensel insani deneyimlere karşılık geldiğini gösteriyor.

Yazar, psikoterapinin temel amacını insanlara ne istemeleri gerektiğini öğretmek olarak değil, gerçekten ne istediklerini keşfetmelerine yardım etmek olarak tanımlıyor. Bir arzunun bastırılması kadar, körü körüne peşinden gidilmesinin de yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini vurguluyor. Terapi sürecinde danışanların korkularını, çelişkilerini ve savunma mekanizmalarını görünür hâle getirerek arzularıyla daha dürüst bir ilişki kurmalarını sağlamaya çalışıyor. Böylece bireyler, geçmiş deneyimlerinin yönettiği otomatik davranışlardan uzaklaşıp daha bilinçli seçimler yapabiliyor.

Weber’in yaklaşımı, psikolojik araştırmaları klinik gözlemler ve kültürel referanslarla birleştiriyor. Arzuların yalnızca bireysel kişilik özelliklerinden değil, aile ilişkilerinden, çocukluk deneyimlerinden, toplumsal normlardan ve kültürel beklentilerden da etkilendiğini gösteriyor. Özellikle utanç, suçluluk ve mükemmeliyetçilik gibi duyguların insanların gerçek ihtiyaçlarını fark etmelerini zorlaştırdığını; buna karşılık merak, öz şefkat ve açık iletişimin dönüşümün önünü açtığını savunuyor.

Kitap, insanın en derin isteklerini bastırılması gereken dürtüler olarak değil, kendini tanımanın temel anahtarları olarak ele alıyor. Weber, arzuların doğru anlaşılması hâlinde daha sağlıklı ilişkiler kurmanın, yaşamı daha bilinçli biçimde yönlendirmenin ve kişinin kendi değerleriyle uyumlu seçimler yapmasının mümkün olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle kitap, psikoterapi deneyimlerini merkeze alan anlatısını insan doğasına ilişkin kapsamlı bir sorgulamayla birleştirerek, okuru kendi isteklerini yeniden düşünmeye davet ediyor.

Charlotte Fox Weber — Ne İsteriz?: En Derin Arzularımızın On İkisine Yolculuk
Çeviren: Belgin Selen Haktanır • Nova Kitap
Psikoloji • 360 sayfa • 2026

Michael Morris — Kabile (2026)

Michael Morris’in ‘Kabile’ (‘Tribal’) adlı çalışması, kültürü sabit ulusal özellikler ya da değişmez gelenekler olarak gören yaklaşımlara karşı çıkarak, insan davranışını biçimlendiren kabile içgüdülerinin duruma göre etkinleşen ve dönüştürülebilen dinamik yapılar olduğunu savunuyor. Kültürel psikoloji alanındaki araştırmalarını tarih, siyaset, ekonomi, spor ve iş dünyasından örneklerle birleştiren Morris, insanların hangi gruba ait hissettiklerini, kime güveneceklerini ve nasıl işbirliği yapacaklarını belirleyen mekanizmaları inceliyor. Kabileciliği yalnızca kutuplaşmanın kaynağı olarak değil, doğru yönlendirildiğinde toplumsal dayanışmayı ve ortak hareket etmeyi mümkün kılan güçlü bir toplumsal kaynak olarak değerlendiriyor.

Kitabın çıkış noktası, 2002 Dünya Kupası öncesinde Guus Hiddink’in Güney Kore Millî Takımı’nda gerçekleştirdiği dönüşüm. Morris bu örnek üzerinden kültürün değiştirilemez bir kader olmadığını, kurumların, ritüellerin ve gündelik etkileşimlerin yeniden düzenlenmesiyle kolektif davranışların da dönüşebileceğini gösteriyor. Takımın başarısını yalnızca taktik ya da fiziksel hazırlıkla açıklamıyor; oyuncular arasındaki hiyerarşilerin, sembollerin ve sosyal alışkanlıkların bilinçli biçimde yeniden yapılandırılmasının performansı nasıl değiştirdiğini ortaya koyuyor. Böylece kültürün, uygun koşullar oluştuğunda hızla yeniden şekillenebilen bir sistem olduğunu ileri sürüyor.

Morris kitabın ilk bölümünde kabileleri harekete geçiren temel etkenleri ele alıyor. Ortak ritimler, paylaşılan tehditler, kutsal kabul edilen değerler ve kolektif deneyimler insanların aynı grubun parçası olduklarını hissetmelerini sağlıyor. Bu süreçler yalnızca geleneksel topluluklarda değil, şirketlerde, siyasi hareketlerde, spor kulüplerinde ve dijital platformlarda da benzer biçimde işliyor. İnsanların grup içinde uyum sağlaması, fedakârlık yapması ve ortak amaçlar doğrultusunda hareket etmesi bu kültürel tetikleyiciler sayesinde mümkün oluyor.

İkinci bölüm, kabile kimliklerini sürdüren semboller ve anlatılar üzerinde duruyor. Tarih anlatıları, medya, popüler kültür, eğitim, ritüeller ve gündelik alışkanlıklar insanların kimliklerini sürekli yeniden üretiyor. Morris, kültürel sinyallerin bireylerin kararlarını çoğu zaman farkında olmadan etkilediğini; hangi davranışların ödüllendirileceğini, hangi normların benimsenip hangilerinin dışlanacağını belirlediğini gösteriyor. Kültür bu nedenle yalnızca geçmişten devralınan bir miras değil, her gün yeniden kurulan yaşayan bir yapı hâline geliyor.

Son bölümde ise kültürel değişimin nasıl yayıldığı ve toplumsal kutuplaşmanın nasıl aşılabileceği tartışılıyor. Morris, toksik kabileciliğin dışlayıcı kimlikler, komplo düşünceleri ve karşılıklı güvensizlik ürettiğini kabul ediyor; ancak çözümün kabile duygusunu ortadan kaldırmak olmadığını savunuyor. Bunun yerine farklı gruplar arasında ortak hedefler kuran, kapsayıcı kimlikler geliştiren ve işbirliğini teşvik eden kurumların inşa edilmesini öneriyor. Böylece kitap, evrimsel kökenleri çok eskilere uzanan kabile içgüdülerinin modern toplumlarda hâlâ belirleyici olduğunu, fakat bunların çatışmayı derinleştirmek yerine demokrasi, dayanışma ve ortak yaşamı güçlendirecek biçimde yeniden yönlendirilebileceğini ileri sürerek kültür, psikoloji ve siyaset arasındaki ilişkiye özgün bir bakış sunuyor.

Michael Morris — Kabile: Bizi Ayıran Kültürel İçgüdüler Bir Araya Gelmemizi de Sağlayabilir mi?
Çeviren: Ramazan Kılınç • Domingo Kitap
Psikoloji • 320 sayfa • 2026

H. Hande Orhon Özdağ — İran Rejimini Anlamak (2026)

‘İran Rejimini Anlamak: Kaf Dağının Ardı’, 1979 İslam Devrimi sonrasında şekillenen İran siyasal sistemini tarihsel arka planı içinde ele alıyor. H. Hande Orhon Özdağ, günümüz İran’ını yalnızca güncel siyasal gelişmeler üzerinden değil, binlerce yıllık devlet geleneği, toplumsal yapısı ve kültürel birikimiyle birlikte değerlendiriyor. Böylece sıkça konuşulan ancak çoğu zaman kalıplaşmış yargılarla açıklanmaya çalışılan İran’ın siyasal düzenine daha derinlikli bir bakış sunuyor.

Eser, Pers imparatorluklarından günümüze uzanan tarihsel mirasın, farklı uygarlıkların, dinlerin ve etnik toplulukların bıraktığı izlerin bugünkü İran’ın oluşumundaki rolünü göz önünde bulundururken, odağını özellikle 1979 Devrimi sonrasında kurulan rejimin işleyişine yöneltiyor. Devrimle birlikte ortaya çıkan dinî liderlik modeli, devlet kurumlarının yapısı, siyasal meşruiyet anlayışı ve ulemanın yönetimde üstlendiği belirleyici konum ayrıntılı biçimde inceleniyor.

Kitap, Türkiye ile İran arasındaki tarihsel ve siyasal ilişkileri de dikkate alarak, iki ülke arasındaki karşılıklı etkileşimlerin ve İran’ın Türkiye kamuoyundaki algısının nasıl şekillendiğini sorguluyor. Özellikle Türkiye siyasetinde zaman zaman gündeme gelen “Türkiye İran olur mu?” tartışmalarını tarihsel ve siyasal bağlamına oturturken, yaygın kabullerin ötesine geçen analitik bir değerlendirme yapıyor.

İran’ın kendine özgü siyasal yapısını anlamaya çalışan çalışma, tarihsel süreklilik ile devrim sonrasında yaşanan kırılmaları birlikte ele alarak, günümüz İran rejiminin ideolojik temellerini, kurumsal örgütlenmesini ve bölgesel siyasetteki konumunu açıklamaya çalışıyor. Bu yönüyle kitap, İran’ı yalnızca komşu bir ülke olarak değil, Ortadoğu’nun siyasal dengelerini etkileyen özgün bir devlet modeli olarak değerlendiren; tarih, siyaset ve uluslararası ilişkiler perspektiflerini bir araya getiren kapsamlı bir inceleme sunuyor.

H. Hande Orhon Özdağ — İran Rejimini Anlamak: Kaf Dağının Ardı
• İmge Kitabevi
Siyaset • 151 sayfa • 2026