Robbie Mochrie — İktisatçı Gibi Düşünmek (2026)

Robbie Mochrie’nin bu çalışması, iktisadi düşüncesinin gelişimini önemli iktisatçıların fikirleri üzerinden anlatıyor ve iktisatçıların dünyayı nasıl analiz ettiğini açıklıyor. Mochrie, iktisadı yalnızca sayılarla çalışan teknik bir disiplin olarak değil, insanların kararlarını, kurumları ve toplumsal ilişkileri anlamaya çalışan bir düşünme biçimi olarak ele alıyor. Kitapta Adam Smith’ten Karl Marx’a, John Maynard Keynes’ten Milton Friedman’a kadar birçok düşünürün ortaya koyduğu fikirler tartışılıyor. Bu düşünürlerin her biri piyasa, emek, devlet ve krizler gibi temel sorunları farklı biçimlerde yorumluyor. Mochrie bu tartışmaları kronolojik bir çerçevede ele alarak iktisat düşüncesinin zaman içinde nasıl değiştiğini gösteriyor.

‘İktisatçı Gibi Düşünmek’ (‘How to Think Like an Economist’) aynı zamanda iktisadi düşüncenin tarihsel bağlamını da açıklıyor. Sanayi Devrimi, kapitalizmin yayılması ve büyük ekonomik krizler gibi gelişmeler iktisatçıların sorularını ve cevaplarını şekillendiriyor. Mochrie, Adam Smith’in piyasa düzeni hakkındaki görüşlerini, Marx’ın kapitalizm eleştirisini ve Keynes’in ekonomik krizlere yönelik devlet müdahalesi önerilerini anlaşılır bir dille anlatıyor. Daha sonraki dönemde ortaya çıkan neoliberal düşünce, para politikası tartışmaları ve modern iktisat yaklaşımları da bu çerçeve içinde ele alınıyor. Böylece okuyucu farklı iktisadi teorilerin hangi sorunlara yanıt aradığını ve hangi koşullarda ortaya çıktığını görme fırsatı buluyor.

Mochrie kitabın genelinde iktisatçıların yalnızca teoriler üretmediğini, aynı zamanda dünyayı yorumlama biçimimizi etkilediğini vurguluyor. İktisadi düşünce insanların çalışmayı, tüketimi, devletin rolünü ve toplumsal eşitsizliği nasıl değerlendirdiğini şekillendiriyor. Mochrie bu nedenle iktisat öğrenmenin yalnızca modelleri anlamak değil, farklı düşünme biçimlerini kavramak anlamına geldiğini söylüyor. Kitap karmaşık teorileri açık bir anlatımla sunarak ekonomi tarihine iyi bir giriş sağlıyor. Bu yönüyle kitap, iktisadi düşüncenin temel kavramlarını ve büyük iktisatçıların dünyayı nasıl yorumladığını anlamak isteyen okurlar için öğretici bir rehber.

Robbie Mochrie — İktisatçı Gibi Düşünmek: Dünyayı Şekillendiren Büyük İktisatçılar ve Onlardan Öğrenebileceklerimiz
Çeviren: M. Tuncay Kuş • Alfa Yayınları
İktisat • 320 sayfa • 2026

Paolo Milone — İnsanları Bağlama Sanatı (2026)

Paolo Milone’nin bu kitabı, bir psikiyatristin uzun yıllar boyunca psikiyatri servislerinde edindiği deneyimleri anlatan çarpıcı bir anlatı sunuyor. Milone, özellikle acil psikiyatri servislerinde çalışırken karşılaştığı ağır ruhsal krizleri, hastaların yaşadığı iç dünyaları ve doktorların bu durumlarla baş etmeye çalışırken yaşadığı etik ve duygusal gerilimleri aktarıyor. ‘İnsanları Bağlama Sanatı’ (‘L’arte di legare le persone’) adını psikiyatride bazen zorunlu olarak uygulanan fiziksel kısıtlama yönteminden alıyor ve bu uygulamanın yalnızca teknik bir müdahale olmadığını, aynı zamanda derin bir insanlık dramı barındırdığını gösteriyor. Milone, bu deneyimleri anlatırken psikiyatrinin yalnızca bir tıp disiplini olmadığını, insan kırılganlığını anlamaya çalışan bir alan olduğunu vurguluyor. Böylece okuyucuya akıl hastanelerinin kapalı dünyasında yaşanan gerçekleri yakından görme imkânı sunuyor.

Kitapta yer alan anlatılar çoğu zaman kısa sahneler, gözlemler ve düşünceler üzerinden ilerliyor. Milone, psikotik kriz yaşayan hastaları, intihar riski taşıyan gençleri veya ağır travmalarla mücadele eden insanları anlatırken onların yalnızca hastalıklarını değil, aynı zamanda insanlıklarını da görünür kılıyor. Bu yaklaşım psikiyatrinin soğuk ve teknik bir alan olduğu yönündeki yaygın algıyı sorguluyor. Yazar aynı zamanda doktorların da bu süreçte yoğun bir psikolojik yük taşıdığını gösteriyor. Hastalarla kurulan ilişkiler, başarısızlık korkusu ve bazen kaçınılmaz olan müdahaleler doktorların iç dünyasında derin izler bırakıyor.

Milone kitabın genelinde psikiyatrinin sınırlarını ve etik sorularını tartışıyor. Bir insanı korumak için onu zorla kısıtlamanın yarattığı çelişki, özgürlük ile güvenlik arasındaki gerilim ve ruhsal acının anlaşılması gibi konular metnin merkezinde yer alıyor. Milone bu deneyimleri sade ama yoğun bir anlatımla aktararak okuyucuyu psikiyatrinin en zor alanlarından biriyle yüzleştiriyor. Bu nedenle kitap, ruhsal hastalıkları yalnızca klinik bir sorun olarak değil, aynı zamanda insani ve toplumsal bir mesele olarak düşünmeyi sağlayan önemli bir tanıklık niteliği taşıyor.

Paolo Milone — İnsanları Bağlama Sanatı
Çeviren: Hande Kınacı • Okuyanus Yayınları
Psikiyatri • 212 sayfa • 2026

John Berger, Katya Berger Andreadakis — Tiziano: Su Perisi ile Çoban (2026)

 

John Berger ve kızı Katya Berger Andreadakis’in bu kitabı, Rönesans ressamı Tiziano’nun aynı adlı tablosunu merkeze alarak sanat tarihine ve görme deneyimine dair özgün bir yorum sunuyor. John Berger, resme yalnızca estetik bir nesne olarak yaklaşmıyor; onun içinde saklı olan bakış ilişkilerini, arzuyu ve doğa ile insan arasındaki bağı çözümlemeye çalışıyor. Tabloya bakan izleyicinin de bu ilişkilerin bir parçası hâline geldiğini gösteriyor. Berger, Tiziano’nun resminde yer alan çoban ile su perisi figürlerinin yalnızca mitolojik karakterler olmadığını, aynı zamanda doğayla kurulan insani ilişkiyi ve bakışın yönünü temsil ettiğini anlatıyor. Bu yorum resmin yalnızca bir sahneyi betimlemediğini, aynı zamanda izleyiciyle kurulan bir düşünme alanı yarattığını gösteriyor.

‘Tiziano: Su Perisi ile Çoban’ (‘Titian: Nymph and Shepherd’) Tiziano’nun resim anlayışını Rönesans sanatının genel bağlamı içinde ele alıyor. Berger ve Katya Berger Andreadakis, Tiziano’nun renk kullanımı, ışık düzeni ve figürlerin konumlanışı üzerinden tablonun içindeki gerilimi açıklıyor. Çoban figürü doğaya ait sakin bir varlığı temsil ederken su perisi figürü hem arzuyu hem de ulaşılamayan bir dünyayı çağrıştırıyor. Bu karşılaşma pastoral bir sahnenin ötesinde, insanın doğa karşısındaki konumunu düşündüren bir anlatı oluşturuyor. Yazarlar bu yorumla izleyicinin tabloya bakarken gördüğü şeyin yalnızca figürler olmadığını, aynı zamanda tarihsel bir bakış biçimi olduğunu vurguluyor.

John Berger ve Katya Berger Andreadakis kitabın genelinde sanat eserine bakmanın nasıl bir düşünme pratiği olduğunu gösteriyor. Tiziano’nun tablosu üzerinden görme, temsil ve arzu gibi kavramlar tartışılıyor. Bu yaklaşım sanat tarihini yalnızca kronolojik bir disiplin olarak değil, görme biçimlerini inceleyen eleştirel bir alan olarak ele alıyor. Böylece kitap, tek bir tabloya odaklanmasına rağmen sanatın anlamını, izleyici ile eser arasındaki ilişkiyi ve resmin kültürel bağlamını açıklayan önemli bir yorum çalışması olarak öne çıkıyor.

John Berger, Katya Berger Andreadakis — Tiziano: Su Perisi ile Çoban
Çeviren: Beril Eyüboğlu • Metis Yayınları
Sanat • 112 sayfa • 2026

Daniel N. Stern — Bebeğin Kişilerarası Dünyası (2026)

Daniel N. Stern’ün bu çalışması, bebeklerin psikolojik gelişimini klasik psikanalitik modellerden farklı bir bakışla ele alıyor. Stern, bebeklerin doğumdan sonra uzun süre pasif ve ilişkisiz varlıklar olmadığını, aksine erken dönemden itibaren çevreleriyle aktif bir ilişki kurduklarını gösteriyor. Gelişim psikolojisi araştırmalarına ve kendi klinik gözlemlerine dayanan Stern, bebeğin zihinsel dünyasının baştan itibaren ilişkiler içinde şekillendiğini anlatıyor. Bebekler yüz ifadelerine, ses tonlarına ve ritimlere duyarlı tepkiler veriyor; böylece anne veya bakım verenle kurulan etkileşimler erken psikolojik gelişimin temelini oluşturuyor. Stern bu süreçte bebeğin kendilik duygusunun aşamalı biçimde ortaya çıktığını açıklıyor ve erken etkileşimlerin duygusal gelişim açısından belirleyici bir rol oynadığını vurguluyor.

Kitapta Stern, bebek gelişimini farklı “kendilik duyusu” aşamaları üzerinden yorumluyor. Yaşamın ilk aylarında ortaya çıkan “ortaya çıkan kendilik” deneyimi, bebeğin beden duyumları ve algıları arasında bir bütünlük kurmasını sağlıyor. Ardından “çekirdek kendilik” gelişiyor ve bebek kendi eylemlerinin sonuçlarını fark etmeye başlıyor. Daha sonra “öznel kendilik” aşaması oluşuyor; bu aşamada bebek başkalarının da duygulara ve niyetlere sahip olduğunu kavramaya başlıyor. Son olarak dilin gelişmesiyle birlikte “sözel kendilik” ortaya çıkıyor ve çocuk sosyal dünyayı dil aracılığıyla anlamlandırmaya başlıyor. Stern bu aşamaların birbirini ortadan kaldırmadığını, aksine yaşam boyunca birlikte varlığını sürdürdüğünü anlatıyor.

Stern kitabın genelinde bebek ile bakım veren arasındaki karşılıklı etkileşimin gelişim sürecinin merkezinde yer aldığını gösteriyor. Yüz ifadeleri, dokunuşlar ve ses tonları gibi küçük etkileşimler bebeğin duygusal düzenleme becerilerini biçimlendiriyor. Stern bu mikro etkileşimlerin daha sonraki ilişkilerin temellerini oluşturduğunu savunuyor. Bu yaklaşım psikanaliz ile gelişim psikolojisi arasında yeni bir köprü kuruyor ve erken çocukluk araştırmalarına önemli katkı sağlıyor. Bu nedenle ‘Bebeğin Kişilerarası Dünyası’ (‘The Interpersonal World of the Infant’), bebeklerin sosyal ve duygusal gelişimini anlamak isteyen araştırmacılar ve klinisyenler için alanın en etkili çalışmalarından biri olarak kabul ediliyor.

Daniel N. Stern — Bebeğin Kişilerarası Dünyası
Çeviren: Işık Doğangün • İş Kültür Yayınları
Psikanaliz • 288 sayfa • 2026

Claude Béata — Kedi Psikolojisi (2026)

Claude Béata’nın bu çalışması, kedilerin davranışlarını ve ruhsal dünyasını veteriner psikiyatrisi perspektifinden ele alıyor. Uzun yıllardır hayvan davranışları üzerine çalışan Béata, klinik deneyimlerini ve güncel bilimsel araştırmaları bir araya getirerek kedilerin psikolojisini anlamaya çalışıyor. ‘Kedi Psikolojisi: Dört Ayaklı Dostlarımız Bize Ne Anlatmaya Çalışıyor?’ (‘La folie des chats’), insanların çoğu zaman kedilerin davranışlarını yalnızca içgüdüsel refleksler olarak gördüğünü, oysa bu davranışların karmaşık bir duygusal ve bilişsel dünyaya dayandığını gösteriyor. Bu yaklaşım kedilere yönelik bakışı değiştiriyor ve onları yalnızca evcil hayvanlar olarak değil, özgün bir psikolojik yapıya sahip canlılar olarak düşünmeyi sağlıyor. Claude Béata böylece kedi davranışlarını açıklarken çevre koşullarının, insanlarla kurulan ilişkilerin ve stresin hayvanların ruhsal durumunu nasıl etkilediğini ayrıntılı biçimde anlatıyor.

Kitapta yer alan örnek vakalar bu yaklaşımı somut hâle getiriyor. Béata, barınaklarda yaşayan ve depresyon belirtileri gösteren kedileri, sahiplerinden ayrıldığında yoğun kaygı yaşayan Tabatha’yı ve davranışlarında keskin dalgalanmalar görülen Nugatin’i anlatıyor. Ayrıca Melly adlı kedinin yaşadığı ve şizofreniye benzetilen davranış bozukluğu gibi dikkat çekici örnekler üzerinden kedilerin ruhsal sorunlarını tartışıyor. Bu hikâyeler yalnızca ilginç vakalar sunmuyor; aynı zamanda kedilerin stres, yalnızlık ve çevresel değişimlere nasıl tepki verdiğini açıklıyor. Yazar bu örneklerle okuyucuyu kedilerin zihinsel dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor ve onların davranışlarını daha dikkatli gözlemlemeye teşvik ediyor.

Béata kitabın genelinde kedilerin ruhsal ve fiziksel sağlığının birbirinden ayrılmaz olduğunu vurguluyor. Kedilerin yaşadığı çevre, günlük rutinler ve insanlarla kurdukları bağlar onların psikolojik dengesini doğrudan etkiliyor. Bu nedenle yazar kedilerin ihtiyaçlarını anlamanın yalnızca davranış sorunlarını çözmek için değil, onların refahını korumak için de gerekli olduğunu söylüyor. Bilimsel araştırmalar ile klinik gözlemleri birleştiren bu çalışma, kedilerin psikolojisini anlaşılır biçimde açıklayan önemli bir rehber sunuyor. Bu yönüyle Kitap, kedilerin davranışlarını daha iyi anlamak ve onların sağlığını korumak isteyen okurlar için ufuk açıcı bir kaynak olarak öne çıkıyor.

Claude Béata — Kedi Psikolojisi: Dört Ayaklı Dostlarımız Bize Ne Anlatmaya Çalışıyor?
Çeviren: Nazlı Ceyhan Sümter • Doğan Kitap
Psikoloji • 240 sayfa • 2026

Paul Christopher Anderson — Amerikan İç Savaşı’nın Kısa Tarihi (2026)

Paul Christopher Anderson’ın bu kitabı, Amerikan İç Savaşı’nın nedenlerini, gelişimini ve sonuçlarını kısa fakat bütünlüklü bir anlatı içinde açıklıyor. Anderson, savaşın kökenlerini Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşundan itibaren büyüyen ekonomik, siyasal ve toplumsal ayrılıklar içinde değerlendiriyor. Özellikle kölelik meselesi Kuzey ve Güney eyaletleri arasında derin bir gerilim yaratmıştı. Kuzey’de sanayi ve ücretli emek düzeni güç kazanırken Güney ekonomisi büyük ölçüde köle emeğine dayanan plantasyon sistemi üzerine kurulmuştu. Bu farklı ekonomik yapıların siyasal temsil ve eyalet hakları tartışmalarıyla birleşmesi giderek sertleşen bir kriz doğuruyordu. Anderson, Abraham Lincoln’ün başkan seçilmesinin ardından Güney eyaletlerinin Birlik’ten ayrıldığını ve Konfederasyon’u kurduğunu anlatarak savaşın patlak verdiği süreci açıklıyor.

‘Amerikan İç Savaşı’nın Kısa Tarihi’ (‘A Short History of the American Civil War’) savaşın askerî gelişimini de ana hatlarıyla takip ediyor. Anderson, savaşın ilk yıllarında Güney ordularının önemli başarılar kazandığını, ancak Kuzey’in daha büyük nüfus, sanayi kapasitesi ve lojistik gücü sayesinde zamanla üstünlüğü ele geçirdiğini anlatıyor. Gettysburg ve Vicksburg gibi dönüm noktası sayılan muharebeler savaşın gidişatını değiştirdi. Aynı süreçte Abraham Lincoln köleliği kaldırmayı hedefleyen politikalar geliştirdi ve 1863’te yayımlanan Özgürlük Bildirgesi savaşın siyasal anlamını genişletti. Böylece çatışma yalnızca Birliği koruma mücadelesi olmaktan çıkıp ve köleliğin sona erdirilmesiyle bağlantılı bir dönüşüm sürecine dönüştü.

Anderson kitabın son bölümünde savaşın sonuçlarını ve uzun vadeli etkilerini değerlendiriyor. 1865’te Konfederasyon’un yenilgisiyle Birlik yeniden kuruldu ve kölelik anayasal olarak kaldırıldı. Ancak savaşın ardından gelen Yeniden Yapılanma dönemi Güney toplumunda derin siyasi ve sosyal sorunlar yarattı. Irk eşitliği meselesi ve federal otoritenin rolü üzerine tartışmalar uzun süre devam etti. Anderson bütün bu gelişmeleri açık ve kronolojik bir anlatı içinde sunarak Amerikan İç Savaşı’nın hem askerî hem de toplumsal boyutlarını anlamayı kolaylaştırıyor. Bu nedenle eser, savaşın nedenlerini ve sonuçlarını kısa fakat kapsamlı biçimde öğrenmek isteyen okurlar için önemli bir giriş çalışması olarak öne çıkıyor.

Paul Christopher Anderson — Amerikan İç Savaşı’nın Kısa Tarihi
Çeviren: Turgay Sivrikaya • İletişim Yayınları
Tarih • 343 sayfa • 2026

Robert Walsh — İstanbul Manzaraları (2026)

‘İstanbul Manzaraları’, ülkemizde aslen içerdiği çizimlerle tanınan ‘Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor’ kitabının Türkçede ilk kez yayımlanan çevirisi.

Kitap, 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı coğrafyasını ve özellikle İstanbul ile Anadolu’daki erken Hristiyanlık merkezlerini anlatan önemli bir seyahat ve gözlem kitabı sunuyor. Walsh metinde İstanbul’un tarihî yapısını, gündelik hayatını ve farklı toplulukların bir arada yaşadığı toplumsal düzeni ayrıntılı biçimde betimliyor. Şehrin camilerini, saraylarını, limanlarını ve sokaklarını anlatırken hem Osmanlı kurumlarını hem de Batılı seyyahların dikkatini çeken kültürel ayrıntıları yorumluyor. Yazar özellikle Konstantinopolis’in Bizans mirası ile Osmanlı dünyasının birleştiği bir merkez olduğunu vurguluyor ve kentin tarih boyunca taşıdığı sembolik önemi açıklıyor. Bu yaklaşım okuyucunun İstanbul’u yalnızca bir başkent olarak değil, farklı uygarlıkların kesiştiği büyük bir tarih sahnesi olarak görmesini sağlıyor.

Eserin ikinci bölümü Küçük Asya’daki “Yedi Kilise” olarak bilinen erken Hristiyanlık merkezlerine odaklanıyor. Walsh Efes, Smyrna, Pergamon, Thyatira, Sardis, Philadelphia ve Laodikeia gibi yerleri gezerken bu şehirlerin İncil’deki konumunu, tarihsel gelişimini ve dönemin fiziksel kalıntılarını anlatıyor. Antik kalıntılar, harabeler ve yerel gelenekler üzerinden Hristiyanlık tarihinin izlerini takip ediyor. Bu anlatı yalnızca bir din tarihi incelemesi sunmuyor; aynı zamanda Anadolu’nun tarihsel peyzajını ve çok katmanlı geçmişini de ortaya koyuyor. Yazarın gözlemleri sayesinde okuyucu antik kentlerin bulunduğu coğrafyanın kültürel ve tarihsel derinliğini daha iyi kavrıyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri ressam Thomas Allom’un hazırladığı özgün çizimler oluyor. Allom’un ayrıntılı gravürleri İstanbul’un siluetini, camileri, limanlarını ve Anadolu’daki antik kent manzaralarını görsel olarak canlandırıyor. Bu görseller metnin anlattığı sahneleri destekliyor ve dönemin şehir manzaralarını belgeleyen değerli tarihsel kaynaklar oluşturuyor.

Robert Walsh’un anlatısı ile Thomas Allom’un çizimleri birleşerek 19. yüzyıl Osmanlı dünyasını hem metinsel hem de görsel bir tanıklık hâline getiriyor. Bu nedenle eser, İstanbul tarihi, Osmanlı coğrafyası ve erken Hristiyanlık merkezleri üzerine çalışan araştırmacılar için önemli bir başvuru kaynağı olarak kabul ediliyor.

Robert Walsh — İstanbul Manzaraları: Rumeli’de ve Batı Anadolu’da Gezintilerle
Çizimler: Thomas Allom
Çeviren: Şeniz Türkömer • İş Kültür Yayınları
Seyahatname • 256 sayfa • 2026

 

Nicolas Grimal — Antik Mısır Tarihi (2026)

Nicolas Grimal’in bu eseri, Antik Mısır tarihini en eski dönemlerden Roma egemenliğine kadar kronolojik ve bütüncül bir çerçevede ele alıyor. Grimal, Nil vadisinin coğrafyasının Mısır uygarlığının oluşumunda belirleyici bir rol oynadığını vurguluyor. Nil’in düzenli taşkınları tarımı mümkün kıldı ve bu verimli ortam erken yerleşimlerin gelişmesini sağladı.

Yazar, hanedanlık öncesi dönemden başlayarak siyasi birlik sürecinin nasıl oluştuğunu anlatıyor. Yukarı ve Aşağı Mısır’ın birleşmesiyle birlikte firavun merkezli güçlü bir devlet yapısı ortaya çıkıyor. Bu dönem aynı zamanda yazının, bürokrasinin ve dinsel kurumların kurumsallaşmaya başladığı bir aşamayı temsil ediyor. Grimal, bu sürecin yalnızca siyasi bir birleşme olmadığını, aynı zamanda ortak bir kültürel kimliğin oluşmasını sağladığını gösteriyor.

‘Antik Mısır Tarihi’ (‘Histoire de l’Égypte Ancienne’), Eski Krallık döneminde piramitlerin inşa edildiği güçlü merkezi devletin yükselişini inceliyor. Firavunların tanrısal otoritesi siyasal düzenin temelini oluşturuyor ve devlet büyük mimari projelerle gücünü görünür kılıyor. Ancak zamanla merkezi otorite zayıflıyor ve Birinci Ara Dönem adı verilen siyasi parçalanma süreci ortaya çıkıyor. Grimal bu kırılmanın ardından Orta Krallık döneminde yeniden güçlü bir devletin kurulduğunu anlatıyor. Bu dönemde idari reformlar, edebiyatın gelişmesi ve bölgesel yönetimlerin yeniden düzenlenmesi dikkat çekiyor. Daha sonra Yeni Krallık döneminde Mısır büyük bir imparatorluk hâline geliyor. Özellikle III. Thutmose, Akhenaton ve II. Ramses gibi hükümdarların dönemlerinde askeri seferler, diplomasi ve dinî reformlar Mısır tarihinin yönünü değiştiriyor.

Grimal eserin son bölümlerinde Mısır’ın giderek artan dış baskılarla karşılaştığını anlatıyor. Yeni Krallık’ın sonrasında Libyalılar, Nubyalılar, Asurlular ve Persler gibi güçler Mısır üzerinde hâkimiyet kuruyor. Daha sonra Büyük İskender’in fethiyle birlikte Helenistik dönem başlıyor ve Ptolemaios hanedanı Mısır’ı yönetiyor. Bu süreçte Yunan ve Mısır kültürleri iç içe geçiyor. Sonunda Roma egemenliğiyle birlikte firavunluk geleneği sona eriyor. Nicolas Grimal, bütün bu dönemleri siyasi tarih, din, sanat ve toplum yapısını birlikte ele alarak anlatıyor. Bu nedenle eser Antik Mısır tarihini kapsamlı biçimde açıklayan temel çalışmalar arasında yer alıyor ve alanın en önemli başvuru kaynaklarından biri olarak kabul ediliyor.

Nicolas Grimal — Antik Mısır Tarihi
Çeviren: Özcan Doğan • Doğu Batı Yayınları
Tarih • 762 sayfa • 2026

Robert C. Allen — İngiliz Sanayi Devrimi (2026)

Robert C. Allen’ın ‘İngiliz Sanayi Devrimi: Küresel Bir Tarih’ (‘The British Industrial Revolution in Global Perspective’) adlı kitabı, Sanayi Devrimi’nin neden Britanya’da başladığını küresel ekonomik koşullar üzerinden açıklamaya çalışıyor. Allen klasik tarih anlatılarının çoğunun teknolojik dehayı veya kültürel üstünlüğü vurguladığını, ancak bu açıklamaların sürecin ekonomik mantığını yeterince ortaya koymadığını söylüyor. Yazar bunun yerine fiyat yapıları, ücret düzeyleri ve enerji maliyetleri gibi maddi koşullara odaklanan bir yorum geliştiriyor. Bu yaklaşımda Britanya’nın dünya ekonomisi içindeki konumu belirleyici bir rol oynuyor. Özellikle Londra gibi şehirlerde işçi ücretlerinin oldukça yüksek seyretmesi üreticileri yeni çözümler aramaya yöneltiyor. Aynı dönemde kömürün bol ve ucuz olması enerji maliyetlerini düşürüyor ve makine kullanımını ekonomik hâle getiriyor. Böylece girişimciler insan emeğini azaltan teknolojilere yatırım yapmayı daha kârlı buluyor.

Allen kitabın merkezinde “yüksek ücret ekonomisi” tezini kuruyor ve bu tez üzerinden sanayileşmenin mantığını açıklıyor. Britanya’da iş gücünün pahalı olması üretim maliyetlerini artırıyor, bu durum da emekten tasarruf sağlayan makinelerin geliştirilmesini teşvik ediyor. Tekstil makineleri, eğirme teknolojileri ve buhar makinesi gibi yenilikler bu ekonomik baskının sonucu olarak ortaya çıkıyor. Yazar aynı dönemde Çin, Hindistan ve Doğu Avrupa gibi bölgelerde ücretlerin çok daha düşük kaldığını hatırlatıyor. Bu nedenle aynı teknolojilerin bu bölgelerde ekonomik olarak cazip görünmediğini savunuyor. Allen böylece Sanayi Devrimi’nin yalnızca teknik bir buluşlar dizisi olmadığını, belirli ekonomik koşulların yarattığı bir çözüm süreci olduğunu gösteriyor.

Kitap ayrıca Atlantik ticaretinin genişlemesinin ve sömürge ekonomisinin Britanya’ya önemli avantajlar sağladığını vurguluyor. Genişleyen dünya ticareti hem sermaye birikimini hızlandırıyor hem de sanayi ürünleri için büyük pazarlar oluşturuyor. Tarımda artan verimlilik kırsal nüfusun bir kısmını kentlere yönlendiriyor ve sanayi için gerekli iş gücünü sağlıyor. Robert C. Allen bütün bu unsurları bir araya getirerek Sanayi Devrimi’ni küresel ekonomik sistem içinde açıklayan güçlü bir model kuruyor. Bu nedenle eser iktisat tarihi alanında büyük önem taşıyor ve sanayileşmenin neden Avrupa’da başladığını anlamak isteyen araştırmacılar için temel bir başvuru niteliğinde.

Robert C. Allen — İngiliz Sanayi Devrimi: Küresel Bir Tarih
Çeviren: Ramiz Üzümçeker • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 448 sayfa • 2026

Rahel Jaeggi — Yabancılaşma (2026)

Rahel Jaeggi’nin bu kitabı, modern toplumda yabancılaşma kavramının hâlâ geçerli olup olmadığını yeniden tartışıyor. Jaeggi, özellikle Karl Marx’tan miras kalan ve bugünlerde demode olduğu söylenen yabancılaşma düşüncesinin günümüz kapitalist toplumunu anlamak için hâlâ güçlü bir tanımlama olduğunu söylüyor. ‘Yabancılaşma: Toplumsal Felsefi Bir Sorunun Güncelliği Üzerine’ (‘Entfremdung: Zur Aktualität eines sozialphilosophischen Problems’), yabancılaşmayı yalnızca ekonomik bir sorun olarak değil, bireyin kendi hayatıyla kurduğu ilişkinin bozulması olarak ele alıyor.

Jaeggi’ye göre yabancılaşma, insanın kendi eylemleri, arzuları ve yaşam biçimi üzerinde gerçek bir sahiplik hissi kuramaması durumunda ortaya çıkıyor. İnsanlar hayatlarını sürdürüyor gibi görünse de aslında kendi yaşamlarına dışarıdan bakıyormuş gibi hissedebiliyor. Bu durum yalnızca iş hayatında değil, gündelik ilişkilerde, tüketim alışkanlıklarında ve kimlik kurma süreçlerinde de ortaya çıkıyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, yabancılaşmayı romantik bir “özünü kaybetme” anlatısına indirgemeden yeniden tanımlaması oluyor. Jaeggi, insanların değişmez bir “öz”e sahip olduğu fikrine mesafeli duruyor. Bunun yerine yabancılaşmayı, bireyin yaşam pratikleriyle kurduğu ilişkinin başarısız veya işlevsiz hale gelmesi olarak yorumluyor. Yani sorun, insanların gerçek özlerinden kopması değil; yaşam biçimlerinin kendileri için anlamlı ve sahiplenilebilir olmaması oluyor.

Jaeggi ayrıca yabancılaşmayı yalnızca bireysel bir psikolojik sorun olarak görmüyor. Bu durumun toplumsal kurumlar, ekonomik düzen ve kültürel normlarla yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor. Kapitalist üretim biçimleri, bürokratik kurumlar ve standartlaşmış yaşam modelleri insanların kendi faaliyetleri üzerinde kontrol kurmasını zorlaştırabiliyor.

Sonuç olarak bu kitap, yabancılaşmayı geçmişte kalmış bir eleştiri olarak değil, modern toplumun temel sorunlarından biri olarak yeniden yorumluyor. Jaeggi, özgür bir yaşamın ancak insanların kendi pratiklerini gerçekten sahiplenebildiği ve anlamlı bulabildiği koşullar altında mümkün olduğunu savunarak sosyal felsefede yabancılaşma kavramını güncel bir tartışma haline getiriyor.

Rahel Jaeggi — Yabancılaşma: Toplumsal Felsefi Bir Sorunun Güncelliği Üzerine
Çeviren: Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Siyaset • 334 sayfa • 2026