Tarık Zafer Tunaya — Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri (2026)

Tarık Zafer Tunaya’nın bu klasikleşmiş yapıtı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan modernleşme sürecini siyaset biliminin imkânlarıyla ele alarak, Türkiye’nin siyasal dönüşümünü tarihsel bir bütünlük içinde anlatıyor. Kitap, yalnızca kronolojik bir anlatı sunmakla kalmıyor; aynı zamanda bu dönüşümün ardındaki düşünsel çatışmaları, farklı ideolojik yönelimleri ve bunların toplumsal karşılıklarını da analiz ediyor.

Tunaya, Batılılaşmayı yüzeysel bir kurum aktarımı olarak değil, devlet yapısından zihniyet dünyasına kadar uzanan köklü bir değişim süreci olarak yorumluyor. Bu çerçevede Osmanlı siyasal düzeninin temel dinamiklerinden başlayarak Lâle Devri’nden Tanzimat’a, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e kadar uzanan reform hareketlerini hem siyasal gelişmeler hem de fikir akımları arasındaki etkileşim üzerinden inceliyor.

Eserde Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük gibi başlıca düşünce akımları, yalnızca teorik düzeyde değil; temsilcileri, tarihsel bağlamları ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden değerlendiriliyor. Bu yaklaşım, modern Türkiye’nin siyasal kimliğinin nasıl şekillendiğini anlamak açısından güçlü bir zemin sunuyor.

Tunaya’nın çalışması, karşıt görüşleri birlikte ele alarak okuyucuya çok boyutlu bir perspektif kazandırıyor. Bu yönüyle eser, geçmişi açıklamakla kalmayıp bugünü anlamaya da katkı sağlıyor. Türkiye’nin siyasal düşünce tarihine dair temel kaynaklardan biri olarak kabul edilen bu kitap, modernleşme sürecini derinlemesine kavramak isteyenler için hâlâ önemini koruyor.

Tarık Zafer Tunaya — Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri
• Kronik Kitap
Siyaset • 240 sayfa • 2026

Benjamin Farrington — Antik Yunan Bilimi (2026)

Benjamin Farrington’ın bu çalışması, Antik Yunan bilimini soyut bir düşünce tarihi olarak değil, toplumsal ve maddi koşulların ürünü olarak ele alıyor. Farrington, bilimin gelişimini üretim biçimleri, teknik ilerlemeler ve sınıfsal ilişkilerle birlikte düşünerek, Yunan bilim geleneğini tarihsel materyalist bir perspektifle yeniden yorumluyor.

‘Antik Yunan Bilimi’ (‘Greek Science: Its Meaning for Us’), bilimin kökenlerini tarih öncesi dönemlere ve Yakın Doğu uygarlıklarına kadar götürerek başlıyor. Neolitik devrimle birlikte ortaya çıkan teknik bilgi birikimi, Antik Yunan’da teorik düşünceye dönüşüyor. Özellikle İyonya’da gelişen erken dönem bilim anlayışı, doğayı doğaüstü güçlerle değil, kendi iç yasalarıyla açıklamaya yöneliyor. Thales ve Herakleitos gibi düşünürler, doğayı gözlem ve akıl yoluyla anlamaya çalışarak bu sürecin öncüsü oluyor.

Farrington’a göre bu erken dönem, modern bilime en yakın aşamayı temsil ediyor. İnsan, doğanın bir parçası olarak görülüyor ve bilgi, pratik ihtiyaçlarla bağlantılı gelişiyor. Ancak Pythagoras ile başlayan ve özellikle Platon ile güçlenen eğilim, bilimi giderek daha soyut ve matematiksel bir düzleme taşıyor. Bu süreçte gözleme dayalı yaklaşım zayıflarken, idealist ve metafizik açıklamalar öne çıkıyor.

Buna karşılık Demokritos gibi düşünürler atomcu kuramla doğayı maddi temeller üzerinden açıklamaya devam ediyor. Hippokrates geleneği ise tıpta gözleme dayalı, deneyimsel bir yaklaşım geliştirerek bilimin insan yaşamına doğrudan hizmet edebileceğini gösteriyor. Bu, “pozitif bilim” fikrinin erken bir örneği olarak değerlendiriliyor.

Kitabın önemli bir bölümü, Sokrates sonrası dönemde yaşanan kırılmaya ayrılıyor. Aristoteles, doğa araştırmalarını sistematik hale getirse de, Farrington’a göre onun yaklaşımı da belirli ölçüde ereksel (teleolojik) ve sınırlayıcıdır. Bu dönemde bilim, giderek teknik üretimden ve pratik yaşamdan kopma eğilimi gösteriyor.

İlerleyen bölümlerde ise, Theophrastos sonrası gelişmeler ele alınıyor. İskenderiye’de kurulan bilim merkezleri, özellikle Claudius Ptolemaios ve Galenos gibi isimlerle bilimsel üretimin kurumsallaştığı bir dönemi temsil ediyor. Matematik, astronomi, tıp ve mühendislik alanlarında önemli ilerlemeler kaydediliyor; ancak bu ilerlemeler de toplumsal yapıdan bağımsız değil.

Sonuç olarak Farrington, Antik Yunan biliminin büyük başarılarına rağmen belirli sınırları olduğunu vurguluyor. Köleci üretim düzeni ve toplumsal yapı, bilimin pratikle bağını zayıflatıyor ve deneysel gelişimin sürekliliğini engelliyor. Buna rağmen Antik Yunan bilimi, modern bilimin temellerini atarak Rönesans ve sonrasındaki bilimsel atılımlar için vazgeçilmez bir miras bırakıyor.

Benjamin Farrington — Antik Yunan Bilimi
Çeviren: Tunç Türel • Yordam Kitap
Bilim • 352 sayfa • 2026

David Graeber — Korsan Aydınlanma (2026)

David Graeber’in bu çalışması, Aydınlanma düşüncesinin kökenlerini Avrupa merkezli anlatıların dışına taşıyarak, 18. yüzyılda Madagaskar çevresinde ortaya çıkan korsan toplulukları üzerinden yeniden yorumluyor. Graeber, korsanları yalnızca kaotik ve yasa dışı figürler olarak değil, alternatif toplumsal düzenler kuran aktörler olarak ele alıyor.

‘Korsan Aydınlanma’ (‘Pirate Enlightenment’), efsanevi Libertalia anlatısından yola çıkarak, bunun tamamen kurgu olmadığını, gerçek tarihsel deneyimlerle iç içe geçtiğini öne sürüyor. Özellikle Madagaskar’daki yerel Malgaş topluluklarıyla korsanlar arasında kurulan ilişkiler, yeni ve melez siyasal yapılar doğuruyor. Bu bağlamda Betsimisaraka Konfederasyonu, korsanlar ile yerel halkın etkileşimi sonucu ortaya çıkan özgün bir toplumsal örgütlenme örneği olarak inceleniyor.

Graeber, bu toplulukların ortak mülkiyet, yatay örgütlenme ve doğrudan demokrasi gibi pratikler geliştirdiğini gösteriyor. Korsan gemilerinde ve yerleşimlerinde kararların kolektif biçimde alınması, otoritenin sınırlanması ve eşitlikçi ilişkilerin kurulması, modern özgürlük ve demokrasi fikirlerinin yalnızca Avrupa düşüncesinden doğmadığını ortaya koyuyor.

Eser aynı zamanda antropoloji ile tarih arasında bir köprü kuruyor. Arşiv belgeleri, seyahat anlatıları ve sözlü tarih unsurları bir araya getirilerek, resmi tarihin dışına itilmiş deneyimler görünür kılınıyor. Bu yaklaşım, Aydınlanma’nın tek merkezli ve doğrusal bir ilerleme hikâyesi olmadığını; farklı coğrafyalarda, farklı topluluklar tarafından şekillendirildiğini savunuyor.

‘Korsan Aydınlanma’, özgürlük, eşitlik ve siyasal örgütlenme gibi kavramların kökenlerini yeniden düşünmeye çağırıyor. Graeber, korsanların kurduğu bu geçici ama yaratıcı dünyaları inceleyerek, modern politik hayal gücünün sandığımızdan çok daha geniş ve çoğul bir geçmişe sahip olduğunu gösteriyor.

David Graeber — Korsan Aydınlanma, (Yahut) Gerçek Libertalia
Çeviren: Nilüfer Şen Çakar • Everest Yayınları
Antropoloji • 192 sayfa • 2026

Sara Rich — Mantar (2026)

Sara Rich’in bu eseri, mantarları yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil, insanın doğayla, bilgiyle ve kendisiyle kurduğu ilişkinin sınırlarını sorgulayan çok katmanlı bir anlatı içinde ele alıyor. ‘Mantar’ (‘Mushroom’), tarih boyunca sınıflandırılması zor olan mantarların ne tam anlamıyla bitki ne de hayvan olarak görülebilmesinden hareketle, onların “arada kalmış” doğasını felsefi ve kültürel bir problem olarak yeniden düşünmeye açıyor.

Rich, Ortaçağ’dan günümüze uzanan bir çizgide mantarların büyü, din ve bilim arasındaki geçişken alanlarda nasıl konumlandığını anlatıyor. Mantarlar bir yandan gizemli, hatta tehlikeli varlıklar olarak görülürken, diğer yandan şifa, dönüşüm ve yeniden doğuşun simgesi hâline geliyor. Bu çift anlamlılık, insanın doğaya yüklediği anlamların ne kadar değişken ve kırılgan olduğunu gözler önüne seriyor.

Kitap aynı zamanda günümüz ekolojik krizleri bağlamında mantarların yeniden keşfedilişine odaklanıyor. Onlar, kimi zaman doğayı iyileştirebilecek “kurtarıcılar” olarak yüceltiliyor; kimi zamansa modern insanın kaybolmuş aidiyet duygusunu yeniden kurabileceği bir temas noktası olarak görülüyor. Ancak Rich, bu romantik ve faydacı yaklaşımlara mesafeli durarak, mantarları yalnızca insan ihtiyaçlarına indirgemeden anlamaya çağırıyor.

Eserin dikkat çekici yönlerinden biri, yazarın kişisel deneyimlerini anlatıya dâhil etmesi. Ormanda mantar arama anları, pişen kuzugöbeği mantarı kokusu ve arka planda çalan müzikler, metne duyusal ve samimi bir boyut katıyor. Bu anlatım, okuru yalnızca düşünsel değil, aynı zamanda deneyimsel bir yolculuğa çıkarıyor.

Kitap, mantarları merkeze alarak insan-merkezci düşünme biçimini sorgulayan, doğayla kurduğumuz ilişkiyi yeniden değerlendirmeye çağıran bir eser sunuyor. Rich, okuru faydacılığın dar çerçevesinden çıkarıp, doğayı kendi çokluğu ve gizemi içinde kavramaya yönlendiren bir bakış geliştirmeye davet ediyor.

Sara Rich — Mantar
Çeviren: Gizem Kastamonulu • Ayrıntı Yayınları
Deneme • 140 sayfa • 2026

Tayfun Atay — Şempanzelerden Peygamberlere (2026)

Antropoloji, peygamberler kadar şempanzelerden de öğreneceklerimiz vardır iddiasıyla ortaya çıkan bir bilimsel, düşünsel disiplindir.

Tayfun Atay’ın ‘Şempanzelerden Peygamberlere’ adlı eseri, insanı sabit ve “doğal” bir varlık olarak kabul eden alışıldık bakışı sarsarak, onun sürekli kurulan ve dönüşen bir süreç olduğunu gösteren kapsamlı bir antropoloji yolculuğu sunuyor. Kitap, insanı anlamanın yalnızca kendimize bakmakla değil, “öteki”nin dünyasına girerek, onu deneyimleyerek ve bu süreçte kendimizi yeniden kurarak mümkün olduğunu savunuyor.

Eser, antropolojiyi kuru bir akademik disiplin olmaktan çıkarıp, zihinsel bir sarsıntı ve farkındalık alanı haline getiriyor. İlk bölümlerden itibaren okuru etnosantrizmden uzaklaştırarak kültürel görelilik fikrine davet ediyor: Hiçbir kültür mutlak ölçü değildir, insan ancak karşılaştırma ve bütüncül bakışla anlaşılabilir. Bu yaklaşım, kitabın omurgasını oluşturuyor diyebiliriz.

Atay, insanın “birincil doğasının” aslında kültür olduğunu ileri sürerek, biyoloji ile kültür arasındaki karmaşık ilişkiyi tartışıyor. Şempanzelerden başlayarak insanın evrimsel serüvenini izlerken, onu “çıplak maymun” olarak tanımlayan indirgemeci yaklaşımları eleştiriyor; insanın biyolojik olduğu kadar simgesel, kültürel ve tarihsel bir varlık olduğunu vurguluyor. Bu çizgi, evrim tartışmalarından yaratılışçılığa kadar uzanan geniş bir düşünsel alanı kapsıyor.

Kitapta mağaradan günümüz tüketim toplumuna uzanan dönüşüm, yalnızca teknolojik ilerleme olarak değil, aynı zamanda doğayla kurulan ilişkinin kırılması ve yeniden kurulması olarak ele alınıyor. Tarım devriminden endüstrileşmeye, küreselleşmeden çevresel yıkıma kadar uzanan süreçte insanın dünyayı dönüştürürken kendini de dönüştürdüğü gösteriliyor.

Ekonomiden siyasete, akrabalık ilişkilerinden dine, cinsiyet ve kimlik tartışmalarından antropoloji kuramlarına kadar uzanan bölümler, insan yaşamının tüm boyutlarını birbirine bağlı bir bütün içinde ele alıyor. Din, yalnızca inanç sistemi olarak değil, bilinmeyenle kurulan anlam ilişkisi; cinsiyet ise biyolojik bir veri değil, kültürel olarak kurulan bir yapı olarak yeniden yorumlanıyor.

‘Şempanzelerden Peygamberlere’, kesin cevaplar vermekten çok doğru sorular sormayı öğreten, insanın hem doğa hem kültür içindeki yerini sorgulayan bir düşünme pratiği öneriyor. Atay’ın yaklaşımıyla antropoloji, dünyayı anlamanın ötesinde, onu farklı gözlerle yeniden görmeyi mümkün kılan dönüştürücü bir deneyime dönüşüyor.

Tayfun Atay — Şempanzelerden Peygamberlere: Meraklısı İçin Antropoloji Notları
• Fol Kitap
Antropoloji • 840 sayfa • 2026

Michel Foucault — Felsefi Beyan (2026)

Michel Foucault’nun bu kitabı, felsefeyi zamandan bağımsız hakikat arayışı olarak değil, tarihsel olarak belirlenmiş bir “beyan” biçimi olarak yorumluyor. ‘Kelimeler ve Şeyler’den hemen sonra –1966 yazında– kaleme alınan ‘Felsefi Beyan’ (‘Le discours philosophique’), modern felsefenin kendi çağını nasıl kavradığını ve meşrulaştırdığını sorgulayan yoğun bir çözümleme sunuyor.

Foucault, René Descartes’tan Friedrich Nietzsche’ye uzanan çizgide felsefi beyanın, söylemin işlevlerini inceliyor. Bu beyan, yalnızca hakikati keşfetmeye çalışan bir etkinlik değil; aynı zamanda kendi varlık koşullarını kuran, kendini gerekçelendiren ve eleştiren bir pratik olarak ele alınıyor. Felsefe, böylece hem kendisini hem de içinde bulunduğu çağı sürekli olarak yorumlayan bir etkinlik hâline geliyor.

Metnin merkezinde, felsefenin “bugün” ile kurduğu ilişki yer alıyor. Foucault’ya göre modern felsefe, artık derinlerde gizli bir özü açığa çıkarmaya çalışan bir disiplin değil; içinde bulunduğu tarihsel anı teşhis etmeye yönelen bir düşünme biçimi. Bu anlamda felsefe, bir hakikat teorisinden çok bir “şimdinin analizi”ne dönüşüyor.

Bu dönüşümde Nietzsche’nin açtığı kırılma belirleyici oluyor. Aşkın, değişmez hakikat temellerinin sarsılmasıyla birlikte filozofun konumu da değişiyor. Felsefe, artık ayrıcalıklı bir bilgi alanı olmaktan çıkıp bilim, edebiyat ve diğer söylem türleriyle iç içe geçen bir pratik hâline geliyor. Bu durum, felsefenin sınırlarını belirsizleştirirken aynı zamanda yeni imkânlar da yaratıyor.

Foucault, bu süreci bir çöküş olarak değil, yeni bir başlangıç olarak yorumluyor. Ona göre felsefenin görevi, geçmişin mutlak temellerini yeniden kurmak değil; içinde yaşadığı zamanın koşullarını, sınırlarını ve bilgi biçimlerini ortaya koymak. Bu yaklaşım, onun “arkeoloji” adını verdiği yöntemle doğrudan ilişkili: düşünce sistemlerinin derin yapılarından ziyade, belirli bir dönemde neyin söylenebilir olduğunu araştırıyor.

‘Felsefi Beyan’, felsefenin ne olduğu sorusunu kökten yeniden formüle ediyor. Foucault, felsefeyi hakikatin temsilcisi olmaktan çıkarıp, kendi çağını analiz eden, sınırlarını sorgulayan ve diğer söylemlerle etkileşim içinde var olan tarihsel bir pratik olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, modern felsefenin meşruiyet iddialarını sarsarken, düşünmenin yeni yollarını da açan güçlü bir müdahale niteliği taşıyor.

Michel Foucault — Felsefi Beyan
Yayına hazırlayan: François Ewald, Orazio Irrera, Daniele Lorenzini
Çeviren: Ayşe Deniz Temiz • Yapı Kredi Yayınları
Felsefe • 256 sayfa • 2026

Mehmet Aydın — Deprem ve Felsefe (2026)

Mehmet Aydın’ın ‘Deprem ve Felsefe’ adlı çalışması, depremi yalnızca fiziksel bir yıkım olarak değil, insanın doğayla kurduğu ilişkinin sınırlarını açığa çıkaran felsefi bir olay olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, Francis Bacon’ın doğaya hükmetmenin ancak ona uymakla mümkün olduğu yönündeki uyarısını merkeze alarak, insanın doğa karşısındaki konumunu eleştirel bir bakışla yeniden kuruyor. Deprem, kontrol edilemeyen bir doğa olayı olarak kalırken, onun yol açtığı yıkımın büyük ölçüde insanın hazırlıksızlığı, ihmali ve yanlış kurduğu yaşam düzeniyle ilişkili olduğunu gösteriyor.

Bu çerçevede eser, Immanuel Kant’ın deprem üzerine düşüncelerini hatırlatarak, doğal afetleri ilahi ceza olarak yorumlamanın hem epistemik hem de ahlaki bir sorun taşıdığını vurguluyor. İnsanın Tanrı’nın niyetini bildiğini varsayması, aslında bir tür kibir olarak değerlendiriliyor. Deprem karşısında yapılması gereken, metafizik açıklamalara sığınmak değil; akıl, gözlem ve deneyim yoluyla önlem almak olarak ortaya konuyor.

Kitabın önsözünde ise 1999 depreminden 2023 Kahramanmaraş depremleri’ne uzanan süreçte, Türkiye’nin aynı hataları tekrar ettiğine dikkat çekiliyor. Depremlerin öngörülemezliği vurgulanırken, risklerin bilindiği ve buna rağmen gerekli hazırlıkların yapılmadığı açıkça dile getiriliyor. Bu durum, yalnızca bireysel ihmallerle değil, aynı zamanda şehirleşme politikaları, rant odaklı büyüme ve kurumsal eksikliklerle açıklanıyor.

Metin, deprem sonrasında ortaya çıkan yıkım görüntülerini savaş ve kitlesel şiddet sahneleriyle karşılaştırarak, insanın kendi yarattığı felaketlerle doğal felaketler arasındaki sınırın bulanıklaştığını anlatıyor. Buna karşılık, felaket anlarında ortaya çıkan dayanışma, yardımlaşma ve insanî refleksler, umudun tamamen kaybolmadığını gösteriyor.

Aydın, insanların deprem gibi travmatik olayları anlamlandırma ihtiyacına da dikkat çekiyor. Bu noktada astroloji, komplo teorileri ya da “ilahi ceza” gibi açıklamaların psikolojik bir rahatlama sağladığını, ancak bilimsel düşünceden uzaklaştırıcı bir etkisi olduğunu vurguluyor. Bu tartışma, 1755 Lizbon Depremi sonrasında Voltaire ve Jean-Jacques Rousseau arasında yürütülen klasik felsefi tartışmalarla derinleştiriliyor. Rousseau’nun işaret ettiği gibi, yıkımın büyüklüğü çoğu zaman doğadan değil, insanın kurduğu kırılgan yapılardan kaynaklanıyor.

Son olarak eser, Herakleitos’un “doğa kendini gizlemeyi sever” düşüncesinden hareketle, doğanın bütünüyle denetlenemeyeceğini hatırlatıyor. Bu bağlamda deprem, insanın doğa üzerindeki hâkimiyet iddiasını sorgulayan bir sınav hâline geliyor. Kitap, felsefe ile güncel gerçekliği buluşturarak, depremi anlamanın aynı zamanda insanın kendini, sınırlarını ve sorumluluklarını anlaması anlamına geldiğini ortaya koyuyor.

Mehmet Aydın — Deprem ve Felsefe: Doğa, Kültür ve İnsan
• Doğu Batı Yayınları
Felsefe • 94 sayfa • 2026

Linda Trinkaus Zagzebski — Tanrı, Bilgi ve İyi (2026)

Linda Trinkaus Zagzebski’nin bu eseri, bilgi, ahlak ve Tanrı kavramlarını tek bir normatif bütün içinde düşünmeye yönelen kapsamlı bir derleme. Yazar, epistemoloji ile ahlak felsefesini birbirinden bağımsız alanlar olarak değil, aynı değerler düzeninin farklı tezahürleri olarak ele alarak, doğruyu bilmek ile iyi olanı yapmak arasındaki derin bağı ortaya koyuyor.

‘Tanrı, Bilgi ve İyi’ (‘God, Knowledge, and the Good’), farklı dönemlerde yazılmış makalelerin sekiz ana tema etrafında toplanmasıyla oluşuyor. İlk bölümde ilahi önbilgi ve özgür irade arasındaki gerilim inceleniyor. Tanrı’nın geleceği bilmesi ile insanın özgür seçimler yapabilmesi arasındaki çelişki, fatalizm tartışmaları ve zamanın metafiziği üzerinden yeniden değerlendiriliyor. Zagzebski, bu sorunun yalnızca teolojik değil, aynı zamanda zaman ve nedensellik anlayışımızla ilgili daha derin bir problem olduğunu savunuyor.

İkinci bölüm, kötülük problemine odaklanıyor. Yazar, kötülüğü yalnızca dış dünyadaki durumlar üzerinden değil, failin niyetleri ve motivasyonları üzerinden açıklayan bir yaklaşım geliştiriyor. Bu çerçevede “ilahi motivasyon teorisi” öne çıkıyor: iyilik ve kötülük, Tanrı’nın güdülerine dayalı olarak anlaşılmalı. Böylece klasik teodise yaklaşımlarına alternatif bir yorum sunuluyor.

Eserin ilerleyen bölümlerinde ölüm, diriliş, cehennem ve “dinî şans” gibi konular ele alınıyor. İnsan kimliğinin sürekliliği, ahlaki sorumluluk ve tesadüfün inanç üzerindeki etkileri tartışılıyor. Bu analizler, insanın varoluşsal durumunu hem metafizik hem de etik açıdan yeniden düşünmeye açıyor.

Zagzebski’nin çalışmasının merkezinde erdem epistemolojisi yer alıyor. Bilgi, yalnızca doğru inançlardan ibaret değil; güven, entelektüel karakter ve erdemlerle yakından ilişkili bir süreç olarak tanımlanıyor. Bu yaklaşım, dinî inancın rasyonelliğini değerlendirirken bireyin güven ilişkilerini, otoriteye yönelimini ve epistemik öz güvenini de hesaba katıyor. Dinî çeşitlilik ve otorite sorunları da bu bağlamda ele alınıyor.

Kitap ayrıca Tanrı’nın doğası, Teslis, modalite metafiziği ve karşı-olgusal düşünce gibi konulara uzanarak felsefi teolojinin geniş bir alanını kapsıyor. Tanrı’nın bilgisi, her yerde bulunması ve mutlak öznelliği gibi kavramlar hem metafizik hem de epistemolojik açıdan inceleniyor.

Kitap, bilgi ile ahlak arasındaki ilişkiyi yeniden kurarken, din felsefesini çağdaş analitik tartışmaların merkezine taşıyor. Zagzebski, insanın bilme ve değer verme kapasitesini ortak bir zeminde düşünerek hem epistemolojiye hem de teolojiye derinlik kazandıran bütüncül bir yaklaşım geliştiriyor.

Linda Trinkaus Zagzebski — Tanrı, Bilgi ve İyi: Din Felsefesi
Çeviren: Musa Yanık • Fol Kitap
Felsefe • 480 sayfa • 2026

Margaret Mead — Erkek ve Kadın (2026)

Margaret Mead’in ilk kez 1949’da yayınlanan bu eseri, toplumsal cinsiyetin nasıl oluştuğunu anlamaya yönelik kapsamlı bir antropolojik inceleme. Mead, farklı kültürlerden elde ettiği gözlemlerle kadınlık ve erkekliğin yalnızca biyolojik farkların sonucu olmadığını, aynı zamanda kültürel pratikler ve toplumsal beklentilerle şekillendiğini ortaya koyuyor.

Kitabın önemli yönlerinden biri, Mead’in önceki çalışmalarına kıyasla daha dengeli bir yaklaşım geliştirmesi. Yazar, toplumsal cinsiyet rollerini sadece kültürle açıklamanın yetersiz kalabileceğini kabul ederek, biyolojik etkenlerin de bu süreçte belirli bir rol oynayabileceğini tartışıyor. Bu bağlamda, insan davranışının hem doğuştan gelen özellikler hem de öğrenilmiş kalıplar aracılığıyla biçimlendiğini ileri sürüyor.

Mead, analizinde Sigmund Freud’un psikanalitik kuramından da yararlanarak, bireyin çocukluk deneyimleri ile toplumsal cinsiyet kimliği arasındaki ilişkiyi inceliyor. Bu yaklaşım, cinsiyet rollerinin yalnızca dışsal bir dayatma değil, aynı zamanda içselleştirilmiş bir süreç olduğunu gösteriyor. Böylece biyoloji ile kültür arasında keskin bir ayrım yapmak yerine, ikisi arasındaki karmaşık etkileşim ön plana çıkıyor.

Eserde annelik, kadın kimliğinin merkezi bir unsuru olarak ele alınıyor ve çoğu kültürde derin bir anlam ve doyum kaynağı olarak değerlendiriliyor. Bununla birlikte Mead, erkeklik ve kadınlık arasında hiyerarşik bir üstünlük kurmak yerine, her iki cinsin de kendine özgü güçlü yönler taşıdığını savunuyor. Ancak bu yaklaşım, bazı eleştirmenler tarafından geleneksel cinsiyet rollerini yeniden üretme riski taşıdığı gerekçesiyle tartışmalı bulunuyor.

‘Erkek ve Kadın’ (‘Male and Female’), yayımlandığı dönemde toplumsal cinsiyet üzerine yürütülen tartışmaları derinden etkileyerek, 20. yüzyıl ortasında erkeklik ve kadınlık kavrayışlarının yeniden düşünülmesine katkı sağladı. Mead’in saha araştırmalarına dayanan yöntemi, antropoloji disiplininde önemli bir referans noktası oluşturuyor.

‘Erkek ve Kadın’, toplumsal cinsiyetin oluşumunu tek boyutlu açıklamalarla sınırlamayan, biyoloji ile kültürü birlikte değerlendiren bir perspektif sunuyor. Eser, günümüzde de geçerliliğini koruyan sorular ortaya atarak, insanın kimlik oluşumuna dair düşünmeyi derinleştiren önemli bir çalışma olma niteliğini sürdürüyor.

Margaret Mead — Erkek ve Kadın: Değişen Bir Dünyada Cinsiyetler Üzerine
Çeviren: Ebru Kılıç • Minotor Kitap
Antropoloji • 560 sayfa • 2026

Atilla Akalın — Metafizik, Kötülük, Özgürlük (2026)

Atilla Akalın’ın bu kitabı, Peter van Inwagen’ın çağdaş analitik felsefe içindeki temel tartışmalarını bütünlüklü bir çerçevede yeniden ele alıyor. Kitap, özgür irade meselesini yalnızca tekil bir problem olarak değil; metafizik, nedensellik ve teolojiyle iç içe geçmiş çok katmanlı bir soruşturma alanı olarak konumlandırıyor.

Eserin merkezinde, özgürlük ile determinizm arasındaki klasik gerilim yer alıyor. Akalın, van Inwagen’ın geliştirdiği “sonuç argümanı” üzerinden, eğer tüm olaylar geçmiş ve doğa yasaları tarafından belirleniyorsa, bireyin eylemleri üzerinde gerçek bir kontrolünün kalıp kalmadığını sorguluyor. Bu çerçevede yani özgürlük ile determinizmin birlikte var olabileceğini savunan görüşlerin sınırları açığa çıkarılıyor. Determinizmin reddi durumunda ise bu kez özgürlüğün rastlantıya indirgenip indirgenmediği problemi gündeme geliyor.

Kitap, yalnızca özgür irade tartışmasıyla sınırlı kalmayıp van Inwagen’ın metafiziğe dair diğer katkılarını da inceliyor. Özellikle “özel birleşim sorusu” (parçaların ne zaman ve nasıl bir bütün oluşturduğu problemi) üzerinden parça-bütün kuramı tartışmaları ele alınıyor ve organizmacı yaklaşımla canlı varlıkların ontolojik statüsü tartışılıyor

Bu analizler, varlık anlayışının özgürlük ve nedensellik meseleleriyle nasıl bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Eserde ayrıca kötülük problemi önemli bir yer tutuyor. Van Inwagen’ın geliştirdiği yaklaşım doğrultusunda, dünyadaki kötülüğün varlığı ile Tanrı’nın varlığı arasındaki gerilim, “kuşkucu teizm” perspektifiyle değerlendiriliyor. Bu yaklaşım, insanın sınırlı bilişsel kapasitesi nedeniyle ilahi planın tümünü kavrayamayacağını öne sürerek klasik teodiselere alternatif bir bakış sunuyor

Kitabın ilerleyen bölümlerinde “şans argümanı” üzerinden özgürlük tartışması derinleştiriliyor. Determinizmin reddiyle ortaya çıkan indeterminist evrende, eylemlerin gerçekten özneye ait olup olmadığı sorgulanıyor. Bu bağlamda faile dayalı nedensellik, mümkün dünyalar teorisi ve karşı-olgusallık gibi kavramlar devreye girerek özgür iradenin felsefi temelleri ayrıntılı biçimde tartışılıyor.

Bu çalışma, van Inwagen’ın düşüncesini yalnızca açıklamakla kalmıyor; özgürlük, kötülük ve varlık gibi temel felsefi sorunları birbirine bağlayarak kapsamlı bir analiz sunuyor. Türkçe literatürde analitik felsefe alanında önemli bir boşluğu dolduran eser, özgür irade tartışmasını derinleştirmek isteyenler için güçlü bir kavramsal rehber niteliğinde.

Atilla Akalın — Metafizik, Kötülük, Özgürlük: Peter van Inwagen’ın Felsefesi
• Akademim Yayıncılık
Felsefe • 172 sayfa • 2026