Damla Selin Tomru — Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri (2026)

Damla Selin Tomru ‘Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri’ adlı eserinde, insanlık tarihinin en dikkat çekici arkeolojik keşiflerinden biri olan Göbeklitepe’yi farklı yönleriyle ele alarak okuru Neolitik Çağ’ın bilinmezlikleri üzerine düşünmeye çağırıyor. Kitap, bu eşsiz yapının yalnızca arkeolojik özelliklerini tanıtmakla yetinmiyor; insanlığın yerleşik yaşama, inanç sistemlerine ve uygarlığın doğuşuna ilişkin yerleşik kabulleri yeniden sorgulayan bir keşif yolculuğu sunuyor.

Yazar, araştırmacı kimliği ile saha gözlemlerini bir araya getirirken, Göbeklitepe’nin işlevi ve anlamı üzerine öne sürülen farklı görüşleri de kapsamlı biçimde değerlendiriyor. Yapının bir tapınak, törensel merkez, gözlemevi ya da bambaşka bir toplumsal organizasyonun ürünü olup olmadığına dair tartışmaları aktarırken, kesin yargılardan çok yeni soruların peşine düşüyor. Böylece Göbeklitepe’nin hâlâ çözülememiş yönlerini, insanlık tarihinin en büyük arkeolojik bilmecelerinden biri olarak ele alıyor.

Eser, akademik araştırmalarla kişisel gözlemleri ve uzmanlarla gerçekleştirilen söyleşileri buluşturarak konuyu çok katmanlı bir bakış açısıyla inceliyor. Arkeolojik bulguların yanı sıra kültürel, tarihsel ve spiritüel yorumlara da yer veren anlatı, okuru yalnızca geçmişin izlerini takip etmeye değil, Neolitik dönemin düşünce dünyasını anlamaya da davet ediyor. Bu yaklaşım, Göbeklitepe’yi yalnızca kazı alanı olarak değil, insanın inanç, ritüel ve toplumsal örgütlenme biçimlerini yeniden değerlendirmeyi sağlayan bir merkez olarak konumlandırıyor.

Kitap, özellikle medeniyetin doğuşunda tarımın mı yoksa ortak inanç ve ritüellerin mi belirleyici olduğu sorusunu merkeze alıyor. Mezopotamya’nın tarihsel mirası içinde Göbeklitepe’nin konumunu tartışırken, uygarlığın başlangıcına ilişkin klasik anlatıları farklı açılardan değerlendirmeye açıyor. Böylece Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri, arkeolojik verileri tarih, kültür ve insanlık düşüncesiyle buluşturan; okuru on iki bin yıl öncesinden bugüne uzanan büyük sorular etrafında düşünmeye davet eden kapsamlı bir keşif anlatısı sunuyor.

Damla Selin Tomru — Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri
• Kanon Kitap
Arkeoloji • 164 sayfa • 2026

Martin Jehne — Roma Cumhuriyeti (2026)

Martin Jehne bu eserinde, Roma Cumhuriyeti’nin yaklaşık beş yüzyıla yayılan tarihini, yalnızca olayların kronolojik dizisi olarak değil, siyasal kurumların oluşumu, dönüşümü ve çözülüşü üzerinden inceliyor. Efsanevi kuruluş anlatılarından Julius Caesar’ın iktidarına kadar uzanan süreçte Cumhuriyet’in nasıl yükseldiğini ve hangi dinamiklerin onu çöküşe sürüklediğini kapsamlı bir bakışla değerlendiriyor.

‘Roma Cumhuriyeti: Kuruluşundan Caesar’a’ (‘Die Römische Republik: Von der Gründung bis Caesar’), Roma’nın krallık döneminden Cumhuriyet’e geçişi ve MÖ 5. yüzyıldan itibaren şekillenen siyasal düzenle başlıyor. Yazar, patrisyenler ile plebler arasındaki uzun mücadelelerin yalnızca toplumsal bir çatışma olmadığını, yurttaşlık haklarının genişlemesine ve Cumhuriyet kurumlarının gelişmesine zemin hazırladığını gösteriyor. Senato, halk meclisleri, konsüllük ve diğer magistralıklar arasındaki güç dengelerinin, Roma’nın siyasal istikrarını uzun süre ayakta tutan temel unsurlar olduğunu vurguluyor.

Jehne, Roma’nın İtalya’daki hâkimiyetini pekiştirmesinin ardından Akdeniz dünyasına yönelen yayılma sürecini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Kartaca ile yapılan Pön Savaşları, Helenistik krallıklarla mücadeleler ve ardı ardına gelen fetihler sayesinde Roma’nın küçük bir şehir devletinden geniş bir Akdeniz gücüne dönüşmesini inceliyor. Ancak bu askerî başarıların beraberinde büyük servet akışı, köle emeğinin yaygınlaşması ve toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesi gibi yeni sorunlar yarattığını ortaya koyuyor.

Eserin önemli bölümlerinden biri, Cumhuriyet’in yaşadığı siyasal krizlere ayrılıyor. Gracchus kardeşlerin reform girişimleri, Marius ve Sulla arasındaki iktidar mücadeleleri, orduların komutanlarına kişisel bağlılığının güçlenmesi ve olağanüstü yetkilerin giderek kalıcı hâle gelmesi, Cumhuriyet’in geleneksel işleyişini zayıflatan gelişmeler olarak değerlendiriliyor. Jehne, Pompeius, Caesar ve diğer güçlü komutanların yükselişini yalnızca bireysel hırslarla değil, genişleyen imparatorluğun eski kurumlarla yönetilememesi sonucunda ortaya çıkan yapısal dönüşümlerle ilişkilendiriyor.

Kitap, Julius Caesar’ın yükselişi ve iç savaşlarla birlikte Cumhuriyet’in çözülme sürecini ele alırken, bu dönüşümün kaçınılmaz olup olmadığı sorusunu da tartışıyor. Yazar, Cumhuriyet’in çöküşünü tek bir kişinin iktidar arzusuna indirgemek yerine, uzun vadeli toplumsal, ekonomik ve siyasal değişimlerin ortak sonucu olarak yorumluyor. Böylece Augustus döneminde şekillenecek yeni yönetim modelinin hangi tarihsel koşullar içinde ortaya çıktığını açıklıyor.

‘Roma Cumhuriyeti’, Roma tarihinin temel olaylarını aktarmanın ötesine geçerek Cumhuriyet’in siyasal kurumlarını, toplumsal çatışmalarını, askerî genişlemesini ve yönetim krizlerini bütüncül bir çerçevede inceliyor. Martin Jehne, Roma deneyimini yalnızca Antik Çağ’ın büyük bir hikâyesi olarak değil, siyasal sistemlerin yükselişi, dönüşümü ve çöküşü üzerine düşünmek için de güçlü bir tarihsel örnek olarak değerlendiriyor.

Martin Jehne — Roma Cumhuriyeti: Kuruluşundan Caesar’a
Çeviren: Tuna Akçay • Runik Kitap
Tarih • 136 sayfa • 2026

Theresia Enzensberger — Uyku (2026)

Theresia Enzensberger ‘Uyku’ (‘Schlafen’) adlı eserinde, uykuyu yalnızca biyolojik bir gereksinim olarak ele almıyor; onu bireyin iç dünyasını, toplumsal yaşamı ve kültürel üretimi anlamaya imkân veren çok katmanlı bir olgu olarak inceliyor. Yazar, kendi uykusuzluk deneyiminden hareketle uykunun farklı evrelerini izleyen özgün bir anlatı kurgusu kuruyor ve her evreyi farklı düşünsel sorularla ilişkilendiriyor.

Kitap, hafif uyku evresiyle birlikte uykusuzluğun birey üzerindeki etkilerini, modern yaşamın dinlenmeyi giderek değersizleştiren ritmini ve uykunun ahlaki anlamını tartışıyor. Enzensberger, üretkenlik baskısının uykuyu zaman kaybı gibi gösterdiğini, kronik uyku eksikliğinin ise yalnızca bireysel bir sağlık sorunu olmadığını, toplumsal ilişkileri, çalışma hayatını ve düşünme biçimlerini de dönüştürdüğünü gösteriyor. Rüyaların ise yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel metaforlar olarak da okunabileceğini savunuyor.

Derin uyku bölümüne geçildikçe anlatı daha içsel ve kişisel bir nitelik kazanıyor. Yazar, sanatın, edebiyatın ve belleğin uykuyla kurduğu ilişkiyi sorgularken kendi deneyimlerini de metne dâhil ediyor. Uyku sırasında zihnin gündelik yaşamın gürültüsünden uzaklaşmasının, insanın kendisiyle ve çevresiyle farklı bir bağ kurmasını mümkün kıldığını anlatıyor. Böylece kitap, bilimsel açıklamalarla kişisel gözlemleri ve kültürel göndermeleri iç içe geçiren deneme niteliği kazanıyor.

REM evresi ise gerçeklikle düş arasındaki sınırların belirsizleştiği bölüm olarak öne çıkıyor. Enzensberger, rüyaların bilinçdışını, yaratıcılığı ve kimliği nasıl şekillendirdiğini tartışırken kesin yargılar sunmak yerine okuru bilinmeyeni keşfetmeye davet ediyor. Kontrol edemediğimiz bu deneyimin, insan olmanın en temel ve ortak yönlerinden biri olduğunu vurguluyor.

‘Uyku’, nörobilimsel açıklamalarla yetinmeyen; felsefeyi, edebiyatı, sanatı ve kişisel deneyimi bir araya getirerek uykunun anlamını yeniden düşünmeye çağıran özgün bir deneme. Enzensberger, uykuyu yalnızca dinlenme süreci değil, modern yaşamın temposunu, üretkenlik anlayışını, bilinç ile bilinçdışı arasındaki ilişkiyi ve insanın kendini kavrama çabasını anlamanın anahtarlarından biri olarak değerlendiriyor.

Theresia Enzensberger — Uyku
Çeviren: Levent Tayla • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 100 sayfa • 2026

Veyis Sami Türkmen, Hasan Ağzıküçük — Tepemizde Sarı Sıcak (2026)

1970’lerin ikinci yarısında Adana, Türkiye’deki devrimci hareketin en dikkat çekici merkezlerinden biri haline geldi. MHP’nin güçlü olduğu ve siyasal çatışmaların sert yaşandığı bir kentte, işçi sınıfına dayanan örgütlenmelerin kısa sürede geniş kitlelere ulaşması, dönemin en çarpıcı toplumsal deneyimlerinden birini oluşturdu. ‘Tepemizde Sarı Sıcak: Adana’da Devrimci Mücadele’, Veyis Sami Türkmen’in tanıklıkları ile Hasan Ağzıküçük’ün gerçekleştirdiği söyleşileri bir araya getirerek bu özgün dönemin hafızasını ayrıntılarıyla yeniden kuruyor.

Kitap, yalnızca bir yaşam öyküsünü aktarmıyor; çocukluk yıllarından başlayarak siyasal bilinçlenme sürecini, okullarda ve mahallelerde yürütülen örgütlenme faaliyetlerini, sol hareketin Adana’daki yapılanmasını ve işçi hareketiyle kurduğu güçlü bağı adım adım izliyor. Faşist saldırılar karşısında geliştirilen direniş pratikleri, mahalle komitelerinin oluşumu, örgüt içi tartışmalar, dayanışma kültürü ve dönemin öne çıkan isimleri, kişisel anılarla toplumsal tarihin iç içe geçtiği bir anlatı içinde değerlendiriliyor.

Anlatı, 1980’e yaklaşan siyasal atmosferin giderek sertleşmesini, 12 Eylül darbesinin yarattığı kırılmayı ve bunun bireyler ile örgütler üzerindeki etkilerini de kapsamlı biçimde ele alıyor. Gözaltılar, mahkemeler, hapishane yaşamı, firar öyküleri ve darbe sonrasındaki yeniden hayata tutunma çabaları, yalnızca kişisel deneyimler olarak değil, bir kuşağın ortak belleğinin parçaları olarak aktarılıyor.

Eser, aynı zamanda Adana’nın toplumsal dokusunu, işçi kimliğini, mahalle kültürünü, kadınların mücadeledeki yerini ve dönemin siyasal ilişkilerini sorgulayan değerlendirmelere de yer veriyor. Devrimci hareketin kısa sürede elde ettiği kitlesel etkinliğin nedenlerini, karşılaştığı güçlükleri ve kalıcı bir dönüşüme neden ulaşamadığını tanıklıklar üzerinden tartışmaya açıyor. Böylece kitap, yalnızca geçmişi belgeleyen bir anı çalışması olmanın ötesine geçerek, Türkiye’nin yakın siyasi tarihine, toplumsal mücadelelerine ve kolektif hafızasına ışık tutan önemli bir sözlü tarih çalışması niteliği kazanıyor.

Veyis Sami Türkmen, Hasan Ağzıküçük — Tepemizde Sarı Sıcak: Adana’da Devrimci Mücadele
Editör: Yalçın Bürkev • Nota Bene Yayınları
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Mihail Bakunin — Marksizm, Özgürlük ve Devlet (2026)

Mihail Bakunin’in bu eseri, Marksizmin devlet, devrim ve siyasal iktidar anlayışına yöneltilmiş en önemli anarşist eleştirilerden birini ortaya koyuyor. ‘Marksizm, Özgürlük ve Devlet’ (‘Marxism, Freedom and the State’), Bakunin’in Karl Marx ile Birinci Enternasyonal döneminde yaşadığı teorik ayrılıkları merkeze alırken, özgürlüğün ancak devletin ortadan kalkmasıyla mümkün olabileceğini savunan anarşist perspektifi sistemli biçimde geliştiriyor. Aynı zamanda Marksizm ile anarşizm arasındaki tarihsel ayrışmanın düşünsel temellerini açıklayarak, modern sosyalist hareketlerin şekillenmesinde bu tartışmaların belirleyici rolünü gözler önüne seriyor.

İlk bölümde Bakunin, özgürlük, otorite ve toplumsal örgütlenme üzerine temel yaklaşımını ortaya koyuyor. İnsanların gerçek özgürlüğe ancak hiçbir siyasal ya da bürokratik tahakküm altında kalmadıkları bir toplumda ulaşabileceklerini savunuyor. Ona göre devlet, hangi sınıf adına hareket ettiğini iddia ederse etsin, kaçınılmaz olarak ayrıcalıklı bir yönetici tabaka yaratıyor ve bireylerin özgürlüğünü sınırlandırıyor. Bu nedenle siyasal iktidarın ele geçirilmesi değil, ortadan kaldırılması toplumsal kurtuluşun ön koşulunu oluşturuyor.

Kitabın Marksist ideolojiyi ele alan bölümünde Bakunin, Marx’ın tarih anlayışını ve proletarya diktatörlüğü fikrini ayrıntılı biçimde eleştiriyor. İşçi sınıfı adına kurulacak geçici bir devletin zamanla kendi çıkarlarını koruyan yeni bir yönetici sınıfa dönüşeceğini ileri sürüyor. Ona göre iktidarın niteliği değil, bizzat varlığı baskının kaynağıdır. Devlet mekanizmasını devrim sonrasında korumak, eski egemenlik ilişkilerini farklı aktörlerle yeniden üretmek anlamına geliyor.

Devlet ile Marksizm arasındaki ilişkiyi tartıştığı bölümde Bakunin, merkeziyetçiliğin sosyalist hedeflerle bağdaşmadığını savunuyor. Devletin ekonomik yaşamı, üretimi ve toplumsal ilişkileri yukarıdan yönetmesinin bireysel inisiyatifi ve yerel özyönetimi zayıflatacağını belirtiyor. Bunun yerine özgür birlikler, gönüllü federasyonlar ve aşağıdan yukarıya örgütlenen topluluklar temelinde şekillenen bir toplumsal düzen öneriyor. Böylece siyasal otoritenin yerini karşılıklı dayanışmaya dayalı özyönetim alabiliyor.

Enternasyonalizm üzerine değerlendirmelerinde Bakunin, işçi sınıfının ulusal devletler aracılığıyla değil, uluslararası dayanışma yoluyla özgürleşebileceğini vurguluyor. Birinci Enternasyonal içinde yaşanan görüş ayrılıklarını da bu çerçevede ele alarak, merkezi parti örgütlenmesine karşı daha ademimerkeziyetçi ve yatay bir uluslararası işçi hareketini savunuyor. İşçilerin kurtuluşunun herhangi bir siyasal elit tarafından değil, doğrudan kendi örgütlenmeleri sayesinde gerçekleşebileceğini ileri sürüyor.

Toplumsal devrim konusunu ele alan bölümde, gerçek devrimin yalnızca siyasal iktidarın el değiştirmesi olmadığını; ekonomik, toplumsal ve siyasal kurumların aynı anda dönüştürülmesini gerektirdiğini savunuyor. Devlet aygıtı korunarak gerçekleştirilen bir devrimin özgürlüğü değil, yeni bir tahakküm biçimini doğuracağını öne sürüyor. Bu nedenle devrim, merkezi otoriteyi güçlendiren değil, onu ortadan kaldıran bir süreç olarak tasarlanıyor.

Son bölümde Bakunin, işçi sınıfının siyasal mücadelede nasıl bir yol izlemesi gerektiğini tartışıyor. Parlamento ve devlet kurumları içinde iktidar arayışına girmenin işçi hareketini sistemle bütünleştireceğini savunurken, sendikalar, yerel birlikler ve doğrudan eylem temelinde gelişen örgütlenmeleri daha etkili araçlar olarak görüyor. İşçilerin özgürlüğünün temsilciler aracılığıyla değil, kendi kolektif eylemleriyle kazanılabileceğini vurguluyor.

‘Marksizm, Özgürlük ve Devlet’, yalnızca Marx’a yöneltilmiş bir eleştiri metni olmanın ötesinde, devlet, özgürlük, devrim ve toplumsal örgütlenme üzerine anarşist düşüncenin temel ilkelerini ortaya koyan klasik bir eser niteliği taşıyor. Kitap, Marksizmin tarihsel gelişiminde anarşizmin oynadığı rolü anlamaya yardımcı olurken, günümüzde devletin sınırları, merkeziyetçilik ve özgürlük tartışmaları açısından da önemini koruyan temel bir siyasal düşünce metni olarak öne çıkıyor.

Mihail Bakunin — Marksizm, Özgürlük ve Devlet
Çeviren: Özlem Altıok • Yazılama Yayınevi
Siyaset • 63 sayfa • 2026

Laurence Arpi — Bedenimin Bana Hatırlatacakları Var (2026)

Laurence Arpi’nin bu kitabı, beden ile zihin arasındaki kopukluğun modern insanın birçok psikolojik ve ilişkisel sorununu beslediğini savunuyor. Yirmi yılı aşkın beden ve ses eğitmenliği deneyiminden yararlanan Arpi, kişisel dönüşümün yalnızca düşünce kalıplarını değiştirmekle değil, bedenle bilinçli ve sürekli bir ilişki kurmakla mümkün olduğunu ileri sürüyor. ‘Bedenimin Bana Hatırlatacakları Var’ (‘Mon corps a des choses à me dire’), psikolojik sıkıntıları yalnızca zihinsel analizlerle açıklamak yerine, bedeni yaşamın merkezine yerleştiren uygulamalı bir yaklaşım geliştiriyor.

Yazar, çağdaş yaşamın insanı sürekli zihnin içinde yaşamaya yönelttiğini, bunun ise tükenmişlik, kaygı, öfke patlamaları, bağımlılık davranışları, yalnızlık, erteleme, enerjisizlik ve ilişkilerde tekrar eden sorunlar gibi birçok güçlüğü derinleştirdiğini belirtiyor. Ona göre beden yalnızca taşınan biyolojik bir yapı değil; kişinin kimliğini, duygularını ve yaşamla kurduğu bağı sürekli ifade eden canlı bir rehber niteliği taşıyor. Sorunların çözümü de yalnızca onları anlamaktan değil, bedenin verdiği sinyalleri yeniden duymayı öğrenmekten geçiyor.

Kitabın ilk bölümü, insanın bedensel “yer-gök ekseni” olarak tanımlanan doğal dikey duruşunu yeniden keşfetmeye odaklanıyor. Arpi, bedenin dengeli biçimde hizalanmasının yalnızca fiziksel rahatlık sağlamadığını; özgüveni, özerkliği ve içsel sağlamlığı da güçlendirdiğini savunuyor. Günlük yaşamın içinde uygulanabilecek egzersizlerle kişinin bedenini yeniden merkezine almasının, kendini daha güçlü ve kararlı hissetmesini sağladığını gösteriyor.

İkinci bölüm, bedende açıklık ve kapalılık kavramlarını ele alıyor. Yazara göre korku, güvensizlik ve ilişkisel bağımlılıklar insanın hem fiziksel hem de duygusal alanını daraltıyor. Bedenin doğal açıklığını yeniden kazanmak ise çevreyle daha sağlıklı ilişkiler kurulmasına, sınırların daha bilinçli çizilmesine ve bireyin kendi yaşam alanını özgürce oluşturmasına katkı sağlıyor. Bu süreçte bırakabilmek, gevşeyebilmek ve bedensel farkındalığı artırmak temel araçlar olarak öne çıkıyor.

Üçüncü bölüm hareketin dönüştürücü gücünü inceliyor. Arpi, insan bedeninin durağanlık için değil hareket etmek üzere yaratıldığını vurguluyor. Hareket yalnızca kasları çalıştıran bir etkinlik değil; yaratıcılığı, yaşam enerjisini ve psikolojik esnekliği besleyen temel bir ihtiyaç olarak değerlendiriliyor. Düzenli bedensel pratiklerin yaş alma sürecini daha sağlıklı kıldığı, zihinsel katılığı azalttığı ve kişinin yaşamla yeniden akış kurmasına yardımcı olduğu anlatılıyor.

Kitabın önemli başlıklarından biri de dokunma deneyimi oluyor. Arpi, fiziksel temasın yalnızca sevgi göstergesi olmadığını; güven duygusunun, sakinleşmenin ve sağlıklı benlik gelişiminin temel unsurlarından biri olduğunu belirtiyor. Modern yaşamın giderek artırdığı fiziksel ve duygusal mesafenin insanlar üzerinde derin etkiler bıraktığını ifade ederken, bilinçli dokunmanın hem kişinin kendisiyle hem de başkalarıyla kurduğu ilişkiyi güçlendirdiğini savunuyor.

Son bölüm ise sesi, bedenin doğal uzantısı ve kimliğin dışavurumu olarak ele alıyor. Bastırılmış sesin çoğu zaman bastırılmış benliğe işaret ettiğini söyleyen Arpi, nefes, ses ve beden bütünlüğünün yeniden kurulmasının kişinin kendini daha açık ifade etmesini, ilişkilerinde daha sahici olmasını ve kendi yaşam yolunu daha güvenle izlemesini sağladığını anlatıyor. Ses çalışmaları, nefes egzersizleri ve farkındalık uygulamaları bu dönüşümün temel araçları olarak sunuluyor.

Kitabın temel mesajı, insanın yaşamını yalnızca zihinsel analizlerle değiştiremeyeceğini vurguluyor. Laurence Arpi, beden, zihin ve kalbin yeniden bütünleşmesini sağlayan düzenli bedensel çalışmaların bireyin hem psikolojik hem de ilişkisel yaşamında kalıcı değişimler oluşturabileceğini savunuyor. Kuramsal açıklamaları günlük yaşamda uygulanabilecek egzersizlerle birleştiren eser, okuru çay fincanını tutmaktan yürümeye, nefes almaktan konuşmaya kadar en sıradan anları bile bedensel farkındalık pratiğine dönüştürmeye çağırıyor. Böylece bedenin bastırılmış sesini yeniden duymanın, daha özgür, dengeli ve sahici bir yaşamın kapısını aralayabileceğini gösteriyor.

Laurence Arpi — Bedenimin Bana Hatırlatacakları Var
Çeviren: Onur Yıldız • Kabalcı Yayınları
Psikoloji • 185 sayfa • 2026

Bülent Öztürk — Antik ve Orta Çağlarda Bir Şifa Kült Merkezi (2026)

Bülent Öztürk ‘Antik ve Orta Çağlarda Bir Şifa Kült Merkezi: Pythia Therma, Yalova Termal Kaplıcaları’, Yalova Termal Kaplıcaları’nın yalnızca doğal bir şifa kaynağı değil, binlerce yıl boyunca farklı uygarlıkların inanç dünyasında önemli bir yere sahip olmuş bir kült merkezi olduğunu ortaya koyuyor. Filolojik, epigrafik ve arkeolojik verileri bir araya getiren çalışma, antik çağdan Bizans dönemine uzanan süreçte kaplıcaların geçirdiği tarihsel ve kültürel dönüşümü ayrıntılı biçimde inceliyor.

Antik kaynaklarda Pythia, Pythion ve Pythia Therma gibi adlarla anılan bu kutsal alanın, Herakles ile su perileri Nymphe’lere adanmış bir tedavi ve ibadet merkezi olarak nasıl şekillendiği ele alınıyor. Günümüze ulaşan yazıtlar, adak stelleri, su yapıları ve hamam kalıntıları üzerinden, şifanın yalnızca fiziksel değil aynı zamanda dinsel ve ritüel bir deneyim olarak algılandığı dünyaya ışık tutuluyor.

Kitap, Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte bölgenin inanç coğrafyasında yaşanan değişimi de izliyor. Pagan dönemin kutsal figürlerinin zaman içinde Başmelek Mikail ve şifacı azizeler etrafında yeniden yorumlanması, eski inançların bütünüyle ortadan kalkmak yerine yeni dinî anlayış içinde farklı anlamlar kazanarak yaşamayı sürdürdüğünü gösteriyor. Bizans imparatorlarının ve imparatoriçelerinin bölgeye yönelik ilgisi, gerçekleştirilen imar faaliyetleri ve kutsal yapılar aracılığıyla Pythia Therma’nın Orta Çağ boyunca da önemini koruduğu ortaya konuluyor.

Çalışma, yalnızca siyasal ve dinî tarihi ele almakla yetinmiyor; dönemin mitolojik anlatılarını, edebî metinlerini ve yazıtlarını da değerlendirmeye katarak Pythia Therma’nın kültürel hafızasını çok yönlü biçimde yeniden kuruyor. Bölgede bulunan mezar yazıtları ise burada yaşamış ailelerin izlerini takip etme ve yerel toplumsal yapıyı daha yakından tanıma olanağı sağlıyor.

Tarih, arkeoloji, dinler tarihi ve epigrafiyi buluşturan eser, Yalova Termal Kaplıcaları’nın Antik ve Orta Çağ dünyasındaki yerini bütüncül bir bakışla ele alırken, Anadolu’nun en önemli şifa merkezlerinden birinin uzun yüzyıllara yayılan hikâyesini bilimsel veriler ışığında gün yüzüne çıkarıyor.

Bülent Öztürk — Antik ve Orta Çağlarda Bir Şifa Kült Merkezi: Pythia Therma, Yalova Termal Kaplıcaları
• Arkeoloji ve Sanat Yayınları
Arkeoloji • 172 sayfa • 2026

Marjane Satrapi — Kadın, Yaşam, Özgürlük (2026)

Mahsa Amini’nin 16 Eylül 2022’de gözaltında yaşamını yitirmesiyle başlayan protestoları merkezine alan Kadın, Yaşam, Özgürlük, tek bir olayın anlatısını sunmuyor; İran’da onlarca yıldır biriken siyasal baskıyı, kadınların özgürlük mücadelesini ve toplumun değişim talebini çok yönlü biçimde görünür kılıyor. Marjane Satrapi’nin editörlüğünde hazırlanan eser, tarihçiler, gazeteciler, siyaset bilimciler ve farklı çizerlerin katkılarıyla, güncel olayları tarihsel ve toplumsal arka planıyla birlikte değerlendiriyor. Siyaset bilimci Farid Vahid,usta gazeteci Jean-Pierre Perrin ve tarihçi Abbas Milani gibi on yedi isim katkıda bulunmuş.

‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’ (‘Femme vie liberté’), Mahsa Amini’nin ölümünün neden bu kadar büyük bir toplumsal kırılmaya dönüştüğünü açıklıyor. 1979 İslam Devrimi’nden sonra kurulan siyasal düzenin kadınların yaşamını, giyiminden eğitimine, kamusal alandaki varlığından gündelik özgürlüklerine kadar nasıl denetim altına aldığını gösteriyor. Başörtüsü zorunluluğunun yalnızca bir kıyafet meselesi olmadığını, devletin birey üzerindeki otoritesinin simgelerinden biri hâline geldiğini vurguluyor.

Eserde protestolar yalnızca kadın hareketi olarak ele alınmıyor; öğrencilerin, işçilerin, sanatçıların, etnik ve dini azınlıkların da değişim talebini ortak bir zeminde buluşturan geniş çaplı bir toplumsal direniş olarak değerlendiriliyor. “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganının zamanla evrensel bir özgürlük çağrısına dönüştüğü anlatılıyor. Rejimin güvenlik politikaları, sansür mekanizmaları, gözaltılar, idamlar ve bilgi akışını engelleme girişimleri ayrıntılarıyla inceleniyor.

Çizgi roman anlatımı, tanıklıkları ve belgeleri duygusal olduğu kadar etkileyici bir görsel dile dönüştürüyor. Farklı çizerlerin üslupları, İran’daki bireysel hikâyeleri tek bir bakış açısına indirgemeden aktarıyor. Gençlerin umutları, ailelerin yaşadığı acılar, sürgün deneyimleri ve diasporanın dayanışması birbirini tamamlayan anlatılar oluşturuyor. Böylece eser, hem bireysel yaşam öykülerini hem de kolektif hafızayı aynı çatı altında buluşturuyor.

Kitap, İran toplumunu tek tip bir yapı olarak sunmuyor; farklı kuşakların, kültürlerin ve siyasal eğilimlerin varlığını görünür kılıyor. Kadınların öncülüğündeki mücadelenin yalnızca cinsiyet eşitliği talep etmediğini, aynı zamanda hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü ve demokratik haklar için verilen daha geniş bir mücadelenin parçası olduğunu gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’, Mahsa Amini’nin ardından yükselen protestoları belgeleyen bir çalışma olmanın ötesine geçiyor. İran’ın yakın tarihini, baskı mekanizmalarını, toplumsal direnişin dinamiklerini ve özgürlük arayışını tarihsel bağlamıyla birlikte ele alırken, çizgi romanın anlatım gücü sayesinde hem belgesel hem de tanıklık niteliği taşıyan güçlü bir eser ortaya koyuyor. Kitap, bireysel cesaretin kolektif değişime nasıl dönüşebildiğini ve özgürlük talebinin sınırları aşan evrensel bir değer olduğunu etkileyici örneklerle ortaya koyuyor.

Marjane Satrapi — Kadın, Yaşam, Özgürlük
Çeviren: Zehra Gül Köroğlu • Karakarga Yayınları
Çizgiroman • 272 sayfa • 2026

Andreas Kappeler — Kaygı Rus Tarihi (2026)

Andreas Kappeler’in bu eseri, Rusya’nın tarihini yalnızca hanedan değişimleri, savaşlar ve devrimler üzerinden değil, yüzyıllar boyunca etkisini sürdüren toplumsal, siyasal ve kültürel dinamikler üzerinden ele alıyor. Yazar, Kiev Rus Devleti’nden günümüz Rusya’sına uzanan geniş zaman dilimini kronolojik bir anlatıyla birleştirirken, devletin oluşumu, toplumun yapısı, kimlik arayışları ve Rusya’nın Avrupa ile Asya arasında şekillenen özgün konumu gibi temel meseleleri karşılaştırmalı bir bakışla değerlendiriyor. Tarihi tek tek olayların toplamı olarak değil, uzun süreklilikler ve yapısal dönüşümler çerçevesinde açıklıyor.

‘Rus Tarihi’ (‘Russische Geschichte’), Doğu Slav topluluklarının ortaya çıkışı ve Kiev Knezliği’nin oluşumuyla başlayan tarihsel süreci inceliyor. Hristiyanlığın kabulüyle birlikte Bizans kültürünün Rus siyasal ve toplumsal yaşamı üzerindeki belirleyici etkisini ortaya koyuyor. Moğol egemenliği döneminin yalnızca bir kesinti değil, merkezi yönetim anlayışını ve devlet örgütlenmesini etkileyen önemli bir kırılma olduğunu gösteriyor. Ardından Moskova Knezliği’nin yükselişiyle birlikte Rus devletinin giderek merkezileşmesini ve genişleyen bir imparatorluğa dönüşmesini ele alıyor.

Kappeler, Rus tarihinin en belirgin özelliklerinden biri olarak güçlü devlet geleneğini öne çıkarıyor. Çarlık döneminden Sovyetler Birliği’ne ve çağdaş Rusya’ya kadar merkezi otoritenin siyasal yaşam üzerindeki ağırlığının farklı biçimlerde devam ettiğini vurguluyor. Devlet ile toplum arasındaki ilişkinin çoğu zaman gerilimli bir karakter taşıdığını, reform girişimlerinin ve otoriter uygulamaların bu tarihsel miras içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Eserde toplumsal yapı da ayrıntılı biçimde inceleniyor. Soylular, köylüler, kentli nüfus ve bürokrasi arasındaki ilişkiler değerlendirilirken, özellikle serflik düzeninin Rusya’nın ekonomik ve toplumsal gelişimini uzun süre belirleyen temel unsurlardan biri olduğu belirtiliyor. Köylü dünyası ile şehir yaşamı arasındaki farklılıkların modernleşme sürecini doğrudan etkilediği, elitlerle halk arasındaki mesafenin ise siyasal krizlerin arka planını oluşturduğu ifade ediliyor.

Kitap, Rusya’nın çok uluslu bir imparatorluk olarak gelişmesine de özel önem veriyor. Rus olmayan halkların, farklı dinlerin ve kültürlerin imparatorluk yapısı içindeki yerini incelerken, Rus kimliğinin yalnızca etnik değil, tarihsel ve siyasal süreçler içinde şekillenen çok katmanlı bir olgu olduğunu gösteriyor. İmparatorluğun genişlemesiyle birlikte farklı topluluklarla kurulan ilişkilerin hem devlet politikalarını hem de ulusal kimlik tartışmalarını biçimlendirdiğini ortaya koyuyor.

Kappeler, 19. yüzyıldaki modernleşme çabalarını, sanayileşmeyi ve toplumsal dönüşümleri devrimlere giden sürecin önemli hazırlayıcıları olarak değerlendiriyor. 1917 Devrimi’ni yalnızca siyasal iktidarın değişimi olarak değil, devlet, ekonomi ve toplum ilişkilerini kökten dönüştüren tarihsel bir kırılma olarak ele alıyor. Sovyet döneminde ideolojik dönüşümler, ekonomik planlama, toplumsal yeniden yapılanma ve küresel güç mücadelesi incelenirken, Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle başlayan yeni dönemin tarihsel süreklilikler ışığında değerlendirilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Yazar ayrıca Rusya’nın Avrupa ile Asya arasında yer alan jeopolitik konumunun dış politikadan kültürel kimliğe kadar birçok alanı etkilediğini gösteriyor. Devlet ile Kilise arasındaki ilişkiler, Kutsal Rusya düşüncesi, yüksek kültür ile halk kültürü arasındaki etkileşim ve Rus entelektüel geleneğinin gelişimi de kitabın temel temaları arasında yer alıyor. Böylece siyasi tarih, kültürel ve toplumsal tarih ile birlikte ele alınıyor.

Andreas Kappeler — Rus Tarihi: Kısa Bir Giriş
Çeviren: Hamide Öz • Runik Kitap
Tarih • 110 sayfa • 2026

Kolektif — Gerçek ve Sanal (2026)

Dijital teknolojiler yalnızca gündelik yaşamı değil, gerçeklik algımızı, benlik deneyimimizi ve insan ilişkilerini de yeniden biçimlendiriyor. ‘Gerçek ve Sanal’, psikanalitik bakış açısıyla dijital çağın ortaya çıkardığı bu yeni dünyayı çok yönlü biçimde ele alıyor. Sanal ortamların, ekranların, yapay zekânın ve çevrimiçi etkileşimlerin bireyin ruhsallığı üzerindeki etkilerini incelerken, gerçek ile sanal arasındaki sınırların nasıl giderek geçirgen hâle geldiğini tartışıyor.

Kitapta dijital teknolojilerin çocukluk ve ergenlik gelişiminden psikoterapi uygulamalarına, sosyal medya kültüründen bilgisayar oyunlarına, yapay zekâdan çevrimiçi analize kadar uzanan geniş bir konu yelpazesi değerlendiriliyor. Ekranla kurulan ilişkinin ruhsal yaşamdaki yeri, dijital bağımlılık, “like” ekonomisi, sanal kimliklerin benlik oluşumuna etkisi ve makineyle kurulan yeni ilişki biçimleri, psikanalizin kavramsal araçlarıyla yeniden yorumlanıyor.

Eser, yalnızca dijital dünyanın doğurduğu yeni ruhsal deneyimleri açıklamakla yetinmiyor; aynı zamanda sanallığın gerçekten bütünüyle ayrı bir alan olup olmadığını da sorguluyor. Çevrimiçi psikoterapinin doğası, yapay zekânın ruhsallıkla ilişkisi, ultrason teknolojisinin ebeveynlik deneyimini nasıl dönüştürdüğü ve psikanaliz ile fiziğin kesişim noktaları gibi özgün başlıklar üzerinden, dijital çağın insanı ve gerçeklik anlayışı üzerine yeni düşünme yolları öneriyor.

Farklı disiplinlerden uzmanların katkılarıyla hazırlanan ‘Gerçek ve Sanal’, dijital teknolojilerin yaşamın merkezine yerleştiği günümüzde, insan zihni, kimliği ve ilişkileri üzerine yürütülen güncel tartışmaları psikanalitik bir perspektifle bir araya getirerek, okuru gerçek ile sanal arasındaki giderek belirsizleşen sınırları yeniden düşünmeye davet ediyor.

Kitapta yazıları yer alan isimler ise şöyle: Sezai Halifeoğlu, Serge Tisseron, Talat Parman, Daniel Marcelli, Neslihan Zabcı, Aziz Zambak, Oğuzhan Nacak, Ali Algın Köşkdere, Gamze Özçürümez Bilgili, Bilal Ersoy, Alexandre Morel, Petek Halman Kara, Selin Demet, Ayşe Yıldız ve Naci Doruk Çakmak.

Kolektif — Gerçek ve Sanal
• Yapı Kredi Yayınları
Psikanaliz • 224 sayfa • 2026