Kolektif — Devrimin Çelişkileri (2026)

1908 ve 1923, modern Türkiye’nin siyasal ve toplumsal kuruluşunu belirleyen iki kritik tarihsel eşik olarak çoğu zaman birbirinden kopuk ele alınır. ‘Devrimin Çelişkileri’, bu iki dönemi birlikte düşünerek Türkiye’nin demokratikleşme serüvenini, siyasal kurumlarını, yönetim anlayışını ve ideolojik yönelimlerini tarihsel süreklilikler ile kırılmalar ekseninde yeniden tartışıyor. Aykut Kansu’nun 1908 Devrimi’ne ilişkin açtığı eleştirel düşünsel hattı izleyen kitap, resmî tarih anlatılarının ötesine geçerek geçmişi bugünün siyasal sorunlarını anlamanın etkin bir aracı olarak ele alıyor.

Farklı disiplinlerden araştırmacıların katkılarıyla hazırlanan eser, 1908 Devrimi’nin toplumsal ve siyasal etkilerinden Arap İsyanı’na, anayasal dönüşüm ve demokrasi tartışmalarından kırdaki sınıf mücadelelerine, devlet-köylülük ilişkilerinden Kemalizm, korporatizm, milliyetçilik ve öjeni tartışmalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede devrim deneyimlerinin çok katmanlı sonuçlarını inceliyor. Böylece yalnızca belirli tarihsel olayları değil, modern Türkiye’nin siyasal düşüncesini ve devlet-toplum ilişkilerini biçimlendiren temel dinamikleri de karşılaştırmalı bir bakışla değerlendiriyor.

Aykut Kansu’nun öğrencileri ve çalışma arkadaşları tarafından kaleme alınan bu armağan kitap, onun tarih yazımına kazandırdığı eleştirel yöntemi ve özgürleştirici düşünce mirasını görünür kılıyor. Tarihi tamamlanmış bir anlatı değil, çelişkiler, mücadeleler ve alternatif olasılıklarla örülü canlı bir süreç olarak okuyan eser, 1908’den günümüze uzanan demokratik tahayyülün izini sürerken Türkiye’nin geçmişini yeniden düşünmeye ve bugünün siyasal meselelerini daha derinlikli kavramaya davet ediyor.

Kıvanç Ulusoy ve Seçil van het Hof’un derlediği kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Ayça Alemdaroğlu, E. Atilla Aytekin, Kurtuluş Cengiz, Y. Doğan Çetinkaya, Özgür Emrah Gürel, S. Yelda Kaya, Alp Yücel Kaya, Levent Köker ve Büşra Ayça Üçok.

Kolektif — Devrimin Çelişkileri: Aykut Kansu’ya Armağan
Derleyen: Kıvanç Ulusoy, Seçil Deren van het Hof • İletişim Yayınları
Tarih • 278 sayfa • 2026

Adam Phillips — Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet (2026)

 

Adam Phillips’in bu kitabı, insanın ölçülülük ile aşırılık arasında kurmaya çalıştığı dengeyi psikolojik, felsefi ve edebî bir perspektiften sorgulayan denemelerden oluşuyor. Phillips, aşırılığı yalnızca bağımlılık, öfke ya da fanatizm gibi uç davranışlarla sınırlamıyor; aksine “normal” olma arzusunun da kimi zaman en büyük aşırılıklardan biri olabileceğini öne sürüyor. Ona göre insan yaşamı, arzularını bastırma ile onlara teslim olma arasında sürekli salınan kırılgan bir denge arayışıdır ve “yeterli olanın” ne olduğuna dair kesin bir ölçüt bulunmuyor.

Kitabın temel sorusu, insanların neden aşırılıklardan hem büyülendiği hem de korktuğudur. Phillips, başkalarının aşırı davranışlarını kolayca kınarken kendi tutkularını çoğu zaman meşru gördüğümüzü gösteriyor. Yeme, içme, para, cinsellik, güç, din ya da siyaset gibi alanlarda ortaya çıkan aşırılıkların yalnızca bireysel irade zayıflığından kaynaklanmadığını; bunların bastırılmış arzular, korkular ve toplumsal beklentilerle iç içe geçtiğini savunuyor. Böylece aşırılık, ahlaki bir kusurdan çok insan olmanın temel çelişkilerini görünür kılan bir pencereye dönüşüyor.

Phillips, bu tartışmayı psikanalitik kuramın yanı sıra Shakespeare, masallar ve klasik edebiyat üzerinden yürütüyor. III. Richard, Külkedisi ve diğer edebî karakterler aracılığıyla kıskançlık, hırs, eksiklik duygusu, öfke ve arzu gibi insani deneyimleri yeniden yorumluyor. Özellikle masalların ve klasik anlatıların yalnızca ahlaki dersler vermediğini, bilinçdışı arzuların ve çatışmaların sembolik ifadeleri olduğunu gösteriyor. Ona göre çocuklukta öğrenilen “iyi” ve “kötü” davranış kalıpları yetişkin yaşamında da arzularımızı biçimlendirmeye devam ediyor.

‘Aşırılık Üzerine’ (‘On Balance’), mutluluğun da eleştirel bir değerlendirmesini sunuyor. Phillips, çağdaş kültürün mutluluğu sürekli ulaşılması gereken bir hedef olarak yüceltmesini sorguluyor; insan yaşamının yalnızca huzur ve tatminden ibaret olmadığını, merakın, çatışmanın, hayal kırıklığının ve eksikliğin de yaratıcı bir yaşamın vazgeçilmez parçaları olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle denge, bütün arzuları bastırmak ya da her isteği sınırsızca tatmin etmek anlamına gelmiyor; kişinin kendi arzularıyla daha bilinçli ve esnek bir ilişki kurabilmesini ifade ediyor.

Sonuç olarak ‘Aşırılık Üzerine’, aşırılığı ortadan kaldırılması gereken bir sapma olarak değil, insan doğasının temel gerilimlerini anlamaya imkân veren bir deneyim olarak ele alıyor. Phillips, okura hazır reçeteler sunmak yerine, “Ne zaman yeterince istiyoruz?”, “Neden başkalarının aşırılıklarından rahatsız oluyoruz?” ve “Daha dengeli bir yaşam gerçekten mümkün mü?” gibi sorular etrafında düşünme çağrısı yapıyor. Böylece kitap, ölçülülük ile aşırılık arasındaki sınırın sanıldığından çok daha belirsiz olduğunu gösterirken, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin karmaşıklığını psikoloji, edebiyat ve felsefenin kesişiminde yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor.

Adam Phillips — Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet
Çeviren: Aydın Çavdar • Ayrıntı Yayınları
Psikanaliz • 240 sayfa • 2026

Thierry Gallois — Paranın Psikolojisi (2026)

Thierry Gallois’nin parayı yalnızca ekonomik bir araç olarak değil, çocukluktan itibaren aile ilişkileri, duygular ve toplumsal değerlerle örülen psikolojik bir olgu olarak ele aldığı disiplinlerarası bir çalışma. ‘Paranın Psikolojisi’ (‘Psychologie de l’argent’), bireyin parayla kurduğu ilişkinin gelir düzeyinden çok, erken dönem yaşantılar, aile içi mesajlar, sevgi, güven, suçluluk, güç ve özsaygı gibi etkenler tarafından biçimlendiğini savunuyor. Bu nedenle para karşısındaki davranışlar yalnızca rasyonel tercihler değil, çoğu zaman bilinçdışı çatışmaların ve öğrenilmiş kalıpların dışavurumu olarak değerlendiriliyor.

İlk bölümlerde para eğitiminin aile içinde nasıl şekillendiği inceleniyor. Paranın tabu hâline getirilmesi, aile sırlarıyla ilişkilendirilmesi ya da toplumsal başarı ve saygınlığın temel ölçütü olarak sunulması, bireyin gelecekteki para algısını belirleyen güçlü deneyimler olarak yorumlanıyor. Çocukların parayla tanışma sürecinde açık iletişimin önemi vurgulanıyor; harçlık, hırsızlık ve sorumluluk gibi konuların cezalandırıcı değil öğretici bir yaklaşımla ele alınması gerektiği savunuluyor. Kitap, çocuklukta edinilen bu ilk temsil ve inançların yetişkinlikte harcama alışkanlıklarından tasarruf anlayışına kadar uzanan geniş bir davranış repertuvarını etkilediğini gösteriyor.

Gallois, para ile kişilerarası ilişkiler arasındaki bağı da ayrıntılı biçimde tartışıyor. Özellikle çift ilişkilerinde para, yalnızca ortak yaşamın finansal boyutu değil; güç dengelerinin, bağımsızlık arayışının ve güven duygusunun da önemli bir göstergesi hâline geliyor. Ortak ya da ayrı hesap tercihleri, harcama alışkanlıkları ve ekonomik kararların paylaşımı, ilişkinin psikolojik dinamikleriyle birlikte değerlendiriliyor. Satın alma davranışının da yalnızca ihtiyaçları karşılamadığı; kimlik kurma, sevgi gösterme, toplumsal statü kazanma ya da duygusal boşlukları telafi etme işlevleri üstlenebildiği ortaya konuyor.

Kitabın önemli bir bölümü parayla bağlantılı aşırı davranış biçimlerine ayrılıyor. Cimrilik, savurganlık, dürtüsel alışveriş, kumar, kredi bağımlılığı ve sürekli daha fazlasını isteme eğilimi; psikanalitik ve bilişsel psikoloji perspektiflerinden açıklanıyor. Bu davranışların ardında kaygıyı azaltma, kontrol duygusunu koruma, heyecan arama ya da eksiklik hissini telafi etme gibi psikolojik gereksinimlerin bulunduğu gösteriliyor. Klinik örnekler aracılığıyla obsesif para biriktirme ile kontrol kaybına dayalı aşırı tüketimin, görünüşte zıt olsalar da benzer duygusal kökenlerden beslendiği vurgulanıyor. Kumarın ve borçlanmanın zamanla haz veren etkinliklerden zorlayıcı bağımlılıklara dönüşebileceği; ani servet, miras ya da piyango kazançlarının ise beklenen mutluluğu getirmek yerine kimlik krizleri ve sosyal uyum sorunları yaratabileceği tartışılıyor.

Son bölümde Gallois, parayla daha sağlıklı bir ilişki kurmanın yolunun daha fazla kazanmaktan değil, ona yüklenen anlamları fark etmekten geçtiğini savunuyor. Para ne mutluluğun tek kaynağı ne de bütün sorunların çözümüdür; çoğu zaman sevgi, güvenlik, başarı ya da değer görme ihtiyacının simgesine dönüşmektedir. Yazar, bireyin irrasyonel para inançlarını sorgulamasını, ekonomik kararlarını kişisel değerleriyle uyumlu hâle getirmesini ve aile içinde para üzerine açık iletişim kurmasını öneriyor. Böylece kitap, parayı yalnızca ekonomik yaşamın değil, benlik, aile ve toplumsal ilişkilerin merkezinde yer alan güçlü bir psikolojik gösterge olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Thierry Gallois — Paranın Psikolojisi
Çeviren: Şeyma Gümüş • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 184 sayfa • 2026

Haluk Gerger — Sovyetler Birliği’nin Çöküşü (2026)

Haluk Gerger’in ‘Sovyetler Birliği’nin Çöküşü’ adlı çalışması, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını yalnızca Gorbaçov ve Yeltsin dönemindeki gelişmelerle açıklayan yaygın yaklaşımı sorgulayarak, çözülüşün köklerini Sovyet sisteminin daha erken tarihsel evrelerinde arayan kapsamlı bir inceleme. Yazar, özellikle Stalin döneminde biçimlenen siyasal, ekonomik ve toplumsal yapıların sonraki krizlerin temelini nasıl hazırladığını tartışırken, Sovyet deneyimini yalnızca tarihsel bir olay olarak değil, sosyalizm, devlet, bürokrasi, sınıf ve iktidar üzerine süregelen teorik tartışmalar açısından da yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Kitap, bu amacı doğrultusunda okuru kronolojik bir tarih anlatısından ziyade “geriye doğru iz süren” analitik bir yönteme davet ediyor. İlk bölümde Yeni Ekonomik Politika (NEP), Lenin sonrası iktidar mücadeleleri, kolektivizasyon ve zorunlu sanayileşme süreçleri üzerinden Sovyet modernleşmesinin ekonomik ve siyasal temelleri inceleniyor. Bu dönüşümlerin yalnızca üretim ilişkilerini değil, devlet yapısını, sınıf ilişkilerini ve Marksist kuramın temel kavramlarını da nasıl yeniden biçimlendirdiği ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

İzleyen bölümlerde Stalin döneminde kurumsallaşan devlet yapısı, bürokratik örgütlenme, parti-devlet ilişkileri, ulus politikaları ve siyasal şiddet mekanizmaları çözümlemenin merkezine yerleşiyor. Kitap, “işçi devleti” söyleminden “halk devleti” anlayışına geçişi, yeni yönetici kadroların oluşumunu, devlet terörünü, ayrıcalıklı bürokratik katmanların yükselişini ve bunların Sovyet sisteminin iç dinamiklerini nasıl dönüştürdüğünü inceliyor. Böylece çöküşün yalnızca ekonomik sorunların değil, uzun yıllar boyunca biriken siyasal ve toplumsal çelişkilerin sonucu olduğu savunuluyor.

Eserin son bölümü ise sınıflaşma, mülkiyet ilişkileri, devletin ekonomik rolü ve Sovyet toplumunda ortaya çıkan yeni toplumsal tabakalaşma biçimlerini tartışıyor. Asya Tipi Üretim Tarzı, devlet mülkiyeti, sömürü mekanizmaları ve sınıf oluşumu gibi teorik başlıklar üzerinden Sovyet sisteminin içsel dönüşümü analiz edilirken, sonunda yaşanan kriz ve çözülüş bu uzun tarihsel sürecin bir sonucu olarak değerlendiriliyor. Böylece kitap, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını tek tek liderlerin hatalarıyla değil, sistemin kuruluşundan itibaren şekillenen yapısal dinamiklerle açıklamaya çalışıyor.

Önsözde Haluk Gerger, çalışmasının amacının kesin doğrular sunmak değil, eleştirel düşünmeyi ve demokratik tartışmayı geliştirmek olduğunu özellikle vurguluyor. Marx’ın bilim anlayışına yaslanarak hazır reçeteler üretmek yerine tarihsel deneyimin eleştirel analizini hedeflediğini belirten yazar, Sovyet deneyimini ideolojik önyargılardan uzak, Marksist bir perspektifle yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor. Ona göre sosyalizmin geleceğine ilişkin sağlıklı bir tartışma, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü romantize etmeden ya da şeytanlaştırmadan, tarihsel gerçekliği bütün karmaşıklığıyla anlamaya bağlıdır. Bu yönüyle eser, yalnızca Sovyet tarihini açıklamaya çalışan bir araştırma değil; sosyalist düşüncenin geçmişiyle hesaplaşmasını ve geleceğini yeniden düşünmesini amaçlayan kapsamlı bir eleştirel inceleme niteliği taşıyor.

Haluk Gerger — Sovyetler Birliği’nin Çöküşü: Geriye Doğru Bir İz Sürme
• Yordam Kitap
Siyaset • 576 sayfa • 2026

Michael Minden — Modern Alman Edebiyatı (2026)

Bu çalışma, Michael Minden’in Alman edebiyatını yalnızca büyük yazarlar ve akımlar üzerinden değil, Avrupa modernitesinin kültürel, siyasal ve toplumsal dönüşümleriyle birlikte okuyan kapsamlı bir değerlendirmesi. Eser, on sekizinci yüzyıl ortalarındaki Aydınlanma’dan Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1989’a kadar uzanan yaklaşık iki buçuk yüzyıllık dönemde Alman edebiyatının geçirdiği değişimi incelerken, onu ulusal bir gelenek olmaktan çok Avrupa kültürünün ayrılmaz bir parçası olarak ele alıyor. Minden, Alman edebiyatının “doğuştan felsefi” olduğu yönündeki yerleşik yargıları sorguluyor; metinleri tarihsel bağlamları, okur kitlesi, yayıncılık dünyası ve toplumsal koşullarla birlikte değerlendirerek edebiyatın canlı bir kültürel pratik olduğunu gösteriyor.

‘Modern Alman Edebiyatı’ (‘Modern German Literature’), modern Alman edebiyatının temellerini Reform hareketi, matbaanın yaygınlaşması ve Aydınlanma düşüncesiyle ilişkilendiriyor. Luther’in yerel dili öne çıkaran yaklaşımı ile Herder ve Kant’ın düşünceleri, Almanca edebiyatın gelişmesinde belirleyici bir zemin oluşturuyor. Lessing, Goethe ve Schiller’in eserleriyle şekillenen klasik dönem, bireyin özgürlüğü, estetik idealler ve ulusal kültür arayışını bir araya getirirken; Romantizm, ironi, din, bireysellik ve sonsuzluk düşüncesi üzerinden bu mirası dönüştürüyor. Minden, Alman edebiyatının hiçbir zaman yalnızca ulusal kimlik üretmediğini, sürekli Avrupa kültürüyle etkileşim içinde geliştiğini vurguluyor.

İzleyen bölümlerde Alman gerçekçiliği, şiirin siyasetle ilişkisi ve modernleşmenin yarattığı yeni kültürel ortam ele alınıyor. Sanayileşme, kentleşme, reklamcılık, teknolojik gelişmeler ve kitlesel yayıncılık, edebiyatın hem üretimini hem de dolaşımını değiştirirken; Kafka, Rilke, Trakl ve Brecht gibi yazarlar modern bireyin yabancılaşmasını, kırılganlığını ve toplumsal çelişkilerini farklı estetik biçimlerle ifade ediyor. Birinci Dünya Savaşı, Dada hareketi ve avangard deneyler, geleneksel anlatı kalıplarını sarsarken edebiyat, modern dünyanın krizlerine verilen yaratıcı bir tepkiye dönüşüyor.

Minden, Nazi dönemini, Holokost’u ve İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımını Alman edebiyatının en büyük kırılma noktalarından biri olarak değerlendiriyor. Faşizm karşısında edebiyatın aldığı tavırlar, sürgün deneyimi, Doğu ve Batı Almanya’da gelişen farklı edebiyat anlayışları ile savaş sonrası hesaplaşmalar ayrıntılı biçimde inceleniyor. Paul Celan’ın şiiri, Brecht’in eleştirel tiyatrosu ve savaş sonrası yazarların tanıklıkları, edebiyatın yalnızca estetik değil aynı zamanda etik bir sorumluluk taşıdığını gösteriyor.

Son bölümde ise demokratik kapitalizm, tüketim kültürü, medya, küreselleşme ve kültürel çoğullaşmanın Alman edebiyatını nasıl dönüştürdüğü ele alınıyor. Minden, modern Alman edebiyatını tek bir düşünsel çizgiye indirgemek yerine, tarihsel değişimlere sürekli uyum sağlayan, farklı estetik ve siyasal eğilimleri bünyesinde barındıran dinamik bir gelenek olarak yorumluyor. Böylece eser, Alman edebiyatının yaklaşık iki buçuk yüzyıllık gelişimini, Avrupa modernitesinin kültürel tarihiyle birlikte okuyarak edebiyatın toplum, tarih ve düşünceyle kurduğu çok katmanlı ilişkiyi bütünlüklü biçimde ortaya koyuyor.

Michael Minden — Modern Alman Edebiyatı
Çeviren: Mertkan Karaca • Vakıfbank Kültür Yayınları
Edebiyat • 400 sayfa • 2026

Pierre Hadot — Sokrates’e Övgü (2026)

Pierre Hadot, tarihsel kişiliği büyük ölçüde belirsiz kalan Sokrates’in, felsefe tarihi boyunca farklı düşünürler tarafından nasıl yeniden yorumlandığını inceliyor. Hadot’ya göre elimizdeki Sokrates, doğrudan tarihsel bir kişiden çok, Platon, Ksenophon, Aristophanes ve sonraki filozofların aktardığı çeşitli portrelerin bileşimidir. Bu nedenle Sokrates’i anlamak, tek bir biyografiyi değil, felsefenin kendisini biçimlendiren bir simgeyi anlamaktır.

‘Sokrates’e Övgü’ (‘Éloge de Socrate’), Sokrates’in bilgi aktaran bir öğretmenden ziyade sorgulamaya dayalı bir yaşam pratiği geliştirdiğini vurguluyor. Onun temel yöntemi olan diyalog, insanların kesin doğru sandıkları düşünceleri sınayarak cehaletlerini fark etmelerini sağlar. Sokrates’in ünlü “bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” tavrı, bilgi eksikliğinin itirafından çok, sürekli araştırmayı mümkün kılan felsefi bir duruştur. Hadot, bu yaklaşımın felsefeyi soyut kuram üretiminden çıkarıp insanın kendisini dönüştürme çabasına dönüştürdüğünü gösteriyor.

Eserin önemli temalarından biri, Sokrates’in felsefeyi bir yaşam biçimi olarak temsil etmesi. Sokrates’in alçakgönüllülüğü, ironiye dayalı sorgulama yöntemi, ölüm karşısındaki tutumu ve ahlaki kararlılığı, yalnızca düşüncelerini değil, yaşamını da felsefenin ayrılmaz bir parçası hâline getirir. Hadot, antik felsefede teorik bilgi ile gündelik yaşamın birbirinden ayrılmadığını; Sokrates’in bu bütünlüğün en güçlü örneklerinden biri olduğunu savunuyor.

Kitap ayrıca Sokrates’in sonraki düşünce tarihinde üstlendiği farklı rolleri ele alıyor. Platon onu hakikatin sözcüsü ve ideal filozof olarak yeniden kurarken, Kinikler sade yaşamın, Stoacılar ahlaki direncin, Kierkegaard bireysel varoluşun ve ironinin, Nietzsche ise yerleşik değerleri sorgulayan yaratıcı eleştirinin simgesi olarak yorumluyor. Böylece Sokrates, her dönemin kendi felsefi sorunlarını yansıttığı canlı bir figüre dönüşüyor.

Hadot, bu farklı yorumların tarihsel Sokrates’i bütünüyle ortaya koymadığını, ancak onun felsefi mirasının zenginliğini gösterdiğini belirtiyor. Gerçek Sokrates’e bütünüyle ulaşmak mümkün olmasa bile, onun bıraktığı sorgulama geleneği felsefenin özü hakkında önemli ipuçları sunuyor. Bu nedenle Sokrates, kesin cevaplar veren bir bilge değil, insanı kendi yaşamını ve düşüncelerini sürekli gözden geçirmeye davet eden bir rehber olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Sokrates’e Övgü’, Sokrates’in tarihsel kişiliğinden çok, felsefe tarihinde kazandığı anlamları inceleyen bir eser. Hadot, Sokrates üzerinden felsefenin temel amacının bilgi biriktirmekten ziyade insanın kendisini dönüştürmek olduğunu savunuyor; eleştirel düşünme, diyalog, öz sorgulama ve yaşamı bilinçli biçimde kurma fikrini merkeze alarak felsefeyi yeniden bir yaşama sanatı olarak yorumluyor.

Pierre Hadot — Sokrates’e Övgü
Çeviren: Mustafa Öcal • Alfa Yayınları
Felsefe • 48 sayfa • 2026

Yuk Hui — Post–Avrupa (2026)

Avrupa’yı coğrafi bir kimlikten çok, modern felsefenin, bilimin ve teknolojinin kurucu kavramlarından biri olarak ele alan bir sorgulama. ‘Post–Avrupa’ (‘Post–Europe’), Avrupa’nın son iki yüzyıldır evrensellik iddiasıyla kurduğu düşünsel üstünlüğün, küreselleşme, dijitalleşme ve tekno-ekonomik dönüşümler çağında artık sürdürülemez hâle geldiğini savunuyor. Yuk Hui, Avrupa’nın krizini yalnızca siyasal ya da ekonomik gelişmeler üzerinden değil, felsefenin ve teknolojinin tarihsel serüveni üzerinden değerlendiriyor. Bu çerçevede “post-Avrupa”, Avrupa’nın sonunu ilan etmekten çok, onun merkezî konumunu aşan yeni düşünme imkânlarını araştıran felsefi bir öneri olarak ortaya çıkıyor.

Kitabın çıkış noktası, teknolojinin neden olduğu dünya düzeninin insanı giderek ortak bir teknik ve ekonomik düzene bağımlı kılarken aynı zamanda yurtsuzluk (Heimatlosigkeit) duygusunu derinleştirmesi. Hui, bu yurtsuzluğu yalnızca fiziksel yer değiştirme değil, insanın kültürel ve düşünsel köklerinden uzaklaşması olarak yorumluyor. Modern teknolojinin tüm dünyayı aynı üretim ve tüketim mantığı içinde homojenleştirdiğini, yerel düşünme biçimlerini geri plana ittiğini savunuyor. Bu nedenle mesele Avrupa’yı reddetmek değil, gezegensel ölçekte farklı düşünce geleneklerinin yeniden gelişebileceği çoğulcu bir zemini aramaktır.

Eserin ilk bölümü, Avrupa felsefesinin tarihsel ruhunu ve bugün içine girdiği dönüşümü inceliyor. Hui, Heidegger, Husserl, Derrida, Simondon ve Bernard Stiegler gibi düşünürlerden hareketle Avrupa’nın felsefeyi evrensel hakikatin taşıyıcısı olarak kurduğunu, ancak teknolojinin küreselleşmesiyle bu ayrıcalıklı konumun çözüldüğünü ileri sürüyor. Bu çözülme yalnızca bir kriz değil, aynı zamanda düşüncenin yeniden bireyleşmesi için yeni bir başlangıçtır. Yazar, düşünmenin görevinin artık tek merkezli evrensellik üretmek değil, farklı kültürel geleneklerin kendi özgün düşünsel potansiyellerini geliştirebilmelerini sağlamak olduğunu vurguluyor.

Kitabın ikinci bölümü, “Asya nedir?” sorusunu Avrupa’nın karşıtı olarak değil, Avrupa sonrası düşüncenin sınandığı felsefi bir problem olarak ele alıyor. Hui, Doğu-Batı ikiliğini aşarak Nishida Kitarō ve Mou Zongsan gibi Asyalı filozofların düşüncelerini Simondon’un bireyleşme kuramıyla birlikte değerlendiriyor. Böylece farklı kültürlerin birbirini taklit etmeden, kendi tarihsel ve teknik koşullarından hareketle evrensel düşünceye katkı sunabileceğini savunuyor. Kitabın merkezindeki “düşüncenin bireyleşmesi” kavramı da tam bu noktada ortaya çıkıyor: Her düşünce geleneği, başkasını kopyalamadan kendi özgün gelişim çizgisini kurabilmelidir.

Türkçe baskıya yazdığı sunuşta Emre Şan, Hui’nin tartışmasını Husserl’in Avrupa kavramı ve yaşam dünyası anlayışı üzerinden temellendiriyor. Avrupa’nın fenomenolojide yalnızca bir kıta değil, akıl, eleştiri ve evrensellik fikriyle özdeşleşen bir felsefe kavramı olarak kurulduğunu; ancak modern bilim ile teknolojinin yaşam dünyasını giderek anlamdan uzaklaştırmasının bu kavramı krize sürüklediğini açıklıyor. Hui’nin çalışmasının bu mirası bütünüyle reddetmediğini, aksine Avrupa’nın kendi sınırlarını aşarak çoğul düşünce biçimlerine açılmasının yollarını araştırdığını gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Post–Avrupa’, Avrupa’nın tarihsel üstünlüğünü sorgulayan politik bir manifesto olmaktan ziyade, teknoloji çağında felsefenin geleceğini yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma. Kapitalizm, dijitalleşme ve küresel teknolojik ağların oluşturduğu ortak dünyada insanın giderek derinleşen yurtsuzluğunu merkeze alan Hui, tek tip evrensellik yerine farklı kültürlerin kendi düşünsel bireyleşmelerini gerçekleştirebildiği çoğul bir gelecek tasavvuru geliştiriyor. Bu yönüyle eser, Avrupa’nın ötesini değil, Avrupa mirasıyla eleştirel bir hesaplaşma üzerinden yeni bir felsefi ufku tartışmaya açıyor.

Yuk Hui — Post–Avrupa
Çeviren: Burak Çakır • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 192 sayfa • 2026

Lawrence Venuti — Çevirmenin Görünmezliği (2026)

Lawrence Venuti’nin bu eseri, çeviribilimin temel metinlerinden biri olarak çevirmenin metin içindeki konumunu, çeviri stratejilerini ve bunların kültürel sonuçlarını tarihsel bir perspektifle ele alıyor. Venuti, özellikle İngilizce çeviri geleneğinde uzun yıllardır egemen olan “akıcı” ve “şeffaf” çeviri anlayışının çevirmeni görünmez kıldığını, yabancı metinlerin kültürel farklılıklarını ise hedef kültürün beklentilerine uyarlayarak silikleştirdiğini savunuyor. ‘Çevirmenin Görünmezliği’ (‘The Translator’s Invisibility’), çeviriyi yalnızca diller arasında gerçekleşen teknik bir aktarım olarak değil, ideolojik, estetik ve politik tercihlerle şekillenen kültürel bir üretim süreci olarak değerlendiriyor.

Eserin merkezinde yer alan “çevirmenin görünmezliği” kavramı, başarılı çevirinin özgün dilde yazılmış izlenimi veren doğal ve akıcı bir metin üretmesi gerektiği yönündeki yaygın beklentiyi sorguluyor. Venuti’ye göre bu anlayış, çevirmenin yaptığı seçimleri görünmez hâle getirirken yabancı metnin dilsel ve kültürel özelliklerini de büyük ölçüde ortadan kaldırıyor. Böylece çeviri, yalnızca anlam aktaran bir araç olmaktan çıkıp hedef kültürün değerlerini yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşüyor.

Venuti, on yedinci yüzyıldan günümüze uzanan çeviri tarihini inceleyerek İngilizcede yabancı edebiyat kanonunun oluşumunda akıcılık ilkesinin nasıl baskın hâle geldiğini gösteriyor. Yayıncılık dünyasının beklentileri, eleştirmenlerin ölçütleri, okur alışkanlıkları ve kültürel değerler, çeviri stratejilerini belirleyen başlıca etkenler olarak öne çıkıyor. Bu süreçte yabancı eserler çoğu zaman hedef kültürün normlarına uyarlanıyor; farklılıklar törpüleniyor ve metinler yerel okurun beklentilerine göre yeniden biçimleniyor.

Kitapta bu egemen yaklaşımın karşısına yabancılaştırıcı çeviri anlayışı çıkarılıyor. Yerelleştirici çeviri metni okura mümkün olduğunca yakınlaştırırken, yabancılaştırıcı çeviri metnin dilsel ve kültürel farklılığını korumayı amaçlıyor. Venuti, okurun metni zahmetsizce tüketmesi yerine farklı bir kültürle bilinçli biçimde karşılaşmasının daha değerli olduğunu düşünüyor. Bu nedenle çeviriyi, kültürel çeşitliliği görünür kılan etik bir müdahale olarak yeniden tanımlıyor ve yabancılaştırmanın çeviride tekdüzeliğe karşı önemli bir alternatif sunduğunu savunuyor.

Venuti ayrıca çeviri değerlendirmelerinde “sadakat” kavramının çoğu zaman akıcılıkla özdeşleştirildiğini tartışıyor. Yasal ve kültürel baskılar ile okurun “anında anlaşılabilirlik” beklentisinin, deneysel ve yabancılaştırıcı çevirilerin geri planda kalmasına yol açtığını belirtiyor. Böylece çeviri alanındaki estetik tercihlerin yalnızca dilsel değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve ideolojik dinamiklerden beslendiğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak ‘Çevirmenin Görünmezliği’, çeviriyi görünmez bir teknik işlem olarak değil, kültürel, etik ve politik sonuçlar doğuran yaratıcı bir etkinlik olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Venuti, çevirmenin görünmezliğinin doğal ya da kaçınılmaz olmadığını; tarihsel ve kültürel tercihler sonucunda oluştuğunu gösteriyor. Çevirinin farklı kültürleri birbirine benzetmek yerine onların özgünlüğünü görünür kılabilecek bir karşılaşma alanı yaratması gerektiğini savunarak, çeviribilimin en etkili ve en çok tartışılan eserlerinden birini ortaya koyuyor.

Lawrence Venuti — Çevirmenin Görünmezliği: Bir Çeviri Tarihi
Çeviren: Selçuk Eryatmaz • Everest Yayınları
İnceleme • 568 sayfa • 2026

Zygmunt Bauman — Eleştirel Bir Sosyolojiye Doğru (2026)

Zygmunt Bauman’ın bu eseri, sosyolojinin yalnızca toplumsal gerçekliği açıklayan bir disiplin değil, aynı zamanda insanların içinde yaşadıkları dünyayı sorgulamalarını ve özgürleşmelerini sağlayan eleştirel bir düşünce biçimi olması gerektiğini savunan kapsamlı bir kuramsal çalışma. Bauman, toplumsal yaşamın “doğal” ve değişmez kabul edilen düzeninin gerçekte tarihsel olarak kurulmuş ilişkilerden oluştuğunu ileri sürerek, eleştirel sosyolojiyi sağduyunun sınırlarını aşan özgürleştirici bir bilgi pratiği olarak yeniden tanımlıyor.

Kitabın ilk bölümü, Bauman’ın “ikinci doğa” adını verdiği kavram etrafında şekilleniyor. İnsanların gündelik yaşamda doğal, kaçınılmaz ve değiştirilemez sandıkları toplumsal kurumlar, kurallar ve alışkanlıklar zamanla sanki doğanın bir parçasıymış gibi algılanır. Sağduyu da bu yanılsamayı yeniden üretir; mevcut toplumsal düzeni sorgulamak yerine onu olağanlaştırır. Bauman’a göre geleneksel sosyoloji de çoğu zaman bu düzeni yalnızca açıklamakla yetiniyor ve böylece farkında olmadan egemen toplumsal yapının devamına hizmet ediyor. Bu nedenle “tutsaklığın bilimi”, insanları özgürleştirmek yerine onları mevcut düzenin sınırları içinde düşünmeye mahkûm ediyor.

İkinci bölümde Bauman, bu anlayışın felsefi temellerini eleştiriyor. Özellikle fenomenoloji ve varoluşçuluk tartışmaları üzerinden toplumsal gerçekliğin yalnızca bireysel deneyimlerle açıklanamayacağını, fakat bu deneyimlerin de tarihsel ve toplumsal koşullar içinde üretildiğini gösteriyor. Geleneksel sosyolojinin toplumsal düzeni denge ve uyum ekseninde açıklama eğilimini sorgularken, toplumun değişim ve çatışma dinamiklerini görünmez kılan yaklaşımların eleştirel düşüncenin önünde engel oluşturduğunu savunuyor. Böylece sosyolojinin görevinin yalnızca mevcut gerçekliği tasvir etmek değil, onu mümkün kılan varsayımları da açığa çıkarmak olduğunu ileri sürüyor.

Eserin merkezinde yer alan “özgürleştirici akıl” kavramı, kitabın temel tezini oluşturuyor. Bauman’a göre eleştirel sosyoloji, sağduyunun sunduğu bilgiyi daha ayrıntılı biçimde doğrulayan bir disiplin değildir; tam tersine, sağduyunun güvenilir kabul ettiği bilgilerin tarihsel olarak kurulmuş ve ideolojik biçimde meşrulaştırılmış olduğunu gösteriyor. Bu nedenle özgürleştirici düşünce, toplumun “doğal yasaları” olarak sunulan ilişkilerin aslında değiştirilebilir olduğunu ortaya koymaya çalışıyor. Sağduyunun alternatif toplumsal düzenleri imkânsız ilan etmesine karşı çıkıyor; insanların yaşadığı yabancılaşma, eşitsizlik ve baskıyı küçük teknik sorunlara indirgemek yerine bunları bütüncül tarihsel meseleler olarak yeniden görünür kılıyor.

Bauman ayrıca teknik akıl ile özgürleştirici akıl arasında önemli bir ayrım yapıyor. Teknik akıl, mevcut düzeni daha verimli işletmeye odaklanırken, özgürleştirici akıl düzenin kendisini sorguluyor. Bu nedenle eleştirel sosyoloji yalnızca daha doğru bilgi üretmeyi değil, insanların toplumsal gerçekliği farklı biçimlerde düşünebilmelerini sağlayacak eleştirel bilinç geliştirmeyi amaçlıyor. Sosyolojinin bilimsel niteliği de yalnızca nesnel gözlemden değil, toplumsal gerçekliğin tarihsel olarak kurulmuş yapısını açıklayabilme ve onu dönüştürülebilir gösterebilme kapasitesinden kaynaklanıyor. Kitabın son bölümleri, doğruluk ile meşruiyet arasındaki ilişkiyi tartışarak eleştirel bilginin yalnızca olguların doğrulanmasına değil, aynı zamanda insanların özgürleşmesini mümkün kılan bir hakikat anlayışına dayanması gerektiğini savunuyor.

Sonuç olarak ‘Eleştirel Bir Sosyolojiye Doğru: Sağduyu ve Özgürleşme Üzerine Bir Deneme’ (‘Towards a Critical Sociology: An Essay On Commonsense and Emancipation’), sosyolojiyi mevcut toplumsal düzeni onaylayan bir bilgi alanı olmaktan çıkarıp özgürleşmenin düşünsel aracı hâline getirmeyi hedefleyen güçlü bir kuramsal manifesto. Bauman, sağduyunun doğal kabul ettiği toplumsal gerçekliğin tarihsel ve değiştirilebilir olduğunu gösterirken, eleştirel sosyolojinin görevinin yalnızca toplumu anlamak değil, insanların başka bir toplumsal yaşamın mümkün olduğunu görebilmelerini sağlayacak düşünsel zemini oluşturmak olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle eser, sosyolojiyi eleştiri, tarih ve özgürleşme ekseninde yeniden tanımlayan Bauman düşüncesinin en önemli erken dönem çalışmalarından biri olarak öne çıkıyor.

Zygmunt Bauman — Eleştirel Bir Sosyolojiye Doğru: Sağduyu ve Özgürleşme Üzerine Bir Deneme
Çeviren: Bekir Balkız, Ümit Tatlıcan • Phoenix Yayınları
Sosyoloji • 216 sayfa • 2026

Jale Âmuzgâr — İran Mitolojisi Tarihi (2026)

Jale Âmuzgâr’ın ‘İran Mitolojisi Tarihi’ adlı eseri, İran mitolojik düşüncesinin tarihsel gelişimini, kültürel kaynaklarını ve dinsel dönüşümlerini sistematik bir çerçevede ele alan kapsamlı bir giriş çalışması. Yazar, İran mitolojisini yalnızca tanrılar, kahramanlar ve efsanelerden oluşan bir anlatılar bütünü olarak değil; İran toplumunun tarihsel hafızasını, inanç dünyasını ve kültürel kimliğini biçimlendiren temel unsurlardan biri olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım sayesinde mitolojik anlatılar, tarihsel olaylar ve dinsel dönüşümler arasındaki ilişkiler açıklığa kavuşuyor.

‘İran Mitolojisi Tarihi’ (‘Tārīkh-i Asātīr-i Īrān (‘تاریخ اساطیر ایران)’), İran mitolojisinin kökenlerini Hint-İran ortak kültürel mirasına kadar götürerek başlıyor. Ortak Hint-Avrupa mitolojik unsurlarının zaman içinde İran coğrafyasında nasıl özgün bir kimlik kazandığını gösteren Âmuzgâr, özellikle Zerdüştlüğün ortaya çıkışıyla birlikte eski inançların yeni bir kozmolojik düzen içinde yeniden yorumlanışını ayrıntılı biçimde inceliyor. Ahura Mazda ile Ehrimen arasındaki aydınlık-karanlık karşıtlığı, evrenin yaratılışı, insanın varoluşu, zaman anlayışı ve dünyanın sonuna ilişkin eskatolojik düşünceler, İran mitolojik sisteminin temel yapı taşları olarak ele alınıyor.

Eser, yalnızca dinsel metinlerle sınırlı kalmaz; İran’ın destan geleneğini de mitolojik düşüncenin devamı olarak değerlendiriyor. Özellikle Şahnâme’de yer alan kahramanlık anlatıları, hükümdarlık ideali, kozmik iyilik-kötülük mücadelesi ve efsanevi kişilikler üzerinden İran toplumunun ortak hafızasının nasıl biçimlendiği gösteriliyor. Böylece mitolojik anlatılar, tarihsel olaylardan bağımsız masallar olmaktan çıkar; siyasal meşruiyeti, toplumsal değerleri ve ulusal kimliği besleyen kültürel kodlar hâline geliyor.

Âmuzgâr, İran mitolojisinin Mezopotamya, Hint ve diğer komşu uygarlıklarla kurduğu etkileşimleri de göz önünde bulundurarak kültürel alışveriş süreçlerini açıklıyor. Mitlerin zaman içinde geçirdiği dönüşümler, farklı dönemlerde kazandıkları yeni anlamlar ve dinî geleneklerle kurdukları ilişkiler, karşılaştırmalı bir bakış açısıyla değerlendiriliyor. Böylece İran mitolojisinin durağan değil, tarih boyunca sürekli yeniden üretilen canlı bir düşünce sistemi olduğu ortaya konuyor.

Akademik titizliği anlaşılır ve akıcı bir anlatımla birleştiren ‘İran Mitolojisi Tarihi’,  Avesta metinlerinden destan geleneğine uzanan geniş bir kaynak dünyasını sadeleştirerek okura sunuyor. Kitap, İran uygarlığının mitolojik mirasını tanıtmanın ötesinde, bu anlatıların günümüz İran kültürünün kolektif belleği, kimliği ve düşünce dünyası üzerindeki kalıcı etkilerini de görünür kılıyor. Bu yönüyle eser, hem İran mitolojisine giriş yapmak isteyen okurlar hem de dinler tarihi, mitoloji ve İranoloji alanında çalışan araştırmacılar için temel başvuru kaynaklarından biri niteliğinde.

Jale Âmuzgâr — İran Mitolojisi Tarihi
Çeviren: Hatice Yoldaş • Alfa Yayınları
Mitoloji • 104 sayfa • 2026