Erhat Yalçın — Aşirette Yaşlılık (2026)

 

Erhat Yalçın’ın ‘Aşirette Yaşlılık: Yaşlılığın İnşası ve Yaşlıların Sosyal Statüsü’ adlı çalışması, yaşlılığı yalnızca biyolojik bir dönem olarak değil, toplumsal ilişkiler içinde anlam kazanan kültürel bir statü olarak ele alıyor. Kitap, modernleşmenin aile yapıları ve toplumsal bağlar üzerindeki dönüştürücü etkilerine rağmen, aşiret düzeninde yaşlı bireylerin hâlâ otorite, hafıza ve meşruiyet kaynağı olarak merkezi bir konum taşıdığını gösteriyor. Böylece yaşlılığın anlamı, bireysel zayıflama ya da geri çekilme üzerinden değil; deneyim, soy bağı ve toplumsal temsil gücü üzerinden yeniden düşünülüyor.

Alan araştırmalarına dayanan eser, aşiret yapılarında yaşlı bireylerin nasıl bir toplumsal değer ürettiğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Kanaat önderleri, aile büyükleri ve aşiret mensuplarıyla yapılan görüşmeler aracılığıyla, yaşlıların yalnızca geçmişin taşıyıcısı değil, aynı zamanda toplumsal düzenin sürekliliğini sağlayan aktörler olduğu ortaya konuyor. Geleneksel bilgi aktarımı, hiyerarşik ilişkiler ve akrabalık bağları, yaşlıların topluluk içindeki saygınlığını belirleyen temel unsurlar arasında yer alıyor.

Kitap aynı zamanda Türkiye’de geleneksel toplumsal yapıların dönüşümüne dair daha geniş bir tartışma yürütüyor. Modern bireyciliğin yükseldiği bir çağda aşiret yapısının yaşlılığa yüklediği anlam, alternatif bir toplumsal mantığı görünür kılıyor. Bu yönüyle çalışma, sosyoloji ve antropoloji alanları için olduğu kadar, yaşlılık, otorite ve kültürel aidiyet meselelerini anlamak isteyen okurlar için de güçlü bir düşünme zemini sunuyor.

Erhat Yalçın — Aşirette Yaşlılık: Yaşlılığın İnşası ve Yaşlıların Sosyal Statüsü
• Çizgi Kitabevi
Sosyoloji • 344 sayfa • 2026

Benjamin Farrington — Darwin Gerçekte Ne Dedi? (2026)

Benjamin Farrington, Charles Darwin’in düşüncesini hem bilimsel katkıları hem de tarihsel sınırlarıyla birlikte değerlendiriyor. ‘Darwin Gerçekte Ne Dedi?’ (‘What Darwin Really Said’), Darwin’i yalnızca modern biyolojinin büyük kurucularından biri olarak değil, aynı zamanda kendi çağının fikir iklimi içinde şekillenen bir düşünür olarak inceliyor. Farrington’a göre doğal seçilim kuramı, canlıların değişimini açıklamada devrimci bir adım oluşturuyor; ancak Darwin, biyolojik evrim ile insan toplumlarının tarihsel gelişimi arasındaki farkı tam anlamıyla kavrayamadı. Bu nedenle eser, Darwin’in bilimsel mirasını savunurken aynı zamanda onun düşüncesindeki eksikleri de görünür kılıyor.

Kitap, Darwin’in gençlik yıllarından Beagle yolculuğuna uzanarak onun gözlem yönteminin nasıl oluştuğunu anlatıyor. ‘Türlerin Kökeni’ ile birlikte doğanın durağan değil, sürekli değişen bir süreç olduğu fikri güç kazanıyor. Buna rağmen Farrington, Darwin’in kalıtım meselesinde ciddi açmazlarla karşılaştığını ve Mendel’in genetik keşiflerini fark edemediğini vurguluyor. Pangenesiz gibi bugün geçerliliğini yitirmiş kuramlar da bu sınırlılıkların örnekleri arasında yer alıyor.

Eserin merkezindeki temel tartışma, insanın diğer canlılardan hangi noktada ayrıldığı sorusu etrafında şekilleniyor. Farrington, insan bilincinin, dilin, eğitimin ve kültürün yalnızca biyolojik süreçlerle açıklanamayacağını savunuyor. İnsan toplumu, doğrudan içgüdülerle değil; tarihsel birikim, emek, öğrenme ve toplumsal ilişkilerle gelişiyor. Bu nedenle sosyal Darvinizmin rekabeti ve eşitsizliği doğallaştıran yorumları sert biçimde eleştiriliyor. Kitap, evrimi yalnızca doğadaki bir yasa olarak değil, doğadan topluma uzanan çok katmanlı tarihsel bir hareket olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Bilim ile ideoloji arasındaki gerilim belirginleşiyor.

Benjamin Farrington — Darwin Gerçekte Ne Dedi?
Çeviren: Tunç Türel • Yordam Kitap
Bilim • 112 sayfa • 2026

Kolektif — Büyük Geçiş (2026)

 

‘Büyük Geçiş, insanlığın 21. yüzyılda karşı karşıya olduğu ekolojik, ekonomik ve toplumsal krizleri küresel ölçekte ele alan kapsamlı bir gelecek tasavvuru sunuyor. Kitap, teknolojik hızlanma, çevresel yıkım, artan eşitsizlik ve kültürel parçalanmanın insanlığı tarihsel bir eşikte bıraktığını savunuyor. Yazarlara göre mesele yalnızca ekonomik büyümenin sürdürülebilir olup olmadığı değil; mevcut uygarlık modelinin bütünsel olarak yaşanabilir bir gelecek üretip üretemeyeceği sorusudur. Bu nedenle eser, klasik kalkınma anlayışını aşan yeni bir uygarlık paradigmasının gerekliliğini tartışıyor.

Kitabın merkezinde üç temel gelecek senaryosu yer alıyor. “Geleneksel Dünyalar” başlığı altında incelenen senaryolar, piyasa mekanizmaları ve reform politikalarıyla mevcut sistemin sürdürülmeye çalışıldığı bir geleceği temsil ediyor. Bu yaklaşım, krizleri tamamen çözmek yerine yönetilebilir hâlde tutmayı amaçlıyor. “Barbarlık” senaryosu ise çevresel çöküş, toplumsal çatışmalar ve otoriter yönetimlerin güç kazandığı karanlık bir geleceği betimliyor. Özellikle “Kale Dünya” modeli, ayrıcalıklı azınlıkların güvenlik duvarları ardında yaşadığı, geniş kitlelerin ise yoksulluk ve istikrarsızlık içinde bırakıldığı bir düzeni tasvir ediyor. Yazarlara göre mevcut eğilimler kontrol altına alınmazsa insanlık bu yöne sürüklenebilir.

Eserin asıl odağı olan “Büyük Geçiş” (Eko-Komünalizm ve Yeni Sürdürülebilirlik Paradigması) senaryosu ise daha adil, ekolojik ve dayanışmacı bir gezegensel toplum olasılığını inceliyor. Bu yaklaşım yalnızca teknik çözümler önermiyor; tüketim alışkanlıklarından siyasal kurumlara, ekonomik değerlerden kültürel zihniyete kadar köklü bir dönüşüm gerektiğini savunuyor. Yeni sürdürülebilirlik paradigması, insan refahını yalnızca büyüme ve tüketimle ölçen anlayışı sorguluyor; yaşam kalitesi, toplumsal eşitlik, kültürel çeşitlilik ve ekolojik dengeyi merkeze yerleştiriyor. Kitap, küresel sorunların ulusal sınırlarla çözülemeyeceğini, insanlığın ortak bir kader bilinci geliştirmesi gerektiğini vurguluyor.

‘Büyük Geçiş’ (‘Great Transition: The Promise and Lure of the Times Ahead’) aynı zamanda bir senaryo çalışmasının ötesinde politik ve etik bir çağrı niteliği taşıyor. Yazarlar, hükümetlerarası kuruluşların, şirketlerin, sivil toplumun ve küresel kamuoyunun birlikte hareket etmesi hâlinde yeni bir dünya tasavvurunun mümkün olduğunu ileri sürüyor. Kitap, sürdürülebilirliğin yalnızca çevreci reformlarla sağlanamayacağını; ekonomik sistemlerin, tüketim kültürünün ve modern ilerleme fikrinin yeniden düşünülmesini gerektirdiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, geleceği kaçınılmaz bir kader olarak değil, insanlığın ortak tercihleriyle şekillenecek tarihsel bir mücadele alanı olarak yorumluyor.

Kitabın yazarları ise şöyle: Paul Raskin, Tariq Banuri, Gilberto Gallopin, Pablo Gutman, Al Hammond, Robert Kates, Rob Swart.

Paul Raskin, Tariq Banuri, Gilberto Gallopin, Pablo Gutman, Al Hammond, Robert Kates, Rob Swart — Büyük Geçiş: Geleceğin Vaadi ve Cazibesi (Küresel Senaryo Grubunun Bir Senaryosu)
Çeviren: Eren Kırmızıaltın • Heretik Yayıncılık
İktisat • 148 sayfa • 2026

Tanıl Bora, Aylin Özman, Kadir Dede — Batı’yı Seyretmek (2026)

‘Batı’yı Seyretmek: Avrupa ve Amerika Seyahatnameleri’, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından 1960’lara uzanan dönemde Türkiyeli seyyahların Batı’yla karşılaşma deneyimlerini merkeze alan çok katmanlı bir düşünce atlası sunuyor. Tanıl Bora, Aylin Özman ve Kadir Dede’nin çalışması, Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yapılan yolculukları yalnızca gezi anlatıları olarak değil; Türkiye’nin modernleşme serüvenini, medeniyet tahayyülünü ve kimlik arayışını görünür kılan kültürel belgeler olarak okuyor. Seyahatnameler aracılığıyla Batı’ya bakan göz, aynı anda memlekete de dönüyor; böylece kitap hem Batı’nın nasıl algılandığını hem de Türkiye’nin kendisini hangi ölçütlerle değerlendirdiğini ortaya koyuyor.

Eserde gazetecilerden yazarlara, siyasetçilerden bürokratlara kadar farklı toplumsal kesimlerden seyyahların gözlemleri üzerinden Batı imgesinin nasıl kurulduğu inceleniyor. Sanayi, teknoloji, şehir düzeni, gündelik yaşam alışkanlıkları, sınıf ilişkileri ve toplumsal davranış biçimleri, seyyahların dikkatle gözlemlediği başlıca alanlar arasında yer alıyor. Batı çoğu zaman “medeniyet” fikrinin somutlaşmış hali olarak görülürken, bu hayranlık duygusuna tedirginlikler, kıyaslamalar ve kültürel mesafeler de eşlik ediyor. Seyyahlar yalnızca gördüklerini aktarmıyor; aynı zamanda Türkiye’nin eksikliklerini, beklentilerini ve dönüşüm arzularını da satır aralarında tartışıyor.

Kitap, seyahatnameleri basit gözlem metinleri olarak değil, “biz” ile “öteki” arasındaki ilişkinin kurulduğu söylem alanları şeklinde ele alıyor. Bu nedenle Avrupa ve Amerika’ya dair anlatılar, aynı zamanda Türkiye’nin kendi kimliğini yeniden tanımlama çabasını yansıtıyor. Batı’nın Türkler hakkındaki önyargıları, seyyahların kendilerini temsil etme kaygıları ve memleketi “doğru anlatma” çabaları kitap boyunca önemli bir tema haline geliyor. Seyahat, yalnızca bireysel bir deneyim değil; çoğu zaman memlekete hizmet etme, öğrenilenleri geri taşıma ve Türkiye’yi dışarıda temsil etme görevi olarak düşünülüyor.

Çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri de sınıf ve toplumsal cinsiyet meselelerine verdiği önem. Seyahatname yazarlarının büyük ölçüde eğitimli, şehirli ve orta-üst sınıf kesimlerden geldiği; bu nedenle Batı’ya dair değerlendirmelerin de çoğunlukla bu sınıfsal perspektif üzerinden şekillendiği vurgulanıyor. Kadın seyyahların azlığı ise dönemin toplumsal yapısını yansıtan önemli bir gösterge olarak ele alınıyor. Yine de yurtdışına çıkabilen kadınların anlatıları, kadınlık, modernlik ve kamusal görünürlük meselelerini farklı bir açıdan görünür kılıyor.

Kitapta Balkanlar ve Batı’daki eski Osmanlı toplulukları da özel bir yer tutuyor. Rumlar, Ermeniler ve göçmen topluluklarla karşılaşmalar, seyyahların hafızasında hem tanıdık hem de yabancı bir alan açıyor. Böylece Batı deneyimi yalnızca Avrupa’nın merkezleriyle değil, Osmanlı geçmişinin izleriyle de şekilleniyor. Özellikle 1960’lara gelindiğinde Batı’nın ulaşılmaz ve büyülü bir medeniyet olmaktan çıkıp daha gündelik, daha tanıdık bir alana dönüşmeye başlaması, seyahatnamelerin tonunu da değiştiriyor. Önceki dönemlerde baskın olan öğretici ve hayranlık dolu anlatılar yerini daha sıradan, daha eleştirel ve daha karşılıklı ilişkilere bırakıyor.

‘Batı’yı Seyretmek’, seyahat anlatıları üzerinden Türkiye’nin modernleşme tarihini yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma sunuyor. Batı’yı yalnızca dışarıdaki bir dünya olarak değil, Türkiye’nin kendi kimliğini kurarken sürekli bakmak zorunda kaldığı bir ayna olarak ele alıyor. Böylece kitap, seyahatnamelerin yalnızca gidilen yerleri değil, aynı zamanda geride bırakılan memleketi de anlattığını güçlü biçimde gösteriyor.

Tanıl Bora, Aylin Özman, Kadir Dede — Batı’yı Seyretmek: Avrupa ve Amerika Seyahatnameleri
• İletişim Yayınları
İnceleme • 301 sayfa • 2026

Mohammad Gharipour — Pers Bahçeleri ve Köşkleri (2026)

Mohammad Gharipour’un bu eseri, Pers bahçe geleneğini yalnızca estetik bir peyzaj anlayışı olarak değil, İran uygarlığının düşünsel, siyasal ve kültürel dünyasını yansıtan çok katmanlı bir mekân biçimi olarak ele alıyor. ‘Pers Bahçeleri ve Köşkleri’ (‘Persian Gardens and Pavilions’), İslam öncesi İran’dan başlayarak İslam dünyasında gelişen bahçe kültürünün tarihsel sürekliliğini incelerken, suyun, mimarinin, doğanın ve iktidarın nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Gharipour’a göre Pers bahçesi yalnızca dinlenme ya da süsleme amacıyla tasarlanmış bir alan değil; cennet tasavvurunun, kozmolojik düzen fikrinin ve siyasal otoritenin mekânsal bir ifadesi oluyor.

Eserde bahçelerin mimari düzeni ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Özellikle dört parçaya ayrılmış “çahar bağ” planı, Pers bahçeciliğinin temel ilkelerinden biri olarak açıklanıyor. Su kanalları, havuzlar, ağaç dizilimleri ve gölgelik alanlar yalnızca işlevsel unsurlar değil; düzen, uyum ve bereket fikrinin sembolleri olarak değerlendiriliyor. İran’ın kurak ikliminde suyun taşıdığı yaşamsal önem, bahçeleri aynı zamanda güç ve mühendislik göstergesine dönüştürüyor. Bahçe ile köşk arasındaki ilişki de kitabın önemli meselelerinden biri. Köşkler, doğayı seyretme, iktidarı temsil etme ve toplumsal hayatı düzenleme işlevleriyle bahçe deneyiminin merkezinde yer alıyor.

Gharipour, Pers bahçelerini yalnızca mimarlık tarihi açısından incelemekle kalmıyor; şiir, minyatür sanatı ve edebiyat üzerinden bu mekânların kültürel hayattaki anlamlarını da araştırıyor. Özellikle klasik İran şiirinde bahçe, aşkın, huzurun, geçiciliğin ve ilahi düzenin simgesi olarak karşımıza çıkıyor. Gül, servi, bülbül ve su imgeleriyle kurulan estetik dünya, gerçek bahçe tasarımlarıyla iç içe okunuyor. Böylece kitap, fiziksel mekân ile hayal gücü arasındaki ilişkiyi görünür kılıyor. Minyatürlerde tasvir edilen bahçeler ve saray yaşamı da Pers estetik anlayışının nasıl görselleştirildiğini ortaya koyuyor.

Kitapta Timur, Safevî ve Babür dönemleri geniş biçimde ele alınıyor. Özellikle Safevîler döneminde İsfahan’daki bahçe ve köşk mimarisinin ulaştığı gelişmiş düzey, Pers bahçe kültürünün zirvelerinden biri olarak değerlendiriliyor. Pers geleneğinin Hindistan’daki Babür bahçelerine etkisi de ayrıntılı biçimde inceleniyor. Böylece eser, Pers bahçesinin yalnızca İran’a özgü kapalı bir miras olmadığını; İslam dünyasının farklı bölgelerine yayılan etkili bir estetik ve mekânsal model oluşturduğunu gösteriyor.

Sonuçta ‘Pers Bahçeleri ve Köşkleri’, bahçeyi doğayla insan arasındaki ilişkinin kültürel bir biçimi olarak okuyan kapsamlı bir çalışma sunuyor. Gharipour, mekânın yalnızca fiziksel değil, düşünsel ve simgesel bir yapı olduğunu vurgulayarak Pers bahçelerini tarih, sanat, şiir ve siyaset arasında kurulan karmaşık ilişkilerin kesişim noktası hâline getiriyor. Kitap, mimarlık ve sanat tarihiyle ilgilenenler kadar, mekânın insan hafızası ve kültürüyle kurduğu bağı anlamak isteyen okurlar için de zengin bir kaynak niteliği taşıyor.

Mohammad Gharipour — Pers Bahçeleri ve Köşkleri
Çeviren: Sevda Akyüz • Albaraka Yayınları
Mimari • 232 sayfa • 2026

Yoshiyuki Sato — İktidar ve Direniş (2026)

Yoshiyuki Sato’nun bu çalışması, modern Fransız düşüncesinin en etkili isimlerini ortak bir problem etrafında yeniden okuyor: Eğer özne iktidar ilişkileri içinde kuruluyorsa, direniş nasıl mümkün olabilir? ‘İktidar ve Direniş’ (‘Power and Resistance’), özellikle yapısalcı ve postyapısalcı düşüncenin özneyi bağımsız ve kendinde bir varlık olarak değil, toplumsal, söylemsel ve ideolojik süreçlerin ürünü olarak ele alışını merkeze alıyor. Ancak Sato’nun temel ilgisi yalnızca iktidarın nasıl işlediğini göstermek değil; iktidarın içinden doğabilecek direniş imkanlarını araştırmak oluyor. Bu nedenle eser, yalnızca bir felsefe tarihi incelemesi değil, aynı zamanda çağdaş siyasal mücadelelere dair teorik bir müdahale niteliği taşıyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri Michel Foucault’nun iktidar analizine ayrılıyor. Sato, Foucault’nun iktidarı yalnızca baskıcı bir mekanizma olarak değil, bilgi, norm ve özne üreten üretken bir ilişki ağı şeklinde düşünmesini ayrıntılı biçimde inceliyor. Hapishanelerden okullara, tıptan cinselliğe kadar uzanan disiplin mekanizmalarının bireyi nasıl şekillendirdiğini gösterirken, direnişin de tam bu ağların içinde ortaya çıktığını vurguluyor. Foucault’ya göre iktidarın olduğu her yerde direniş ihtimali de vardır; fakat bu direniş hiçbir zaman iktidarın tamamen dışında saf bir özgürlük alanı olarak düşünülemez. Sato, bu yaklaşımın neoliberal çağda bireyin sürekli kendini yönetmeye zorlandığı yeni denetim biçimlerini anlamak açısından hâlâ güçlü bir araç sunduğunu belirtiyor.

Deleuze ve Guattari’nin düşüncesi kitapta daha hareketli ve akışkan bir direniş teorisi olarak ele alınıyor. Arzu, akış, kaçış çizgileri ve oluş kavramları üzerinden geliştirilen bu yaklaşım, merkezi iktidar yapılarını parçalayabilecek yaratıcı potansiyellere odaklanıyor. Sato’ya göre Deleuze/Guattari, direnişi yalnızca siyasal bir karşı çıkış değil, yaşamın yeni biçimlerini yaratma kapasitesi olarak düşünüyor. Derrida ise yapıların kesinliğini bozan, anlamı sürekli erteleyen yapısöküm yaklaşımıyla ele alınıyor. Sato, Derrida’nın düşüncesinde direnişin, mutlak otorite ve kesin anlam iddialarını istikrarsızlaştıran etik bir açıklık biçiminde ortaya çıktığını savunuyor.

Kitabın bir diğer önemli ekseni Louis Althusser’in ideoloji teorisi. Althusser’in bireyin ideoloji tarafından “çağrılarak” özne hâline getirildiği yönündeki yaklaşımı, öznenin özgürlüğü meselesini daha karmaşık hâle getiriyor. Sato, Althusser’in teorisindeki katılığı tartışırken, ideolojik yapılar içinde kırılma ve sapma ihtimallerinin nasıl düşünülebileceğini sorguluyor. Böylece eser, farklı düşünürler arasındaki gerilimleri yalnızca karşılaştırmıyor; onların eksik bıraktığı noktaları birbirleri üzerinden yeniden değerlendirmeye çalışıyor.

Sonuçta ‘İktidar ve Direniş’, neoliberal çağın denetim biçimlerini, öznenin kuruluşunu ve özgürlük imkanlarını anlamaya çalışan yoğun bir felsefi çalışma sunuyor. Sato, Fransız düşüncesinin büyük isimlerini dogmatik biçimde tekrarlamak yerine, onları günümüz dünyasının siyasal ve toplumsal sorunlarıyla ilişkilendiriyor. Kitap, iktidarın yalnızca dışsal baskıdan ibaret olmadığını; arzularımızı, kimliklerimizi ve düşünme biçimlerimizi şekillendiren karmaşık süreçler halinde işlediğini gösterirken, direnişin de bu süreçlerin içindeki çatlaklardan doğabileceğini savunuyor.

Yoshiyuki Sato — İktidar ve Direniş: Foucault, Deleuze/Guattari, Derrida ve Althuser
Çeviren: Kolektif • The Kitap Yayınları
Felsefe • 336 sayfa • 2026

Hürrem Gür — Jungcu Bireyleşmenin Arketipleri (2026)

Hürrem Gür’ün ‘Jungcu Bireyleşmenin Arketipleri’ adlı bu çalışması, insanın kendini tanıma sürecini Carl Gustav Jung’un arketip kuramı üzerinden ele alırken, psikolojiyi yalnızca teorik bir alan olarak değil, kültürel hafızayla iç içe geçmiş canlı bir deneyim olarak yorumluyor. Kitap, bireyleşmeyi kişinin kendi iç dünyasında bastırdığı, unuttuğu ya da tanımaktan kaçındığı yönlerle yüzleşme süreci olarak değerlendiriyor. Gölge, persona, anima-animus ve benlik gibi Jungcu kavramlar, yalnızca akademik açıklamalarla değil; mitoloji, sanat, gündelik hayat ve özellikle Anadolu halk masalları üzerinden somutlaştırılıyor. Böylece bireyin ruhsal yolculuğu, kolektif bilinçdışının kültürel imgeleriyle birlikte okunuyor.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, Anadolu masallarını yalnızca folklorik anlatılar olarak değil, insan ruhunun dönüşüm haritaları olarak değerlendirmesi. Hürrem Gür, masallardaki kahramanları, yolculukları, sınavları ve karanlık figürleri Jungcu bireyleşme sürecinin sembolik uğrakları şeklinde yorumluyor. Bu yaklaşım, Anadolu insanının kolektif deneyimlerini psikolojik bir derinlik içinde yeniden düşünmeye imkân tanıyor. Kitap, Batı merkezli psikoloji literatürünün çoğu zaman ihmal ettiği yerel kültürel kaynakları merkeze alarak, bireyin kendini anlama çabasını kendi coğrafyasının anlatılarıyla ilişkilendiriyor.

Metnin öne çıkan başka bir yönü ise akademik yoğunluk ile anlaşılır anlatım arasında kurduğu denge oluyor. Jung psikolojisinin karmaşık kavramları sade bir dille aktarılırken içerik yüzeyselleştirilmiyor. Bu nedenle eser hem Jung düşüncesine yeni yaklaşan okurlara hem de arketip kuramını daha derinlikli biçimde kavramak isteyenlere hitap ediyor. Kavramların basitleştirilmesine rağmen düşünsel derinliğin koruyan kitap, insanın kendi iç karanlığıyla, bastırılmış yönleriyle ve dönüşüm ihtimaliyle yüzleşmesini teşvik ederken, bireyleşmeyi yalnızca psikolojik değil, kültürel ve varoluşsal bir olgunlaşma süreci olarak ele alıyor.

Hürrem Gür — Jungcu Bireyleşmenin Arketipleri: Peri Masalları Sembolizmi Işığında Anadolu Türk Halkının Tekamül Yolculuğu
• Minotor Kitap
Psikoloji • 288 sayfa • 2026

Douglas Kutach — Nedensellik (2026)

Douglas Kutach’ın bu kitabı, felsefenin en temel ve en tartışmalı meselelerinden biri olan nedensellik kavramını çağdaş tartışmalar ışığında ele alıyor. Kutach, insanların dünyayı anlamlandırırken sürekli başvurduğu “neden-sonuç” ilişkilerinin aslında sanıldığından çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor. ‘Nedensellik’ (‘Causation’), yalnızca “Bir olay başka bir olaya nasıl neden olur?” sorusunu sormakla kalmıyor; aynı zamanda nedenselliğin bilimde, gündelik düşüncede ve metafizikte nasıl farklı biçimlerde kurulduğunu inceliyor. Böylece okur, nedenselliğin yalnızca doğadaki olayların bağlantısı değil, dünyayı açıklama biçimimizin merkezindeki temel bir düşünme modeli olduğunu fark ediyor.

Kutach, David Hume’dan günümüz analitik felsefesine uzanan nedensellik kuramlarını sistematik biçimde karşılaştırıyor. Düzenli ardışıklık teorileri, karşı-olgusal yaklaşımlar, olasılık artırıcı modeller ve üretken nedensellik anlayışları gibi farklı perspektifleri ele alırken, her yaklaşımın güçlü ve sorunlu yönlerini tartışıyor. Özellikle “fark yaratan neden” fikrine dikkat çeken yazar, bir olayın gerçekten neden sayılabilmesi için yalnızca başka bir olaydan önce gelmesinin yeterli olmadığını savunuyor. Nedensellik, olaylar arasında anlamlı bir değişim yaratabilen ilişkiler üzerinden düşünülüyor. Bu nedenle kitap, bilimsel açıklamaların nasıl kurulduğundan özgür irade tartışmalarına kadar uzanan geniş bir alana temas ediyor.

Eserin önemli yanlarından biri de nedenselliği yalnızca soyut bir metafizik problem olarak değil, bilimsel modelleme ve günlük yaşamla bağlantılı pratik bir mesele olarak ele alması. Kutach, fizik, biyoloji ve sosyal bilimlerden örneklerle nedensel açıklamaların nasıl işlediğini gösterirken, doğa yasalarıyla nedensellik arasındaki ilişkinin de kesin ve tartışmasız olmadığını vurguluyor. ‘Nedensellik’, bu yönüyle hem çağdaş analitik felsefeye giriş niteliği taşıyor hem de insanların dünyayı açıklarken kullandıkları düşünsel çerçevenin sınırlarını sorgulayan kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Douglas Kutach — Nedensellik
Çeviren: Alper Bilgehan Yardımcı • Say Yayınları
Felsefe • 232 sayfa • 2026

Jacob A. Riis — Ötekiler Nasıl Yaşar? (2026)

Jacob A. Riis’in bu çalışması, 19. yüzyıl sonu New York’un görünmeyen yüzünü ortaya çıkaran çarpıcı bir toplumsal belgedir. Gazeteci ve fotoğrafçı Riis, hızla sanayileşen ve göç alan kentte yoksulların yaşadığı gecekondu mahallelerini, kiralık odaları ve aşırı kalabalık apartmanları doğrudan gözlemleyerek aktarır. ‘Ötekiler Nasıl Yaşar?’ (‘How the Other Half Lives’), yalnızca sefaletin görüntülerini sunmakla kalmaz; yoksulluğun bireysel başarısızlık değil, modern kent düzeninin ürettiği yapısal bir sorun olduğunu gösteriyor. Böylece suç, hastalık, açlık ve dışlanma gibi olguların, dönemin ekonomik ve toplumsal dönüşümleriyle nasıl iç içe geçtiğini görünür hale getiriyor.

Riis’in en dikkat çekici yönlerinden biri, metni fotoğraflarla destekleyerek dönemin orta ve üst sınıflarının hiç görmediği yaşam alanlarını kamuoyuna taşımasıdır. Daracık odalarda yaşayan göçmen aileler, havasız bodrum katları, çocuk işçiler ve suçla çevrili mahalleler kitap boyunca ayrıntılı biçimde betimleniyor. Riis, özellikle kent yönetiminin ihmallerini, sağlıksız konut politikalarını ve sermaye sahiplerinin kâr odaklı yaklaşımını eleştiriyor. Ona göre yoksulluk yalnızca ekonomik bir mesele değil; aynı zamanda kamusal vicdanın çöküşünü gösteren ahlaki bir krizdir. Bu yüzden eser, gazetecilik ile sosyal reform çağrısını birleştiren erken dönem “ifşa edici gazetecilik” örneklerinden biri kabul ediliyor.

Kitap aynı zamanda modern şehir yaşamının karanlık tarafını belgeleyen öncü bir kent incelemesi niteliği taşıyor. Riis, New York’un görkemli vitrinlerinin ardındaki görünmez nüfusu görünür kılarak, kentleşmenin bedelini tartışmaya açıyor. Göçmenlerin hayatta kalma mücadeleleri, çocukların suç ve emek arasında sıkışması, sağlık krizlerinin yayılması ve toplumsal eşitsizliğin mekânlara nasıl kazındığı eserin merkezinde yer alıyor. ‘Ötekiler Nasıl Yaşar?’, yalnızca kendi döneminde reform taleplerini güçlendiren bir çalışma değil; aynı zamanda Jack London gibi yazarlara ilham veren, modern sosyal araştırma ve fotojurnalizm tarihinin temel metinlerinden biri olarak önemini koruyor.

Jacob A. Riis — Ötekiler Nasıl Yaşar?: New York Müşterek Meskenlerinde Gözlemler
Çeviren: Deniz Özel • Paris Yayınları
Belgesel • 296 sayfa • 2026

Mehmet Çağrı Uluğer — Epokhé ve Delilik (2026)

Mehmet Çağrı Uluğer’in ‘Epokhé ve Delilik’ adlı bu çalışması, felsefenin en sarsıcı sınırlarından birine yöneliyor: Düşünce, kendi temellerini sorgulamaya başladığında kaçınılmaz olarak bir “delilik” ihtimaliyle karşı karşıya mı kalır? Başka bir deyişle, Felsefe, delilikle yüzleşmeden gerçekten düşünülebilir mi? Uluğer, Husserl’in epokhé kavramını yalnızca fenomenolojik bir yöntem olarak değil, öznenin dünyayla kurduğu doğal ilişkiyi askıya alan radikal bir kopuş deneyimi olarak yorumluyor. Bu kopuş, sıradan bilinç düzeninin dışına taşan, özneyi kendi varlığından bile yabancılaştırabilen tehlikeli bir özgürlük alanı açıyor. Böylece kitap, felsefenin güvenli bilgi arayışından çok, düşüncenin uçurumla karşılaşma cesaretine odaklanıyor.

Eserde Descartes’ın metodik şüphesinden Hegel’in “dünyayı kaplayan gece” metaforuna, Derrida’nın cogito yorumlarından Žižek’in bilinç ve delilik arasındaki gizli akrabalığa uzanan yoğun bir düşünsel hat kuruluyor. Uluğer’e göre modern felsefenin merkezindeki özne, sanıldığı gibi şeffaf ve istikrarlı bir varlık değil; kendi içindeki olumsuzlama gücü sayesinde dünyadan geri çekilebilen, hatta kendi doğal kimliğini askıya alabilen kırılgan bir yapı. Bu nedenle özgürlük, yalnızca seçim yapabilme kapasitesi değil, aynı zamanda özneyi bütünlüklü gerçeklikten koparan yıkıcı bir güç olarak ele alınıyor.

Kitap özellikle anti-Kartezyen düşünceye yönelik eleştirileriyle dikkat çekiyor. Heidegger’den güncel fenomenoloji yorumlarına kadar birçok yaklaşımın, öznenin “tehlikeli” boyutunu yumuşattığını savunan Uluğer, felsefenin asıl radikalliğinin bu kurucu yabancılaşmayı kabul etmekte yattığını ileri sürüyor. Ona göre epokhé, dünyayı dışarıdan gözlemleme tekniği değil; insanın kendi gerçekliğini askıya alarak bilinç ile delilik arasındaki ince çizgide yürümeyi göze aldığı bir deneyim. ‘Epokhé ve Delilik’, bu yüzden yalnızca fenomenoloji üzerine akademik bir çalışma değil, düşünmenin bedeline dair karanlık ve yoğun bir sorgulama olarak öne çıkıyor.

Mehmet Çağrı Uluğer — Epokhé ve Delilik: Dünyayı Kaplayan Gece Üzerine
• Beyoğlu Kitabevi
Felsefe • 100 sayfa • 2026