Serdar Korucu — “Biz Bu Topraklara Aitiz” (2026)

‘“Biz Bu Topraklara Aitiz”: Türkiye ve Diyasporadaki Süryaniler Anlatıyor’, Serdar Korucu tarafından Süryani toplumunun yakın tarihini doğrudan tanıklıklar üzerinden görünür kılan sözlü tarih çalışması olarak öne çıkıyor. Kitap, resmi anlatıların dışında bırakılmış bir topluluğun hafızasını, acılarını, kayıplarını ve aidiyet duygusunu kendi sesleriyle aktarıyor.

Eserde Türkiye’de ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Süryanilerin kişisel anıları, aile hikâyeleri ve kuşaklar boyunca aktarılan tanıklıkları bir araya geliyor. Böylece Süryanilerin bu topraklardaki varlığı yalnızca tarihsel bir dipnot olarak değil, yüzyıllara yayılan köklü bir yaşam deneyimi olarak ortaya konuyor. Kitap, Süryanice “Sayfo,” yani “Kılıç” diye anılan dönemden Cumhuriyet yıllarına, ayrımcı uygulamalara, zorunlu göçlere ve şiddet ortamına kadar uzanan kırılmaları toplumsal hafıza üzerinden anlatıyor.

Anlatılar boyunca Süryani toplumunun maruz kaldığı dışlanma, mülksüzleştirme ve güvensizlik duygusu kadar, kültürlerini ve kimliklerini koruma çabaları da öne çıkıyor. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, köy boşaltmaları ve faili meçhul cinayetler gibi olaylar, bireysel hayatlarda bıraktıkları izlerle birlikte ele alınıyor. Buna rağmen kitap, yalnızca kayıplara odaklanan karanlık bir anlatı kurmuyor; aynı zamanda geri dönüş arzusu, yeniden kurulan bağlar ve kültürel süreklilik üzerinde de duruyor.

Diyaspora deneyimi kitabın önemli eksenlerinden birini oluşturuyor. Avrupa’ya ve dünyanın farklı bölgelerine göç eden Süryanilerin, fiziksel olarak uzaklaşsalar bile Türkiye ile kurdukları duygusal bağın sürdüğü gösteriliyor. Bir kısmı geri dönmeye çalışırken, bir kısmı da hafızasını ve aidiyetini uzaktan korumaya devam ediyor. Bu aidiyet duygusu, Antakya ve tüm Doğu Patriği, Evrensel Süryani Ortodoks Kilisesi’nin Ruhani Lideri Moran Mor İğnatius Efrem II’nin “Biz bu topraklara aitiz” sözüyle simgeleşiyor.

Sonuç olarak eser, Süryani toplumunun geçmişini yalnızca acılar üzerinden değil; hafıza, direnç, kültürel devamlılık ve eve dönüş isteği üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Türkiye’nin çok katmanlı toplumsal tarihine başka bir pencereden bakmayı sağlayan kitap, unutulmuş ya da bastırılmış hikâyeleri görünür kılarak kolektif hafızaya önemli bir katkı sunuyor.

Serdar Korucu — “Biz Bu Topraklara Aitiz”: Türkiye ve Diyasporadaki Süryaniler Anlatıyor
• İstos Yayın
Tarih • 592 sayfa • 2026

Linda Maria Koldau — Tsunami (2026)

Linda Maria Koldau imzalı bu kitap, tsunamileri yalnızca doğal afetler olarak değil, insanlık tarihini şekillendiren büyük kırılmalar olarak ele alan kapsamlı bir çalışma. Kitap, tsunamilerin oluşum mekanizmalarını bilimsel bir çerçevede açıklarken, tarih boyunca yarattıkları toplumsal ve kültürel etkileri de ayrıntılı biçimde inceliyor.

Koldau, tsunamilerin temel nedenlerini deniz altı depremleri, volkanik patlamalar, büyük heyelanlar ve göktaşı çarpmaları gibi jeolojik olaylar üzerinden açıklıyor. Bu dev dalgaların yalnızca kıyıları yıkan fiziksel güçler olmadığını; aynı zamanda toplumların hafızasında derin izler bırakan olaylar olduğunu gösteriyor. ‘Tsunami: Denizden Gelen Yıkım’ (‘Tsunamis: Entstehung, Geschichte, Prävention’), doğanın insan üzerindeki kontrol edilemez etkisini ve modern teknolojilere rağmen süren kırılganlığı sürekli hatırlatıyor.

Eserde tarihsel örnekler geniş bir zaman aralığında ele alınıyor. Storegga Denizaltı Heyelanı gibi binlerce yıl öncesine uzanan olaylardan başlayarak, modern çağın büyük felaketlerine kadar ilerleyen anlatı, tsunamilerin uygarlıklar üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor. Özellikle 2004 Hint Okyanusu Depremi ve Tsunamisi ve Fukuşima Daiichi nükleer felaketi gibi yakın dönem örnekleri üzerinden, doğal afetlerin nasıl küresel insani ve teknolojik krizlere dönüşebildiği tartışılıyor.

Kitap yalnızca geçmişteki yıkımlara odaklanmıyor; aynı zamanda günümüzde geliştirilen erken uyarı sistemleri, afet yönetimi stratejileri ve korunma yöntemlerini de değerlendiriyor. Bilimsel araştırmaların ilerlemesine rağmen, kıyı bölgelerinde yaşayan milyonlarca insanın hâlâ ciddi risk altında olduğu vurgulanıyor. Koldau’ya göre asıl mesele, tsunamileri tamamen engellemek değil; onların kaçınılmazlığını kabul ederek daha hazırlıklı toplumlar oluşturabilmek.

Sonuç olarak eser, tsunamileri hem doğa tarihi hem de insanlık tarihi açısından ele alan disiplinlerarası bir bakış sunuyor. Bilimsel açıklamalarla tarihsel anlatıları birleştiren kitap, insanın doğa karşısındaki kırılganlığını hatırlatırken, gelecekte yaşanabilecek felaketlere karşı bilinç ve hazırlığın önemini güçlü biçimde ortaya koyuyor.

Linda Maria Koldau — Tsunami: Denizden Gelen Yıkım
Çeviren: Azize Bengü Yazan • Runik Kitap
Bilim • 118 sayfa • 2026

Peter Watson — İngiliz Hayal Gücü (2026)

Britanya’nın birkaç yüzyıl içinde nasıl küresel bir kültürel, bilimsel ve siyasal güç haline geldiğini fikirler tarihi üzerinden anlatan kapsamlı bir çalışma. Peter Watson, Britanya’nın yükselişini yalnızca savaşlar ya da ekonomik başarılarla değil, düşünce üretme kapasitesiyle açıklıyor ve bu dönüşümün ardındaki zihinsel dünyayı incelemeye odaklanıyor.

‘İngiliz Hayal Gücü: I. Elizabeth’ten II. Elizabeth’e Fikirler Tarihi’ (‘The British Imagination: A History of Ideas from Elizabeth I to Elizabeth II’), I. Elizabeth döneminden başlayarak modern Britanya’nın şekillenmesinde etkili olan büyük kırılmaları takip ediyor. William Shakespeare’in edebiyatı, Francis Bacon’ın deneyci düşüncesi, Isaac Newton’ın bilimsel devrimi ve Charles Darwin’in evrim teorisi gibi dönüştürücü fikirler, Britanya’nın dünyaya bakışını belirleyen temel uğraklar olarak ele alınıyor. Watson, bu isimlerin yalnızca bireysel dehalar olmadığını; belirli tarihsel koşullar içinde ortaya çıkan daha geniş bir entelektüel atmosferin ürünü olduklarını gösteriyor.

Kitapta Royal Society, Industrial Revolution ve Britanya İmparatorluğu gibi yapılar da fikirlerin somutlaşma alanları olarak inceleniyor. Bilimsel düşüncenin yükselişi, teknolojik ilerleme ve liberal siyaset anlayışı, Britanya’nın küresel etkisini mümkün kılan temel unsurlar arasında gösteriliyor. Aynı zamanda sömürgecilik ve imparatorluk fikrinin, yalnızca ekonomik değil kültürel ve zihinsel bir genişleme biçimi olduğu da vurgulanıyor.

Watson, modern romanın gelişiminden feminist düşünceye, kent kültüründen eğitim sistemine kadar uzanan geniş bir alanı ele alarak “Britanya hayal gücü”nün nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışıyor. Virginia Woolf gibi isimler üzerinden bireyin iç dünyasına yönelen modern duyarlılıklar da bu anlatının önemli parçalarından biri haline geliyor.

Sonuç olarak kitap, Britanya tarihini yalnızca politik olaylar zinciri olarak değil, fikirlerin uzun süreli etkisi üzerinden yeniden yorumluyor. Watson, okuru sonunda önemli bir soruyla baş başa bırakıyor: Britanya İmparatorluğu siyasi olarak sona ermiş olsa bile, onun düşünsel ve kültürel etkileri bugün hâlâ dünyayı biçimlendirmeye devam ediyor olabilir mi?

Peter Watson — İngiliz Hayal Gücü: I. Elizabeth’ten II. Elizabeth’e Fikirler Tarihi
Çeviren: Yavuz Alogan • Say Yayınları
İnceleme • 528 sayfa • 2026

Erle C. Ellis — Antroposen (2026)

İnsan faaliyetlerinin Dünya üzerindeki etkisini jeolojik bir ölçekte ele alan ve “Antroposen” kavramını açıklayan kısa ama yoğun bir giriş. Erle C. Ellis, insanlığın artık yalnızca doğanın bir parçası değil, gezegenin işleyişini kökten dönüştüren bir güç haline geldiği fikrini merkezine alıyor.

Ellis, iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, kirlilik, fosil yakıt kullanımı ve plastik birikimi gibi olguların, insanın Dünya sistemi üzerindeki etkisinin kalıcı ve ölçülebilir hale geldiğini gösterdiğini söylüyor. Bu etkileri, yalnızca günümüz çevresel sorunları olarak değil, gelecekte kayaçlarda ve jeolojik kayıtlarda iz bırakacak dönüşümler olarak değerlendiriyor. Bu nedenle “Antroposen”, insanın gezegen tarihine damga vurduğu yeni bir çağdır.

‘Antroposen’ (‘Anthropocene: A Very Short Introduction’), bu kavramın neden tartışmalı olduğunu da ayrıntılı biçimde ele alıyor. Antroposen’in ne zaman başladığı, hangi ölçütlere göre tanımlanacağı ve resmi bir jeolojik çağ olarak kabul edilip edilmemesi gibi sorular hem bilimsel hem de politik tartışmaların merkezinde yer alıyor. Ellis, bu tartışmaları aktarırken kesin bir hüküm vermek yerine, kavramın farklı boyutlarını ve taşıdığı anlamları açıklamayı amaçlıyor.

Eserde öne çıkan önemli bir nokta, insan-doğa ilişkisinin yeniden düşünülmesi gerekliliği. Antroposen fikri, doğayı insan etkisinden bağımsız bir alan olarak görmenin artık mümkün olmadığını ortaya koyuyor. İnsanlar, ekosistemleri dönüştüren, yeni çevresel koşullar yaratan ve gezegenin geleceğini belirleyen bir aktör olarak konumlanıyor.

Sonuç olarak kitap, Antroposen’i yalnızca bilimsel bir terim olarak değil, insanlığın kendi rolünü yeniden değerlendirmesine yol açan bir düşünce çerçevesi olarak sunuyor. Bu yönüyle eser, hem çevresel krizleri anlamak hem de insanın Dünya’daki yerini yeniden tanımlamak isteyenler için temel bir rehber niteliğinde.

Erle C. Ellis — Antroposen
Çeviren: Hayrullah Doğan • İş Kültür Yayınları
Bilim • 224 sayfa • 2026

Anna Machin — Neden Severiz (2026)

Sevginin yalnızca romantik bir duygu değil, biyolojik, psikolojik ve kültürel boyutları olan karmaşık bir sistem olduğunu ortaya koyan kapsamlı bir çalışma. Anna Machin, sevginin rastlantısal ya da tamamen özgür bir deneyim olmadığını; evrimsel süreçler içinde şekillenmiş, insan türünün hayatta kalmasını ve iş birliğini mümkün kılan bir bağlanma mekanizması olduğunu savunuyor.

‘Neden Severiz’de (‘Why We Love’) sevgi, yalnızca romantik ilişkilerle sınırlı kalmayıp dostluk, aile bağları, ebeveynlik, hatta insanın hayvanlarla ve inanç sistemleriyle kurduğu ilişkiler üzerinden ele alınıyor. Bu geniş perspektif, sevginin insan yaşamının her alanına yayılan temel bir örgütleyici güç olduğunu gösteriyor. Machin, nörobilim ve biyoloji verilerini kullanarak sevginin hormonlar, sinir sistemi ve beyin yapılarıyla nasıl bağlantılı olduğunu açıklarken, aynı zamanda toplumsal ve kültürel faktörlerin bu deneyimi nasıl biçimlendirdiğini de inceliyor.

Eserde sevginin iki yönlü doğası özellikle vurgulanıyor. Bir yandan bağ kurma, iyileşme ve dayanışma sağlayan güçlü bir kaynak olarak öne çıkarken; diğer yandan bağımlılık, kıskançlık ve hatta şiddet gibi karanlık sonuçlara da zemin hazırlayabildiği gösteriliyor. Bu yönüyle sevgi, idealize edilmiş bir duygu olmaktan çıkarılıp, hem yapıcı hem de yıkıcı potansiyeller taşıyan bir olgu olarak değerlendiriliyor.

Machin’in temel iddialarından biri, insan ilişkilerinin kalitesinin yaşamın merkezinde yer aldığı. Sevgi, yalnızca bireysel mutluluğu değil, fiziksel ve zihinsel sağlığı da doğrudan etkileyen bir unsur olarak konumlandırılıyor. Bu nedenle kitap, sevginin doğasını anlamanın, daha sağlıklı ve anlamlı ilişkiler kurmanın anahtarı olduğunu savunuyor.

Sonuç olarak eser, sevginin gizemini romantik anlatıların ötesine taşıyarak bilimsel bir çerçevede yeniden düşünmeye davet ediyor. Hem evrimsel kökenleri hem de günümüz ilişkilerindeki yansımalarıyla sevgi, insan olmanın temel bir koşulu olarak ele alınıyor ve okura, en yakın bağlarını daha bilinçli biçimde değerlendirme imkânı sunuyor.

Anna Machin — Neden Severiz: En Yakın İlişkilerimizin Ardındaki Yeni Bilim
Çeviren: Tuna Sena Kara • Nova Kitap
Bilim • 320 sayfa • 2026

Guillaume Paoli — İyimserlikten Daha İyisi (2026)

 

Guillaume Paoli bu kitabında, çağımızın “iyimserlik zorunluluğunu” eleştiren, keskin ve politik bir düşünce metni olarak öne çıkıyor. Paoli, günümüz dünyasında felaketler artarken insanların kötü haberlerden bilinçli biçimde uzaklaştığını, eleştirel düşüncenin ise rahatsız edici bulunduğu için giderek dışlandığını savunuyor. Bu ortamda iyimserlik, basit bir ruh hâli olmaktan çıkıp neredeyse ahlaki bir görev, hatta bir baskı aracına dönüşüyor.

‘İyimserlikten Daha İyisi’ (‘Etwas Besseres als der Optimismus’), iyimserlik kavramının felsefi tarihini izleyerek bu dönüşümün kökenlerini açığa çıkarıyor. Bir zamanlar kaderine razı gelmenin ifadesi olan iyimserlik, bugün teknolojik umutlara ve yapay zekâ gibi “kurtarıcı” fikirlere bağlanan yeni bir inanç biçimine evriliyor. Paoli’ye göre bu süreç, mevcut güç ilişkilerini sorgulamak yerine onları görünmez kılan bir ideoloji üretiyor. Böylece iyimserlik, dünyayı değiştirme arzusunu zayıflatan ve eleştirel düşünceyi etkisizleştiren bir işlev görüyor.

Metinde özellikle güncel medya ve kamusal söylem eleştirisi dikkat çekiyor. İnsanların haberlerden uzaklaşmasının nedeni güvensizlik değil, kötü gerçeklerle yüzleşmek istememeleri olarak açıklanıyor. Medya ise bu eğilime uyum sağlayarak olumsuz gerçekleri “iyimser” ya da “kötümser” bakış açıları arasında bir tercihe indiriyor. Böylece gerçeklik, nesnel bir durum olmaktan çıkıp tüketilebilir bir perspektife dönüşüyor. Bu durum, “her şey bakış açısına bağlı” söylemiyle meşrulaştırılıyor.

Paoli, Karl Popper’ın “iyimserlik bir görevdir” sözünün günümüzde nasıl bir toplumsal baskıya dönüştüğünü de tartışıyor. Kötümser olarak etiketlenen kişiler, dışlanma ya da susturulma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu bağlamda kötümserlik, bir zayıflık değil; gerçeklikle yüzleşmenin ve eleştirel düşünmenin bir biçimi olarak yeniden değerlendiriliyor.

Sonuç olarak kitap, iyimserlik ile kötümserlik arasındaki basit karşıtlığı reddederek, bu ikiliğin ötesinde bir düşünme alanı açmayı hedefliyor. Paoli, okuru hoş yanılsamalara sığınmak yerine dünyayı olduğu gibi görmeye ve eleştirel düşünceyi yeniden sahiplenmeye çağırıyor. Bu yönüyle eser, günümüzün konforlu iyimserliğine karşı, daha dürüst ve sorgulayıcı bir bakışın mümkün olduğunu güçlü biçimde ortaya koyuyor.

Guillaume Paoli — İyimserlikten Daha İyisi
Çeviren: Orhan Kılıç • Metis Yayınları
Felsefe • 80 sayfa • 2026

Hüseyin Deniz Özcan — Olumsuzun Patolojileri (2026)

‘Olumsuzun Patolojileri’, modern düşüncenin merkezinde yer alan “olumsuzlama” ilkesini bir düşünme yöntemi olmaktan çıkarıp bir patoloji üretim mekanizması olarak ele alıyor. Hüseyin Deniz Özcan tarafından, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in sistemini doğrudan hedef almak yerine, onun açtığı düşünsel alanı kullanarak olumsuzun nasıl hem iktidar hem de direniş içinde işleyen patolojik biçimlere dönüştüğünü gösteriyor. Bu bağlamda hınç, vicdan azabı ve melankoli yalnızca bireysel duygular değil, kültürel olarak üretilmiş ve süreklileştirilmiş varoluş tarzları olarak konumlanıyor.

Kitabın omurgasını oluşturan bölümler, olumsuzlamanın dönüşümünü adım adım izliyor. İlk aşamada yaşamı çoğulluk ve fark üzerinden kuran bir ontolojinin nasıl karşıtlık, eksiklik ve yokluk eksenine çekildiği tartışılıyor. Ardından olumsuzun cazibesi devreye giriyor: bilgi, düzen, tarih ve hatta estetik adına olumsuzlama bir çözüm gibi sunuluyor. Ancak bu vaatlerin ardında, yaşamı zayıflatan ve kederi değer haline getiren bir yapı işlediği açığa çıkıyor. Üçüncü aşamada bu yapının sonuçları görünür hale geliyor: tüketim, çatışma, can sıkıntısı ve “mutsuz bilinç” gibi deneyimler, olumsuzlamanın gündelik hayattaki tezahürleri olarak analiz ediliyor. Son bölümde ise bu patolojiler somut tipler üzerinden okunuyor; züppe, ahlakçı devrimci ve melankolik romantik figürleri, olumsuzun farklı maskelerini temsil ediyor.

Giriş bölümünde Özcan’ın temel iddiası, insanın doğası gereği hasta olmadığı, aksine tarihsel ve kültürel süreçler içinde hasta edildiği yönünde şekilleniyor. Nietzsche ve Spinoza çizgisinde geliştirilen bu yaklaşım, hastalığı ontolojik değil, ilişkisel ve tarihsel bir durum olarak yeniden tanımlıyor. Böylece mesele, hastalığı kabullenmek ya da derinleştirmek değil; onu üreten değerler sistemini teşhis etmek haline geliyor. Kitap bu noktada “negatif etik” diyebileceğimiz bir hat kuruyor: nasıl yaşanacağını doğrudan söylemek yerine, hangi düşünme ve eyleme biçimlerinden kaçınılması gerektiğini gösteriyor.

Sonuçta eser, olumsuzlamayı yalnızca felsefi bir kategori olarak değil, yaşamı daraltan bir ethos olarak ele alıyor. Eleştirisini hınçtan değil, yaşamı güçlendirme isteğinden türetiyor. Bu yönüyle kitap, düşüncenin derinliklerinde yerleşmiş olumsuz alışkanlıkları görünür kılarak, daha etkin ve özgür bir varoluşun imkânını dolaylı ama güçlü bir biçimde düşündürüyor.

Hüseyin Deniz Özcan — Olumsuzun Patolojileri: Hınç, Vicdan Azabı, Melankoli
• Livera Yayınevi
Felsefe • 304 sayfa • 2026

Dirk Kaesler — Max Weber (2026)

Max Weber’in yaşamını ve düşünsel mirasını tarihsel bağlamıyla birlikte ele alan bir inceleme. Dirk Kaesler bu kısa ama etkileyici kitabında, Weber’i yalnızca büyük bir kuramcı olarak değil, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçişin çalkantılı dünyasında şekillenen bir entelektüel olarak konumlandırıyor. Bu bağlamda Weber’in düşüncesinin, yaşadığı dönemin siyasal, ekonomik ve toplumsal dönüşümlerinden bağımsız anlaşılamayacağını vurguluyor.

Kitapta Weber’in hayatı, dört temel çerçeve üzerinden anlamlandırılıyor: Prusya devlet geleneği, Alman burjuvazisinin yükselişi, kapitalizmin gelişimi ve modern bürokrasinin giderek yaygınlaşması. Bu unsurlar, onun hem kişisel dünyasını hem de akademik üretimini belirleyen ana dinamikler olarak öne çıkıyor. Kaesler, Weber’in kendisini “geç doğmuş” bir düşünür olarak görmesinin, tarihsel süreçleri yorumlama biçimini nasıl etkilediğini de ayrıntılı biçimde ele alıyor.

Eserde Weber’in temel kavramları ve katkıları da sistematik bir şekilde inceleniyor. Özellikle rasyonelleşme, otorite tipleri, bürokrasi ve kapitalizmin ruhu gibi meseleler üzerinden modern toplumun yapısını anlamaya yönelik çabası öne çıkarılıyor. Weber’in çalışmaları, yalnızca sosyolojinin değil, ekonomi, siyaset bilimi ve tarih gibi alanların da temel referans noktalarından biri olarak konumlandırılıyor.

Kaesler’in yaklaşımının en dikkat çekici yönlerinden biri, Weber’in düşüncelerini soyut teoriler olarak sunmak yerine, onları biyografik unsurlarla birlikte ele alması. Aile yapısı, kişisel krizleri ve akademik kariyerindeki dönüm noktaları, onun kuramsal üretimiyle iç içe geçirilerek anlatılıyor. Böylece okur, Weber’in fikirlerinin yalnızca entelektüel bir çabanın ürünü değil, aynı zamanda yaşanmış deneyimlerin bir yansıması olduğunu daha net kavrıyor.

Sonuç olarak kitap, Max Weber’in neden modern sosyal bilimlerin en etkili isimlerinden biri olduğunu açık bir biçimde ortaya koyuyor. Hem tarihsel bağlamı hem de kuramsal derinliği birlikte sunarak, Weber’in düşüncesini anlamak isteyenler için sağlam ve bütünlüklü bir giriş niteliği taşıyor.

Dirk Kaesler — Max Weber: Hayatı ve Düşünceleri
Çeviren: Eren Paydaş • Runik Kitap
Biyografi • 138 sayfa • 2026

Riley Black — Dünya Yeşilken (2026)

Riley Black’in bu çalışması, bitkilerin Dünya üzerindeki yaşamın oluşumundaki kurucu rolünü merkeze alan kapsamlı bir evrim anlatısı. ‘Dünya Yeşilken’ (‘When the Earth Was Green: Plants’), fosil bitkiler aracılığıyla geçmişin sessiz ama belirleyici izlerini takip ederek, yaşamın yalnızca hayvanlar üzerinden değil, esasen bitkilerle birlikte şekillendiğini gösteriyor. Taşlaşmış yapraklar, kökler ve polenler; milyarlarca yıl boyunca süren dönüşümlerin tanıkları olarak, bugünkü ekosistemlerin nasıl kurulduğunu anlamamıza imkân veriyor.

Eserde bitkilerin evrimi, atmosferin dönüşümünden karasal yaşamın ortaya çıkışına kadar geniş bir çerçevede ele alınıyor. Bitkilerin fotosentez yoluyla atmosferi oksijenle doldurması, hayvanların denizlerden karaya geçişini mümkün kıldı ve böylece karmaşık yaşam formlarının gelişiminin önünü açtı. Oluşan ormanlar ve bitki örtüsü, yalnızca habitat sağlamakla kalmadı; aynı zamanda canlıların anatomik ve davranışsal evrimini de yönlendirdi. Bu yönüyle bitkiler, yaşamın arka planında duran pasif unsurlar değil, evrimin aktif ve belirleyici aktörleri olarak konumlandı.

Black, tarihöncesi denizlerden bataklıklara, dev ormanlardan açık savanalara uzanan sahneler kurarak, bitkiler ile hayvanlar arasındaki karşılıklı etkileşimi canlı bir anlatımla aktarıyor. Her bölümde farklı dönemler üzerinden ilerleyen bu anlatı, türler arasındaki ilişkilerin Dünya’nın bugünkü halini nasıl şekillendirdiğini gözler önüne seriyor. Bitkiler ile hayvanların birlikte evrimleştiği bu süreç, yaşamın birbirine bağlı ve sürekli dönüşen bir ağ olduğunu ortaya koyuyor.

Kitap aynı zamanda “Hayat Ağacı” metaforu üzerinden, geçmişten bugüne uzanan evrimsel sürekliliği vurguluyor. Fosil kayıtlarının sunduğu parçalı bilgiler, Black’in anlatımında bütünlüklü bir hikâyeye dönüşüyor ve okuru, kadim köklerden günümüze uzanan bu uzun yolculuğu yeniden düşünmeye davet ediyor. Bu yönüyle eser, bitkilerin yalnızca doğanın bir parçası olmadığını; yaşamın kendisini mümkün kılan temel güçlerden biri olduğunu güçlü bir biçimde ortaya koyuyor.

Riley Black — Dünya Yeşilken: Bitkiler, Hayvanlar ve Evrimin En Büyük Aşk Hikâyesi
Çeviren: Sinan Köseoğlu • İrene Kitap
Bilim • 288 sayfa • 2026

Eren Görgülü — Fotoğraf ve Bellek Üzerine (2026)

Eren Görgülü, fotoğraf ile bellek arasındaki ilişkiyi alışıldık kabullerin ötesine taşıyan eleştirel bir düşünme alanı olarak yeniden kuruyor. ‘Fotoğraf ve Bellek Üzerine’, belleğin yalnızca hatırlananlardan ibaret olmadığını; unutulan, bastırılan ya da beklenmedik anlarda ortaya çıkan katmanlarla birlikte işleyen dinamik bir yapı olduğunu vurguluyor. Bu çerçevede fotoğraf, çoğu zaman düşünüldüğü gibi anıları “saklayan” pasif bir araç değil, hatırlama süreçlerini şekillendiren, dönüştüren ve hatta yeniden üreten bir aracı olarak ele alınıyor.

Görgülü, fotoğrafın bellekle kurduğu bağın kendiliğinden ve doğal olmadığını; tarihsel, kültürel ve duyusal kabullerle inşa edildiğini gösteriyor. Böylece fotoğrafın gerçekliği olduğu gibi yakaladığı fikrine mesafe koyarak, onun seçici, yorumlayıcı ve çoğu zaman kurucu bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Bu bakış, görüntülerin yalnızca geçmişi temsil etmediğini, aynı zamanda geçmişin nasıl anlamlandırıldığını da belirlediğini düşündürüyor.

Kitap yalnızca fotoğrafla sınırlı kalmıyor; nesneler, imgeler ve görsel kültürün diğer unsurlarını da bu tartışmaya dahil ediyor. Sanat tarihi, sosyoloji, antropoloji ve medya çalışmaları gibi farklı disiplinlerin kesişiminde ilerleyen bu yaklaşım, bellek ile temsil arasındaki ilişkinin ne kadar geniş ve çok katmanlı olduğunu gözler önüne seriyor. Hatırlama ve unutma pratikleri, nostalji, aile, beden ve kimlik gibi kavramlar üzerinden ele alınarak bireysel deneyim ile toplumsal yapı arasındaki bağ sorgulanıyor.

Aynı zamanda post-bellek, yeniden üretim, zaman ve hakikat gibi kavramlar üzerinden ilerleyen tartışmalar, fotoğrafın yalnızca geçmişe ait bir kayıt olmadığını; bugünü ve geleceği de etkileyen bir anlam üretim alanı olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, fotoğraf ile bellek arasındaki ilişkiyi sabit bir bağ olarak değil, sürekli yeniden kurulan ve tartışmaya açık bir süreç olarak konumlandırıyor. Okuru, görmeye ve hatırlamaya dair alışkanlıklarını sorgulamaya çağırarak, hem kuramsal hem de eleştirel açıdan zengin bir düşünme imkânı sunuyor.

Eren Görgülü — Fotoğraf ve Bellek Üzerine
• Espas Yayınları
Fotoğraf • 288 sayfa • 2026