Gülçin Özge Tan — İktidarın Cinsiyeti ve AK Kadınlar (2026)

Türkiye’de toplumsal cinsiyet rejiminin tarihsel dönüşümünü AKP iktidarı ekseninde inceleyen ‘İktidarın Cinsiyeti ve AK Kadınlar’, otoriterleşme sürecinin yalnızca siyasal kurumları değil, aileyi, kadınlığı ve nüfus politikalarını da yeniden biçimlendirdiğini ortaya koyuyor. Kitap, AKP döneminde cinsiyet politikalarının rejim inşasının tamamlayıcı unsurlarından biri hâline geldiğini savunurken, bu deneyimi dünyadaki yeni sağ iktidarların benzer yönelimleriyle karşılaştırarak daha geniş bir çerçeveye yerleştiriyor. Böylece kadın haklarına yönelik küresel gerilemenin Türkiye’de aldığı özgün biçimleri görünür kılıyor.

Eserin temel sorusu, kadınları kamusal ve özel yaşam üzerinde denetimi artıran bu siyasal projenin yalnızca hedefi olarak değil, aynı zamanda nasıl bir parçası hâline getirdiği. Bu sorunun peşinden giden Gülçin Özge Tan, farklı dönemlerde AKP saflarında siyaset yapmış kadınlarla gerçekleştirdiği kapsamlı saha araştırmasına dayanarak, iktidarın kadın kadrolarını hangi söylemler, deneyimler ve aidiyet ilişkileri üzerinden şekillendirdiğini inceliyor. Böylece erkek egemenliğinin günümüzde aldığı yeni biçimlerin, partinin ideolojik dönüşümünden ve otoriterleşme sürecinden bağımsız düşünülemeyeceğini gösteriyor.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı ve aile ile nüfusu merkeze alan yeni siyasal yönelimlerin belirginleştiği dönemi arka planına alan kitap, AKP’nin toplumsal cinsiyet anlayışını içeriden tanıklıklarla analiz ederken, Türkiye’de otoriterlik, muhafazakârlık ve kadın politikaları arasındaki ilişkiyi anlamak isteyen okurlar için kapsamlı ve eleştirel bir değerlendirme sunuyor.

Gülçin Özge Tan — İktidarın Cinsiyeti ve AK Kadınlar
• Ayrıntı Yayınları
Siyaset • 416 sayfa • 2026

Erica Shumener — Özdeşlik (2026)

Erica Shumener ‘Özdeşlik’ (‘Identity’) adlı kitabında metafiziğin en temel problemlerinden biri olan özdeşlik kavramını sistematik biçimde ele alıyor. Kitap, iki nesnenin ya da iki kişinin hangi koşullarda gerçekten aynı sayılabileceği sorusundan hareket ediyor ve özdeşlik ölçütlerinin felsefedeki yerini tartışıyor. Bir kişinin zaman içinde geçirdiği değişimlere rağmen aynı kişi olarak kalması, bir nesnenin parçaları değişse bile varlığını sürdürmesi ya da bir maddenin farklı bir biçime dönüşmesi gibi örnekler üzerinden özdeşlik probleminin gündelik deneyimlerin ötesine uzanan metafizik sonuçları bulunduğunu gösteriyor. Örneğin bir saç telini kaybeden Leyla, hâlâ aynı Leyla mıdır? Shumener, özdeşlik sorununu yalnızca soyut bir mantık problemi olarak değil, nesnelerin varlığına ve bireyselliğine ilişkin temel bir soru olarak değerlendiriyor.

Kitabın ilk bölümü, özdeşlik ölçütlerinin ne olduğunu, hangi amaçla kullanıldığını ve farklı türlerini inceliyor. Yazar, bazı ölçütlerin yalnızca iki şeyin özdeş olup olmadığını belirlemeye çalıştığını, bazılarının ise bunun nedenini de açıklamayı amaçladığını savunuyor. Özdeşlik ölçütlerinin kişi, madde, sanat eseri ya da fiziksel nesne gibi farklı varlık türleri için aynı biçimde işlemeyebileceğini vurguluyor ve her metafizik kuramın benimsediği varlık anlayışına göre farklı ölçütler geliştirdiğini gösteriyor.

İkinci bölüm, Leibniz Yasası’nın en yaygın kabul gören yönü olan özdeşlerin ayırt edilemezliği ilkesini ele alıyor. Bu ilkeye göre özdeş iki şey bütün özelliklerini paylaşmak zorunda bulunuyor. Shumener, bu ilkeye dayanan klasik argümanları ayrıntılı biçimde çözümlüyor, çeşitli düşünce deneylerini değerlendiriyor ve görünürde ilkeye aykırı duran örneklerin gerçekten bir ihlal oluşturup oluşturmadığını tartışıyor. Ayrıca çağdaş metafizikte bu ilkenin nasıl yeniden yorumlandığını da inceliyor.

Üçüncü ve dördüncü bölümlerde kitabın ağırlık noktası olan ayırt edilemezlerin özdeşliği ilkesi ele alınıyor. Yazar, bütün özellikleri ortak olan iki nesnenin gerçekten tek ve aynı nesne sayılıp sayılamayacağını sorguluyor. Bu görüşe yöneltilen karşı örnekleri, simetrik evren senaryolarını ve bireyleşme problemini ayrıntılı biçimde değerlendiriyor. Leibniz Yasası’nı savunan ve reddeden çağdaş yaklaşımları karşılaştırıyor; özdeşliği açıklamak için önerilen alternatif ilkeleri ve hiçbir genel özdeşlik ölçütünün bulunamayabileceği ihtimalini de tartışıyor.

Shumener, sonuç bölümünde özdeşlik probleminin tek ve kesin bir çözümünün bulunmadığını, buna rağmen özdeşlik ölçütlerinin metafizik araştırmalar için vazgeçilmez kavramsal araçlar sunduğunu savunuyor. Kitap, Leibniz Yasası’nın hem gücünü hem de sınırlarını ortaya koyarken, özdeşlik tartışmalarının yalnızca mantık alanını değil, kişisel kimlikten nesnelerin bireyselliğine kadar uzanan geniş bir felsefi alanı aydınlattığını gösteriyor. Açık anlatımı ve sistematik yapısıyla eser, çağdaş metafizikte özdeşlik tartışmalarına kapsamlı ve erişilebilir bir giriş niteliği taşıyor.

Erica Shumener — Özdeşlik
Çeviren: Emre Çeliker • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 112 sayfa • 2026

Toyin Falola — Sömürge Dönemi Afrika’sında Günlük Hayat (2026)

Bu kitap, sömürgeciliği yalnızca siyasal ve askerî bir egemenlik biçimi olarak değil, Afrikalıların gündelik yaşamını kökten dönüştüren kapsamlı bir toplumsal süreç olarak ele alıyor. Toyin Falola, 19. yüzyılın sonlarında Avrupa devletlerinin Afrika’yı paylaşmasıyla başlayan sömürge düzeninin, üretimden aile yapısına, dinden eğitime, kentleşmeden çalışma hayatına kadar uzanan etkilerini inceliyor. ‘Sömürge Dönemi Afrika’sında Günlük Hayat’ (‘Daily Life in Colonial Africa’), sömürgeleştirilen toplumları edilgen kurbanlar olarak değil, değişen koşullara uyum sağlayan, pazarlık eden ve direnen öznel aktörler olarak değerlendiriyor.

Eserin ilk bölümleri, sömürge öncesi Afrika toplumlarının ekonomik, siyasal ve kültürel çeşitliliğini ortaya koyarak Avrupa merkezli “tarihsiz Afrika” anlatısını reddediyor. Ardından Berlin Konferansı sonrasında kurulan sömürge yönetimlerinin yeni sınırlar çizerek farklı toplulukları aynı idari yapılar içinde bir araya getirdiğini, yerel siyasal dengeleri bozduğunu ve geleneksel otoriteleri kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirdiğini gösteriyor. Böylece gündelik hayat, sömürge devletinin vergi sistemi, hukuku ve bürokrasisi tarafından yeniden düzenlendi.

Falola, ekonomik dönüşümü kitabın merkezine yerleştiriyor. Geçimlik üretim yapan köylüler, sömürge ekonomisinin ihtiyaçları doğrultusunda pamuk, kakao, kahve, yer fıstığı ve kauçuk gibi ticari ürünler yetiştirmeye yönlendirildi; zorla çalıştırma, vergilendirme ve ücretli emek sistemi milyonlarca insanın yaşamını değiştirdi. Demiryolları ve limanlar yerel kalkınmadan çok doğal kaynakların Avrupa’ya aktarılmasına hizmet ederken, kentler yeni iş olanaklarıyla birlikte toplumsal eşitsizliklerin de büyüdüğü mekânlara dönüştü.

Kitap ayrıca misyoner faaliyetlerinin eğitim, din ve kültür üzerindeki etkilerini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Hıristiyanlığın yayılmasıyla birlikte geleneksel inançlar ve ritüeller baskı altına alınırken, misyoner okulları yeni bir eğitimli seçkinler kuşağı yetiştirdi. Kadınların toplumsal rolleri, aile ilişkileri, sağlık uygulamaları ve çocuk yetiştirme anlayışları da bu dönüşümden etkilendi.

Bununla birlikte Falola, Afrikalıların yeni dinî ve kültürel unsurları bütünüyle benimsemek yerine çoğu zaman yerel geleneklerle sentezlediklerini vurguluyor.

Son bölümde ise sömürge düzenine karşı gelişen direniş biçimleri inceleniyor. Silahlı ayaklanmaların yanı sıra gündelik yaşam içindeki küçük ölçekli itaatsizlikler, kültürel dayanışma ağları, sendikal hareketler ve milliyetçi örgütlenmeler bağımsızlık mücadelelerinin temelini oluşturdu. Falola’ya göre sömürgecilik Afrika’nın toplumsal dokusunda derin izler bırakmış olsa da, Afrikalılar kendi tarihlerini yalnızca sömürünün nesneleri olarak değil, değişime yön veren aktörler olarak yazmışlardır. Kitap, sömürge dönemini büyük siyasal olaylardan çok insanların gündelik deneyimleri üzerinden okuyarak Afrika tarihine daha insani, çok katmanlı ve eleştirel bir perspektif kazandırıyor.

Toyin Falola — Sömürge Dönemi Afrika’sında Günlük Hayat
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 360 sayfa • 2026

Cem Behar — Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde (2026)

Cem Behar ‘Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde’ adlı bu kitabında, Osmanlı/Türk musıkisinin tarihini yalnızca besteler, makamlar ya da notalar üzerinden değil; bu müziği üreten, aktaran ve yaşatan toplumsal dünyanın bütünlüğü içinde ele alıyor. Farklı yıllarda kaleme aldığı makale, bildiri ve söyleşileri bir araya getiren eser, musıki tarihinin ancak siyaset, ekonomi, şehir hayatı, kültür ve zihniyet tarihiyle birlikte okunabileceğini savunan bütünlüklü bir yaklaşım sunuyor. Tanpınar’dan Tanburî Cemil Bey’e, biyografi geleneğinden nota sistemlerine uzanan geniş bir yelpazede, yerleşik kabulleri sorgulayan ve yeni araştırma yolları öneren metinler okuru bekliyor.

Kitabın temel iddiası, Osmanlı/Türk musıkisi tarihinin belge yığınlarıyla değil, belgelerin eleştirel biçimde yorumlanmasıyla yazılabileceğidir. Cem Behar, tarihçiliği arşivcilikten ayırarak tek tek kaynakların “keşfedilmesini” yeterli görmez; belgelerin üretildikleri toplumsal ve siyasal bağlam içinde anlam kazandığını vurguluyor. Bu nedenle eser, müzik tarihini yalnızca teknik ayrıntılar ya da biyografiler üzerinden kurmaya çalışan yaklaşımları eleştirirken, disiplinlerarası ve analitik bir tarih anlayışını öne çıkarıyor.

Üç ana bölümden oluşan kitapta, önce Türk musıkisi tarihinin temel kaynakları ve Tanpınar’ın musıkiye dair sezgileri yeniden değerlendiriliyor; ardından Osmanlı’nın farklı dönemlerinde müzik üretimi, şehir yaşamı ve müzisyenlerin toplumsal konumu inceleniyor. Son bölümde ise nota sistemleri, Şûrî tartışmaları, Tanburî Cemil Bey, Es’ad Efendi ve İstanbul’un musıki hayatı gibi konular üzerinden hem teknik hem tarihsel meseleler yeni sorular eşliğinde ele alınıyor. Behar, her metni güncel kaynaklarla zenginleştirirken farklı dönemlerde yazılmış olmalarına rağmen ortak bir tarihsel bakışın izini sürdürüyor.

Yazar özellikle Osmanlı musıkisinin “saray” ile “halk”, “seçkin” ile “popüler” gibi keskin ayrımlarla açıklanamayacağını; bu gelenek içinde farklı toplumsal katmanların sürekli etkileşim hâlinde bulunduğunu gösteriyor. Musıkinin sözlü aktarım geleneği, icra ortamları, dinleyici kitlesi, ekonomik destek mekanizmaları ve kültürel dolaşımı, müziğin estetik yapısı kadar belirleyici unsurlar olarak değerlendiriliyor. Böylece eser, musıkinin yalnızca işitilen bir sanat değil, değişen toplumun aynası ve ürünü olduğunu ortaya koyuyor.

‘Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde’, kesin hükümler ortaya koymaktan çok, yeni araştırmalar için sağlam bir yöntem öneren, belge fetişizmi ile nostaljik tarih anlatılarının ötesine geçen bir çalışma niteliği taşıyor. Cem Behar, Osmanlı/Türk musıkisinin tarihini yeniden düşünmeye çağırırken, müziğin tarihini onu mümkün kılan sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkiler ağının tarihi olarak okumanın gerekliliğini güçlü biçimde savunuyor.

Cem Behar — Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde
• Yapı Kredi Yayınları
Müzik • 264 sayfa • 2026

Jean-Marc Jancovici — Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum (2026)

Jean-Marc Jancovici ‘Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum’ (‘Le Changement Climatique Expliqué à ma Fille’) adlı kitabında, iklim değişikliğini bilimsel ayrıntılarla boğmadan, bir çocuğun soruları etrafında kurduğu diyaloglar aracılığıyla açıklıyor. Kitabın temel amacı, iklim krizini korku söylemi ya da teknik jargon üzerinden değil, neden-sonuç ilişkilerini görünür kılarak anlaşılır hale getirmek. Atmosferin işleyişinden enerji kullanımına, ekonomik büyümeden gündelik yaşam alışkanlıklarına kadar uzanan bağlantıları adım adım kurarak, iklim değişikliğinin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve siyasal bir mesele olduğunu gösteriyor.

İlk bölümde iklim sisteminin nasıl çalıştığı, sera etkisinin neden yaşam için gerekli olduğu ve insan faaliyetleri nedeniyle atmosfere salınan karbondioksitin bu doğal dengeyi nasıl bozduğu açıklanıyor. Jancovici, sıcaklık artışının rastlantısal bir doğa olayı değil, büyük ölçüde fosil yakıt kullanımına dayanan sanayi toplumunun sonucu olduğunu vurguluyor. Böylece iklim değişikliği, bilimsel veriler ışığında insanlığın enerji tercihleriyle ilişkilendiriliyor.

Ardından deniz seviyelerinin yükselmesi, buzulların erimesi ve aşırı hava olaylarının nedenleri ele alınıyor. Yazar, yalnızca sonuçları sıralamak yerine, bu gelişmelerin ardındaki fiziksel mekanizmaları açıklıyor. Tarım, su kaynakları, kıyı yerleşimleri ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkiler değerlendirilirken, iklim krizinin dünyanın farklı bölgelerini farklı biçimlerde etkileyeceği gösteriliyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, modern uygarlığın petrol ve diğer fosil yakıtlara bağımlılığına ayrılmış. Jancovici, sanayi üretiminden ulaşıma, gıda üretiminden sağlık sistemine kadar günlük hayatın neredeyse bütün alanlarının ucuz enerji üzerine kurulduğunu anlatıyor. Ancak fosil yakıt rezervlerinin sınırlı oluşu ve bu kaynakların kullanımının iklim krizini hızlandırması, insanlığı zorunlu bir dönüşümle karşı karşıya bırakıyor. Enerji meselesi yalnızca teknik değil, ekonomik ve siyasal bir sorun olarak ele alınıyor.

Yazar ayrıca iklim değişikliğinin göç hareketleri, gıda güvenliği, salgın hastalıklar, uluslararası çatışmalar ve toplumsal eşitsizliklerle ilişkisini de inceliyor. Çevresel sorunların tek başına ortaya çıkmadığını; kaynak kıtlığı, ekonomik kırılganlık ve siyasal istikrarsızlıkla birleşerek daha büyük krizlere yol açabileceğini savunuyor. Bu nedenle iklim değişikliği, yalnızca çevrecilerin değil, bütün toplumların geleceğini ilgilendiren kapsamlı bir dönüşüm sorunudur.

Sonuçta Jancovici, okura hazır çözüm reçeteleri sunmaktan çok, iklim krizini doğuran mekanizmaları anlamaya davet ediyor. Bir çocuğun sorularını yanıtlarken aslında yetişkinlerin geleceğe karşı sorumluluğunu sorguluyor. Kitap, bilimsel doğruluğu yalın bir anlatımla buluşturarak enerji, tüketim ve kalkınma anlayışının yeniden düşünülmesi gerektiğini savunan, iklim krizine dair güçlü ve öğretici bir giriş niteliğinde.

Jean-Marc Jancovici — Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Ekoloji • 80 sayfa • 2026

Steve Silberman — Nörokabileler (2026)

Steve Silberman bu eserinde otizmin tarihini, bilimsel keşiflerini ve toplumsal algısını yeniden ele alarak, otizmin yalnızca tıbbi bir bozukluk olarak görülmesine karşı kapsamlı bir eleştiri geliştiriyor. Kitabın temel savı, otizmin insan çeşitliliğinin doğal bir parçası olduğu ve uzun yıllar boyunca dar tanımlar ile yanlış kabuller nedeniyle eksik anlaşıldığıdır. Silberman, psikiyatri tarihini, bilimsel araştırmaları ve otizmli bireylerin yaşam öykülerini bir araya getirerek nöroçeşitlilik kavramının gelişimini ayrıntılı biçimde izliyor.

‘Nörokabileler: Otizmin Mirası ve Nöroçeşitliliğin Geleceği’ (‘NeuroTribes: The Legacy of Autism and the Future of Neurodiversity’), otizmin modern tıptaki tanımlanış sürecini Leo Kanner ve Hans Asperger’in çalışmaları üzerinden inceliyor. Silberman, özellikle Asperger’in katkılarının uzun süre gölgede kaldığını, buna karşılık otizmin dar ve sınırlayıcı bir çerçevede yorumlanmasının birçok bireyin tanı dışında kalmasına yol açtığını gösteriyor. Tarihsel belgeler ve arşiv çalışmaları aracılığıyla, otizm araştırmalarının yalnızca bilimsel bulgularla değil, savaşlar, siyasal koşullar ve akademik rekabet gibi etkenlerle de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Silberman, otizmin nedenlerine ilişkin tartışmaları da ele alıyor. Özellikle uzun yıllar etkili olan ve otizmi ebeveyn tutumlarıyla açıklamaya çalışan “buzdolabı anne” kuramının bilimsel dayanaktan yoksun olduğunu gösterirken, bu yanlış yaklaşımın aileler üzerinde yarattığı ağır psikolojik yükü gözler önüne seriyor. Aynı zamanda aşıların otizme neden olduğu iddiasının bilimsel olarak çürütülmüş olmasına rağmen nasıl küresel bir yanlış bilgi dalgasına dönüştüğünü de tartışıyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, otizmli bireyleri yalnızca klinik vakalar olarak değil, kendi yaşamlarını kuran ve topluma farklı biçimlerde katkı sunan insanlar olarak merkeze alması. Silberman, mühendislikten bilişim dünyasına, sanattan gündelik yaşama kadar birçok örnek üzerinden farklı bilişsel özelliklerin yaratıcılık, ayrıntı odaklı düşünme ve özgün problem çözme becerileriyle ilişkisini gösteriyor. Böylece otizmin yalnızca güçlükler üzerinden değil, farklı yetenekler ve deneyimler üzerinden de anlaşılması gerektiğini savunuyor.

Kitap, otizmin tarihini yeniden yazarken aynı zamanda “normal” kavramını sorgulayan güçlü bir kültürel eleştiri sunuyor. Silberman, eğitimden sağlık politikalarına kadar pek çok alanda daha kapsayıcı yaklaşımlara ihtiyaç olduğunu vurguluyor ve nöroçeşitlilik anlayışının yalnızca otizmli bireyler için değil, toplumun tamamı için daha adil ve zenginleştirici bir gelecek vaat ettiğini ileri sürüyor. Kitap, bilim tarihi, psikoloji ve toplumsal dönüşümü bir araya getiren kapsamlı bir başvuru eseri niteliğinde.

Steve Silberman — Nörokabileler: Otizmin Mirası ve Nöroçeşitliliğin Geleceği
Çeviren: Ulaş Apak • Alfa Yayınları
Bilim • 560 sayfa • 2026

Arda Ekşigil — Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi (2026)

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarından Millî Mücadele’ye, oradan Cumhuriyet’in kuruluş dönemine uzanan büyük dönüşüm, çoğu zaman tarihin başrol oyuncuları üzerinden anlatılır. ‘Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi’ ise bakışını, ne bütünüyle unutulmuş ne de kahramanlaştırılmış bir figüre çeviriyor. Mehmet Mithat Bey’in yaşamını merkeze alan Arda Ekşigil, tek bir biyografi aracılığıyla devletin yeniden kuruluş sürecini, bürokrasinin işleyişini, siyasal sadakat ilişkilerini ve erken Cumhuriyet seçkinlerinin dünyasını görünür kılıyor.

Kitap, Mithat Bey’i ne idealize ediyor ne de yalnızca fırsatçı bir bürokrat olarak resmediyor. Onun yükselişini, iktidar çevreleriyle kurduğu ilişkileri, himaye ağlarını ve dönemin güç dengeleri içinde aldığı konumları tarihsel bağlamına yerleştirerek inceliyor. Böylece kişisel başarılar, aile anlatıları ve resmî tarihin gölgesinde kalan ayrıntılar üzerinden, yeni rejimin siyasal ve ekonomik düzeninin nasıl şekillendiğine dair çok katmanlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Aile hafızası, arşiv belgeleri ve dönemin tanıklıklarını bir araya getiren çalışma, bireysel yaşam öyküsüyle kolektif tarihi iç içe geçiriyor. Kudüs’ten Ankara’ya, Millî Mücadele’den tek parti yıllarına uzanan bu serüven, kurucu kadroların yalnızca öne çıkan isimlerden ibaret olmadığını; gölgede kalan aktörlerin de Cumhuriyet’in kuruluş hikâyesinde belirleyici roller üstlendiğini gösteriyor.

Roman akıcılığı taşıyan bu mikro tarih çalışması, bir insanın hayatını anlatırken aynı zamanda imparatorluğun çözülüşünü, Cumhuriyet’in kuruluşunu ve bürokrasinin dönüşümünü anlamaya davet ediyor. Mithat Bey’in hikâyesi, tarihin büyük anlatılarının kenarında duran kişilerin de dönemin ruhunu kavramak için vazgeçilmez tanıklar olduğunu hatırlatıyor.

Arda Ekşigil — Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi
• İletişim Yayınları
Biyografi • 423 sayfa • 2026

Simon Murray, John Keefe — Fiziksel Tiyatrolar (2026)

Simon Murray ve John Keefe’in bu çalışması, fiziksel tiyatroyu yalnızca metnin geri plana çekildiği bir sahneleme tekniği olarak değil, bedenin anlam üretiminin merkezine yerleştiği geniş ve çok katmanlı bir performans alanı olarak ele alıyor. Kitap, fiziksel tiyatronun tarihsel kökenlerini, kuramsal temellerini ve çağdaş uygulamalarını bir araya getirerek, bedenin hareket, ritim, mekân ve seyirciyle kurduğu ilişkinin tiyatro sanatını nasıl dönüştürdüğünü kapsamlı biçimde inceliyor. Böylece fiziksel tiyatro, sözün yerine geçen bir ifade biçiminden çok, düşüncenin ve anlatının beden aracılığıyla kurulduğu yaratıcı bir estetik olarak değerlendiriliyor.

Yazarlar, fiziksel performansın köklerini klasik tiyatro, mim, maskeli oyunlar, dans ve halk gösterileri gibi farklı geleneklerde izleyerek bu yaklaşımın modern bir icat olmadığını gösteriyor. Ancak 20. yüzyılda deneysel tiyatro hareketleriyle birlikte beden, metni destekleyen bir unsur olmaktan çıkarak başlı başına dramatik yapının kurucu öğesine dönüştü. Bu süreçte hareket, jest, ritim ve mekânsal düzenleme, sözcüklerin yerini alabilecek güçlü anlatım araçları hâline geldi.

‘Fiziksel Tiyatrolar. Eleştirel Bir Tanıtım’ (‘Physical Theatres: A Critical Introduction’), özellikle dans tiyatrosu ve çağdaş fiziksel tiyatro toplulukları üzerinden beden eğitimi, oyunculuk disiplini ve yaratım süreçlerini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Fiziksel tiyatronun önde gelen uygulayıcılarının geliştirdiği çalışma yöntemleri incelenirken, oyuncunun yalnızca bir karakteri canlandıran kişi değil, bedeniyle düşünen, araştıran ve sahnede anlam üreten yaratıcı bir sanatçı olduğu vurgulanıyor. Doğaçlama, kolektif üretim ve bedensel farkındalık, bu yaklaşımın temel ilkeleri arasında değerlendiriliyor.

Murray ve Keefe, fiziksel tiyatronun yalnızca oyunculuk teknikleriyle sınırlı kalmadığını, sahne teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte yeni ifade olanakları kazandığını da gösteriyor. Hareket yakalama sistemleri, dijital projeksiyonlar, sanal gerçeklik uygulamaları ve etkileşimli sahne teknolojileri, bedenin algılanışını dönüştürerek fiziksel performansın sınırlarını genişletiyor. Böylece tiyatro bedeni, hem biyolojik hem de teknolojik uzantılarıyla yeniden tanımlanan dinamik bir varlığa dönüşüyor.

Kitap ayrıca sirk, trapez gösterileri, mekâna özgü performanslar ve çevreleyici tiyatro gibi disiplinlerle fiziksel tiyatro arasındaki ilişkileri ele alıyor. Bu tür uygulamalarda seyirci artık pasif bir gözlemci değil, performansın mekânsal ve duygusal deneyiminin etkin bir parçası hâline geliyor. Böylece sahne ile izleyici arasındaki geleneksel sınırlar bulanıklaşır; tiyatro ortak bir deneyim alanına dönüşüyor.

Sonuç olarak ‘Fiziksel Tiyatrolar’, fiziksel tiyatroyu tarihsel gelişimi, estetik ilkeleri ve güncel dönüşümleriyle ele alan kapsamlı bir giriş niteliğinde. Kitap, bedenin yalnızca performansın aracı değil, düşüncenin, yaratıcılığın ve iletişimin temel kaynağı olduğunu savunarak, çağdaş tiyatronun en yenilikçi ve disiplinlerarası alanlarından birinin kapsamlı bir eleştirisini sunuyor.

Simon Murray, John Keefe — Fiziksel Tiyatrolar. Eleştirel Bir Tanıtım
Çeviren: Umut Uğur • Mitos Boyut Yayınları
Tiyatro • 360 sayfa • 2026

Kolektif — Yaratıcılık (2026)

Steven Mithen’in derlediği bu eser, yaratıcılığı yalnızca sanat üretimi ya da bireysel dehanın ürünü olarak değil, insan evriminin temel itici güçlerinden biri olarak ele alan disiplinlerarası bir çalışma. Arkeoloji, antropoloji, bilişsel bilim ve psikolojiyi buluşturan kitap, yaratıcılığın insanı diğer türlerden ayıran ani bir “üstünlük sıçraması” değil; milyonlarca yıl boyunca biyolojik, toplumsal ve kültürel süreçlerin iç içe geçmesiyle gelişen bir kapasite olduğunu savunur. Böylece yaratıcılık, hem hayatta kalmayı sağlayan pratik çözümler üretmenin hem de semboller, anlamlar ve toplumsal kurumlar inşa etmenin temelinde yer alır.

İlk bölümde yaratıcılığın kavramsal çerçevesi tartışılıyor. Margaret Boden, yaratıcılığı mevcut düşünce alanlarını keşfetme ve dönüştürme yeteneği olarak tanımlarken, Ian Hodder onun bireysel değil, maddi kültür ve toplumsal ilişkiler içinde şekillenen kolektif bir süreç olduğunu gösteriyor. Robert Layton ise Avustralya Aborjin toplumları üzerinden, yaratıcılığın gelenekle çatışmak yerine çoğu zaman onu yeniden yorumlayarak geliştiğini ortaya koyuyor. Böylece yenilik ile kültürel sürekliliğin birbirini dışlayan değil, tamamlayan dinamikler olduğu vurgulanıyor.

Kitabın merkezinde insan yaratıcılığının evrimsel kökenleri yer alıyor. Primatlar üzerine yapılan karşılaştırmalar, planlama, alet kullanımı ve toplumsal stratejilerin yaratıcılığın ilk biçimlerini oluşturduğunu gösterirken, Homo cinsinin taş alet teknolojisi ve çevresel uyum becerileri bilişsel esnekliğin giderek arttığını ortaya koyuyor. Neandertaller ile erken modern insanlar arasındaki farklılıklar da yalnızca biyolojik değil, sembolik düşünme, dil ve toplumsal iletişim kapasitesi bakımından değerlendiriliyor. Mithen, zihinsel modüller arasındaki etkileşimin artmasının, dilin gelişmesinin ve “zihin kuramı”nın güçlenmesinin Üst Paleolitik dönemde görülen yaratıcı çeşitlenmenin temelini oluşturduğunu ileri sürüyor.

Eserde maddi kültür yalnızca geçmişin kalıntıları değil, insan zihninin dışa taşmış bir uzantısı olarak yorumlanıyor. Taş aletlerden mimariye, mezar ritüellerinden mağara sanatına kadar uzanan üretimler, belleği, toplumsal kimliği ve ortak düşünceyi taşıyan bilişsel araçlar olarak değerlendiriliyor. Özellikle Neolitik mimari, Malta sanatındaki sembolik düzenlemeler ve Avrupa tarihöncesindeki at kültürü, yaratıcılığın teknolojik yenilik kadar inanç sistemleri, ritüeller ve toplumsal örgütlenmeyle de yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor.

‘Yaratıcılık’ (‘Creativity in Human Evolutian and Prehistory’), insan yaratıcılığını çevre, ekonomi, toplum ve maddi kültürden bağımsız açıklamanın mümkün olmadığını savunuyor. Yenilik üretme kapasitesi, bireysel zekânın ötesinde ortak yaşamın, iletişimin ve kültürel birikimin ürünüdür. Bu nedenle yaratıcılık, insan evriminin yalnızca estetik değil, bilişsel, toplumsal ve teknolojik tarihini anlamanın da anahtar kavramlarından biri olarak değerlendiriliyor.

Kolektif — Yaratıcılık: İnsanın Evriminde ve Tarihöncesinde
Derleyen: Steven Mithen
Çeviren: Ebru Kılıç • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 304 sayfa • 2026

Carol J. Adams — Burger (2026)

Carol J. Adams, sıradan bir fast food ürünü gibi görünen hamburgeri modern kapitalizmin, sömürü, hayvancılık endüstrisinin, tüketim kültürünün ve toplumsal kimliklerin kesiştiği güçlü bir kültürel simge olarak inceliyor. Kitap, hamburgerin yalnızca bir yiyecek olmadığını; ulusal kimlikten cinsiyet rollerine, çevre krizinden teknolojiye kadar uzanan geniş bir ilişkiler ağı içinde sürekli yeniden tanımlandığını savunuyor. Böylece burger, Amerikan yaşam tarzının ve küresel tüketim kültürünün dönüşümünü okumaya imkân veren bir merceğe dönüşüyor.

‘Etin Cinsel Politikası’ adlı kitabıyla bildiğimiz Adams, hamburgerin “özbeöz Amerikan yemeği” olarak yükselişini tarihsel bağlamına yerleştirirken, sanayileşmiş et üretimi, kitlesel tüketim alışkanlıkları ve fast food zincirlerinin yayılmasıyla kurduğu ilişkiyi ayrıntılı biçimde ele alıyor. Başlangıçta ilerleme, refah ve demokratik erişilebilirlik fikrini temsil eden burger, zamanla endüstriyel hayvancılığın yol açtığı hayvan sömürüsü, emek ilişkileri, halk sağlığı sorunları ve ekolojik yıkımla birlikte daha tartışmalı bir simgeye dönüşüyor. Böylece kitabın odağı yalnızca yiyeceğin kendisi değil, onu mümkün kılan ekonomik ve toplumsal sistemdir.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri, burgeri farklı kimlikler ve temalar üzerinden yeniden düşünmeye davet eden kavramsal yaklaşımıdır. “Vatandaş Burger”, “Kadın Burger” ve “Creutzfeldt-Jakob Burger” gibi başlıklar aracılığıyla Adams, milliyetçilikten toplumsal cinsiyete, gıda güvenliğinden salgın hastalık korkularına kadar uzanan farklı tartışmaları aynı simge etrafında buluşturuyor. Böylece hamburger, tüketim tercihlerinin ötesinde ideolojik, ekonomik ve etik mücadelelerin düğümlendiği bir nesne hâline gelir.

Adams ayrıca vejetaryen burgerlerden bitki bazlı et ürünlerine, laboratuvarda geliştirilen kültür eti girişimlerinden hayvansız protein teknolojilerine kadar uzanan dönüşümü de değerlendiriyor. Bu yenilikleri yalnızca teknolojik gelişmeler olarak değil, insanların hayvanlarla kurduğu ilişkinin ve geleceğin gıda sistemlerinin yeniden şekillenmesi açısından ele alıyor. Ancak yazar, yeni teknolojilerin tek başına sömürü düzenini ortadan kaldırmayacağını; üretim, tüketim ve doğayla kurulan ilişkinin bütünsel biçimde sorgulanması gerektiğini vurguluyor.

Kitap, tek bir yiyeceğin hikâyesi üzerinden kapitalizm, tüketim kültürü, etik, çevre ve toplumsal kimlikler üzerine kapsamlı bir eleştiri sunuyor. Adams, hamburgerin geçirdiği dönüşümü izleyerek insanların ne yediği kadar, neden ve hangi toplumsal koşullar içinde yediği sorusunu da gündeme taşıyor. Böylece burger, modern dünyanın çelişkilerini, umutlarını ve krizlerini aynı anda yansıtan güçlü bir kültürel metafora dönüşüyor.

Carol J. Adams — Burger
Çeviren: Zerin Dirihan • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 160 sayfa • 2026