Victoria Lady Welby — Anlambilim ve Dil (2026)

Victoria Lady Welby’nin bu eseri, anlam sorununu yalnızca sözcüklerin ve dilsel yapıların anlamıyla sınırlamayan, onu insanın ifade etme, yorumlama, düşünme ve yaratma biçimlerinin tamamını kapsayan geniş bir felsefi araştırma olarak ele alıyor. Welby, kendi döneminin dar semantik anlayışının ötesine geçerek anlamı insan deneyiminin bütününe yayıyor ve dilin yalnızca iletişim kurmaya yarayan bir araç olmadığını, dünyayı kavrama ve ona anlam verme biçimimizi de şekillendirdiğini savunuyor.

Eserin merkezinde Welby’nin geliştirdiği anlambilim yaklaşımı yer alıyor. Welby, anlamın tek ve değişmez bir düzeyde ortaya çıkmadığını, her ifadenin farklı bilinç ve yorumlama katmanlarında açıldığını ileri sürüyor. Bir sözün ne söylediği, söyleyen kişinin onunla ne kastettiği ve bu sözün daha geniş bir bağlamda ne ifade ettiği soruları, anlamın giderek genişleyen boyutlarını ortaya çıkarıyor. Çevirmenin de vurguladığı üzere Welby bu üç düzeyi “kullanılan anlam” (sense), “kullanıcının niyeti olarak anlam” (meaning) ve “taşıdığı nihai anlam” (significance) şeklinde birbirinden ayırıyor ve bunları sırasıyla gezegensel, güneşsel ve kozmik düzeylerle ilişkilendiriyor.

Welby için anlam, yalnızca kelimelerin sözlük karşılıklarında bulunmuyor. İnsanların sözleri nasıl kullandığı, hangi niyetlerle ifade ettiği ve bu ifadelerin başka insanlar üzerindeki etkileri de anlamın oluşumuna katılıyor. Bu nedenle anlamlandırma süreci, dilsel işaretlerin çözümlenmesinden ibaret kalmıyor; davranışları, eylemleri, keşifleri ve yaratıcı faaliyetleri de içine alıyor. Welby’nin “significs” adını verdiği yaklaşım tam da bu geniş anlam alanını kavramaya çalışıyor ve dil ile insan deneyimi arasındaki bağı merkeze yerleştiriyor.

‘Anlambilim ve Dil’ (‘Significs and Language’), dilin çok anlamlılığı ve belirsizliği üzerinde de duruyor. Welby, insan dilinin farklı bağlamlarda farklı anlamlar üretebildiğini vurgularken, düşüncenin ve iletişimin sağlıklı biçimde gerçekleşebilmesi için “net ifade” ihtiyacını öne çıkarıyor. Ancak netlik, anlamın bütün belirsizliklerini ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor; aksine bir ifadenin farklı düzeylerde taşıyabileceği anlamları fark etmeyi ve bunları bilinçli biçimde değerlendirmeyi gerektiriyor. Böylece dilin hem iletişim kuran hem de yorumlamaya açık yapısı birlikte ele alınıyor.

Welby’nin yaklaşımı, anlamı yalnızca dilbilimin konusu olmaktan çıkararak felsefe, psikoloji, etik ve göstergebilimle ilişkilendiriyor. Bir ifadenin anlamını kavramak, aynı zamanda onu üreten insanın amaçlarını, içinde bulunduğu koşulları ve ortaya çıkardığı sonuçları anlamayı gerektiriyor. Bu nedenle eser, anlam ile eylem arasındaki ilişkiye özel bir önem veriyor ve insanların dünyayı yalnızca betimlemediğini, kullandıkları dil ve işaretler aracılığıyla onu yorumlayıp dönüştürdüğünü gösteriyor.

Welby’nin düşüncesi, döneminin entelektüel ortamında yeterince karşılık bulmasa da daha sonra gelişen dil felsefesi ve göstergebilim açısından önemli bir öncü oldu. Özellikle Charles S. Peirce ile yıllar boyunca sürdürdüğü yazışmalar, iki düşünür arasındaki verimli etkileşimi gösteriyor. Peirce’in Welby’nin düşüncelerinden kendi göstergebilim kuramı açısından önemli dersler çıkarması, onun anlam sorununa getirdiği yaklaşımın daha sonraki düşünce tarihinde taşıdığı önemi ortaya koyuyor.

Sonuç olarak kitap, anlamı sözcüklerin dar sınırlarından çıkarıp insanın ifade, yorumlama, eylem ve yaratma kapasitesinin tamamına yayıyor. Welby, anlamı “ne söyleniyor?”, “ne kastediliyor?” ve “sonunda ne ifade ediliyor?” soruları üzerinden katmanlandırarak dilin ardındaki düşünsel ve toplumsal süreçleri görünür kılıyor. Böylece eser, dil felsefesi ve göstergebilimin daha sonraki gelişmelerini önceleyen özgün bir anlam kuramı sunuyor ve insanın dünyayla kurduğu ilişkinin temelinde anlamlandırma faaliyetinin bulunduğunu gösteriyor.

Victoria Lady Welby — Anlambilim ve Dil: Açıklayıcı ve Yorumlayıcı Kaynaklarımızın Net Biçimi
Çeviren: Beyza Nur Doğan • Akademim Yayıncılık
Felsefe • 156 sayfa • 2026

Allen W. Wood — Hegel’in Etik Düşüncesi (2026)

Allen W. Wood’un bu eseri, Hegel’in etik anlayışını sistematik biçimde yeniden değerlendiriyor ve onun felsefesinin merkezinde özgürlük, kendini gerçekleştirme ile etik yaşam düşüncelerinin bulunduğunu savunuyor. Wood’a göre Hegel’in toplumsal ve siyasal görüşleri, çoğu yorumda olduğu gibi metafizik ya da diyalektik mantık üzerinden değil, kapsamlı bir etik kuram çerçevesinde anlaşılıyor. Bu nedenle kitap, Hegel’i yalnızca devlet filozofu ya da liberalizmin eleştirmeni olarak değil, modern insanın özgürlüğünü toplumsal ilişkiler içinde temellendirmeye çalışan bir etik düşünürü olarak yeniden yorumluyor.

‘Hegel’in Etik Düşüncesi’ (‘Hegel’s Ethical Thought’), Hegel’in etik kuramının temelini oluşturan kendini edimselleştirme kavramıyla başlıyor. İnsan, yalnızca bireysel iradesini kullanarak değil, başkalarıyla kurduğu ilişkiler ve içinde yaşadığı tarihsel kurumlar aracılığıyla özgürlüğünü gerçekleştiriyor. Tin, kendilik bilinci ve modern özne anlayışı bu sürecin felsefi arka planını oluştururken, özgürlük bireyin içsel bağımsızlığıyla sınırlı kalmıyor; aile, sivil toplum ve devlet gibi kurumlarda somutlaşan toplumsal bir olgu hâline geliyor. Wood, Hegel’in insan doğasını tarihsel ve toplumsal gelişim içinde kavrayan yaklaşımını “tarihselleştirilmiş natüralizm” olarak yorumluyor.

Kitapta özgürlük, Hegel düşüncesinin merkezî kavramı olarak ayrıntılı biçimde inceleniyor. Wood, Hegel’in negatif özgürlük anlayışını aşarak bireyin kendi belirlenimlerini bilinçli biçimde sahiplenmesini esas alan pozitif bir özgürlük kavrayışı geliştirdiğini gösteriyor. Bu özgürlük, bireyin yalnızca engellerden kurtulmasını değil, rasyonel toplumsal kurumlar içinde kendi iradesini gerçekleştirmesini ifade ediyor. Hegel’in özgürlük anlayışının totalitarizme yol açtığı yönündeki yaygın eleştirileri tartışırken filozofun amacının bireyi devlete feda etmek değil, bireysel özerklik ile ortak yaşamı uzlaştırmak olduğunu savunuyor.

Mutluluk, hak ve etik yaşam arasındaki ilişki de eserin önemli temaları arasında yer alıyor. Hegel, mutluluğu insan yaşamının değerli bir amacı olarak kabul ediyor; ancak onu özgürlüğün önüne koymuyor. Wood, bu noktada Hegel’in Aristoteles ve Kant’la kurduğu ilişkiyi analiz ederek mutluluğun ancak özgür ve rasyonel bir yaşam içinde anlam kazandığını ileri sürüyor. Böylece etik, bireysel hazların toplamına indirgenmeyen, kurumsal ve toplumsal bir yaşam düzeni olarak şekilleniyor.

Kitabın ikinci kısmı Hegel’in soyut hak kuramını ele alıyor. Tanınma ilişkisi, bireyin kişi olarak varlık kazanmasının temel koşulu olarak açıklanırken, Fichte’nin etkisi ve efendi-köle diyalektiği ayrıntılı biçimde inceleniyor. Wood, Hegel’in “insan ancak başkalarının arasında insan olur” düşüncesinin modern hak anlayışının temelini oluşturduğunu gösteriyor. Mülkiyet, kişinin özgürlüğünü dış dünyada somutlaştırmasının ilk biçimi olarak değerlendirilirken; kölelik, kişilik hakkı, pozitif hukuk ve özel mülkiyet gibi konular da aynı çerçevede ele alınıyor. Ceza ise yalnızca caydırıcı bir araç olarak değil, ihlal edilen hakkın yeniden tesisini amaçlayan etik bir kurum olarak yorumlanıyor.

Üçüncü bölüm, Hegel’in ahlak anlayışını Kant’la karşılaştırmalı biçimde inceliyor. Wood, Hegel’in Kant’ın ödev etiğine yönelttiği içeriksizlik eleştirisini ayrıntılı biçimde açıklıyor. Evrensel ahlak yasasının tek başına somut etik sorunları çözmeye yetmediğini savunan Hegel, ahlaki iradenin ancak toplumsal yaşam içinde içerik kazandığını ileri sürüyor. Bu bağlamda iyi irade, vicdan, ahlaki sorumluluk, ahlaki şans ve bireysel kararların nesnel koşulları kapsamlı biçimde değerlendiriliyor.

Kitabın son kısmı Hegel’in etik yaşam kavramını ve modern toplum çözümlemesini ele alıyor. Etik yaşam, bireyin özgürlüğünü toplumsal kurumlar içinde gerçekleştirdiği tarihsel bir düzen olarak tanımlanıyor. Aile, sivil toplum ve devlet birbirini tamamlayan etik alanlar olarak incelenirken bireysellik ile evrensellik arasındaki gerilim de tartışılıyor. Wood, modern devlet, öznel özgürlük, yoksulluk, toplumsal dışlanma ve etik yaşamın sınırları gibi sorunlar üzerinden Hegel’in modern dünyaya yönelik eleştirilerinin güncelliğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak eser, Hegel’in etik düşüncesini özgürlük, tanınma ve etik yaşam kavramları etrafında yeniden değerlendiriyor. Wood, Hegel’i ne otoriter devletin savunucusu ne de yalnızca liberalizmin karşıtı olarak görüyor; onu bireysel özerklik ile toplumsal kurumları uzlaştırmaya çalışan modern bir etik düşünürü olarak yorumluyor. Bu yönüyle kitap, Hegel’in etik kuramının çağdaş etik, hukuk ve siyaset felsefesi açısından önemini ortaya koyan kapsamlı bir çalışma niteliğinde.

Allen W. Wood — Hegel’in Etik Düşüncesi
Çeviren: Şehriyar Bırifkani • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 376 sayfa • 2026

André Leroi-Gourhan — Jest ve Söz (2026)

André Leroi-Gourhan’ın bu eseri, insanın ortaya çıkışını biyolojik evrim ile teknik ve kültürel gelişimin birbirinden ayrılmaz süreçleri olarak ele alan klasik bir antropoloji eseri. Leroi-Gourhan, insanı yalnızca düşünen ya da konuşan bir varlık olarak değil, bedeniyle hareket eden, elleriyle araçlar üreten ve dili aracılığıyla sembolik bir dünya kuran bir canlı olarak inceliyor. İnsanlaşma sürecinin yalnızca beynin büyümesiyle açıklanamayacağını savunarak beden, beyin, teknik ve dil arasındaki karşılıklı ilişkiyi merkeze alıyor.

‘Jest ve Söz, Teknik ve Dil’ (‘Le Geste Et La Parole’), insanlaşma sürecini taş aletlerin ortaya çıkışından dilin ve sembolik düşüncenin gelişimine kadar uzanan uzun bir evrim çizgisi içinde ele alıyor. Dik duruşun elleri hareket ve taşıma açısından özgürleştirmesi, ellerin alet kullanmaya başlaması, teknik becerilerin gelişmesi ve beynin yeniden örgütlenmesi birbirini tamamlayan süreçler olarak açıklanıyor. Böylece teknik, insanın sonradan kazandığı yardımcı bir beceri olarak değil, insan oluşunun temel koşullarından biri olarak değerlendiriliyor.

Leroi-Gourhan, el ile yüz arasındaki sıkı ilişkiye özel bir önem veriyor. Elin aletle kurduğu ilişkinin, yüzün de dille kurduğu ilişkiyle aynı nöropsişik mekanizmanın iki kutbunu oluşturduğunu ileri sürüyor. Eller giderek daha karmaşık teknik faaliyetler gerçekleştirirken yüz ve ağız da seslerin ve dilsel iletişimin gelişimine imkân tanıyor. Bu nedenle alet yapımı ile dilin ortaya çıkışı birbirinden bağımsız gelişmeler olarak değil, insan beyninin ve bedeninin birlikte dönüşüm geçirdiği tek bir sürecin parçaları olarak görülüyor.

Eser, teknik faaliyetlerin yalnızca doğal ihtiyaçları karşılamaya yönelik olmadığını da gösteriyor. İnsan aletler üreterek çevresini dönüştürürken aynı zamanda kendi yaşam koşullarını, toplumsal ilişkilerini ve dünyayı algılama biçimini de değiştiriyor. Teknik nesneler, insanın doğayla kurduğu ilişkinin maddi izlerini taşırken jestler ve dil, bu ilişkinin iletişimsel ve sembolik boyutunu oluşturuyor. Böylece insanın kültürel dünyası, bedeninden ve teknik etkinliklerinden kopuk bir alan olarak değil, onların devamı olarak ortaya çıkıyor.

Leroi-Gourhan, insan evrimini açıklarken arkeoloji, antropoloji, biyoloji, etnoloji ve dilbilimden yararlanıyor. Taş aletlerin biçimleri ve kullanım biçimleri üzerinden geçmiş insan topluluklarının teknik kapasitesini ve dünyayla ilişkisini anlamaya çalışıyor. Biyolojik evrim ile kültürel gelişim arasındaki sınırları yeniden düşünerek insanın çevresine yalnızca uyum sağlayan bir canlı olmadığını, teknik üretim yoluyla kendisine yeni bir çevre ve yaşam dünyası kurduğunu savunuyor.

Sonuç olarak ‘Jest ve Söz’, insanı beden, teknik ve dil arasındaki karşılıklı ilişkiler üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Leroi-Gourhan, insanlaşmayı dik duruş, ellerin özgürleşmesi, alet yapımı, beyin gelişimi ve dilin ortaya çıkışının birbirini beslediği bütünlüklü bir süreç olarak yorumluyor. Böylece teknik ile sembolik düşüncenin kökenlerini aynı antropolojik zeminde buluşturuyor ve insanın doğayla, kendi bedeniyle ve ürettiği dünyayla kurduğu ilişkinin tarihini kapsamlı biçimde ortaya koyuyor.

André Leroi-Gourhan — Jest ve Söz, Teknik ve Dil
Çeviren: Alp Tümertekin • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 216 sayfa • 2026

Asuman Kafaoğlu-Büke — Antikçağda Kadın Olmak (2026)

Binlerce yıldır anlatılan mitlerin, destanların ve sanat eserlerinin içinde kadınlar hep vardı; ancak çoğu zaman kendi hikâyelerinin öznesi olarak değil, erkeklerin korkularını, arzularını ve hayal dünyasını yansıtan figürler olarak. Kimi baştan çıkarıcı ve günahkâr, kimi tehlikeli bir büyücü, kimi felaketlerin sorumlusu, kimi ise sessizliği ve sadakatiyle idealize edilen bir eş olarak resmedildi. Böylece kadınların karmaşık kişilikleri, tutkuları ve çelişkileri birkaç kalıba indirgenirken, onları şekillendiren toplumsal ve kültürel düzen çoğu zaman görünmez kaldı.

Asuman Kafaoğlu-Büke, ‘Antikçağda Kadın Olmak’ta bu yerleşik anlatıların üzerine yeniden düşünerek mitolojinin gölgede bırakılmış kadınlarına dönüyor. Havva’dan Medea’ya, Penelope’den Helen ve Venüs’e uzanan bu yolculukta, yüzyıllar boyunca farklı anlamlarla yüklenmiş kadın karakterleri erkek egemen anlatıların çizdiği sınırların dışına taşıyor. Onları yalnızca güzellikleri, sadakatleri, ihanetleri ya da yol açtıkları felaketlerle değil; öfkeleri, arzuları, kırgınlıkları, tutkuları, zaafları ve seçimleriyle ele alıyor. Böylece efsanelerde çoğu zaman tek bir özelliğe indirgenen kadınlar, bütün çelişkileriyle yaşayan ve kendi hikâyeleri olan karakterlere dönüşüyor.

Kitap, yalnızca mitolojik kadın figürlerini yeniden yorumlamakla kalmıyor; bu figürlerin neden yüzyıllar boyunca belirli kalıplar içinde anlatıldığını da düşündürüyor. Bir kadının neden “baştan çıkarıcı” olarak damgalandığını, neden bir başka kadının uğursuzlukla özdeşleştirildiğini ya da neden sessiz ve itaatkâr olanın ideal kadın olarak sunulduğunu sorgularken, mitlerin ardındaki toplumsal bakışı da görünür kılıyor. Bu açıdan antik hikâyeler, yalnızca uzak bir geçmişin masalları olmaktan çıkıp kadınlara ilişkin düşünce ve yargıların nasıl üretildiğini gösteren aynalara dönüşüyor.

‘Antikçağda Kadın Olmak’, tanıdığımız efsaneleri bildiğimizi sandığımız yerden yeniden okumaya çağırıyor. Yüzyıllar boyunca tekrarlanan klişeleri kırarak mitolojinin kadınlarını erkeklerin bakışından bağımsız düşünmeyi öneriyor. Geçmişin güçlü, kırılgan, tutkulu, öfkeli ve çelişkili kadınlarını yeniden keşfederken, onların hikâyeleri üzerinden bugün hâlâ varlığını sürdüren kadınlık imgelerini ve önyargılarını da sorgulamaya davet ediyor.

Asuman Kafaoğlu-Büke — Antikçağda Kadın Olmak
• Kafka Kitap
Kadın • 176 sayfa • 2026

Valeri Biguaa — Geleneksel Abhaz Dini (2026)

Valeri Biguaa’nın bu çalışması, Abhaz halkının yüzyıllar boyunca yaşattığı geleneksel inanç sistemini tarihsel, etnolojik ve kültürel boyutlarıyla inceleyen kapsamlı bir araştırma. Yazar, Hristiyanlığın Abhazya’da resmî din hâline gelmesine rağmen Ançüaxatzara’nın halkın gündelik yaşamında, ritüellerinde ve kolektif hafızasında canlılığını koruduğunu ortaya koyuyor. Eser, bu inancı yalnızca eski bir folklor kalıntısı olarak değil, Abhaz kimliğinin temel unsurlarından biri olarak değerlendiriyor.

‘Geleneksel Abhaz Dini: Ançüaxatzara’ (‘Анцәахаҵара: абхазская традиционная религия’), öncelikle Abhaz tanrılar panteonunu sistematik biçimde ele alıyor. Doğa güçleri, koruyucu ruhlar ve kutsal varlıklar arasındaki ilişkiler incelenirken, bu inanç dünyasının rastlantısal unsurlardan değil, kendi içinde tutarlı ve bütüncül bir kozmolojiden oluştuğu gösteriliyor. Mitolojik anlatılar ile dinsel semboller birlikte değerlendirilerek kutsal düzenin temel ilkeleri açıklanıyor.

Eserin ikinci bölümünde halkın ortak kültleri ve bunlara bağlı ritüeller ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kutsal mekânlar, toplu ibadetler, adak törenleri, mevsimsel kutlamalar ve kurban uygulamaları üzerinden dinin toplumsal dayanışmayı güçlendiren işlevi ele alınıyor. Bu ritüellerin yalnızca dinsel pratikler değil, aynı zamanda toplumsal hafızayı ve kültürel sürekliliği koruyan kurumlar olduğu vurgulanıyor.

Kitap, aile kültlerine de özel bir yer ayırıyor. Atalara saygı, aile içi kutsal gelenekler ve kuşaktan kuşağa aktarılan ritüeller, Abhaz toplumunda din ile akrabalık ilişkilerinin nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Böylece inanç sistemi yalnızca kamusal yaşamda değil, aile yapısı ve gündelik pratikler içinde de yaşayan bir gelenek olarak değerlendiriliyor.

Biguaa, saha araştırmalarından elde ettiği etnografik verileri mitoloji, dilbilim ve tarihsel kaynaklarla birlikte yorumlayarak Ançüaxatzara’nın Kafkasya’nın diğer dağ halklarının, özellikle de Adigelerin geleneksel inançlarıyla taşıdığı ortak özellikleri inceliyor. Bunun yanı sıra, Abhaz dini ile Ön Asya ve Yakın Doğu’nun eski uygarlıklarının dinsel gelenekleri arasında görülen tarihsel ve tipolojik benzerlikleri tartışarak bu inanç sisteminin daha geniş kültürel bağlam içindeki yerini belirlemeye çalışıyor.

Sonuç olarak bu kitap, Abhazların dinsel dünyasını mitoloji, ritüeller ve toplumsal yaşam ekseninde ele alan kapsamlı bir etnoloji çalışması. Valeri Biguaa, geleneksel Abhaz dinini yaşayan bir kültürel miras olarak değerlendirirken, bu inanç sisteminin Kafkasya’nın tarihsel çeşitliliğini ve Abhaz halkının manevi kimliğini anlamak açısından taşıdığı önemi ortaya koyuyor.

Valeri Biguaa — Geleneksel Abhaz Dini: Ançüaxatzara (Folklorik-Etnolojik Bir Araştırma)
Çeviren: Oktay Chkotua • Papirüs Yayınları
Din • 264 sayfa • 2026

Charles Pépin — Geçmişle Yaşamak (2026)

Charles Pépin’in bu eseri, geçmişi değiştirilemez olaylar dizisi olarak değil, her hatırlayışta yeniden anlam kazanan canlı bir deneyim olarak ele alıyor. Yazar, belleğin yalnızca yaşananları saklayan pasif bir arşiv olmadığını; kimliğimizi, seçimlerimizi ve geleceğe bakışımızı sürekli yeniden şekillendiren yaratıcı bir güç olduğunu savunuyor. Felsefe, psikoloji ve sinirbilimden yararlanarak geçmişle sağlıklı bir ilişki kurmanın imkânlarını araştırıyor.

‘Geçmişle Yaşamak’ (‘Vivre Avec Son Passé’), belleğin işleyişine dair yerleşik kabulleri sorgulayarak başlıyor. Anılar, eksiksiz biçimde korunan kayıtlar değil; bugünkü deneyimlerimiz, duygularımız ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda yeniden kurulan anlatılardır. Bu nedenle geçmiş, değişmeyen bir yük olmaktan çok, her yeni deneyimle farklı anlamlar kazanan dinamik bir süreç hâline geliyor.

Pépin, Henri Bergson’un süre kavramından Marcel Proust’un istemsiz hafıza anlayışına kadar uzanan düşünsel bir çerçeve kuruyor. Felsefi tartışmaları modern sinirbilimin bulgularıyla bir araya getirerek belleğin hem biyolojik hem de yorumlayıcı yönünü açıklıyor. Böylece geçmişi anlamanın, yalnızca olanı hatırlamak değil, yaşananları bugünün ışığında yeniden değerlendirmek olduğunu gösteriyor.

Eser, travmaların ve acı hatıraların yaşam üzerindeki etkisini de ele alıyor. Yazar, geçmişi inkâr etmenin ya da ona saplanıp kalmanın çözüm olmadığını; yaşananları yeni anlamlarla yorumlayabilmenin bireysel gelişimin temel koşullarından biri olduğunu savunuyor. Nostaljinin idealize edici tuzaklarına dikkat çekerken, anıları bugünü zenginleştiren bir kaynak olarak değerlendirmeyi öneriyor.

Kitap boyunca spor, sanat ve gündelik yaşamdan örnekler kullanılarak deneyimlerin gelecekteki kararlarımızı nasıl beslediği gösteriliyor. Geçmiş, insanı geriye çeken bir zincir değil; yaratıcılığı, öğrenmeyi ve dayanıklılığı besleyen bir birikim olarak yeniden tanımlanıyor.

Sonuç olarak ‘Geçmişle Yaşamak’, bellek, kimlik ve zaman üzerine düşündüren felsefi bir deneme niteliğinde. Charles Pépin, geçmişle hesaplaşmaktan çok onunla üretken bir ilişki kurmayı önererek, anıları geleceği kuran yaratıcı bir güç olarak yeniden yorumluyor. Felsefeyi psikoloji ve sinirbilimle buluşturan eser, geçmişi yük değil, yaşamı derinleştiren vazgeçilmez bir kaynak olarak görmeye davet ediyor.

Charles Pépin — Geçmişle Yaşamak
Çeviren: Ezgi Uğur • Serenad Yayınları
Psikoloji • 216 sayfa • 2026

Sinan Alper — Yanlış Bilgi Üzerine (2026)

Sinan Alper’in ‘Yanlış Bilgi Üzerine adlı çalışması, yanlış bilginin yalnızca bilgi eksikliğinden kaynaklanmadığını; insan zihninin işleyişi, toplumsal dinamikler ve dijital çağın iletişim biçimleriyle yakından bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Yazar, sahte haberlerden komplo teorilerine, paranormal inançlardan sahte bilimlere kadar uzanan geniş bir alanı bilimsel araştırmalar ışığında inceleyerek neden hepimizin yanlış bilgiye açık olabileceğini açıklıyor.

Kitap, öncelikle yanlış bilginin ne olduğu ve hangi ölçütlerle ayırt edilebileceği sorusuna odaklanıyor. Bilimsel düşüncenin temel ilkeleri olan yanlışlanabilirlik ve parsimoni (yalınlık) kavramları üzerinden, iddiaların nasıl değerlendirilmesi gerektiği gösteriliyor. Böylece okura yalnızca yanlış bilgiyi tanıtmak değil, onu sorgulayabilecek eleştirel düşünme araçları kazandırmak amaçlanıyor.

Alper, “post-truth” çağında duyguların ve kimliklerin çoğu zaman olgulardan daha etkili hâle geldiğini vurguluyor. Yanlış bilginin yalnızca kasıtlı manipülasyonlarla değil, insanların ait oldukları grupları koruma, mevcut inançlarını doğrulama ve belirsizlik karşısında anlam arama eğilimleriyle de güç kazandığını gösteriyor.

Kitabın dikkat çekici bölümlerinden biri, yanlış bilginin evrimsel psikolojisine ayrılıyor. Yazar, insan beyninin mutlak gerçeği bulmak için değil, hayatta kalmayı ve toplumsal iş birliğini kolaylaştıracak biçimde evrimleştiğini savunuyor. Bu nedenle doğru olmayan bazı inançların bile belirli koşullarda uyum sağlayıcı olabileceğini; gerçeği değerlendirme biçimimizin sosyal ilişkiler, grup aidiyeti ve ortak hareket etme ihtiyacı tarafından şekillendirildiğini tartışıyor.

Eser, yanlış bilgiye inanmayı etkileyen ulusal ve bireysel faktörleri de inceliyor. Eğitim düzeyi, bilişsel önyargılar, siyasal kutuplaşma, kurumsal güven ve kültürel ortam gibi değişkenlerin yanlış bilgiye açıklığı nasıl etkilediği araştırma bulgularıyla ele alınıyor. Böylece yanlış bilginin tek bir nedene indirgenemeyecek karmaşık bir olgu olduğu gösteriliyor.

Son bölümde sosyal medya ve yapay zekâ teknolojilerinin yanlış bilginin üretimini ve dolaşımını nasıl hızlandırdığı değerlendiriliyor. Ancak yazar, çözümün yalnızca teknolojik denetimden ibaret olmadığını; eleştirel düşünme becerilerinin geliştirilmesi, bilimsel yöntemin anlaşılması ve sağlıklı kamusal tartışma kültürünün güçlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Sonuç olarak ‘Yanlış Bilgi Üzerine’, yanlış bilginin psikolojik, toplumsal ve teknolojik kökenlerini birlikte ele alan; komplo teorileri, sahte haberler ve sahte bilimlerin neden ikna edici görünebildiğini bilimsel verilerle açıklayan kapsamlı bir başvuru niteliği taşıyor. Okuru yalnızca yanlış bilgiyi tanımaya değil, kendi düşünme süreçlerini de sorgulamaya davet eden önemli bir çalışma.

Sinan Alper — Yanlış Bilgi Üzerine: Sahte Haberler, Komplo Teorileri, Paranormal İnançlar ve Sahte Bilimler
• Akademim Yayıncılık
Psikoloji • 132 sayfa • 2026

Jean Hannah Edelstein — Memeler (2026)

Jean Hannah Edelstein’in bu anı kitabı, bir kadının memeleriyle kurduğu ilişkinin çocukluktan yetişkinliğe, annelikten hastalığa uzanan dönüşümünü kişisel deneyimler üzerinden anlatıyor. Yazar, bedenin yalnızca biyolojik bir gerçeklik olmadığını; toplumsal bakışın, cinsiyet rollerinin, arzunun ve kırılganlığın da şekillendirdiği bir yaşam alanı olduğunu gösteriyor. Mizah ile acıyı, öfke ile şefkati aynı anlatıda buluşturarak beden üzerine güçlü bir sorgulama sunuyor.

‘Memeler: Görece Kısa Bir İlişki’ (‘Breasts: A Relatively Brief Relationship’), ergenlik yıllarında memelerin büyümesiyle başlayan yabancılaşma duygusunu merkeze alıyor. Edelstein, memelerinin bir yandan kadınlığının görünür simgesi hâline gelirken diğer yandan istenmeyen bakışların, tacizin ve toplumsal yargıların hedefi oluşunu anlatıyor. Böylece kadın bedeninin daha genç yaşlardan itibaren nasıl kamusal bir değerlendirme nesnesine dönüştüğünü samimi örneklerle gözler önüne seriyor.

Anlatının ikinci önemli ekseni annelik deneyimi. Yazar, hamilelik ve emzirme sürecinde memelerinin bu kez besleyen bir organa dönüşmesini, emzirmenin romantize edilen yönleri kadar fiziksel acılarını, başarısızlık hissini ve anneliğin beden üzerindeki etkilerini dürüstlükle aktarıyor. Böylece kadın bedeninin farklı yaşam evrelerinde sürekli yeni anlamlar kazandığını gösteriyor.

Son bölümde Edelstein, erken evrede yakalanan meme kanseri nedeniyle geçirdiği çift taraflı mastektomiyle yüzleşiyor. Hastalık kadar, bedeninin ayrılmaz bir parçasıyla vedalaşmanın psikolojik etkileri, yeniden yapılanma süreci ve kimlik duygusundaki değişimler kitabın en güçlü bölümlerini oluşturuyor. Yazar, kaybettiği memelerini ancak onları yitirme tehlikesiyle karşılaştığında ne kadar sevdiğini fark edişini büyük bir açıklıkla dile getiriyor.

Edelstein, bu kişisel hikâyeyi yalnızca kendi yaşamını anlatmak için kullanmıyor. Güzellik idealleri, kadın bedeninin metalaştırılması, toplumsal beklentiler ve sağlık deneyimi üzerine daha geniş bir tartışma yürütüyor. Mizahını hiçbir zaman kaybetmeden yazdığı eser, bedenle kurulan ilişkinin zaman içinde nasıl değiştiğini; kayıp, kabullenme ve yeniden sahiplenme süreçlerinin insanı nasıl dönüştürdüğünü inceliyor.

Sonuç olarak ‘Memeler: Görece Kısa Bir İlişki’, yalnızca hastalık ya da beden üzerine yazılmış bir anı kitabı değil; kadın kimliğini, anneliği, arzuyu, kırılganlığı ve bedenle barışmanın güçlüğünü ele alan güçlü bir yaşam anlatısıdır. Jean Hannah Edelstein, son derece kişisel deneyiminden hareketle birçok okurun kendinden izler bulabileceği, duygusal olduğu kadar düşündürücü bir eser ortaya koyuyor.

Jean Hannah Edelstein — Memeler: Görece Kısa Bir İlişki
Çeviren: Büşra Uyar • Nova Kitap
Anı • 88 sayfa • 2026

Peter Toohey — Can Sıkıntısının Tarihi (2026)

Peter Toohey’nin bu çalışması, can sıkıntısını yalnızca modern yaşamın olumsuz bir duygusu olarak değil, insanlık tarihinin farklı dönemlerinde değişen anlamlar kazanmış kültürel ve psikolojik bir deneyim olarak ele alıyor. Yazar, can sıkıntısının bireysel bir zayıflık ya da patoloji olmadığını; toplumsal koşullar, düşünce biçimleri ve insan zihninin işleyişiyle yakından bağlantılı bir olgu olduğunu savunuyor.

‘Can Sıkıntısının Tarihi’ (‘Boredom: A Lively History’), can sıkıntısının tarihsel serüvenini Antik Çağ’dan günümüze uzanan geniş bir perspektifte inceliyor. Toohey, Antik Yunan ve Roma dünyasındaki atalet anlayışından Orta Çağ keşişlerinin acedia olarak tanımladığı ruhsal durgunluğa, Rönesans ve Aydınlanma dönemlerinden modern kent yaşamına kadar uzanan süreçte can sıkıntısının geçirdiği dönüşümü ortaya koyuyor. Böylece bu duygunun her dönemde farklı toplumsal ve kültürel anlamlarla yüklendiğini gösteriyor.

Eser, edebiyat ve sanat tarihinden çok sayıda örneği analiz ediyor. Albrecht Dürer’in “Melencolia I” gravürü, Gonçarov’un ‘Oblomov’u, Charles Baudelaire’in modern kent deneyimi ve Orhan Pamuk’un İstanbul anlatıları gibi eserler üzerinden can sıkıntısının estetik ve düşünsel yansımaları inceleniyor. Bu örnekler, sıkıntının yalnızca bireysel bir ruh hâli değil, belirli tarihsel dönemlerin ortak deneyimlerinden biri olduğunu ortaya koyuyor.

Toohey, psikoloji ve nörobilim bulgularını da tarihsel analizle birleştiriyor. Basit can sıkıntısıyla depresyon ya da melankoli arasındaki farkı açıklayarak bu kavramların sıklıkla birbirine karıştırıldığını vurguluyor. Ona göre can sıkıntısı, zihnin çevredeki tekdüzeliği fark ederek yeni uyaranlar, yeni deneyimler ve yeni amaçlar aramasını sağlayan doğal bir uyarı mekanizmasıdır. Bu yönüyle değişimi teşvik eden uyarlanabilir bir işleve sahiptir.

Kitap, modern toplumun hız, tüketim ve sürekli uyarılma beklentisinin can sıkıntısını bütünüyle ortadan kaldırmadığını; aksine ona yeni biçimler kazandırdığını ileri sürüyor. Sürekli meşgul olma arzusu ile anlam arayışı arasındaki gerilim, çağdaş insanın temel deneyimlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Toohey, can sıkıntısını kaçınılması gereken bir boşluk değil, yaratıcılığı, düşünmeyi ve yenilenmeyi mümkün kılan bir eşik olarak yeniden yorumluyor.

Sonuç olarak ‘Can Sıkıntısının Tarihi’, sanat, edebiyat, tarih, felsefe ve nörobilimi bir araya getirerek can sıkıntısının insan deneyimindeki yerini çok yönlü biçimde açıklıyor. Eser, bu sıradan görünen duygunun kültürel tarihini ve zihinsel işlevini anlamak isteyenler için özgün ve disiplinlerarası bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Peter Toohey — Can Sıkıntısının Tarihi
Çeviren: Utku Özer • Serenad Yayınları
İnceleme • 216 sayfa • 2026

Erdem Sönmez — Ahmed Rıza (2026)

Türkiye’nin meşrutiyet mücadelesinin en etkili ama en tartışmalı isimlerinden Ahmed Rıza’yı merkeze alan bu çalışma, onun siyasal ve düşünsel serüvenini Osmanlı’nın modernleşme süreci içinde yeniden değerlendiriyor. Erdem Sönmez, Ahmed Rıza’yı yalnızca bir Jön Türk önderi olarak değil, anayasal yönetim fikrinin gelişimine yön veren önemli bir entelektüel ve siyasetçi olarak ele alıyor.

Kitap, Ahmed Rıza’nın Yeni Osmanlılardan devralınan meşrutiyet düşüncesini nasıl geliştirdiğini, Jön Türk hareketinin ideolojik şekillenmesindeki rolünü ve II. Abdülhamid yönetimine karşı yürüttüğü uzun soluklu siyasal mücadelenin temel dinamiklerini inceliyor. I. Jön Türk Kongresi’ndeki liderliği, Meşrutiyet’in ilanından sonra “hürriyetçilerin babası” olarak gördüğü ilgi ve siyasal yaşamındaki kırılma noktaları ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor.

Eser, Ahmed Rıza’nın zaman içinde farklı çevrelerle yaşadığı görüş ayrılıklarını, siyasette etkisinin azaldığı dönemleri ve buna rağmen düşünsel etkisini nasıl koruduğunu tarihsel bağlamı içinde ele alıyor. Böylece onu tek boyutlu kahramanlık ya da eleştiri anlatılarının ötesine taşıyarak daha dengeli bir portre sunuyor.

Sönmez, son yıllarda Ahmed Rıza’ya yöneltilen eleştirileri de göz ardı etmiyor; aksine bu tartışmaları dönemin siyasal koşulları, fikir akımları ve Osmanlı modernleşmesinin dinamikleriyle birlikte değerlendiriyor. Böylece hem Ahmed Rıza’nın düşünsel mirasını hem de Jön Türk hareketinin iç tartışmalarını yeniden yorumlayan kapsamlı bir tarihsel çerçeve ortaya koyuyor.

Sonuç olarak ‘Ahmed Rıza: Bir Jön Türk Liderinin Siyasi-Entelektüel Portresi’, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan siyasal düşünce tarihini, meşrutiyet mücadelesini ve Jön Türk hareketinin entelektüel dünyasını Ahmed Rıza’nın yaşamı üzerinden anlamak isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı niteliğinde.

Erdem Sönmez — Ahmed Rıza: Bir Jön Türk Liderinin Siyasi-Entelektüel Portresi
• Tarih Vakfı Yurt Yayınları
Biyografi • 152 sayfa • 2026