Ernesto Che Guevara — Kongo Günlüğü (2026)

Ernesto Che Guevara’nın bu eseri, Küba Devrimi’nin ardından devrimi başka coğrafyalara taşıma hedefiyle girişilen en iddialı ama en başarısız girişimlerden birinin içeriden anlatısını sunuyor. ‘Kongo Günlüğü’ (‘Congo Diary’), 1965 yılında Che’nin Kongo’da yürüttüğü gerilla faaliyetleri sırasında tuttuğu notlardan oluşuyor ve alışılmış devrimci kahramanlık anlatılarından farklı olarak bir başarının değil, bir yenilginin anatomisini ortaya koyuyor. Bu nedenle eser, yalnızca tarihsel bir belge değil, aynı zamanda devrimci strateji, siyasal örgütlenme ve liderlik üzerine sert bir özeleştiri niteliğinde.

Kitabın çıkış noktası, Belçika sömürgeciliğinin ardından bağımsızlığını kazanan fakat siyasi ve askerî istikrarsızlık içine sürüklenen Kongo. Patrice Lumumba’nın öldürülmesinden sonra ülke, iç savaşların ve dış müdahalelerin sahnesi hâline gelir. Che, Afrika’daki antiemperyalist mücadeleleri desteklemek amacıyla gizlice Kongo’ya gider ve yerel isyancı güçlerle birlikte yeni bir gerilla hareketi kurmaya çalışır. Ancak daha ilk günlerden itibaren sahadaki gerçeklik ile devrimci beklentiler arasında büyük bir uçurum bulunduğunu fark eder.

Günlük boyunca Che, karşılaştığı sorunları son derece açık ve doğrudan bir dille aktarıyor. Yerel liderler arasındaki çekişmeler, askerî disiplin eksikliği, eğitim yetersizliği ve savaşma iradesindeki zayıflık sürekli olarak tekrar eden temalar hâline geliyor. Gerilla savaşının başarıya ulaşabilmesi için gerekli gördüğü örgütlenme, fedakârlık ve kolektif sorumluluk anlayışının sahada bulunmadığını gözlemliyor. Birçok savaşçının cepheden kaçtığını, emirlerin uygulanmadığını ve askerî planların daha başlamadan bozulduğunu anlatıyor. Bu durum, Che’nin Küba deneyiminden çıkardığı derslerin her coğrafyada aynı şekilde uygulanamayacağını anlamasına yol açıyor.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, yazarın başarısızlığın sorumluluğunu yalnızca başkalarına yüklememesi. Che, hem kendi hatalarını hem de yanlış değerlendirmelerini dürüstçe kaydediyor. Yerel koşulları yeterince tanımadan hareket ettiğini, kültürel farklılıkların önemini zaman zaman küçümsediğini ve devrimci iradenin tek başına tarihsel koşulların yerini alamayacağını kabul ediyor. Böylece kitap, bir liderin kendi siyasi varsayımlarını sınadığı ve yeniden değerlendirdiği bir düşünsel muhasebeye dönüşüyor.

‘Kongo Günlüğü’ aynı zamanda devrim fikrinin maddi temellerine ilişkin güçlü bir sorgulama içeriyor. Che’ye göre devrim yalnızca adalet arzusuna ya da ideolojik inanca dayanamaz. Onu ayakta tutacak örgütlü yapılar, eğitimli kadrolar, ortak hedefler ve disiplinli bir mücadele kültürü gereklidir. Kongo deneyimi, bu unsurların eksikliğinde en güçlü ideallerin bile etkisiz kalabileceğini gösteriyor. Bu nedenle kitap, romantik bir devrim anlatısından çok, siyasal mücadelelerin somut gerçekliklerine dair bir inceleme niteliği kazanıyor.

Günlüğün son bölümlerinde başarısızlığın artık kaçınılmaz hâle geldiği görülüyor. Askerî durum kötüleşirken gerilla hareketi çözülüyor ve Che ile beraberindeki Kübalılar bölgeden çekilmek zorunda kalıyor. Ancak yazar bu yenilgiyi nihai bir son olarak değerlendirmiyor. Kongo deneyimini, gelecekteki mücadeleler için çıkarılması gereken derslerin kaynağı olarak görüyor. Nitekim daha sonra Bolivya’da yeni bir devrim girişimine yönelmesi de bu bakış açısının sonucu oluyor.

‘Kongo Günlüğü’, Che Guevara’nın düşünsel dünyasını anlamak açısından özel bir yere sahip. Çünkü burada karşımıza zafer kazanan efsanevi bir devrimci değil, başarısızlıkla yüzleşen, hatalarını kaydeden ve inançlarını gerçekliğin sert sınavından geçiren bir insan çıkıyor. Kitap, devrimin yalnızca cesaret ve idealizmle değil, örgütlenme, süreklilik ve toplumsal koşullarla mümkün olduğunu gösterirken, siyasal mücadelelerin romantik mitlerden çok daha karmaşık olduğunu da ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, hem Che’nin yaşamındaki dönüm noktalarından birini hem de 20. yüzyıl devrimci hareketlerinin sınırlarını anlamak için önemli bir kaynak.

Ernesto Che Guevara — Kongo Günlüğü
Çeviren: Gökhan Gençay • Minotor Kitap
Günlük • 344 sayfa • 2026

Godfrey Goodwin — Yeniçeriler (2026)

Godfrey Goodwin’in bu kitabı, Osmanlı Devleti’nin en etkili ve en tartışmalı kurumlarından biri olan Yeniçeri Ocağı’nın yaklaşık beş yüzyıla yayılan tarihini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Yazar, yeniçerileri yalnızca bir askerî teşkilat olarak değil, Osmanlı siyasetini, toplumsal yapısını ve devlet mekanizmasını derinden etkileyen bir kurum olarak inceliyor. ‘Yeniçeriler’ (‘The Janissaries’), ocağın kuruluşundan kaldırılışına kadar uzanan süreci kronolojik bir çerçevede takip ederken, yeniçerilerin gündelik yaşamını, değerlerini, inanç dünyasını ve zaman içinde geçirdikleri dönüşümü de gözler önüne seriyor.

Eserin ilk bölümleri, Yeniçeri Ocağı’nın ortaya çıkışına odaklanıyor. Orhan Gazi döneminde temelleri atılan ve I. Murad zamanında kurumsallaşan ocak, Osmanlıların düzenli ve profesyonel bir ordu yaratma çabasının ürünü olarak şekilleniyor. Goodwin, özellikle devşirme sisteminin işleyişini ayrıntılarıyla açıklıyor. Balkanlar’daki Hristiyan ailelerden toplanan çocuklar, sıkı bir eğitimden geçirilerek devlet hizmetine hazırlanıyor. Acemi oğlanlar yalnızca askerlik öğrenmiyor; disiplin, itaat, dayanıklılık ve padişaha mutlak bağlılık ilkeleriyle yetiştiriliyor. Bu sistem sayesinde Osmanlı Devleti, hanedana doğrudan bağlı, güçlü ve profesyonel bir askerî sınıf oluşturuyor.

Kitapta yeniçerilerin yükseliş dönemi geniş yer tutuyor. İstanbul’un fethi başta olmak üzere Osmanlıların 15. ve 16. yüzyıllardaki büyük askerî başarılarında yeniçerilerin belirleyici rol oynadığı gösteriliyor. Ateşli silahları etkin kullanmaları, katı disiplinleri ve savaş alanındaki örgütlenme yetenekleri onları dönemin en etkili askerî güçlerinden biri haline getiriyor. Goodwin, Avrupa’da yeniçerilerin neden korku ve hayranlık uyandırdığını açıklarken, mehter müziğinin psikolojik etkisinden savaş taktiklerine kadar birçok unsuru değerlendiriyor. Bu dönemde ocak, Osmanlı merkezî otoritesinin en önemli dayanaklarından biri olarak işlev görüyor.

Ancak yazarın asıl vurgusu, yükseliş kadar çözülme sürecine de yöneliyor. Zamanla devşirme sisteminin bozulması, ocağa dışarıdan kişilerin alınması ve yeniçerilerin ekonomik ayrıcalıklar elde etmeye başlaması kurumun karakterini değiştiriyor. Askerlik giderek ikinci plana düşerken ticaretle uğraşan, esnaflık yapan ve siyasete müdahale eden bir yeniçeri kitlesi ortaya çıkıyor. Goodwin, bu dönüşümün yalnızca ahlaki bir çöküş olarak değil, Osmanlı toplumunun değişen ekonomik ve sosyal koşullarının sonucu olarak anlaşılması gerektiğini savunuyor. Yeniçeriler, devletin koruyucuları olmaktan çıkarak zaman zaman sadrazamları, devlet adamlarını ve hatta padişahları tehdit eden bir güç merkezine dönüşüyor.

Eserde Bektaşi tarikatıyla kurulan ilişki de önemli bir yer tutuyor. Yazar, yeniçerilerin manevi dünyasını incelerken Bektaşiliğin ocağın kimliğini nasıl şekillendirdiğini ve dayanışma duygusunu nasıl güçlendirdiğini anlatıyor. Kışla yaşamı, törenler, eğitim süreçleri ve gündelik alışkanlıklar gibi ayrıntılar sayesinde okur, yeniçerileri yalnızca savaş meydanlarında değil, insanî yönleriyle de tanıma fırsatı buluyor.

Kitabın son bölümleri, Osmanlı Devleti’nin modernleşme çabalarıyla yeniçeriler arasındaki çatışmaya odaklanıyor. 18. ve 19. yüzyıllarda askerî reform girişimlerine direnen ocak, giderek devlet için bir engel olarak görülmeye başlanıyor. Sultan II. Mahmud’un kararlı müdahalesi sonucunda 1826 yılında gerçekleşen Vaka-i Hayriye (Hayırlı olay) ile Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırıldı. Goodwin, bu olayı yalnızca bir askerî reform değil, Osmanlı tarihinin en büyük kurumsal kırılmalarından biri olarak değerlendiriyor.

‘Yeniçeriler’, Osmanlı tarihinin en önemli kurumlarından birinin doğuşunu, yükselişini, siyasal güce dönüşmesini ve nihayet çöküşünü anlatıyor. Godfrey Goodwin, askerî tarih, siyaset tarihi ve toplumsal tarih perspektiflerini bir araya getirerek yeniçerileri efsanelerin ötesinde, bütün karmaşıklıklarıyla anlamaya çalışıyor. Bu yönüyle eser, Osmanlı’nın yükseliş ve dönüşüm süreçlerini anlamak isteyenler için alanındaki en önemli çalışmalardan biri olarak öne çıkıyor.

Godfrey Goodwin — Yeniçeriler
Çeviren: Derin Türkömer • Kronik Kitap
Tarih • 320 sayfa • 2026

Robin Wall Kimmerer — Armağan Yemişi (2026)

Robin Wall Kimmerer’in bu çalışması, modern dünyanın kıtlık, rekabet ve birikim üzerine kurulu ekonomik anlayışını doğanın işleyişi üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Botanikçi, ekoloji yazarı ve yerli bilgi geleneklerinin taşıyıcısı olan Kimmerer, insan toplumlarının çoğu zaman hayatı bir eksiklik ve yetersizlik hikâyesi olarak anlattığını, oysa doğanın bambaşka bir ilke doğrultusunda işlediğini savunuyor. Kitabın merkezinde yer alan armağan yemişi ağacı, bu alternatif dünyanın sembolü haline geliyor. Ağacın ürettiği meyveler kuşları, böcekleri, diğer canlıları ve nihayetinde insanları besliyor. Böylece doğa, mülkiyet yerine paylaşımı; rekabet yerine karşılıklı bağımlılığı temel alan bir düzen örneği sunuyor.

Kimmerer, piyasa ekonomisinin insanlara sürekli olarak kaynakların sınırlı olduğunu, herkesin kendi çıkarını koruması gerektiğini ve güvenliğin biriktirmekten geçtiğini öğrettiğini belirtiyor. Buna karşılık ekolojik sistemlerde bolluğun çoğu zaman paylaşım yoluyla üretildiğini gösteriyor. Bir ağacın meyvesi, bir nehrin suyu ya da bir kuşun şarkısı satılık mallar değildir; bunlar yaşam ağının diğer üyelerine sunulan armağanlardır. Doğadaki canlılar arasında işleyen bu karşılıklılık ilişkisi, insan topluluklarının da tarih boyunca geliştirdiği armağan ekonomilerinin temelini oluşturuyor. Yazar, özellikle yerli halkların bilgi ve yaşam pratiklerinden hareketle, ekonomik ilişkilerin yalnızca alışveriş ve kâr üzerinden değil, sorumluluk, minnettarlık ve karşılıklı bakım üzerinden de kurulabileceğini anlatıyor.

‘Armağan Yemişi’ (‘The Serviceberry’), armağan kavramını romantik bir ideal olarak değil, somut bir toplumsal ilke olarak ele alıyor. Kimmerer’e göre bir armağanın değeri, onun fiyatında değil, insanlar arasındaki bağı güçlendirmesinde yatıyor. Bir komşuya yardım etmek, bilgiyi paylaşmak, topluluk içinde dayanışma ağları kurmak ya da doğanın sunduğu nimetlere özen göstermek, piyasanın mantığıyla açıklanamayacak ama yaşamı sürdüren ilişkiler yaratıyor. Bu nedenle yazar, ekonomiyi yalnızca para dolaşımı olarak değil, karşılıklı bağımlılıkların ve ilişkilerin örgütlenme biçimi olarak yeniden tanımlıyor. İnsanların yalnızca tüketici ya da üretici değil, aynı zamanda birbirine borçlu ve bağlı varlıklar olduğunu hatırlatıyor.

Kimmerer’in çalışmasının en önemli yönlerinden biri, ekolojik krizleri ahlaki ve kültürel bir sorun olarak da değerlendirmesi. Doğayla kurulan ilişkinin sömürüye dayalı hale gelmesi, yalnızca çevresel yıkıma değil, toplumsal yabancılaşmaya da yol açıyor. Bu nedenle çözüm yalnızca teknik yeniliklerde değil, dünyayı algılama biçimimizin değişmesinde bulunuyor. ‘Armağan Yemişi’, bolluğun paylaşım sayesinde büyüdüğünü, gerçek zenginliğin sahip olunan şeylerin miktarında değil kurulan ilişkilerin niteliğinde yattığını savunuyor. Kimmerer, doğanın cömertliğinden hareketle daha adil, daha dayanışmacı ve daha sürdürülebilir bir yaşam tahayyülü geliştiriyor; okuru da kıtlık hikâyelerinin ötesine geçerek armağanın dönüştürücü gücünü yeniden keşfetmeye çağırıyor.

Robin Wall Kimmerer — Armağan Yemişi: Doğal Yaşamda Bolluk ve Karşılıklık
Çeviren: Evşen Yeşert Akçay • Kolektif Kitap
Doğal Yaşam • 104 sayfa • 2026

Joseph Jebelli — Dinlenen Beyin (2026)

Joseph Jebelli’nin bu kitabı, çağdaş çalışma kültürünün sürekli üretkenlik talebini nörobilimsel veriler ışığında sorguluyor. Yazar, başarıya ulaşmanın yolunun daha fazla çalışmaktan geçtiği yönündeki yaygın inancın her zaman doğru olmadığını savunuyor. Kendi akademik yaşamında yaşadığı tükenmişlik deneyiminden hareketle, aşırı çalışmanın hafıza, dikkat, yaratıcılık ve ruh sağlığı üzerindeki yıkıcı etkilerini inceliyor. Kitabın ilk bölümü, modern iş hayatının insan beynini nasıl zorladığını ve kronik stresin bedensel olduğu kadar bilişsel sonuçlar da doğurduğunu gösteriyor. Sürekli meşgul olmanın verimliliği artırmadığını, aksine zihinsel kaynakları tükettiğini ortaya koyuyor.

‘Dinlenen Beyin’in (‘The Brain at Rest’) merkezinde, beynin “varsayılan ağ” olarak adlandırılan sistemi yer alıyor. Jebelli’ye göre insan zihni yalnızca yoğun biçimde çalışırken değil, görünüşte hiçbir şey yapmazken de son derece aktif kalıyor. Hayal kurma, geçmişi değerlendirme, geleceği tasarlama ve yaratıcı bağlantılar kurma gibi süreçler bu ağ sayesinde gerçekleşiyor. Bilimsel araştırmalar, kısa molaların, zihin gezinmesinin ve dinlenme anlarının problem çözme kapasitesini güçlendirdiğini gösteriyor. Yazar, Henri Poincaré’den günümüz nörobilim çalışmalarına kadar uzanan örneklerle büyük fikirlerin çoğu zaman masa başında değil, yürüyüş sırasında, doğada ya da dinlenme anlarında ortaya çıktığını kanıtlıyor. Böylece dinlenmenin üretkenliğin karşıtı değil, onun vazgeçilmez koşullarından biri olduğunu vurguluyor.

Kitabın ikinci kısmında dinlenmenin farklı biçimleri ele alınıyor. Zihin gezinmesi, doğayla temas, yalnız kalabilme becerisi ve kaliteli uyku, beynin kendini onarmasını sağlayan temel unsurlar olarak değerlendiriliyor. Özellikle doğada geçirilen zamanın stres hormonlarını azalttığını, dikkat kapasitesini yenilediğini ve psikolojik dayanıklılığı artırdığını aktarıyor. Yalnızlık ise toplumsal yaşamdan kaçış olarak değil, kişinin kendi düşünceleriyle temas kurabildiği yaratıcı bir alan olarak değerlendiriliyor. Uyku bölümü, beynin gün içinde biriktirdiği bilgileri düzenleme, duyguları işleme ve sinir sistemini yenileme işlevlerine odaklanıyor. Jebelli, uyku eksikliğinin yalnızca yorgunluk değil, karar verme ve öğrenme süreçlerinde de ciddi kayıplar yarattığını gösteriyor.

Son bölümde oyun, hareket ve “hiçbir şey yapmama” pratiği ele alınıyor. Oyun yalnızca çocuklara özgü bir etkinlik olarak değil, yetişkin beyninin esnekliğini koruyan önemli bir faaliyet olarak değerlendiriliyor. Egzersiz ve yürüyüş gibi aktif dinlenme biçimleri zihinsel berraklığı desteklerken, zaman zaman amaçsız görünmeyi göze almak da yaratıcılığı besliyor. Jebelli’nin temel mesajı, insan beyninin aralıksız çalışmak için tasarlanmadığı yönünde. Kitap, dinlenmeyi tembellik ya da başarısızlık belirtisi olarak değil, sağlıklı düşünmenin, duygusal dengenin ve sürdürülebilir üretkenliğin önkoşulu olarak yeniden tanımlıyor. Bu yönüyle eser, çalışma kültürüne eleştirel bir bakış getirirken daha dengeli, daha yaratıcı ve daha insani bir yaşamın mümkün olduğunu gösteriyor.

Joseph Jebelli — Dinlenen Beyin: Hiçbir Şey Yapmamak Hayatınızı Nasıl Değiştirir?
Çeviren: Durmuş Bayram • Doğan Kitap
Bilim • 248 sayfa • 2026

Geneviève Fraisse — Feminizm ve Felsefe (2026)

Geneviève Fraisse’in ‘Feminizm ve Felsefe’ (‘Féminisme et philosophie’) adlı çalışması, feminist düşüncenin yalnızca siyasal taleplerden oluşmadığını, aynı zamanda felsefenin temel kavramlarını dönüştüren güçlü bir bilgi üretim alanı olduğunu gösteriyor. Yazar, kadınların tarih boyunca düşüncenin nesnesi olarak ele alındığını, ancak özne olarak görünmez kılındığını vurguluyor. Bu nedenle kitap, feminizmi mevcut felsefi geleneğe dışarıdan yöneltilmiş bir itiraz gibi değil, o geleneğin içine girerek onu yeniden kurmaya çalışan bir müdahale olarak yorumluyor. Fraisse’e göre eşitlik, özgürlük, demokrasi ve temsil gibi kavramlar kadınların deneyimleri hesaba katılmadan tam anlamıyla anlaşılamıyor.

Kitabın ilk bölümü olan “Politik Epistemoloji”, feminist bilginin nasıl üretildiğini ve tarihsel olarak nasıl görünmezleştirildiğini inceliyor. Fraisse, toplumsal sözleşme teorilerinin arkasında çoğu zaman görünmeyen bir “cinsel sözleşme” bulunduğunu savunuyor. Modern toplumlar eşitlik iddiasıyla kurulurken kadınların bu eşitliğin dışında bırakıldığını gösteriyor. Kadın hareketlerinin tarihini yalnızca toplumsal mücadelelerin değil, aynı zamanda düşünsel kırılmaların tarihi olarak okuyor. Dünyanın cinsiyetlendirilmiş bir yapıya sahip olduğunu, bu nedenle bilgi üretiminin de tarafsız sayılamayacağını ileri sürüyor.

“Kolektif Beden” başlıklı ikinci bölümde beden, şiddet ve rıza meseleleri öne çıkıyor. Fraisse, kadın bedeninin tarih boyunca siyasal ve kültürel çatışmaların üzerine yansıtıldığı bir alan hâline geldiğini belirtiyor. Weinstein davası ve benzeri olayları münferit sapmalar olarak değil, yapısal eşitsizliklerin görünür hâle gelmesi olarak değerlendiriyor. Özellikle rıza kavramını ayrıntılı biçimde ele alıyor; rızanın yalnızca hukuki değil, tarihsel ve toplumsal boyutları bulunduğunu söylüyor. Bu bölümde feminizmin düşünsel üretim kapasitesini ve kolektif eylem gücünü birlikte tartışıyor.

“Tarihin Sınavı” bölümünde kadınların devrimler, temsil mekanizmaları, kürtaj hakkı ve kamusal söz üzerindeki mücadeleleri inceleniyor. Fraisse, tarih yazımının çoğu zaman kadınların katkılarını geri plana ittiğini gösteriyor. Hamilelik, annelik ve beden politikaları gibi konuları yalnızca özel yaşam meseleleri olarak değil, doğrudan siyasal sorunlar olarak değerlendiriyor. Kürtaj hakkı etrafındaki mücadelelerin özgürleşme tarihinin merkezinde yer aldığını savunuyor. Aynı zamanda demokratik toplumların bile cinsiyetçi yapıları yeniden üretebildiğini hatırlatıyor.

Son bölüm ise Olympe de Gouges’dan Hubertine Auclert’e kadar birçok öncü kadın düşünür ve aktivistin portresini sunuyor. Fraisse, bu figürleri yalnızca biyografik örnekler olarak değil, feminist düşüncenin kavramsal mirasını kuran aktörler olarak ele alıyor. Böylece kitap, feminist felsefenin tarihini hem teorik tartışmalar hem de somut yaşam öyküleri üzerinden yeniden kuruyor. Alanının önemli eserlerinden biri sayılan çalışma, feminizmin yalnızca hak talep eden bir hareket olmadığını; düşünme biçimlerimizi, tarih anlayışımızı ve felsefenin temel kavramlarını dönüştüren köklü bir entelektüel gelenek oluşturduğunu gösteriyor.

Geneviève Fraisse — Feminizm ve Felsefe
Çeviren: Ayşen Sarı • Minotor Kitap
Feminizm • 328 sayfa • 2026

Lou Andreas-Salomé — Eserlerinde Nietzsche (2026)

Lou Andreas-Salomé’nin bu eseri, Nietzsche’nin düşüncelerini yalnızca felsefi kavramlar üzerinden açıklamaya çalışan bir inceleme olmaktan çok, onun zihinsel ve ruhsal dünyasını eserleri aracılığıyla anlamaya yönelen erken dönem bir yorum niteliğinde. Nietzsche’yi yakından tanımış olan Salomé, filozofun metinlerini yaşam öyküsüyle birlikte ele alıyor ve düşüncelerinin ardındaki psikolojik dinamikleri görünür kılıyor. Bu nedenle kitap, Nietzsche üzerine yazılmış ilk kapsamlı monografilerden biri olmasının yanı sıra, onun kişiliği ile felsefesi arasındaki ilişkiyi araştıran öncü çalışmalar arasında yer alıyor.

Salomé’ye göre Nietzsche’nin felsefesi soyut kavramlardan oluşan kapalı bir sistem değil, derin kişisel deneyimlerden beslenen bir düşünsel yolculuk olarak okunmalı. Papaz bir ailenin içinde yetişen Nietzsche, geleneksel Hristiyan ahlakıyla erken yaşlarda karşılaşıyor; ancak zamanla bu dünyanın sınırlarını aşarak modern çağın en radikal eleştirmenlerinden birine dönüşüyor. Salomé, bu dönüşümün yalnızca entelektüel değil, aynı zamanda varoluşsal bir süreç olduğunu savunuyor. Nietzsche’nin din, ahlak, hakikat ve kültür eleştirileri, onun yaşamındaki yalnızlık, kırılganlık ve yoğun iç çatışmalarla birlikte değerlendiriliyor.

‘Eserlerinde Nietzsche’ (‘Friedrich Nietzsche in seinen Werken’) Nietzsche’nin başlıca eserlerini bir gelişim çizgisi içinde ele alıyor. İlk dönem yazılarında sanat ve kültür sorunları öne çıkarken, orta dönemde akıl, bilgi ve ahlak üzerine eleştiriler belirginleşiyor. Son dönemde ise güç istenci, üstinsan, ebedi dönüş ve değerlerin yeniden değerlendirilmesi gibi kavramlar merkezî bir konuma yerleşiyor. Salomé, bu kavramları sistematik bir doktrin olarak değil, Nietzsche’nin sürekli kendini aşmaya çalışan düşünsel hareketinin parçaları olarak yorumluyor. Ona göre Nietzsche’nin eserlerinde kesin sonuçlardan çok arayışlar, gerilimler ve dönüşümler bulunuyor.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, Nietzsche’nin yalnızlık deneyimine verdiği önem oluyor. Salomé, filozofun giderek toplumdan, akademiden ve yakın çevresinden uzaklaştığını; buna karşılık düşünsel bağımsızlığını korumaya büyük değer verdiğini vurguluyor. Bu yalnızlık bir yandan yaratıcı enerjisini beslerken, diğer yandan onu kırılganlaştıran bir unsur haline geliyor. Özellikle son dönem metinlerinde görülen yoğun üslup, coşkulu dil ve peygambervari ton, Salomé tarafından Nietzsche’nin ruhsal yapısıyla ilişkilendiriliyor.

Kitap aynı zamanda on dokuzuncu yüzyıl sonunun kültürel krizlerini de Nietzsche üzerinden okuyor. Geleneksel inançların sarsıldığı, modernleşmenin hızlandığı ve eski değerlerin otoritesini kaybettiği bir dönemde Nietzsche, Salomé’ye göre çağının en hassas gözlemcilerinden biri olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle onun felsefesi yalnızca bireysel bir düşünce sistemi değil, modern insanın yaşadığı anlam krizinin güçlü bir ifadesi olarak değerlendiriliyor.

Sonuçta Salomé, Nietzsche’yi ne bir kahraman ne de bir sapkın olarak sunuyor. Onu, çağının çelişkilerini kendi yaşamında en yoğun biçimde deneyimleyen ve bu deneyimleri felsefeye dönüştüren sıra dışı bir düşünür olarak yorumluyor. Bu yönüyle eser, Nietzsche’nin fikirlerini açıklamaktan çok, o fikirlerin hangi ruhsal ve tarihsel zeminden doğduğunu anlamaya çalışan derinlikli bir portre sunuyor.

Lou Andreas-Salomé — Eserlerinde Nietzsche
Çeviren: Ayça Göçmen • Telemak Kitap
Felsefe • 220 sayfa • 2026

Bahadır Türk — Siyasal Düşünceler Tarihi (2026)

Bahadır Türk’ün ‘Siyasal Düşünceler Tarihi’ adlı çalışması, Batı siyasal düşüncesinin Antik Yunan’dan on dokuzuncu yüzyıla uzanan uzun serüvenini, düşünürler merkezli bir çerçevede özetliyor. Kitap, devlet, egemenlik, meşruiyet, özgürlük, hak, adalet ve otorite gibi kavramların ayrıntılı tarihini vermekten çok, bu kavramları şekillendiren isimlerin temel görüşlerini anlaşılır biçimde ortaya koyuyor. Böylece siyasal düşünce tarihini yeni öğrenen okurlar için kapsamlı ama sade bir giriş sunuyor.

Eserin ilk bölümleri Antik Yunan dünyasına odaklanıyor. Presokratikler, Sofistler ve Sokrates ile başlayan tartışma, Platon ve Aristoteles’in siyaset anlayışlarıyla derinleşiyor. Bu bölümde siyasal topluluğun nasıl kurulacağı, erdemli yaşamın ne olduğu ve yönetimin hangi ilkelere dayanması gerektiği gibi sorular öne çıkıyor. Yazar, Batı siyasal düşüncesinin temel kavramlarının büyük ölçüde bu dönemde ortaya çıktığını gösteriyor.

Roma bölümünde Cicero, Seneca ve Marcus Aurelius üzerinden hukuk, yurttaşlık, görev ve evrensel düzen düşünceleri inceleniyor. Ardından feodal çağın siyasal ve dinsel yapısı ele alınıyor. Azizler ve âlimler aracılığıyla Orta Çağ’ın otorite anlayışı değerlendirilirken, Christine de Pizan’a özel yer verilerek çoğu genel anlatıda geri planda kalan bir düşünsel mirasa dikkat çekiliyor.

Rönesans ve Reform dönemine gelindiğinde siyasal düşünce yeni bir dönüşüm geçiriyor. Machiavelli siyaset ile ahlak arasındaki ilişkiyi farklı biçimde yorumlarken, Luther, Müntzer ve Calvin din ile iktidar arasındaki bağları yeniden tanımlıyor. More, Bodin ve Hobbes ise devletin yapısı, egemenliğin kaynağı ve toplumsal düzenin korunması gibi meseleleri tartışıyor.

Kitabın son kısmı Aydınlanma dönemine ayrılıyor. Locke, Spinoza, Montesquieu, Hume, Rousseau, Burke, Paine, Bentham, Wollstonecraft, Hegel, Tocqueville ve Mill üzerinden modern siyasetin temel tartışmaları ele alınıyor. Özgürlük, kavramlar bu düşünürlerin katkılarıyla şekilleniyor.

Kitap, karmaşık teorileri kısa ve anlaşılır biçimde aktarıyor. Yazarın amacı düşünürlerin bütün felsefelerini açıklamak değil, siyasal alana dair temel yaklaşımlarını görünür kılmak oluyor. Bu yönüyle eser, siyasal düşünceler tarihinin gelişimini takip etmek isteyenler için işlevsel bir başlangıç rehberi niteliği taşıyor.

H. Bahadır Türk — Siyasal Düşünceler Tarihi
• İletişim Yayınları
Siyaset • 272 sayfa • 2026

Wong Kar-Wai — Romantik Poetika (2026)

Tolga Theo Yalur’un derlediği bu kitap, Hong Kong sinemasının en özgün yönetmenlerinden birinin sanat anlayışını, yaratım süreçlerini ve sinemaya bakışını kendi sözleri üzerinden görünür kılan bir çalışma. Kitapta yer alan söyleşiler, Wong’un yalnızca filmlerinin perde arkasını değil, aynı zamanda zaman, hafıza, arzu ve kayıp gibi temalara yaklaşımını da açığa çıkarıyor. Yönetmen, klasik olay örgülerinden çok insanların iç dünyalarına yönelen sinemasını nasıl kurduğunu anlatırken, duyguların çoğu zaman sözcüklerden daha güçlü olduğunu gösteriyor. Böylece okur, Wong Kar-Wai’nin sinemasını yalnızca estetik bir tercih olarak değil, dünyayı algılama ve yorumlama biçimi olarak değerlendirme fırsatı buluyor.

Kitap, yönetmenin kariyerindeki dönüşümleri adım adım izliyor. Hong Kong’un hızlı değişen şehir yaşamı, kalabalık sokakları, neon ışıkları ve geçicilik hissi Wong’un filmlerinde yalnızca bir arka plan oluşturmuyor; karakterlerin yalnızlıklarını, özlemlerini ve birbirlerine ulaşma çabalarını belirleyen temel unsurlara dönüşüyor. Yönetmenin kentle kurduğu bu özel ilişki, onun sinemasını çağdaş şehir deneyiminin en güçlü sanatsal ifadelerinden biri haline getiriyor. Söyleşiler boyunca Hong Kong’un hem gerçek hem de hayali bir mekân olarak nasıl yeniden yaratıldığını görmek mümkün oluyor.

Eserde özellikle Wong Kar-Wai’nin çalışma yöntemleri dikkat çekiyor. Uzun süren çekim süreçleri, senaryonun çekim sırasında değişebilmesi, kurgu masasında yeniden şekillenen anlatılar ve doğaçlamaya açık yaratıcı yaklaşım ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Bu yöntemler sayesinde filmler, geleneksel hikâye anlatımının sınırlarını aşarak ruh hâllerine ve anlara odaklanan bir yapıya kavuşuyor. Yönetmenin görüntü yönetmeni Christopher Doyle ile kurduğu yaratıcı ortaklık, yavaş çekimler, renk kullanımı ve müzik tercihleriyle birleşerek sinema tarihinde kolayca tanınabilen özgün bir görsel dil ortaya çıkarıyor. Kitap, bu estetik dünyanın nasıl inşa edildiğini açıklarken sinemanın teknik ve duygusal boyutlarını birlikte değerlendiriyor.

Wong Kar-Wai’nin özellikle Aşk Zamanı, Chungking Express, Düşkün Melekler ve 2046 gibi filmlerinde belirginleşen romantik poetika, kitabın merkezindeki konulardan birini oluşturuyor. Bu poetika, kavuşmaktan çok bekleyişe, kesinlikten çok ihtimallere ve hatıraların kalıcılığına odaklanıyor. Karakterler çoğu zaman geçmişle bugün arasında sıkışırken, aşk tamamlanmış bir deneyimden çok eksik kalmış bir arayış olarak beliriyor. Kitap, Wong’un sinemasını yalnızca romantik ilişkileri anlatan bir sinema olarak değil, zamanın insanlar üzerindeki etkisini araştıran derin bir sanat anlayışı olarak yorumluyor. Bu yönüyle eser, çağdaş dünya sinemasının en etkili yönetmenlerinden birinin yaratıcı evrenini anlamak isteyenler için değerli bir kaynak niteliği taşıyor.

Wong Kar-Wai — Romantik Poetika
Derleyen: Tolga Theo Yalur • Agora Kitaplığı
Sinema • 176 sayfa • 2026

Vanessa M. Reiser — Narsisistik İstismar (2026)

Vanessa M. Reiser’in bu kitabı, manipülatif ve benmerkezci özellikler taşıyan kişilerle kurulan ilişkilerin nasıl şekillendiğini ve bu ilişkilerin birey üzerinde bıraktığı etkileri inceliyor. Yazar, narsisizmi yalnızca klinik bir tanı olarak ele almıyor; gündelik yaşamda farklı yoğunluklarda ortaya çıkabilen davranış örüntülerini de değerlendiriyor. Bu yaklaşım sayesinde okur, karşısındaki kişinin etiketlenmesine odaklanmak yerine ilişkinin sağlıksız yönlerini tanımaya yöneliyor. Reiser, özellikle romantik ilişkilerde görülen duygusal manipülasyonların zaman içinde nasıl normalleşebildiğini gösterirken, bireyin kendi deneyimini daha net anlamasına yardımcı oluyor.

Kitabın merkezinde narsisistik istismar döngüsü yer alıyor. Yazar, ilişkinin ilk aşamasında yoğun ilgi, hayranlık ve idealizasyonun öne çıktığını anlatıyor. Bu dönemde kişi kendisini özel, değerli ve anlaşılmış hissediyor. Ancak zamanla eleştiri, küçümseme, değersizleştirme ve kontrol davranışları belirginleşiyor. Manipülatif partner, karşısındaki kişinin özgüvenini aşındırırken onun gerçeklik algısını da sarsıyor. Reiser, suçluluk duygusu yaratma, duygusal geri çekilme, çarpıtma ve belirsizlik üretme gibi yöntemlerin mağdur üzerinde güçlü etkiler bıraktığını açıklıyor. Böylece ilişkinin neden dışarıdan göründüğü kadar kolay sonlandırılamadığını ortaya koyuyor.

‘Narsisistik İstismar’ın (‘Narcissistic Abuse’) önemli bölümlerinden biri ayrılık sonrasına odaklanıyor. Yazar, ilişkinin bitmesinin her zaman duygusal özgürleşme anlamına gelmediğini vurguluyor. Ayrılığın ardından özlem, kafa karışıklığı, pişmanlık, yalnızlık ve kimlik kaybı gibi duyguların ortaya çıkabildiğini belirtiyor. İstismar gören kişinin çoğu zaman yaşadıklarını sorguladığını, hatta kendisini suçlayabildiğini ifade ediyor. Bu nedenle iyileşme sürecinin yalnızca ilişkiyi sonlandırmaktan ibaret olmadığını, kişinin kendi değer duygusunu yeniden inşa etmesini gerektirdiğini savunuyor. Travmatik bağların çözülmesi ve duygusal bağımlılığın anlaşılması bu sürecin temel parçalarını oluşturuyor.

Reiser, iyileşmenin merkezine sınır koyma becerisini yerleştiriyor. Okuru sürekli olarak kendi ihtiyaçlarını, sorumluluklarını ve ilişki içindeki tutumlarını değerlendirmeye çağırıyor. Sağlıklı ilişkilerin karşılıklılık, saygı ve güven üzerine kurulduğunu hatırlatırken, kişinin kendi sezgilerine yeniden güvenmeyi öğrenmesinin önemini vurguluyor. Kitap boyunca amaç birilerini şeytanlaştırmak ya da her sorunlu ilişkiyi narsisizmle açıklamak değil. Bunun yerine zararlı davranış örüntülerini tanımayı, güvenli çıkış yolları geliştirmeyi ve duygusal iyileşme için gerekli adımları atmayı öğretiyor. Bu yönüyle eser, narsisistik istismar kavramını geniş bir çerçevede ele alırken farkındalık, özsaygı ve psikolojik dayanıklılık üzerine güçlü bir rehber sunuyor. Alanında dikkat çeken çalışmalardan biri olarak, özellikle duygusal manipülasyonun etkilerini anlamak ve sağlıklı sınırlar geliştirmek isteyen okurlar için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Vanessa M. Reiser — Narsisistik İstismar: Toksik ve Manipülatif Kişileri Tespit Etmeniz, Onlardan Kaçınmanız ve İyileşmeniz için Bir Rehber
Çeviren: Elif Okan Gezmiş • Kolektif Kitap
Psikoloji • 320 sayfa • 2026

Başak Ertür — Gösteriler ve Hayaletleri (2026)

Ceza hukukunun cezalandırma hukukuna dönüştüğü günümüz Türkiye’sinde muhakkak okunması gereken bir çalışma. Başak Ertür bu kitabında, hukuk ile siyaset arasındaki ilişkiyi performatiflik kavramı üzerinden yeniden yorumluyor. Yazar, mahkeme salonlarını yalnızca karar üreten kurumlar olarak değil, iktidarın, hafızanın ve çatışmaların sahnelendiği alanlar olarak ele alıyor. Hukukun sadece mevcut gerçekliği düzenlemediğini, aynı zamanda sözler, ritüeller ve yargısal pratikler aracılığıyla yeni gerçeklikler oluşturduğunu savunuyor. Bu nedenle hukuk ile şiddetin birbirinden ayrılmadığını, her hukuki düzenin kendi kuruluş sürecinin izlerini taşımayı sürdürdüğünü gösteriyor.

Kitabın kuramsal bölümünde siyasi davaların anlamı tartışılıyor. Ertür, siyasi davaları yalnızca iktidarın rakiplerini bastırdığı süreçler olarak görmüyor. Devlet şiddetiyle yüzleşmeyi amaçlayan davaların da siyasal anlamlar ürettiğini belirtiyor. Böylece siyasi dava kavramını dar ve geniş tanımların ötesine taşıyor. Performatiflik yaklaşımı sayesinde bir davanın yalnızca hükmüyle değil, sahnelenme biçimiyle de etkili olduğunu anlatıyor. Hukuk, burada tarafsız bir araçtan çok, toplumsal anlamlar kuran ve yeniden üreten bir pratik olarak değerlendiriliyor.

‘Gösteriler ve Hayaletleri’nin (‘Spectacles and Specters’) ikinci kısmında kuram somut örneklerle sınanıyor. Soğomon Tehliryan davası, Ermeni Soykırımı’nın hukuk alanındaki devam eden etkileri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki inkâr davaları inceleniyor. Hrant Dink’in maruz bırakıldığı, sonunda cinayetine varan yargısal tacizler, Chicago Komplo davası, Saddam Hüseyin’in yargılandığı dava, Büyük Britanya’da 2010 öğrenci protestolarını hedef alan yargılamalar… Her defasında sahnelenen gösterilere hayaletlerin musallat olduğunu, bugünümüzü ve geleceğimizi rehin aldığını görüyoruz. Bu örnekler, geçmişte yaşanan şiddetin geride kalmadığını gösteriyor. Bastırılmış olaylar, unutulmak istenen hafızalar ve çözülememiş siyasal meseleler hayaletler gibi güncel davalara geri dönüyor.

Ertür, hukukun kimi zaman egemen anlatıları güçlendirdiğini, kimi zaman ise beklenmedik müdahalelerle onları sarsabildiğini gösteriyor. Kitap, adalet, hafıza, şiddet ve siyaset arasındaki bağları görünür kılıyor. Siyasi davaları suç ve ceza meselesinin ötesinde, tarihsel travmaların ve iktidar mücadelelerinin düğümlendiği alanlar olarak okuyor. Eleştirel hukuk düşüncesiyle performans kuramını buluşturan çalışma, hukukun görünmeyen işleyişlerini açıklıyor ve adalet arayışının geçmişle hesaplaşmadan ayrı düşünülemeyeceğini vurguluyor. Bu yönüyle eser, hukuk ile siyasal olan arasındaki karmaşık ilişkiyi anlamak isteyenler için alanında kaynak olarak öne çıkıyor.

Başak Ertür — Gösteriler ve Hayaletleri: Siyasi Davaları Performatif Kuramla Okumak
Çeviren: Burcu Tümkaya • Metis Yayınları
Siyaset • 312 sayfa • 2026