Güneş Duru — Geçmişle Diyaloglar (2026)

‘Geçmişle Diyaloglar: Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek’, arkeolojiyi yalnızca geçmişi ortaya çıkaran nesnel bir bilim olarak değil, geçmişle kurduğumuz ilişkinin kendisini şekillendiren düşünsel ve politik bir pratik olarak yeniden ele alıyor. Güneş Duru, geçmişin sabit ve tamamlanmış bir gerçeklik olmadığını; aksine bugünün bilgi anlayışı, ideolojik yönelimleri ve etik sınırları içinde sürekli yeniden kurulduğunu vurguluyor.

Kitap, arkeolojinin Batı’daki kuramsal kökenlerinden başlayarak Türkiye’deki kurumsallaşma sürecine uzanan geniş bir tarihsel çerçeve sunuyor. Bu süreçte yalnızca teorik yaklaşımlar ve yöntemler değil, aynı zamanda arkeolojik bilginin nasıl üretildiği, hangi koşullarda meşrulaştırıldığı ve hangi seslerin dışarıda bırakıldığı sorgulanıyor. Duru, böylece arkeolojiyi tarafsız bir bilgi üretimi olarak değil, güç ilişkileri ve toplumsal bağlamlar içinde şekillenen bir alan olarak yorumluyor.

Eserin dikkat çeken yönlerinden biri, akademik analiz ile kişisel deneyimi bir araya getirmesi. Yazar, saha çalışmalarından ve mesleki tanıklıklarından hareketle, arkeolojinin yalnızca teorik değil aynı zamanda deneyimsel ve öznel bir yönü olduğunu gösteriyor. Bu yaklaşım, bilimin tek sesli ve mutlak bir anlatı olmadığı; farklı perspektifler ve deneyimlerle zenginleşen çoğul bir pratik olduğu fikrini öne çıkarıyor.

Kitap aynı zamanda okuru, geçmişi yalnızca öğrenilecek bir bilgi alanı olarak değil, üzerine düşünülmesi ve yeniden yorumlanması gereken bir ilişki biçimi olarak görmeye davet ediyor. Arkeoloji, bu bağlamda kazı alanlarından akademik tartışmalara uzanan çok katmanlı bir düşünme pratiğine dönüşüyor.

Genel olarak eser, arkeolojinin sınırlarını genişleterek onu eleştirel, çok sesli ve sorgulayıcı bir alan olarak yeniden konumlandırıyor; geçmişi anlamanın aynı zamanda bugünü ve bilgi üretim süreçlerini sorgulamak anlamına geldiğini ortaya koyuyor.

Güneş Duru — Geçmişle Diyaloglar: Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek
• İletişim Yayınları
Arkeoloji • 304 sayfa • 2026

Michael Wildenhain — Yapay Zekânın Kısa Tarihi (2026)

Bu kitap, yapay zekânın ortaya çıkışını ve gelişimini tarihsel bir perspektifle ele alarak bu alanın yalnızca teknik bir ilerleme değil, aynı zamanda düşünsel ve kültürel bir dönüşüm olduğunu gösteriyor. Michael Wildenhain, yapay zekâ fikrinin köklerini erken dönem otomata tasarımlarından ve insan zihnini taklit etme arzusundan başlayarak izliyor.

‘Yapay Zekânın Kısa Tarihi’ (‘Eine kurze Geschichte der künstlichen Intelligenz’), 20. yüzyılda bilgisayar biliminin gelişmesiyle birlikte yapay zekânın somut bir araştırma alanına dönüşmesini anlatıyor. Özellikle algoritmalar, mantık sistemleri ve hesaplama kuramları üzerinden makinelerin “düşünebilme” kapasitesinin nasıl tartışıldığını ele alıyor. Bu süreçte erken dönem iyimser beklentiler ile yaşanan hayal kırıklıkları (AI kışları) birlikte değerlendiriliyor.

Wildenhain, yapay zekânın gelişimini yalnızca bilimsel ilerlemeler üzerinden değil, aynı zamanda toplumsal beklentiler, ekonomik yatırımlar ve kültürel hayaller bağlamında inceliyor. Yapay zekâya yüklenen anlamların zamanla nasıl değiştiğini, bir yandan insan benzeri zekâ üretme hedefinin sürerken diğer yandan pratik uygulamalara yönelimin arttığını gösteriyor.

Kitapta ayrıca makine öğrenmesi, büyük veri ve sinir ağları gibi güncel gelişmelerin yapay zekâyı yeniden nasıl dönüştürdüğü ele alınıyor. Bu yeni aşama, yapay zekâyı gündelik hayatın birçok alanına taşıyarak hem fırsatlar hem de etik sorunlar doğuruyor.

Genel olarak eser, yapay zekânın tarihini bir ilerleme çizgisi olarak değil, iniş çıkışlar, tartışmalar ve dönüşümlerle şekillenen bir süreç olarak anlatıyor. Bu yönüyle kitap, teknolojik gelişmeler ile insanın kendini anlama çabası arasındaki ilişkiyi görünür kılan önemli bir genel bakış sunuyor.

Michael Wildenhain — Yapay Zekânın Kısa Tarihi
Çeviren: Arzu Akay Kaya • Düşbaz Kitaplar
İnceleme • 96 sayfa • 2026

Alexander Lyon Macfie — Osmanlı’nın Son Yılları (2026)

Bu çalışma, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemini II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’in kuruluşuna uzanan çalkantılı süreç içinde ele alıyor. Alexander Lyon Macfie, bu dönemi yalnızca bir çöküş hikâyesi olarak değil, aynı zamanda yoğun siyasal mücadelelerin, reform arayışlarının ve uluslararası baskıların iç içe geçtiği bir dönüşüm süreci olarak inceliyor.

‘Osmanlı’nın Son Yılları (1908-1923)’ (‘The End of the Ottoman Empire 1908-1923’), 1908’de Jön Türk Devrimi ile başlayan anayasal yeniden yapılanmanın, imparatorluğu güçlendirmek yerine yeni gerilimler yarattığını gösteriyor. İttihat ve Terakki yönetimi, merkezi otoriteyi sağlamlaştırmaya çalışırken hem iç muhalefetle hem de Balkanlar’daki milliyetçi hareketlerle karşı karşıya kalıyor. Bu süreçte Balkan Savaşları, imparatorluğun toprak kayıplarını hızlandırarak siyasal krizi derinleştiriyor.

Eser, Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na girişini kritik bir dönemeç olarak ele alıyor. Savaş, zaten zayıflamış olan ekonomik ve idari yapıyı daha da sarsıyor. Savaşın sonunda imparatorluk fiilen dağılırken, Sevr Antlaşması ile Osmanlı topraklarının paylaşılması gündeme geliyor. Ancak bu durum Anadolu’da yeni bir direniş sürecini tetikliyor.

Macfie, bu noktada Kurtuluş Savaşı’nı imparatorluğun sonunu hazırlayan koşullar ile yeni bir ulus-devletin doğuşu arasındaki bağlantı içinde değerlendiriyor. Mustafa Kemal önderliğinde yürütülen mücadele, hem dış müdahalelere karşı bir direniş hem de eski imparatorluk düzeninden kopuş anlamı taşıyor. Bu süreç sonunda Lozan Antlaşması ile yeni Türkiye’nin uluslararası meşruiyeti sağlanıyor.

Genel olarak kitap, Osmanlı’nın yıkılışını tek bir nedene indirgemek yerine, iç siyasal çekişmeler, milliyetçilik hareketleri, büyük güçlerin müdahaleleri ve savaşların yarattığı yıkımın birleşimi olarak açıklıyor. Bu yönüyle eser, imparatorluğun sonunu anlamak için hem iç dinamikleri hem de küresel bağlamı birlikte ele alan kapsamlı bir tarihsel analiz sunuyor.

Alexander Lyon Macfie — Osmanlı’nın Son Yılları (1908-1923)
Çeviren: Melih Pekdemir • Fol Kitap
Tarih • 336 sayfa • 2026

Plutarkhos — Devlet Yönetimi (2026)

‘Devlet Yönetimi’ (‘Πολιτικά Παραγγέλματα’), Plutarkhos tarafından kaleme alınmış, siyasetle uğraşanlara yönelik pratik öğütler içeren bir eserdir. Metin, ideal bir devlet düzeni kurmaktan çok, mevcut siyasal yapı içinde erdemli ve etkili bir yönetici olmanın yollarını tartışıyor.

Plutarkhos, siyaseti ahlaktan ayrı düşünmüyor. Ona göre iyi bir yönetici, yalnızca güç sahibi değil, aynı zamanda ölçülü, adil ve kendini denetleyebilen biri olmalı. Hırs, öfke ve kibir gibi duyguların siyasal kararları bozduğunu vurgulayarak, yöneticinin önce kendi karakterini terbiye etmesi gerektiğini söylüyor. Bu nedenle siyaset, dış dünyayı yönetmeden önce insanın kendini yönetmesiyle başlıyor.

Eserde halkla kurulan ilişki de merkezi bir yer tutuyor. Plutarkhos, yöneticinin halkı küçümsememesi, onların güvenini kazanması ve ortak iyiyi gözetmesi gerektiğini belirtiyor. Popülist övgülerle halkı kandırmak yerine, dürüstlük ve istikrarla hareket etmenin uzun vadede daha sağlam bir siyasal zemin oluşturacağını savunuyor.

Ayrıca dostluk, ittifaklar ve rakiplerle ilişkiler konusunda da ölçülü bir siyaset öneriliyor. Yöneticinin ne aşırı sert ne de aşırı yumuşak olması gerektiği; koşullara göre esneklik gösterebilmesi gerektiği ifade ediliyor. Bu yaklaşım, siyasetin katı kurallardan çok pratik bilgelik gerektiren bir alan olduğunu ortaya koyuyor.

Genel olarak eser, siyasetçiye güç kazanmanın değil, gücü doğru kullanmanın yollarını öğreten bir rehber niteliği taşıyor. Antik dünyanın deneyimlerinden beslenen bu öğütler, siyasetin değişen koşullarına rağmen geçerliliğini koruyan etik ve pratik ilkeler sunuyor.

Plutarkhos — Devlet Yönetimi: Politik Referanslar
Çeviren: Samed Kara • Meltem Kabalcı Yayınları
Siyaset • 256 sayfa • 2026

Norbert Wiener — Sibernetik (2026)

Hayvanlar ile makineler arasında işleyiş bakımından ortak olan denetim ve iletişim süreçlerini inceleyen öncü bir eserdir. Norbert Wiener, sibernetik adını verdiği bu yaklaşımda hem biyolojik organizmaların hem de mekanik sistemlerin bilgi alışverişi, geri bildirim ve kontrol mekanizmaları üzerinden anlaşılabileceğini savunuyor.

Kitapta temel kavram “geri bildirim”dir. Wiener’e göre bir sistemin çevresiyle etkileşimi, aldığı bilgiyi işleyip buna göre davranışını düzenlemesiyle mümkün oluyor. Bu süreç, insan sinir sisteminde olduğu kadar makinelerde de benzer biçimde işliyor. Böylece organizmalar ile makineler arasında keskin bir ayrım yerine, ortak prensipler üzerinden kurulan bir benzerlik ortaya çıkıyor.

‘Sibernetik: Hayvanda ve Makinede Kontrol ve İletişim’ (‘Cybernetics: Or Control and Communication in the Animal and the Machine’), iletişimi yalnızca mesaj iletimi olarak değil, belirsizliği azaltan bir süreç olarak ele alıyor. Bu noktada bilgi kavramı, düzen ile düzensizlik arasındaki ilişkiyle birlikte düşünülüyor. Wiener, entropi kavramını kullanarak sistemlerin düzenini korumak için sürekli bilgi alışverişine ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

Kitap aynı zamanda otomasyonun ve akıllı makinelerin toplumsal etkilerine de değiniyor. Wiener, makinelerin giderek daha karmaşık kararlar alabilmesinin insan emeği, ekonomi ve etik üzerinde önemli sonuçlar doğuracağını öngörüyor. Bu nedenle sibernetik yalnızca teknik bir alan değil, aynı zamanda toplumsal ve felsefi sonuçları olan bir düşünce çerçevesi olarak ele alınıyor.

Genel olarak eser, disiplinlerarası bir yaklaşım geliştirerek matematik, biyoloji ve mühendisliği bir araya getiriyor ve modern bilgi teorisi ile yapay zekâ çalışmalarının temellerini atan önemli bir çalışma olarak kabul ediliyor.

Norbert Wiener — Sibernetik: Hayvanda ve Makinede Kontrol ve İletişim
Çeviren: Ömer Alkan • Fihrist Kitap
Bilim • 288 sayfa • 2026

Jean-Michel Labadie — Suçlunun Psikolojisi (2026)

Bu çalışma, suç olgusunu yalnızca hukuki bir ihlal olarak değil, insan psikolojisinin derin ve çoğu zaman geri döndürülemez boyutlarıyla ele alıyor. Jean-Michel Labadie, cezaevi ortamındaki bireylerle yürüttüğü uzun soluklu klinik çalışmalardan hareketle, suç davranışının ardındaki zihinsel süreçleri, bireyin iç dünyası ile toplumsal koşullar arasındaki etkileşim üzerinden anlamaya çalışıyor. Suçluyu sadece bir “vaka” olarak etiketlemek yerine onun çocukluğu, narsisistik yaralanmaları ve yasa ile kurduğu sorunlu ruhsal bağ̆ arasındaki görünmez ilintiyi araştırıyor.

‘Suçlunun Psikolojisi: Onarılamazın Mantıkları’ (‘Psychologie du crime: Logiques de l’irréparable’), suçun tek bir nedene indirgenemeyeceğini vurgulayarak, travma, bastırılmış dürtüler, kişilik yapılanmaları ve çevresel etkilerin birlikte işlediğini savunuyor. Labadie’ye göre suç, çoğu zaman ani bir sapma değil; uzun süreli bir içsel gerilimin, kırılmanın ya da çözülmenin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bu bağlamda bireyin geçmiş deneyimleri, özellikle de çocukluk dönemi, suç davranışının oluşumunda belirleyici bir rol oynuyor.

Eserde “onarılmaz olanın mantığı” kavramı merkezi bir yer tutuyor. Bu kavram, bazı suçların yalnızca sonuçları itibarıyla değil, failin psikolojik dünyasında yarattığı geri dönüşsüz kırılmalar açısından da anlaşılması gerektiğini ifade ediyor. Suç eylemi, hem kurban hem de fail için kalıcı izler bırakan bir eşik deneyimi olarak değerlendiriliyor.

Kitap ayrıca suçluluğun bilinçli hesaplamalarla sınırlı olmadığını; bilinçdışı süreçlerin, duygusal taşkınlıkların ve kontrol kaybının önemli rol oynadığını ortaya koyuyor. Bu durum, suçun rasyonel seçim modelleriyle tam olarak açıklanamayacağını gösteriyor.

Genel olarak eser, suçun psikolojik boyutunu derinlemesine ele alarak, bireysel patolojiler ile toplumsal koşullar arasındaki karmaşık ilişkiyi görünür kılıyor. Bu yönüyle kitap, suçu anlamaya yönelik indirgemeci yaklaşımlara karşı daha bütüncül ve eleştirel bir perspektif sunuyor.

Jean-Michel Labadie — Suçlunun Psikolojisi: Onarılamazın Mantıkları
Çeviren: Ayşe Meral • Albaraka Yayınları
Psikanaliz • 408 sayfa • 2026

Zafer Toprak — Türkiye’de Yeni Hayat (2026)

 

‘Türkiye’de Yeni Hayat: İnkılap ve Travma (1908-1928)’, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte “yeni hayat” idealinin nasıl ortaya çıktığını ve bu idealin toplumda yarattığı derin sarsıntıları inceliyor. Zafer Toprak, 1908 Devrimi’yle birlikte şekillenen “yeni” ve “millî” kavramlarının, yalnızca siyasal değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşüm projesinin temelini oluşturduğunu gösteriyor.

Kitapta “yeni hayat”, sadece bir modernleşme hedefi değil; gündelik yaşamdan aile yapısına, kadın-erkek ilişkilerinden kuşaklar arası bağlara kadar uzanan kapsamlı bir yeniden kurma girişimi olarak ele alınıyor. Bu dönüşümün merkezinde ise “yeni kadın”ın inşası yer alıyor. Kadının toplumsal konumundaki değişim, modernleşmenin en görünür ve en tartışmalı alanlarından biri hâline geliyor.

Ancak eser, bu dönüşümü yalnızca ilerleme ve yenilenme ekseninde anlatmıyor. Uzun savaş yıllarının yarattığı yıkım, nüfus kaybı ve yoksullukla birleşen reform süreci, toplumda ciddi uyumsuzluklara ve kırılmalara yol açıyor. Sekülerleşme çabaları, Batılı yaşam tarzına yöneliş ve eski kültürel kodların sorgulanması, özellikle farklı kuşaklar arasında gerilimleri derinleştiriyor.

Toprak’a göre Cumhuriyet’in inkılapları ile toplumsal travma iç içe ilerliyor. “Yeni hayat” ideali, bir yandan modern bir toplum yaratma arzusunu taşırken, diğer yandan savaşların yıprattığı bir toplumda umutsuzluk, çözülme ve kriz dinamiklerini de beraberinde getiriyor. Fuhuş, intiharlar, sosyal çözülme ve uyumsuzluk gibi olgular bu sancılı dönüşümün görünür sonuçları olarak ortaya çıkıyor.

Genel olarak kitap, Türkiye’nin modernleşme sürecini yalnızca idealler ve reformlar üzerinden değil; bu sürecin yarattığı insani, toplumsal ve psikolojik maliyetler üzerinden de ele alıyor. Böylece “yeni hayat”ın, hem kurucu bir proje hem de derin bir toplumsal travma olarak nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor.

Zafer Toprak — Türkiye’de Yeni Hayat: İnkılap ve Travma (1908 – 1928)
• İş Kültür Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Katherina May — Büyülenme: Anksiyete Çağında Yeniden Başlamak (2026)

Bu eser, modern yaşamın kaygı, hız ve belirsizlikle şekillenen atmosferinde insanın “büyülenme” duygusunu nasıl yeniden keşfedebileceğini anlatıyor. Katherine May, gündelik hayatın sıradan görünen anlarında saklı olan anlam ve hayret duygusunu görünür kılmaya çalışıyor.

‘Büyülenme: Anksiyete Çağında Yeniden Başlamak’ (‘Enchantment: Awakening Wonder in an Anxious Age’), büyülenmeyi doğaüstü ya da mistik bir deneyim olarak değil, dünyayla kurulan dikkatli ve duyarlı bir ilişkinin sonucu olarak ele alıyor. May’e göre modern insan, sürekli üretken olma baskısı ve dijital yoğunluk nedeniyle çevresiyle kurduğu derin bağı zayıflatıyor. Bu kopuş hem duygusal tükenmişliği hem de varoluşsal boşluk hissini artırıyor. Büyülenme ise bu kopuşa karşı bir direnç biçimi olarak ortaya çıkıyor.

Yazar, doğayla temas, ritüeller, sanat, yalnızlık ve yavaşlama gibi pratikler aracılığıyla insanın yeniden “hissetme kapasitesini” güçlendirebileceğini savunuyor. Özellikle mevsimlerin döngüsü, suyla temas, karanlık ve sessizlik gibi deneyimler, insanı dünyayla daha derin bir bağ kurmaya davet ediyor. Bu deneyimler, kontrol etme isteğinden vazgeçip belirsizliği kabul etmeyi de içeriyor.

Kitapta büyülenme, kaçış ya da romantik bir hayal olarak değil; aksine gerçeklikle daha yoğun bir temas kurma biçimi olarak tanımlanıyor. May, kaygı çağında anlam bulmanın yolunun daha fazla hızlanmak değil, aksine yavaşlayarak dikkat kesilmek olduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, bireyin hem iç dünyasıyla hem de çevresiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürüyor.

Genel olarak eser, modern hayatın yarattığı yabancılaşmaya karşı, duyarlılığı, merakı ve hayret duygusunu yeniden canlandırmayı öneren bir düşünsel rehber niteliğinde. Bu yönüyle kitap, psikolojik dayanıklılık ve varoluşsal anlam arayışı açısından önemli bir katkı sunuyor.

Katherina May — Büyülenme: Anksiyete Çağında Yeniden Başlamak
Çeviren: M. Murtaza Özeren • Antre Kitap
Psikoloji • 168 sayfa • 2026

Gerda Lerner — Ataerkinin Yaratılışı (2026)

Bu kitap, patriyarkanın doğal ya da değişmez bir düzen olmadığını, tarihsel süreçte inşa edilen toplumsal bir sistem olduğunu ortaya koyuyor. Gerda Lerner, Mezopotamya ve Yakın Doğu’nun erken uygarlıklarından başlayarak kadınların toplumsal konumunun nasıl dönüştüğünü inceliyor ve bu dönüşümün sınıf, mülkiyet ve devlet oluşumuyla birlikte ilerlediğini gösteriyor.

Lerner’e göre patriyarkanın kökeni, kadınların üreme kapasitesi ve emeği üzerinde kurulan denetimle ortaya çıktı. İlk toplumsal yapılarda kadınların görece daha özerk konumları bulunurken, zamanla savaşlar, kölelik ve mülkiyet ilişkilerinin gelişmesiyle kadınlar erkek egemen yapıların içine çekildi. Özellikle kadınların değişim nesnesi hâline gelmesi, evlilik düzenlerinin ve soy aktarımının denetim altına alınması patriyarkanın kurumsallaşmasında belirleyici rol oynadı.

‘Ataerkinin Yaratılışı’ (‘The Creation of Patriarchy’), ataerkil düzenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik ve kültürel araçlarla da pekiştirildiğini vurguluyor. Hukuk, din ve mitoloji gibi alanlar, erkek egemenliğini meşrulaştıran anlatılar üreterek bu yapının sürekliliğini sağladı. Bu süreçte kadınların bilgi üretiminden ve tarih yazımından dışlanması, patriyarkanın görünmezleşmesine katkıda bulundu.

Eserin önemli katkılarından biri, patriyarkanın evrensel ve değişmez olmadığı fikrini güçlü biçimde ortaya koyması. Lerner, kadınların tarih boyunca pasif olmadığını, aksine bu sistem içinde çeşitli direniş ve uyum stratejileri geliştirdiğini de gösteriyor. Bu yaklaşım, patriyarkanın tarihsel olarak kurulmuş bir yapı olduğunu ortaya koyarak, aynı zamanda dönüştürülebilir olduğunu ortaya koyuyor.

Genel olarak kitap, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kökenlerini anlamak için tarihsel derinlik sunan öncü bir çalışma olarak öne çıkıyor ve feminist tarihyazımının temel metinlerinden biri kabul ediliyor.

Gerda Lerner — Ataerkinin Yaratılışı
Çeviren: Oya Gürbahçe • Ayrıntı Yayınları
Feminizm • 432 sayfa • 2026

Hüsnü Bilir — Nöroiktisat (2026)

‘Nöroiktisat: Ekonomik Kararların Nörolojik Temelleri’, ekonomik kararların nasıl oluştuğunu yalnızca teorik modellerle değil, insan beyninin işleyişi üzerinden anlamaya çalışan disiplinlerarası bir alanı ele alıyor. Hüsnü Bilir, özellikle 1970’lerden sonra neoklasik iktisada yöneltilen eleştirilerle ortaya çıkan nöroiktisadı, davranışsal ve deneysel iktisatla birlikte gelişen yeni bir araştırma hattı içinde değerlendiriyor. Bu yaklaşımlar, ekonomik teorinin uzun süre temel varsayımı olan “tam rasyonel insan” modelini sorguluyor ve bireylerin karar süreçlerinin sanılandan daha karmaşık olduğunu gösteriyor.

Kitap, nöroiktisadın ayırt edici yönünün ekonomik davranışları doğrudan beynin işleyişi üzerinden incelemesi olduğunu vurguluyor. Beyin görüntüleme teknikleri ve bilişsel bilimlerin sunduğu bulgular sayesinde, ekonominin uzun süre “kara kutu” olarak bıraktığı zihinsel süreçler daha görünür hâle geliyor. Bu araştırmalar, insanların kararlarını her zaman bilinçli ve hesaplı değerlendirmeler sonucunda vermediğini; çoğu durumda otomatik, duygusal ve sezgisel mekanizmaların da belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.

Bu çerçevede insan davranışı tek bir rasyonel muhakeme sürecinin ürünü olarak değil, bilişsel ve duygusal sistemler ile kontrollü ve otomatik karar mekanizmalarının etkileşimi içinde oluşan çok katmanlı bir süreç olarak değerlendiriliyor. Nöroiktisat böylece ekonomik tercihlerin yalnızca sonuçlarını değil, bu tercihleri mümkün kılan nörolojik ve psikolojik dinamikleri de açıklamaya çalışıyor.

Eser aynı zamanda nöroiktisadı yalnızca teknik bir araştırma alanı olarak değil, iktisadi düşüncede daha geniş bir metodolojik dönüşümün parçası olarak ele alıyor. Kitap, Türkçe literatürde henüz sınırlı biçimde ele alınan bu yaklaşımı tanıtarak ekonomi, psikoloji ve sinirbilim arasındaki etkileşimin ekonomik davranışı anlamada nasıl yeni ufuklar açtığını gösteriyor. Böylece nöroiktisat, insanın seçim davranışını daha bütünlüklü biçimde kavramaya yönelik yeni bir perspektif sunuyor.

Hüsnü Bilir — Nöroiktisat: Ekonomik Kararların Nörolojik Temelleri
• Heretik Yayıncılık
İktisat • 65 sayfa • 2026