Robert Walsh — İstanbul Manzaraları (2026)

‘İstanbul Manzaraları’, ülkemizde aslen içerdiği çizimlerle tanınan ‘Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor’ kitabının Türkçede ilk kez yayımlanan çevirisi.

Kitap, 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı coğrafyasını ve özellikle İstanbul ile Anadolu’daki erken Hristiyanlık merkezlerini anlatan önemli bir seyahat ve gözlem kitabı sunuyor. Walsh metinde İstanbul’un tarihî yapısını, gündelik hayatını ve farklı toplulukların bir arada yaşadığı toplumsal düzeni ayrıntılı biçimde betimliyor. Şehrin camilerini, saraylarını, limanlarını ve sokaklarını anlatırken hem Osmanlı kurumlarını hem de Batılı seyyahların dikkatini çeken kültürel ayrıntıları yorumluyor. Yazar özellikle Konstantinopolis’in Bizans mirası ile Osmanlı dünyasının birleştiği bir merkez olduğunu vurguluyor ve kentin tarih boyunca taşıdığı sembolik önemi açıklıyor. Bu yaklaşım okuyucunun İstanbul’u yalnızca bir başkent olarak değil, farklı uygarlıkların kesiştiği büyük bir tarih sahnesi olarak görmesini sağlıyor.

Eserin ikinci bölümü Küçük Asya’daki “Yedi Kilise” olarak bilinen erken Hristiyanlık merkezlerine odaklanıyor. Walsh Efes, Smyrna, Pergamon, Thyatira, Sardis, Philadelphia ve Laodikeia gibi yerleri gezerken bu şehirlerin İncil’deki konumunu, tarihsel gelişimini ve dönemin fiziksel kalıntılarını anlatıyor. Antik kalıntılar, harabeler ve yerel gelenekler üzerinden Hristiyanlık tarihinin izlerini takip ediyor. Bu anlatı yalnızca bir din tarihi incelemesi sunmuyor; aynı zamanda Anadolu’nun tarihsel peyzajını ve çok katmanlı geçmişini de ortaya koyuyor. Yazarın gözlemleri sayesinde okuyucu antik kentlerin bulunduğu coğrafyanın kültürel ve tarihsel derinliğini daha iyi kavrıyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri ressam Thomas Allom’un hazırladığı özgün çizimler oluyor. Allom’un ayrıntılı gravürleri İstanbul’un siluetini, camileri, limanlarını ve Anadolu’daki antik kent manzaralarını görsel olarak canlandırıyor. Bu görseller metnin anlattığı sahneleri destekliyor ve dönemin şehir manzaralarını belgeleyen değerli tarihsel kaynaklar oluşturuyor.

Robert Walsh’un anlatısı ile Thomas Allom’un çizimleri birleşerek 19. yüzyıl Osmanlı dünyasını hem metinsel hem de görsel bir tanıklık hâline getiriyor. Bu nedenle eser, İstanbul tarihi, Osmanlı coğrafyası ve erken Hristiyanlık merkezleri üzerine çalışan araştırmacılar için önemli bir başvuru kaynağı olarak kabul ediliyor.

Robert Walsh — İstanbul Manzaraları: Rumeli’de ve Batı Anadolu’da Gezintilerle
Çizimler: Thomas Allom
Çeviren: Şeniz Türkömer • İş Kültür Yayınları
Seyahatname • 256 sayfa • 2026

 

Nicolas Grimal — Antik Mısır Tarihi (2026)

Nicolas Grimal’in bu eseri, Antik Mısır tarihini en eski dönemlerden Roma egemenliğine kadar kronolojik ve bütüncül bir çerçevede ele alıyor. Grimal, Nil vadisinin coğrafyasının Mısır uygarlığının oluşumunda belirleyici bir rol oynadığını vurguluyor. Nil’in düzenli taşkınları tarımı mümkün kıldı ve bu verimli ortam erken yerleşimlerin gelişmesini sağladı.

Yazar, hanedanlık öncesi dönemden başlayarak siyasi birlik sürecinin nasıl oluştuğunu anlatıyor. Yukarı ve Aşağı Mısır’ın birleşmesiyle birlikte firavun merkezli güçlü bir devlet yapısı ortaya çıkıyor. Bu dönem aynı zamanda yazının, bürokrasinin ve dinsel kurumların kurumsallaşmaya başladığı bir aşamayı temsil ediyor. Grimal, bu sürecin yalnızca siyasi bir birleşme olmadığını, aynı zamanda ortak bir kültürel kimliğin oluşmasını sağladığını gösteriyor.

‘Antik Mısır Tarihi’ (‘Histoire de l’Égypte Ancienne’), Eski Krallık döneminde piramitlerin inşa edildiği güçlü merkezi devletin yükselişini inceliyor. Firavunların tanrısal otoritesi siyasal düzenin temelini oluşturuyor ve devlet büyük mimari projelerle gücünü görünür kılıyor. Ancak zamanla merkezi otorite zayıflıyor ve Birinci Ara Dönem adı verilen siyasi parçalanma süreci ortaya çıkıyor. Grimal bu kırılmanın ardından Orta Krallık döneminde yeniden güçlü bir devletin kurulduğunu anlatıyor. Bu dönemde idari reformlar, edebiyatın gelişmesi ve bölgesel yönetimlerin yeniden düzenlenmesi dikkat çekiyor. Daha sonra Yeni Krallık döneminde Mısır büyük bir imparatorluk hâline geliyor. Özellikle III. Thutmose, Akhenaton ve II. Ramses gibi hükümdarların dönemlerinde askeri seferler, diplomasi ve dinî reformlar Mısır tarihinin yönünü değiştiriyor.

Grimal eserin son bölümlerinde Mısır’ın giderek artan dış baskılarla karşılaştığını anlatıyor. Yeni Krallık’ın sonrasında Libyalılar, Nubyalılar, Asurlular ve Persler gibi güçler Mısır üzerinde hâkimiyet kuruyor. Daha sonra Büyük İskender’in fethiyle birlikte Helenistik dönem başlıyor ve Ptolemaios hanedanı Mısır’ı yönetiyor. Bu süreçte Yunan ve Mısır kültürleri iç içe geçiyor. Sonunda Roma egemenliğiyle birlikte firavunluk geleneği sona eriyor. Nicolas Grimal, bütün bu dönemleri siyasi tarih, din, sanat ve toplum yapısını birlikte ele alarak anlatıyor. Bu nedenle eser Antik Mısır tarihini kapsamlı biçimde açıklayan temel çalışmalar arasında yer alıyor ve alanın en önemli başvuru kaynaklarından biri olarak kabul ediliyor.

Nicolas Grimal — Antik Mısır Tarihi
Çeviren: Özcan Doğan • Doğu Batı Yayınları
Tarih • 762 sayfa • 2026

Robert C. Allen — İngiliz Sanayi Devrimi (2026)

Robert C. Allen’ın ‘İngiliz Sanayi Devrimi: Küresel Bir Tarih’ (‘The British Industrial Revolution in Global Perspective’) adlı kitabı, Sanayi Devrimi’nin neden Britanya’da başladığını küresel ekonomik koşullar üzerinden açıklamaya çalışıyor. Allen klasik tarih anlatılarının çoğunun teknolojik dehayı veya kültürel üstünlüğü vurguladığını, ancak bu açıklamaların sürecin ekonomik mantığını yeterince ortaya koymadığını söylüyor. Yazar bunun yerine fiyat yapıları, ücret düzeyleri ve enerji maliyetleri gibi maddi koşullara odaklanan bir yorum geliştiriyor. Bu yaklaşımda Britanya’nın dünya ekonomisi içindeki konumu belirleyici bir rol oynuyor. Özellikle Londra gibi şehirlerde işçi ücretlerinin oldukça yüksek seyretmesi üreticileri yeni çözümler aramaya yöneltiyor. Aynı dönemde kömürün bol ve ucuz olması enerji maliyetlerini düşürüyor ve makine kullanımını ekonomik hâle getiriyor. Böylece girişimciler insan emeğini azaltan teknolojilere yatırım yapmayı daha kârlı buluyor.

Allen kitabın merkezinde “yüksek ücret ekonomisi” tezini kuruyor ve bu tez üzerinden sanayileşmenin mantığını açıklıyor. Britanya’da iş gücünün pahalı olması üretim maliyetlerini artırıyor, bu durum da emekten tasarruf sağlayan makinelerin geliştirilmesini teşvik ediyor. Tekstil makineleri, eğirme teknolojileri ve buhar makinesi gibi yenilikler bu ekonomik baskının sonucu olarak ortaya çıkıyor. Yazar aynı dönemde Çin, Hindistan ve Doğu Avrupa gibi bölgelerde ücretlerin çok daha düşük kaldığını hatırlatıyor. Bu nedenle aynı teknolojilerin bu bölgelerde ekonomik olarak cazip görünmediğini savunuyor. Allen böylece Sanayi Devrimi’nin yalnızca teknik bir buluşlar dizisi olmadığını, belirli ekonomik koşulların yarattığı bir çözüm süreci olduğunu gösteriyor.

Kitap ayrıca Atlantik ticaretinin genişlemesinin ve sömürge ekonomisinin Britanya’ya önemli avantajlar sağladığını vurguluyor. Genişleyen dünya ticareti hem sermaye birikimini hızlandırıyor hem de sanayi ürünleri için büyük pazarlar oluşturuyor. Tarımda artan verimlilik kırsal nüfusun bir kısmını kentlere yönlendiriyor ve sanayi için gerekli iş gücünü sağlıyor. Robert C. Allen bütün bu unsurları bir araya getirerek Sanayi Devrimi’ni küresel ekonomik sistem içinde açıklayan güçlü bir model kuruyor. Bu nedenle eser iktisat tarihi alanında büyük önem taşıyor ve sanayileşmenin neden Avrupa’da başladığını anlamak isteyen araştırmacılar için temel bir başvuru niteliğinde.

Robert C. Allen — İngiliz Sanayi Devrimi: Küresel Bir Tarih
Çeviren: Ramiz Üzümçeker • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 448 sayfa • 2026

Rahel Jaeggi — Yabancılaşma (2026)

Rahel Jaeggi’nin bu kitabı, modern toplumda yabancılaşma kavramının hâlâ geçerli olup olmadığını yeniden tartışıyor. Jaeggi, özellikle Karl Marx’tan miras kalan ve bugünlerde demode olduğu söylenen yabancılaşma düşüncesinin günümüz kapitalist toplumunu anlamak için hâlâ güçlü bir tanımlama olduğunu söylüyor. ‘Yabancılaşma: Toplumsal Felsefi Bir Sorunun Güncelliği Üzerine’ (‘Entfremdung: Zur Aktualität eines sozialphilosophischen Problems’), yabancılaşmayı yalnızca ekonomik bir sorun olarak değil, bireyin kendi hayatıyla kurduğu ilişkinin bozulması olarak ele alıyor.

Jaeggi’ye göre yabancılaşma, insanın kendi eylemleri, arzuları ve yaşam biçimi üzerinde gerçek bir sahiplik hissi kuramaması durumunda ortaya çıkıyor. İnsanlar hayatlarını sürdürüyor gibi görünse de aslında kendi yaşamlarına dışarıdan bakıyormuş gibi hissedebiliyor. Bu durum yalnızca iş hayatında değil, gündelik ilişkilerde, tüketim alışkanlıklarında ve kimlik kurma süreçlerinde de ortaya çıkıyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, yabancılaşmayı romantik bir “özünü kaybetme” anlatısına indirgemeden yeniden tanımlaması oluyor. Jaeggi, insanların değişmez bir “öz”e sahip olduğu fikrine mesafeli duruyor. Bunun yerine yabancılaşmayı, bireyin yaşam pratikleriyle kurduğu ilişkinin başarısız veya işlevsiz hale gelmesi olarak yorumluyor. Yani sorun, insanların gerçek özlerinden kopması değil; yaşam biçimlerinin kendileri için anlamlı ve sahiplenilebilir olmaması oluyor.

Jaeggi ayrıca yabancılaşmayı yalnızca bireysel bir psikolojik sorun olarak görmüyor. Bu durumun toplumsal kurumlar, ekonomik düzen ve kültürel normlarla yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor. Kapitalist üretim biçimleri, bürokratik kurumlar ve standartlaşmış yaşam modelleri insanların kendi faaliyetleri üzerinde kontrol kurmasını zorlaştırabiliyor.

Sonuç olarak bu kitap, yabancılaşmayı geçmişte kalmış bir eleştiri olarak değil, modern toplumun temel sorunlarından biri olarak yeniden yorumluyor. Jaeggi, özgür bir yaşamın ancak insanların kendi pratiklerini gerçekten sahiplenebildiği ve anlamlı bulabildiği koşullar altında mümkün olduğunu savunarak sosyal felsefede yabancılaşma kavramını güncel bir tartışma haline getiriyor.

Rahel Jaeggi — Yabancılaşma: Toplumsal Felsefi Bir Sorunun Güncelliği Üzerine
Çeviren: Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Siyaset • 334 sayfa • 2026

Timothy Snyder — Özgürlük Üzerine (2026)

Timothy Snyder’ın bu kitabı, özgürlük kavramının modern dünyada nasıl yanlış anlaşıldığını ve nasıl yeniden düşünülmesi gerektiğini tartışıyor. Snyder, özgürlüğü yalnızca devlet müdahalesinin yokluğu olarak tanımlayan dar anlayışın yetersiz kaldığını savunuyor. Ona göre özgürlük sadece engellerin kaldırılmasıyla ortaya çıkmıyor; insanların gerçekten seçim yapabilecekleri, potansiyellerini gerçekleştirebilecekleri koşulların kurulmasını gerektiriyor.

Kitapta yazar, özgürlüğün iki farklı biçimini ayırt ediyor. İlki, çoğu modern siyasette baskın olan “olumsuz özgürlük” anlayışı oluyor; bu anlayış özgürlüğü dış müdahalenin olmamasıyla tanımlıyor. Ancak Snyder, bunun tek başına gerçek özgürlüğü yaratmadığını söylüyor. İnsanların eğitim, sağlık, güvenlik ve demokratik kurumlara erişimi yoksa, kâğıt üzerinde özgür olsalar bile fiilen özgür davranamadıklarını anlatıyor. Bu nedenle özgürlüğün aynı zamanda toplumsal ve kurumsal koşullar gerektirdiğini vurguluyor.

Snyder ayrıca özgürlüğün bireysel bir mesele olduğu kadar kolektif bir mesele olduğunu da gösteriyor. Demokratik kurumlar zayıfladığında, propaganda ve eşitsizlik arttığında bireylerin özgürlük alanı daralıyor. Bu yüzden özgürlük yalnızca bireysel hakların korunmasıyla değil, güçlü kamusal kurumların ve hukukun üstünlüğünün sürdürülmesiyle mümkün oluyor.

Kitap boyunca tarihsel örnekler ve siyasal düşünce geleneği üzerinden ilerleyen Snyder, özgürlüğün sorumlulukla birlikte düşünülmesi gerektiğini savunuyor. İnsanların yalnızca kendi çıkarlarını değil, ortak yaşamın sürdürülebilirliğini de hesaba kattığında özgürlüğün gerçek anlamına yaklaştığını söylüyor.

Sonuç olarak ‘Özgürlük Üzerine: Özgürlüğün 5 Biçimi’ (‘On Freedom’), özgürlüğü pasif bir hak olarak değil, aktif olarak kurulması ve korunması gereken bir toplumsal düzen olarak yorumluyor. Snyder, özgürlüğün ancak demokratik kurumlar, eşit fırsatlar ve bilinçli yurttaşlık kültürü bir araya geldiğinde gerçek anlamını bulduğunu gösteriyor.

Timothy Snyder — Özgürlük Üzerine: Özgürlüğün 5 Biçimi
Çeviren: İbrahim Ayyıldız • Serbest Kitaplar
Siyaset • 338 sayfa • 2026

Jean Bottéro — En Eski Din Mezopotamya’da (2026)

Jean Bottéro’nun bu kitabı, insanlık tarihinin bilinen en eski dini geleneklerinden biri olan Mezopotamya inanç dünyasını anlaşılır ve bütüncül bir şekilde ele alıyor. Bottéro, Sümer, Akad, Babil ve Asur toplumlarının bıraktığı çivi yazılı metinleri inceleyerek bu uygarlıkların tanrılarla kurduğu ilişkiyi, ritüellerini ve kozmoloji anlayışını yeniden kuruyor.

‘En Eski Din Mezopotamya’da’ (‘La plus vieille religion. En Mésopotamie’), Mezopotamya dininin soyut bir teoloji değil, günlük hayatla iç içe geçmiş pratik bir dünya görüşü olduğunu gösteriyor. İnsanlar tanrıları evrenin mutlak efendileri olarak görüyor; doğa olaylarını, siyasi kaderi ve toplumsal düzeni onların iradesiyle açıklıyor. Tanrılar insanlara benzeyen karakterlere sahip varlıklar olarak tasvir ediliyor: öfkelenebiliyor, lütuf gösterebiliyor ve bazen de birbirleriyle çatışabiliyor. Bu nedenle din, insanın tanrıları yatıştırma ve onların desteğini kazanma çabası etrafında şekilleniyor.

Bottéro’ya göre Mezopotamya’da ibadet esas olarak tapınak merkezli bir sistem içinde işliyor. Rahipler, kurbanlar, dualar, kehanet uygulamaları ve büyüsel ritüeller aracılığıyla tanrılarla iletişim kuruyor. Kehanet özellikle önemli bir rol oynuyor; çünkü insanlar geleceği öğrenerek tanrısal iradeyi anlamaya çalışıyor. Karaciğer falı gibi yöntemler, bu dünyanın düşünce yapısını anlamak için önemli ipuçları sunuyor.

Kitap aynı zamanda Mezopotamya mitolojisini ve yaratılış anlatılarını da inceliyor. Evrenin oluşumu, tanrıların kökeni ve insanın yaratılışı gibi konular, mitler aracılığıyla açıklanıyor. İnsan, tanrılara hizmet etmek için yaratılmış bir varlık olarak görülüyor; bu nedenle toplum düzeni de kozmik düzenin bir uzantısı sayılıyor.

Bottéro’nun çalışması, Mezopotamya dininin yalnızca eski bir inanç sistemi olmadığını, aynı zamanda daha sonraki Yakın Doğu dinleri ve düşünce gelenekleri üzerinde kalıcı etkiler bıraktığını gösteriyor. Bu yönüyle kitap, din tarihinin en eski ve en etkili kültürel miraslarından birinin nasıl işlediğini anlamak için temel bir başvuru niteliği taşıyor.

Jean Bottéro — En Eski Din Mezopotamya’da
Çeviren: Erkan Ataçay • Doğu Batı Yayınları
Tarih • 352 sayfa • 2026

Nikolaj Schultz — Kara Tutması (2026)

Bu kitap, iklim krizinin insanın dünyayla kurduğu ilişkili nasıl dönüştürdüğünü inceleyen kısa ama yoğun bir deneme. Nikolaj Schultz, modern bireyin artık yalnızca ekonomik ya da siyasal krizlerle değil, gezegenin fiziksel değişimiyle de sarsıldığını savunuyor. “Kara Tutması” kavramını, ekolojik yıkım karşısında hissedilen kaygı, yönsüzlük ve yabancılaşma duygularını anlatmak için kullanıyor.

‘Kara Tutması’ (‘Mal de Terre’), klasik çevrecilik söyleminden farklı bir yerden konuşuyor. Sorunu sadece karbon emisyonu ya da teknik çözümler düzeyinde ele almıyor; insanların duygu dünyasında ve kimlik algısında meydana gelen kırılmayı merkeze alıyor. Schultz’a göre iklim krizi yalnızca doğayı değil, “toplumsal koordinatlarımızı” da değiştiriyor. Mekân algısı, gelecek tasavvuru ve aidiyet duygusu sarsılıyor.

Metin boyunca modernliğin doğayı dışsal bir kaynak olarak konumlandıran anlayışı eleştiriliyor. İnsan ile yeryüzü arasındaki bağın kopmasının, bugünkü ekolojik ve psikolojik krizin temelinde yer aldığı ileri sürülüyor. Schultz, gezegenin artık pasif bir arka plan değil, toplumsal hayatı doğrudan etkileyen aktif bir güç olduğunu vurguluyor.

‘Kara Tutması’, karamsar bir felaket anlatısı sunmaktan ziyade, yeni bir duyarlılık çağrısı yapıyor. İklim değişikliğinin yarattığı “varoluşsal huzursuzluk”u inkâr etmek yerine, bunun siyasal ve kolektif eylem için bir başlangıç noktası olabileceğini savunuyor. Bu yönüyle kitap, ekolojik krizi teknik bir sorun olmaktan çıkarıp, kültürel ve duygusal bir dönüşüm meselesi olarak ele alan çağdaş çevre düşüncesine önemli bir katkı sunuyor.

Nikolaj Schultz — Kara Tutması
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Ekoloji • 88 sayfa • 2026

Altuğ Yalçıntaş, Gizem Yardımcı — Kod ve Özgürlükler (2026)

‘Kod ve Özgürlükler’, yapay zekâyı yalnızca mühendislik başarısı olarak değil, çağımızın güç mimarisi olarak ele alıyor. Kitap, algoritmaların ve büyük verinin teknik araçlar olmanın ötesine geçerek sermaye birikimi, emek rejimleri ve jeopolitik dengeler üzerinde belirleyici hale geldiğini söylüyor. Yapay zekâ burada bir yazılım değil; ekonomik egemenliğin ve siyasal otoritenin yeniden dağıtıldığı bir alan olarak okunuyor.

Altuğ Yalçıntaş ve Gizem Yardımcı, dijital kapitalizmin merkezinde verinin yer aldığını gösteriyor. Veri, petrol benzeri bir kaynak değil; sürekli üretilen, işlenen ve tekelleştirilen bir güç biçimi. Bu güç, birkaç küresel teknoloji şirketinin elinde yoğunlaşırken klasik rekabet kurallarını aşındırıyor. Ağ etkileri, platform ekonomileri ve algoritmik kontrol mekanizmaları, piyasayı serbest rekabet alanı olmaktan çıkarıp kapalı ekosistemlere dönüştürüyor. Böylece “kod”, ekonomik tahakkümün dili haline geliyor.

Kitap, otomasyon meselesini de siyasal bir soru olarak tartışıyor. Yapay zekâ milyonlarca işi dönüştürürken ya da ortadan kaldırırken, üretkenlik artışının getirisi kime gidecek? Emek piyasalarında artan eşitsizlik, güvencesizlik ve “asimetrik refah” nasıl yönetilecek? Yazarlar, değer kavramının yeniden tanımlandığı bir eşiğe geldiğimizi ileri sürüyor: İnsan emeğinin payı azalırken, algoritmik üretimin mülkiyeti daha da kritik hale geliyor.

Jeopolitik boyutta ise ABD-Çin rekabeti merkezde duruyor. Yapay zekâ liderliği, yalnızca ekonomik üstünlük değil; askeri kapasite, standart belirleme gücü ve küresel norm üretme yeteneği anlamına geliyor. Bu nedenle YZ yarışı, yeni bir soğuk savaş dinamiği olarak okunuyor.

‘Kod ve Özgürlükler’, yapay zekâyı nötr bir araç olarak değil, servetin, egemenliğin ve özgürlüğün yeniden dağıtıldığı bir mücadele alanı olarak konumlandırıyor. Okuru teknik heyecanın ötesine geçmeye ve şu soruyu sormaya çağırıyor: Kodun yazdığı gelecekte özgürlük kimin olacak?

Altuğ Yalçıntaş, Gizem Yardımcı — Kod ve Özgürlükler: Yapay Zekânın Politik Ekonomisi Üzerine Sohbotlar
• Nika Yayınevi
Siyaset • 210 sayfa • 2026

Dag Nikolaus Hasse — Başarı ve Bastırılma (2026)

Dag Nikolaus Hasse’in bu kapsamlı çalışması, Rönesans döneminde Avrupa’nın Arap bilim ve felsefesiyle olan ilişkisini basit bir “ilgi yoktu” anlatısından çıkarıp karmaşık bir tarihsel sürece dönüştürüyor. Avrupa’da Rönesans’la birlikte sadece antik Yunan ve Roma mirasına dönüş olduğu varsayılırken Hasse, Arapça bilimsel ve felsefi geleneklerin etkisinin hem zirveye ulaştığını hem de aynı dönemde sistematik olarak bastırıldığını gösteriyor.

Kitabın ilk bölümünde Hasse, 15. ve 16. yüzyıllarda Arapça yazarların Latince çevirilerinin nasıl çoğaldığını, tıp, felsefe ve astroloji gibi alanlarda Avrupa düşünce dünyasında yer aldığını belgeliyor. Bu dönemde İbn Sînâ (Avicenna), İbn Rüşd (Averroes) gibi önemli isimlerin eserleri üniversite müfredatlarında okunuyor, bilim insanları tarafından referans alınıyordu. Bu başarılı etki, dönemin bilimsel söyleminde Arap bilim ve düşüncesinin ciddi katkı sağladığını ortaya koyuyor.

Buna karşın ikinci büyük eksen, bu etkiyi yok saymaya, unutturmaya ve ideolojik olarak saf dışı bırakmaya yönelik gayretleri inceliyor. Hasse’e göre Rönesans hümanistlerinin bazı kesimleri, Arap bilimini Grek geleneğinden sapma, dilsel bozulma ya da din dışılık ile suçlayarak reddetmeye çalıştı. Bu polemikler, Arap kökenli bilimsel mirası tarihten silme eğilimini besledi ve Avrupa’nın entelektüel tarihi anlatımında Arap desteğini ikincil kıldı.

‘Başarı ve Bastırılma: Rönesans’ta Arapça Bilimleri ve Felsefe’ (‘Success and Suppression: Arabic Sciences and Philosophy in the Renaissance’), Arap bilim ve felsefesinin etkisinin tek düze bir çizgi olmadığını vurguluyor: bazı gelenekler baskıya rağmen Avrupa’da gelişmeye devam etti, bazıları ise ideolojik ve bilimsel gerekçelerle zayıfladı. Böylece Hasse, Rönesans’ın Arap etkisini hem tarihsel hem kavramsal olarak yeniden düşünmeye davet ediyor; bu etki sadece geçmişin bir parantezi değil, Avrupa düşüncesinin şekillenmesinde merkezi bir rol oynayan bir miras olarak okunmalı.

Dag Nikolaus Hasse — Başarı ve Bastırılma: Rönesans’ta Arapça Bilimleri ve Felsefe
Çeviren: Mehmet Zahit Tiryaki • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 600 sayfa • 2026

Lukas Maher — Yanlış Bilinen Psikoloji (2026)

Lukas Maher bu kitabında son yıllarda yaygınlaşan popüler psikoloji dilini mercek altına alıyor. “Trigger” (tetikleyici), “travma”, “toksik ilişki”, “narsist”, “gaslighting” gibi kavramların sosyal medyada hızla dolaşıma girmesiyle birlikte, ruh sağlığı alanında ciddi bir kavram enflasyonu yaşandığını savunuyor. Maher’e göre bu kavramlar bütünüyle yanlış değil; ancak bağlamından koparıldığında hem bireyleri hem de toplumsal ilişkileri yanlış yönlendirebiliyor.

‘Yanlış Bilinen Psikoloji: Ruh Sağlığıyla İlgili En Büyük 45 Yanılgı’ (‘Trigger, Trauma, toxisch: Die 45 größten Mental-Health-Irrtümer. Ein Psychotherapeut klärt auf’), 45 yaygın yanılgıyı tek tek ele alıyor. Örneğin her rahatsız edici deneyimin “travma” olarak adlandırılamayacağını, travmanın klinik ve özgül bir anlamı olduğunu hatırlatıyor. Benzer şekilde her zor ilişkinin “toksik” olmadığına, her benmerkezci davranışın “narsisizm” tanısı gerektirmediğine dikkat çekiyor. Böylece psikiyatrik ve psikolojik terimlerin gündelik dilde aşırı genişletilmesinin yarattığı bulanıklığı gösteriyor.

Maher ayrıca “tetiklenme” kavramının nasıl genelleştirildiğini inceliyor. Ona göre rahatsızlık, incinme ya da öfke gibi duygular insan olmanın parçası; her olumsuz duygu patolojik bir durum olarak kodlandığında dayanıklılık kapasitesi zayıflayabiliyor. Bu noktada kitap, ruh sağlığı farkındalığı ile aşırı hassasiyet kültürü arasındaki ince çizgiyi tartışıyor.

Eserin bir diğer önemli boyutu, kimlik ve terapi kültürünü eleştirmesi. Sürekli kendini analiz etme, etiketleme ve kategorize etme eğiliminin, kişisel gelişimi desteklemek yerine kimi zaman katı bir öz-anlatı oluşturduğunu savunuyor. Psikolojik kavramların sosyal medyada ahlaki silah haline gelmesi, özellikle ilişkilerde hızlı teşhis ve damgalamaya yol açabiliyor.

Maher’in temel mesajı, ruh sağlığı bilgisini küçümsemek değil; onu daha dikkatli, bağlamsal ve bilimsel bir zemine oturtmak. Kitap, ruh sağlığı söyleminin faydalarını inkâr etmiyor; fakat kavramların gevşek ve popüler kullanımlarının hem gerçek klinik sorunları gölgeleyebileceğini hem de sıradan insani deneyimleri patolojikleştirebileceğini vurguluyor. Bu yönüyle eser, çağımızın terapi kültürüne eleştirel ama yapıcı bir katkı sunuyor.

Lukas Maher — Yanlış Bilinen Psikoloji: Ruh Sağlığıyla İlgili En Büyük 45 Yanılgı
Çeviren: Sinan Köseoğlu • İrene Kitap
Psikoloji • 272 sayfa • 2026