Duygu Güles Kökek, Fuat Kökek — Beşiktaş’ın Gizli Tarihi (2026)

Duygu Güles Kökek ve Fuat Kökek’in ‘Beşiktaş’ın Gizli Tarihi: Bu Ne Sevgi Ah Bu Ne Izdırap’ adlı kitabı, İstanbul’un hızla değişen çehresinin ardında kalan bir semtin geçmişini kişisel anılar, unutulmuş mekânlar ve mahalle insanlarının hikâyeleri üzerinden yeniden kuruyor. Fuat Kökek’in çocukluk hatıralarından beslenen eser, resmî tarih anlatılarının dışında kalan gündelik yaşamı merkeze alarak Beşiktaş’ın yalnızca fiziksel dönüşümünü değil, o dönüşümle birlikte kaybolan toplumsal ilişkileri ve yaşam biçimlerini de kayda geçiriyor.

Kitabın hafızasında özellikle 1950’lerin Ihlamur ve Beşiktaş’ı önemli bir yer tutuyor. Bugün yoğun yapılaşmanın gölgesinde kalan bu bölgeler, bir zamanlar geniş bostanların, dere yataklarının ve toprağa dayalı bir yaşamın parçasıydı. Balkan Harbi sırasında Arnavutluk’tan İstanbul’a göç eden bahçıvan bir ailenin çocuğu olan Fuat Kökek, Mısırlıbahçe’deki bostanlarda geçen çocukluğunu, Ihlamur Deresi’nin çevresindeki kulübeleri ve henüz betonla kapatılmamış doğal alanları anımsıyor. Ihlamur Kasrı’nın çevresinde şekillenen bu dünya, İstanbul’un geçmişinde doğayla iç içe bir kent yaşamının mümkün olduğunu gösteriyor.

Ancak Beşiktaş’ın tarihi, yalnızca sokaklardan, bahçelerden ve eski yapılardan oluşmuyor. Semtin asıl dokusunu, birbirinden farklı karakterleri ve gündelik hayatın içinde üstlendikleri rollerle insanları oluşturuyor. At arabacıları, ustalar, bakkallar, esnaflar, mahalle kabadayıları ve herkesçe tanınan sıra dışı kişiler, anlatının canlı figürlerine dönüşüyor. Merdivenci Artin’in ustalığı, Bakkal İshak Amca’nın kendine özgü görünümü ve Hafız Amca’nın tuhaf mizahı gibi ayrıntılar, bir dönemin insan manzarasını gözler önüne seriyor. Bu portreler, mahalle kültürünün kendiliğinden gelişen ilişkilerini, alışkanlıklarını ve kendine özgü mizahını da görünür kılıyor.

Semtin ortak yaşamını biçimlendiren kültürel mekânlar da kitabın anlatısında önemli bir yer tutuyor. Kambur, Gürel ve Suat Park sinemaları, Çırağan’ın geçmişin izlerini taşıyan harabeleri, açık hava bira bahçeleri ve çay bahçeleri, Beşiktaş’ın toplumsal belleğini oluşturan duraklar olarak beliriyor. Zeki Müren’in çocukların isteği üzerine şarkı söylediği günler ve Orhan Doğu’nun öğrencilerine aşıladığı klasik Batı müziği sevgisi, sanatın mahalle hayatına nasıl karıştığını hatırlatıyor. Böylece semtin tarihi, büyük olaylardan çok gündelik karşılaşmaların, küçük sevinçlerin ve ortak deneyimlerin içinden anlatılıyor.

Kitabın görsel dünyasını Fuat Kökek’in kendi çizimleri tamamlıyor. Eski sokaklar, yapılar, esnaflar ve yazarın kişisel dünyasında özel bir yere sahip olan balık motifleri, anlatıya görsel bir hafıza katmanı ekliyor. Bu çizimler, geçmişi yalnızca sözcüklerle aktarmakla kalmayıp kaybolan çevrenin biçimlerini ve ayrıntılarını da yeniden canlandırıyor.

‘Beşiktaş’ın Gizli Tarihi’, modernleşmenin ve betonlaşmanın dönüştürdüğü İstanbul’a bir semtin belleğinden bakıyor. Yitirilen bostanlar, değişen sokaklar ve artık aramızda olmayan insanlar üzerinden şehirlerin yalnızca binalardan ibaret olmadığını hatırlatıyor. Bir kenti yaşanır kılanın mekânlarla birlikte o mekânlarda kurulan bağlar, paylaşılan alışkanlıklar ve ortak hatıralar olduğunu vurguluyor. Beşiktaş’ın geçmişini kişisel bir tanıklığın içinden anlatan eser, aynı zamanda şu soruyu gündeme getiriyor: Bir şehir değişirken, onu şehir yapan hangi değerler geride kalıyor?

Duygu Güles Kökek, Fuat Kökek — Beşiktaş’ın Gizli Tarihi: Bu Sevgi Ah, Bu Ne Izdırap
• Everest. Yayınları
Anı • 320 sayfa • 2026

James Turner — Filoloji (2026)

James Turner’ın bu çalışması, bugün ayrı görünen tarih, dilbilim, edebiyat, antropoloji ve sanat tarihi çalışmalarının ortak geçmişini filolojide arıyor. Turner’a göre filoloji, eski metinleri incelemenin ötesinde, dilleri, yazılı kaynakları ve geçmiş kültürleri anlamaya yönelik geniş bir bilgi biçimiydi.

‘Filoloji: Modern Beşerî Bilimlerin Unutulmuş Kökenleri’ (‘Philology: The Forgotten Origins of the Modern Humanities’), bu geleneğin köklerini Antik Yunan’daki metin eleştirisine ve retoriğe kadar götürüyor. Rönesans ve Reform dönemlerinde klasik mirasın yeniden incelenmesi, metinlerin bulunması, karşılaştırılması ve yorumlanmasına ivme kazandırıyor. Araştırmacılar metinlerin özgün biçimlerini belirlemeye, çelişkileri çözmeye ve onları tarihsel bağlamlarında anlamaya yöneliyor. On sekizinci yüzyılın sonlarına doğru filoloji, dil ve kültür hakkında sistematik sorular soran kapsamlı bir araştırma alanına dönüştü.

Filolojinin ayırt edici yöntemi, tarihsel karşılaştırmaya ve soy çizgilerini araştırmaya dayanıyor. Bir metin; başka el yazmaları, çağdaş belgeler, dil özellikleri ve dönemin toplumsal koşullarıyla birlikte ele alınıyor. Diller arasındaki benzerlikler, ortak kökenleri ve dönüşümleri anlamaya yardımcı oluyor. Bu tarihsel bir çaba.

Yaklaşık 1800’den itibaren bu ortak alan parçalanıyor. Dilbilim, edebiyat incelemeleri, tarih, Kutsal Kitap eleştirisi ve klasik çağ araştırmaları kendi yöntemlerini geliştiriyor. On dokuzuncu yüzyılda üniversitelerin profesyonelleşmesi bu ayrışmayı hızlandırıyor. Antropoloji, sanat tarihi ve karşılaştırmalı din araştırmaları da bağımsız disiplinlere dönüşürken filolojinin tarihsel ve karşılaştırmalı yaklaşımından yararlanıyor. Böylece modern beşerî bilimler ortaya çıkıyor; ancak onları bir arada tutan ortak yöntem unutuluyor.

Turner, bu dönüşümü araştırmacıların çalışmaları ve tartışmalar üzerinden anlatıyor. Önsözde Charles Eliot Norton ve babası Andrews Norton’un çalışmaları, metin incelemesinin din araştırmalarından sanat tarihine uzanan etkisini örnekliyor. Bir İncil’i anlamak için dönemin dilini, edebiyatını, geleneklerini ve diğer kaynaklarını araştırmak gerekiyorsa, benzer yöntem bir katedrali, şiiri ya da arkeolojik kalıntıyı yorumlamak için de kullanılabiliyor.

Kitap, akademinin disiplinlere ayrılmasının uzmanlaşmayı sağlarken ortak entelektüel kökleri görünmez kıldığını savunuyor. Turner’a göre filolojik mirası yeniden keşfetmek, beşerî bilimlerin güçlü yanlarını ve kör noktalarını anlamak açısından önem taşıyor. ‘Filoloji’, alanları tek bir disipline döndürmeyi değil, tarihsel karşılaştırma ve bağlama dayanan ortak düşünme biçimlerini yeniden fark etmeyi öneriyor.

James Turner — Filoloji: Modern Beşerî Bilimlerin Unutulmuş Kökenleri
Çeviren: Erkin Çam • Vakıfbank Kültür Yayınları
İnceleme • 616 sayfa • 2026

Florence Hazrat — Saygıdeğer Bir İşaret (2026)

Florence Hazrat’ın bu kitabı, gündelik yazışmalarda sıkça kullandığımız ünlem işaretinin (!) altı yüzyıllık serüvenini izliyor. Sosyal medyada art arda dizilen ünlemlerin neden kimi zaman samimiyet, kimi zaman öfke ya da aşırı heyecan gibi algılandığını sorgulayarak işaretin dil, duygu ve kültürle ilişkisini görünür kılıyor.

Hazrat, ünlemin geç Orta Çağ el yazmalarındaki köklerine uzanıyor; yazıda hayret ve hayranlığı belirtme ihtiyacının nasıl biçim kazandığını araştırıyor. Kitap, noktalama işaretlerinin yalnızca dilbilgisi kurallarını uygulamadığını, yazıda ses tonu, jest ve mimiklerin yokluğunu bir ölçüde telafi ettiğini savunuyor. Ünlem; sevinçten korkuya, öfkeden şaşkınlığa uzanan duyguları ifade edebiliyor. Bu esneklik onu güçlü kılarken anlamının bağlama göre değişmesi eleştirilmesine yol açıyor. Dilbilgisi kılavuzları ünlemi sıklıkla gereksiz, abartılı ya da ciddi edebiyata yakışmayan bir unsur sayıyor. Hazrat ise küçümsenen bu işaretin metindeki duyguyu sezdirme gücünü öne çıkarıyor.

Edebiyat örnekleri, ünlemin yazarların üslubuna ve editoryal tercihlere göre değişen kullanımını gösteriyor. Jane Austen’ın erken dönem metinlerinden Ernest Hemingway’in ölçülü noktalamasına ve Salman Rushdie’nin yoğun ünlem kullanımına uzanan örnekler, işaretin tek bir işleve indirgenemeyeceğini ortaya koyuyor. Klasik eserlerdeki noktalama işaretlerinin ne kadarının yazarların ne kadarının editörlerin tercihi olduğu sorusu da metnin anlamını kimin şekillendirdiğini düşündürüyor.

Hazrat, ünlemin edebiyatın dışına taşarak çizgi romanlarda, reklamlarda ve siyasi afişlerde dikkat çekmek, duyguyu yoğunlaştırmak ve insanları harekete geçirmek için kullanıldığını anlatıyor. Siyasi söylemde ünlem, ikna ve propaganda stratejilerinin parçası haline geliyor. Dijital iletişimdeyse işaretin sayısı ve yeri, mesajın sıcaklığını, sertliğini, ironisini ya da aciliyetini değiştirebiliyor.

‘Saygıdeğer Bir İşaret: Ünlemin Kısa Tarihi’ (‘An Admirable Point: A Brief History Of The Exclamation Mark!’), noktalama kurallarının değişmez ve tarafsız olmadığını, iletişim biçimleriyle birlikte dönüştüğünü hatırlatıyor. Hazrat, ünlemi dilin yüz karası sayan katı yaklaşımlara karşı çıkarak okuru işaretin tarihini ve kullanımını yeniden düşünmeye çağırıyor. Yazı, konuşmanın bütün özelliklerini aktaramasa da noktalama seçimleri okurun metni nasıl duyduğunu etkiliyor. Ünlem yalnızca aşırılığın simgesi değil; hayret, merak ve hayranlığı ifade etmenin de bir yolu. Kitap, mevcut noktalama sisteminin yeterliliği, yeni işaretlere ihtiyaç duyup duymadığımız ve yazıyı ölçülü kılarken duygudan ne kadarını susturduğumuz üzerine okuru düşündürüyor.

Florence Hazrat — Saygıdeğer Bir İşaret: Ünlemin Kısa Tarihi
Çeviren: Ceren Han • Ayrıntı Yayınları
Tarih • 144 sayfa • 2026

M. Enes Özel — Normal (2026)

Normal dediğimiz şey gerçekten doğal, doğru ve sağlıklı olanı mı ifade ediyor, yoksa alıştığımız ve sorgulamadan kabul ettiğimiz kuralları mı? Psikiyatrist M. Enes Özel ‘Normal’ adlı kitabında, gündelik hayatımızın içine yerleşen bu kavramı psikolojik, biyolojik ve sosyolojik boyutlarıyla inceliyor. Çocuk sahibi olmak ya da olmamak, evlenmek ya da evlenmemek gibi kişisel tercihlerden toplumsal düzeni şekillendiren kabullere uzanarak, normalin nasıl belirlendiğini ve hayatımızı nasıl yönlendirdiğini sorguluyor.

Normal, çoğu zaman tanıdık olanla, sık karşılaştığımız ve alıştığımız şeylerle özdeşleşiyor. Bu tanıdıklık bize güven verirken alışılmışın dışına çıkan düşünce ve davranışlar belirsizlik, kaygı, suçluluk ya da öfke yaratabiliyor. Kültür, dünyayı anlamlandırmamızı sağlayan bir çerçeve sunuyor; neyin uygun, kabul edilebilir veya yanlış sayılacağını belirleyen sınırlar çiziyor. Ancak insan zihninin ürünü olan kültür, zamanla bireylerden bağımsızlaşmış gibi işleyerek kendi normlarını dayatabiliyor. Böylece toplumun normal kabul ettiğiyle kişinin kendisi için doğru bulduğu arasında derin bir uçurum oluşabiliyor.

Kitap, normalin yalnızca toplumsal uzlaşmalarla açıklanamayacağını da gösteriyor. Biyolojik koşullar ve yaşamın somut sınırları, yapabileceklerimizi belirliyor. Buna karşılık toplumsal normlar tarih boyunca ve kültürden kültüre değişiyor; aynı davranış bir yerde olağan karşılanırken başka bir yerde yadırganabiliyor. İnanç da bu süreçte, toplumun kültürel yapısı içindeki konumuna bağlı olarak normalin belirlenmesinde farklı roller üstleniyor.

Özel, özellikle toplumsal hayatta sıkça başvurulan “normalleşme” söylemini sorguluyor. Eski düzene geri dönme arzusunun güvenli bir geçmişe dönüş yanılsaması yaratabildiğini, oysa değişen koşullarla birlikte yeni normların ortaya çıktığını savunuyor. Üstelik normalin sürdürülmesi her zaman iyilik ya da iyileşme anlamına gelmiyor. Bireylerin ve toplumların uyum sağlamaya çalıştığı düzen, kimi zaman ruhsal sıkıntıları derinleştirebiliyor; hatta gezegene zarar veren alışkanlıkların devamını destekleyebiliyor.

Değişim ise çoğu zaman yerleşik normlarla aramızda oluşan gerilimden doğuyor. Alışılmış düzenin dışına çıkan düşünceler ve davranışlar, yalnızca tehdit değil, yenilenmenin ve farklı imkânların da kaynağı olabiliyor. Bu nedenle anormal sayılan her şeyi bastırmak, değişimin önünü kapatabiliyor.

‘Normal’, gündelik hayatta neredeyse hiç düşünmeden kullandığımız bir kavramın ardındaki güç ilişkilerini, korkuları ve kabulleri görünür kılıyor. Okuru, başkalarının belirlediği ölçülere ne ölçüde uyduğunu ve bu ölçülerin gerçekten kendisine ait olup olmadığını düşünmeye çağırıyor. Asıl mesele yalnızca neyin normal olduğunu belirlemek değil, “alışılmış olanla doğru olanı birbirinden ayırabilmek ve kendi normalimizi başkalarının beklentileri arasında yeniden keşfetmek” olarak beliriyor.

M. Enes Özel — Normal
• Ayrıntı Yayınları
Psikoloji • 140 sayfa • 2026

Kolektif — Friedrich Engels, Biyografi (2026)

SBKP Merkez Komitesi Marksizm-Leninizm Enstitüsü’nün hazırladığı bu biyografi Engels’in yaşamını Marx’la dostluğunun ötesinde, devrimci düşüncenin ve uluslararası işçi hareketinin gelişimindeki rolü çerçevesinde ele alıyor.

Engels’in gençlik yılları, Hegel felsefesiyle karşılaşması, din eleştirisi ve materyalizme yönelişi kitabın ilk bölümlerini oluşturuyor. Manchester’da sanayi kapitalizmini ve işçilerin yaşam koşullarını gözlemlemesi, düşünsel gelişiminde belirleyici bir rol oynadı. ‘İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’, toplumsal eşitsizliği üretim ilişkileri ve sınıfsal sömürü üzerinden açıklama çabasının ürünüydü.

Kitap, Marx ile Engels’in diyalektik ve tarihsel materyalizmi geliştirme sürecini; Alman felsefesi, İngiliz ekonomi politiği ve Fransız sosyalizmiyle hesaplaşmaları üzerinden anlatıyor. ‘Kutsal Aile’, ‘Alman İdeolojisi’ ve ‘Komünist Manifesto’, işçi sınıfının tarihsel rolünü açıklamaya yönelik ortak çalışmalarının önemli aşamalarını oluşturdu.

1848-49 devrimleri, Engels’in düşüncelerini pratik mücadele içinde sınadığı bir dönemdi. Gazetecilik yaptı, devrimci örgütlere katıldı ve Almanya’daki ayaklanmalarda silahlı mücadeleye iştirak etti. Devrimlerin yenilgiye uğraması üzerine sürgüne gitti ve bir süre sonra Manchester’daki ticari yaşamına geri döndü; ancak siyasal faaliyetlerini sürdürdü. Komünistler Birliği’nin örgütlenmesi ve işçi sınıfının bağımsız bir siyasal parti kurması, kitabın temel konuları arasında yer alıyor.

Birinci Enternasyonal’in kuruluşu, Paris Komünü ve örgüt içindeki görüş ayrılıkları, Engels’in uluslararası işçi hareketindeki rolünü öne çıkardı. Biyografi, onun reformist ve anarşist eğilimlerle mücadele ederek hareketin birliğini savunmasına dikkat çekiyor. Sömürgecilik ve ulusal baskı sorunlarına yaklaşımı da enternasyonalist düşüncesinin önemli boyutlarını oluşturuyor.

Marx’ın 1883’teki ölümünden sonra Engels, onun teorik mirasını korumak ve geliştirmek için yoğun çaba harcadı. ‘Kapital’’in ikinci ve üçüncü ciltlerinin elyazmalarını düzenleyerek yayıma hazırladı, sosyalist partilere danışmanlık yaptı. ‘Anti-Dühring’, ‘Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ ile ‘Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu’ adlı kitapları, onun felsefe, tarih, doğa bilimleri ve aile ilişkileri üzerine çalışmalarını yansıtıyor.

Biyografi, Engels’i Marx’ın gölgesinde kalmış bir yardımcı olarak değil, Marksizmin gelişimine bağımsız ve kurucu katkılarda bulunmuş bir düşünür olarak değerlendiriyor. Eser, Sovyet Marksist-Leninist tarih yazımının bakış açısını taşıyor ve Engels’in yaşamını işçi sınıfının tarihsel mücadelesi içinde yorumluyor. Böylece kişisel yaşam öyküsünü bilimsel sosyalizmin doğuşu ve uluslararası işçi hareketinin örgütlenmesiyle bir araya getiriyor.

SBKP Merkez Komitesi Marksizm-Leninizm Enstitüsü — Friedrich Engels, Biyografi
Çeviren: Tunç Türel • Yordam Kitap
Biyografi • 528 sayfa • 2026

Polybios — Akdeniz Dünyası ve Roma’nın Yükselişi (2026)

 

Polybios’un ‘Akdeniz Dünyası ve Roma’nın Yükselişi 1-2’ (‘Ἱστορίαι’) adlı eseri, Roma’nın çok kısa sürede Akdeniz dünyasının başlıca gücü haline gelişini açıklıyor. MÖ 264’te başlayan Birinci Pön Savaşı’ndan MÖ 146’da Kartaca ve Korinthos’un yıkımına uzanan dönemi ele alıyor. Temel sorusu, Roma’nın yaklaşık elli üç yıl içinde Akdeniz’in büyük bölümünü nasıl egemenliği altına alabildiğidir.

Polybios tarihi, olayların ardı ardına dizildiği bir anlatı olarak görmüyor. Geçmişi anlamanın nedenleri ve sonuçları araştırmayı gerektirdiğini savunuyor. Bu nedenle görgü tanıklarının ifadelerinden, devlet arşivlerinden ve kendi deneyiminden yararlanıyor. Savaşları aktarmakla yetinmeyip coğrafyanın, komutanların kararlarının ve devletlerin hazırlıklarının sonuçları nasıl etkilediğini sorguluyor. Ona göre tarih, geçmişteki başarıları ve yanlışları kavrayarak daha isabetli siyasal kararlar vermeye yardımcı oluyor.

Eserde anlatılan konular arasında, Roma ile Kartaca arasındaki mücadele, Hannibal’in İtalya seferi, Makedonya’yla savaşlar ve Helenistik dünyanın Roma nüfuzu altına girmesi öne çıkıyor. Polybios, Akdeniz’in farklı bölgelerinde yaşanan olayların birbirinden bağımsız olmadığını vurguluyor: İtalya, Yunanistan, Kuzey Afrika ve doğu Akdeniz’deki gelişmeler ortak bir tarihsel sürecin parçalarına dönüşüyor. Böylece yerel tarihleri birbirine bağlayarak Roma’nın yükselişini geniş bir siyasal bütün içinde açıklıyor.

Altıncı kitapta geliştirdiği anayasa çözümlemesi, eserin en etkili bölümlerinden birini oluşturuyor. Polybios, yönetim biçimlerinin yozlaşarak birbirine dönüştüğünü savunuyor: krallık tiranlığa, aristokrasi oligarşiye, demokrasi ise kalabalığın denetimsiz yönetimine sürüklenebiliyor. Roma’nın gücünü ise, farklı yönetim ilkelerini bir araya getiren karma anayasasında buluyor. Konsüller monarşik, Senato aristokratik, halk meclisleri demokratik unsurları temsil ediyor; her biri diğerlerini dengeleyip sınırlıyor. Bu karşılıklı denetim, Roma’nın ağır askeri yenilgilerden sonra bile toparlanmasına katkıda bulunuyor.

Polybios, Roma’nın başarısını yalnızca kurumlara bağlamıyor; yurttaşların alışkanlıklarını, askeri disiplini, siyasal gelenekleri ve talihin rolünü de hesaba katıyor. Tarihçinin kazananları övmekle yetinmeyip kanıtları eleştirel biçimde değerlendirerek nedenleri ortaya çıkarması gerektiğini savunuyor. Eserin büyük bölümü günümüze eksik ulaşsa da kitap, Roma’nın Akdeniz’deki egemenliğini ve devletlerin yükselişini anlamak için temel kaynaklardan biri olmayı sürdürüyor. Polybios, tarihsel deneyimi siyasal düşünceyle birleştirerek gücün nasıl kurulduğunu ve hangi koşullarda zayıfladığını araştırıyor.

Polybios — Akdeniz Dünyası ve Roma’nın Yükselişi 1-2
Çeviren: Oğuz Yarlıgaş • Alfa Yayınları
Tarih • 456 sayfa • 2026

Ahmet Bozkurt — Bellek ve Labirent (2026)

İnsan geçmişini kaybettiğinde geriye ne kalır? Burhan Sönmez’in anlatılarında belleğini yitirmiş, geçmişiyle bağı kopmuş ve kimliğini yeniden kurmak zorunda kalan karakterler tam da bu sorunun çevresinde dolaşıyor. Ahmet Bozkurt’un ‘Bellek ve Labirent: Burhan Sönmez’de Trajik Görünü ve Yazı’ adlı çalışması, Sönmez’in edebiyatını bu bellek kaybı ve kendini yeniden arama deneyimi üzerinden ele alarak insanın geçmişiyle kurduğu ilişkinin kırılganlığını sorguluyor.

Bozkurt için labirent yalnızca içinde kaybolduğumuz bir mekânı ifade etmiyor. Labirent, belleğin çözüldüğü ve zamanla kurulan bağın koptuğu noktada ortaya çıkan varoluşsal bir biçim anlamına da geliyor. İnsan artık bir çıkışı değil, yitirdiği zamanı arıyor; geçmişe ulaşamadıkça bulunduğu dünya da giderek labirent haline geliyor. Bu nedenle çalışma, labirenti mekânsal bir imgeden çıkararak zaman, bellek ve özne arasındaki ilişkinin biçimine dönüştürüyor ve Umberto Eco’nun geleneksel, modern ve postmodern labirent ayrımına yeni bir boyut ekliyor.

Kitabın merkezindeki trajik görünüm de tam bu anlama geliyor. Modern insan için mesele yalnızca bir çıkış bulamamak değil, çıkışın mümkün olduğu bir geçmişe artık ulaşamamak. Bellek bir arşiv gibi geçmişi saklayan güvenilir bir depo olmaktan çıktığında öznenin kendisi de parçalanıyor. Yazı ise bu parçalanmışlığı onarmak ya da kesin bir çıkış göstermek yerine, kaybın ve çıkışsızlığın izlerini kayda geçiriyor. Böylece yazmak, unutulanı bütünüyle geri getiren bir eylem olmaktan çok, kaybolmuş olanın çevresinde dolaşma biçimine dönüşüyor.

Bozkurt, Burhan Sönmez’in eserlerini Proust, Benjamin, Kafka, Borges, Eco, Blanchot, Bergson, Sartre ve Derrida gibi farklı düşünür ve yazarların açtığı teorik güzergâhlarla birlikte okuyor. Bu karşılaşmalar üzerinden bellek ile zaman, yazı ile sessizlik, özne ile kayıp, varlık ile fazlalık arasındaki gerilimleri inceliyor. Sönmez’in anlatılarındaki firari karakterlerin ve parçalanmış geçmişlerin yalnızca bireysel hikâyeler olmadığını, modern öznenin kendisini kurma çabasındaki daha derin bir çatışmayı yansıttığını gösteriyor.

‘Bellek ve Labirent’, bu açıdan Burhan Sönmez’in edebiyatını yalnızca temaları üzerinden açıklamakla yetinmiyor; onun anlatılarında trajik deneyimin nasıl biçim kazandığını da araştırıyor. Belleğin kaybı labirenti yaratırken yazı bu labirentin duvarlarında iz bırakıyor. Çıkışın bulunamaması ise yalnızca bir başarısızlık değil, insanın kendi geçmişi, kimliği ve varlığıyla kurduğu ilişkinin temel bir koşulu…

Ahmet Bozkurt — Bellek ve Labirent: Burhan Sönmez’de Trajik Görünü ve Yazı
• Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 144 sayfa • 2026

Xueting C. Ni — Çin Mitolojisi (2026)

Tanrılar, kahramanlar ve fantastik yaratıklardan oluşan büyük bir hazine…

Xueting C. Ni ‘Çin Mitolojisi’nde (‘Chinese Myths’) Çinlilerin evreni, doğayı, insanı ve görünmeyen dünyayı nasıl anlamlandırdığını gösteriyor. Kitap, tek ve değişmez bir mitoloji sistemi aramak yerine, farklı dönemlerden, bölgelerden ve inanç geleneklerinden gelen anlatıların zaman içinde nasıl birbirine karıştığını izliyor. Şamanik gelenekler, halk inanışları, Taoizm ve Budizm bu mitolojik evrenin biçimlenmesinde birlikte rol oynuyor.

Bu dünyanın başlangıcında kaosu düzenleyen yaratılış anlatıları yer alıyordu. Pangu, ilksel kaostan doğarak göğü ve yeri birbirinden ayırdı ve kozmik düzenin kurulmasını sağladı. Nüwa ise insanlığı yarattı; aynı zamanda göğün parçalanması ve dünyanın tehdit altına girmesi karşısında kozmik düzeni onardı. Bu anlatılarda yaratılış yalnızca bir başlangıç değildi; doğa ile insan, gök ile yer ve düzen ile kaos arasındaki ilişkinin sürekli yeniden kurulmasını ifade ediyordu. Yin ve Yang anlayışı da varlığın birbirine karşıt görünen ama birbirini tamamlayan güçler arasındaki dinamik dengesini ortaya koyuyor.

Kitap daha sonra göksel ve dünyevi dünyaların birbirleriyle ilişkisini inceleyen geniş bir tanrılar ve ruhlar evrenine uzanıyor. Yeşim İmparatoru göksel düzenin hükümdarı olarak öne çıkarken Xiwangmu ölümsüzlük ve kutsallıkla ilişkilendiriliyor. Yeraltı dünyasında ise ölülerin kaderi, yargılanması ve cezalandırılması farklı ilahi figürler üzerinden anlatılıyor. Böylece Çin mitolojisinde ölüm, yaşamdan tamamen kopuk bir alan olarak değil, kozmik ve toplumsal düzenin devam ettiği başka bir varoluş katmanı olarak beliriyor.

Kahramanlık anlatıları da bu evrenin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Hou Yi, dünyayı kavuran dokuz güneşi vurarak insanlığı felaketten kurtardı; Chang’e ise ölümsüzlük iksirinin ardından Ay’a yükselerek aşk, ayrılık ve ölümsüzlükle bağlantılı güçlü bir figüre dönüştü. Huangdi bilge hükümdar ve kültürel kurucu olarak hatırlanırken Nezha, çocuk yaşta olağanüstü güçlere sahip savaşçı tanrı olarak karşımıza çıkıyor. Sun Wukong ise göksel otoriteye başkaldıran, dönüşme ve sınırları aşma yetenekleriyle öne çıkan Maymun Kral olarak Çin anlatı geleneğinin en tanınmış figürlerinden birini oluşturuyor.

Ni, ejderhalar, canavarlar, hayaletler ve ölümsüzler gibi figürleri de yalnızca fantastik unsurlar olarak sunmuyor. Özellikle Long ejderhaları su, yağmur ve kozmik güçlerle ilişkilendirilen varlıklar olarak doğa ile kutsallık arasındaki bağı görünür kılıyor. Sekiz Ölümsüz ise farklı kökenlerden gelen insanların ölümsüzlüğe ulaşabileceği düşüncesini ve Taoist anlatıların çeşitliliğini yansıtıyor. Büyülü hazineler, iksirler ve doğaüstü güçler de insanın sıradan yaşamın sınırlarını aşma arzusunu ifade ediyor.

Kitabın genel çerçevesinde Tao’nun her şeyi kuşatan akışı, Yin ve Yang’ın dengesi, göksel saray ile yeraltı dünyası ve insanlarla doğaüstü varlıklar arasındaki ilişkiler birbirinden kopuk başlıklar olarak durmuyor. Çin mitolojisi böylece sürekli dönüşen, farklı geleneklerin birbirine eklemlendiği bir kültürel alan niteliği kazanıyor. Ni’nin çalışması, bu anlatıların geçmişte kalmadığını; Çin kültüründe, folklorunda ve popüler hayal gücünde yaşamaya devam ettiğini göstererek mitolojinin aynı zamanda dünyanın ve insanın yerini anlamlandırma biçimi olduğunu ortaya koyuyor.

Xueting C. Ni — Çin Mitolojisi
Çeviren: Bahar Çetiner • Kronik Kitap
Mitoloji • 232 sayfa • 2026

Jacqueline Rose — Şiddet ve Kadına Şiddet (2026)

Jacqueline Rose bu çalışmasında, şiddeti yalnızca suç ya da bireysel sapma olarak ele almıyor; onun toplumsal, siyasal ve ruhsal köklerini araştırıyor. Hannah Arendt’in düşüncelerinden hareket eden Rose, özellikle kadına yönelik şiddetin neden bu kadar yaygın ve kalıcı olduğunu sorguluyor. Ona göre şiddet yalnızca başkalarının dünyasında gerçekleşen bir kötülük değil; insanın kendi kırılganlığı, korkuları ve inkârlarıyla da ilişkilidir. Kitap da insanların şiddete izin veren düşünsel ve duygusal mekanizmaları nasıl kurduğunu sorguluyor.

Rose’un temel meselelerinden biri erkeklik ile şiddet arasındaki ilişki. Erkeklerin cinsel şiddetin failleri olma oranlarının yüksekliğini kabul ederken şiddeti erkek doğasının değişmez bir özelliği olarak açıklamayı reddediyor. Bunun yerine, kırılgan masküleniteye, güçsüzlük duygusuna ve bu duygunun inkâr edilmesine bakıyor. Erkeğin kendi savunmasızlığını kabul edememesi, bu kırılganlığı kadınlara ya da başka “ötekilere” yansıtmasına dönüşebiliyor. Cinsel taciz böylece iktidarın sergilendiği bir eylem olmanın yanı sıra, iktidar ile cinselliği birbirine bağlayarak erkeklik duygusunu kanıtlama çabası olarak ortaya çıkıyor.

Rose, kadınları yalnızca edilgen kurbanlar olarak temsil eden anlatılara da mesafeli duruyor. ‘Şiddet ve Kadına Şiddet’ (‘On Violence and On Violence Against Women’) bu yaklaşımı MeToo hareketinden trans kadınlara yönelik şiddete, aile içi şiddetten göçmen kadınların maruz kaldığı taciz ve aşağılanmaya kadar farklı örneklerde sınıyor. Rose, edebiyatı şiddetin psikolojik ve toplumsal boyutlarını açığa çıkaran bir alan olarak görüyor; Roxane Gay, Anna Burns, Hisham Matar, Han Kang ve Eimear McBride gibi yazarların metinleri üzerinden şiddetin nasıl anlatıldığına bakıyor. Oscar Pistorius davasında cinsiyet, ırk, sınıf, yas ve adaletin kesişimini sorguluyor. Güney Afrika’da Apartheid mirası, siyasal protesto, travma ve adalet arasındaki bağları izliyor; sığınmacı kadınların maruz kaldığı aşağılanma üzerinden devletin bürokratik uygulamalarının da şiddet üretebildiğini gösteriyor.

Rose’un Judith Butler, Arendt ve psikanalitik düşünceyle kurduğu ilişki, kitabın merkezindeki soruyu derinleştiriyor: İnsan zihni kendisine şiddet uygulama iznini nasıl veriyor? Şiddetin en tehlikeli biçimleri her zaman görünür olmuyor; dilde, kurumlarda, toplumsal normlarda ve inkârda da işliyor. Bu nedenle mücadele cezalarla sınırlı kalmıyor; düşünme, görme ve sorumluluk alma kapasitesini yeniden kurmayı gerektiriyor. Rose, şiddeti başkalarının sorunu olmaktan çıkarıp hepimizi içine alan bir insanlık meselesi olarak düşünmeye çağırıyor.

Jacqueline Rose — Şiddet ve Kadına Şiddet
Çeviren: Emre Uzun • Alfa Yayınları
Kadın • 376 sayfa • 2026

Menekşe Tokyay — Yeni Yalnızlar (2026)

Dijital çağ çocuklara sınırsız bilgiye, eğlenceye ve iletişim olanaklarına ulaşma imkânı sunarken, onları gerçek ilişkilerden ve ortak yaşam deneyimlerinden giderek uzaklaştırıyor. Menekşe Tokyay ‘Yeni Yalnızlar: Dijital Çağın Çocukları’nda bu çelişkiye odaklanıyor: Çocuklar hiç olmadığı kadar çok insanla bağlantı kurabiliyor ama aynı zamanda kendilerini daha yalnız, daha güvensiz ve daha kopuk hissediyor. Kitap, dijital yalnızlığı yalnızca ekran kullanımının bir sonucu olarak değil, çocuğun sosyal çevresiyle kurduğu bağların zayıflamasıyla ortaya çıkan daha kapsamlı bir sorun olarak ele alıyor.

Tokyay, çocukların nasıl yalnızlaştığını anlamak için yalnızca telefonlara ve sosyal medyaya bakmıyor; aile yapısındaki değişimlerden ekonomik koşullara, kentlerin giderek daralan yaşam alanlarından eğitim sistemine kadar uzanan daha geniş bir tablo çiziyor. Salgın döneminin çocukları dört duvar arasına sıkıştırması ve ekranları gündelik hayatın merkezine taşıması bu dönüşümü hızlandırırken, sürekli yayılan şiddet, korku ve kaygı içerikleri de çocukların dünyasını etkiliyor. Buna karşılık meseleyi “yeni nesil bozuldu” gibi bir kuşağa özü yargılarla açıklamak yerine, çocukların içinde büyüdüğü toplumsal koşulları sorgulamak gerekiyor.

Kitabın önemli meselelerinden biri de çocuğun sosyal-duygusal gelişiminde oyunun ve akran ilişkilerinin taşıdığı rol. Sokakta kurulan oyunlar yalnızca eğlenme alanı değil; çocukların çatışmayı, dayanışmayı, reddedilmeyi, seçilmeyi, korkuyu, öfkeyi, hayal kırıklığını ve mutluluğu deneyimleyerek öğrendiği sosyal laboratuvarlarıdır. Sokakların ve serbest oyunun geri çekilmesiyle çocuklar bu deneyimlerden mahrum kalırken, aşırı korumacı ebeveynlik de bağımsızlaşma süreçlerini sınırlıyor. “Helikopter ebeveynlik” çocuğu tehlikelerden korumaya çalışırken, onun kendi başına sorun çözme ve ilişki kurma kapasitesini geliştireceği alanları daraltıyor.

Tokyay, okulun da bu sorunun dışında olmadığını gösteriyor. Akademik başarıya, ölçmeye ve yarışmaya ağırlık veren eğitim anlayışı çocuğun sosyal-duygusal gelişimini geri plana iterken, okulun çocukların birlikte yaşayacağı, oynayacağı ve ilişki kuracağı bir alan olma niteliği de zayıflıyor. Böylece evde ekrana yönelen, okulda ise yine ekranlarla çevrelenen çocuk için gerçek karşılaşmalar giderek azalıyor.

‘Yeni Yalnızlar’ bu nedenle yalnızca ailelere “ekran süresini azaltın” çağrısı yapan bir kitap değil. Çocuğun üstün yararını merkeze alarak ailelerin, okulların, yerel yönetimlerin ve devletin sorumluluklarını birlikte tartışıyor. Çocuk dostu kentlerin nasıl kurulabileceğini, sokakların ve kamusal alanların nasıl yeniden çocukların kullanımına açılabileceğini ve dijital dünyanın riskleri karşısında hangi politikaların geliştirilebileceğini sorguluyor. Tokyay’ın önerdiği çözüm, teknolojiyi bütünüyle reddetmekten çok, onun çocukların gerçek dünyayla kurduğu ilişkilerin yerini almasına izin vermemek. Kitap, çocuklara kaybettikleri yalnızca bir geçmişi değil, oyun oynayabilecekleri, arkadaşlık kurabilecekleri, çatışabilecekleri ve kendi başlarına büyüyebilecekleri bir dünyayı yeniden kazandırmanın mümkün olduğunu savunuyor.

Menekşe Tokyay — Yeni Yalnızlar: Dijital Çağın Çocukları
• İletişim Yayınları
Sosyoloji • 304 sayfa • 2026