İsmail Sarp Aykurt — Toplum, Tarih, Propaganda (2026)

İsmail Sarp Aykurt’un ‘Toplum, Tarih, Propaganda’ adlı çalışması, propagandayı toplumdan, sınıflardan ve ideolojilerden bağımsız, yalnızca belirli dönemlerde ortaya çıkan bir iletişim tekniği olarak ele almıyor. Propagandanın siyasal akımların sınıfsal ve ideolojik perspektifleriyle, partilerin programlarıyla ve farklı güç odaklarının çıkarlarıyla birlikte şekillendiğini savunuyor. Adı değişse, kullanılan araçlar incelse ve biçimleri dönüşse de propaganda, ikna etme, meşruiyet sağlama ve rıza oluşturma işlevini koruyor. Bu nedenle kitap, propagandayı tarihin belirli bir dönemine ya da yalnızca “kötücül” olarak tanımlanan rejimlere ait bir olgu olmaktan çıkararak, siyasetle birlikte varlığını sürdüren süreklilik taşıyan bir pratik olarak inceliyor.

Çalışmanın ilk bölümünde propaganda kavramının temel terimleri ele alınıyor. Propaganda ile siyasal iletişim ve reklam arasındaki ilişkiler ayrıştırılırken, toplum mühendisliğinin toplumsal yapıyı ve davranışları biçimlendirme iddiası üzerinde duruluyor. Siyasal ikna ve retorik, siyasetin düşünceleri ve kitleleri etkileme araçları açısından değerlendiriliyor. Bunun yanında güç zehirlenmesi ya da “Hubris Sendromu”, siyasal iktidarın kullanım biçimleriyle bağlantılı bir başlık olarak ele alınıyor. Halkla ilişkiler ve “spin doctor” kavramları, siyasal iletişimin profesyonelleşen ve algıyı yönetmeye dönük boyutlarını ortaya koyarken, kamu diplomasisi ve yumuşak güç ise devletlerin yalnızca zorlayıcı araçlarla değil, çekim ve ikna yoluyla da etkide bulunma biçimlerini gündeme getiriyor. Böylece propaganda, tek başına işleyen bir teknik olarak değil, siyasal iletişimden diplomasiye kadar uzanan daha geniş bir ilişkiler ağı içinde konumlandırılıyor.

İkinci bölüm, propagandanın tarihsel ve ideolojik zeminini oluşturan temel siyasal akımlara yöneliyor. Komünist ideolojinin ardından Sovyetler Birliği’nde Marksizm-Leninizm biçiminde kurumsallaşan ortodoksi ve Yugoslavya’daki özyönetimci sosyalizm ayrı örnekler olarak inceleniyor. Ardından liberal-kapitalist ve post-kapitalist ideolojilerin dönüşümü ele alınıyor. İtalyan faşizmi ve Alman faşizmi, yani Nasyonal Sosyalizm üzerinden faşist ideolojilerin tarihsel biçimleri değerlendiriliyor; ayrıca farklı faşist ideolojiler arasındaki varyasyonlara işaret ediliyor. Kitap burada yalnızca ideolojilerin kısa tarihlerini aktarmakla yetinmeyerek, bu siyasal akımların propaganda ile kurduğu ilişkiyi görünür kılıyor ve geçmişte ortaya çıkan ideolojik biçimlerin günümüz siyasetiyle kurulabilecek kavramsal ve organik bağlantılarını düşünmeye açıyor.

Üçüncü bölümde odak Türkiye’ye çevriliyor. Kitap, Anadolu coğrafyasının 1946 sonrasındaki siyasal tarihine propaganda açısından bakarken, seçimli dönemlerin yanı sıra seçimlerin ortadan kaldırıldığı ya da olağanüstü koşulların belirlediği dönemleri ve siyasetin sokağa taşındığı momentleri de dikkate alıyor. Demokrat Parti iktidarı, 27 Mayıs 1960, 1970-80 arasındaki sokak olayları ve 1991’de SHP örneğinde olduğu gibi farklı siyasal dönemleri afişler üzerinden kısaca hatırlatıyor. Buradaki amaç Türkiye’nin bütün seçimlerini veya bütün partilerin propaganda faaliyetlerini kapsamlı biçimde sıralamak değil; dönemin siyasal atmosferini yansıtan öne çıkan görsel kültür öğeleri üzerinden propaganda biçimlerinin nasıl değiştiğini göstermek.

Çalışmanın kapsamlı biçimde odaklandığı örnek ise 14 Mayıs 2023 seçimleri. Kitap, 2023’te mecliste yer alan ya da meclis dışında muhalefet yürüten farklı partilerin propaganda mücadelesini özellikle parti afişleri üzerinden inceliyor. Tarihsel ve temel ideolojilerden beslenen, ancak güncel siyasette farklı ideolojik açılımlarla yeniden kurulan söylemler görsel göstergeler üzerinden değerlendiriliyor. Afişlerde kullanılan imgeler, simgeler, renkler, sloganlar ve diğer görsel unsurların siyasal mesajı nasıl oluşturduğu göstergebilimsel bir analiz yöntemiyle ele alınıyor. Böylece propaganda yalnızca “ne söylendiği” üzerinden değil, “nasıl söylendiği ve hangi göstergeler aracılığıyla bir anlam dünyası kurulduğu” üzerinden de okunuyor.

Bu yönüyle ‘Toplum, Tarih, Propaganda’, propaganda kavramını tek başına tanımlamak yerine onu tarih, ideoloji, sınıf, siyasal iletişim ve görsel kültürle birlikte düşünmeyi öneriyor. Kitap, propaganda biçimleri değiştikçe kavramın da yeni görünümler kazandığını, ancak ikna, meşruiyet ve rıza üretme işlevinin süreklilik taşıdığını gösteriyor. Geçmişteki ideolojik deneyimlerden Türkiye’nin yakın tarihine ve 14 Mayıs 2023 seçimlerindeki afişlere uzanan inceleme, okura yalnızca propaganda örneklerini tanıtmakla kalmıyor; siyasal mesajların ardındaki ideolojik ve toplumsal ilişkileri çözümleyebilmek için kullanılabilecek bir bakış açısı da sunuyor.

İsmail Sarp Aykurt — Toplum, Tarih, Propaganda: Kavramlar, İdeolojiler, Propaganda Tarihi, Türkiye Örnekleri
• Sarmal Kitabevi
Siyaset • 237 sayfa • 2026

Akira O’Connor, Erin Robbin — Sömürge Zihinler (2026)

Akira O’Connor ve Erin Robbins ‘Sömürge Zihinler’de modern psikolojinin hangi bilgi ve anlatıları “bilimsel gerçek” olarak kabul ettiğini ve bu kabullerin hangi tarihsel koşullar içinde oluştuğunu araştırıyor. Yazarların hareket noktası, psikoloji kanonunun yalnızca en etkili araştırmacıların ve çalışmaların toplamından oluşmadığı düşüncesidir. Ders kitaplarında, üniversite müfredatlarında ve araştırma yöntemlerinde tekrar tekrar aktarılan insanlar, kavramlar ve yöntemler belirli bir düşünme sistemini de yeniden üretiyor. Bu nedenle yazarlar, “Bu bilgi doğru mu?” sorusunun yanında “Neden bu bilgi doğru kabul edildi ve bu statüyü sürdürmesini sağlayan kurumlar neler?” sorusunu da soruyor.

Kitabın ilk bölümü kanon kavramını ele alıyor. Psikolojide açıkça tanımlanmış bir kanon bulunmadığı düşünülse de lisans eğitiminde öğretilen teoriler, yöntemler, araştırmacılar ve analiz araçları arasında güçlü bir ortaklık olduğu belirtiliyor. Yazarlar bu ortaklığın, psikolojinin neyi önemli, ölçülebilir ve araştırılmaya değer gördüğünü belirlediğini savunuyor. Dolayısıyla kanonu sorgulamak yalnızca geçmişte unutulmuş isimleri müfredata eklemek değil, bilginin üretilme ve aktarılma biçimlerini de sorgulamak anlamına geliyor.

İkinci bölüm, istatistiğin psikolojideki yükselişi ile öjeni arasındaki tarihsel bağlantıya odaklanıyor. İstatistiksel yöntemlerin kendisi öjenik bir düşünceyle özdeşleştirilmiyor; ancak psikolojinin “bilimsel” ve ölçülebilir bir disiplin olarak güçlenmesinde rol oynayan bazı istatistiksel yaklaşımların öjenik ideallerle aynı tarihsel ortamı paylaştığı gösteriliyor. İnsanların özelliklerini ölçmek, sınıflandırmak ve gruplar arasında karşılaştırmak, bazı durumlarda toplumsal hiyerarşileri doğal ve nesnel göstermek için kullanılıyor. Böylece bugün teknik ve tarafsız görünen araçların hangi amaçlarla ve hangi varsayımlar altında geliştirildiği sorusu ortaya çıkıyor.

Üçüncü bölümde zekâ testleri inceleniyor. Binet-Simon ölçeğinin ortaya çıkışından itibaren psikolojik testlerin yalnızca bireysel özellikleri anlamak için kullanılmadığı, eğitim ve toplum politikaları üzerinde de etkili olduğu anlatılıyor. “Zayıf akıllı” insanların belirlenmesi fikri, zekânın tek ve değişmez bir özellik olduğu varsayımıyla birleştiğinde ayrımcı uygulamaları destekleyebiliyor. Yazarlar burada testlerin sonuçlarından çok, zekânın nasıl tanımlandığı, hangi kültürel becerilerin ölçüldüğü ve ölçümlerin toplumsal kararlar için nasıl kullanıldığı üzerinde duruyor.

Dördüncü bölüm psikiyatrik tanıların sapma ve marjinalleşmeyle ilişkisini ele alıyor. Ruhsal hastalık kategorileri insanların yaşantılarını anlamlandırmak ve tedavi etmek açısından önemli araçlar olabilse de “normal” ile “anormal” arasındaki sınırı belirleyen kurumsal otoritenin nasıl oluştuğu sorgulanıyor. Psikiyatrik tanının yalnızca bir hastalığı betimleyen teknik araç olmadığı, aynı zamanda toplumun kabul edilebilir davranışlara ilişkin sınırlarını da etkileyebildiği gösteriliyor. Böylece tanı, bilgi üretimi ile toplumsal güç arasındaki ilişkinin örneklerinden biri hâline geliyor.

Beşinci bölüm frenoloji ve modern nörogörüntüleme tekniklerini karşılaştırıyor. Frenolojinin zihinsel özellikleri kafatasının biçimi üzerinden açıklama girişimi bilimsel geçerliliğini yitirmiş olsa da, yazarlar eski bir hatanın ortadan kalkmasının benzer düşünme biçimlerinin bütünüyle sona erdiği anlamına gelmediğini savunuyor. Günümüzde beyin görüntüleme teknolojileri, özellikle fMRI, zihinsel süreçleri belirli beyin bölgeleriyle ilişkilendirmede güçlü araçlar sağlıyor. Ancak görüntülerin yorumlanması, istatistiksel eşikler ve teknolojinin sağladığı görsel kesinlik duygusu, bilimsel sonuçların olduğundan daha doğrudan ve kesin algılanmasına yol açabiliyor. Bu nedenle teknoloji ile bilgi arasındaki ilişkinin de eleştirel biçimde değerlendirilmesi gerekiyor.

Altıncı bölüm psikolojide kadınların konumunu inceliyor. Kadınlar uzun süre araştırmanın nesnesi olarak belirli toplumsal ve biyolojik varsayımlar çerçevesinde incelenirken araştırmacı olarak da bilimsel kurumların dışında veya kenarında bırakılıyor. Histeri, hormonlar ve mutluluk ilaçları üzerinden kadın bedeninin ve davranışlarının nasıl tanımlandığı ele alınıyor. Yazarlar kadınların psikolojiye yalnızca araştırma konusu olarak değil, araştırmacı olarak da katılımının önemini vurgularken, cinsiyet farklılıklarının doğal ve değişmez kategoriler olarak kabul edilmesinin taşıdığı sorunları tartışıyor.

Yedinci bölüm psikolojinin ırk konusundaki tarihine odaklanıyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bilimsel ırkçılık, zekâ araştırmaları ve eğitim politikaları üzerinden, psikolojik ölçümlerin ırksal hiyerarşileri desteklemek için nasıl kullanılabildiği inceleniyor. Zekânın toplumsal ve kültürel koşullardan bağımsız, değişmez bir özellik olarak ele alınması eleştirilirken, insanların yaşadığı çevrelerin ve eğitim sistemlerinin psikolojik ölçümlere etkisi gündeme getiriliyor. Böylece “bilimsel” kategorilerin toplumdaki mevcut eşitsizlikleri yalnızca yansıtmakla kalmayıp onları yeniden üretebilme ihtimali ortaya konuyor.

Sekizinci bölüm, psikolojik araştırmalarda Batılı, eğitimli, sanayileşmiş, zengin ve demokratik toplumların —WEIRD toplumlarının— aşırı temsil edilmesi sorununu ele alıyor. Psikoloji insan zihni hakkında evrensel sonuçlara ulaşmayı hedeflerken araştırmaların belirli toplumlarda yoğunlaşması, elde edilen sonuçların bütün insanlığa genellenmesini sorunlu hâle getirebiliyor. Yazarlar kültürlerarası araştırmanın bu problemi çözebileceğini kabul etmekle birlikte, kültürlerarası yöntemlerin de kendi varsayımlarını ve etik sorunlarını taşıdığını belirtiyor. Amaç yalnızca örneklemi çeşitlendirmek değil, “evrensel insan” hakkında nasıl düşündüğümüzü de yeniden değerlendirmek oluyor.

Dokuzuncu bölüm üniversiteleri bilgi üretiminin ve dağıtımının güçlü kurumları olarak ele alıyor. Yükseköğretim eşitsizlikleri azaltmayı amaçlasa bile hangi bilginin değerli kabul edileceğine, hangi araştırmaların yayımlanacağına ve kimlerin bilgi üretme imkânına sahip olacağına ilişkin eşitsizlikleri sürdürebiliyor. Akademik kurumların kendi kanonlarını yeniden üretmesi, çeşitliliğin yalnızca öğrenci ve araştırmacı sayısını artırmakla çözülemeyeceğini gösteriyor. Bilginin üretim ve dolaşım koşullarının da değişmesi gerekiyor.

Sonuç bölümünde yazarlar psikoloji kanonunun dönüştürülmesini, geçmişteki sorunlu isimleri basitçe listeden çıkarmaktan daha geniş bir mesele olarak ele alıyor. Amaç, psikolojinin hangi varsayımlarla çalıştığını, hangi insanların deneyimlerini merkeze aldığını ve hangi kurumların bilgiye meşruiyet kazandırdığını sürekli sorgulayan bir disiplin anlayışı geliştirmek. Yazarların kendi akademik geçmişlerini de eleştiriye dahil etmeleri bu yaklaşımın önemli bir parçasını oluşturuyor. Kendi çalışmalarının ve kurumlarının da söz konusu kanonun içinde yer aldığını kabul ederek, eleştirinin dışarıdan yöneltilen bir suçlama değil, araştırmacının kendi konumunu da sorgulamasını gerektiren bir süreç olduğunu vurguluyorlar.

‘Sömürge Zihinler’ (‘Colonised Minds: Narratives That Shape Psycholog’) böylece psikoloji tarihini yalnızca geçmişteki hataların dökümü olarak sunmuyor. İstatistikten zekâ testlerine, psikiyatrik tanıdan beyin görüntülemeye, kadın ve ırk araştırmalarından üniversitelerin bilgi üretme biçimlerine kadar uzanan örneklerle, psikolojik bilginin toplumsal ve tarihsel koşullardan bağımsız olmadığını gösteriyor. Kitabın temel sorusu da burada belirginleşiyor: İnsan zihnini daha kapsayıcı biçimde anlayabilmek için yalnızca yeni bilgiler üretmek değil, hangi bilgileri neden bilimsel ve önemli kabul ettiğimizi de yeniden düşünmek gerekiyor.

Akira O’Connor, Erin Robbin — Sömürge Zihinler: Psikolojiyi Şekillendiren Anlatılar
Çeviren: Beyza Konuk • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 320 sayfa • 2026

Arnaud Orain — El Konulan Dünya (2026)

Arnaud Orain ‘El Konulan Dünya’da, kapitalizmin tarihini, liberal ve “sonluluk kapitalizmi” olarak adlandırdığı iki farklı biçimin gerilimi üzerinden yeniden okuyor. Ona göre neoliberal küreselleşmenin sınırsız büyüme, serbest ticaret ve rekabet vaadi çözülürken dünya yeniden sınırlı ve ele geçirilmesi gereken bir alan olarak kavranıyor. “Sonluluk kapitalizmi” bu zihniyeti ifade ediyor: toprak, maden ve deniz gibi varlıkların tekelleştirilmesi ve bunlardan rant elde edilmesi hedefleniyor.

Orain bu yaklaşımın yalnızca geçmişte kalmış bir merkantilizm biçimi olmadığını savunuyor. Ona göre kapitalizmin tarihinde üç dönemde belirginleşen bir mantık bulunuyor: 16.-18. yüzyıllar, 1880-1945 arası ve 2010’dan günümüze uzanan dönem. Bu dönemleri birleştiren temel unsur, dünyanın “sonlu” olduğuna ilişkin kaygının siyasal davranışları şekillendirmesidir. Kaynakların ve pazarların sınırlı olduğu düşüncesi, aktörleri önce davranmaya, stoklamaya, kapatmaya ve stratejik varlıkları denetim altına almaya yöneltiyor.

İlk iki bölümde denizlerin kapatılması ve askerileştirilmesi ele alınıyor. Orain, okyanusların Avrupalı güçler tarafından keşfedilmesini coğrafi genişleme değil, sahiplenme ve rekabet süreci olarak değerlendiriyor. Deniz yolları ve ticaret alanları üzerindeki denetim, savaş donanmalarıyla ticaret filolarını birbirine bağlıyor. Böylece ticaret ile savaş arasındaki sınır bulanıklaşıyor ve denizler ekonomik ve askerî bir mücadele alanına dönüşüyor.

Üçüncü ve dördüncü bölümlerde kapitalizmin rekabetle özdeşleştirilmesine itiraz ediliyor. Sonluluk kapitalizminde amaç, piyasaya daha fazla aktör katmak değil, rakipleri dışarıda bırakarak ayrıcalıklı konum ve rant yaratmak. Tekeller, korumacı düzenlemeler, ayrıcalıklı anlaşmalar ve zor kullanma, serbest ticaretin yerini alabiliyor. Böylece kapitalizm ile piyasanın aynı şey olmadığı gösteriliyor.

Beşinci ve altıncı bölümler, tüccarların ve şirketlerin hükümranlık işlevleri üstlenmesine odaklanıyor. Büyük ticaret şirketleri, devletlerin desteğiyle topraklar, limanlar, kaynaklar ve ticaret ağları üzerinde denetim kuruyor. 1880-1945 döneminde emperyal rekabet yeniden güçlenirken, günümüzde lojistik ağları, enerji, kritik hammaddeler, deniz yolları ve dijital altyapılar stratejik değer kazanıyor.

Orain’in temel tezi, günümüzdeki gelişmelerin yeni olmadığı yönünde. İklim değişikliği, enerji dönüşümü ve kaynak kıtlığı, sonlu bir dünya duygusunu yeniden güçlendiriyor. ‘El Konulan Dünya’ (‘Le Monde Confisqué’), kapitalizmin kimi dönemlerde dünyayı kapatma, kaynakları tekelleştirme ve rakipleri dışlama eğilimini görünür kılıyor.

Arnaud Orain — El Konulan Dünya: Sonluluk Kapitalizmi Üzerine Deneme (16. – 21. Yüzyıllar)
Çeviren: Alp Tümertekin • İş Kültür Yayınları
Tarih • 272 sayfa • 2026

David F. Marley — Korsanların Günlük Hayatı (2026)

David F. Marley ‘Korsanların Günlük Hayatı’nda, Karayipler’de korsanlığın altın çağı olan 1650-1720 dönemini, efsanelerin ardındaki gündelik yaşamın ayrıntıları üzerinden inceliyor. Korsanları yalnızca gemilere saldıran maceracılar olarak değil, yaşayan ve örgütlenen insanlar olarak ele alıyor. İspanyol, Fransız, Hollanda ve İngiliz arşivlerinin yanı sıra korsan sorguları, mağdur ifadeleri ve resmi kayıtlardan yararlanarak bu dünyanın izini sürüyor.

Marley, korsanların denizde ve karada zamanlarını nasıl geçirdiğini inceliyor. Buradan korsanlığın sürekli bir yağma faaliyeti olmadığı, mevsimsel bir uğraş olduğu ve zamanlarının önemli bir bölümünü karada geçirdikleri görülüyor. Gemideki yaşam ise yelken ve halatların bakımı, geminin onarılması, nöbet, seyir ve uzun yolculukların tekdüzeliğiyle şekilleniyor. Beslenmeden de bahsediliyor; yiyecek ve içeceklerin niteliği, taze gıdaya erişim ve saklama koşulları ele alınıyor.

Marley, korsanların gemilerini, silahlarını ve seyir tekniklerini de inceliyor. Yağma ise hedef seçimi, ticaret yolları, ele geçirilen mallar ve paylaşım üzerinden korsan ekonomisinin temel unsurlarını oluşturuyor. Esirlere uygulanan şiddet ve işkence de anlatılıyor. Böylece korsanlığın yalnızca özgürlük ve macera imgeleriyle açıklanamayacağı, ekonomik çıkar ile şiddetin iç içe geçtiği bir düzen olduğu ortaya çıkıyor.

‘Korsanların Günlük Hayatı’ (‘Daily Life of Pirates’), korsan topluluklarının kendi içindeki ilişkilere de odaklanıyor. Kurallar, roller, liderlik biçimleri ve anlaşmalar, korsan dünyasının başıboş olmadığını gösteriyor. Mizah, gündelik konuşmalar, dini tutumlar, sığınaklar ve limanlarla ilişkiler de bu dünyanın parçaları olarak ele alınıyor. Marley, korsanları yalnızca ünlü kaptanların hikâyeleri üzerinden anlatmıyor; sorgulamalar ve mağdur ifadeleriyle sıradan korsanların koşullarına ulaşıyor.

İspanyol, Fransız, Hollanda ve İngiliz dünyaları arasındaki bağlantılar, korsanlığın ulusal sınırları aşan yapısını ortaya koyuyor. Korsanlık ile devlet destekli özel savaşçılık arasındaki geçişkenlik de önem kazanıyor. Böylece korsanlık, dönemin savaşları, ticaret ağları ve sömürge düzeniyle bağlantılı bir olgu olarak görülüyor.

Sonuçta ‘Korsanların Günlük Hayatı’, korsanlık tarihini romantikleştirmek yerine onun maddi, toplumsal ve şiddet içeren gerçekliğini görünür kılıyor. Yiyeceklerden silahlara, seyir tekniklerinden yağma ve esir alma yöntemlerine uzanan ayrıntılar, bu hayatın nasıl sürdürüldüğünü gösteriyor. Marley, korsanların efsanevi görüntüsünün arkasındaki gerçek insanları ve gündelik düzeni ortaya çıkararak korsanlık dünyasına çok boyutlu, ayrıntılı bir tarihsel bakış sunuyor.

David F. Marley — Korsanların Günlük Hayatı
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 392 sayfa • 2026

Slavoj Žižek, Eric Santner, Kenneth Reinhard — Komşu (2026)

Slavoj Žižek, Eric L. Santner ve Kenneth Reinhard’ın bu kitabı, “komşunu kendin gibi sev” buyruğunu modern siyaset ve etik içinden yeniden düşünerek teolojik olanın seküler siyasette neden ortadan kaybolmadığını araştırıyor. Freud’un bu buyruğa duyduğu şaşkınlıktan hareket eden yazarlar, komşuyu yalnızca sevilecek biri değil, benlik ile öteki arasındaki sınırları bozan tekinsiz bir figür olarak ele alıyor. Böylece sevgi ile nefret, dayanışma ile dışlama, etik ile şiddet arasındaki gerilim görünür hale geliyor.

Kitabın temel iddiası, modernleşmeyle birlikte dinin siyasetten bütünüyle çekildiği varsayımının sorgulanması gerektiği yönünde. Siyasal düzenler kendilerini seküler ve rasyonel olarak tanımlasalar bile egemenlik, topluluk, düşmanlık ve evrensellik gibi meselelerde teolojik mantıklar işlemeye devam ediyor. Siyasal teoloji yalnızca dinin siyasete müdahalesini değil, siyasal kavramların içinde süren teolojik boyutu da inceliyor.

Kenneth Reinhard’ın metni, Carl Schmitt’in siyaseti dost ile düşman ayrımı üzerinden düşünmesine karşılık, komşu kavramını siyasal ilişkinin ekseni olarak öne çıkarıyor. Reinhard, komşunun yalnızca aynı topluluğa ait kişi olmadığını; öznenin karşısına çıkan ve onu kendi sınırlarıyla yüzleştiren bir öteki olduğunu tartışıyor. Böylece siyasal topluluğun kimleri içerdiği ve kimleri dışarıda bıraktığı sorusu yeniden kuruluyor.

Eric L. Santner’ın metni, Walter Benjamin, Franz Rosenzweig ve Freud üzerinden komşu sevgisinin anlamını araştırıyor. Kurtuluş, mesihçilik ve mucize temalarını modern özne ve siyaset sorunlarıyla ilişkilendiriyor. Santner, komşuyla karşılaşmayı mevcut düzeni kesintiye uğratabilecek bir olay olarak ele alıyor. Slavoj Žižek ise, komşunun neden bazen sevgiye değil, tahammül edilmesi güç bir aşırılığa dönüştüğünü sorguluyor. Levinas’ın etik yaklaşımını psikanaliz açısından tartışarak arzu, nefret, korku ve şiddet boyutlarını öne çıkarıyor.

‘Komşu: Siyasal Teoloji Üzerine Üç Sorgulama’ (‘The Neighbor: Three Inquiries in Political Theology’), böylece yalnızca din ile siyaset arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma olmaktan çıkıyor. Kitap, kimin “biz” sayılacağını ve kimin dışlanacağını belirleyen siyasal mekanizmaların etik ve teolojik sorular olduğunu gösteriyor. “Komşunu kendin gibi sev” buyruğu basit bir hümanist uzlaşma çağrısı olarak kalmıyor; farklılıkla, düşmanlıkla ve insanın kendi içindeki yabancılıkla yüzleşmeyi gerektiren bir problem haline geliyor. Yazarlar komşuyu yeniden düşünerek seküler siyasetin içindeki teolojik mirası sorguluyor.

Slavoj Žižek, Eric L. Santner, Kenneth Reinhard — Komşu: Siyasal Teoloji Üzerine Üç Sorgulama
Çeviren: Erkal Ünal • Axis Yayınları
Siyaset • 334 sayfa • 2026

German E. Berrios — Ruhsal Semptomların Tarihi (2026)

German E. Berrios’un bu çalışması, modern psikiyatrinin kullandığı ruhsal belirtilerin ve onları tanımlayan dilin nasıl oluştuğunu araştırıyor. Halüsinasyon, sanrı, obsesyon, anksiyete, depresyon, bellek ve bilinç bozukluğu gibi belirtilerin tarih boyunca değişmez olgular olarak mı kaldığı, yoksa onları anlamlandıran kavramların dönemlerin insan ve zihin tasavvurlarıyla birlikte mi değiştiği sorusunu merkeze alıyor. Berrios, tanımlayıcı psikopatolojinin tarihini eski kuramların kronolojisi olarak değil, bugünkü klinik dilin nasıl kurulduğunu sorgulayan bir araştırma olarak ele alıyor.

‘Ruhsal Semptomların Tarihi’ (‘The History of Mental Symptoms’), özellikle XIX. yüzyıl ve sonrasına odaklanıyor. Berrios bu dönemi, Gaston Bachelard’ın “epistemolojik kopuş” ve “yeniden şekillenme” kavramlarından esinlenerek, delilik söyleminde önemli bir dönüşümün yaşandığı dönem olarak değerlendiriyor. Ona göre tanımlayıcı psikopatoloji, yalnızca hastada gözleneni kaydeden nötr bir dil değil; gözlemci, hasta ve belirti arasındaki ilişkiyi kuran kavramsal bir sistem oluşturuyor.

Kitabın biliş ve bilinç bölümünde algı ve düşünce bozuklukları, sanrılar, obsesyonlar ve kompulsiyonlar, bilişsel bozukluklar, bellek ve bilinç bozuklukları ele alınıyor. Berrios, bugün yerleşik görünen bu kavramların hazır ve değişmez kategoriler olmadığını gösteriyor. Aynı davranışın farklı dönemlerde farklı sözcüklerle açıklanabileceğini ortaya koyuyor. Duygudurum bölümünde anksiyete, duygulanım bozuklukları ve anhedoni incelenirken, XIX. yüzyıl psikiyatrisinin başlangıçta entelektüel işlevlere daha fazla ağırlık verdiği gösteriliyor.

İrade ve eylem bölümünde irade bozuklukları, yorgunluk hissi, katalepsi, katatoni, stupor, tremor, rijidite, akatizi ve stereotipi gibi belirtilerin kavramsal tarihleri izleniyor. Son bölümde kişilik bozuklukları ve kendine zarar verme davranışı ele alınıyor. Berrios, geçmişteki ruh hekimlerinin klinik gözlemlerini dönemin tıp anlayışı, felsefi varsayımları ve toplumsal koşullarıyla birlikte değerlendiriyor.

‘Ruhsal Semptomların Tarihi’nin temel sonucu, psikiyatri dilinin nötr ve değişmez bir aynadan ibaret olmadığı fikri oluyor. Belirti ile onu adlandıran sözcük ve gözlenen davranış ile ona yüklenen anlam arasındaki ilişki tarih içinde yeniden kuruluyor. Bu nedenle psikopatolojinin tarihini bilmek, bugün kullandığımız tanımların güvenilirliğini ve sınırlarını sorgulamaya da yarıyor. Berrios böylece semptomların tarihini, modern psikiyatrinin kendi kavramlarını eleştirel biçimde yeniden değerlendirmesini sağlayan temel bir araç olarak konumlandırıyor. Tarih, klinik dilin sınırlarını yeniden düşündürüyor.

German E. Berrios — Ruhsal Semptomların Tarihi: XIX. Yüzyıldan Günümüze Tanımlayıcı Psikopatoloji
Çeviren: Mehmet Bulgen • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 640 sayfa • 2026

Arzu Demirer Sevimli — Yaratıcılık, Sanat, Sinema: Bir Örnek, Akira Kurosawa (2026)

‘Yaratıcılık, Sanat, Sinema: Bir Örnek, Akira Kurosawa’, Arzu Demirer Sevimli’nin yaratıcılık ile sanat arasındaki ilişkiyi sinema üzerinden tartıştığı disiplinlerarası bir çalışma. Kitap, yaratıcılığın nasıl ortaya çıktığı, bireyde hangi göstergeler aracılığıyla görünür hale geldiği ve sanatsal üretime nasıl dönüştüğü sorularından hareket ediyor. Bu kuramsal çerçevenin somut örneği olarak ise dünya sinemasının en etkili yönetmenlerinden Akira Kurosawa’nın yaşamı, sinema anlayışı ve filmleri ele alınıyor.

Çalışmanın temel kavramlarından biri Maslow’un kuramında önemli bir yere sahip olan “kendini gerçekleştirme” kavramı. Buna göre yaratıcılık, yalnızca yeni ve özgün bir şey ortaya koyma yeteneği olarak değil, bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirme sürecinin sanatsal bir ifadesi olarak değerlendiriliyor. Sanatçı, içindeki yaratıcı olanakları ortaya çıkardıkça yalnızca bir ürün üretmiyor; aynı zamanda kendi varoluşunu dönüştürüyor. Kitap bu nedenle yaratıcılığı bireysel psikolojiden sanatın toplumsal ve estetik etkilerine uzanan daha geniş bir bağlam içinde değerlendiriyor.

Sanat eserinin izleyici üzerindeki dönüştürücü etkisi ise üç kavram üzerinden açıklanıyor: alışkanlığı kırma, yeniden üretim ve estetik yaşantı. Alışılmış algı biçimlerinin kırılması, kişinin dünyayı daha önce görmediği bir biçimde deneyimlemesine imkân tanıyor. Sanat yapıtıyla karşılaşan izleyici, mevcut gerçekliği yalnızca olduğu haliyle kabul etmek yerine onu yeniden düşünmeye ve kendi deneyimi içinde yeniden üretmeye başlıyor. Ortaya çıkan estetik yaşantı ise kişinin sanat eseriyle karşılaşmadan önceki konumundan farklılaşmasını sağlıyor. Böylece sanat, yalnızca temsil eden değil, algıyı ve düşünceyi dönüştüren bir deneyim olarak ele alınıyor.

Bu yaklaşım sinemada “auteur kuramı” üzerinden somutlaştırılıyor. Auteur yönetmen, filmi yalnızca senaryo, oyunculuk, görüntü, kurgu ve müzik gibi unsurların toplamı olarak değil, kendi özgün bakışını ve sanatsal kişiliğini taşıyan bütünlüklü bir eser olarak kuruyor. Kurosawa da farklı türlerde ve dönemlerde filmler üretmesine rağmen belirgin bir yönetmenlik imzası oluşturan isimlerden biri olarak bu çerçevede değerlendiriliyor. İnsan doğasına yönelik ilgisi, ahlaki çatışmaları, birey ile toplum arasındaki gerilimleri, savaş ve şiddetin sonuçlarını sorgulaması ve hareketi güçlü bir görsel kompozisyonla birleştirmesi, filmleri arasında süreklilik yaratan unsurlar olarak öne çıkıyor. Kurosawa’nın Japon geleneklerinden, Batı edebiyatından ve farklı sinema geleneklerinden yararlanırken bunları kendi özgün sinema dilinde dönüştürmesi de yaratıcılığın yalnızca “yeni” olanı üretmekten ibaret olmadığını gösteriyor.

Kitabın Kurosawa incelemesinin merkezindeki ilk örnek olan ‘Raşomon’, hakikat ve insan algısı arasındaki ilişkiyi radikal bir anlatı yapısıyla sorguluyor. Aynı olayın farklı tanıkların birbirleriyle çelişen anlatıları üzerinden aktarılması, tek ve değişmez bir hakikate ulaşma fikrini belirsizleştiriyor. Kurosawa burada anlatıyı yalnızca olayların aktarılması için kullanmak yerine, gerçeğin nasıl algılandığını ve insanların kendi çıkarları, korkuları ve gururları doğrultusunda hakikati nasıl dönüştürebildiğini araştırıyor. Filmin farklı bakış açılarını yapısal olarak karşı karşıya getirmesi, sinema dilinin alışılmış anlatı kalıplarını kıran yaratıcı bir müdahale olarak değerlendirilebiliyor.

‘Yedi Samuray’ ise yaratıcılığın toplumsal boyutunu, bireylerin ortak bir tehlike karşısında kurdukları geçici dayanışma üzerinden görünür kılıyor. Haydutların saldırılarından korunmak isteyen yoksul bir köyün samuraylardan yardım istemesiyle başlayan hikâye, samuraylarla köylüler arasındaki sınıfsal ve kültürel mesafeyi de açığa çıkarıyor. Kurosawa, savaş sahnelerinde hareket, ritim, çoklu kamera kullanımı ve dinamik kurgu aracılığıyla izleyiciyi çatışmanın içine çekiyor; yağmur ve çamur gibi doğal unsurlar da savaşın fiziksel ağırlığını artıran görsel araçlara dönüşüyor. Film aynı zamanda kahramanlık fikrini sorgulayarak bireysel cesaret ile kolektif eylem arasındaki ilişkiyi öne çıkarıyor.

Üçüncü örnek olan ‘Ran’ ise Kurosawa’nın geç dönem sinemasındaki daha karanlık ve görsel açıdan daha anıtsal yönelimi ortaya koyuyor. Shakespeare’in ‘Kral Lear’ tragedyasından hareket eden film, iktidar, aile, ihanet, savaş ve yıkım temalarını Japon tarihsel ve kültürel dünyasıyla birleştiriyor. Kurosawa burada renkleri, geniş manzaraları, koreografik hareketleri ve uzun planları anlatının ayrılmaz parçalarına dönüştürüyor. Savaşın görsel olarak ihtişamlı olmasına rağmen şiddetin yüceltilmemesi, aksine insan yıkımının soğuk ve mesafeli biçimde gösterilmesi, filmin önceki dönem yapıtlarından ayrılan önemli özelliklerinden biri oluyor.

Bu üç film birlikte düşünüldüğünde Kurosawa sineması, yaratıcılığın yalnızca teknik ustalık anlamına gelmediğini gösteren kapsamlı bir örnek oluşturuyor. ‘Raşomon’ anlatının ve hakikatin sınırlarını zorlarken, ‘Yedi Samuray’ hareket, kurgu ve toplumsal çatışma üzerinden sinemasal anlatım olanaklarını genişletiyor; ‘Ran’ ise tragedya, resim, tiyatro ve sinemayı bir araya getirerek görsel ve düşünsel açıdan yoğun bir dünya kuruyor. Böylece farklı dönemlere ait bu yapıtlar, Kurosawa’nın kendi sanatsal dilini sürekli yeniden üreten bir auteur olarak okunmasına imkân sağlıyor.

Arzu Demirer Sevimli’nin çalışması, bu nedenle yalnızca Akira Kurosawa üzerine bir sinema incelemesi değil. Yaratıcılığın kaynaklarını, bireyin kendini gerçekleştirme sürecini, sanat yapıtının algıyı dönüştürücü gücünü ve sanatçı ile auteur yönetmen arasındaki ilişkiyi aynı düşünsel çerçevede buluşturuyor. Kurosawa’nın yaşamı ve filmleri üzerinden yaratıcılığın bireysel bir yetenek olmanın ötesinde nasıl estetik bir deneyime, özgün bir sanat diline ve izleyiciyi dönüştüren bir karşılaşmaya dönüşebildiğini araştırıyor. Bu yönüyle kitap hem yaratıcılık ve sanat ilişkisine hem de Kurosawa sinemasının dünya sinemasındaki özgün konumuna disiplinlerarası bir perspektiften bakıyor.

Arzu Demirer Sevimli — Yaratıcılık, Sanat, Sinema: Bir Örnek, Akira Kurosawa
• Agora Kitaplığı
Sinema • 238 sayfa • 2026

Charles Mackay — Kalabalıkların Çılgınlığı ve Olağanüstü Kitlesel Yanılgılar (2026)

Charles Mackay’ın bu eseri, insanların bireysel olarak makul davranabildikleri halde kalabalıkların içinde nasıl ortak yanılgılara kapılabildiklerini ve bu yanılgıların nasıl kitlesel çılgınlıklara dönüşebildiğini tarihsel örnekler üzerinden inceliyor. Mackay’ın temel ilgisi yalnızca insanların neden yanlış kararlar verdiği değil, aynı düşüncenin ve inancın geniş kitleler tarafından paylaşılmaya başlandığında nasıl olağanüstü bir güce kavuştuğu üzerinde yoğunlaşıyor. İnsanlar birbirlerinin beklentilerini, korkularını ve arzularını besledikçe, başlangıçta sınırlı olan bir fikir veya söylenti giderek toplumsal bir gerçeklik gibi algılanıyor. Böylece bireysel muhakemenin yerini kalabalığın davranışına uyum sağlama eğilimi alıyor.

Kitabın en önemli bölümlerinden biri finansal spekülasyonlar ve ekonomik balonlar üzerine kuruluyor. Mackay, özellikle Mississippi Projesi, Güney Denizi Balonu ve Hollanda’daki Lale Çılgınlığı üzerinden insanların değeri gerçek kullanımından veya ekonomik temellerinden kopmuş nesnelere nasıl olağanüstü fiyatlar biçebildiğini gösteriyor. Mississippi Projesi sırasında John Law’ın finansal sistemi ve Mississippi Şirketi etrafında oluşan beklentiler, büyük servetlerin kısa sürede kazanılabileceği düşüncesini yaygınlaştırdı. İnsanlar yükselen fiyatları gelecekteki kazançların kanıtı olarak görerek spekülasyona katıldı ve fiyatların yükselmesi daha fazla kişinin piyasaya girmesine yol açtı. Ancak beklentiler tersine döndüğünde güven hızla kayboldu ve yükselişin yerini çöküş aldı.

İngiltere’deki Güney Denizi Balonu da benzer bir mekanizmayı ortaya koyuyor. Şirketin gelecekte sağlayacağı büyük kazançlara ilişkin beklentiler hisse fiyatlarının hızla yükselmesine neden olurken, toplumun farklı kesimleri giderek spekülasyonun içine çekildi. İnsanlar yalnızca ekonomik hesaplarla değil, çevrelerindeki herkesin kazandığına ilişkin gözlemleriyle de hareket etti. Başkalarının zenginleştiğini görenler fırsatı kaçırma korkusuyla daha fazla yatırım yaptı ve bu davranışlar balonun büyümesini daha da hızlandırdı. Mackay böylece finansal çılgınlığın yalnızca birkaç açgözlü spekülatörün davranışından değil, kalabalığın birbirini sürekli doğrulayan beklentilerinden oluştuğunu gösteriyor.

Hollanda’daki Lale Çılgınlığı ise kitabın en meşhur örneklerinden birini oluşturuyor. Lale soğanlarının fiyatları yükseldikçe bu nesneler yalnızca bir süs bitkisi olmaktan çıkıp büyük servet kazanma aracına dönüştü. İnsanlar fiyatların daha da yükseleceğine inanarak ellerindeki kaynakları lalelere yönlendirdi. Ancak güven ortadan kalktığında fiyatlar düştü ve daha önce büyük servet değerine sahip olduğu düşünülen varlıklar hızla değer kaybetti. Mackay için bu olayların önemi yalnızca geçmişte yaşanmış ekonomik tuhaflıklarda yatmıyor; insanların değer atfetme, beklenti oluşturma ve kalabalığa uyma biçimlerinin zaman içinde tekrar edebilmesinde bulunuyor.

Mackay’ın anlatısında açgözlülük kadar korku da kalabalık davranışının temel güçlerinden biri olarak beliriyor. Fiyatların yükseldiği dönemlerde insanlar başkalarının kazançlarını gördükçe daha fazla risk almaya yöneldi. Çöküş başladığında ise aynı kalabalık bu kez kaybetme korkusuyla hareket etti. Böylece yükseliş ve çöküş birbirinin karşıtı gibi görünse de aslında aynı psikolojik mekanizmanın farklı aşamaları olarak ortaya çıkıyor. İnsanlar yükseliş sırasında ortak coşkuyu, düşüş sırasında ise ortak paniği birbirine aktararak piyasanın hareketlerini daha da şiddetlendiriyor.

Kitap bununla birlikte yalnızca finansal balonlarla sınırlı kalmıyor. Mackay, tarih boyunca ortaya çıkan çeşitli toplumsal inançları, söylentileri, kehanetleri ve kitlesel heyecanları da ele alarak insanların olağanüstü iddialara neden kolayca inanabildiğini araştırıyor. Kalabalıkların belirli bir düşünceyi benimsemesi, o düşüncenin doğruluğunu kanıtlamıyor; fakat geniş bir topluluğun aynı inanca sahip olması bireylerin kuşkularını bastırmasına ve kendi yargılarını kalabalığın yargısına uydurmasına neden olabiliyor. Bu nedenle kitlesel yanılgı, yalnızca bilgisizlikten değil, sosyal etkiden ve insanların başkalarının davranışlarını kendi kararları için ölçüt olarak kullanmasından da besleniyor.

Mackay’ın dikkat çektiği önemli noktalardan biri, insanların çılgınlıkların içindeyken onları çılgınlık olarak görememesi. Bir balon yükselirken geleceğe ilişkin iyimserlik son derece makul görünebiliyor; fiyatlar arttıkça önceki kazançlar yeni yatırımlar için gerekçe oluşturuyor ve herkes aynı yönde hareket ettiği için bu davranış giderek normalleşiyor. Ancak balon patladığında geriye dönüp bakıldığında, insanların nasıl olup da bu kadar yüksek beklentilere kapıldığı anlaşılmaz hale geliyor. Mackay’ın anlatısı tam da bu paradoksu görünür kılıyor: Kalabalığın içindeki birey, çoğunluğun davranışını kendi muhakemesinin yerine koyduğunda olağanüstü görünen kararlar bir anda sıradanlaşabiliyor.

Bu nedenle eser, ekonomik tarih ile insan psikolojisini birbirinden ayırmıyor. Finansal piyasalar, söylentiler ve kitlesel inançlar farklı alanlar gibi görünse de Mackay bunların arkasında benzer bir insan davranışı bulunduğunu gösteriyor. Bir düşünce veya beklenti topluluk içinde yayıldığında insanlar onu yalnızca değerlendirmekle kalmıyor, birbirlerinin davranışları aracılığıyla yeniden üretiyor. Böylece bireysel yanılgılar birleşerek kolektif bir yanılsamaya, kolektif yanılsama da gerçek ekonomik ve toplumsal sonuçlar doğuran bir çılgınlığa dönüşebiliyor.

‘Olağanüstü Kitlesel Yanılgılar ve Kalabalıkların Çılgınlığı’ (‘Extraordinary Popular Delusions and the Madness of Crowds’), bu yönüyle yalnızca Mississippi Projesi, Güney Denizi Balonu veya Lale Çılgınlığı üzerine tarihsel bir anlatı sunmuyor. Asıl olarak insanların kalabalıkların etkisi altında nasıl düşündüğünü, neden başkalarının davranışlarını kendi kararlarının ölçütü haline getirdiğini ve ortak heyecanın nasıl muhakemenin önüne geçebildiğini sorguluyor. Mackay’ın tarihsel örnekleri, balonların ve kitlesel yanılgıların belirli bir döneme özgü olmadığını; koşullar değişse de açgözlülük, korku, taklit ve ortak beklentilerin benzer davranışları yeniden üretebildiğini gösteriyor. Bu nedenle eser, geçmişteki finansal çılgınlıkları anlatırken aynı zamanda kalabalıkların içinde bireysel aklın nasıl kolayca geri plana itilebildiğine dair kalıcı bir uyarı niteliği taşıyor.

Charles Mackay — Kalabalıkların Çılgınlığı ve Olağanüstü Kitlesel Yanılgılar
Çeviren: Ekin Duru • Say Yayınları
Tarih • 128 sayfa • 2026

William J. Bernstein — Bolluğun Doğuşu (2026)

William Bernstein ‘Bolluğun Doğuşu’nda modern dünyanın refah düzeyine nasıl ulaştığını ve insanlık tarihinin büyük bölümünde gerçekleşmeyen ekonomik dönüşümün on dokuzuncu yüzyılda neden mümkün hale geldiğini araştırıyor. İnsanlık tarihinin uzun dönemlerinde üretimin büyük ölçüde durağan kaldığını, kıtlık, hastalık, yüksek ölüm oranları ve düşük yaşam standartlarının toplumların ortak kaderi olduğunu belirten Bernstein, modern ekonomik büyümenin ortaya çıkışını tek bir buluşla ya da yalnızca sanayi devrimiyle açıklamıyor. Ona göre kalıcı ve geniş ölçekli refah, birbirini tamamlayan dört temel koşulun aynı tarihsel süreç içinde bir araya gelmesiyle oluştu: güvence altına alınmış mülkiyet hakları, bilimsel akılcılık, gelişmiş sermaye piyasaları ve ulaşım ile iletişim ağlarının gelişmesi.

Bernstein’ın ilk vurguladığı koşul, insanların emeklerinin ve yatırımlarının sonuçlarına sahip olabileceklerine güvenmelerini sağlayan hukuki ve siyasal düzenin kurulması. Mülkiyet hakkının korunması, sözleşmelerin uygulanabilmesi ve hukukun öngörülebilir hale gelmesi, bireylerin uzun vadeli yatırım yapmasını ve ekonomik faaliyetlerini genişletmesini mümkün kıldı. Yazar bu dönüşümün köklerini antik dönemlerdeki mülkiyet kayıtlarına kadar götürürken, özellikle İngiltere’de gelişen teamül hukukunun ve siyasal kurumların ekonomik girişim için daha güvenli bir ortam oluşturduğunu gösteriyor. Böylece ekonomik gelişme yalnızca teknolojik bir mesele olmaktan çıkarak hukuk ve kurumlarla doğrudan bağlantılı hale geldi.

İkinci temel unsur bilimsel düşüncenin yükselişi. Bernstein’a göre insanlık tarihinin farklı dönemlerinde olağanüstü teknik bilgi ve entelektüel birikim ortaya çıkmasına rağmen, bunlar sürekli ekonomik büyümeye dönüşmeyebiliyor. Romalıların metalurji bilgisi veya Rönesans İtalya’sının entelektüel canlılığı, modern anlamda sürekli teknolojik ilerlemeyi tek başına yaratamadı. Bilimsel Devrim’le birlikte doğayı otoriteye ve geleneğe dayalı açıklamalardan ziyade gözlem, deney ve akıl yoluyla anlamaya yönelik yaklaşım güçlendi. Galileo ve Newton gibi isimlerle temsil edilen bu dönüşüm, teknolojik yeniliklerin sistematik biçimde üretilmesinin ve uygulanmasının önünü açtı.

Üçüncü koşul sermayenin örgütlenme biçiminde ortaya çıkıyor. Yeni fikirlerin ve teknolojilerin üretime aktarılabilmesi için yalnızca mucitlere değil, yatırım yapabilecek sermayeye de ihtiyaç duyulur. Bernstein, gelişmiş sermaye piyasalarının riskin paylaşılmasını, tasarrufların yatırımlara yönelmesini ve büyük ölçekli ekonomik girişimlerin finanse edilmesini kolaylaştırdığını savunuyor. Hollanda ve İngiltere örnekleri üzerinden finansal kurumların, yatırım araçlarının ve sermaye piyasalarının ekonomik dönüşümde oynadığı rolü inceliyor. Böylece teknoloji ile finans arasında karşılıklı bir ilişki kuruldu: Bilimsel bilgi yeni teknolojiler yaratırken sermaye bu teknolojilerin geniş ölçekte uygulanmasını mümkün kıldı.

Dördüncü unsur ise insanların, malların ve bilginin daha hızlı hareket etmesini sağlayan ulaşım ve iletişim altyapısının gelişmesiydi. Buhar makinesi, demiryolları, deniz taşımacılığı ve telgraf gibi teknolojiler yalnızca üretimi hızlandırmadı; pazarları birbirine bağladı, ekonomik faaliyetlerin coğrafi sınırlarını genişletti ve bilginin dolaşımını hızlandırdı. Böylece daha önce yerel kalan ekonomik ilişkiler giderek ulusal ve uluslararası ölçekte bütünleşti. Bernstein’ın anlatısında teknolojik yenilik, hukuki güvence, sermaye ve iletişim altyapısından bağımsız bir güç olarak değil, bu unsurların birbirini beslediği daha geniş bir sistemin parçası olarak ortaya çıkıyor.

Kitap bu çerçeveyi farklı tarihsel ve coğrafi örnekler üzerinden sınıyor. Hollanda ve İngiltere’nin yükselişi, Fransa ve İspanya’nın farklı gelişim yolları, Japonya’nın modernleşmesi, Osmanlı dünyasının yaşadığı kurumsal ve teknolojik sorunlar ve Latin Amerika’nın ekonomik deneyimleri karşılaştırmalı bir tarihsel perspektif içinde ele alınıyor. Bu karşılaştırmalar, doğal kaynakların, coğrafyanın veya yalnızca teknolojik bilginin tek başına zenginliği açıklamadığını; kurumların, bilginin, sermayenin ve altyapının birbirleriyle nasıl birleştiğinin belirleyici olduğunu gösteriyor. Böylece Bernstein, “İnsanlar neden daha önce zenginleşmedi?” sorusunu, “Refahı mümkün kılan koşullar ne zaman ve nerede birlikte ortaya çıktı?” sorusu olarak formüle ediyor.

Bernstein bununla birlikte modern refahın yalnızca olumlu sonuçlar doğurmadığını da sorguluyor. Ekonomik büyümenin insanları gerçekten daha mutlu edip etmediği, artan zenginliğin demokrasiyle nasıl bir ilişki kurduğu, gelir eşitsizliğinin hangi koşullarda toplumsal istikrarı tehdit ettiği ve ekonomik gücün nasıl askerî ve siyasal güce dönüştüğü kitabın önemli soruları arasında yer alıyor. Modern dünyayı yaratan ekonomik dinamizm, aynı zamanda eşitsizlik, siyasal güç yoğunlaşması ve uluslararası rekabet gibi yeni sorunları da beraberinde getirdi. ‘Bolluğun Doğuşu’ (‘The Birth of Plenty’) böylece yalnızca zenginliğin nasıl üretildiğinin değil, ortaya çıkan zenginliğin toplumları ve siyasal düzenleri nasıl dönüştürdüğünün de tarihini anlatıyor.

Sonuçta Bernstein’ın temel tezi, modern refahın kaçınılmaz veya kendiliğinden ortaya çıkmış bir sonuç olmadığı yönünde şekilleniyor. Mülkiyet haklarının güvence altına alınması, bilimsel düşüncenin kurumsallaşması, sermayenin harekete geçirilebilmesi ve ulaşım-iletişim ağlarının gelişmesi birbirini tamamladığında ekonomik büyüme süreklilik kazandı. Kitap, Mezopotamya’dan Sanayi Devrimi’ne, Galileo ve Newton’dan buhar makinesi ve telgrafa, Hollanda ve İngiltere’den Osmanlı dünyası, Japonya ve Latin Amerika’ya uzanan geniş bir tarihsel anlatı içinde modern refahın oluşumunu açıklıyor. Bernstein böylece bugünün “bolluk” olarak görülen yaşam koşullarının, uzun tarihsel süreçler boyunca oluşan hukuki, bilimsel, finansal ve teknolojik dönüşümlerin birbirine eklenmesiyle ortaya çıktığını gösteriyor.

William J. Bernstein — Bolluğun Doğuşu: Modern Dünyanın Refahının Gelişimi
Çeviren: Salim Korkmaz • Albaraka Yayınları
İktisat • 528 sayfa • 2026

Kolektif — İhlalin Sınırları (2026)

‘İhlalin Sınırları’, çağdaş Türkçe romanı “ihlal” kavramı etrafında yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir eleştiri derlemesi olarak öne çıkıyor. Kitap, edebiyatın yalnızca mevcut sınırların içinde hikâyeler anlatan bir alan olmadığını; unutulanı hatırlattığında, yasaklanmış olana yaklaştığında, yerleşik kabulleri sarstığında ve görünmez kılınan deneyimleri yeniden görünür hale getirdiğinde dönüştürücü bir güç kazandığını savunuyor. Günümüz romanının kolektif hafızadan bedene, tarihten kimliğe, mekândan doğaya ve insanın ontolojik sınırlarına kadar uzanan farklı alanlarda gerçekleştirdiği sınır aşımını ortak bir kavram altında buluşturuyor: ihlal.

Kitapta ihlal, basitçe bir yasağın çiğnenmesi anlamına gelmiyor. Michel Foucault’nun sınır ile ihlal arasındaki karşılıklı ilişkisinden hareketle, sınırların ancak zorlandıkları, aşıldıkları ve aşındırıldıkları zaman görünür hale geldiği fikri öne çıkıyor. Bu nedenle romanlardaki ihlal deneyimleri yalnızca yıkımı, parçalanmayı veya krizi ifade etmiyor; aynı zamanda bastırılmış hafızaların açığa çıkmasına, yeni ilişki biçimlerinin kurulmasına ve başka varoluş ihtimallerinin ortaya çıkmasına imkân tanıyor. Derlemedeki yazılar da tam bu gerilim üzerinde durarak, edebiyatın sınırları ihlal ederken neyi görünür kıldığını ve hangi durumlarda kendi potansiyelini gerçekleştirmekte zorlandığını sorguluyor.

İlk büyük eksen, resmi tarih ve egemen hafıza karşısında alternatif anlatıların kurulmasıyla şekilleniyor. Göze Orhon’un ‘Kafamda Bir Tuhaflık’, Zeynep Uysal’ın ise ‘Memoria’ üzerine yazıları, İstanbul’u ve Türkiye’nin tarihsel deneyimini farklı hafıza biçimleri üzerinden ele alıyor. Birinde değişen dünyaya uyum sağlarken kendi zamanını koruyan Mevlüt’un sessiz ve gündelik direnişi, diğerinde unutma emrine karşı geçmişi yeniden kuran anlatıcının daha doğrudan müdahalesi öne çıkıyor. Böylece hafıza, yalnızca geçmişi muhafaza eden bir alan olmaktan çıkarak resmi tarihin tek sesliliğine karşı bir karşı-anlatı kurma ve varlığını sürdürme aracına dönüşüyor.

Melek Aydoğan’ın ‘Rüyası Bölünenler’, Erhan Meydan’ın ‘Mevsim Yas’ ve Yekbin Balçık’ın ‘Dünyalararasında’ üzerine incelemeleri ise şiddet, tanıklık, suskunluk, yas ve hakikat arasındaki karmaşık ilişkilere odaklanıyor. Bu romanlarda hafızanın yalnızca yaşananları kaydetmekten ibaret olmadığı, travmanın ve felaketin dile getirilmesi sırasında ciddi bir temsil sorunuyla karşılaşıldığı görülüyor. Bir yanda hakikati söyleme imkânının sınırları, diğer yanda tanıklığın acıyı yalnızca yeniden üretme tehlikesi tartışılıyor. ‘Hah! İstasyon’dayız’ üzerine yazılan inceleme ise 1980 sonrası kuşağın parçalanmış hafızasına ve resmi anlatıların dışında kendi yaşam alanını bulmaya çalışan bir kuşağın direnme biçimlerine bakıyor.

Derlemenin ikinci önemli hattı, insanın kendi ontolojik sınırlarını ve insanmerkezci dünya tasavvurunu aşmasıyla kuruluyor. Çimen Günay-Erkol, ‘Hisli Kirpi’ üzerinden özkurmaca ve üstkurmacanın politik imkânlarını tartışırken, biçimsel oyunların hakikat-sonrası çağda resmi anlatıların bütünlüğünü bozmak için kullanılabileceğini gösteriyor. Deniz Gündoğan İbrişim’in ‘Ucunda Ölüm Var’ okumasında ise ağıt, bireysel yasın sınırlarını aşarak insanlar, doğa, ölüler ve insan-dışı varlıklar arasında ilişkisel bir hafıza kuruyor. Böylece ihlal, yalnızca bir sınırın yıkılması değil, farklı varlıkların birbirine temas ettiği yeni bir ilişkisellik biçimi olarak beliriyor.

Emre Sünter’in ‘Dünya Bu Kadar’, Fatih Altuğ’un ‘Kıyamet Emeklisi’ ve Leyla Burcu Dündar’ın ‘Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur’ üzerine yazıları bu ontolojik genişlemeyi farklı yönlerden sürdürüyor. Birinde dünyanın verili sınırları olayların ve ilişkilerin sonsuz olasılıklarıyla genişlerken, diğerinde öznenin kendisi sabit bir kimlik olmaktan çıkarak sürekli değişen ve kendi içinde başkalaşan bir varoluşa dönüşüyor. ‘Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur’ ise insan ile insan-dışı dünya arasındaki ayrımı geçirgenleştirerek doğa-merkezli ve posthümanist bir anlatı kurmaya çalışıyor; ancak bu çabanın toplumsal cinsiyet ve kadın temsili açısından taşıdığı çelişkiler de eleştirel biçimde ortaya konuyor.

Jale Özata Dirlikyapan’ın ‘Lojman’ incelemesi, ihlalin en uç biçimlerinden birini beden, bilinç, annelik, yaşam ve ölüm arasındaki sınırların çözülmesi üzerinden ele alıyor. Ebru Ojen’in romanındaki karakterler ve mekân, yerleşik kimlik ve varoluş kategorilerine sığmaz hale gelirken, insan ile nesne, madde ile bilinç, yaşam ile ölüm arasındaki ayrımlar giderek belirsizleşiyor. Koray Kırmızısakal’ın ‘İstanbul Buradaydı’ üzerine yazısı ise ihlalin başka bir yüzünü, öznenin tekil bilincine kapanma tehlikesini gündeme getiriyor. Burada dış dünyayla ve ortak anlam alanlarıyla bağları daralan birey, yalnızca “şimdi”nin içine sıkışırken tarihsel ve politik mesafe de giderek ortadan kalkıyor.

‘İhlalin Sınırları’, bütün bu farklı roman ve eleştiri yaklaşımlarını bir araya getirerek çağdaş edebiyatın sınırlarla kurduğu karmaşık ilişkiyi görünür kılıyor. Hafızanın resmi tarihe karşı yeniden kurulmasından travmanın ve tanıklığın açmazlarına, insanmerkezci düşüncenin sorgulanmasından bedenin, kimliğin ve mekânın çözülmesine kadar uzanan bu incelemeler, ihlalin hem yıkıcı hem de kurucu bir güç taşıdığını gösteriyor. Kimi zaman geçmişin üzerindeki örtüyü kaldıran bir karşı-hafıza, kimi zaman insan ile doğa arasındaki ayrımları aşan bir ilişkisellik, kimi zaman da çağdaş öznenin kendi sınırları içinde sıkışmışlığını açığa çıkaran bir kriz olarak beliriyor.

Bu yönüyle kitap, günümüz romanını yalnızca ne anlattığı üzerinden değil, hangi sınırları zorladığı ve bu sınırları zorladığında hangi yeni anlam alanlarını açtığı üzerinden okumayı öneriyor. ‘İhlalin Sınırları’, edebiyatın gücünü tam da yerleşik olanın güvenli sınırlarından çıktığı yerde arıyor; hafızanın, bedenin, kimliğin, doğanın ve hakikatin çatlaklarından sızan yeni anlatı imkânlarını görünür kılıyor.

Kolektif — İhlalin Sınırları: Günümüz Romanı Üzerine Yazılar
Hazırlayan: Jale Özata Dirlikyapan • Metis Yayınları
İnceleme • 288 sayfa • 2026