Iain Robert Smith — Hollywood Taklidi (2026)

Iain Robert Smith’in bu kitabı, Hollywood filmlerinin dünya sinemalarındaki etkisini kültürel emperyalizm ya da basit taklit kavramlarıyla açıklamak yerine, ulusötesi uyarlama süreçlerinin yaratıcılığı üzerinden değerlendiren karşılaştırmalı bir sinema incelemesi. Smith, Hollywood anlatılarının farklı ülkelerde birebir kopyalanmadığını; her kültürün kendi tarihsel, ekonomik ve estetik koşulları içinde bu anlatıları dönüştürerek yeniden ürettiğini savunuyor. Bu nedenle kitap, “Hollywood kültürel mimi” kavramını kültürler arasında dolaşan ve her yeni bağlamda değişime uğrayan yaratıcı bir kültürel aktarım modeli olarak ele alıyor.

Eserin kuramsal bölümü, kültürel küreselleşme, ulusötesi sinema ve telif rejimleri ekseninde yeni bir uyarlama modeli geliştiriyor. Kültürleri birbirinden tamamen ayrı ya da yalnızca egemenlik–direniş ilişkisi içinde gören yaklaşımları eleştiren Smith, kültürel alışverişin çok daha karmaşık ara süreçler içerdiğini ileri sürüyor. Hollywood’u küresel dolaşımın önemli bir merkezi olarak kabul etmekle birlikte, yerel sinemaların pasif alıcılar olmadığını; yabancı anlatıları kendi toplumsal ihtiyaçlarına göre dönüştüren etkin üreticiler olduklarını gösteriyor. Böylece uyarlamayı, tek yönlü bir etkilenme değil, karşılıklı etkileşim ve melezleşme süreci olarak yorumluyor.

Kitabın merkezinde Yeşilçam sineması yer alıyor. Smith, Türk sinemasındaki lisanssız Hollywood uyarlamalarını uzun yıllar hâkim olan “kopya” ya da “taklit” söyleminin ötesinde değerlendiriyor. 3 Dev Adam, Turist Ömer Uzay Yolunda, Şeytan ve Dünyayı Kurtaran Adam gibi filmler üzerinden Yeşilçam’ın Hollywood karakterlerini ve hikâyelerini yerel kültürel kodlarla yeniden biçimlendirdiğini gösteriyor. Sansür, düşük bütçe ve sınırlı teknik imkânlar gibi endüstriyel koşullar altında geliştirilen bu yaratıcı yeniden yazma pratiklerinin, Türk sinemasına özgü estetik ve anlatısal çözümler ürettiğini savunuyor. Böylece Yeşilçam’ın yalnızca Hollywood’u kopyalamadığını, onu dönüştürerek kendine mal ettiğini ortaya koyuyor.

Smith, bu yaklaşımı Filipin ve Hint sinemalarıyla yaptığı karşılaştırmalarla genişletiyor. Filipin sinemasında Hollywood ikonografisinin çoğu zaman görsel benzerlikler ve parodi aracılığıyla yeniden üretildiğini; bunun hem yerel pazarın hem de uluslararası telif rejimlerinin etkisiyle şekillendiğini belirtiyor. Bollywood ise Hollywood’un görsel dünyasını değil, daha çok anlatı yapılarını ödünç alıyor; bunları şarkılar, melodram, aile ilişkileri ve yerel yıldız sistemiyle yeniden kurarak özgün Hint sinema formuna dönüştürüyor. Böylece aynı Hollywood kaynağı, her ülkede farklı endüstriyel koşullar ve kültürel beklentiler doğrultusunda farklı biçimlerde yaşamını sürdürüyor.

Sunuş ve önsöz bölümleri, kitabın temel amacını daha da belirginleştiriyor. Smith, Yeşilçam filmleriyle ilk karşılaşmasının ardından bu yapımların alay konusu olmaktan çok, dünya sinemasındaki kültürlerarası dolaşımı anlamak için benzersiz örnekler sunduğunu fark ettiğini anlatıyor. Uzun yıllar kültürel utanç olarak görülen bu filmlerin bugün yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunurken, dijital restorasyonlar ve yeni gösterimler sayesinde Yeşilçam uyarlamalarının dünya sinema tarihindeki yerinin daha görünür hâle geldiğini vurguluyor. Mesut Bostan’ın kaleme aldığı sunuş yazısı da uyarlama kavramına yönelik akademik bakışın değiştiğini, Yeşilçam’ın artık eksik bir Hollywood kopyası olarak değil, yaratıcı melezleşmenin başarılı örneklerinden biri olarak değerlendirildiğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak ‘Hollywood Taklidi’ (‘The Hollywood Meme’), Hollywood’un küresel etkisini tek yönlü kültürel hâkimiyet olarak açıklamak yerine, farklı ulusal sinemaların yabancı anlatıları kendi tarihsel ve toplumsal koşulları içinde dönüştürme becerilerine odaklanıyor. Yeşilçam, Filipin ve Hint sinemalarını karşılaştırmalı biçimde inceleyen Smith, uyarlamanın yaratıcı bir kültürel üretim biçimi olduğunu; “Hollywood kültürel mimi”nin her yeni kültürde değişerek yerel anlamlar kazandığını gösteriyor. Böylece kitap, dünya sinemasını özgünlük ile taklit arasındaki basit karşıtlıkların ötesine taşıyarak, kültürel alışverişin, melezleşmenin ve yaratıcı yeniden üretimin dinamiklerini açıklayan önemli bir kuramsal çerçeve sunuyor.

Iain Robert Smith — Hollywood Taklidi: Dünya Sinemasında Ulusötesi Uyarlamalar
Çeviren: Merve Yalçın Pelit • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 288 sayfa • 2026

 

Tom Phillips — İnsanlar (2026)

Tom Phillips’in bu kitabı, insanlık tarihini büyük zaferler ve ilerleme öyküleri üzerinden değil, yanlış hesaplar, öngörülemeyen sonuçlar ve tekrarlanan hatalar üzerinden okuyan mizahi ama düşündürücü bir çalışmadır. Yazar, insanlığın tarih boyunca karşılaştığı pek çok felaketin yalnızca doğal koşullardan değil, kibirden, kısa vadeli çıkarlardan, bilgisizlikten ve kötü karar alma süreçlerinden kaynaklandığını savunuyor. Eğlenceli anlatımının ardında ise insan davranışına, siyasal iktidara ve uygarlıkların kırılganlığına ilişkin ciddi bir sorgulama yer alıyor.

‘İnsanlar: Her Şeyin İçine Nasıl Sçtığımızın Kısa Tarihi’ (‘Humans: A Brief History of How We Fcked It All Up’), insanlığın ilk dönemlerinden başlayarak bireysel hataların nasıl toplumsal ve tarihsel sonuçlara dönüştüğünü gösteriyor. Teknolojik ilerlemeler, tarım devrimi, kentleşme ve devletlerin yükselişi büyük başarılar kadar yeni sorunlar da üretir. İnsanlar çoğu zaman doğayı ve toplumu denetleyebileceklerini düşünerek hareket eder; ancak kısa vadeli çözümler uzun vadede beklenmedik krizlere yol açar. Phillips’e göre tarihin akışını değiştiren birçok olayın arkasında kusursuz planlar değil, yanlış değerlendirmeler, şanssızlıklar ve öngörü eksikliği bulunuyor.

Yazar, farklı dönemlerden seçtiği örneklerle insanlığın çevreyi nasıl geri dönüşü zor biçimde dönüştürdüğünü anlatıyor. Ormanların yok edilmesi, tarım alanlarının yanlış kullanımı, su kaynaklarının tükenmesi ve ekolojik dengelerin bozulması, doğaya hükmetme iddiasının çoğu zaman felaketle sonuçlandığını gösteriyor. Aral Gölü’nün kuruması ya da Avustralya’ya getirilen tavşanların kıtayı etkileyen ekolojik bir istilaya dönüşmesi gibi olaylar, küçük görünen kararların beklenmedik ölçekte sonuçlar doğurabileceğini ortaya koyuyor.

Eser aynı zamanda siyasal ve askerî tarihe de eleştirel bir gözle yaklaşıyor. İmparatorlukların çöküşü, savaşlar ve büyük liderlerin kararları yalnızca stratejik başarı ya da başarısızlık üzerinden değil, insan psikolojisinin ortak zaafları çerçevesinde değerlendiriliyor. Napolyon’dan Hitler’e kadar farklı dönemlerin yöneticileri, aşırı özgüven, gerçeklikten kopuş ve kendi yanılmazlıklarına duydukları inanç nedeniyle benzer hatalara sürükleniyor. Phillips, iktidarın çoğu zaman eleştiriye kapanmayı ve aynı yanlışların tekrar edilmesini kolaylaştırdığını vurguluyor.

Kitap boyunca mizah önemli bir anlatım aracı olarak kullanılıyor. Phillips, tarihsel olayları alaycı ama bilgiye dayalı bir üslupla aktarırken, okuru yalnızca güldürmeyi değil, başarı öykülerinin ardında saklanan başarısızlıkları da görmeye davet ediyor. İnsanlığın geçmişine ilişkin romantik anlatıları sorgulayarak, ilerlemenin doğrusal ve kaçınılmaz bir süreç olmadığını; aksine deneme-yanılmalar, yanlış kararlar ve beklenmedik sonuçlarla şekillendiğini gösteriyor.

Sonuç olarak kitap, insanlık tarihini büyük kahramanlar ve görkemli uygarlıklar üzerinden değil, hataların, tesadüflerin ve kötü kararların tarihi olarak yeniden yorumluyor. Mizahla tarihsel analizi ustaca birleştiren eser, çevre krizlerinden siyasal felaketlere kadar pek çok olayın ortak kökeninde insanın aşırı özgüveni, kısa vadeli düşünme eğilimi ve kendi sınırlarını görmezden gelmesi olduğunu savunuyor. Böylece okuru geçmişin yanlışlarını yalnızca eğlenceli anekdotlar olarak değil, günümüz dünyasının sorunlarını anlamaya yardımcı olacak dersler olarak değerlendirmeye çağırıyor.

Tom Phillips — İnsanlar: Her Şeyin İçine Nasıl S*çtığımızın Kısa Tarihi
Çeviren: Nazlı Tancı • Holden Kitap
Tarih • 232 sayfa • 2026

Ayşegül Yüksel — Haldun Taner Tiyatrosu (2026)

Haldun Taner, Türk tiyatrosunun gelenek ile modernliği, yerel olan ile evrensel olanı özgün bir sahne dili içinde buluşturan en güçlü oyun yazarlarından biridir. Ayşegül Yüksel’in uzun yıllara yayılan titiz araştırmasının ürünü olan ‘Haldun Taner Tiyatrosu’, yazarın oyunlarını yalnızca içerikleri üzerinden değil, ortaya çıktıkları tarihsel koşullar, sahne serüvenleri, estetik tercihleri ve Türk tiyatrosuna kazandırdığı yenilikler ekseninde kapsamlı biçimde ele alıyor. İlk baskısından bu yana klasikleşen çalışma, kırkıncı yıla özel genişletilmiş edisyonunda Haldun Taner üzerine kaleme alınmış yeni incelemeler, söyleşiler ve değerlendirmelerle zenginleşerek hem yazarın tiyatro anlayışını hem de değişen yorumlarını bir araya getiriyor.

Kitap, Haldun Taner’in yazarlık serüvenini yaşam öyküsünün ayrıntılarından çok sanatsal gelişimi üzerinden izliyor; oyunlarını yazıldıkları dönemlerin toplumsal ve kültürel atmosferi içinde değerlendirerek, çağdaş Türk tiyatrosunun belleğini kayıt altına almayı amaçlıyor. Gerçekçi ve yanılsamacı ilk dönem oyunlarından epik anlatıya, oradan kabare tiyatrosunun keskin toplumsal eleştirisine uzanan yaratıcı dönüşüm; “Günün Adamı”, “Dışardakiler”, “Fazilet Eczanesi”, “Keşanlı Ali Destanı”, “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım”, “Ayışığında Şamata”, “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” ve diğer yapıtlar üzerinden ayrıntılı biçimde inceleniyor. Oyunların yalnızca metinleri değil, ilk sahnelenişleri, yönetmen yorumları, oyunculukları, dönemin seyircisiyle kurdukları ilişki ve Türk tiyatrosundaki etkileri de değerlendirilerek Taner’in sanatının bütüncül bir panoraması ortaya konuyor.

Ayşegül Yüksel, bu çalışmada yalnızca bir oyun yazarını çözümlemiyor; aynı zamanda Türkiye’de tiyatro araştırmalarının karşı karşıya bulunduğu belgeleme sorununa da dikkat çekiyor. Yayımlanmamış oyun metinlerinden sahne kayıtlarına, unutulmaya yüz tutmuş yapımlardan dönemin tanıklıklarına kadar pek çok malzemeyi bir araya getirerek, gelecek kuşaklar için kalıcı bir tiyatro arşivi oluşturmayı hedefliyor. Bu nedenle kitap, yalnızca eleştirel bir inceleme değil; çağdaş Türk tiyatrosunun belleğini korumaya yönelik kapsamlı bir kültür çalışması niteliği de taşıyor.

Taner’in insancıl ve eleştirel bakışı, birey ile toplum arasındaki gerilimleri ele alış biçimi, mizah anlayışı, öykücülükten oyun yazarlığına uzanan üretim süreci, geleneksel tiyatro biçimlerini modern sahne estetiğiyle yeniden yorumlayışı ve dili yaratıcı biçimde kullanışı ayrıntılı olarak ele alınırken, sanatçının Türk ve dünya tiyatrosundaki yeri de geniş bir perspektifle değerlendiriliyor. Kırk yıl sonra eklenen yeni bölümler ise Keşanlı Ali Destanı başta olmak üzere unutulmaz yapıtların farklı dönemlerdeki sahne yorumlarını, Haldun Taner üzerine yapılan söyleşileri, anma yazılarını ve yazar tiyatrosuna yaptığı kalıcı katkıları yeniden ele alarak onun mirasının günümüzde nasıl yaşamaya devam ettiğini gösteriyor. Böylece ‘Haldun Taner Tiyatrosu’, yalnızca büyük bir oyun yazarının sanatını yorumlayan değil, onun eserlerinin değişen zamanlar içinde yeniden okunmasına ve sahnelenmesine eşlik eden, Türk tiyatrosunun gelişimini belgeleyen temel başvuru kaynaklarından biri olarak öne çıkıyor.

Ayşegül Yüksel — Haldun Taner Tiyatrosu
• Yapı Kredi Yayınları
Tiyatro • 296 sayfa • 2026

Nkechikwu Valerie Azinge-Egbiri — Kara Para Aklama ile Terörizmin Finansmanıyla Mücadele ve İlgili Düzenlemeler (2026)

Nkechikwu Valerie Azinge-Egbiri’nin bu kitabı, kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadeleye (KPA-TFÖ) ilişkin uluslararası hukuki düzenlemelerin gelişen ekonomiler üzerindeki etkilerini inceleyen kapsamlı bir çalışma. Yazar, küresel standartların yalnızca teknik hukuk kuralları olmadığını, aynı zamanda uluslararası güç ilişkileri, meşruiyet arayışları ve siyasal tercihler tarafından şekillendirildiğini savunuyor. Özellikle Afrika ülkeleri ile gelişen ekonomilerin bu standartlara uyum süreçlerini merkeze alan eser, tek tip düzenleme anlayışının farklı siyasal, ekonomik ve toplumsal koşullara sahip ülkelerde aynı sonuçları üretmediğini gösteriyor.

‘Kara Para Aklama ile Terörizmin Finansmanıyla Mücadele ve İlgili Düzenlemeler: Gelişen Ekonomilerde Hukuk’ (‘Regulating and Combating Money Laundering and Terrorist Financing: The Law in Emerging Economies’), öncelikle uluslararası finans sisteminin dönüşümünü ve bu dönüşüm içinde IMF, Dünya Bankası ile Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF) üstlendiği rolleri açıklıyor. Küresel KPA-TFÖ rejiminin oluşumunu tarihsel gelişimi içinde ele alırken, uluslararası finansal düzenlemelerin hukuki dayanaklarını, yönetişim mekanizmalarını ve uluslararası kurumların standart belirleme süreçlerini inceliyor. Yazar, vekâlet teorisinden yararlanarak küresel standartları oluşturan uluslararası kuruluşlarla bu standartları uygulamak durumunda kalan devletler arasındaki ilişkinin yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasal ve kurumsal bir vekâlet ilişkisi olduğunu değerlendiriyor.

Eserin önemli bir bölümü, Afrika ülkeleri ve gelişen ekonomilerde etkin KPA-TFÖ düzenlemelerinin hangi koşullarda başarılı olabileceğini tartışıyor. Hukukun üstünlüğü, güven, kurumsal kapasite, siyasal irade, teknik uzmanlık, ekonomik kaynaklar ve toplumsal meşruiyet gibi unsurların uyum sürecindeki belirleyici rolünü ayrıntılı biçimde ele alıyor. Yazar, yalnızca yaptırım baskısına dayalı uyumun kalıcı sonuçlar üretmediğini; yerel koşullar, politika öncelikleri, uluslararası itibarı koruma isteği ve küresel sisteme entegrasyon düzeyinin de ülkelerin düzenlemeleri benimseme biçimini önemli ölçüde etkilediğini vurguluyor.

Kitap ayrıca FATF tavsiyelerinin uygulanmasını Afrika ülkeleri ile BRICS ekonomileri üzerinden karşılaştırmalı olarak analiz ediyor. Ülkelerin uyum performanslarını hukuk sistemi, demokrasi, yönetişim kalitesi, teknik kapasite ve kurumsal altyapı gibi ölçütler ışığında değerlendirirken, aynı standartların farklı ülkelerde farklı sonuçlar doğurduğunu ortaya koyuyor. FATF üyeliğinin, uluslararası değerlendirme mekanizmalarının ve Finansal Sektör Değerlendirme Programı’nın (FSAP) ülkelerin düzenleme politikaları üzerindeki etkileri ampirik verilerle inceleniyor; risk temelli yaklaşımın uygulanmasında karşılaşılan belirsizlikler ve meşruiyet sorunları da kapsamlı biçimde tartışılıyor.

Sonuç olarak eser, kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadele rejimini yalnızca hukuki bir düzenleme alanı olarak değil, küresel yönetişim, uluslararası finans, siyasal meşruiyet ve devletlerin kurumsal kapasitesi arasındaki karmaşık ilişkiler üzerinden değerlendiren disiplinler arası bir analiz sunuyor. Küresel standartların gelişen ekonomilerde hangi koşullarda etkili olabileceğini, uyumun önündeki yapısal engelleri ve daha meşru, kapsayıcı ve sürdürülebilir bir uluslararası düzenleme sisteminin nasıl kurulabileceğini tartışarak hukuk, finans ve uluslararası ilişkiler alanlarına önemli katkılar sunuyor.

Nkechikwu Valerie Azinge-Egbiri — Kara Para Aklama ile Terörizmin Finansmanıyla Mücadele ve İlgili Düzenlemeler: Gelişen Ekonomilerde Hukuk
Çeviren: Ali Tarhan • Phoenix Yayınları
Hukuk • 376 sayfa • 2026

Jérémie Gallen — Divanın Ardında (2026)

Jérémie Gallen’in bu kitabı, psikoterapi odasında anlatılan yaşam öykülerini merkeze alarak insan zihninin görünmeyen işleyişini anlaşılır ve samimi bir dille inceleyen bir çalışma. Klinik psikolog ve psikanalist olan Gallen, farklı danışanlarının deneyimlerinden hareketle psikoterapinin yalnızca belirtileri ortadan kaldırmayı değil, bireyin yaşadığı olaylarla kurduğu ilişkiyi dönüştürmeyi amaçladığını gösteriyor. Kitap boyunca sıradan gibi görünen bir cümle, unutulmuş bir anı, yinelenen bir davranış ya da uzun bir sessizlik, bilinçdışı süreçlere açılan önemli ipuçları hâline geliyor.

Her bölümde farklı bir danışanın öyküsü üzerinden ilerleyen eser, insanların kaygıları, korkuları, suçluluk duyguları, ilişkilerde yaşadıkları çıkmazlar ve çocukluk deneyimlerinin yetişkin yaşamındaki etkileri üzerinde duruyor. Gallen, psikolojik sorunları tek bir tanıya indirgemek yerine her bireyin yaşam öyküsünün kendine özgü yapısını anlamaya çalışıyor; danışanların anlattıkları kadar anlatamadıkları, bastırdıkları ya da farkında olmadan tekrar ettikleri davranış kalıplarının da terapötik sürecin önemli parçaları olduğunu vurguluyor. Böylece terapi, geçmişi değiştirmekten çok geçmişin bugünkü yaşam üzerindeki etkisini yeniden anlamlandırma süreci olarak ele alınıyor.

‘Divanın Ardında: Terapi Odasından İnsan Hikâyeleri’ (‘Sur le divan de mes patients’), terapist ile danışan arasındaki güven ilişkisinin iyileşmedeki belirleyici rolünü de ön plana çıkarıyor. Gallen, değişimin çoğu zaman büyük yüzleşmelerden değil, küçük fark edişlerden doğduğunu; kişinin kendisini dinlemeyi öğrenmesiyle birlikte duygularını, arzularını ve çatışmalarını daha açık biçimde görebildiğini gösteriyor. Psikanalitik kavramları teknik bir dile boğmadan aktaran yazar, mizahı ve gündelik yaşamdan örnekleri kullanarak terapi odasının dışarıdan göründüğü kadar gizemli olmadığını, aksine insan olmanın ortak deneyimlerini görünür kılan bir alan olduğunu ortaya koyuyor.

Sonuç olarak ‘Divanın Ardında’, yalnızca terapi seanslarından seçilmiş etkileyici vakaları anlatan bir kitap değil; insan davranışlarının ardındaki bilinçdışı dinamikleri, tekrar eden yaşam örüntülerini ve psikolojik değişimin nasıl gerçekleştiğini açıklayan bir psikoloji anlatı. Okuru hem terapistin bakış açısıyla düşünmeye hem de kendi yaşamındaki duygu, davranış ve ilişki örüntülerini yeniden değerlendirmeye davet ediyor.

Jérémie Gallen — Divanın Ardında: Terapi Odasından İnsan Hikâyeleri
Çeviren: Nazlı Ceyhan Sümter • İrene Kitap
Psikoloji • 192 sayfa • 2026

Gülsüm Hekimoğlu — Tabaktaki Toplum (2026)

‘Tabaktaki Toplum’, yemeği yalnızca beslenme ihtiyacını karşılayan gündelik bir pratik olarak değil, toplumun tarihini, kültürünü, iktidar ilişkilerini ve dönüşümünü görünür kılan güçlü bir toplumsal gösterge olarak ele alıyor. Gülsüm Hekimoğlu, okuru sofraya farklı bir gözle bakmaya davet ederek, en sıradan görünen yiyeceklerin bile ardında ekonomik yapıları, siyasal tercihleri, sınıfsal ayrımları, toplumsal cinsiyet ilişkilerini ve kültürel hafızayı barındırdığını gösteriyor. Böylece yemek, toplumun kendisini okumaya imkân veren kapsamlı bir sosyolojik merceğe dönüşüyor.

Kitap, yemeğin tarihsel serüvenini insanlık tarihinin büyük dönüşümleriyle birlikte izleyerek tarımın ortaya çıkışından küresel gıda sistemlerine uzanan geniş bir çerçeve kuruyor. Gıda üretimi, tüketimi ve dolaşımının yalnızca ekonomik süreçler olmadığı; aynı zamanda iktidar mücadeleleri, çevresel değişimler ve küresel eşitsizliklerle iç içe geliştiği ortaya konuyor. Küresel gıda rejiminin işleyişi, üretim biçimlerindeki dönüşümler ve modern tüketim alışkanlıkları üzerinden günümüz dünyasının yapısal sorunları tartışmaya açılıyor.

Eser, sofrayı aynı zamanda iktidarın, beden politikalarının ve toplumsal denetimin kurulduğu bir alan olarak inceliyor. Yemek tercihleri, beslenme alışkanlıkları ve beden algıları; biyopolitika, kültürel normlar ve toplumsal değerlerle birlikte değerlendiriliyor. Bunun yanında yemeklerin taşıdığı sembolik anlamlar, ritüeller, kimlik inşası, aidiyet duygusu ve kültürel belleğin oluşumundaki rolleri de sosyolojik bir perspektifle ele alınıyor. Geleneksel mutfaklardan yeni beslenme eğilimlerine uzanan değişim, toplumsal değerlerde yaşanan dönüşümün de bir göstergesi olarak okunuyor.

Kitabın son bölümünde ise Türkiye, adeta sosyolojik bir menü gibi yeniden yorumlanıyor. Bir lokma ekmekten dönere, çaydan sofradaki gündelik alışkanlıklara kadar uzanan örnekler üzerinden tarım politikalarının, göçün, kentleşmenin, küreselleşmenin, emek süreçlerinin ve ekonomik dönüşümlerin gündelik yaşama nasıl yansıdığı gösteriliyor. Böylece ‘Tabaktaki Toplum’, yemeğin ardındaki görünmeyen toplumsal hikâyeleri görünür kılan; Türkiye’yi tarih, ekonomi, kültür ve gündelik hayatın kesişiminde yeniden düşünmeye çağıran disiplinler arası bir sosyoloji çalışması olarak öne çıkıyor.

Gülsüm Hekimoğlu — Tabaktaki Toplum: Sosyolojik Bir Menü Olarak Türkiye
• Nika Yayınevi
Sosyoloji • 255 sayfa • 2026

Guillaume Sibertin-Blanc — Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı (2026)

Guillaume Sibertin-Blanc, bu çalışmasında Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin devlet kuramını tarihsel materyalizm, şizoanaliz ve siyaset felsefesi ekseninde yeniden yorumlayarak devletin yalnızca hukuki ya da kurumsal bir yapı değil, aynı zamanda arzuyu, öznelliği ve toplumsal ilişkileri biçimlendiren karmaşık bir üretim aygıtı olduğunu tartışıyor. Marx’ın tarihsel materyalizmini Freud, Spinoza ve çağdaş antropolojiyle buluşturan eser, devletin kökenini doğrusal bir tarihsel gelişmenin sonucu olarak değil, toplumsal ve bilinçdışı süreçlerin birlikte ürettiği özgün bir biçim olarak ele alıyor. Devletin ortaya çıkışı, egemenlik ilişkileri, şiddet, kapitalizm ve kolektif özneleşme süreçleri arasındaki bağları inceleyen kitap, klasik devlet teorilerini eleştirel biçimde yeniden değerlendiriyor.

Çalışmanın ilk bölümü, Deleuze ve Guattari’nin devlet-biçimi kuramının teorik temellerini açıklıyor. Yazar, devletin belirli bir tarihsel başlangıç noktasından doğduğu yönündeki geleneksel görüşleri sorgulayarak “Urstaat” yani “Köken Devlet” kavramını merkeze alıyor. Devlet burada geçmişte kurulmuş tekil bir kurum değil, her tarihsel devlette kendisini yeniden varsayan soyut ve sürekli etkin bir model olarak yorumlanıyor. Bu yaklaşım, devleti yalnızca maddi kurumlar üzerinden değil, arzu, bilinçdışı ve kolektif özdeşleşmelerle birlikte işleyen çok katmanlı bir oluşum olarak değerlendirmeyi öneriyor. Böylece tarihsel gerçeklik ile psikolojik süreçler birbirinden ayrılmadan birlikte açıklanıyor.

Kitabın ikinci ana ekseni, devlet kudretini açıklamak için geliştirilen “kapma aygıtı” kuramına ayrılıyor. Devlet, toplumsal üretimi, emeği, toprağı, vergiyi, hukuku ve şiddeti kendi denetimi altında toplayan bir mekanizma olarak inceleniyor. Bu çerçevede Pierre Clastres ve Marshall Sahlins’in antropolojik çalışmalarıyla diyalog kurularak “devletsiz toplumlar” sorunu yeniden ele alınıyor; göçebe ya da yerel toplulukların devleti önlemeye yönelik siyasal örgütlenmeleri tartışılıyor. Devletin yalnızca ekonomik artığı ele geçiren bir güç olmadığı, aynı zamanda egemenliği simgesel, siyasal ve askerî araçlarla sürekli yeniden üreten bir yapı olduğu vurgulanıyor.

Sibertin-Blanc ayrıca Deleuze ve Guattari’nin devlet kuramını klasik Freudo-Marksist yaklaşımlardan ayırıyor. Devletin insanlar üzerinde yalnızca baskı kurmadığını, bireylerin çoğu zaman devlet tarafından yönetilmeyi ve onun sunduğu özdeşleşme biçimlerini arzuladığını ileri sürüyor. Bu nedenle egemenlik yalnızca dışsal zor yoluyla değil, arzunun ve kolektif fantazmaların örgütlenmesi aracılığıyla da yeniden üretiliyor. Devlet şiddetinin zaman zaman görünürde rasyonel sınırları aşan biçimlere dönüşmesi de bu fantazmatik boyut sayesinde açıklanmaya çalışılıyor.

Eserin son bölümünde bu kuramsal çerçeve kapitalizmle ilişkilendiriliyor. Devlet ile sermaye arasındaki karşılıklı bağımlılık, modern kapitalist birikim süreçleri ve dünya ölçeğinde işleyen devlet aygıtları üzerinden inceleniyor. “Kapma aygıtı” kavramı, sermayenin genişlemesini mümkün kılan siyasal düzenlemeleri ve devletin meta-ekonomik işlevlerini açıklamak için kullanılıyor. Böylece kitap, Deleuze ve Guattari’nin düşüncesini yalnızca felsefi bir yorum olarak değil, devletin tarihsel gelişimini, kapitalist dönüşümleri ve siyasal iktidarın güncel işleyişini anlamaya yönelik kapsamlı bir analiz olarak sunuyor. ‘Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı: Tarihsel-Makinesel Materyalizm ve Devlet-Biçiminin Şizoanalizi’ (‘La théorie de l’Etat de Deleuze et Guattari: Matérialisme historicomachinique et schizoanalyse de la forme-Etat’), çağdaş devlet teorisini tarihsel materyalizm, şizoanaliz ve siyasal antropolojiyi bir araya getiren özgün bir perspektifle yeniden düşünmeye çağırıyor.

Guillaume Sibertin-Blanc — Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı: Tarihsel-Makinesel Materyalizm ve Devlet-Biçiminin Şizoanalizi
Çeviren: Güney Çeğin • Phoenix Yayınları
Siyaset • 85 sayfa • 2026

Immanuel Wallerstein — Dünya-Sistemleri Analizi (2026)

Immanuel Wallerstein, ‘Dünya-Sistemleri Analizi: Bir Giriş’ (‘World-Systems Analysis: An Introduction’) adlı eserinde, modern dünyayı tek tek ulus-devletlerin tarihi üzerinden değil, yaklaşık beş yüzyıldır varlığını sürdüren kapitalist dünya-sistemi çerçevesinde anlamayı öneriyor. Kitap, 1970’lerde ortaya çıkan Dünya-Sistemleri Analizi yaklaşımının temel kavramlarını ve yöntemini açıklarken, sosyal bilimlerde yerleşik disiplin sınırlarını sorguluyor. Wallerstein’a göre ekonomik, siyasal ve toplumsal süreçler birbirinden bağımsız incelenemez; bunlar ancak tarihsel gelişimleri içinde ve küresel ölçekte değerlendirildiğinde anlam kazanıyor.

Kitabın temel savı, kapitalizmin tek tek ülkelerin özelliği değil, bütün dünyayı kapsayan tarihsel bir sistem olduğudur. Bu sistem içinde devletler birbirinden bağımsız hareket eden birimler değil; merkez, yarı-çevre ve çevre konumlarında yer alan, farklı işlevler üstlenen aktörlerdir. Merkez ülkeler yüksek katma değerli üretim, sermaye birikimi ve teknolojik üstünlük sayesinde sistemden en büyük payı alırken, çevre ülkeler daha çok hammadde, ucuz emek ve bağımlı üretim ilişkileriyle sisteme eklemleniyor; yarı-çevre ülkeler ise bu iki kutup arasında denge sağlayan ara bir konum üstleniyor. Böylece küresel eşitsizlikler, tek tek devletlerin başarısızlıklarından değil, dünya-sisteminin yapısal işleyişinden kaynaklanıyor.

Wallerstein, kapitalist dünya-ekonomisinin tarihsel oluşumunu 16. yüzyıldan itibaren Avrupa’da gelişen ticaret ağları, iş bölümü ve devletler sistemiyle ilişkilendiriyor. Modern devletin yükselişi, uluslararası rekabet, sömürgecilik ve sermaye birikimi aynı tarihsel sürecin parçaları olarak ele alınıyor. Kitap, liberalizmin yalnızca bir siyasal düşünce değil, dünya-sisteminin istikrarını sağlayan temel ideolojik çerçeve olduğunu; özgürlük, ilerleme ve piyasa söylemlerinin bu sistemin sürekliliğinde önemli rol oynadığını savunuyor. Aynı zamanda muhafazakârlık ve sosyalizm gibi diğer modern ideolojilerin de bu tarihsel yapı içinde şekillendiğini gösteriyor.

Eserin dikkat çekici yönlerinden biri, toplumsal değişimi kısa dönemli olaylardan çok uzun erimli tarihsel eğilimler üzerinden açıklamasıdır. Wallerstein, ekonomik krizler, hegemonya mücadeleleri ve siyasal dönüşümlerin dünya-sisteminin iç dinamiklerinden kaynaklandığını ileri sürüyor. Bu nedenle toplumsal gerçekliği anlamak için ekonomi, siyaset, tarih ve sosyolojiyi birbirinden ayıran disipliner sınırların aşılması gerektiğini savunuyor. ‘Dünya-Sistemleri Analizi’, toplumsal olguları ulusal sınırlar içinde değil, küresel ilişkiler ağı içinde değerlendiren bütüncül bir yöntem öneriyor.

Kitabın son bölümünde Wallerstein, kapitalist dünya-sisteminin sonsuza kadar varlığını sürdüremeyeceğini; yapısal çelişkilerinin giderek derinleştiğini ve sistemin uzun vadeli bir dönüşüm sürecine girdiğini öne sürüyor. Geleceğin nasıl şekilleneceğinin önceden belirlenemeyeceğini, ancak mevcut düzenin ciddi bir tarihsel krizle karşı karşıya bulunduğunu savunuyor. Böylece ‘Dünya-Sistemleri Analizi’, yalnızca Wallerstein’ın kuramsal yaklaşımını özetleyen bir giriş kitabı değil; kapitalizmi, küresel eşitsizlikleri ve modern dünya düzenini tarihsel bütünlüğü içinde yeniden düşünmeye çağıran temel bir başvuru niteliğinde.

Immanuel Wallerstein — Dünya-Sistemleri Analizi: Bir Giriş
Çeviren: Ender Abadoğlu, Nuri Ersoy • Bgst Yayınları
Siyaset • 191 sayfa • 2026

Ebru Turhan — Şifa Tası (2026)

Şifa arayışı, insanlık tarihinin en eski ve en evrensel deneyimlerinden biridir. Ebru Turhan ‘Şifa Tası: Sanat, Sembolizm, İnanç’ adlı bu çalışmasında, yüzyıllar boyunca farklı coğrafyalarda kullanılan şifa taslarını yalnızca birer gündelik eşya olarak değil; inançların, ritüellerin, sanatsal üretimin ve sembolik düşüncenin kesişiminde yer alan kültürel miras unsurları olarak ele alıyor. Kitap, bu özel nesnelerin taşıdığı tarihsel ve manevi anlam katmanlarını görünür kılarak, insanın sağlık, korunma ve umut arayışına ışık tutuyor.

Eser, şifa taslarının farklı inanç gelenekleri içinde üstlendikleri işlevleri, üzerlerindeki yazılar, motifler ve semboller aracılığıyla inceliyor. Su ile birlikte anlam kazanan bu objelerin, yalnızca iyileşme beklentisinin değil, aynı zamanda kutsalla kurulan ilişkinin ve koruyucu ritüellerin de önemli bir parçası olduğunu ortaya koyuyor. Böylece kitap, şifa taslarının işlevsel özelliklerinin ötesinde, onları biçimlendiren estetik anlayışı ve düşünsel dünyayı da kapsamlı biçimde değerlendiriyor.

Tarihsel süreç içinde farklı kültürlerde gelişen uygulamaları karşılaştıran çalışma, sanat ile inanç arasındaki güçlü etkileşimin bu nesneler üzerinde nasıl somutlaştığını gösteriyor. Geleneksel ritüellerden günümüze uzanan sürekliliği izlerken, şifa taslarının toplumların ortak hafızasında ve kültürel mirasında nasıl kalıcı bir yer edindiğini de gözler önüne seriyor.

Turhan Müzesi koleksiyonunda yer alan özgün örneklerden hareketle hazırlanan ‘Şifa Tası’, tarih, sanat tarihi, kültürel miras ve inanç araştırmalarını bir araya getiren disiplinlerarası bir bakış sunuyor. Geçmişten günümüze uzanan bu yolculukta, şifa taslarının ardındaki sembolik evreni keşfetmeye davet ederken, sanatın, ritüelin ve inancın insanlık tarihindeki ortak dilini yeniden düşünmeye çağırıyor.

Ebru Turhan — Şifa Tası: Sanat, Sembolizm, İnanç
• Arkeoloji ve Sanat Yayınları
Sanat Tarihi • 172 sayfa • 2026

Manuela Lenzen — Yapay Zekâ (2026)

Manuela Lenzen bu kitabında, yapay zekâyı abartılı beklentilerle felaket senaryoları arasına sıkıştırmak yerine, bilimsel temelleri, güncel uygulamaları ve geleceğe yönelik olası etkileri dengeli bir bakışla ele alıyor. ‘Yapay Zekâ: Gerçekler, Olanaklar, Riskler’ (‘Künstliche Intelligenz: Fakten, Chancen, Risiken’), yapay zekânın nasıl ortaya çıktığını, hangi sorunları çözmeye çalıştığını ve günümüzde neden dijital dönüşümün temel teknolojilerinden biri hâline geldiğini açıklayarak başlıyor. Lenzen, yapay zekânın insan benzeri bilinç geliştirmekten çok, belirli görevleri büyük veri kümeleri ve istatistiksel yöntemler aracılığıyla yerine getiren sistemlerden oluştuğunu vurguluyor.

Eserde algoritmaların çalışma mantığı, makine öğrenmesi, sinir ağları ve büyük veri arasındaki ilişki anlaşılır bir dille inceleniyor. Yapay zekâ uygulamalarının internet aramalarından çeviri sistemlerine, sağlık hizmetlerinden finans sektörüne, üretim süreçlerinden otonom araçlara kadar genişleyen kullanım alanları örneklerle değerlendiriliyor. Lenzen, bu teknolojilerin özellikle karmaşık veri analizlerinde insanın erişemeyeceği hız ve ölçeğe ulaşabildiğini, ancak bunun gerçek anlamda “düşünme” ya da “anlama” yetisiyle karıştırılmaması gerektiğini savunuyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, yapay zekânın toplumsal ve etik sonuçlarına ayrılıyor. Yazar, algoritmik kararların önyargıları yeniden üretebilmesi, kişisel verilerin yoğun biçimde kullanılması, gözetim teknolojilerinin yaygınlaşması, iş yaşamındaki dönüşüm ve otomasyonun istihdam üzerindeki etkileri gibi temel sorunları ele alıyor. Yapay zekânın yalnızca teknik bir yenilik olmadığını; hukuk, siyaset, ekonomi ve insan hakları açısından da yeni sorular doğurduğunu gösteriyor. Bu nedenle teknolojik gelişmenin etik ilkeler, şeffaflık ve demokratik denetim mekanizmalarıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini savunuyor.

Lenzen ayrıca yapay zekâ araştırmalarının sınırlarını da tartışıyor. Günümüzde etkileyici başarılar elde edilmiş olsa da mevcut sistemlerin insan zekâsının yerini alabilecek genel bir zekâya sahip olmadığını, belirli görevlerde uzmanlaşmış araçlar olarak çalıştıklarını belirtiyor. Bu nedenle yapay zekâya yüklenen aşırı umutlar kadar, insanlığı tamamen kontrol altına alacağı yönündeki korkuların da bilimsel temelden yoksun olduğunu ileri sürüyor. Kitap, yapay zekânın geleceğinin yalnızca teknolojik ilerlemeye değil, toplumların bu teknolojiyi hangi değerler doğrultusunda geliştireceğine ve yöneteceğine bağlı olduğunu vurgulayarak son buluyor. Böylece eser, yapay zekâyı teknik ayrıntıları, sunduğu fırsatları ve beraberinde getirdiği riskleri birlikte değerlendiren, eleştirel ama iyimser bir çerçeve sunuyor.

Manuela Lenzen — Yapay Zekâ: Gerçekler, Olanaklar, Riskler
Çeviren: Hülya Yavuz Akçay • Runik Kitap
İnceleme • 138 sayfa • 2026