Berhudan Şamar – Egemenin Mührü (2025)

Berhudan Şamar’ın bu çalışması, 2015–2016 yıllarında Diyarbakır Sur’da yaşanan çatışma, abluka ve sokağa çıkma yasaklarının yarattığı yıkımı yalnızca bir güvenlik olayı olarak değil, mekân üzerinden kurulan uzun erimli bir iktidar pratiği olarak ele alıyor. Kitap, kentsel yerinden edilmeyi, travmayı ve mekânın ekonomi-politik dönüşümünü birbirinden kopuk başlıklar olarak değil, aynı sürecin iç içe geçmiş boyutları olarak tartışıyor.

Şamar, yerinden edilmeyi Kürt coğrafyasında istisnai bir kırılma değil, tarihsel olarak tekrar eden bir yönetim tekniği olarak konumlandırıyor. Çatışma ve şiddetin mekânda süreklilik kazanmasının, bireylerin hayatlarında geri dönülmez kopuşlar yarattığını; hafıza, aidiyet ve gündelik yaşamın bu süreçte parçalandığını gösteriyor. Devletin mekânı denetim altına alma stratejileri, güvenlik söylemi, ulusal hassasiyetler ve olağanüstü uygulamalarla meşrulaştırılırken, temel hak ve özgürlüklerin nasıl askıya alındığını açığa çıkarıyor.

Kitap, Diyarbakır’ın binlerce yıllık yaşam belleğinin merkezi olan Sur’da yaşananları bir “kentkırım” olarak kavramsallaştırıyor. Yıkımın yalnızca fiziksel yapılarla sınırlı kalmadığını; toplumsal ilişkileri, kültürel sürekliliği ve kolektif hafızayı hedef aldığını ortaya koyuyor. Yeniden inşa ve soylulaştırma süreçleri ise bu yıkımın devamı olarak ele alınıyor; Sur’un, sakinlerinden arındırılmış yeni bir kentsel vitrine dönüştürülmesi eleştirel biçimde analiz ediliyor.

‘Egemenin Mührü’, Sur örneği üzerinden Kürtlerin Cumhuriyet tarihi boyunca maruz kaldığı yerinden edilme politikalarının yarattığı derin yarayı görünür kılıyor. Şamar’ın çalışması, mekân, iktidar ve şiddet ilişkisini merkezine alan; travmayı bireysel bir deneyimden çok, politik olarak üretilmiş kolektif bir sonuç olarak ele alan güçlü bir tanıklık ve analiz sunuyor.

  • Künye: Berhudan Şamar – Egemenin Mührü: Sur’da Yerinden Edilme, Travma ve Soylulaştırma, Dipnot Yayınları, siyaset, 216 sayfa, 2025

Ann V. Murphy – Şiddet ve Felsefi İmgelem (2025)

Ann V. Murphy’nin adlı kitabı, şiddetin felsefede yalnızca ele alınan bir konu değil, düşüncenin kendisini biçimlendiren bir hayal gücü yapısı olduğunu savunuyor. Murphy, felsefi metinlerde şiddetin nasıl temsil edildiğini, hangi metaforlar ve imgeler aracılığıyla normalleştirildiğini ve düşüncenin sınırlarını nasıl çizdiğini inceliyor.

‘Şiddet ve Felsefi İmgelem’ (‘Violence and the Philosophical Imaginary’), özellikle modern Batı felsefesine odaklanarak, akıl, egemenlik, özne ve düzen kavramlarının şiddetle kurduğu örtük ilişkiyi açığa çıkarıyor. Murphy’ye göre felsefe, çoğu zaman şiddeti dışsal bir sapma olarak sunarken, aslında kendi kavramsal düzenini kuruyor ve dışlama, bastırma ve tahakküm biçimlerini yeniden üretiyor. Bu durum, felsefi hayal gücünün görünmez ama etkili bir şiddet alanı yarattığını gösteriyor.

Murphy, Arendt, Foucault, Derrida ve Levinas gibi düşünürlerle eleştirel bir diyalog kuruyor. Bu düşünürlerin şiddeti nasıl kavramsallaştırdığını, hangi noktalarda ona karşı etik bir direnç geliştirdiklerini ve hangi noktalarda istemeden yeniden ürettiklerini tartışıyor. Kitap, şiddetin yalnızca fiziksel değil, dilsel, simgesel ve epistemik boyutları olduğunu vurguluyor.

‘Şiddet ve Felsefi İmgelem’, şiddetin düşüncenin dışında değil, düşüncenin kurucu imgeleri içinde yer aldığını göstererek, etik ve politik felsefeye eleştirel ve rahatsız edici bir bakış sunuyor.

  • Künye: Ann V. Murphy – Şiddet ve Felsefi İmgelem, çeviren: Itır Güneş, Fol Kitap, felsefe, 192 sayfa, 2025

Edward S. Casey – Mekânın Kaderi (2025)

Edward S. Casey’nin bu kitabı, “mekân” kavramının Batı felsefesi tarihinde nasıl arka plana itildiğini ve buna rağmen düşüncenin merkezinde nasıl varlığını sürdürdüğünü inceleyen kapsamlı bir çalışma. Casey, mekânın yalnızca fiziksel bir arka plan değil, insan deneyimini kuran temel bir boyut olduğunu savunuyor.

‘Mekânın Kaderi’ (‘The Fate of Place’), Antik Yunan’dan başlayarak Aristoteles, Platon ve Stoacılar üzerinden mekân anlayışını ele alıyor; ardından Ortaçağ düşüncesi ve erken modern felsefeye geçiyor. Descartes’la birlikte mekânın “uzam”a indirgenmesi, Newtoncu mutlak uzay fikri ve Kant’ın mekânı zihnin apriori bir formu olarak tanımlaması, Casey’nin eleştirel biçimde tartıştığı kırılma noktaları arasında yer alıyor. Bu süreçte mekân, giderek soyutlaşıyor ve yaşantıdan koparılıyor.

Casey, modern felsefenin zamanı merkeze alırken mekânı ihmal ettiğini ileri sürüyor. Husserl, Heidegger ve Merleau-Ponty gibi fenomenologlar aracılığıyla mekânın yeniden düşünceye dâhil edilişini inceliyor. Özellikle “yer” kavramı üzerinden, beden, bellek ve deneyim arasındaki ilişkileri vurguluyor; insanın dünyayla kurduğu bağın her zaman belirli yerler üzerinden kurulduğunu gösteriyor.

‘Mekânın Kaderi’, mekânın felsefede kaybolan bir kavram değil, bastırılmış bir konu olduğunu öne sürüyor. Kitap, modern dünyanın yer duygusunu aşındıran soyutlaşmasına karşı, düşünceyi yeniden deneyime, bedene ve yaşanılan yerlere bağlama çağrısı yapıyor. Bu yönüyle eser, felsefe, mimarlık, coğrafya ve kültürel çalışmalarla ilgilenenler için temel bir referans niteliği taşıyor.

  • Künye: Edward S. Casey – Mekânın Kaderi: Felsefi Bir Tarih, çeviren: Abdullah Başaran, Runik Kitap, felsefe, 582 sayfa, 2025

Edward J. Erickson – Size Ölmeyi Emrediyorum! (2025)

Edward J. Erickson’ın bu kitabı, Osmanlı ordusunun Birinci Dünya Savaşı’ndaki rolünü ideolojik anlatılardan ve ulusal mitlerden uzak, askerî tarih merkezli bir bakışla ele alıyor. Erickson, Osmanlı ordusunu “çökmekte olan, etkisiz bir yapı” olarak tasvir eden yaygın kabulleri sorguluyor ve daha karmaşık, disiplinli ve dirençli bir askerî organizasyon portresi çiziyor.

‘Size Ölmeyi Emrediyorum!’ (‘Ordered to Die’), seferberlik sürecinden komuta kademesine, lojistikten insan gücüne kadar ordunun yapısal özelliklerini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Erickson’a göre Osmanlı ordusunun en çarpıcı yönlerinden biri, son derece yüksek kayıplara rağmen cepheleri uzun süre tutabilmesi oldu. Bu durum, askerlerin “bilinçsizce ölüme gönderildiği” iddiasından ziyade, imparatorluğun maddi kısıtları ve çok cepheli savaşın yarattığı baskılarla açıklanıyor.

Çanakkale, Kafkasya, Filistin, Mezopotamya ve Sina cepheleri karşılaştırmalı olarak analiz ediliyor. Bu bağlamda Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki rolü, saha gerçekliğini iyi okuyan, inisiyatif alabilen bir komutan örneği olarak öne çıkıyor. Erickson, Alman askeri danışmanlarla ilişkileri, Osmanlı subaylarının eğitim düzeyini ve üst komutanlığın stratejik tercihleriyle cephedeki koşullar arasındaki gerilimi vurguluyor.

‘Size Ölmeyi Emrediyorum!’, Osmanlı askerini pasif bir kurban figürü olarak değil, son derece ağır koşullar altında savaşan ve zaman zaman stratejik başarılar elde eden bir ordunun parçası olarak ele alıyor. Bu yönüyle kitap, Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki askerî mirasını daha dengeli ve analitik biçimde değerlendirmek isteyenler için önemli bir çalışma sunuyor.

  • Künye: Edward J. Erickson – Size Ölmeyi Emrediyorum!: Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Ordusu, çeviren: Tanju Akad, Alfa Yayınları, tarih, 392 sayfa, 2025

David Benatar – En Pratik Etik (2025)

David Benatar’ın adlı kitabı, etiği soyut ilkeler alanından çıkarıp gündelik hayatın somut sorunlarıyla yüzleştiriyor. Benatar bu çalışmada ahlak felsefesinin yalnızca teorik tartışmalardan ibaret olmadığını, aksine herkesin günlük kararlarında doğrudan rol oynadığını söylüyor.

‘En Pratik Etik: Günlük Ahlâki Sorunlara Dair’ (‘Very Practical Ethics: Engaging Everyday Moral Questions’), üreme, kürtaj, hayvanların kullanımı, yoksulluk, yardım yükümlülüğü, ifade özgürlüğü, ceza ve ölüm gibi konuları ele alıyor. Benatar, bu başlıklarda yaygın kabulleri sorguluyor ve rahatsız edici sonuçlara varmaktan kaçınmıyor. Özellikle insanların “iyi” olduklarına dair varsayımlarını eleştiriyor ve ahlaki sezgilerin çoğu zaman tutarsız ya da çıkar odaklı işlediğini gösteriyor.

Benatar’ın yaklaşımı, net örnekler ve düşünce deneyleri üzerinden ilerliyor. Okuru, “Bunu yapmak zorunda mıyım?” ya da “Bu gerçekten ahlaki mi?” gibi sorularla baş başa bırakıyor. Hayvanlara verilen zararın ahlaki statüsü, uzak coğrafyalardaki acılara karşı sorumluluk ve bireysel özgürlüklerin sınırları, kitabın en çarpıcı tartışma alanları arasında yer alıyor.

Kitap, okuru rahatlatan cevaplar sunmuyor. Aksine, ahlaki konfor alanlarını sarsıyor ve etik düşünmenin bedel gerektirdiğini hatırlatıyor. Bu yönüyle kitap, felsefeyle ilgilenenler kadar gündelik hayatta “doğru” kararlar aldığını varsayan herkes için kışkırtıcı ve dönüştürücü bir okuma sunuyor.

  • Künye: David Benatar – En Pratik Etik: Günlük Ahlâki Sorunlara Dair, çeviren: Cansu Özge Özmen, Doğu Batı Yayınları, sosyoloji, 656 sayfa, 2025

Peter Brannen – Dünya’nın Son’ları (2025)

Peter Brannen’ın bu kitabı, Dünya tarihindeki beş büyük kitlesel yok oluşu merkeze alarak yaşamın gezegen üzerinde nasıl defalarca sona yaklaşıp yeniden kurulduğunu anlatıyor. Kitap, bu felaketleri tekil ve ani olaylar olarak değil, jeoloji, iklim ve biyoloji arasındaki uzun vadeli ve yıkıcı etkileşimlerin sonucu olarak ele alıyor.

Brannen, Ordovisiyen’den Permiyen’e, Triyas’tan Kretase’ye uzanan yok oluşları volkanizma, okyanus kimyası ve atmosfer değişimleri üzerinden inceliyor. Devasa volkan patlamalarının atmosfere saldığı gazların iklimi altüst ettiğini, okyanusların asitleştiğini ve oksijensizleştiğini gösteriyor. Bu süreçlerde türlerin büyük bölümünün yok olduğunu, ancak hayatta kalan canlıların Dünya’yı yeniden biçimlendirdiğini vurguluyor.

‘Dünya’nın Son’ları’ (‘The Ends of the World’), bilim insanlarının fosiller, izotoplar ve kaya katmanları aracılığıyla geçmişi nasıl okuduğunu da anlatıyor. Brannen, bilimsel tartışmaları ve görüş ayrılıklarını görünür kılarak yok oluş bilgisi üretiminin nasıl ilerlediğini gösteriyor. Aynı zamanda günümüz iklim krizinin, geçmiş kitlesel yok oluşlarla rahatsız edici benzerlikler taşıdığını hatırlatıyor.

Kitap, insanı tarihin merkezine koymayan bir bakış sunuyor. Dünya’nın bize ait olmadığını, yaşamın bizden önce defalarca çöktüğünü ve yeniden filizlendiğini söylüyor. Kitap, bugünü anlamak için gezegenin en karanlık geçmişlerine bakmak gerektiğini savunuyor ve insanlığın kırılgan konumunu açık biçimde ortaya koyuyor.

  • Künye: Peter Brannen – Dünya’nın Son’ları: Volkanik Kıyametler, Ölümcül Okyanuslar ve Dünyanın Geçmiş Kitlesel Yok Oluşlarını Anlama Arayışımız, çeviren: Anıl Yıldız, Sakin Kitap, inceleme, 336 sayfa, 2025

Mart Kuldkepp – Kısa İskandinavya Tarihi (2025)

Mart Kuldkepp’in bu kitabı, İskandinavya tarihini mitlerden modern refah devletlerine uzanan geniş bir zaman diliminde, yoğun ama berrak bir anlatıyla ele alan bir tarih çalışması. Kitap, bölgeyi tek bir kültürel bütün olarak sunmak yerine, Danimarka, Norveç, İsveç, Finlandiya ve İzlanda’nın ortaklıklarını ve ayrışmalarını birlikte düşünmeye davet ediyor.

Kuldkepp anlatıya Viking Çağı ile başlıyor, ancak Vikingleri yalnızca yağmacı savaşçılar olarak değil, ticaret ağları kuran, hukuk geliştiren ve Avrupa’nın siyasi yapısını etkileyen aktörler olarak konumlandırıyor. Pagan inançlardan Hristiyanlığa geçiş, krallıkların oluşumu ve Ortaçağ boyunca süren güç mücadeleleri, İskandinav toplumlarının erken siyasal ve kültürel temellerini açıklamak için kullanılıyor.

‘Kısa İskandinavya Tarihi’ (‘The Shortest History of Scandinavia’), erken modern dönemde İskandinavya’nın Avrupa içindeki konumuna özellikle odaklanıyor. Kalmar Birliği, İsveç İmparatorluğu’nun yükselişi, Danimarka-Norveç hattı ve Rusya ile ilişkiler, bölgenin bir “kenar” değil, Avrupa siyasetinin aktif bir parçası olduğunu gösteriyor. Bu süreçte savaş, vergi, din reformları ve merkezileşme politikalarının toplumsal yapıyı nasıl dönüştürdüğü anlatılıyor.

Modern döneme gelindiğinde Kuldkepp, İskandinav refah devletinin ortaya çıkışını tarihsel bir kopuş olarak değil, uzun vadeli siyasal uzlaşmaların ve toplumsal örgütlenmelerin sonucu olarak ele alıyor. Tarım toplumundan sanayiye geçiş, işçi hareketleri, demokrasi kültürü ve tarafsızlık politikaları, bugünkü “İskandinav modeli”nin arka planını oluşturuyor. Aynı zamanda kitap, bu modelin homojenlik, sömürgecilik ve azınlıklar gibi karanlık yüzlerini de dışarıda bırakmıyor.

Sonuç olarak bu kitap, İskandinavya’yı romantize eden anlatıların ötesine geçerek, bölgenin tarihini çatışmalar, pazarlıklar ve dönüşümler üzerinden okuyor. Kısa ama yoğun yapısıyla kitap, İskandinavya’nın neden bugün olduğu gibi bir yer hâline geldiğini anlamak isteyenler için güçlü bir giriş sunuyor.

  • Künye: Mart Kuldkepp – Kısa İskandinavya Tarihi, çeviren: Özlem Özarpacı, Say Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

Christine de Pizan – Kadınlar Şehri (2025)

Christine de Pizan’ın ‘Kadınlar Şehri’ adlı eseri, Ortaçağ’ın erkek egemen düşünce dünyasına karşı yazılmış en güçlü metinlerden biri olarak öne çıkıyor ve feminist düşüncenin kurucu metinlerinden biri kabul ediliyor. 1405 yılında kaleme alınan kitap, kadınların akıl, erdem ve yaratıcılık bakımından “eksik” olduğu yönündeki yaygın kabullere doğrudan itiraz ediyor.

‘Kadınlar Şehri’ (‘Le Livre de la cité des dames’), alegorik bir kurgu üzerine kuruluyor. Christine de Pizan, Akıl, Doğruluk ve Adalet adlı üç kadın figürün rehberliğinde, kadınlardan oluşan simgesel bir şehir inşa ediyor. Bu şehir, erkek otoritesinin çizdiği sınırları aşan bir düşünsel mekân olarak tasarlanıyor ve duvarları kadınların tarih boyunca ürettiği bilgi, emek ve ahlaki değerlerle örülüyor. Böylece kitap, kadınların yalnızca özel alana ait olmadığını, kamusal ve entelektüel hayatta da belirleyici roller üstlendiğini gösteriyor.

Metin boyunca Semiramis’ten Amazonlara, filozof Hypatia’dan azizelere kadar mitolojik, tarihsel ve dinsel kaynaklarda adı geçen çok sayıda kadın figür anlatılıyor. Bu anlatılar, kadınların savaşta, siyasette, bilimde ve düşüncede etkin olduklarını kanıtlayan örnekler olarak sunuluyor. Christine de Pizan, bu figürler aracılığıyla tarihin kadınları görmezden gelen anlatı biçimini sorguluyor ve sorunun kadınlarda değil, onları anlatamayan erkek merkezli tarih yazımında olduğunu savunuyor.

‘Kadınlar Şehri’, yalnızca kadınları savunan bir metin değil, aynı zamanda bilgi, otorite ve tarih yazımının nasıl kurulduğunu sorgulayan eleştirel bir eser. Kadınların yüzyıllardır taşıdığı gücü ve yaratıcılığı görünür kılan bu kitap, Ortaçağ koşullarında kaleme alınmış olmasına rağmen, eşitlik ve adalet tartışmalarına bugün hâlâ ilham veren güçlü bir düşünsel miras sunuyor.

  • Künye: Christine de Pizan – Kadınlar Şehri, çeviren: Pelin Mert Çetin, Fol Kitap, feminizm, 272 sayfa, 2025

Ray Kurzweil – İnsanlık 5.0 (2025)

Ray Kurzweil’in bu kitabı, yazarın yıllardır savunduğu “tekillik” tezini güncel yapay zekâ gelişmeleri ışığında yeniden ele aldığı kapsamlı bir çalışma. Kurzweil bu kitapta, insan ile makine arasındaki sınırın giderek silindiğini ve bu sürecin artık uzak bir gelecek değil, yaşanmakta olan bir dönüşüm olduğunu savunuyor.

Kitabın merkezinde, teknolojik ilerlemenin doğrusal değil üstel biçimde ilerlediği fikri yer alıyor. Kurzweil’e göre yapay zekâ, biyoteknoloji, nanoteknoloji ve sinirbilim alanlarındaki gelişmeler birbirini besleyerek insan zekâsını aşan sistemlerin ortaya çıkmasını hızlandırıyor. Özellikle büyük dil modelleri ve öğrenen algoritmalar, bu sürecin teorik değil pratik bir gerçekliğe dönüştüğünü gösteriyor.

‘İnsanlık 5.0: Yapay Zekâ ile Kaynaştığımızda’ (‘The Singularity Is Nearer: When We Merge with AI’), yapay zekânın insanı “yerine geçecek” bir tehdit olarak değil, insan zekâsını genişletecek bir ortak olarak ele alıyor. Beyin–bilgisayar arayüzleri, artırılmış biliş, dijital hafıza ve biyolojik bedenin teknolojik olarak güçlendirilmesi gibi başlıklar üzerinden, insanın kendi evrimini bilinçli biçimde yönlendireceğini savunuyor. Ona göre tekillik, insanlığın sonu değil, insan olmanın yeni bir aşamasıdır.

Kitap aynı zamanda etik, eşitsizlik ve kontrol sorunlarını da tartışıyor. Kurzweil, yapay zekânın yanlış kullanımlarının ciddi riskler barındırdığını kabul ediyor; ancak bu risklerin teknolojiyi yavaşlatmakla değil, bilinçli yönetişim ve küresel işbirliğiyle yönetilebileceğini ileri sürüyor. Yapay zekânın sağlık, eğitim ve yaratıcılık alanlarında insan yaşamını kökten dönüştüreceğini vurguluyor.

Sonuç olarak ‘İnsanlık 5.0’, yapay zekâyı kıyamet senaryolarıyla değil, insan-merkezli bir evrim vizyonuyla ele alan iyimser ama iddialı bir kitap. Kurzweil, insan ile yapay zekânın birleşmesinin kaçınılmaz olduğunu savunurken, bu sürecin nasıl bir geleceğe dönüşeceğinin bugünkü seçimlerimize bağlı olduğunu gösteriyor.

  • Künye: Ray Kurzweil – İnsanlık 5.0: Yapay Zekâ ile Kaynaştığımızda, çeviren: Abdullah Yılmaz, Alfa Yayınları, bilim, 488 sayfa, 2025

Ali Murat İrat – Gölgede Büyüyen Kimlik: Kürt Sağı (2025)

Ali Murat İrat’ın ‘Gölgede Büyüyen Kimlik: Kürt Sağı’ adlı çalışması, Türkiye’de Kürt siyasetinin çoğu zaman görmezden gelinen bir hattını, Kürt sağını tarihsel, kuramsal ve sosyolojik bir çerçevede ele alıyor. Kitap, Kürt kimliğinin yalnızca sol, seküler ya da ulusalcı anlatılarla açıklanamayacağını; dinî referanslar, muhafazakâr örgütlenmeler ve İslami düşünceyle kurulan ilişkiler üzerinden de şekillendiğini gösteriyor.

Çalışma, etnisite ve ulusal kimlik tartışmalarını teorik bir zemine oturtarak başlıyor. İlkçi, modernist ve etnosembolist yaklaşımlar üzerinden kimliğin nasıl hatırlanan ve unutulan bir yapı olarak inşa edildiğini tartışıyor. Ardından Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel hatta, aşiret düzeninden modern medreselere, Bedirhan Bey’den Şeyh Ubeydullah’a, Said-i Nursi ve Şeyh Said’e uzanan Kürt elitlerinin rolünü izliyor. Bu figürler, Kürt sağının kolektif hafızasında kurucu mitler olarak ele alınıyor.

Kitap, modern dönemde Kürt kimliğinin aktörlerini ve kırılma anlarını da ayrıntılı biçimde inceliyor. PKK sonrası dönemde din ve etnik kimlik arasında konumlanan Hizbullah, Hüseyin Velioğlu sonrası dönüşüm, Hüda-Par, Zehra Eğitim ve Kültür Vakfı gibi yapılar Kürt sağının farklı evreleri olarak analiz ediliyor. Dergiler, yayınlar, anmalar ve ritüeller ise bu kimliğin nasıl yeniden üretildiğini gösteren somut zeminler olarak ele alınıyor.

Son bölümlerde Kürt sağının modern kimlik inşasına katkısı, Kürdistan tahayyülü, ulusçulukla kurulan mesafeli ilişki ve devlet, PKK ve Kürt sağı arasındaki çok katmanlı hegemonya mücadelesi tartışılıyor. ‘Gölgede Büyüyen Kimlik’, Kürt sağını geçici bir siyasal yönelim olarak değil; tarihsel sürekliliği olan, sembollerle, hafızayla ve gündelik pratiklerle yaşayan bir aidiyet alanı olarak kavrıyor. Bu yönüyle kitap, Kürt meselesine dair yerleşik anlatıların sınırlarını zorlayan önemli bir katkı sunuyor.

  • Künye: Ali Murat İrat – Gölgede Büyüyen Kimlik: Kürt Sağı, Fol Kitap, siyaset, 264 sayfa, 2025