Theresia Enzensberger — Uyku (2026)

Theresia Enzensberger ‘Uyku’ (‘Schlafen’) adlı eserinde, uykuyu yalnızca biyolojik bir gereksinim olarak ele almıyor; onu bireyin iç dünyasını, toplumsal yaşamı ve kültürel üretimi anlamaya imkân veren çok katmanlı bir olgu olarak inceliyor. Yazar, kendi uykusuzluk deneyiminden hareketle uykunun farklı evrelerini izleyen özgün bir anlatı kurgusu kuruyor ve her evreyi farklı düşünsel sorularla ilişkilendiriyor.

Kitap, hafif uyku evresiyle birlikte uykusuzluğun birey üzerindeki etkilerini, modern yaşamın dinlenmeyi giderek değersizleştiren ritmini ve uykunun ahlaki anlamını tartışıyor. Enzensberger, üretkenlik baskısının uykuyu zaman kaybı gibi gösterdiğini, kronik uyku eksikliğinin ise yalnızca bireysel bir sağlık sorunu olmadığını, toplumsal ilişkileri, çalışma hayatını ve düşünme biçimlerini de dönüştürdüğünü gösteriyor. Rüyaların ise yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel metaforlar olarak da okunabileceğini savunuyor.

Derin uyku bölümüne geçildikçe anlatı daha içsel ve kişisel bir nitelik kazanıyor. Yazar, sanatın, edebiyatın ve belleğin uykuyla kurduğu ilişkiyi sorgularken kendi deneyimlerini de metne dâhil ediyor. Uyku sırasında zihnin gündelik yaşamın gürültüsünden uzaklaşmasının, insanın kendisiyle ve çevresiyle farklı bir bağ kurmasını mümkün kıldığını anlatıyor. Böylece kitap, bilimsel açıklamalarla kişisel gözlemleri ve kültürel göndermeleri iç içe geçiren deneme niteliği kazanıyor.

REM evresi ise gerçeklikle düş arasındaki sınırların belirsizleştiği bölüm olarak öne çıkıyor. Enzensberger, rüyaların bilinçdışını, yaratıcılığı ve kimliği nasıl şekillendirdiğini tartışırken kesin yargılar sunmak yerine okuru bilinmeyeni keşfetmeye davet ediyor. Kontrol edemediğimiz bu deneyimin, insan olmanın en temel ve ortak yönlerinden biri olduğunu vurguluyor.

‘Uyku’, nörobilimsel açıklamalarla yetinmeyen; felsefeyi, edebiyatı, sanatı ve kişisel deneyimi bir araya getirerek uykunun anlamını yeniden düşünmeye çağıran özgün bir deneme. Enzensberger, uykuyu yalnızca dinlenme süreci değil, modern yaşamın temposunu, üretkenlik anlayışını, bilinç ile bilinçdışı arasındaki ilişkiyi ve insanın kendini kavrama çabasını anlamanın anahtarlarından biri olarak değerlendiriyor.

Theresia Enzensberger — Uyku
Çeviren: Levent Tayla • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 100 sayfa • 2026

Buket Cengiz — Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları (2026)

Buket Cengiz’in bu çalışması, Henri Lefebvre’in “kent hakkı” kuramını merkeze alarak 1960’lardan günümüze Türk romanında İstanbul’un nasıl temsil edildiğini inceliyor. Kitap, kenti yalnızca binalar ve sokaklardan oluşan fiziksel bir mekân olarak değil; iktidar ilişkilerinin, sınıfsal mücadelelerin, göç deneyimlerinin ve aidiyet arayışlarının kesiştiği toplumsal bir alan olarak değerlendiriyor. Kentsel dönüşüm, mekânsal eşitsizlik ve neoliberal kent politikalarının edebiyattaki yansımalarını ele alırken, “İstanbul kimin şehridir?” sorusunu romanlar üzerinden yeniden tartışmaya açıyor.

‘1960’lardan Günümüze Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları’ (‘Right to the City: Novels in Turkish Literature from the 1960s to the Present’), İstanbul üzerine kurulan iki baskın anlatıyı karşı karşıya getiriyor. Bir yanda kaybolan eski İstanbul’a duyulan özlem etrafında şekillenen, kente sonradan gelenleri dışlayan seçkinci nostaljiyi inceliyor; diğer yanda ise göçmenlerin, işçilerin, yoksulların ve kent çeperlerinde yaşam mücadelesi veren insanların bakış açısından gelişen alternatif anlatıları öne çıkarıyor. Cengiz, bu ikinci damarı “kent hakkı romanları” olarak adlandırıyor ve bu eserlerin, görünmez bırakılan toplulukların şehir üzerindeki hak iddialarını edebiyat aracılığıyla görünür kıldığını savunuyor.

Kitapta Orhan Kemal, Muzaffer İzgü, Latife Tekin, Ayhan Geçgin, Hatice Meryem ve Orhan Pamuk gibi farklı dönemlerden yazarların romanları karşılaştırmalı biçimde inceleniyor. Bu eserlerde göç, yoksulluk, barınma sorunu, gecekondu mahalleleri, kentsel dönüşüm ve yerinden edilme gibi olguların karakterlerin yaşamlarını nasıl biçimlendirdiği gösteriliyor. Kent hakkı kavramı yalnızca şehirde yaşama hakkını değil; kenti dönüştürme, kamusal alanı paylaşma, karar süreçlerine katılma ve kent yaşamını birlikte şekillendirme hakkını da kapsıyor. Böylece roman kahramanlarının gündelik mücadeleleri, daha geniş toplumsal adalet ve mekânsal eşitlik tartışmalarıyla ilişkilendiriliyor.

Cengiz, İstanbul’un geçirdiği dönüşümün yalnızca fiziksel çevreyi değil, hafızayı, kimliği ve aidiyet duygusunu da değiştirdiğini vurguluyor. Tarihî mahallelerin dönüşmesi, yoksulların merkezden çepere itilmesi ve kentin giderek ticarileşmesi, romanlarda bireylerin yaşam deneyimlerini belirleyen temel dinamikler olarak öne çıkıyor. Bu nedenle şehir, olayların geçtiği sıradan bir fon olmaktan çıkıyor; karakterlerin kaderini belirleyen, çatışmaları derinleştiren ve toplumsal ilişkileri yeniden kuran etkin bir özneye dönüşüyor.

Sonuç olarak eser, Türk romanını kent çalışmaları ve eleştirel şehir kuramı ışığında yeniden okuyarak, İstanbul’un yalnızca geçmişe duyulan nostaljiyle açıklanamayacağını ortaya koyuyor. Kentin gerçek sahiplerinin yalnızca tarihî mirası temsil eden seçkin kesimler olmadığını; göçmenlerin, emekçilerin ve kent çeperlerinde yaşayan görünmez toplulukların da şehir üzerinde söz söyleme ve onu dönüştürme hakkına sahip olduğunu gösteriyor. Böylece İstanbul romanlarının, kent hakkı mücadelesini edebiyatın imkânlarıyla görünür kılan güçlü bir anlatı geleneği oluşturduğunu savunuyor.

N. Buket Cengiz — 1960’lardan Günümüze Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları
Çeviren: Mehmet Zeki Giritli • Koç Üniversitesi Yayınları
İnceleme • 256 sayfa • 2026

Kolektif — Türkiye’nin Kelebekleri (2026)

İki kıtanın buluştuğu coğrafyada benzersiz bir biyolojik zenginlik barındıran Türkiye’nin kelebeklerini kapsamlı ve güncel bir bakışla tanıtan ‘Türkiye’nin Kelebekleri’, doğaseverler için hazırlanmış ayrıntılı bir başvuru kaynağı sunuyor. Zarif Mücevher Kelebeği’nden görkemli Apollo’ya, Anadolu’ya özgü endemik türlerden göçmen kelebeklere kadar uzanan yüzlerce tür; binlerce özgün fotoğraf, dağılım haritaları, ayırt edici tanım özellikleri ve karşılaştırmalı görseller eşliğinde okurla buluşuyor. Yıllar boyunca gönüllü gözlemcilerin katkılarıyla oluşturulan bu eser, kelebeklerin nerelerde ve hangi dönemlerde görülebileceğini göstermenin yanı sıra, onların doğal yaşamını yakından tanımaya da imkân veriyor. Bilimsel doğruluk ile görsel zenginliği bir araya getiren kitap, Türkiye’nin kelebek çeşitliliğini keşfetmek isteyen herkes için güvenilir bir rehber niteliği taşıyor.

‘Türkiye’nin Kelebekleri’nin ortaya çıkışı, doğa gözlemlerini ortak bir bilgi havuzunda buluşturma düşüncesinin yıllar içinde büyüyen bir ürünü olarak şekillendi. Önce kuşlar için oluşturulan dijital paylaşım platformuyla başlayan bu yolculuk, ardından memeliler ve kelebeklerle genişliyor; binlerce gönüllünün gözlem ve fotoğrafları sayesinde ülkenin biyolojik çeşitliliğine ilişkin kapsamlı bir veri arşivi oluşuyor. Daha önce kuşlar üzerine hazırlanan kitabın gördüğü ilgi, kelebekler için de benzer bir çalışmanın hazırlanmasına ilham veriyor. Tamamı gönüllülük temelinde yürütülen bu uzun soluklu emek, yalnızca bir kitap ortaya koymayı değil, doğa bilgisini yaygınlaştırmayı ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına katkı sağlamayı amaçlıyor. Böylece yıllara yayılan ortak çalışma, kalıcı ve güvenilir bir kaynak hâline dönüşüyor.

Kitabın temel yaklaşımı, doğayı korumanın ilk adımının onu tanımaktan geçtiğini vurguluyor. Türkiye’nin zengin ekosistemlerinde yaşayan kelebekler yalnızca estetik güzellikleriyle değil, ekolojik denge içindeki rolleri ve doğal mirasın önemli parçaları olmalarıyla da ele alınıyor. Renkleri, desenleri ve başkalaşım süreçleriyle kültür, sanat ve gündelik yaşamda güçlü simgelere dönüşen bu canlıların, gerçekte ne kadar az tanındığına dikkat çekiliyor. Bu nedenle eser, yıllar boyunca derlenen gözlem kayıtlarını güncel bilimsel çalışmalarla birleştirerek ülkenin kelebek faunasını yeniden değerlendiriyor; taksonomik açıklamalarla desteklenen güncel tür listesini okurlara sunuyor. Böylece hem bilimsel araştırmalara katkı sağlayan hem de doğaya karşı sorumluluk bilincini güçlendiren kapsamlı bir başvuru kaynağı ortaya koyuyor.

Kitap, yalnızca türleri sıralamakla yetinmeyip kelebeklerin yaşam döngüsünü, davranışlarını ve tanımlanma yöntemlerini açıklayan bölümlerle başlıyor; vatandaş biliminin doğa araştırmalarındaki önemini de gözler önüne seriyor. Ardından Türkiye’de görülen kelebek ailelerini ayrıntılı biçimde ele alıyor; kırlangıçkuyruklardan Apollo kelebeklerine, beyaz ve sarı kelebeklerden fırçaayaklılara, mavilerden bakırlara ve zıpzıplara kadar her grubun ayırt edici özelliklerini sistematik biçimde tanıtıyor. Türlere ilişkin fotoğraflar, dağılım bilgileri ve taksonomik notlar sayesinde hem amatör gözlemcilerin hem de araştırmacıların yararlanabileceği kapsamlı bir referans oluşturuyor. Türkçe, İngilizce ve Latince dizinlerle tamamlanan eser, Türkiye kelebeklerinin çeşitliliğini belgeleyen en geniş kapsamlı kaynaklardan biri olarak, doğayı tanımayı ve korumayı aynı hedefte buluşturuyor.

Hakan Yıldırım, Umut Güngör, Onat Başbay, Kaan Yılmaz, Ali Bali, Merve Kurt — Türkiye’nin Kelebekleri
Editör: Hakan Yıldırım, Umut Güngör, Onat Başbay, Ömer L. Furtun
• İş Kültür Yayınları
İnceleme • 456 sayfa • 2026

Kolektif — İstanbul Aydınlanıyorken (2026)

‘İstanbul Aydınlanıyorken’, elektriğin yalnızca teknik bir yenilik ya da enerji kaynağı olmadığını, modern İstanbul’un toplumsal, mekânsal ve kültürel dönüşümünü biçimlendiren temel unsurlardan biri olduğunu ortaya koyuyor. Kitap, İstanbul’u elektriğe kavuşturan Silahtarağa Elektrik Santrali çevresinde gelişen değişimleri merkeze alırken, elektriğin gündelik yaşamı, kent deneyimini, çalışma hayatını, mimariyi, toplumsal cinsiyet ilişkilerini ve kamusal alanı nasıl yeniden kurduğunu disiplinlerarası bir bakışla inceliyor. Böylece bir santralin tarihini anlatmanın ötesine geçerek, elektriğin modernleşme sürecindeki belirleyici rolünü sosyal ve kültürel boyutlarıyla değerlendiriyor.

Kitabın ilk bölümleri, elektriğin İstanbul’da geceyi dönüştürme biçimine odaklanıyor. Gece, yalnızca karanlığın hüküm sürdüğü doğal bir zaman dilimi olmaktan çıkarak kamusal yaşamın, eğlencenin, tüketimin ve toplumsal etkileşimin sürdüğü yeni bir mekâna dönüşüyor. Sokakların, meydanların ve vitrinlerin aydınlanması kent sakinlerinin geceyle kurduğu ilişkiyi değiştirirken, görme biçimlerini, bedenin kamusal temsillerini ve modern kent deneyimini de yeniden tanımlıyor. Elektrik bu süreçte yalnızca görünürlüğü artıran bir teknoloji değil, yeni toplumsal davranış biçimlerini mümkün kılan bir araç hâline geliyor.

İzleyen bölümlerde elektriğin gündelik hayat üzerindeki etkileri ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Ev içi yaşamda elektrikli aletlerin yaygınlaşması temizlik alışkanlıklarından zaman kullanımına kadar birçok pratiği dönüştürürken, kadın emeği, ev işleri ve aile yaşamı da bu değişimden etkileniyor. Elektrik yalnızca konfor sağlayan bir yenilik olarak değil, modern yaşam biçimlerini yaygınlaştıran, tüketim kültürünü güçlendiren ve yeni toplumsal normlar oluşturan bir unsur olarak değerlendiriliyor. Dönemin yayınları ve eğitim faaliyetleri üzerinden elektriğin nasıl bir modernleşme ideolojisinin parçası hâline getirildiği de gösteriliyor.

Kitap önemli bir bölümüyle Silahtarağa Elektrik Santrali’nin mimari, endüstriyel ve kentsel mirasını inceliyor. Santralin kuruluşu, mimari özellikleri, ulaşım bağlantıları ve arşiv belgeleri aracılığıyla İstanbul’un altyapı tarihindeki merkezi konumu ortaya konuyor. Aynı zamanda bu endüstri yapısının zaman içinde geçirdiği dönüşüm değerlendirilerek, teknik bir tesisin kent hafızasının ayrılmaz parçalarından biri hâline gelişi tartışılıyor. Böylece santral, yalnızca elektrik üreten bir yapı değil, modern İstanbul’un oluşumunu belgeleyen tarihsel bir tanık olarak ele alınıyor.

Eser, elektriğin beraberinde getirdiği altyapı ağlarını, emek süreçlerini ve ekonomik ilişkileri de ihmal etmiyor. Elektrik üretiminin kömür tedarikine bağımlılığı, tramvay ve elektrik şirketlerinin örgütlenmesi, haberleşme şebekelerinin gelişmesi, sermaye yapıları, iş gücü ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan enerji sorunları ayrıntılı biçimde inceleniyor. Elektrik kazaları ve güvenlik meseleleri de modern teknolojinin yalnızca ilerleme değil, yeni riskler ve düzenlemeler doğurduğunu gösteren örnekler olarak değerlendiriliyor.

Kitabın kuramsal çerçevesi, elektriği yalnızca teknik bir gelişme olarak değil, modernitenin temel simgelerinden biri olarak yorumluyor. Aydınlanma düşüncesindeki “ışık” metaforuyla fiziksel aydınlatma arasındaki tarihsel ilişkiye dikkat çekilirken, elektriğin akıl, ilerleme ve uygarlık fikirleriyle nasıl özdeşleştirildiği tartışılıyor. Bununla birlikte eser, modern kentte ışığın yalnızca özgürleşme değil, gözetim, denetim ve kamusal mekânın yeniden düzenlenmesi gibi farklı işlevler de üstlenebildiğini gösteriyor. Böylece elektrik, teknik tarihi aşan çok katmanlı bir toplumsal olgu olarak ele alınıyor.

Sonuç olarak ‘İstanbul Aydınlanıyorken’, 20. yüzyıl Türkiye’sinde elektrifikasyon sürecini kent tarihi, mimarlık, toplumsal cinsiyet, emek tarihi, kültürel çalışmalar ve gündelik hayat araştırmalarını bir araya getiren geniş bir perspektifle inceliyor. İstanbul’un modernleşmesini yalnızca siyasal ya da ekonomik gelişmeler üzerinden değil, gecenin aydınlanmasından ev içindeki dönüşümlere, altyapı yatırımlarından kültürel hafızaya kadar uzanan çok yönlü süreçler üzerinden okuyarak, elektriğin modern yaşamın kurulmasındaki belirleyici rolünü görünür kılıyor.

Kitaba yazılarıyla katkıda bulunan isimler ise şöyle: Alaaddin Tok, Amed Gökçen, Avner Wishnitzer, Bahar Emgin, Binnur Kıraç, Büşra Eser, Cihangir Gündoğdu, Defne Karaosmanoğlu, Erol Ülker, G. Carole Woodall, Gülhan Balsoy, Hüseyin Irmak, İhsan Bilgin, Kenan Çayır, Leyla Bektaş Ata, Lütfiye Çetin, Mevlüde Kaptı, Murat Belge, Murat Koraltürk, On Barak, Ramazan Çakmak, Seval Şahin, Sırrı Emrah Üçer, Şükrü Aslan, T. Gül Köksal, Uğur Tanyeli ve Yağmur Nuhrat.

Kolektif — İstanbul Aydınlanıyorken: 20. Yüzyıl Türkiyesi’nde Kent, Elektrik, Gündelik Hayat
Derleyen: Amed Gökçen, Lütfiye Çetin • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
İnceleme • 366 sayfa • 2026

Annie Jacobsen — Nükleer Savaş (2026)

Annie Jacobsen bu eserinde, nükleer savaşın tarihini anlatmaktan çok, tek bir nükleer füzenin ateşlenmesinden sonraki dakikalarda dünyanın nasıl geri dönüşü olmayan bir felakete sürüklenebileceğini adım adım tasvir ediyor. Pulitzer Ödülü finalisti gazeteci Jacobsen, onlarca askerî yetkili, nükleer silah mühendisi, bilim insanı, istihbarat uzmanı ve eski hükümet görevlisiyle yaptığı görüşmelere dayanarak, gerçek savaş planlarından hareketle kurgulanmış ancak teknik açıdan mümkün bir senaryo oluşturuyor. Kitabın temel amacı, nükleer caydırıcılığın ardındaki karmaşık komuta sistemlerinin ne kadar kırılgan olduğunu ve birkaç dakikalık kararların insanlığın geleceğini belirleyebileceğini göstermek oluyor.

‘Nükleer Savaş: İnsanlığın Son 72 Dakikası’ (‘Nuclear War: A Scenario’), Soğuk Savaş’tan günümüze geliştirilen nükleer stratejilerin mantığını açıklayarak başlıyor. ABD’nin onlarca yıldır yürürlükte tuttuğu genel nükleer savaş planları, erken uyarı sistemleri, komuta zinciri ve “karşılık verme” doktrini ayrıntılı biçimde inceleniyor. Jacobsen, nükleer güçlerin olası bir saldırıyı doğrulamak ve yanıt vermek için yalnızca birkaç dakikaya sahip olduğunu, bu nedenle liderlerin çoğu zaman eksik bilgiyle karar vermek zorunda kaldığını vurguluyor. Kitap, “sınırlı nükleer savaş” fikrinin pratikte büyük ölçüde gerçekçi olmadığını; bir kez başlayan sürecin hızla küresel bir felakete dönüşme eğiliminde olduğunu savunuyor.

Senaryonun merkezinde, Amerika Birleşik Devletleri’ne doğru fırlatılan tek bir termonükleer füze yer alıyor. Erken uyarı sistemlerinin tehdidi algılamasıyla birlikte dakikalar içinde başkan, askerî komutanlar ve güvenlik bürokrasisi harekete geçiyor. Ancak zamanın son derece kısıtlı olması, yanlış değerlendirme ihtimalini artırıyor. Jacobsen, karar alma süreçlerini, güvenlik protokollerini ve nükleer komuta sisteminin işleyişini dakika dakika izleyerek okuyucuyu kriz masasının içine taşıyor. Bu süreçte yanlış alarm, iletişim kopukluğu veya hatalı istihbarat gibi küçük görünen aksaklıkların bile zincirleme sonuçlar doğurabileceği gösteriliyor.

Kitabın ilerleyen bölümleri, ilk saldırının kısa sürede karşılıklı nükleer bombardımana dönüşmesini ele alıyor. Büyük şehirlerin, askerî üslerin ve stratejik altyapının hedef alınmasıyla milyonlarca insanın dakikalar içinde yaşamını yitirebileceği; elektromanyetik darbeler, yangınlar, radyasyon ve altyapı çöküşünün modern devletlerin işleyişini felce uğratacağı anlatılıyor. Jacobsen, yalnızca patlamaların değil, sağlık sistemlerinin çökmesi, iletişim ağlarının kesilmesi ve kamu düzeninin dağılması gibi ikincil etkilerin de felaketin boyutunu katlayacağını ortaya koyuyor.

Eser, ilk saatlerin ardından yaşanacak uzun vadeli sonuçlara da odaklanıyor. Radyoaktif serpinti, nükleer kış, küresel tarım üretiminin çökmesi, kitlesel açlık, salgın hastalıklar ve ekolojik yıkım gibi etkiler, bilimsel araştırmalar ışığında değerlendiriliyor. Böylece nükleer savaşın yalnızca savaşan ülkeleri değil, dünyanın tamamını etkileyen küresel bir medeniyet krizi yaratacağı savunuluyor. Devletlerin sürekliliğini korumaya yönelik acil durum planlarının bile böylesine kapsamlı bir yıkım karşısında son derece sınırlı kalacağı belirtiliyor.

‘Nükleer Savaş: Bir Senaryo’, teknik ayrıntılar ile gerilimli anlatımı bir araya getirerek nükleer silahların yalnızca askerî değil, aynı zamanda insani, siyasal ve uygarlık düzeyinde bir tehdit oluşturduğunu gözler önüne seriyor. Annie Jacobsen, kamuoyunda çoğu zaman soyut kalan nükleer caydırıcılık kavramını somut bir zaman çizelgesine dönüştürüyor ve birkaç dakikalık kararların milyonlarca insanın yaşamını, hatta modern uygarlığın geleceğini belirleyebileceğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, nükleer silahların kullanımına ilişkin riskleri günümüz koşullarında yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı ve çarpıcı bir çalışma niteliği taşıyor.

Annie Jacobsen — Nükleer Savaş: İnsanlığın Son 72 Dakikası
Çeviren: İbrahim Ayyıldız • Serbest Kitaplar
İnceleme • 334 sayfa • 2026

A. M. Dokusov — Rus Edebiyatı ve Dil (2026)

Bu eser, 18. yüzyıldan Sovyet dönemine uzanan geniş bir zaman diliminde Rus yazar ve eleştirmenlerinin dil anlayışını bir araya getiren kapsamlı bir başvuru eseridir. A. M. Dokusov’un derlediği kitap, Mihail Lomonosov’dan Konstantin Fedin’e kadar uzanan isimlerin yazılarından seçilmiş metinlerle, Rus edebiyat dilinin nasıl biçimlendiğini, hangi tartışmalar üzerinden geliştiğini ve dilin ulusal kültür içindeki yerini ortaya koyuyor. Derlemenin temel amacı, dili yalnızca iletişim aracı olarak değil, düşüncenin, kültürün ve toplumsal gelişimin temel taşı olarak ele alan ortak bir düşünce geleneğini görünür kılmak.

Eserin merkezindeki temel düşünce, dilin bireylerin değil, halkın ortak tarihsel yaratımı olduğudur. Dokusov’un giriş bölümünde vurguladığı gibi, Belinski ve Maksim Gorki başta olmak üzere birçok yazar, dilin masa başında icat edilemeyeceğini; filologların dilin yasalarını açıklayabileceğini, yazarların ise bu doğal yapıya uygun biçimde eser verebileceğini savunuyor. Bu yaklaşım, dil ile düşünce arasındaki ayrılmaz ilişkiyi de temel alıyor. Açık düşüncenin açık bir dille ifade edilebileceği, dilin zayıflamasının düşüncenin de yoksullaşmasına yol açacağı fikri, derlemenin ortak eksenlerinden biri hâline geliyor.

‘Rus Edebiyatı ve Dil’ (‘Русские писатели о языке’), Rus edebiyat dilinin tarihsel gelişimini kronolojik bir çizgide izlerken, Lomonosov’un üç stil kuramından Puşkin’in modern edebiyat dilini kurma mücadelesine, Gogol, Tolstoy, Çehov ve Gorki gibi büyük yazarların dil anlayışına kadar uzanan geniş bir panoramayı sunuyor. Özellikle Puşkin’in kitap dili ile halk dili arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaya yönelik çabası, Rus edebiyatının en önemli dönüm noktalarından biri olarak değerlendiriliyor. Ona göre edebiyat dili, halkın canlı konuşma dilinden beslenmeli; ancak gündelik konuşmanın basit bir kopyası hâline de gelmemelidir. Böylece estetik değer ile doğallık arasında dengeli bir dil anlayışı geliştiriliyor.

Derleme, dilin korunmasını tutucu bir tavır olarak değil, bilinçli bir gelişim süreci olarak yorumluyor. Yazarlar, gereksiz yabancı sözcük kullanımını, gösterişli fakat anlamsız ifadeleri ve dili yapay biçimde bozmayı eleştirirken, halkın dilinden doğan yeni sözcüklerin ve doğal yeniliklerin benimsenmesini destekliyor. Bu nedenle eser, bir yandan “yabancı dil hayranlığına” karşı çıkarken, diğer yandan dilin canlılığını koruyacak yaratıcı sözcük türetmelerini ve doğal değişimleri olumlu karşılıyor. Dilin kendi iç yasaları doğrultusunda gelişmesi gerektiği düşüncesi, kitabın en güçlü savlarından biri olarak öne çıkıyor.

Kitapta ayrıca gramerin işlevi, üslup, şiir dili, biçem, söz varlığı, çeviri, diyalektler, halk dili ve edebî yaratıcılık arasındaki ilişkiler de ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Lomonosov grameri bütün bilimlerin temeli olarak görürken, Belinski ve Çernişevski üslubun düşüncenin ayrılmaz parçası olduğunu savunuyor. Çehov, Tolstoy ve Gorki ise yazarın dili titizlikle işlemesi gerektiğini, her sözcüğün anlamını ve sesini dikkatle seçmesinin sanatsal yaratımın vazgeçilmez koşulu olduğunu gösteriyor. Böylece dil, yalnızca teknik bir araç olmaktan çıkıp estetik ve ahlaki sorumluluk taşıyan bir yaratım alanına dönüşüyor.

Dokusov, büyük Rus yazarlarının dil üzerine düşüncelerini aktarırken onları kusursuz otoriteler olarak sunmuyor; tarihsel koşulların etkisiyle ortaya çıkan hatalı ya da çelişkili görüşlere de yer veriyor. Bu yaklaşım, dil tartışmalarının durağan değil, değişen toplumsal koşullarla birlikte gelişen canlı bir düşünce alanı olduğunu gösteriyor. Derlemede yer alan açıklamalar, bu farklı görüşlerin tarihsel bağlamını anlamaya yardımcı oluyor ve okurun eleştirel bir değerlendirme yapmasını kolaylaştırıyor.

‘Rus Edebiyatı ve Dil’, dil tarihini yalnızca dilbilim açısından değil, edebiyat, kültür ve düşünce tarihi bakımından da ele alan önemli bir kaynak niteliği taşıyor. Rus edebiyatının büyük isimlerinin ortaklaştığı dil anlayışını kronolojik bir bütünlük içinde sunarken, ulusal dilin gelişiminin halk kültürü, edebî yaratıcılık ve toplumsal değişimle nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, dil bilincinin oluşumunu, edebiyat dilinin evrimini ve yazarların anadillerine duydukları sorumluluğu anlamak isteyenler için alanında temel başvuru kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor.

A. M. Dokusov — Rus Edebiyatı ve Dil
Çeviren: Arif Berberoğlu • Kabalcı Yayınları
İnceleme • 520 sayfa • 2026

 

 

Jacobo Bergareche, Mariano Sigman — Dostluk Üzerine (2026)

Jacobo Bergareche ile Mariano Sigman, dostluğu yalnızca duygusal bir yakınlık biçimi olarak değil, insan yaşamını şekillendiren en temel ilişkilerden biri olarak ele alıyor. Edebiyat ile nörobilimi, felsefe ile psikolojiyi, kişisel anlatılar ile bilimsel araştırmaları bir araya getiren eser, dostluğun neden bu kadar vazgeçilmez olmasına rağmen hakkında en az düşündüğümüz ve konuştuğumuz ilişkilerden biri olduğunu sorguluyor. Yazarlar, kesin cevaplar vermekten çok okuru kendi dostluklarını yeniden değerlendirmeye davet eden bir düşünme alanı açıyor.

Kitabın hareket noktası, dostluğun insanın kimliğinin oluşumunda oynadığı belirleyici roldür. Aile bağları ya da romantik ilişkiler çoğu zaman zorunluluklar veya toplumsal beklentiler tarafından şekillenirken, dostluk büyük ölçüde özgür iradeye dayanıyor. Bu nedenle gerçek dostluk, iki insanın birbirini bilinçli biçimde seçmesiyle kuruluyor. Bergareche ve Sigman, dostluğu karşılıklı güven, gönüllülük ve ortak deneyimler üzerine kurulan benzersiz bir ilişki biçimi olarak tanımlıyor. İnsanların yaşam boyunca değişen kimliklerini en yakından izleyen ve bu değişime eşlik eden bağların çoğu zaman dostluklar olduğunu gösteriyor.

Eserde, insanların neden bazı kişilere ilk karşılaşmada yakınlık duyduğu, bazılarından ise uzaklaştığı sorusu hem psikolojik hem de nörobilimsel açıdan ele alınıyor. Ortak ilgi alanları, benzer yaşam deneyimleri, mizah anlayışı, empati ve karşılıklı güven gibi unsurların dostluğun temelini oluşturduğu belirtiliyor. Bununla birlikte, güçlü dostlukların yalnızca benzerliklerden değil, farklılıkların kabul edilmesinden de beslendiği vurgulanıyor. İnsanları birbirine bağlayan şeyin kusursuz uyum değil, birbirlerinin kırılganlıklarına güvenle yaklaşabilmeleri olduğu savunuluyor.

‘Dostluk Üzerine’ (‘Amistad’), dostluğun zaman ve mesafe karşısındaki dayanıklılığını da inceliyor. Uzun süre görüşülmeyen arkadaşlıkların neden bazen hiç kopmamış gibi devam edebildiği, buna karşılık sürekli iletişim hâlindeki bazı ilişkilerin neden hızla zayıfladığı tartışılıyor. Yazarlara göre dostluğu ayakta tutan temel unsur, iletişimin sıklığından çok ilişkinin derinliği ve karşılıklı güven duygusudur. Birlikte sessiz kalabilmek, uzun aralardan sonra aynı yakınlığı hissedebilmek ve birbirinin yaşamında yeniden doğal bir yer bulabilmek, güçlü dostlukların ayırt edici özellikleri arasında yer alıyor.

Bergareche ve Sigman ayrıca dostluğun yaşamın farklı evrelerinde nasıl değiştiğini ele alıyor. Çocuklukta oyun üzerinden kurulan arkadaşlıklar, gençlikte kimlik arayışının parçası hâline geliyor; yetişkinlikte ise iş, aile ve sorumluluklar nedeniyle yeni sınamalarla karşılaşıyor. Kitap, ebeveynlerle çocuklar arasında gerçek dostluğun mümkün olup olmadığını da tartışıyor. Yazarlar, kuşaklar arasındaki ilişkinin tamamen arkadaşlığa dönüşemeyeceğini, ancak karşılıklı saygı, açık iletişim ve bireyselliğin tanınmasıyla dostluğa yakın bir yakınlığın kurulabileceğini ileri sürüyor.

Bilimsel araştırmalar da dostluğun fiziksel ve ruhsal sağlık üzerindeki etkilerini ortaya koyuyor. Güçlü sosyal bağların stres düzeyini azalttığı, dayanıklılığı artırdığı ve insanların zor dönemleri daha kolay atlatmasını sağladığı belirtiliyor. Buna karşılık yalnızlığın ve sosyal izolasyonun yalnızca psikolojik değil, biyolojik sonuçlar da doğurduğu gösteriliyor. Dostluk, bu nedenle yalnızca duygusal bir ihtiyaç değil, insanın gelişimi ve iyi oluşu açısından temel bir yaşamsal kaynak olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Dostluk Üzerine’, dostluğu romantikleştiren bir övgü kitabı olmaktan çok, onun karmaşık doğasını anlamaya çalışan disiplinlerarası bir araştırma niteliğinde. Jacobo Bergareche ile Mariano Sigman, felsefi düşünceyi, nörobilim bulgularını ve gerçek yaşam hikâyelerini bir araya getirerek dostluğun insan yaşamındaki vazgeçilmez yerini yeniden görünür kılıyor. Kitap, gerçek dostluğun ortak ilgi alanlarından çok karşılıklı güven, empati, zaman içinde kurulan sadakat ve birbirinin hayatında bilinçli biçimde yer açabilme becerisiyle sürdüğünü gösterirken, modern yaşamın hızına rağmen anlamlı ilişkiler kurmanın ve onları korumanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatıyor.

Jacobo Bergareche, Mariano Sigman — Dostluk Üzerine: Yakınlık, Mesafe ve Bağlar Hakkında Bir Deneme
Çeviren: Arda Koval • İrene Kitap
İnceleme • 192 sayfa • 2026

Reina Lewis — Oryantalizmi Yeniden Düşünmek (2026)

Reina Lewis, oryantalizm tartışmalarını toplumsal cinsiyet perspektifinden yeniden ele alarak Batı’nın Doğu’ya ilişkin yerleşik anlatılarını sorguluyor. Edward Said’in ortaya koyduğu oryantalizm eleştirisini temel almakla birlikte, Lewis bu çerçeveyi kadınların deneyimlerini merkeze alacak şekilde genişletiyor. Ona göre Doğu hakkında üretilen bilgiler yalnızca erkek seyyahlar, diplomatlar ve akademisyenler tarafından şekillendirilmedi; kadın yazarlar da bu süreçte önemli roller oynadı. Ancak kadınların konumu daha karmaşıktı; çünkü onlar hem Batılı söylemin taşıyıcıları hem de kimi zaman bu söyleme itiraz eden figürler olarak ortaya çıktılar.

‘Oryantalizmi Yeniden Düşünmek’in (‘Rethinking Orientalism’) merkezinde Osmanlı haremi yer alıyor. Harem, Batı hayal gücünde uzun süre gizem, erotizm ve baskının simgesi olarak temsil edildi. Lewis, bu imgenin tarihsel olarak nasıl kurulduğunu incelerken, harem hakkında yazan kadınların anlatılarının tek tip olmadığını gösteriyor. Bazı kadın yazarlar Batılı önyargıları yeniden üretirken, bazıları Osmanlı kadınlarının yaşamlarını daha karmaşık ve gerçekçi biçimde tasvir ederek klişeleri kırmaya çalıştı. Böylece harem, yalnızca egzotik bir mekân değil, farklı kültürlerin ve kimliklerin kesiştiği bir tartışma alanı hâline geldi.

Lewis’in incelemesinde Halide Edib, Demetra Vaka, Zeyneb Hanım, Melek Hanım ve Grace Ellison gibi isimler özel bir yer tutuyor. Bu kadınların yaşam öyküleri ve yazıları üzerinden Osmanlı toplumunda modernleşme, gelenek, eğitim, kadın hakları ve kimlik meseleleri ele alınıyor. Yazar, bu figürlerin yalnızca Doğu’yu ya da Batı’yı temsil etmediğini; çoğu zaman iki dünya arasında hareket eden, farklı kültürel aidiyetleri aynı anda taşıyan kişiler olduğunu vurguluyor. Bu nedenle onların metinleri, basit bir “Doğu-Batı karşıtlığı” içine yerleştirilemeyecek kadar çok katmanlı bir nitelik taşıyor.

Kitabın önemli tezlerinden biri, kadın seyyahların ve yazarların anlatılarının oryantalizme bütünüyle karşı çıkmadığı, fakat onu dönüştürme potansiyeli taşıdığıdır. Erkeklerin erişemediği kadınlara ait mekânlara girebilen bu yazarlar, Osmanlı kadınlarının gündelik yaşamına ilişkin farklı gözlemler sunuyor. Böylece Batı’da yaygın olan “sessiz ve edilgen Şarklı kadın” imgesine meydan okuyorlar. Bununla birlikte Lewis, bu anlatıları romantikleştirmiyor; kadın yazarların da kendi sınıfsal, kültürel ve siyasal konumlarının etkisi altında olduklarını gösteriyor.

Eser aynı zamanda modernleşme süreçlerine odaklanıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde kadınların eğitim, kamusal yaşam ve siyasal katılım alanlarında yaşadığı dönüşümler inceleniyor. Lewis, Batı’nın modernliği tek yönlü bir ilerleme hikâyesi olarak sunan yaklaşımına karşı çıkarak, Osmanlı kadınlarının da modernliği kendi koşulları içinde yorumladığını ve yeniden şekillendirdiğini savunuyor. Böylece modernleşme, yalnızca Batı’dan Doğu’ya aktarılan bir süreç olmaktan çıkıp karşılıklı etkileşimlerin ürünü olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Oryantalizmi Yeniden Düşünmek’, Doğu ile Batı arasındaki ilişkileri kadınların deneyimleri üzerinden yeniden yorumlayan önemli bir çalışma niteliğinde. Reina Lewis, Osmanlı haremi ve Osmanlı kadınları etrafında örülen klişeleri çözümleyerek oryantalizmin daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyuyor. Kitap, toplumsal cinsiyet, seyahat yazıları, kimlik ve modernleşme arasındaki ilişkileri inceleyerek hem postkolonyal çalışmalar hem de kadın tarihi açısından yeni bir bakış açısı sunuyor. Bu yönüyle eser, oryantalizmi yalnızca bir egemenlik söylemi olarak değil, farklı seslerin çatıştığı ve müzakere ettiği çok katmanlı bir kültürel alan olarak anlamaya yardımcı oluyor.

Reina Lewis — Oryantalizmi Yeniden Düşünmek: Kadınlar, Seyahat ve Osmanlı Haremi
Çeviren: Beyhan Uygun Aytemiz, Şeyda Başlı • Alfa Yayınları
İnceleme • 424 sayfa • 2026

Andrea Iorio — Sen ve Yapay Zekâ Arasında (2026)

Andrea Iorio bu eserinde, yapay zekânın hızla dönüştürdüğü iş dünyasında insanların nasıl değer yaratmaya devam edebileceği sorusuna odaklanıyor. Kitabın temel savı, yapay zekânın insan emeğinin yerini tamamen alacak bir rakip olmadığı; doğru kullanıldığında insan yeteneklerini güçlendiren bir ortak hâline gelebileceğini söylüyor. Iorio’ya göre asıl mesele teknolojik gelişmelere direnmek değil, değişen koşullara uyum sağlayabilecek zihinsel ve duygusal becerileri geliştirmekten geçiyor. Bu nedenle eser, teknik yapay zekâ bilgisinden çok insanın kendisini dönüştürmesine odaklanan bir rehber niteliği taşıyor.

‘Sen ve Yapay Zekâ Arasında: Yapay Zekâ Çağında Geri Kalmamak ve Öne Çıkmak İçin Yeni Kurallar’ (‘Between You and AI: Unlock the Power of Human Skills to Thrive in an AI-Driven World’), teknolojik dönüşümün yalnızca araçları değil, düşünme biçimlerini de değiştirdiğini vurguluyor. İnsanlar geçmişte olduğu gibi belirli bilgi ve becerilere uzun yıllar boyunca güvenemiyor. Bilginin hızla eskidiği bir çağda öğrenme kapasitesi, merak ve uyum yeteneği en önemli avantajlar hâline geliyor. Iorio, bireylerin değişimi tehdit olarak görmek yerine sürekli öğrenme fırsatı olarak değerlendirmeleri gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşım, kitabın zihinsel dönüşüm boyutunun temelini oluşturuyor.

Eserin ikinci önemli boyutu davranışsal dönüşümle ilgili. Yapay zekâ rutin görevleri üstlendikçe insanların yaratıcı düşünme, problem çözme ve karmaşık karar alma becerileri daha değerli hâle geliyor. Iorio, geleceğin iş dünyasında başarının yalnızca teknik uzmanlıktan değil, farklı alanları bir araya getirebilme ve yeni çözümler geliştirebilme kapasitesinden doğacağını ileri sürüyor. Yapay zekâ büyük miktarda veriyi işleyebilirken, hangi soruların sorulacağına ve hangi amaçların izleneceğine hâlâ insanlar karar veriyor. Bu nedenle eleştirel düşünme ve stratejik bakış açısı giderek daha önemli beceriler hâline geliyor.

Kitabın üçüncü ekseni duygusal ve insani yetkinlikler üzerine kuruluyor. Empati, iletişim, işbirliği ve güven oluşturma gibi özellikler yapay zekânın kolayca taklit edemeyeceği alanlar olarak öne çıkıyor. Iorio’ya göre liderlik de bu nedenle yeniden tanımlanıyor. Geleceğin liderleri yalnızca süreçleri yöneten kişiler değil, insanları ortak amaçlar etrafında birleştiren, değişim karşısında güven sağlayan ve ekiplerin potansiyelini açığa çıkaran kişiler olacak. İnsan ilişkilerinin niteliği, teknolojik yeterlilik kadar belirleyici bir unsur hâline geliyor.

Yazar ayrıca yapay zekâya ilişkin korkuların önemli bir bölümünün belirsizlikten kaynaklandığını belirtiyor. Tarih boyunca her büyük teknolojik dönüşümün benzer kaygılar yarattığını hatırlatıyor. Ancak yeni teknolojiler bazı işleri ortadan kaldırırken yeni roller ve fırsatlar da yaratıyor. Bu nedenle bireylerin enerjilerini tehdit senaryolarına değil, teknolojiyi nasıl daha verimli kullanabileceklerine yöneltmeleri gerektiğini savunuyor. Yapay zekâyla rekabet etmek yerine onunla birlikte çalışmayı öğrenmek, geleceğin temel yetkinliklerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Sen ve Yapay Zekâ Arasında’, yapay zekâ çağında insanın değerini korumasının yolunun daha fazla teknolojiye benzemekten değil, daha insani özelliklerini geliştirmekten geçtiğini ileri sürüyor. Merak, yaratıcılık, eleştirel düşünme, empati ve uyum sağlama becerileri geleceğin en önemli sermayeleri olarak tanımlanıyor. Iorio, okurları yapay zekâyı korkulacak bir güç olarak görmekten vazgeçmeye ve onu kendi potansiyellerini genişleten bir araç olarak kullanmaya çağırıyor. Böylece kitap, teknolojik dönüşüm çağında bireysel gelişim ile insani yeteneklerin önemini merkeze alan iyimser ve uygulanabilir bir yol haritası sunuyor.

Andrea Iorio — Sen ve Yapay Zekâ Arasında: Yapay Zekâ Çağında Geri Kalmamak ve Öne Çıkmak İçin Yeni Kurallar
Çeviren: Özgür Taburoğlu • Say Yayınları
İnceleme • 296 sayfa • 2026

Feride Aksu Tanık — Gizil Nekropolitika (2026)

Feride Aksu Tanık ‘Gizil Nekropolitika’ adlı bu çalışmasında salgın hastalıkları yalnızca tıbbi ya da biyolojik olaylar olarak değil, küresel güç ilişkilerinin ve kapitalist düzenin ürettiği siyasal sonuçlar olarak inceliyor. Kitap, sömürgecilik tarihinden günümüz pandemilerine uzanan çizgide yaşamın ve ölümün nasıl eşitsiz biçimde dağıtıldığını araştırıyor. Böylece salgınların yalnızca virüslerin yayılmasıyla değil, ekonomik ve siyasal yapıların işleyişiyle de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Yazar, sömürgeci tıbbın tarihsel mirasını merkeze alarak modern sağlık sistemlerinin tarafsız ve evrensel yapılar olmadığına dikkat çekiyor. Sömürge dönemlerinde sağlık politikalarının çoğu zaman yerel halkların ihtiyaçlarından çok imparatorlukların çıkarlarına hizmet ettiğini gösteriyor. Bu mirasın günümüzde farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğünü savunan yazar, küresel sağlık alanındaki eşitsizliklerin tarihsel köklerini görünür kılıyor.

Eserin temel kavramlarından biri olan “gizil nekropolitika”, hangi yaşamların korunmaya değer görüldüğü ve hangi yaşamların gözden çıkarılabilir kabul edildiği sorusuna odaklanıyor. AIDS ve COVID-19 örnekleri üzerinden ilerleyen analiz, pandemilerin etkilerinin toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmadığını gösteriyor. Yoksul ülkeler, emekçi sınıflar ve kırılgan topluluklar salgınların sonuçlarıyla çok daha ağır biçimde karşılaşırken, küresel güç merkezleri bu eşitsizliği yeniden üreten mekanizmalar kuruyor.

Kitap, özellikle aşı ve ilaç politikalarına dikkat çekiyor. Kamu kaynaklarıyla desteklenen bilimsel araştırmaların sonuçlarının patent sistemleri aracılığıyla özel şirketlerin denetimine girmesi, sağlık alanında ciddi bir adaletsizlik yaratıyor. Böylece insan yaşamını korumaya yönelik bilgi ve teknolojiler, kamusal ihtiyaçlardan çok kâr mantığına göre dağıtılıyor. Yazar, bu durumun yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını, aynı zamanda yaşam hakkını belirleyen siyasal bir tercih olduğunu vurguluyor.

Tanık’a göre aşı emperyalizmi, küresel eşitsizliğin en görünür örneklerinden biri. Salgın dönemlerinde bazı ülkeler ihtiyaçlarının çok üzerinde aşı stoklayabilirken, birçok toplum temel sağlık araçlarına erişemedi. Sonuç olarak hastalıkların ve ölümlerin dağılımı biyolojik zorunluluklarla değil, uluslararası sistemin güç dengeleriyle belirleniyor. Kitap, kapitalizm ile küresel sağlık politikaları arasındaki ilişkiyi bu çerçevede ele alarak, pandemilerin aynı zamanda bir sınıf ve iktidar meselesi olduğunu savunuyor.

‘Gizil Nekropolitika’, günümüz dünyasını şekillendiren sağlık krizlerini sömürgecilik, kapitalizm ve emperyalizm ekseninde yeniden değerlendiren önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor. Feride Aksu Tanık, salgınların ardındaki yapısal nedenleri görünür kılarken, okuru yalnızca mevcut düzeni anlamaya değil, yaşamı ve sağlığı piyasa mantığının dışına çıkaracak alternatifleri düşünmeye de çağırıyor. Bu yönüyle kitap, pandemileri tıbbi bir olayın ötesinde, çağımızın temel siyasal ve etik sorunlarından biri olarak yorumluyor.

Feride Aksu Tanık — Gizil Nekropolitika: Sömürgecilik, Pandemiler ve Aşı Emperyalizmi
• Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 224 sayfa • 2026