Andrea Iorio — Sen ve Yapay Zekâ Arasında (2026)

Andrea Iorio bu eserinde, yapay zekânın hızla dönüştürdüğü iş dünyasında insanların nasıl değer yaratmaya devam edebileceği sorusuna odaklanıyor. Kitabın temel savı, yapay zekânın insan emeğinin yerini tamamen alacak bir rakip olmadığı; doğru kullanıldığında insan yeteneklerini güçlendiren bir ortak hâline gelebileceğini söylüyor. Iorio’ya göre asıl mesele teknolojik gelişmelere direnmek değil, değişen koşullara uyum sağlayabilecek zihinsel ve duygusal becerileri geliştirmekten geçiyor. Bu nedenle eser, teknik yapay zekâ bilgisinden çok insanın kendisini dönüştürmesine odaklanan bir rehber niteliği taşıyor.

‘Sen ve Yapay Zekâ Arasında: Yapay Zekâ Çağında Geri Kalmamak ve Öne Çıkmak İçin Yeni Kurallar’ (‘Between You and AI: Unlock the Power of Human Skills to Thrive in an AI-Driven World’), teknolojik dönüşümün yalnızca araçları değil, düşünme biçimlerini de değiştirdiğini vurguluyor. İnsanlar geçmişte olduğu gibi belirli bilgi ve becerilere uzun yıllar boyunca güvenemiyor. Bilginin hızla eskidiği bir çağda öğrenme kapasitesi, merak ve uyum yeteneği en önemli avantajlar hâline geliyor. Iorio, bireylerin değişimi tehdit olarak görmek yerine sürekli öğrenme fırsatı olarak değerlendirmeleri gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşım, kitabın zihinsel dönüşüm boyutunun temelini oluşturuyor.

Eserin ikinci önemli boyutu davranışsal dönüşümle ilgili. Yapay zekâ rutin görevleri üstlendikçe insanların yaratıcı düşünme, problem çözme ve karmaşık karar alma becerileri daha değerli hâle geliyor. Iorio, geleceğin iş dünyasında başarının yalnızca teknik uzmanlıktan değil, farklı alanları bir araya getirebilme ve yeni çözümler geliştirebilme kapasitesinden doğacağını ileri sürüyor. Yapay zekâ büyük miktarda veriyi işleyebilirken, hangi soruların sorulacağına ve hangi amaçların izleneceğine hâlâ insanlar karar veriyor. Bu nedenle eleştirel düşünme ve stratejik bakış açısı giderek daha önemli beceriler hâline geliyor.

Kitabın üçüncü ekseni duygusal ve insani yetkinlikler üzerine kuruluyor. Empati, iletişim, işbirliği ve güven oluşturma gibi özellikler yapay zekânın kolayca taklit edemeyeceği alanlar olarak öne çıkıyor. Iorio’ya göre liderlik de bu nedenle yeniden tanımlanıyor. Geleceğin liderleri yalnızca süreçleri yöneten kişiler değil, insanları ortak amaçlar etrafında birleştiren, değişim karşısında güven sağlayan ve ekiplerin potansiyelini açığa çıkaran kişiler olacak. İnsan ilişkilerinin niteliği, teknolojik yeterlilik kadar belirleyici bir unsur hâline geliyor.

Yazar ayrıca yapay zekâya ilişkin korkuların önemli bir bölümünün belirsizlikten kaynaklandığını belirtiyor. Tarih boyunca her büyük teknolojik dönüşümün benzer kaygılar yarattığını hatırlatıyor. Ancak yeni teknolojiler bazı işleri ortadan kaldırırken yeni roller ve fırsatlar da yaratıyor. Bu nedenle bireylerin enerjilerini tehdit senaryolarına değil, teknolojiyi nasıl daha verimli kullanabileceklerine yöneltmeleri gerektiğini savunuyor. Yapay zekâyla rekabet etmek yerine onunla birlikte çalışmayı öğrenmek, geleceğin temel yetkinliklerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Sen ve Yapay Zekâ Arasında’, yapay zekâ çağında insanın değerini korumasının yolunun daha fazla teknolojiye benzemekten değil, daha insani özelliklerini geliştirmekten geçtiğini ileri sürüyor. Merak, yaratıcılık, eleştirel düşünme, empati ve uyum sağlama becerileri geleceğin en önemli sermayeleri olarak tanımlanıyor. Iorio, okurları yapay zekâyı korkulacak bir güç olarak görmekten vazgeçmeye ve onu kendi potansiyellerini genişleten bir araç olarak kullanmaya çağırıyor. Böylece kitap, teknolojik dönüşüm çağında bireysel gelişim ile insani yeteneklerin önemini merkeze alan iyimser ve uygulanabilir bir yol haritası sunuyor.

Andrea Iorio — Sen ve Yapay Zekâ Arasında: Yapay Zekâ Çağında Geri Kalmamak ve Öne Çıkmak İçin Yeni Kurallar
Çeviren: Özgür Taburoğlu • Say Yayınları
İnceleme • 296 sayfa • 2026

Feride Aksu Tanık — Gizil Nekropolitika (2026)

Feride Aksu Tanık ‘Gizil Nekropolitika’ adlı bu çalışmasında salgın hastalıkları yalnızca tıbbi ya da biyolojik olaylar olarak değil, küresel güç ilişkilerinin ve kapitalist düzenin ürettiği siyasal sonuçlar olarak inceliyor. Kitap, sömürgecilik tarihinden günümüz pandemilerine uzanan çizgide yaşamın ve ölümün nasıl eşitsiz biçimde dağıtıldığını araştırıyor. Böylece salgınların yalnızca virüslerin yayılmasıyla değil, ekonomik ve siyasal yapıların işleyişiyle de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Yazar, sömürgeci tıbbın tarihsel mirasını merkeze alarak modern sağlık sistemlerinin tarafsız ve evrensel yapılar olmadığına dikkat çekiyor. Sömürge dönemlerinde sağlık politikalarının çoğu zaman yerel halkların ihtiyaçlarından çok imparatorlukların çıkarlarına hizmet ettiğini gösteriyor. Bu mirasın günümüzde farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğünü savunan yazar, küresel sağlık alanındaki eşitsizliklerin tarihsel köklerini görünür kılıyor.

Eserin temel kavramlarından biri olan “gizil nekropolitika”, hangi yaşamların korunmaya değer görüldüğü ve hangi yaşamların gözden çıkarılabilir kabul edildiği sorusuna odaklanıyor. AIDS ve COVID-19 örnekleri üzerinden ilerleyen analiz, pandemilerin etkilerinin toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmadığını gösteriyor. Yoksul ülkeler, emekçi sınıflar ve kırılgan topluluklar salgınların sonuçlarıyla çok daha ağır biçimde karşılaşırken, küresel güç merkezleri bu eşitsizliği yeniden üreten mekanizmalar kuruyor.

Kitap, özellikle aşı ve ilaç politikalarına dikkat çekiyor. Kamu kaynaklarıyla desteklenen bilimsel araştırmaların sonuçlarının patent sistemleri aracılığıyla özel şirketlerin denetimine girmesi, sağlık alanında ciddi bir adaletsizlik yaratıyor. Böylece insan yaşamını korumaya yönelik bilgi ve teknolojiler, kamusal ihtiyaçlardan çok kâr mantığına göre dağıtılıyor. Yazar, bu durumun yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını, aynı zamanda yaşam hakkını belirleyen siyasal bir tercih olduğunu vurguluyor.

Tanık’a göre aşı emperyalizmi, küresel eşitsizliğin en görünür örneklerinden biri. Salgın dönemlerinde bazı ülkeler ihtiyaçlarının çok üzerinde aşı stoklayabilirken, birçok toplum temel sağlık araçlarına erişemedi. Sonuç olarak hastalıkların ve ölümlerin dağılımı biyolojik zorunluluklarla değil, uluslararası sistemin güç dengeleriyle belirleniyor. Kitap, kapitalizm ile küresel sağlık politikaları arasındaki ilişkiyi bu çerçevede ele alarak, pandemilerin aynı zamanda bir sınıf ve iktidar meselesi olduğunu savunuyor.

‘Gizil Nekropolitika’, günümüz dünyasını şekillendiren sağlık krizlerini sömürgecilik, kapitalizm ve emperyalizm ekseninde yeniden değerlendiren önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor. Feride Aksu Tanık, salgınların ardındaki yapısal nedenleri görünür kılarken, okuru yalnızca mevcut düzeni anlamaya değil, yaşamı ve sağlığı piyasa mantığının dışına çıkaracak alternatifleri düşünmeye de çağırıyor. Bu yönüyle kitap, pandemileri tıbbi bir olayın ötesinde, çağımızın temel siyasal ve etik sorunlarından biri olarak yorumluyor.

Feride Aksu Tanık — Gizil Nekropolitika: Sömürgecilik, Pandemiler ve Aşı Emperyalizmi
• Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 224 sayfa • 2026

Mark Doel — Sosyal Hizmet Nedir? (2026)

Mark Doel’in bu çalışması, sosyal hizmet alanını tarihsel kökenleri, etik ilkeleri ve toplumsal işlevleriyle ele alan kapsamlı bir çalışma. ‘Sosyal Hizmet Nedir? (‘What is Social Work?’), sosyal hizmetin medyada çizilen dar ve olumsuz imajın ötesine geçtiğini göstererek, bu alanın eşitsizlik, yoksulluk, dışlanma ve kırılganlıklarla mücadelede oynadığı rolü inceliyor.

Kitap, sosyal hizmetin ortaya çıkışını sanayileşme, kentleşme ve sosyal reform hareketleriyle ilişkilendiriyor. Yardım faaliyetlerinden profesyonel bir mesleğe dönüşen sosyal hizmetin nasıl kurumsallaştığını açıklarken, bireysel sorunlarla toplumsal koşullar arasındaki bağlantıyı vurguluyor.

Eserin merkezindeki sorulardan biri, sosyal hizmetin yardım mı yoksa denetim mi işlevi gördüğü meselesi. Yazar bu ikiliği basit karşıtlıklar üzerinden değerlendirmiyor. Sosyal hizmet uzmanlarının kimi zaman koruma, yönlendirme ve müdahale görevleri üstlendiğini kabul ederken, temel amacın bireylerin güçlenmesini sağlamak olduğunu savunuyor.

Kitap boyunca çocuk koruma hizmetlerinden yaşlı bakımına, ruh sağlığı çalışmalarından engellilik alanına kadar farklı uygulama örnekleri ele alınıyor. Mark Doel kitap boyunca; sosyal hizmet uzmanlarıyla yolu kesişen farklı yaş, cinsiyet ve sosyal gruptan gerçek insanların (müracaatçıların) ağzından yazılmış hikayelere yer veriyor. Kitap, “insanlar sosyal hizmet uzmanlarıyla karşılaştıklarında ne hisseder?” sorusunun peşinden gidiyor. Ayrıca sosyal hizmet ile sosyal politika arasındaki bağ inceleniyor; sosyal sorunların yalnızca bireysel müdahalelerle değil, kamusal politikalar aracılığıyla da ele alınması gerektiği gösteriliyor.

Doel, sosyal hizmet uzmanlarının günlük deneyimlerine de yer veriyor. Bu mesleği seçen kişilerin motivasyonlarını, karşılaştıkları etik ikilemleri ve çalışma koşullarını tartışırken sosyal hizmetin insani yönünü görünür kılıyor. Küreselleşme, göç ve uluslararası işbirliği gibi güncel konular üzerinden sosyal hizmetin ulusal sınırları aşan bir boyut kazandığını da değerlendiriyor.

‘Sosyal Hizmet Nedir?’, sosyal adalet düşüncesini merkeze alıyor. Kitap, sosyal hizmetin yalnızca yardım dağıtan bir mekanizma olmadığını; bireylerin haklarını koruyan, toplumsal eşitsizlikleri görünür kılan ve daha kapsayıcı bir toplumun kurulmasına katkı sunan önemli bir meslek olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle alana yeni girenler için güçlü bir rehber işlevi görüyor. Alanın temel tartışmalarını anlaşılır biçimde aktarıyor…

Mark Doel — Sosyal Hizmet Nedir?
Çeviren: M. Taha Tunç • Nika Yayınevi
İnceleme • 235 sayfa • 2026

Servet Gün — Türkiye’nin Refah Rejimi (2026)

Servet Gün, ‘Türkiye’nin Refah Rejimi’ adlı çalışmasında AKP döneminin sosyal politika anlayışını, yalnızca yoksullukla mücadele eden teknik bir kamu politikası olarak değil, aynı zamanda siyasal iktidarın toplumsal meşruiyetini üreten temel mekanizmalardan biri olarak inceliyor. Kitap, 2002 sonrasında uzun süre devam eden siyasal istikrarın ardındaki dinamikleri araştırırken, ekonomik büyüme, ideolojik söylem ya da liderlik kadar sosyal yardımların da belirleyici bir rol oynadığını gösteriyor. Böylece refah politikaları ile siyasal iktidarın sürekliliği arasındaki ilişkiyi merkeze alan kapsamlı bir analiz sunuyor.

Eserde, AKP’nin sosyal yardım uygulamalarının kökenleri yerel yönetim deneyimlerine kadar götürülüyor. Belediyecilik döneminde geliştirilen yardım ağlarının zamanla merkezi devlet mekanizmalarına taşındığı ve genişletildiği anlatılıyor. Bu süreçte sosyal yardımlar, yalnızca yoksulluğun etkilerini hafifletmeye yönelik araçlar olmaktan çıkıp devlet ile vatandaş arasında doğrudan ilişki kuran siyasal bir bağa dönüşüyor. Yardımların dağıtımı, vatandaşların gündelik yaşamında görünür bir devlet varlığı yaratırken, iktidarın toplumsal destek tabanını da güçlendiriyor.

Kitap, bu yapının arkasındaki düşünsel zemini neoliberalizm ile muhafazakâr-dindar hayırseverlik anlayışının birleşiminde buluyor. Bir yandan piyasacı politikalar uygulanıyor, kamusal hizmetler yeniden yapılandırılıyor ve emek piyasaları daha esnek hâle getiriliyor; diğer yandan ortaya çıkan sosyal maliyetler yardım mekanizmalarıyla telafi edilmeye çalışılıyor. Böylece yoksulluğu ortadan kaldırmayı hedefleyen hak temelli bir refah anlayışı yerine, ihtiyaç sahiplerine destek sunan ve büyük ölçüde yardım ilişkileri üzerinden işleyen farklı bir model ortaya çıkıyor.

Servet Gün, bu refah rejiminin yalnızca ekonomik değil aynı zamanda kültürel ve siyasal sonuçlar ürettiğini savunuyor. Sosyal yardımlar, vatandaşlık haklarının bir uzantısı olarak değil, çoğu zaman devletin koruyucu ve cömert yüzünün göstergesi olarak algılanıyor. Bu durum, yardım alan kesimlerle siyasal iktidar arasında karşılıklı bağlılık ilişkilerinin oluşmasına zemin hazırlıyor. Kitap, bu bağların nasıl kurulduğunu ve toplumsal rızanın üretiminde nasıl işlev gördüğünü ayrıntılı biçimde tartışıyor.

Eserin önemli vurgularından biri de klientelizm ve popülizm kavramları. Yazar, sosyal yardımların belirli siyasal iletişim stratejileriyle birleştiğinde güçlü bir hegemonya aracına dönüşebildiğini ileri sürüyor. Bu sayede iktidar, ekonomik eşitsizliklerin ve yapısal sorunların devam ettiği koşullarda bile geniş toplumsal destek üretmeyi başarıyor.

‘Türkiye’nin Refah Rejimi’, bu yönüyle Türkiye’de sosyal politika, siyaset ve neoliberal dönüşüm arasındaki ilişkileri inceleyen önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor; refah devletinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir kurum olduğunu göstermeye çalışıyor.

Servet Gün — Türkiye’nin Refah Rejimi: Siyasal Birikim Stratejisine Dönüşen Sosyal Politika
• Nika Yayınevi
İnceleme • 175 sayfa • 2026

Thomas O. St-Pierre — Çağımızın Mutsuzları (2026)

Thomas O. St-Pierre, Miley Cyrus ve Çağımızın Mutsuzları adlı eserinde Miley Cyrus’u bir pop yıldızından çok kültürel bir sembol olarak ele alıyor. Hannah Montana dönemindeki masum çocuk yıldız imajından yetişkinliğe geçerken yaşadığı dönüşümün neden böylesine sert tepkiler doğurduğunu incelerken, asıl odağını modern toplumun gençliğe yönelik çelişkili duygularına çeviriyor. Kitap, Miley Cyrus’a yöneltilen eleştirilerin yalnızca bir sanatçıya değil, gençliğin temsil ettiği değişime, özgürlüğe ve canlılığa karşı duyulan daha derin bir huzursuzluğun dışavurumu olduğunu söylüyor.

Yazar, her kuşağın kendisinden sonra gelenleri yozlaşmış, yüzeysel ya da değerlerden uzak görmekte eğilimli olduğunu gösteriyor. “Bizim zamanımızda böyle değildi” söyleminin tarih boyunca tekrarlandığını hatırlatarak, günümüz gençliğine yönelik öfkenin aslında yeni bir olgu olmadığını ortaya koyuyor. St-Pierre’e göre insanlar geçmişi olduğundan daha parlak hatırlıyor; hafıza, yaşanan sıkıntıları silerken güzel anıları büyütüyor. Bu nedenle geçmiş çoğu zaman gerçek bir dönemden çok, sonradan yaratılmış bir hayale dönüşüyor.

‘Çağımızın Mutsuzları’ (‘Miley Cyrus et les malheureux du siècle’), gençliğe yönelik küçümsemenin ardında çoğu zaman gizli bir özlem bulunduğunu ileri sürüyor. Schopenhauer gibi düşünürlerden yararlanan yazar, güzellik, çekicilik ve yaşam enerjisi kavramlarının tarihsel olarak gençlikle ilişkilendirildiğini belirtiyor. Bu yüzden genç kuşaklara yöneltilen sert eleştiriler bazen yalnızca ahlaki kaygılardan değil, kaybedildiği düşünülen bir döneme duyulan özlemden de kaynaklanıyor. Miley Cyrus figürü bu gerilimin görünür hâle geldiği bir örnek olarak kullanılıyor.

St-Pierre ayrıca sosyal medya ve dijital kültür üzerine yaygın eleştirileri de sorguluyor. Instagram, TikTok ya da selfie kültürünün insan doğasını bozmadığını, yalnızca çok eski arzulara yeni araçlar sunduğunu savunuyor. Beğenilme, tanınma, kendini gösterme ve kabul görme isteğinin teknolojiyle ortaya çıkmadığını; bunların insanlık tarihi kadar eski dürtüler olduğunu öne sürüyor. Bu nedenle çağdaş kültürü yalnızca teknolojik araçlar üzerinden açıklamanın yetersiz kaldığını düşünüyor.

Eserin temel amacı Miley Cyrus’u ya da belirli bir kuşağı savunmaktan çok, çağdaş dünyaya yönelik öfkenin kaynaklarını araştırmak. Yazar, okuru kendi yargılarını sorgulamaya çağırıyor ve bugünü eleştirirken çoğu zaman idealize edilmiş bir geçmişe sığınıp sığınmadığımızı soruyor. Bu yönüyle kitap, popüler kültür, kuşak çatışmaları ve toplumsal değişim üzerine düşünmeye sevk eden önemli bir kültürel eleştiri çalışması olarak öne çıkıyor.

Thomas O. St-Pierre — Çağımızın Mutsuzları: Popüler Kültürden, Değişimden ve Miley Cyrus’tan Nefret Etmek
Çeviren: Alara Tanfer • Okuyan Us Yayınları
İnceleme • 136 sayfa • 2026

Katharina Linnepe — İmkânsız Vaka (2026)

Katharina Linnepe, patriyarkayı tarihsel bir kurum ya da soyut bir ideoloji olarak ele almak yerine onu terapi koltuğuna oturtulan bir “hasta” gibi inceliyor. Yazar, psikoloji ve sosyolojiyi bir araya getirerek bu toplumsal düzenin davranış kalıplarını analiz ediyor ve patriyarkanın yalnızca kadınları değil, toplumun bütün üyelerini etkileyen bir sistem olduğunu gösteriyor. Böylece gündelik hayatta doğal kabul edilen birçok davranışın, beklentinin ve ilişki biçiminin arkasındaki görünmez güç mekanizmaları görünür hâle geliyor.

Kitabın temel iddiası, patriyarkanın kendisini sürekli yeniden üreten bir yapı olarak işliyor olması. Linnepe, bu yapının narsisistik, makyavelist ve manipülatif özellikler sergilediğini savunuyor. Terapi metaforu sayesinde sistem adeta konuşan bir özneye dönüşüyor; eleştirilere nasıl tepki verdiği, değişime neden direndiği ve kendi varlığını nasıl meşrulaştırdığı açığa çıkıyor. Böylece patriyarka yalnızca dışarıdan dayatılan bir güç olarak değil, bireylerin düşüncelerine, alışkanlıklarına ve iç seslerine kadar sızan bir düzen olarak beliriyor.

‘İmkânsız Vaka’ (‘Wenn das Patriarchat in Therapie geht Sitzungen mit unserem kranken Gesellschaftssystem’), özellikle tükenmişlik, suçluluk, yetersizlik hissi ve sürekli başarılı olma baskısı gibi deneyimlerin yalnızca bireysel sorunlar olarak okunamayacağını vurguluyor. İnsanların kişisel eksiklik olarak değerlendirdiği birçok duygunun, aslında toplumsal beklentiler tarafından üretildiğini gösteriyor. Bu nedenle kitap, psikolojik sıkıntılar ile toplumsal yapı arasındaki bağı görünür kılarak bireysel olanın aynı zamanda politik olduğunu hatırlatıyor. Kişisel başarısızlık gibi görünen pek çok durumun, daha geniş bir sistemin etkileriyle bağlantılı olduğunu savunuyor.

‘İmkânsız Vaka’ aile, eğitim, iş yaşamı, popüler kültür ve dijital dünya gibi alanları da mercek altına alıyor. Patriyarkanın kadınlar üzerinde kurduğu baskının yanında erkeklere de katı roller yüklediğini, duygusal ifade alanlarını daralttığını ve ilişkileri hiyerarşik kalıplara sıkıştırdığını anlatıyor. Böylece sistemin yarattığı zararların farklı biçimlerde toplumun tamamına yayıldığını ortaya koyuyor. Günlük yaşamdan örneklerle ilerleyen anlatım, teorik tartışmaları somutlaştırarak kitabın erişilebilirliğini artırıyor.

Linnepe’nin amacı yalnızca teşhis koymakla sınırlı kalmıyor. Kitap, bireylerin içselleştirdikleri kalıpları fark etmelerinin ve bunlarla yüzleşmelerinin toplumsal dönüşüm açısından gerekli olduğunu savunuyor. Terapi süreci bu nedenle yalnızca patriyarkanın değil, onu yeniden üreten alışkanlıkların da sorgulanmasını temsil ediyor. Çağdaş toplumu eleştirel biçimde anlamaya çalışan bu çalışma, patriyarkanın görünmez etkilerini açığa çıkarırken daha eşitlikçi ve özgür ilişkilerin nasıl kurulabileceği üzerine düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle güncel toplumsal tartışmalar için önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Katharina Linnepe — İmkânsız Vaka: İflah Olmaz Erkeklik Terapi Odasında
Çeviren: Serkan Seymen • Kolektif Kitap
İnceleme • 240 sayfa • 2026

Elvan Uysal Bottoni — Üzümler ve İnsanlar (2026)

Elvan Uysal Bottoni’nin ‘Üzümler ve İnsanlar’ adlı kitabı, yalnızca üzüm ve şarap üzerine yazılmış bir gezi anlatısı olmaktan çıkıp insan emeği, doğa, kültür ve uygarlık ilişkisini araştıran geniş bir hikâyeye dönüşüyor. Yazar, İtalya’nın Sicilya’dan Alp eteklerine kadar uzanan farklı bölgelerini dolaşırken bağları, üreticileri, aile işletmelerini ve şarap kültürünü yerinde gözlemliyor. Böylece kitap, bir içecek tarihinden çok, toprağa bağlı yaşam biçimlerinin portresini çiziyor.

Bottoni’nin merkezde tuttuğu fikir, üzüm ile insan arasında kurduğu benzerlik. Ona göre üzüm kaderine bırakıldığında sirkeye dönüşüyor; insan da emek, yönelim ve amaç olmadan potansiyelini gerçekleştiremiyor. Bu nedenle bağcılık yalnızca tarımsal bir faaliyet olarak değil, insanın doğayla kurduğu yaratıcı ilişkinin sembolü olarak ele alınıyor. Üzümün köklerini derinlere göndermesi, kuraklıkla mücadele etmesi ve zorlu koşullarda karakter kazanması, insanın olgunlaşma sürecine benzetiliyor.

Kitap boyunca üzümün ve şarabın tarihsel serüveni de anlatılıyor. Anadolu ve Mezopotamya kökenli Vitis Vinifera’dan doğan üzüm çeşitlerinin yüzyıllar boyunca farklı coğrafyalara yayılması inceleniyor. Antik Yunan’dan Roma’ya, Sümer mitlerinden Hıristiyanlık ve İslam geleneğine kadar üzümün kültürel anlamları takip ediliyor. Şarabın kimi zaman kutsal, kimi zaman yasak, kimi zaman da gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası hâline gelişi gösteriliyor.

Eserin büyük bölümü İtalya’nın farklı şarap bölgelerine yapılan yolculuklardan oluşuyor. Sicilya’daki volkanik topraklardan Toscana’nın tarihî bağlarına, Barolo’nun sisli tepelerinden Alto Adige’nin dağlık arazilerine kadar her bölge kendi karakteriyle ele alınıyor. Yazar, yalnızca üzümleri değil, onları yetiştiren insanları da anlatıyor. Geleneksel yöntemlere bağlı aileler, yenilikçi üreticiler, biyodinamik ve çevre dostu bağcılıkla uğraşan çiftçiler kitabın gerçek kahramanları hâline geliyor.

Bottoni, üzümün yolculuğunu Joseph Campbell’ın “kahramanın yolculuğu” modeliyle ilişkilendiriyor. Üzüm; kuraklık, hastalık, parazitler ve iklim koşullarıyla mücadele ederek olgunlaşıyor, ardından şaraba dönüşerek adeta yeniden doğuyor. Bu anlatım sayesinde bağcılık, sıradan bir üretim sürecinden çok bir dönüşüm hikâyesi olarak anlam kazanıyor. Şarap da yalnızca tüketilen bir ürün değil, toprağın, iklimin, tarihin ve insan emeğinin yoğunlaşmış bir ifadesi olarak görülüyor.

Sonuçta ‘Üzümler ve İnsanlar’, şarap bilgisini aktaran bir rehberden daha fazlasını sunuyor. Elvan Uysal Bottoni, her bağın ve her şişenin ardında insanların tutkularını, mücadelelerini ve hayallerini görünür kılıyor. Kitap, doğayla uyum içinde üretmenin anlamını araştırırken, uygarlığın büyük hikâyesini bir üzüm tanesinin serüveni üzerinden yeniden kuruyor. Bu yönüyle eser, gastronomi, tarım, kültür tarihi ve seyahat yazını arasında köprü kuran özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Elvan Uysal Bottoni — Üzümler ve İnsanlar: Toprak Ana, Bağban Baba
• Yapı Kredi Yayınları
İnceleme • 496 sayfa • 2026

Renata Salecl — Kabalık Çağı (2026)

Bu kitap, günümüzde giderek sıradanlaşan kabalığı yalnızca bireysel bir davranış bozukluğu olarak değil, neoliberal düzenin ürettiği yeni insan tipinin bir sonucu olarak inceliyor. Renata Salecl’e göre günümüz insanı sürekli rekabet etmeye, kendini geliştirmeye ve görünür olmaya zorlanıyor. Başarı artık yalnızca bir hedef değil, kişinin varlığını kanıtlama biçimi haline geliyor. Bu baskı altında birey, hem kendisine hem de başkalarına karşı acımasızlaşıyor. Empati zayıflarken, kibir, sabırsızlık ve saldırganlık sıradan toplumsal reflekslere dönüşüyor.

‘Kabalık Çağı’ (‘The Age of Rudeness’), neoliberalizmin bireye yüklediği “tam sorumluluk” anlayışını merkeze alıyor. İnsanlar yaşadıkları her başarısızlığı kişisel eksiklik gibi görmeye başlıyor; işsizlikten mutsuzluğa kadar her durum bireyin kendi hatasıymış gibi sunuluyor. Bu yüzden birey sürekli kendini optimize etmeye çalışıyor ama aynı zamanda derin bir yetersizlik hissinden de kurtulamıyor. Salecl, modern insanın içten içe “yerine kolayca başkası konabilir” korkusuyla yaşadığını söylüyor. Bu güvensizlik duygusu ise insanları daha sert, daha rekabetçi ve daha kayıtsız hale getiriyor.

Salecl, sosyal medyanın bu dönüşümü hızlandırdığını da vurguluyor. İnsanlar artık yalnızca yaşamak değil, yaşadıklarını sergilemek zorunda hissediyor. “Ben” merkezli anlatılar çoğaldıkça ortak deneyim fikri aşınıyor. Herkes kendi hikâyesinin markasına dönüşürken başkalarının acıları görünmezleşiyor. Kabalık da tam burada ortaya çıkıyor: Başkasını dinlemeyen, yalnızca kendini ifade etmeye çalışan bir kültür içinde.

Kitap, günümüz siyasetindeki popülist dilin yükselişini de bu bağlamda değerlendiriyor. Salecl’e göre kaba ve saldırgan lider figürleri, yalnızca siyasi tercihlerin sonucu değil; toplumsal hayal kırıklıklarının ve bastırılmış öfkenin dışavurumu. İnsanlar karmaşık sorunlara basit cevaplar veren, hoyratlığı “dürüstlük” gibi sunan figürlere yöneliyor. Böylece kabalık yalnızca bireysel değil, kurumsal ve siyasal bir karakter de kazanıyor.

Buna rağmen kitap tamamen karamsar bir yerde durmuyor. Salecl, insanın başkalarıyla kurduğu bağları yeniden düşünmesi gerektiğini savunuyor. Demokrasi ancak ortak kırılganlıkların fark edilmesiyle yeniden canlanabilir. Empatiyi, dayanışmayı ve eksiklik duygusunu bastırmak yerine kabul etmeyi öneren kitap, modern toplumun ruh hâline dair güçlü bir eleştiri sunarken, insan ilişkilerinin nasıl yeniden kurulabileceğine dair de düşünsel bir alan açıyor.

Renata Salecl — Kabalık Çağı
Çeviren: Bülent Kale • Metis Yayınları
İnceleme• 144 sayfa • 2026

Alexandra Bleyer — Propaganda (2026)

Alexandra Bleyer bu çalışmasında, propagandayı yalnızca otoriter rejimlerin ya da savaş dönemlerinin kullandığı kaba bir manipülasyon aracı olarak değil, modern toplumların gündelik hayatına nüfuz etmiş sürekli bir yönlendirme biçimi olarak ele alıyor. Kitap, insanların düşüncelerinin, korkularının ve arzularının nasıl şekillendirildiğini incelerken, “gerçek” ile “sunulan gerçek” arasındaki farkın giderek bulanıklaştığını gösteriyor. Bleyer’e göre propaganda çoğu zaman açık yalanlardan değil, bilgilerin seçilme, çerçevelenme ve tekrar edilme biçimlerinden güç alıyor.

Kitap, propagandanın tarihsel gelişimini inceleyerek savaşlardan siyasal kampanyalara, reklamcılıktan sosyal medyaya kadar uzanan geniş bir etki alanı kurduğunu ortaya koyuyor. Özellikle 20. yüzyılda kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte propaganda, devletlerin ve ideolojik hareketlerin en güçlü araçlarından biri hâline geldi. Ancak Bleyer, propagandanın yalnızca totaliter sistemlere özgü olmadığını vurguluyor. Demokratik toplumlarda da medya, siyaset ve ekonomik çıkar grupları kamuoyunu yönlendirmek için benzer tekniklerden yararlanabiliyor. Böylece propaganda, modern iletişim düzeninin görünmez ama sürekli işleyen bir parçasına dönüşüyor.

Bleyer ayrıca yalan haberler, alternatif gerçeklikler ve dijital algoritmalar üzerinden şekillenen yeni propaganda biçimlerine dikkat çekiyor. Sosyal medya platformları kullanıcıların ilgisini çekecek içerikleri öne çıkarırken, insanlar giderek yalnızca kendi dünya görüşlerini doğrulayan bilgi akışlarının içine kapanıyor. Bu durum, hakikatin ortak bir zeminden uzaklaşmasına ve toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesine yol açıyor. Kitap, propaganda tekniklerinin artık yalnızca devletler ya da medya kuruluşları tarafından değil, sıradan kullanıcılar tarafından da yeniden üretildiğini gösteriyor. Paylaşımlar, görseller, kısa videolar ve sloganlar aracılığıyla insanlar farkında olmadan manipülasyon zincirinin bir parçası hâline gelebiliyor.

Çalışmanın önemli yanlarından biri de propaganda ile halkla ilişkiler, reklamcılık ve siyasal iletişim arasındaki sınırların ne kadar geçirgen olduğunu tartışması. Bleyer, ikna etme ile manipüle etme arasındaki çizginin çoğu zaman net olmadığını savunuyor. Çünkü propaganda yalnızca yanlış bilgi yaymakla değil, duyguları harekete geçirmek, korkuları büyütmek ve belirli bir bakış açısını “doğal” ya da “kaçınılmaz” gibi göstermekle etkili oluyor. Bu nedenle modern propaganda, çoğu zaman baskıyla değil, görünürde özgür seçim hissi yaratarak çalışıyor.

Kitap aynı zamanda bir farkındalık çağrısı niteliği taşıyor. Bleyer, okuru medya içeriklerini daha dikkatli okumaya, bilgilerin kaynağını sorgulamaya ve kendi düşünsel reflekslerini incelemeye davet ediyor. Çünkü propaganda karşısındaki en büyük savunma, yalnızca doğru bilgiye ulaşmak değil, bilginin nasıl üretildiğini ve nasıl dolaşıma sokulduğunu anlayabilmekten geçiyor.

Propaganda, çağdaş dünyada algının nasıl yönetildiğini, bireylerin nasıl yönlendirildiğini ve hakikatin neden giderek daha kırılgan hâle geldiğini açıklayan kısa ama yoğun bir çalışma. Kitap, okuru yalnızca propagandanın varlığını fark etmeye değil, kendi düşünme biçimini de yeniden sorgulamaya çağırıyor.

Alexandra Bleyer — Propaganda
Çeviren: Levent Tayla • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 100 sayfa • 2026

Işıl Kandolu — Cumhuriyet’in Güzelleri (2026)

Işıl Kandolu’nun ‘Cumhuriyet’in Güzelleri’ adlı çalışması, erken Cumhuriyet döneminde düzenlenen güzellik yarışmalarını yalnızca magazinel bir olay olarak değil, yeni rejimin toplumsal ve kültürel dönüşüm projelerinin bir parçası olarak inceliyor. Kitap, 1929-1933 yılları arasında Cumhuriyet gazetesi öncülüğünde gerçekleştirilen yarışmaların, genç Cumhuriyet’in “asri kadın” idealini görünür kılma çabasıyla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Modernleşme hedefi doğrultusunda yaratılmak istenen yeni kadın imgesi; Batılı görünümü benimseyen, eğitimli, sağlıklı, zarif ama aynı zamanda milli değerlere bağlı bir figür olarak tasarlanıyordu. Böylece kadın bedeni yalnızca bireysel bir kimlik alanı değil, yeni ulusun vitrine çıkarılan sembollerinden biri hâline geliyordu.

Kitap, Cumhuriyet gazetesinin kadın politikalarına ve dönemin basın diline odaklanarak güzellik yarışmalarının nasıl ideolojik bir araç olarak kurgulandığını ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Yarışmalar, Türkiye’nin Batı karşısındaki imajını değiştirme girişiminin bir parçasıydı. “Modern Türk kadını” hem içeride toplumsal dönüşümün işareti olarak sunuluyor hem de dışarıya dönük biçimde Türkiye’nin çağdaşlaşma iddiasını temsil ediyordu. Bu nedenle yarışmalar yalnızca estetik tercihlerin değil, sağlık politikalarının, spor anlayışının, öjeni tartışmalarının ve Türk Tarih Tezi gibi dönemin resmi ideolojik yönelimlerinin de kesişim noktasına dönüşüyordu.

Çalışma, yarışmalara verilen tepkileri de çok boyutlu biçimde ele alıyor. Kadın yazarların eleştirileri, muhafazakâr çevrelerin itirazları ve erkek egemen bakışın “yeni kadın” üzerindeki beklentileri, dönemin kültürel çatışmalarını görünür kılıyor. Jüri heyetlerinin yapısı, güzelliğin hangi ölçütlerle tanımlandığı ve “evlenilecek kadın” idealinin nasıl kurulduğu üzerinden, kadın bedeninin modernleşme ile gelenek arasında nasıl disipline edilmeye çalışıldığı inceleniyor. Böylece kitap, erken Cumhuriyet’in kadın özgürlüğü söyleminin aynı zamanda denetleyici ve norm koyucu yönlerini de açığa çıkarıyor.

Ancak Kandolu’nun çalışması, güzellik yarışmalarındaki kadınları yalnızca rejimin edilgen temsilcileri olarak görmüyor. Yarışmaya katılan kadınların kendi arzuları, beklentileri ve kişisel stratejileri de kitabın önemli bir boyutunu oluşturuyor. Kimileri sosyal yükselme, ekonomik bağımsızlık ya da uluslararası görünürlük peşindeyken, kimileri sanat ve sinema dünyasına açılmayı hedefliyordu. Bu nedenle yarışmalar, yalnızca devletin kadınları biçimlendirdiği bir alan değil, kadınların da rejimle müzakere ettiği, fırsatlar aradığı ve kendi hayatlarını dönüştürmeye çalıştığı karmaşık bir toplumsal sahne olarak ele alınıyor.

‘Cumhuriyet’in Güzelleri’, erken Cumhuriyet döneminin modernleşme ideallerini kadın bedeni, güzellik anlayışı ve milli kimlik üzerinden yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma niteliğinde. Kitap, “asri kadın” figürünün yalnızca ilerleme ve özgürleşme söylemleriyle değil, aynı zamanda ulusal kimlik inşası, toplumsal disiplin ve Batı karşısında kabul görme arzusu ile şekillendiğini gösteriyor.

Işıl Kandolu — Cumhuriyet’in Güzelleri: 1929-1933 Arası Güzellik Yarışmalarında Milli İdeoloji ve Asri Kadın
• İletişim Yayınları
İnceleme • 272 sayfa • 2026