George Makari — Korkuya ve Yabancılara Dair (2026)

Psikiyatr ve tarihçi George Makari’nin bu eseri, yabancı düşmanlığının tarihsel kökenlerini ve modern dünyadaki sürekliliğini çok katmanlı bir perspektifle ele alıyor. Makari, “zenofobi” kavramının yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda siyasal, kültürel ve psikolojik süreçlerin kesişiminde oluşan bir yapı olduğunu gösteriyor.

‘Korkuya ve Yabancılara Dair: Zenofobinin Tarihçesi’ (‘Of Fear and Strangers: A History of Xenophobia’), yabancı korkusunun insanlık tarihi boyunca var olduğunu kabul etmekle birlikte, modern anlamda zenofobinin özellikle Batı’da ulus-devletlerin yükselişiyle birlikte şekillendiğini vurguluyor. Sömürgecilik, kitlesel göçler ve ulusal kimlik inşası süreçleri, “yabancı”nın tehdit olarak kodlanmasını hızlandırdı. Bu bağlamda zenofobi, sadece bireysel bir korku değil, toplumsal düzeni kuran ve yönlendiren bir araç haline geldi.

Makari, kavramın tarihsel dönüşümünü incelerken 20. yüzyılın büyük kırılmalarına özel bir yer ayırıyor. Zenofobi, bir yandan kitlesel şiddet ve soykırımları meşrulaştıran bir ideolojik zemin oluştururken, diğer yandan bu felaketleri önlemeye yönelik etik ve politik tartışmaların da merkezine yerleşiyor. Böylece kavram, hem yıkımın hem de ona karşı geliştirilen eleştirinin dili haline geliyor.

Eserde psikoloji ve sosyal teori önemli bir rol oynuyor. “Öteki”, stereotip, yansıtma ve otoriter kişilik gibi kavramlar üzerinden, insanların yabancıya yönelik korkularını nasıl inşa ettikleri analiz ediliyor. Bu noktada Makari, Sigmund Freud sonrası psikodinamik yaklaşımlardan ve eleştirel teoriden yararlanarak, bireysel bilinçdışı ile toplumsal ideolojiler arasındaki ilişkiyi açığa çıkarıyor.

Kitap aynı zamanda edebiyat ve felsefeden de besleniyor. Albert Camus, James Baldwin ve Frantz Fanon gibi isimlerin eserleri, yabancılaşma ve dışlanma deneyimini anlamak için analitik bir zemin sunuyor. Bu disiplinler arası yaklaşım, zenofobiyi yalnızca tarihsel bir olgu olarak değil, aynı zamanda kültürel bir anlatı olarak da kavramayı mümkün kılıyor.

Makari, yabancı düşmanlığının geçmişte kalmış bir sorun olmadığını, günümüzde de siyaset ve toplum üzerinde güçlü etkiler yarattığını ortaya koyuyor. Kitap, bu akıldışı korkuların nasıl üretildiğini anlamanın, daha adil ve barışçıl bir dünya kurmanın ön koşulu olduğunu savunarak, eleştirel bir farkındalık çağrısı yapıyor.

George Makari — Korkuya ve Yabancılara Dair: Zenofobinin Tarihçesi
Çeviren: Özlem Yüksel • Yapı Kredi Yayınları
İnceleme • 384 sayfa • 2026

Kolektif — BİYOKAPİTAL (2026)

Osman Özarslan’ın editörlüğünü yaptığı ‘BİYOKAPİTAL: Beden, Mülkiyet, Yaşam, Ölüm’, çağdaş kapitalizmin sınırlarını aşarak insan bedenine ve yaşamın kendisine nasıl nüfuz ettiğini tartışmaya açıyor. Kitap, emeğin sömürüsüne dayalı klasik kapitalist modelin ötesine geçildiğini; artık genetik yapıdan organlara, yaşam süresinden sağlık pratiklerine kadar biyolojik varoluşun tamamının ekonomik bir değer alanına dönüştüğünü ileri sürüyor.

Bu çerçevede eser, bedenin dokunulmaz ve bütüncül bir varlık olmaktan çıkıp parçalanabilir, ölçülebilir ve mülkiyet ilişkileri içine çekilebilir bir nesneye dönüşümünü analiz ediyor. Tıbbi teknolojilerdeki hızlı gelişim ile neoliberal politikaların kesişiminde, “sağlıklı yaşam” ideali devasa bir pazara dönüşürken, ölüm de yönetilmesi gereken bir risk ve zamanlama meselesi haline geliyor. Böylece yaşam ile ölüm arasındaki sınır, etik olmaktan çok ekonomik bir problem olarak yeniden tanımlanıyor.

Kitap, genetik veri bankalarından organ ticaretine, taşıyıcı annelikten yaşamın uzatılmasına kadar uzanan geniş bir alanı inceleyerek, modern insanın karşı karşıya olduğu derin bir ontolojik krizi görünür kılıyor. Bu kriz, bedenin kime ait olduğu, yaşamın kim tarafından yönetileceği ve ölümün nasıl belirleneceği sorularında düğümleniyor. Biyolojik sınırların piyasa mantığıyla yeniden çizildiği bu dünyada, insanın kendisiyle kurduğu ilişki de köklü biçimde dönüşüyor.

Disiplinlerarası bir yaklaşımla sosyoloji, ekonomi-politik ve biyoetik alanlarını bir araya getiren eser, yalnızca teorik bir tartışma sunmakla kalmıyor; aynı zamanda okuru kendi bedeni ve geleceği üzerine düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, yaşamın ve ölümün ekonomi politiğini anlamanın, günümüz dünyasında insan kalabilmenin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatan güçlü bir sorgulama.

Kolektif — BİYOKAPİTAL: Beden, Mülkiyet, Yaşam, Ölüm
Editör: Osman Özarslan • Nika Yayınevi
İnceleme • 232 sayfa • 2026

Özen B. Demir — Tiryakilik (2026)

Özen B. Demir bu kitabında, tiryakiliği yalnızca biyolojik ya da ahlaki bir mesele olarak değil, zihin, beden ve kültürün kesiştiği çok katmanlı bir deneyim olarak ele alıyor. Kitap, özellikle sigara üzerinden, maddenin bilinçle temas ettiği o belirsiz eşiği anlamaya çalışıyor; haz, alışkanlık ve yaratım arasındaki görünmez bağları iz sürer gibi takip ediyor.

Eserin merkezinde, bağımlılığın psikosomatik boyutlarıyla birlikte kültürel ve estetik yankıları yer alıyor. Demir, sigarayı sıradan bir tüketim nesnesi olarak değil, düşünceyi tetikleyen, yalnızlığı paylaşan ve kimi zaman yaratıcı sürecin eşlikçisi haline gelen bir figür olarak konumlandırıyor. Bu yaklaşım, sigarayı ne yüceltmek ne de bütünüyle mahkûm etmek üzerine kurulu; aksine onun etrafında örülen deneyimleri anlamaya yönelik bir “poetik soruşturma” yürütüyor.

Kitap boyunca edebiyat, felsefe ve sinema dünyasından pek çok isimle dolaylı bir diyalog kuruluyor. Şairlerin, yazarların ve düşünürlerin sigarayla kurduğu ilişki, yalnızca bir alışkanlık değil, aynı zamanda düşünme ve üretme biçimlerinin bir parçası olarak ele alınıyor. Böylece metin, bireysel bağımlılık hikâyelerinden yola çıkarak, sanatın doğuşuna eşlik eden daha geniş bir duyarlılık alanını görünür kılıyor.

Demir’in de vurgulandığı gibi eser, bağımlılığı ölçüp biçen katı bilimsel yaklaşımlarla yetinmeyip, onu poetik bir düzlemde yeniden kuruyor. Bu yönüyle kitap hem bir inceleme hem de deneysel bir anlatı niteliği taşıyor. Sigaranın dumanı, burada yalnızca fiziksel bir olgu değil; düşüncenin dolaştığı, hatıraların ve imgelerin şekillendiği bir atmosfer olarak beliriyor.

Ancak metin, bu estetik ve düşünsel yaklaşımı sunarken bağımlılığın eleştirel boyutunu da dışarıda bırakmıyor. Sağlık, toplumsal normlar ve kapitalist üretim ilişkileri bağlamında sigaraya yöneltilen itirazlar, arka planda sürekli hissediliyor. Bu gerilim, kitabın temel dinamiklerinden birini oluşturuyor ve okuru tek yönlü bir yargıya varmaktan alıkoyuyor.

Sonuç olarak ‘Tiryakilik’, bağımlılığı ne sadece bir zaaf ne de romantize edilecek bir alışkanlık olarak görmeden, onu insan deneyiminin karmaşık bir parçası olarak anlamaya yöneliyor. Sanat, haz ve beden arasındaki ilişkileri dumanlı bir düşünce alanında yeniden kurarak, okuru hem estetik hem de düşünsel bir keşfe davet eden özgün bir çalışma ortaya koyuyor.

Özen B. Demir — Tiryakilik: Bir Psikopoetika (Edebiyat ve Mükeyyifât)
• Telemak Kitap
İnceleme • 304 sayfa • 2026

Mem Fox — Okumanın Büyüsü (2026)

Mem Fox’un bu kitabı, çocuklara kitap okumanın yalnızca eğitsel bir etkinlik olmadığını, onların zihinsel, duygusal ve toplumsal gelişimini kökten dönüştüren bir deneyim olduğunu söylüyor. Yazar, özellikle yaşamın ilk yıllarında beynin hızla şekillendiğini ve bu süreçte duyulan her kelimenin, ritmin ve tekrarın sinir ağlarını yeniden kurduğunu vurguluyor. Bu nedenle erken yaşta düzenli okuma alışkanlığı, çocuğun geleceğini belirleyen temel bir unsur haline geliyor.

‘Okumanın Büyüsü?’ (‘Reading Magic’), yüksek sesle okumanın dikkat gelişimi, dil becerileri ve öğrenme isteği üzerindeki etkilerini somut örneklerle anlatıyor. Fox’a göre çocuklar, hikâyeler aracılığıyla yalnızca kelimeleri değil, dünyayı anlamlandırma biçimlerini de öğreniyor. Okuma sırasında kurulan ritim ve tekrar, çocukların dil yapısını içselleştirmesini sağlıyor; bu da onların daha hızlı ve kolay okumayı öğrenmesine katkı sunuyor. Aynı zamanda hikâyeler, empati kurma becerisini geliştirerek çocukların başkalarının duygularını anlamasına yardımcı oluyor.

Eserde öne çıkan bir diğer tema, okumanın çocuk ile ebeveyn arasındaki bağı güçlendirmesi oluyor. Her gün ayrılan kısa bir zaman dilimi bile, çocuk için güven, sevgi ve aidiyet duygusunu pekiştiriyor. Bu ortak deneyim, kitabın sunduğu bilgiden çok daha fazlasını taşıyor; çocuk için kitaplar, sevgiyle özdeşleşen bir alan haline geliyor. Bu sayede okuma, zorunlu bir görev değil, keyifli ve aranan bir etkinliğe dönüşüyor.

Fox, kitabının önsözünde bu alışkanlığın yıllar içinde küresel ölçekte daha fazla önem kazandığını belirtiyor. Çocuk doktorlarından eğitimcilere kadar birçok uzmanın erken yaşta okumanın önemini vurguladığını ifade ediyor. Hatta bu durumun yalnızca bireysel değil, toplumsal sonuçları da olduğunu ileri sürüyor: erken okuryazarlığın artması, uzun vadede suç oranları, işsizlik ve sosyal sorunların azalmasına katkı sağlıyor. Böylece okuma, bireysel gelişimin ötesinde toplumsal refahın da anahtarlarından biri haline geliyor.

Sonuç olarak kitap, karmaşık yöntemlere gerek duymadan, sevgiyle ve istikrarla sürdürülen günlük okuma pratiğinin çocukların hayatını nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor. ‘Okumanın Büyüsü’, erken çocukluk döneminde edinilen bu alışkanlığın, hem bireyin hem de toplumun geleceğini şekillendiren güçlü bir temel sunduğunu ortaya koyarak alanında etkili ve ilham verici bir rehber niteliği taşıyor.

Mem Fox — Okumanın Büyüsü: Çocuklarımıza Kitap Okumak Hayatlarını Neden Sonsuza Dek Değiştirecek?
Çeviren: Abbas Karakaya • Kolektif Kitap
İnceleme • 144 sayfa • 2026

Moshtari Hilal — Çirkinlik (2026)

“Çirkinlik” kavramını estetik, politik ve kişisel boyutlarıyla yeniden düşünen bu çarpıcı metin, güzellik ideallerinin nasıl kurulduğunu ve kimleri dışarıda bıraktığını sorguluyor.

Moshtari Hilal, çirkinliğin yalnızca estetik bir yargı olmadığını, toplumsal normlar ve iktidar ilişkileri tarafından şekillendirilen bir kategori olduğunu gösteriyor. Güzellik standartlarının tarihsel olarak nasıl üretildiğini incelerken, bu standartların özellikle bedenler, yüzler ve kimlikler üzerinde nasıl baskı kurduğunu ortaya koyuyor. Böylece çirkinlik, basit bir eksiklik değil, normdan sapma olarak damgalanan bir konum hâline geliyor.

‘Çirkinlik’ (‘Hässlichkeit’), kişisel anlatı ile kuramsal tartışmayı iç içe geçiriyor. Moshtari Hilal kendi deneyimlerinden hareketle, göçmenlik, aidiyet ve kimlik meselelerinin estetik yargılarla nasıl kesiştiğini anlatıyor. Özellikle Batı merkezli güzellik anlayışının, farklı etnik ve kültürel kimlikleri nasıl görünmezleştirdiği ya da “öteki” olarak kodladığı vurgulanıyor.

Eserde çirkinlik, aynı zamanda bir direniş imkânı olarak da ele alınıyor. Normlara uymayan bedenlerin ve yüzlerin, mevcut estetik düzeni sorgulama ve dönüştürme potansiyeli taşıdığı savunuluyor. Bu bağlamda çirkinlik, yalnızca dışlanmanın değil, aynı zamanda özgürleşmenin de bir alanı hâline geliyor.

Kitap ayrıca sanat tarihine ve görsel kültüre de uzanıyor. Hangi bedenlerin temsil edildiği, hangilerinin dışarıda bırakıldığı ve bu seçimlerin nasıl ideolojik anlamlar taşıdığı analiz ediliyor. Hilal, estetik yargıların masum olmadığını; aksine toplumsal hiyerarşileri yeniden üreten araçlar olduğunu gösteriyor.

Genel olarak eser, güzellik ve çirkinlik arasındaki sınırların sabit olmadığını, bu sınırların sürekli olarak yeniden çizildiğini ortaya koyuyor. Okuru, estetik yargılarını sorgulamaya ve “çirkin” olarak etiketlenen şeylere farklı bir gözle bakmaya davet ediyor.

Moshtari Hilal — Çirkinlik
Çeviren: Levent Tayla • Livera Yayınevi
İnceleme • 196 sayfa • 2026

Michael Wildenhain — Yapay Zekânın Kısa Tarihi (2026)

Bu kitap, yapay zekânın ortaya çıkışını ve gelişimini tarihsel bir perspektifle ele alarak bu alanın yalnızca teknik bir ilerleme değil, aynı zamanda düşünsel ve kültürel bir dönüşüm olduğunu gösteriyor. Michael Wildenhain, yapay zekâ fikrinin köklerini erken dönem otomata tasarımlarından ve insan zihnini taklit etme arzusundan başlayarak izliyor.

‘Yapay Zekânın Kısa Tarihi’ (‘Eine kurze Geschichte der künstlichen Intelligenz’), 20. yüzyılda bilgisayar biliminin gelişmesiyle birlikte yapay zekânın somut bir araştırma alanına dönüşmesini anlatıyor. Özellikle algoritmalar, mantık sistemleri ve hesaplama kuramları üzerinden makinelerin “düşünebilme” kapasitesinin nasıl tartışıldığını ele alıyor. Bu süreçte erken dönem iyimser beklentiler ile yaşanan hayal kırıklıkları (AI kışları) birlikte değerlendiriliyor.

Wildenhain, yapay zekânın gelişimini yalnızca bilimsel ilerlemeler üzerinden değil, aynı zamanda toplumsal beklentiler, ekonomik yatırımlar ve kültürel hayaller bağlamında inceliyor. Yapay zekâya yüklenen anlamların zamanla nasıl değiştiğini, bir yandan insan benzeri zekâ üretme hedefinin sürerken diğer yandan pratik uygulamalara yönelimin arttığını gösteriyor.

Kitapta ayrıca makine öğrenmesi, büyük veri ve sinir ağları gibi güncel gelişmelerin yapay zekâyı yeniden nasıl dönüştürdüğü ele alınıyor. Bu yeni aşama, yapay zekâyı gündelik hayatın birçok alanına taşıyarak hem fırsatlar hem de etik sorunlar doğuruyor.

Genel olarak eser, yapay zekânın tarihini bir ilerleme çizgisi olarak değil, iniş çıkışlar, tartışmalar ve dönüşümlerle şekillenen bir süreç olarak anlatıyor. Bu yönüyle kitap, teknolojik gelişmeler ile insanın kendini anlama çabası arasındaki ilişkiyi görünür kılan önemli bir genel bakış sunuyor.

Michael Wildenhain — Yapay Zekânın Kısa Tarihi
Çeviren: Arzu Akay Kaya • Düşbaz Kitaplar
İnceleme • 96 sayfa • 2026

Lionel Obadia — Spiritüellik (2026)

Bu kitap, çağdaş dünyada giderek daha sık kullanılan “spiritüellik” kavramını tarihsel, sosyolojik ve kültürel bir perspektifle inceleyen bir çalışmadır. Lionel Obadia, bu kavramın tek bir sabit anlamı olmadığını; aksine farklı dönemlerde, kültürlerde ve disiplinlerde değişen anlamlar kazanan esnek bir düşünsel alan olduğunu savunuyor. ‘Spiritüellik’ (‘La spiritualité’), spiritüelliğin yalnızca dinle sınırlı bir olgu olmadığını, aynı zamanda toplumsal dönüşümler, kültürel değişimler ve bireysel arayışlarla şekillenen dinamik bir kavram olduğunu gösteriyor.

İlk bölümde Obadia, “spiritüellik” kavramının günümüzde aşırı kullanılan bir terim hâline geldiğini belirtiyor ve kavramın tanım alanını tartışıyor. Spiritüelliğin mistisizm, büyü ya da geleneksel din ile aynı şey olmadığını vurgulayarak bu kategoriler arasındaki farkları analiz ediyor. Ona göre spiritüellik bazen dinsel geleneklerin dışında gelişen bir bilgelik arayışı olarak ortaya çıkarken, bazen de kutsallık ve bireysel deneyim üzerine kurulu yeni bir anlam alanı oluşturuyor. Bu nedenle kavram, akademik dünyada kimi zaman “alt-din”, kimi zaman din karşıtı ya da sözde-din gibi farklı biçimlerde yorumlanıyor.

İkinci bölüm spiritüelliğin tarihsel kökenlerine odaklanıyor. Obadia, kavramın başlangıçta teolojik bağlamda ortaya çıktığını, ancak zamanla psikoloji ve sosyal bilimlerin etkisiyle daha seküler bir çerçeveye taşındığını anlatıyor. Bu süreçte spiritüellik, bireysel iç deneyim, kişisel gelişim ve anlam arayışı gibi temalarla ilişkilendirilmeye başlanıyor. Bununla birlikte yazar, spiritüelliğin ölçülmesi ve tanımlanması konusunda akademik dünyada önemli tartışmalar bulunduğunu da vurguluyor.

Üçüncü bölümde spiritüellik, modern toplumların dönüşümüyle bağlantılı bir sosyolojik olgu olarak ele alınıyor. Obadia, spiritüelliğin kimi zaman dinin zayıfladığı bir çağda yeni bir anlam arayışı olarak ortaya çıktığını, kimi zaman da dinin farklı bir biçimde yeniden yorumlanması anlamına geldiğini söylüyor. “Spiritüel ama dindar olmayanlar” olarak tanımlanan bireylerin çoğalması, bu dönüşümün önemli göstergelerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Dördüncü bölüm spiritüelliğin kültürel ve coğrafi yayılımını inceliyor. Yazar, özellikle Doğu kültürlerinin Batı’da “spiritüel” olarak idealize edilmesini ve yoga, meditasyon gibi uygulamaların küresel ölçekte yayılmasını tartışıyor. Aynı zamanda dijital teknolojilerle birlikte ortaya çıkan yeni spiritüel pratiklerin de modern kültürde önemli bir yer kazandığını gösteriyor.

Son bölümde ise spiritüelliğin günümüzde ekonomi, sağlık ve gündelik yaşam alanlarıyla nasıl iç içe geçtiği ele alınıyor. Şirket yönetimi, kişisel gelişim, esenlik ekonomisi ve ekolojik hareketler gibi alanlarda spiritüel söylemlerin yaygınlaştığı belirtiliyor. Bu bağlamda “homo spiritualis” olarak tanımlanabilecek yeni bir insan idealinin ortaya çıktığı ileri sürülüyor.

Genel olarak kitap, spiritüelliği sabit bir inanç sistemi olarak değil; tarihsel olarak değişen, farklı disiplinler ve kültürler içinde yeniden şekillenen bir anlam ve pratikler alanı olarak yorumluyor. Obadia’ya göre spiritüellik, modern dünyada insanların anlam arayışını ifade eden önemli bir kavram hâline gelmiş olsa da, bu kavramın neyi ifade ettiği ancak tarihsel bağlamları ve toplumsal dönüşümleri birlikte inceleyerek anlaşılabiliyor.

Lionel Obadia — Spiritüellik
Çeviren: Melike Işık • İletişim Yayınları
İnceleme • 141 sayfa • 2026

Helen Lewis — Deha Denen Mit (2026)

Helen Lewis bu kitabında “deha” fikrinin masum bir övgü değil, tarihsel olarak inşa edilmiş ve çoğu zaman tehlikeli sonuçlar doğuran bir mit olduğunu savunuyor. ‘Deha Denen Mit’ (‘The Genius Myth’), ilk “büyük adam” biyografilerinden 18. yüzyıldaki “acıların dâhisi” romantizmine, oradan 19. yüzyıl sonundaki IQ takıntısına uzanan bir soy kütüğü çıkarıyor. Böylece dehanın doğal bir kategori değil, kültürel ve ideolojik bir kurgu olduğunu gösteriyor.

Lewis’e göre deha mitinin zehirli yanı, büyük başarıyı yetenek, şans ve emek bileşimi olarak görmek yerine bunu “üstün insan” fikrine dönüştürmesi. Bir alandaki başarı, o kişinin siyaset, etik ya da toplum üzerine her konuda daha yetkin olduğu yanılsamasını besliyor. Oysa kamusal aydın olarak görülen birçok figürün sıradan, hatta bilgisiz kanaatleri olabiliyor. Kitap bu kopuşu, yani uzmanlık ile “üstünlük” arasındaki kaymayı eleştiriyor.

Eserin önemli bir bölümü IQ testlerinin tarihine ayrılıyor. Lewis, IQ’nun sözde hassas ölçüm iddiasının toplumsal değeri tek boyutlu bir zekâ skalasına indirgediğini savunuyor. IQ’su 140 olan birinin kanaatinin 139 olandan niteliksel olarak üstün olduğunu varsaymanın bilimsel temeli olmadığını vurguluyor. Bu ölçüm kültürü, “özel insanlar” fikrini kurumsallaştırıyor ve eşitsizlikleri meşrulaştırabiliyor.

İkinci kısımda sanat dünyası, biyografi filmleri ve miras vakıfları üzerinden deha anlatılarının nasıl üretildiği inceleniyor. Ressamlar ve bilim insanları örneğinde, başarı hikâyelerinin arkasındaki destek ağları görünmez kılınırken tekil kahraman figürü yüceltiliyor. Hatta kimi zaman ortalama bir başarı bile, hazır deha kalıplarına uyduğu için efsaneleştirilebiliyor.

Lewis son olarak teknoloji dâhisi modeline yöneliyor. Elon Musk ile Thomas Edison arasında kurduğu paralellik, bireyden çok kültürü işaret ediyor. “Menlo Park Büyücüsü”nden Mars hayalleri kuran girişimciye uzanan çizgide değişmeyen şey, toplumun bazı figürleri “özel insan” kategorisine yerleştirme arzusu oluyor. Kitap, bu mitin cazibesini çözümlerken, ona kapılmanın siyasal ve kültürel risklerini görünür kılıyor.

Helen Lewis — Deha Denen Mit: İsyancıların, Canavarların ve Kural Tanımazların Tehlikeli Cazibesi
Çeviren: Ali Karatay • Yapı Kredi Yayınları
İnceleme • 312 sayfa • 2026

Mehmet Emin Güler — Antik Mezopotamya’nın Çivi Yazılı Metinleri ile Kuran’ın 100 Ortak Özelliği (2026)

Mezopotamya, yalnızca yazının değil, kutsal düşünmenin de ilk kez biçim kazandığı bir zemin olarak insanlık tarihinin merkezinde duruyor. Tanrılarla kurulan ilişkinin söz, işaret ve metin aracılığıyla düzenlendiği bu coğrafya, kutsal metin fikrinin henüz ayrışmadığı, mit, hukuk ve ibadetin iç içe geçtiği bir dünya tasavvuruna ev sahipliği yapıyor. ‘Antik Mezopotamya’nın Çivi Yazılı Metinleri ile Kuran’ın 100 Ortak Özelliği: Kuran’ın Tarihsel Bağlamına Yönelik Kapsamlı ve Derin Bir Araştırma’, tam da bu tarihsel derinlikten hareketle, kutsal metinlerin kökenine dair ezberleri sarsan bir okuma öneriyor.

Çalışma, antik Mezopotamya’nın çivi yazılı metinleri ile Kur’an arasındaki tematik ve biçimsel sürekliliği sistematik bir biçimde görünür kılıyor. Yaratılış anlatıları, peygamberlik dili, ilahi hitap tarzı, ahlaki öğütler, kıyamet tasavvurları ve kutsal sözün yapısal özellikleri gibi başlıklarda kurulan karşılaştırmalar, Kur’an’ın yalnızca indirildiği tarihsel ana değil, çok daha eski ve katmanlı bir kültürel havzaya yaslandığını düşündürüyor. Böylece metin, vahyin tarihsel bağlamını dar bir sebeb-i nüzul çerçevesinin ötesine taşıyor.

Kitap, mukayeseli okumanın yalnızca benzerlikleri tespit eden teknik bir yöntem olmadığını, aynı zamanda kutsalın nasıl düşünüldüğünü, insanın Tanrı’yla kurduğu ilişkinin hangi arketipler üzerinden şekillendiğini anlamaya imkân veren bir düşünme biçimi olduğunu gösteriyor. Antik Yakındoğu metinleriyle Kur’an arasındaki ortak temalar, insanlığın müşterek zihinsel mirasını açığa çıkarırken, Kur’an’ın bu mirası nasıl dönüştürdüğünü ve yeniden anlamlandırdığını da görünür kılıyor.

Bu yönüyle eser, hem kutsal metinlerin tarihsel serüvenini kavramak isteyenler hem de dinî düşüncenin kökenlerini karşılaştırmalı bir perspektifle okumak isteyenler için güçlü bir davet niteliği taşıyor. Mezopotamya’dan Kur’an’a uzanan bu uzun düşünce hattı, kutsalın tarih içinde donmuş değil, sürekli yeniden kurulan bir anlam alanı olduğunu düşündürüyor.

Mehmet Emin Güler — Antik Mezopotamya’nın Çivi Yazılı Metinleri ile Kuran’ın 100 Ortak Özelliği: Kuran’ın Tarihsel Bağlamına Yönelik Kapsamlı ve Derin Bir Araştırma
• Kabalcı Yayınları
İnceleme • 325 sayfa • 2026

Nurdan Bürüngüz — Türkiye’de Sosyal Hizmetlerin Tarihi (2026)

Nurdan Bürüngüz’ün ‘Türkiye’de Sosyal Hizmetlerin Tarihi (1950–1980)’ adlı kitabı, sosyal hizmetleri yalnızca kurumsal bir alan olarak değil, Türkiye’nin toplumsal, siyasal ve ekonomik dönüşümüyle iç içe geçmiş bir tarihsel süreç olarak ele alıyor. Çalışma, sosyal hizmetlerin nasıl tanımlandığını, hangi alanları kapsadığını ve bu çerçevenin Türkiye’de nasıl şekillendiğini ekonomi politik bir bakışla analiz ediyor. Böylece sosyal hizmetler, soyut bir yardım pratiği olarak değil, belirli üretim ilişkileri, sınıfsal yapılar ve siyasal tercihler içinde oluşan bir alan olarak okunuyor.

Kitabın merkezinde emek kavramı yer alıyor. Bürüngüz, sosyal hizmetleri çalışma yaşamından kopuk bir alan olarak değil, emeğin örgütlenişi ve değersizleştirilmesi süreçleriyle bağlantılı bir yapı olarak yorumluyor. Çalışma yaşamının dışında kalan kesimler de bu emek merkezli perspektiften değerlendiriliyor ve sosyal hizmetlerle emek arasındaki ilişkinin tarihsel olarak nasıl kurulduğu görünür kılınıyor. Bu yaklaşım, sosyal hizmetlerin “yardım” eksenli dar bir tanımın ötesine geçmesini sağlıyor.

Eser aynı zamanda sosyal hizmetleri siyaset ve sosyal politika alanından bağımsız düşünmenin mümkün olmadığını vurguluyor. Türkiye’de sosyal hizmetlerin gelişimi, devlet politikaları, iktisadi yönelimler ve toplumsal güç ilişkileriyle birlikte ele alınıyor. Böylece kitap, sosyal hizmetleri durağan bir kurumlar bütünü olarak değil, sürekli değişen toplumsal, ekonomik ve siyasal bağlam içinde şekillenen dinamik bir alan olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle çalışma, Türkiye’de sosyal hizmet tarihine yalnızca kronolojik değil, yapısal ve eleştirel bir perspektif kazandırıyor.

Nurdan Bürüngüz — Türkiye’de Sosyal Hizmetlerin Tarihi (1950-1980)

  • Nika Yayınevi

İnceleme • 218 sayfa • 2026