Kolektif — İhlalin Sınırları (2026)

‘İhlalin Sınırları’, çağdaş Türkçe romanı “ihlal” kavramı etrafında yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir eleştiri derlemesi olarak öne çıkıyor. Kitap, edebiyatın yalnızca mevcut sınırların içinde hikâyeler anlatan bir alan olmadığını; unutulanı hatırlattığında, yasaklanmış olana yaklaştığında, yerleşik kabulleri sarstığında ve görünmez kılınan deneyimleri yeniden görünür hale getirdiğinde dönüştürücü bir güç kazandığını savunuyor. Günümüz romanının kolektif hafızadan bedene, tarihten kimliğe, mekândan doğaya ve insanın ontolojik sınırlarına kadar uzanan farklı alanlarda gerçekleştirdiği sınır aşımını ortak bir kavram altında buluşturuyor: ihlal.

Kitapta ihlal, basitçe bir yasağın çiğnenmesi anlamına gelmiyor. Michel Foucault’nun sınır ile ihlal arasındaki karşılıklı ilişkisinden hareketle, sınırların ancak zorlandıkları, aşıldıkları ve aşındırıldıkları zaman görünür hale geldiği fikri öne çıkıyor. Bu nedenle romanlardaki ihlal deneyimleri yalnızca yıkımı, parçalanmayı veya krizi ifade etmiyor; aynı zamanda bastırılmış hafızaların açığa çıkmasına, yeni ilişki biçimlerinin kurulmasına ve başka varoluş ihtimallerinin ortaya çıkmasına imkân tanıyor. Derlemedeki yazılar da tam bu gerilim üzerinde durarak, edebiyatın sınırları ihlal ederken neyi görünür kıldığını ve hangi durumlarda kendi potansiyelini gerçekleştirmekte zorlandığını sorguluyor.

İlk büyük eksen, resmi tarih ve egemen hafıza karşısında alternatif anlatıların kurulmasıyla şekilleniyor. Göze Orhon’un ‘Kafamda Bir Tuhaflık’, Zeynep Uysal’ın ise ‘Memoria’ üzerine yazıları, İstanbul’u ve Türkiye’nin tarihsel deneyimini farklı hafıza biçimleri üzerinden ele alıyor. Birinde değişen dünyaya uyum sağlarken kendi zamanını koruyan Mevlüt’un sessiz ve gündelik direnişi, diğerinde unutma emrine karşı geçmişi yeniden kuran anlatıcının daha doğrudan müdahalesi öne çıkıyor. Böylece hafıza, yalnızca geçmişi muhafaza eden bir alan olmaktan çıkarak resmi tarihin tek sesliliğine karşı bir karşı-anlatı kurma ve varlığını sürdürme aracına dönüşüyor.

Melek Aydoğan’ın ‘Rüyası Bölünenler’, Erhan Meydan’ın ‘Mevsim Yas’ ve Yekbin Balçık’ın ‘Dünyalararasında’ üzerine incelemeleri ise şiddet, tanıklık, suskunluk, yas ve hakikat arasındaki karmaşık ilişkilere odaklanıyor. Bu romanlarda hafızanın yalnızca yaşananları kaydetmekten ibaret olmadığı, travmanın ve felaketin dile getirilmesi sırasında ciddi bir temsil sorunuyla karşılaşıldığı görülüyor. Bir yanda hakikati söyleme imkânının sınırları, diğer yanda tanıklığın acıyı yalnızca yeniden üretme tehlikesi tartışılıyor. ‘Hah! İstasyon’dayız’ üzerine yazılan inceleme ise 1980 sonrası kuşağın parçalanmış hafızasına ve resmi anlatıların dışında kendi yaşam alanını bulmaya çalışan bir kuşağın direnme biçimlerine bakıyor.

Derlemenin ikinci önemli hattı, insanın kendi ontolojik sınırlarını ve insanmerkezci dünya tasavvurunu aşmasıyla kuruluyor. Çimen Günay-Erkol, ‘Hisli Kirpi’ üzerinden özkurmaca ve üstkurmacanın politik imkânlarını tartışırken, biçimsel oyunların hakikat-sonrası çağda resmi anlatıların bütünlüğünü bozmak için kullanılabileceğini gösteriyor. Deniz Gündoğan İbrişim’in ‘Ucunda Ölüm Var’ okumasında ise ağıt, bireysel yasın sınırlarını aşarak insanlar, doğa, ölüler ve insan-dışı varlıklar arasında ilişkisel bir hafıza kuruyor. Böylece ihlal, yalnızca bir sınırın yıkılması değil, farklı varlıkların birbirine temas ettiği yeni bir ilişkisellik biçimi olarak beliriyor.

Emre Sünter’in ‘Dünya Bu Kadar’, Fatih Altuğ’un ‘Kıyamet Emeklisi’ ve Leyla Burcu Dündar’ın ‘Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur’ üzerine yazıları bu ontolojik genişlemeyi farklı yönlerden sürdürüyor. Birinde dünyanın verili sınırları olayların ve ilişkilerin sonsuz olasılıklarıyla genişlerken, diğerinde öznenin kendisi sabit bir kimlik olmaktan çıkarak sürekli değişen ve kendi içinde başkalaşan bir varoluşa dönüşüyor. ‘Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur’ ise insan ile insan-dışı dünya arasındaki ayrımı geçirgenleştirerek doğa-merkezli ve posthümanist bir anlatı kurmaya çalışıyor; ancak bu çabanın toplumsal cinsiyet ve kadın temsili açısından taşıdığı çelişkiler de eleştirel biçimde ortaya konuyor.

Jale Özata Dirlikyapan’ın ‘Lojman’ incelemesi, ihlalin en uç biçimlerinden birini beden, bilinç, annelik, yaşam ve ölüm arasındaki sınırların çözülmesi üzerinden ele alıyor. Ebru Ojen’in romanındaki karakterler ve mekân, yerleşik kimlik ve varoluş kategorilerine sığmaz hale gelirken, insan ile nesne, madde ile bilinç, yaşam ile ölüm arasındaki ayrımlar giderek belirsizleşiyor. Koray Kırmızısakal’ın ‘İstanbul Buradaydı’ üzerine yazısı ise ihlalin başka bir yüzünü, öznenin tekil bilincine kapanma tehlikesini gündeme getiriyor. Burada dış dünyayla ve ortak anlam alanlarıyla bağları daralan birey, yalnızca “şimdi”nin içine sıkışırken tarihsel ve politik mesafe de giderek ortadan kalkıyor.

‘İhlalin Sınırları’, bütün bu farklı roman ve eleştiri yaklaşımlarını bir araya getirerek çağdaş edebiyatın sınırlarla kurduğu karmaşık ilişkiyi görünür kılıyor. Hafızanın resmi tarihe karşı yeniden kurulmasından travmanın ve tanıklığın açmazlarına, insanmerkezci düşüncenin sorgulanmasından bedenin, kimliğin ve mekânın çözülmesine kadar uzanan bu incelemeler, ihlalin hem yıkıcı hem de kurucu bir güç taşıdığını gösteriyor. Kimi zaman geçmişin üzerindeki örtüyü kaldıran bir karşı-hafıza, kimi zaman insan ile doğa arasındaki ayrımları aşan bir ilişkisellik, kimi zaman da çağdaş öznenin kendi sınırları içinde sıkışmışlığını açığa çıkaran bir kriz olarak beliriyor.

Bu yönüyle kitap, günümüz romanını yalnızca ne anlattığı üzerinden değil, hangi sınırları zorladığı ve bu sınırları zorladığında hangi yeni anlam alanlarını açtığı üzerinden okumayı öneriyor. ‘İhlalin Sınırları’, edebiyatın gücünü tam da yerleşik olanın güvenli sınırlarından çıktığı yerde arıyor; hafızanın, bedenin, kimliğin, doğanın ve hakikatin çatlaklarından sızan yeni anlatı imkânlarını görünür kılıyor.

Kolektif — İhlalin Sınırları: Günümüz Romanı Üzerine Yazılar
Hazırlayan: Jale Özata Dirlikyapan • Metis Yayınları
İnceleme • 288 sayfa • 2026

Erdal Gezik — Dersim’in Pirleri (2026)

Aleviler, yüzyıllar boyunca baskılar, yasaklar, siyasal dönüşümler ve sınırlı imkânlar içinde inançlarını nasıl koruyabildi? Bu inanç yalnızca dinsel ritüeller ve sözlü aktarım yoluyla değil, aileler, ocaklar, seyitler ve aşiretler arasında kurulan güçlü toplumsal ilişkiler sayesinde nasıl kuşaktan kuşağa taşındı? Erdal Gezik, ‘Dersim’in Pirleri: Kutsal Bağların İzinde’ adlı kitabında, bu soruların peşine düşerek Dersim Aleviliğinin görünmeyen toplumsal dokusunu oluşturan ilişkiler ağını ortaya çıkarıyor.

Gezik’in odağında, Alevi topluluklarının dinsel ve toplumsal yaşamında merkezi bir yere sahip olan seyitlik geleneği ve ocak sistemi bulunuyor. Ancak kitap, bu kurumları yalnızca inanç tarihi açısından ele almıyor. Seyit aileleri ile aşiretler arasındaki ilişkileri, soy bağlarını, ikrar üzerinden kurulan karşılıklı bağlılıkları ve bu bağların zaman içinde geçirdiği dönüşümleri birlikte inceliyor. Böylece Dersim’de Aleviliğin yalnızca ortak bir inanç etrafında değil, kuşaklar boyunca sürdürülen çok katmanlı bir ilişki ve dayanışma sistemi içinde varlık kazandığını gösteriyor.

Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e uzanan tarihsel süreç, bu ilişkilerin devletle karşılaşmaları ve siyasal koşulların değişmesiyle birlikte ele alınıyor. Devlet, aşiretler, ocaklar ve seyitler arasındaki uyum ve çatışmalar; dinsel otoritenin nasıl şekillendiği, toplulukların kendi iç bağlarını nasıl koruduğu ve tarihsel kırılmalar karşısında bu ağların nasıl yeniden örgütlendiği üzerinden inceleniyor. Bu bakımdan kitap, Dersim tarihini yalnızca devlet politikaları veya siyasal olaylar üzerinden okumak yerine, toplumun kendi içindeki bağlara ve hafızaya yöneliyor.

Gezik’in araştırmasının en önemli dayanaklarından biri sözlü tarih. Yüzlerce görüşme, uzun süreli saha çalışmaları, aile belgeleri ve geniş bir yazılı kaynak külliyatından yararlanan yazar, tarihin çoğu zaman arşivlerde bulunmayan katmanlarını doğrudan bu ilişkilerin taşıyıcılarının anlatıları üzerinden takip ediyor. Pirlerin, ailelerin ve topluluk üyelerinin aktardığı hafızalar, yalnızca geçmişe dair tanıklıklar olarak değil, toplumsal bağların nasıl kurulduğunu ve nasıl sürdürüldüğünü anlamanın temel kaynakları olarak değerlendiriliyor.

Kitabın “kutsal bağlar” kavramı etrafında kurduğu yaklaşım, Dersim’deki ocaklar ve seyit aileleri arasındaki ilişkilerin haritasını çıkarmaya imkân tanıyor. Soy, inanç, ikrar ve aşiret aidiyetlerinin birbirine nasıl bağlandığını izleyen Gezik, bu ağın Alevi toplumsallığının sürekliliğindeki rolünü görünür kılıyor. Böylece tarih, yalnızca büyük siyasal olayların ve devlet kurumlarının tarihi olmaktan çıkarak ailelerin hafızaları, pirlerin otoritesi ve kuşaklar arasında aktarılan ilişkiler üzerinden yeniden okunuyor.

‘Dersim’in Pirleri’, bu yönüyle yalnızca Dersim Aleviliğinin geçmişine ilişkin kapsamlı bir çalışma olmasının yanı sıra, Alevi tarihyazımında kullanılabilecek farklı bir bakış ve yöntem önerisi. İnancı, onu taşıyan toplumsal ilişkilerden bağımsız düşünmek yerine bu ilişkilerin içinden okumayı öneren kitap, sözlü tarihin kolektif hafızayı, dinsel otoriteyi ve toplumsal örgütlenmeyi anlamadaki imkânlarını da ortaya koyuyor. Erdal Gezik’in uzun yıllara yayılan saha çalışmasının ürünü olan bu araştırma, Dersim’in tarihini onu ayakta tutan görünmez bağların izinde yeniden düşünmeye davet ediyor. Kitap, yazarın 2025’te Amsterdam Üniversitesi’ne sunduğu ‘‘The Sacred Networks of Dersim Sayyids: An Oral History Approach to Alevi Bonds and Tribal Affiliations” adlı tezinin gözden geçirilip düzenlenmiş hali.

Erdal Gezik — Dersim’in Pirleri: Kutsal Bağların İzinde
• İletişim Yayınları
İnceleme • 365 sayfa • 2026

Andreas Capellanus — Aşk Üzerine (2026)

Andreas Capellanus’un ‘Aşk Üzerine’ (‘De Amore’), Orta Çağ Avrupa’sında aşk anlayışını yeniden tanımlayan en etkili metinlerden biri olarak kabul ediliyor. Yazar, dönemin dinsel ve toplumsal normlarının gölgesinde kalan dünyevi aşkı bağımsız bir deneyim olarak ele alırken, daha sonra “saray aşkı” (amour courtois) adıyla anılacak geleneğin temel ilkelerini sistemli biçimde ortaya koyuyor. Eser, yalnızca aşkın nasıl yaşanması gerektiğini anlatan bir kılavuz değil, Batı edebiyatında romantik aşk düşüncesinin doğuşuna yön veren tarihsel bir dönüm noktası niteliği taşıyor.

Kitabın ilk bölümü, aşkın tanımı, kökeni ve insan üzerindeki etkileriyle ilgileniyor. Capellanus’a göre aşk, güzelliğin etkisiyle başlayan, arzu ve hayranlıkla beslenen güçlü bir tutkudur. Gerçek aşkın yalnızca fiziksel çekimden ibaret olmadığını; sadakat, ölçülülük, cömertlik ve erdem gibi ahlaki niteliklerle olgunlaştığını savunuyor. Böylece aşkı, insanı hem ruhsal hem de ahlaki açıdan geliştiren bir deneyim olarak yorumluyor.

İkinci bölümde yazar, farklı toplumsal sınıflardan kadın ve erkekler arasında geçen örnek diyaloglarla saray aşkının işleyişini somutlaştırıyor. Soylular, şövalyeler, din adamları ve halktan kişiler arasındaki ilişkiler üzerinden aşkın hangi koşullarda kabul edilebilir olduğu, hangi davranışların uygun sayıldığı ve sevgililerin uyması gereken kurallar tartışılıyor. Capellanus’un ünlü “aşk kuralları” da bu bölümde yer alıyor; kıskançlık, gizlilik, sadakat ve sabır gibi kavramlar ideal âşığın vazgeçilmez özellikleri olarak öne çıkıyor.

Eser, aşkı yalnızca bireysel bir duygu olarak değil, toplumsal ilişkileri biçimlendiren kültürel bir kurum olarak değerlendiriyor. Şövalyelik idealleriyle birleşen saray aşkı anlayışı, kadına duyulan saygıyı, nezaketi ve özdenetimi öne çıkarırken, sevginin insan karakterini dönüştüren bir güç olduğunu ileri sürüyor. Bu yaklaşım, Antik Çağ’daki aşk anlayışından ayrıldığı gibi, Orta Çağ Hristiyanlığının dünyevi arzulara mesafeli tutumuyla da gerilim içinde bulunuyor.

Üçüncü bölüm ise önceki anlatıyla dikkat çekici bir karşıtlık oluşturuyor. Burada aşkın yol açabileceği ahlaki ve toplumsal sorunlar ele alınıyor; kadınlara ve dünyevi tutkuya yönelik sert eleştiriler dile getiriliyor. Bu bölüm, eserin ironik ya da eleştirel bir çerçevede okunup okunmaması gerektiği tartışmalarının da temelini oluşturuyor. Araştırmacılar, Capellanus’un saray aşkını gerçekten savunup savunmadığı ya da onu bilinçli biçimde sorguladığı konusunda farklı yorumlar ileri sürüyor.

Sonuç olarak ‘Aşk Üzerine’, aşkın kurallarını açıklayan bir risalenin ötesine geçerek Batı kültüründe romantik sevginin edebi ve düşünsel temellerini atan başlıca eserlerden biri hâline geliyor. Arzu ile akıl, bireysel tutku ile toplumsal düzen ve dünyevi mutluluk ile ahlaki sorumluluk arasındaki gerilimi merkeze alan çalışma, yüzyıllar boyunca edebiyatı, şövalyelik kültürünü ve modern romantik aşk anlayışını derinden etkileyen kalıcı bir başvuru kaynağı olmayı sürdürüyor.

Andreas Capellanus — Aşk Üzerine – De Amore
Çeviren: Ahmet Deniz Altunbaş, Nilay Dirim • Telemak Kitap
İnceleme • 232 sayfa • 2026

Yücel Köyağasıoğlu — Denizde İz Bırakan Yelkenliler (2026)

‘Denizde İz Bırakan Yelkenliler’ Yücel Köyağasıoğlu’nun denizcilik alanındaki uzun yıllara dayanan bilgi ve deneyimini bir araya getiren kapsamlı bir başvuru eseri. Kitap, yelkenli gemilerin tarihsel gelişimini yalnızca teknik yönleriyle değil; ticaret, keşif, savaş ve kültürel etkileşim tarihindeki belirleyici rolleriyle birlikte ele alarak denizcilik mirasına bütüncül bir bakış sunuyor.

İnsanlığın denizle kurduğu ilişkinin en önemli araçlarından biri olan yelkenin yüzyıllar boyunca geçirdiği dönüşümü izleyen çalışma, farklı dönemlerde geliştirilen yelkenli gemi tiplerini, tasarım anlayışlarını ve denizcilik tekniklerini ayrıntılarıyla inceliyor. Böylece yelkenin yalnızca bir ulaşım ya da spor aracı değil, uygarlıkların gelişiminde etkili olmuş temel teknolojilerden biri olduğu ortaya konuyor.

Eser, dünya denizcilik tarihinin yanı sıra Türkiye’nin denizcilik birikimine de özel önem veriyor. Günümüzde giderek unutulan denizcilik gelenekleri, yöresel tekne tipleri ve deniz kültürüne ilişkin bilgiler, tarihsel bağlamları içinde yeniden değerlendiriliyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca geçmişi anlatmakla kalmıyor; denizcilik kültürünün korunmasına ve gelecek kuşaklara aktarılmasına da katkı sunuyor.

Köyağasıoğlu, mimar, tekne tasarımcısı, yapımcısı, kaptan ve yelken eğitmeni kimliklerinden beslenen deneyimini, teknik açıklamalarla tarihsel anlatıyı bir araya getirerek aktarıyor. Yelkenli gemilerin yapısal özellikleri, donanımları ve gelişim süreçleri hem denizcilikle ilgilenen okurların hem de araştırmacıların yararlanabileceği açıklıkta ele alınıyor.

Kitabın ayırt edici yönlerinden biri de zengin görsel içeriği. Yazarın kendi çizimleri ve resimleri, anlatılan gemi tiplerini ve denizcilik ayrıntılarını somutlaştırırken, eserin aynı zamanda estetik bir değer kazanmasını sağlıyor. Buna eklenen kapsamlı denizcilik sözlüğü ise kitabı yalnızca bir anlatı değil, başvurulabilecek bir kaynak niteliğine kavuşturuyor.

Sonuç olarak ‘Denizde İz Bırakan Yelkenliler’, yelkenli gemilerin teknik evrimini denizcilik kültürü, tarih ve insanlık serüveniyle birlikte ele alan kapsamlı bir çalışma sunuyor. Ticaret yollarından keşif seferlerine, savaşlardan denizcilik geleneklerine uzanan geniş perspektifiyle eser, yelkenin uygarlık tarihindeki dönüştürücü rolünü ortaya koyarken, Türkiye’nin zengin denizcilik mirasını da görünür kılan önemli bir kaynak olarak öne çıkıyor.

Yücel Köyağasıoğlu — Denizde İz Bırakan Yelkenliler: Geçmişten Günümüze Yelkenli Gemiler ve Denizcilik Kültürü
Editör: Orkan Köyağasıoğlu • Koç Üniversitesi Yayınları
İnceleme • 320 sayfa • 2026

Kolektif — Aleviliğin Son Yüzyılı (2026)

Yalçın Çakmak’ın derlediği ‘Aleviliğin Son Yüzyılı’, Aleviliği yalnızca bir inanç sistemi olarak değil, tarih boyunca devlet politikaları, toplumsal çatışmalar, kimlik mücadeleleri ve kültürel dönüşümler içinde şekillenen çok katmanlı bir toplumsal gerçeklik olarak ele alıyor. Kitabın çıkış noktası, Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiye’sine uzanan süreçte Kızılbaş-Alevilere yönelik dışlama, baskı ve asimilasyon pratiklerinin farklı biçimler alarak varlığını sürdürmesi ve buna karşı Alevi topluluklarının geliştirdiği hafıza, dayanışma ve kimlik stratejileri.

Derlemenin tarihsel çerçevesinde özellikle Horasan anlatısı önemli bir yer tutuyor. Yalçın Çakmak, Alevi kimliğinin tarihsel kökenlerini açıklamakta kullanılan bu anlatının yalnızca geçmişe ilişkin bir rivayet olmadığını; Alevilerin kendilerini ve tarihlerini anlamlandırma biçimlerinin önemli bir parçası olduğunu tartışıyor. Buna paralel olarak kitap, Aleviliğin kökenini yalnızca “Türk İslamı” çerçevesine yerleştiren yaklaşımların siyasal anlamlarını sorguluyor. Aleviliğin farklı etnik ve kültürel topluluklar içerisindeki varlığı, tek ve değişmez bir kimlik tanımının sınırlarını görünür kılıyor.

Kitabın önemli meselelerinden biri de Alevi hafızasının nasıl üretildiği ve aktarıldığı. Sözlü kültürün “sineden sineye” aktarım biçimleri ile yazılı kaynakların kullanımı arasındaki gerilim ele alınırken, Alevi tarihine dair kaynakların hangi yöntemlerle okunması gerektiği sorgulanıyor. İnanç pratiklerinin ve topluluk bilgisinin kuşaktan kuşağa aktarılması da bu bağlamda değerlendiriliyor. Böylece Alevilik, yalnızca geçmişten devralınan sabit bir miras değil, her kuşakta yeniden yorumlanan ve yaşatılan dinamik bir gelenek olarak ortaya çıkıyor.

Derlemenin en güçlü tarihsel-siyasal eksenlerinden birini Alevifobi oluşturuyor. Osmanlı dönemindeki Kızılbaş karşıtı politikalar ve katliamlardan II. Abdülhamid dönemindeki “inançların düzeltilmesi” ve asimilasyon politikalarına; İttihat ve Terakki’nin Türklük siyaseti, Koçgiri ve Dersim’den çok partili dönemdeki Malatya, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi saldırılarına kadar uzanan çizgi, devlet ile Alevi toplumu arasındaki ilişkinin farklı dönemlerde aldığı biçimleri ortaya koyuyor. Cumhuriyet döneminde Aleviliğin kimi zaman dışlanan, kimi zaman denetlenen, kimi zaman da ulusal kimlik inşası içerisinde araçsallaştırılan bir kategoriye dönüştürülmesi, bu sürekliliğin önemli bir boyutunu oluşturuyor.

Kitap, Alevifobinin yalnızca devlet kurumlarında veya geleneksel siyasette ortaya çıkmadığını, medya ve dijital dünyada da yeni biçimler kazandığını gösteriyor. Alevi kimliğinin siyasal olaylarla ilişkilendirilmesi, toplumsal hareketlerin “Alevi” olarak damgalanması, siyasetçilerin mezhepsel kimlikleri üzerinden hedef alınması ve sosyal medyada dolaşıma giren nefret söylemleri, eski önyargıların yeni iletişim ortamlarında nasıl yeniden üretilebildiğini düşündürüyor. Bu açıdan “dijital Yezitlik” kavramı, Alevifobinin teknolojik dönüşümler karşısında ortadan kalkmadığını, aksine yeni yayılma kanalları bulduğunu tartışmaya açıyor.

‘Aleviliğin Son Yüzyılı’, aynı zamanda Alevi kimliğinin kültürel alandaki temsillerini inceliyor. Modern Türk edebiyatında Aleviliğin nasıl konu edildiği, sinemada Alevi kimliğinin hangi anlatılar ve imgeler üzerinden temsil edildiği ve Alevi müziğinin bir inanç ve kültür pratiğinden müzik endüstrisinin bir janrına dönüşürken geçirdiği değişimler ele alınıyor. Böylece kültürel üretimin yalnızca Aleviliği görünür kılmakla kalmadığı; aynı zamanda kimliğin nasıl algılandığını ve yeniden kurulduğunu da etkilediği ortaya konuyor.

Derlemenin bir diğer önemli boyutu Alevilerin kamusal alandaki konumu ve örgütlenme biçimleri. Alevilerin devlet karşısındaki talepleri, yurttaşlık anlayışları ve kamu ile ilişkileri tartışılırken, Avrupa’ya yönelen göç sonrasında ortaya çıkan örgütlenmeler ve kimlik biçimleri de ele alınıyor. Türkiye dışındaki Alevi topluluklarının yeni hukuki, siyasal ve toplumsal koşullarla karşılaşması, Aleviliğin yalnızca Türkiye sınırları içerisinde tanımlanan bir kimlik olmaktan çıkıp ulusötesi bir toplumsal örgütlenme biçimi kazanmasını beraberinde getiriyor.

Bu dönüşümün bir başka örneğini Madımak Katliamı hafızasının dijital çağda örgütlenmesi oluşturuyor. Hafıza merkezleri, arşivler ve ağ toplumu aracılığıyla geçmişin yeniden hatırlanması, Alevilerin tanınma mücadelesinin yalnızca geçmişte yaşananları kaydetmekle sınırlı olmadığını gösteriyor. Hafıza burada hem topluluk kimliğinin korunmasının hem de kamusal tanınma talebinin bir aracı hâline geliyor.

Sonuç olarak ‘Aleviliğin Son Yüzyılı’, Aleviliğin tarihini tek bir kökene, kimliğe ya da siyasal yoruma indirgemek yerine hafıza, inanç, etnisite, devlet, yurttaşlık, kültür, medya ve göç gibi farklı eksenlerin kesişiminde ele alıyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan Alevifobi tarihini görünür kılarken, Alevilerin yalnızca baskı ve dışlanmanın nesnesi olmadığını; kendi bilgi biçimlerini, kültürel pratiklerini, dayanışma ağlarını ve kimliklerini yeniden üretme kapasitesine sahip olduklarını da gösteriyor. Kitabın temel sorusu bu nedenle yalnızca “Alevilik nedir?” değil, Alevilik hangi tarihsel koşullarda nasıl tanımlandı, kimler tarafından dönüştürüldü ve Aleviler bu tanımlara karşı kendi hafızalarını nasıl kurdu? sorusu.

Bülent Akın, Yalçın Çakmak, Faruk Çalışkan, Özge Dikmen, Kumru Berfin Emre, Mehmet Ertan, Orhan Gazi Ertekin, Bülent Keleş, İhsan Koluaçık, Onur Özger, Cemal Salman, Ali Duran Topuz ve Elif Yıldızlı’nın katkılarıyla Aleviliği tarihî, siyasal, kültürel, sosyolojik bağlamlarda ele alan bir derleme.

Kolektif — Aleviliğin Son Yüzyılı
Derleyen: Yalçın Çakmak • İletişim Yayınları
İnceleme • 358 sayfa • 2026

Georgios Varouxakis — Batı (2026)

Georgios Varouxakis’ın bu kitabı, “Batı”yı tarihin başından beri var olan bir medeniyet birliği olarak değil, farklı dönemlerde kurulmuş ve yeniden tanımlanmış bir siyasal fikir olarak ele alıyor. Temel soru, insanların ne zaman kendilerini “Batılı” saymaya başladıkları ve bu kavramı neden kullandıklarıdır. Varouxakis, Antik Yunan’dan liberal demokrasiye uzanan kesintisiz Batı anlatısının sonradan kurulmuş olduğunu gösteriyor.

Kitabın en önemli tezi, “Batı”nın bugünkü anlamıyla oldukça yeni olduğudur. Antikçağ ve erken modern dönemde ortak kimlik daha çok Hıristiyan âlemi veya Avrupa üzerinden düşünülüyordu. “Batı”nın siyasal ve kültürel bir kimlik olarak belirginleşmesi 19. yüzyılın ilk yarısında gerçekleşti. Avrupa’nın Rusya’yı da kapsaması, Batı’yı Avrupa’dan farklı düşünme ihtiyacını güçlendirdi. Auguste Comte’un 1840’larda bu kullanımı yaygınlaştırmadaki rolünü vurguluyor. Kökenlerini emperyalizm kadar Avrupa içindeki siyasal ayrımlarda ve Rusya kaygısında da arıyor.

Varouxakis daha sonra kavramın Britanya, Amerika ve Almanya’daki farklı anlamlarını izliyor. Batı kimi zaman özgürlük ve anayasal yönetimle, kimi zaman Hıristiyanlık, ırk, kültür veya modernlikle özdeşleştiriliyor. Dünya savaşları sırasında “Batı medeniyeti” fikri yeni anlamlar kazanırken Tagore ve W. E. B. Du Bois gibi isimler kavramın sınırlarını sorguluyor. Böylece kitap, tek bir Batı fikri yerine birbirleriyle yarışan farklı Batı tasavvurlarını ortaya koyuyor.

Soğuk Savaş döneminde “Batı”, liberal demokrasiler ile Sovyetler Birliği arasındaki karşıtlığın temel kavramlarından birine dönüşüyor; Atlantik topluluğu ve NATO bu anlamı güçlendiriyor. Ancak Varouxakis, Batı fikrinin Soğuk Savaş’la başlamadığını özellikle gösteriyor. Savaş sonrasında liberalizm, milliyetçilik ve “Batı’nın çöküşü” tartışmaları kavramı değiştirmeyi sürdürüyor. 2022 sonrasında Ukrayna’nın konumu etrafında yeniden çizilen aidiyet tartışmaları da bu sürecin devam ettiğini gösteriyor.

Sonuçta Varouxakis tek ve değişmez bir “Batı” bulunmadığını savunuyor. Batı; sınırları değişen, bazı toplumları içine alırken bazılarını dışarıda bırakan tartışmalı bir siyasal ve kültürel kategoridir. ‘Batı: Bir Kavramın Tarihi’ (‘The West: The History of an Idea’), siyasal kimliklerin bugün doğal değil, tarih içinde üretilmiş fikirler olduğunu hatırlatıyor.

Georgios Varouxakis — Batı: Bir Kavramın Tarihi
Çeviren: Tansel Demirel • Koç Üniversitesi Yayınları
İnceleme • 568 sayfa • 2026

Michael Minden — Modern Alman Edebiyatı (2026)

Bu çalışma, Michael Minden’in Alman edebiyatını yalnızca büyük yazarlar ve akımlar üzerinden değil, Avrupa modernitesinin kültürel, siyasal ve toplumsal dönüşümleriyle birlikte okuyan kapsamlı bir değerlendirmesi. Eser, on sekizinci yüzyıl ortalarındaki Aydınlanma’dan Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1989’a kadar uzanan yaklaşık iki buçuk yüzyıllık dönemde Alman edebiyatının geçirdiği değişimi incelerken, onu ulusal bir gelenek olmaktan çok Avrupa kültürünün ayrılmaz bir parçası olarak ele alıyor. Minden, Alman edebiyatının “doğuştan felsefi” olduğu yönündeki yerleşik yargıları sorguluyor; metinleri tarihsel bağlamları, okur kitlesi, yayıncılık dünyası ve toplumsal koşullarla birlikte değerlendirerek edebiyatın canlı bir kültürel pratik olduğunu gösteriyor.

‘Modern Alman Edebiyatı’ (‘Modern German Literature’), modern Alman edebiyatının temellerini Reform hareketi, matbaanın yaygınlaşması ve Aydınlanma düşüncesiyle ilişkilendiriyor. Luther’in yerel dili öne çıkaran yaklaşımı ile Herder ve Kant’ın düşünceleri, Almanca edebiyatın gelişmesinde belirleyici bir zemin oluşturuyor. Lessing, Goethe ve Schiller’in eserleriyle şekillenen klasik dönem, bireyin özgürlüğü, estetik idealler ve ulusal kültür arayışını bir araya getirirken; Romantizm, ironi, din, bireysellik ve sonsuzluk düşüncesi üzerinden bu mirası dönüştürüyor. Minden, Alman edebiyatının hiçbir zaman yalnızca ulusal kimlik üretmediğini, sürekli Avrupa kültürüyle etkileşim içinde geliştiğini vurguluyor.

İzleyen bölümlerde Alman gerçekçiliği, şiirin siyasetle ilişkisi ve modernleşmenin yarattığı yeni kültürel ortam ele alınıyor. Sanayileşme, kentleşme, reklamcılık, teknolojik gelişmeler ve kitlesel yayıncılık, edebiyatın hem üretimini hem de dolaşımını değiştirirken; Kafka, Rilke, Trakl ve Brecht gibi yazarlar modern bireyin yabancılaşmasını, kırılganlığını ve toplumsal çelişkilerini farklı estetik biçimlerle ifade ediyor. Birinci Dünya Savaşı, Dada hareketi ve avangard deneyler, geleneksel anlatı kalıplarını sarsarken edebiyat, modern dünyanın krizlerine verilen yaratıcı bir tepkiye dönüşüyor.

Minden, Nazi dönemini, Holokost’u ve İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımını Alman edebiyatının en büyük kırılma noktalarından biri olarak değerlendiriyor. Faşizm karşısında edebiyatın aldığı tavırlar, sürgün deneyimi, Doğu ve Batı Almanya’da gelişen farklı edebiyat anlayışları ile savaş sonrası hesaplaşmalar ayrıntılı biçimde inceleniyor. Paul Celan’ın şiiri, Brecht’in eleştirel tiyatrosu ve savaş sonrası yazarların tanıklıkları, edebiyatın yalnızca estetik değil aynı zamanda etik bir sorumluluk taşıdığını gösteriyor.

Son bölümde ise demokratik kapitalizm, tüketim kültürü, medya, küreselleşme ve kültürel çoğullaşmanın Alman edebiyatını nasıl dönüştürdüğü ele alınıyor. Minden, modern Alman edebiyatını tek bir düşünsel çizgiye indirgemek yerine, tarihsel değişimlere sürekli uyum sağlayan, farklı estetik ve siyasal eğilimleri bünyesinde barındıran dinamik bir gelenek olarak yorumluyor. Böylece eser, Alman edebiyatının yaklaşık iki buçuk yüzyıllık gelişimini, Avrupa modernitesinin kültürel tarihiyle birlikte okuyarak edebiyatın toplum, tarih ve düşünceyle kurduğu çok katmanlı ilişkiyi bütünlüklü biçimde ortaya koyuyor.

Michael Minden — Modern Alman Edebiyatı
Çeviren: Mertkan Karaca • Vakıfbank Kültür Yayınları
Edebiyat • 400 sayfa • 2026

Lawrence Venuti — Çevirmenin Görünmezliği (2026)

Lawrence Venuti’nin bu eseri, çeviribilimin temel metinlerinden biri olarak çevirmenin metin içindeki konumunu, çeviri stratejilerini ve bunların kültürel sonuçlarını tarihsel bir perspektifle ele alıyor. Venuti, özellikle İngilizce çeviri geleneğinde uzun yıllardır egemen olan “akıcı” ve “şeffaf” çeviri anlayışının çevirmeni görünmez kıldığını, yabancı metinlerin kültürel farklılıklarını ise hedef kültürün beklentilerine uyarlayarak silikleştirdiğini savunuyor. ‘Çevirmenin Görünmezliği’ (‘The Translator’s Invisibility’), çeviriyi yalnızca diller arasında gerçekleşen teknik bir aktarım olarak değil, ideolojik, estetik ve politik tercihlerle şekillenen kültürel bir üretim süreci olarak değerlendiriyor.

Eserin merkezinde yer alan “çevirmenin görünmezliği” kavramı, başarılı çevirinin özgün dilde yazılmış izlenimi veren doğal ve akıcı bir metin üretmesi gerektiği yönündeki yaygın beklentiyi sorguluyor. Venuti’ye göre bu anlayış, çevirmenin yaptığı seçimleri görünmez hâle getirirken yabancı metnin dilsel ve kültürel özelliklerini de büyük ölçüde ortadan kaldırıyor. Böylece çeviri, yalnızca anlam aktaran bir araç olmaktan çıkıp hedef kültürün değerlerini yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşüyor.

Venuti, on yedinci yüzyıldan günümüze uzanan çeviri tarihini inceleyerek İngilizcede yabancı edebiyat kanonunun oluşumunda akıcılık ilkesinin nasıl baskın hâle geldiğini gösteriyor. Yayıncılık dünyasının beklentileri, eleştirmenlerin ölçütleri, okur alışkanlıkları ve kültürel değerler, çeviri stratejilerini belirleyen başlıca etkenler olarak öne çıkıyor. Bu süreçte yabancı eserler çoğu zaman hedef kültürün normlarına uyarlanıyor; farklılıklar törpüleniyor ve metinler yerel okurun beklentilerine göre yeniden biçimleniyor.

Kitapta bu egemen yaklaşımın karşısına yabancılaştırıcı çeviri anlayışı çıkarılıyor. Yerelleştirici çeviri metni okura mümkün olduğunca yakınlaştırırken, yabancılaştırıcı çeviri metnin dilsel ve kültürel farklılığını korumayı amaçlıyor. Venuti, okurun metni zahmetsizce tüketmesi yerine farklı bir kültürle bilinçli biçimde karşılaşmasının daha değerli olduğunu düşünüyor. Bu nedenle çeviriyi, kültürel çeşitliliği görünür kılan etik bir müdahale olarak yeniden tanımlıyor ve yabancılaştırmanın çeviride tekdüzeliğe karşı önemli bir alternatif sunduğunu savunuyor.

Venuti ayrıca çeviri değerlendirmelerinde “sadakat” kavramının çoğu zaman akıcılıkla özdeşleştirildiğini tartışıyor. Yasal ve kültürel baskılar ile okurun “anında anlaşılabilirlik” beklentisinin, deneysel ve yabancılaştırıcı çevirilerin geri planda kalmasına yol açtığını belirtiyor. Böylece çeviri alanındaki estetik tercihlerin yalnızca dilsel değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve ideolojik dinamiklerden beslendiğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak ‘Çevirmenin Görünmezliği’, çeviriyi görünmez bir teknik işlem olarak değil, kültürel, etik ve politik sonuçlar doğuran yaratıcı bir etkinlik olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Venuti, çevirmenin görünmezliğinin doğal ya da kaçınılmaz olmadığını; tarihsel ve kültürel tercihler sonucunda oluştuğunu gösteriyor. Çevirinin farklı kültürleri birbirine benzetmek yerine onların özgünlüğünü görünür kılabilecek bir karşılaşma alanı yaratması gerektiğini savunarak, çeviribilimin en etkili ve en çok tartışılan eserlerinden birini ortaya koyuyor.

Lawrence Venuti — Çevirmenin Görünmezliği: Bir Çeviri Tarihi
Çeviren: Selçuk Eryatmaz • Everest Yayınları
İnceleme • 568 sayfa • 2026

Manuela Lenzen — Yapay Zekâ (2026)

Manuela Lenzen bu kitabında, yapay zekâyı abartılı beklentilerle felaket senaryoları arasına sıkıştırmak yerine, bilimsel temelleri, güncel uygulamaları ve geleceğe yönelik olası etkileri dengeli bir bakışla ele alıyor. ‘Yapay Zekâ: Gerçekler, Olanaklar, Riskler’ (‘Künstliche Intelligenz: Fakten, Chancen, Risiken’), yapay zekânın nasıl ortaya çıktığını, hangi sorunları çözmeye çalıştığını ve günümüzde neden dijital dönüşümün temel teknolojilerinden biri hâline geldiğini açıklayarak başlıyor. Lenzen, yapay zekânın insan benzeri bilinç geliştirmekten çok, belirli görevleri büyük veri kümeleri ve istatistiksel yöntemler aracılığıyla yerine getiren sistemlerden oluştuğunu vurguluyor.

Eserde algoritmaların çalışma mantığı, makine öğrenmesi, sinir ağları ve büyük veri arasındaki ilişki anlaşılır bir dille inceleniyor. Yapay zekâ uygulamalarının internet aramalarından çeviri sistemlerine, sağlık hizmetlerinden finans sektörüne, üretim süreçlerinden otonom araçlara kadar genişleyen kullanım alanları örneklerle değerlendiriliyor. Lenzen, bu teknolojilerin özellikle karmaşık veri analizlerinde insanın erişemeyeceği hız ve ölçeğe ulaşabildiğini, ancak bunun gerçek anlamda “düşünme” ya da “anlama” yetisiyle karıştırılmaması gerektiğini savunuyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, yapay zekânın toplumsal ve etik sonuçlarına ayrılıyor. Yazar, algoritmik kararların önyargıları yeniden üretebilmesi, kişisel verilerin yoğun biçimde kullanılması, gözetim teknolojilerinin yaygınlaşması, iş yaşamındaki dönüşüm ve otomasyonun istihdam üzerindeki etkileri gibi temel sorunları ele alıyor. Yapay zekânın yalnızca teknik bir yenilik olmadığını; hukuk, siyaset, ekonomi ve insan hakları açısından da yeni sorular doğurduğunu gösteriyor. Bu nedenle teknolojik gelişmenin etik ilkeler, şeffaflık ve demokratik denetim mekanizmalarıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini savunuyor.

Lenzen ayrıca yapay zekâ araştırmalarının sınırlarını da tartışıyor. Günümüzde etkileyici başarılar elde edilmiş olsa da mevcut sistemlerin insan zekâsının yerini alabilecek genel bir zekâya sahip olmadığını, belirli görevlerde uzmanlaşmış araçlar olarak çalıştıklarını belirtiyor. Bu nedenle yapay zekâya yüklenen aşırı umutlar kadar, insanlığı tamamen kontrol altına alacağı yönündeki korkuların da bilimsel temelden yoksun olduğunu ileri sürüyor. Kitap, yapay zekânın geleceğinin yalnızca teknolojik ilerlemeye değil, toplumların bu teknolojiyi hangi değerler doğrultusunda geliştireceğine ve yöneteceğine bağlı olduğunu vurgulayarak son buluyor. Böylece eser, yapay zekâyı teknik ayrıntıları, sunduğu fırsatları ve beraberinde getirdiği riskleri birlikte değerlendiren, eleştirel ama iyimser bir çerçeve sunuyor.

Manuela Lenzen — Yapay Zekâ: Gerçekler, Olanaklar, Riskler
Çeviren: Hülya Yavuz Akçay • Runik Kitap
İnceleme • 138 sayfa • 2026

Theresia Enzensberger — Uyku (2026)

Theresia Enzensberger ‘Uyku’ (‘Schlafen’) adlı eserinde, uykuyu yalnızca biyolojik bir gereksinim olarak ele almıyor; onu bireyin iç dünyasını, toplumsal yaşamı ve kültürel üretimi anlamaya imkân veren çok katmanlı bir olgu olarak inceliyor. Yazar, kendi uykusuzluk deneyiminden hareketle uykunun farklı evrelerini izleyen özgün bir anlatı kurgusu kuruyor ve her evreyi farklı düşünsel sorularla ilişkilendiriyor.

Kitap, hafif uyku evresiyle birlikte uykusuzluğun birey üzerindeki etkilerini, modern yaşamın dinlenmeyi giderek değersizleştiren ritmini ve uykunun ahlaki anlamını tartışıyor. Enzensberger, üretkenlik baskısının uykuyu zaman kaybı gibi gösterdiğini, kronik uyku eksikliğinin ise yalnızca bireysel bir sağlık sorunu olmadığını, toplumsal ilişkileri, çalışma hayatını ve düşünme biçimlerini de dönüştürdüğünü gösteriyor. Rüyaların ise yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel metaforlar olarak da okunabileceğini savunuyor.

Derin uyku bölümüne geçildikçe anlatı daha içsel ve kişisel bir nitelik kazanıyor. Yazar, sanatın, edebiyatın ve belleğin uykuyla kurduğu ilişkiyi sorgularken kendi deneyimlerini de metne dâhil ediyor. Uyku sırasında zihnin gündelik yaşamın gürültüsünden uzaklaşmasının, insanın kendisiyle ve çevresiyle farklı bir bağ kurmasını mümkün kıldığını anlatıyor. Böylece kitap, bilimsel açıklamalarla kişisel gözlemleri ve kültürel göndermeleri iç içe geçiren deneme niteliği kazanıyor.

REM evresi ise gerçeklikle düş arasındaki sınırların belirsizleştiği bölüm olarak öne çıkıyor. Enzensberger, rüyaların bilinçdışını, yaratıcılığı ve kimliği nasıl şekillendirdiğini tartışırken kesin yargılar sunmak yerine okuru bilinmeyeni keşfetmeye davet ediyor. Kontrol edemediğimiz bu deneyimin, insan olmanın en temel ve ortak yönlerinden biri olduğunu vurguluyor.

‘Uyku’, nörobilimsel açıklamalarla yetinmeyen; felsefeyi, edebiyatı, sanatı ve kişisel deneyimi bir araya getirerek uykunun anlamını yeniden düşünmeye çağıran özgün bir deneme. Enzensberger, uykuyu yalnızca dinlenme süreci değil, modern yaşamın temposunu, üretkenlik anlayışını, bilinç ile bilinçdışı arasındaki ilişkiyi ve insanın kendini kavrama çabasını anlamanın anahtarlarından biri olarak değerlendiriyor.

Theresia Enzensberger — Uyku
Çeviren: Levent Tayla • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 100 sayfa • 2026