Feyza Toprak — Kuantumdan Feminizme (2026)

Feyza Toprak’ın ‘Kuantumdan Feminizme: Nasıl Bir Ontoloji?’ adlı eseri, modern bilimin en sarsıcı kırılmalarından biri olan kuantum devrimini, felsefi düşünce ve feminist teoriyle buluşturarak gerçekliğe dair yerleşik kabulleri yeniden sorguluyor. Kitap, evrenin sabit, düzenli ve dışarıdan gözlemlenebilir bir yapı olduğu fikrini reddederek; belirsizlik, dolanıklık ve ilişkisel varoluş kavramları etrafında yeni bir ontoloji kuruyor.

Eserin çıkış noktası, kuantum fiziğinin ortaya koyduğu radikal sonuçların yalnızca bilimsel alanla sınırlı kalmadığı fikri. Parçacıkların çoklu konumları, gözlemcinin sürece dahil oluşu ve dolanıklık gibi olgular, bilgi ile varlık arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Bu bağlamda kitap, klasik Kartezyen ikilik anlayışını aşarak doğa-kültür, özne-nesne ve madde-anlam ayrımlarının çözüldüğü bir düşünce alanı açıyor.

İçerik ilerledikçe kuantum devrimi, yalnızca fiziksel bir paradigma değişimi değil, aynı zamanda epistemolojik ve etik bir dönüşüm olarak ele alınıyor. Özellikle “katılımcı evren” fikrinin, gerçekliğin dışarıdan keşfedilen değil, etkileşim içinde kurulan bir süreç olduğunu öne sürüyor. Bu yaklaşım, bireyi pasif gözlemci olmaktan çıkarıp ontolojik olarak sorumlu bir özneye dönüştürüyor.

Kitap, bu teorik çerçeveyi Gilles Deleuze’ün oluş ve içkinlik felsefesiyle derinleştiriyor. Deleuze’ün köksap (rizom) modeli üzerinden, hiyerarşik ve sabit yapıların yerine ağsal, çoğul ve akışkan ilişkiler öneriliyor. Bu hat, Karen Barad’ın eylemsel gerçekçiliği ve Donna Haraway’in siborg düşüncesiyle birleşerek, insan-merkezci ontolojiyi aşan yeni materyalist ve queer perspektiflere uzanıyor.

Son bölümlerde ise doğa ve beden yeniden konumlandırılıyor. Kadın, madde ve doğa arasına yerleştirilen tarihsel hiyerarşiler çözülürken; ilişkisel, dolanık ve sürekli oluş halinde bir varlık anlayışı öneriliyor. Böylece kitap, kuantum ontolojisinden yeni materyalist feminizme uzanan düşünsel hattı bir dönüşüm haritası olarak çiziyor ve gerçekliğin, sabit bir yapıdan çok, sürekli kurulan bir ilişkiler ağı olduğunu ortaya koyuyor.

Feyza Toprak — Kuantumdan Feminizme: Nasıl Bir Ontoloji?
• Fol Kitap
Bilim • 256 sayfa • 2026

Peter J. Bowler — Evrim (2026)

Peter J. Bowler, evrim fikrinin yalnızca modern biyolojinin bir ürünü olmadığını, aksine insanlığın doğayı ve kendi varoluşunu anlama çabasının uzun tarihsel serüveni içinde şekillendiğini anlatıyor. Kitap, evrim düşüncesini ortaya çıkaran zihinsel dönüşümleri, bilimsel gelişmelerle birlikte felsefi ve toplumsal bağlamlarıyla ele alıyor.

Bowler, evrim fikrinin Charles Darwin ile birdenbire doğmadığını, Darwin öncesinde de doğanın değişimi ve türlerin kökeni üzerine yoğun tartışmalar yürütüldüğünü gösteriyor. Antik düşünceden Aydınlanma’ya uzanan süreçte doğa anlayışı sürekli dönüşüyor ve bu dönüşüm, evrim fikrinin temellerini hazırlıyor. Böylece evrim, yalnızca bilimsel bir keşif değil, aynı zamanda ontolojik bir kırılma olarak beliriyor.

‘Evrim: Bir Düşüncenin Tarihi’ (‘Evolution: The History of an Idea’), evrimsel biyolojinin bir disiplin olarak oluşumunu tarihsel bağlamından koparmadan açıklıyor. Bilimsel teorilerin ortaya çıkışı, dönemin ekonomik koşulları, kültürel yapıları ve ideolojik mücadeleleriyle iç içe ilerliyor. Bowler, bu çok katmanlı süreci analiz ederek evrim düşüncesinin nasıl “kristalleştiğini” ve modern bilimin merkezine yerleştiğini gösteriyor.

Eser, evrim fikrinin tarihini sade ama derinlikli bir anlatımla sunarken, bilim tarihine dinamik bir perspektif kazandırıyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca evrim teorisini değil, düşüncenin tarihsel gelişimini anlamak isteyenler için de temel bir başvuru kaynağı olma niteliği taşıyor.

Peter J. Bowler — Evrim: Bir Düşüncenin Tarihi
Çeviren: Aysel Görkan, Bülent Gözkân, Çağatay Tarhan, Çağatay Tavşanoğlu, Çağlar Karaca, Ergi Deniz Özsoy, Murat Yılmaz, Selenay Tümer, Utku Perktaş • Say Yayınları
Bilim • 520 sayfa • 2026

Benjamin Farrington — Antik Yunan Bilimi (2026)

Benjamin Farrington’ın bu çalışması, Antik Yunan bilimini soyut bir düşünce tarihi olarak değil, toplumsal ve maddi koşulların ürünü olarak ele alıyor. Farrington, bilimin gelişimini üretim biçimleri, teknik ilerlemeler ve sınıfsal ilişkilerle birlikte düşünerek, Yunan bilim geleneğini tarihsel materyalist bir perspektifle yeniden yorumluyor.

‘Antik Yunan Bilimi’ (‘Greek Science: Its Meaning for Us’), bilimin kökenlerini tarih öncesi dönemlere ve Yakın Doğu uygarlıklarına kadar götürerek başlıyor. Neolitik devrimle birlikte ortaya çıkan teknik bilgi birikimi, Antik Yunan’da teorik düşünceye dönüşüyor. Özellikle İyonya’da gelişen erken dönem bilim anlayışı, doğayı doğaüstü güçlerle değil, kendi iç yasalarıyla açıklamaya yöneliyor. Thales ve Herakleitos gibi düşünürler, doğayı gözlem ve akıl yoluyla anlamaya çalışarak bu sürecin öncüsü oluyor.

Farrington’a göre bu erken dönem, modern bilime en yakın aşamayı temsil ediyor. İnsan, doğanın bir parçası olarak görülüyor ve bilgi, pratik ihtiyaçlarla bağlantılı gelişiyor. Ancak Pythagoras ile başlayan ve özellikle Platon ile güçlenen eğilim, bilimi giderek daha soyut ve matematiksel bir düzleme taşıyor. Bu süreçte gözleme dayalı yaklaşım zayıflarken, idealist ve metafizik açıklamalar öne çıkıyor.

Buna karşılık Demokritos gibi düşünürler atomcu kuramla doğayı maddi temeller üzerinden açıklamaya devam ediyor. Hippokrates geleneği ise tıpta gözleme dayalı, deneyimsel bir yaklaşım geliştirerek bilimin insan yaşamına doğrudan hizmet edebileceğini gösteriyor. Bu, “pozitif bilim” fikrinin erken bir örneği olarak değerlendiriliyor.

Kitabın önemli bir bölümü, Sokrates sonrası dönemde yaşanan kırılmaya ayrılıyor. Aristoteles, doğa araştırmalarını sistematik hale getirse de, Farrington’a göre onun yaklaşımı da belirli ölçüde ereksel (teleolojik) ve sınırlayıcıdır. Bu dönemde bilim, giderek teknik üretimden ve pratik yaşamdan kopma eğilimi gösteriyor.

İlerleyen bölümlerde ise, Theophrastos sonrası gelişmeler ele alınıyor. İskenderiye’de kurulan bilim merkezleri, özellikle Claudius Ptolemaios ve Galenos gibi isimlerle bilimsel üretimin kurumsallaştığı bir dönemi temsil ediyor. Matematik, astronomi, tıp ve mühendislik alanlarında önemli ilerlemeler kaydediliyor; ancak bu ilerlemeler de toplumsal yapıdan bağımsız değil.

Sonuç olarak Farrington, Antik Yunan biliminin büyük başarılarına rağmen belirli sınırları olduğunu vurguluyor. Köleci üretim düzeni ve toplumsal yapı, bilimin pratikle bağını zayıflatıyor ve deneysel gelişimin sürekliliğini engelliyor. Buna rağmen Antik Yunan bilimi, modern bilimin temellerini atarak Rönesans ve sonrasındaki bilimsel atılımlar için vazgeçilmez bir miras bırakıyor.

Benjamin Farrington — Antik Yunan Bilimi
Çeviren: Tunç Türel • Yordam Kitap
Bilim • 352 sayfa • 2026

Ashley Ward — Beş Duyu ve Ötesi (2026)

Ashley Ward’ın bu çalışması, insanın dünyayı nasıl algıladığını yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma. Ward, duyuların yalnızca dış dünyayı algılamaya yarayan araçlar olmadığını, aynı zamanda gerçeklik dediğimiz deneyimi kuran temel mekanizmalar olduğunu savunuyor. Ona göre yaşamak, büyük ölçüde duyumsamak anlamına geliyor; çünkü iç dünyamız ile dış gerçeklik arasındaki köprüyü duyularımız kuruyor.

‘Beş Duyu ve Ötesi’ (‘Sensational’), geleneksel olarak bilinen görme, işitme, dokunma, tat ve koku duyularının ötesine geçerek, insanın sahip olduğu daha az fark edilen duyusal sistemlere de odaklanıyor. Denge, içduyum ve özduyum gibi duyuların, gündelik yaşamın görünmez ama vazgeçilmez unsurları olduğunu gösteriyor. Bu yaklaşım, duyuların sayısının beşle sınırlı olduğu yönündeki yaygın kabulü sorguluyor ve algının aslında çok daha karmaşık bir yapı olduğunu ortaya koyuyor.

Ward, duyuların tek tek değil, sürekli bir işbirliği içinde çalıştığını vurguluyor. Beyin, farklı duyulardan gelen verileri bir araya getirerek anlamlı bir gerçeklik inşa ediyor. Bu süreçte algı, pasif bir yansıma değil; aktif bir yorumlama haline geliyor. Böylece aynı dünyayı paylaşan bireylerin neden farklı deneyimler yaşadığı da açıklık kazanıyor. Her bireyin duyusal sistemi ve geçmiş deneyimleri, onun gerçeklik algısını benzersiz kılıyor.

Eserde dikkat çeken bir diğer nokta, insan duyularının diğer canlılarla karşılaştırmalı olarak ele alınması. Ward, bazı hayvanların insanın algılayamadığı frekansları duyabildiğini ya da manyetik alanları hissedebildiğini göstererek, insan algısının sınırlı ve göreli olduğunu hatırlatıyor. Bu karşılaştırmalar, “gerçeklik” dediğimiz şeyin aslında türlere özgü bir inşa olduğunu düşündürüyor.

Kitap aynı zamanda duyuların biyolojik temellerini, psikolojik süreçlerini ve kültürel etkilerini bir arada ele alıyor. Duyusal deneyimin yalnızca fizyolojik değil, aynı zamanda öğrenilmiş ve şekillendirilmiş bir süreç olduğu vurgulanıyor. Böylece algı hem bedenin hem de kültürün ortak ürünü olarak yeniden tanımlanıyor.

Sonuç olarak kitap, duyuların hayatı nasıl anlamlı kıldığını ve gerçeklik algımızı nasıl biçimlendirdiğini derinlemesine inceliyor. Okuru, gündelik deneyimlerin ardındaki görünmez mekanizmaları fark etmeye davet ederken, yaşadığımız dünyanın aslında sandığımızdan çok daha öznel ve çok katmanlı olduğunu gösteren önemli bir eser olarak öne çıkıyor.

Ashley Ward — Beş Duyu ve Ötesi: Dünyayı Nasıl Algılıyoruz?
Çeviren: Deniz Keskin • Metis Yayınları
Bilim • 304 sayfa • 2026

Anders Hansen — Kablolu Zihinler (2026)

Anders Hansen’in bu eseri, insan beyninin evrimsel yapısıyla modern dijital dünyanın hız ve yoğunluğu arasındaki uyumsuzluğu merkeze alan çarpıcı bir analiz sunuyor. Hansen’e göre insan beyni, yüz binlerce yıl boyunca avcı-toplayıcı koşullara uyum sağlayacak şekilde geliştiği için, günümüzün sürekli uyarana maruz bırakan ekran temelli yaşamına ayak uydurmakta zorlanıyor. Bu uyumsuzluk, stres, dikkat dağınıklığı ve kaygı gibi sorunların temel nedenlerinden biri haline geliyor.

‘Kablolu Zihinler’ (‘Skärmhjärnan’), özellikle akıllı telefonlar ve sosyal medyanın beyin üzerindeki etkilerini bilimsel verilerle açıklıyor. Sürekli bildirimler, hızlı içerik akışı ve kesintisiz bilgi bombardımanı, beynin ödül sistemini tetikleyerek bağımlılığa benzer bir döngü yaratıyor. Bu durum, odaklanma süresinin kısalmasına ve derin düşünme becerisinin zayıflamasına yol açıyor. Hansen, insanların ekran karşısında geçirdiği sürenin artmasının, zihinsel yorgunluğu ve tükenmişliği de beraberinde getirdiğini vurguluyor.

Eserde öne çıkan bir diğer tema, dijital yaşam tarzının ruh sağlığı üzerindeki etkileri. Hansen, özellikle gençler arasında artan depresyon ve anksiyete vakalarını, sosyal medya kullanımıyla ilişkilendiriyor. Sürekli karşılaştırma, onay arayışı ve kaçırma korkusu (FOMO), bireylerin kendilik algısını zedeliyor ve psikolojik baskıyı artırıyor. Böylece teknoloji, hayatı kolaylaştırırken aynı zamanda görünmez bir stres kaynağına dönüşüyor.

Hansen, bu tabloya rağmen tamamen karamsar bir yaklaşım benimsemiyor. Kitapta, beynin ihtiyaçlarına daha uygun bir yaşam tarzı geliştirmek için pratik öneriler de sunuluyor. Fiziksel hareketin artırılması, doğayla temas, ekran süresinin sınırlandırılması ve kesintisiz odaklanma anlarının yaratılması, zihinsel dengeyi yeniden kurmanın yolları arasında gösteriliyor.

Sonuç olarak kitap, modern insanın dijital dünyayla kurduğu ilişkinin bedelini görünür kılıyor. Kitap, teknolojiyi tamamen reddetmeden, onunla daha bilinçli bir ilişki kurmanın gerekliliğini vurguluyor ve beynimizin biyolojik sınırlarını dikkate alarak daha sağlıklı bir yaşam mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, çağımızın görünmez ama derin etkiler yaratan zihinsel krizini anlamak için önemli bir rehber niteliği taşıyor.

Anders Hansen — Kablolu Zihinler: Beynimiz Kimlerin Elinde?
Çeviren: Büşra Uyar • Nova Kitap
Bilim • 176 sayfa • 2026

Rahul Jandial — Nörofitness (2026)

Rahul Jandial tarafından yazılan bu kitap, beyin performansını artırmanın bilimsel temellerini gündelik yaşamla ilişkilendirerek açıklayan bir rehber niteliğinde. ‘Nörofitness’ (‘Neurofitness’), zihinsel kapasitenin sabit olmadığını; doğru alışkanlıklar ve çevresel düzenlemelerle geliştirilebileceğini savunuyor.

Jandial, beynin plastisite özelliğini merkeze alarak öğrenme, yaratıcılık ve odaklanma süreçlerinin nasıl güçlendirilebileceğini anlatıyor. Beynin sürekli değişen bir organ olduğunu vurgulayarak, yeni deneyimlerin ve zihinsel meydan okumaların sinirsel bağlantıları güçlendirdiğini belirtiyor. Bu çerçevede öğrenmenin yalnızca bilgi edinmek değil, aynı zamanda beyni yeniden şekillendirmek anlamına geldiğini öne sürüyor.

Kitapta dikkat ve odaklanma önemli bir yer tutuyor. Modern dünyanın dikkat dağıtıcı unsurlarının beyin üzerindeki etkileri incelenirken, derin odaklanma hâlinin nasıl kurulabileceğine dair öneriler sunuluyor. Jandial, kısa süreli yoğun dikkat ile uzun vadeli üretkenlik arasındaki ilişkiyi açıklıyor.

Eserde yaratıcılık da nörobilimsel bir perspektifle ele alınıyor. Yaratıcılığın yalnızca doğuştan gelen bir yetenek olmadığı, farklı düşünme biçimlerini teşvik eden alışkanlıklarla geliştirilebileceği savunuluyor. Özellikle farklı alanlar arasında bağlantı kurmanın ve zihinsel esnekliğin yaratıcı süreçte belirleyici olduğu vurgulanıyor.

Kitap ayrıca fiziksel sağlık ile zihinsel performans arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Uyku düzeni, beslenme, egzersiz ve stres yönetimi gibi faktörlerin beyin fonksiyonlarını doğrudan etkilediği bilimsel verilerle açıklanıyor. Bu unsurların ihmal edilmesinin bilişsel kapasiteyi sınırladığı belirtiliyor.

Genel olarak eser, nörobilim bulgularını sade ve uygulanabilir önerilerle birleştirerek, bireylerin hem zihinsel performanslarını artırmalarına hem de yaratıcılıklarını geliştirmelerine yardımcı oluyor; beyni daha verimli kullanmanın, bilinçli yaşam alışkanlıklarıyla mümkün olduğunu ortaya koyuyor.

Rahul Jandial — Nörofitness: Bir Beyin Cerrahının Anıları
Çeviren: Dilara Duyuran • Nova Kitap
Bilim • 264 sayfa • 2026

Norbert Wiener — İnsanın İnsan Kullanımı (2025)

Bu kitap, modern teknolojik çağın eşiğinde insan ile makine arasındaki ilişkinin nasıl dönüşeceğini hem kuramsal hem de etik bir çerçevede ele alıyor. Norbert Wiener, sibernetik düşünceyi yalnızca teknik bir alan olarak değil, toplumun yapısını yeniden şekillendiren bir paradigma olarak yorumluyor.

Kitabın merkezinde “kontrol”, “iletişim” ve feedback (geri besleme) kavramları yer alıyor. Wiener, insan ve makineyi bu kavramlar üzerinden ortak bir sistem içinde düşünerek, canlılar ile makineler arasındaki sınırların giderek bulanıklaştığını savunuyor. Ona göre bilgi, enerji kadar belirleyici bir unsur hâline geliyor ve toplumlar artık bilgi akışı üzerinden organize oluyor.

‘İnsanın İnsan Kullanımı’ (‘The Human Use of Human Beings’), otomasyonun yükselişiyle birlikte insan emeğinin dönüşümünü de analiz ediyor. Birinci Sanayi Devrimi’nde fiziksel emeğin makineler tarafından devralındığını hatırlatan Wiener, yeni dönemde zihinsel süreçlerin de makinelere aktarılmaya başladığını vurguluyor. Bu durum, yalnızca ekonomik yapıyı değil, insanın kendini anlama biçimini de kökten değiştiriyor.

Ancak kitabın asıl ağırlık noktası etik uyarılarda ortaya çıkıyor. Wiener, modern dünyanın “nasıl yapılır” bilgisine aşırı odaklanırken “ne yapılmalı” sorusunu ihmal ettiğini söylüyor. Güçlü teknolojilerin, doğru amaçlar tanımlanmadan kullanılması hâlinde yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor. Bu bağlamda geliştirdiği düşünceler, yapay zekâ ve otomasyon tartışmalarının bugünkü etik zeminini önceden haber veriyor.

Kitap, henüz 1950 gibi erken sayılabilecek bir dönemde yayınlamasına rağmen isabetli öngörüleriyle dikkat çekiyor. Wiener’a göre, en büyük tehlike makinelerin insanlaşması değil, insanların makineleşmesi. İnsan, kendi yarattığı sistemlerin içinde bir araca indirgenme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle teknolojiye yön veren şeyin yalnızca verimlilik değil, insan onuru ve özgürlüğü olması gerektiğini savunuyor.

Genel olarak eser, sibernetiği teknik bir kuram olmaktan çıkarıp insanlığın geleceğine dair felsefi bir sorgulamaya dönüştürüyor; bilgi çağının imkânlarını ve tehlikelerini aynı anda göstererek, insanın kendi yarattığı güç karşısındaki sorumluluğunu yeniden düşünmeye çağırıyor.

Norbert Wiener — İnsanın İnsan Kullanımı: Sibernetik ve Toplum
Çeviren: Ömer Alkan • Fihrist Kitap
Bilim • 194 sayfa • 2025

Norbert Wiener — Sibernetik (2026)

Hayvanlar ile makineler arasında işleyiş bakımından ortak olan denetim ve iletişim süreçlerini inceleyen öncü bir eserdir. Norbert Wiener, sibernetik adını verdiği bu yaklaşımda hem biyolojik organizmaların hem de mekanik sistemlerin bilgi alışverişi, geri bildirim ve kontrol mekanizmaları üzerinden anlaşılabileceğini savunuyor.

Kitapta temel kavram “geri bildirim”dir. Wiener’e göre bir sistemin çevresiyle etkileşimi, aldığı bilgiyi işleyip buna göre davranışını düzenlemesiyle mümkün oluyor. Bu süreç, insan sinir sisteminde olduğu kadar makinelerde de benzer biçimde işliyor. Böylece organizmalar ile makineler arasında keskin bir ayrım yerine, ortak prensipler üzerinden kurulan bir benzerlik ortaya çıkıyor.

‘Sibernetik: Hayvanda ve Makinede Kontrol ve İletişim’ (‘Cybernetics: Or Control and Communication in the Animal and the Machine’), iletişimi yalnızca mesaj iletimi olarak değil, belirsizliği azaltan bir süreç olarak ele alıyor. Bu noktada bilgi kavramı, düzen ile düzensizlik arasındaki ilişkiyle birlikte düşünülüyor. Wiener, entropi kavramını kullanarak sistemlerin düzenini korumak için sürekli bilgi alışverişine ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

Kitap aynı zamanda otomasyonun ve akıllı makinelerin toplumsal etkilerine de değiniyor. Wiener, makinelerin giderek daha karmaşık kararlar alabilmesinin insan emeği, ekonomi ve etik üzerinde önemli sonuçlar doğuracağını öngörüyor. Bu nedenle sibernetik yalnızca teknik bir alan değil, aynı zamanda toplumsal ve felsefi sonuçları olan bir düşünce çerçevesi olarak ele alınıyor.

Genel olarak eser, disiplinlerarası bir yaklaşım geliştirerek matematik, biyoloji ve mühendisliği bir araya getiriyor ve modern bilgi teorisi ile yapay zekâ çalışmalarının temellerini atan önemli bir çalışma olarak kabul ediliyor.

Norbert Wiener — Sibernetik: Hayvanda ve Makinede Kontrol ve İletişim
Çeviren: Ömer Alkan • Fihrist Kitap
Bilim • 288 sayfa • 2026

Armond Duwell — Fizik ve Hesaplama (2026)

Armond Duwell bu çalışmada fizik ile hesaplama arasındaki ilişkiyi yalnızca teknik bir kesişim alanı olarak değil, felsefi bir problem olarak ele alıyor. Temel sorusu şu oluyor: Fiziksel dünya hesaplamanın sınırlarını mı belirliyor, yoksa hesaplama kavramı fiziksel teorilerin içinde mi şekilleniyor? Bu çerçevede klasik hesaplama kuramından kuantum bilgi teorisine uzanan geniş bir tartışma yürütüyor.

‘Fizik ve Hesaplama’ (‘Physics and Computation’), klasik bilgisayar modellerinin dayandığı Turing geleneğini hatırlatarak başlıyor. Hesaplanabilirlik kavramının matematiksel çerçevesini özetliyor ve bunun fiziksel süreçlerle nasıl ilişkilendirildiğini sorguluyor. Duwell’e göre çoğu yaklaşım, hesaplamayı soyut bir biçimsel sistem olarak ele alıyor; oysa gerçek hesaplama her zaman fiziksel bir süreç içinde gerçekleşiyor. Bu nedenle hesaplama sınırlarını tartışırken fizik yasalarını hesaba katmak gerekiyor.

Eserin merkezinde kuantum hesaplama tartışması yer alıyor. Kuantum mekaniğinin sunduğu süperpozisyon ve dolanıklık gibi özelliklerin, klasik hesaplama sınırlarını aşıp aşmadığını analiz ediyor. Duwell, kuantum bilgisayarların bazı problemleri daha hızlı çözebildiğini kabul ediyor; ancak bunun hesaplanabilirliğin sınırlarını kökten değiştirdiği iddiasına temkinli yaklaşıyor. Fiziksel imkân ile mantıksal olanak arasındaki ayrımı netleştiriyor.

Kitap ayrıca “hiper-hesaplama” iddialarını, yani Turing sınırlarını aşan fiziksel süreçler olabileceği tezini de inceliyor. Görelilik kuramı veya sürekli niceliklere dayanan modeller üzerinden geliştirilen bu görüşlerin hem fiziksel hem kavramsal sorunlarını tartışıyor. Sonuçta Duwell, hesaplama kavramının fiziksel teorilerle karşılıklı bir etkileşim içinde geliştiğini savunuyor.

Bu çalışma, bilgi felsefesi, fizik felsefesi ve bilgisayar bilimi arasındaki kesişimi sistematik biçimde ele alması bakımından önemli. Hesaplamanın doğası üzerine yürütülen çağdaş tartışmaları berraklaştırarak, fiziksel gerçekliğin bilişsel ve teknik sınırlarımızı nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Armond Duwell — Fizik ve Hesaplama
Çeviren: Fazilet Fatıma Alçık • Vakıfbank Kültür Yayınları
Bilim • 132 sayfa • 2026

Jim Holt — Einstein Gödel’le Yürürken (2026)

Jim Holt’un bu kitabı, insan aklının sınır bölgelerine yapılan parlak ve kışkırtıcı bir düşünce yolculuğu sunuyor. Holt, “Zaman var mıdır?”, “Sonsuzluk nedir?”, “Aynalar neden sola ve sağa ters çevirir?” gibi ilk bakışta basit görünen ama derin felsefi ve bilimsel sonuçlar doğuran sorular etrafında dolaşıyor.

Kitap adını, Princeton’da yürüyüş yaparken evren ve matematik üzerine tartışan Einstein ile Gödel’in dostluğundan alıyor. Einstein’ın görelilik kuramıyla zaman ve mekân anlayışımız sarsılırken, Gödel’in mantıksal çalışmaları kesinlik fikrini temelden zedeliyor. Holt, özellikle 20. yüzyılın en büyük mantıkçılarından Gödel’in, ABD Anayasası’nda ciddi bir çelişki bulunduğuna inanmasını aktararak mantığın siyasal ve toplumsal alanlara nasıl uzanabildiğini gösteriyor.

Holt yalnızca Einstein ve Gödel’le yetinmiyor. Fizikçi Emmy Noether’in simetri anlayışından Alan Turing’in hesaplama fikrine, Benoit Mandelbrot’nun fraktallarına kadar hem ünlü hem de görece ihmal edilmiş düşünürleri görünür kılıyor. Einstein’ın görelilik teorisinden sicim teorisine uzanan çizgide, modern fiziğin en güzel ama en az anlaşılan fikirlerini sade ve ironik bir üslupla ele alıyor.

‘Einstein Gödel’le Yürürken: Düşüncenin Sınırlarına Uzanan Keşifler’ (‘When Einstein Walked with Gödel: Excursions to the Edge of Thought’), kozmosun bir geleceği olup olmadığı, evrenin sonsuz mu yoksa sınırlı mı olduğu gibi büyük soruları da masaya yatırıyor. Holt kesin yanıtlar vermekten çok, düşünmenin kendisini sahneye çıkarıyor. Bilimin ve felsefenin kesişiminde dolaşırken, insan zihninin hem görkemini hem de sınırlarını gösteriyor. Bu yönüyle eser, düşüncenin uçurum kenarında yapılan bir gezinti gibi: baş döndürücü ama aydınlatıcı.

Jim Holt — Einstein Gödel’le Yürürken: Düşüncenin Sınırlarına Uzanan Keşifler
Çeviren: Alper Hayreter • Alfa Yayınları
Bilim • 408 sayfa • 2026