Sandra Lawrence — Mantarların Büyüsü (2026)

Sandra Lawrence’ın ‘Mantarların Büyüsü’ adlı kitabı, mantarları yalnızca biyolojik organizmalar ya da besin kaynağı olarak değil, insan kültürünün, inançlarının ve şifa arayışının ayrılmaz bir parçası olarak ele alıyor. Mantarların tarih boyunca neden gizemli, büyülü ve kimi zaman korkutucu varlıklar olarak görüldüğünü araştıran Lawrence, folklor, batıl inanç, geleneksel tıp ve modern bilim arasında bir bağlantı kuruyor.

Kitabın merkezinde, mantarların insan hayal gücündeki yeri. Karanlık ormanlarda aniden ortaya çıkmaları, kısa sürede büyümeleri, bazı türlerinin geceleri parlaması, bazılarının ise ölümcül olması, onları dünyanın farklı kültürlerinde doğaüstü güçlerle ilişkilendirmiş. Lawrence, mantarların periler, cadılar, ruhlar ve büyüyle ilişkilendirildiği inanışları incelerken, bu anlatıların insanların doğal dünyayı anlamlandırma biçimleri hakkında da ipuçları verdiğini gösteriyor. Özellikle parıldayan tilkiateşi gibi sıra dışı türler, mantarların neden yüzyıllar boyunca gizemli varlıklar olarak algılandığını ortaya koyuyor.

Lawrence bununla birlikte mantarların yalnızca folklorun konusu olmadığını vurguluyor. İnsan toplulukları binlerce yıldır mantarlardan beslenme, tedavi ve çeşitli gündelik amaçlarla yararlanıyor. Bazı türlerin zehirli olması onları tehlikeli kılarken, bazıları geleneksel tıp uygulamalarında önemli bir yer edinmiş. Kitap, bu deneyimlerin zamanla biriken halk bilgisini ve mantarların insan sağlığıyla ilişkisinin nasıl keşfedildiğini ele alıyor. Böylece “şifa” ile “zehir” arasındaki sınırın mantarlar söz konusu olduğunda ne kadar ince olduğunu gösteriyor.

Eser, geçmişteki inanışlarla günümüzdeki bilimsel araştırmalar arasındaki ilişkiye de dikkat çekiyor. Geleneksel toplumların gözlem ve deneyim yoluyla geliştirdiği bilgiler, modern bilimin mantarların tıbbi ve biyolojik özelliklerini araştırmasıyla farklı bir anlam kazanıyor. Lawrence, mantarların yalnızca geçmişin batıl inançlarında kalan canlılar olmadığını; gıda, tıp ve bilim açısından günümüzde de önemlerini koruduklarını ortaya koyuyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de kapsamı. Lawrence, Royal Botanic Gardens, Kew arşivlerinden yararlanarak yüzden fazla mantar türünü ele alıyor ve bunların her birini farklı kültürel, tarihsel veya bilimsel bağlamlara yerleştiriyor. Bu nedenle kitap yalnızca mantarların doğal tarihini anlatmıyor; insanların ormanları, bilinmeyeni ve doğanın kontrol edilemeyen güçlerini nasıl yorumladıklarının da bir panoramasını sunuyor.

Sonuçta ‘Mantarların Büyüsü’ (‘The Magic of Mushrooms: Fungi in Folklore, Superstition and Traditional Medicine’), mantarları doğanın kenarında duran önemsiz canlılar olmaktan çıkarıp insanlık tarihinin merkezindeki şaşırtıcı aktörlerden biri olarak gösteriyor. Zehirlenmeden şifaya, büyüden mutfak kültürüne kadar uzanan hikâyeleri bir araya getirerek, doğadaki en tanıdık görünen canlıların bile arkasında ne kadar zengin bir kültürel ve bilimsel geçmiş bulunduğunu hatırlatıyor.

Sandra Lawrence — Mantarların Büyüsü: Folklor, Batıl İnanç ve Geleneksel Tıpta Mantarlar
Çeviren: Zafer Fehmi Yörük • Sakin Kitap
Bilim • 208 sayfa • 2026

Denis Noble, Raymond Noble — Canlı Sistemleri Anlamak (2026)

Denis Noble ve Raymond Noble’ın bu kitabı, yaşamı genlerin belirlediği doğrusal bir program olarak açıklayan indirgemeci biyoloji anlayışına karşı çıkıyor. Yazarlar, organizmaların davranışlarını tek tek genlerin özelliklerine bağlayan yaklaşımın canlı sistemlerin nasıl işlediğini açıklamakta yetersiz kaldığını savunuyor. Onlara göre DNA son derece önemli olsa da yaşamın anlamı yalnızca genetik kodda aranamaz.

Kitabın temel itirazı, genlerin organizmanın davranışlarını tek başına belirlediği düşüncesine yöneliyor. Bir insanın neyi sevdiği, nasıl davrandığı veya hangi kararları verdiği gibi karmaşık özelliklerin doğrudan belirli genlere bağlanması, biyolojik süreçlerin çok katmanlı yapısını gözden kaçırıyor. Genom, kendi başına çalışan bir talimatlar kitabı değil; hücre, organizma ve çevresiyle sürekli etkileşim içinde anlam kazanan bir sistemin parçası olarak ele alınıyor.

Noble’ler bu görüşü özellikle hücre fizyolojisi üzerinden temellendiriyor. Hücrelerdeki süreçler yalnızca DNA’dan gelen komutların uygulanmasından ibaret değil; moleküller, hücresel yapılar, organlar ve organizmanın bütünü arasında sürekli geri bildirimler bulunuyor. Bu nedenle biyolojik nedensellik tek yönlü, yani “gen → özellik” biçiminde işlemiyor. Daha üst düzeyde ortaya çıkan koşullar da daha alt düzeydeki biyolojik süreçleri etkileyebiliyor. Organizma ile genom arasındaki ilişki karşılıklı ve dinamik bir nitelik taşıyor.

Kitabın önemli kavramlarından biri eyleyicilik. Yazarlar canlıları pasif biçimde genetik talimatları uygulayan makineler olarak değil, çevreleriyle etkileşen ve bu etkileşimler aracılığıyla kendi durumlarını değiştirebilen sistemler olarak görüyor. Bir organizmanın davranışı, yalnızca sahip olduğu genlerin sonucu değil; içinde bulunduğu fizyolojik durum, çevre, geçmiş deneyimler ve diğer canlılarla ilişkiler tarafından da şekilleniyor.

Bu yaklaşım, genetik determinizmin sınırlarını aşarak yaşamı farklı düzeylerin birbirini etkilediği bütünlüklü bir sistem olarak düşünmeyi gerektiriyor. Hücre, organizma, topluluk ve ekosistem birbirinden bütünüyle kopuk katmanlar değil; karşılıklı ilişkiler içinde işleyen bir bütünün parçalarıdır. Dolayısıyla insanı anlamak için yalnızca genomuna bakmak yeterli değildir.

Sonuçta ‘Canlı Sistemleri Anlamak’ (‘Understanding Living Systems’), genlerin önemini reddetmekten çok, onların biyolojik açıklamadaki yerini yeniden düşünmeyi öneriyor. Yaşamı DNA’nın önceden yazdığı bir program olarak görmek yerine, genlerin de içinde yer aldığı karmaşık, geri beslemeli ve çevreyle sürekli etkileşen sistemlere odaklanıyor. Böylece kitap, “Yaşamın Kitabı”nı yalnızca genlerin yazdığı fikrine karşı çıkarak, canlı organizmanın kendi yaşamını kurma ve sürdürme kapasitesini merkeze alıyor.

Denis Noble, Raymond Noble — Canlı Sistemleri Anlamak
Çeviren: Yonca Aşçı Dalar • Koç Üniversitesi Yayınları
Bilim • 240 sayfa • 2026

George Dyson — Analog Dünya (2026)

George Dyson’ın bu kitabı, teknolojinin gelişimini yalnızca bilgisayarların ve dijital kodların yükselişi üzerinden okumak yerine, insan, doğa ve makine arasındaki daha eski ve karmaşık ilişkilerden hareketle yeniden düşünüyor. Dyson’ın temel sorusu, programlanabilir makinelerin dünyayı giderek daha fazla kontrol ettiği bir çağda, kontrol edilemeyen süreçlerin ve analog sistemlerin nasıl yeniden önem kazandığıdır.

Dyson, yaklaşık üç yüzyıllık teknoloji tarihini birbirinden kopuk icatlar dizisi olarak değil, insanın doğayla ve makinelerle kurduğu ilişkinin dönüşümü olarak ele alıyor. Bu tarihsel çizgide el yapımı aletlerden makinelerin makine ürettiği sanayi çağına, kodların kendilerini kopyalayabildiği dijital döneme ve günümüzde ortaya çıkan özerk sistemlere uzanan dört aşamalı bir gelişim modeli kuruyor. Böylece teknoloji tarihinin yalnızca daha fazla hesaplama gücüne doğru ilerleyen doğrusal bir süreç olmadığını savunuyor.

Kitabın anlatısı 18. yüzyıldaki Kuzey Pasifik keşiflerinden vakum tüplerine, Apaçi Savaşları sırasında kullanılan haberleşme yöntemlerinden bilgisayarların ve yapay zekânın gelişimine kadar uzanıyor. Dyson bu örnekler aracılığıyla teknolojik yeniliklerin çoğu zaman önceden belirlenmiş bir planın sonucu olmadığını; farklı ihtiyaçların, tesadüflerin, çevresel koşulların ve insan yaratıcılığının kesişmesinden doğduğunu gösteriyor. Haberleşme ağları ve hesaplama sistemleri de bu açıdan yalnızca teknik araçlar değil, kendi içinde beklenmedik ilişkiler üreten yapılar olarak ortaya çıkıyor.

Dyson’ın özellikle üzerinde durduğu nokta, dijital kontrolün sınırları. Bilgisayar programları belirli kurallar ve algoritmalar üzerinden çalışarak karmaşık süreçleri kontrol edebilse de canlı sistemler, ekolojik ağlar ve insan toplulukları aynı şekilde önceden programlanamaz. Doğanın işleyişi doğrusal ve deterministik olmaktan çok, geri beslemelere, rastlantılara ve kendiliğinden oluşan örüntülere dayanır. Dyson’a göre geleceğin teknolojileri de tam olarak bu nedenle yalnızca daha iyi algoritmalardan ibaret olmayabilir.

Bu yaklaşım, kitabın merkezindeki analog dünya fikrini ortaya çıkarıyor. Analog olan, burada yalnızca dijitalin karşıtı bir elektronik teknoloji anlamına gelmiyor; sürekli değişen, birbirine bağlı, çevresine tepki veren ve bütünüyle öngörülemeyen süreçleri ifade ediyor. Dyson, teknolojinin doğayı bütünüyle kontrol altına almak yerine onun organik özelliklerini yeniden üretmeye başladığı bir döneme girildiğini düşünüyor. Özerk makineler, yapay zekâ ve kendiliğinden gelişen sistemler bu dönüşümün örnekleri olarak ele alınıyor.

Dyson’ın kişisel tarihi de anlatının önemli bir parçası. Einstein ve John von Neumann gibi 20. yüzyıl biliminin büyük isimlerinin çevresinde geçen çocukluğunun anıları, bilimsel gelişmeleri soyut bir başarılar tarihinden çıkarıp insanlar arasındaki ilişkiler, fikir alışverişleri ve entelektüel çevreler üzerinden görmesini sağlıyor. Böylece kitap, bilim tarihi ile kişisel hafızayı ve teknoloji tarihini aynı anlatı içerisinde buluşturuyor.

Sonuçta ‘Analog Dünya: İnsanların Makinelerin ve Doğanın Ortak Yazgısı’ (‘Analogia: The Emergence of Technology Beyond Programmable Control’), dijital teknolojinin kaçınılmaz biçimde her şeyi denetleyeceği fikrine mesafeli duruyor. Dyson’a göre teknoloji geliştikçe karşılaştığımız dünya daha fazla hesaplanabilir olmaktan ziyade, daha karmaşık, bağlantılı ve özerk hâle gelebilir. Geleceği yalnızca kodların ve algoritmaların belirleyeceği bir dünya olarak düşünmek yerine, insanın makinelerle ve doğayla birlikte oluşturduğu, bütünüyle programlanamayan bir sistem olarak kavramamız gerektiğini savunuyor.

George Dyson — Analog Dünya: İnsanların Makinelerin ve Doğanın Ortak Yazgısı
Çeviren: Mehmet Doğan • Koç Üniversitesi Yayınları
Bilim • 344 sayfa • 2026

J. L. Heilbron — Ernest Rutherford ve Atomun Parçalanışı (2026)

J. L. Heilbron’un bu kitabı, modern atom fiziğinin kurucu isimlerinden Ernest Rutherford’un bilimsel yaşamını, radyoaktivitenin keşfinden atomun yapısının çözülmesine uzanan dönüşüm süreciyle birlikte ele alıyor. Kitap, Rutherford’un biyografisini anlatmakla yetinmeyip, onun çalışmalarının klasik fizikten modern atom teorisine geçişte oynadığı belirleyici rolü bilim tarihinin gelişimi içinde değerlendiriyor.

‘Ernest Rutherford ve Atomun Parçalanışı’ (‘Ernest Rutherford and the Explosion of Atoms’), Rutherford’un Yeni Zelanda’daki mütevazı çocukluğundan başlayarak Cambridge, McGill ve Manchester’da yürüttüğü araştırmalar üzerinden bilimsel kariyerinin gelişimini kronolojik bir yapı içinde izliyor. Böylece kişisel yaşam öyküsü ile atom fiziğinin tarihsel ilerleyişi birbirine paralel biçimde aktarılıyor. Heilbron, Rutherford’un başarılarını yalnızca bireysel dehasının ürünü olarak değil, dönemin laboratuvar kültürü, akademik iş birlikleri ve bilimsel tartışmaları içinde şekillenen kolektif bir sürecin parçası olarak yorumluyor.

Kitabın ilk bölümleri, radyoaktivitenin keşfiyle birlikte ortaya çıkan yeni fizik anlayışını ve Rutherford’un ışınım araştırmalarına yaptığı katkıları inceliyor. Alfa ve beta ışınlarının sınıflandırılması, radyoaktif bozunmanın doğasının açıklanması ve bir elementin başka bir elemente dönüşebileceğini gösteren çalışmalar ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Böylece yüzyıllar boyunca değişmez ve bölünemez kabul edilen atom anlayışının nasıl sarsıldığı ortaya konuyor.

İlerleyen bölümlerde Rutherford’un Manchester yıllarında gerçekleştirdiği deneyler merkeze alınıyor. Atom çekirdeğinin keşfi ve atomun iç yapısına ilişkin geliştirdiği modelin bilim dünyasında yarattığı paradigma değişimi açıklanırken, deneysel gözlemlerden kuramsal sonuçlara ulaşmadaki yöntemleri de değerlendiriliyor. Heilbron, Rutherford’un matematiksel soyutlamalardan çok dikkatle tasarlanmış deneylere, güçlü sezgilere ve sağduyuya dayanan araştırma tarzının modern fiziğin gelişimindeki önemini vurguluyor.

Eser ayrıca Birinci Dünya Savaşı’nın bilimsel araştırmalar üzerindeki etkisini, Cambridge Cavendish Laboratuvarı’nın uluslararası fizik araştırmalarındaki merkezî konumunu ve Rutherford’un genç araştırmacıları yetiştiren bir bilim liderine dönüşmesini de inceliyor. Böylece kitap, yalnızca tek bir bilim insanının biyografisini değil, modern fizik topluluğunun oluşumunu da gözler önüne seriyor.

Sonuç olarak ‘Ernest Rutherford ve Atomun Parçalanışı’, radyoaktivite araştırmalarından atom çekirdeğinin keşfine uzanan bilimsel devrimi tarihsel bağlamı içinde açıklarken, Ernest Rutherford’un deneysel fizik anlayışının ve bilimsel liderliğinin modern atom fiziğinin temellerini nasıl şekillendirdiğini ortaya koyan kapsamlı bir bilim tarihi çalışması.

J. L. Heilbron — Ernest Rutherford ve Atomun Parçalanışı
Çeviren: Hamid Aydın • Vakıfbank Kültür Yayınları
Bilim • 168 sayfa • 2026

Stuart Clark — Büyük Sorular: Evren (2026)

Stuart Clark’ın bu kitabı, astronomi ve kozmolojinin en temel sorularını güncel bilimsel bilgiler ışığında anlaşılır bir çerçevede ele alan kapsamlı bir giriş eseri. Kitap, evrenin yapısı, kökeni, işleyişi ve geleceğine ilişkin yirmi temel soruyu merkeze alarak, modern kozmolojinin ulaştığı sonuçları tarihsel düşünceyle birlikte değerlendiriyor. Clark, karmaşık matematiksel ayrıntılara girmeden, bilimsel keşiflerin hangi gözlemler ve kuramlar üzerine inşa edildiğini açıklayarak okuru evrene dair temel tartışmalarla buluşturuyor.

İlk bölümlerde evrenin ne olduğu, nasıl oluştuğu, ne kadar büyük ve kaç yaşında olduğu soruları inceleniyor. Büyük Patlama kuramı, kozmik mikrodalga artalan ışıması, galaksilerin birbirinden uzaklaşması ve evrenin genişlemesi gibi gözlemler, evrenin yaklaşık 13,8 milyar yıllık geçmişini açıklayan temel kanıtlar olarak ele alınıyor. Aynı zamanda yıldızların, galaksilerin ve ilk gök cisimlerinin nasıl oluştuğu; yıldızların yaşam döngüsü boyunca ağır elementleri üreterek gezegenlerin ve yaşamın ortaya çıkmasına nasıl zemin hazırladığı anlatılıyor.

‘Büyük Sorular: Evren’ (‘The Big Questions: The Universe’), Güneş Sistemi’nin oluşumu, gezegenlerin neden yörüngelerinde kaldığı ve Einstein’ın görelilik kuramının uzay ile zamanı nasıl yeniden tanımladığı gibi konuları da açıklıyor.

Kara delikler, nötron yıldızları ve ışığın davranışı gibi sıra dışı kozmik olguların yalnızca kuramsal fikirler olmadığı, gözlemsel verilerle desteklenen fiziksel gerçeklikler olduğu gösteriliyor. Clark, Newton fiziğinden Einstein’a uzanan bilimsel dönüşümün evrene bakışımızı nasıl değiştirdiğini de tarihsel bir perspektifle değerlendiriyor.

Eserin önemli bölümlerinden biri, günümüz kozmolojisinin henüz tam olarak çözemediği problemlere ayrılıyor. Kara madde ve kara enerji kavramları, galaksilerin hareketleri ve evrenin hızlanarak genişlemesi gibi gözlemler üzerinden açıklanırken, evrendeki maddenin büyük bölümünün hâlâ doğrudan gözlemlenemediği vurgulanıyor. Bunun yanında Mars’ta yaşam olasılığı, Dünya dışı zeki uygarlıkların varlığı, zaman yolculuğu, alternatif evrenler ve fizik yasalarının değişebilirliği gibi sorular, bilimsel veriler ile spekülasyon arasındaki sınır gözetilerek tartışılıyor.

Clark, kitabın son bölümünde evrenin uzun vadeli geleceğine ve kozmolojinin felsefi boyutuna odaklanıyor. Evrenin sonsuza kadar genişleyip genişlemeyeceği, bir gün çöküp çökmeyeceği ya da yaşamın gelecekte nasıl bir kaderle karşılaşacağı gibi olasılıklar güncel kuramlar ışığında değerlendiriliyor. Ayrıca evrenin varlığının Tanrı’nın varlığına kanıt oluşturup oluşturamayacağı sorusu da ele alınıyor; ancak bilimsel kozmolojinin bu tür metafizik meseleleri kesin biçimde çözemeyeceği belirtiliyor.

Sonuç olarak kitap, astronomi ve kozmolojinin temel problemlerini soru-cevap ekseninde ele alarak evrenin kökeni, yapısı, işleyişi ve geleceğine ilişkin güncel bilimsel bilgileri tarihsel gelişimleriyle birlikte sunuyor. Bilimsel düşüncenin nasıl ilerlediğini göstermeyi amaçlayan eser, kesin cevaplardan çok doğru soruların önemini vurgulayarak okuru evren üzerine eleştirel ve merak temelli bir düşünme sürecine davet ediyor.

Stuart Clark — Büyük Sorular: Evren
Çeviren: Mehmet Moralı • Alfa Yayınları
Bilim • 224 sayfa • 2026

Steve Silberman — Nörokabileler (2026)

Steve Silberman bu eserinde otizmin tarihini, bilimsel keşiflerini ve toplumsal algısını yeniden ele alarak, otizmin yalnızca tıbbi bir bozukluk olarak görülmesine karşı kapsamlı bir eleştiri geliştiriyor. Kitabın temel savı, otizmin insan çeşitliliğinin doğal bir parçası olduğu ve uzun yıllar boyunca dar tanımlar ile yanlış kabuller nedeniyle eksik anlaşıldığıdır. Silberman, psikiyatri tarihini, bilimsel araştırmaları ve otizmli bireylerin yaşam öykülerini bir araya getirerek nöroçeşitlilik kavramının gelişimini ayrıntılı biçimde izliyor.

‘Nörokabileler: Otizmin Mirası ve Nöroçeşitliliğin Geleceği’ (‘NeuroTribes: The Legacy of Autism and the Future of Neurodiversity’), otizmin modern tıptaki tanımlanış sürecini Leo Kanner ve Hans Asperger’in çalışmaları üzerinden inceliyor. Silberman, özellikle Asperger’in katkılarının uzun süre gölgede kaldığını, buna karşılık otizmin dar ve sınırlayıcı bir çerçevede yorumlanmasının birçok bireyin tanı dışında kalmasına yol açtığını gösteriyor. Tarihsel belgeler ve arşiv çalışmaları aracılığıyla, otizm araştırmalarının yalnızca bilimsel bulgularla değil, savaşlar, siyasal koşullar ve akademik rekabet gibi etkenlerle de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Silberman, otizmin nedenlerine ilişkin tartışmaları da ele alıyor. Özellikle uzun yıllar etkili olan ve otizmi ebeveyn tutumlarıyla açıklamaya çalışan “buzdolabı anne” kuramının bilimsel dayanaktan yoksun olduğunu gösterirken, bu yanlış yaklaşımın aileler üzerinde yarattığı ağır psikolojik yükü gözler önüne seriyor. Aynı zamanda aşıların otizme neden olduğu iddiasının bilimsel olarak çürütülmüş olmasına rağmen nasıl küresel bir yanlış bilgi dalgasına dönüştüğünü de tartışıyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, otizmli bireyleri yalnızca klinik vakalar olarak değil, kendi yaşamlarını kuran ve topluma farklı biçimlerde katkı sunan insanlar olarak merkeze alması. Silberman, mühendislikten bilişim dünyasına, sanattan gündelik yaşama kadar birçok örnek üzerinden farklı bilişsel özelliklerin yaratıcılık, ayrıntı odaklı düşünme ve özgün problem çözme becerileriyle ilişkisini gösteriyor. Böylece otizmin yalnızca güçlükler üzerinden değil, farklı yetenekler ve deneyimler üzerinden de anlaşılması gerektiğini savunuyor.

Kitap, otizmin tarihini yeniden yazarken aynı zamanda “normal” kavramını sorgulayan güçlü bir kültürel eleştiri sunuyor. Silberman, eğitimden sağlık politikalarına kadar pek çok alanda daha kapsayıcı yaklaşımlara ihtiyaç olduğunu vurguluyor ve nöroçeşitlilik anlayışının yalnızca otizmli bireyler için değil, toplumun tamamı için daha adil ve zenginleştirici bir gelecek vaat ettiğini ileri sürüyor. Kitap, bilim tarihi, psikoloji ve toplumsal dönüşümü bir araya getiren kapsamlı bir başvuru eseri niteliğinde.

Steve Silberman — Nörokabileler: Otizmin Mirası ve Nöroçeşitliliğin Geleceği
Çeviren: Ulaş Apak • Alfa Yayınları
Bilim • 560 sayfa • 2026

Michael Morris — Cambridge Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi (2026)

Yalnızca Charles Darwin ve evrim kuramını anlatan bir başvuru kaynağı değil; Darwinci düşüncenin ortaya çıkışını, bilimsel gelişimini ve farklı disiplinlerde yarattığı etkileri çok yönlü biçimde inceleyen kapsamlı bir ansiklopedi. Michael Ruse editörlüğünde alanın önde gelen araştırmacılarının hazırladığı altmıştan fazla makale, Darwin’in yaşam öyküsünü, bilimsel çalışmalarını ve düşüncelerinin sonraki yüzyıllardaki dönüşümünü tarihsel ve eleştirel bir perspektifle ele alıyor.

Kitabın ilk bölümleri Darwin’in entelektüel gelişimini, Beagle yolculuğunu, gözlemlerini ve doğal seçilim kuramına ulaşmasını ayrıntılarıyla inceliyor. Bu süreçte yalnızca biyolojik keşifler değil, dönemin bilimsel ortamı, jeoloji, biyocoğrafya ve doğa tarihi araştırmaları da değerlendirilerek evrim düşüncesinin hangi entelektüel koşullarda şekillendiği gösteriliyor. Aynı zamanda ‘Türlerin Kökeni’nin hazırlanışı, yayımlanması ve ilk tepkiler de ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

Ansiklopedinin önemli bir bölümü Darwin’in temel kavramlarını açıklamaya ayrılmış. Doğal seçilim, ortak ata, adaptasyon, türleşme, varyasyon, cinsel seçilim ve kalıtım gibi kavramlar hem tarihsel bağlamları hem de günümüzde ulaştıkları bilimsel düzey açısından değerlendiriliyor. Darwin’in eksik bıraktığı ya da döneminin bilgi sınırları nedeniyle açıklayamadığı sorunların, özellikle genetik ve moleküler biyolojideki gelişmeler sayesinde nasıl yeniden yorumlandığı da gösteriliyor. Böylece klasik Darwinizm ile çağdaş evrimsel biyoloji arasındaki süreklilik ve farklılaşmalar birlikte ele alınıyor.

‘Cambridge Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi’ (‘The Cambridge Encyclopedia of Darwin and Evolutionary Thought’), yalnızca biyolojiyle sınırlı kalmaz; Darwinci düşüncenin farklı disiplinlerde yarattığı etkileri de kapsamlı biçimde inceliyor. Evrim kuramının din, felsefe, etik, siyaset, hukuk, antropoloji, psikoloji, tıp, edebiyat ve kültür alanlarında yol açtığı tartışmalar ayrıntılı makalelerle değerlendiriliyor. Bunun yanında sosyal Darwinizm, öjeni, insan evrimi, cinsiyet tartışmaları ve evrim kuramının ideolojik amaçlarla çarpıtılması gibi konular da eleştirel bir bakışla incelenerek bilimsel kuram ile onun toplumsal ve siyasal kullanımları arasındaki ayrım vurgulanıyor.

Ansiklopedi ayrıca Darwin’den önceki evrim fikirlerini, Darwin’in çağdaşlarını ve onu izleyen araştırmacıları da kapsayan geniş bir tarihsel panorama sunuyor. Evrimsel düşüncenin farklı ülkelerde nasıl benimsendiği, eleştirildiği ya da dönüştürüldüğü; paleontoloji, ekoloji, genetik ve gelişim biyolojisi gibi alanlardaki ilerlemelerin Darwinci çerçeveyi nasıl genişlettiği ayrıntılı biçimde gösteriliyor. Böylece evrim kuramı tek bir bilim insanının eseri olmaktan ziyade, farklı disiplinlerin katkısıyla sürekli gelişen dinamik bir araştırma programı olarak değerlendiriliyor.

Zengin görsel malzemesi, biyografik makaleleri ve kavramsal açıklamalarıyla eser, hem Darwin’in bilimsel mirasını hem de evrimsel düşüncenin yaklaşık yüz elli yıllık gelişimini bütünlüklü biçimde ortaya koyuyor. Araştırmacılar için güvenilir bir başvuru kaynağı olmasının yanı sıra, evrim kuramının tarihsel kökenlerini, bilimsel temellerini ve modern dünyadaki etkilerini kapsamlı biçimde anlamak isteyen okurlar için de temel bir referans niteliği taşıyor.

Kolektif — Cambridge Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi,
Editör: Michael Ruse
Çeviren: Mehmet Doğan • Alfa Yayınları
Ansiklopedi • 1064 sayfa • 2026

Remzi Demir — Bilim Toplumu (2026)

Remzi Demir ‘Bilim Toplumu: Erken Dönem Türk Basınında Bilim Algısı’ adlı çalışmasında, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte bilimsel düşüncenin basın aracılığıyla topluma nasıl taşındığını inceliyor. Kitap, yalnızca bilim tarihi açısından değil, aynı zamanda Türkiye’de modernleşme, eğitim ve kamusal tartışma kültürünün gelişimini anlamak için de önemli bir kaynak niteliği taşıyor. Bilimsel bilginin akademik çevrelerin sınırlarını aşarak gazete ve dergiler aracılığıyla geniş kitlelere ulaştığı dönemi, dönemin önde gelen aydınlarının yazıları üzerinden yeniden görünür kılıyor.

Eserin temel amacı, erken dönem Türk basınında yayımlanan bilim yazılarının oluşturduğu düşünsel mirası gün yüzüne çıkarmak ve bilimin kamusallaşma serüvenini somut örneklerle izlemeyi sağlıyor. Bu doğrultuda Mehmed Said’den Namık Kemal’e, Ziya Paşa’dan Salih Zeki’ye, Ahmed Şuayb’dan Osman Nuri’ye kadar birçok önemli ismin makaleleri bir araya getiriliyor. Bilim ile uygulama arasındaki ilişki, tarihin yöntemsel temelleri, tıp, matematik, astronomi, sanayileşme, eğitim, Çin uygarlığı, basım teknolojileri ve bilimsel ilerleme gibi geniş bir konu yelpazesi üzerinden, Osmanlı aydınlarının modern dünyayı nasıl anlamlandırmaya çalıştıkları ortaya konuyor.

Kitap, bilimsel düşüncenin yalnızca teknik bilgi üretmekten ibaret olmadığını; toplumsal gelişme, eğitim reformu, ekonomik kalkınma ve kültürel dönüşümün de temel unsurlarından biri olarak görüldüğünü gösteriyor. Makalelerde sıkça vurgulanan tema, toplumların ilerleyebilmesi için eleştirel düşüncenin, deneysel yöntemin ve sistemli eğitimin vazgeçilmez olduğu düşüncesi oluyor. Bilimin evrenselliği ile yerel kültürün ilişkisi, Batı’daki gelişmelerin Osmanlı dünyasına nasıl aktarıldığı ve bu aktarımın hangi tartışmaları doğurduğu da farklı örneklerle ele alınıyor.

Remzi Demir, metinleri yalnızca bir araya getirmekle yetinmiyor; her birini tarihsel bağlamı içinde değerlendirerek unutulmuş fikir insanlarını ve bilim yazarlarını yeniden gündeme taşıyor. Böylece okur, bilim tarihinin yalnızca laboratuvarlarda ya da üniversitelerde değil, gazete sütunlarında, dergi sayfalarında ve kamusal tartışmalarda da şekillendiğini görüyor. Erken dönem basınının bilim kültürünün oluşumundaki rolünü görünür kılan eser, Türkiye’de bilim tarihi araştırmalarında önemli bir boşluğu doldururken, bilimsel düşüncenin toplumsallaşma sürecini anlamak isteyenler için de kapsamlı ve özgün bir başvuru kaynağı sunuyor.

Remzi Demir — Bilim Toplumu: Erken Dönem Türk Basınında Bilim Algısı
• Kabalcı Yayınları
Bilim • 208 sayfa • 2026

Tony Crilly — Büyük Sorular: Matematik (2026)

Tony Crilly’nin bu eseri, matematiği yalnızca formüller ve hesaplamalar bütünü olarak değil, insanlığın evreni anlama çabasının en güçlü araçlarından biri olarak ele alıyor. Kitap, matematiğin günlük yaşamdan bilime, sanattan teknolojiye kadar uzanan etkisini yirmi temel soru üzerinden açıklarken, karmaşık kavramları herkesin anlayabileceği bir dille yorumluyor. Crilly, matematiğin okul sıralarında öğrenilen kuralların çok ötesinde, sürekli gelişen ve yeni sorular üreten canlı bir bilgi alanı olduğunu gösteriyor.

‘Büyük Sorular: Matematik’ (‘The Big Questions: Mathematics’), sayı kavramının ortaya çıkışından başlayarak matematiksel düşüncenin tarihsel gelişimini inceliyor. Doğal sayılar, asal sayılar, irrasyonel sayılar, karmaşık sayılar ve sonsuzluk gibi temel kavramların nasıl keşfedildiğini, neden matematik için vazgeçilmez olduklarını ve bilimsel ilerlemeyi nasıl şekillendirdiklerini açıklıyor. Özellikle asal sayıların modern şifreleme sistemlerinin temelini oluşturması, karmaşık sayıların fizik ve mühendislikteki vazgeçilmez rolü ve sonsuzluk kavramının matematiksel düşünceyi nasıl dönüştürdüğü, kitabın dikkat çekici başlıkları arasında yer alıyor.

Crilly, matematiğin yalnızca soyut bir disiplin olmadığını, doğayı anlamanın en etkili yollarından biri olduğunu vurguluyor. Geometri, simetri, olasılık, kaos kuramı ve çok boyutlu uzaylar gibi konular üzerinden evrenin işleyişini açıklayan matematiksel modelleri tanıtıyor. Paralel doğruların farklı geometrilerde nasıl yorumlandığını, kelebek etkisinin kaos kuramıyla ilişkisini ve evrenin şekline dair matematiksel yaklaşımları ele alarak, matematiğin fiziksel gerçekliği açıklamadaki gücünü ortaya koyuyor. Böylece matematik ile doğa bilimleri arasındaki derin ilişkiyi somut örneklerle görünür hâle getiriyor.

Kitap, matematiğin toplumsal yaşam üzerindeki etkilerine de geniş yer ayırıyor. İstatistiklerin nasıl doğru ya da yanıltıcı biçimde kullanılabileceğini, olasılık hesaplarının ekonomi ve finans dünyasındaki önemini, şifreleme tekniklerinin dijital güvenlikteki rolünü ve matematiksel modellerin geleceğe ilişkin öngörüler üretmedeki sınırlarını tartışıyor. Aynı zamanda “Her şeyin bir formülü var mı?” veya “Matematik zenginliği garanti edebilir mi?” gibi sorular üzerinden matematiğin gücünü olduğu kadar sınırlarını da sorguluyor.

Tony Crilly, matematiğin estetik yönünü de ihmal etmiyor. Matematiksel ispatların güzelliği, simetrinin sanattaki yeri ve zarif çözümlerin bilim insanları için taşıdığı değer üzerinde durarak, matematiğin yalnızca doğru sonuçlar üretmekten ibaret olmadığını gösteriyor. Kitabın son bölümlerinde ise matematiğin kesin doğrular üretip üretmediği, çözülemeyen problemlerin neden hâlâ varlığını sürdürdüğü ve gelecekte matematiğin hangi büyük sorularla karşı karşıya kalacağı ele alınıyor.

‘Büyük Sorular: Matematik’, matematiğin hem düşünsel bir serüven hem de insanlığın ortak kültürel mirasının temel parçalarından biri olduğunu gösteren, bilim tarihi, felsefe ve popüler matematiği başarılı biçimde buluşturan kapsamlı bir giriş kitabı olarak öne çıkıyor.

Tony Crilly — Büyük Sorular: Matematik
Çeviren: Mehmet Kur • Alfa Yayınları
Matematik • 472 sayfa • 2026

Barbara Gastel, Robert A. Day — Bilimsel Makale Nasıl Yazılır ve Yayımlanır (2026)

Barbara Gastel ve Robert A. Day’in bu eseri, bilimsel araştırmaların yalnızca nitelikli sonuçlar üretmekle değil, bu sonuçları açık, anlaşılır ve uluslararası standartlara uygun biçimde sunabilmekle değer kazandığını vurguluyor. Yazarlar, bilimsel yazının kendine özgü kuralları olan bir iletişim biçimi olduğunu gösterirken, araştırma fikrinin ortaya çıkışından makalenin yayımlanmasına kadar uzanan tüm süreci sistematik biçimde ele alıyor. ‘Bilimsel Makale Nasıl Yazılır ve Yayımlanır’ (‘How to Write and Publish a Scientific Paper’), bilimsel yazma becerisinin doğuştan gelen bir yetenek değil, öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir disiplin olduğunu savunuyor.

Eserde, bilimsel makalenin temel bölümleri ayrıntılı biçimde inceleniyor. Başlık, özet, giriş, yöntem, bulgular, tartışma ve kaynakça gibi bölümlerin hangi amaçla yazılması gerektiği, okuyucuya en etkili şekilde nasıl ulaşacağı ve editörlerin beklentilerini nasıl karşılayacağı örneklerle açıklanıyor. Dilin sade, açık ve gereksiz ayrıntılardan arındırılmış olması gerektiği vurgulanırken, bilimsel metinlerde doğruluk, tutarlılık ve mantıksal bütünlüğün temel ilkeler olduğu gösteriliyor.

Kitap yalnızca makale yazımına odaklanmıyor; bilimsel yayıncılık sürecinin tüm aşamalarını da kapsıyor. Uygun dergi seçimi, hakem değerlendirme süreci, editörlerle iletişim, düzeltme taleplerine yanıt verme ve etik ilkelere uygun davranma gibi konular ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Bunun yanında intihalden kaçınma, yazarlık hakkı, çıkar çatışmaları ve araştırma etiği gibi akademik dürüstlüğün temel unsurları da kapsamlı şekilde değerlendiriliyor. Böylece bilimsel üretimin yalnızca teknik değil, aynı zamanda etik sorumluluk gerektiren bir süreç olduğu ortaya konuyor.

Gastel ve Day, bilimsel iletişimin değişen koşullarını da göz önünde bulunduruyor. Elektronik posta kullanımı, çevrim içi veri tabanlarından yararlanma, dijital yayıncılık, açık erişim uygulamaları ve uluslararası araştırma ağları gibi güncel gelişmelerin bilimsel yazım üzerindeki etkilerini inceliyor. İngilizcenin bilim dünyasındaki ortak iletişim dili olması nedeniyle, özellikle ana dili İngilizce olmayan araştırmacıların karşılaşabileceği güçlükler üzerinde duruyor ve farklı kültürlerden gelen bilim insanlarının daha etkili iletişim kurabilmesi için uygulanabilir öneriler sunuyor.

Akademisyenlerden lisansüstü öğrencilere, araştırmacılardan editörlere kadar geniş bir okuyucu kitlesine seslenen eser, bilimsel yazımın yalnızca biçimsel kurallardan ibaret olmadığını, araştırmanın güvenilirliğini ve etkisini doğrudan belirleyen temel unsurlardan biri olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle ‘Bilimsel Makale Nasıl Yazılır ve Yayımlanır’, uluslararası bilimsel yayıncılık standartlarını anlaşılır bir dille aktaran, araştırmaların daha görünür, daha anlaşılır ve daha etkili biçimde paylaşılmasına katkı sağlayan alanının en önemli başvuru kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor.

Barbara Gastel, Robert A. Day — Bilimsel Makale Nasıl Yazılır ve Yayımlanır
Çeviren: Ulaş Apak • Alfa Yayınları
Bilim • 472 sayfa • 2026