William J. Bernstein — Bolluğun Doğuşu (2026)

William Bernstein ‘Bolluğun Doğuşu’nda modern dünyanın refah düzeyine nasıl ulaştığını ve insanlık tarihinin büyük bölümünde gerçekleşmeyen ekonomik dönüşümün on dokuzuncu yüzyılda neden mümkün hale geldiğini araştırıyor. İnsanlık tarihinin uzun dönemlerinde üretimin büyük ölçüde durağan kaldığını, kıtlık, hastalık, yüksek ölüm oranları ve düşük yaşam standartlarının toplumların ortak kaderi olduğunu belirten Bernstein, modern ekonomik büyümenin ortaya çıkışını tek bir buluşla ya da yalnızca sanayi devrimiyle açıklamıyor. Ona göre kalıcı ve geniş ölçekli refah, birbirini tamamlayan dört temel koşulun aynı tarihsel süreç içinde bir araya gelmesiyle oluştu: güvence altına alınmış mülkiyet hakları, bilimsel akılcılık, gelişmiş sermaye piyasaları ve ulaşım ile iletişim ağlarının gelişmesi.

Bernstein’ın ilk vurguladığı koşul, insanların emeklerinin ve yatırımlarının sonuçlarına sahip olabileceklerine güvenmelerini sağlayan hukuki ve siyasal düzenin kurulması. Mülkiyet hakkının korunması, sözleşmelerin uygulanabilmesi ve hukukun öngörülebilir hale gelmesi, bireylerin uzun vadeli yatırım yapmasını ve ekonomik faaliyetlerini genişletmesini mümkün kıldı. Yazar bu dönüşümün köklerini antik dönemlerdeki mülkiyet kayıtlarına kadar götürürken, özellikle İngiltere’de gelişen teamül hukukunun ve siyasal kurumların ekonomik girişim için daha güvenli bir ortam oluşturduğunu gösteriyor. Böylece ekonomik gelişme yalnızca teknolojik bir mesele olmaktan çıkarak hukuk ve kurumlarla doğrudan bağlantılı hale geldi.

İkinci temel unsur bilimsel düşüncenin yükselişi. Bernstein’a göre insanlık tarihinin farklı dönemlerinde olağanüstü teknik bilgi ve entelektüel birikim ortaya çıkmasına rağmen, bunlar sürekli ekonomik büyümeye dönüşmeyebiliyor. Romalıların metalurji bilgisi veya Rönesans İtalya’sının entelektüel canlılığı, modern anlamda sürekli teknolojik ilerlemeyi tek başına yaratamadı. Bilimsel Devrim’le birlikte doğayı otoriteye ve geleneğe dayalı açıklamalardan ziyade gözlem, deney ve akıl yoluyla anlamaya yönelik yaklaşım güçlendi. Galileo ve Newton gibi isimlerle temsil edilen bu dönüşüm, teknolojik yeniliklerin sistematik biçimde üretilmesinin ve uygulanmasının önünü açtı.

Üçüncü koşul sermayenin örgütlenme biçiminde ortaya çıkıyor. Yeni fikirlerin ve teknolojilerin üretime aktarılabilmesi için yalnızca mucitlere değil, yatırım yapabilecek sermayeye de ihtiyaç duyulur. Bernstein, gelişmiş sermaye piyasalarının riskin paylaşılmasını, tasarrufların yatırımlara yönelmesini ve büyük ölçekli ekonomik girişimlerin finanse edilmesini kolaylaştırdığını savunuyor. Hollanda ve İngiltere örnekleri üzerinden finansal kurumların, yatırım araçlarının ve sermaye piyasalarının ekonomik dönüşümde oynadığı rolü inceliyor. Böylece teknoloji ile finans arasında karşılıklı bir ilişki kuruldu: Bilimsel bilgi yeni teknolojiler yaratırken sermaye bu teknolojilerin geniş ölçekte uygulanmasını mümkün kıldı.

Dördüncü unsur ise insanların, malların ve bilginin daha hızlı hareket etmesini sağlayan ulaşım ve iletişim altyapısının gelişmesiydi. Buhar makinesi, demiryolları, deniz taşımacılığı ve telgraf gibi teknolojiler yalnızca üretimi hızlandırmadı; pazarları birbirine bağladı, ekonomik faaliyetlerin coğrafi sınırlarını genişletti ve bilginin dolaşımını hızlandırdı. Böylece daha önce yerel kalan ekonomik ilişkiler giderek ulusal ve uluslararası ölçekte bütünleşti. Bernstein’ın anlatısında teknolojik yenilik, hukuki güvence, sermaye ve iletişim altyapısından bağımsız bir güç olarak değil, bu unsurların birbirini beslediği daha geniş bir sistemin parçası olarak ortaya çıkıyor.

Kitap bu çerçeveyi farklı tarihsel ve coğrafi örnekler üzerinden sınıyor. Hollanda ve İngiltere’nin yükselişi, Fransa ve İspanya’nın farklı gelişim yolları, Japonya’nın modernleşmesi, Osmanlı dünyasının yaşadığı kurumsal ve teknolojik sorunlar ve Latin Amerika’nın ekonomik deneyimleri karşılaştırmalı bir tarihsel perspektif içinde ele alınıyor. Bu karşılaştırmalar, doğal kaynakların, coğrafyanın veya yalnızca teknolojik bilginin tek başına zenginliği açıklamadığını; kurumların, bilginin, sermayenin ve altyapının birbirleriyle nasıl birleştiğinin belirleyici olduğunu gösteriyor. Böylece Bernstein, “İnsanlar neden daha önce zenginleşmedi?” sorusunu, “Refahı mümkün kılan koşullar ne zaman ve nerede birlikte ortaya çıktı?” sorusu olarak formüle ediyor.

Bernstein bununla birlikte modern refahın yalnızca olumlu sonuçlar doğurmadığını da sorguluyor. Ekonomik büyümenin insanları gerçekten daha mutlu edip etmediği, artan zenginliğin demokrasiyle nasıl bir ilişki kurduğu, gelir eşitsizliğinin hangi koşullarda toplumsal istikrarı tehdit ettiği ve ekonomik gücün nasıl askerî ve siyasal güce dönüştüğü kitabın önemli soruları arasında yer alıyor. Modern dünyayı yaratan ekonomik dinamizm, aynı zamanda eşitsizlik, siyasal güç yoğunlaşması ve uluslararası rekabet gibi yeni sorunları da beraberinde getirdi. ‘Bolluğun Doğuşu’ (‘The Birth of Plenty’) böylece yalnızca zenginliğin nasıl üretildiğinin değil, ortaya çıkan zenginliğin toplumları ve siyasal düzenleri nasıl dönüştürdüğünün de tarihini anlatıyor.

Sonuçta Bernstein’ın temel tezi, modern refahın kaçınılmaz veya kendiliğinden ortaya çıkmış bir sonuç olmadığı yönünde şekilleniyor. Mülkiyet haklarının güvence altına alınması, bilimsel düşüncenin kurumsallaşması, sermayenin harekete geçirilebilmesi ve ulaşım-iletişim ağlarının gelişmesi birbirini tamamladığında ekonomik büyüme süreklilik kazandı. Kitap, Mezopotamya’dan Sanayi Devrimi’ne, Galileo ve Newton’dan buhar makinesi ve telgrafa, Hollanda ve İngiltere’den Osmanlı dünyası, Japonya ve Latin Amerika’ya uzanan geniş bir tarihsel anlatı içinde modern refahın oluşumunu açıklıyor. Bernstein böylece bugünün “bolluk” olarak görülen yaşam koşullarının, uzun tarihsel süreçler boyunca oluşan hukuki, bilimsel, finansal ve teknolojik dönüşümlerin birbirine eklenmesiyle ortaya çıktığını gösteriyor.

William J. Bernstein — Bolluğun Doğuşu: Modern Dünyanın Refahının Gelişimi
Çeviren: Salim Korkmaz • Albaraka Yayınları
İktisat • 528 sayfa • 2026

Alfredo Saad-Filho — İlerici Kalkınma Politikaları (2026)

Alfredo Saad-Filho’nun bu çalışması, iklim krizinin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik, toplumsal ve siyasal bir dönüşüm sorunu olduğunu savunuyor. Yazar, karbon yoğun büyüme modelinin sınırlarına ulaşıldığını belirterek, kalkınmanın üretim yapısını çeşitlendiren, eşitsizlikleri azaltan ve demokratik katılımı güçlendiren yeni politikalar üzerine kurulması gerektiğini söylüyor.

‘İlerici Kalkınma Politikaları’ (‘Progressive Policies for Economic Development’), kapitalizm ile iklim değişikliği arasındaki ilişkiyi tarihsel bir perspektifle ele alıyor. Fosil yakıtlara dayalı büyüme modelinin ekonomik gelişmeyi hızlandırırken aynı zamanda çevresel yıkımı, gelir eşitsizliğini ve küresel kırılganlıkları derinleştirdiği gösteriliyor. İklim krizinin mevcut üretim ve tüketim kalıplarıyla çözülemeyeceği, bu nedenle ekonomik sistemin temel ilkelerinin yeniden düşünülmesi gerektiği vurgulanıyor.

Saad-Filho, dönüşümün merkezine ekonomik çeşitlenmeyi yerleştiriyor. Doğal kaynak ihracatına veya dar sektörlere bağımlı ekonomilerin kırılganlığını analiz ederken, sanayi politikaları, teknolojik yenilik ve yüksek katma değerli üretimin sürdürülebilir kalkınmanın temel koşulları olduğunu savunuyor. Çeşitlenmenin yalnızca ekonomik büyümeyi değil, istihdamı ve toplumsal dayanıklılığı da güçlendireceğini ileri sürüyor.

Eser, iklim dönüşümünün piyasa mekanizmalarına bırakılmasını yeterli görmüyor. Demokratik planlama, kamusal yatırım, aktif sanayi politikaları ve güçlü sosyal devlet uygulamalarının birlikte yürütülmesi gerektiğini savunuyor. Yeşil dönüşümün maliyetlerinin emekçi kesimlere yüklenmemesi, yeni ekonomik modelin toplumsal adalet ilkesiyle desteklenmesi gerektiği özellikle vurgulanıyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri büyüme ile gelir dağılımı arasındaki ilişkiye ayrılıyor. Saad-Filho, ekonomik büyümenin tek başına refah üretmediğini; ücret politikaları, sosyal koruma sistemleri ve yeniden dağıtım mekanizmalarıyla desteklenmediği sürece eşitsizlikleri artırabileceğini gösteriyor. Bu nedenle kalkınmanın yalnızca üretim artışıyla değil, kapsayıcı gelir paylaşımıyla değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Son bölümde ise dönüşümün finansmanı ele alınıyor. Kamu bankaları, kalkınma finansmanı, yeşil yatırımlar ve maliye politikalarının birlikte kullanılacağı kapsamlı bir finansman çerçevesi öneriliyor.

Sonuç olarak eser, iklim sonrası dönemde ekonomik çeşitlenme, sosyal kapsayıcılık ve demokratik katılımı bir araya getiren bütüncül bir kalkınma modeli sunarak sürdürülebilir ve adil bir ekonomik dönüşüm için kapsamlı bir yol haritası çiziyor.

Alfredo Saad-Filho — İlerici Kalkınma Politikaları: İklim Değişikliği Sonrasında İktisadi Çeşitlendirme ve Toplumsal Kapsayıcılık
Çeviren: Ümit Şenesen • Yordam Kitap
Siyaset • 155 sayfa • 2026

Thierry Gallois — Paranın Psikolojisi (2026)

Thierry Gallois’nin parayı yalnızca ekonomik bir araç olarak değil, çocukluktan itibaren aile ilişkileri, duygular ve toplumsal değerlerle örülen psikolojik bir olgu olarak ele aldığı disiplinlerarası bir çalışma. ‘Paranın Psikolojisi’ (‘Psychologie de l’argent’), bireyin parayla kurduğu ilişkinin gelir düzeyinden çok, erken dönem yaşantılar, aile içi mesajlar, sevgi, güven, suçluluk, güç ve özsaygı gibi etkenler tarafından biçimlendiğini savunuyor. Bu nedenle para karşısındaki davranışlar yalnızca rasyonel tercihler değil, çoğu zaman bilinçdışı çatışmaların ve öğrenilmiş kalıpların dışavurumu olarak değerlendiriliyor.

İlk bölümlerde para eğitiminin aile içinde nasıl şekillendiği inceleniyor. Paranın tabu hâline getirilmesi, aile sırlarıyla ilişkilendirilmesi ya da toplumsal başarı ve saygınlığın temel ölçütü olarak sunulması, bireyin gelecekteki para algısını belirleyen güçlü deneyimler olarak yorumlanıyor. Çocukların parayla tanışma sürecinde açık iletişimin önemi vurgulanıyor; harçlık, hırsızlık ve sorumluluk gibi konuların cezalandırıcı değil öğretici bir yaklaşımla ele alınması gerektiği savunuluyor. Kitap, çocuklukta edinilen bu ilk temsil ve inançların yetişkinlikte harcama alışkanlıklarından tasarruf anlayışına kadar uzanan geniş bir davranış repertuvarını etkilediğini gösteriyor.

Gallois, para ile kişilerarası ilişkiler arasındaki bağı da ayrıntılı biçimde tartışıyor. Özellikle çift ilişkilerinde para, yalnızca ortak yaşamın finansal boyutu değil; güç dengelerinin, bağımsızlık arayışının ve güven duygusunun da önemli bir göstergesi hâline geliyor. Ortak ya da ayrı hesap tercihleri, harcama alışkanlıkları ve ekonomik kararların paylaşımı, ilişkinin psikolojik dinamikleriyle birlikte değerlendiriliyor. Satın alma davranışının da yalnızca ihtiyaçları karşılamadığı; kimlik kurma, sevgi gösterme, toplumsal statü kazanma ya da duygusal boşlukları telafi etme işlevleri üstlenebildiği ortaya konuyor.

Kitabın önemli bir bölümü parayla bağlantılı aşırı davranış biçimlerine ayrılıyor. Cimrilik, savurganlık, dürtüsel alışveriş, kumar, kredi bağımlılığı ve sürekli daha fazlasını isteme eğilimi; psikanalitik ve bilişsel psikoloji perspektiflerinden açıklanıyor. Bu davranışların ardında kaygıyı azaltma, kontrol duygusunu koruma, heyecan arama ya da eksiklik hissini telafi etme gibi psikolojik gereksinimlerin bulunduğu gösteriliyor. Klinik örnekler aracılığıyla obsesif para biriktirme ile kontrol kaybına dayalı aşırı tüketimin, görünüşte zıt olsalar da benzer duygusal kökenlerden beslendiği vurgulanıyor. Kumarın ve borçlanmanın zamanla haz veren etkinliklerden zorlayıcı bağımlılıklara dönüşebileceği; ani servet, miras ya da piyango kazançlarının ise beklenen mutluluğu getirmek yerine kimlik krizleri ve sosyal uyum sorunları yaratabileceği tartışılıyor.

Son bölümde Gallois, parayla daha sağlıklı bir ilişki kurmanın yolunun daha fazla kazanmaktan değil, ona yüklenen anlamları fark etmekten geçtiğini savunuyor. Para ne mutluluğun tek kaynağı ne de bütün sorunların çözümüdür; çoğu zaman sevgi, güvenlik, başarı ya da değer görme ihtiyacının simgesine dönüşmektedir. Yazar, bireyin irrasyonel para inançlarını sorgulamasını, ekonomik kararlarını kişisel değerleriyle uyumlu hâle getirmesini ve aile içinde para üzerine açık iletişim kurmasını öneriyor. Böylece kitap, parayı yalnızca ekonomik yaşamın değil, benlik, aile ve toplumsal ilişkilerin merkezinde yer alan güçlü bir psikolojik gösterge olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Thierry Gallois — Paranın Psikolojisi
Çeviren: Şeyma Gümüş • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 184 sayfa • 2026

Thomas Sowell — Ekonominin Temelleri (2026)

Thomas Sowell’in bu eseri, ekonomi bilimini teknik denklemlerden uzak durarak gündelik yaşamdan örneklerle açıklıyor. Yazar, ekonomiyi sınırlı kaynakların sınırsız ihtiyaçlar arasında nasıl paylaştırıldığını inceleyen bir disiplin olarak tanımlıyor. ‘Ekonominin Temelleri: Sağduyulu Bir Rehber’ (‘Basic Economics: A Common Sense Guide to the Economy’), ekonomik olayları anlamanın anahtarının bireylerin teşviklere nasıl tepki verdiğini kavramaktan geçtiğini vurguluyor.

Sowell, serbest piyasa ekonomisinin temelini arz, talep ve fiyat mekanizmasının oluşturduğunu anlatıyor. Fiyatların yalnızca alım satımı belirlemediğini, aynı zamanda üreticilere ve tüketicilere bilgi aktaran güçlü sinyaller oluşturduğunu gösteriyor. Piyasa fiyatlarının milyonlarca insanın kararını bir araya getirerek kaynakların etkin biçimde kullanılmasını sağladığını savunuyor. Devletin fiyatlara doğrudan müdahale etmesinin ise çoğu zaman kıtlık, israf ve verimsizlik gibi beklenmeyen sonuçlar doğurduğunu belirtiyor.

Kitapta kira kontrolleri, asgari ücret, fiyat sınırlamaları ve sübvansiyonlar gibi uygulamalar tarihsel örneklerle değerlendiriliyor. Sowell, iyi niyetle hazırlanan politikaların uzun vadede yeni sorunlar ortaya çıkarabildiğini ileri sürüyor. Özellikle kira kontrolünün konut yatırımlarını azalttığını, mevcut binaların bakımını olumsuz etkilediğini ve konut arzını daralttığını örneklerle açıklıyor.

Eserde emek piyasası ve ücretlerin oluşumu da ayrıntılı biçimde inceleniyor. Yazar, ücretlerin temel belirleyicisinin çalışanların üretkenliği olduğunu savunuyor. Sermaye birikimi, teknoloji, eğitim ve yatırım arttıkça verimliliğin yükseldiğini, bunun da ücretlere yansıdığını ifade ediyor. Gelişmekte olan ülkelerde düşük ücretlerin temel nedeninin düşük üretkenlik olduğunu, çalışma koşullarının da ekonomik gelişmeyle birlikte iyileştiğini vurguluyor.

Sowell, uluslararası ticaret, rekabet ve girişimcilik konularına da geniş yer veriyor. Serbest ticaretin ülkelerin karşılaştırmalı üstünlüklerinden yararlanmasını sağladığını ve özellikle küçük ekonomilere önemli fırsatlar sunduğunu belirtiyor. Rekabetin fiyatları düşürürken kaliteyi ve yeniliği teşvik ettiğini savunuyor. Tekellerin ise her zaman devlet müdahalesi gerektirmediğini, piyasa koşullarının da birçok durumda rekabeti yeniden oluşturabildiğini ileri sürüyor.

Kitapta enflasyon, bankacılık, kamu harcamaları, vergiler ve ulusal borç gibi konular da ele alınıyor. Sowell, enflasyonun para arzı ile üretim arasındaki dengenin bozulmasından kaynaklandığını açıklıyor. Kamu borcunun gelecek kuşaklara etkisinin borcun nasıl kullanıldığına ve ekonominin büyüme performansına bağlı olarak değiştiğini ifade ediyor. Sigorta sistemleri ve finansal piyasaların da risk paylaşımındaki işlevlerini örneklerle açıklıyor.

Kitabın temel mesajı, ekonomik politikaların yalnızca görünen kısa vadeli sonuçlarına değil, uzun vadeli ve dolaylı etkilerine de bakılması gerektiğini vurguluyor. Sowell, dünyanın farklı dönemlerinden ve ülkelerinden verdiği örneklerle aynı ekonomik ilkelerin benzer sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. ‘Ekonominin Temelleri’, ekonomiye matematiksel ayrıntılara girmeden sağlam bir giriş yapmak isteyen okurlara piyasa ekonomisinin işleyişini, devlet müdahalelerinin etkilerini ve ekonomik kararların toplumsal sonuçlarını anlaşılır bir dille açıklayan kapsamlı bir başvuru kaynağı sunuyor.

Thomas Sowell — Ekonominin Temelleri: Sağduyulu Bir Rehber
Çeviren: Mehmet Arif Taşkıran • Barometre Yayınları
Ekonomi • 852 sayfa • 2026

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri (2026)

‘Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri’, Türkiye’de sermaye sınıfını tek parça ve uyumlu bir yapı olarak gören yaygın yaklaşımı sorguluyor. Akif Avcı, sermaye örgütlerini yalnızca ekonomik aktörler olarak değil; devletle, küresel kapitalizmle ve sınıf mücadeleleriyle iç içe geçmiş tarihsel güç odakları olarak ele alıyor. Böylece Türkiye kapitalizminin gelişim sürecini, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmalar ve ittifaklar üzerinden yeniden okumaya açıyor.

Çalışmanın merkezinde, Türkiye’nin küresel kapitalist sisteme eşitsiz ve bağımlı biçimde eklemlendiği fikri yer alıyor. Avcı’ya göre bu bağımlı entegrasyon, yalnızca ekonomik yapıyı değil, devletin işleyişini, sınıf mücadelelerini ve sermaye örgütlerinin siyasal konumlanışını da belirledi. IMF, Dünya Bankası ve neoliberal dönüşüm süreçleriyle birlikte Türkiye’de sermaye birikim rejimi yeniden şekillendi; özelleştirmeler, serbest piyasa politikaları ve uluslararası sermaye ilişkileri yeni bir iktidar mimarisi oluşturdu. Kitap, bu dönüşümü emperyalizm kuramı ve “eşitsiz ve bileşik gelişme” yaklaşımı çerçevesinde değerlendirerek Türkiye’yi geç kapitalistleşmiş bir ülke olarak konumlandırıyor.

Eserde sermaye sınıfı; ulusal, uluslararası ve ulusötesi fraksiyonlar biçiminde ayrıştırılıyor. Bu ayrım, yalnızca kültürel ya da ideolojik farklara değil, üretim ilişkilerine, sermaye dolaşımına ve küresel ticaret ağlarına dayanıyor. TOBB, tarihsel olarak daha geniş ve heterojen bir sermaye tabanını temsil eden bir yapı olarak incelenirken; TÜSİAD büyük sermayenin, ulusötesi entegrasyonun ve küresel serbest ticaret politikalarının başlıca taşıyıcısı olarak değerlendiriliyor. MÜSİAD ise Anadolu sermayesinin yükselişiyle birlikte şekillenen, devlet içi güç mücadelelerinde etkin rol oynayan farklı bir sermaye birikim hattını temsil ediyor. TUSKON örneği üzerinden ise dini cemaat ağlarıyla küresel ticaret ilişkilerinin nasıl birleştiği ve bu yapının devletle kurduğu ittifakın nasıl dağıldığı analiz ediliyor.

Kitap, Türkiye’de kapitalist dönüşümün yalnızca ekonomi politikalarıyla değil, devlet aygıtı içindeki mücadelelerle, hegemonya arayışlarıyla ve küresel güç ilişkileriyle birlikte anlaşılabileceğini savunuyor. TÜSİAD’dan MÜSİAD’a, TOBB’dan TUSKON’a uzanan çizgide sermaye örgütleri, yalnızca çıkar grupları değil; aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme, neoliberalizm ve küreselleşme deneyimlerinin aktif kurucuları olarak değerlendiriliyor. Bu yönüyle çalışma, Türkiye’de sermaye-devlet ilişkilerini tarihsel materyalist bir zeminde yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı ve eleştirel bir analiz sunuyor.

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri: TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB ve TUSKON’un Devletle İlişkileri
• Yordam Kitap
Siyaset • 400 sayfa • 2026

Robbie Mochrie — İktisatçı Gibi Düşünmek (2026)

Robbie Mochrie’nin bu çalışması, iktisadi düşüncesinin gelişimini önemli iktisatçıların fikirleri üzerinden anlatıyor ve iktisatçıların dünyayı nasıl analiz ettiğini açıklıyor. Mochrie, iktisadı yalnızca sayılarla çalışan teknik bir disiplin olarak değil, insanların kararlarını, kurumları ve toplumsal ilişkileri anlamaya çalışan bir düşünme biçimi olarak ele alıyor. Kitapta Adam Smith’ten Karl Marx’a, John Maynard Keynes’ten Milton Friedman’a kadar birçok düşünürün ortaya koyduğu fikirler tartışılıyor. Bu düşünürlerin her biri piyasa, emek, devlet ve krizler gibi temel sorunları farklı biçimlerde yorumluyor. Mochrie bu tartışmaları kronolojik bir çerçevede ele alarak iktisat düşüncesinin zaman içinde nasıl değiştiğini gösteriyor.

‘İktisatçı Gibi Düşünmek’ (‘How to Think Like an Economist’) aynı zamanda iktisadi düşüncenin tarihsel bağlamını da açıklıyor. Sanayi Devrimi, kapitalizmin yayılması ve büyük ekonomik krizler gibi gelişmeler iktisatçıların sorularını ve cevaplarını şekillendiriyor. Mochrie, Adam Smith’in piyasa düzeni hakkındaki görüşlerini, Marx’ın kapitalizm eleştirisini ve Keynes’in ekonomik krizlere yönelik devlet müdahalesi önerilerini anlaşılır bir dille anlatıyor. Daha sonraki dönemde ortaya çıkan neoliberal düşünce, para politikası tartışmaları ve modern iktisat yaklaşımları da bu çerçeve içinde ele alınıyor. Böylece okuyucu farklı iktisadi teorilerin hangi sorunlara yanıt aradığını ve hangi koşullarda ortaya çıktığını görme fırsatı buluyor.

Mochrie kitabın genelinde iktisatçıların yalnızca teoriler üretmediğini, aynı zamanda dünyayı yorumlama biçimimizi etkilediğini vurguluyor. İktisadi düşünce insanların çalışmayı, tüketimi, devletin rolünü ve toplumsal eşitsizliği nasıl değerlendirdiğini şekillendiriyor. Mochrie bu nedenle iktisat öğrenmenin yalnızca modelleri anlamak değil, farklı düşünme biçimlerini kavramak anlamına geldiğini söylüyor. Kitap karmaşık teorileri açık bir anlatımla sunarak ekonomi tarihine iyi bir giriş sağlıyor. Bu yönüyle kitap, iktisadi düşüncenin temel kavramlarını ve büyük iktisatçıların dünyayı nasıl yorumladığını anlamak isteyen okurlar için öğretici bir rehber.

Robbie Mochrie — İktisatçı Gibi Düşünmek: Dünyayı Şekillendiren Büyük İktisatçılar ve Onlardan Öğrenebileceklerimiz
Çeviren: M. Tuncay Kuş • Alfa Yayınları
İktisat • 320 sayfa • 2026

Hüseyin Al, Şevket Kamil Akar — Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar (2026)

Hüseyin Al ve Şevket Kamil Akar imzalı, ‘Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar’ adlı çalışma, Osmanlı mali ve iktisat tarihinin merkezinde yer alan sarrafları, klişelere indirgenmiş bir figür olmaktan çıkarıp kurumsal, tarihsel ve toplumsal bir yapı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, sarraflığı yalnızca para bozan esnaf pratiği olarak değil; lonca örgütlenmesi, gedik sistemi, nizamnameler, hukuki statüler ve ekonomik işlevler üzerinden şekillenen çok katmanlı bir finansal alan olarak ele alıyor.

Eserin omurgasını, “sarraf” kavramının tarihsel anlam dünyasının yeniden kurulması oluşturuyor. Galata bankerleriyle sarrafların birbirine karıştırılmasından doğan anakronik anlatılar çözülürken, mesleğin semantik dönüşümü, kurumsal sınırları ve tarihsel sürekliliği titizlikle izleniyor. Böylece sarraflar, ideolojik önyargılarla üretilmiş stereotiplerden arındırılarak, Osmanlı finans sisteminin özgün aktörleri olarak konumlandırılıyor.

Kitap, lonca yapıları, gedik düzeni, kumpanya sarrafları, köşe sarrafları, gümüşçüler, nizamnameler ve düzenleyici mekanizmalar üzerinden İstanbul’daki sarraflık alanının nasıl örgütlendiğini ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Para değişimi, iltizam finansmanı, mesleki imtiyazlar, yetki çatışmaları ve düzenleme pratikleri, sarraflığın yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir alan olduğunu gösteriyor.

Önsözde vurgulanan temel yönelim, literatürde yanlış temeller üzerine inşa edilmiş anlatıları dönüştürmek ve sarraflık çalışmalarını sağlam bir tarihsel zemine oturtmak. Al ve Akar, uzun soluklu arşiv çalışmalarıyla, sarrafların 17. yüzyıldan Tanzimat sonrasına uzanan dönüşümünü izleyerek, mesleğin tarihsel sürekliliğini ve kırılma noktalarını birlikte düşünmeyi mümkün kılıyor. Böylece kitap, Osmanlı İstanbulu’nda sarrafları yalnızca bir meslek grubu olarak değil, imparatorluğun mali yapısını taşıyan kurumsal bir omurga olarak yeniden tanımlıyor.

Bu yönüyle ‘Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar’, Osmanlı finans tarihine dair bilgiyi derinleştiren, kavramsal karmaşayı gideren ve sarraflık literatürünü yeniden kuran bir başvuru eseri.

Hüseyin Al, Şevket Kamil Akar — Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar: Tarihsel Gelişim, Örgütlenme, Ekonomik İşlevler
• Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 440 sayfa • 2026

Bilsay Kuruç — Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi (2026)

Bilsay Kuruç bu çalışmasında, Cumhuriyet’in kuruluşunu yalnızca siyasal bir kopuş olarak değil, sınıfsal ve iktisadi bir yeniden yapılanma süreci olarak ele alıyor. Yeni rejimin omurgasını oluşturan orta sınıfın, önce siyasal düzeni kurduğunu, ardından ekonomik alanı biçimlendirdiğini gösteriyor. Cumhuriyetçi projenin, dönemin uluslararası güç dengeleri içinde şekillendiğini ve bu dengelere karşı kendi yolunu aradığını vurguluyor.

1920’ler, Kuruç’a göre hukuki ve kurumsal inşanın öne çıktığı bir geçiş evresiydi. Anayasa, yasalar ve devlet aygıtı biçimlenirken ekonomi görece serbest bir alanda ilerliyordu. 1930’larda ise tablo değişti ve orta sınıfın bilinçli bir ekonomi politikası üretme iradesi belirginleşti. Sanayileşme hamleleri, devletçilik uygulamaları ve planlama arayışları bu dönemde rejimin altyapısını kalıcı hale getirdi.

Kitap, Türkiye’nin bu çabasını küresel sahnedeki büyük aktörlerle birlikte okuyor. İngiltere’nin gerileyen hegemonya iddiası, ABD’nin yükselen gücü, Avrupa’daki kırılgan dengeler ve Almanya’nın saldırgan tutumu, Türkiye’nin konumunu daha anlamlı kılıyor. Sovyetler Birliği ile kurulan mesafeli yakınlık ise iki “isyancı” ülkenin benzer arayışlarını yansıtıyor. Bu çerçevede genç Cumhuriyet’in kapitalizmle kurduğu gerilimli ilişki somut örneklerle anlatılıyor.

Kuruç, tarihsel veriyi iktisatçı bakışıyla yorumluyor ve anlatıyı anekdotlarla zenginleştiriyor. Mustafa Kemal döneminin ekonomi politikalarını çözümlerken, yalnızca geçmişi açıklamıyor, kapitalizmin bugünkü sorunlarına da dolaylı bir ışık tutuyor. Kitap, Türkiye’nin bağımsızlık arayışının ekonomik boyutunu anlamak isteyenler için temel bir kaynak oluşturuyor.

Bilsay Kuruç — Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi: Büyük Devletler ve Türkiye
• İş Kültür Yayınları
İnceleme • 624 sayfa • 2026

Paul Richardson – Coğrafyanın Mitleri (2025)

Paul Richardson, ‘Coğrafyanın Mitleri’ adlı kitabında dünyayı tarafsızca gördüğümüz yanılgısını sorguluyor. Haritaların, sınırların ve ekonomik göstergelerin doğal gerçekler değil, tarihsel ve kültürel kurgular olduğunu gösteriyor. Ona göre modern insan dünyayı olduğu gibi değil, öğretilmiş şemalar aracılığıyla algılıyor ve bu şemalar siyasal kararları da belirliyor.

‘Coğrafyanın Mitleri: Dünyayı Yanlış Anlamanın Sekiz Yolu’ (‘Myths of Geography: Eight Ways We Get the World Wrong’), kıtaların çiziminden ulus-devlet fikrine, sınırların değişmezliği inancından ekonomik büyümenin evrensel bir hedef olarak sunulmasına kadar sekiz temel coğrafi miti inceliyor. Richardson, GSYİH gibi ölçütlerin refahı temsil ettiğine dair kabulleri, Çin’in Yeni İpek Yolu’nun kaçınılmaz bir yayılma hamlesi olarak okunmasını ve Rusya’nın coğrafyası gereği tehditkâr olduğu fikrini eleştirel biçimde çözümlüyor.

Yazar, coğrafyanın yalnızca fiziksel bir zemin değil, anlam üreten bir anlatı alanı olduğunu savunuyor. Haritaların masum olmadığını, iktidar ilişkilerini görünmez kıldığını ve dünyayı belirli biçimlerde düşünmeye zorladığını gösteriyor. Bu nedenle kitap, coğrafyayı kader olarak değil, sürekli yeniden yazılan bir yorum olarak ele alıyor.

Kitap, küresel siyaseti, ekonomi dilini ve mekân algısını sorgulamak isteyenler için önemli bir çalışma sayılıyor. Richardson, okuru alışıldık sınırların dışına çıkmaya çağırıyor ve dünyayı yeniden düşünmenin entelektüel bir zorunluluk olduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Paul Richardson – Coğrafyanın Mitleri: Dünyayı Yanlış Anlamanın Sekiz Yolu, çeviren: Samet Özgüler, Timaş Yayınları, coğrafya, 272 sayfa, 2025

Witold Kula – Feodalizmin Ekonomik Teorisi (2025)

Witold Kula’nın bu eseri, feodal ekonominin yalnızca tarihsel bir aşama değil, kendi iç mantığı ve dinamikleri olan özgün bir sistem olduğunu ileri sürüyor. Kula, Marx’ın üretim biçimleri yaklaşımından esinlense de ekonomik süreçleri salt üretim araçlarının mülkiyetine indirgemeden açıklamaya çalışıyor. Amacı, feodalizmi soyut bir model olarak kurmak ve bu model aracılığıyla Orta Çağ toplumlarının işleyişini kavramsal düzeyde çözümlemek. Kitap, tarihsel olguların ardındaki ekonomik yasaları ortaya koyarak, feodal sistemin modern kapitalist ekonomiden nasıl farklılaştığını göstermeye odaklanıyor.

Kula’ya göre feodal ekonomi, piyasa yasalarına değil, toplumsal statü, yükümlülük ve geleneklere dayalı bir değişim düzenine sahipti. Toprak, üretimin merkeziydi ama değer yaratımı bireysel çıkarla değil, hiyerarşik ilişkilerle belirleniyordu. Üretici köylü emeğinin büyük kısmını doğrudan pazara değil, feodal beylerin taleplerine yönlendiriyordu. Bu durum, ekonomik davranışların rasyonel kar arayışından ziyade toplumsal konumun gereklerine göre şekillendiğini ortaya koyuyor.

Eserde dikkat çekici olan, Kula’nın feodalizmi durağan değil, kendi iç çelişkileriyle dönüşen bir sistem olarak yorumlaması. Nüfus artışı, toprak kıtlığı, vergi yükleri ve para ekonomisinin gelişimi, bu modelin sınırlarını zorlayan unsurlar olarak ele alınıyor. Feodal sistemin çözülüşü, kapitalizmin yükselişine giden çizgide doğal bir ilerleme değil, yapısal gerilimlerin sonucu olarak açıklanıyor.

‘Feodalizmin Ekonomik Teorisi’ (‘An Economic Theory of the Feudal System: Towards a Model’), iktisat tarihi ile toplumsal teori arasında köprü kuran özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor. Kula, ekonomiyi soyut rakamlarla değil, tarihsel toplumsal ilişkilerin canlı bir organizması olarak ele alıyor.

  • Künye: Witold Kula – Feodalizmin Ekonomik Teorisi: 1600’lerden 1800’lere Polonya Ekonomisi için Bir Model, çeviren: Oğuz Esen, Efil Yayınevi, iktisat, 292 sayfa, 2025