Thomas Sowell — Ekonominin Temelleri (2026)

Thomas Sowell’in bu eseri, ekonomi bilimini teknik denklemlerden uzak durarak gündelik yaşamdan örneklerle açıklıyor. Yazar, ekonomiyi sınırlı kaynakların sınırsız ihtiyaçlar arasında nasıl paylaştırıldığını inceleyen bir disiplin olarak tanımlıyor. ‘Ekonominin Temelleri: Sağduyulu Bir Rehber’ (‘Basic Economics: A Common Sense Guide to the Economy’), ekonomik olayları anlamanın anahtarının bireylerin teşviklere nasıl tepki verdiğini kavramaktan geçtiğini vurguluyor.

Sowell, serbest piyasa ekonomisinin temelini arz, talep ve fiyat mekanizmasının oluşturduğunu anlatıyor. Fiyatların yalnızca alım satımı belirlemediğini, aynı zamanda üreticilere ve tüketicilere bilgi aktaran güçlü sinyaller oluşturduğunu gösteriyor. Piyasa fiyatlarının milyonlarca insanın kararını bir araya getirerek kaynakların etkin biçimde kullanılmasını sağladığını savunuyor. Devletin fiyatlara doğrudan müdahale etmesinin ise çoğu zaman kıtlık, israf ve verimsizlik gibi beklenmeyen sonuçlar doğurduğunu belirtiyor.

Kitapta kira kontrolleri, asgari ücret, fiyat sınırlamaları ve sübvansiyonlar gibi uygulamalar tarihsel örneklerle değerlendiriliyor. Sowell, iyi niyetle hazırlanan politikaların uzun vadede yeni sorunlar ortaya çıkarabildiğini ileri sürüyor. Özellikle kira kontrolünün konut yatırımlarını azalttığını, mevcut binaların bakımını olumsuz etkilediğini ve konut arzını daralttığını örneklerle açıklıyor.

Eserde emek piyasası ve ücretlerin oluşumu da ayrıntılı biçimde inceleniyor. Yazar, ücretlerin temel belirleyicisinin çalışanların üretkenliği olduğunu savunuyor. Sermaye birikimi, teknoloji, eğitim ve yatırım arttıkça verimliliğin yükseldiğini, bunun da ücretlere yansıdığını ifade ediyor. Gelişmekte olan ülkelerde düşük ücretlerin temel nedeninin düşük üretkenlik olduğunu, çalışma koşullarının da ekonomik gelişmeyle birlikte iyileştiğini vurguluyor.

Sowell, uluslararası ticaret, rekabet ve girişimcilik konularına da geniş yer veriyor. Serbest ticaretin ülkelerin karşılaştırmalı üstünlüklerinden yararlanmasını sağladığını ve özellikle küçük ekonomilere önemli fırsatlar sunduğunu belirtiyor. Rekabetin fiyatları düşürürken kaliteyi ve yeniliği teşvik ettiğini savunuyor. Tekellerin ise her zaman devlet müdahalesi gerektirmediğini, piyasa koşullarının da birçok durumda rekabeti yeniden oluşturabildiğini ileri sürüyor.

Kitapta enflasyon, bankacılık, kamu harcamaları, vergiler ve ulusal borç gibi konular da ele alınıyor. Sowell, enflasyonun para arzı ile üretim arasındaki dengenin bozulmasından kaynaklandığını açıklıyor. Kamu borcunun gelecek kuşaklara etkisinin borcun nasıl kullanıldığına ve ekonominin büyüme performansına bağlı olarak değiştiğini ifade ediyor. Sigorta sistemleri ve finansal piyasaların da risk paylaşımındaki işlevlerini örneklerle açıklıyor.

Kitabın temel mesajı, ekonomik politikaların yalnızca görünen kısa vadeli sonuçlarına değil, uzun vadeli ve dolaylı etkilerine de bakılması gerektiğini vurguluyor. Sowell, dünyanın farklı dönemlerinden ve ülkelerinden verdiği örneklerle aynı ekonomik ilkelerin benzer sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. ‘Ekonominin Temelleri’, ekonomiye matematiksel ayrıntılara girmeden sağlam bir giriş yapmak isteyen okurlara piyasa ekonomisinin işleyişini, devlet müdahalelerinin etkilerini ve ekonomik kararların toplumsal sonuçlarını anlaşılır bir dille açıklayan kapsamlı bir başvuru kaynağı sunuyor.

Thomas Sowell — Ekonominin Temelleri: Sağduyulu Bir Rehber
Çeviren: Mehmet Arif Taşkıran • Barometre Yayınları
Ekonomi • 852 sayfa • 2026

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri (2026)

‘Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri’, Türkiye’de sermaye sınıfını tek parça ve uyumlu bir yapı olarak gören yaygın yaklaşımı sorguluyor. Akif Avcı, sermaye örgütlerini yalnızca ekonomik aktörler olarak değil; devletle, küresel kapitalizmle ve sınıf mücadeleleriyle iç içe geçmiş tarihsel güç odakları olarak ele alıyor. Böylece Türkiye kapitalizminin gelişim sürecini, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmalar ve ittifaklar üzerinden yeniden okumaya açıyor.

Çalışmanın merkezinde, Türkiye’nin küresel kapitalist sisteme eşitsiz ve bağımlı biçimde eklemlendiği fikri yer alıyor. Avcı’ya göre bu bağımlı entegrasyon, yalnızca ekonomik yapıyı değil, devletin işleyişini, sınıf mücadelelerini ve sermaye örgütlerinin siyasal konumlanışını da belirledi. IMF, Dünya Bankası ve neoliberal dönüşüm süreçleriyle birlikte Türkiye’de sermaye birikim rejimi yeniden şekillendi; özelleştirmeler, serbest piyasa politikaları ve uluslararası sermaye ilişkileri yeni bir iktidar mimarisi oluşturdu. Kitap, bu dönüşümü emperyalizm kuramı ve “eşitsiz ve bileşik gelişme” yaklaşımı çerçevesinde değerlendirerek Türkiye’yi geç kapitalistleşmiş bir ülke olarak konumlandırıyor.

Eserde sermaye sınıfı; ulusal, uluslararası ve ulusötesi fraksiyonlar biçiminde ayrıştırılıyor. Bu ayrım, yalnızca kültürel ya da ideolojik farklara değil, üretim ilişkilerine, sermaye dolaşımına ve küresel ticaret ağlarına dayanıyor. TOBB, tarihsel olarak daha geniş ve heterojen bir sermaye tabanını temsil eden bir yapı olarak incelenirken; TÜSİAD büyük sermayenin, ulusötesi entegrasyonun ve küresel serbest ticaret politikalarının başlıca taşıyıcısı olarak değerlendiriliyor. MÜSİAD ise Anadolu sermayesinin yükselişiyle birlikte şekillenen, devlet içi güç mücadelelerinde etkin rol oynayan farklı bir sermaye birikim hattını temsil ediyor. TUSKON örneği üzerinden ise dini cemaat ağlarıyla küresel ticaret ilişkilerinin nasıl birleştiği ve bu yapının devletle kurduğu ittifakın nasıl dağıldığı analiz ediliyor.

Kitap, Türkiye’de kapitalist dönüşümün yalnızca ekonomi politikalarıyla değil, devlet aygıtı içindeki mücadelelerle, hegemonya arayışlarıyla ve küresel güç ilişkileriyle birlikte anlaşılabileceğini savunuyor. TÜSİAD’dan MÜSİAD’a, TOBB’dan TUSKON’a uzanan çizgide sermaye örgütleri, yalnızca çıkar grupları değil; aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme, neoliberalizm ve küreselleşme deneyimlerinin aktif kurucuları olarak değerlendiriliyor. Bu yönüyle çalışma, Türkiye’de sermaye-devlet ilişkilerini tarihsel materyalist bir zeminde yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı ve eleştirel bir analiz sunuyor.

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri: TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB ve TUSKON’un Devletle İlişkileri
• Yordam Kitap
Siyaset • 400 sayfa • 2026

Robbie Mochrie — İktisatçı Gibi Düşünmek (2026)

Robbie Mochrie’nin bu çalışması, iktisadi düşüncesinin gelişimini önemli iktisatçıların fikirleri üzerinden anlatıyor ve iktisatçıların dünyayı nasıl analiz ettiğini açıklıyor. Mochrie, iktisadı yalnızca sayılarla çalışan teknik bir disiplin olarak değil, insanların kararlarını, kurumları ve toplumsal ilişkileri anlamaya çalışan bir düşünme biçimi olarak ele alıyor. Kitapta Adam Smith’ten Karl Marx’a, John Maynard Keynes’ten Milton Friedman’a kadar birçok düşünürün ortaya koyduğu fikirler tartışılıyor. Bu düşünürlerin her biri piyasa, emek, devlet ve krizler gibi temel sorunları farklı biçimlerde yorumluyor. Mochrie bu tartışmaları kronolojik bir çerçevede ele alarak iktisat düşüncesinin zaman içinde nasıl değiştiğini gösteriyor.

‘İktisatçı Gibi Düşünmek’ (‘How to Think Like an Economist’) aynı zamanda iktisadi düşüncenin tarihsel bağlamını da açıklıyor. Sanayi Devrimi, kapitalizmin yayılması ve büyük ekonomik krizler gibi gelişmeler iktisatçıların sorularını ve cevaplarını şekillendiriyor. Mochrie, Adam Smith’in piyasa düzeni hakkındaki görüşlerini, Marx’ın kapitalizm eleştirisini ve Keynes’in ekonomik krizlere yönelik devlet müdahalesi önerilerini anlaşılır bir dille anlatıyor. Daha sonraki dönemde ortaya çıkan neoliberal düşünce, para politikası tartışmaları ve modern iktisat yaklaşımları da bu çerçeve içinde ele alınıyor. Böylece okuyucu farklı iktisadi teorilerin hangi sorunlara yanıt aradığını ve hangi koşullarda ortaya çıktığını görme fırsatı buluyor.

Mochrie kitabın genelinde iktisatçıların yalnızca teoriler üretmediğini, aynı zamanda dünyayı yorumlama biçimimizi etkilediğini vurguluyor. İktisadi düşünce insanların çalışmayı, tüketimi, devletin rolünü ve toplumsal eşitsizliği nasıl değerlendirdiğini şekillendiriyor. Mochrie bu nedenle iktisat öğrenmenin yalnızca modelleri anlamak değil, farklı düşünme biçimlerini kavramak anlamına geldiğini söylüyor. Kitap karmaşık teorileri açık bir anlatımla sunarak ekonomi tarihine iyi bir giriş sağlıyor. Bu yönüyle kitap, iktisadi düşüncenin temel kavramlarını ve büyük iktisatçıların dünyayı nasıl yorumladığını anlamak isteyen okurlar için öğretici bir rehber.

Robbie Mochrie — İktisatçı Gibi Düşünmek: Dünyayı Şekillendiren Büyük İktisatçılar ve Onlardan Öğrenebileceklerimiz
Çeviren: M. Tuncay Kuş • Alfa Yayınları
İktisat • 320 sayfa • 2026

Hüseyin Al, Şevket Kamil Akar — Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar (2026)

Hüseyin Al ve Şevket Kamil Akar imzalı, ‘Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar’ adlı çalışma, Osmanlı mali ve iktisat tarihinin merkezinde yer alan sarrafları, klişelere indirgenmiş bir figür olmaktan çıkarıp kurumsal, tarihsel ve toplumsal bir yapı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, sarraflığı yalnızca para bozan esnaf pratiği olarak değil; lonca örgütlenmesi, gedik sistemi, nizamnameler, hukuki statüler ve ekonomik işlevler üzerinden şekillenen çok katmanlı bir finansal alan olarak ele alıyor.

Eserin omurgasını, “sarraf” kavramının tarihsel anlam dünyasının yeniden kurulması oluşturuyor. Galata bankerleriyle sarrafların birbirine karıştırılmasından doğan anakronik anlatılar çözülürken, mesleğin semantik dönüşümü, kurumsal sınırları ve tarihsel sürekliliği titizlikle izleniyor. Böylece sarraflar, ideolojik önyargılarla üretilmiş stereotiplerden arındırılarak, Osmanlı finans sisteminin özgün aktörleri olarak konumlandırılıyor.

Kitap, lonca yapıları, gedik düzeni, kumpanya sarrafları, köşe sarrafları, gümüşçüler, nizamnameler ve düzenleyici mekanizmalar üzerinden İstanbul’daki sarraflık alanının nasıl örgütlendiğini ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Para değişimi, iltizam finansmanı, mesleki imtiyazlar, yetki çatışmaları ve düzenleme pratikleri, sarraflığın yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir alan olduğunu gösteriyor.

Önsözde vurgulanan temel yönelim, literatürde yanlış temeller üzerine inşa edilmiş anlatıları dönüştürmek ve sarraflık çalışmalarını sağlam bir tarihsel zemine oturtmak. Al ve Akar, uzun soluklu arşiv çalışmalarıyla, sarrafların 17. yüzyıldan Tanzimat sonrasına uzanan dönüşümünü izleyerek, mesleğin tarihsel sürekliliğini ve kırılma noktalarını birlikte düşünmeyi mümkün kılıyor. Böylece kitap, Osmanlı İstanbulu’nda sarrafları yalnızca bir meslek grubu olarak değil, imparatorluğun mali yapısını taşıyan kurumsal bir omurga olarak yeniden tanımlıyor.

Bu yönüyle ‘Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar’, Osmanlı finans tarihine dair bilgiyi derinleştiren, kavramsal karmaşayı gideren ve sarraflık literatürünü yeniden kuran bir başvuru eseri.

Hüseyin Al, Şevket Kamil Akar — Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar: Tarihsel Gelişim, Örgütlenme, Ekonomik İşlevler
• Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 440 sayfa • 2026

Bilsay Kuruç — Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi (2026)

Bilsay Kuruç bu çalışmasında, Cumhuriyet’in kuruluşunu yalnızca siyasal bir kopuş olarak değil, sınıfsal ve iktisadi bir yeniden yapılanma süreci olarak ele alıyor. Yeni rejimin omurgasını oluşturan orta sınıfın, önce siyasal düzeni kurduğunu, ardından ekonomik alanı biçimlendirdiğini gösteriyor. Cumhuriyetçi projenin, dönemin uluslararası güç dengeleri içinde şekillendiğini ve bu dengelere karşı kendi yolunu aradığını vurguluyor.

1920’ler, Kuruç’a göre hukuki ve kurumsal inşanın öne çıktığı bir geçiş evresiydi. Anayasa, yasalar ve devlet aygıtı biçimlenirken ekonomi görece serbest bir alanda ilerliyordu. 1930’larda ise tablo değişti ve orta sınıfın bilinçli bir ekonomi politikası üretme iradesi belirginleşti. Sanayileşme hamleleri, devletçilik uygulamaları ve planlama arayışları bu dönemde rejimin altyapısını kalıcı hale getirdi.

Kitap, Türkiye’nin bu çabasını küresel sahnedeki büyük aktörlerle birlikte okuyor. İngiltere’nin gerileyen hegemonya iddiası, ABD’nin yükselen gücü, Avrupa’daki kırılgan dengeler ve Almanya’nın saldırgan tutumu, Türkiye’nin konumunu daha anlamlı kılıyor. Sovyetler Birliği ile kurulan mesafeli yakınlık ise iki “isyancı” ülkenin benzer arayışlarını yansıtıyor. Bu çerçevede genç Cumhuriyet’in kapitalizmle kurduğu gerilimli ilişki somut örneklerle anlatılıyor.

Kuruç, tarihsel veriyi iktisatçı bakışıyla yorumluyor ve anlatıyı anekdotlarla zenginleştiriyor. Mustafa Kemal döneminin ekonomi politikalarını çözümlerken, yalnızca geçmişi açıklamıyor, kapitalizmin bugünkü sorunlarına da dolaylı bir ışık tutuyor. Kitap, Türkiye’nin bağımsızlık arayışının ekonomik boyutunu anlamak isteyenler için temel bir kaynak oluşturuyor.

Bilsay Kuruç — Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi: Büyük Devletler ve Türkiye
• İş Kültür Yayınları
İnceleme • 624 sayfa • 2026

Paul Richardson – Coğrafyanın Mitleri (2025)

Paul Richardson, ‘Coğrafyanın Mitleri’ adlı kitabında dünyayı tarafsızca gördüğümüz yanılgısını sorguluyor. Haritaların, sınırların ve ekonomik göstergelerin doğal gerçekler değil, tarihsel ve kültürel kurgular olduğunu gösteriyor. Ona göre modern insan dünyayı olduğu gibi değil, öğretilmiş şemalar aracılığıyla algılıyor ve bu şemalar siyasal kararları da belirliyor.

‘Coğrafyanın Mitleri: Dünyayı Yanlış Anlamanın Sekiz Yolu’ (‘Myths of Geography: Eight Ways We Get the World Wrong’), kıtaların çiziminden ulus-devlet fikrine, sınırların değişmezliği inancından ekonomik büyümenin evrensel bir hedef olarak sunulmasına kadar sekiz temel coğrafi miti inceliyor. Richardson, GSYİH gibi ölçütlerin refahı temsil ettiğine dair kabulleri, Çin’in Yeni İpek Yolu’nun kaçınılmaz bir yayılma hamlesi olarak okunmasını ve Rusya’nın coğrafyası gereği tehditkâr olduğu fikrini eleştirel biçimde çözümlüyor.

Yazar, coğrafyanın yalnızca fiziksel bir zemin değil, anlam üreten bir anlatı alanı olduğunu savunuyor. Haritaların masum olmadığını, iktidar ilişkilerini görünmez kıldığını ve dünyayı belirli biçimlerde düşünmeye zorladığını gösteriyor. Bu nedenle kitap, coğrafyayı kader olarak değil, sürekli yeniden yazılan bir yorum olarak ele alıyor.

Kitap, küresel siyaseti, ekonomi dilini ve mekân algısını sorgulamak isteyenler için önemli bir çalışma sayılıyor. Richardson, okuru alışıldık sınırların dışına çıkmaya çağırıyor ve dünyayı yeniden düşünmenin entelektüel bir zorunluluk olduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Paul Richardson – Coğrafyanın Mitleri: Dünyayı Yanlış Anlamanın Sekiz Yolu, çeviren: Samet Özgüler, Timaş Yayınları, coğrafya, 272 sayfa, 2025

Witold Kula – Feodalizmin Ekonomik Teorisi (2025)

Witold Kula’nın bu eseri, feodal ekonominin yalnızca tarihsel bir aşama değil, kendi iç mantığı ve dinamikleri olan özgün bir sistem olduğunu ileri sürüyor. Kula, Marx’ın üretim biçimleri yaklaşımından esinlense de ekonomik süreçleri salt üretim araçlarının mülkiyetine indirgemeden açıklamaya çalışıyor. Amacı, feodalizmi soyut bir model olarak kurmak ve bu model aracılığıyla Orta Çağ toplumlarının işleyişini kavramsal düzeyde çözümlemek. Kitap, tarihsel olguların ardındaki ekonomik yasaları ortaya koyarak, feodal sistemin modern kapitalist ekonomiden nasıl farklılaştığını göstermeye odaklanıyor.

Kula’ya göre feodal ekonomi, piyasa yasalarına değil, toplumsal statü, yükümlülük ve geleneklere dayalı bir değişim düzenine sahipti. Toprak, üretimin merkeziydi ama değer yaratımı bireysel çıkarla değil, hiyerarşik ilişkilerle belirleniyordu. Üretici köylü emeğinin büyük kısmını doğrudan pazara değil, feodal beylerin taleplerine yönlendiriyordu. Bu durum, ekonomik davranışların rasyonel kar arayışından ziyade toplumsal konumun gereklerine göre şekillendiğini ortaya koyuyor.

Eserde dikkat çekici olan, Kula’nın feodalizmi durağan değil, kendi iç çelişkileriyle dönüşen bir sistem olarak yorumlaması. Nüfus artışı, toprak kıtlığı, vergi yükleri ve para ekonomisinin gelişimi, bu modelin sınırlarını zorlayan unsurlar olarak ele alınıyor. Feodal sistemin çözülüşü, kapitalizmin yükselişine giden çizgide doğal bir ilerleme değil, yapısal gerilimlerin sonucu olarak açıklanıyor.

‘Feodalizmin Ekonomik Teorisi’ (‘An Economic Theory of the Feudal System: Towards a Model’), iktisat tarihi ile toplumsal teori arasında köprü kuran özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor. Kula, ekonomiyi soyut rakamlarla değil, tarihsel toplumsal ilişkilerin canlı bir organizması olarak ele alıyor.

  • Künye: Witold Kula – Feodalizmin Ekonomik Teorisi: 1600’lerden 1800’lere Polonya Ekonomisi için Bir Model, çeviren: Oğuz Esen, Efil Yayınevi, iktisat, 292 sayfa, 2025

Michael Sommer – Antik Çağ’da Ekonomi (2025)

Michael Sommer’in bu eseri, Antik Akdeniz dünyasının ekonomik yaşamını tarihsel, toplumsal ve coğrafi bağlamlarıyla birlikte ele alarak kapsamlı bir perspektif sunuyor. ‘Antik Çağ’da Ekonomi’ (‘Wirtschaftsgeschichte der Antike’), Antik Yunan’dan Roma İmparatorluğu’na kadar uzanan geniş bir zaman aralığında, ekonominin nasıl işlediğini, kimlerin üretici ve tüketici olduğunu, hangi yapıların ekonomik faaliyetleri belirlediğini sorguluyor. Bu eser, modern ekonomi anlayışını doğrudan uygulamak yerine, antik dünyaya özgü ekonomik mantığı anlamayı amaçlıyor.

Yazar, öncelikle Antik Çağ’da ekonominin modern anlamdaki piyasa odaklı bir sistemden ziyade, büyük ölçüde yerel, kendine yeterli ve statü temelli olduğunu vurguluyor. Tarım, ekonominin temelini oluşturur; toprak sahibi aristokratlar, köle emeğiyle üretim yapar. Para kullanımı, vergilendirme, ticaret ağları ve emeğin organizasyonu gibi unsurlar antik şehirlerin büyümesiyle birlikte çeşitlenir, ancak bu süreçler genellikle siyasi ve toplumsal hiyerarşilerin gölgesinde gelişir.

Sommer ayrıca, antik dünyadaki ticaretin sınırlı ama etkili olduğunu, özellikle liman kentlerinde ve kolonilerde dışa açık ekonomik yapıların oluştuğunu belirtiyor. Roma İmparatorluğu döneminde bu yapılar daha kurumsallaşmış, taşımacılık ve vergi sistemleri sayesinde geniş bir ekonomik ağ inşa edilmiştir. Ancak bu ağlar, üretimden çok kaynak aktarımı ve yeniden dağıtım temelli bir ekonomi yaratmıştır.

Kitap, ekonomik davranışların sadece maddi değil, aynı zamanda kültürel ve politik etkenlerle şekillendiğini göstererek antik ekonomi tarihine bütüncül bir yaklaşım sunuyor. Sommer’in çalışması, geçmişin ekonomi anlayışını modern kategorilerle değil, kendi zamanının dinamikleriyle anlamaya yönelen tarihsel bir duyarlılıkla kaleme alınmış. Bu yönüyle eser, Antik Çağ’ın ekonomik dokusunu sade ama derinlemesine bir şekilde aktaran önemli bir başvuru kaynağıdır.

  • Künye: Michael Sommer – Antik Çağ’da Ekonomi, çeviren: Tuna Akçay, Runik Kitap, tarih, 124 sayfa, 2025

Robert C. Allen – Küresel Ekonomi Tarihi (2025)

Robert C. Allen bu eserinde, küresel ekonomik tarihin büyük hatlarını açıklayarak insanlık tarihinin zenginleşme sürecini anlatıyor. ‘Küresel Ekonomi Tarihi’ (‘Global Economic History’), neden bazı toplumlar zenginleşirken diğerlerinin yoksullukta kaldığını tarihsel verilerle analiz ediyor. Allen, ekonomik büyümeyi sadece teknolojik gelişmeyle değil, aynı zamanda sosyal, politik ve coğrafi etkenlerle birlikte değerlendiriyor.

Kitap, tarım devrimiyle başlayan ekonomik değişimi, sanayi devrimiyle kırılma noktasına taşıyor. Allen, sanayi devriminin neden ilk olarak İngiltere’de gerçekleştiğini, iş gücü maliyetleri, enerji kaynaklarına erişim ve kurumsal yapılar bağlamında açıklıyor. Bu süreçte Avrupa’nın yükselişi ile Asya’nın göreli gerilemesi arasında karşılaştırmalı bir analiz sunarak, klasik Batı-merkezci tarih anlatısını sorguluyor.

Allen, Çin, Hindistan ve Osmanlı İmparatorluğu gibi büyük medeniyetlerin neden Avrupa’yla aynı ekonomik sıçramayı yapamadığını da tarihsel bağlam içinde değerlendiriyor. Kitap, aynı zamanda kolonyalizmin ekonomik etkilerine ve küresel eşitsizliklerin kökenine de ışık tutuyor. Bu eşitsizliklerin günümüze kadar nasıl taşındığını göstererek, ekonomik tarih ile güncel küresel adaletsizlikler arasındaki bağı kuruyor.

‘Küresel Ekonomi Tarihi’, yalnızca büyüme rakamlarıyla ilgilenmeyen, aynı zamanda emeğin, sermayenin ve kaynakların nasıl dönüştüğünü anlatan bir çalışma. Allen’ın yaklaşımı, ekonomik tarihi sadece Batı’nın başarısı üzerinden okumayı reddediyor; bunun yerine farklı toplumların izledikleri yolları ve karşılaştıkları sınırları ele alan daha kapsayıcı bir bakış sunuyor.

  • Künye: Robert C. Allen – Küresel Ekonomi Tarihi, çeviren: Hande Koçak, İş Kültür Yayınları, ekonomi, 192 sayfa, 2025

Vaclav Smil – Büyüme (2025)

Vaclav Smil bu kitabında “büyüme” kavramını yalnızca ekonomik değil, biyolojik, teknolojik ve toplumsal bağlamlarda ele alıyor. Mikroorganizmalardan ormanlara, çocuklardan şirketlere, şehirlerden medeniyetlere kadar her şeyin bir büyüme eğrisi vardır. ‘Büyüme: Mikroorganizmalardan Mega Kentlere’ (‘Growth: From Microorganisms to Megacities’), bu ortak kalıpları disiplinler arası bir bakış açısıyla incelerken, büyümenin hem doğasında var olan hem de sınırlarına dayanan bir süreç olduğunu vurguluyor.

Kitap, ilk olarak biyolojik sistemlerin büyümesini inceliyor: Hücre bölünmesi, bitki gelişimi, hayvanların büyüme eğrileri… Ardından insan yapımı sistemlere geçiyor: Enerji altyapıları, tarım sistemleri, teknolojik gelişmeler ve şehirleşme. Smil, bu sistemlerin her birinde görülen S-şeklindeki büyüme eğrisinin, önce hızla yükselip ardından durağanlaştığını belirtiyor. Yani sınırsız büyüme ne doğada ne de toplumda mümkündür.

Büyüme, her zaman ilerleme anlamına gelmez. Özellikle ekonomik büyüme, çevresel sürdürülebilirlikten sosyal eşitsizliğe kadar birçok sorunla birlikte geliyor. Smil, modern dünyanın büyümeyi kutsallaştırmasının, doğal sınırların ve kaynakların göz ardı edilmesine neden olduğunu ortaya koyuyor. Megakentlerin yükselişi, sanayi devrimiyle artan üretim ve enerji tüketimi bu eğilimin çarpıcı örnekleridir.

Kitabın sonunda Smil, büyümenin kaçınılmaz sonu olan “doyum” noktasına dikkat çekiyor. Sonsuz büyüme yerine, dengeli ve sürdürülebilir sistemler kurmanın gerekliliğini ortaya koyar. Büyümeyi anlamak, yalnızca geçmişi değil, geleceği de doğru yorumlayabilmek için kritik önemdedir. Bu kitap, hem bilimsel hem felsefi düzeyde düşündüren bir büyüme anatomisi sunar.

  • Künye: Vaclav Smil – Büyüme: Mikroorganizmalardan Mega Kentlere, çeviren: Cahit Kaya, Pegasus Yayınları, inceleme, 768 sayfa, 2025