Ümit Hassan — Türklerin Tarihi (2026)

‘Türklerin Tarihi: Açıklamalı Bir Kronoloji’, Ümit Hassan’ın Türk tarihine alışılmış anlatıların dışından yaklaşan özgün bir çalışması olarak öne çıkıyor. Eser, MÖ 800’de İskitler ile başlayan ve İlhanlı hükümdarı İlhan Abu Said Han’ın (veya yaygın adıyla Ebu Said Bahadır Han) ölümüyle sonlanan geniş bir zaman dilimini kronolojik bir çerçeve içinde ele alıyor. Ancak bu kronoloji, yalnızca tarihsel olayların sıralanmasından ibaret kalmıyor; belirli kırılma noktaları üzerinden Türk topluluklarının devletleşme sürecini anlamaya çalışan bir düşünsel harita sunuyor.

Kitap, klasik tarih yazımında sıkça görülen hanedan, lider ya da büyük olay merkezli yaklaşımı bilinçli biçimde geri plana itiyor. Bunun yerine tarihsel süreci iktisadi, coğrafi ve toplumsal dinamikler içinde değerlendiren bir bakış geliştiriyor. Bu yönüyle eser, Türk tarihini tekil başarı hikâyeleri üzerinden değil, daha geniş bir bağlam içinde, farklı etkenlerin kesişimiyle şekillenen bir süreç olarak okuyor. Kronolojinin akışı içinde yer alan kısa yorumlar da bu çerçeveyi derinleştirerek, okuru yalnızca bilgiyle değil, yorumla da buluşturuyor.

Çalışmanın önemli bir yönü, Osmanlı öncesi döneme odaklanarak, sonraki tarihsel gelişmeleri hazırlayan koşulları görünür kılması. Özellikle Osmanlı’ya giden yolun hangi tarihsel dinamikler içinde şekillendiğini göstermek, kitabın temel amaçlarından biri. Bu tercih, kronolojiyi yalnızca geçmişin kaydı olmaktan çıkarıp, sonraki tarihsel yapıların nasıl ortaya çıktığını anlamaya yönelik bir araç haline getiriyor.

Eserin arka planında, İbn Haldun’un toplumsal yapı ve iktidar ilişkilerine dair yaklaşımı ile Zeki Velidi Togan’ın Türk tarihine dair kurucu çalışmaları hissediliyor. Ancak Hassan, bu etkileri tekrar etmek yerine, onları kendi tarihsel yorumuna dâhil ederek özgün bir sentez kuruyor.

Sonuç olarak kitap, Türk tarihini kronolojik bir dizin olmaktan çıkarıp, çok katmanlı bir analiz alanına dönüştürüyor. Okura yalnızca “ne oldu” sorusunun değil, “nasıl ve neden oldu” sorularının da peşinden gitmesi gerektiğini hatırlatan hem rehber hem de düşünsel bir çerçeve sunuyor.

Ümit Hassan — Türklerin Tarihi: Açıklamalı Bir Kronoloji
• İletişim Yayınları
Tarih • 236 sayfa • 2026

Svetoslav Milarov — İstanbul Zindanlarından Hatıralar (2026)

Svetoslav Milarov’un genç yaşta tutuklanarak geçirdiği yılları anlattığı hem kişisel hem de tarihsel derinliği olan bir hatırat. Eser, 19. yüzyılın sonlarına doğru İstanbul’da siyaset, gözetim ve güvensizlik atmosferinin nasıl iç içe geçtiğini içeriden bir bakışla aktarıyor. Milarov, Balkanlardaki ihtilalci hareketlerle Osmanlı yönetimi arasında sıkışmış bir figür olarak, iki buçuk yıl süren tutukluluğunu yalnızca bireysel bir trajedi olarak değil, dönemin karmaşık siyasal yapısının bir yansıması olarak ele alıyor.

‘İstanbul Zindanlarından Hatıralar (1870-1872)’ (‘Спомени от цариградските тъмници’), zindan deneyimini kuru bir anlatımın ötesine taşıyarak, hapishane mekânlarını ve bu mekânlarda karşılaşılan insan tiplerini canlı sahneler halinde sunuyor. Gardiyanlardan muhbirlere, suçlulardan masumlara kadar geniş bir yelpazede yer alan karakterler aracılığıyla Osmanlı toplumunun çok katmanlı yapısı görünür hale geliyor. Milarov’un anlatısı, yalnızca kendi yaşadıklarına odaklanmakla kalmıyor; birlikte kaldığı insanların hikâyelerini de örerek kolektif bir hafıza kuruyor.

Eserde öne çıkan temel meselelerden biri, kimlik ve suçlama arasındaki belirsizlik. Yazarın “hain mi yoksa vatansever mi?” sorusu etrafında şekillenen yaşamı, dönemin siyasal atmosferinde bireylerin ne kadar kolay biçimde suçlanabildiğini ve bu suçlamaların geri dönüşsüz sonuçlar doğurabildiğini gösteriyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir hapishane anlatısı değil, aynı zamanda adalet mekanizmasının işleyişine dair eleştirel bir bakış sunuyor.

Milarov’un sade ama etkileyici dili, korku, dayanışma ve umutsuzluk arasında gidip gelen duyguları güçlü bir şekilde yansıtıyor. Aynı zamanda dönemin İstanbul’una dair gündelik yaşam ayrıntıları, bürokratik işleyiş ve Balkan entelektüel çevreleri hakkında değerli gözlemler içeriyor. Bu özellikleriyle eser, hem edebi hem de tarihsel bir belge niteliği taşıyor.

Sonuç olarak kitap, bireysel bir tanıklığın ötesine geçerek bir dönemin ruhunu, çelişkilerini ve karanlığını ortaya koyuyor. Okuru yalnızca bir mahkûmun hikâyesiyle değil, aynı zamanda çözülmekte olan bir imparatorluğun iç gerilimleriyle yüzleştiriyor.

Svetoslav Milarov — İstanbul Zindanlarından Hatıralar (1870-1872)
Çeviren: Hüseyin Mevsim • Kitap Yayınevi
Anı • 190 sayfa • 2026

George Lane — Moğol İmparatorluğu’nda Günlük Hayat (2026)

George Lane’in bu çalışması, Cengiz Han döneminde Moğol İmparatorluğu’nda yaşayan sıradan insanların gündelik hayatını ayrıntılı ve canlı bir biçimde ele alıyor. Kitap, Moğolları yalnızca savaşçı kimlikleriyle değil, gündelik pratikleri, inançları ve toplumsal düzenleriyle anlatıyor.

Eserin merkezinde göçebe yaşam tarzı yer alıyor. Yurt adı verilen taşınabilir çadırlarda sürdürülen hayat, iklim koşullarına uyumlu hareketli bir düzen içinde şekilleniyor. Moğolların kürk kıyafetleri, et ve yoğun alkol içecek ağırlıklı beslenmeleri gibi unsurlar, dışarıdan “sert” ya da “barbar” olarak algılanan yaşam biçimlerinin aslında çevresel koşullarla yakından ilişkili olduğunu gösteriyor.

Lane, Moğol toplumunda iş bölümünü ve özellikle kadınların rolünü de ayrıntılı biçimde inceliyor. Kadınlar yalnızca ev içi işlerle sınırlı kalmıyor; göç sırasında yük arabalarının düzenlenmesi, ekonomik faaliyetlerin yürütülmesi gibi kritik görevler üstleniyor. Bu durum, bozkır toplumunda kadınların görece güçlü bir konuma sahip olduğunu ortaya koyuyor.

‘Moğol İmparatorluğu’nda Günlük Hayat’ (‘Daily Life in the Mongol Empire’), Moğol ordusunun yapısına ve savaş deneyimine de ışık tutuyor. Onluk sistemle örgütlenen askeri yapı, disiplinli ve etkili bir savaş makinesi yaratıyor. Bunun yanı sıra Büyük Yasa gibi katı hukuk düzenlemeleri, imparatorluk içinde düzenin sağlanmasında önemli rol oynuyor.

Dini ve kültürel yaşam da eserde geniş yer buluyor. Şamanizm, hastalıkların tedavisinden ruhani rehberliğe kadar pek çok alanda etkili oluyor. Geleneksel tıp uygulamaları, ritüeller ve inançlar, Moğol dünyasının zihinsel haritasını anlamaya yardımcı oluyor.

Kitap, Moğol İmparatorluğu’nu yalnızca fetihler üzerinden değil, gündelik hayatın somut ayrıntıları üzerinden ele alarak daha bütünlüklü bir tablo sunuyor. Sıradan insanların deneyimlerine odaklanması sayesinde, bu büyük imparatorluğun arkasındaki toplumsal ve kültürel dokuyu görünür kılıyor.

George Lane — Moğol İmparatorluğu’nda Günlük Hayat
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 488 sayfa • 2026

Prosper-Olivier Lissagaray — 1871 Paris Komünü’nün Tarihçesi (2026)

Prosper-Olivier Lissagaray’ın bu eseri, 1871’de gerçekleşen Paris Komünü’nü, olayların doğrudan tanığı olan bir yazarın gözünden ayrıntılı biçimde anlatıyor. Kitap, yalnızca bir tarih anlatısı değil, aynı zamanda devrimci bir deneyimin iç dinamiklerini ve trajik sonunu belgeleyen güçlü bir tanıklık niteliği taşıyor.

‘1871 Paris Komünü’nün Tarihçesi’ (‘Histoire de la Commune de 1871’), Fransız Devrimi sonrasında kurulan burjuva devlet yapısının yarattığı toplumsal eşitsizlikleri arka plana alarak başlıyor. 1870’teki Fransa-Prusya Savaşı’nın ardından Paris’te oluşan siyasal kriz, halkın yönetime karşı doğrudan söz sahibi olma talebini güçlendiriyor. Bu ortamda ortaya çıkan Komün, merkezi otoriteye karşı radikal bir yerel yönetim deneyimi olarak şekilleniyor.

Lissagaray, Komün’ün örgütlenmesini, aldığı kararları ve uygulamaya çalıştığı politikaları ayrıntılarıyla inceliyor. İşçi sınıfının yönetime katılımı, sosyal adalet talepleri ve demokratik karar alma süreçleri, bu kısa süreli deneyimin temel özellikleri arasında yer alıyor. Ancak kitap, aynı zamanda Komün’ün iç çekişmelerini, stratejik hatalarını ve dış baskılar karşısındaki zayıflıklarını da göz ardı etmiyor.

Eserin en çarpıcı bölümlerinden biri, Komün’ün bastırılış sürecini anlattığı kısımlar. Paris’in kanlı bir şekilde yeniden ele geçirilmesi, binlerce insanın öldürülmesi ve sürgün edilmesi, kitabın dramatik tonunu belirliyor. Lissagaray, bu süreci yalnızca bir yenilgi olarak değil, aynı zamanda büyük bir siyasal deneyimin trajik sonu olarak yorumluyor.

Kitap, Karl Marx ve Friedrich Engels gibi düşünürlerin de dikkatini çeken Komün’ün, sosyalist teori üzerindeki etkisini dolaylı biçimde yansıtıyor. Bu deneyim, işçi sınıfının iktidarı nasıl örgütleyebileceğine dair önemli tartışmaların temelini oluşturuyor.

Çalışma, Paris Komünü’nü hem tarihsel hem de politik bir dönüm noktası olarak ele alıyor. Tanıklığa dayanan anlatımı sayesinde, okuyucuya yalnızca olayların kronolojisini değil, aynı zamanda bir devrim girişiminin umutlarını, çelişkilerini ve yıkımını da bütünlüklü bir şekilde sunuyor.

Prosper-Olivier Lissagaray — 1871 Paris Komünü’nün Tarihçesi
Çeviren: Ayşen Tekşen • Alfa Yayınları
Tarih • 537 sayfa • 2026

Mircea Eliade — Şamanizm ve Arkaik Esrime Teknikleri (2026)

Mircea Eliade’nin bu eseri, şamanizmi ilkel bir inanç sistemi olarak değil, insanlık tarihinin en köklü dinsel deneyimlerinden biri olarak ele alan kapsamlı bir çalışmadır. Eliade, on yılı aşkın araştırmasına dayanarak şamanizmi farklı coğrafyalarda izliyor ve bu pratiğin evrensel yapısını ortaya koyuyor.

Kitapta şaman, sıradan bir din adamından ziyade, “kutsal ile iletişim kurabilen uzman” olarak tanımlanır. Şamanın temel özelliği, trans ya da vecd hali yoluyla ruhsal dünyalara yolculuk yapabilmesi ve bu deneyimi topluluk adına kullanabilmesidir. Bu bağlamda şamanizm, özellikle “ekstaz teknikleri” üzerinden anlaşılır; yani bilinç durumunu değiştirerek ruhlar âlemine erişme pratiği, bu geleneğin merkezinde yer alır.

‘Şamanizm ve Arkaik Esrime Teknikleri’ (‘Le Chamanisme et les techniques archaïques de l’extase’), şamanizmin kökenlerini başta Orta Asya olmak üzere Sibirya kültürlerinde temellendiriyor, ancak bu pratiğin izlerini Güney Amerika’dan Avustralya’ya kadar geniş bir coğrafyada takip ediyor. Bu yayılım, şamanizmin belirli bir kültüre özgü olmadığını, aksine insanlığın ortak dinsel deneyimlerinden biri olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte her toplumun kendi mitolojisi ve ritüelleri doğrultusunda şamanizmi yeniden şekillendirdiği vurgulanıyor.

Kitapta şamanik ritüellerin yapısı ayrıntılı biçimde inceleniyor: ruh çağırma, hastalıkları iyileştirme, kayıp ruhları geri getirme ve kozmik düzenle bağlantı kurma gibi işlevler, şamanın toplumsal rolünü belirliyor. Eliade’ye göre bu pratikler yalnızca dinsel değil, aynı zamanda psikolojik ve toplumsal ihtiyaçlara da karşılık veriyor.

Eserin önemli katkılarından biri, şamanizmi patolojik bir durum olarak gören indirgemeci yaklaşımlara karşı çıkması. Eliade, şamanik deneyimi bir “hastalık” değil, belirli tekniklerle kazanılan ve kültürel olarak anlamlandırılan bir uzmanlık alanı olarak yorumluyor. Bu yaklaşım, şamanizmi dinler tarihi içinde merkezi bir konuma yerleştiriyor.

Kitap, şamanizmi tarihsel, kültürel ve sembolik boyutlarıyla ele alarak, insanın kutsalla kurduğu ilişkiye dair derin bir kavrayış sunuyor. Bu yönüyle eser, yalnızca şamanizm üzerine değil, genel olarak dinî deneyimin doğası üzerine de temel bir başvuru kaynağı niteliğinde.

Mircea Eliade — Şamanizm ve Arkaik Esrime Teknikleri
Çeviren: İsmet Birkan • Alfa Yayınları
Tarih • 544 sayfa • 2026

Brian R. Hamnett — Kısa Meksika Tarihi (2026)

Brian R. Hamnett’in bu çalışması, Meksika’nın tarihini Hernán Cortés öncesi uygarlıklardan günümüze uzanan geniş bir çerçevede ele alıyor. Kitap, bu coğrafyanın yalnızca siyasi olaylarla değil, kültürel süreklilikler ve kırılmalarla şekillenen çok katmanlı bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor.

‘Kısa Meksika Tarihi’ (‘A Concise History of Mexico’), Olmek, Maya ve Aztek gibi kadim uygarlıkların oluşturduğu güçlü mirasla başlıyor. Bu toplumların geliştirdiği inanç sistemleri, şehirleşme ve bilgi birikimi, Meksika’nın kültürel temelini oluşturuyor. Ardından İspanyol fetihleriyle birlikte bu yerli mirasın sömürge düzeniyle nasıl iç içe geçtiği ve yeni bir toplumsal yapı ortaya çıkardığı inceleniyor.

Kitapta Hernán Cortés ile başlayan sömürge süreci, ekonomik eşitsizlikler ve toplumsal gerilimler üzerinden ele alınıyor. Bu dönemde oluşan sınıf ayrımları ve güç ilişkileri, ilerleyen yüzyıllarda yaşanacak bağımsızlık mücadelelerinin zeminini hazırladı. 19. yüzyılda Yukarı California, New Mexico ve Teksas gibi devasa toprak kayıpları ve özellikle ABD ile yaşanan savaş, Meksika’nın ulusal kimliğinde derin izler bıraktı.

Eserin önemli bölümlerinden biri, 1910’da başlayan devrim sürecini. Pancho Villa ve Emiliano Zapata gibi figürler üzerinden şekillenen bu dönem, toplumsal adalet, toprak reformu ve siyasal dönüşüm taleplerini görünür kıldı. Devrim, Meksika’nın modern devlet yapısının temelini atan kırılma noktalarından biri olarak değerlendiriliyor.

Kitap, yalnızca geçmişle sınırlı kalmayarak çağdaş Meksika’nın sorunlarına da ışık tutuyor. Göç, sınır politikaları, ekonomik anlaşmalar ve uyuşturucu kartelleri gibi konuların tarihsel kökenleri analiz ediliyor. Böylece günümüz Meksika’sının karmaşık yapısının, yüzyıllar boyunca biriken tarihsel deneyimlerin sonucu olduğu ortaya konuyor. Kitap, sadece siyasi ve askeri olayları değil, ülkenin edebiyatından sinemasına kadar uzanan canlı kültürel dokusunu da okuyucuya aktarıyor.

Sonuç olarak eser, Meksika tarihini kesintisiz bir süreklilik içinde ele alarak, kültür, siyaset ve toplum arasındaki ilişkileri bütünlüklü bir şekilde açıklıyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir tarih anlatısı değil, aynı zamanda günümüz Meksika’sını anlamak için kapsamlı bir rehber.

Brian R. Hamnett — Kısa Meksika Tarihi
Çeviren: Hasan Can Utku • Kronik Kitap
Tarih • 480 sayfa • 2026

Tuna Akçay — Roma Dini ve İnancı (2026)

Tuna Akçay’ın bu çalışması, Roma dinini yalnızca inançlar bütünü olarak değil, devletin siyasal ve toplumsal düzenini kuran temel bir yapı olarak ele alıyor. Çalışma, dini; hukuk, siyaset ve kültürel pratiklerle iç içe geçmiş bir sistem olarak değerlendirerek klasik anlatıların ötesine geçiyor.

Kitapta rahiplik kurumlarının hiyerarşisi, kehanet tekniklerinin siyasal karar alma süreçlerindeki rolü, kutsal hukuk ile sivil hukuk arasındaki ilişki ve tapınakların kent düzenindeki işlevi ayrıntılı biçimde inceleniyor. Ayrıca uğursuz işaretler ve kehanetlerin, yalnızca inanç alanına ait değil, aynı zamanda kriz yönetiminde etkili araçlar olduğu gösteriliyor. Bu yönüyle Roma’da dinin, devletin işleyişine doğrudan müdahil bir mekanizma olduğu ortaya konuyor.

‘Roma Dini ve İnancı’, Roma dininin zaman içinde değişen ve yeniden kurulan bir yapı olduğunu vurguluyor. Özellikle imparatorluk döneminde yaşanan dinsel dönüşümler, siyasal gücün yeniden tanımlanmasına yol açtı ve kutsal ile iktidar arasındaki bağ farklı biçimlerde kuruldu. Bu süreç, dinin statik değil, tarihsel koşullara göre şekillenen bir güç alanı olduğunu gösteriyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, bu tarihsel çözümlemeyi günümüzle ilişkilendirmesi. Türkiye’de kültürel miras, kimlik politikaları ve devlet-toplum ilişkileri üzerine yürütülen tartışmalar bağlamında Roma örneği bir karşılaştırma alanı sunuyor. Yazar, modern devletlerin seküler görünse bile ritüeller, semboller ve kolektif hafıza üzerinden işleyen derin yapılara sahip olduğunu hatırlatıyor.

Sonuç olarak eser, Roma dinini anlamayı yalnızca geçmişi çözmek olarak değil, bugünün siyasal ve kültürel dinamiklerini kavramanın bir yolu olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle kitap, kutsallık, hukuk ve iktidar arasındaki ilişkiyi disiplinler arası bir bakışla ele alarak hem tarihsel hem de güncel düşünmeye katkı sunuyor.

Tuna Akçay — Roma Dini ve İnancı: İmparatorluğun Kutsal Sırrı
• Kabalcı Yayınları
Din • 333 sayfa • 2026

Kevin P. Riehle — Rusya FSB Teşkilatı (2026)

Kevin P. Riehle’nin bu eseri, Rusya’nın en güçlü ve kapalı kurumlarından biri olan FSB’nin tarihsel kökenlerini ve günümüzdeki rolünü kapsamlı biçimde ele alıyor. Kitap, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan bu yapının yalnızca bir güvenlik teşkilatı değil, aynı zamanda devletin işleyişinde merkezi bir aktör haline geldiğini ortaya koyuyor.

‘Rusya FSB Teşkilatı’ (‘The Russian FSB’), FSB’yi anlamak için onun tarihsel arka planına iniyor ve Çarlık dönemi Ohranka’sından Bolşeviklerin Çeka’sına, oradan KGB’ye uzanan sürekliliği inceliyor. Bu çizgi, modern Rus istihbarat kültürünün baskı, kontrol ve merkeziyetçilik ekseninde nasıl şekillendiğini gösteriyor. FSB, bu mirası devralarak post-Sovyet dönemde yeniden yapılandırılıyor.

Kitapta özellikle 1990’ların siyasi ve ekonomik kaos ortamı, kurumun yeniden doğuşu açısından kritik bir eşik olarak ele alınıyor. Bu süreçte FSB’nin yetkileri giderek genişliyor ve Vladimir Putin’in iktidara gelişiyle birlikte kurum, devlet mekanizmasının merkezine yerleşiyor. Riehle, Putin’in geçmişinin bu dönüşümde belirleyici olduğunu ve FSB’nin yalnızca güvenlik değil, siyasal güç üretimi açısından da kilit rol oynadığını vurguluyor.

Eser, FSB’nin faaliyet alanlarını da detaylandırıyor: karşı istihbarat, terörle mücadele, siber operasyonlar ve toplumsal gözetim. Kurumun yalnızca dış tehditlerle değil, iç toplumun denetlenmesiyle de yakından ilgilendiği gösteriliyor. Özellikle özel operasyon birlikleri ve sınır ötesi faaliyetler, Rusya’nın Kafkasya’dan Ukrayna’ya uzanan stratejik hamlelerinde önemli bir araç olarak ele alınıyor.

Sonuç olarak kitap, FSB’yi yalnızca bir istihbarat kurumu olarak değil, modern Rusya’nın siyasi yapısını anlamanın anahtarı olarak konumlandırıyor. Soğuk Savaş sonrası dönemde değişen güç dengeleri içinde, bu kurumun nasıl küresel ölçekte etkili bir aktöre dönüştüğünü analiz ederek, çağdaş uluslararası ilişkileri anlamak açısından önemli bir perspektif sunuyor.

Kevin P. Riehle — Rusya FSB Teşkilatı (1995-2025): Rusya Federal Güvenlik Servisi Tarihi
Çeviren: Ayşe Doğancı • Kronik Kitap
Tarih • 256 sayfa • 2026

Jack Holland — Mizojini (2026)

Jack Holland, bu eserinde kadın düşmanlığını insanlık tarihinin en eski ve en kalıcı önyargılarından biri olarak ele alıyor. ‘Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı’ (‘A Brief History of Misogyny: The World’s Oldest Prejudice’), mizojininin yalnızca bireysel nefret biçimleriyle sınırlı olmadığını, aksine kültürel, dinsel, siyasal ve ekonomik yapılar tarafından sürekli yeniden üretildiğini gösteriyor.

Holland, antik uygarlıklardan başlayarak farklı coğrafyalarda kadınların sistematik biçimde nasıl ikincilleştirildiğini inceliyor. Dinsel metinler, mitolojiler ve felsefi gelenekler aracılığıyla kadınların aşağı konumda tanımlandığını ve bunun toplumsal normlara dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bu tarihsel süreçte kadına yönelik şiddetin—kadın cinayetlerinden zorla evlendirmeye, cinsel istismardan beden denetimine kadar—nasıl meşrulaştırıldığını örneklerle açıklıyor.

Kitapta, Hindistan’da dul kadınların yakılması, kız çocuklarının öldürülmesi, kadın sünneti ve savaşlarda sistematik tecavüz gibi pratikler yalnızca geçmişe ait barbarlıklar olarak değil, günümüzde de farklı biçimlerde süren bir yapının parçaları olarak ele alınıyor. Holland’a göre mizojini, modernleşme, bilimsel ilerleme ve insan hakları söylemine rağmen ortadan kalkmamış; aksine biçim değiştirerek varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Eser, kadınların eşitlik mücadelesinin önündeki en büyük engellerden birinin bu derin köklü önyargı olduğunu vurguluyor. Mizojininin yalnızca kadınlara yönelik bir adaletsizlik değil, aynı zamanda toplumsal gelişmenin önünde duran yapısal bir sorun olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle kitap, kadın-erkek eşitliğinin neden hâlâ tam anlamıyla gerçekleşmediğini anlamak için tarihsel ve eleştirel bir çerçeve sunuyor.

Jack Holland — Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı (Kadından Nefretin Evrensel Tarihi)
Çeviren: Erdoğan Okyay • İmge Kitabevi
Tarih • 302 sayfa • 2026

Kolektif — Anadolu’nun Su Dünyaları (2025)

Editörlüğünü Alexis Wick, Matthew Harpster ve Alexis Rappas’ın yaptığı bu derleme, Anadolu’nun tarihini kara merkezli anlatıların dışına çıkararak su ekseninde yeniden düşünmeyi öneriyor. Eser, çevresel tarih, altyapı çalışmaları ve mekânsal beşeri bilimler kesişiminde yer alıyor ve suyu edilgen bir arka plan değil, tarihsel süreçleri kuran etkin bir unsur olarak ele alıyor.

Kitapta Anadolu’nun denizleri, nehirleri, gölleri ve sulak alanları yalnızca coğrafi öğeler olarak değil, toplumsal ilişkileri, ekonomik yapıları ve siyasal gerilimleri şekillendiren dinamik alanlar olarak inceleniyor. Böylece su, evrensel ve değişmez bir madde olmaktan çıkarılıp, belirli yerellikler içinde anlam kazanan, o yerin zamansallıklarıyla birlikte dönüşen bir varlık olarak konumlandırılıyor. Bu yaklaşım, suyun hem insan faaliyetleri tarafından biçimlendiğini hem de insan topluluklarını dönüştürdüğünü gösteriyor.

‘Anadolu’nun Su Dünyaları’ (‘Aquatic Worlds of Anatolia’), Anadolu’nun genellikle kara, köylülük ve “yerel öz” gibi imgelerle tanımlanan klasik anlatılarına eleştirel bir mesafe alıyor. Bu yerleşik bakışın aksine, bölgenin tarihsel oluşumunda su peyzajlarının belirleyici rol oynadığını savunuyor. Anadolu’nun kimliğinin, çoğu zaman göz ardı edilen bu su dünyalarıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini ileri sürüyor.

Eser, bu yönüyle yalnızca bölgesel bir tarih çalışması sunmuyor; aynı zamanda tarih yazımında mekânın nasıl kavramsallaştırılması gerektiğine dair güçlü bir müdahale gerçekleştiriyor. Suyu merkeze alarak, Anadolu’nun geçmişini daha katmanlı, ilişkisel ve dinamik bir biçimde anlamayı mümkün kılıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Ahmet Conker, N. İlgi Gerçek, Antonis Hadjikyriacou, Gelina Harlaftis, Matthew Harpster, Faisal H. Husain, Christina Luke, Jean-François Pérouse, Alexis Rappas, Caterina Scaramelli, Akın Sefer, Müge Durusu-Tanrıöver ve Alexis Wick.

Kolektif — Anadolu’nun Su Dünyaları
Editör: Alexis Wick, Matthew Harpster, Alexis Rappas
Çeviren: Aymesey Albay • Koç Üniversitesi Yayınları
Tarih • 144 sayfa • 2025