Arnaud Orain — El Konulan Dünya (2026)

Arnaud Orain ‘El Konulan Dünya’da, kapitalizmin tarihini, liberal ve “sonluluk kapitalizmi” olarak adlandırdığı iki farklı biçimin gerilimi üzerinden yeniden okuyor. Ona göre neoliberal küreselleşmenin sınırsız büyüme, serbest ticaret ve rekabet vaadi çözülürken dünya yeniden sınırlı ve ele geçirilmesi gereken bir alan olarak kavranıyor. “Sonluluk kapitalizmi” bu zihniyeti ifade ediyor: toprak, maden ve deniz gibi varlıkların tekelleştirilmesi ve bunlardan rant elde edilmesi hedefleniyor.

Orain bu yaklaşımın yalnızca geçmişte kalmış bir merkantilizm biçimi olmadığını savunuyor. Ona göre kapitalizmin tarihinde üç dönemde belirginleşen bir mantık bulunuyor: 16.-18. yüzyıllar, 1880-1945 arası ve 2010’dan günümüze uzanan dönem. Bu dönemleri birleştiren temel unsur, dünyanın “sonlu” olduğuna ilişkin kaygının siyasal davranışları şekillendirmesidir. Kaynakların ve pazarların sınırlı olduğu düşüncesi, aktörleri önce davranmaya, stoklamaya, kapatmaya ve stratejik varlıkları denetim altına almaya yöneltiyor.

İlk iki bölümde denizlerin kapatılması ve askerileştirilmesi ele alınıyor. Orain, okyanusların Avrupalı güçler tarafından keşfedilmesini coğrafi genişleme değil, sahiplenme ve rekabet süreci olarak değerlendiriyor. Deniz yolları ve ticaret alanları üzerindeki denetim, savaş donanmalarıyla ticaret filolarını birbirine bağlıyor. Böylece ticaret ile savaş arasındaki sınır bulanıklaşıyor ve denizler ekonomik ve askerî bir mücadele alanına dönüşüyor.

Üçüncü ve dördüncü bölümlerde kapitalizmin rekabetle özdeşleştirilmesine itiraz ediliyor. Sonluluk kapitalizminde amaç, piyasaya daha fazla aktör katmak değil, rakipleri dışarıda bırakarak ayrıcalıklı konum ve rant yaratmak. Tekeller, korumacı düzenlemeler, ayrıcalıklı anlaşmalar ve zor kullanma, serbest ticaretin yerini alabiliyor. Böylece kapitalizm ile piyasanın aynı şey olmadığı gösteriliyor.

Beşinci ve altıncı bölümler, tüccarların ve şirketlerin hükümranlık işlevleri üstlenmesine odaklanıyor. Büyük ticaret şirketleri, devletlerin desteğiyle topraklar, limanlar, kaynaklar ve ticaret ağları üzerinde denetim kuruyor. 1880-1945 döneminde emperyal rekabet yeniden güçlenirken, günümüzde lojistik ağları, enerji, kritik hammaddeler, deniz yolları ve dijital altyapılar stratejik değer kazanıyor.

Orain’in temel tezi, günümüzdeki gelişmelerin yeni olmadığı yönünde. İklim değişikliği, enerji dönüşümü ve kaynak kıtlığı, sonlu bir dünya duygusunu yeniden güçlendiriyor. ‘El Konulan Dünya’ (‘Le Monde Confisqué’), kapitalizmin kimi dönemlerde dünyayı kapatma, kaynakları tekelleştirme ve rakipleri dışlama eğilimini görünür kılıyor.

Arnaud Orain — El Konulan Dünya: Sonluluk Kapitalizmi Üzerine Deneme (16. – 21. Yüzyıllar)
Çeviren: Alp Tümertekin • İş Kültür Yayınları
Tarih • 272 sayfa • 2026

David F. Marley — Korsanların Günlük Hayatı (2026)

David F. Marley ‘Korsanların Günlük Hayatı’nda, Karayipler’de korsanlığın altın çağı olan 1650-1720 dönemini, efsanelerin ardındaki gündelik yaşamın ayrıntıları üzerinden inceliyor. Korsanları yalnızca gemilere saldıran maceracılar olarak değil, yaşayan ve örgütlenen insanlar olarak ele alıyor. İspanyol, Fransız, Hollanda ve İngiliz arşivlerinin yanı sıra korsan sorguları, mağdur ifadeleri ve resmi kayıtlardan yararlanarak bu dünyanın izini sürüyor.

Marley, korsanların denizde ve karada zamanlarını nasıl geçirdiğini inceliyor. Buradan korsanlığın sürekli bir yağma faaliyeti olmadığı, mevsimsel bir uğraş olduğu ve zamanlarının önemli bir bölümünü karada geçirdikleri görülüyor. Gemideki yaşam ise yelken ve halatların bakımı, geminin onarılması, nöbet, seyir ve uzun yolculukların tekdüzeliğiyle şekilleniyor. Beslenmeden de bahsediliyor; yiyecek ve içeceklerin niteliği, taze gıdaya erişim ve saklama koşulları ele alınıyor.

Marley, korsanların gemilerini, silahlarını ve seyir tekniklerini de inceliyor. Yağma ise hedef seçimi, ticaret yolları, ele geçirilen mallar ve paylaşım üzerinden korsan ekonomisinin temel unsurlarını oluşturuyor. Esirlere uygulanan şiddet ve işkence de anlatılıyor. Böylece korsanlığın yalnızca özgürlük ve macera imgeleriyle açıklanamayacağı, ekonomik çıkar ile şiddetin iç içe geçtiği bir düzen olduğu ortaya çıkıyor.

‘Korsanların Günlük Hayatı’ (‘Daily Life of Pirates’), korsan topluluklarının kendi içindeki ilişkilere de odaklanıyor. Kurallar, roller, liderlik biçimleri ve anlaşmalar, korsan dünyasının başıboş olmadığını gösteriyor. Mizah, gündelik konuşmalar, dini tutumlar, sığınaklar ve limanlarla ilişkiler de bu dünyanın parçaları olarak ele alınıyor. Marley, korsanları yalnızca ünlü kaptanların hikâyeleri üzerinden anlatmıyor; sorgulamalar ve mağdur ifadeleriyle sıradan korsanların koşullarına ulaşıyor.

İspanyol, Fransız, Hollanda ve İngiliz dünyaları arasındaki bağlantılar, korsanlığın ulusal sınırları aşan yapısını ortaya koyuyor. Korsanlık ile devlet destekli özel savaşçılık arasındaki geçişkenlik de önem kazanıyor. Böylece korsanlık, dönemin savaşları, ticaret ağları ve sömürge düzeniyle bağlantılı bir olgu olarak görülüyor.

Sonuçta ‘Korsanların Günlük Hayatı’, korsanlık tarihini romantikleştirmek yerine onun maddi, toplumsal ve şiddet içeren gerçekliğini görünür kılıyor. Yiyeceklerden silahlara, seyir tekniklerinden yağma ve esir alma yöntemlerine uzanan ayrıntılar, bu hayatın nasıl sürdürüldüğünü gösteriyor. Marley, korsanların efsanevi görüntüsünün arkasındaki gerçek insanları ve gündelik düzeni ortaya çıkararak korsanlık dünyasına çok boyutlu, ayrıntılı bir tarihsel bakış sunuyor.

David F. Marley — Korsanların Günlük Hayatı
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 392 sayfa • 2026

Charles Mackay — Kalabalıkların Çılgınlığı ve Olağanüstü Kitlesel Yanılgılar (2026)

Charles Mackay’ın bu eseri, insanların bireysel olarak makul davranabildikleri halde kalabalıkların içinde nasıl ortak yanılgılara kapılabildiklerini ve bu yanılgıların nasıl kitlesel çılgınlıklara dönüşebildiğini tarihsel örnekler üzerinden inceliyor. Mackay’ın temel ilgisi yalnızca insanların neden yanlış kararlar verdiği değil, aynı düşüncenin ve inancın geniş kitleler tarafından paylaşılmaya başlandığında nasıl olağanüstü bir güce kavuştuğu üzerinde yoğunlaşıyor. İnsanlar birbirlerinin beklentilerini, korkularını ve arzularını besledikçe, başlangıçta sınırlı olan bir fikir veya söylenti giderek toplumsal bir gerçeklik gibi algılanıyor. Böylece bireysel muhakemenin yerini kalabalığın davranışına uyum sağlama eğilimi alıyor.

Kitabın en önemli bölümlerinden biri finansal spekülasyonlar ve ekonomik balonlar üzerine kuruluyor. Mackay, özellikle Mississippi Projesi, Güney Denizi Balonu ve Hollanda’daki Lale Çılgınlığı üzerinden insanların değeri gerçek kullanımından veya ekonomik temellerinden kopmuş nesnelere nasıl olağanüstü fiyatlar biçebildiğini gösteriyor. Mississippi Projesi sırasında John Law’ın finansal sistemi ve Mississippi Şirketi etrafında oluşan beklentiler, büyük servetlerin kısa sürede kazanılabileceği düşüncesini yaygınlaştırdı. İnsanlar yükselen fiyatları gelecekteki kazançların kanıtı olarak görerek spekülasyona katıldı ve fiyatların yükselmesi daha fazla kişinin piyasaya girmesine yol açtı. Ancak beklentiler tersine döndüğünde güven hızla kayboldu ve yükselişin yerini çöküş aldı.

İngiltere’deki Güney Denizi Balonu da benzer bir mekanizmayı ortaya koyuyor. Şirketin gelecekte sağlayacağı büyük kazançlara ilişkin beklentiler hisse fiyatlarının hızla yükselmesine neden olurken, toplumun farklı kesimleri giderek spekülasyonun içine çekildi. İnsanlar yalnızca ekonomik hesaplarla değil, çevrelerindeki herkesin kazandığına ilişkin gözlemleriyle de hareket etti. Başkalarının zenginleştiğini görenler fırsatı kaçırma korkusuyla daha fazla yatırım yaptı ve bu davranışlar balonun büyümesini daha da hızlandırdı. Mackay böylece finansal çılgınlığın yalnızca birkaç açgözlü spekülatörün davranışından değil, kalabalığın birbirini sürekli doğrulayan beklentilerinden oluştuğunu gösteriyor.

Hollanda’daki Lale Çılgınlığı ise kitabın en meşhur örneklerinden birini oluşturuyor. Lale soğanlarının fiyatları yükseldikçe bu nesneler yalnızca bir süs bitkisi olmaktan çıkıp büyük servet kazanma aracına dönüştü. İnsanlar fiyatların daha da yükseleceğine inanarak ellerindeki kaynakları lalelere yönlendirdi. Ancak güven ortadan kalktığında fiyatlar düştü ve daha önce büyük servet değerine sahip olduğu düşünülen varlıklar hızla değer kaybetti. Mackay için bu olayların önemi yalnızca geçmişte yaşanmış ekonomik tuhaflıklarda yatmıyor; insanların değer atfetme, beklenti oluşturma ve kalabalığa uyma biçimlerinin zaman içinde tekrar edebilmesinde bulunuyor.

Mackay’ın anlatısında açgözlülük kadar korku da kalabalık davranışının temel güçlerinden biri olarak beliriyor. Fiyatların yükseldiği dönemlerde insanlar başkalarının kazançlarını gördükçe daha fazla risk almaya yöneldi. Çöküş başladığında ise aynı kalabalık bu kez kaybetme korkusuyla hareket etti. Böylece yükseliş ve çöküş birbirinin karşıtı gibi görünse de aslında aynı psikolojik mekanizmanın farklı aşamaları olarak ortaya çıkıyor. İnsanlar yükseliş sırasında ortak coşkuyu, düşüş sırasında ise ortak paniği birbirine aktararak piyasanın hareketlerini daha da şiddetlendiriyor.

Kitap bununla birlikte yalnızca finansal balonlarla sınırlı kalmıyor. Mackay, tarih boyunca ortaya çıkan çeşitli toplumsal inançları, söylentileri, kehanetleri ve kitlesel heyecanları da ele alarak insanların olağanüstü iddialara neden kolayca inanabildiğini araştırıyor. Kalabalıkların belirli bir düşünceyi benimsemesi, o düşüncenin doğruluğunu kanıtlamıyor; fakat geniş bir topluluğun aynı inanca sahip olması bireylerin kuşkularını bastırmasına ve kendi yargılarını kalabalığın yargısına uydurmasına neden olabiliyor. Bu nedenle kitlesel yanılgı, yalnızca bilgisizlikten değil, sosyal etkiden ve insanların başkalarının davranışlarını kendi kararları için ölçüt olarak kullanmasından da besleniyor.

Mackay’ın dikkat çektiği önemli noktalardan biri, insanların çılgınlıkların içindeyken onları çılgınlık olarak görememesi. Bir balon yükselirken geleceğe ilişkin iyimserlik son derece makul görünebiliyor; fiyatlar arttıkça önceki kazançlar yeni yatırımlar için gerekçe oluşturuyor ve herkes aynı yönde hareket ettiği için bu davranış giderek normalleşiyor. Ancak balon patladığında geriye dönüp bakıldığında, insanların nasıl olup da bu kadar yüksek beklentilere kapıldığı anlaşılmaz hale geliyor. Mackay’ın anlatısı tam da bu paradoksu görünür kılıyor: Kalabalığın içindeki birey, çoğunluğun davranışını kendi muhakemesinin yerine koyduğunda olağanüstü görünen kararlar bir anda sıradanlaşabiliyor.

Bu nedenle eser, ekonomik tarih ile insan psikolojisini birbirinden ayırmıyor. Finansal piyasalar, söylentiler ve kitlesel inançlar farklı alanlar gibi görünse de Mackay bunların arkasında benzer bir insan davranışı bulunduğunu gösteriyor. Bir düşünce veya beklenti topluluk içinde yayıldığında insanlar onu yalnızca değerlendirmekle kalmıyor, birbirlerinin davranışları aracılığıyla yeniden üretiyor. Böylece bireysel yanılgılar birleşerek kolektif bir yanılsamaya, kolektif yanılsama da gerçek ekonomik ve toplumsal sonuçlar doğuran bir çılgınlığa dönüşebiliyor.

‘Olağanüstü Kitlesel Yanılgılar ve Kalabalıkların Çılgınlığı’ (‘Extraordinary Popular Delusions and the Madness of Crowds’), bu yönüyle yalnızca Mississippi Projesi, Güney Denizi Balonu veya Lale Çılgınlığı üzerine tarihsel bir anlatı sunmuyor. Asıl olarak insanların kalabalıkların etkisi altında nasıl düşündüğünü, neden başkalarının davranışlarını kendi kararlarının ölçütü haline getirdiğini ve ortak heyecanın nasıl muhakemenin önüne geçebildiğini sorguluyor. Mackay’ın tarihsel örnekleri, balonların ve kitlesel yanılgıların belirli bir döneme özgü olmadığını; koşullar değişse de açgözlülük, korku, taklit ve ortak beklentilerin benzer davranışları yeniden üretebildiğini gösteriyor. Bu nedenle eser, geçmişteki finansal çılgınlıkları anlatırken aynı zamanda kalabalıkların içinde bireysel aklın nasıl kolayca geri plana itilebildiğine dair kalıcı bir uyarı niteliği taşıyor.

Charles Mackay — Kalabalıkların Çılgınlığı ve Olağanüstü Kitlesel Yanılgılar
Çeviren: Ekin Duru • Say Yayınları
Tarih • 128 sayfa • 2026

William J. Bernstein — Bolluğun Doğuşu (2026)

William Bernstein ‘Bolluğun Doğuşu’nda modern dünyanın refah düzeyine nasıl ulaştığını ve insanlık tarihinin büyük bölümünde gerçekleşmeyen ekonomik dönüşümün on dokuzuncu yüzyılda neden mümkün hale geldiğini araştırıyor. İnsanlık tarihinin uzun dönemlerinde üretimin büyük ölçüde durağan kaldığını, kıtlık, hastalık, yüksek ölüm oranları ve düşük yaşam standartlarının toplumların ortak kaderi olduğunu belirten Bernstein, modern ekonomik büyümenin ortaya çıkışını tek bir buluşla ya da yalnızca sanayi devrimiyle açıklamıyor. Ona göre kalıcı ve geniş ölçekli refah, birbirini tamamlayan dört temel koşulun aynı tarihsel süreç içinde bir araya gelmesiyle oluştu: güvence altına alınmış mülkiyet hakları, bilimsel akılcılık, gelişmiş sermaye piyasaları ve ulaşım ile iletişim ağlarının gelişmesi.

Bernstein’ın ilk vurguladığı koşul, insanların emeklerinin ve yatırımlarının sonuçlarına sahip olabileceklerine güvenmelerini sağlayan hukuki ve siyasal düzenin kurulması. Mülkiyet hakkının korunması, sözleşmelerin uygulanabilmesi ve hukukun öngörülebilir hale gelmesi, bireylerin uzun vadeli yatırım yapmasını ve ekonomik faaliyetlerini genişletmesini mümkün kıldı. Yazar bu dönüşümün köklerini antik dönemlerdeki mülkiyet kayıtlarına kadar götürürken, özellikle İngiltere’de gelişen teamül hukukunun ve siyasal kurumların ekonomik girişim için daha güvenli bir ortam oluşturduğunu gösteriyor. Böylece ekonomik gelişme yalnızca teknolojik bir mesele olmaktan çıkarak hukuk ve kurumlarla doğrudan bağlantılı hale geldi.

İkinci temel unsur bilimsel düşüncenin yükselişi. Bernstein’a göre insanlık tarihinin farklı dönemlerinde olağanüstü teknik bilgi ve entelektüel birikim ortaya çıkmasına rağmen, bunlar sürekli ekonomik büyümeye dönüşmeyebiliyor. Romalıların metalurji bilgisi veya Rönesans İtalya’sının entelektüel canlılığı, modern anlamda sürekli teknolojik ilerlemeyi tek başına yaratamadı. Bilimsel Devrim’le birlikte doğayı otoriteye ve geleneğe dayalı açıklamalardan ziyade gözlem, deney ve akıl yoluyla anlamaya yönelik yaklaşım güçlendi. Galileo ve Newton gibi isimlerle temsil edilen bu dönüşüm, teknolojik yeniliklerin sistematik biçimde üretilmesinin ve uygulanmasının önünü açtı.

Üçüncü koşul sermayenin örgütlenme biçiminde ortaya çıkıyor. Yeni fikirlerin ve teknolojilerin üretime aktarılabilmesi için yalnızca mucitlere değil, yatırım yapabilecek sermayeye de ihtiyaç duyulur. Bernstein, gelişmiş sermaye piyasalarının riskin paylaşılmasını, tasarrufların yatırımlara yönelmesini ve büyük ölçekli ekonomik girişimlerin finanse edilmesini kolaylaştırdığını savunuyor. Hollanda ve İngiltere örnekleri üzerinden finansal kurumların, yatırım araçlarının ve sermaye piyasalarının ekonomik dönüşümde oynadığı rolü inceliyor. Böylece teknoloji ile finans arasında karşılıklı bir ilişki kuruldu: Bilimsel bilgi yeni teknolojiler yaratırken sermaye bu teknolojilerin geniş ölçekte uygulanmasını mümkün kıldı.

Dördüncü unsur ise insanların, malların ve bilginin daha hızlı hareket etmesini sağlayan ulaşım ve iletişim altyapısının gelişmesiydi. Buhar makinesi, demiryolları, deniz taşımacılığı ve telgraf gibi teknolojiler yalnızca üretimi hızlandırmadı; pazarları birbirine bağladı, ekonomik faaliyetlerin coğrafi sınırlarını genişletti ve bilginin dolaşımını hızlandırdı. Böylece daha önce yerel kalan ekonomik ilişkiler giderek ulusal ve uluslararası ölçekte bütünleşti. Bernstein’ın anlatısında teknolojik yenilik, hukuki güvence, sermaye ve iletişim altyapısından bağımsız bir güç olarak değil, bu unsurların birbirini beslediği daha geniş bir sistemin parçası olarak ortaya çıkıyor.

Kitap bu çerçeveyi farklı tarihsel ve coğrafi örnekler üzerinden sınıyor. Hollanda ve İngiltere’nin yükselişi, Fransa ve İspanya’nın farklı gelişim yolları, Japonya’nın modernleşmesi, Osmanlı dünyasının yaşadığı kurumsal ve teknolojik sorunlar ve Latin Amerika’nın ekonomik deneyimleri karşılaştırmalı bir tarihsel perspektif içinde ele alınıyor. Bu karşılaştırmalar, doğal kaynakların, coğrafyanın veya yalnızca teknolojik bilginin tek başına zenginliği açıklamadığını; kurumların, bilginin, sermayenin ve altyapının birbirleriyle nasıl birleştiğinin belirleyici olduğunu gösteriyor. Böylece Bernstein, “İnsanlar neden daha önce zenginleşmedi?” sorusunu, “Refahı mümkün kılan koşullar ne zaman ve nerede birlikte ortaya çıktı?” sorusu olarak formüle ediyor.

Bernstein bununla birlikte modern refahın yalnızca olumlu sonuçlar doğurmadığını da sorguluyor. Ekonomik büyümenin insanları gerçekten daha mutlu edip etmediği, artan zenginliğin demokrasiyle nasıl bir ilişki kurduğu, gelir eşitsizliğinin hangi koşullarda toplumsal istikrarı tehdit ettiği ve ekonomik gücün nasıl askerî ve siyasal güce dönüştüğü kitabın önemli soruları arasında yer alıyor. Modern dünyayı yaratan ekonomik dinamizm, aynı zamanda eşitsizlik, siyasal güç yoğunlaşması ve uluslararası rekabet gibi yeni sorunları da beraberinde getirdi. ‘Bolluğun Doğuşu’ (‘The Birth of Plenty’) böylece yalnızca zenginliğin nasıl üretildiğinin değil, ortaya çıkan zenginliğin toplumları ve siyasal düzenleri nasıl dönüştürdüğünün de tarihini anlatıyor.

Sonuçta Bernstein’ın temel tezi, modern refahın kaçınılmaz veya kendiliğinden ortaya çıkmış bir sonuç olmadığı yönünde şekilleniyor. Mülkiyet haklarının güvence altına alınması, bilimsel düşüncenin kurumsallaşması, sermayenin harekete geçirilebilmesi ve ulaşım-iletişim ağlarının gelişmesi birbirini tamamladığında ekonomik büyüme süreklilik kazandı. Kitap, Mezopotamya’dan Sanayi Devrimi’ne, Galileo ve Newton’dan buhar makinesi ve telgrafa, Hollanda ve İngiltere’den Osmanlı dünyası, Japonya ve Latin Amerika’ya uzanan geniş bir tarihsel anlatı içinde modern refahın oluşumunu açıklıyor. Bernstein böylece bugünün “bolluk” olarak görülen yaşam koşullarının, uzun tarihsel süreçler boyunca oluşan hukuki, bilimsel, finansal ve teknolojik dönüşümlerin birbirine eklenmesiyle ortaya çıktığını gösteriyor.

William J. Bernstein — Bolluğun Doğuşu: Modern Dünyanın Refahının Gelişimi
Çeviren: Salim Korkmaz • Albaraka Yayınları
İktisat • 528 sayfa • 2026

Marcus Rautman — Bizans İmparatorluğunda Günlük Hayat (2026)

Marcus Rautman’ın ‘Bizans İmparatorluğunda Günlük Hayat’ adlı çalışması, Bizans tarihini imparatorlar, savaşlar üzerinden anlatmak yerine, Doğu Akdeniz’de yaşayan insanların gündelik deneyimlerine odaklanıyor. Böylece Bizans, yalnızca bir imparatorluk olmaktan çıkıp insanların çalıştığı, alışveriş yaptığı, eğlendiği, inandığı ve aile kurduğu canlı bir toplum dünyası olarak görünür hale geliyor.

‘Bizans İmparatorluğunda Günlük Hayat’ (‘Daily Life in the Byzantine Empire’), önce Bizanslıların dünyayı algılama biçimlerini ele alıyor. Zaman ve mekân anlayışı, dini inançlar ve gündelik davranışların düşünsel çerçevesi inceleniyor. Ardından toplum ve ekonomi ile aile ve hane yaşamına geçiliyor. Ekonomi, çalışma, evlilik ve çocuk yetiştirme üzerinden toplumun nasıl örgütlendiği gösteriliyor. Giyim, beslenme, kişisel bakım ve temizlik gibi ayrıntılar da bu dünyanın maddi koşullarını görünür kılıyor. Su ve güneş saatleriyle zamanın ölçülmesi, diş temizliği ve çocuk oyunları gibi ayrıntılar, geçmişi soyut bir tarih olmaktan çıkarıyor.

Rautman daha sonra Konstantinopolis’e ve imparatorluğun diğer kentlerine yöneliyor. Başkent de yalnızca iktidarın merkezi olarak değil, yönetim, ticaret, savunma, eğlence ve toplumsal karşılaşmaların gerçekleştiği karmaşık bir şehir olarak ele alınıyor. Hipodromdaki spor ve gösteriler, tiyatro ve festivaller kentsel hayatın parçası oluyor. Kent yaşamı kırsal hayatla karşılaştırılarak farklı bölgelerde yaşayan insanların deneyimleri arasındaki çeşitlilik ortaya konuyor.

Kitabın sonraki bölümleri askeri hayatı, manastırları ve sanatsal yaşamı inceliyor. Askerlerin savaş ve barış dönemlerindeki yaşamları, askerî düzen ve savunma pratikleri ele alınırken manastır, ibadet ve inzivanın yanı sıra topluluk yaşamının da sürdüğü bir alan olarak değerlendiriliyor. Sanat, müzik ve edebiyat ise Bizans toplumunun kültürel dünyasını biçimlendiren etkinlikler olarak ele alınıyor.

Son bölümde eğitim, sağlık, teknoloji, astronomi, astroloji, büyü, mizah ve entelektüel hayat bir araya geliyor. Bu yaklaşım, Bizanslıları yalnızca dini özneler olarak görmenin yetersiz olduğunu gösteriyor; onların aynı zamanda merak eden, üreten, eğlenen ve öğrenen toplumsal varlıklar olduğunu ortaya koyuyor. Rautman, belirli bir kent ya da dönemi bütün Bizans’a örnek göstermek yerine, gündelik deneyimlerin çeşitliliğini izleyerek imparatorluk boyunca neyin değiştiğini anlamaya çalışıyor. Sonuçta, kitap, sarayın görkeminden çok sıradan insanların yaşamına bakarak Bizans’ın toplumsal ve kültürel dokusunu yeniden kuruyor.

Marcus Rautman — Bizans İmparatorluğunda Günlük Hayat
Çeviren: Tufan Göbekçin • Alfa Yayınları
Tarih • 512 sayfa • 2026

Eugénia Palieraki — MİR: Devrimci Sol Hareket (2026)

Eugénia Palieraki’nin bu çalışması, Şili Devrimci Sol Hareketi’nin (MİR) ortaya çıkışını ve 1960’ların radikalleşen Latin Amerika ortamındaki yerini inceliyor. Palieraki, MİR’in 1965’te yalnızca genç öğrencilerin ve Küba Devrimi’nin etkisiyle ortaya çıkan bütünüyle yeni bir hareket olduğu anlatısını sorguluyor. Hareketin köklerini 20. yüzyılın ilk yarısına kadar götürerek komünist, sosyalist ve Troçkist geleneklerden gelen militanların, devrimci sendikacılığın ve önceki radikal sol deneyimlerin oluşturduğu siyasal mirası ortaya koyuyor. Böylece MİR’i eski sol ile kesin bir kopuşun değil, süreklilikler ve kırılmalar içeren bir birikimin ürünü olarak değerlendiriyor.

‘MİR: Devrimci Sol Hareket (Şili MİR’inin Eleştirel Tarihi)’ (‘Naissance d’une Révolution: Histoire critiqe du MIR chilien’), MİR’in kuruluşunu Küba Devrimi, Çin-Sovyet ayrılığı, Afrika’daki sömürgecilikten kurtuluş mücadeleleri, Latin Amerika’daki gerilla hareketleri ve Soğuk Savaş bağlamında ele alıyor. Ancak Palieraki, silahlı mücadeleye yönelişi yalnızca dışarıdan gelen modellerin sonucu olarak görmüyor. Şili solunun seçimler üzerinden iktidara ulaşma stratejisinin sınırları, yeni bir devrimci özne ve mücadele biçimi arayışını güçlendiriyor. MİR bu ortamda devrimci dönüşümü yalnızca seçim sandığına bağlamayan bir çizgi geliştiriyor.

Çalışmanın merkezindeki meselelerden biri devrimci strateji ile pratik arasındaki gerilim. Gerilla savaşı, silahlı mücadele, kitle çalışması ve kurumlarla ilişki konusunda MİR içinde farklı görüşler ortaya çıkıyor. Salvador Allende’nin 1970’te iktidara gelmesiyle sorun daha da karmaşıklaşıyor: Silahlı devrim fikrini savunan MİR, seçimle kurulmuş Halk Birliği hükümetiyle nasıl ilişki kuracağı sorusuyla karşılaşıyor. Hareket hükümetin dışında kalsa da toplumsal mücadelelerde önemli bir aktör hâline geliyor.

Palieraki’nin eleştirel tarihi, MİR’i yalnızca başarısız olmuş bir silahlı hareket olarak değil, Şili’nin devrimci dönüşüm arayışlarını anlamak için önemli bir deneyim olarak ele alıyor. Çalışma; devrimin ne olduğu, yeni bir devrimci partinin nasıl kurulacağı ve devrimci irade ile nesnel koşullar arasında nasıl bir denge kurulacağı sorularını merkeze alıyor. Böylece MİR’in tarihi üzerinden Şili solunun reformizm ile devrimci kopuş arasındaki gerilimini ve 1973 darbesiyle kesintiye uğrayan dönüşüm sürecini değerlendiriyor.

Eugénia Palieraki — MİR: Devrimci Sol Hareket (Şili MİR’inin Eleştirel Tarihi)
Çeviren: Emirhan Oğuz • Ayrıntı Yayınları
Tarih • 256 sayfa • 2026

Adam Hochschild — Kral Leopold’un Hayaleti (2026)

Adam Hochschild bu çalışmasında, Belçika Kralı II. Leopold’un 1885-1908 yılları arasında Kongo’yu kişisel mülkü olarak yönetirken kurduğu sömürge düzenini, açgözlülük, şiddet ve buna karşı gelişen uluslararası vicdani direniş ekseninde anlatıyor. Yazar, yalnızca bir hükümdarın hikâyesini değil, Avrupa emperyalizminin işleyişini, sömürgeciliği meşrulaştıran söylemleri ve bu düzenin milyonlarca insanın yaşamı üzerindeki yıkıcı etkilerini gözler önüne seriyor. ‘Kral Leopold’un Hayaleti: Kolonyal Afrika’da Açgözlülük, Vahşet ve Kahramanlık Öyküsü’ (‘King Leopold’s Ghost: A Story of Greed, Terror, and Heroism in Colonial Africa’), tarih boyunca büyük ölçüde unutulmuş bir insanlık felaketini yeniden görünür kılmayı amaçlarken, sömürgecilik tarihinin günümüz dünyasına uzanan mirasını da sorguluyor.

Hochschild, Leopold’un kendisini uluslararası kamuoyuna hayırsever, uygarlık taşıyan ve köle ticaretiyle mücadele eden bir hükümdar olarak tanıtmasına karşın, Kongo’da kurduğu sistemin temel amacının kauçuk ve fildişi üzerinden azami kâr elde etmek olduğunu gösteriyor. Kralın diplomatik ilişkileri, propaganda faaliyetleri ve insani yardım söylemi, dünyanın büyük bölümünü gerçeklerden uzun süre habersiz bırakırken, yerel halk zorla çalıştırma, ağır vergiler, rehin alma, işkence ve sistematik şiddetle karşı karşıya kalıyor. Böylece “özgür devlet” olarak sunulan Kongo’nun, gerçekte korku ve sömürü üzerine kurulu devasa bir ekonomik işletmeye dönüştüğü ortaya konuyor.

Kitap, bu sömürge düzeninin kurulmasında ve sürdürülmesinde rol oynayan tarihsel aktörleri de ayrıntılı biçimde ele alıyor. Henry Morton Stanley’nin Kongo’nun iç bölgelerini Leopold adına denetim altına alma süreci, George Washington Williams’ın erken dönem eleştirileri, Roger Casement’in hazırladığı raporlar, misyonerlerin tanıklıkları ve özellikle Edmund Dene Morel’in yürüttüğü kampanya, anlatının merkezinde yer alıyor. Hochschild, Morel’in ticaret kayıtlarından hareketle Kongo’daki sistematik sömürüyü fark etmesini ve bunun ardından gelişen uluslararası Kongo Reform Hareketi’ni, modern insan hakları savunuculuğunun ilk büyük örneklerinden biri olarak değerlendiriyor. Basının, telgrafın ve uluslararası kamuoyunun gücü sayesinde dünyanın en güçlü hükümdarlarından birinin hesap vermek zorunda kalması, kitabın en dikkat çekici tarihsel sonuçlarından biri olarak öne çıkıyor.

Hochschild, Kongo’daki vahşeti yalnızca geçmişte yaşanmış bir sömürge suçu olarak değerlendirmiyor; aynı zamanda ırkçılık, ekonomik çıkar, propaganda ve uluslararası kayıtsızlığın nasıl iç içe geçerek kitlesel felaketlere zemin hazırladığını gösteriyor. Joseph Conrad’ın ‘Karanlığın Yüreği’ gibi edebi eserlerle kurduğu bağlantılar, dönemin kültürel atmosferini anlamaya katkı sağlarken, tarih yazımının hangi sesleri görünür kıldığı, hangilerini ise unutturduğu sorusunu da gündeme getiriyor. ‘Kral Leopold’un Hayaleti’, sömürgeciliğin yalnızca Afrika’nın değil, modern dünyanın siyasal ve ahlaki tarihini biçimlendiren temel süreçlerden biri olduğunu savunan; tarihsel hafızanın, insan haklarının ve kamusal vicdanın önemini güçlü bir anlatıyla ortaya koyan kapsamlı bir inceleme niteliğinde.

Adam Hochschild — Kral Leopold’un Hayaleti: Kolonyal Afrika’da Açgözlülük, Vahşet ve Kahramanlık Öyküsü
Çeviren: Ayşen Tekşen • Alfa Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Erdem Sönmez — Ahmed Rıza (2026)

Türkiye’nin meşrutiyet mücadelesinin en etkili ama en tartışmalı isimlerinden Ahmed Rıza’yı merkeze alan bu çalışma, onun siyasal ve düşünsel serüvenini Osmanlı’nın modernleşme süreci içinde yeniden değerlendiriyor. Erdem Sönmez, Ahmed Rıza’yı yalnızca bir Jön Türk önderi olarak değil, anayasal yönetim fikrinin gelişimine yön veren önemli bir entelektüel ve siyasetçi olarak ele alıyor.

Kitap, Ahmed Rıza’nın Yeni Osmanlılardan devralınan meşrutiyet düşüncesini nasıl geliştirdiğini, Jön Türk hareketinin ideolojik şekillenmesindeki rolünü ve II. Abdülhamid yönetimine karşı yürüttüğü uzun soluklu siyasal mücadelenin temel dinamiklerini inceliyor. I. Jön Türk Kongresi’ndeki liderliği, Meşrutiyet’in ilanından sonra “hürriyetçilerin babası” olarak gördüğü ilgi ve siyasal yaşamındaki kırılma noktaları ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor.

Eser, Ahmed Rıza’nın zaman içinde farklı çevrelerle yaşadığı görüş ayrılıklarını, siyasette etkisinin azaldığı dönemleri ve buna rağmen düşünsel etkisini nasıl koruduğunu tarihsel bağlamı içinde ele alıyor. Böylece onu tek boyutlu kahramanlık ya da eleştiri anlatılarının ötesine taşıyarak daha dengeli bir portre sunuyor.

Sönmez, son yıllarda Ahmed Rıza’ya yöneltilen eleştirileri de göz ardı etmiyor; aksine bu tartışmaları dönemin siyasal koşulları, fikir akımları ve Osmanlı modernleşmesinin dinamikleriyle birlikte değerlendiriyor. Böylece hem Ahmed Rıza’nın düşünsel mirasını hem de Jön Türk hareketinin iç tartışmalarını yeniden yorumlayan kapsamlı bir tarihsel çerçeve ortaya koyuyor.

Sonuç olarak ‘Ahmed Rıza: Bir Jön Türk Liderinin Siyasi-Entelektüel Portresi’, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan siyasal düşünce tarihini, meşrutiyet mücadelesini ve Jön Türk hareketinin entelektüel dünyasını Ahmed Rıza’nın yaşamı üzerinden anlamak isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı niteliğinde.

Erdem Sönmez — Ahmed Rıza: Bir Jön Türk Liderinin Siyasi-Entelektüel Portresi
• Tarih Vakfı Yurt Yayınları
Biyografi • 152 sayfa • 2026

Bill Bryson — 1927 Yazı: Amerika (2026)

Bill Bryson’ın bu eseri, Amerika Birleşik Devletleri’nin yalnızca birkaç ay içinde yaşadığı siyasal, toplumsal, kültürel ve teknolojik dönüşümleri merkeze alarak 1927 yazını ülkenin modern kimliğinin şekillendiği kritik bir dönüm noktası olarak ele alıyor. Bryson, birbirinden bağımsız gibi görünen olayları tek bir anlatı içinde birleştirerek bu kısa zaman diliminin 20. yüzyıl Amerika’sını nasıl belirlediğini gösteriyor.

‘1927 Yazı: Amerika’ (‘One Summer: America, 1927’), ekonomik iyimserliğin ve hızla büyüyen tüketim toplumunun gölgesinde başlıyor. Borsa rekorlar kırarken ülke refahın kalıcı olduğuna inanıyor; ancak Bryson, bu yükselişin iki yıl sonra patlayacak Büyük Buhran’ın habercisi olan kırılgan temeller üzerine kurulduğunu da hissettiriyor. Aynı dönemde Başkan Calvin Coolidge’in sakin ve pasif yönetim tarzı ile hızla değişen Amerikan toplumunun dinamizmi arasındaki çarpıcı tezat gözler önüne seriliyor.

Eserin merkezindeki figürlerden biri Charles Lindbergh. New York’tan Paris’e gerçekleştirdiği kesintisiz solo uçuş sayesinde bir anda dünyanın en tanınan insanına dönüşen Lindbergh’in yükselişi, modern medya çağının ilk küresel kahramanlarından birinin doğuşu olarak değerlendiriliyor. Bryson, havacılığın gelişimini, kitle iletişim araçlarının yükselişiyle birlikte ele alarak ünlü figür kültürünün yeni biçimlerini inceliyor.

Bryson, aynı yaz yaşanan birçok olayı paralel biçimde anlatıyor. Mississippi Nehri’nin yol açtığı büyük sel felaketi, yüz binlerce insanın yaşamını etkileyerek federal yönetimin afet politikalarını değiştiriyor. Sacco ve Vanzetti davası ile toplumdaki siyasal kutuplaşma, Al Capone’un yükselişiyle organize suçun ulaştığı boyutlar ve Michigan’daki okul bombalaması gibi olaylar ise refah görüntüsünün ardındaki toplumsal gerilimleri ortaya koyuyor.

Kitap, kültürel dönüşümlere de geniş yer veriyor. Sesli sinemanın doğuşu, televizyon teknolojisinin ilk adımları, radyonun kitlesel iletişim aracı hâline gelişi ve Babe Ruth’un unutulmaz beyzbol sezonu, Amerika’nın eğlence ve popüler kültürde dünya ölçeğinde belirleyici bir güç hâline gelişini simgeliyor. Bilimsel yenilikler, spor, medya ve teknolojinin aynı dönemde hız kazanması, ülkenin küresel etkisini artıran unsurlar olarak değerlendiriliyor.

Sonu olarak Bryson, yalnızca 1927 yazının olaylarını kronolojik biçimde sıralamıyor; siyaset, ekonomi, suç, teknoloji, spor ve kültürü iç içe geçirerek Amerika’nın modern süper güç kimliğinin hangi tarihsel koşullarda şekillendiğini gösteriyor. ‘1927 Yazı: Amerika’, kısa bir zaman diliminin olağanüstü yoğunluğunu canlı anlatımı ve zengin tarihsel ayrıntılarıyla ortaya koyarak modern Amerikan tarihine farklı bir pencereden bakmayı sağlayan etkileyici bir çalışma sunuyor.

Bill Bryson — 1927 Yazı: Amerika
Çeviren: Özgür Umut Hoşafçı • Diplomat Yayınları
Tarih • 592 sayfa • 2026

Kevser Taşdöner — Marcus Antonius (2026)

‘Marcus Antonius: Güç, İttifak, İhanet’, Roma tarihinin en tartışmalı siyasetçilerinden birini geleneksel anlatıların ötesinde yeniden değerlendiriyor. Kevser Taşdöner, Antonius’un tarih boyunca çoğu zaman VII. Kleopatra’nın etkisinde hareket eden, ihtirasları yüzünden Roma’yı felakete sürükleyen bir figür olarak sunulduğunu hatırlatırken, bu portrenin ne ölçüde Augustus döneminin siyasal propagandasıyla şekillendiğini sorguluyor. Böylece biyografiyi yalnızca bir yaşam öyküsü olmaktan çıkararak tarih yazımının iktidarla ilişkisini de tartışmaya açıyor.

Kitap, Marcus Antonius’un aristokrat kökenlerinden başlayarak Roma Cumhuriyeti’nin son yüzyılındaki yükselişini izliyor. Sezar’ın en yakın komutanlarından biri hâline gelişi, askerî ve siyasî kariyerindeki dönüm noktalarıyla birlikte ele alınıyor. Sezar’ın öldürülmesinin ardından yaşanan iktidar boşluğunda Antonius’un üstlendiği rol, Cumhuriyet’in geleceğini belirleyen mücadelelerin merkezinde inceleniyor.

Çalışmanın önemli bölümlerinden biri, İkinci Triumvirlik dönemine ayrılıyor. Antonius’un Octavianus ve Lepidus’la kurduğu güç paylaşımı, Roma’daki iç savaşlar ve Cumhuriyet kurumlarının çözülüşü ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor. Taşdöner, bu dönemi yalnızca kişisel rekabetlerin değil, Roma’nın siyasal yapısını kökten değiştiren dönüşümlerin yaşandığı bir süreç olarak yorumluyor.

Eser, Antonius’un Doğu eyaletlerindeki faaliyetlerine ve VII. Kleopatra ile kurduğu siyasal ortaklığa da geniş yer veriyor. Bu ilişkinin yalnızca romantik bir hikâye olarak değil, Doğu Akdeniz’de yeni bir güç dengesi oluşturmayı amaçlayan stratejik bir ittifak olduğu gösteriliyor. Böylece Antonius’un politikalarının, antik kaynaklarda çoğu zaman abartılan kişisel tutkularla değil, dönemin jeopolitik koşullarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiği savunuluyor.

Kitap, Actium Savaşı’nı ve ardından gelen yenilgiyi de yeniden yorumluyor. Antonius’un düşüşünün yalnızca askerî bir başarısızlık olmadığı, aynı zamanda Augustus’un yeni rejimini meşrulaştıran güçlü bir propaganda anlatısına dönüştüğü ortaya konuyor. Antik tarihçilerin aktardıkları bilgiler karşılaştırılarak, kazananların yazdığı tarihin Antonius’un imajını nasıl biçimlendirdiği eleştirel biçimde inceleniyor.

Sonuçta eser, Marcus Antonius’u ne kusursuz bir kahraman ne de geleneksel anlatılardaki trajik bir hain olarak sunuyor. Onu, Roma Cumhuriyeti’nin çöküşü ile imparatorluk düzeninin doğuşu arasındaki büyük dönüşümün merkezinde yer alan karmaşık bir devlet adamı olarak değerlendiriyor. Böylece kitap hem Antonius’un gerçek tarihsel konumunu hem de tarihin siyasal iktidarlar tarafından nasıl yeniden inşa edildiğini anlamak isteyen okurlar için kapsamlı ve eleştirel bir bakış sunuyor.

Kevser Taşdöner — Marcus Antonius: Güç, İttifak, İhanet
• Arkeoloji ve Sanat Yayınları
Biyografi • 216 sayfa • 2026