Martin Jehne — Roma Cumhuriyeti (2026)

Martin Jehne bu eserinde, Roma Cumhuriyeti’nin yaklaşık beş yüzyıla yayılan tarihini, yalnızca olayların kronolojik dizisi olarak değil, siyasal kurumların oluşumu, dönüşümü ve çözülüşü üzerinden inceliyor. Efsanevi kuruluş anlatılarından Julius Caesar’ın iktidarına kadar uzanan süreçte Cumhuriyet’in nasıl yükseldiğini ve hangi dinamiklerin onu çöküşe sürüklediğini kapsamlı bir bakışla değerlendiriyor.

‘Roma Cumhuriyeti: Kuruluşundan Caesar’a’ (‘Die Römische Republik: Von der Gründung bis Caesar’), Roma’nın krallık döneminden Cumhuriyet’e geçişi ve MÖ 5. yüzyıldan itibaren şekillenen siyasal düzenle başlıyor. Yazar, patrisyenler ile plebler arasındaki uzun mücadelelerin yalnızca toplumsal bir çatışma olmadığını, yurttaşlık haklarının genişlemesine ve Cumhuriyet kurumlarının gelişmesine zemin hazırladığını gösteriyor. Senato, halk meclisleri, konsüllük ve diğer magistralıklar arasındaki güç dengelerinin, Roma’nın siyasal istikrarını uzun süre ayakta tutan temel unsurlar olduğunu vurguluyor.

Jehne, Roma’nın İtalya’daki hâkimiyetini pekiştirmesinin ardından Akdeniz dünyasına yönelen yayılma sürecini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Kartaca ile yapılan Pön Savaşları, Helenistik krallıklarla mücadeleler ve ardı ardına gelen fetihler sayesinde Roma’nın küçük bir şehir devletinden geniş bir Akdeniz gücüne dönüşmesini inceliyor. Ancak bu askerî başarıların beraberinde büyük servet akışı, köle emeğinin yaygınlaşması ve toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesi gibi yeni sorunlar yarattığını ortaya koyuyor.

Eserin önemli bölümlerinden biri, Cumhuriyet’in yaşadığı siyasal krizlere ayrılıyor. Gracchus kardeşlerin reform girişimleri, Marius ve Sulla arasındaki iktidar mücadeleleri, orduların komutanlarına kişisel bağlılığının güçlenmesi ve olağanüstü yetkilerin giderek kalıcı hâle gelmesi, Cumhuriyet’in geleneksel işleyişini zayıflatan gelişmeler olarak değerlendiriliyor. Jehne, Pompeius, Caesar ve diğer güçlü komutanların yükselişini yalnızca bireysel hırslarla değil, genişleyen imparatorluğun eski kurumlarla yönetilememesi sonucunda ortaya çıkan yapısal dönüşümlerle ilişkilendiriyor.

Kitap, Julius Caesar’ın yükselişi ve iç savaşlarla birlikte Cumhuriyet’in çözülme sürecini ele alırken, bu dönüşümün kaçınılmaz olup olmadığı sorusunu da tartışıyor. Yazar, Cumhuriyet’in çöküşünü tek bir kişinin iktidar arzusuna indirgemek yerine, uzun vadeli toplumsal, ekonomik ve siyasal değişimlerin ortak sonucu olarak yorumluyor. Böylece Augustus döneminde şekillenecek yeni yönetim modelinin hangi tarihsel koşullar içinde ortaya çıktığını açıklıyor.

‘Roma Cumhuriyeti’, Roma tarihinin temel olaylarını aktarmanın ötesine geçerek Cumhuriyet’in siyasal kurumlarını, toplumsal çatışmalarını, askerî genişlemesini ve yönetim krizlerini bütüncül bir çerçevede inceliyor. Martin Jehne, Roma deneyimini yalnızca Antik Çağ’ın büyük bir hikâyesi olarak değil, siyasal sistemlerin yükselişi, dönüşümü ve çöküşü üzerine düşünmek için de güçlü bir tarihsel örnek olarak değerlendiriyor.

Martin Jehne — Roma Cumhuriyeti: Kuruluşundan Caesar’a
Çeviren: Tuna Akçay • Runik Kitap
Tarih • 136 sayfa • 2026

Andreas Kappeler — Kaygı Rus Tarihi (2026)

Andreas Kappeler’in bu eseri, Rusya’nın tarihini yalnızca hanedan değişimleri, savaşlar ve devrimler üzerinden değil, yüzyıllar boyunca etkisini sürdüren toplumsal, siyasal ve kültürel dinamikler üzerinden ele alıyor. Yazar, Kiev Rus Devleti’nden günümüz Rusya’sına uzanan geniş zaman dilimini kronolojik bir anlatıyla birleştirirken, devletin oluşumu, toplumun yapısı, kimlik arayışları ve Rusya’nın Avrupa ile Asya arasında şekillenen özgün konumu gibi temel meseleleri karşılaştırmalı bir bakışla değerlendiriyor. Tarihi tek tek olayların toplamı olarak değil, uzun süreklilikler ve yapısal dönüşümler çerçevesinde açıklıyor.

‘Rus Tarihi’ (‘Russische Geschichte’), Doğu Slav topluluklarının ortaya çıkışı ve Kiev Knezliği’nin oluşumuyla başlayan tarihsel süreci inceliyor. Hristiyanlığın kabulüyle birlikte Bizans kültürünün Rus siyasal ve toplumsal yaşamı üzerindeki belirleyici etkisini ortaya koyuyor. Moğol egemenliği döneminin yalnızca bir kesinti değil, merkezi yönetim anlayışını ve devlet örgütlenmesini etkileyen önemli bir kırılma olduğunu gösteriyor. Ardından Moskova Knezliği’nin yükselişiyle birlikte Rus devletinin giderek merkezileşmesini ve genişleyen bir imparatorluğa dönüşmesini ele alıyor.

Kappeler, Rus tarihinin en belirgin özelliklerinden biri olarak güçlü devlet geleneğini öne çıkarıyor. Çarlık döneminden Sovyetler Birliği’ne ve çağdaş Rusya’ya kadar merkezi otoritenin siyasal yaşam üzerindeki ağırlığının farklı biçimlerde devam ettiğini vurguluyor. Devlet ile toplum arasındaki ilişkinin çoğu zaman gerilimli bir karakter taşıdığını, reform girişimlerinin ve otoriter uygulamaların bu tarihsel miras içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Eserde toplumsal yapı da ayrıntılı biçimde inceleniyor. Soylular, köylüler, kentli nüfus ve bürokrasi arasındaki ilişkiler değerlendirilirken, özellikle serflik düzeninin Rusya’nın ekonomik ve toplumsal gelişimini uzun süre belirleyen temel unsurlardan biri olduğu belirtiliyor. Köylü dünyası ile şehir yaşamı arasındaki farklılıkların modernleşme sürecini doğrudan etkilediği, elitlerle halk arasındaki mesafenin ise siyasal krizlerin arka planını oluşturduğu ifade ediliyor.

Kitap, Rusya’nın çok uluslu bir imparatorluk olarak gelişmesine de özel önem veriyor. Rus olmayan halkların, farklı dinlerin ve kültürlerin imparatorluk yapısı içindeki yerini incelerken, Rus kimliğinin yalnızca etnik değil, tarihsel ve siyasal süreçler içinde şekillenen çok katmanlı bir olgu olduğunu gösteriyor. İmparatorluğun genişlemesiyle birlikte farklı topluluklarla kurulan ilişkilerin hem devlet politikalarını hem de ulusal kimlik tartışmalarını biçimlendirdiğini ortaya koyuyor.

Kappeler, 19. yüzyıldaki modernleşme çabalarını, sanayileşmeyi ve toplumsal dönüşümleri devrimlere giden sürecin önemli hazırlayıcıları olarak değerlendiriyor. 1917 Devrimi’ni yalnızca siyasal iktidarın değişimi olarak değil, devlet, ekonomi ve toplum ilişkilerini kökten dönüştüren tarihsel bir kırılma olarak ele alıyor. Sovyet döneminde ideolojik dönüşümler, ekonomik planlama, toplumsal yeniden yapılanma ve küresel güç mücadelesi incelenirken, Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle başlayan yeni dönemin tarihsel süreklilikler ışığında değerlendirilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Yazar ayrıca Rusya’nın Avrupa ile Asya arasında yer alan jeopolitik konumunun dış politikadan kültürel kimliğe kadar birçok alanı etkilediğini gösteriyor. Devlet ile Kilise arasındaki ilişkiler, Kutsal Rusya düşüncesi, yüksek kültür ile halk kültürü arasındaki etkileşim ve Rus entelektüel geleneğinin gelişimi de kitabın temel temaları arasında yer alıyor. Böylece siyasi tarih, kültürel ve toplumsal tarih ile birlikte ele alınıyor.

Andreas Kappeler — Rus Tarihi: Kısa Bir Giriş
Çeviren: Hamide Öz • Runik Kitap
Tarih • 110 sayfa • 2026

Hüseyin Irmak — Gidelim Tatavla’ya (2026)

İstanbul’un çokkültürlü geçmişini en güçlü biçimde yaşatan semtlerden biri olan Tatavla’nın dününü ve bugününü bir araya getiren ‘Gidelim Tatavla’ya: Görkemini Yitirmeyen Semt Kurtuluş’, Hüseyin Irmak’ın yıllara yayılan araştırmalarını, gözlemlerini ve zengin arşivini okurla buluşturuyor. Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş ikinci baskısıyla yayımlanan eser, yalnızca bir semtin tarihini anlatmakla kalmıyor; değişen İstanbul’un belleğini de kayıt altına alıyor.

Kitap, Tatavla’nın Kurtuluş’a uzanan dönüşümünü tarihsel olaylar eşliğinde izlerken semtin özgün kimliğini şekillendiren okulları, ibadethaneleri, sinemaları, tiyatroları, pastaneleri ve köklü yeme içme kültürünü ayrıntılarıyla ele alıyor. Mahalle yaşamını belirleyen gelenekler, esnaf kültürü, eğlence hayatı ve semte iz bırakan isimler aracılığıyla Tatavla’nın sosyal dokusunu bütün yönleriyle görünür kılıyor.

Göçler, toplumsal değişimler ve kentsel dönüşüm süreçleri ekseninde semtin geçirdiği dönüşümü irdeleyen Hüseyin Irmak, geçmiş ile bugün arasında güçlü bir bağ kuruyor. Kendi arşivinden ve farklı koleksiyonlardan derlenen zengin fotoğraf seçkisiyle desteklenen çalışma, sokakları, insanları ve yaşam kültürüyle Kurtuluş’un hafızasını gelecek kuşaklara aktaran kapsamlı bir kent monografisi niteliği taşıyor.

Hüseyin Irmak — Gidelim Tatavla’ya: Görkemini Yitirmeyen Semt Kurtuluş
• İstos Yayın
Tarih • 720 sayfa • 2026

Nurullah Kırkpınar — Beydere Ziraat Mektebi (2026)

Cumhuriyet’in kırsal kalkınma ve tarımı modernleştirme hedeflerinin önemli halkalarından biri olan Beydere Ziraat Mektebi’nin tarihini merkeze alan bu çalışma, Türkiye’de tarım reformunun eğitim politikalarıyla nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. 1943 yılında Manisa’nın Selimşahlar köyü yakınlarında kurulan ve altmış yılı aşkın süre boyunca faaliyet göstererek 2006 yılında kapanan okulun gelişim süreci üzerinden, teknik ziraat eğitiminin ülkenin tarımsal üretimine ve kırsal dönüşümüne yaptığı katkılar ayrıntılı biçimde inceleniyor.

Köy Enstitüleriyle benzer şekilde üretim, uygulama ve iş temelli bir eğitim anlayışını benimseyen Beydere Ziraat Mektebi, yalnızca meslek kazandıran bir kurum değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in köy merkezli kalkınma ideolojisini hayata geçiren örneklerden biri olarak ele alınıyor.

Nurullah Kırkpınar, tarım reformunun düşünsel temellerinden ziraat okullarının kuruluş sürecine, Teknik Ziraat-Bahçıvanlık Okulları modelinin şekillenmesinden Beydere Ziraat Mektebi’nin idari yapısına, fiziki imkânlarına ve eğitim programına kadar uzanan kapsamlı bir çerçeve sunuyor.

Kitap, uygulamalı eğitim yöntemlerini, araştırma ve geliştirme faaliyetlerini, üretim ve dağıtım çalışmalarını, mezunların görev aldıkları hizmet alanlarını ve okulun ülke tarımına sağladığı katkıları ayrıntılı biçimde değerlendirirken, kurumun bulunduğu bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamı üzerindeki etkilerini de gözler önüne seriyor.

Böylece Beydere Ziraat Mektebi’nin hikâyesi üzerinden, erken Cumhuriyet döneminde modern tarım tekniklerini köylü çocuklarına kazandırmayı hedefleyen eğitim anlayışının, Türkiye’nin tarımsal kalkınma serüvenindeki yeri ve eğitim tarihimizde büyük ölçüde göz ardı edilmiş tarım okullarının önemi bütüncül bir bakışla yeniden ele alınıyor.

Nurullah Kırkpınar — Beydere Ziraat Mektebi: Halka Dost, Köylüye Yar
• İş Kültür Yayınları
Tarih • 192 sayfa • 2026

Toyin Falola — Sömürge Dönemi Afrika’sında Günlük Hayat (2026)

Bu kitap, sömürgeciliği yalnızca siyasal ve askerî bir egemenlik biçimi olarak değil, Afrikalıların gündelik yaşamını kökten dönüştüren kapsamlı bir toplumsal süreç olarak ele alıyor. Toyin Falola, 19. yüzyılın sonlarında Avrupa devletlerinin Afrika’yı paylaşmasıyla başlayan sömürge düzeninin, üretimden aile yapısına, dinden eğitime, kentleşmeden çalışma hayatına kadar uzanan etkilerini inceliyor. ‘Sömürge Dönemi Afrika’sında Günlük Hayat’ (‘Daily Life in Colonial Africa’), sömürgeleştirilen toplumları edilgen kurbanlar olarak değil, değişen koşullara uyum sağlayan, pazarlık eden ve direnen öznel aktörler olarak değerlendiriyor.

Eserin ilk bölümleri, sömürge öncesi Afrika toplumlarının ekonomik, siyasal ve kültürel çeşitliliğini ortaya koyarak Avrupa merkezli “tarihsiz Afrika” anlatısını reddediyor. Ardından Berlin Konferansı sonrasında kurulan sömürge yönetimlerinin yeni sınırlar çizerek farklı toplulukları aynı idari yapılar içinde bir araya getirdiğini, yerel siyasal dengeleri bozduğunu ve geleneksel otoriteleri kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirdiğini gösteriyor. Böylece gündelik hayat, sömürge devletinin vergi sistemi, hukuku ve bürokrasisi tarafından yeniden düzenlendi.

Falola, ekonomik dönüşümü kitabın merkezine yerleştiriyor. Geçimlik üretim yapan köylüler, sömürge ekonomisinin ihtiyaçları doğrultusunda pamuk, kakao, kahve, yer fıstığı ve kauçuk gibi ticari ürünler yetiştirmeye yönlendirildi; zorla çalıştırma, vergilendirme ve ücretli emek sistemi milyonlarca insanın yaşamını değiştirdi. Demiryolları ve limanlar yerel kalkınmadan çok doğal kaynakların Avrupa’ya aktarılmasına hizmet ederken, kentler yeni iş olanaklarıyla birlikte toplumsal eşitsizliklerin de büyüdüğü mekânlara dönüştü.

Kitap ayrıca misyoner faaliyetlerinin eğitim, din ve kültür üzerindeki etkilerini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Hıristiyanlığın yayılmasıyla birlikte geleneksel inançlar ve ritüeller baskı altına alınırken, misyoner okulları yeni bir eğitimli seçkinler kuşağı yetiştirdi. Kadınların toplumsal rolleri, aile ilişkileri, sağlık uygulamaları ve çocuk yetiştirme anlayışları da bu dönüşümden etkilendi.

Bununla birlikte Falola, Afrikalıların yeni dinî ve kültürel unsurları bütünüyle benimsemek yerine çoğu zaman yerel geleneklerle sentezlediklerini vurguluyor.

Son bölümde ise sömürge düzenine karşı gelişen direniş biçimleri inceleniyor. Silahlı ayaklanmaların yanı sıra gündelik yaşam içindeki küçük ölçekli itaatsizlikler, kültürel dayanışma ağları, sendikal hareketler ve milliyetçi örgütlenmeler bağımsızlık mücadelelerinin temelini oluşturdu. Falola’ya göre sömürgecilik Afrika’nın toplumsal dokusunda derin izler bırakmış olsa da, Afrikalılar kendi tarihlerini yalnızca sömürünün nesneleri olarak değil, değişime yön veren aktörler olarak yazmışlardır. Kitap, sömürge dönemini büyük siyasal olaylardan çok insanların gündelik deneyimleri üzerinden okuyarak Afrika tarihine daha insani, çok katmanlı ve eleştirel bir perspektif kazandırıyor.

Toyin Falola — Sömürge Dönemi Afrika’sında Günlük Hayat
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 360 sayfa • 2026

Arda Ekşigil — Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi (2026)

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarından Millî Mücadele’ye, oradan Cumhuriyet’in kuruluş dönemine uzanan büyük dönüşüm, çoğu zaman tarihin başrol oyuncuları üzerinden anlatılır. ‘Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi’ ise bakışını, ne bütünüyle unutulmuş ne de kahramanlaştırılmış bir figüre çeviriyor. Mehmet Mithat Bey’in yaşamını merkeze alan Arda Ekşigil, tek bir biyografi aracılığıyla devletin yeniden kuruluş sürecini, bürokrasinin işleyişini, siyasal sadakat ilişkilerini ve erken Cumhuriyet seçkinlerinin dünyasını görünür kılıyor.

Kitap, Mithat Bey’i ne idealize ediyor ne de yalnızca fırsatçı bir bürokrat olarak resmediyor. Onun yükselişini, iktidar çevreleriyle kurduğu ilişkileri, himaye ağlarını ve dönemin güç dengeleri içinde aldığı konumları tarihsel bağlamına yerleştirerek inceliyor. Böylece kişisel başarılar, aile anlatıları ve resmî tarihin gölgesinde kalan ayrıntılar üzerinden, yeni rejimin siyasal ve ekonomik düzeninin nasıl şekillendiğine dair çok katmanlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Aile hafızası, arşiv belgeleri ve dönemin tanıklıklarını bir araya getiren çalışma, bireysel yaşam öyküsüyle kolektif tarihi iç içe geçiriyor. Kudüs’ten Ankara’ya, Millî Mücadele’den tek parti yıllarına uzanan bu serüven, kurucu kadroların yalnızca öne çıkan isimlerden ibaret olmadığını; gölgede kalan aktörlerin de Cumhuriyet’in kuruluş hikâyesinde belirleyici roller üstlendiğini gösteriyor.

Roman akıcılığı taşıyan bu mikro tarih çalışması, bir insanın hayatını anlatırken aynı zamanda imparatorluğun çözülüşünü, Cumhuriyet’in kuruluşunu ve bürokrasinin dönüşümünü anlamaya davet ediyor. Mithat Bey’in hikâyesi, tarihin büyük anlatılarının kenarında duran kişilerin de dönemin ruhunu kavramak için vazgeçilmez tanıklar olduğunu hatırlatıyor.

Arda Ekşigil — Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi
• İletişim Yayınları
Biyografi • 423 sayfa • 2026

Murat Özyüksel — Hicaz Demiryolu (2026)

Abdülhamid’in en büyük projelerinden biri olan Hicaz Demiryolu, yalnızca İstanbul’u Medine’ye bağlayan bir ulaşım hattı değil, Osmanlı Devleti’nin son döneminde siyasal, ekonomik ve dinî hedefleri bir araya getiren kapsamlı bir modernleşme girişimiydi. Murat Özyüksel, ‘Hicaz Demiryolu’ adlı çalışmasında bu iddialı projenin ortaya çıkışını, inşa sürecini ve tarihsel sonuçlarını, imparatorluğun çözülme yıllarının geniş çerçevesi içinde ele alıyor.

1900 yılında yapımına başlanan ve büyük ölçüde dünya Müslümanlarından toplanan bağışlarla finanse edilen demiryolu, 1908’de Medine’ye ulaştı. Temel amacı hac yolculuğunu daha güvenli ve hızlı hâle getirmek olsa da, hattın askerî sevkiyatı kolaylaştırmak, Arap vilayetleri üzerindeki merkezi otoriteyi güçlendirmek ve Osmanlı halifesinin İslam dünyasındaki liderlik iddiasını pekiştirmek gibi stratejik işlevleri de bulunuyordu. Bu nedenle Hicaz Demiryolu, II. Abdülhamid’in Panislamizm siyasetinin en görünür sembollerinden biri hâline geldi.

Kitap, Osmanlı yönetiminin sınırlı mali imkânlara ve zorlu coğrafi koşullara rağmen gerçekleştirdiği bu mühendislik başarısını ayrıntılarıyla değerlendirirken, projenin karşılaştığı engelleri de göz ardı etmiyor. Çöl şartları, bedevi kabilelerinin saldırıları, Mekke emirlerinin çekinceleri, Avrupalı büyük devletlerin bölgedeki nüfuz mücadeleleri ve imparatorluğun giderek artan ekonomik ve siyasal kırılganlığı, hattın uzun vadeli hedeflerine ulaşmasını engelleyen başlıca etkenlerdi. Medine’ye kadar ulaşan demiryolunun Mekke’ye uzatılamaması ve I. Dünya Savaşı sırasında önemli ölçüde tahrip edilmesi, bu tasavvurun yarım kalmasına yol açtı.

Özyüksel, Hicaz Demiryolu’nu yalnızca teknik veya ekonomik bir yatırım olarak değil, Osmanlı Devleti’nin son büyük atılımlarından biri olarak yorumluyor. Demiryolu, bir yandan modernleşme iradesini, mühendislik kapasitesini ve merkezî devletin yeniden güç kazanma arzusunu temsil ederken, diğer yandan imparatorluğun karşı karşıya kaldığı siyasal bağımlılıkları, bölgesel direnişleri ve çözülme sürecinin sınırlarını da görünür kılıyor. Böylece Hicaz Demiryolu’nun hikâyesi, rayların ötesinde, bir imparatorluğun ayakta kalma mücadelesini, umutlarını ve tarih sahnesinden çekilişini anlamaya imkân veren çarpıcı bir tarih anlatısına dönüşüyor.

Murat Özyüksel — Hicaz Demiryolu
• Alfa Yayınları
Tarih • 408 sayfa • 2026

Ali Fuat Bilkan — Osmanlı Düzeninin Dönüşümü (2026)

On yedinci yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu için yalnızca bir çözülme ya da gerileme dönemi değil, aynı zamanda eski düzenin sorgulandığı, yeni arayışların filizlendiği tarihsel bir kırılma anıdır. Ali Fuat Bilkan, ‘Osmanlı Düzeninin Dönüşümü’ adlı çalışmasında bu yüzyılı tek boyutlu bir “çöküş” anlatısına indirgemek yerine, siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel dönüşümlerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir değişim süreci olarak ele alıyor. Resmî belgelerin yanı sıra dönemin edebî eserlerini de tarihsel tanıklık olarak değerlendiren çalışma, imparatorluğun yaşadığı buhranı toplumun farklı kesimlerinin gözünden okumayı amaçlıyor.

Kitap, gelenek ile değişim arasındaki gerilimden hareketle Osmanlı siyasal düzeninin geçirdiği dönüşümü inceliyor. Kanûn-ı kadîm özlemi, siyasetnâmeler, nasihat geleneği, askerî teşkilattaki değişimler ve iktidar mücadeleleri üzerinden devletin klasik yapısını koruma çabaları ile yeni koşullara uyum arayışları birlikte değerlendiriliyor. Böylece krizlerin yalnızca yıkıcı değil, aynı zamanda yeni siyasal düşüncelerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan süreçler olduğu gösteriliyor.

Ekonomik ve toplumsal buhranlar kitabın önemli odaklarından birini oluşturuyor. Para düzenindeki bozulmalar, üretim krizleri, toprak sistemindeki çözülmeler, vergi yükü, israf, yoksullaşma ve Celâlî isyanlarının yarattığı sarsıntılar, taşra toplumunun gündelik hayatı üzerinden ele alınıyor. Bilkan, merkezî yönetimin sorunlarını yalnızca saray ekseninde değil, bozulmanın en yoğun hissedildiği taşrada gözlemleyerek daha geniş bir Osmanlı panoraması çiziyor.

Çalışma, dinî tartışmalardan bürokratik dönüşümlere, rüşvet, liyakat sorunu ve vakıf düzenine kadar devlet yapısındaki değişimleri de kapsamlı biçimde inceliyor. Kadızâdeliler-Sivâsîler tartışmaları, Sabatay Sevi hareketi ve farklı dindarlık biçimleri üzerinden dönemin zihniyet dünyası analiz edilirken, yükselen bürokrasinin ve değişen yönetim anlayışının erken modern devlet yapısına doğru evrilişi tartışılıyor.

Bilkan, edebiyatı da dönemin ruhunu anlamanın vazgeçilmez kaynaklarından biri olarak değerlendiriyor. Nâbî, Nef‘î, Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi ve diğer önemli isimlerin eserlerinden hareketle hiciv, seyahatname, mesnevi, tarih, biyografi ve halk edebiyatı gibi türlerin toplumsal eleştiri gücü ortaya konuyor. Mimari, musiki, hat, minyatür ve bilim alanındaki gelişmeler de kültürel dönüşümün parçaları olarak ele alınıyor.

‘Osmanlı Düzeninin Dönüşümü’, 17. yüzyılı yalnızca bir gerileme hikâyesi olarak değil, küresel değişimlerin etkisi altında yeniden şekillenen bir imparatorluğun hikâyesi olarak yorumluyor. Edebiyat, tarih ve sosyal bilimleri bir araya getiren yaklaşımıyla, Osmanlı toplumunun krizlerini, çözüm arayışlarını ve erken modernleşme dinamiklerini bütüncül bir bakışla değerlendiren önemli bir çalışma niteliği taşıyor.

Ali Fuat Bilkan — Osmanlı Düzeninin Dönüşümü: 17. Yüzyılda Buhran ve Değişim
• İletişim Yayınları
Tarih • 364 sayfa • 2026

Tony Judt — Anılar Evi (2026)

Tony Judt, ALS hastalığı nedeniyle bedeninin bütünüyle hareketsiz kaldığı son yıllarında zihnini bir “hafıza sarayı” gibi kullanarak geçmişini yeniden dolaşıyor. ‘Anılar Evi’ (‘The Memory Chalet’), yalnızca kişisel yaşam öyküsünü anlatan bir otobiyografi değil; belleğin, tarihin ve kimliğin nasıl iç içe geçtiğini sorgulayan denemelerden oluşuyor. Her bölüm, çocukluk anılarından Avrupa’nın siyasal dönüşümlerine uzanan bir düşünce yolculuğuna dönüşerek bireysel deneyimlerle tarihsel gözlemleri buluşturuyor.

Judt, savaş sonrası Londra’daki çocukluğunu, ailesini, Yahudi kimliğini, eğitim hayatını ve gençlik yıllarını anlatırken sıradan görünen ayrıntılardan geniş tarihsel sonuçlar çıkarıyor. Bir otobüs hattı, tren yolculuğu, okul yaşamı ya da yemek kültürü gibi gündelik deneyimler; kentleşme, kamusal yaşam, toplumsal görgü kuralları ve refah devleti üzerine kapsamlı değerlendirmelerin başlangıç noktası hâline geliyor. Kişisel hafızanın, yaşanılan dönemin toplumsal ve siyasal atmosferinden bağımsız düşünülemeyeceğini gösteriyor.

Kitapta Avrupa, yalnızca bir coğrafya değil, Judt’un düşünsel kimliğini biçimlendiren ortak bir kültürel alan olarak ele alınıyor. Fransa’da geçirdiği yıllar, 1968 öğrenci hareketleri, İsrail’le kurduğu erken dönem ilişki, sosyalizm, Siyonizm ve Avrupa soluna dair gözlemleri, ideolojik bağlılıkların zaman içindeki dönüşümünü sorgulayan samimi bir muhasebeye dönüşüyor. Kendi kuşağının büyük siyasal umutlarını ve hayal kırıklıklarını değerlendirirken, tarihçiliğin temel ilkesi olan eleştirel mesafeyi kendi yaşamına da uyguluyor.

Denemeler ilerledikçe hastalık deneyimi de anlatının merkezine yerleşiyor. Hareket yetisini kaybetmiş olmasına rağmen belleğin özgürleştirici gücüne yaslanan Judt, geçmişi zihninde yeniden kurarak yaşamını anlamlandırıyor. Fiziksel sınırlılık ile zihinsel özgürlük arasındaki karşıtlık, kitabın en etkileyici temalarından biri hâline geliyor. Hatırlama eylemi, yalnızca geçmişi korumanın değil, insanın benliğini ve onurunu ayakta tutmasının da bir yolu olarak sunuluyor.

‘Anılar Evi’, kişisel anıları tarih, siyaset, kültür ve ahlak üzerine derin düşüncelerle birleştiren özgün bir eser. Tony Judt, kendi yaşamından hareketle 20. yüzyıl Avrupa’sının toplumsal ve siyasal panoramasını yeniden kurarken, belleğin bireysel olduğu kadar kolektif bir sorumluluk taşıdığını da gösteriyor. Ortaya, hem büyük bir tarihçinin entelektüel otobiyografisi hem de insan hafızasının direnme gücüne yazılmış dokunaklı bir ağıt çıkıyor.

Tony Judt — Anılar Evi
Çeviren: Dilek Şendil • Alfa Yayınları
Anı • 176 sayfa • 2026

Daniel Guérin — Ne Tanrı Ne Efendi (2026)

1970’te ilk kez yayımlandığından bu yana anarşizm literatürünün temel başvuru eserlerinden biri kabul edilen bu çalışma, Daniel Guérin’in editörlüğünde anarşist düşüncenin kurucu metinlerini ve tarihsel gelişimini bir araya getiriyor. Guérin, yalnızca önemli düşünürlerin yazılarını derlemekle yetinmiyor; her metni ortaya çıktığı siyasal ve toplumsal koşullar içinde değerlendirerek anarşizmin iki yüzyıla yayılan dönüşümünü, iç tartışmalarını ve farklı yönelimlerini kapsamlı bir çerçevede ele alıyor.

‘Ne Tanrı Ne Efendi’ (‘Ni Dieu ni Maître’), anarşizmin yalnızca otorite karşıtlığına ya da bireysel özgürlük savunusuna indirgenemeyeceğini gösteriyor. Hareketin devlet, sermaye, din, mülkiyet ve hiyerarşik iktidar ilişkilerine yönelttiği eleştirileri incelerken, özgür birliktelik, öz yönetim, federasyon, dayanışma ve doğrudan demokrasi gibi temel ilkelerinin nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor. Böylece anarşizmin, çoğu zaman öne sürüldüğü gibi örgütlenmeye karşı değil, baskıcı ve merkeziyetçi örgütlenme biçimlerine karşı geliştirilmiş alternatif bir siyasal düşünce olduğunu savunuyor.

Antolojinin ilk bölümü, Max Stirner, Pierre-Joseph Proudhon, Mihail Bakunin ve Pyotr Kropotkin gibi kurucu isimlerin metinleri aracılığıyla 19. yüzyıl anarşizminin teorik temellerini inceliyor. Devamında Errico Malatesta, Émile Henry, Fernand Pelloutier, Volin, Nestor Mahno ve Buenaventura Durruti gibi farklı mücadele deneyimlerini temsil eden isimler üzerinden anarşizmin sendikalizm, devrimci örgütlenme, köylü hareketleri ve silahlı direniş gibi pratik boyutları ele alınıyor.

Son bölümlerde ise Rus Devrimi ile İspanya İç Savaşı sırasında anarşist hareketlerin üstlendiği siyasal ve entelektüel roller değerlendirilerek, hareketin tarihsel başarıları kadar karşılaştığı açmazlar da tartışılıyor.

Guérin, anarşizmin tarihini tek sesli bir gelenek olarak değil, farklı eğilimlerin, stratejilerin ve fikir ayrılıklarının iç içe geçtiği canlı bir düşünsel miras olarak yorumluyor. Böylece eser, anarşizmin yalnızca geçmişe ait bir ideoloji olmadığını; özgürlük, eşitlik, öz yönetim ve toplumsal örgütlenme üzerine günümüzde de süren tartışmalar açısından güçlü bir düşünsel kaynak olmaya devam ettiğini gösteriyor.

Daniel Guérin — Ne Tanrı Ne Efendi: Anarşizm Antolojisi
Çeviren: Fuat Orçun • Ayrıntı Yayınları
Siyaset • 544 sayfa • 2026