Léon Maxime Collignon — Marmaris’ten Tarsus’a Bir Anadolu Seyahatinden Notlar (2026)

Léon Maxime Collignon’un bu seyahatnamesi, 1876 yazında Güneybatı Anadolu kıyılarında gerçekleştirilen uzun ve zahmetli bir yolculuğun gözlemlerini bir araya getiriyor. Marmaris’ten başlayıp Tarsus’a kadar uzanan bu seyahat boyunca Collignon yalnızca antik kentleri, tapınak kalıntılarını ve yazıtları incelemiyor; aynı zamanda Osmanlı taşrasının gündelik yaşamını, toplumsal ilişkilerini ve kültürel atmosferini de kayda geçiriyor. Böylece kitap, bir arkeoloji seyahatnamesinin ötesine geçerek 19. yüzyıl Anadolu’sunun sosyal ve kültürel panoramasına dönüşüyor.

Collignon’un anlatısında en dikkat çekici unsur, Batılı oryantalist bakış ile sahada karşılaştığı gerçeklik arasındaki sürekli gerilim. Yazar, Osmanlı yönetimini ve Türk toplumunu çoğu zaman geri kalmışlık, ihmal ve durağanlık imgeleriyle tanımlıyor; antik uygarlıkların mirasının “çorak” bir coğrafyada unutulduğunu düşünüyor. Ancak aynı Collignon, Anadolu insanının misafirperverliği, ağırbaşlılığı ve gündelik yaşamındaki inceliği karşısında sık sık hayranlığını gizleyemiyor. Abdullah Bey’in evindeki zarafet, Yörüklerin sunduğu sıcak misafirperverlik, köylülerin meraklı ama samimi tavırları, onun önyargılı bakışını zaman zaman kırıyor. Kitap bu nedenle yalnızca Anadolu’ya değil, Avrupa’nın Doğu’ya nasıl baktığına dair de önemli ipuçları taşıyor.

Eser boyunca antik dünyanın izleriyle yaşayan halk kültürü iç içe ilerliyor. Collignon bir yandan Likya, Karya ve Kilikya bölgelerindeki harabeleri incelerken diğer yandan pazarlarda, köylerde ve kasabalarda karşılaştığı yaşam biçimlerini aktarıyor. Marmaris kıyılarındaki halk ozanlarından Karaman’daki şenliklere, Tefenni’deki pehlivanlardan Tarsus çevresindeki söylencelere kadar birçok ayrıntı, Anadolu’nun modernleşme öncesi toplumsal dokusunu görünür kılıyor. Kitapta doğa da önemli bir yer tutuyor; sarp yollar, sıcak iklim, ulaşım zorlukları ve izole yerleşimler, yolculuğun fiziksel ağırlığını sürekli hissettiriyor.

Collignon’un seyahati aynı zamanda dönemin siyasal atmosferiyle de iç içe ilerliyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme sürecine girdiği, milliyetçi gerilimlerin yükseldiği ve Avrupa müdahalelerinin arttığı bir dönemin izleri anlatının arka planında sürekli hissediliyor. Selanik’teki konsolos cinayetleri sonrası Rum toplulukları arasında yayılan korku, Avrupa’nın Osmanlı’ya bakışı ve yaklaşan Osmanlı-Yunan çatışmasının yarattığı huzursuzluk, seyahat notlarını yalnızca kültürel değil siyasal bir belgeye de dönüştürüyor.

Sonuçta ‘Bir Anadolu Seyahatinden Notlar’ (‘Notes d’un voyage en Asie Mineure’), antikite merakıyla yapılmış bir keşif yolculuğunu aşarak, Avrupa’nın Doğu tahayyülü ile Anadolu’nun gerçekliği arasındaki çatışmayı görünür kılan çok katmanlı bir eser hâline geliyor. Collignon, kimi zaman kibirli ve indirgemeci bir gözle baksa da karşılaştığı insanların ve coğrafyanın canlılığı karşısında tamamen mesafeli kalamıyor. Bu yüzden kitap, hem 19. yüzyıl Anadolu’sunun tarihsel bir portresi hem de oryantalist düşüncenin kendi iç çelişkilerini açığa çıkaran önemli bir tanıklık niteliği taşıyor.

Léon Maxime Collignon — Marmaris’ten Tarsus’a Bir Anadolu Seyahatinden Notlar
Çeviren: Halil Kaya • Selenge Yayınları
Seyahatname • 104 sayfa • 2026

Tanıl Bora, Aylin Özman, Kadir Dede — Batı’yı Seyretmek (2026)

‘Batı’yı Seyretmek: Avrupa ve Amerika Seyahatnameleri’, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından 1960’lara uzanan dönemde Türkiyeli seyyahların Batı’yla karşılaşma deneyimlerini merkeze alan çok katmanlı bir düşünce atlası sunuyor. Tanıl Bora, Aylin Özman ve Kadir Dede’nin çalışması, Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yapılan yolculukları yalnızca gezi anlatıları olarak değil; Türkiye’nin modernleşme serüvenini, medeniyet tahayyülünü ve kimlik arayışını görünür kılan kültürel belgeler olarak okuyor. Seyahatnameler aracılığıyla Batı’ya bakan göz, aynı anda memlekete de dönüyor; böylece kitap hem Batı’nın nasıl algılandığını hem de Türkiye’nin kendisini hangi ölçütlerle değerlendirdiğini ortaya koyuyor.

Eserde gazetecilerden yazarlara, siyasetçilerden bürokratlara kadar farklı toplumsal kesimlerden seyyahların gözlemleri üzerinden Batı imgesinin nasıl kurulduğu inceleniyor. Sanayi, teknoloji, şehir düzeni, gündelik yaşam alışkanlıkları, sınıf ilişkileri ve toplumsal davranış biçimleri, seyyahların dikkatle gözlemlediği başlıca alanlar arasında yer alıyor. Batı çoğu zaman “medeniyet” fikrinin somutlaşmış hali olarak görülürken, bu hayranlık duygusuna tedirginlikler, kıyaslamalar ve kültürel mesafeler de eşlik ediyor. Seyyahlar yalnızca gördüklerini aktarmıyor; aynı zamanda Türkiye’nin eksikliklerini, beklentilerini ve dönüşüm arzularını da satır aralarında tartışıyor.

Kitap, seyahatnameleri basit gözlem metinleri olarak değil, “biz” ile “öteki” arasındaki ilişkinin kurulduğu söylem alanları şeklinde ele alıyor. Bu nedenle Avrupa ve Amerika’ya dair anlatılar, aynı zamanda Türkiye’nin kendi kimliğini yeniden tanımlama çabasını yansıtıyor. Batı’nın Türkler hakkındaki önyargıları, seyyahların kendilerini temsil etme kaygıları ve memleketi “doğru anlatma” çabaları kitap boyunca önemli bir tema haline geliyor. Seyahat, yalnızca bireysel bir deneyim değil; çoğu zaman memlekete hizmet etme, öğrenilenleri geri taşıma ve Türkiye’yi dışarıda temsil etme görevi olarak düşünülüyor.

Çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri de sınıf ve toplumsal cinsiyet meselelerine verdiği önem. Seyahatname yazarlarının büyük ölçüde eğitimli, şehirli ve orta-üst sınıf kesimlerden geldiği; bu nedenle Batı’ya dair değerlendirmelerin de çoğunlukla bu sınıfsal perspektif üzerinden şekillendiği vurgulanıyor. Kadın seyyahların azlığı ise dönemin toplumsal yapısını yansıtan önemli bir gösterge olarak ele alınıyor. Yine de yurtdışına çıkabilen kadınların anlatıları, kadınlık, modernlik ve kamusal görünürlük meselelerini farklı bir açıdan görünür kılıyor.

Kitapta Balkanlar ve Batı’daki eski Osmanlı toplulukları da özel bir yer tutuyor. Rumlar, Ermeniler ve göçmen topluluklarla karşılaşmalar, seyyahların hafızasında hem tanıdık hem de yabancı bir alan açıyor. Böylece Batı deneyimi yalnızca Avrupa’nın merkezleriyle değil, Osmanlı geçmişinin izleriyle de şekilleniyor. Özellikle 1960’lara gelindiğinde Batı’nın ulaşılmaz ve büyülü bir medeniyet olmaktan çıkıp daha gündelik, daha tanıdık bir alana dönüşmeye başlaması, seyahatnamelerin tonunu da değiştiriyor. Önceki dönemlerde baskın olan öğretici ve hayranlık dolu anlatılar yerini daha sıradan, daha eleştirel ve daha karşılıklı ilişkilere bırakıyor.

‘Batı’yı Seyretmek’, seyahat anlatıları üzerinden Türkiye’nin modernleşme tarihini yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma sunuyor. Batı’yı yalnızca dışarıdaki bir dünya olarak değil, Türkiye’nin kendi kimliğini kurarken sürekli bakmak zorunda kaldığı bir ayna olarak ele alıyor. Böylece kitap, seyahatnamelerin yalnızca gidilen yerleri değil, aynı zamanda geride bırakılan memleketi de anlattığını güçlü biçimde gösteriyor.

Tanıl Bora, Aylin Özman, Kadir Dede — Batı’yı Seyretmek: Avrupa ve Amerika Seyahatnameleri
• İletişim Yayınları
İnceleme • 301 sayfa • 2026

Robert Walsh — İstanbul Manzaraları (2026)

‘İstanbul Manzaraları’, ülkemizde aslen içerdiği çizimlerle tanınan ‘Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor’ kitabının Türkçede ilk kez yayımlanan çevirisi.

Kitap, 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı coğrafyasını ve özellikle İstanbul ile Anadolu’daki erken Hristiyanlık merkezlerini anlatan önemli bir seyahat ve gözlem kitabı sunuyor. Walsh metinde İstanbul’un tarihî yapısını, gündelik hayatını ve farklı toplulukların bir arada yaşadığı toplumsal düzeni ayrıntılı biçimde betimliyor. Şehrin camilerini, saraylarını, limanlarını ve sokaklarını anlatırken hem Osmanlı kurumlarını hem de Batılı seyyahların dikkatini çeken kültürel ayrıntıları yorumluyor. Yazar özellikle Konstantinopolis’in Bizans mirası ile Osmanlı dünyasının birleştiği bir merkez olduğunu vurguluyor ve kentin tarih boyunca taşıdığı sembolik önemi açıklıyor. Bu yaklaşım okuyucunun İstanbul’u yalnızca bir başkent olarak değil, farklı uygarlıkların kesiştiği büyük bir tarih sahnesi olarak görmesini sağlıyor.

Eserin ikinci bölümü Küçük Asya’daki “Yedi Kilise” olarak bilinen erken Hristiyanlık merkezlerine odaklanıyor. Walsh Efes, Smyrna, Pergamon, Thyatira, Sardis, Philadelphia ve Laodikeia gibi yerleri gezerken bu şehirlerin İncil’deki konumunu, tarihsel gelişimini ve dönemin fiziksel kalıntılarını anlatıyor. Antik kalıntılar, harabeler ve yerel gelenekler üzerinden Hristiyanlık tarihinin izlerini takip ediyor. Bu anlatı yalnızca bir din tarihi incelemesi sunmuyor; aynı zamanda Anadolu’nun tarihsel peyzajını ve çok katmanlı geçmişini de ortaya koyuyor. Yazarın gözlemleri sayesinde okuyucu antik kentlerin bulunduğu coğrafyanın kültürel ve tarihsel derinliğini daha iyi kavrıyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri ressam Thomas Allom’un hazırladığı özgün çizimler oluyor. Allom’un ayrıntılı gravürleri İstanbul’un siluetini, camileri, limanlarını ve Anadolu’daki antik kent manzaralarını görsel olarak canlandırıyor. Bu görseller metnin anlattığı sahneleri destekliyor ve dönemin şehir manzaralarını belgeleyen değerli tarihsel kaynaklar oluşturuyor.

Robert Walsh’un anlatısı ile Thomas Allom’un çizimleri birleşerek 19. yüzyıl Osmanlı dünyasını hem metinsel hem de görsel bir tanıklık hâline getiriyor. Bu nedenle eser, İstanbul tarihi, Osmanlı coğrafyası ve erken Hristiyanlık merkezleri üzerine çalışan araştırmacılar için önemli bir başvuru kaynağı olarak kabul ediliyor.

Robert Walsh — İstanbul Manzaraları: Rumeli’de ve Batı Anadolu’da Gezintilerle
Çizimler: Thomas Allom
Çeviren: Şeniz Türkömer • İş Kültür Yayınları
Seyahatname • 256 sayfa • 2026

 

Robert Lyall – Rusya’ya Yolculuk (2025)

Robert Lyall’ın ilk kez 1825 yılında yayımlanan bu kitabı, yazarın Rus İmparatorluğu’nun az bilinen güney bölgelerine yaptığı kapsamlı seyahatin zengin ve detaylı bir kaydı olarak öne çıkıyor. ‘Rusya’ya Yolculuk: Kırım, Kafkasya ve Gürcistan’ (‘Travels in Russia, the Krimea, the Caucasus, and Georgia’), sadece bir gezginin notlarından ibaret değil, aynı zamanda 19. yüzyılın başlarındaki bu toprakların siyasi, sosyal ve kültürel yapısına ışık tutan değerli bir belge niteliği taşıyor.

Lyall, gezisi boyunca bir doktor ve gözlemci titizliğiyle notlar alarak, Kırım’ın Akmescit (Simferopol) ve Sivastopol gibi önemli şehirlerinden Kafkasya’nın dağlık bölgelerine ve Gürcistan’ın tarihi Tiflis kentine kadar geniş bir coğrafyayı dolaşıyor. Kitap, bu bölgelerin zorlu ve bir o kadar da etkileyici coğrafi yapısını tasvir ediyor. Nehirler, dağlar, ormanlar ve iklim koşulları hakkında ayrıntılı bilgiler sunuyor. Ancak eserin en güçlü yönü, yazarın bölgedeki etnik çeşitliliği ve insan manzaralarını anlatış biçimi oluyor.

Lyall, Gürcülerin, Ermenilerin, Tatarların ve diğer Kafkasya halklarının geleneklerini, yaşam tarzlarını, kıyafetlerini ve dini inançlarını canlı bir dille aktarıyor. Rus İmparatorluğu’nun bu bölgelerdeki politikalarını, askeri varlığını ve yerel halklarla kurduğu ilişkileri de yakından inceliyor. Rus idaresinin getirdiği değişiklikler ve bu değişikliklere karşı yerel direnişler, kitabın önemli temaları arasında yer alıyor. Eser, Rusya’nın güneye doğru genişleme stratejisini ve bu stratejinin bölgenin dinamiklerini nasıl değiştirdiğini gözler önüne seriyor.

‘Rusya’ya Yolculuk’, yalnızca bir seyahatname olmakla kalmıyor, aynı zamanda erken dönem etnografları için de bir başvuru kaynağı oluyor. Lyall’ın nesnel ve detaylı gözlemleri, bugün Kafkasya ve Kırım tarihi üzerine çalışan araştırmacılar için paha biçilmez bir kaynak sunuyor. Kitap, 19. yüzyılın o karmaşık ve hareketli dönemine ait bir fotoğraf çekerek, okuyucuya bu uzak diyarların geçmişine dair derin bir bakış açısı sunuyor. Bu yönüyle, Lyall’ın eseri, günümüzdeki siyasi tartışmaları ve kültürel çatışmaları anlamak için de önemli bir arka plan oluşturuyor.

  • Künye: Robert Lyall – Rusya’ya Yolculuk: Kırım, Kafkasya ve Gürcistan, çeviren: Füsun Doruker, Albaraka Yayınları, seyahatname, 376 sayfa, 2025

Hippolyte Taine – İngiltere Üzerine Notlar (2025)

Hippolyte Taine, 1860’larda gerçekleştirdiği İngiltere seyahatine dayanarak kaleme aldığı bu kitapta, gözlemci bir filozof titizliğiyle İngiliz toplumunu analiz ediyor. ‘İngiltere Üzerine Notlar’ (‘Notes sur l’Angleterre’), bir seyahat günlüğünden ziyade sosyolojik ve kültürel bir inceleme niteliği taşıyor. Fransa’dan farklı olarak İngiltere’nin bireycilik, düzen ve özgürlükle şekillenen yapısına dikkat çekiyor. Taine’in yaklaşımı, gözlemleri kadar yorumlarıyla da tarihsel anlam taşıyor.

Kitap boyunca İngiliz ahlak anlayışı, çalışma disiplini, dinî yaşantı ve toplumsal kurumlar üzerinde duruluyor. İngilizlerin güçlü burjuva değerlerine sahip olduğu, iş etiğiyle dinî tutumlarının birbirini desteklediği anlatılıyor. Sanayi devriminin etkisiyle şekillenen sosyal yapı, kentleşme ve refah seviyesi ayrıntılı biçimde betimleniyor. Taine, İngilizlerin pratik zekâsı ve sade yaşam tarzları karşısında hem hayranlık hem mesafe hissediyor.

İngiltere’nin siyasi sistemine ve kamu hayatına dair yapılan tespitlerde, anayasal monarşinin istikrarı ve özgürlükçü karakteri öne çıkıyor. Taine, İngiltere’nin eğitim kurumlarından tiyatroya, basın özgürlüğünden hukuk sistemine kadar birçok alandaki farklılıkları not ediyor. Bu gözlemler, 19. yüzyıl İngiltere’sinin sadece fiziksel değil zihinsel haritasını da ortaya koyuyor. Taine’in kalemi, Avrupa’nın iki büyük kültürü arasında bir ayna görevi üstleniyor.

  • Künye: Hippolyte Taine – İngiltere Üzerine Notlar, çeviren: Uzay Özgülenç, Vakıfbank Kültür Yayınları, seyahatname, 344 sayfa, 2025

Hekataĩos – Yeryüzünün Tasviri: Avrupa (2025)

Hekataĩos’un bu ünlü eserinin Avrupa bölümü, Antik Yunan coğrafya geleneğinin en erken ve en önemli örneklerinden biri. Bu bölümde Hekataios, Avrupa’nın özellikle kıyı şeritleri ve bilinen iç bölgeleri hakkında gözleme ve seyahat anlatılarına dayalı bilgiler sunuyor. Metnin yalnızca parçaları günümüze ulaştığı için özet, bu fragmanlara ve antik kaynakların aktardıklarına dayanıyor.

‘Yeryüzünün Tasviri’nin (‘Περίοδος γῆς’) Avrupa bölümü, Ege kıyılarından başlayarak batıya ve kuzeye doğru uzanıyor. Trakya, İllirya, İtalya, İber Yarımadası ve Galya gibi bölgeler hakkında etnik, coğrafi ve kültürel notlar içeriyor. Hekataĩos bu halkları adlarıyla anıyor; yaşadıkları bölgelere, şehirlerine ve tanınan ırmaklara dair kısa bilgiler veriyor. Örneğin, Traklar çok sayıda kabileye ayrılmış, savaşçı bir halk olarak tanıtılırken, Keltler henüz fazla tanınmamakta, daha çok “dünyanın sonundaki halklar” arasında sayılmaktadır.

İtalya bölümünde, özellikle Güney İtalya’daki Yunan kolonilerine odaklanılıyor. Tarentum, Cumae, Napoli gibi şehirler hem coğrafi hem kültürel açıdan kısaca tanıtılıyor. Roma henüz küçük bir yerleşim yeri olarak geçiyor. Hekataĩos, deniz ticareti açısından önemli limanlara ve yollar üzerindeki geçitlere vurgu yapıyor.

Avrupa’nın iç kesimlerine dair bilgiler oldukça sınırlıdır; çünkü Yunanların bilgi alanı daha çok kıyı şeritleriyle sınırlıdır. Yine de Tuna Nehri ve çevresindeki halklardan kısaca bahsedilir. Skythler, kuzeydeki göçebe halklar olarak tanımlanır; yaşam biçimleri ve alışkanlıklarına dair kısa gözlemler bulunur.

Genel olarak Hekataĩos’un Avrupa tasviri, mitolojik açıklamaları reddeden ve gözleme dayalı, haritaya eşlik eden bir betimleme çabasıdır. Avrupa, hem bilinmezliği hem de çeşitliliğiyle antik Yunan düşüncesinde uzak ve gizemli bir kıta olarak sunulur. Bu bölüm, sonraki coğrafya yazarlarına öncülük eden önemli bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: Hekataĩos – Yeryüzünün Tasviri: Avrupa, çeviren: Sehriye Şahin, Kabalcı Yayınları, tarih, 192 sayfa, 2025

Emir Hüseyin Ebîverdî – Dört Başkent (2025)

Emir Hüseyin Ebîverdî’nin ‘Dört Başkent’ (‘Çâr Taht’) adlı eseri, yazarın 15. yüzyılın sonlarında dört önemli başkente, yani İstanbul (Osmanlı Devleti), Kahire (Memlükler), Tebriz (Akkoyunlular) ve Herat (Timurlular) yaptığı seyahatleri ve bu şehirlerdeki gözlemlerini anlatan değerli bir seyahatnamedir. Kitap, dönemin siyasi, kültürel, sosyal ve edebi yaşamına dair zengin bir kaynak niteliğinde. Ebîverdî, bu seyahatleri sırasında karşılaştığı yöneticiler, alimler, şairler ve sıradan insanlar hakkında detaylı bilgiler sunarak, imparatorluklar arası ilişkileri ve toplumsal yapıları gözler önüne serer. Eser, her bir başkentin kendine özgü atmosferini, mimari dokusunu, eğitim ve sanat anlayışını, ayrıca yöneticilerinin kişisel özelliklerini ve siyasi yaklaşımlarını canlı bir dille aktarır. Yazarın bir şair ve edip olmasından kaynaklanan gözlem yeteneği ve üslubu, metne edebi bir değer katar.

Kitapta, söz konusu dört medeniyetin kurucu şehirlerine yapılan bu yolculuklar aracılığıyla, o dönemin farklı güç merkezlerinin ekonomik durumları, askeri güçleri ve kültürel etkileşimleri hakkında önemli ipuçları bulunur. Ebîverdî, bir yandan bu büyük şehirlerin ihtişamını ve zenginliğini tasvir ederken, diğer yandan da dönemin siyasi çalkantılarını ve bölgesel rekabetleri de yansıtır. Her bir başkentin kendi içinde barındırdığı farklılıkları ve benzerlikleri karşılaştırmalı bir şekilde sunarak, okuyucuya geniş bir perspektif sunar. Özellikle sanatsal ve edebi faaliyetlere verdiği önem, dönemin entelektüel hayatına dair benzersiz detaylar içerir.

‘Dört Başkent’, sadece bir seyahatname olmanın ötesinde, 15. yüzyıl İslam dünyasının geniş bir panoramasını sunan, sosyal tarih, siyasi tarih, edebiyat tarihi ve kültürel tarih açısından önemli birincil bir kaynaktır. Ebîverdî’nin bu eseri, farklı medeniyetler ve kültürler arasındaki etkileşimleri, ortak değerleri ve farklılıkları anlamak için değerli bir belge olup, dönemin yaşam biçimi, düşünce yapısı ve insan ilişkileri hakkında derinlemesine bir bakış açısı sunar.

  • Künye: Emir Hüseyin Ebîverdî – Dört Başkent: Medeniyetin Kurucu Şehirlerine Seyahat: İstanbul, Kahire, Tebriz, Herat, çeviren: Turgay Şafak, Vakıfbank Kültür Yayınları, seyahat, 144 sayfa, 2025

Jenny Diski – Trendeki Yabancı (2025)

Jenny Diski’nin ‘Trendeki Yabancı: Amerika’yı Katederken Kesintilerle Hayal Kurup Sigara İçmek’ (‘Stranger On A Train: Daydreaming and Smoking Around America’) adlı eseri, yazarın Amerika Birleşik Devletleri’ni trenle yaptığı yolculuğu ve bu yolculuk sırasında yaşadığı deneyimleri anlatıyor. Diski, yolculuk boyunca tren kompartımanında geçirdiği zamanı düşünmek, hayal kurmak ve sigara içmekle geçiriyor. Bu süreçte, Amerika’nın farklı bölgelerinden insanlarla tanışıyor, onların hikayelerini dinliyor ve kendi iç dünyasına doğru bir yolculuk yapıyor.

Kitap, Diski’nin kişisel deneyimleri üzerinden Amerika’nın toplumsal ve kültürel yapısına dair gözlemlerini içeriyor. Yazar, yolculuk boyunca karşılaştığı insanların yaşam tarzlarını, değerlerini ve inançlarını kendi perspektifinden yorumluyor. Bu yorumlar, zaman zaman ironik, zaman zaman eleştirel bir üslupla okuyucuya sunuluyor.

Diski’nin anlatımı, tren yolculuğunun monotonluğu ve dinginliğiyle uyumlu bir şekilde ilerliyor. Yazar, düşüncelerini ve gözlemlerini akıcı bir dille ifade ederken, okuyucuyu da kendi iç dünyasına davet ediyor. Kitap, sadece bir seyahatname değil, aynı zamanda yazarın kişisel düşüncelerini, duygularını ve deneyimlerini yansıtan bir otobiyografik eser olarak da değerlendirilebilir.

Sonuç olarak, kitap, Jenny Diski’nin Amerika’yı trenle yaptığı yolculuk sırasında yaşadığı deneyimleri ve bu deneyimler üzerinden yaptığı gözlemleri anlatan samimi ve içten bir eser. Kitap, seyahat, kişisel gelişim ve kültürel gözlem konularına ilgi duyan okuyucular için keyifli bir okuma deneyimi sunuyor.

  • Künye: Jenny Diski – Trendeki Yabancı: Amerika’yı Katederken Kesintilerle Hayal Kurup Sigara İçmek, çeviren: Nurhayat Çalışkan, Everest Yayınları, gezi, 336 sayfa, 2025

Guillaume Antoine Olivier – Türkiye Seyahatnamesi (2024)

Fransız doğa bilimci, bitki ve böcek uzmanı Guillaume Antoine Olivier 1756’da Fransa’da doğdu.

Doğa bilimlerine meraklıydı, tıp okuyup bir süre doktorluk yapsa da çok geçmeden asli merakına eğildi ve Hollanda, İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu gibi farklı ülkelere böcek araştırma, derleme göreviyle gitti.

1792 yılında Akdeniz ülkelerinde araştırma yapmakla görevlendirilen Olivier, altı sene boyunca Anadolu, İran, Mısır, Yunanistan ve Kıbrıs’ı dolaştı.

1801 yılında yayımladığı seyahatnamesinde Osmanlı İmparatorluğu’nu detaylı şekilde inceledi, seyahat ettiği yerlerin yalnızca coğrafyası, ticareti, tıbbı ve ziraatı gibi konularla değil, aynı zamanda toplumları, kültürleri, adetleri ve hukuklarıyla da ilgilendi.

Bir bilimadamı olarak Guillaume Antoine Olivier, hem İstanbul’u hem de Türkiye dedikleri Anadolu’yu karış karış gezdi, ilginç olaylar yaşadı ve hiç alışık olmadığı bir hayat tarzının içine düştü.

Şaşkınlığını, sevincini ve üzüntüsünü canlı bir şekilde kaleme aldı ve 18. yüzyılın Türkiye’sini bir fotoğraf edasıyla yansıttı.

Olivier’nin ‘Türkiye Seyahatnamesi’yle kendinizi 18. Asır Payitahtında bulacak, Fatih’in, Galata’nın ve Pera’nın sokaklarını adımlayacak ve şehrin kozmopolit yapısına tanık olacaksınız.

Ege adalarını karış karış gezerken, yolunuz bir Batı Anadolu’ya, bir Doğu Anadolu’ya düşecek; Bursa, İznik, İzmir, Mardin ve Urfa gibi Türkiye’nin önemli şehirlerinde dolaşacaksınız.

Fransızca aslından dilimize kazandırılan ‘Türkiye Seyahatnamesi’, 18. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nun eşsiz bir panoramasını sunuyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Anadolu, en soğuk ülkelerin olduğu kadar, en mutedil iklimli ülkelerin ürünlerini de toprakları üzerinde toplamış. Deniz kıyılarında ve civarda ılık ve sıcak, iç taraflarda soğuk ve ormanlık dağlar; geniş, mümbit ve sulak ovalarla kaplı olan Anadolu, belki de dünyanın en güzel, en değişik ve çeşitli ülkesi olarak büyük bir nüfusu en ziyade kolaylıkla besleyebilecek bir görünüştedir. Dünyanın hiçbir ülkesinde burada olduğu kadar girintili çıkıntılı sahiller, bu kadar çok sayıda, bu kadar emin ve geniş tabii limanlar mevcut değildir…”

  • Künye: Guillaume Antoine Olivier – Türkiye Seyahatnamesi: 18. Yüzyılda İstanbul ve Türkiye, çeviren: Oğuz Gökmen, Kronik Kitap, seyahatname, 368 sayfa, 2024

Charles White – İstanbul’da Üç Yıl (2023)

Charles White (1793-1861) Eton Koleji’nden 1805’te mezun olduktan sonra orduya katıldı.

1830-31 arasında Belçika kralının seçimi konusunda Britanya’yı temsil eden Lord Ponsoby’nin sekreterliğini yaptı.

Lord Ponsoby’nin 1832’de Britanya’nın Osmanlı İmparatorluğu elçiliğine atanması White’ın Osmanlı İmparatorluğu ve İstanbul’a ilgi duymasına neden oldu.

Ponsoby’nin elçiliğinin son yılı olan 1841’de İstanbul’a gelerek 1844’e kadar kentte kaldı.

‘Three Years in Constantinople; or, Domestic Manners of the Turks in 1844 -1845’, ‘İstanbul’da Üç Yıl; veya, Türklerin Örf ve Adetleri’ adlı kitabı bu uzun ikameti sırasında edindiği bilgi ve izlenimlerin ürünüdür.

Charles White üç ciltlik bu dev eserinin ilk cildinde pazarlar ve çarşılar, kayıklar ve kayıkçılar, balıklar, balık avcılığı ve balık pazarları, hastaneler, elçiliklere tanınan himaye hakkı, esnaf birlikleri, loncalar, vakıflar, selatin camileri, cami malları, kurukahveciler, manavlar, bahçeler ve bahçıvanlık, kandiller ve şenlikler gibi konuları işlerken halk arasında dolaşan söylenti ve efsaneleri aktarmayı da ihmal etmiyor.

White böyle bir eseri yazma ihtiyacını neden duyduğunu birçok Batılı seyyahın eserlerinden söz ederek şöyle aktarıyor: “… sözünü ettiğimiz bu yazarların çalışmaları Osmanlı payitahtındaki yaygın örf ve âdetlere pek az ışık tutmaktadır… Öte yandan modern seyahatname yazarlarının aktardıkları bilgilerin nerdeyse tümü ya romantizm sınırına dayanan bir üslupla ya da öylesine abartılı ve göz boyar biçimde anlatılmıştır ki, yabancıları aydınlatmaktan çok onları yanıltır. Dolayısıyla İstanbul’a gelen yabancıların çoğu, yerel âdetlerin nerelerden kaynaklandığı, anlamları ve tam olarak ne oldukları konusunda tam bir cehalet içindedir; kitaplardan ya da onlara yardımcı olanlardan doğru açıklamalar alamadıkları için de geldikleri gibi giderler, ama bir farkla; alelacele yaptıkları gözlemler ve edindikleri yanlış bilgilerden ötürü ve Türk halkının savunulması mümkün olmayan zaaflarıyla iyi nitelikleri arasında hiçbir ayırım yapmadıkları için çoğu kez farklı siyasal çıkarlar ve dini antipatilerin körüklediği geçmişten gelen önyargılara yeni yanlış anlamalar ekleyerek ayrılırlar.”

  • Künye: Charles White – İstanbul’da Üç Yıl, 1.Cilt: Türklerin Örf ve Âdetleri, 1841-1844, çeviren: Zeynep Rona, Kitap Yayınevi, seyahatname, 248 sayfa, 2023