Wong Kar-Wai — Romantik Poetika (2026)

Tolga Theo Yalur’un derlediği bu kitap, Hong Kong sinemasının en özgün yönetmenlerinden birinin sanat anlayışını, yaratım süreçlerini ve sinemaya bakışını kendi sözleri üzerinden görünür kılan bir çalışma. Kitapta yer alan söyleşiler, Wong’un yalnızca filmlerinin perde arkasını değil, aynı zamanda zaman, hafıza, arzu ve kayıp gibi temalara yaklaşımını da açığa çıkarıyor. Yönetmen, klasik olay örgülerinden çok insanların iç dünyalarına yönelen sinemasını nasıl kurduğunu anlatırken, duyguların çoğu zaman sözcüklerden daha güçlü olduğunu gösteriyor. Böylece okur, Wong Kar-Wai’nin sinemasını yalnızca estetik bir tercih olarak değil, dünyayı algılama ve yorumlama biçimi olarak değerlendirme fırsatı buluyor.

Kitap, yönetmenin kariyerindeki dönüşümleri adım adım izliyor. Hong Kong’un hızlı değişen şehir yaşamı, kalabalık sokakları, neon ışıkları ve geçicilik hissi Wong’un filmlerinde yalnızca bir arka plan oluşturmuyor; karakterlerin yalnızlıklarını, özlemlerini ve birbirlerine ulaşma çabalarını belirleyen temel unsurlara dönüşüyor. Yönetmenin kentle kurduğu bu özel ilişki, onun sinemasını çağdaş şehir deneyiminin en güçlü sanatsal ifadelerinden biri haline getiriyor. Söyleşiler boyunca Hong Kong’un hem gerçek hem de hayali bir mekân olarak nasıl yeniden yaratıldığını görmek mümkün oluyor.

Eserde özellikle Wong Kar-Wai’nin çalışma yöntemleri dikkat çekiyor. Uzun süren çekim süreçleri, senaryonun çekim sırasında değişebilmesi, kurgu masasında yeniden şekillenen anlatılar ve doğaçlamaya açık yaratıcı yaklaşım ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Bu yöntemler sayesinde filmler, geleneksel hikâye anlatımının sınırlarını aşarak ruh hâllerine ve anlara odaklanan bir yapıya kavuşuyor. Yönetmenin görüntü yönetmeni Christopher Doyle ile kurduğu yaratıcı ortaklık, yavaş çekimler, renk kullanımı ve müzik tercihleriyle birleşerek sinema tarihinde kolayca tanınabilen özgün bir görsel dil ortaya çıkarıyor. Kitap, bu estetik dünyanın nasıl inşa edildiğini açıklarken sinemanın teknik ve duygusal boyutlarını birlikte değerlendiriyor.

Wong Kar-Wai’nin özellikle Aşk Zamanı, Chungking Express, Düşkün Melekler ve 2046 gibi filmlerinde belirginleşen romantik poetika, kitabın merkezindeki konulardan birini oluşturuyor. Bu poetika, kavuşmaktan çok bekleyişe, kesinlikten çok ihtimallere ve hatıraların kalıcılığına odaklanıyor. Karakterler çoğu zaman geçmişle bugün arasında sıkışırken, aşk tamamlanmış bir deneyimden çok eksik kalmış bir arayış olarak beliriyor. Kitap, Wong’un sinemasını yalnızca romantik ilişkileri anlatan bir sinema olarak değil, zamanın insanlar üzerindeki etkisini araştıran derin bir sanat anlayışı olarak yorumluyor. Bu yönüyle eser, çağdaş dünya sinemasının en etkili yönetmenlerinden birinin yaratıcı evrenini anlamak isteyenler için değerli bir kaynak niteliği taşıyor.

Wong Kar-Wai — Romantik Poetika
Derleyen: Tolga Theo Yalur • Agora Kitaplığı
Sinema • 176 sayfa • 2026

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması (2026)

Pierre Sorlin, bu çalışmasında sinemayı yalnızca eğlence ya da estetik bir üretim alanı olarak değil, modern İtalya’nın oluşumunda belirleyici rol oynayan toplumsal ve kültürel bir güç olarak ele alıyor. Sorlin’e göre sinema, toplumu pasif biçimde yansıtan bir ayna değil; ulusal kimliği kuran, ortak bir hafıza yaratan ve insanların kendilerini aynı topluluğun parçası olarak hissetmesini sağlayan aktif bir pratiktir. Bu nedenle kitap, İtalyan sinema tarihini aynı zamanda İtalya’nın modernleşme, kentleşme ve uluslaşma sürecinin sosyolojik bir hikâyesi olarak okuyor.

Kitabın temel tezlerinden biri, dilsel ve kültürel olarak parçalı bir yapıya sahip olan İtalya’nın ortak bir “İtalyanlık” fikrini büyük ölçüde sinema aracılığıyla geliştirdiği. Özellikle sesli sinemanın yaygınlaşmasıyla birlikte farklı lehçeler ve yerel kimlikler ortak bir kültürel anlatı içinde birleşmeye başlıyor. Perdede görülen şehirler, aile yapıları, gündelik yaşam biçimleri ve toplumsal ilişkiler, milyonlarca insan için ortak bir ulusal hayal gücü yaratıyor. Böylece sinema salonları yalnızca film izlenen yerler değil, aynı zamanda ulusal aidiyetin üretildiği alanlar haline geliyor.

Sorlin, İtalyan sinema tarihini yalnızca Yeni Gerçekçilik akımı üzerinden okumaya karşı çıkıyor. Ona göre İtalyan sineması bundan çok daha geniş ve karmaşık bir gelenek içeriyor. Faşizm dönemi sinemasını da sadece propaganda olarak değerlendirmiyor; bu dönemde çekilen popüler filmlerin, halkın arzularını ve gündelik beklentilerini yansıtarak rejimin toplumsal meşruiyetini güçlendirdiğini savunuyor. Sinema bu süreçte devletin ideolojik araçlarından biri olurken aynı zamanda modern yaşamın nasıl tahayyül edileceğini de belirliyor.

Kitapta önemli yer tutan kavramlardan biri de “Filmopoli.” Sorlin bu kavramla, şehirlerin insanlar tarafından gerçek hayatta deneyimlenmeden önce sinemada hayal edildiğini anlatıyor. Özellikle kırdan kente göç sürecinde sinema, yeni gelen kitlelere şehir yaşamının kodlarını öğreten kültürel bir rehber işlevi görüyor. Modern apartman yaşamı, tüketim alışkanlıkları, romantik ilişkiler ve kentli davranış biçimleri önce perdede normalleşiyor, ardından gündelik hayata yerleşiyor.

Sorlin ayrıca İtalyan sinemasındaki “sanat sineması” ile “popüler sinema” ayrımını da inceliyor. Bir yanda festivallerde öne çıkan auteur yönetmenler ve entelektüel çevreler, diğer yanda geniş halk kitlelerinin izlediği tür filmleri bulunuyor. Bu ikili yapı, sinemanın hem kültürel prestij hem de kitlesel eğlence alanı olarak nasıl iki farklı işleve sahip olduğunu gösteriyor. Yazar, bu gerilimin yalnızca İtalya’ya özgü olmadığını; modern ulusal sinemaların çoğunda benzer biçimlerde ortaya çıktığını ileri sürüyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’ (‘Italian National Cinema’) aynı zamanda İtalyan sinemasının devlet desteğiyle nasıl güçlü bir endüstriye dönüştüğünü de anlatıyor. Cinecittà stüdyolarının kurulması, Venedik Film Festivali’nin ortaya çıkışı ve devletin sinemayı kültürel prestij aracı olarak görmesi, İtalya’nın dünya sinemasındaki etkisini artırdı. Sorlin’e göre ulusal sinema yalnızca yaratıcı yönetmenlerle değil; ekonomik altyapı, eleştiri kurumları ve kültürel politikalarla birlikte şekilleniyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’, filmleri yalnızca estetik eserler olarak değil, toplumsal dönüşümün parçası olarak inceleyen kapsamlı bir çalışma sunuyor. Sorlin, sinemanın ulusal kimlik, modern şehir yaşamı, kültürel aidiyet ve toplumsal hafıza üzerindeki etkisini görünür kılarken, İtalya örneği üzerinden sinemanın bir toplumun kendisini hayal etme biçimini nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor.

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması
Çeviren: Deniz Arslan • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 336 sayfa • 2026

Andrey Tarkovski — Zaman Zaman İçinde (2026)

Andrey Tarkovski’nin 1970’ten ölümüne kadar uzanan iç dünyasını açığa çıkaran, parçalı ama derin bir düşünsel yolculuk. ‘Zaman Zaman İçinde: Günlükler 1970-1986’ (‘Martyrolog’), bir yönetmenin yalnızca filmlerini değil, o filmleri mümkün kılan zihinsel, duygusal ve ruhsal süreçleri de görünür kılıyor. Tarkovski, sanatın yüzeyde görünen başarılarından çok, arka plandaki bekleyişleri, hayal kırıklıklarını ve inatçı arayışları anlatıyor. Film çekmekte zorlandığı yıllarda yaşadığı tıkanmışlık, Sovyet bürokrasisiyle yaşadığı gerilimler ve üretme arzusunun sürekli engellenmesi, metnin temel gerilimlerinden birini oluşturuyor.

Eserde aile önemli bir yer tutuyor. Özellikle şair babası Arseni Tarkovski ile kurduğu bağ, sanat anlayışının duygusal ve şiirsel yönünü besleyen temel kaynaklardan biri olarak öne çıkıyor. Tarkovski, yalnızca sinemayı değil, edebiyatı da yaratıcı sürecinin merkezine yerleştiriyor; Dostoyevski, Tolstoy, Hermann Hesse ve Thomas Mann üzerine düşünerek sanatın evrensel dilini sorguluyor. Bu düşünceler, onun sinemasındaki metafizik derinliğin entelektüel arka planını oluşturuyor.

Günlüklerde, yönetmenin filmlerine dair yaratım süreçleri de dikkat çekici ayrıntılarla yer alıyor. Andrei Rublev, Solaris ya da Stalker gibi yapıtların ardındaki fikirler, planlar ve kararsızlıklar, sanatın doğasına dair samimi bir bakış sunuyor. Bunun yanı sıra Hamlet sahnelemesi ve Dostoyevski’nin “Budala”sını uyarlama girişimi gibi projeler, Tarkovski’nin yalnızca sinemayla sınırlı kalmayan yaratıcı ufkunu gösteriyor.

Metnin ilerleyen bölümlerinde sürgün deneyimi belirginleşiyor. Ülkesinden uzak kalmanın yarattığı yalnızlık ve köksüzlük duygusu, onun sanat anlayışını daha da içe dönük ve metafizik bir hale getiriyor. Ancak tüm bu zorluklara rağmen günlükler karanlık bir umutsuzluk taşımıyor; aksine, sade ve içten anlatımıyla yaşamın anlamını sanatta arayan bir zihnin sıcaklığını yansıtıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca bir yönetmenin günlüğü değil, sanatın, inancın ve insanın varoluşuna dair derin bir sorgulama olarak önem taşıyor.

Andrey Tarkovski — Zaman Zaman İçinde: Günlükler 1970-1986
Çeviren: Erdem Erinç • Alfa Yayınları
Günlük • 768 sayfa • 2026

Kolektif — Béla Tarr (2026)

‘Béla Tarr: Zamansız Mekân’, Tolga Theo Yalur’un derlediği söyleşiler aracılığıyla Béla Tarr sinemasının düşünsel omurgasını görünür kılan, sinemayı bir anlatı tekniğinden çok bir hakikat arayışı olarak ele alan özgün bir çalışma sunuyor. Kitap, Tarr’ın sinemaya bakışını; estetik tercihlerinden etik tutumuna, mekân kullanımından oyunculuk anlayışına kadar derinlemesine iz sürerek aktarıyor.

Béla Tarr sineması, klasik anlatının dramatik yapılarından, hızlı kurgu mantığından ve seyirciyi “hikâyeyle kandıran” sinema endüstrisi estetiğinden bilinçli olarak uzak duruyor. Uzun planlar, ağır ritim, tekrar eden gündelik hareketler ve kasvetli mekânlar aracılığıyla zamanın akışını değil, zamanın ağırlığını hissettiriyor. Mekân, Tarr’da sadece bir arka plan değil; karakterlerin ruh hâlini, toplumsal çöküşü ve varoluşsal sıkışmayı taşıyan canlı bir öğe hâline geliyor. Kamera, olayları anlatmaktan çok, hayatın çıplak gerçekliğini gözlemliyor.

Kitap, Tarr’ın sinemasını “umut anlatıları” üzerinden değil, insanın yalnızlığı, yoksunluğu, yorgunluğu ve anlam arayışı üzerinden okuyor. Oyunculuk anlayışı teatral değil, gündelik hayata yaslanan doğal bir varoluş biçimi olarak ele alınıyor; karakterler rol yapmıyor, var oluyor. Bu yaklaşım, sinemayı bir temsil alanı olmaktan çıkarıp doğrudan deneyim alanına dönüştürüyor.

Tarr’ın şu sözü, kitabın ruhunu da özetliyor: “Benim filmlerim sadece ‘gerçek hayat’tan etkilenir. Kamera arkasına geçtiğimde tek şeyin peşindeyim: Seyirciye yalan söylememek.”

‘Béla Tarr: Zamansız Mekân’, sinemayı bir eğlence endüstrisi olarak değil, hakikatle yüzleşme biçimi olarak gören bir yönetmenin dünyasını açıyor. Yalnızca Tarr sinemasını anlamak isteyenler için değil, sinemanın ne olduğu ve ne olması gerektiği üzerine düşünen herkes için güçlü bir düşünsel kaynak oluşturuyor.

Kolektif — Béla Tarr: Zamansız Mekân
Derleyen: Tolga Theo Yalur • Agora Kitaplığı
Sinema • 160 sayfa • 2026

Ulaş Can Olgunsoy — Perdedeki Mücadele (2026)

‘Perdedeki Mücadele: 1970’lerde Türkiye’de Devrimci Sinemanın Stili’, sinemayı yalnızca estetik bir üretim alanı olarak değil, doğrudan tarihsel, politik ve ideolojik bir mücadele zemini olarak ele alıyor. Ulaş Can Olgunsoy, 1970’li yılların Türkiye’sini hazırlayan toplumsal koşulları, siyasal kırılmaları ve kültürel dönüşümleri merkeze alarak, devrimci sinemanın hangi tarihsel bağlam içinde ortaya çıktığını ve nasıl bir dil kurduğunu sistematik biçimde inceliyor.

Olgunsoy, sinemada “stil” kavramını yalnızca biçimsel tercihlerle sınırlamıyor; anlatı, sinematografi, kurgu ve mizansen üzerinden kurulan bütünlüklü bir ideolojik yapı olarak ele alıyor. Sanat ve sinema ilişkisini teorik düzlemde tartışırken, stili ölçülebilir kategorilerle analiz edilebilir bir düşünsel çerçeveye yerleştiriyor. Böylece devrimci sinema, yalnızca politik içerik taşıyan filmler olarak değil, kendine özgü bir anlatım dili ve estetik dünya kuran bir sinema pratiği olarak kavramsallaştırılıyor.

Kitap, 1960’lardan 12 Eylül 1980 darbesine uzanan süreci tarihsel bir süreklilik içinde ele alıyor. Türkiye’de Yeşilçam’ın yapısı, 1970’lerin politik atmosferi, kültür-sanat ortamı ve Türkiye solu ile kurulan ilişkiler, devrimci sinemanın doğuş koşullarıyla birlikte okunuyor. Aynı zamanda dünya sinemasındaki devrimci gelenekler — Sovyet sineması, İtalyan Yeni Gerçekçiliği, Dziga Vertov Grubu ve Üçüncü Sinema — Türkiye bağlamına eklemlenerek karşılaştırmalı bir perspektif kuruluyor.

‘Perdedeki Mücadele’, teorik çerçevesini somut film analizleriyle derinleştiriyor. Arkadaş, Diyet, Bir Gün Mutlaka, İzin, Güneşli Bataklık, Maden ve Demir Yol/Fırtına İnsanları gibi filmler üzerinden devrimci sinemanın anlatı yapısı, görsel dili ve politik estetiği ayrıntılı biçimde çözümleniyor. Bu analizler, sinemanın yalnızca temsil değil, doğrudan bir mücadele alanı olduğunu gösteriyor.

Ulaş Can Olgunsoy — Perdedeki Mücadele: 1970’lerde Türkiye’de Devrimci Sinemanın Stili
• Nota Bene Yayınları
Sinema • 336 sayfa • 2026

Aynülhayat Uybadın — Evvel Zaman İzleyicileri (2026)

‘Evvel Zaman İzleyicileri’, sinemayı filmlerden çok seyir pratiği, salonlardan çok hatırlama biçimi üzerinden ele alan özgün bir kültürel tarih anlatısı. Aynülhayat Uybadın, 1960’lar ve 1970’lerde Türkiye’de sinemaya gitmenin ne anlama geldiğini, izleyiciyi pasif bir tüketici olmaktan çıkararak tarihsel özne konumuna yerleştiriyor.

Uybadın, sözlü tarih yöntemine yaslanan araştırmasında sinemayı bir eğlence alanından ziyade toplumsal bir olay, bir buluşma ve sosyalleşme mekânı olarak okuyor. Yazlık sinemalarla kapalı salonlar, matinelerle suareler, mahalle aralarıyla kent merkezleri arasında dolaşan anlatılar; sinemanın gündelik hayatla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Perdede akan hikâyeler kadar, o hikâyeleri birlikte izleme biçimleri de kitabın merkezinde yer alıyor.

Çalışma, “sinema eğlence değildir” diyen estetik bilinçle, “başka ne eğlencemiz var ki?” diyen kolektif deneyimi yan yana getirerek, izleyiciliğin sınıfsal, kültürel ve duygusal boyutlarını görünür kılıyor. Yıldızlarla kurulan özdeşlikler, filmlerden öğrenilen davranış kalıpları, utanma, denetim, aidiyet ve arzu gibi duygular; sinemanın toplumsal hayatı nasıl şekillendirdiğini ortaya koyuyor.

Uybadın sinema tarihini yalnızca yapım ve film merkezli okumalarla sınırlamıyor; izleyici araştırmaları, bellek çalışmaları ve yeni sinema tarihi yaklaşımlarını bir araya getirerek “tarihsel izleyici” kavramını derinleştiriyor. Aile, mahalle, taşra, kent, toplumsal cinsiyet, nostalji ve “altın çağ” anlatıları, bireysel anılardan süzülen kolektif bir sinema hafızası içinde yeniden kuruluyor.

‘Evvel Zaman İzleyicileri’, sinemayı bir zamanlar “bir filmden çok bir olay” olarak yaşayanların sesine kulak veren; kişisel hatıraları Türkiye’nin kültürel ve toplumsal tarihine bağlayan güçlü bir bellek çalışması olarak, sinema tarihine içeriden ve çoksesli bir kapı aralıyor. Işıklar sönüyor, perde açılıyor; hikâye ve hatırlama işte tam da o esnada başlıyor.

Aynülhayat Uybadın — Evvel Zaman İzleyicileri: 1960’lar ve 1970’ler Türkiye’sinde Sinemaya Gitme Deneyimi
• Heretik Yayıncılık
İnceleme • 360 sayfa • 2026

Nuria Triana-Toribio — İspanyol Ulusal Sineması (2026)

Pedro Almodóvar, Luis Buñuel, Carlos Saura, Álex de la Iglesia…

Nuria Triana-Toribio, İspanya sinemasını tekil ve sabit bir “ulusal sinema” olarak değil, tarihsel, siyasal ve kültürel çatışmalar içinde sürekli yeniden tanımlanan bir alan olarak ele alıyor. Kitap, sinemayı İspanya’da ulusal kimlik tartışmalarının, iktidar ilişkilerinin ve kültürel müzakerelerin önemli bir parçası olarak konumlandırıyor. Ulusal sinema kavramının kendisi, kitap boyunca sorgulanan temel bir mesele haline geliyor.

‘İspanyol Ulusal Sineması’ (‘Spanish National Cinema’), Franco diktatörlüğü döneminden demokrasiye geçiş sürecine, oradan da küreselleşme çağındaki sinema endüstrisine uzanan geniş bir tarihsel çerçeve çiziyor. Sansür, devlet desteği, kültürel politika ve endüstriyel yapılar, film üretimini belirleyen başlıca unsurlar olarak inceleniyor. Triana-Toribio, sinemanın yalnızca estetik bir alan değil, aynı zamanda ideolojik bir mücadele zemini olduğunu vurguluyor.

Kitapta bölgesel kimlikler ve merkez-çevre ilişkileri önemli bir yer tutuyor. Katalan, Bask ve Galiçya sinemaları gibi yerel üretimler, “İspanyol sineması” başlığı altında nasıl temsil edildikleri ve çoğu zaman nasıl dışarıda bırakıldıkları üzerinden tartışılıyor. Bu yaklaşım, ulusal sinemanın homojen bir yapı olmadığı fikrini güçlendiriyor.

Triana-Toribio ayrıca popüler türler, yıldız sistemi, auteur sinema ve uluslararası dolaşım gibi başlıklar üzerinden İspanya sinemasının küresel bağlamla ilişkisini ele alıyor. Pedro Almodóvar gibi figürler, ulusal sinemanın uluslararası alanda nasıl temsil edildiğini anlamak için örnekleniyor. Kitap, İspanya sinemasını yalnızca filmler üzerinden değil, söylemler, kurumlar ve politikalar üzerinden okuyan eleştirel bir çerçeve sunuyor. Bu yönüyle eser, hem İspanyol sinemasına giriş niteliği taşıyor hem de ulusal sinema kavramını yeniden düşünmek isteyenler için güçlü bir kaynak.

Nuria Triana-Toribio — İspanyol Ulusal Sineması
Çeviren: Fatma Büşra Çalış • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 352 sayfa • 2026

Selin Melikler — Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi (2026)

Selin Melikler’in ‘Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi’ adlı kitabı, deliliği tıbbi ya da patolojik bir sapma olarak değil, düşünce ve sanat tarihinde trajik bir deneyim olarak ele alan eleştirel bir inceleme sunuyor. Melikler, Nietzsche’den Foucault’ya uzanan temel metinleri merkeze alarak, deliliğin akıl karşısında bastırılan bir “eksiklik” değil, modern öznenin sınırlarını açığa çıkaran kurucu bir deneyim olduğunu tartışıyor.

Kitap, Nietzsche’nin trajedi, Dionysosçu taşkınlık ve aklın sınırları üzerine düşüncelerini, Foucault’nun deliliğin tarihine ilişkin çözümlemeleriyle birlikte okuyor. Bu iki düşünür arasında kurulan hat, deliliğin dışlanma, sessizleştirilme ve denetim altına alınma süreçlerini görünür kılarken, aynı zamanda deliliğin düşünceyi sarsan ve dönüştüren gücünü de öne çıkarıyor. Delilik, burada modern rasyonalitenin karanlık karşıtı olarak değil, onun kırılganlığını ifşa eden bir eşik deneyimi olarak konumlanıyor.

Melikler, felsefi metinlerle yetinmeyip çağdaş trajik sanatın güçlü örneklerinden Lars von Trier sinemasını da tartışmaya dahil ediyor. Von Trier’in filmleri, deliliğin estetik, etik ve varoluşsal boyutlarını güncel imgeler üzerinden düşünmek için bir alan açıyor. Böylece delilik, tarihsel bir kavram olmanın ötesinde, bugün hâlâ süren bir deneyim olarak ele alınıyor.

‘Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi’, deliliği aklın dışında tutan açıklamalara karşı, onu düşüncenin merkezine yerleştiren bir okuma öneriyor. Kitap, felsefe, sanat ve eleştirel teoriyle ilgilenen okurlar için deliliğin neden hâlâ vazgeçilmez bir sorgulama alanı olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyuyor.

Selin Melikler — Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi
• Agora Kitaplığı
Felsefe • 176 sayfa • 2026

A. Kadir Güneytepe – Kahramanlık ve İtaat (2025)

‘Kahramanlık ve İtaat: Yeşilçam Sineması’nda Milliyetçi Dil, Kadın ve Modernlik Algısı’, Yeşilçam’ın melodramatik yapısından avantür filmlerine uzanan geniş bir alanda, sinemanın toplumsal yarılmaları nasıl yansıttığını inceliyor. Kitabın yazarı A. Kadir Güneytepe, sinemanın yalnızca bir eğlence biçimi değil, aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme serüvenini, kültürel kodlarını ve sınıfsal çatışmalarını anlamak için bir mercek işlevi gördüğünü savunuyor.

Kitapta, özellikle Yeşilçam’ın milliyetçi söylemleri yeniden üreten yapısı ele alınırken, bu filmlerde erkek kahramanlığının ön plana çıkışı ve kadının ataerkil düzen içinde konumlandırılışı ayrıntılı bir biçimde tartışılıyor. Avantür sinema, yazarın ifadesiyle, tam da taşra ile kentin kesişim noktasında doğan ve ataerkil hegemonyayı yeniden üreten bir mecra olarak değerlendiriliyor. Bu tür filmler, kahramanlık ile itaati aynı anda dayatan yapısıyla, toplumsal bilinçdışının güçlü yansımaları olarak okunuyor.

Güneytepe, üç temel eksen etrafında —milliyetçi dil, kadın temsilleri ve modernlik algısı— bu filmlerin toplumsal bellekte nasıl yer tuttuğunu sorguluyor. Böylece Yeşilçam, bir nostalji kaynağı olmanın ötesinde, Türkiye’nin modernleşme sancılarını, kırılmalarını ve çelişkilerini yeniden görünür kılan bir alan olarak ortaya çıkıyor.

  • Künye: A. Kadir Güneytepe – Kahramanlık ve İtaat: Yeşilçam Sineması’nda Milliyetçi Dil, Kadın ve Modernlik Algısı, Nika Yayınevi, sinema, 240 sayfa, 2025

Kolektif – Yorgos Lanthimos (2025)

Tolga Theo Yalur’un derlediği ‘Yorgos Lanthimos: Gerçekdışı Sineması’ kitabı, dünya sinemasının son yıllardaki en dikkat çekici isimlerinden Yorgos Lanthimos’u mercek altına alıyor. Kitap, yönetmenin farklı söyleşilerinden yola çıkarak onun sinema dilini, estetik tercihlerinin arkasındaki düşünsel zemini ve anlatılarındaki toplumsal göndermeleri yeniden düşünmeye davet ediyor.

Lanthimos, gerçekliği aktarmak için bilinçli olarak “gerçekdışı” unsurlara yöneliyor. Dogtooth’ta aileyi kapalı ve baskıcı bir düzen olarak kurgulaması, The Lobster’da modern toplumun ilişki anlayışını absürt kurallarla hicvetmesi, The Killing of a Sacred Deer’da suç ve kefaret temasını mitolojik bir zeminde işlemesi bu yaklaşımın en belirgin örneklerini oluşturuyor. Kitap, bu tercihlerinin yalnızca biçimsel bir oyun değil, aynı zamanda modern yaşamın varsayımlarını ve duyarlılıklarını sorgulamanın bir yolu olduğunu gösteriyor.

Derleme, Lanthimos’un söyleşilerinde sık sık dile getirdiği gibi, seyirciyi rahatsız eden, yabancılaştıran ve düşündüren bir sinemanın peşinde olduğunu ortaya koyuyor. Yunan Yeni Dalgası’nın öncü isimlerinden biri olarak çıkış yapan yönetmen, hem ülkesinin ekonomik ve toplumsal krizlerini hem de evrensel insan deneyimlerini farklı bir bakış açısıyla işliyor. Böylece filmleri, günümüz sinemasında kolayca sınıflandırılamayan, hem tedirgin edici hem de büyüleyici bir evren kuruyor.

Bu kitap, Lanthimos’un sanatsal evrenini anlamak için yalnızca bir söyleşi derlemesi değil, aynı zamanda onun sinemasının felsefi ve politik katmanlarını açığa çıkaran bir kaynak olarak öne çıkıyor. Yönetmenin gerçekliği ters yüz eden dili, okuyucuyu ve seyirciyi, alışıldık olandan kopmaya ve yeni sorular sormaya davet ediyor.

  • Künye: Kolektif – Yorgos Lanthimos: Gerçekdışı Sineması, derleyen: Tolga Theo Yalur, Agora Kitaplığı, sinema, 192 sayfa, 2025