Arzu Demirer Sevimli — Yaratıcılık, Sanat, Sinema: Bir Örnek, Akira Kurosawa (2026)

‘Yaratıcılık, Sanat, Sinema: Bir Örnek, Akira Kurosawa’, Arzu Demirer Sevimli’nin yaratıcılık ile sanat arasındaki ilişkiyi sinema üzerinden tartıştığı disiplinlerarası bir çalışma. Kitap, yaratıcılığın nasıl ortaya çıktığı, bireyde hangi göstergeler aracılığıyla görünür hale geldiği ve sanatsal üretime nasıl dönüştüğü sorularından hareket ediyor. Bu kuramsal çerçevenin somut örneği olarak ise dünya sinemasının en etkili yönetmenlerinden Akira Kurosawa’nın yaşamı, sinema anlayışı ve filmleri ele alınıyor.

Çalışmanın temel kavramlarından biri Maslow’un kuramında önemli bir yere sahip olan “kendini gerçekleştirme” kavramı. Buna göre yaratıcılık, yalnızca yeni ve özgün bir şey ortaya koyma yeteneği olarak değil, bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirme sürecinin sanatsal bir ifadesi olarak değerlendiriliyor. Sanatçı, içindeki yaratıcı olanakları ortaya çıkardıkça yalnızca bir ürün üretmiyor; aynı zamanda kendi varoluşunu dönüştürüyor. Kitap bu nedenle yaratıcılığı bireysel psikolojiden sanatın toplumsal ve estetik etkilerine uzanan daha geniş bir bağlam içinde değerlendiriyor.

Sanat eserinin izleyici üzerindeki dönüştürücü etkisi ise üç kavram üzerinden açıklanıyor: alışkanlığı kırma, yeniden üretim ve estetik yaşantı. Alışılmış algı biçimlerinin kırılması, kişinin dünyayı daha önce görmediği bir biçimde deneyimlemesine imkân tanıyor. Sanat yapıtıyla karşılaşan izleyici, mevcut gerçekliği yalnızca olduğu haliyle kabul etmek yerine onu yeniden düşünmeye ve kendi deneyimi içinde yeniden üretmeye başlıyor. Ortaya çıkan estetik yaşantı ise kişinin sanat eseriyle karşılaşmadan önceki konumundan farklılaşmasını sağlıyor. Böylece sanat, yalnızca temsil eden değil, algıyı ve düşünceyi dönüştüren bir deneyim olarak ele alınıyor.

Bu yaklaşım sinemada “auteur kuramı” üzerinden somutlaştırılıyor. Auteur yönetmen, filmi yalnızca senaryo, oyunculuk, görüntü, kurgu ve müzik gibi unsurların toplamı olarak değil, kendi özgün bakışını ve sanatsal kişiliğini taşıyan bütünlüklü bir eser olarak kuruyor. Kurosawa da farklı türlerde ve dönemlerde filmler üretmesine rağmen belirgin bir yönetmenlik imzası oluşturan isimlerden biri olarak bu çerçevede değerlendiriliyor. İnsan doğasına yönelik ilgisi, ahlaki çatışmaları, birey ile toplum arasındaki gerilimleri, savaş ve şiddetin sonuçlarını sorgulaması ve hareketi güçlü bir görsel kompozisyonla birleştirmesi, filmleri arasında süreklilik yaratan unsurlar olarak öne çıkıyor. Kurosawa’nın Japon geleneklerinden, Batı edebiyatından ve farklı sinema geleneklerinden yararlanırken bunları kendi özgün sinema dilinde dönüştürmesi de yaratıcılığın yalnızca “yeni” olanı üretmekten ibaret olmadığını gösteriyor.

Kitabın Kurosawa incelemesinin merkezindeki ilk örnek olan ‘Raşomon’, hakikat ve insan algısı arasındaki ilişkiyi radikal bir anlatı yapısıyla sorguluyor. Aynı olayın farklı tanıkların birbirleriyle çelişen anlatıları üzerinden aktarılması, tek ve değişmez bir hakikate ulaşma fikrini belirsizleştiriyor. Kurosawa burada anlatıyı yalnızca olayların aktarılması için kullanmak yerine, gerçeğin nasıl algılandığını ve insanların kendi çıkarları, korkuları ve gururları doğrultusunda hakikati nasıl dönüştürebildiğini araştırıyor. Filmin farklı bakış açılarını yapısal olarak karşı karşıya getirmesi, sinema dilinin alışılmış anlatı kalıplarını kıran yaratıcı bir müdahale olarak değerlendirilebiliyor.

‘Yedi Samuray’ ise yaratıcılığın toplumsal boyutunu, bireylerin ortak bir tehlike karşısında kurdukları geçici dayanışma üzerinden görünür kılıyor. Haydutların saldırılarından korunmak isteyen yoksul bir köyün samuraylardan yardım istemesiyle başlayan hikâye, samuraylarla köylüler arasındaki sınıfsal ve kültürel mesafeyi de açığa çıkarıyor. Kurosawa, savaş sahnelerinde hareket, ritim, çoklu kamera kullanımı ve dinamik kurgu aracılığıyla izleyiciyi çatışmanın içine çekiyor; yağmur ve çamur gibi doğal unsurlar da savaşın fiziksel ağırlığını artıran görsel araçlara dönüşüyor. Film aynı zamanda kahramanlık fikrini sorgulayarak bireysel cesaret ile kolektif eylem arasındaki ilişkiyi öne çıkarıyor.

Üçüncü örnek olan ‘Ran’ ise Kurosawa’nın geç dönem sinemasındaki daha karanlık ve görsel açıdan daha anıtsal yönelimi ortaya koyuyor. Shakespeare’in ‘Kral Lear’ tragedyasından hareket eden film, iktidar, aile, ihanet, savaş ve yıkım temalarını Japon tarihsel ve kültürel dünyasıyla birleştiriyor. Kurosawa burada renkleri, geniş manzaraları, koreografik hareketleri ve uzun planları anlatının ayrılmaz parçalarına dönüştürüyor. Savaşın görsel olarak ihtişamlı olmasına rağmen şiddetin yüceltilmemesi, aksine insan yıkımının soğuk ve mesafeli biçimde gösterilmesi, filmin önceki dönem yapıtlarından ayrılan önemli özelliklerinden biri oluyor.

Bu üç film birlikte düşünüldüğünde Kurosawa sineması, yaratıcılığın yalnızca teknik ustalık anlamına gelmediğini gösteren kapsamlı bir örnek oluşturuyor. ‘Raşomon’ anlatının ve hakikatin sınırlarını zorlarken, ‘Yedi Samuray’ hareket, kurgu ve toplumsal çatışma üzerinden sinemasal anlatım olanaklarını genişletiyor; ‘Ran’ ise tragedya, resim, tiyatro ve sinemayı bir araya getirerek görsel ve düşünsel açıdan yoğun bir dünya kuruyor. Böylece farklı dönemlere ait bu yapıtlar, Kurosawa’nın kendi sanatsal dilini sürekli yeniden üreten bir auteur olarak okunmasına imkân sağlıyor.

Arzu Demirer Sevimli’nin çalışması, bu nedenle yalnızca Akira Kurosawa üzerine bir sinema incelemesi değil. Yaratıcılığın kaynaklarını, bireyin kendini gerçekleştirme sürecini, sanat yapıtının algıyı dönüştürücü gücünü ve sanatçı ile auteur yönetmen arasındaki ilişkiyi aynı düşünsel çerçevede buluşturuyor. Kurosawa’nın yaşamı ve filmleri üzerinden yaratıcılığın bireysel bir yetenek olmanın ötesinde nasıl estetik bir deneyime, özgün bir sanat diline ve izleyiciyi dönüştüren bir karşılaşmaya dönüşebildiğini araştırıyor. Bu yönüyle kitap hem yaratıcılık ve sanat ilişkisine hem de Kurosawa sinemasının dünya sinemasındaki özgün konumuna disiplinlerarası bir perspektiften bakıyor.

Arzu Demirer Sevimli — Yaratıcılık, Sanat, Sinema: Bir Örnek, Akira Kurosawa
• Agora Kitaplığı
Sinema • 238 sayfa • 2026

Iain Robert Smith — Hollywood Taklidi (2026)

Iain Robert Smith’in bu kitabı, Hollywood filmlerinin dünya sinemalarındaki etkisini kültürel emperyalizm ya da basit taklit kavramlarıyla açıklamak yerine, ulusötesi uyarlama süreçlerinin yaratıcılığı üzerinden değerlendiren karşılaştırmalı bir sinema incelemesi. Smith, Hollywood anlatılarının farklı ülkelerde birebir kopyalanmadığını; her kültürün kendi tarihsel, ekonomik ve estetik koşulları içinde bu anlatıları dönüştürerek yeniden ürettiğini savunuyor. Bu nedenle kitap, “Hollywood kültürel mimi” kavramını kültürler arasında dolaşan ve her yeni bağlamda değişime uğrayan yaratıcı bir kültürel aktarım modeli olarak ele alıyor.

Eserin kuramsal bölümü, kültürel küreselleşme, ulusötesi sinema ve telif rejimleri ekseninde yeni bir uyarlama modeli geliştiriyor. Kültürleri birbirinden tamamen ayrı ya da yalnızca egemenlik–direniş ilişkisi içinde gören yaklaşımları eleştiren Smith, kültürel alışverişin çok daha karmaşık ara süreçler içerdiğini ileri sürüyor. Hollywood’u küresel dolaşımın önemli bir merkezi olarak kabul etmekle birlikte, yerel sinemaların pasif alıcılar olmadığını; yabancı anlatıları kendi toplumsal ihtiyaçlarına göre dönüştüren etkin üreticiler olduklarını gösteriyor. Böylece uyarlamayı, tek yönlü bir etkilenme değil, karşılıklı etkileşim ve melezleşme süreci olarak yorumluyor.

Kitabın merkezinde Yeşilçam sineması yer alıyor. Smith, Türk sinemasındaki lisanssız Hollywood uyarlamalarını uzun yıllar hâkim olan “kopya” ya da “taklit” söyleminin ötesinde değerlendiriyor. 3 Dev Adam, Turist Ömer Uzay Yolunda, Şeytan ve Dünyayı Kurtaran Adam gibi filmler üzerinden Yeşilçam’ın Hollywood karakterlerini ve hikâyelerini yerel kültürel kodlarla yeniden biçimlendirdiğini gösteriyor. Sansür, düşük bütçe ve sınırlı teknik imkânlar gibi endüstriyel koşullar altında geliştirilen bu yaratıcı yeniden yazma pratiklerinin, Türk sinemasına özgü estetik ve anlatısal çözümler ürettiğini savunuyor. Böylece Yeşilçam’ın yalnızca Hollywood’u kopyalamadığını, onu dönüştürerek kendine mal ettiğini ortaya koyuyor.

Smith, bu yaklaşımı Filipin ve Hint sinemalarıyla yaptığı karşılaştırmalarla genişletiyor. Filipin sinemasında Hollywood ikonografisinin çoğu zaman görsel benzerlikler ve parodi aracılığıyla yeniden üretildiğini; bunun hem yerel pazarın hem de uluslararası telif rejimlerinin etkisiyle şekillendiğini belirtiyor. Bollywood ise Hollywood’un görsel dünyasını değil, daha çok anlatı yapılarını ödünç alıyor; bunları şarkılar, melodram, aile ilişkileri ve yerel yıldız sistemiyle yeniden kurarak özgün Hint sinema formuna dönüştürüyor. Böylece aynı Hollywood kaynağı, her ülkede farklı endüstriyel koşullar ve kültürel beklentiler doğrultusunda farklı biçimlerde yaşamını sürdürüyor.

Sunuş ve önsöz bölümleri, kitabın temel amacını daha da belirginleştiriyor. Smith, Yeşilçam filmleriyle ilk karşılaşmasının ardından bu yapımların alay konusu olmaktan çok, dünya sinemasındaki kültürlerarası dolaşımı anlamak için benzersiz örnekler sunduğunu fark ettiğini anlatıyor. Uzun yıllar kültürel utanç olarak görülen bu filmlerin bugün yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunurken, dijital restorasyonlar ve yeni gösterimler sayesinde Yeşilçam uyarlamalarının dünya sinema tarihindeki yerinin daha görünür hâle geldiğini vurguluyor. Mesut Bostan’ın kaleme aldığı sunuş yazısı da uyarlama kavramına yönelik akademik bakışın değiştiğini, Yeşilçam’ın artık eksik bir Hollywood kopyası olarak değil, yaratıcı melezleşmenin başarılı örneklerinden biri olarak değerlendirildiğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak ‘Hollywood Taklidi’ (‘The Hollywood Meme’), Hollywood’un küresel etkisini tek yönlü kültürel hâkimiyet olarak açıklamak yerine, farklı ulusal sinemaların yabancı anlatıları kendi tarihsel ve toplumsal koşulları içinde dönüştürme becerilerine odaklanıyor. Yeşilçam, Filipin ve Hint sinemalarını karşılaştırmalı biçimde inceleyen Smith, uyarlamanın yaratıcı bir kültürel üretim biçimi olduğunu; “Hollywood kültürel mimi”nin her yeni kültürde değişerek yerel anlamlar kazandığını gösteriyor. Böylece kitap, dünya sinemasını özgünlük ile taklit arasındaki basit karşıtlıkların ötesine taşıyarak, kültürel alışverişin, melezleşmenin ve yaratıcı yeniden üretimin dinamiklerini açıklayan önemli bir kuramsal çerçeve sunuyor.

Iain Robert Smith — Hollywood Taklidi: Dünya Sinemasında Ulusötesi Uyarlamalar
Çeviren: Merve Yalçın Pelit • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 288 sayfa • 2026

 

Lisa Shaw, Stephanie Dennison — Brezilya Ulusal Sineması (2026)

Brezilya sinemasını yalnızca önemli yönetmenler ya da ünlü filmler üzerinden değil, devlet politikaları, toplumsal dönüşümler, popüler türler, yıldız sistemi ve ulusal kimlik tartışmaları ekseninde ele aldığı kapsamlı bir çalışma. Lisa Shaw ve Stephanie Dennison “ulusal sinema” kavramını Brezilya örneği üzerinden yeniden değerlendirirken, ülkenin sinema tarihini siyasal, kültürel ve ekonomik gelişmelerle birlikte inceliyor. Kitap, Brezilya sinemasının Hollywood karşısındaki konumunu, Portekizce dilinin ulusal kimliğe katkısını ve ulusötesi eğilimlere rağmen yerel toplumsal bağlamın belirleyici önemini vurguluyor. Böylece Brezilya sinemasının yalnızca sanat filmlerinden değil, popüler yapımlarından ve seyirci kültüründen de oluşan zengin bir gelenek olduğu gösteriliyor.

‘Brezilya Ulusal Sineması’ (‘Brezilian National Cinema’), Brezilya sinemasının gelişimini Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze uzanan siyasal dönemler üzerinden izliyor. Devletin sansür, teşvik ve kurumsal yapılanmalar aracılığıyla sinemaya müdahalesi; Vargas dönemi, askerî diktatörlük yılları ve yeniden demokratikleşme süreci bağlamında ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Instituto Nacional de Cinema ve Embrafilme gibi kurumların ulusal film üretimindeki rolleri, televizyonun yükselişi, küreselleşme ve yeni destek mekanizmalarının sektörü nasıl dönüştürdüğü değerlendiriliyor. Böylece sinemanın yalnızca sanatsal değil, aynı zamanda ulus inşasının ve kültürel politikanın önemli araçlarından biri olduğu ortaya konuyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, Brezilya sinemasının tarihini yalnızca uluslararası alanda ün kazanan Cinema Novo hareketine indirgememesidir. Erken dönem öncü yönetmenlerden başlayarak chanchada müzikalleri, pornochanchada, korku sineması ve popüler komedi gibi uzun süre ihmal edilmiş türlere geniş yer veriliyor. Cinema Novo hareketi, toplumsal eşitsizlikleri ve ulusal kimliği sorgulayan estetik ve politik bir kırılma olarak incelenirken, Glauber Rocha ve Vidas Secas gibi yapıtların uluslararası etkisi de değerlendiriliyor. Ancak yazarlar, Brezilya sinemasının canlılığını yalnızca sanat sinemasına değil, geniş izleyici kitlesine ulaşan popüler filmlere de borçlu olduğunu özellikle vurguluyor.

Son bölümde ise Brezilya’nın yıldız sistemi, ulusal kimliğin beyaz perdedeki temsilleri üzerinden ele alınıyor. Carmen Miranda, Grande Otelo, Oscarito, Sônia Braga ve Mojica Marins gibi isimler; etnisite, toplumsal cinsiyet, sınıf ve ulusal aidiyet tartışmaları çerçevesinde değerlendiriliyor. Yerli ikonlarla uluslararası yıldızların temsil biçimleri karşılaştırılıyor; Brezilya kimliğinin farklı dönemlerde nasıl yeniden üretildiği gösteriliyor. Shaw ve Dennison, Brezilya sinemasının sürekli değişen siyasal koşullara rağmen üretim sürekliliğini koruduğunu, uluslararası başarılar kazanırken yerel kültürel köklerinden kopmadığını savunuyor. Böylece eser, Brezilya sinemasını devlet politikaları, popüler kültür, sanat sineması ve kimlik tartışmalarını bir araya getiren çok katmanlı bir ulusal kültür alanı olarak yeniden tanımlanıyor.

Lisa Shaw, Stephanie Dennison — Brezilya Ulusal Sineması
Çeviren: Fatma Büşra Çalış • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 392 sayfa • 2026

Wong Kar-Wai — Romantik Poetika (2026)

Tolga Theo Yalur’un derlediği bu kitap, Hong Kong sinemasının en özgün yönetmenlerinden birinin sanat anlayışını, yaratım süreçlerini ve sinemaya bakışını kendi sözleri üzerinden görünür kılan bir çalışma. Kitapta yer alan söyleşiler, Wong’un yalnızca filmlerinin perde arkasını değil, aynı zamanda zaman, hafıza, arzu ve kayıp gibi temalara yaklaşımını da açığa çıkarıyor. Yönetmen, klasik olay örgülerinden çok insanların iç dünyalarına yönelen sinemasını nasıl kurduğunu anlatırken, duyguların çoğu zaman sözcüklerden daha güçlü olduğunu gösteriyor. Böylece okur, Wong Kar-Wai’nin sinemasını yalnızca estetik bir tercih olarak değil, dünyayı algılama ve yorumlama biçimi olarak değerlendirme fırsatı buluyor.

Kitap, yönetmenin kariyerindeki dönüşümleri adım adım izliyor. Hong Kong’un hızlı değişen şehir yaşamı, kalabalık sokakları, neon ışıkları ve geçicilik hissi Wong’un filmlerinde yalnızca bir arka plan oluşturmuyor; karakterlerin yalnızlıklarını, özlemlerini ve birbirlerine ulaşma çabalarını belirleyen temel unsurlara dönüşüyor. Yönetmenin kentle kurduğu bu özel ilişki, onun sinemasını çağdaş şehir deneyiminin en güçlü sanatsal ifadelerinden biri haline getiriyor. Söyleşiler boyunca Hong Kong’un hem gerçek hem de hayali bir mekân olarak nasıl yeniden yaratıldığını görmek mümkün oluyor.

Eserde özellikle Wong Kar-Wai’nin çalışma yöntemleri dikkat çekiyor. Uzun süren çekim süreçleri, senaryonun çekim sırasında değişebilmesi, kurgu masasında yeniden şekillenen anlatılar ve doğaçlamaya açık yaratıcı yaklaşım ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Bu yöntemler sayesinde filmler, geleneksel hikâye anlatımının sınırlarını aşarak ruh hâllerine ve anlara odaklanan bir yapıya kavuşuyor. Yönetmenin görüntü yönetmeni Christopher Doyle ile kurduğu yaratıcı ortaklık, yavaş çekimler, renk kullanımı ve müzik tercihleriyle birleşerek sinema tarihinde kolayca tanınabilen özgün bir görsel dil ortaya çıkarıyor. Kitap, bu estetik dünyanın nasıl inşa edildiğini açıklarken sinemanın teknik ve duygusal boyutlarını birlikte değerlendiriyor.

Wong Kar-Wai’nin özellikle Aşk Zamanı, Chungking Express, Düşkün Melekler ve 2046 gibi filmlerinde belirginleşen romantik poetika, kitabın merkezindeki konulardan birini oluşturuyor. Bu poetika, kavuşmaktan çok bekleyişe, kesinlikten çok ihtimallere ve hatıraların kalıcılığına odaklanıyor. Karakterler çoğu zaman geçmişle bugün arasında sıkışırken, aşk tamamlanmış bir deneyimden çok eksik kalmış bir arayış olarak beliriyor. Kitap, Wong’un sinemasını yalnızca romantik ilişkileri anlatan bir sinema olarak değil, zamanın insanlar üzerindeki etkisini araştıran derin bir sanat anlayışı olarak yorumluyor. Bu yönüyle eser, çağdaş dünya sinemasının en etkili yönetmenlerinden birinin yaratıcı evrenini anlamak isteyenler için değerli bir kaynak niteliği taşıyor.

Wong Kar-Wai — Romantik Poetika
Derleyen: Tolga Theo Yalur • Agora Kitaplığı
Sinema • 176 sayfa • 2026

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması (2026)

Pierre Sorlin, bu çalışmasında sinemayı yalnızca eğlence ya da estetik bir üretim alanı olarak değil, modern İtalya’nın oluşumunda belirleyici rol oynayan toplumsal ve kültürel bir güç olarak ele alıyor. Sorlin’e göre sinema, toplumu pasif biçimde yansıtan bir ayna değil; ulusal kimliği kuran, ortak bir hafıza yaratan ve insanların kendilerini aynı topluluğun parçası olarak hissetmesini sağlayan aktif bir pratiktir. Bu nedenle kitap, İtalyan sinema tarihini aynı zamanda İtalya’nın modernleşme, kentleşme ve uluslaşma sürecinin sosyolojik bir hikâyesi olarak okuyor.

Kitabın temel tezlerinden biri, dilsel ve kültürel olarak parçalı bir yapıya sahip olan İtalya’nın ortak bir “İtalyanlık” fikrini büyük ölçüde sinema aracılığıyla geliştirdiği. Özellikle sesli sinemanın yaygınlaşmasıyla birlikte farklı lehçeler ve yerel kimlikler ortak bir kültürel anlatı içinde birleşmeye başlıyor. Perdede görülen şehirler, aile yapıları, gündelik yaşam biçimleri ve toplumsal ilişkiler, milyonlarca insan için ortak bir ulusal hayal gücü yaratıyor. Böylece sinema salonları yalnızca film izlenen yerler değil, aynı zamanda ulusal aidiyetin üretildiği alanlar haline geliyor.

Sorlin, İtalyan sinema tarihini yalnızca Yeni Gerçekçilik akımı üzerinden okumaya karşı çıkıyor. Ona göre İtalyan sineması bundan çok daha geniş ve karmaşık bir gelenek içeriyor. Faşizm dönemi sinemasını da sadece propaganda olarak değerlendirmiyor; bu dönemde çekilen popüler filmlerin, halkın arzularını ve gündelik beklentilerini yansıtarak rejimin toplumsal meşruiyetini güçlendirdiğini savunuyor. Sinema bu süreçte devletin ideolojik araçlarından biri olurken aynı zamanda modern yaşamın nasıl tahayyül edileceğini de belirliyor.

Kitapta önemli yer tutan kavramlardan biri de “Filmopoli.” Sorlin bu kavramla, şehirlerin insanlar tarafından gerçek hayatta deneyimlenmeden önce sinemada hayal edildiğini anlatıyor. Özellikle kırdan kente göç sürecinde sinema, yeni gelen kitlelere şehir yaşamının kodlarını öğreten kültürel bir rehber işlevi görüyor. Modern apartman yaşamı, tüketim alışkanlıkları, romantik ilişkiler ve kentli davranış biçimleri önce perdede normalleşiyor, ardından gündelik hayata yerleşiyor.

Sorlin ayrıca İtalyan sinemasındaki “sanat sineması” ile “popüler sinema” ayrımını da inceliyor. Bir yanda festivallerde öne çıkan auteur yönetmenler ve entelektüel çevreler, diğer yanda geniş halk kitlelerinin izlediği tür filmleri bulunuyor. Bu ikili yapı, sinemanın hem kültürel prestij hem de kitlesel eğlence alanı olarak nasıl iki farklı işleve sahip olduğunu gösteriyor. Yazar, bu gerilimin yalnızca İtalya’ya özgü olmadığını; modern ulusal sinemaların çoğunda benzer biçimlerde ortaya çıktığını ileri sürüyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’ (‘Italian National Cinema’) aynı zamanda İtalyan sinemasının devlet desteğiyle nasıl güçlü bir endüstriye dönüştüğünü de anlatıyor. Cinecittà stüdyolarının kurulması, Venedik Film Festivali’nin ortaya çıkışı ve devletin sinemayı kültürel prestij aracı olarak görmesi, İtalya’nın dünya sinemasındaki etkisini artırdı. Sorlin’e göre ulusal sinema yalnızca yaratıcı yönetmenlerle değil; ekonomik altyapı, eleştiri kurumları ve kültürel politikalarla birlikte şekilleniyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’, filmleri yalnızca estetik eserler olarak değil, toplumsal dönüşümün parçası olarak inceleyen kapsamlı bir çalışma sunuyor. Sorlin, sinemanın ulusal kimlik, modern şehir yaşamı, kültürel aidiyet ve toplumsal hafıza üzerindeki etkisini görünür kılarken, İtalya örneği üzerinden sinemanın bir toplumun kendisini hayal etme biçimini nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor.

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması
Çeviren: Deniz Arslan • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 336 sayfa • 2026

Andrey Tarkovski — Zaman Zaman İçinde (2026)

Andrey Tarkovski’nin 1970’ten ölümüne kadar uzanan iç dünyasını açığa çıkaran, parçalı ama derin bir düşünsel yolculuk. ‘Zaman Zaman İçinde: Günlükler 1970-1986’ (‘Martyrolog’), bir yönetmenin yalnızca filmlerini değil, o filmleri mümkün kılan zihinsel, duygusal ve ruhsal süreçleri de görünür kılıyor. Tarkovski, sanatın yüzeyde görünen başarılarından çok, arka plandaki bekleyişleri, hayal kırıklıklarını ve inatçı arayışları anlatıyor. Film çekmekte zorlandığı yıllarda yaşadığı tıkanmışlık, Sovyet bürokrasisiyle yaşadığı gerilimler ve üretme arzusunun sürekli engellenmesi, metnin temel gerilimlerinden birini oluşturuyor.

Eserde aile önemli bir yer tutuyor. Özellikle şair babası Arseni Tarkovski ile kurduğu bağ, sanat anlayışının duygusal ve şiirsel yönünü besleyen temel kaynaklardan biri olarak öne çıkıyor. Tarkovski, yalnızca sinemayı değil, edebiyatı da yaratıcı sürecinin merkezine yerleştiriyor; Dostoyevski, Tolstoy, Hermann Hesse ve Thomas Mann üzerine düşünerek sanatın evrensel dilini sorguluyor. Bu düşünceler, onun sinemasındaki metafizik derinliğin entelektüel arka planını oluşturuyor.

Günlüklerde, yönetmenin filmlerine dair yaratım süreçleri de dikkat çekici ayrıntılarla yer alıyor. Andrei Rublev, Solaris ya da Stalker gibi yapıtların ardındaki fikirler, planlar ve kararsızlıklar, sanatın doğasına dair samimi bir bakış sunuyor. Bunun yanı sıra Hamlet sahnelemesi ve Dostoyevski’nin “Budala”sını uyarlama girişimi gibi projeler, Tarkovski’nin yalnızca sinemayla sınırlı kalmayan yaratıcı ufkunu gösteriyor.

Metnin ilerleyen bölümlerinde sürgün deneyimi belirginleşiyor. Ülkesinden uzak kalmanın yarattığı yalnızlık ve köksüzlük duygusu, onun sanat anlayışını daha da içe dönük ve metafizik bir hale getiriyor. Ancak tüm bu zorluklara rağmen günlükler karanlık bir umutsuzluk taşımıyor; aksine, sade ve içten anlatımıyla yaşamın anlamını sanatta arayan bir zihnin sıcaklığını yansıtıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca bir yönetmenin günlüğü değil, sanatın, inancın ve insanın varoluşuna dair derin bir sorgulama olarak önem taşıyor.

Andrey Tarkovski — Zaman Zaman İçinde: Günlükler 1970-1986
Çeviren: Erdem Erinç • Alfa Yayınları
Günlük • 768 sayfa • 2026

Kolektif — Béla Tarr (2026)

‘Béla Tarr: Zamansız Mekân’, Tolga Theo Yalur’un derlediği söyleşiler aracılığıyla Béla Tarr sinemasının düşünsel omurgasını görünür kılan, sinemayı bir anlatı tekniğinden çok bir hakikat arayışı olarak ele alan özgün bir çalışma sunuyor. Kitap, Tarr’ın sinemaya bakışını; estetik tercihlerinden etik tutumuna, mekân kullanımından oyunculuk anlayışına kadar derinlemesine iz sürerek aktarıyor.

Béla Tarr sineması, klasik anlatının dramatik yapılarından, hızlı kurgu mantığından ve seyirciyi “hikâyeyle kandıran” sinema endüstrisi estetiğinden bilinçli olarak uzak duruyor. Uzun planlar, ağır ritim, tekrar eden gündelik hareketler ve kasvetli mekânlar aracılığıyla zamanın akışını değil, zamanın ağırlığını hissettiriyor. Mekân, Tarr’da sadece bir arka plan değil; karakterlerin ruh hâlini, toplumsal çöküşü ve varoluşsal sıkışmayı taşıyan canlı bir öğe hâline geliyor. Kamera, olayları anlatmaktan çok, hayatın çıplak gerçekliğini gözlemliyor.

Kitap, Tarr’ın sinemasını “umut anlatıları” üzerinden değil, insanın yalnızlığı, yoksunluğu, yorgunluğu ve anlam arayışı üzerinden okuyor. Oyunculuk anlayışı teatral değil, gündelik hayata yaslanan doğal bir varoluş biçimi olarak ele alınıyor; karakterler rol yapmıyor, var oluyor. Bu yaklaşım, sinemayı bir temsil alanı olmaktan çıkarıp doğrudan deneyim alanına dönüştürüyor.

Tarr’ın şu sözü, kitabın ruhunu da özetliyor: “Benim filmlerim sadece ‘gerçek hayat’tan etkilenir. Kamera arkasına geçtiğimde tek şeyin peşindeyim: Seyirciye yalan söylememek.”

‘Béla Tarr: Zamansız Mekân’, sinemayı bir eğlence endüstrisi olarak değil, hakikatle yüzleşme biçimi olarak gören bir yönetmenin dünyasını açıyor. Yalnızca Tarr sinemasını anlamak isteyenler için değil, sinemanın ne olduğu ve ne olması gerektiği üzerine düşünen herkes için güçlü bir düşünsel kaynak oluşturuyor.

Kolektif — Béla Tarr: Zamansız Mekân
Derleyen: Tolga Theo Yalur • Agora Kitaplığı
Sinema • 160 sayfa • 2026

Ulaş Can Olgunsoy — Perdedeki Mücadele (2026)

‘Perdedeki Mücadele: 1970’lerde Türkiye’de Devrimci Sinemanın Stili’, sinemayı yalnızca estetik bir üretim alanı olarak değil, doğrudan tarihsel, politik ve ideolojik bir mücadele zemini olarak ele alıyor. Ulaş Can Olgunsoy, 1970’li yılların Türkiye’sini hazırlayan toplumsal koşulları, siyasal kırılmaları ve kültürel dönüşümleri merkeze alarak, devrimci sinemanın hangi tarihsel bağlam içinde ortaya çıktığını ve nasıl bir dil kurduğunu sistematik biçimde inceliyor.

Olgunsoy, sinemada “stil” kavramını yalnızca biçimsel tercihlerle sınırlamıyor; anlatı, sinematografi, kurgu ve mizansen üzerinden kurulan bütünlüklü bir ideolojik yapı olarak ele alıyor. Sanat ve sinema ilişkisini teorik düzlemde tartışırken, stili ölçülebilir kategorilerle analiz edilebilir bir düşünsel çerçeveye yerleştiriyor. Böylece devrimci sinema, yalnızca politik içerik taşıyan filmler olarak değil, kendine özgü bir anlatım dili ve estetik dünya kuran bir sinema pratiği olarak kavramsallaştırılıyor.

Kitap, 1960’lardan 12 Eylül 1980 darbesine uzanan süreci tarihsel bir süreklilik içinde ele alıyor. Türkiye’de Yeşilçam’ın yapısı, 1970’lerin politik atmosferi, kültür-sanat ortamı ve Türkiye solu ile kurulan ilişkiler, devrimci sinemanın doğuş koşullarıyla birlikte okunuyor. Aynı zamanda dünya sinemasındaki devrimci gelenekler — Sovyet sineması, İtalyan Yeni Gerçekçiliği, Dziga Vertov Grubu ve Üçüncü Sinema — Türkiye bağlamına eklemlenerek karşılaştırmalı bir perspektif kuruluyor.

‘Perdedeki Mücadele’, teorik çerçevesini somut film analizleriyle derinleştiriyor. Arkadaş, Diyet, Bir Gün Mutlaka, İzin, Güneşli Bataklık, Maden ve Demir Yol/Fırtına İnsanları gibi filmler üzerinden devrimci sinemanın anlatı yapısı, görsel dili ve politik estetiği ayrıntılı biçimde çözümleniyor. Bu analizler, sinemanın yalnızca temsil değil, doğrudan bir mücadele alanı olduğunu gösteriyor.

Ulaş Can Olgunsoy — Perdedeki Mücadele: 1970’lerde Türkiye’de Devrimci Sinemanın Stili
• Nota Bene Yayınları
Sinema • 336 sayfa • 2026

Aynülhayat Uybadın — Evvel Zaman İzleyicileri (2026)

‘Evvel Zaman İzleyicileri’, sinemayı filmlerden çok seyir pratiği, salonlardan çok hatırlama biçimi üzerinden ele alan özgün bir kültürel tarih anlatısı. Aynülhayat Uybadın, 1960’lar ve 1970’lerde Türkiye’de sinemaya gitmenin ne anlama geldiğini, izleyiciyi pasif bir tüketici olmaktan çıkararak tarihsel özne konumuna yerleştiriyor.

Uybadın, sözlü tarih yöntemine yaslanan araştırmasında sinemayı bir eğlence alanından ziyade toplumsal bir olay, bir buluşma ve sosyalleşme mekânı olarak okuyor. Yazlık sinemalarla kapalı salonlar, matinelerle suareler, mahalle aralarıyla kent merkezleri arasında dolaşan anlatılar; sinemanın gündelik hayatla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Perdede akan hikâyeler kadar, o hikâyeleri birlikte izleme biçimleri de kitabın merkezinde yer alıyor.

Çalışma, “sinema eğlence değildir” diyen estetik bilinçle, “başka ne eğlencemiz var ki?” diyen kolektif deneyimi yan yana getirerek, izleyiciliğin sınıfsal, kültürel ve duygusal boyutlarını görünür kılıyor. Yıldızlarla kurulan özdeşlikler, filmlerden öğrenilen davranış kalıpları, utanma, denetim, aidiyet ve arzu gibi duygular; sinemanın toplumsal hayatı nasıl şekillendirdiğini ortaya koyuyor.

Uybadın sinema tarihini yalnızca yapım ve film merkezli okumalarla sınırlamıyor; izleyici araştırmaları, bellek çalışmaları ve yeni sinema tarihi yaklaşımlarını bir araya getirerek “tarihsel izleyici” kavramını derinleştiriyor. Aile, mahalle, taşra, kent, toplumsal cinsiyet, nostalji ve “altın çağ” anlatıları, bireysel anılardan süzülen kolektif bir sinema hafızası içinde yeniden kuruluyor.

‘Evvel Zaman İzleyicileri’, sinemayı bir zamanlar “bir filmden çok bir olay” olarak yaşayanların sesine kulak veren; kişisel hatıraları Türkiye’nin kültürel ve toplumsal tarihine bağlayan güçlü bir bellek çalışması olarak, sinema tarihine içeriden ve çoksesli bir kapı aralıyor. Işıklar sönüyor, perde açılıyor; hikâye ve hatırlama işte tam da o esnada başlıyor.

Aynülhayat Uybadın — Evvel Zaman İzleyicileri: 1960’lar ve 1970’ler Türkiye’sinde Sinemaya Gitme Deneyimi
• Heretik Yayıncılık
İnceleme • 360 sayfa • 2026

Nuria Triana-Toribio — İspanyol Ulusal Sineması (2026)

Pedro Almodóvar, Luis Buñuel, Carlos Saura, Álex de la Iglesia…

Nuria Triana-Toribio, İspanya sinemasını tekil ve sabit bir “ulusal sinema” olarak değil, tarihsel, siyasal ve kültürel çatışmalar içinde sürekli yeniden tanımlanan bir alan olarak ele alıyor. Kitap, sinemayı İspanya’da ulusal kimlik tartışmalarının, iktidar ilişkilerinin ve kültürel müzakerelerin önemli bir parçası olarak konumlandırıyor. Ulusal sinema kavramının kendisi, kitap boyunca sorgulanan temel bir mesele haline geliyor.

‘İspanyol Ulusal Sineması’ (‘Spanish National Cinema’), Franco diktatörlüğü döneminden demokrasiye geçiş sürecine, oradan da küreselleşme çağındaki sinema endüstrisine uzanan geniş bir tarihsel çerçeve çiziyor. Sansür, devlet desteği, kültürel politika ve endüstriyel yapılar, film üretimini belirleyen başlıca unsurlar olarak inceleniyor. Triana-Toribio, sinemanın yalnızca estetik bir alan değil, aynı zamanda ideolojik bir mücadele zemini olduğunu vurguluyor.

Kitapta bölgesel kimlikler ve merkez-çevre ilişkileri önemli bir yer tutuyor. Katalan, Bask ve Galiçya sinemaları gibi yerel üretimler, “İspanyol sineması” başlığı altında nasıl temsil edildikleri ve çoğu zaman nasıl dışarıda bırakıldıkları üzerinden tartışılıyor. Bu yaklaşım, ulusal sinemanın homojen bir yapı olmadığı fikrini güçlendiriyor.

Triana-Toribio ayrıca popüler türler, yıldız sistemi, auteur sinema ve uluslararası dolaşım gibi başlıklar üzerinden İspanya sinemasının küresel bağlamla ilişkisini ele alıyor. Pedro Almodóvar gibi figürler, ulusal sinemanın uluslararası alanda nasıl temsil edildiğini anlamak için örnekleniyor. Kitap, İspanya sinemasını yalnızca filmler üzerinden değil, söylemler, kurumlar ve politikalar üzerinden okuyan eleştirel bir çerçeve sunuyor. Bu yönüyle eser, hem İspanyol sinemasına giriş niteliği taşıyor hem de ulusal sinema kavramını yeniden düşünmek isteyenler için güçlü bir kaynak.

Nuria Triana-Toribio — İspanyol Ulusal Sineması
Çeviren: Fatma Büşra Çalış • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 352 sayfa • 2026