Kolektif — Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif (2026)

Ahmet İncekara’nın derlediği ‘Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif’, etik ile iktisat arasındaki çok katmanlı ilişkiyi tarihsel ve kuramsal bir çerçevede yeniden düşünüyor. İnsanlık tarihi boyunca önemini koruyan etik tartışmaları, bu kitapta özellikle iktisadi düşüncenin iç dinamikleriyle birlikte ele alınıyor.

Eser, iktisat disiplininin başlangıçta felsefeyle kurduğu yakın bağı hatırlatarak ilerliyor. İlk iktisatçıların aynı zamanda etik filozofu olması, ekonomik davranışların yalnızca rasyonel değil, değer yüklü olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda piyasa, faiz, refah ve adalet gibi temel kavramların yalnızca teknik değil, aynı zamanda etik içerimler taşıdığı vurgulanıyor. Kitap, bu kavramların tarih içinde nasıl dönüşüm geçirdiğini ve farklı iktisadi ekoller tarafından nasıl yorumlandığını kapsamlı biçimde inceliyor.

Derlemede, Antikçağ’dan modern döneme uzanan geniş bir düşünsel hat izleniyor. Aristoteles ve Aquinas gibi klasik düşünürlerden başlayarak, Zygmunt Bauman ve Amartya Sen gibi modern ve çağdaş teorisyenlere kadar uzanan yaklaşımlar üzerinden etik ile ekonomi arasındaki bağlar tartışılıyor. Özellikle “adil fiyat” kavramı, faizin ahlaki boyutu ve deontolojik etik gibi başlıklar, iktisadi kararların arkasındaki normatif temelleri görünür kılıyor.

Kitap aynı zamanda güncel meseleleri de ihmal etmiyor. 2008 küresel finans krizinin etik açıdan değerlendirilmesi, modern ekonomik sistemlerin yalnızca işleyiş değil, sorumluluk ve adalet bakımından da sorgulanması gerektiğini ortaya koyuyor. Postmodern dönemde iktisat düşüncesinin etikle kurduğu ilişki ise, çoğulculuk ve belirsizlik ekseninde yeniden ele alınıyor.

Sonuç olarak eser, iktisat ile etik arasındaki ilişkiyi yalnızca teorik bir tartışma olarak değil, günümüz dünyasının somut sorunlarıyla bağlantılı bir mesele olarak konumlandırıyor. Farklı dönemleri ve yaklaşımları bir araya getirerek, ekonomik kararların arkasındaki değerler dünyasını açığa çıkarıyor ve okuru bu iki alanı birlikte düşünmeye davet ediyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Abdullah Şuhan Gürbüz, Adem Levent, Ahmet İncekara, Büşra Çil, Büşra Şimşek, Halil Tunalı, Harun Çetinkaya, Harun Şencal, Mehmet Çalışkan, Muhammet Sait Bozik, Muhlis Selman Sağlam, Murat İstekli, Tuğba Güngör ve Üzeyir Serdar Serdaroğlu.

Kolektif — Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif
Derleyen: Ahmet İncekara • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
İktisat • 178 sayfa • 2026

Feyza Toprak — Kuantumdan Feminizme (2026)

Feyza Toprak’ın ‘Kuantumdan Feminizme: Nasıl Bir Ontoloji?’ adlı eseri, modern bilimin en sarsıcı kırılmalarından biri olan kuantum devrimini, felsefi düşünce ve feminist teoriyle buluşturarak gerçekliğe dair yerleşik kabulleri yeniden sorguluyor. Kitap, evrenin sabit, düzenli ve dışarıdan gözlemlenebilir bir yapı olduğu fikrini reddederek; belirsizlik, dolanıklık ve ilişkisel varoluş kavramları etrafında yeni bir ontoloji kuruyor.

Eserin çıkış noktası, kuantum fiziğinin ortaya koyduğu radikal sonuçların yalnızca bilimsel alanla sınırlı kalmadığı fikri. Parçacıkların çoklu konumları, gözlemcinin sürece dahil oluşu ve dolanıklık gibi olgular, bilgi ile varlık arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Bu bağlamda kitap, klasik Kartezyen ikilik anlayışını aşarak doğa-kültür, özne-nesne ve madde-anlam ayrımlarının çözüldüğü bir düşünce alanı açıyor.

İçerik ilerledikçe kuantum devrimi, yalnızca fiziksel bir paradigma değişimi değil, aynı zamanda epistemolojik ve etik bir dönüşüm olarak ele alınıyor. Özellikle “katılımcı evren” fikrinin, gerçekliğin dışarıdan keşfedilen değil, etkileşim içinde kurulan bir süreç olduğunu öne sürüyor. Bu yaklaşım, bireyi pasif gözlemci olmaktan çıkarıp ontolojik olarak sorumlu bir özneye dönüştürüyor.

Kitap, bu teorik çerçeveyi Gilles Deleuze’ün oluş ve içkinlik felsefesiyle derinleştiriyor. Deleuze’ün köksap (rizom) modeli üzerinden, hiyerarşik ve sabit yapıların yerine ağsal, çoğul ve akışkan ilişkiler öneriliyor. Bu hat, Karen Barad’ın eylemsel gerçekçiliği ve Donna Haraway’in siborg düşüncesiyle birleşerek, insan-merkezci ontolojiyi aşan yeni materyalist ve queer perspektiflere uzanıyor.

Son bölümlerde ise doğa ve beden yeniden konumlandırılıyor. Kadın, madde ve doğa arasına yerleştirilen tarihsel hiyerarşiler çözülürken; ilişkisel, dolanık ve sürekli oluş halinde bir varlık anlayışı öneriliyor. Böylece kitap, kuantum ontolojisinden yeni materyalist feminizme uzanan düşünsel hattı bir dönüşüm haritası olarak çiziyor ve gerçekliğin, sabit bir yapıdan çok, sürekli kurulan bir ilişkiler ağı olduğunu ortaya koyuyor.

Feyza Toprak — Kuantumdan Feminizme: Nasıl Bir Ontoloji?
• Fol Kitap
Bilim • 256 sayfa • 2026

William E. Conklin — Hegel’de Hukuk Anlayışları (2026)

William E. Conklin’in bu çalışması, Hegel’in hukuk felsefesini merkeze alarak modern hukuk düzeninin meşruiyetini sorguluyor. ‘Hegel’de Hukuk Anlayışları’ (‘Hegel’s Laws’), hukukun yalnızca kurallar bütünü olmadığını, aynı zamanda belirli bir bilinç ve toplumsal yapı içinde anlam kazandığını gösteriyor. Conklin, bireylerin özgür ve özerk varlıklar olarak devletin koyduğu kurallara neden uyması gerektiğini tartışırken, bu zorunluluğun keyfi değil, rasyonel ve tarihsel bir temele dayandığını ortaya koyuyor.

Kitapta mülkiyet, sözleşme ve suç gibi temel hukuk alanlarından başlayarak irade, aile ve devlet kavramlarına doğru ilerleyen bir yapı kuruluyor. Bu ilerleyiş, Hegel’in “hukuki bilinç” anlayışını katmanlı biçimde açığa çıkarıyor. Bireyin öznel iradesinden nesnel hukuka ve oradan etik yaşama uzanan bu süreç, hukukun yalnızca dışsal bir zorlayıcılık değil, aynı zamanda özgürlüğün gerçekleşme alanı olduğunu savunuyor. Bu bağlamda devlet, bireyin karşısında duran bir güç olmaktan çok, özgürlüğün kurumsallaştığı bir yapı olarak anlam kazanıyor.

Conklin, Hegel’in terminolojisini açıklayarak onun karmaşık düşünce sistemini daha anlaşılabilir kılıyor ve bu düşünceleri çağdaş hukuk filozoflarıyla karşılaştırıyor. Böylece Hegel’in görüşlerinin yalnızca tarihsel değil, güncel tartışmalar açısından da önemli olduğunu gösteriyor. Özellikle ulusal ve uluslararası hukuk bağlamında, yasaların bağlayıcılığı meselesini yeniden ele alarak modern hukuk düzeninin temellerini sorguluyor.

Eserin temel iddiası, hukukun meşruiyetinin yalnızca yaptırım gücünden değil, bireyin kendini o düzen içinde tanımasından kaynaklandığı şeklinde. Bu nedenle Hegel’in hukuk anlayışı, devletsiz bir yaşamdan daha “uygar” bir düzen fikrini savunurken, özgürlük ile zorunluluk arasındaki gerilimi aşmaya çalışıyor. Kitap, hukuk felsefesi alanında Hegel’in düşüncesini sistematik biçimde ele alarak, modern hukuk düzeninin neden hâlâ bu düşünceye ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

William E. Conklin — Hegel’de Hukuk Anlayışları: Modern Hukuk Düzeninin Meşruiyeti
Çeviren: Ali Acar • Islık Yayınları
Hukuk • 536 sayfa • 2026

Alan Woods — Marksist Bir Felsefe Tarihi (2026)

Alan Woods’un bu önemli çalışması, felsefe tarihini Marksist yöntemle yeniden okuyarak düşüncenin gelişimini toplumsal süreçlerle birlikte ele alıyor. Yazar, felsefeyi soyut bir tartışma alanı olmaktan çıkarıp üretim biçimleri, bilimsel ilerleme ve sınıf mücadeleleriyle iç içe geçen canlı bir tarih olarak kurguluyor. Bu yaklaşım, okuru yalnızca fikirlerin değil, bu fikirleri doğuran maddi koşulların da izini sürmeye yöneltiyor.

‘Marksist Bir Felsefe Tarihi’ (‘The History of Philosophy: A Marxist Perspective’), Antik Yunan’dan başlayarak felsefenin temel kırılma noktalarını kronolojik bir çizgide inceliyor. İlkçağ düşünürlerinde doğa ve varlık sorunları öne çıkarken, Orta Çağ’da düşünce dinî çerçeveler içinde şekilleniyor. Aydınlanma ile birlikte akıl ve bilim yeniden merkez kazanıyor ve bu süreç, idealizm ile materyalizm arasındaki temel çatışmayı daha görünür hale getiriyor. Woods, özellikle Hegel’in diyalektiğini önemli bir dönüm noktası olarak ele alıyor; ancak bu düşüncenin sınırlarının, Marx ve Engels tarafından aşılmasıyla birlikte yeni bir aşamaya geçildiğini söylüyor.

Eserin merkezinde, idealizm ve materyalizm arasındaki tarihsel mücadele yer alıyor. Woods’a göre idealizm, düşünceyi belirleyici unsur olarak görürken materyalizm, maddi gerçekliği ve toplumsal üretim ilişkilerini esas alıyor. Bu karşıtlık, yalnızca felsefi bir tartışma değil, aynı zamanda sınıf mücadelelerinin düşünsel düzlemdeki yansıması olarak okunuyor. Bu nedenle her filozof, kendi çağının toplumsal koşulları içinde değerlendiriliyor ve fikirleri bu bağlamda anlam kazanıyor.

Kitap, Marx ve Engels’in diyalektik materyalizmini bu uzun tarihsel sürecin bir sonucu ve aşılması olarak konumlandırıyor. Böylece felsefe, yalnızca dünyayı yorumlayan bir alan olmaktan çıkıp onu değiştirmeye yönelen bir pratiğe dönüşüyor. Woods’un çalışması, günümüz felsefesindeki yüzeyselliklere ve kopuk yorumlara karşı güçlü bir alternatif sunuyor; okuru düşüncenin köklerine inmeye, büyük filozofları tarihsel bağlamlarıyla kavramaya ve felsefeyi bugünün mücadeleleriyle ilişkilendirmeye çağırıyor.

Alan Woods — Marksist Bir Felsefe Tarihi
Çeviren: Zeki Avci • Yordam Kitap
Felsefe • 368 sayfa • 2026

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak (2026)

Zygmunt Bauman’ın Peter Haffner ile olan söyleşisini barındıran bu çalışma, sosyolojinin temel işlevini “bilindik olanı sorgulamak ve yabancılaştırmak” olarak tanımlayan, farklı temalar etrafında ilerliyor. Kitap, aşk, kimlik, din, tarih, modernlik ve ahlak gibi başlıklar üzerinden hem bireysel deneyimi hem de toplumsal yapıyı birlikte düşünmeye çağırıyor.

Bauman, modern insanın en temel krizlerinden birinin ilişkilerde yaşandığını ileri sürüyor. Aşk ve cinsellik üzerine yaptığı tartışmalarda, bireylerin bağ kurma kapasitesini giderek yitirdiğini, ilişkilerin kırılgan ve geçici hale geldiğini savunuyor. Ona göre bu durum, modernitenin hız, tüketim ve belirsizlik üreten yapısıyla doğrudan ilişkili.

Deneyim ve hafıza üzerine bölümlerde, bireyin kendini geçmiş üzerinden kurduğunu; ancak modern dünyada bu sürekliliğin zayıfladığını belirtiyor. Kimlik, artık sabit değil; sürekli yeniden yazılan, parçalı ve çoğu zaman belirsiz bir yapıya dönüşüyor. Bu bağlamda modern insan, “kimse olmama” ile “başka biri olma” arasında gidip gelen bir varoluş gerilimi yaşıyor.

Toplum ve siyaset üzerine düşüncelerinde Bauman, bireyler arasındaki dayanışmanın çözülmesini ve herkesin potansiyel bir “öteki” ya da tehdit olarak algılanmasını eleştiriyor. Bu durum, modern toplumda güvensizlik ve yalnızlık duygularını derinleştiriyor. Benzer şekilde din ve köktencilik tartışmalarında, belirsizlik çağında insanların kesinlik arayışıyla daha katı inanç biçimlerine yönelebildiğini ifade ediyor.

‘Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi’ (‘Das Vertraute Unvertraut Machen’), ütopya ve gelecek düşüncesini de yeniden ele alıyor. Bauman’a göre modernlik, geleceğe dair umut üretmekte zorlanırken, aynı zamanda “insan artıkları” yaratan dışlayıcı mekanizmalar kuruyor. Bu bağlamda sistemin dışında kalanlar, görünmezleştirilen yeni “ötekiler” haline geliyor.

Son bölümde ise mutluluk ve ahlak meselesine odaklanan Bauman, iyi yaşamın hazır kalıplarla değil, bireyin etik sorumluluğu ve başkalarıyla kurduğu ilişkiler üzerinden anlam kazandığını savunuyor.

Sonuç olarak eser, okuru hem kendine hem dünyaya yeniden bakmaya zorlayan; sıradan görüneni sorgulayarak derinleştiren bir düşünme pratiği sunuyor.

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi
Çeviren: Akın Emre Pilgir • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 144 sayfa • 2026

Benjamin Farrington — Antik Yunan Bilimi (2026)

Benjamin Farrington’ın bu çalışması, Antik Yunan bilimini soyut bir düşünce tarihi olarak değil, toplumsal ve maddi koşulların ürünü olarak ele alıyor. Farrington, bilimin gelişimini üretim biçimleri, teknik ilerlemeler ve sınıfsal ilişkilerle birlikte düşünerek, Yunan bilim geleneğini tarihsel materyalist bir perspektifle yeniden yorumluyor.

‘Antik Yunan Bilimi’ (‘Greek Science: Its Meaning for Us’), bilimin kökenlerini tarih öncesi dönemlere ve Yakın Doğu uygarlıklarına kadar götürerek başlıyor. Neolitik devrimle birlikte ortaya çıkan teknik bilgi birikimi, Antik Yunan’da teorik düşünceye dönüşüyor. Özellikle İyonya’da gelişen erken dönem bilim anlayışı, doğayı doğaüstü güçlerle değil, kendi iç yasalarıyla açıklamaya yöneliyor. Thales ve Herakleitos gibi düşünürler, doğayı gözlem ve akıl yoluyla anlamaya çalışarak bu sürecin öncüsü oluyor.

Farrington’a göre bu erken dönem, modern bilime en yakın aşamayı temsil ediyor. İnsan, doğanın bir parçası olarak görülüyor ve bilgi, pratik ihtiyaçlarla bağlantılı gelişiyor. Ancak Pythagoras ile başlayan ve özellikle Platon ile güçlenen eğilim, bilimi giderek daha soyut ve matematiksel bir düzleme taşıyor. Bu süreçte gözleme dayalı yaklaşım zayıflarken, idealist ve metafizik açıklamalar öne çıkıyor.

Buna karşılık Demokritos gibi düşünürler atomcu kuramla doğayı maddi temeller üzerinden açıklamaya devam ediyor. Hippokrates geleneği ise tıpta gözleme dayalı, deneyimsel bir yaklaşım geliştirerek bilimin insan yaşamına doğrudan hizmet edebileceğini gösteriyor. Bu, “pozitif bilim” fikrinin erken bir örneği olarak değerlendiriliyor.

Kitabın önemli bir bölümü, Sokrates sonrası dönemde yaşanan kırılmaya ayrılıyor. Aristoteles, doğa araştırmalarını sistematik hale getirse de, Farrington’a göre onun yaklaşımı da belirli ölçüde ereksel (teleolojik) ve sınırlayıcıdır. Bu dönemde bilim, giderek teknik üretimden ve pratik yaşamdan kopma eğilimi gösteriyor.

İlerleyen bölümlerde ise, Theophrastos sonrası gelişmeler ele alınıyor. İskenderiye’de kurulan bilim merkezleri, özellikle Claudius Ptolemaios ve Galenos gibi isimlerle bilimsel üretimin kurumsallaştığı bir dönemi temsil ediyor. Matematik, astronomi, tıp ve mühendislik alanlarında önemli ilerlemeler kaydediliyor; ancak bu ilerlemeler de toplumsal yapıdan bağımsız değil.

Sonuç olarak Farrington, Antik Yunan biliminin büyük başarılarına rağmen belirli sınırları olduğunu vurguluyor. Köleci üretim düzeni ve toplumsal yapı, bilimin pratikle bağını zayıflatıyor ve deneysel gelişimin sürekliliğini engelliyor. Buna rağmen Antik Yunan bilimi, modern bilimin temellerini atarak Rönesans ve sonrasındaki bilimsel atılımlar için vazgeçilmez bir miras bırakıyor.

Benjamin Farrington — Antik Yunan Bilimi
Çeviren: Tunç Türel • Yordam Kitap
Bilim • 352 sayfa • 2026

Michel Foucault — Felsefi Beyan (2026)

Michel Foucault’nun bu kitabı, felsefeyi zamandan bağımsız hakikat arayışı olarak değil, tarihsel olarak belirlenmiş bir “beyan” biçimi olarak yorumluyor. ‘Kelimeler ve Şeyler’den hemen sonra –1966 yazında– kaleme alınan ‘Felsefi Beyan’ (‘Le discours philosophique’), modern felsefenin kendi çağını nasıl kavradığını ve meşrulaştırdığını sorgulayan yoğun bir çözümleme sunuyor.

Foucault, René Descartes’tan Friedrich Nietzsche’ye uzanan çizgide felsefi beyanın, söylemin işlevlerini inceliyor. Bu beyan, yalnızca hakikati keşfetmeye çalışan bir etkinlik değil; aynı zamanda kendi varlık koşullarını kuran, kendini gerekçelendiren ve eleştiren bir pratik olarak ele alınıyor. Felsefe, böylece hem kendisini hem de içinde bulunduğu çağı sürekli olarak yorumlayan bir etkinlik hâline geliyor.

Metnin merkezinde, felsefenin “bugün” ile kurduğu ilişki yer alıyor. Foucault’ya göre modern felsefe, artık derinlerde gizli bir özü açığa çıkarmaya çalışan bir disiplin değil; içinde bulunduğu tarihsel anı teşhis etmeye yönelen bir düşünme biçimi. Bu anlamda felsefe, bir hakikat teorisinden çok bir “şimdinin analizi”ne dönüşüyor.

Bu dönüşümde Nietzsche’nin açtığı kırılma belirleyici oluyor. Aşkın, değişmez hakikat temellerinin sarsılmasıyla birlikte filozofun konumu da değişiyor. Felsefe, artık ayrıcalıklı bir bilgi alanı olmaktan çıkıp bilim, edebiyat ve diğer söylem türleriyle iç içe geçen bir pratik hâline geliyor. Bu durum, felsefenin sınırlarını belirsizleştirirken aynı zamanda yeni imkânlar da yaratıyor.

Foucault, bu süreci bir çöküş olarak değil, yeni bir başlangıç olarak yorumluyor. Ona göre felsefenin görevi, geçmişin mutlak temellerini yeniden kurmak değil; içinde yaşadığı zamanın koşullarını, sınırlarını ve bilgi biçimlerini ortaya koymak. Bu yaklaşım, onun “arkeoloji” adını verdiği yöntemle doğrudan ilişkili: düşünce sistemlerinin derin yapılarından ziyade, belirli bir dönemde neyin söylenebilir olduğunu araştırıyor.

‘Felsefi Beyan’, felsefenin ne olduğu sorusunu kökten yeniden formüle ediyor. Foucault, felsefeyi hakikatin temsilcisi olmaktan çıkarıp, kendi çağını analiz eden, sınırlarını sorgulayan ve diğer söylemlerle etkileşim içinde var olan tarihsel bir pratik olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, modern felsefenin meşruiyet iddialarını sarsarken, düşünmenin yeni yollarını da açan güçlü bir müdahale niteliği taşıyor.

Michel Foucault — Felsefi Beyan
Yayına hazırlayan: François Ewald, Orazio Irrera, Daniele Lorenzini
Çeviren: Ayşe Deniz Temiz • Yapı Kredi Yayınları
Felsefe • 256 sayfa • 2026

Mehmet Aydın — Deprem ve Felsefe (2026)

Mehmet Aydın’ın ‘Deprem ve Felsefe’ adlı çalışması, depremi yalnızca fiziksel bir yıkım olarak değil, insanın doğayla kurduğu ilişkinin sınırlarını açığa çıkaran felsefi bir olay olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, Francis Bacon’ın doğaya hükmetmenin ancak ona uymakla mümkün olduğu yönündeki uyarısını merkeze alarak, insanın doğa karşısındaki konumunu eleştirel bir bakışla yeniden kuruyor. Deprem, kontrol edilemeyen bir doğa olayı olarak kalırken, onun yol açtığı yıkımın büyük ölçüde insanın hazırlıksızlığı, ihmali ve yanlış kurduğu yaşam düzeniyle ilişkili olduğunu gösteriyor.

Bu çerçevede eser, Immanuel Kant’ın deprem üzerine düşüncelerini hatırlatarak, doğal afetleri ilahi ceza olarak yorumlamanın hem epistemik hem de ahlaki bir sorun taşıdığını vurguluyor. İnsanın Tanrı’nın niyetini bildiğini varsayması, aslında bir tür kibir olarak değerlendiriliyor. Deprem karşısında yapılması gereken, metafizik açıklamalara sığınmak değil; akıl, gözlem ve deneyim yoluyla önlem almak olarak ortaya konuyor.

Kitabın önsözünde ise 1999 depreminden 2023 Kahramanmaraş depremleri’ne uzanan süreçte, Türkiye’nin aynı hataları tekrar ettiğine dikkat çekiliyor. Depremlerin öngörülemezliği vurgulanırken, risklerin bilindiği ve buna rağmen gerekli hazırlıkların yapılmadığı açıkça dile getiriliyor. Bu durum, yalnızca bireysel ihmallerle değil, aynı zamanda şehirleşme politikaları, rant odaklı büyüme ve kurumsal eksikliklerle açıklanıyor.

Metin, deprem sonrasında ortaya çıkan yıkım görüntülerini savaş ve kitlesel şiddet sahneleriyle karşılaştırarak, insanın kendi yarattığı felaketlerle doğal felaketler arasındaki sınırın bulanıklaştığını anlatıyor. Buna karşılık, felaket anlarında ortaya çıkan dayanışma, yardımlaşma ve insanî refleksler, umudun tamamen kaybolmadığını gösteriyor.

Aydın, insanların deprem gibi travmatik olayları anlamlandırma ihtiyacına da dikkat çekiyor. Bu noktada astroloji, komplo teorileri ya da “ilahi ceza” gibi açıklamaların psikolojik bir rahatlama sağladığını, ancak bilimsel düşünceden uzaklaştırıcı bir etkisi olduğunu vurguluyor. Bu tartışma, 1755 Lizbon Depremi sonrasında Voltaire ve Jean-Jacques Rousseau arasında yürütülen klasik felsefi tartışmalarla derinleştiriliyor. Rousseau’nun işaret ettiği gibi, yıkımın büyüklüğü çoğu zaman doğadan değil, insanın kurduğu kırılgan yapılardan kaynaklanıyor.

Son olarak eser, Herakleitos’un “doğa kendini gizlemeyi sever” düşüncesinden hareketle, doğanın bütünüyle denetlenemeyeceğini hatırlatıyor. Bu bağlamda deprem, insanın doğa üzerindeki hâkimiyet iddiasını sorgulayan bir sınav hâline geliyor. Kitap, felsefe ile güncel gerçekliği buluşturarak, depremi anlamanın aynı zamanda insanın kendini, sınırlarını ve sorumluluklarını anlaması anlamına geldiğini ortaya koyuyor.

Mehmet Aydın — Deprem ve Felsefe: Doğa, Kültür ve İnsan
• Doğu Batı Yayınları
Felsefe • 94 sayfa • 2026

Linda Trinkaus Zagzebski — Tanrı, Bilgi ve İyi (2026)

Linda Trinkaus Zagzebski’nin bu eseri, bilgi, ahlak ve Tanrı kavramlarını tek bir normatif bütün içinde düşünmeye yönelen kapsamlı bir derleme. Yazar, epistemoloji ile ahlak felsefesini birbirinden bağımsız alanlar olarak değil, aynı değerler düzeninin farklı tezahürleri olarak ele alarak, doğruyu bilmek ile iyi olanı yapmak arasındaki derin bağı ortaya koyuyor.

‘Tanrı, Bilgi ve İyi’ (‘God, Knowledge, and the Good’), farklı dönemlerde yazılmış makalelerin sekiz ana tema etrafında toplanmasıyla oluşuyor. İlk bölümde ilahi önbilgi ve özgür irade arasındaki gerilim inceleniyor. Tanrı’nın geleceği bilmesi ile insanın özgür seçimler yapabilmesi arasındaki çelişki, fatalizm tartışmaları ve zamanın metafiziği üzerinden yeniden değerlendiriliyor. Zagzebski, bu sorunun yalnızca teolojik değil, aynı zamanda zaman ve nedensellik anlayışımızla ilgili daha derin bir problem olduğunu savunuyor.

İkinci bölüm, kötülük problemine odaklanıyor. Yazar, kötülüğü yalnızca dış dünyadaki durumlar üzerinden değil, failin niyetleri ve motivasyonları üzerinden açıklayan bir yaklaşım geliştiriyor. Bu çerçevede “ilahi motivasyon teorisi” öne çıkıyor: iyilik ve kötülük, Tanrı’nın güdülerine dayalı olarak anlaşılmalı. Böylece klasik teodise yaklaşımlarına alternatif bir yorum sunuluyor.

Eserin ilerleyen bölümlerinde ölüm, diriliş, cehennem ve “dinî şans” gibi konular ele alınıyor. İnsan kimliğinin sürekliliği, ahlaki sorumluluk ve tesadüfün inanç üzerindeki etkileri tartışılıyor. Bu analizler, insanın varoluşsal durumunu hem metafizik hem de etik açıdan yeniden düşünmeye açıyor.

Zagzebski’nin çalışmasının merkezinde erdem epistemolojisi yer alıyor. Bilgi, yalnızca doğru inançlardan ibaret değil; güven, entelektüel karakter ve erdemlerle yakından ilişkili bir süreç olarak tanımlanıyor. Bu yaklaşım, dinî inancın rasyonelliğini değerlendirirken bireyin güven ilişkilerini, otoriteye yönelimini ve epistemik öz güvenini de hesaba katıyor. Dinî çeşitlilik ve otorite sorunları da bu bağlamda ele alınıyor.

Kitap ayrıca Tanrı’nın doğası, Teslis, modalite metafiziği ve karşı-olgusal düşünce gibi konulara uzanarak felsefi teolojinin geniş bir alanını kapsıyor. Tanrı’nın bilgisi, her yerde bulunması ve mutlak öznelliği gibi kavramlar hem metafizik hem de epistemolojik açıdan inceleniyor.

Kitap, bilgi ile ahlak arasındaki ilişkiyi yeniden kurarken, din felsefesini çağdaş analitik tartışmaların merkezine taşıyor. Zagzebski, insanın bilme ve değer verme kapasitesini ortak bir zeminde düşünerek hem epistemolojiye hem de teolojiye derinlik kazandıran bütüncül bir yaklaşım geliştiriyor.

Linda Trinkaus Zagzebski — Tanrı, Bilgi ve İyi: Din Felsefesi
Çeviren: Musa Yanık • Fol Kitap
Felsefe • 480 sayfa • 2026

Atilla Akalın — Metafizik, Kötülük, Özgürlük (2026)

Atilla Akalın’ın bu kitabı, Peter van Inwagen’ın çağdaş analitik felsefe içindeki temel tartışmalarını bütünlüklü bir çerçevede yeniden ele alıyor. Kitap, özgür irade meselesini yalnızca tekil bir problem olarak değil; metafizik, nedensellik ve teolojiyle iç içe geçmiş çok katmanlı bir soruşturma alanı olarak konumlandırıyor.

Eserin merkezinde, özgürlük ile determinizm arasındaki klasik gerilim yer alıyor. Akalın, van Inwagen’ın geliştirdiği “sonuç argümanı” üzerinden, eğer tüm olaylar geçmiş ve doğa yasaları tarafından belirleniyorsa, bireyin eylemleri üzerinde gerçek bir kontrolünün kalıp kalmadığını sorguluyor. Bu çerçevede yani özgürlük ile determinizmin birlikte var olabileceğini savunan görüşlerin sınırları açığa çıkarılıyor. Determinizmin reddi durumunda ise bu kez özgürlüğün rastlantıya indirgenip indirgenmediği problemi gündeme geliyor.

Kitap, yalnızca özgür irade tartışmasıyla sınırlı kalmayıp van Inwagen’ın metafiziğe dair diğer katkılarını da inceliyor. Özellikle “özel birleşim sorusu” (parçaların ne zaman ve nasıl bir bütün oluşturduğu problemi) üzerinden parça-bütün kuramı tartışmaları ele alınıyor ve organizmacı yaklaşımla canlı varlıkların ontolojik statüsü tartışılıyor

Bu analizler, varlık anlayışının özgürlük ve nedensellik meseleleriyle nasıl bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Eserde ayrıca kötülük problemi önemli bir yer tutuyor. Van Inwagen’ın geliştirdiği yaklaşım doğrultusunda, dünyadaki kötülüğün varlığı ile Tanrı’nın varlığı arasındaki gerilim, “kuşkucu teizm” perspektifiyle değerlendiriliyor. Bu yaklaşım, insanın sınırlı bilişsel kapasitesi nedeniyle ilahi planın tümünü kavrayamayacağını öne sürerek klasik teodiselere alternatif bir bakış sunuyor

Kitabın ilerleyen bölümlerinde “şans argümanı” üzerinden özgürlük tartışması derinleştiriliyor. Determinizmin reddiyle ortaya çıkan indeterminist evrende, eylemlerin gerçekten özneye ait olup olmadığı sorgulanıyor. Bu bağlamda faile dayalı nedensellik, mümkün dünyalar teorisi ve karşı-olgusallık gibi kavramlar devreye girerek özgür iradenin felsefi temelleri ayrıntılı biçimde tartışılıyor.

Bu çalışma, van Inwagen’ın düşüncesini yalnızca açıklamakla kalmıyor; özgürlük, kötülük ve varlık gibi temel felsefi sorunları birbirine bağlayarak kapsamlı bir analiz sunuyor. Türkçe literatürde analitik felsefe alanında önemli bir boşluğu dolduran eser, özgür irade tartışmasını derinleştirmek isteyenler için güçlü bir kavramsal rehber niteliğinde.

Atilla Akalın — Metafizik, Kötülük, Özgürlük: Peter van Inwagen’ın Felsefesi
• Akademim Yayıncılık
Felsefe • 172 sayfa • 2026