Victoria Lady Welby — Anlambilim ve Dil (2026)

Victoria Lady Welby’nin bu eseri, anlam sorununu yalnızca sözcüklerin ve dilsel yapıların anlamıyla sınırlamayan, onu insanın ifade etme, yorumlama, düşünme ve yaratma biçimlerinin tamamını kapsayan geniş bir felsefi araştırma olarak ele alıyor. Welby, kendi döneminin dar semantik anlayışının ötesine geçerek anlamı insan deneyiminin bütününe yayıyor ve dilin yalnızca iletişim kurmaya yarayan bir araç olmadığını, dünyayı kavrama ve ona anlam verme biçimimizi de şekillendirdiğini savunuyor.

Eserin merkezinde Welby’nin geliştirdiği anlambilim yaklaşımı yer alıyor. Welby, anlamın tek ve değişmez bir düzeyde ortaya çıkmadığını, her ifadenin farklı bilinç ve yorumlama katmanlarında açıldığını ileri sürüyor. Bir sözün ne söylediği, söyleyen kişinin onunla ne kastettiği ve bu sözün daha geniş bir bağlamda ne ifade ettiği soruları, anlamın giderek genişleyen boyutlarını ortaya çıkarıyor. Çevirmenin de vurguladığı üzere Welby bu üç düzeyi “kullanılan anlam” (sense), “kullanıcının niyeti olarak anlam” (meaning) ve “taşıdığı nihai anlam” (significance) şeklinde birbirinden ayırıyor ve bunları sırasıyla gezegensel, güneşsel ve kozmik düzeylerle ilişkilendiriyor.

Welby için anlam, yalnızca kelimelerin sözlük karşılıklarında bulunmuyor. İnsanların sözleri nasıl kullandığı, hangi niyetlerle ifade ettiği ve bu ifadelerin başka insanlar üzerindeki etkileri de anlamın oluşumuna katılıyor. Bu nedenle anlamlandırma süreci, dilsel işaretlerin çözümlenmesinden ibaret kalmıyor; davranışları, eylemleri, keşifleri ve yaratıcı faaliyetleri de içine alıyor. Welby’nin “significs” adını verdiği yaklaşım tam da bu geniş anlam alanını kavramaya çalışıyor ve dil ile insan deneyimi arasındaki bağı merkeze yerleştiriyor.

‘Anlambilim ve Dil’ (‘Significs and Language’), dilin çok anlamlılığı ve belirsizliği üzerinde de duruyor. Welby, insan dilinin farklı bağlamlarda farklı anlamlar üretebildiğini vurgularken, düşüncenin ve iletişimin sağlıklı biçimde gerçekleşebilmesi için “net ifade” ihtiyacını öne çıkarıyor. Ancak netlik, anlamın bütün belirsizliklerini ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor; aksine bir ifadenin farklı düzeylerde taşıyabileceği anlamları fark etmeyi ve bunları bilinçli biçimde değerlendirmeyi gerektiriyor. Böylece dilin hem iletişim kuran hem de yorumlamaya açık yapısı birlikte ele alınıyor.

Welby’nin yaklaşımı, anlamı yalnızca dilbilimin konusu olmaktan çıkararak felsefe, psikoloji, etik ve göstergebilimle ilişkilendiriyor. Bir ifadenin anlamını kavramak, aynı zamanda onu üreten insanın amaçlarını, içinde bulunduğu koşulları ve ortaya çıkardığı sonuçları anlamayı gerektiriyor. Bu nedenle eser, anlam ile eylem arasındaki ilişkiye özel bir önem veriyor ve insanların dünyayı yalnızca betimlemediğini, kullandıkları dil ve işaretler aracılığıyla onu yorumlayıp dönüştürdüğünü gösteriyor.

Welby’nin düşüncesi, döneminin entelektüel ortamında yeterince karşılık bulmasa da daha sonra gelişen dil felsefesi ve göstergebilim açısından önemli bir öncü oldu. Özellikle Charles S. Peirce ile yıllar boyunca sürdürdüğü yazışmalar, iki düşünür arasındaki verimli etkileşimi gösteriyor. Peirce’in Welby’nin düşüncelerinden kendi göstergebilim kuramı açısından önemli dersler çıkarması, onun anlam sorununa getirdiği yaklaşımın daha sonraki düşünce tarihinde taşıdığı önemi ortaya koyuyor.

Sonuç olarak kitap, anlamı sözcüklerin dar sınırlarından çıkarıp insanın ifade, yorumlama, eylem ve yaratma kapasitesinin tamamına yayıyor. Welby, anlamı “ne söyleniyor?”, “ne kastediliyor?” ve “sonunda ne ifade ediliyor?” soruları üzerinden katmanlandırarak dilin ardındaki düşünsel ve toplumsal süreçleri görünür kılıyor. Böylece eser, dil felsefesi ve göstergebilimin daha sonraki gelişmelerini önceleyen özgün bir anlam kuramı sunuyor ve insanın dünyayla kurduğu ilişkinin temelinde anlamlandırma faaliyetinin bulunduğunu gösteriyor.

Victoria Lady Welby — Anlambilim ve Dil: Açıklayıcı ve Yorumlayıcı Kaynaklarımızın Net Biçimi
Çeviren: Beyza Nur Doğan • Akademim Yayıncılık
Felsefe • 156 sayfa • 2026

Allen W. Wood — Hegel’in Etik Düşüncesi (2026)

Allen W. Wood’un bu eseri, Hegel’in etik anlayışını sistematik biçimde yeniden değerlendiriyor ve onun felsefesinin merkezinde özgürlük, kendini gerçekleştirme ile etik yaşam düşüncelerinin bulunduğunu savunuyor. Wood’a göre Hegel’in toplumsal ve siyasal görüşleri, çoğu yorumda olduğu gibi metafizik ya da diyalektik mantık üzerinden değil, kapsamlı bir etik kuram çerçevesinde anlaşılıyor. Bu nedenle kitap, Hegel’i yalnızca devlet filozofu ya da liberalizmin eleştirmeni olarak değil, modern insanın özgürlüğünü toplumsal ilişkiler içinde temellendirmeye çalışan bir etik düşünürü olarak yeniden yorumluyor.

‘Hegel’in Etik Düşüncesi’ (‘Hegel’s Ethical Thought’), Hegel’in etik kuramının temelini oluşturan kendini edimselleştirme kavramıyla başlıyor. İnsan, yalnızca bireysel iradesini kullanarak değil, başkalarıyla kurduğu ilişkiler ve içinde yaşadığı tarihsel kurumlar aracılığıyla özgürlüğünü gerçekleştiriyor. Tin, kendilik bilinci ve modern özne anlayışı bu sürecin felsefi arka planını oluştururken, özgürlük bireyin içsel bağımsızlığıyla sınırlı kalmıyor; aile, sivil toplum ve devlet gibi kurumlarda somutlaşan toplumsal bir olgu hâline geliyor. Wood, Hegel’in insan doğasını tarihsel ve toplumsal gelişim içinde kavrayan yaklaşımını “tarihselleştirilmiş natüralizm” olarak yorumluyor.

Kitapta özgürlük, Hegel düşüncesinin merkezî kavramı olarak ayrıntılı biçimde inceleniyor. Wood, Hegel’in negatif özgürlük anlayışını aşarak bireyin kendi belirlenimlerini bilinçli biçimde sahiplenmesini esas alan pozitif bir özgürlük kavrayışı geliştirdiğini gösteriyor. Bu özgürlük, bireyin yalnızca engellerden kurtulmasını değil, rasyonel toplumsal kurumlar içinde kendi iradesini gerçekleştirmesini ifade ediyor. Hegel’in özgürlük anlayışının totalitarizme yol açtığı yönündeki yaygın eleştirileri tartışırken filozofun amacının bireyi devlete feda etmek değil, bireysel özerklik ile ortak yaşamı uzlaştırmak olduğunu savunuyor.

Mutluluk, hak ve etik yaşam arasındaki ilişki de eserin önemli temaları arasında yer alıyor. Hegel, mutluluğu insan yaşamının değerli bir amacı olarak kabul ediyor; ancak onu özgürlüğün önüne koymuyor. Wood, bu noktada Hegel’in Aristoteles ve Kant’la kurduğu ilişkiyi analiz ederek mutluluğun ancak özgür ve rasyonel bir yaşam içinde anlam kazandığını ileri sürüyor. Böylece etik, bireysel hazların toplamına indirgenmeyen, kurumsal ve toplumsal bir yaşam düzeni olarak şekilleniyor.

Kitabın ikinci kısmı Hegel’in soyut hak kuramını ele alıyor. Tanınma ilişkisi, bireyin kişi olarak varlık kazanmasının temel koşulu olarak açıklanırken, Fichte’nin etkisi ve efendi-köle diyalektiği ayrıntılı biçimde inceleniyor. Wood, Hegel’in “insan ancak başkalarının arasında insan olur” düşüncesinin modern hak anlayışının temelini oluşturduğunu gösteriyor. Mülkiyet, kişinin özgürlüğünü dış dünyada somutlaştırmasının ilk biçimi olarak değerlendirilirken; kölelik, kişilik hakkı, pozitif hukuk ve özel mülkiyet gibi konular da aynı çerçevede ele alınıyor. Ceza ise yalnızca caydırıcı bir araç olarak değil, ihlal edilen hakkın yeniden tesisini amaçlayan etik bir kurum olarak yorumlanıyor.

Üçüncü bölüm, Hegel’in ahlak anlayışını Kant’la karşılaştırmalı biçimde inceliyor. Wood, Hegel’in Kant’ın ödev etiğine yönelttiği içeriksizlik eleştirisini ayrıntılı biçimde açıklıyor. Evrensel ahlak yasasının tek başına somut etik sorunları çözmeye yetmediğini savunan Hegel, ahlaki iradenin ancak toplumsal yaşam içinde içerik kazandığını ileri sürüyor. Bu bağlamda iyi irade, vicdan, ahlaki sorumluluk, ahlaki şans ve bireysel kararların nesnel koşulları kapsamlı biçimde değerlendiriliyor.

Kitabın son kısmı Hegel’in etik yaşam kavramını ve modern toplum çözümlemesini ele alıyor. Etik yaşam, bireyin özgürlüğünü toplumsal kurumlar içinde gerçekleştirdiği tarihsel bir düzen olarak tanımlanıyor. Aile, sivil toplum ve devlet birbirini tamamlayan etik alanlar olarak incelenirken bireysellik ile evrensellik arasındaki gerilim de tartışılıyor. Wood, modern devlet, öznel özgürlük, yoksulluk, toplumsal dışlanma ve etik yaşamın sınırları gibi sorunlar üzerinden Hegel’in modern dünyaya yönelik eleştirilerinin güncelliğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak eser, Hegel’in etik düşüncesini özgürlük, tanınma ve etik yaşam kavramları etrafında yeniden değerlendiriyor. Wood, Hegel’i ne otoriter devletin savunucusu ne de yalnızca liberalizmin karşıtı olarak görüyor; onu bireysel özerklik ile toplumsal kurumları uzlaştırmaya çalışan modern bir etik düşünürü olarak yorumluyor. Bu yönüyle kitap, Hegel’in etik kuramının çağdaş etik, hukuk ve siyaset felsefesi açısından önemini ortaya koyan kapsamlı bir çalışma niteliğinde.

Allen W. Wood — Hegel’in Etik Düşüncesi
Çeviren: Şehriyar Bırifkani • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 376 sayfa • 2026

Peter Toohey — Can Sıkıntısının Tarihi (2026)

Peter Toohey’nin bu çalışması, can sıkıntısını yalnızca modern yaşamın olumsuz bir duygusu olarak değil, insanlık tarihinin farklı dönemlerinde değişen anlamlar kazanmış kültürel ve psikolojik bir deneyim olarak ele alıyor. Yazar, can sıkıntısının bireysel bir zayıflık ya da patoloji olmadığını; toplumsal koşullar, düşünce biçimleri ve insan zihninin işleyişiyle yakından bağlantılı bir olgu olduğunu savunuyor.

‘Can Sıkıntısının Tarihi’ (‘Boredom: A Lively History’), can sıkıntısının tarihsel serüvenini Antik Çağ’dan günümüze uzanan geniş bir perspektifte inceliyor. Toohey, Antik Yunan ve Roma dünyasındaki atalet anlayışından Orta Çağ keşişlerinin acedia olarak tanımladığı ruhsal durgunluğa, Rönesans ve Aydınlanma dönemlerinden modern kent yaşamına kadar uzanan süreçte can sıkıntısının geçirdiği dönüşümü ortaya koyuyor. Böylece bu duygunun her dönemde farklı toplumsal ve kültürel anlamlarla yüklendiğini gösteriyor.

Eser, edebiyat ve sanat tarihinden çok sayıda örneği analiz ediyor. Albrecht Dürer’in “Melencolia I” gravürü, Gonçarov’un ‘Oblomov’u, Charles Baudelaire’in modern kent deneyimi ve Orhan Pamuk’un İstanbul anlatıları gibi eserler üzerinden can sıkıntısının estetik ve düşünsel yansımaları inceleniyor. Bu örnekler, sıkıntının yalnızca bireysel bir ruh hâli değil, belirli tarihsel dönemlerin ortak deneyimlerinden biri olduğunu ortaya koyuyor.

Toohey, psikoloji ve nörobilim bulgularını da tarihsel analizle birleştiriyor. Basit can sıkıntısıyla depresyon ya da melankoli arasındaki farkı açıklayarak bu kavramların sıklıkla birbirine karıştırıldığını vurguluyor. Ona göre can sıkıntısı, zihnin çevredeki tekdüzeliği fark ederek yeni uyaranlar, yeni deneyimler ve yeni amaçlar aramasını sağlayan doğal bir uyarı mekanizmasıdır. Bu yönüyle değişimi teşvik eden uyarlanabilir bir işleve sahiptir.

Kitap, modern toplumun hız, tüketim ve sürekli uyarılma beklentisinin can sıkıntısını bütünüyle ortadan kaldırmadığını; aksine ona yeni biçimler kazandırdığını ileri sürüyor. Sürekli meşgul olma arzusu ile anlam arayışı arasındaki gerilim, çağdaş insanın temel deneyimlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Toohey, can sıkıntısını kaçınılması gereken bir boşluk değil, yaratıcılığı, düşünmeyi ve yenilenmeyi mümkün kılan bir eşik olarak yeniden yorumluyor.

Sonuç olarak ‘Can Sıkıntısının Tarihi’, sanat, edebiyat, tarih, felsefe ve nörobilimi bir araya getirerek can sıkıntısının insan deneyimindeki yerini çok yönlü biçimde açıklıyor. Eser, bu sıradan görünen duygunun kültürel tarihini ve zihinsel işlevini anlamak isteyenler için özgün ve disiplinlerarası bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Peter Toohey — Can Sıkıntısının Tarihi
Çeviren: Utku Özer • Serenad Yayınları
İnceleme • 216 sayfa • 2026

Kevin B. Anderson — Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları (2026)

Kevin B. Anderson’ın bu çalışması, Karl Marx’ın yaşamının son yıllarında geliştirdiği düşünceleri merkeze alarak, onun siyasal ve toplumsal kuramının sanıldığından çok daha açık, çoğulcu ve evrensel bir nitelik taşıdığını savunuyor. Anderson, Marx’ın son dönem notları, mektupları ve etnoloji araştırmalarını inceleyerek, sömürgecilik, toplumsal cinsiyet, ulusal kurtuluş hareketleri ve yerli toplulukların ortak mülkiyet biçimlerine ilişkin değerlendirmelerinin klasik Marksizm yorumlarını önemli ölçüde genişlettiğini gösteriyor.

‘Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları’ (‘The Late Marxs Revolutionary Roads’), Marx’ın düşüncesinin yalnızca Avrupa sanayi kapitalizmine odaklanan tek çizgili bir tarih anlayışına indirgenemeyeceğini ileri sürüyor. Özellikle 1870’lerden itibaren Marx, Avrupa dışındaki toplumları daha yakından incelemeye başlıyor; farklı tarihsel gelişim yollarının mümkün olabileceğini kabul ederek kapitalizmin evrensel ve zorunlu bir aşama olduğu fikrini sorguluyor. Anderson’a göre bu dönüşüm, Marx’ın teorisini daha esnek ve çok merkezli hâle getiriyor.

Çalışmanın önemli bölümlerinden biri sömürgecilik eleştirisine ayrılıyor. Marx’ın Hindistan, Cezayir, Endonezya ve Rusya gibi bölgeler üzerine yaptığı değerlendirmeler incelenirken, emperyalizmin yalnızca ekonomik sömürü değil, aynı zamanda toplumsal yapıları, kültürleri ve yerel üretim biçimlerini tahrip eden bir egemenlik sistemi olduğu vurgulanıyor. Marx’ın geç dönem yazılarında sömürgeleştirilen halkların direniş mücadelelerine önceki dönemlere göre daha güçlü destek verdiği gösteriliyor.

Anderson ayrıca ulusal kurtuluş hareketlerinin Marx açısından taşıdığı önemi ele alıyor. Özellikle İrlanda ve Polonya örnekleri üzerinden, ulusal kurtuluş hareketlerinin yalnızca siyasal bir sorun olmadığı; sınıf ilişkileri ve devrimci dönüşüm açısından da belirleyici olduğu savunuluyor. Marx, ezilen ulusların özgürlüğünü işçi sınıfının uluslararası mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendiriyor.

Kitabın özgün katkılarından biri, Marx’ın toplumsal cinsiyet konusuna ilişkin geç dönem ilgisini incelemesi. Marx’ın antropolog Lewis Henry Morgan başta olmak üzere çeşitli etnoloji araştırmalarından çıkardığı notlar üzerinden aile yapıları, kadınların toplumsal konumu ve akrabalık sistemleri ele alınıyor. Anderson, Marx’ın kadınların ezilmesini tarihsel ve toplumsal ilişkiler içinde değerlendirdiğini, bu nedenle cinsiyet eşitsizliğinin de kapitalizmden daha eski tarihsel köklere sahip olduğunu fark ettiğini ileri sürüyor.

Bir diğer temel konu ise yerli toplulukların ortak mülkiyet sistemleri. Marx, Rus köy komünleri (mir), Hindistan’daki köy yapıları ve diğer komünal üretim biçimlerini incelerken, bu yapıların kapitalizmin dışında farklı gelişme yolları sunabileceği ihtimali üzerinde duruyor. Anderson’a göre Marx, yaşamının son döneminde devrimin yalnızca gelişmiş sanayi toplumlarında gerçekleşeceği düşüncesinden uzaklaşarak, ortak mülkiyet geleneklerini koruyan toplumların da sosyalist dönüşüm için özgün olanaklar taşıyabileceğini kabul ediyor.

Kitap, Marx’ın etnoloji defterlerine de geniş yer veriyor. Morgan, Henry Sumner Maine, John Budd Phear ve Maksim Kovalevsky gibi araştırmacılardan yaptığı kapsamlı okumalar, Marx’ın Avrupa dışındaki toplumsal örgütlenmeleri anlamaya yönelik yoğun ilgisini ortaya koyuyor. Anderson, bu notların Marx’ın tarih anlayışını yeniden şekillendirdiğini ve onu doğrusal ilerleme fikrinden uzaklaştırdığını savunuyor.

Sonuç olarak kitap, Marx’ın son dönem düşüncesini sömürgecilik, ulusal kurtuluş, toplumsal cinsiyet ve yerli komünal toplumlar ekseninde yeniden değerlendiren kapsamlı bir çalışmadır. Anderson, Marx’ın olgunluk döneminde geliştirdiği fikirlerin Avrupa merkezci, tek çizgili ve ekonomik determinizme dayalı yorumların ötesine geçtiğini göstererek, onun farklı tarihsel deneyimleri ve ezilen toplulukların mücadelelerini dikkate alan çok yönlü bir devrim teorisi geliştirdiğini ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, Marx’ın geç dönem düşüncesini yeniden okumak ve çağdaş postkolonyal, feminist ve küresel tarih tartışmalarıyla ilişkilendirmek isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Kevin B. Anderson — Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları: Sömürgecilik, Toplumsal Cinsiyet ve Yerli Halkların Komünizmi
Çeviren: Zeki Avci • Yordam Kitap
Siyaset • 290 sayfa • 2026

Svend Brinkmann — Deneyim Toplumunda Hayatta Kalmak (2026)

Svend Brinkmann ‘Deneyim Toplumu’nda, çağdaş yaşamın giderek daha fazla “kişisel deneyim” kavramı etrafında örgütlendiğini savunuyor. Alışverişten eğitime, sağlık hizmetlerinden siyasete kadar hemen her alanın bireyin öznel memnuniyetine göre değerlendirilmeye başlamasının yalnızca kültürel bir değişim olmadığını; etik, psikolojik ve toplumsal sonuçlar doğuran köklü bir dönüşümü yansıttığını ileri sürüyor. Brinkmann’a göre modern insan, dünyayı olduğu gibi kavramaktan çok, onu kendisine nasıl hissettirdiği üzerinden değerlendirmeye alışıyor; böylece gerçeklikle kurduğu ilişki giderek öznel deneyimlerin dar çerçevesine sıkışıyor.

Kitabın ilk bölümünde yazar, “deneyim toplumu” dediği olguyu tanımlıyor. Günümüzde sıradan eylemler bile birer “deneyim” olarak sunuluyor; tüketim kültürü ve deneyim ekonomisi, ürünlerden çok yaşantılar pazarlıyor. Eğitim, çalışma hayatı, turizm ve kamusal hizmetler dahi bireylerin memnuniyetini artıracak deneyimler üretme hedefiyle yeniden biçimleniyor. Brinkmann, bu eğilimin insanları sürekli yeni uyarıcılar, hazlar ve unutulmaz anlar peşinde koşmaya yönelttiğini; böylece yaşamın kendi gerçekliğinin, deneyim üretme baskısının gölgesinde kaldığını gösteriyor.

İkinci bölüm, deneyim toplumunun bilgi ve ahlâk anlayışı üzerindeki etkilerini inceliyor. “O senin görüşün” anlayışının yaygınlaşmasıyla nesnel doğruluk, ortak değerler ve akıl yürütme geri plana itiliyor; kişisel deneyim ve bireysel hisler neredeyse tartışılamaz ölçütler hâline geliyor. Brinkmann’a göre bu durum yalnızca psikolojinin gündelik yaşama aşırı nüfuz etmesinden kaynaklanmıyor; aynı zamanda bireyleri ortak dünyadan uzaklaştırarak ahlâki sorumluluğu da zayıflatıyor. Eğer her şey kişisel deneyime indirgenirse, başkalarıyla paylaşılabilecek ortak bir gerçeklik zemini giderek daralıyor.

Son bölümde yazar, deneyim toplumunun ötesine geçmenin imkânlarını tartışıyor. İnsanların dünyayla yalnızca öznel yaşantıları aracılığıyla değil, akıl, beden, pratik eylem ve ortak sorumluluklar üzerinden de ilişki kurabileceğini savunuyor. Hayatın değerini sürekli haz, tatmin ve olumlu deneyim üretme kapasitesiyle ölçmenin insanı kendi öznelliğinin içine hapsettiğini; buna karşılık dikkatini yeniden dış dünyaya, başkalarına ve ortak gerçekliğe yönelten bir yaşam anlayışının daha sağlam etik temeller sunduğunu gösteriyor. Böylece deneyimin önemini tümüyle reddetmeden, onu hayatın tek ölçütü hâline getiren anlayışı eleştiriyor.

Sonuç olarak ‘Deneyim Toplumunda Hayatta Kalmak: Öznelliğin Ötesinde Yaşam’ (‘The Experience Society: Life Beyond Subjectivity’), çağdaş kültürde “deneyim” kavramının nasıl merkezî bir konuma yükseldiğini ve bunun birey ile dünya arasına görünmez bir mesafe koyduğunu ortaya koyuyor. Brinkmann, mutluluğu ve memnuniyeti sürekli optimize etmeye çalışan yaşam anlayışının insanı daha özgür değil, daha kırılgan ve daha yabancı hâle getirdiğini savunuyor; okuru, öznel deneyimin sınırlarını aşarak dünyayla daha gerçekçi, daha sorumlu ve daha ortak bir ilişki kurmayı yeniden düşünmeye çağırıyor.

Svend Brinkmann — Deneyim Toplumunda Hayatta Kalmak: Öznelliğin Ötesinde Yaşam
Çeviren: Mercan Yurdakuler • İletişim Yayınları
İnceleme • 80 sayfa • 2026

Dan Zahavi — Benlik ve Başkası (2026)

Dan Zahavi’nin bu kitabı, benlik sorununu fenomenoloji geleneği ile çağdaş zihin felsefesi, psikoloji, psikiyatri ve bilişsel bilim tartışmalarını bir araya getirerek yeniden ele alıyor. ‘Benlik ve Başkası: Öznelliğin, Empatinin ve Utanmanın Keşfi’ (‘Self & Other: Exploring Subjectivity, Empathy, and Shame’), benliğin ne değişmez bir metafizik öz ne de bütünüyle toplumsal ya da dilsel bir kurgu olduğunu savunuyor. Ona göre her bilinç deneyimi, kaçınılmaz olarak birinci tekil şahıs perspektifini, yani deneyimin “benim için” oluşunu içerir. Bu deneyimsel benlik, insanın zaman içindeki sürekliliğini sağlayan temel öznel boyuttur; ancak bu durum bireyin başkalarından yalıtılmış olduğu anlamına gelmez. Kitap boyunca benlik ile öznelerarasılık arasındaki ilişkinin birbirini dışlayan değil, birbirini kuran iki boyut olduğu gösteriliyor.

İlk bölüm, benlik üzerine geliştirilen özcü, anlatısal, toplumsal inşacı ve benlik karşıtı yaklaşımları karşılaştırarak deneyimsel benlik anlayışını temellendiriyor. Zahavi, öz-bilincin düşünsel bir yansıtmanın ürünü olmadığını, her bilinç yaşantısının zaten dolaysız bir öz-farkındalık içerdiğini ileri sürüyor. Bilincin şeffaflığı ile kendiliğin görünürlüğü arasındaki ilişkiyi tartışırken, benliğin psikolojik içeriklerden bağımsız fakat deneyimden ayrı düşünülemeyeceğini savunuyor. Zaman içinde değişen yaşantılara rağmen kişinin kendisini aynı özne olarak deneyimlemesini açıklayan diyakronik birlik fikrini fenomenolojik bir zeminde yeniden yorumlar ve benliğin biyolojik, bilişsel, toplumsal ve fenomenolojik boyutlarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini öne sürüyor.

İkinci bölüm, empatiyi başkasının zihnine ilişkin çıkarımsal bir tahmin süreci olarak gören yaklaşımları eleştiriyor. Husserl, Scheler, Edith Stein, Schutz, Sartre ve Merleau-Ponty’nin fenomenolojisinden hareketle empatiyi, başkasını kendi yaşantısının özgünlüğü içinde doğrudan kavramanın temel yolu olarak açıklıyor. Empati, başkasını kendimize indirgemek ya da onun yerine geçmek değildir; onun farklılığını koruyarak özne olarak tanımaktır. Bu çerçevede çağdaş sosyal biliş kuramları, zihin okuma modelleri ve simülasyon teorileri fenomenolojik bakışla karşılaştırılır; öznelerarasılığın yalnızca bilişsel çıkarımlara değil, bedenlenmiş ve yaşanmış karşılaşmalara dayandığı savunuluyor.

Son bölümde Zahavi, benliğin toplumsal boyutunu özellikle utanç deneyimi üzerinden inceliyor. Utanç, bireyin yalnızca kendi gözünden değil, başkasının bakışı altında da kendisini fark ettiği ayrıcalıklı bir yaşantıdır. Bu nedenle benlik, toplumsal ilişkiler içinde görünürlük kazanırken yine de öznel çekirdeğini korur. “Ben”, “sen” ve “biz” ilişkileri, ortak yaşamın ve kolektif kimliklerin nasıl oluştuğunu açıklamak için birlikte değerlendirilir. Zahavi, bireysel öznellik ile toplumsal varoluş arasında keskin bir ayrım kurmak yerine, insanın kendisini ancak başkalarıyla kurduğu ilişkiler içinde tam anlamıyla anlayabileceğini gösteriyor. Böylece kitap, fenomenolojiyi güncel zihin ve toplum tartışmalarıyla buluşturarak benlik, empati ve utanç kavramlarını hem felsefi hem de disiplinler arası bir perspektifle yeniden yorumlayan kapsamlı bir çalışma.

Dan Zahavi — Benlik ve Başkası: Öznelliğin, Empatinin ve Utanmanın Keşfi
Çeviren: Selim Baran • Albaraka Yayınları
Felsefe • 440 sayfa • 2026

Pierre Hadot — Sokrates’e Övgü (2026)

Pierre Hadot, tarihsel kişiliği büyük ölçüde belirsiz kalan Sokrates’in, felsefe tarihi boyunca farklı düşünürler tarafından nasıl yeniden yorumlandığını inceliyor. Hadot’ya göre elimizdeki Sokrates, doğrudan tarihsel bir kişiden çok, Platon, Ksenophon, Aristophanes ve sonraki filozofların aktardığı çeşitli portrelerin bileşimidir. Bu nedenle Sokrates’i anlamak, tek bir biyografiyi değil, felsefenin kendisini biçimlendiren bir simgeyi anlamaktır.

‘Sokrates’e Övgü’ (‘Éloge de Socrate’), Sokrates’in bilgi aktaran bir öğretmenden ziyade sorgulamaya dayalı bir yaşam pratiği geliştirdiğini vurguluyor. Onun temel yöntemi olan diyalog, insanların kesin doğru sandıkları düşünceleri sınayarak cehaletlerini fark etmelerini sağlar. Sokrates’in ünlü “bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” tavrı, bilgi eksikliğinin itirafından çok, sürekli araştırmayı mümkün kılan felsefi bir duruştur. Hadot, bu yaklaşımın felsefeyi soyut kuram üretiminden çıkarıp insanın kendisini dönüştürme çabasına dönüştürdüğünü gösteriyor.

Eserin önemli temalarından biri, Sokrates’in felsefeyi bir yaşam biçimi olarak temsil etmesi. Sokrates’in alçakgönüllülüğü, ironiye dayalı sorgulama yöntemi, ölüm karşısındaki tutumu ve ahlaki kararlılığı, yalnızca düşüncelerini değil, yaşamını da felsefenin ayrılmaz bir parçası hâline getirir. Hadot, antik felsefede teorik bilgi ile gündelik yaşamın birbirinden ayrılmadığını; Sokrates’in bu bütünlüğün en güçlü örneklerinden biri olduğunu savunuyor.

Kitap ayrıca Sokrates’in sonraki düşünce tarihinde üstlendiği farklı rolleri ele alıyor. Platon onu hakikatin sözcüsü ve ideal filozof olarak yeniden kurarken, Kinikler sade yaşamın, Stoacılar ahlaki direncin, Kierkegaard bireysel varoluşun ve ironinin, Nietzsche ise yerleşik değerleri sorgulayan yaratıcı eleştirinin simgesi olarak yorumluyor. Böylece Sokrates, her dönemin kendi felsefi sorunlarını yansıttığı canlı bir figüre dönüşüyor.

Hadot, bu farklı yorumların tarihsel Sokrates’i bütünüyle ortaya koymadığını, ancak onun felsefi mirasının zenginliğini gösterdiğini belirtiyor. Gerçek Sokrates’e bütünüyle ulaşmak mümkün olmasa bile, onun bıraktığı sorgulama geleneği felsefenin özü hakkında önemli ipuçları sunuyor. Bu nedenle Sokrates, kesin cevaplar veren bir bilge değil, insanı kendi yaşamını ve düşüncelerini sürekli gözden geçirmeye davet eden bir rehber olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Sokrates’e Övgü’, Sokrates’in tarihsel kişiliğinden çok, felsefe tarihinde kazandığı anlamları inceleyen bir eser. Hadot, Sokrates üzerinden felsefenin temel amacının bilgi biriktirmekten ziyade insanın kendisini dönüştürmek olduğunu savunuyor; eleştirel düşünme, diyalog, öz sorgulama ve yaşamı bilinçli biçimde kurma fikrini merkeze alarak felsefeyi yeniden bir yaşama sanatı olarak yorumluyor.

Pierre Hadot — Sokrates’e Övgü
Çeviren: Mustafa Öcal • Alfa Yayınları
Felsefe • 48 sayfa • 2026

Yuk Hui — Post–Avrupa (2026)

Avrupa’yı coğrafi bir kimlikten çok, modern felsefenin, bilimin ve teknolojinin kurucu kavramlarından biri olarak ele alan bir sorgulama. ‘Post–Avrupa’ (‘Post–Europe’), Avrupa’nın son iki yüzyıldır evrensellik iddiasıyla kurduğu düşünsel üstünlüğün, küreselleşme, dijitalleşme ve tekno-ekonomik dönüşümler çağında artık sürdürülemez hâle geldiğini savunuyor. Yuk Hui, Avrupa’nın krizini yalnızca siyasal ya da ekonomik gelişmeler üzerinden değil, felsefenin ve teknolojinin tarihsel serüveni üzerinden değerlendiriyor. Bu çerçevede “post-Avrupa”, Avrupa’nın sonunu ilan etmekten çok, onun merkezî konumunu aşan yeni düşünme imkânlarını araştıran felsefi bir öneri olarak ortaya çıkıyor.

Kitabın çıkış noktası, teknolojinin neden olduğu dünya düzeninin insanı giderek ortak bir teknik ve ekonomik düzene bağımlı kılarken aynı zamanda yurtsuzluk (Heimatlosigkeit) duygusunu derinleştirmesi. Hui, bu yurtsuzluğu yalnızca fiziksel yer değiştirme değil, insanın kültürel ve düşünsel köklerinden uzaklaşması olarak yorumluyor. Modern teknolojinin tüm dünyayı aynı üretim ve tüketim mantığı içinde homojenleştirdiğini, yerel düşünme biçimlerini geri plana ittiğini savunuyor. Bu nedenle mesele Avrupa’yı reddetmek değil, gezegensel ölçekte farklı düşünce geleneklerinin yeniden gelişebileceği çoğulcu bir zemini aramaktır.

Eserin ilk bölümü, Avrupa felsefesinin tarihsel ruhunu ve bugün içine girdiği dönüşümü inceliyor. Hui, Heidegger, Husserl, Derrida, Simondon ve Bernard Stiegler gibi düşünürlerden hareketle Avrupa’nın felsefeyi evrensel hakikatin taşıyıcısı olarak kurduğunu, ancak teknolojinin küreselleşmesiyle bu ayrıcalıklı konumun çözüldüğünü ileri sürüyor. Bu çözülme yalnızca bir kriz değil, aynı zamanda düşüncenin yeniden bireyleşmesi için yeni bir başlangıçtır. Yazar, düşünmenin görevinin artık tek merkezli evrensellik üretmek değil, farklı kültürel geleneklerin kendi özgün düşünsel potansiyellerini geliştirebilmelerini sağlamak olduğunu vurguluyor.

Kitabın ikinci bölümü, “Asya nedir?” sorusunu Avrupa’nın karşıtı olarak değil, Avrupa sonrası düşüncenin sınandığı felsefi bir problem olarak ele alıyor. Hui, Doğu-Batı ikiliğini aşarak Nishida Kitarō ve Mou Zongsan gibi Asyalı filozofların düşüncelerini Simondon’un bireyleşme kuramıyla birlikte değerlendiriyor. Böylece farklı kültürlerin birbirini taklit etmeden, kendi tarihsel ve teknik koşullarından hareketle evrensel düşünceye katkı sunabileceğini savunuyor. Kitabın merkezindeki “düşüncenin bireyleşmesi” kavramı da tam bu noktada ortaya çıkıyor: Her düşünce geleneği, başkasını kopyalamadan kendi özgün gelişim çizgisini kurabilmelidir.

Türkçe baskıya yazdığı sunuşta Emre Şan, Hui’nin tartışmasını Husserl’in Avrupa kavramı ve yaşam dünyası anlayışı üzerinden temellendiriyor. Avrupa’nın fenomenolojide yalnızca bir kıta değil, akıl, eleştiri ve evrensellik fikriyle özdeşleşen bir felsefe kavramı olarak kurulduğunu; ancak modern bilim ile teknolojinin yaşam dünyasını giderek anlamdan uzaklaştırmasının bu kavramı krize sürüklediğini açıklıyor. Hui’nin çalışmasının bu mirası bütünüyle reddetmediğini, aksine Avrupa’nın kendi sınırlarını aşarak çoğul düşünce biçimlerine açılmasının yollarını araştırdığını gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Post–Avrupa’, Avrupa’nın tarihsel üstünlüğünü sorgulayan politik bir manifesto olmaktan ziyade, teknoloji çağında felsefenin geleceğini yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma. Kapitalizm, dijitalleşme ve küresel teknolojik ağların oluşturduğu ortak dünyada insanın giderek derinleşen yurtsuzluğunu merkeze alan Hui, tek tip evrensellik yerine farklı kültürlerin kendi düşünsel bireyleşmelerini gerçekleştirebildiği çoğul bir gelecek tasavvuru geliştiriyor. Bu yönüyle eser, Avrupa’nın ötesini değil, Avrupa mirasıyla eleştirel bir hesaplaşma üzerinden yeni bir felsefi ufku tartışmaya açıyor.

Yuk Hui — Post–Avrupa
Çeviren: Burak Çakır • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 192 sayfa • 2026

Guillaume Sibertin-Blanc — Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı (2026)

Guillaume Sibertin-Blanc, bu çalışmasında Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin devlet kuramını tarihsel materyalizm, şizoanaliz ve siyaset felsefesi ekseninde yeniden yorumlayarak devletin yalnızca hukuki ya da kurumsal bir yapı değil, aynı zamanda arzuyu, öznelliği ve toplumsal ilişkileri biçimlendiren karmaşık bir üretim aygıtı olduğunu tartışıyor. Marx’ın tarihsel materyalizmini Freud, Spinoza ve çağdaş antropolojiyle buluşturan eser, devletin kökenini doğrusal bir tarihsel gelişmenin sonucu olarak değil, toplumsal ve bilinçdışı süreçlerin birlikte ürettiği özgün bir biçim olarak ele alıyor. Devletin ortaya çıkışı, egemenlik ilişkileri, şiddet, kapitalizm ve kolektif özneleşme süreçleri arasındaki bağları inceleyen kitap, klasik devlet teorilerini eleştirel biçimde yeniden değerlendiriyor.

Çalışmanın ilk bölümü, Deleuze ve Guattari’nin devlet-biçimi kuramının teorik temellerini açıklıyor. Yazar, devletin belirli bir tarihsel başlangıç noktasından doğduğu yönündeki geleneksel görüşleri sorgulayarak “Urstaat” yani “Köken Devlet” kavramını merkeze alıyor. Devlet burada geçmişte kurulmuş tekil bir kurum değil, her tarihsel devlette kendisini yeniden varsayan soyut ve sürekli etkin bir model olarak yorumlanıyor. Bu yaklaşım, devleti yalnızca maddi kurumlar üzerinden değil, arzu, bilinçdışı ve kolektif özdeşleşmelerle birlikte işleyen çok katmanlı bir oluşum olarak değerlendirmeyi öneriyor. Böylece tarihsel gerçeklik ile psikolojik süreçler birbirinden ayrılmadan birlikte açıklanıyor.

Kitabın ikinci ana ekseni, devlet kudretini açıklamak için geliştirilen “kapma aygıtı” kuramına ayrılıyor. Devlet, toplumsal üretimi, emeği, toprağı, vergiyi, hukuku ve şiddeti kendi denetimi altında toplayan bir mekanizma olarak inceleniyor. Bu çerçevede Pierre Clastres ve Marshall Sahlins’in antropolojik çalışmalarıyla diyalog kurularak “devletsiz toplumlar” sorunu yeniden ele alınıyor; göçebe ya da yerel toplulukların devleti önlemeye yönelik siyasal örgütlenmeleri tartışılıyor. Devletin yalnızca ekonomik artığı ele geçiren bir güç olmadığı, aynı zamanda egemenliği simgesel, siyasal ve askerî araçlarla sürekli yeniden üreten bir yapı olduğu vurgulanıyor.

Sibertin-Blanc ayrıca Deleuze ve Guattari’nin devlet kuramını klasik Freudo-Marksist yaklaşımlardan ayırıyor. Devletin insanlar üzerinde yalnızca baskı kurmadığını, bireylerin çoğu zaman devlet tarafından yönetilmeyi ve onun sunduğu özdeşleşme biçimlerini arzuladığını ileri sürüyor. Bu nedenle egemenlik yalnızca dışsal zor yoluyla değil, arzunun ve kolektif fantazmaların örgütlenmesi aracılığıyla da yeniden üretiliyor. Devlet şiddetinin zaman zaman görünürde rasyonel sınırları aşan biçimlere dönüşmesi de bu fantazmatik boyut sayesinde açıklanmaya çalışılıyor.

Eserin son bölümünde bu kuramsal çerçeve kapitalizmle ilişkilendiriliyor. Devlet ile sermaye arasındaki karşılıklı bağımlılık, modern kapitalist birikim süreçleri ve dünya ölçeğinde işleyen devlet aygıtları üzerinden inceleniyor. “Kapma aygıtı” kavramı, sermayenin genişlemesini mümkün kılan siyasal düzenlemeleri ve devletin meta-ekonomik işlevlerini açıklamak için kullanılıyor. Böylece kitap, Deleuze ve Guattari’nin düşüncesini yalnızca felsefi bir yorum olarak değil, devletin tarihsel gelişimini, kapitalist dönüşümleri ve siyasal iktidarın güncel işleyişini anlamaya yönelik kapsamlı bir analiz olarak sunuyor. ‘Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı: Tarihsel-Makinesel Materyalizm ve Devlet-Biçiminin Şizoanalizi’ (‘La théorie de l’Etat de Deleuze et Guattari: Matérialisme historicomachinique et schizoanalyse de la forme-Etat’), çağdaş devlet teorisini tarihsel materyalizm, şizoanaliz ve siyasal antropolojiyi bir araya getiren özgün bir perspektifle yeniden düşünmeye çağırıyor.

Guillaume Sibertin-Blanc — Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı: Tarihsel-Makinesel Materyalizm ve Devlet-Biçiminin Şizoanalizi
Çeviren: Güney Çeğin • Phoenix Yayınları
Siyaset • 85 sayfa • 2026

Richard Sorabji — Madde, Uzay ve Hareket (2026)

Richard Sorabji ‘Madde, Uzay ve Hareket’ adlı eserinde, Antik Çağ doğa felsefesinin üç temel kavramı olan madde, uzay ve hareketi yalnızca tarihsel gelişimleri içinde incelemekle yetinmiyor; bu kavramların Orta Çağ, İslam düşüncesi ve modern fiziğe uzanan etkilerini de ayrıntılı biçimde takip ediyor. Newton’un kendiliğinden açık kabul ettiği bu kavramların, aslında yüzyıllar boyunca süren yoğun tartışmaların ürünü olduğunu gösteriyor. Sorabji’ye göre Antik Çağ fizik kuramları, yalnızca geçmişe ait düşünceler değil, günümüz metafizik ve fizik tartışmalarının köklerini oluşturan canlı entelektüel miraslardır.

Kitabın ilk bölümü, maddenin doğası üzerine geliştirilen teorileri ele alıyor. Sorabji, Aristoteles, Stoacılar, Yeni Platoncular ve Philoponos gibi düşünürlerin maddeyi nasıl tanımladıklarını karşılaştırıyor. Özellikle cismin yalnızca maddi bir kütle değil, özelliklerle donanmış bir uzam ya da nitelikler bütünü olarak anlaşılabileceği yönündeki görüşleri inceliyor. Stoacıların cisimlerin aynı mekânda birlikte bulunabileceğini savunan karışım teorisini Aristoteles’in karşıt yaklaşımıyla karşılaştırarak bu tartışmaların modern alan teorileriyle beklenmedik benzerlikler taşıdığını ileri sürüyor. Böylece antik metafiziğin, çağdaş fiziksel gerçeklik anlayışına sanıldığından daha yakın olduğunu gösteriyor.

İkinci bölüm, uzayın ve mekânın mahiyeti üzerine odaklanıyor. Aristoteles’in sonlu, hareketsiz ve boşluğu reddeden mekân anlayışına karşı Stoacılar, Pythagorasçılar ve özellikle Philoponos tarafından geliştirilen alternatif görüşler ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor. Sorabji, sonsuz uzayın imkânı, evren dışındaki mekânın varlığı, boşlukta hareket ve uzayın eylemsizliği gibi meselelerin yalnızca antik kozmolojiyi değil, daha sonraki bilimsel düşüncenin gelişimini de derinden etkilediğini savunuyor. Ayrıca Antik Çağ filozoflarının modern anlamdaki kapalı uzay kavramına ulaşamamış olsalar da, dikkat çekici biçimde kapalı zaman fikrine yaklaşan özgün tartışmalar geliştirdiklerini gösteriyor.

Son bölümde hareket problemi ele alınıyor. Sorabji, Aristoteles’in doğal ve zorlamalı hareket açıklamalarını ayrıntılı biçimde çözümlerken, Philoponos’un geliştirdiği impetus (yüklenmiş kuvvet) teorisinin klasik fiziğin en önemli kırılmalarından biri olduğunu ortaya koyuyor. Hareketin sürekliliğini dışsal itici kuvvet yerine cismin kazandığı içsel kuvvetle açıklayan bu yaklaşımın, daha sonra Orta Çağ fiziğini ve modern mekanik düşüncesini etkilediğini gösteriyor. Aynı zamanda Yeni Platoncuların Aristoteles’i Platon’la uzlaştırma çabalarının, İslam filozofları ve Orta Çağ Hristiyan düşünürleri aracılığıyla Avrupa düşüncesine aktarılan yeni yorumlara zemin hazırladığını açıklıyor.

Sorabji, kitap boyunca Aristoteles’i merkeze alsa da Stoacılar, Epikürosçular, Pythagorasçılar, Philoponos ve Yeni Platoncular arasındaki süreklilik ve kopuşları birlikte değerlendiriyor. Antik düşünceyi durağan bir miras olarak değil, sürekli yeniden yorumlanan dinamik bir tartışma alanı olarak ele alıyor.

‘Madde, Uzay ve Hareket: Antik Teoriler ve Takipçileri’ (‘Matter, Space And Motion: Theories in Antiquity and Their Sequel’), antik doğa felsefesinin yalnızca tarihini anlatan bir çalışma olmaktan çıkarak, maddenin yapısı, uzayın gerçekliği ve hareketin ilkeleri üzerine yürütülen çağdaş felsefi ve bilimsel tartışmaları anlamaya katkı sağlayan kapsamlı bir başvuru eseri niteliği kazanıyor.

Richard Sorabji — Madde, Uzay ve Hareket: Antik Teoriler ve Takipçileri
Çeviren: Selime Çınar • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 360 sayfa • 2026