Lisz Hirn — İnsan Nedir? (2026)

Lisz Hirn bu eserinde, felsefenin en eski sorularından birini günümüzün siyasal, teknolojik ve ekolojik krizleri ışığında yeniden ele alıyor. Kitap, insanın kendisini yüzyıllar boyunca evrenin merkezine yerleştiren anlayışını sorgularken, modern dünyanın temel varsayımlarını da mercek altına alıyor. Hirn’e göre insan, uzun süre akıl sahibi, doğaya egemen ve diğer canlılardan üstün bir varlık olarak tanımlandı. Ancak iklim krizi, pandemiler, savaşlar ve küresel eşitsizlikler bu üstünlük anlatısının sınırlarını görünür kıldı.

‘İnsan Nedir?’ (‘Der überschätzte Mensch’), Platon’dan Aristoteles’e, Descartes’tan Nietzsche’ye, Freud’dan Foucault’ya uzanan geniş bir düşünsel gelenek üzerinden insan kavramının tarihsel dönüşümünü inceliyor. Hirn, Batı düşüncesinin büyük bölümünde insanın akıl ve bilinç üzerinden tanımlandığını, hayvanların ise çoğu zaman aşağı bir konuma yerleştirildiğini gösteriyor. Buna karşılık modern biyoloji, etoloji ve nörobilim alanlarında ortaya çıkan bulguların insan ile diğer canlılar arasındaki sınırları giderek belirsizleştirdiğini vurguluyor. Böylece insanın benzersiz ve mutlak bir varlık olduğu fikri sorgulanmaya başladı.

Kitabın merkezindeki kavram “kırılganlık antropolojisi”. Hirn, insanı yalnızca düşünen ve yöneten bir özne olarak değil, aynı zamanda kırılgan, bağımlı ve sonlu bir canlı olarak değerlendiriyor. İnsan yaşamı doğumdan ölüme kadar başkalarına ihtiyaç duyuyor; hastalıklar, doğal afetler ve toplumsal krizler karşısında mutlak bir kontrol sahibi olamıyor. Bu nedenle insanın gücünü değil, kırılganlığını merkeze alan yeni bir düşünce biçiminin gerekli olduğunu ileri sürüyor.

Yazar ayrıca yapay zekâ, biyoteknoloji ve insan-sonrası kuramlar etrafında şekillenen güncel tartışmaları da ele alıyor. Teknolojik gelişmelerin insanın sınırlarını genişletme iddiası taşımasına rağmen, bu durumun insanın ne olduğu sorusunu daha da karmaşık hâle getirdiğini belirtiyor. İnsan bedeni, bilinci ve kimliği üzerine yürütülen müdahaleler, geleneksel hümanist anlayışın yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Sonuç olarak ‘İnsan Nedir?’, insanı yücelten klasik anlayışların ötesine geçerek daha mütevazı ve gerçekçi bir insan tasviri sunuyor. Hirn’e göre insanın değeri kusursuzluğundan değil, sınırlılıklarının farkına varabilmesinden kaynaklanıyor. Kitap, çağdaş felsefe ve etik tartışmalarına önemli katkılar sunarken, insan olmanın anlamını yeniden düşünmeye çağıran güçlü bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Lisz Hirn — İnsan Nedir?: Kırılganlığın Antropolojisi
Çeviren: Ebubekir Demir • Lejand Kitap
Felsefe • 124 sayfa • 2026

Margaret Cohen — Dindışı Aydınlanma (2026)

Margaret Cohen’in bu çalışması, Walter Benjamin’in düşünsel gelişiminde gerçeküstücülüğün oynadığı belirleyici rolü inceleyen kapsamlı bir entelektüel tarih çalışmasıdır. Cohen, Benjamin’in düşüncesini yalnızca Marksizm ya da kültür eleştirisi bağlamında değil, Paris merkezli gerçeküstücü hareketle kurduğu ilişki üzerinden yeniden değerlendiriyor. Böylece ‘Dindışı Aydınlanma’ (‘Profane Illumination’), Benjamin’in modernite analizinin kaynaklarını ve dönüşümünü anlamaya yönelik önemli bir katkı sunuyor.

Eserin çıkış noktası, Benjamin’in 1920’lerin sonlarında André Breton ve gerçeküstücü çevreyle karşılaşması. Cohen’e göre bu karşılaşma, Benjamin’in düşüncesinde basit bir estetik ilgi yaratmaktan çok daha derin sonuçlar doğuruyor. Gerçeküstücülük, ona modern yaşamın görünürde sıradan olan yüzeyinin altında saklı bulunan tarihsel ve politik enerjileri keşfetme imkânı veriyor. Rüyalar, tesadüfler, karşılaşmalar, unutulmuş nesneler ve kent yaşamının marjinal alanları bu nedenle yalnızca estetik temalar değil, aynı zamanda eleştirel düşüncenin araçları hâline geliyor.

Kitapta özellikle gerçeküstücülüğün psikanaliz ile Marksizm arasında kurmaya çalıştığı ilişki ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Breton ve çevresi bilinçdışını devrimci dönüşümün kaynaklarından biri olarak görürken, Benjamin bu yaklaşımı tarihsel maddeciliğin imkânlarıyla birleştiriyor. Cohen, Benjamin’in ünlü “dindışı aydınlanma” kavramını bu bağlamda açıklıyor. Bu kavram, mistik ya da dinsel bir vahyi değil, modern hayatın içindeki sıradan deneyimlerden doğan sarsıcı farkındalık anlarını ifade ediyor. Rüya ile uyanış arasındaki ilişki burada merkezi bir önem kazanıyor. Nasıl birey rüyadan uyanıyorsa, toplum da ideolojik yanılsamalardan kurtularak tarihsel bilince ulaşabiliyor.

Paris, kitabın en önemli karakterlerinden biri olarak öne çıkıyor. Benjamin’in pasajlar, sokaklar, vitrinler, harabeler ve metropol kalabalıkları üzerine geliştirdiği düşünceler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Cohen’e göre Benjamin’in Paris’i yalnızca bir şehir değil, modernitenin bilinçdışı olarak işliyor. Kentin görünmez köşelerinde geçmişin hayaletleri dolaşıyor; unutulmuş nesneler ve terk edilmiş mekânlar tarihsel hakikatlerin izlerini taşıyor. Bu nedenle Benjamin’in flanör figürü, kentte amaçsızca dolaşan bir gözlemciden çok, modern hayatın gizli anlamlarını araştıran bir dedektif gibi işlev görüyor.

Kitap ayrıca Benjamin’in Marx ve Baudelaire okumalarını da gerçeküstücülükle bağlantılı şekilde yorumluyor. Baudelaire’in şiirlerinde ortaya çıkan modern deneyim parçalanmışlık, yabancılaşma ve şok duygularıyla tanımlanırken, Marx’ın kapitalizm eleştirisi bu deneyimlerin tarihsel nedenlerini açıklıyor. Benjamin ise bu iki kaynağı gerçeküstücü duyarlılıkla birleştirerek özgün bir eleştirel yöntem geliştiriyor. Böylece estetik deneyim ile politik bilinç arasında yeni bağlar kuruluyor.

Cohen’in temel iddiası, Benjamin’in düşüncesinin yalnızca akademik Marksizm ya da geleneksel felsefe çerçevesinde anlaşılamayacağıdır. Onun özgünlüğü, gerçeküstücülüğün rüya, arzu, rastlantı ve imge dünyasını tarihsel maddeciliğin eleştirel gücüyle bir araya getirmesinde yatıyor. Bu sentez sayesinde modern yaşamın en gündelik ayrıntıları bile politik anlam taşıyan göstergelere dönüşüyor.

Cohen, Benjamin ve Breton’un rasyonel/pozitivist Marksizm anlayışına karşı; rüyaları, hayaletleri, canavarları, bastırılmış arzuları ve kentin tekinsiz yanlarını kullanan alternatif, irrasyonel güçlerle beslenen bir Marksizm türü geliştirdiklerini savunuyor ve buna “Gotik Marksizm” diyor.

Sonuç olarak ‘Dindışı Aydınlanma’, Walter Benjamin’in düşüncesini gerçeküstücülükle kurduğu yaratıcı ilişki üzerinden yeniden okuyan önemli bir çalışmadır. Margaret Cohen, Paris’in pasajlarından devrimci hayallere, bilinçdışından tarihsel uyanışa kadar uzanan geniş bir düşünsel harita çıkarıyor. Kitap, modernite, Marksizm, gerçeküstücülük ve kültür eleştirisi arasındaki karmaşık ilişkileri görünür kılarken, Benjamin’in neden yirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden biri olarak kabul edildiğini de açıklıyor.

Margaret Cohen — Dindışı Aydınlanma: Walter Benjamin ve Gerçeküstü Devrimin Paris’i
Çeviren: Suat Kemal Angı • Alfa Yayınları
İnceleme • 392 sayfa • 2026

Geneviève Fraisse — Feminizm ve Felsefe (2026)

Geneviève Fraisse’in ‘Feminizm ve Felsefe’ (‘Féminisme et philosophie’) adlı çalışması, feminist düşüncenin yalnızca siyasal taleplerden oluşmadığını, aynı zamanda felsefenin temel kavramlarını dönüştüren güçlü bir bilgi üretim alanı olduğunu gösteriyor. Yazar, kadınların tarih boyunca düşüncenin nesnesi olarak ele alındığını, ancak özne olarak görünmez kılındığını vurguluyor. Bu nedenle kitap, feminizmi mevcut felsefi geleneğe dışarıdan yöneltilmiş bir itiraz gibi değil, o geleneğin içine girerek onu yeniden kurmaya çalışan bir müdahale olarak yorumluyor. Fraisse’e göre eşitlik, özgürlük, demokrasi ve temsil gibi kavramlar kadınların deneyimleri hesaba katılmadan tam anlamıyla anlaşılamıyor.

Kitabın ilk bölümü olan “Politik Epistemoloji”, feminist bilginin nasıl üretildiğini ve tarihsel olarak nasıl görünmezleştirildiğini inceliyor. Fraisse, toplumsal sözleşme teorilerinin arkasında çoğu zaman görünmeyen bir “cinsel sözleşme” bulunduğunu savunuyor. Modern toplumlar eşitlik iddiasıyla kurulurken kadınların bu eşitliğin dışında bırakıldığını gösteriyor. Kadın hareketlerinin tarihini yalnızca toplumsal mücadelelerin değil, aynı zamanda düşünsel kırılmaların tarihi olarak okuyor. Dünyanın cinsiyetlendirilmiş bir yapıya sahip olduğunu, bu nedenle bilgi üretiminin de tarafsız sayılamayacağını ileri sürüyor.

“Kolektif Beden” başlıklı ikinci bölümde beden, şiddet ve rıza meseleleri öne çıkıyor. Fraisse, kadın bedeninin tarih boyunca siyasal ve kültürel çatışmaların üzerine yansıtıldığı bir alan hâline geldiğini belirtiyor. Weinstein davası ve benzeri olayları münferit sapmalar olarak değil, yapısal eşitsizliklerin görünür hâle gelmesi olarak değerlendiriyor. Özellikle rıza kavramını ayrıntılı biçimde ele alıyor; rızanın yalnızca hukuki değil, tarihsel ve toplumsal boyutları bulunduğunu söylüyor. Bu bölümde feminizmin düşünsel üretim kapasitesini ve kolektif eylem gücünü birlikte tartışıyor.

“Tarihin Sınavı” bölümünde kadınların devrimler, temsil mekanizmaları, kürtaj hakkı ve kamusal söz üzerindeki mücadeleleri inceleniyor. Fraisse, tarih yazımının çoğu zaman kadınların katkılarını geri plana ittiğini gösteriyor. Hamilelik, annelik ve beden politikaları gibi konuları yalnızca özel yaşam meseleleri olarak değil, doğrudan siyasal sorunlar olarak değerlendiriyor. Kürtaj hakkı etrafındaki mücadelelerin özgürleşme tarihinin merkezinde yer aldığını savunuyor. Aynı zamanda demokratik toplumların bile cinsiyetçi yapıları yeniden üretebildiğini hatırlatıyor.

Son bölüm ise Olympe de Gouges’dan Hubertine Auclert’e kadar birçok öncü kadın düşünür ve aktivistin portresini sunuyor. Fraisse, bu figürleri yalnızca biyografik örnekler olarak değil, feminist düşüncenin kavramsal mirasını kuran aktörler olarak ele alıyor. Böylece kitap, feminist felsefenin tarihini hem teorik tartışmalar hem de somut yaşam öyküleri üzerinden yeniden kuruyor. Alanının önemli eserlerinden biri sayılan çalışma, feminizmin yalnızca hak talep eden bir hareket olmadığını; düşünme biçimlerimizi, tarih anlayışımızı ve felsefenin temel kavramlarını dönüştüren köklü bir entelektüel gelenek oluşturduğunu gösteriyor.

Geneviève Fraisse — Feminizm ve Felsefe
Çeviren: Ayşen Sarı • Minotor Kitap
Feminizm • 328 sayfa • 2026

Lou Andreas-Salomé — Eserlerinde Nietzsche (2026)

Lou Andreas-Salomé’nin bu eseri, Nietzsche’nin düşüncelerini yalnızca felsefi kavramlar üzerinden açıklamaya çalışan bir inceleme olmaktan çok, onun zihinsel ve ruhsal dünyasını eserleri aracılığıyla anlamaya yönelen erken dönem bir yorum niteliğinde. Nietzsche’yi yakından tanımış olan Salomé, filozofun metinlerini yaşam öyküsüyle birlikte ele alıyor ve düşüncelerinin ardındaki psikolojik dinamikleri görünür kılıyor. Bu nedenle kitap, Nietzsche üzerine yazılmış ilk kapsamlı monografilerden biri olmasının yanı sıra, onun kişiliği ile felsefesi arasındaki ilişkiyi araştıran öncü çalışmalar arasında yer alıyor.

Salomé’ye göre Nietzsche’nin felsefesi soyut kavramlardan oluşan kapalı bir sistem değil, derin kişisel deneyimlerden beslenen bir düşünsel yolculuk olarak okunmalı. Papaz bir ailenin içinde yetişen Nietzsche, geleneksel Hristiyan ahlakıyla erken yaşlarda karşılaşıyor; ancak zamanla bu dünyanın sınırlarını aşarak modern çağın en radikal eleştirmenlerinden birine dönüşüyor. Salomé, bu dönüşümün yalnızca entelektüel değil, aynı zamanda varoluşsal bir süreç olduğunu savunuyor. Nietzsche’nin din, ahlak, hakikat ve kültür eleştirileri, onun yaşamındaki yalnızlık, kırılganlık ve yoğun iç çatışmalarla birlikte değerlendiriliyor.

‘Eserlerinde Nietzsche’ (‘Friedrich Nietzsche in seinen Werken’) Nietzsche’nin başlıca eserlerini bir gelişim çizgisi içinde ele alıyor. İlk dönem yazılarında sanat ve kültür sorunları öne çıkarken, orta dönemde akıl, bilgi ve ahlak üzerine eleştiriler belirginleşiyor. Son dönemde ise güç istenci, üstinsan, ebedi dönüş ve değerlerin yeniden değerlendirilmesi gibi kavramlar merkezî bir konuma yerleşiyor. Salomé, bu kavramları sistematik bir doktrin olarak değil, Nietzsche’nin sürekli kendini aşmaya çalışan düşünsel hareketinin parçaları olarak yorumluyor. Ona göre Nietzsche’nin eserlerinde kesin sonuçlardan çok arayışlar, gerilimler ve dönüşümler bulunuyor.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, Nietzsche’nin yalnızlık deneyimine verdiği önem oluyor. Salomé, filozofun giderek toplumdan, akademiden ve yakın çevresinden uzaklaştığını; buna karşılık düşünsel bağımsızlığını korumaya büyük değer verdiğini vurguluyor. Bu yalnızlık bir yandan yaratıcı enerjisini beslerken, diğer yandan onu kırılganlaştıran bir unsur haline geliyor. Özellikle son dönem metinlerinde görülen yoğun üslup, coşkulu dil ve peygambervari ton, Salomé tarafından Nietzsche’nin ruhsal yapısıyla ilişkilendiriliyor.

Kitap aynı zamanda on dokuzuncu yüzyıl sonunun kültürel krizlerini de Nietzsche üzerinden okuyor. Geleneksel inançların sarsıldığı, modernleşmenin hızlandığı ve eski değerlerin otoritesini kaybettiği bir dönemde Nietzsche, Salomé’ye göre çağının en hassas gözlemcilerinden biri olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle onun felsefesi yalnızca bireysel bir düşünce sistemi değil, modern insanın yaşadığı anlam krizinin güçlü bir ifadesi olarak değerlendiriliyor.

Sonuçta Salomé, Nietzsche’yi ne bir kahraman ne de bir sapkın olarak sunuyor. Onu, çağının çelişkilerini kendi yaşamında en yoğun biçimde deneyimleyen ve bu deneyimleri felsefeye dönüştüren sıra dışı bir düşünür olarak yorumluyor. Bu yönüyle eser, Nietzsche’nin fikirlerini açıklamaktan çok, o fikirlerin hangi ruhsal ve tarihsel zeminden doğduğunu anlamaya çalışan derinlikli bir portre sunuyor.

Lou Andreas-Salomé — Eserlerinde Nietzsche
Çeviren: Ayça Göçmen • Telemak Kitap
Felsefe • 220 sayfa • 2026

Paul Valéry — Tinin Krizi ve Avrupalı (2026)

Paul Valéry, bu kitapta bir araya getirilen metinlerinde Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa uygarlığının içine girdiği düşünsel ve ahlaki bunalımı inceliyor. Ona göre savaş yalnızca milyonlarca insanın ölümüne yol açmış bir felaket değil, aynı zamanda Avrupa’nın yüzyıllardır inşa ettiği ilerleme fikrinin de çöküşüdür. Bilim, teknik ve akıl sayesinde insanlığın sürekli gelişeceğine duyulan güven, savaşın yıkımıyla birlikte sarsılmıştır. Valéry’nin ünlü “Biz uygarlıklar artık biliyoruz ki, ölümlüyüz.” sözü, tam da bu kırılmayı anlatır. Avrupa artık kendisini tarihin doğal merkezi olarak göremez; çünkü kendi ürettiği bilgi ve teknolojiyi aynı zamanda kitlesel yıkımın aracı haline getirmiştir.

Valéry, Avrupa’nın taşıdığı düşünsel enerjinin kendi sınırlarına ulaştığını savunuyor. Yüzyıllar boyunca dünyaya yön veren kültürel ve bilimsel üstünlük, artık bir güven kaynağı değil, bir kaygı sebebidir. Avrupa’nın aklı ve bilgisi insanlığı özgürleştirmek yerine onu daha büyük bir kırılganlığın içine sürüklemiştir. Bu nedenle modern uygarlık, kendi başarılarının ağırlığı altında bir tür iç çöküş yaşamaktadır. Valéry, savaş sonrası Avrupa insanının geleceğe dair inancını kaybettiğini, geçmişin büyük mirası ile yaklaşan belirsizlik arasında sıkıştığını gösteriyor.

“Avrupalı” olmanın ne anlama geldiğini de tartışıyor. Valéry’ye göre Avrupa yalnızca bir coğrafya değildir; Roma’nın siyasal düzeni, Hıristiyanlığın ahlaki mirası ve Yunan düşüncesinin eleştirel aklıyla şekillenmiş tarihsel bir bilinçtir. Ancak Avrupa’nın dünyaya yaydığı bu düşünsel miras aynı zamanda kendi ayrıcalığını da aşındırmıştır. Avrupa’nın değerleri evrenselleştikçe, Avrupa merkezli üstünlük fikri çözülmeye başlamıştır. Böylece Avrupa hem kendi kültürünü dünyaya yaymış hem de bu yayılma sonucunda kendisini sıradanlaştırmıştır.

Kitap, düşünce ile siyaset arasındaki ilişkiye de odaklanıyor. Valéry, modern çağda siyasetin kısa vadeli çıkarlarla hareket ettiğini, buna karşılık düşünsel üretimin uzun vadeli bir uygarlık bilinci gerektirdiğini savunuyor. Ona göre Avrupa’nın yeniden ayağa kalkabilmesi için yalnızca ekonomik ya da askerî güç yeterli değildir; asıl mesele, düşünsel yaratıcılığı ve eleştirel bilinci koruyabilmektir. Çünkü bir uygarlığı ayakta tutan şey yalnızca kurumlar değil, o kurumlara yön veren zihinsel enerjidir.

Valéry’nin Avrupa’yı yalnızca bir kıta olarak değil, kendi geleceğinden kuşku duyan tarihsel bir bilinç olarak ele aldığı görülüyor. Kitap, modern uygarlığın ilerleme, akıl ve üstünlük iddialarını sorgularken, Avrupa’nın yaşadığı krizin aslında modern dünyanın bütünü için geçerli bir medeniyet krizine dönüştüğünü öne sürüyor.

Paul Valéry — Tinin Krizi ve Avrupalı
Çeviren: Kerem Güner • Beyoğlu Kitabevi
Felsefe • 76 sayfa • 2026

 

Alva Noë — Dolanıklık (2026)

Alva Noë’nun bu çalışması, insanın ne olduğu sorusunu sanat, felsefe ve gündelik deneyim arasındaki ilişkiler üzerinden yeniden düşünmeye açıyor. Noë’ye göre insan, sabit bir öz ya da tamamlanmış bir varlık değildir; sürekli kendini kuran, dönüştüren ve yeniden düzenleyen bir varlıktır. Bu nedenle insan doğası, biyolojik ya da psikolojik özelliklerle tam olarak açıklanamaz. İnsan olmak, dünyayla kurulan ilişkiler içinde biçimlenen yaratıcı ve tarihsel bir deneyimdir.

Kitabın merkezindeki “dolanıklık” fikri, yaşam ile sanatın birbirinden ayrı alanlar olmadığını savunur. Noë’ye göre sanat, yalnızca hayatı temsil eden bir etkinlik değildir; hayatın kendisini dönüştüren bir pratiktir. İnsanlar sanat üretirken yalnızca nesneler yaratmaz, aynı zamanda kendi algılarını, alışkanlıklarını ve düşünme biçimlerini de değiştirirler. Bu yüzden sanat, estetik bir süs ya da kültürel bir ayrıcalık değil; insanın kendini yeniden kurma yollarından biridir. Noë, sanatın bizi gündelik alışkanlıklarımızın dışına çıkararak dünyayı başka türlü görmeye zorladığını öne sürer.

Felsefe de kitapta benzer bir işlev üstlenir. Noë’ye göre felsefe, hazır cevaplar sunan soyut bir disiplin değil; insanın doğal kabul ettiği düşünce kalıplarını sarsan eleştirel bir etkinliktir. İnsanlar alışkanlıklar, gelenekler, toplumsal normlar ve teknolojik düzenler içinde yaşar. Bu yapılar dünyayı anlamamızı sağlarken aynı zamanda bizi sınırlar. Sanat ve felsefe ise bu sınırları görünür kılarak bireyin kendisini yeniden organize etmesine imkân tanır. Noë, özgürlüğü tüm bağlardan kurtulmak olarak değil, mevcut alışkanlık biçimlerini dönüştürebilme kapasitesi olarak yorumlar.

‘Dolanıklık’ (‘The Entanglement’), zihin felsefesiyle estetik arasında güçlü bir bağ kurar. Noë’ye göre bilinç, yalnızca beynin içinde gerçekleşen biyolojik bir süreç değildir; beden, çevre, kültür ve pratiklerle birlikte oluşan etkin bir ilişkiler ağıdır. Bu nedenle sanat deneyimi, insan zihninin nasıl çalıştığını anlamak için merkezi bir öneme sahiptir. Sanat eserleri, algının pasif değil etkin bir süreç olduğunu gösterir; insanlar dünyayı yalnızca gözlemlemez, onu deneyimleyerek sürekli yeniden kurar.

Noë ayrıca, modern düşüncenin estetiği küçümseyen yaklaşımını eleştiriyor. Estetik çoğu zaman moda, zevk ya da kişisel tercih düzeyine indirgenir; oysa Noë’ye göre estetik, insan varoluşunun temel boyutlarından biridir. İnsan kendisini yalnızca bilimsel açıklamalarla anlayamaz. Çünkü insan hayatı aynı zamanda anlam, ifade, ritim, sembol ve deneyim üretir. Bu yüzden sanat, insan yaşamının kenarında duran bir etkinlik değil, onun merkezinde yer alan kurucu bir güçtür.

‘Dolanıklık’, insanı yalnızca biyolojik ya da toplumsal bir varlık olarak değil; sanat, düşünce, beden ve kültür arasındaki karmaşık ilişkiler içinde oluşan estetik bir süreç olarak ele alıyor. Noë, insanın tamamlanmış bir kimlik değil, hâlâ sürmekte olan bir eser olduğunu savunarak sanat ile felsefeyi özgürleşmenin ve kendini yeniden yaratmanın araçları olarak yeniden değerlendiriyor.

Alva Noë — Dolanıklık: Felsefe ve Sanat Hayatımızı Nasıl Şekillendirir
Çeviren: Melinda G. Esen • Sel Yayıncılık
Felsefe • 256 sayfa • 2026

Gillian Rose — Marksist Modernizm (2026)

Frankfurt Okulu düşüncesi teorik bir gelenek olarak kadar, modernitenin krizine verilmiş çok katmanlı bir entelektüel cevaptır. Gillian Rose’un, 1979’da verdiği derslerde Adorno, Lukács, Benjamin, Brecht, Bloch ve Horkheimer gibi düşünürlerin fikirlerini tarihsel bağlamlarıyla birlikte incelerken, Eleştirel Teori’nin temel meselesini Marx’ın meta fetişizmi kavramı etrafında yeniden kuruyor. Böylece kitap, Marksizmin yalnızca ekonomi politik bir çözümleme olmadığını; kültür, sanat, gündelik yaşam ve bilinç biçimlerini de açıklamaya çalışan kapsamlı bir modernlik eleştirisi olduğunu gösteriyor.

Rose’a göre Frankfurt Okulu’nun çıkış noktası, kapitalizmin yalnızca üretim ilişkilerini değil, algıyı, arzuyu ve kültürel deneyimi de dönüştürmüş olmasıdır. Marx’ın meta fetişizmi kavramı, bu düşünürler için modern toplumda insanların kendi toplumsal ilişkilerini nesnelerin doğal özellikleriymiş gibi algılamasını açıklayan temel bir araç hâline geliyor. Lukács bu süreci “şeyleşme” kavramıyla geliştirirken, Adorno modern kültür endüstrisinin bireyi edilgen kılan yapısını inceliyor. Benjamin ise modern deneyimin parçalanmış doğasını pasajlar, fotoğraf, sinema ve kent yaşamı üzerinden yorumlayarak Marksist düşünceyi estetik bir zemine taşıyor.

‘Marksist Modernizm’ (‘Marxist Modernism’), modernizmi yalnızca sanatsal bir akım olarak değil, kapitalist modernliğin yarattığı yabancılaşmaya verilen çelişkili bir tepki olarak değerlendiriyor. Rose, Brecht’in politik tiyatrosundan Bloch’un umut felsefesine kadar farklı düşünsel yönelimleri bir araya getirerek Frankfurt Okulu’nun içindeki gerilimleri de görünür kılıyor. Özellikle sanatın rolü üzerine yürütülen tartışmalar kitapta önemli bir yer tutuyor. Adorno için modern sanat, sistemin bütünleştirici mantığına karşı negatif bir direniş alanı oluştururken; Brecht daha doğrudan politik müdahaleyi savunuyor. Rose, bu ayrımları yalnızca teorik tartışmalar olarak değil, yirminci yüzyılın siyasal kırılmalarıyla bağlantılı düşünsel mücadeleler olarak okuyor.

Eserde dikkat çeken bir başka nokta da Eleştirel Teori’nin teolojiyle kurduğu karmaşık ilişki. Benjamin ve Bloch gibi isimlerde dinsel imgeler, kurtuluş düşüncesi ve mesiyanik zaman anlayışı Marksist tarih anlayışıyla iç içe geçiyor. Rose, bu yaklaşımın modernliğin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda manevi ve kültürel bir kriz olduğunu gösterdiğini savunuyor. Böylece Frankfurt Okulu düşüncesi, salt akademik bir teori olmaktan çıkıp modern insanın parçalanmış deneyimini anlamaya çalışan geniş bir eleştirel gelenek hâline geliyor.

‘Marksist Modernizm’, hem Frankfurt Okulu’na giriş niteliği taşıyan hem de Gillian Rose’un özgün düşünsel yaklaşımını ortaya koyan önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor. Kitap, Marksizmi dogmatik bir ideoloji olarak değil; kültürü, sanatı, tarihi ve toplumsal deneyimi birlikte düşünebilen canlı bir eleştirel yöntem olarak yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Gillian Rose — Marksist Modernizm: Frankfurt Okulu’nun Eleştirel Teorisine Giriş Dersleri
Çeviren: Elis Şimşon • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 160 sayfa • 2026

Gabriel Marcel — Homo Viator (2026)

Gabriel Marcel, ‘Homo Viator’da insanı tamamlanmış, sabit ve bütünüyle tanımlanabilir bir varlık olarak gören modern anlayışa karşı çıkıyor. Marcel’e göre insan, sürekli oluş halinde bulunan, kendisini yol boyunca kuran bir varlıktır. Kitabın merkezindeki “Homo Viator” kavramı da tam olarak bunu ifade ediyor: İnsan, dünyada kesin bir sonuca ulaşmış bir öz değil, sürekli arayış içinde olan bir yolcudur. Bu nedenle varoluş, sahip olunan bir durumdan çok, deneyimlenen ve her an yeniden şekillenen bir süreç olarak ele alınıyor.

Marcel, modern dünyanın insanı işlevlerine ve toplumsal rollerine indirgediğini savunuyor. Bürokratik düzen, teknik akıl ve araçsal düşünme biçimleri, bireyin kendi içsel derinliğiyle bağ kurmasını zorlaştırıyor. Ona göre çağdaş insan, dünyayı yalnızca çözülecek bir problem gibi görmeye alışmış durumda. Oysa insan ilişkileri, sevgi, sadakat, umut ve ölüm gibi temel deneyimler bir “problem” değil, ancak içinde yaşanabilecek bir “gizem” niteliği taşıyor. Marcel’in felsefesinde problem, dışarıdan analiz edilen bir nesneyi ifade ederken; gizem, insanın bizzat içinde yer aldığı ve bütünüyle nesneleştiremeyeceği varoluş alanını temsil ediyor.

Kitapta umut kavramı özel bir yere sahip. Marcel için umut, pasif bir teselli ya da iyimserlik biçimi değil; çözülme, anlamsızlık ve yalnızlık karşısında insanın varoluşa açık kalma iradesidir. Bu yüzden umut, insanın kendi sınırlarını aşmasını mümkün kılan yaratıcı bir güç olarak düşünülüyor. Sadakat, sevgi ve bağlılık da aynı bağlam içinde ele alınıyor; insanın kendisini ancak başkalarıyla kurduğu sahici ilişkiler içinde gerçekleştirebildiği savunuluyor. Marcel, bireyin yalnızca kendi içine kapanarak değil, başkalarıyla paylaşılan bir varoluş alanında anlam bulabileceğini ileri sürüyor.

‘Homo Viator’, varoluşçuluk içinde özgün bir yerde duran, daha manevi ve ilişkisel bir düşünce hattı kuruyor. Sartre’ın daha sert özgürlük anlayışından farklı olarak Marcel, insanın kırılganlığını, bağlılıklarını ve umut kapasitesini merkeze alıyor. Kitap, modern insanın yabancılaşmasına karşı, yaşamı teknik bir sistem değil, anlamın yol boyunca ortaya çıktığı canlı bir deneyim olarak düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca felsefi bir inceleme değil; insanın kendisiyle, başkalarıyla ve dünyayla yeniden ilişki kurmasına yönelik güçlü bir varoluş çağrısı niteliği taşıyor.

Gabriel Marcel — Homo Viator: Yürüyen İnsan
Çeviren: Kenan Sarıalioğlu • Fol Kitap
Felsefe • 312 sayfa • 2026

Yoshiyuki Sato — İktidar ve Direniş (2026)

Yoshiyuki Sato’nun bu çalışması, modern Fransız düşüncesinin en etkili isimlerini ortak bir problem etrafında yeniden okuyor: Eğer özne iktidar ilişkileri içinde kuruluyorsa, direniş nasıl mümkün olabilir? ‘İktidar ve Direniş’ (‘Power and Resistance’), özellikle yapısalcı ve postyapısalcı düşüncenin özneyi bağımsız ve kendinde bir varlık olarak değil, toplumsal, söylemsel ve ideolojik süreçlerin ürünü olarak ele alışını merkeze alıyor. Ancak Sato’nun temel ilgisi yalnızca iktidarın nasıl işlediğini göstermek değil; iktidarın içinden doğabilecek direniş imkanlarını araştırmak oluyor. Bu nedenle eser, yalnızca bir felsefe tarihi incelemesi değil, aynı zamanda çağdaş siyasal mücadelelere dair teorik bir müdahale niteliği taşıyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri Michel Foucault’nun iktidar analizine ayrılıyor. Sato, Foucault’nun iktidarı yalnızca baskıcı bir mekanizma olarak değil, bilgi, norm ve özne üreten üretken bir ilişki ağı şeklinde düşünmesini ayrıntılı biçimde inceliyor. Hapishanelerden okullara, tıptan cinselliğe kadar uzanan disiplin mekanizmalarının bireyi nasıl şekillendirdiğini gösterirken, direnişin de tam bu ağların içinde ortaya çıktığını vurguluyor. Foucault’ya göre iktidarın olduğu her yerde direniş ihtimali de vardır; fakat bu direniş hiçbir zaman iktidarın tamamen dışında saf bir özgürlük alanı olarak düşünülemez. Sato, bu yaklaşımın neoliberal çağda bireyin sürekli kendini yönetmeye zorlandığı yeni denetim biçimlerini anlamak açısından hâlâ güçlü bir araç sunduğunu belirtiyor.

Deleuze ve Guattari’nin düşüncesi kitapta daha hareketli ve akışkan bir direniş teorisi olarak ele alınıyor. Arzu, akış, kaçış çizgileri ve oluş kavramları üzerinden geliştirilen bu yaklaşım, merkezi iktidar yapılarını parçalayabilecek yaratıcı potansiyellere odaklanıyor. Sato’ya göre Deleuze/Guattari, direnişi yalnızca siyasal bir karşı çıkış değil, yaşamın yeni biçimlerini yaratma kapasitesi olarak düşünüyor. Derrida ise yapıların kesinliğini bozan, anlamı sürekli erteleyen yapısöküm yaklaşımıyla ele alınıyor. Sato, Derrida’nın düşüncesinde direnişin, mutlak otorite ve kesin anlam iddialarını istikrarsızlaştıran etik bir açıklık biçiminde ortaya çıktığını savunuyor.

Kitabın bir diğer önemli ekseni Louis Althusser’in ideoloji teorisi. Althusser’in bireyin ideoloji tarafından “çağrılarak” özne hâline getirildiği yönündeki yaklaşımı, öznenin özgürlüğü meselesini daha karmaşık hâle getiriyor. Sato, Althusser’in teorisindeki katılığı tartışırken, ideolojik yapılar içinde kırılma ve sapma ihtimallerinin nasıl düşünülebileceğini sorguluyor. Böylece eser, farklı düşünürler arasındaki gerilimleri yalnızca karşılaştırmıyor; onların eksik bıraktığı noktaları birbirleri üzerinden yeniden değerlendirmeye çalışıyor.

Sonuçta ‘İktidar ve Direniş’, neoliberal çağın denetim biçimlerini, öznenin kuruluşunu ve özgürlük imkanlarını anlamaya çalışan yoğun bir felsefi çalışma sunuyor. Sato, Fransız düşüncesinin büyük isimlerini dogmatik biçimde tekrarlamak yerine, onları günümüz dünyasının siyasal ve toplumsal sorunlarıyla ilişkilendiriyor. Kitap, iktidarın yalnızca dışsal baskıdan ibaret olmadığını; arzularımızı, kimliklerimizi ve düşünme biçimlerimizi şekillendiren karmaşık süreçler halinde işlediğini gösterirken, direnişin de bu süreçlerin içindeki çatlaklardan doğabileceğini savunuyor.

Yoshiyuki Sato — İktidar ve Direniş: Foucault, Deleuze/Guattari, Derrida ve Althuser
Çeviren: Kolektif • The Kitap Yayınları
Felsefe • 336 sayfa • 2026

Douglas Kutach — Nedensellik (2026)

Douglas Kutach’ın bu kitabı, felsefenin en temel ve en tartışmalı meselelerinden biri olan nedensellik kavramını çağdaş tartışmalar ışığında ele alıyor. Kutach, insanların dünyayı anlamlandırırken sürekli başvurduğu “neden-sonuç” ilişkilerinin aslında sanıldığından çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor. ‘Nedensellik’ (‘Causation’), yalnızca “Bir olay başka bir olaya nasıl neden olur?” sorusunu sormakla kalmıyor; aynı zamanda nedenselliğin bilimde, gündelik düşüncede ve metafizikte nasıl farklı biçimlerde kurulduğunu inceliyor. Böylece okur, nedenselliğin yalnızca doğadaki olayların bağlantısı değil, dünyayı açıklama biçimimizin merkezindeki temel bir düşünme modeli olduğunu fark ediyor.

Kutach, David Hume’dan günümüz analitik felsefesine uzanan nedensellik kuramlarını sistematik biçimde karşılaştırıyor. Düzenli ardışıklık teorileri, karşı-olgusal yaklaşımlar, olasılık artırıcı modeller ve üretken nedensellik anlayışları gibi farklı perspektifleri ele alırken, her yaklaşımın güçlü ve sorunlu yönlerini tartışıyor. Özellikle “fark yaratan neden” fikrine dikkat çeken yazar, bir olayın gerçekten neden sayılabilmesi için yalnızca başka bir olaydan önce gelmesinin yeterli olmadığını savunuyor. Nedensellik, olaylar arasında anlamlı bir değişim yaratabilen ilişkiler üzerinden düşünülüyor. Bu nedenle kitap, bilimsel açıklamaların nasıl kurulduğundan özgür irade tartışmalarına kadar uzanan geniş bir alana temas ediyor.

Eserin önemli yanlarından biri de nedenselliği yalnızca soyut bir metafizik problem olarak değil, bilimsel modelleme ve günlük yaşamla bağlantılı pratik bir mesele olarak ele alması. Kutach, fizik, biyoloji ve sosyal bilimlerden örneklerle nedensel açıklamaların nasıl işlediğini gösterirken, doğa yasalarıyla nedensellik arasındaki ilişkinin de kesin ve tartışmasız olmadığını vurguluyor. ‘Nedensellik’, bu yönüyle hem çağdaş analitik felsefeye giriş niteliği taşıyor hem de insanların dünyayı açıklarken kullandıkları düşünsel çerçevenin sınırlarını sorgulayan kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Douglas Kutach — Nedensellik
Çeviren: Alper Bilgehan Yardımcı • Say Yayınları
Felsefe • 232 sayfa • 2026