François L’Yvonnet — Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak (2026)

François L’Yvonnet bu kısa fakat yoğun çalışmasında, çağdaş düşüncenin en özgün isimlerinden biri olan Jean Baudrillard’ın fikir dünyasına bir giriş sunuyor. ‘Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak’ (‘Entrer dans la pensée de Jean Baudrillard’), Baudrillard’ın düşüncesini sistematik bir öğreti olarak açıklamaktan çok, okuru onun kavramsal evreninde bir yolculuğa çıkarmayı amaçlıyor. L’Yvonnet’ye göre Baudrillard’ı anlamak, hazır cevaplar veren bir filozofu okumaktan ziyade, modern dünyanın görünürde açık olan gerçekliklerini yeniden sorgulamayı öğrenmek anlamına geliyor. Bu nedenle eser, bir düşünürü özetlemekten çok onun düşünme tarzını kavramaya çalışıyor.

Kitabın merkezinde Baudrillard’ın modern toplum eleştirisi yer alıyor. Baudrillard, klasik Marksist yaklaşımların üretim ve ekonomi merkezli açıklamalarının artık yetersiz kaldığını düşünüyor. Günümüz dünyasında belirleyici olan şey, malların kullanım değeri değil, taşıdıkları göstergeler ve semboller oluyor. İnsanlar nesneleri ihtiyaçlarını karşılamak için değil, kimliklerini kurmak ve toplumsal konumlarını göstermek için tüketiyor. Böylece tüketim toplumu yalnızca ekonomik bir düzen değil, anlamların ve işaretlerin dolaşıma girdiği bir sistem hâline geliyor.

L’Yvonnet, Baudrillard’ın en önemli kavramlarından biri olan simülasyon fikrine özel önem veriyor. Baudrillard’a göre çağdaş toplumda insanlar giderek gerçekliğin kendisiyle değil, onun temsilleriyle ilişki kuruyor. Medya, reklamlar, dijital görüntüler ve iletişim ağları gerçek ile kurgu arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Sonunda ortaya “hipergerçeklik” adı verilen durum çıkıyor. Bu dünyada imgeler, temsil ettikleri gerçeklikten daha etkili ve daha belirleyici hâle geliyor. Baudrillard’ın düşüncesi, günümüzde sosyal medya ve dijital kültürün yükselişiyle birlikte daha da güncel bir anlam kazanıyor.

Kitap ayrıca Baudrillard’ın tarihe, siyasete ve iletişime ilişkin görüşlerini de ele alıyor. Baudrillard, modern dünyanın ilerleme, özgürleşme ve rasyonellik anlatılarına kuşkuyla yaklaşıyor. Ona göre çağdaş toplum, bilgi ve iletişim araçlarının artmasına rağmen daha fazla anlam üretmiyor; tersine, aşırı bilgi çoğu zaman anlamın kaybolmasına yol açıyor. Bu nedenle Baudrillard’ın metinleri yalnızca sosyoloji ya da felsefe alanında değil, sanat, sinema, medya ve kültürel çalışmalar açısından da önemli referanslar oluşturuyor.

L’Yvonnet, Baudrillard’ın geleceği tahmin eden bir kâhin değil, yaşadığı çağın görünmez eğilimlerini olağanüstü bir sezgiyle ortaya çıkaran bir düşünür olduğu söylüyor. Bugün dijital ağların, sanal kimliklerin ve görüntülerin egemen olduğu dünyada onun birçok tespiti daha anlaşılır görünüyor. Yazar, okuru Baudrillard’ın kavramlarını ezberlemeye değil, onun sorgulayıcı bakışını benimsemeye davet ediyor. Böylece kitap, Baudrillard’ın düşüncesine yönelik açık, anlaşılır ve yol gösterici bir giriş sunarken, aynı zamanda çağdaş dünyanın gerçeklik, temsil ve anlam sorunlarını yeniden düşünmeye çağırıyor.

François L’Yvonnet — Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak
Çeviren: Oğuz Adanır • Doğu Batı Yayınları
Sosyoloji • 53 sayfa • 2026

Kolektif — Yersiz Yurtsuz Sınıfsız (2026)

Göç artık yalnızca sınırları aşan insanların hikâyesi değil; çağımızın siyasal, ekonomik ve toplumsal düzenini görünür kılan büyük bir kırılma alanı. ‘Yersiz Yurtsuz Sınıfsız: Göç ve Göçmenlik Halleri’, göçü sadece “güvenlik”, “kriz” ya da “nüfus hareketi” başlıklarına indirgeyen hâkim söylemlerin dışına çıkararak, meseleyi insan hayatlarının içinden okuyor. Çünkü göç, rakamlardan ve istatistiklerden önce; yerinden edilmiş bedenlerin, parçalanmış aidiyetlerin ve yeniden kurulmaya çalışılan yaşamların hikâyesi.

Kitap, zorunlu göçün arkasındaki ekonomik eşitsizlikleri, savaşları, ekolojik yıkımları ve siyasal baskıları birlikte düşünmeye çağırıyor. İnsan hareketliliğinin yalnızca bireysel tercihlerden doğmadığını; küresel kapitalizmin, devlet politikalarının ve giderek sertleşen sınır rejimlerinin sonucu olarak şekillendiğini gösteriyor. Bir yandan yeni duvarlar, yeni dışlama biçimleri ve yeni “öteki” tanımları üretilirken, diğer yandan göçmenlerin bu kuşatılmış dünyada geliştirdiği gündelik direniş biçimleri, dayanışma ağları ve hayatta kalma stratejileri görünür hale geliyor.

Derleme, Türkiye’de giderek güvenlikçi söylemlere sıkıştırılan göç tartışmasına eleştirel bir müdahale niteliği taşıyor. Göçmenleri yalnızca mağdur ya da tehdit olarak kodlayan bakışın yerine, onları toplumsal dönüşümün aktif özneleri olarak ele alıyor. Böylece meseleye sadece devletlerin, sınırların ve politikaların gözünden değil; yerinden edilenlerin deneyimlerinden, kırılganlıklarından ve mücadelelerinden bakıyor.

‘Yersiz Yurtsuz Sınıfsız’, göçü çağımızın en yakıcı gerçeklerinden biri olarak yeniden düşünmek isteyenler için kapsamlı bir düşünsel alan açıyor. Akademisyenler, hak savunucuları ve konuya ilgi duyan okurlar için yalnızca bilgi sunan bir çalışma değil; aynı zamanda göçü anlamanın, tartışmanın ve insani bir zeminde yeniden kurmanın yollarını arayan güçlü bir çağrı niteliği taşıyor.

Kolektif — Yersiz Yurtsuz Sınıfsız: Göç ve Göçmenlik Halleri
Derleyen: Savaş Çoban, Yasemin Giritli İnceoğlu • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 416 sayfa • 2026

Kyle Chayka — Filtredünya (2026)

Kyle Chayka’nın bu çalışması, dijital çağın kültürel yapısını biçimlendiren görünmez algoritmik düzeni kıyasıya eleştiriyor. Kitap, internetin başlangıçta vaat ettiği sınırsız çeşitlilik ve özgürlük ortamının zamanla tam tersine dönüştüğünü ortaya koyuyor. Chayka’ya göre bugün Spotify’dan Netflix’e, TikTok’tan Instagram’a kadar uzanan dijital platformlar, kullanıcıya sonsuz seçenek sunuyormuş gibi görünse de aslında benzer tercihleri tekrar eden, güvenli ve öngörülebilir içerikleri öne çıkarıyor. Böylece kültür giderek daha homojen, daha risksiz ve daha tek tip bir yapıya dönüşüyor.

‘Filtredünya’ (‘Filterworld’), algoritmaların yalnızca ne tükettiğimizi değil, nasıl düşündüğümüzü ve kim olduğumuzu da etkilediğini ileri sürüyor. Chayka, modern insanın artık yalnızca kültürel ürünleri seçmediğini, seçim yapma biçiminin de platformlar tarafından yönlendirildiğini söylüyor. Eskinin rastlantısal keşif deneyimleri —bir plakçıda bulunan albüm, bir kitapçıda karşılaşılan yazar ya da bir arkadaş tavsiyesi— yerini kişiselleştirilmiş öneri sistemlerine bırakıyor. Bu sistemler kullanıcıyı sürekli “kendisine benzeyen” içeriklerle çevrelediği için farklı olanla karşılaşma ihtimali azalıyor. Sonuçta birey, özgürleşmek yerine kendi dijital profilinin içine kapanıyor.

Chayka, bu dönüşümün yalnızca tüketim alışkanlıklarını değil, üretim süreçlerini de değiştirdiğini gösteriyor. Sanatçılar, müzisyenler, yazarlar ve içerik üreticileri artık estetik ya da düşünsel kaygılar kadar algoritmaların beklentilerine göre hareket ediyor. “Ne izlenir?”, “Ne paylaşılır?”, “Ne trend olur?” soruları yaratıcı süreçlerin merkezine yerleşiyor. Böylece kültürel üretim, özgünlükten çok görünürlük ve etkileşim mantığıyla şekilleniyor. Kitap bu durumu “algoritmik kaygı” olarak tanımlıyor: İnsanların yalnızca beğenilmek değil, sistem tarafından fark edilmek için üretim yapması.

Eserin önemli vurgularından biri de algoritmaların dünyayı estetik olarak düzleştirmesi. Chayka, dünyanın farklı şehirlerinde aynı kahvecilerin, aynı dekor anlayışının, aynı müziklerin ve aynı görsel dilin yaygınlaşmasını dijital kültürün küresel etkisiyle ilişkilendiriyor. Çünkü algoritmalar yeniyi değil, daha önce başarı göstermiş olanı tekrar dolaşıma sokuyor. Bu nedenle kültürel çeşitlilik görünürde artsa bile derinlikte azalıyor. Kitap, dijital çağın kişiselleştirme söyleminin aslında büyük bir standartlaşma yarattığını savunuyor. İnsanlar farklı olduklarını düşünürken, aynı estetik kalıpların ve benzer tüketim alışkanlıklarının içinde yaşamaya başlıyor. Bu yüzden Filtredünya, yalnızca teknoloji eleştirisi değil; aynı zamanda çağdaş kültürün, bireyselliğin ve özgür iradenin nasıl dönüştüğüne dair felsefi bir sorgulama niteliği taşıyor.

Chayka’nın çözüm önerisi ise tamamen teknolojiyi reddetmek değil; algoritmaların dışında düşünme ve keşfetme kapasitesini yeniden kazanmak. Ona göre gerçek kültürel deneyim, konfor alanından çıkmayı, rastlantıya açık olmayı ve bazen zor ya da yabancı gelen şeylerle karşılaşmayı gerektiriyor. Kitap bu nedenle okuru, kendi zevklerinin gerçekten kendisine ait olup olmadığını sorgulamaya çağırıyor. Çünkü Chayka’ya göre insanı özgürleştiren şey, yalnızca seçeneklere sahip olmak değil, o seçeneklerin nasıl belirlendiğini fark edebilmek.

Kyle Chayka — Filtredünya: Algoritmalar Kültürü, Zevki ve Tercihlerimizi Nasıl Ele Geçirdi?
Çeviren: Damla Atamer • Okuyan Us Yayınları
Sosyoloji • 420 sayfa • 2026

 

Erhat Yalçın — Aşirette Yaşlılık (2026)

 

Erhat Yalçın’ın ‘Aşirette Yaşlılık: Yaşlılığın İnşası ve Yaşlıların Sosyal Statüsü’ adlı çalışması, yaşlılığı yalnızca biyolojik bir dönem olarak değil, toplumsal ilişkiler içinde anlam kazanan kültürel bir statü olarak ele alıyor. Kitap, modernleşmenin aile yapıları ve toplumsal bağlar üzerindeki dönüştürücü etkilerine rağmen, aşiret düzeninde yaşlı bireylerin hâlâ otorite, hafıza ve meşruiyet kaynağı olarak merkezi bir konum taşıdığını gösteriyor. Böylece yaşlılığın anlamı, bireysel zayıflama ya da geri çekilme üzerinden değil; deneyim, soy bağı ve toplumsal temsil gücü üzerinden yeniden düşünülüyor.

Alan araştırmalarına dayanan eser, aşiret yapılarında yaşlı bireylerin nasıl bir toplumsal değer ürettiğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Kanaat önderleri, aile büyükleri ve aşiret mensuplarıyla yapılan görüşmeler aracılığıyla, yaşlıların yalnızca geçmişin taşıyıcısı değil, aynı zamanda toplumsal düzenin sürekliliğini sağlayan aktörler olduğu ortaya konuyor. Geleneksel bilgi aktarımı, hiyerarşik ilişkiler ve akrabalık bağları, yaşlıların topluluk içindeki saygınlığını belirleyen temel unsurlar arasında yer alıyor.

Kitap aynı zamanda Türkiye’de geleneksel toplumsal yapıların dönüşümüne dair daha geniş bir tartışma yürütüyor. Modern bireyciliğin yükseldiği bir çağda aşiret yapısının yaşlılığa yüklediği anlam, alternatif bir toplumsal mantığı görünür kılıyor. Bu yönüyle çalışma, sosyoloji ve antropoloji alanları için olduğu kadar, yaşlılık, otorite ve kültürel aidiyet meselelerini anlamak isteyen okurlar için de güçlü bir düşünme zemini sunuyor.

Erhat Yalçın — Aşirette Yaşlılık: Yaşlılığın İnşası ve Yaşlıların Sosyal Statüsü
• Çizgi Kitabevi
Sosyoloji • 344 sayfa • 2026

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması (2026)

Pierre Sorlin, bu çalışmasında sinemayı yalnızca eğlence ya da estetik bir üretim alanı olarak değil, modern İtalya’nın oluşumunda belirleyici rol oynayan toplumsal ve kültürel bir güç olarak ele alıyor. Sorlin’e göre sinema, toplumu pasif biçimde yansıtan bir ayna değil; ulusal kimliği kuran, ortak bir hafıza yaratan ve insanların kendilerini aynı topluluğun parçası olarak hissetmesini sağlayan aktif bir pratiktir. Bu nedenle kitap, İtalyan sinema tarihini aynı zamanda İtalya’nın modernleşme, kentleşme ve uluslaşma sürecinin sosyolojik bir hikâyesi olarak okuyor.

Kitabın temel tezlerinden biri, dilsel ve kültürel olarak parçalı bir yapıya sahip olan İtalya’nın ortak bir “İtalyanlık” fikrini büyük ölçüde sinema aracılığıyla geliştirdiği. Özellikle sesli sinemanın yaygınlaşmasıyla birlikte farklı lehçeler ve yerel kimlikler ortak bir kültürel anlatı içinde birleşmeye başlıyor. Perdede görülen şehirler, aile yapıları, gündelik yaşam biçimleri ve toplumsal ilişkiler, milyonlarca insan için ortak bir ulusal hayal gücü yaratıyor. Böylece sinema salonları yalnızca film izlenen yerler değil, aynı zamanda ulusal aidiyetin üretildiği alanlar haline geliyor.

Sorlin, İtalyan sinema tarihini yalnızca Yeni Gerçekçilik akımı üzerinden okumaya karşı çıkıyor. Ona göre İtalyan sineması bundan çok daha geniş ve karmaşık bir gelenek içeriyor. Faşizm dönemi sinemasını da sadece propaganda olarak değerlendirmiyor; bu dönemde çekilen popüler filmlerin, halkın arzularını ve gündelik beklentilerini yansıtarak rejimin toplumsal meşruiyetini güçlendirdiğini savunuyor. Sinema bu süreçte devletin ideolojik araçlarından biri olurken aynı zamanda modern yaşamın nasıl tahayyül edileceğini de belirliyor.

Kitapta önemli yer tutan kavramlardan biri de “Filmopoli.” Sorlin bu kavramla, şehirlerin insanlar tarafından gerçek hayatta deneyimlenmeden önce sinemada hayal edildiğini anlatıyor. Özellikle kırdan kente göç sürecinde sinema, yeni gelen kitlelere şehir yaşamının kodlarını öğreten kültürel bir rehber işlevi görüyor. Modern apartman yaşamı, tüketim alışkanlıkları, romantik ilişkiler ve kentli davranış biçimleri önce perdede normalleşiyor, ardından gündelik hayata yerleşiyor.

Sorlin ayrıca İtalyan sinemasındaki “sanat sineması” ile “popüler sinema” ayrımını da inceliyor. Bir yanda festivallerde öne çıkan auteur yönetmenler ve entelektüel çevreler, diğer yanda geniş halk kitlelerinin izlediği tür filmleri bulunuyor. Bu ikili yapı, sinemanın hem kültürel prestij hem de kitlesel eğlence alanı olarak nasıl iki farklı işleve sahip olduğunu gösteriyor. Yazar, bu gerilimin yalnızca İtalya’ya özgü olmadığını; modern ulusal sinemaların çoğunda benzer biçimlerde ortaya çıktığını ileri sürüyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’ (‘Italian National Cinema’) aynı zamanda İtalyan sinemasının devlet desteğiyle nasıl güçlü bir endüstriye dönüştüğünü de anlatıyor. Cinecittà stüdyolarının kurulması, Venedik Film Festivali’nin ortaya çıkışı ve devletin sinemayı kültürel prestij aracı olarak görmesi, İtalya’nın dünya sinemasındaki etkisini artırdı. Sorlin’e göre ulusal sinema yalnızca yaratıcı yönetmenlerle değil; ekonomik altyapı, eleştiri kurumları ve kültürel politikalarla birlikte şekilleniyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’, filmleri yalnızca estetik eserler olarak değil, toplumsal dönüşümün parçası olarak inceleyen kapsamlı bir çalışma sunuyor. Sorlin, sinemanın ulusal kimlik, modern şehir yaşamı, kültürel aidiyet ve toplumsal hafıza üzerindeki etkisini görünür kılarken, İtalya örneği üzerinden sinemanın bir toplumun kendisini hayal etme biçimini nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor.

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması
Çeviren: Deniz Arslan • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 336 sayfa • 2026

Giampaolo Conte — Kapitalizmin Dönüşümü (2026)

Giampaolo Conte, bu çalışmasında “reform” kavramını yalnızca ekonomik bir düzenleme değil, kapitalizmin dünyayı yeniden örgütleme aracı olarak ele alıyor. ‘Kapitalizmin Dönüşümü’ (‘A History of Capitalist Transformation’), özellikle 2008 krizinden sonra yeniden gündeme gelen yapısal reform söyleminin tarihsel kökenlerini araştırırken, liberalizmin kendisini nasıl evrensel ve kaçınılmaz bir model gibi sunduğunu inceliyor. Conte’ye göre reform söylemi çoğu zaman özgürleşme, modernleşme ve ilerleme diliyle sunulsa da, arkasında kapitalist ilişkileri derinleştiren ve toplumsal hayatı piyasa mantığına göre yeniden biçimlendiren bir dönüşüm yatıyor.

Kitabın merkezinde Osmanlı İmparatorluğu, Mısır ve Çin örnekleri bulunuyor. Conte bu üç bölgeyi “kapitalizmin çeperi” olarak değerlendirirken, Batılı hegemonik güçlerin bu toplumları dünya kapitalizmine nasıl eklemlediğini gösteriyor. Reformlar yalnızca ekonomik alanla sınırlı kalmıyor; hukuk sisteminden bürokrasiye, eğitimden gündelik yaşama kadar uzanan geniş bir dönüşüm yaratıyor. Böylece liberal-kapitalist değerler yalnızca devlet kurumlarında değil, kültürel alışkanlıklarda ve toplumsal normlarda da yerleşik hale geliyor.

Conte, Tanzimat reformlarından Mısır’daki modernleşme hamlelerine ve Çin’in dış ticaret baskılarıyla dönüşümüne kadar pek çok süreci ortak bir çerçevede okuyor. Ona göre bu reformların temel amacı, çevre toplumlarını küresel sermaye düzenine uyumlu hale getirmekti. Modernleşme söylemi çoğu zaman bağımsızlık ve ilerleme vaadi taşısa da, pratikte dış borçlanma, ekonomik bağımlılık ve yeni sınıfsal eşitsizlikler üretiyordu. Böylece reform, bir kalkınma projesinden çok kapitalist entegrasyonun ideolojik aracı haline geliyordu.

Kitap aynı zamanda liberalizmin tarafsız ve doğal bir sistem olduğu düşüncesine de eleştirel yaklaşıyor. Conte, kapitalizmin yayılmasının yalnızca piyasa mekanizmalarıyla değil, devlet müdahaleleri, uluslararası baskılar ve kültürel hegemonya yoluyla gerçekleştiğini savunuyor. Reform kavramının tarihine bakıldığında, bugün hâlâ kullanılan birçok ekonomik reçetenin kökeninde aynı mantığın bulunduğunu ileri sürüyor: toplumu piyasa ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirmek.

‘Kapitalizmin Dönüşümü’, modernleşme anlatılarının arkasındaki güç ilişkilerini görünür kılan tarihsel bir inceleme sunuyor. Osmanlı’dan Çin’e uzanan örnekler üzerinden, reformların yalnızca teknik düzenlemeler değil; ekonomik, siyasal ve kültürel bir tahakküm biçimi olarak da işlediğini gösteriyor. Kitap, bugünün neoliberal politikalarını anlamak isteyenler için kapitalizmin tarihsel dönüşümünü geniş bir perspektifle yeniden düşünmeye çağırıyor.

Giampaolo Conte — Kapitalizmin Dönüşümü: Osmanlı, Mısır ve Çin
Çeviren: Bahattin Bayram • Dergah Yayınları
Sosyoloji • 208 sayfa • 2026

Dirk Kaesler — Max Weber (2026)

Max Weber’in yaşamını ve düşünsel mirasını tarihsel bağlamıyla birlikte ele alan bir inceleme. Dirk Kaesler bu kısa ama etkileyici kitabında, Weber’i yalnızca büyük bir kuramcı olarak değil, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçişin çalkantılı dünyasında şekillenen bir entelektüel olarak konumlandırıyor. Bu bağlamda Weber’in düşüncesinin, yaşadığı dönemin siyasal, ekonomik ve toplumsal dönüşümlerinden bağımsız anlaşılamayacağını vurguluyor.

Kitapta Weber’in hayatı, dört temel çerçeve üzerinden anlamlandırılıyor: Prusya devlet geleneği, Alman burjuvazisinin yükselişi, kapitalizmin gelişimi ve modern bürokrasinin giderek yaygınlaşması. Bu unsurlar, onun hem kişisel dünyasını hem de akademik üretimini belirleyen ana dinamikler olarak öne çıkıyor. Kaesler, Weber’in kendisini “geç doğmuş” bir düşünür olarak görmesinin, tarihsel süreçleri yorumlama biçimini nasıl etkilediğini de ayrıntılı biçimde ele alıyor.

Eserde Weber’in temel kavramları ve katkıları da sistematik bir şekilde inceleniyor. Özellikle rasyonelleşme, otorite tipleri, bürokrasi ve kapitalizmin ruhu gibi meseleler üzerinden modern toplumun yapısını anlamaya yönelik çabası öne çıkarılıyor. Weber’in çalışmaları, yalnızca sosyolojinin değil, ekonomi, siyaset bilimi ve tarih gibi alanların da temel referans noktalarından biri olarak konumlandırılıyor.

Kaesler’in yaklaşımının en dikkat çekici yönlerinden biri, Weber’in düşüncelerini soyut teoriler olarak sunmak yerine, onları biyografik unsurlarla birlikte ele alması. Aile yapısı, kişisel krizleri ve akademik kariyerindeki dönüm noktaları, onun kuramsal üretimiyle iç içe geçirilerek anlatılıyor. Böylece okur, Weber’in fikirlerinin yalnızca entelektüel bir çabanın ürünü değil, aynı zamanda yaşanmış deneyimlerin bir yansıması olduğunu daha net kavrıyor.

Sonuç olarak kitap, Max Weber’in neden modern sosyal bilimlerin en etkili isimlerinden biri olduğunu açık bir biçimde ortaya koyuyor. Hem tarihsel bağlamı hem de kuramsal derinliği birlikte sunarak, Weber’in düşüncesini anlamak isteyenler için sağlam ve bütünlüklü bir giriş niteliği taşıyor.

Dirk Kaesler — Max Weber: Hayatı ve Düşünceleri
Çeviren: Eren Paydaş • Runik Kitap
Biyografi • 138 sayfa • 2026

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak (2026)

Zygmunt Bauman’ın Peter Haffner ile olan söyleşisini barındıran bu çalışma, sosyolojinin temel işlevini “bilindik olanı sorgulamak ve yabancılaştırmak” olarak tanımlayan, farklı temalar etrafında ilerliyor. Kitap, aşk, kimlik, din, tarih, modernlik ve ahlak gibi başlıklar üzerinden hem bireysel deneyimi hem de toplumsal yapıyı birlikte düşünmeye çağırıyor.

Bauman, modern insanın en temel krizlerinden birinin ilişkilerde yaşandığını ileri sürüyor. Aşk ve cinsellik üzerine yaptığı tartışmalarda, bireylerin bağ kurma kapasitesini giderek yitirdiğini, ilişkilerin kırılgan ve geçici hale geldiğini savunuyor. Ona göre bu durum, modernitenin hız, tüketim ve belirsizlik üreten yapısıyla doğrudan ilişkili.

Deneyim ve hafıza üzerine bölümlerde, bireyin kendini geçmiş üzerinden kurduğunu; ancak modern dünyada bu sürekliliğin zayıfladığını belirtiyor. Kimlik, artık sabit değil; sürekli yeniden yazılan, parçalı ve çoğu zaman belirsiz bir yapıya dönüşüyor. Bu bağlamda modern insan, “kimse olmama” ile “başka biri olma” arasında gidip gelen bir varoluş gerilimi yaşıyor.

Toplum ve siyaset üzerine düşüncelerinde Bauman, bireyler arasındaki dayanışmanın çözülmesini ve herkesin potansiyel bir “öteki” ya da tehdit olarak algılanmasını eleştiriyor. Bu durum, modern toplumda güvensizlik ve yalnızlık duygularını derinleştiriyor. Benzer şekilde din ve köktencilik tartışmalarında, belirsizlik çağında insanların kesinlik arayışıyla daha katı inanç biçimlerine yönelebildiğini ifade ediyor.

‘Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi’ (‘Das Vertraute Unvertraut Machen’), ütopya ve gelecek düşüncesini de yeniden ele alıyor. Bauman’a göre modernlik, geleceğe dair umut üretmekte zorlanırken, aynı zamanda “insan artıkları” yaratan dışlayıcı mekanizmalar kuruyor. Bu bağlamda sistemin dışında kalanlar, görünmezleştirilen yeni “ötekiler” haline geliyor.

Son bölümde ise mutluluk ve ahlak meselesine odaklanan Bauman, iyi yaşamın hazır kalıplarla değil, bireyin etik sorumluluğu ve başkalarıyla kurduğu ilişkiler üzerinden anlam kazandığını savunuyor.

Sonuç olarak eser, okuru hem kendine hem dünyaya yeniden bakmaya zorlayan; sıradan görüneni sorgulayarak derinleştiren bir düşünme pratiği sunuyor.

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi
Çeviren: Akın Emre Pilgir • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 144 sayfa • 2026

Sibel Bekiroğlu — İhlâl Sanatı (2026)

Sibel Bekiroğlu’nun ‘İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat’ adlı çalışması, yüksek güvenlikli hapishanelerde kurulan mutlak kontrol düzeninin, göründüğü kadar kusursuz ve kapalı olmadığını ortaya koyuyor. Kitap, tecrit mimarisinin yarattığı katı disiplin, sürekli gözetim ve bedensel denetim altında şekillenen yaşamın, aynı zamanda bu düzeni aşındıran küçük ama anlamlı çatlaklar barındırdığını gösteriyor.

Eserde hapishane, yalnızca bir kapatma mekânı olarak değil, aynı zamanda iktidarın en yoğun biçimde işlediği bir alan olarak ele alınıyor. Ancak bu yoğun denetim, paradoksal biçimde, mahpusların hareket edebileceği dar ama etkili boşluklar da yaratıyor. Bekiroğlu, bu boşluklarda filizlenen gündelik pratikleri “ihlâl sanatı” olarak kavramsallaştırıyor ve mahpusların yaratıcılıkla geliştirdiği bu pratiklerin, kontrol rejimine karşı sessiz bir direnç biçimi olduğunu vurguluyor.

Kitapta, bu “ihlâl sanatı”nı somut örneklerle çeşitleniyor. Bazen leğenden basketbol potası yapmak, bazen buğulanmış cama iki kelime yazı yazmak gibi çok çeşitli yöntemlerle icra edilen bu sanat, mahpusların kendi yaşam alanlarını yeniden anlamlandırma çabasını yansıtıyor. Okuma sanatı, spor ve sağlıklı yaşam sanatı, iletişim sanatı, beslenme sanatları, elişi sanatları gibi etkinlikler, mahpusların yalnızca ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde, öznenin kendini koruma ve yeniden kurma yolları olarak ortaya çıkıyor.

Eser aynı zamanda Türkiye’de yüksek güvenlikli hapishane sisteminin tarihsel dönüşümüne de ışık tutuyor. Giderek sertleşen tecrit politikalarının, mahpusların yaşamını nasıl daralttığını gösterirken, bu daralmaya karşı gelişen direniş biçimlerini de görünür kılıyor. Böylece kitap, baskının artışı ile yaratıcılığın ve dayanışmanın güçlenmesi arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor.

Özetle ‘İhlâl Sanatı’, görünmez ve sessiz kalan gündelik direniş pratiklerini merkeze alarak, kapatılma deneyiminin tek boyutlu olmadığını ortaya koyuyor. Mahpusların, en sınırlı koşullarda bile yaşamı yeniden kurma çabalarını izleyerek, kontrol ile özgürlük arasındaki ince ve kırılgan sınırı derinlikli bir biçimde düşünmeye davet ediyor.

Sibel Bekiroğlu — İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat
• İletişim Yayınları
Sosyoloji • 223 sayfa • 2026

Miraçhan Yılmaz — Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör! (2026)

Miraçhan Yılmaz imzalı ‘Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör!’, fındığı yalnızca bir tarım ürünü olarak değil, bir toplumsal ilişkiler ağı, bir mücadele zemini ve bir tarih anlatısı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, Doğu Karadeniz’in yamaçlarında şekillenen üretim pratiklerini merkeze alarak, 1960-1980 arasındaki dönüşümü köylülerin gündelik hayatı, borç ilişkileri ve siyasal talepleri üzerinden okuyor. Böylece tarih, yukarıdan yazılan bir anlatı olmaktan çıkıp, aşağıdan yükselen deneyimlerin diliyle yeniden kuruluyor.

Çalışma, fındığın zaman içinde geçirdiği dönüşümü yalnızca ekonomik bir değişim olarak ele almıyor; aksine bu sürecin, üreticilerin adalet duygusu, geçim anlayışı ve toplumsal meşruiyet algısıyla nasıl çatıştığını gösteriyor. Geçimlik üretimden piyasa ekonomisine doğru yaşanan kırılma, köylüler açısından sadece bir uyum süreci değil; aynı zamanda bir kayıp, bir gerilim ve giderek bir direniş alanı yaratıyor. Bu noktada fındık, bir meta olmanın ötesine geçerek, yaşam biçiminin ve hak arayışının simgesine dönüşüyor.

Çalışma, Antonio Gramsci, E. P. Thompson ve Charles Tilly’den ödünç alınan kavramlar çerçevesinde, üretici köylülerin değişen geçim ilişkilerini, yükselen toplumsal taleplerini ve kitlesel hareketlerin oluşumunu birlikte ele alıyor. Thompson’un ahlâk ekonomisi yaklaşımıyla köylünün adalet algısı görünür hale gelirken, Gramsci’nin hegemonya kavramı devlet ile yerel aktörler arasındaki güç ilişkilerini açıklıyor. Tilly’nin çekişmeci siyaset perspektifi ise mitingler ve yürüyüşler gibi eylem biçimlerini, köylülerin politik özneleşme sürecinin bir parçası olarak yorumluyor.

Çağatay Edgücan Şahin’in sunuş yazısında vurguladığı gibi, eser toplumsal tarihin kıyısında kalmış özneleri merkeze alarak güçlü bir itiraz geliştiriyor. Köylüler, küçük üreticiler ve yerel aktörler bu anlatıda edilgen figürler değil; kendi taleplerini kuran, örgütlenen ve mücadele eden öznelere dönüşüyor. Kitap, bu dönüşümü hem kuramsal hem de tarihsel bir derinlikle ele alarak, yerel deneyimleri daha geniş siyasal bağlamlarla ilişkilendiriyor.

Bu çerçevede eser, üç temel eksen etrafında okunabilir. İlk olarak, üreticilerin “ahlâk ekonomisi”nin bozulmasıyla ortaya çıkan adalet arayışını gösteriyor; yani ekonomik ilişkilerdeki dönüşümün nasıl bir meşruiyet krizine yol açtığını ortaya koyuyor. İkinci olarak, devlet politikaları ile yerel talepler arasındaki gerilimin nasıl bir karşı koyuş ve alternatif siyasal dil ürettiğini izliyor. Üçüncü olarak ise mitingler, yürüyüşler ve kolektif eylemler üzerinden köylülerin nasıl politik öznelere dönüştüğünü görünür kılıyor.

Kitap, Beyceli yürüyüşü ya da Fatsa deneyimi gibi örneklerle, yerel direnişlerin aslında daha geniş bir siyasal dönüşümün parçası olduğunu gösteriyor. Bu eylemler yalnızca ekonomik taleplerin dile getirildiği anlar değil; aynı zamanda temsil, adalet ve söz hakkı arayışının kamusal ifadesi hâline geliyor. Böylece fındık etrafında şekillenen mücadeleler, bir bölge tarihinin ötesine geçerek Türkiye’nin toplumsal ve siyasal dönüşümüne dair güçlü ipuçları sunuyor.

Sonuç olarak eser, geçmişi yalnızca anlatmıyor; bugünü anlamak ve geleceği düşünmek için bir zemin kuruyor. Fındık üzerinden kurulan bu tarih, emeğin, borcun, direnişin ve umudun iç içe geçtiği bir hikâye olarak, toplumsal hafızayı yeniden canlandırıyor ve okuru şu soruyla baş başa bırakıyor: Bugünün kırılmaları karşısında, geçmişin bu mücadele deneyimleri bize ne söyleyebilir?

Miraçhan Yılmaz — Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör!: Doğu Karadeniz’de Fındığın Toplumsal Tarihi (1960-1980)
• Heretik Yayıncılık
Tarih • 268 sayfa • 2026