Kolektif — Yurttaşlığın Eski Dertleri, Yeni Gündemleri (2026)

Yurttaşlık, modern düzenin yalnızca hukuki bir statü olarak tanımladığı bir konum değil; eşitlik ve özgürlük, aidiyet ve ortak yaşamın kimleri kapsadığı, kimleri dışarıda bıraktığı üzerinden sürekli yeniden kurulan bir mücadele alanı. Elçin Aktoprak ve Füsun Üstel’in derlediği ‘Yurttaşlığın Eski Dertleri, Yeni Gündemleri’, yurttaşlığın tarihsel sorunlarını güncel siyasal dönüşümlerle birlikte ele alıyor. Kitap, yurttaşlığın değişmez bir statü olmadığını; aidiyet ölçütleri, sınırlar ve dışlama mekanizmalarıyla şekillendiğini gösteriyor.

Çalışmanın temel meselelerinden biri, eşitlik ve özgürlük iddialarıyla yurttaşlığın fiilî sınırları arasındaki gerilim. Modern ulus-devlet yurttaşlığı ortak bir siyasal topluluğun üyeliği olarak kurarken, ulusal aidiyet, cinsiyet, sınıf ve göçmenlik üzerinden hiyerarşiler üretebiliyor. Bu nedenle “kim yurttaş?” sorusu, siyasal iktidarın kimleri tanıdığı, koruduğu ve dışarıda bıraktığı sorusuna dönüşüyor. Kitap, bu çelişkilerin günümüzde ortadan kalkmadığını, yeni biçimler alarak sürdüğünü gösteriyor.

Neoliberal dönüşümün derinleştirdiği eşitsizlikler yurttaşlığın eşitlik vaadini aşındırırken, otoriterleşme demokratik kurumları zayıflatıyor ve dışlama biçimlerini güçlendiriyor. Göç rejimleri yurttaş ile yurttaş olmayan arasındaki sınırı belirginleştirirken hareketlilik, aidiyet ve haklara erişimi yeniden gündeme taşıyor. Böylece yurttaşlığın devlet-birey ilişkisi kadar gündelik hayat ve siyasal mücadeleler içinde de düşünülmesi gerektiği ortaya çıkıyor.

Eleştirel Yurttaşlık Çalışmaları’nın birikimini Türkiye’nin güncel gerçekliğiyle buluşturan kitap, mevcut yurttaşlık anlayışlarının sınırlarını sorgularken dışlanmanın biçimlerini görünür kılıyor. Dayanışmanın, tabandan gelişen siyasal ortaklıkların ve başka türlü bir birlikte yaşama ihtimalinin kanallarını düşünmeye çağırıyor. Bu çerçevede yurttaşlık, verilmiş bir kimlikten çok, eşitlik ve özgürlük talepleriyle yeniden müzakere edilen bir siyasal alan olarak ele alınıyor. Bu kitap da “başka bir ortak yaşam mümkün mü?” sorusunu yeniden açıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Elçin Aktoprak, Ezgi Duman, F. Ceren Akçabay, Fatmagül Berktay, Füsun Üstel, Göze Orhon, Gülben Salman, Lülüfer Körükmez, Nilgün Toker, Remzi Altunpolat, Süreyya Karacabey ve Zeynep Savaşçın.

Kolektif — Yurttaşlığın Eski Dertleri, Yeni Gündemleri
Derleyen: Elçin Aktoprak, Füsun Üstel • Dipnot Yayınları
Siyaset • 226 sayfa • 2026

Randall Collins — Karizma (2026)

Randall Collins’in bu eseri, karizmayı doğuştan gelen gizemli bir özellik ya da bireysel bir yetenek olarak değil, yüz yüze etkileşimler içinde üretilen toplumsal bir ilişki biçimi olarak ele alıyor. Collins, Max Weber’in karizma kavramını yeniden yorumlayarak odağı olağanüstü kişiliklerden çok, bu kişilerin çevreleriyle kurdukları etkileşimlere ve onları etkili kılan toplumsal koşullara çeviriyor. Böylece kitap, “karizmatik lider kimdir?” sorusundan çok, “karizma nasıl üretilir ve hangi koşullarda etkisini sürdürür?” sorusunun peşine düşüyor.

Kitabın çıkış noktası, günlük dilde giderek sıradanlaşan “karizma” kavramını sosyolojik anlamına yeniden kavuşturmak. Collins’e göre karizma, yalnızca çekici ya da etkileyici görünmek değildir; insanların duygularını ortak bir ritimde birleştirebilen, onları belirli bir hedef doğrultusunda harekete geçirebilen ve bu etkiyi belirli bir süre sürdürebilen toplumsal bir güçtür. Bu nedenle karizma, bireyin içinde bulunan değişmez bir özellik değil; belirli tarihsel ve toplumsal bağlamlarda ortaya çıkan, güçlenen ya da zayıflayan bir ilişkiler ağıdır.

Collins bu yaklaşımı geliştirirken iki temel kuramsal araçtan yararlanıyor: mikrososyoloji ve sosyal ağ analizi. Mikrososyoloji, insanların yüz yüze etkileşimlerinde konuşma ritmi, beden dili, duyguların yayılması, dikkat odağının kimde toplandığı ve etkileşimin yönünü kimin belirlediği gibi ayrıntıları inceliyor. Collins, bu küçük ölçekli etkileşimlerin büyük tarihsel dönüşümlerin temelini oluşturduğunu savunuyor. Bir liderin karizması, kalabalık karşısındaki duruşunda, ses tonunda, duygusal atmosferi kontrol edebilmesinde ve takipçileriyle kurduğu karşılıklı etkileşimde şekilleniyor.

Kitapta sosyal ağların önemi de özellikle vurgulanıyor. Collins’e göre hiçbir karizmatik figür tek başına yükselmiyor. Nüfuz, destekçiler, aracılar, rakipler ve kurumlar tarafından örülen ilişkiler ağı içinde gelişiyor. Karizmanın yayılması ve kalıcı hale gelmesi, kişinin yalnızca bireysel özelliklerine değil, bulunduğu sosyal ağların genişliğine ve bu ağlarda üstlendiği konuma bağlı oluyor. Böylece iktidarın kişisel olmaktan çok ilişkisel bir karakter taşıdığı gösteriliyor.

Collins tezini tarih boyunca farklı alanlarda etkili olmuş çok sayıda isim üzerinden sınıyor. İsa, Muhammed, Buda gibi din kurucularından Büyük İskender ve Napolyon gibi siyasi liderlere; Kleopatra, Jeanne d’Arc, Arabistanlı Lawrence, Hitler, Madam Mao, Eleanor Roosevelt ve Marilyn Monroe gibi birbirinden oldukça farklı figürlere kadar uzanan örnekler inceleniyor. Bu isimler ortak bir kişilik tipini temsil etmiyor; aksine her biri farklı türde karizma geliştiriyor. Böylece karizmanın tek biçimli olmadığı; dinsel, askerî, siyasal, kültürel ve medyatik koşullara göre farklı biçimler alabildiği ortaya konuyor.

‘Karizma: İktidarın ve Nüfuzun Mikrososyolojisi’ (‘Charisma: Micro-sociology of Power and Influence’), karizmanın yalnızca yükselişini değil, çözülüşünü de açıklıyor. Toplumsal koşullar değiştiğinde, destek ağları dağıldığında ya da lider ortak duygusal atmosferi koruyamadığında karizma hızla etkisini yitirebiliyor. Collins bu nedenle karizmayı kalıcı bir kişisel özellikten çok, sürekli yeniden üretilmesi gereken kırılgan bir toplumsal süreç olarak değerlendiriyor.

Sonuç olarak ‘Karizma’, Weber’in klasik yaklaşımını güncelleyerek iktidarın ve etkinin gündelik etkileşimlerden nasıl doğduğunu gösteren özgün bir çalışma. Karizmatik liderleri olağanüstü kişiler olarak yüceltmek yerine, onların etkisini mümkün kılan toplumsal mekanizmaları görünür kılıyor. İnsanların neden bazı kişilerin peşinden gittiklerini, liderliğin nasıl inşa edildiğini ve karizmanın hangi koşullarda ortaya çıkıp ortadan kaybolduğunu açıklayan kapsamlı bir mikrososyolojik çözümleme.

Randall Collins — Karizma: İktidarın ve Nüfuzun Mikrososyolojisi
Çeviren: Güney Çeğin, Abdulhalim Karaosmanoğlu • Metis Yayınları
Sosyoloji • 200 sayfa • 2026

Hayati Beşirli — İslam Öncesi Dönem Türk Yemek Sosyolojisi (2026)

Hayati Beşirli’nin ‘İslam Öncesi Dönem Türk Yemek Sosyolojisi’ adlı çalışması, yemeği yalnızca insanın biyolojik ihtiyaçlarını karşılayan bir pratik olmaktan çıkarıp toplumun örgütlenme biçimini, değerlerini, inançlarını, iktidar ilişkilerini ve kültürel hafızasını görünür kılan bir sosyolojik alan olarak ele alıyor. Kitabın temel sorusu, basitçe “İslam öncesi Türkler ne yiyordu?” değil; ne yedikleri, nasıl ürettikleri, nasıl pişirdikleri ve kimlerle paylaştıkları üzerinden nasıl bir toplumsal dünya kurdukları sorusu.

Bu bakış açısında sofra, toplumsal ilişkilerin kurulduğu sembolik bir mekâna dönüşüyor. Yemek kimi zaman bir iktidar göstergesi, kimi zaman ritüelin parçası, kimi zaman statünün işareti, kimi zaman da kimliği ve aidiyeti güçlendiren bir unsur olarak karşımıza çıkar. Böylece beslenme pratikleri, toplumsal hiyerarşilerden kutsallık anlayışına, dayanışmadan siyasal ilişkilere kadar uzanan daha geniş bir yapının parçası hâline geliyor. Kitap, özellikle yemek ile kimlik arasındaki ilişkiye odaklanarak mutfağın kültürel hafızanın taşıyıcılarından biri olduğunu vurguluyor.

Çalışmanın tarihsel çerçevesi oldukça geniş. Afanasiyevo ve Andronova kültürlerinden başlayarak Orta Asya’nın ekolojik koşulları, bozkır yaşamı, yerleşiklik, göçebelik ve yarı göçebelik arasındaki ilişkiler inceleniyor. Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar üzerinden farklı dönemlerin yemek ve mutfak pratikleri ele alınırken, Göktürk Yazıtları da toplumun beslenme anlayışını ve siyasal düşüncesini anlamak için değerlendiriliyor. “Açları doyurmak, az milleti çok kılmak” ifadesi etrafında doymak, çoğalmak ve sadakat arasındaki ilişki tartışılıyor; yiyeceğin yalnızca tüketilen bir nesne değil, toplumsal düzenin sürdürülmesinde rol oynayan bir araç olduğu gösteriliyor. Seyyahların anlatıları da 10. ve 13. yüzyıllar arasındaki Türklerin yiyeceklerine ilişkin farklı gözlemler sunuyor.

Kitabın önemli yönlerinden biri de Türk mutfak kültürünü tek ve değişmez bir yapı olarak görmemesi. Farklı coğrafyalar, ekonomik faaliyetler, savaşlar, göçler, iklim ve kültürel karşılaşmalar mutfak pratiklerinin biçimlenmesinde etkili oldu. Bu nedenle çalışma, İslam öncesi Türk mutfağını farklı mutfak tipolojileri üzerinden değerlendiriyor; doğal, kutsal, politik ve folklorik/kültürel boyutları birbirinden ayırarak yemek kültürünün taşıdığı farklı anlam katmanlarını ortaya koyuyor. Bozkır kültüründeki pişirme teknikleri de bu çerçevede ele alınarak çevresel koşullar ile mutfak teknolojisi arasındaki ilişkiye dikkat çekiliyor.

Çalışmanın son bölümünde Dede Korkut Hikâyeleri üzerinden yemek ve simgesellik meselesine yönelinmesi, kitabın tarihsel verilerle kültürel anlatılar arasındaki bağlantıyı da araştırdığını gösteriyor. Böylece yemek, yalnızca geçmişte insanların ne tükettiğini gösteren bir veri olmaktan çıkıyor; toplumsal hafızanın, sembollerin ve kültürel sürekliliğin okunabileceği bir kaynak hâline geliyor.

Beşirli’nin disiplinlerarası yaklaşımı tarih, sosyoloji, antropoloji, kültürel çalışmalar, ekonomi ve tarım bilimlerini bir araya getiriyor. Yazılı kaynaklar, seyahatnameler, tarihsel kayıtlar ve kuramsal çalışmalar birlikte değerlendirilerek Türk yemek kültürünün hem süreklilikleri hem de dönüşümleri izleniyor. Sonuçta kitap, mutfağı geçmişin gündelik hayatına açılan tali bir kapı değil, toplumun nasıl yaşadığını, nasıl örgütlendiğini, neye değer verdiğini ve kendisini nasıl tanımladığını anlamaya yarayan temel bir kültürel alan olarak konumlandırıyor.

Hayati Beşirli — İslam Öncesi Dönem Türk Yemek Sosyolojisi
• Phoenix Yayınları
Sosyoloji • 272 sayfa • 2026

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Sosyoloji (2026)

Max Weber’in sosyoloji düşüncesinin temel metinlerinden ‘Ekonomi ve Toplum: Sosyoloji’, toplumsal hayatı insanların eylemlerine yükledikleri anlamlardan başlayarak ekonomi, iktidar ve eşitsizlik ilişkilerine uzanan geniş bir çerçevede çözümlemeyi amaçlıyor. Weber, toplumu bireylerden bağımsız soyut bir bütün olarak değil, insanların başkalarının davranışlarını hesaba katarak gerçekleştirdikleri anlamlı eylemler ile bu eylemlerin zaman içinde oluşturduğu ilişkiler, düzenler ve kurumlar üzerinden kavrıyor. Bu nedenle kitap, her şeyden önce toplumsal eylem, toplumsal ilişki, düzen ve örgütlenme gibi temel sosyolojik kavramların sistematik biçimde kurulmasıyla başlıyor.

Bu kavramsal temel üzerinde Weber, ekonomik eylemin sosyolojik kategorilerine yönelerek ekonominin yalnızca mal üretimi, değişimi ve bölüşümünden ibaret olmadığını gösteriyor. İhtiyaçların karşılanmasından mübadeleye, piyasa ilişkilerinden ekonomik örgütlenmeye kadar ekonomik davranışların toplumsal ilişkiler içerisinde nasıl biçimlendiğini araştırıyor. Böylece ekonomi ile toplum arasındaki ilişkiyi tek yönlü bir nedenselliğe indirgemeden, ekonomik çıkarların toplumsal düzenlerle karşılıklı etkileşimini çözümlemeye çalışıyor.

Kitabın diğer temel eksenini tahakküm ve otorite biçimleri oluşturuyor. İnsanların neden belirli emirlere itaat ettikleri ve iktidarın hangi koşullarda meşru kabul edildiği sorularından hareket eden Weber, meşru tahakkümün farklı dayanaklarını karşılaştırarak modern toplumun siyasal ve yönetsel kurumlarını anlamaya yönelik bir model geliştiriyor. Bu çözümleme aynı zamanda modern bürokrasinin, kurallara dayalı yönetimin ve otoritenin kurumsallaşmasının ardındaki toplumsal mantığı görünür kılıyor.

Weber son olarak zümreler ve sınıflar üzerinden toplumsal eşitsizliğin farklı kaynaklarını inceliyor. Ekonomik konumun belirlediği sınıfsal farklılıklarla toplumsal itibar ve statüye dayanan zümresel ayrımları birbirinden ayırarak, toplumdaki güç dağılımının yalnızca gelir ya da mülkiyet üzerinden açıklanamayacağını ortaya koyuyor. Böylelikle ekonomik çıkarlar, toplumsal saygınlık ve iktidar ilişkilerinin birbirleriyle kesişerek eşitsizlikleri nasıl ürettiğini gösteriyor.

‘Ekonomi ve Toplum: Sosyoloji’, aynı zamanda tamamlanmış ve Weber tarafından son biçimi verilmiş yekpare bir kitabın alışılmış yayın öyküsüne sahip değil. Kökenleri Weber’in 1909’da başladığı kapsamlı projeye uzanan metinler, yaklaşık on yıllık çalışma boyunca farklı tasarılar doğrultusunda gelişmiş; Weber’in 1920’deki ölümünün ardından geride bıraktığı tamamlanmış ve parçalı çalışmalar Marianne Weber tarafından düzenlenerek yayımlanmış, sonraki baskılarda Johannes Winckelmann tarafından yeniden yapılandırılmış. Dolayısıyla eser, yalnızca Weber sosyolojisinin kavramlarını değil, onun düşüncesinin yıllar içinde geçirdiği oluşum ve dönüşüm sürecini de taşıyor.

Toplumsal eylemden ekonomik davranışa, meşru tahakkümden sınıf ve zümrelere uzanan bu kapsamıyla ‘Ekonomi ve Toplum: Sosyoloji’, Weber’in modern toplumu anlamlandırmak için geliştirdiği kavramsal araçları bir araya getirerek ekonomi, iktidar, otorite ve eşitsizliğin birbirine bağlandığı toplumsal dünyanın çok katmanlı bir haritasını sunuyor.

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Sosyoloji
Çeviren: Ayşe Zülal Büyükcoşkun • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 688 sayfa • 2026

 

Erik Olin Wright — Sınıfı Anlamak (2026)

Erik Olin Wright, ‘Sınıfı Anlamak’ta sınıf kavramının günümüz kapitalist toplumlarını açıklamadaki gücünü yeniden değerlendiriyor. Sınıfı yalnızca gelir, meslek ya da statü farkı olarak değil; sömürü, tahakküm, fırsatların denetimi ve toplumsal güç ilişkileriyle örülü çok katmanlı bir yapı olarak ele alıyor. Marx ile Weber arasındaki klasik ayrımları yeniden yorumlayan Wright, sınıf tartışmasını karşıt kuramların mücadelesi olmaktan çıkarıp, farklı yaklaşımların güçlü yanlarını bir araya getiren bütünleşik bir analiz geliştirmeyi amaçlıyor.

Kitabın ilk bölümü, Marksist, Weberci ve tabakalaşma temelli sınıf kuramlarını karşılaştırıyor. Wright, her yaklaşımın kapitalist toplumun farklı bir yönünü görünür kıldığını savunuyor: bireysel nitelikler, fırsatların tekelleştirilmesi ve sömürü ilişkileri birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan açıklama düzeyleri oluşturuyor. Weber, Charles Tilly, Aage Sørensen, Michael Mann, David Grusky, Thomas Piketty ve Guy Standing gibi düşünürlerin yaklaşımları eleştirel fakat yapıcı biçimde tartışılıyor; amaç rakip kuramları çürütmekten çok, açıklayıcı katkılarını ortak bir çerçevede buluşturuyor.

İkinci bölüm, yirmi birinci yüzyılda sınıfın hâlâ anlamlı olup olmadığını sorguluyor. Mikro-sınıf yaklaşımları, gelir ve servet eşitsizlikleri, prekarya tartışmaları ve “sınıfın ölümü” tezleri ayrıntılı biçimde inceleniyor. Wright, kapitalizmin dönüşmesiyle sınıf ilişkilerinin karmaşıklaştığını kabul ediyor; ancak bunun sınıfın ortadan kalktığı anlamına gelmediğini, tersine eşitsizliklerin yeni biçimlerde örgütlendiğini gösteriyor. Özellikle prekaryanın bağımsız bir sınıf olmaktan ziyade mevcut sınıf ilişkilerinin yeni bir görünümü olduğunu savunuyor.

Son bölümde odak, sınıf mücadeleleri ve sınıf uzlaşmalarına kayıyor. Wright, kapitalistlerle işçiler arasındaki ilişkinin yalnızca sıfır toplamlı bir çatışma olmadığını; belirli tarihsel ve kurumsal koşullarda her iki tarafın da yarar sağlayabileceği sınıf uzlaşmalarının mümkün olabileceğini ileri sürüyor. Ancak ekonomik krizler, küreselleşme ve neoliberal dönüşümler bu uzlaşma zeminini aşındırırken yeni çatışma dinamikleri yaratıyor.

‘Sınıf Anlamak’ (‘Understanding Class’), kapitalizmi anlamanın ve daha adil toplumsal düzen arayışlarının hâlâ sınıf çözümlemesini gerektirdiğini; farklı kuramsal gelenekleri birlikte düşünmenin ise bu arayışı hem analitik hem de siyasal açıdan daha güçlü kıldığını söylüyor.

Erik Olin Wright — Sınıfı Anlamak
Çeviren: Yener Çıracı • Yordam Kitap
Sosyoloji • 336 sayfa • 2026

Zygmunt Bauman — Eleştirel Bir Sosyolojiye Doğru (2026)

Zygmunt Bauman’ın bu eseri, sosyolojinin yalnızca toplumsal gerçekliği açıklayan bir disiplin değil, aynı zamanda insanların içinde yaşadıkları dünyayı sorgulamalarını ve özgürleşmelerini sağlayan eleştirel bir düşünce biçimi olması gerektiğini savunan kapsamlı bir kuramsal çalışma. Bauman, toplumsal yaşamın “doğal” ve değişmez kabul edilen düzeninin gerçekte tarihsel olarak kurulmuş ilişkilerden oluştuğunu ileri sürerek, eleştirel sosyolojiyi sağduyunun sınırlarını aşan özgürleştirici bir bilgi pratiği olarak yeniden tanımlıyor.

Kitabın ilk bölümü, Bauman’ın “ikinci doğa” adını verdiği kavram etrafında şekilleniyor. İnsanların gündelik yaşamda doğal, kaçınılmaz ve değiştirilemez sandıkları toplumsal kurumlar, kurallar ve alışkanlıklar zamanla sanki doğanın bir parçasıymış gibi algılanır. Sağduyu da bu yanılsamayı yeniden üretir; mevcut toplumsal düzeni sorgulamak yerine onu olağanlaştırır. Bauman’a göre geleneksel sosyoloji de çoğu zaman bu düzeni yalnızca açıklamakla yetiniyor ve böylece farkında olmadan egemen toplumsal yapının devamına hizmet ediyor. Bu nedenle “tutsaklığın bilimi”, insanları özgürleştirmek yerine onları mevcut düzenin sınırları içinde düşünmeye mahkûm ediyor.

İkinci bölümde Bauman, bu anlayışın felsefi temellerini eleştiriyor. Özellikle fenomenoloji ve varoluşçuluk tartışmaları üzerinden toplumsal gerçekliğin yalnızca bireysel deneyimlerle açıklanamayacağını, fakat bu deneyimlerin de tarihsel ve toplumsal koşullar içinde üretildiğini gösteriyor. Geleneksel sosyolojinin toplumsal düzeni denge ve uyum ekseninde açıklama eğilimini sorgularken, toplumun değişim ve çatışma dinamiklerini görünmez kılan yaklaşımların eleştirel düşüncenin önünde engel oluşturduğunu savunuyor. Böylece sosyolojinin görevinin yalnızca mevcut gerçekliği tasvir etmek değil, onu mümkün kılan varsayımları da açığa çıkarmak olduğunu ileri sürüyor.

Eserin merkezinde yer alan “özgürleştirici akıl” kavramı, kitabın temel tezini oluşturuyor. Bauman’a göre eleştirel sosyoloji, sağduyunun sunduğu bilgiyi daha ayrıntılı biçimde doğrulayan bir disiplin değildir; tam tersine, sağduyunun güvenilir kabul ettiği bilgilerin tarihsel olarak kurulmuş ve ideolojik biçimde meşrulaştırılmış olduğunu gösteriyor. Bu nedenle özgürleştirici düşünce, toplumun “doğal yasaları” olarak sunulan ilişkilerin aslında değiştirilebilir olduğunu ortaya koymaya çalışıyor. Sağduyunun alternatif toplumsal düzenleri imkânsız ilan etmesine karşı çıkıyor; insanların yaşadığı yabancılaşma, eşitsizlik ve baskıyı küçük teknik sorunlara indirgemek yerine bunları bütüncül tarihsel meseleler olarak yeniden görünür kılıyor.

Bauman ayrıca teknik akıl ile özgürleştirici akıl arasında önemli bir ayrım yapıyor. Teknik akıl, mevcut düzeni daha verimli işletmeye odaklanırken, özgürleştirici akıl düzenin kendisini sorguluyor. Bu nedenle eleştirel sosyoloji yalnızca daha doğru bilgi üretmeyi değil, insanların toplumsal gerçekliği farklı biçimlerde düşünebilmelerini sağlayacak eleştirel bilinç geliştirmeyi amaçlıyor. Sosyolojinin bilimsel niteliği de yalnızca nesnel gözlemden değil, toplumsal gerçekliğin tarihsel olarak kurulmuş yapısını açıklayabilme ve onu dönüştürülebilir gösterebilme kapasitesinden kaynaklanıyor. Kitabın son bölümleri, doğruluk ile meşruiyet arasındaki ilişkiyi tartışarak eleştirel bilginin yalnızca olguların doğrulanmasına değil, aynı zamanda insanların özgürleşmesini mümkün kılan bir hakikat anlayışına dayanması gerektiğini savunuyor.

Sonuç olarak ‘Eleştirel Bir Sosyolojiye Doğru: Sağduyu ve Özgürleşme Üzerine Bir Deneme’ (‘Towards a Critical Sociology: An Essay On Commonsense and Emancipation’), sosyolojiyi mevcut toplumsal düzeni onaylayan bir bilgi alanı olmaktan çıkarıp özgürleşmenin düşünsel aracı hâline getirmeyi hedefleyen güçlü bir kuramsal manifesto. Bauman, sağduyunun doğal kabul ettiği toplumsal gerçekliğin tarihsel ve değiştirilebilir olduğunu gösterirken, eleştirel sosyolojinin görevinin yalnızca toplumu anlamak değil, insanların başka bir toplumsal yaşamın mümkün olduğunu görebilmelerini sağlayacak düşünsel zemini oluşturmak olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle eser, sosyolojiyi eleştiri, tarih ve özgürleşme ekseninde yeniden tanımlayan Bauman düşüncesinin en önemli erken dönem çalışmalarından biri olarak öne çıkıyor.

Zygmunt Bauman — Eleştirel Bir Sosyolojiye Doğru: Sağduyu ve Özgürleşme Üzerine Bir Deneme
Çeviren: Bekir Balkız, Ümit Tatlıcan • Phoenix Yayınları
Sosyoloji • 216 sayfa • 2026

Gülsüm Hekimoğlu — Tabaktaki Toplum (2026)

‘Tabaktaki Toplum’, yemeği yalnızca beslenme ihtiyacını karşılayan gündelik bir pratik olarak değil, toplumun tarihini, kültürünü, iktidar ilişkilerini ve dönüşümünü görünür kılan güçlü bir toplumsal gösterge olarak ele alıyor. Gülsüm Hekimoğlu, okuru sofraya farklı bir gözle bakmaya davet ederek, en sıradan görünen yiyeceklerin bile ardında ekonomik yapıları, siyasal tercihleri, sınıfsal ayrımları, toplumsal cinsiyet ilişkilerini ve kültürel hafızayı barındırdığını gösteriyor. Böylece yemek, toplumun kendisini okumaya imkân veren kapsamlı bir sosyolojik merceğe dönüşüyor.

Kitap, yemeğin tarihsel serüvenini insanlık tarihinin büyük dönüşümleriyle birlikte izleyerek tarımın ortaya çıkışından küresel gıda sistemlerine uzanan geniş bir çerçeve kuruyor. Gıda üretimi, tüketimi ve dolaşımının yalnızca ekonomik süreçler olmadığı; aynı zamanda iktidar mücadeleleri, çevresel değişimler ve küresel eşitsizliklerle iç içe geliştiği ortaya konuyor. Küresel gıda rejiminin işleyişi, üretim biçimlerindeki dönüşümler ve modern tüketim alışkanlıkları üzerinden günümüz dünyasının yapısal sorunları tartışmaya açılıyor.

Eser, sofrayı aynı zamanda iktidarın, beden politikalarının ve toplumsal denetimin kurulduğu bir alan olarak inceliyor. Yemek tercihleri, beslenme alışkanlıkları ve beden algıları; biyopolitika, kültürel normlar ve toplumsal değerlerle birlikte değerlendiriliyor. Bunun yanında yemeklerin taşıdığı sembolik anlamlar, ritüeller, kimlik inşası, aidiyet duygusu ve kültürel belleğin oluşumundaki rolleri de sosyolojik bir perspektifle ele alınıyor. Geleneksel mutfaklardan yeni beslenme eğilimlerine uzanan değişim, toplumsal değerlerde yaşanan dönüşümün de bir göstergesi olarak okunuyor.

Kitabın son bölümünde ise Türkiye, adeta sosyolojik bir menü gibi yeniden yorumlanıyor. Bir lokma ekmekten dönere, çaydan sofradaki gündelik alışkanlıklara kadar uzanan örnekler üzerinden tarım politikalarının, göçün, kentleşmenin, küreselleşmenin, emek süreçlerinin ve ekonomik dönüşümlerin gündelik yaşama nasıl yansıdığı gösteriliyor. Böylece ‘Tabaktaki Toplum’, yemeğin ardındaki görünmeyen toplumsal hikâyeleri görünür kılan; Türkiye’yi tarih, ekonomi, kültür ve gündelik hayatın kesişiminde yeniden düşünmeye çağıran disiplinler arası bir sosyoloji çalışması olarak öne çıkıyor.

Gülsüm Hekimoğlu — Tabaktaki Toplum: Sosyolojik Bir Menü Olarak Türkiye
• Nika Yayınevi
Sosyoloji • 255 sayfa • 2026

Mustafa Demirtaş — Tatlı Hayatın Kıyısında (2026)

Göç üzerine yapılan araştırmalar çoğu zaman önceden belirlenmiş sorulara cevap arar; oysa bu çalışma, araştırmanın yönünü bizzat göçmenlerin deneyimlerinin ve meraklarının belirlemesine izin veriyor. Böylece saha, araştırmacının çizdiği sınırlar içinde tanımlanan bir alan olmaktan çıkıyor; görüşülen kişilerin anlattıkları, sordukları ve önemsedikleri meselelerle şekillenen ortak bir düşünme zemini hâline geliyor. Mustafa Demirtaş, göçü yalnızca incelenen bir olgu olarak değil, bilgi üretme biçimlerini yeniden sorgulatan bir deneyim olarak ele alıyor.

Bu yaklaşımın merkezinde dostluk yer alıyor. Ancak dostluk burada göç deneyimini açıklamak için sonradan eklenmiş bir kavram değil; göçle birlikte yeniden anlam kazanan toplumsal ve siyasal bir ilişki biçimi olarak değerlendiriliyor. Benzer şekilde göç de yalnızca sınırları aşan insanların hikâyesi değil, dostluğun nasıl kurulduğunu, nasıl sınandığını ve nasıl sürdürüldüğünü görünür kılan bir deneyim olarak okunuyor. Böylece göç ve dostluk, birbirini açıklayan iki ayrı tema olmaktan çıkıp iç içe geçen yaşam pratikleri olarak tartışılıyor.

‘Tatlı Hayatın Kıyısında’, göçün yalnızca kriz, güvenlik ya da uyum politikaları ekseninde ele alınmasına karşı çıkarak, gündelik hayatın içindeki karşılaşmalara, ilişkilenme biçimlerine ve dayanışma pratiklerine odaklanıyor. Aynı zamanda dostluğu da kişisel bir erdem ya da bireysel bir duygu olarak değil, güç ilişkileri, eşitsizlikler ve birlikte yaşama imkânlarıyla örülü siyasal bir alan olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Bu çerçevede göçmenlerin dostluğu nasıl tanımladığı, arkadaşlık ve akrabalıkla hangi noktalarda kesişip ayrıldığı, benzerlik ile farklılığın dostluk ilişkilerindeki yeri, yerleşik toplumla kurulan bağların hangi koşullarda gelişebildiği ve dayanışmanın açık talepler dile getirmeden nasıl var olabildiği gibi sorular kitabın temel eksenini oluşturuyor. Böylece eser, göçmenlerin sesini merkeze alan eleştirel bir bakışla, birlikte yaşamanın imkânlarını birbirine tutunma, karşılıklı güven ve ortak yaşam deneyimleri üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor.

Mustafa Demirtaş — Tatlı Hayatın Kıyısında: Dostluk, Göç ve Birbirine Tutunmak
• Otonom Yayıncılık
Sosyoloji • 224 sayfa • 2026

Roger Caillois — Oyunlar ve İnsanlar (2026)

Sosyoloji ve antropoloji dünyasında klasikleşen ‘Oyunlar ve İnsanlar’ (‘Les jeux et les hommes: Le masque et le vertige’) adlı eseri, oyunu yalnızca eğlence ya da boş zaman etkinliği olarak değil, insan toplumlarının örgütlenmesini, değerlerini ve kültürel gelişimini biçimlendiren temel bir olgu olarak ele alıyor. Roger Caillois, oyunun gönüllü katılıma dayandığını, gündelik yaşamdan ayrılan özel bir alan yarattığını ve kendine özgü kurallarıyla gerçek hayatın dışında işleyen yaratıcı bir düzen kurduğunu savunuyor. Bu nedenle oyun, yalnızca çocuklukla sınırlı bir uğraş değil; hukuk, sanat, siyaset ve din gibi kurumların oluşumunu anlamaya yardımcı olan temel bir anahtar niteliği taşıyor.

Kitabın merkezinde yer alan en önemli katkı, oyunların dört temel kategori altında sınıflandırılması. Agôn rekabeti ve beceriyi, aléa şansa ve kadere teslimiyeti, mimicry rol yapmayı ve başka kimliklere bürünmeyi, ilinx ise insanı gündelik bilinç durumundan uzaklaştıran baş dönmesi ve coşku deneyimlerini ifade ediyor. Caillois, bu dört oyun biçiminin tek başlarına ya da farklı birleşimler halinde hemen her toplumda görüldüğünü gösterirken, oyun kültürünün aynı zamanda insanların otorite, başarı, kader ve özgürlük anlayışlarını da yansıttığını öne sürüyor.

Eserde oyunların yalnızca bireysel deneyimler olmadığı, toplumsal düzenle sürekli etkileşim içinde bulunduğu vurgulanıyor. Rekabetin spor ve ekonomik yaşamı, şansın kumar ve kader anlayışını, taklidin tiyatrodan törensel uygulamalara kadar uzanan kültürel alanları, baş dönmesi arayışının ise ritüellerden modern eğlence biçimlerine kadar pek çok pratiği şekillendirdiği gösteriliyor. Caillois, kurallara dayalı disiplin ile spontane özgürlük arasındaki dengenin bozulduğu durumlarda oyunun yozlaşabileceğini, kimi zaman bağımlılık, aşırı rekabet veya toplumsal sapmalar üretebileceğini de tartışıyor.

Kitabın ikinci bölümünde bu kuramsal çerçeve daha da genişletiliyor. Taklit, maske ve kimlik değişimi gibi olguların bireysel psikoloji kadar siyasal iktidar ve toplumsal semboller açısından da önemli olduğu; rekabet ile şansın modern kapitalizmden profesyonel spora kadar farklı alanlarda yeniden üretildiği inceleniyor. Böylece oyun, yalnızca belirli etkinliklerle sınırlı kalmayıp gündelik yaşamın ve modern toplumun birçok kurumuna yayılan bir davranış modeli olarak değerlendiriliyor.

Tamamlayıcı metinler ve örnek incelemeler, Caillois’nın kuramını somut olaylarla destekliyor. Böceklerdeki taklit davranışlarından yetişkinliğe geçiş törenlerine, maskelerin siyasal iktidardaki kullanımından yıldız kültüne, kumar makinelerinin yarattığı bağımlılıktan toplumsal taşkınlıklara kadar uzanan örnekler, oyunun biyolojik, kültürel ve toplumsal boyutlarını birlikte ele alıyor. Böylece eser, oyun kavramını antropoloji, sosyoloji, psikoloji ve kültür tarihi arasında köprü kuran disiplinlerarası bir bakışla açıklıyor.

Caillois’nın geliştirdiği oyun tipolojisi, yayımlandığı günden bu yana oyun çalışmaları, kültür kuramı ve sosyal bilimler alanında temel başvuru kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor. Oyunun yalnızca eğlence değil, toplumların kendilerini kurma, değerlerini üretme ve dünyayı anlamlandırma biçimlerinden biri olduğunu gösteren eser, insan kültürünü farklı bir perspektiften okumak isteyenler için klasikleşmiş bir çalışma niteliği taşıyor.

Roger Caillois — Oyunlar ve İnsanlar: Maske ve Baş Dönmesi
Çeviren: Haldun Bayrı • Doğu Batı Yayınları
Antropoloji • 263 sayfa • 2026

Levent Ünsaldı — Sosyolojik Araştırmanın Mantığı (2026)

Levent Ünsaldı’nın bu çalışması, sosyolojinin yalnızca teori üretmek ya da veri toplamakla sınırlı olmayan, teorik düşünce ile ampirik araştırmayı aynı bilimsel süreç içinde buluşturan bir disiplin olduğunu savunuyor. ‘Sosyolojik Araştırmanın Mantığı (Teori Yöntem)’, günümüzde yaygınlaşan ezber dayalı teoricilik, yöntemi teknik işlemlere indirgeyen ampirizm ve kişisel sezgileri bilimsel çözümleme yerine koyan yaklaşımları eleştirirken, sosyolojik bilginin ancak sağlam bir yöntemsel muhakeme ve titiz bir araştırma pratiğiyle üretilebileceğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, sosyolojinin hakikat arayışını yeniden merkeze alarak disiplinin temel düşünme biçimini açıklamayı amaçlıyor.

Kitap boyunca yöntem ile teori birbirinden kopuk alanlar olarak değil, birbirini sürekli besleyen iki unsur olarak ele alınıyor. Sosyolojik gerçekliğin nasıl kurulduğu, araştırma nesnesinin hangi ilkelerle inşa edildiği, saha çalışmasının teknik sınırlarının ötesinde nasıl anlam kazandığı ve kavramların araştırmayı yönlendiren araçlara nasıl dönüştüğü ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Soyutlama, analojik ve ilişkisel düşünme, vakalar üzerinden muhakeme geliştirme ve genellemenin koşulları gibi başlıklar, sosyolojik bilginin üretim mantığını açıklayan temel yapı taşları olarak değerlendiriliyor. Mikro ve makro ayrımı gibi yerleşik ikiliklerin sorgulanması da disiplinin daha bütüncül bir bakış geliştirebilmesi açısından önem taşıyor.

Levent Ünsaldı, bu çalışmada yalnızca kendi sosyoloji anlayışını ortaya koymakla yetinmiyor; aynı zamanda yaratıcı düşünce ile bilimsel titizliğin birbirini dışlayan değil, birbirini güçlendiren özellikler olduğunu savunuyor. Kuramsal ve yöntemsel temelleri ortak bir çerçevede buluşturarak sahte karşıtlıkların aşılmasını hedefliyor ve sosyal bilimlerin eleştirel düşünme kapasitesini geliştirecek daha üretken bir araştırma kültürünün mümkün olduğunu ileri sürüyor. Kitap bu nedenle, araştırma sürecini mekanik kurallar dizisi olarak değil, sürekli sorgulama ve kavramsal inşa gerektiren bir düşünme etkinliği olarak ele alıyor.

Eserin dikkat çekici yönlerinden biri de çağdaş üniversite düzenine yönelik eleştirisi. Performans ölçütleri, yayın baskısı ve biçimsel başarı kriterlerinin akademik üretimi giderek yüzeyselleştirdiğini, teorik derinliği zayıflattığını ve hakikat arayışını ikinci plana ittiğini vurguluyor. Buna rağmen yazar, bilimsel araştırmanın temel amacının gerçeği kavramaya yönelik eleştirel bir çaba olduğunu savunuyor ve bu iddiadan vazgeçmeyen bir sosyoloji anlayışını kararlılıkla savunuyor. Bu yaklaşım, özellikle genç sosyal bilimciler için hem yöntemsel hem de entelektüel bir rehber niteliği taşıyor.

‘Sosyolojik Araştırmanın Mantığı’, sosyolojinin yalnızca toplumu açıklayan değil, düşünme biçimlerimizi dönüştürerek özgürleşme imkânı sunan bir bilim olduğunu hatırlatması bakımından çağdaş Türkiye sosyoloji literatürüne önemli bir katkı sağlıyor.

Levent Ünsaldı — Sosyolojik Araştırmanın Mantığı (Teori Yöntem)
• Heretik Yayıncılık
Sosyoloji • 274 sayfa • 2026