Giampaolo Conte — Kapitalizmin Dönüşümü (2026)

Giampaolo Conte, bu çalışmasında “reform” kavramını yalnızca ekonomik bir düzenleme değil, kapitalizmin dünyayı yeniden örgütleme aracı olarak ele alıyor. ‘Kapitalizmin Dönüşümü’ (‘A History of Capitalist Transformation’), özellikle 2008 krizinden sonra yeniden gündeme gelen yapısal reform söyleminin tarihsel kökenlerini araştırırken, liberalizmin kendisini nasıl evrensel ve kaçınılmaz bir model gibi sunduğunu inceliyor. Conte’ye göre reform söylemi çoğu zaman özgürleşme, modernleşme ve ilerleme diliyle sunulsa da, arkasında kapitalist ilişkileri derinleştiren ve toplumsal hayatı piyasa mantığına göre yeniden biçimlendiren bir dönüşüm yatıyor.

Kitabın merkezinde Osmanlı İmparatorluğu, Mısır ve Çin örnekleri bulunuyor. Conte bu üç bölgeyi “kapitalizmin çeperi” olarak değerlendirirken, Batılı hegemonik güçlerin bu toplumları dünya kapitalizmine nasıl eklemlediğini gösteriyor. Reformlar yalnızca ekonomik alanla sınırlı kalmıyor; hukuk sisteminden bürokrasiye, eğitimden gündelik yaşama kadar uzanan geniş bir dönüşüm yaratıyor. Böylece liberal-kapitalist değerler yalnızca devlet kurumlarında değil, kültürel alışkanlıklarda ve toplumsal normlarda da yerleşik hale geliyor.

Conte, Tanzimat reformlarından Mısır’daki modernleşme hamlelerine ve Çin’in dış ticaret baskılarıyla dönüşümüne kadar pek çok süreci ortak bir çerçevede okuyor. Ona göre bu reformların temel amacı, çevre toplumlarını küresel sermaye düzenine uyumlu hale getirmekti. Modernleşme söylemi çoğu zaman bağımsızlık ve ilerleme vaadi taşısa da, pratikte dış borçlanma, ekonomik bağımlılık ve yeni sınıfsal eşitsizlikler üretiyordu. Böylece reform, bir kalkınma projesinden çok kapitalist entegrasyonun ideolojik aracı haline geliyordu.

Kitap aynı zamanda liberalizmin tarafsız ve doğal bir sistem olduğu düşüncesine de eleştirel yaklaşıyor. Conte, kapitalizmin yayılmasının yalnızca piyasa mekanizmalarıyla değil, devlet müdahaleleri, uluslararası baskılar ve kültürel hegemonya yoluyla gerçekleştiğini savunuyor. Reform kavramının tarihine bakıldığında, bugün hâlâ kullanılan birçok ekonomik reçetenin kökeninde aynı mantığın bulunduğunu ileri sürüyor: toplumu piyasa ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirmek.

‘Kapitalizmin Dönüşümü’, modernleşme anlatılarının arkasındaki güç ilişkilerini görünür kılan tarihsel bir inceleme sunuyor. Osmanlı’dan Çin’e uzanan örnekler üzerinden, reformların yalnızca teknik düzenlemeler değil; ekonomik, siyasal ve kültürel bir tahakküm biçimi olarak da işlediğini gösteriyor. Kitap, bugünün neoliberal politikalarını anlamak isteyenler için kapitalizmin tarihsel dönüşümünü geniş bir perspektifle yeniden düşünmeye çağırıyor.

Giampaolo Conte — Kapitalizmin Dönüşümü: Osmanlı, Mısır ve Çin
Çeviren: Bahattin Bayram • Dergah Yayınları
Sosyoloji • 208 sayfa • 2026

Dirk Kaesler — Max Weber (2026)

Max Weber’in yaşamını ve düşünsel mirasını tarihsel bağlamıyla birlikte ele alan bir inceleme. Dirk Kaesler bu kısa ama etkileyici kitabında, Weber’i yalnızca büyük bir kuramcı olarak değil, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçişin çalkantılı dünyasında şekillenen bir entelektüel olarak konumlandırıyor. Bu bağlamda Weber’in düşüncesinin, yaşadığı dönemin siyasal, ekonomik ve toplumsal dönüşümlerinden bağımsız anlaşılamayacağını vurguluyor.

Kitapta Weber’in hayatı, dört temel çerçeve üzerinden anlamlandırılıyor: Prusya devlet geleneği, Alman burjuvazisinin yükselişi, kapitalizmin gelişimi ve modern bürokrasinin giderek yaygınlaşması. Bu unsurlar, onun hem kişisel dünyasını hem de akademik üretimini belirleyen ana dinamikler olarak öne çıkıyor. Kaesler, Weber’in kendisini “geç doğmuş” bir düşünür olarak görmesinin, tarihsel süreçleri yorumlama biçimini nasıl etkilediğini de ayrıntılı biçimde ele alıyor.

Eserde Weber’in temel kavramları ve katkıları da sistematik bir şekilde inceleniyor. Özellikle rasyonelleşme, otorite tipleri, bürokrasi ve kapitalizmin ruhu gibi meseleler üzerinden modern toplumun yapısını anlamaya yönelik çabası öne çıkarılıyor. Weber’in çalışmaları, yalnızca sosyolojinin değil, ekonomi, siyaset bilimi ve tarih gibi alanların da temel referans noktalarından biri olarak konumlandırılıyor.

Kaesler’in yaklaşımının en dikkat çekici yönlerinden biri, Weber’in düşüncelerini soyut teoriler olarak sunmak yerine, onları biyografik unsurlarla birlikte ele alması. Aile yapısı, kişisel krizleri ve akademik kariyerindeki dönüm noktaları, onun kuramsal üretimiyle iç içe geçirilerek anlatılıyor. Böylece okur, Weber’in fikirlerinin yalnızca entelektüel bir çabanın ürünü değil, aynı zamanda yaşanmış deneyimlerin bir yansıması olduğunu daha net kavrıyor.

Sonuç olarak kitap, Max Weber’in neden modern sosyal bilimlerin en etkili isimlerinden biri olduğunu açık bir biçimde ortaya koyuyor. Hem tarihsel bağlamı hem de kuramsal derinliği birlikte sunarak, Weber’in düşüncesini anlamak isteyenler için sağlam ve bütünlüklü bir giriş niteliği taşıyor.

Dirk Kaesler — Max Weber: Hayatı ve Düşünceleri
Çeviren: Eren Paydaş • Runik Kitap
Biyografi • 138 sayfa • 2026

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak (2026)

Zygmunt Bauman’ın Peter Haffner ile olan söyleşisini barındıran bu çalışma, sosyolojinin temel işlevini “bilindik olanı sorgulamak ve yabancılaştırmak” olarak tanımlayan, farklı temalar etrafında ilerliyor. Kitap, aşk, kimlik, din, tarih, modernlik ve ahlak gibi başlıklar üzerinden hem bireysel deneyimi hem de toplumsal yapıyı birlikte düşünmeye çağırıyor.

Bauman, modern insanın en temel krizlerinden birinin ilişkilerde yaşandığını ileri sürüyor. Aşk ve cinsellik üzerine yaptığı tartışmalarda, bireylerin bağ kurma kapasitesini giderek yitirdiğini, ilişkilerin kırılgan ve geçici hale geldiğini savunuyor. Ona göre bu durum, modernitenin hız, tüketim ve belirsizlik üreten yapısıyla doğrudan ilişkili.

Deneyim ve hafıza üzerine bölümlerde, bireyin kendini geçmiş üzerinden kurduğunu; ancak modern dünyada bu sürekliliğin zayıfladığını belirtiyor. Kimlik, artık sabit değil; sürekli yeniden yazılan, parçalı ve çoğu zaman belirsiz bir yapıya dönüşüyor. Bu bağlamda modern insan, “kimse olmama” ile “başka biri olma” arasında gidip gelen bir varoluş gerilimi yaşıyor.

Toplum ve siyaset üzerine düşüncelerinde Bauman, bireyler arasındaki dayanışmanın çözülmesini ve herkesin potansiyel bir “öteki” ya da tehdit olarak algılanmasını eleştiriyor. Bu durum, modern toplumda güvensizlik ve yalnızlık duygularını derinleştiriyor. Benzer şekilde din ve köktencilik tartışmalarında, belirsizlik çağında insanların kesinlik arayışıyla daha katı inanç biçimlerine yönelebildiğini ifade ediyor.

‘Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi’ (‘Das Vertraute Unvertraut Machen’), ütopya ve gelecek düşüncesini de yeniden ele alıyor. Bauman’a göre modernlik, geleceğe dair umut üretmekte zorlanırken, aynı zamanda “insan artıkları” yaratan dışlayıcı mekanizmalar kuruyor. Bu bağlamda sistemin dışında kalanlar, görünmezleştirilen yeni “ötekiler” haline geliyor.

Son bölümde ise mutluluk ve ahlak meselesine odaklanan Bauman, iyi yaşamın hazır kalıplarla değil, bireyin etik sorumluluğu ve başkalarıyla kurduğu ilişkiler üzerinden anlam kazandığını savunuyor.

Sonuç olarak eser, okuru hem kendine hem dünyaya yeniden bakmaya zorlayan; sıradan görüneni sorgulayarak derinleştiren bir düşünme pratiği sunuyor.

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi
Çeviren: Akın Emre Pilgir • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 144 sayfa • 2026

Sibel Bekiroğlu — İhlâl Sanatı (2026)

Sibel Bekiroğlu’nun ‘İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat’ adlı çalışması, yüksek güvenlikli hapishanelerde kurulan mutlak kontrol düzeninin, göründüğü kadar kusursuz ve kapalı olmadığını ortaya koyuyor. Kitap, tecrit mimarisinin yarattığı katı disiplin, sürekli gözetim ve bedensel denetim altında şekillenen yaşamın, aynı zamanda bu düzeni aşındıran küçük ama anlamlı çatlaklar barındırdığını gösteriyor.

Eserde hapishane, yalnızca bir kapatma mekânı olarak değil, aynı zamanda iktidarın en yoğun biçimde işlediği bir alan olarak ele alınıyor. Ancak bu yoğun denetim, paradoksal biçimde, mahpusların hareket edebileceği dar ama etkili boşluklar da yaratıyor. Bekiroğlu, bu boşluklarda filizlenen gündelik pratikleri “ihlâl sanatı” olarak kavramsallaştırıyor ve mahpusların yaratıcılıkla geliştirdiği bu pratiklerin, kontrol rejimine karşı sessiz bir direnç biçimi olduğunu vurguluyor.

Kitapta, bu “ihlâl sanatı”nı somut örneklerle çeşitleniyor. Bazen leğenden basketbol potası yapmak, bazen buğulanmış cama iki kelime yazı yazmak gibi çok çeşitli yöntemlerle icra edilen bu sanat, mahpusların kendi yaşam alanlarını yeniden anlamlandırma çabasını yansıtıyor. Okuma sanatı, spor ve sağlıklı yaşam sanatı, iletişim sanatı, beslenme sanatları, elişi sanatları gibi etkinlikler, mahpusların yalnızca ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde, öznenin kendini koruma ve yeniden kurma yolları olarak ortaya çıkıyor.

Eser aynı zamanda Türkiye’de yüksek güvenlikli hapishane sisteminin tarihsel dönüşümüne de ışık tutuyor. Giderek sertleşen tecrit politikalarının, mahpusların yaşamını nasıl daralttığını gösterirken, bu daralmaya karşı gelişen direniş biçimlerini de görünür kılıyor. Böylece kitap, baskının artışı ile yaratıcılığın ve dayanışmanın güçlenmesi arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor.

Özetle ‘İhlâl Sanatı’, görünmez ve sessiz kalan gündelik direniş pratiklerini merkeze alarak, kapatılma deneyiminin tek boyutlu olmadığını ortaya koyuyor. Mahpusların, en sınırlı koşullarda bile yaşamı yeniden kurma çabalarını izleyerek, kontrol ile özgürlük arasındaki ince ve kırılgan sınırı derinlikli bir biçimde düşünmeye davet ediyor.

Sibel Bekiroğlu — İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat
• İletişim Yayınları
Sosyoloji • 223 sayfa • 2026

Miraçhan Yılmaz — Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör! (2026)

Miraçhan Yılmaz imzalı ‘Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör!’, fındığı yalnızca bir tarım ürünü olarak değil, bir toplumsal ilişkiler ağı, bir mücadele zemini ve bir tarih anlatısı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, Doğu Karadeniz’in yamaçlarında şekillenen üretim pratiklerini merkeze alarak, 1960-1980 arasındaki dönüşümü köylülerin gündelik hayatı, borç ilişkileri ve siyasal talepleri üzerinden okuyor. Böylece tarih, yukarıdan yazılan bir anlatı olmaktan çıkıp, aşağıdan yükselen deneyimlerin diliyle yeniden kuruluyor.

Çalışma, fındığın zaman içinde geçirdiği dönüşümü yalnızca ekonomik bir değişim olarak ele almıyor; aksine bu sürecin, üreticilerin adalet duygusu, geçim anlayışı ve toplumsal meşruiyet algısıyla nasıl çatıştığını gösteriyor. Geçimlik üretimden piyasa ekonomisine doğru yaşanan kırılma, köylüler açısından sadece bir uyum süreci değil; aynı zamanda bir kayıp, bir gerilim ve giderek bir direniş alanı yaratıyor. Bu noktada fındık, bir meta olmanın ötesine geçerek, yaşam biçiminin ve hak arayışının simgesine dönüşüyor.

Çalışma, Antonio Gramsci, E. P. Thompson ve Charles Tilly’den ödünç alınan kavramlar çerçevesinde, üretici köylülerin değişen geçim ilişkilerini, yükselen toplumsal taleplerini ve kitlesel hareketlerin oluşumunu birlikte ele alıyor. Thompson’un ahlâk ekonomisi yaklaşımıyla köylünün adalet algısı görünür hale gelirken, Gramsci’nin hegemonya kavramı devlet ile yerel aktörler arasındaki güç ilişkilerini açıklıyor. Tilly’nin çekişmeci siyaset perspektifi ise mitingler ve yürüyüşler gibi eylem biçimlerini, köylülerin politik özneleşme sürecinin bir parçası olarak yorumluyor.

Çağatay Edgücan Şahin’in sunuş yazısında vurguladığı gibi, eser toplumsal tarihin kıyısında kalmış özneleri merkeze alarak güçlü bir itiraz geliştiriyor. Köylüler, küçük üreticiler ve yerel aktörler bu anlatıda edilgen figürler değil; kendi taleplerini kuran, örgütlenen ve mücadele eden öznelere dönüşüyor. Kitap, bu dönüşümü hem kuramsal hem de tarihsel bir derinlikle ele alarak, yerel deneyimleri daha geniş siyasal bağlamlarla ilişkilendiriyor.

Bu çerçevede eser, üç temel eksen etrafında okunabilir. İlk olarak, üreticilerin “ahlâk ekonomisi”nin bozulmasıyla ortaya çıkan adalet arayışını gösteriyor; yani ekonomik ilişkilerdeki dönüşümün nasıl bir meşruiyet krizine yol açtığını ortaya koyuyor. İkinci olarak, devlet politikaları ile yerel talepler arasındaki gerilimin nasıl bir karşı koyuş ve alternatif siyasal dil ürettiğini izliyor. Üçüncü olarak ise mitingler, yürüyüşler ve kolektif eylemler üzerinden köylülerin nasıl politik öznelere dönüştüğünü görünür kılıyor.

Kitap, Beyceli yürüyüşü ya da Fatsa deneyimi gibi örneklerle, yerel direnişlerin aslında daha geniş bir siyasal dönüşümün parçası olduğunu gösteriyor. Bu eylemler yalnızca ekonomik taleplerin dile getirildiği anlar değil; aynı zamanda temsil, adalet ve söz hakkı arayışının kamusal ifadesi hâline geliyor. Böylece fındık etrafında şekillenen mücadeleler, bir bölge tarihinin ötesine geçerek Türkiye’nin toplumsal ve siyasal dönüşümüne dair güçlü ipuçları sunuyor.

Sonuç olarak eser, geçmişi yalnızca anlatmıyor; bugünü anlamak ve geleceği düşünmek için bir zemin kuruyor. Fındık üzerinden kurulan bu tarih, emeğin, borcun, direnişin ve umudun iç içe geçtiği bir hikâye olarak, toplumsal hafızayı yeniden canlandırıyor ve okuru şu soruyla baş başa bırakıyor: Bugünün kırılmaları karşısında, geçmişin bu mücadele deneyimleri bize ne söyleyebilir?

Miraçhan Yılmaz — Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör!: Doğu Karadeniz’de Fındığın Toplumsal Tarihi (1960-1980)
• Heretik Yayıncılık
Tarih • 268 sayfa • 2026

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar (2026)

Bu çalışma, Max Weber’in din sosyolojisine dair en kapsamlı analizlerinden biri. Weber’in din sosyolojisini sistematik biçimde kurduğu temel metinlerden biri olarak, dinî toplulukların nasıl ortaya çıktığını, nasıl örgütlendiğini ve toplumsal hayatı nasıl şekillendirdiğini ayrıntılı biçimde inceliyor.

‘Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar’ (‘Wirtschaft und Gesellschaft: Religiöse Gemeinschaften’), dinlerin kökenine dair bir analizle başlıyor ve dinî düşüncenin büyüsel pratiklerden kurumsallaşmış yapılara doğru nasıl evrildiğini gösteriyor. Bu süreçte büyücüler ile rahipler arasındaki ayrım, dinî otoritenin farklı biçimlerini anlamak açısından belirleyici oluyor. Weber, büyünün kişisel ve pratik yönüne karşılık rahipliğin daha düzenli, kurumsal ve öğretiye dayalı bir yapı kurduğunu vurguluyor.

Kitapta tanrı kavramının gelişimi, dinî ahlak ve tabu sistemleriyle birlikte ele alınıyor. Bu çerçevede din, yalnızca kutsal olanla ilişki kurma biçimi değil, aynı zamanda davranışları düzenleyen bir normlar bütünü olarak değerlendiriliyor. Max Weber özellikle peygamber figürü üzerinden karizmatik otoritenin dinî dönüşümlerdeki rolünü analiz ediyor; peygamberin, mevcut düzeni sarsan ve yeni bir anlam dünyası kuran aktör olduğunu ortaya koyuyor.

Cemaatin oluşumu ve sürekliliği, eserin önemli bir diğer boyutunu oluşturuyor. Dinî bilgi, vaaz ve manevi rehberlik gibi pratikler aracılığıyla toplulukların nasıl bir arada tutulduğu ve yeniden üretildiği açıklanıyor. Bu noktada dinin, yalnızca bireysel inanç değil, kolektif bir yaşam biçimi olduğu vurgulanıyor.

Weber ayrıca din ile toplumsal tabakalaşma arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Zümreler ve sınıflar ile dinî yönelimler arasındaki karşılıklı etkileşim, dinin toplumsal eşitsizlikleri nasıl meşrulaştırdığı ya da sorguladığı üzerinden ele alınıyor. Bu bağlamda teodise sorunu—yani dünyadaki kötülük ve adaletsizliğin nasıl anlamlandırıldığı—merkezi bir tartışma alanı hâline geliyor.

Eserde kurtuluş ve yeniden doğuş kavramları da ayrıntılı biçimde inceleniyor. Weber, farklı dinlerin sunduğu kurtuluş yollarını karşılaştırarak bu yolların bireylerin yaşam tarzlarını nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Asketizm, mistisizm ya da dünyevi eylem gibi farklı yönelimlerin, ekonomik ve toplumsal davranışlar üzerinde doğrudan etkili olduğunu savunuyor.

Son olarak dinî etik ile dünya arasındaki ilişki ve “kültür dinleri”nin tarihsel rolü ele alınıyor. Weber, büyük dinlerin dünya ile kurduğu ilişkinin, modern toplumun rasyonelleşme süreciyle yakından bağlantılı olduğunu ileri sürüyor. Kitap, dinî toplulukları yalnızca inanç birlikleri olarak değil, toplumsal düzenin kurulmasında ve dönüşümünde aktif rol oynayan dinamik yapılar olarak analiz ediyor.

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar
Yayına hazırlayan: Vefa Saygın Öğütle
Çeviren: Şeyda Neslihan Avcı • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 576 sayfa • 2026

Norbert Wiener — İnsanın İnsan Kullanımı (2025)

Bu kitap, modern teknolojik çağın eşiğinde insan ile makine arasındaki ilişkinin nasıl dönüşeceğini hem kuramsal hem de etik bir çerçevede ele alıyor. Norbert Wiener, sibernetik düşünceyi yalnızca teknik bir alan olarak değil, toplumun yapısını yeniden şekillendiren bir paradigma olarak yorumluyor.

Kitabın merkezinde “kontrol”, “iletişim” ve feedback (geri besleme) kavramları yer alıyor. Wiener, insan ve makineyi bu kavramlar üzerinden ortak bir sistem içinde düşünerek, canlılar ile makineler arasındaki sınırların giderek bulanıklaştığını savunuyor. Ona göre bilgi, enerji kadar belirleyici bir unsur hâline geliyor ve toplumlar artık bilgi akışı üzerinden organize oluyor.

‘İnsanın İnsan Kullanımı’ (‘The Human Use of Human Beings’), otomasyonun yükselişiyle birlikte insan emeğinin dönüşümünü de analiz ediyor. Birinci Sanayi Devrimi’nde fiziksel emeğin makineler tarafından devralındığını hatırlatan Wiener, yeni dönemde zihinsel süreçlerin de makinelere aktarılmaya başladığını vurguluyor. Bu durum, yalnızca ekonomik yapıyı değil, insanın kendini anlama biçimini de kökten değiştiriyor.

Ancak kitabın asıl ağırlık noktası etik uyarılarda ortaya çıkıyor. Wiener, modern dünyanın “nasıl yapılır” bilgisine aşırı odaklanırken “ne yapılmalı” sorusunu ihmal ettiğini söylüyor. Güçlü teknolojilerin, doğru amaçlar tanımlanmadan kullanılması hâlinde yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor. Bu bağlamda geliştirdiği düşünceler, yapay zekâ ve otomasyon tartışmalarının bugünkü etik zeminini önceden haber veriyor.

Kitap, henüz 1950 gibi erken sayılabilecek bir dönemde yayınlamasına rağmen isabetli öngörüleriyle dikkat çekiyor. Wiener’a göre, en büyük tehlike makinelerin insanlaşması değil, insanların makineleşmesi. İnsan, kendi yarattığı sistemlerin içinde bir araca indirgenme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle teknolojiye yön veren şeyin yalnızca verimlilik değil, insan onuru ve özgürlüğü olması gerektiğini savunuyor.

Genel olarak eser, sibernetiği teknik bir kuram olmaktan çıkarıp insanlığın geleceğine dair felsefi bir sorgulamaya dönüştürüyor; bilgi çağının imkânlarını ve tehlikelerini aynı anda göstererek, insanın kendi yarattığı güç karşısındaki sorumluluğunu yeniden düşünmeye çağırıyor.

Norbert Wiener — İnsanın İnsan Kullanımı: Sibernetik ve Toplum
Çeviren: Ömer Alkan • Fihrist Kitap
Bilim • 194 sayfa • 2025

Hartmut Rosa — Rezonans (2026)

Modern insanın dünyayla kurduğu ilişkinin neden zayıfladığını ve bu kopuşun nasıl aşılabileceğini tartışan kapsamlı bir çalışmadır. Hartmut Rosa, modern toplumun temel dinamiğini “hızlanma” ve sürekli artış mantığı üzerinden açıklayarak, bu sürecin insanın dünyayı deneyimleme biçimini kökten dönüştürdüğünü gösteriyor.

Rosa’ya göre modern yaşam, verimlilik, kontrol ve genişleme üzerine kurulu olduğu için insan ile dünya arasındaki ilişki giderek araçsallaştı. Daha fazla şeye ulaşma, daha hızlı yaşama ve daha çok deneyim biriktirme arzusu, paradoksal biçimde derin bir yabancılaşma yarattı. İnsan, doğayı, nesneleri ve hatta diğer insanları işlevsel ölçütlerle değerlendirmeye başladı; böylece dünya ile kurulan bağ yüzeyselleşiyor ve duygusal derinliğini yitirdi.

Rosa’nın geliştirdiği “rezonans” kavramı, bu yabancılaşmaya karşı bir alternatif olarak ortaya çıkıyor. Rezonans, insanın dünya ile tek yönlü bir hâkimiyet ilişkisi kurması yerine, karşılıklı bir etkileşim içinde bulunmasını ifade ediyor. Bu ilişki biçiminde birey yalnızca dünyaya yönelmez; aynı zamanda dünyadan etkilenir, değişir ve dönüşür. Sanat, doğa, din, sevgi ya da anlamlı toplumsal ilişkiler, rezonansın mümkün olduğu alanlar olarak öne çıkıyor.

‘Rezonans: Dünya ile İlişkinin Sosyolojisi’ (‘Resonanz: Eine Soziologie der Weltbeziehung’), tatmin edici bir yaşamın daha fazla deneyim biriktirmekten değil, bu tür derin ve dönüştürücü ilişkiler kurmaktan geçtiğini savunuyor. Bu nedenle modernliğin krizini yalnızca bireysel bir sorun olarak değil, yapısal bir ilişki biçimi sorunu olarak ele alıyor.

Genel olarak kitap, insan ile dünya arasındaki ilişkinin hâkimiyet ve kontrol üzerinden değil, açıklık, duyarlılık ve karşılıklılık üzerinden yeniden düşünülmesi gerektiğini ileri sürüyor. Bu yönüyle eser, modern yaşamın hız ve verimlilik baskısı içinde kaybolan anlam arayışına güçlü bir sosyolojik çerçeve sunuyor.

Hartmut Rosa — Rezonans: Dünya ile İlişkinin Sosyolojisi
Çeviren: Mahmut Kamadan • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 672 sayfa • 2026

Michel Foucault — Ütopik Beden ve Heterotopyalar (2026)

Michel Foucault’nun 1966 tarihli iki radyo konferansını bir araya getiren bu kitap, beden ve mekân kavramlarını alışılmış sınırların ötesinde düşünmeleriyle dikkat çekiyor. Eser, mekânı yalnızca fiziksel bir zemin değil, deneyim, arzu ve iktidar ilişkilerinin kesiştiği canlı bir alan olarak ele alıyor.

“Ütopik Beden” metni, bedenin paradoksal doğasına odaklanıyor. Foucault’ya göre beden, dünyanın merkezinde yer alan ama aynı zamanda “hiçbir yer” olan bir varlık olarak tüm mekânların çıkış noktasıdır. İnsan, aynalar, imgeler, ritüeller ve estetik pratikler aracılığıyla bedenini dönüştürür, sınırlarını aşar ve onu başka yerlere taşır. Dövme, kostüm ya da dans gibi deneyimler, bedenin hem en somut gerçeklik hem de tüm ütopyaların kaynağı olduğunu gösteriyor. Böylece beden, kaçınılmaz bir sınır olduğu kadar, hayal gücünün ve kaçış arzusunun başlangıç noktası hâline gelir.

“Heterotopyalar” ise Foucault’nun “öteki mekânlar” kavramını geliştirdiği metin. Ütopyaların aksine heterotopyalar, gerçek dünyada var olan ancak mevcut düzeni askıya alan, yansıtan ve tersine çeviren alanlar olarak tanımlanıyor. Mezarlıklar, hapishaneler, tiyatrolar, aynalar ya da gemiler gibi mekânlar, toplumun normlarını hem barındırıyor hem de görünür kılıyor. Bu alanlar farklı zamanları, anlamları ve düzenleri bir araya getirerek gündelik gerçekliğin sınırlarını sorgulatıyor. Foucault, bu mekânları inceleyen düşünsel bir yaklaşımı “heterotopoloji” olarak adlandırıyor.

‘Ütopik Beden ve Heterotopyalar’ (‘Le Corps utopique suivi de Les Hétérotopies’), genel olarak beden ile mekân arasındaki ilişkiyi sabit ve nötr olmaktan çıkarıyor. Her ikisinin de tarihsel, çoğul ve politik olduğunu göstererek, insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin sürekli yeniden kurulduğunu ortaya koyuyor. Böylece eser hem bireysel deneyimi hem de toplumsal düzeni anlamak için güçlü bir felsefi çerçeve sunuyor.

Michel Foucault — Ütopik Beden ve Heterotopyalar
Çeviren: Ferda Keskin • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 64 sayfa • 2026

Norbert Wiener — Sibernetik (2026)

Hayvanlar ile makineler arasında işleyiş bakımından ortak olan denetim ve iletişim süreçlerini inceleyen öncü bir eserdir. Norbert Wiener, sibernetik adını verdiği bu yaklaşımda hem biyolojik organizmaların hem de mekanik sistemlerin bilgi alışverişi, geri bildirim ve kontrol mekanizmaları üzerinden anlaşılabileceğini savunuyor.

Kitapta temel kavram “geri bildirim”dir. Wiener’e göre bir sistemin çevresiyle etkileşimi, aldığı bilgiyi işleyip buna göre davranışını düzenlemesiyle mümkün oluyor. Bu süreç, insan sinir sisteminde olduğu kadar makinelerde de benzer biçimde işliyor. Böylece organizmalar ile makineler arasında keskin bir ayrım yerine, ortak prensipler üzerinden kurulan bir benzerlik ortaya çıkıyor.

‘Sibernetik: Hayvanda ve Makinede Kontrol ve İletişim’ (‘Cybernetics: Or Control and Communication in the Animal and the Machine’), iletişimi yalnızca mesaj iletimi olarak değil, belirsizliği azaltan bir süreç olarak ele alıyor. Bu noktada bilgi kavramı, düzen ile düzensizlik arasındaki ilişkiyle birlikte düşünülüyor. Wiener, entropi kavramını kullanarak sistemlerin düzenini korumak için sürekli bilgi alışverişine ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

Kitap aynı zamanda otomasyonun ve akıllı makinelerin toplumsal etkilerine de değiniyor. Wiener, makinelerin giderek daha karmaşık kararlar alabilmesinin insan emeği, ekonomi ve etik üzerinde önemli sonuçlar doğuracağını öngörüyor. Bu nedenle sibernetik yalnızca teknik bir alan değil, aynı zamanda toplumsal ve felsefi sonuçları olan bir düşünce çerçevesi olarak ele alınıyor.

Genel olarak eser, disiplinlerarası bir yaklaşım geliştirerek matematik, biyoloji ve mühendisliği bir araya getiriyor ve modern bilgi teorisi ile yapay zekâ çalışmalarının temellerini atan önemli bir çalışma olarak kabul ediliyor.

Norbert Wiener — Sibernetik: Hayvanda ve Makinede Kontrol ve İletişim
Çeviren: Ömer Alkan • Fihrist Kitap
Bilim • 288 sayfa • 2026