Gülsüm Hekimoğlu — Tabaktaki Toplum (2026)

‘Tabaktaki Toplum’, yemeği yalnızca beslenme ihtiyacını karşılayan gündelik bir pratik olarak değil, toplumun tarihini, kültürünü, iktidar ilişkilerini ve dönüşümünü görünür kılan güçlü bir toplumsal gösterge olarak ele alıyor. Gülsüm Hekimoğlu, okuru sofraya farklı bir gözle bakmaya davet ederek, en sıradan görünen yiyeceklerin bile ardında ekonomik yapıları, siyasal tercihleri, sınıfsal ayrımları, toplumsal cinsiyet ilişkilerini ve kültürel hafızayı barındırdığını gösteriyor. Böylece yemek, toplumun kendisini okumaya imkân veren kapsamlı bir sosyolojik merceğe dönüşüyor.

Kitap, yemeğin tarihsel serüvenini insanlık tarihinin büyük dönüşümleriyle birlikte izleyerek tarımın ortaya çıkışından küresel gıda sistemlerine uzanan geniş bir çerçeve kuruyor. Gıda üretimi, tüketimi ve dolaşımının yalnızca ekonomik süreçler olmadığı; aynı zamanda iktidar mücadeleleri, çevresel değişimler ve küresel eşitsizliklerle iç içe geliştiği ortaya konuyor. Küresel gıda rejiminin işleyişi, üretim biçimlerindeki dönüşümler ve modern tüketim alışkanlıkları üzerinden günümüz dünyasının yapısal sorunları tartışmaya açılıyor.

Eser, sofrayı aynı zamanda iktidarın, beden politikalarının ve toplumsal denetimin kurulduğu bir alan olarak inceliyor. Yemek tercihleri, beslenme alışkanlıkları ve beden algıları; biyopolitika, kültürel normlar ve toplumsal değerlerle birlikte değerlendiriliyor. Bunun yanında yemeklerin taşıdığı sembolik anlamlar, ritüeller, kimlik inşası, aidiyet duygusu ve kültürel belleğin oluşumundaki rolleri de sosyolojik bir perspektifle ele alınıyor. Geleneksel mutfaklardan yeni beslenme eğilimlerine uzanan değişim, toplumsal değerlerde yaşanan dönüşümün de bir göstergesi olarak okunuyor.

Kitabın son bölümünde ise Türkiye, adeta sosyolojik bir menü gibi yeniden yorumlanıyor. Bir lokma ekmekten dönere, çaydan sofradaki gündelik alışkanlıklara kadar uzanan örnekler üzerinden tarım politikalarının, göçün, kentleşmenin, küreselleşmenin, emek süreçlerinin ve ekonomik dönüşümlerin gündelik yaşama nasıl yansıdığı gösteriliyor. Böylece ‘Tabaktaki Toplum’, yemeğin ardındaki görünmeyen toplumsal hikâyeleri görünür kılan; Türkiye’yi tarih, ekonomi, kültür ve gündelik hayatın kesişiminde yeniden düşünmeye çağıran disiplinler arası bir sosyoloji çalışması olarak öne çıkıyor.

Gülsüm Hekimoğlu — Tabaktaki Toplum: Sosyolojik Bir Menü Olarak Türkiye
• Nika Yayınevi
Sosyoloji • 255 sayfa • 2026

Mustafa Demirtaş — Tatlı Hayatın Kıyısında (2026)

Göç üzerine yapılan araştırmalar çoğu zaman önceden belirlenmiş sorulara cevap arar; oysa bu çalışma, araştırmanın yönünü bizzat göçmenlerin deneyimlerinin ve meraklarının belirlemesine izin veriyor. Böylece saha, araştırmacının çizdiği sınırlar içinde tanımlanan bir alan olmaktan çıkıyor; görüşülen kişilerin anlattıkları, sordukları ve önemsedikleri meselelerle şekillenen ortak bir düşünme zemini hâline geliyor. Mustafa Demirtaş, göçü yalnızca incelenen bir olgu olarak değil, bilgi üretme biçimlerini yeniden sorgulatan bir deneyim olarak ele alıyor.

Bu yaklaşımın merkezinde dostluk yer alıyor. Ancak dostluk burada göç deneyimini açıklamak için sonradan eklenmiş bir kavram değil; göçle birlikte yeniden anlam kazanan toplumsal ve siyasal bir ilişki biçimi olarak değerlendiriliyor. Benzer şekilde göç de yalnızca sınırları aşan insanların hikâyesi değil, dostluğun nasıl kurulduğunu, nasıl sınandığını ve nasıl sürdürüldüğünü görünür kılan bir deneyim olarak okunuyor. Böylece göç ve dostluk, birbirini açıklayan iki ayrı tema olmaktan çıkıp iç içe geçen yaşam pratikleri olarak tartışılıyor.

‘Tatlı Hayatın Kıyısında’, göçün yalnızca kriz, güvenlik ya da uyum politikaları ekseninde ele alınmasına karşı çıkarak, gündelik hayatın içindeki karşılaşmalara, ilişkilenme biçimlerine ve dayanışma pratiklerine odaklanıyor. Aynı zamanda dostluğu da kişisel bir erdem ya da bireysel bir duygu olarak değil, güç ilişkileri, eşitsizlikler ve birlikte yaşama imkânlarıyla örülü siyasal bir alan olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Bu çerçevede göçmenlerin dostluğu nasıl tanımladığı, arkadaşlık ve akrabalıkla hangi noktalarda kesişip ayrıldığı, benzerlik ile farklılığın dostluk ilişkilerindeki yeri, yerleşik toplumla kurulan bağların hangi koşullarda gelişebildiği ve dayanışmanın açık talepler dile getirmeden nasıl var olabildiği gibi sorular kitabın temel eksenini oluşturuyor. Böylece eser, göçmenlerin sesini merkeze alan eleştirel bir bakışla, birlikte yaşamanın imkânlarını birbirine tutunma, karşılıklı güven ve ortak yaşam deneyimleri üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor.

Mustafa Demirtaş — Tatlı Hayatın Kıyısında: Dostluk, Göç ve Birbirine Tutunmak
• Otonom Yayıncılık
Sosyoloji • 224 sayfa • 2026

Roger Caillois — Oyunlar ve İnsanlar (2026)

Sosyoloji ve antropoloji dünyasında klasikleşen ‘Oyunlar ve İnsanlar’ (‘Les jeux et les hommes: Le masque et le vertige’) adlı eseri, oyunu yalnızca eğlence ya da boş zaman etkinliği olarak değil, insan toplumlarının örgütlenmesini, değerlerini ve kültürel gelişimini biçimlendiren temel bir olgu olarak ele alıyor. Roger Caillois, oyunun gönüllü katılıma dayandığını, gündelik yaşamdan ayrılan özel bir alan yarattığını ve kendine özgü kurallarıyla gerçek hayatın dışında işleyen yaratıcı bir düzen kurduğunu savunuyor. Bu nedenle oyun, yalnızca çocuklukla sınırlı bir uğraş değil; hukuk, sanat, siyaset ve din gibi kurumların oluşumunu anlamaya yardımcı olan temel bir anahtar niteliği taşıyor.

Kitabın merkezinde yer alan en önemli katkı, oyunların dört temel kategori altında sınıflandırılması. Agôn rekabeti ve beceriyi, aléa şansa ve kadere teslimiyeti, mimicry rol yapmayı ve başka kimliklere bürünmeyi, ilinx ise insanı gündelik bilinç durumundan uzaklaştıran baş dönmesi ve coşku deneyimlerini ifade ediyor. Caillois, bu dört oyun biçiminin tek başlarına ya da farklı birleşimler halinde hemen her toplumda görüldüğünü gösterirken, oyun kültürünün aynı zamanda insanların otorite, başarı, kader ve özgürlük anlayışlarını da yansıttığını öne sürüyor.

Eserde oyunların yalnızca bireysel deneyimler olmadığı, toplumsal düzenle sürekli etkileşim içinde bulunduğu vurgulanıyor. Rekabetin spor ve ekonomik yaşamı, şansın kumar ve kader anlayışını, taklidin tiyatrodan törensel uygulamalara kadar uzanan kültürel alanları, baş dönmesi arayışının ise ritüellerden modern eğlence biçimlerine kadar pek çok pratiği şekillendirdiği gösteriliyor. Caillois, kurallara dayalı disiplin ile spontane özgürlük arasındaki dengenin bozulduğu durumlarda oyunun yozlaşabileceğini, kimi zaman bağımlılık, aşırı rekabet veya toplumsal sapmalar üretebileceğini de tartışıyor.

Kitabın ikinci bölümünde bu kuramsal çerçeve daha da genişletiliyor. Taklit, maske ve kimlik değişimi gibi olguların bireysel psikoloji kadar siyasal iktidar ve toplumsal semboller açısından da önemli olduğu; rekabet ile şansın modern kapitalizmden profesyonel spora kadar farklı alanlarda yeniden üretildiği inceleniyor. Böylece oyun, yalnızca belirli etkinliklerle sınırlı kalmayıp gündelik yaşamın ve modern toplumun birçok kurumuna yayılan bir davranış modeli olarak değerlendiriliyor.

Tamamlayıcı metinler ve örnek incelemeler, Caillois’nın kuramını somut olaylarla destekliyor. Böceklerdeki taklit davranışlarından yetişkinliğe geçiş törenlerine, maskelerin siyasal iktidardaki kullanımından yıldız kültüne, kumar makinelerinin yarattığı bağımlılıktan toplumsal taşkınlıklara kadar uzanan örnekler, oyunun biyolojik, kültürel ve toplumsal boyutlarını birlikte ele alıyor. Böylece eser, oyun kavramını antropoloji, sosyoloji, psikoloji ve kültür tarihi arasında köprü kuran disiplinlerarası bir bakışla açıklıyor.

Caillois’nın geliştirdiği oyun tipolojisi, yayımlandığı günden bu yana oyun çalışmaları, kültür kuramı ve sosyal bilimler alanında temel başvuru kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor. Oyunun yalnızca eğlence değil, toplumların kendilerini kurma, değerlerini üretme ve dünyayı anlamlandırma biçimlerinden biri olduğunu gösteren eser, insan kültürünü farklı bir perspektiften okumak isteyenler için klasikleşmiş bir çalışma niteliği taşıyor.

Roger Caillois — Oyunlar ve İnsanlar: Maske ve Baş Dönmesi
Çeviren: Haldun Bayrı • Doğu Batı Yayınları
Antropoloji • 263 sayfa • 2026

Levent Ünsaldı — Sosyolojik Araştırmanın Mantığı (2026)

Levent Ünsaldı’nın bu çalışması, sosyolojinin yalnızca teori üretmek ya da veri toplamakla sınırlı olmayan, teorik düşünce ile ampirik araştırmayı aynı bilimsel süreç içinde buluşturan bir disiplin olduğunu savunuyor. ‘Sosyolojik Araştırmanın Mantığı (Teori Yöntem)’, günümüzde yaygınlaşan ezber dayalı teoricilik, yöntemi teknik işlemlere indirgeyen ampirizm ve kişisel sezgileri bilimsel çözümleme yerine koyan yaklaşımları eleştirirken, sosyolojik bilginin ancak sağlam bir yöntemsel muhakeme ve titiz bir araştırma pratiğiyle üretilebileceğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, sosyolojinin hakikat arayışını yeniden merkeze alarak disiplinin temel düşünme biçimini açıklamayı amaçlıyor.

Kitap boyunca yöntem ile teori birbirinden kopuk alanlar olarak değil, birbirini sürekli besleyen iki unsur olarak ele alınıyor. Sosyolojik gerçekliğin nasıl kurulduğu, araştırma nesnesinin hangi ilkelerle inşa edildiği, saha çalışmasının teknik sınırlarının ötesinde nasıl anlam kazandığı ve kavramların araştırmayı yönlendiren araçlara nasıl dönüştüğü ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Soyutlama, analojik ve ilişkisel düşünme, vakalar üzerinden muhakeme geliştirme ve genellemenin koşulları gibi başlıklar, sosyolojik bilginin üretim mantığını açıklayan temel yapı taşları olarak değerlendiriliyor. Mikro ve makro ayrımı gibi yerleşik ikiliklerin sorgulanması da disiplinin daha bütüncül bir bakış geliştirebilmesi açısından önem taşıyor.

Levent Ünsaldı, bu çalışmada yalnızca kendi sosyoloji anlayışını ortaya koymakla yetinmiyor; aynı zamanda yaratıcı düşünce ile bilimsel titizliğin birbirini dışlayan değil, birbirini güçlendiren özellikler olduğunu savunuyor. Kuramsal ve yöntemsel temelleri ortak bir çerçevede buluşturarak sahte karşıtlıkların aşılmasını hedefliyor ve sosyal bilimlerin eleştirel düşünme kapasitesini geliştirecek daha üretken bir araştırma kültürünün mümkün olduğunu ileri sürüyor. Kitap bu nedenle, araştırma sürecini mekanik kurallar dizisi olarak değil, sürekli sorgulama ve kavramsal inşa gerektiren bir düşünme etkinliği olarak ele alıyor.

Eserin dikkat çekici yönlerinden biri de çağdaş üniversite düzenine yönelik eleştirisi. Performans ölçütleri, yayın baskısı ve biçimsel başarı kriterlerinin akademik üretimi giderek yüzeyselleştirdiğini, teorik derinliği zayıflattığını ve hakikat arayışını ikinci plana ittiğini vurguluyor. Buna rağmen yazar, bilimsel araştırmanın temel amacının gerçeği kavramaya yönelik eleştirel bir çaba olduğunu savunuyor ve bu iddiadan vazgeçmeyen bir sosyoloji anlayışını kararlılıkla savunuyor. Bu yaklaşım, özellikle genç sosyal bilimciler için hem yöntemsel hem de entelektüel bir rehber niteliği taşıyor.

‘Sosyolojik Araştırmanın Mantığı’, sosyolojinin yalnızca toplumu açıklayan değil, düşünme biçimlerimizi dönüştürerek özgürleşme imkânı sunan bir bilim olduğunu hatırlatması bakımından çağdaş Türkiye sosyoloji literatürüne önemli bir katkı sağlıyor.

Levent Ünsaldı — Sosyolojik Araştırmanın Mantığı (Teori Yöntem)
• Heretik Yayıncılık
Sosyoloji • 274 sayfa • 2026

François L’Yvonnet — Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak (2026)

François L’Yvonnet bu kısa fakat yoğun çalışmasında, çağdaş düşüncenin en özgün isimlerinden biri olan Jean Baudrillard’ın fikir dünyasına bir giriş sunuyor. ‘Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak’ (‘Entrer dans la pensée de Jean Baudrillard’), Baudrillard’ın düşüncesini sistematik bir öğreti olarak açıklamaktan çok, okuru onun kavramsal evreninde bir yolculuğa çıkarmayı amaçlıyor. L’Yvonnet’ye göre Baudrillard’ı anlamak, hazır cevaplar veren bir filozofu okumaktan ziyade, modern dünyanın görünürde açık olan gerçekliklerini yeniden sorgulamayı öğrenmek anlamına geliyor. Bu nedenle eser, bir düşünürü özetlemekten çok onun düşünme tarzını kavramaya çalışıyor.

Kitabın merkezinde Baudrillard’ın modern toplum eleştirisi yer alıyor. Baudrillard, klasik Marksist yaklaşımların üretim ve ekonomi merkezli açıklamalarının artık yetersiz kaldığını düşünüyor. Günümüz dünyasında belirleyici olan şey, malların kullanım değeri değil, taşıdıkları göstergeler ve semboller oluyor. İnsanlar nesneleri ihtiyaçlarını karşılamak için değil, kimliklerini kurmak ve toplumsal konumlarını göstermek için tüketiyor. Böylece tüketim toplumu yalnızca ekonomik bir düzen değil, anlamların ve işaretlerin dolaşıma girdiği bir sistem hâline geliyor.

L’Yvonnet, Baudrillard’ın en önemli kavramlarından biri olan simülasyon fikrine özel önem veriyor. Baudrillard’a göre çağdaş toplumda insanlar giderek gerçekliğin kendisiyle değil, onun temsilleriyle ilişki kuruyor. Medya, reklamlar, dijital görüntüler ve iletişim ağları gerçek ile kurgu arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Sonunda ortaya “hipergerçeklik” adı verilen durum çıkıyor. Bu dünyada imgeler, temsil ettikleri gerçeklikten daha etkili ve daha belirleyici hâle geliyor. Baudrillard’ın düşüncesi, günümüzde sosyal medya ve dijital kültürün yükselişiyle birlikte daha da güncel bir anlam kazanıyor.

Kitap ayrıca Baudrillard’ın tarihe, siyasete ve iletişime ilişkin görüşlerini de ele alıyor. Baudrillard, modern dünyanın ilerleme, özgürleşme ve rasyonellik anlatılarına kuşkuyla yaklaşıyor. Ona göre çağdaş toplum, bilgi ve iletişim araçlarının artmasına rağmen daha fazla anlam üretmiyor; tersine, aşırı bilgi çoğu zaman anlamın kaybolmasına yol açıyor. Bu nedenle Baudrillard’ın metinleri yalnızca sosyoloji ya da felsefe alanında değil, sanat, sinema, medya ve kültürel çalışmalar açısından da önemli referanslar oluşturuyor.

L’Yvonnet, Baudrillard’ın geleceği tahmin eden bir kâhin değil, yaşadığı çağın görünmez eğilimlerini olağanüstü bir sezgiyle ortaya çıkaran bir düşünür olduğu söylüyor. Bugün dijital ağların, sanal kimliklerin ve görüntülerin egemen olduğu dünyada onun birçok tespiti daha anlaşılır görünüyor. Yazar, okuru Baudrillard’ın kavramlarını ezberlemeye değil, onun sorgulayıcı bakışını benimsemeye davet ediyor. Böylece kitap, Baudrillard’ın düşüncesine yönelik açık, anlaşılır ve yol gösterici bir giriş sunarken, aynı zamanda çağdaş dünyanın gerçeklik, temsil ve anlam sorunlarını yeniden düşünmeye çağırıyor.

François L’Yvonnet — Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak
Çeviren: Oğuz Adanır • Doğu Batı Yayınları
Sosyoloji • 53 sayfa • 2026

Kolektif — Yersiz Yurtsuz Sınıfsız (2026)

Göç artık yalnızca sınırları aşan insanların hikâyesi değil; çağımızın siyasal, ekonomik ve toplumsal düzenini görünür kılan büyük bir kırılma alanı. ‘Yersiz Yurtsuz Sınıfsız: Göç ve Göçmenlik Halleri’, göçü sadece “güvenlik”, “kriz” ya da “nüfus hareketi” başlıklarına indirgeyen hâkim söylemlerin dışına çıkararak, meseleyi insan hayatlarının içinden okuyor. Çünkü göç, rakamlardan ve istatistiklerden önce; yerinden edilmiş bedenlerin, parçalanmış aidiyetlerin ve yeniden kurulmaya çalışılan yaşamların hikâyesi.

Kitap, zorunlu göçün arkasındaki ekonomik eşitsizlikleri, savaşları, ekolojik yıkımları ve siyasal baskıları birlikte düşünmeye çağırıyor. İnsan hareketliliğinin yalnızca bireysel tercihlerden doğmadığını; küresel kapitalizmin, devlet politikalarının ve giderek sertleşen sınır rejimlerinin sonucu olarak şekillendiğini gösteriyor. Bir yandan yeni duvarlar, yeni dışlama biçimleri ve yeni “öteki” tanımları üretilirken, diğer yandan göçmenlerin bu kuşatılmış dünyada geliştirdiği gündelik direniş biçimleri, dayanışma ağları ve hayatta kalma stratejileri görünür hale geliyor.

Derleme, Türkiye’de giderek güvenlikçi söylemlere sıkıştırılan göç tartışmasına eleştirel bir müdahale niteliği taşıyor. Göçmenleri yalnızca mağdur ya da tehdit olarak kodlayan bakışın yerine, onları toplumsal dönüşümün aktif özneleri olarak ele alıyor. Böylece meseleye sadece devletlerin, sınırların ve politikaların gözünden değil; yerinden edilenlerin deneyimlerinden, kırılganlıklarından ve mücadelelerinden bakıyor.

‘Yersiz Yurtsuz Sınıfsız’, göçü çağımızın en yakıcı gerçeklerinden biri olarak yeniden düşünmek isteyenler için kapsamlı bir düşünsel alan açıyor. Akademisyenler, hak savunucuları ve konuya ilgi duyan okurlar için yalnızca bilgi sunan bir çalışma değil; aynı zamanda göçü anlamanın, tartışmanın ve insani bir zeminde yeniden kurmanın yollarını arayan güçlü bir çağrı niteliği taşıyor.

Kolektif — Yersiz Yurtsuz Sınıfsız: Göç ve Göçmenlik Halleri
Derleyen: Savaş Çoban, Yasemin Giritli İnceoğlu • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 416 sayfa • 2026

Kyle Chayka — Filtredünya (2026)

Kyle Chayka’nın bu çalışması, dijital çağın kültürel yapısını biçimlendiren görünmez algoritmik düzeni kıyasıya eleştiriyor. Kitap, internetin başlangıçta vaat ettiği sınırsız çeşitlilik ve özgürlük ortamının zamanla tam tersine dönüştüğünü ortaya koyuyor. Chayka’ya göre bugün Spotify’dan Netflix’e, TikTok’tan Instagram’a kadar uzanan dijital platformlar, kullanıcıya sonsuz seçenek sunuyormuş gibi görünse de aslında benzer tercihleri tekrar eden, güvenli ve öngörülebilir içerikleri öne çıkarıyor. Böylece kültür giderek daha homojen, daha risksiz ve daha tek tip bir yapıya dönüşüyor.

‘Filtredünya’ (‘Filterworld’), algoritmaların yalnızca ne tükettiğimizi değil, nasıl düşündüğümüzü ve kim olduğumuzu da etkilediğini ileri sürüyor. Chayka, modern insanın artık yalnızca kültürel ürünleri seçmediğini, seçim yapma biçiminin de platformlar tarafından yönlendirildiğini söylüyor. Eskinin rastlantısal keşif deneyimleri —bir plakçıda bulunan albüm, bir kitapçıda karşılaşılan yazar ya da bir arkadaş tavsiyesi— yerini kişiselleştirilmiş öneri sistemlerine bırakıyor. Bu sistemler kullanıcıyı sürekli “kendisine benzeyen” içeriklerle çevrelediği için farklı olanla karşılaşma ihtimali azalıyor. Sonuçta birey, özgürleşmek yerine kendi dijital profilinin içine kapanıyor.

Chayka, bu dönüşümün yalnızca tüketim alışkanlıklarını değil, üretim süreçlerini de değiştirdiğini gösteriyor. Sanatçılar, müzisyenler, yazarlar ve içerik üreticileri artık estetik ya da düşünsel kaygılar kadar algoritmaların beklentilerine göre hareket ediyor. “Ne izlenir?”, “Ne paylaşılır?”, “Ne trend olur?” soruları yaratıcı süreçlerin merkezine yerleşiyor. Böylece kültürel üretim, özgünlükten çok görünürlük ve etkileşim mantığıyla şekilleniyor. Kitap bu durumu “algoritmik kaygı” olarak tanımlıyor: İnsanların yalnızca beğenilmek değil, sistem tarafından fark edilmek için üretim yapması.

Eserin önemli vurgularından biri de algoritmaların dünyayı estetik olarak düzleştirmesi. Chayka, dünyanın farklı şehirlerinde aynı kahvecilerin, aynı dekor anlayışının, aynı müziklerin ve aynı görsel dilin yaygınlaşmasını dijital kültürün küresel etkisiyle ilişkilendiriyor. Çünkü algoritmalar yeniyi değil, daha önce başarı göstermiş olanı tekrar dolaşıma sokuyor. Bu nedenle kültürel çeşitlilik görünürde artsa bile derinlikte azalıyor. Kitap, dijital çağın kişiselleştirme söyleminin aslında büyük bir standartlaşma yarattığını savunuyor. İnsanlar farklı olduklarını düşünürken, aynı estetik kalıpların ve benzer tüketim alışkanlıklarının içinde yaşamaya başlıyor. Bu yüzden Filtredünya, yalnızca teknoloji eleştirisi değil; aynı zamanda çağdaş kültürün, bireyselliğin ve özgür iradenin nasıl dönüştüğüne dair felsefi bir sorgulama niteliği taşıyor.

Chayka’nın çözüm önerisi ise tamamen teknolojiyi reddetmek değil; algoritmaların dışında düşünme ve keşfetme kapasitesini yeniden kazanmak. Ona göre gerçek kültürel deneyim, konfor alanından çıkmayı, rastlantıya açık olmayı ve bazen zor ya da yabancı gelen şeylerle karşılaşmayı gerektiriyor. Kitap bu nedenle okuru, kendi zevklerinin gerçekten kendisine ait olup olmadığını sorgulamaya çağırıyor. Çünkü Chayka’ya göre insanı özgürleştiren şey, yalnızca seçeneklere sahip olmak değil, o seçeneklerin nasıl belirlendiğini fark edebilmek.

Kyle Chayka — Filtredünya: Algoritmalar Kültürü, Zevki ve Tercihlerimizi Nasıl Ele Geçirdi?
Çeviren: Damla Atamer • Okuyan Us Yayınları
Sosyoloji • 420 sayfa • 2026

 

Erhat Yalçın — Aşirette Yaşlılık (2026)

 

Erhat Yalçın’ın ‘Aşirette Yaşlılık: Yaşlılığın İnşası ve Yaşlıların Sosyal Statüsü’ adlı çalışması, yaşlılığı yalnızca biyolojik bir dönem olarak değil, toplumsal ilişkiler içinde anlam kazanan kültürel bir statü olarak ele alıyor. Kitap, modernleşmenin aile yapıları ve toplumsal bağlar üzerindeki dönüştürücü etkilerine rağmen, aşiret düzeninde yaşlı bireylerin hâlâ otorite, hafıza ve meşruiyet kaynağı olarak merkezi bir konum taşıdığını gösteriyor. Böylece yaşlılığın anlamı, bireysel zayıflama ya da geri çekilme üzerinden değil; deneyim, soy bağı ve toplumsal temsil gücü üzerinden yeniden düşünülüyor.

Alan araştırmalarına dayanan eser, aşiret yapılarında yaşlı bireylerin nasıl bir toplumsal değer ürettiğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Kanaat önderleri, aile büyükleri ve aşiret mensuplarıyla yapılan görüşmeler aracılığıyla, yaşlıların yalnızca geçmişin taşıyıcısı değil, aynı zamanda toplumsal düzenin sürekliliğini sağlayan aktörler olduğu ortaya konuyor. Geleneksel bilgi aktarımı, hiyerarşik ilişkiler ve akrabalık bağları, yaşlıların topluluk içindeki saygınlığını belirleyen temel unsurlar arasında yer alıyor.

Kitap aynı zamanda Türkiye’de geleneksel toplumsal yapıların dönüşümüne dair daha geniş bir tartışma yürütüyor. Modern bireyciliğin yükseldiği bir çağda aşiret yapısının yaşlılığa yüklediği anlam, alternatif bir toplumsal mantığı görünür kılıyor. Bu yönüyle çalışma, sosyoloji ve antropoloji alanları için olduğu kadar, yaşlılık, otorite ve kültürel aidiyet meselelerini anlamak isteyen okurlar için de güçlü bir düşünme zemini sunuyor.

Erhat Yalçın — Aşirette Yaşlılık: Yaşlılığın İnşası ve Yaşlıların Sosyal Statüsü
• Çizgi Kitabevi
Sosyoloji • 344 sayfa • 2026

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması (2026)

Pierre Sorlin, bu çalışmasında sinemayı yalnızca eğlence ya da estetik bir üretim alanı olarak değil, modern İtalya’nın oluşumunda belirleyici rol oynayan toplumsal ve kültürel bir güç olarak ele alıyor. Sorlin’e göre sinema, toplumu pasif biçimde yansıtan bir ayna değil; ulusal kimliği kuran, ortak bir hafıza yaratan ve insanların kendilerini aynı topluluğun parçası olarak hissetmesini sağlayan aktif bir pratiktir. Bu nedenle kitap, İtalyan sinema tarihini aynı zamanda İtalya’nın modernleşme, kentleşme ve uluslaşma sürecinin sosyolojik bir hikâyesi olarak okuyor.

Kitabın temel tezlerinden biri, dilsel ve kültürel olarak parçalı bir yapıya sahip olan İtalya’nın ortak bir “İtalyanlık” fikrini büyük ölçüde sinema aracılığıyla geliştirdiği. Özellikle sesli sinemanın yaygınlaşmasıyla birlikte farklı lehçeler ve yerel kimlikler ortak bir kültürel anlatı içinde birleşmeye başlıyor. Perdede görülen şehirler, aile yapıları, gündelik yaşam biçimleri ve toplumsal ilişkiler, milyonlarca insan için ortak bir ulusal hayal gücü yaratıyor. Böylece sinema salonları yalnızca film izlenen yerler değil, aynı zamanda ulusal aidiyetin üretildiği alanlar haline geliyor.

Sorlin, İtalyan sinema tarihini yalnızca Yeni Gerçekçilik akımı üzerinden okumaya karşı çıkıyor. Ona göre İtalyan sineması bundan çok daha geniş ve karmaşık bir gelenek içeriyor. Faşizm dönemi sinemasını da sadece propaganda olarak değerlendirmiyor; bu dönemde çekilen popüler filmlerin, halkın arzularını ve gündelik beklentilerini yansıtarak rejimin toplumsal meşruiyetini güçlendirdiğini savunuyor. Sinema bu süreçte devletin ideolojik araçlarından biri olurken aynı zamanda modern yaşamın nasıl tahayyül edileceğini de belirliyor.

Kitapta önemli yer tutan kavramlardan biri de “Filmopoli.” Sorlin bu kavramla, şehirlerin insanlar tarafından gerçek hayatta deneyimlenmeden önce sinemada hayal edildiğini anlatıyor. Özellikle kırdan kente göç sürecinde sinema, yeni gelen kitlelere şehir yaşamının kodlarını öğreten kültürel bir rehber işlevi görüyor. Modern apartman yaşamı, tüketim alışkanlıkları, romantik ilişkiler ve kentli davranış biçimleri önce perdede normalleşiyor, ardından gündelik hayata yerleşiyor.

Sorlin ayrıca İtalyan sinemasındaki “sanat sineması” ile “popüler sinema” ayrımını da inceliyor. Bir yanda festivallerde öne çıkan auteur yönetmenler ve entelektüel çevreler, diğer yanda geniş halk kitlelerinin izlediği tür filmleri bulunuyor. Bu ikili yapı, sinemanın hem kültürel prestij hem de kitlesel eğlence alanı olarak nasıl iki farklı işleve sahip olduğunu gösteriyor. Yazar, bu gerilimin yalnızca İtalya’ya özgü olmadığını; modern ulusal sinemaların çoğunda benzer biçimlerde ortaya çıktığını ileri sürüyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’ (‘Italian National Cinema’) aynı zamanda İtalyan sinemasının devlet desteğiyle nasıl güçlü bir endüstriye dönüştüğünü de anlatıyor. Cinecittà stüdyolarının kurulması, Venedik Film Festivali’nin ortaya çıkışı ve devletin sinemayı kültürel prestij aracı olarak görmesi, İtalya’nın dünya sinemasındaki etkisini artırdı. Sorlin’e göre ulusal sinema yalnızca yaratıcı yönetmenlerle değil; ekonomik altyapı, eleştiri kurumları ve kültürel politikalarla birlikte şekilleniyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’, filmleri yalnızca estetik eserler olarak değil, toplumsal dönüşümün parçası olarak inceleyen kapsamlı bir çalışma sunuyor. Sorlin, sinemanın ulusal kimlik, modern şehir yaşamı, kültürel aidiyet ve toplumsal hafıza üzerindeki etkisini görünür kılarken, İtalya örneği üzerinden sinemanın bir toplumun kendisini hayal etme biçimini nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor.

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması
Çeviren: Deniz Arslan • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 336 sayfa • 2026

Giampaolo Conte — Kapitalizmin Dönüşümü (2026)

Giampaolo Conte, bu çalışmasında “reform” kavramını yalnızca ekonomik bir düzenleme değil, kapitalizmin dünyayı yeniden örgütleme aracı olarak ele alıyor. ‘Kapitalizmin Dönüşümü’ (‘A History of Capitalist Transformation’), özellikle 2008 krizinden sonra yeniden gündeme gelen yapısal reform söyleminin tarihsel kökenlerini araştırırken, liberalizmin kendisini nasıl evrensel ve kaçınılmaz bir model gibi sunduğunu inceliyor. Conte’ye göre reform söylemi çoğu zaman özgürleşme, modernleşme ve ilerleme diliyle sunulsa da, arkasında kapitalist ilişkileri derinleştiren ve toplumsal hayatı piyasa mantığına göre yeniden biçimlendiren bir dönüşüm yatıyor.

Kitabın merkezinde Osmanlı İmparatorluğu, Mısır ve Çin örnekleri bulunuyor. Conte bu üç bölgeyi “kapitalizmin çeperi” olarak değerlendirirken, Batılı hegemonik güçlerin bu toplumları dünya kapitalizmine nasıl eklemlediğini gösteriyor. Reformlar yalnızca ekonomik alanla sınırlı kalmıyor; hukuk sisteminden bürokrasiye, eğitimden gündelik yaşama kadar uzanan geniş bir dönüşüm yaratıyor. Böylece liberal-kapitalist değerler yalnızca devlet kurumlarında değil, kültürel alışkanlıklarda ve toplumsal normlarda da yerleşik hale geliyor.

Conte, Tanzimat reformlarından Mısır’daki modernleşme hamlelerine ve Çin’in dış ticaret baskılarıyla dönüşümüne kadar pek çok süreci ortak bir çerçevede okuyor. Ona göre bu reformların temel amacı, çevre toplumlarını küresel sermaye düzenine uyumlu hale getirmekti. Modernleşme söylemi çoğu zaman bağımsızlık ve ilerleme vaadi taşısa da, pratikte dış borçlanma, ekonomik bağımlılık ve yeni sınıfsal eşitsizlikler üretiyordu. Böylece reform, bir kalkınma projesinden çok kapitalist entegrasyonun ideolojik aracı haline geliyordu.

Kitap aynı zamanda liberalizmin tarafsız ve doğal bir sistem olduğu düşüncesine de eleştirel yaklaşıyor. Conte, kapitalizmin yayılmasının yalnızca piyasa mekanizmalarıyla değil, devlet müdahaleleri, uluslararası baskılar ve kültürel hegemonya yoluyla gerçekleştiğini savunuyor. Reform kavramının tarihine bakıldığında, bugün hâlâ kullanılan birçok ekonomik reçetenin kökeninde aynı mantığın bulunduğunu ileri sürüyor: toplumu piyasa ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirmek.

‘Kapitalizmin Dönüşümü’, modernleşme anlatılarının arkasındaki güç ilişkilerini görünür kılan tarihsel bir inceleme sunuyor. Osmanlı’dan Çin’e uzanan örnekler üzerinden, reformların yalnızca teknik düzenlemeler değil; ekonomik, siyasal ve kültürel bir tahakküm biçimi olarak da işlediğini gösteriyor. Kitap, bugünün neoliberal politikalarını anlamak isteyenler için kapitalizmin tarihsel dönüşümünü geniş bir perspektifle yeniden düşünmeye çağırıyor.

Giampaolo Conte — Kapitalizmin Dönüşümü: Osmanlı, Mısır ve Çin
Çeviren: Bahattin Bayram • Dergah Yayınları
Sosyoloji • 208 sayfa • 2026