William J. Bernstein — Bolluğun Doğuşu (2026)

William Bernstein ‘Bolluğun Doğuşu’nda modern dünyanın refah düzeyine nasıl ulaştığını ve insanlık tarihinin büyük bölümünde gerçekleşmeyen ekonomik dönüşümün on dokuzuncu yüzyılda neden mümkün hale geldiğini araştırıyor. İnsanlık tarihinin uzun dönemlerinde üretimin büyük ölçüde durağan kaldığını, kıtlık, hastalık, yüksek ölüm oranları ve düşük yaşam standartlarının toplumların ortak kaderi olduğunu belirten Bernstein, modern ekonomik büyümenin ortaya çıkışını tek bir buluşla ya da yalnızca sanayi devrimiyle açıklamıyor. Ona göre kalıcı ve geniş ölçekli refah, birbirini tamamlayan dört temel koşulun aynı tarihsel süreç içinde bir araya gelmesiyle oluştu: güvence altına alınmış mülkiyet hakları, bilimsel akılcılık, gelişmiş sermaye piyasaları ve ulaşım ile iletişim ağlarının gelişmesi.

Bernstein’ın ilk vurguladığı koşul, insanların emeklerinin ve yatırımlarının sonuçlarına sahip olabileceklerine güvenmelerini sağlayan hukuki ve siyasal düzenin kurulması. Mülkiyet hakkının korunması, sözleşmelerin uygulanabilmesi ve hukukun öngörülebilir hale gelmesi, bireylerin uzun vadeli yatırım yapmasını ve ekonomik faaliyetlerini genişletmesini mümkün kıldı. Yazar bu dönüşümün köklerini antik dönemlerdeki mülkiyet kayıtlarına kadar götürürken, özellikle İngiltere’de gelişen teamül hukukunun ve siyasal kurumların ekonomik girişim için daha güvenli bir ortam oluşturduğunu gösteriyor. Böylece ekonomik gelişme yalnızca teknolojik bir mesele olmaktan çıkarak hukuk ve kurumlarla doğrudan bağlantılı hale geldi.

İkinci temel unsur bilimsel düşüncenin yükselişi. Bernstein’a göre insanlık tarihinin farklı dönemlerinde olağanüstü teknik bilgi ve entelektüel birikim ortaya çıkmasına rağmen, bunlar sürekli ekonomik büyümeye dönüşmeyebiliyor. Romalıların metalurji bilgisi veya Rönesans İtalya’sının entelektüel canlılığı, modern anlamda sürekli teknolojik ilerlemeyi tek başına yaratamadı. Bilimsel Devrim’le birlikte doğayı otoriteye ve geleneğe dayalı açıklamalardan ziyade gözlem, deney ve akıl yoluyla anlamaya yönelik yaklaşım güçlendi. Galileo ve Newton gibi isimlerle temsil edilen bu dönüşüm, teknolojik yeniliklerin sistematik biçimde üretilmesinin ve uygulanmasının önünü açtı.

Üçüncü koşul sermayenin örgütlenme biçiminde ortaya çıkıyor. Yeni fikirlerin ve teknolojilerin üretime aktarılabilmesi için yalnızca mucitlere değil, yatırım yapabilecek sermayeye de ihtiyaç duyulur. Bernstein, gelişmiş sermaye piyasalarının riskin paylaşılmasını, tasarrufların yatırımlara yönelmesini ve büyük ölçekli ekonomik girişimlerin finanse edilmesini kolaylaştırdığını savunuyor. Hollanda ve İngiltere örnekleri üzerinden finansal kurumların, yatırım araçlarının ve sermaye piyasalarının ekonomik dönüşümde oynadığı rolü inceliyor. Böylece teknoloji ile finans arasında karşılıklı bir ilişki kuruldu: Bilimsel bilgi yeni teknolojiler yaratırken sermaye bu teknolojilerin geniş ölçekte uygulanmasını mümkün kıldı.

Dördüncü unsur ise insanların, malların ve bilginin daha hızlı hareket etmesini sağlayan ulaşım ve iletişim altyapısının gelişmesiydi. Buhar makinesi, demiryolları, deniz taşımacılığı ve telgraf gibi teknolojiler yalnızca üretimi hızlandırmadı; pazarları birbirine bağladı, ekonomik faaliyetlerin coğrafi sınırlarını genişletti ve bilginin dolaşımını hızlandırdı. Böylece daha önce yerel kalan ekonomik ilişkiler giderek ulusal ve uluslararası ölçekte bütünleşti. Bernstein’ın anlatısında teknolojik yenilik, hukuki güvence, sermaye ve iletişim altyapısından bağımsız bir güç olarak değil, bu unsurların birbirini beslediği daha geniş bir sistemin parçası olarak ortaya çıkıyor.

Kitap bu çerçeveyi farklı tarihsel ve coğrafi örnekler üzerinden sınıyor. Hollanda ve İngiltere’nin yükselişi, Fransa ve İspanya’nın farklı gelişim yolları, Japonya’nın modernleşmesi, Osmanlı dünyasının yaşadığı kurumsal ve teknolojik sorunlar ve Latin Amerika’nın ekonomik deneyimleri karşılaştırmalı bir tarihsel perspektif içinde ele alınıyor. Bu karşılaştırmalar, doğal kaynakların, coğrafyanın veya yalnızca teknolojik bilginin tek başına zenginliği açıklamadığını; kurumların, bilginin, sermayenin ve altyapının birbirleriyle nasıl birleştiğinin belirleyici olduğunu gösteriyor. Böylece Bernstein, “İnsanlar neden daha önce zenginleşmedi?” sorusunu, “Refahı mümkün kılan koşullar ne zaman ve nerede birlikte ortaya çıktı?” sorusu olarak formüle ediyor.

Bernstein bununla birlikte modern refahın yalnızca olumlu sonuçlar doğurmadığını da sorguluyor. Ekonomik büyümenin insanları gerçekten daha mutlu edip etmediği, artan zenginliğin demokrasiyle nasıl bir ilişki kurduğu, gelir eşitsizliğinin hangi koşullarda toplumsal istikrarı tehdit ettiği ve ekonomik gücün nasıl askerî ve siyasal güce dönüştüğü kitabın önemli soruları arasında yer alıyor. Modern dünyayı yaratan ekonomik dinamizm, aynı zamanda eşitsizlik, siyasal güç yoğunlaşması ve uluslararası rekabet gibi yeni sorunları da beraberinde getirdi. ‘Bolluğun Doğuşu’ (‘The Birth of Plenty’) böylece yalnızca zenginliğin nasıl üretildiğinin değil, ortaya çıkan zenginliğin toplumları ve siyasal düzenleri nasıl dönüştürdüğünün de tarihini anlatıyor.

Sonuçta Bernstein’ın temel tezi, modern refahın kaçınılmaz veya kendiliğinden ortaya çıkmış bir sonuç olmadığı yönünde şekilleniyor. Mülkiyet haklarının güvence altına alınması, bilimsel düşüncenin kurumsallaşması, sermayenin harekete geçirilebilmesi ve ulaşım-iletişim ağlarının gelişmesi birbirini tamamladığında ekonomik büyüme süreklilik kazandı. Kitap, Mezopotamya’dan Sanayi Devrimi’ne, Galileo ve Newton’dan buhar makinesi ve telgrafa, Hollanda ve İngiltere’den Osmanlı dünyası, Japonya ve Latin Amerika’ya uzanan geniş bir tarihsel anlatı içinde modern refahın oluşumunu açıklıyor. Bernstein böylece bugünün “bolluk” olarak görülen yaşam koşullarının, uzun tarihsel süreçler boyunca oluşan hukuki, bilimsel, finansal ve teknolojik dönüşümlerin birbirine eklenmesiyle ortaya çıktığını gösteriyor.

William J. Bernstein — Bolluğun Doğuşu: Modern Dünyanın Refahının Gelişimi
Çeviren: Salim Korkmaz • Albaraka Yayınları
İktisat • 528 sayfa • 2026

Michael A. Lebowitz — Kapital’in Ötesi (2026)

Michael A. Lebowitz’in bu çalışması, Marx’ın kapitalizm eleştirisinin eksik kalan yönünü tamamlıyor. Lebowitz’e göre ‘Kapital’, sermayenin işleyişini ve kendi iç yasalarını olağanüstü bir açıklıkla ortaya koysa da Marx’ın planladığı ancak yazamadığı ‘Ücretli Emek’ kitabının yokluğu nedeniyle kapitalist topluma ilişkin çözümleme tek taraflı kaldı. Bu nedenle eser, Marx’ın yöntemine sadık kalarak sermayenin politik iktisadının karşısına işçi sınıfının politik iktisadını yerleştiriyor ve kapitalizmi emek cephesinden yeniden okumaya girişiyor.

Kitabın temel hareket noktası, kapitalist toplumda iki farklı mantığın karşı karşıya bulunmasıdır. Bir yanda sermaye, kendisini sürekli büyütmek ve artı değeri artırmak için üretimi örgütlerken; diğer yanda işçiler yalnızca ücret elde etmeye değil, kendi insani yeteneklerini geliştirmeye ve çok yönlü bireyler hâline gelmeye ihtiyaç duyuyor. Lebowitz’e göre kapitalizmin gerçek çelişkisi yalnızca sermaye ile emek arasındaki çıkar çatışmasından değil, bu iki farklı yeniden üretim mantığının sürekli karşı karşıya gelmesinden kaynaklanıyor.

‘Kapital’in Ötesi: Marx ve İşçi Sınıfının Politik İktisadı’ (‘Beyond Capital: Marx’s Political Economy of the Working Class’), Kapital’in merkezinde yer alan sermayenin yeniden üretimi analizini, işçilerin yeniden üretimiyle tamamlıyor. Sermaye yalnızca meta üretmiyor; aynı zamanda ihtiyaç duyduğu disiplinli, rekabete açık ve sermayeye bağımlı ücretli emekçileri de yeniden üretiyor. Ücret artışları ya da çalışma koşullarındaki geçici iyileşmeler bu bağımlılığı ortadan kaldırmıyor. Çünkü sermaye, üretkenlik artışlarını yeni tüketim kalıpları ve yeni ihtiyaçlar yaratarak kendi lehine yeniden örgütlüyor; böylece işçiler göreli olarak sermayeye bağımlı kalmayı sürdürüyor.

Lebowitz, sermayenin politik iktisadı ile işçi sınıfının politik iktisadı arasındaki farkı özellikle vurguluyor. Sermaye açısından rekabet, bireyselleşme ve işçiler arasındaki ayrışma üretimin sürekliliğini güvence altına alıyor. Buna karşılık işçi sınıfının politik iktisadı, ortak çıkarların fark edilmesine, kolektif dayanışmaya ve ortak üretkenliğin sonuçlarının birlikte sahiplenilmesine dayanıyor. Dolayısıyla işçi sınıfının kurtuluşu yalnızca daha yüksek ücretler elde etmekten değil, sermayenin egemenliğini yeniden üreten toplumsal ilişkileri dönüştürmekten geçiyor.

Kitapta önemli bir yer tutan diğer tema, insanın gelişimi kavramı. Lebowitz’e göre Marx’ın hedefi yalnızca sömürünün sona ermesi değil, insanların üretim süreci içinde kendi yeteneklerini özgürce geliştirebildikleri bir toplumun kurulmasıdır. Kapitalizm ise işçiyi dar bir işlev içine hapsederek onu tek yönlü bir üretim aracına dönüştürüyor. Buna karşılık sosyalist dönüşüm, üretim araçlarının mülkiyetini değiştirmekle sınırlı kalmamalı; insanların karar alma süreçlerine katıldığı, kolektif üretimi yönettiği ve kendi gelişimlerini bilinçli biçimde şekillendirdiği yeni toplumsal ilişkiler yaratmalıdır.

Lebowitz, bu dönüşümün ancak devrimci praksis yoluyla gerçekleşebileceğini savunuyor. İnsanlar, yalnızca toplumsal koşulları değiştirmekle kalmıyor; bu mücadele sürecinde kendilerini de dönüştürüyor. Böylece işçi sınıfı, kapitalizmin ürettiği rekabetçi bireylerden ortak amaçlar etrafında birleşen kolektif öznelere dönüşebiliyor. Bu nedenle özgürleşme, ekonomik taleplerin ötesine geçen, üretim ilişkilerini ve insanın kendisini birlikte değiştiren tarihsel bir süreç olarak kavranıyor.

Sonuç olarak ‘Kapital’in Ötesinde’, Marx’ın yazılamamış ‘Ücretli Emek’ kitabının kuramsal imkânlarını araştırarak kapitalizmi yalnızca sermayenin değil, işçi sınıfının bakış açısından da çözümleyen özgün bir çalışma sunuyor. Eser, işçilerin gerçek kurtuluşunun ücretlerin yükselmesinde değil, kolektif üretkenliklerini ortaklaşa denetledikleri ve kendi gelişimlerini merkeze alan yeni bir toplumsal düzen kurmalarında yattığını savunarak Marx’ın eleştirel politik iktisadını tamamlıyor.

Michael A. Lebowitz — Kapital’in Ötesi: Marx ve İşçi Sınıfının Politik İktisadı
Çeviren: Arif Geniş • Dipnot Yayınları
İktisat • 320 sayfa • 2026

Alfredo Saad-Filho — İlerici Kalkınma Politikaları (2026)

Alfredo Saad-Filho’nun bu çalışması, iklim krizinin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik, toplumsal ve siyasal bir dönüşüm sorunu olduğunu savunuyor. Yazar, karbon yoğun büyüme modelinin sınırlarına ulaşıldığını belirterek, kalkınmanın üretim yapısını çeşitlendiren, eşitsizlikleri azaltan ve demokratik katılımı güçlendiren yeni politikalar üzerine kurulması gerektiğini söylüyor.

‘İlerici Kalkınma Politikaları’ (‘Progressive Policies for Economic Development’), kapitalizm ile iklim değişikliği arasındaki ilişkiyi tarihsel bir perspektifle ele alıyor. Fosil yakıtlara dayalı büyüme modelinin ekonomik gelişmeyi hızlandırırken aynı zamanda çevresel yıkımı, gelir eşitsizliğini ve küresel kırılganlıkları derinleştirdiği gösteriliyor. İklim krizinin mevcut üretim ve tüketim kalıplarıyla çözülemeyeceği, bu nedenle ekonomik sistemin temel ilkelerinin yeniden düşünülmesi gerektiği vurgulanıyor.

Saad-Filho, dönüşümün merkezine ekonomik çeşitlenmeyi yerleştiriyor. Doğal kaynak ihracatına veya dar sektörlere bağımlı ekonomilerin kırılganlığını analiz ederken, sanayi politikaları, teknolojik yenilik ve yüksek katma değerli üretimin sürdürülebilir kalkınmanın temel koşulları olduğunu savunuyor. Çeşitlenmenin yalnızca ekonomik büyümeyi değil, istihdamı ve toplumsal dayanıklılığı da güçlendireceğini ileri sürüyor.

Eser, iklim dönüşümünün piyasa mekanizmalarına bırakılmasını yeterli görmüyor. Demokratik planlama, kamusal yatırım, aktif sanayi politikaları ve güçlü sosyal devlet uygulamalarının birlikte yürütülmesi gerektiğini savunuyor. Yeşil dönüşümün maliyetlerinin emekçi kesimlere yüklenmemesi, yeni ekonomik modelin toplumsal adalet ilkesiyle desteklenmesi gerektiği özellikle vurgulanıyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri büyüme ile gelir dağılımı arasındaki ilişkiye ayrılıyor. Saad-Filho, ekonomik büyümenin tek başına refah üretmediğini; ücret politikaları, sosyal koruma sistemleri ve yeniden dağıtım mekanizmalarıyla desteklenmediği sürece eşitsizlikleri artırabileceğini gösteriyor. Bu nedenle kalkınmanın yalnızca üretim artışıyla değil, kapsayıcı gelir paylaşımıyla değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Son bölümde ise dönüşümün finansmanı ele alınıyor. Kamu bankaları, kalkınma finansmanı, yeşil yatırımlar ve maliye politikalarının birlikte kullanılacağı kapsamlı bir finansman çerçevesi öneriliyor.

Sonuç olarak eser, iklim sonrası dönemde ekonomik çeşitlenme, sosyal kapsayıcılık ve demokratik katılımı bir araya getiren bütüncül bir kalkınma modeli sunarak sürdürülebilir ve adil bir ekonomik dönüşüm için kapsamlı bir yol haritası çiziyor.

Alfredo Saad-Filho — İlerici Kalkınma Politikaları: İklim Değişikliği Sonrasında İktisadi Çeşitlendirme ve Toplumsal Kapsayıcılık
Çeviren: Ümit Şenesen • Yordam Kitap
Siyaset • 155 sayfa • 2026

Thomas Sowell — Ekonominin Temelleri (2026)

Thomas Sowell’in bu eseri, ekonomi bilimini teknik denklemlerden uzak durarak gündelik yaşamdan örneklerle açıklıyor. Yazar, ekonomiyi sınırlı kaynakların sınırsız ihtiyaçlar arasında nasıl paylaştırıldığını inceleyen bir disiplin olarak tanımlıyor. ‘Ekonominin Temelleri: Sağduyulu Bir Rehber’ (‘Basic Economics: A Common Sense Guide to the Economy’), ekonomik olayları anlamanın anahtarının bireylerin teşviklere nasıl tepki verdiğini kavramaktan geçtiğini vurguluyor.

Sowell, serbest piyasa ekonomisinin temelini arz, talep ve fiyat mekanizmasının oluşturduğunu anlatıyor. Fiyatların yalnızca alım satımı belirlemediğini, aynı zamanda üreticilere ve tüketicilere bilgi aktaran güçlü sinyaller oluşturduğunu gösteriyor. Piyasa fiyatlarının milyonlarca insanın kararını bir araya getirerek kaynakların etkin biçimde kullanılmasını sağladığını savunuyor. Devletin fiyatlara doğrudan müdahale etmesinin ise çoğu zaman kıtlık, israf ve verimsizlik gibi beklenmeyen sonuçlar doğurduğunu belirtiyor.

Kitapta kira kontrolleri, asgari ücret, fiyat sınırlamaları ve sübvansiyonlar gibi uygulamalar tarihsel örneklerle değerlendiriliyor. Sowell, iyi niyetle hazırlanan politikaların uzun vadede yeni sorunlar ortaya çıkarabildiğini ileri sürüyor. Özellikle kira kontrolünün konut yatırımlarını azalttığını, mevcut binaların bakımını olumsuz etkilediğini ve konut arzını daralttığını örneklerle açıklıyor.

Eserde emek piyasası ve ücretlerin oluşumu da ayrıntılı biçimde inceleniyor. Yazar, ücretlerin temel belirleyicisinin çalışanların üretkenliği olduğunu savunuyor. Sermaye birikimi, teknoloji, eğitim ve yatırım arttıkça verimliliğin yükseldiğini, bunun da ücretlere yansıdığını ifade ediyor. Gelişmekte olan ülkelerde düşük ücretlerin temel nedeninin düşük üretkenlik olduğunu, çalışma koşullarının da ekonomik gelişmeyle birlikte iyileştiğini vurguluyor.

Sowell, uluslararası ticaret, rekabet ve girişimcilik konularına da geniş yer veriyor. Serbest ticaretin ülkelerin karşılaştırmalı üstünlüklerinden yararlanmasını sağladığını ve özellikle küçük ekonomilere önemli fırsatlar sunduğunu belirtiyor. Rekabetin fiyatları düşürürken kaliteyi ve yeniliği teşvik ettiğini savunuyor. Tekellerin ise her zaman devlet müdahalesi gerektirmediğini, piyasa koşullarının da birçok durumda rekabeti yeniden oluşturabildiğini ileri sürüyor.

Kitapta enflasyon, bankacılık, kamu harcamaları, vergiler ve ulusal borç gibi konular da ele alınıyor. Sowell, enflasyonun para arzı ile üretim arasındaki dengenin bozulmasından kaynaklandığını açıklıyor. Kamu borcunun gelecek kuşaklara etkisinin borcun nasıl kullanıldığına ve ekonominin büyüme performansına bağlı olarak değiştiğini ifade ediyor. Sigorta sistemleri ve finansal piyasaların da risk paylaşımındaki işlevlerini örneklerle açıklıyor.

Kitabın temel mesajı, ekonomik politikaların yalnızca görünen kısa vadeli sonuçlarına değil, uzun vadeli ve dolaylı etkilerine de bakılması gerektiğini vurguluyor. Sowell, dünyanın farklı dönemlerinden ve ülkelerinden verdiği örneklerle aynı ekonomik ilkelerin benzer sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. ‘Ekonominin Temelleri’, ekonomiye matematiksel ayrıntılara girmeden sağlam bir giriş yapmak isteyen okurlara piyasa ekonomisinin işleyişini, devlet müdahalelerinin etkilerini ve ekonomik kararların toplumsal sonuçlarını anlaşılır bir dille açıklayan kapsamlı bir başvuru kaynağı sunuyor.

Thomas Sowell — Ekonominin Temelleri: Sağduyulu Bir Rehber
Çeviren: Mehmet Arif Taşkıran • Barometre Yayınları
Ekonomi • 852 sayfa • 2026

Gregory E. Clark — Oğullar da Yükselir (2026)

Gregory E. Clark, toplumsal hareketlilik üzerine yerleşik kabulleri sorgulayan ve bu alandaki tartışmalara radikal bir müdahalede bulunan bir çalışmayla karşımızda. ‘Oğullar da Yükselir’ (‘The Son Also Rises’), insanların toplumsal konumlarının sanılandan çok daha güçlü biçimde aile geçmişine bağlı olduğunu ileri sürer. Kitabın temel amacı, farklı ülkelerde ve farklı tarihsel dönemlerde toplumsal hareketliliğin ne ölçüde gerçekleştiğini incelemek ve bu konuda yaygın olarak kabul edilen iyimser görüşleri test etmektir. Bunun için geleneksel gelir, eğitim ve meslek verilerinin ötesine geçerek soyadlarını nesiller boyunca takip eden özgün bir yöntem kullanıyor.

Clark’ın araştırmasının çıkış noktası, elit ya da dezavantajlı gruplara ait soyadlarının yüzyıllar boyunca çeşitli toplumsal göstergelerde nasıl temsil edildiğini incelemektir. Üniversite kayıtları, meslek listeleri, vergi belgeleri ve nüfus verileri üzerinden yapılan analizler, yüksek statülü ailelerin avantajlarını çok uzun süre koruyabildiğini gösterir. Benzer biçimde düşük statülü ailelerin de kuşaklar boyunca dezavantajlı konumlarını sürdürdüğü görülür. Bu bulgu, modern toplumların geçmişe göre çok daha hareketli olduğu yönündeki yaygın kanaate meydan okuyor.

Kitapta İsveç, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Hindistan, Çin, Japonya, Kore, Tayvan ve Şili gibi birbirinden oldukça farklı toplumlar karşılaştırılıyor. Clark’ın ulaştığı en dikkat çekici sonuçlardan biri, toplumsal hareketlilik oranlarının ülkeden ülkeye sanıldığı kadar değişmemesidir. Sosyal demokrat İsveç ile fırsatlar ülkesi olarak görülen Amerika arasında ya da feodal İngiltere ile modern sanayi toplumları arasında beklenenden çok daha büyük benzerlikler bulunduğunu savunuyor. Bu nedenle eğitim politikaları, refah devleti uygulamaları veya ekonomik büyüme gibi etkenlerin hareketlilik üzerinde sınırlı bir etkiye sahip olduğunu öne sürüyor.

Eserin merkezindeki kavramlardan biri “toplumsal hareketlilik yasası”dır. Clark’a göre toplumsal statü nesilden nesile yavaş bir hızla aktarılır ve bu aktarımın temel dinamiği toplumdan topluma büyük ölçüde değişmez. Bir ailenin yüksek ya da düşük konumu birkaç kuşakta ortadan kalkmaz; etkisi yüzlerce yıl boyunca hissedilebilir. Yazar, bu nedenle bireylerin yaşam şanslarının yalnızca anne ve babalarının değil, çok daha uzak atalarının statüsüyle de ilişkili olduğunu ileri sürer.

Kitap ayrıca “doğa mı, yetiştirme mi?” tartışmasına da değiniyor. Clark, ailelerin çocuklarına aktardığı avantajların yalnızca servet, eğitim veya sosyal çevreyle açıklanamayacağını savunuyor. Toplumsal başarıyı etkileyen bazı özelliklerin kuşaklar boyunca kalıcı biçimde aktarıldığını öne sürüyor. Ancak yazar, bu aktarımın tam olarak hangi biyolojik ya da kültürel mekanizmalarla gerçekleştiği konusunda kesin hükümler vermekten kaçınıyor. Onun asıl amacı, gözlenen sürekliliğin boyutunu ortaya koymaktır.

Hindistan’daki kast sistemi, Çin’deki imparatorluk mirası, Japonya ve Kore’nin görece homojen yapıları ile Yahudiler, Çingeneler, Müslümanlar ve Kıptiler gibi topluluklar üzerinden yapılan incelemeler, teorinin sınandığı örneklerdir. Clark, bazı istisnalar bulunsa da genel eğilimin değişmediğini ve toplumsal konumun uzun dönemli kalıcılığının evrensel bir özellik taşıdığını savunuyor. Böylece toplumsal hareketliliği belirli kültürel veya siyasal sistemlere bağlayan açıklamaların yetersiz kaldığını ileri sürüyor.

Son bölümlerde yazar, bu bulguların eşitlik ve adalet tartışmaları açısından ne anlama geldiğini ele alıyor. Eğer toplumsal hareketlilik gerçekten düşünüldüğünden daha düşükse, modern toplumların fırsat eşitliği konusundaki başarıları yeniden değerlendirilmelidir. Clark, kesin siyasal reçeteler sunmak yerine, toplumsal başarı ve başarısızlığın köklerinin çok daha derinlerde bulunduğunu göstermeye çalışıyor. Sonuç olarak ‘Oğullar da Yükselir’, soyadları üzerinden yürüttüğü geniş tarihsel araştırmayla, toplumsal sınıfın ve aile mirasının modern dünyada hâlâ güçlü bir belirleyici olduğunu savunan, tartışmalı fakat etkili bir eser olarak öne çıkıyor.

Gregory E. Clark — Oğullar da Yükselir: Soyadları ve Toplumsal Hareketliliğin Tarihi
Çeviren: Sinan Çakır • Vakıfbank Kültür Yayınları
İktisat • 378 sayfa • 2026

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri (2026)

‘Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri’, Türkiye’de sermaye sınıfını tek parça ve uyumlu bir yapı olarak gören yaygın yaklaşımı sorguluyor. Akif Avcı, sermaye örgütlerini yalnızca ekonomik aktörler olarak değil; devletle, küresel kapitalizmle ve sınıf mücadeleleriyle iç içe geçmiş tarihsel güç odakları olarak ele alıyor. Böylece Türkiye kapitalizminin gelişim sürecini, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmalar ve ittifaklar üzerinden yeniden okumaya açıyor.

Çalışmanın merkezinde, Türkiye’nin küresel kapitalist sisteme eşitsiz ve bağımlı biçimde eklemlendiği fikri yer alıyor. Avcı’ya göre bu bağımlı entegrasyon, yalnızca ekonomik yapıyı değil, devletin işleyişini, sınıf mücadelelerini ve sermaye örgütlerinin siyasal konumlanışını da belirledi. IMF, Dünya Bankası ve neoliberal dönüşüm süreçleriyle birlikte Türkiye’de sermaye birikim rejimi yeniden şekillendi; özelleştirmeler, serbest piyasa politikaları ve uluslararası sermaye ilişkileri yeni bir iktidar mimarisi oluşturdu. Kitap, bu dönüşümü emperyalizm kuramı ve “eşitsiz ve bileşik gelişme” yaklaşımı çerçevesinde değerlendirerek Türkiye’yi geç kapitalistleşmiş bir ülke olarak konumlandırıyor.

Eserde sermaye sınıfı; ulusal, uluslararası ve ulusötesi fraksiyonlar biçiminde ayrıştırılıyor. Bu ayrım, yalnızca kültürel ya da ideolojik farklara değil, üretim ilişkilerine, sermaye dolaşımına ve küresel ticaret ağlarına dayanıyor. TOBB, tarihsel olarak daha geniş ve heterojen bir sermaye tabanını temsil eden bir yapı olarak incelenirken; TÜSİAD büyük sermayenin, ulusötesi entegrasyonun ve küresel serbest ticaret politikalarının başlıca taşıyıcısı olarak değerlendiriliyor. MÜSİAD ise Anadolu sermayesinin yükselişiyle birlikte şekillenen, devlet içi güç mücadelelerinde etkin rol oynayan farklı bir sermaye birikim hattını temsil ediyor. TUSKON örneği üzerinden ise dini cemaat ağlarıyla küresel ticaret ilişkilerinin nasıl birleştiği ve bu yapının devletle kurduğu ittifakın nasıl dağıldığı analiz ediliyor.

Kitap, Türkiye’de kapitalist dönüşümün yalnızca ekonomi politikalarıyla değil, devlet aygıtı içindeki mücadelelerle, hegemonya arayışlarıyla ve küresel güç ilişkileriyle birlikte anlaşılabileceğini savunuyor. TÜSİAD’dan MÜSİAD’a, TOBB’dan TUSKON’a uzanan çizgide sermaye örgütleri, yalnızca çıkar grupları değil; aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme, neoliberalizm ve küreselleşme deneyimlerinin aktif kurucuları olarak değerlendiriliyor. Bu yönüyle çalışma, Türkiye’de sermaye-devlet ilişkilerini tarihsel materyalist bir zeminde yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı ve eleştirel bir analiz sunuyor.

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri: TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB ve TUSKON’un Devletle İlişkileri
• Yordam Kitap
Siyaset • 400 sayfa • 2026

Mesut Sert — 18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm (2026)

Mesut Sert bu çalışmasında, Osmanlı iktisat düşüncesinin yalnızca Tanzimat sonrası modernleşme hareketleriyle başlamadığı fikrinden hareket ediyor. ‘18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm’, Osmanlı entelektüel dünyasında ekonomik düşüncenin köklerini 18. yüzyıla kadar geri götürerek, dönemin siyasal ve bürokratik metinlerinde saklı kalan dönüşüm izlerini ortaya çıkarıyor. Özellikle Ebubekir Râtip Efendi’nin Avusturya gözlemleri üzerinden şekillenen “politika fenn-i” anlayışının aslında Avrupa’daki Kameralizm düşüncesiyle doğrudan ilişkili olduğunu ileri sürüyor. Kameralizm ise en kısa hâliyle, devletin mali gücünü ve toplumsal düzenini artırmayı amaçlayan yönetim merkezli bir iktisat anlayışı olarak tanımlanıyor.

Kitap, Osmanlı iktisadi düşüncesini yalnızca ekonomik kavramlar üzerinden değil; devlet yönetimi, bürokrasi, bilgi üretimi ve modernleşme tartışmalarıyla birlikte ele alıyor. İlk bölümde iktisadi olanın nasıl tanımlanabileceği tartışılırken, Osmanlı düşünce dünyasında ekonomik meselelerin hangi kavramsal çerçeveler içinde şekillendiği inceleniyor. Modern öncesi dönemden 19. yüzyıl reformlarına uzanan çizgide, yerel iktisat dilinin nasıl oluştuğu ve Kameralizmin bu düşünsel zemine nasıl etki ettiği ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor.

Çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri de sefaretnameleri yalnızca diplomatik belgeler olarak değil, aynı zamanda iktisadi düşünce tarihinin önemli kaynakları olarak okuması. Ahmed Resmî Efendi ile Ebubekir Râtip Efendi’nin Viyana ve Berlin gözlemleri üzerinden Avrupa’daki devlet yapısı, mali düzen, üretim anlayışı ve bürokratik organizasyon inceleniyor. Böylece Osmanlı aydınlarının Batı’yı yalnızca askerî açıdan değil, ekonomik ve yönetsel bir model olarak da değerlendirdiği gösteriliyor. Özellikle Büyük Layiha’nın, Osmanlı’nın değişen dünya düzenini anlama çabasının önemli metinlerinden biri olduğu vurgulanıyor.

‘18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm’, Osmanlı modernleşmesini alışılmış kronolojilerin dışına taşıyan özgün bir çalışma niteliği taşıyor. Kitap, ekonomik düşüncenin Tanzimat’la aniden ortaya çıkmadığını; 18. yüzyılda Avrupa ile kurulan diplomatik ve düşünsel temaslar aracılığıyla daha erken bir dönemde şekillenmeye başladığını savunuyor. Bu yönüyle eser, Osmanlı düşünce tarihine, modernleşme tartışmalarına ve iktisat tarihi çalışmalarına yeni bir perspektif kazandırıyor.

Mesut Sert — 18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm
• Heretik Yayıncılık
İktisat • 201 sayfa • 2026

Kolektif — Büyük Geçiş (2026)

 

‘Büyük Geçiş, insanlığın 21. yüzyılda karşı karşıya olduğu ekolojik, ekonomik ve toplumsal krizleri küresel ölçekte ele alan kapsamlı bir gelecek tasavvuru sunuyor. Kitap, teknolojik hızlanma, çevresel yıkım, artan eşitsizlik ve kültürel parçalanmanın insanlığı tarihsel bir eşikte bıraktığını savunuyor. Yazarlara göre mesele yalnızca ekonomik büyümenin sürdürülebilir olup olmadığı değil; mevcut uygarlık modelinin bütünsel olarak yaşanabilir bir gelecek üretip üretemeyeceği sorusudur. Bu nedenle eser, klasik kalkınma anlayışını aşan yeni bir uygarlık paradigmasının gerekliliğini tartışıyor.

Kitabın merkezinde üç temel gelecek senaryosu yer alıyor. “Geleneksel Dünyalar” başlığı altında incelenen senaryolar, piyasa mekanizmaları ve reform politikalarıyla mevcut sistemin sürdürülmeye çalışıldığı bir geleceği temsil ediyor. Bu yaklaşım, krizleri tamamen çözmek yerine yönetilebilir hâlde tutmayı amaçlıyor. “Barbarlık” senaryosu ise çevresel çöküş, toplumsal çatışmalar ve otoriter yönetimlerin güç kazandığı karanlık bir geleceği betimliyor. Özellikle “Kale Dünya” modeli, ayrıcalıklı azınlıkların güvenlik duvarları ardında yaşadığı, geniş kitlelerin ise yoksulluk ve istikrarsızlık içinde bırakıldığı bir düzeni tasvir ediyor. Yazarlara göre mevcut eğilimler kontrol altına alınmazsa insanlık bu yöne sürüklenebilir.

Eserin asıl odağı olan “Büyük Geçiş” (Eko-Komünalizm ve Yeni Sürdürülebilirlik Paradigması) senaryosu ise daha adil, ekolojik ve dayanışmacı bir gezegensel toplum olasılığını inceliyor. Bu yaklaşım yalnızca teknik çözümler önermiyor; tüketim alışkanlıklarından siyasal kurumlara, ekonomik değerlerden kültürel zihniyete kadar köklü bir dönüşüm gerektiğini savunuyor. Yeni sürdürülebilirlik paradigması, insan refahını yalnızca büyüme ve tüketimle ölçen anlayışı sorguluyor; yaşam kalitesi, toplumsal eşitlik, kültürel çeşitlilik ve ekolojik dengeyi merkeze yerleştiriyor. Kitap, küresel sorunların ulusal sınırlarla çözülemeyeceğini, insanlığın ortak bir kader bilinci geliştirmesi gerektiğini vurguluyor.

‘Büyük Geçiş’ (‘Great Transition: The Promise and Lure of the Times Ahead’) aynı zamanda bir senaryo çalışmasının ötesinde politik ve etik bir çağrı niteliği taşıyor. Yazarlar, hükümetlerarası kuruluşların, şirketlerin, sivil toplumun ve küresel kamuoyunun birlikte hareket etmesi hâlinde yeni bir dünya tasavvurunun mümkün olduğunu ileri sürüyor. Kitap, sürdürülebilirliğin yalnızca çevreci reformlarla sağlanamayacağını; ekonomik sistemlerin, tüketim kültürünün ve modern ilerleme fikrinin yeniden düşünülmesini gerektirdiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, geleceği kaçınılmaz bir kader olarak değil, insanlığın ortak tercihleriyle şekillenecek tarihsel bir mücadele alanı olarak yorumluyor.

Kitabın yazarları ise şöyle: Paul Raskin, Tariq Banuri, Gilberto Gallopin, Pablo Gutman, Al Hammond, Robert Kates, Rob Swart.

Paul Raskin, Tariq Banuri, Gilberto Gallopin, Pablo Gutman, Al Hammond, Robert Kates, Rob Swart — Büyük Geçiş: Geleceğin Vaadi ve Cazibesi (Küresel Senaryo Grubunun Bir Senaryosu)
Çeviren: Eren Kırmızıaltın • Heretik Yayıncılık
İktisat • 148 sayfa • 2026

Kolektif — Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif (2026)

Ahmet İncekara’nın derlediği ‘Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif’, etik ile iktisat arasındaki çok katmanlı ilişkiyi tarihsel ve kuramsal bir çerçevede yeniden düşünüyor. İnsanlık tarihi boyunca önemini koruyan etik tartışmaları, bu kitapta özellikle iktisadi düşüncenin iç dinamikleriyle birlikte ele alınıyor.

Eser, iktisat disiplininin başlangıçta felsefeyle kurduğu yakın bağı hatırlatarak ilerliyor. İlk iktisatçıların aynı zamanda etik filozofu olması, ekonomik davranışların yalnızca rasyonel değil, değer yüklü olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda piyasa, faiz, refah ve adalet gibi temel kavramların yalnızca teknik değil, aynı zamanda etik içerimler taşıdığı vurgulanıyor. Kitap, bu kavramların tarih içinde nasıl dönüşüm geçirdiğini ve farklı iktisadi ekoller tarafından nasıl yorumlandığını kapsamlı biçimde inceliyor.

Derlemede, Antikçağ’dan modern döneme uzanan geniş bir düşünsel hat izleniyor. Aristoteles ve Aquinas gibi klasik düşünürlerden başlayarak, Zygmunt Bauman ve Amartya Sen gibi modern ve çağdaş teorisyenlere kadar uzanan yaklaşımlar üzerinden etik ile ekonomi arasındaki bağlar tartışılıyor. Özellikle “adil fiyat” kavramı, faizin ahlaki boyutu ve deontolojik etik gibi başlıklar, iktisadi kararların arkasındaki normatif temelleri görünür kılıyor.

Kitap aynı zamanda güncel meseleleri de ihmal etmiyor. 2008 küresel finans krizinin etik açıdan değerlendirilmesi, modern ekonomik sistemlerin yalnızca işleyiş değil, sorumluluk ve adalet bakımından da sorgulanması gerektiğini ortaya koyuyor. Postmodern dönemde iktisat düşüncesinin etikle kurduğu ilişki ise, çoğulculuk ve belirsizlik ekseninde yeniden ele alınıyor.

Sonuç olarak eser, iktisat ile etik arasındaki ilişkiyi yalnızca teorik bir tartışma olarak değil, günümüz dünyasının somut sorunlarıyla bağlantılı bir mesele olarak konumlandırıyor. Farklı dönemleri ve yaklaşımları bir araya getirerek, ekonomik kararların arkasındaki değerler dünyasını açığa çıkarıyor ve okuru bu iki alanı birlikte düşünmeye davet ediyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Abdullah Şuhan Gürbüz, Adem Levent, Ahmet İncekara, Büşra Çil, Büşra Şimşek, Halil Tunalı, Harun Çetinkaya, Harun Şencal, Mehmet Çalışkan, Muhammet Sait Bozik, Muhlis Selman Sağlam, Murat İstekli, Tuğba Güngör ve Üzeyir Serdar Serdaroğlu.

Kolektif — Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif
Derleyen: Ahmet İncekara • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
İktisat • 178 sayfa • 2026

Yanis Varoufakis — Teknofeodalizm (2026)

Yanis Varoufakis’in bu eseri, kapitalizmin hâlâ geçerli bir sistem olup olmadığı sorusunu radikal bir biçimde yeniden tartışmaya açıyor. Varoufakis, günümüz ekonomik düzeninin artık klasik kapitalist dinamiklerle açıklanamayacağını, bunun yerini “teknofeodalizm” adını verdiği yeni bir yapının aldığını ileri sürüyor. Ona göre bu dönüşüm, özellikle internetin büyük teknoloji şirketleri tarafından özelleştirilmesi ve 2008 finans krizi sonrasında devletlerin ve merkez bankalarının aldığı kararlarla hızlanıyor.

Kitabın merkezinde, sermayenin geçirdiği dönüşüm yer alıyor. Varoufakis, kapitalizmi ortadan kaldıranın dışsal bir güç değil, bizzat sermayenin kendisi olduğunu savunuyor. Ancak bu, sanayi çağının bildiğimiz sermayesi değil; “bulut sermayesi” olarak adlandırdığı yeni bir biçim. Bu yeni sermaye türü, üretim araçlarından ziyade dijital platformlar, veri ve kullanıcı etkileşimi üzerinden güç kazanıyor. Böylece kapitalizmin iki temel unsuru olan piyasa ve kâr geri plana itiliyor; onların yerini platformlar ve “rant” alıyor. Özellikle Amazon, Google ve Meta gibi şirketler, artık yalnızca piyasa aktörleri değil, erişim kontrolü üzerinden rant elde eden yeni “dijital derebeyler” olarak konumlanıyor.

Varoufakis’e göre bu sistemde kullanıcılar da dönüşüyor. Artık sadece tüketici ya da işçi değiliz; aynı zamanda veri üreten ve bu veriler aracılığıyla değer yaratan “dijital serfler” hâline geliyoruz. Üstelik bu emek çoğu zaman görünmez ve karşılıksız kalıyor. Platformlara erişim için ödediğimiz ücretler, abonelikler ya da sağladığımız veri akışı, feodal dönemdeki rant ilişkilerine benzer bir bağımlılık yaratıyor.

‘Teknofeodalizm’ (‘Technofeudalism’), bu yeni düzenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik ve toplumsal sonuçlarını da inceliyor. Demokrasi, bireysel özgürlük ve özerklik, bu platform egemenliği altında aşınmaya başlıyor. Varoufakis, ABD ile Çin arasındaki rekabetten yapay zekânın emek üzerindeki etkilerine, kripto para sistemlerinin çöküşünden küresel tedarik zincirlerine kadar geniş bir çerçevede teknofeodalizmin izlerini sürüyor.

Sonuç olarak eser, kapitalizmin sona erip ermediği sorusuna provokatif bir yanıt veriyor: Kapitalizm ölmedi, ama kendi içinden çıkan daha merkezi, daha kontrolcü ve daha eşitsiz bir düzene evrildi. Bu nedenle kitap, yalnızca bir teşhis sunmakla kalmıyor; aynı zamanda şu temel soruyu da gündeme getiriyor: Bu yeni düzen kaçınılmaz mı, yoksa alternatif bir gelecek hâlâ mümkün mü?

Yanis Varoufakis — Teknofeodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi?
Çeviren: Mustafa Güdük • Diplomat Yayınları
İktisat • 240 sayfa • 2026