Ernesto Che Guevara — Kongo Günlüğü (2026)

Ernesto Che Guevara’nın bu eseri, Küba Devrimi’nin ardından devrimi başka coğrafyalara taşıma hedefiyle girişilen en iddialı ama en başarısız girişimlerden birinin içeriden anlatısını sunuyor. ‘Kongo Günlüğü’ (‘Congo Diary’), 1965 yılında Che’nin Kongo’da yürüttüğü gerilla faaliyetleri sırasında tuttuğu notlardan oluşuyor ve alışılmış devrimci kahramanlık anlatılarından farklı olarak bir başarının değil, bir yenilginin anatomisini ortaya koyuyor. Bu nedenle eser, yalnızca tarihsel bir belge değil, aynı zamanda devrimci strateji, siyasal örgütlenme ve liderlik üzerine sert bir özeleştiri niteliğinde.

Kitabın çıkış noktası, Belçika sömürgeciliğinin ardından bağımsızlığını kazanan fakat siyasi ve askerî istikrarsızlık içine sürüklenen Kongo. Patrice Lumumba’nın öldürülmesinden sonra ülke, iç savaşların ve dış müdahalelerin sahnesi hâline gelir. Che, Afrika’daki antiemperyalist mücadeleleri desteklemek amacıyla gizlice Kongo’ya gider ve yerel isyancı güçlerle birlikte yeni bir gerilla hareketi kurmaya çalışır. Ancak daha ilk günlerden itibaren sahadaki gerçeklik ile devrimci beklentiler arasında büyük bir uçurum bulunduğunu fark eder.

Günlük boyunca Che, karşılaştığı sorunları son derece açık ve doğrudan bir dille aktarıyor. Yerel liderler arasındaki çekişmeler, askerî disiplin eksikliği, eğitim yetersizliği ve savaşma iradesindeki zayıflık sürekli olarak tekrar eden temalar hâline geliyor. Gerilla savaşının başarıya ulaşabilmesi için gerekli gördüğü örgütlenme, fedakârlık ve kolektif sorumluluk anlayışının sahada bulunmadığını gözlemliyor. Birçok savaşçının cepheden kaçtığını, emirlerin uygulanmadığını ve askerî planların daha başlamadan bozulduğunu anlatıyor. Bu durum, Che’nin Küba deneyiminden çıkardığı derslerin her coğrafyada aynı şekilde uygulanamayacağını anlamasına yol açıyor.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, yazarın başarısızlığın sorumluluğunu yalnızca başkalarına yüklememesi. Che, hem kendi hatalarını hem de yanlış değerlendirmelerini dürüstçe kaydediyor. Yerel koşulları yeterince tanımadan hareket ettiğini, kültürel farklılıkların önemini zaman zaman küçümsediğini ve devrimci iradenin tek başına tarihsel koşulların yerini alamayacağını kabul ediyor. Böylece kitap, bir liderin kendi siyasi varsayımlarını sınadığı ve yeniden değerlendirdiği bir düşünsel muhasebeye dönüşüyor.

‘Kongo Günlüğü’ aynı zamanda devrim fikrinin maddi temellerine ilişkin güçlü bir sorgulama içeriyor. Che’ye göre devrim yalnızca adalet arzusuna ya da ideolojik inanca dayanamaz. Onu ayakta tutacak örgütlü yapılar, eğitimli kadrolar, ortak hedefler ve disiplinli bir mücadele kültürü gereklidir. Kongo deneyimi, bu unsurların eksikliğinde en güçlü ideallerin bile etkisiz kalabileceğini gösteriyor. Bu nedenle kitap, romantik bir devrim anlatısından çok, siyasal mücadelelerin somut gerçekliklerine dair bir inceleme niteliği kazanıyor.

Günlüğün son bölümlerinde başarısızlığın artık kaçınılmaz hâle geldiği görülüyor. Askerî durum kötüleşirken gerilla hareketi çözülüyor ve Che ile beraberindeki Kübalılar bölgeden çekilmek zorunda kalıyor. Ancak yazar bu yenilgiyi nihai bir son olarak değerlendirmiyor. Kongo deneyimini, gelecekteki mücadeleler için çıkarılması gereken derslerin kaynağı olarak görüyor. Nitekim daha sonra Bolivya’da yeni bir devrim girişimine yönelmesi de bu bakış açısının sonucu oluyor.

‘Kongo Günlüğü’, Che Guevara’nın düşünsel dünyasını anlamak açısından özel bir yere sahip. Çünkü burada karşımıza zafer kazanan efsanevi bir devrimci değil, başarısızlıkla yüzleşen, hatalarını kaydeden ve inançlarını gerçekliğin sert sınavından geçiren bir insan çıkıyor. Kitap, devrimin yalnızca cesaret ve idealizmle değil, örgütlenme, süreklilik ve toplumsal koşullarla mümkün olduğunu gösterirken, siyasal mücadelelerin romantik mitlerden çok daha karmaşık olduğunu da ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, hem Che’nin yaşamındaki dönüm noktalarından birini hem de 20. yüzyıl devrimci hareketlerinin sınırlarını anlamak için önemli bir kaynak.

Ernesto Che Guevara — Kongo Günlüğü
Çeviren: Gökhan Gençay • Minotor Kitap
Günlük • 344 sayfa • 2026

Andrey Tarkovski — Zaman Zaman İçinde (2026)

Andrey Tarkovski’nin 1970’ten ölümüne kadar uzanan iç dünyasını açığa çıkaran, parçalı ama derin bir düşünsel yolculuk. ‘Zaman Zaman İçinde: Günlükler 1970-1986’ (‘Martyrolog’), bir yönetmenin yalnızca filmlerini değil, o filmleri mümkün kılan zihinsel, duygusal ve ruhsal süreçleri de görünür kılıyor. Tarkovski, sanatın yüzeyde görünen başarılarından çok, arka plandaki bekleyişleri, hayal kırıklıklarını ve inatçı arayışları anlatıyor. Film çekmekte zorlandığı yıllarda yaşadığı tıkanmışlık, Sovyet bürokrasisiyle yaşadığı gerilimler ve üretme arzusunun sürekli engellenmesi, metnin temel gerilimlerinden birini oluşturuyor.

Eserde aile önemli bir yer tutuyor. Özellikle şair babası Arseni Tarkovski ile kurduğu bağ, sanat anlayışının duygusal ve şiirsel yönünü besleyen temel kaynaklardan biri olarak öne çıkıyor. Tarkovski, yalnızca sinemayı değil, edebiyatı da yaratıcı sürecinin merkezine yerleştiriyor; Dostoyevski, Tolstoy, Hermann Hesse ve Thomas Mann üzerine düşünerek sanatın evrensel dilini sorguluyor. Bu düşünceler, onun sinemasındaki metafizik derinliğin entelektüel arka planını oluşturuyor.

Günlüklerde, yönetmenin filmlerine dair yaratım süreçleri de dikkat çekici ayrıntılarla yer alıyor. Andrei Rublev, Solaris ya da Stalker gibi yapıtların ardındaki fikirler, planlar ve kararsızlıklar, sanatın doğasına dair samimi bir bakış sunuyor. Bunun yanı sıra Hamlet sahnelemesi ve Dostoyevski’nin “Budala”sını uyarlama girişimi gibi projeler, Tarkovski’nin yalnızca sinemayla sınırlı kalmayan yaratıcı ufkunu gösteriyor.

Metnin ilerleyen bölümlerinde sürgün deneyimi belirginleşiyor. Ülkesinden uzak kalmanın yarattığı yalnızlık ve köksüzlük duygusu, onun sanat anlayışını daha da içe dönük ve metafizik bir hale getiriyor. Ancak tüm bu zorluklara rağmen günlükler karanlık bir umutsuzluk taşımıyor; aksine, sade ve içten anlatımıyla yaşamın anlamını sanatta arayan bir zihnin sıcaklığını yansıtıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca bir yönetmenin günlüğü değil, sanatın, inancın ve insanın varoluşuna dair derin bir sorgulama olarak önem taşıyor.

Andrey Tarkovski — Zaman Zaman İçinde: Günlükler 1970-1986
Çeviren: Erdem Erinç • Alfa Yayınları
Günlük • 768 sayfa • 2026

Ernesto Che Guevara — Bolivya Günlüğü (2026)

Ernesto Che Guevara’nın bu günlükleri, devrimci pratiğin en doğrudan, en ham tanıklıklarından biri. Bu kitap, Guevara’nın 1966-1967 yıllarında Bolivya’da yürüttüğü gerilla mücadelesi sırasında tuttuğu günlükleri sunuyor.

‘Bolivya Günlüğü’ (‘The Bolivian Diary’), Che’nin Bolivya’ya gizlice giriş yapmasıyla başlıyor ve küçük bir gerilla birliğiyle kırsalda örgütlenme çabasını adım adım izliyor. Günlükler, ideolojik bir manifesto olmaktan çok, sahadaki gerçekliğin kaydı niteliğini taşıyor: zorlu doğa koşulları, yetersiz lojistik, hastalıklar ve sürekli hareket hâlinde olmanın getirdiği yıpranma açıkça aktarılıyor.

Che, gerilla savaşının yalnızca askerî değil, aynı zamanda toplumsal bir süreç olduğunu vurguluyor. Yerel köylülerle ilişki kurma çabası, onların desteğini kazanma stratejileri ve bu konuda yaşanan başarısızlıklar metnin önemli bir kısmını oluşturuyor. Beklenen halk desteğinin sınırlı kalması, hareketin giderek izole olmasına yol açıyor.

Günlüklerde disiplin, dayanışma ve moral meseleleri de sık sık gündeme geliyor. Che, birlik içindeki sorunları, firarları ve zayıflıkları açıkça kaydederken, aynı zamanda devrimci kararlılığı sürdürmeye çalışıyor. Bu yönüyle metin, ideal ile gerçeklik arasındaki gerilimi sürekli görünür kılıyor.

Bolivya ordusunun ve CIA destekli operasyonların baskısı arttıkça, gerilla grubunun hareket alanı daralıyor. Günlükler ilerledikçe kuşatma hissi yoğunlaşıyor ve mücadele giderek daha umutsuz bir hâl alıyor. Buna rağmen Che, devrim fikrinden vazgeçmiyor ve mücadeleyi sürdürme iradesini koruyor.

Eser, Che Guevara’nın yakalanmasından kısa süre önce sona eriyor ve böylece okur, yalnızca bir devrimcinin düşüncelerine değil, aynı zamanda bir yenilginin içerden nasıl deneyimlendiğine tanıklık ediyor. Genel olarak kitap, devrimci mücadeleyi tüm zorlukları ve çelişkileriyle gösteren güçlü ve sarsıcı bir belge niteliğinde.

Ernesto Che Guevara — Bolivya Günlüğü
Çeviren: Gökhan Gençay • Minotor Kitap
Anı • 336 sayfa • 2026

Masud Khan — Düşkün Bir Psikanalistin Günlüğü (2026)

Bu kitap, Masud Khan’ın 1967–1972 yılları arasında tuttuğu defterlerinden oluşuyor ve psikanalizin yalnızca hastayı değil, analistin kendisini de nasıl açığa çıkardığını gösteriyor. Bu metinlerde okur, sıradan klinik notlardan fazlasıyla karşılaşıyor; bastırılmış arzular, kör noktalar, otorite sarhoşluğu ve giderek belirginleşen bir içsel çözülme tabloyu belirliyor.

Khan, bir dönem D. W. Winnicott’un en yakın çevresinde yer alan, İngiliz psikanaliz geleneğinin parlak fakat tartışmalı figürlerinden biri olarak beliriyor. Günlükler, onun hem yaratıcı sezgilerini hem de etik sınırları zorlayan davranışlarını yan yana sunuyor. Aktarım ve karşı-aktarım süreçlerini kaydederken, analist koltuğunun sağladığı iktidarın nasıl baş döndürücü bir etki yaratabildiğini gösteriyor. Böylece psikanalitik pratiğin steril, tarafsız ve ahlaki açıdan dokunulmaz bir alan olmadığı açığa çıkıyor.

Metinler, bir savunma ya da itiraf olarak kurgulanmıyor; daha çok filtresiz bir iç bakış niteliği taşıyor. Khan başkalarını analiz ederken kendisini nasıl gözden kaçırabildiğini, narsisizmin ve kişisel istikrarsızlığın mesleki konumunu nasıl aşındırdığını fark ettiriyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bireysel bir düşüş hikâyesi değil, bir mesleğin kör noktalarına dair rahatsız edici bir belge olarak okunuyor.

Yer yer sivri, saldırgan ve öfke dolu bir üslup taşıyan günlükler, aynı zamanda zekâ parıltıları ve keskin içgörüler barındırıyor. Psikanalizi idealize eden anlatılara karşı güçlü bir itiraz geliştiriyor ve onu iktidar ilişkileriyle, zaaflarla ve etik gerilimlerle örülü insani bir alan olarak konumlandırıyor.

‘Düşkün Bir Psikanalistin Günlüğü: Masud Khan’ın Not Defterleri 1967-1972’ (‘Diary of a Fallen Psychoanalyst: The Work Books of Masud Khan 1967–1972′), psikanalizin aynaya bakmaya cesaret ettiği nadir anlardan birini temsil ediyor. Khan’ı aklamıyor ya da mahkûm etmiyor; onu çelişkileriyle birlikte gösteriyor ve okuru hem analistle hem de psikanalizin kendisiyle yüzleşmeye çağırıyor.

Masud Khan — Düşkün Bir Psikanalistin Günlüğü: Masud Khan’ın Not Defterleri 1967-1972
Editör: Steven Kuchuck, Linda B. Hopkins
Çeviren: Sibel Eraltan • Okuyanus Yayınları
Psikanaliz • 548 sayfa • 2026

Hüseyin Azmi — İttihatçı Polis Müdürü Azmi Bey’in Gurbet Günlükleri (2026)

Bu eser, Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşü ile Cumhuriyet’e giden yol arasındaki en kırılgan dönemi, iktidarı kaybetmiş bir bürokratın gözünden izleme imkânı sunuyor. İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden biri olan Hüseyin Azmi Bey’in 1918–1921 yılları arasında tuttuğu günlükler, yenilginin hemen sonrasında yaşanan sürgün, belirsizlik ve arayış hâlini doğrudan tanıklıkla kayda geçiriyor. Metinler, siyasal bir kuşağın dağılma anını içeriden bir sesle belgeliyor.

Mondros Mütarekesi’nin ardından yurtdışına çıkan Azmi Bey, Rusya’dan Almanya’ya, İtalya’dan Afganistan’a uzanan geniş bir coğrafyada hem kendi kaderini hem de İttihatçı liderlerin yön arayışlarını yazıya döküyor. Günlükler, Mütareke döneminde yurtdışındaki İttihatçı faaliyetlerine dair nadir ve birinci elden bilgiler içeriyor. Millî Mücadele ile kurulan temaslar, liderler arasındaki görüş ayrılıkları ve yeni siyasal ihtimaller, olayların sıcaklığı içinde aktarılıyor.

Ancak bu metinler yalnızca siyasal tarihe ışık tutmuyor. Azmi Bey’in satırlarında, sürgündeki bir Osmanlı aydınının ruh hâli, iç hesaplaşmaları ve hayal kırıklıkları da belirgin biçimde hissediliyor. Ailesinden uzak kalmış bir babanın kişisel acıları, vatan ve sorumluluk düşüncesiyle iç içe geçiyor. Günlükler, büyük ideallerin yanı sıra bireysel kırılganlığı da görünür kılıyor.

Aynı zamanda Azmi Bey’in bulunduğu ülkelerdeki savaş sonrası siyasal, toplumsal ve ekonomik sarsıntılara dair gözlemleri, dönemin küresel atmosferini anlamaya katkı sağlıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca Türkiye tarihine değil, bir Osmanlı aydınının dünyayı kavrama biçimine dair de zengin bir perspektif sunuyor. Arşiv belgeleri ve sonradan kaleme alınmış hatıratlarla karşılaştırıldığında, günlüklerin anlık duygu ve düşünceleri yansıtma gücü, bu çalışmayı yakın dönem tarihinin en özgün ve güvenilir kaynaklarından biri haline getiriyor.

Hüseyin Azmi — İttihatçı Polis Müdürü Azmi Bey’in Gurbet Günlükleri (1918–1921)
Hazırlayan: Serkan Erdal, Asaf Özkan, Sebile Yıldız Aybak • Yapı Kredi Yayınları
Günlük • 264 sayfa • 2026

Albert Camus – Günlükler (2024)

Büyük düşüncelerin ardından sürekli insana, insani olana dönen bir yazardır Camus.

“Bir yazarın öğrenmesi gereken ilk şey, hissettiği şeyi hissettirmek istediği şeye aktarabilme sanatıdır,” der.

Okurlarına bir şeye karşı çıkmak için önce inanmak gerektiğini öğretir.

Bu inancın en sağlam temellerinden biri de duyguları ve samimiyetidir.

Bu samimiyet başta farklı üslupların ortaya çıktığı bir mozaik teşkil eden ‘Günlükler’de görülür.

Burada kendisiyle olduğu kadar dünyayla da yüzleşir Camus.

Okuma notları, roman planları, seyahat günlükleri, aforizmalar, çarpıcı formüller; bu fragmanlar bir sanatçının portresini anlamak için elzem olmakla birlikte hayatının ve eserinin anlamını bulmaya çalışan bir insanın en önemli tanığıdırlar.

Camus’nün 1935-1959 arasında tuttuğu ‘Günlükler’, Avrupa’da hiç tanınmadığı yıllardan yaratıcılığının zirvesinde bir trafik kazasıyla ölene kadarki tüm kayıtlarını bir araya getiriyor.

Günlükler, Camus’nün düşünce dünyasına daha yakından bakabileceğimiz önemli bir kaynak niteliğinde.

Günlüklerde, Camus’nün felsefi düşünceleri, edebiyat hakkındaki görüşleri, günlük hayata dair gözlemleri ve yaşadığı dönemin siyasi olaylarına ilişkin tepkileri yer alır.

  • Künye: Albert Camus – Günlükler 1935-1959, çeviren: Berna Günen, Can Yayınları, günlük, 560 sayfa, 2024

Erden Kıral – Aynadan Yansıyan Hatıralar (2024)

“Ben düzenli olarak yeni yayımlanan öykü kitaplarını okurum.

Kanımca öykü, sinema sanatına romandan daha yatkındır.

Roman sayıyla, öykü ise nakavtla kazanır.”

Türk sinemasında kendine özgü bir yere sahip olan ve Hakkâri’de Bir Mevsim, Bereketli Topraklar Üzerinde, Yolda gibi ödüllü filmlerin yönetmeni Erden Kıral’dan hatıralar geçidi.

Yılmaz Güney’le çalkantılı ilişkisinden Sıkıyönetim zamanlarında film çekmenin zorluklarına, Gérard Depardieu ile yapacağı sinema çalışmasından yurtdışında yaşadığı ilginç olaylara varıncaya dek, zor ama dolu dolu geçen yıllar.

‘Aynadan Yansıyan Hatıralar’, Erden Kıral’ın hayatından yaşam perdesine yansıyanlar.

Dünyanın da ülkenin de bir dönüşüm geçirdiği, siyasi çalkantıların sokağa indiği, devrim beklentilerinin yükseldiği, entelektüellerin ve sanatçıların fikir lideri olduğu bir dönemin izdüşümü…

  • Künye: Erden Kıral – Aynadan Yansıyan Hatıralar: Benim Güzel Günlüğüm, Yapı Kredi Yayınları, anı, 200 sayfa, 2024

Edvard Munch – Mahrem Günlükler (2024)

Çığlık adlı tablosuyla küresel bir kültür ikonuna dönüşen Norveçli ressam Edvard Munch (1863-1944) eserlerinde melankoli, endişe, bunalım, korku ve iç sıkıntısı temalarını ustalıkla işledi.

İlk çizimlerinden itibaren benzersiz bir üslup geliştiren Munch, insan ruhunun derinliklerine nüfuz eden bakışı ve dışavurumcu tarzıyla âdeta huzursuzluğun resmini yapmayı başardı.

Munch ressam olduğu kadar yazar olarak da yeteneklerini ortaya koydu.

Nitekim gençliğinden itibaren anı, kurgu, portre yazıları, şiir ve felsefi deneme tarzında metinler kaleme aldı.

İnsanlık durumunun hem coşkusunu hem de karanlık dehlizlerini şiirsel bir dille günlüklerine yansıtan Munch, yazılarında resimlerini bütünlüyor gibidir.

Munch günlüklerinde sadece sanat anlayışını ya da eserlerini var eden unsurları değil, kişiliğinin gizli yanlarını da bazen ironik, komik, sevecen, bazen gotik, romantik sözlerle ve hikâyelerle ortaya koyuyor.

Yer yer Nietzsche’nin üslubuna yaklaşan, kimi zaman ise kendi uçurumundan kaçmaya çalışan Munch’un günlüklerini okuyanlar, ressamın yaşam öyküsünü takip ederek dostluk, aile ve aşk hakkındaki düşüncelerini öğreneceği gibi, onun kronik depresyonunu ve içindeki Çığlık’ı da hissedecektir…

Munch, “Benim gözümde hayat bir hücrenin penceresinden dışarıya bakmak gibidir. Vaat edilmiş topraklara asla ulaşamayacağım” diyor.

  • Künye: Edvard Munch – Mahrem Günlükler: “Bizler Dünyadan Püsküren Alevleriz”, çeviren: Orhan Düz, Beyoğlu Kitabevi, günlük, 224 sayfa, 2024

Charles Darwin – Majestelerinin Gemisi Beagle Günlüğü (2022)

 

Beş yıl sürmüş olağanüstü bir doğa yolculuğunun sadık ve içten anlatısı.

Evrim teorisi deyince akla hiç kuşkusuz Darwin kadar onun Beagle seyahati ve Galapagos Adaları gelir.

Bilim tarihinde popüler kültüre de mal olmuş böyle pek az hikâye vardır.

Bu Günlük, Aralık 1831’de başlayarak beş yıl kadar süren olağanüstü bir doğa yolculuğunun antropolojik gözlemler de içeren sadık ve içten anlatısı olmanın yanı sıra bilimsel bilginin üretimine ve Evrim düşüncesinin adım adım ortaya çıkışına tanıklık etmesi bakımından da benzersizdir.

Darwin’in seyahatteyken Britanya’ya yolladığı mektuplar, fosil örnekleri ve hayvan numuneleri, eski öğretmeni Henslow aracılığıyla İngiliz doğabilimcilerine aktarılıyor, Darwin’in ünü bu sayede gittikçe yayılıyordu.

Beagle 2 Ekim 1836’da Britanya’ya döndüğünde saygın bir doğabilimci olarak tanınmıştı.

Kalan hayatını İngiltere dışına yolculuk etmeden, üretken ve saygın bir doğa bilimci olarak geçirecek, temelini Beagle seyahati boyunca attığı Evrim teorisini geliştirecekti.

  • Künye: Charles Darwin – Majestelerinin Gemisi Beagle Günlüğü (1831-1836), hazırlayan: Richard Darwin Keynes, çeviren: Ömer Bozkurt, Yapı Kredi Yayınları, bilim, 584 sayfa, 2022

Susan Sontag – Yeniden Doğan ve Bilinç Tene Kuşanınca (2021)

‘Yeniden Doğan’ ve ‘Bilinç Tene Kuşanınca’, Susan Sontag’ın 1947 ve 1980 yılları arasındaki günlükleri ve defterlerini bir araya getiriyor.

Ayrı ayrı ciltler olarak yeni bir baskıyla raflardaki yerini alan çalışmanın ilk kitabı, Sontag’ın 1947-1963 yılları arasında tuttuğu günlükleri içeriyor.

Burada, Sontag’ın Berkeley, Harvard ve Oxford’da başarılı bir eğitim hayatının ardından akademik dünyayı ardında bırakıp deneme ve romanlar yazarı, kuramcı, eleştirmen, insan hakları savunucusu olarak yaşadığı döneme dair izlenimleri yer alıyor.

‘Bilinç Tene Kuşanınca’ ise, yazarlığı ve insan hakları için verdiği mücadeleyle bellekte duran Susan Sontag’ın 1964-80 yılları arasında, otuzlu-kırklı yaşları boyunca tuttuğu günlükleri içeriyor.

Sontag’ın özgün dünyasına daha yakından bakmamıza vesile olacak bu çalışma, Sontag’ın ölümünden sonra oğlu David Reiff tarafından yayına hazırlandı.

  • Künye: Susan Sontag – Yeniden Doğan ve Bilinç Tene Kuşanınca, yayına hazırlayan: David Reiff, çeviren: Begüm Kovulmaz, Everest Yayınları, günlük, 2 cilt, 834 sayfa, 2021