Andrei Marmor — Hukuk Felsefesi (2026)

Andrei Marmor ‘Hukuk Felsefesi’ adlı eserinde hukuk felsefesinin tarihini kronolojik biçimde anlatmak yerine, hukukun doğasına ilişkin temel sorunları çağdaş analitik hukuk felsefesinin tartışmaları üzerinden inceliyor. Kitabın odağında iki temel soru yer alıyor: Bir hukuk normunu geçerli kılan nedir ve hukuk insanlara hangi anlamda bağlayıcı nedenler sunar? Marmor, bu soruları özellikle hukuki pozitivizm perspektifinden ele alırken Hans Kelsen, H.L.A. Hart, Joseph Raz ve Ronald Dworkin gibi düşünürlerin görüşlerini karşılaştırıyor; pozitivist geleneği savunurken onu içeriden eleştirmeyi de ihmal etmez. Böylece eser, hukuk ile ahlak, otorite, yorum ve normatiflik arasındaki ilişkileri berrak bir kavramsal çözümlemeyle tartışıyor.

Kitabın ilk bölümleri hukuki geçerlilik sorununa ayrılmış. Marmor’a göre hukukun ne olduğuna ilişkin açıklamalar, hukukun geçerlilik ölçütünü toplumsal olgular temelinde açıklamak zorundadır. Bu nedenle hukuk, yalnızca egemenin buyruğuna indirgenemez; onu var eden şey, toplum içinde yerleşmiş kurallar, kurumlar ve uzlaşımlardır. Kelsen’in “Saf Hukuk Kuramı” ile temel norm kavramını yeniden değerlendiren Marmor, hukukun başka disiplinlere indirgenmesini reddederken hukuki geçerliliğin yine de toplumsal gerçeklikten bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor. Hart’ın tanıma kuralı ve Raz’ın otorite anlayışı da bu çerçevede ele alınarak hukukun kurumsal yapısı açıklanıyor.

Eserin ikinci ekseni hukukun normatifliği, yani bireyler için neden bağlayıcı sayıldığı meselesi. Hukukun insanlara eylem nedenleri sunduğunu kabul eden Marmor, bu bağlayıcılığın zorunlu olarak ahlaki olmadığını ileri sürüyor. Ronald Dworkin’in hukukun yalnızca kurallardan değil, ahlaki ilkelerden de oluştuğu yönündeki yaklaşımını ayrıntılı biçimde tartışıyor; hukuki geçerliliğin ahlaki doğrulukla belirlenemeyeceğini savunarak dışlayıcı (sert) hukuki pozitivizm çizgisini geliştiriyor. Ahlaki ilkelerin yargıçlar tarafından kullanılabileceğini kabul etse de bunların hukukun geçerlilik ölçütünü oluşturmadığını vurguluyor.

Son bölümlerde Marmor, hukuk felsefesinin kendisinin normatif olup olmadığı sorusunu ele alıyor ve hukuki pozitivizmin etik temellerini, yöntemsel varsayımlarını ve işlevsel gerekçelerini tartışıyor. Ardından hukukun dili ve yorumu üzerinde durarak her hukuki metnin sürekli yoruma ihtiyaç duymadığını, ancak belirsizlik, norm çatışmaları ve dilin semantik ya da pragmatik sınırları ortaya çıktığında yorumun kaçınılmaz hâle geldiğini gösteriyor. Böylece hukuk dilinin yapısı ile hukuki muhakeme arasındaki ilişkiyi çözümleyen eser, hukukun yalnızca kurallar bütünü değil, toplumsal kurumlar, otorite ilişkileri ve dilsel pratikler içinde işleyen karmaşık bir normatif düzen olduğunu ortaya koyuyor. Analitik üslubu ve problem merkezli yaklaşımıyla ‘Hukuk Felsefesi’ (‘Philosophy Of Law’), çağdaş hukuki pozitivizmin temel kavramlarını açıklarken, hukukun doğasını anlamaya yönelik en önemli soruları sistematik biçimde tartışan kapsamlı bir giriş kitabı niteliği taşır.

Andrei Marmor — Hukuk Felsefesi: Hukukun Doğasına Dair Pozitivist Bir Soruşturma
Çeviren: Erdoğan Önen • Vakıfbank Kültür Yayınları
Hukuk • 272 sayfa • 2026

Tom Regan — Hayvan Hakları Davası (2026)

Tom Regan, ‘Hayvan Hakları Davası’ adlı eserinde hayvanlara yönelik etik tartışmayı merhamet ya da fayda hesaplarının ötesine taşıyarak, hak kavramı temelinde yeniden kuruyor. Alanın kurucu metinlerinden biri kabul edilen bu çalışma, hayvanların insanlar için ne kadar yararlı olduklarıyla değil, kendi başlarına taşıdıkları ahlaki değerle ilgileniyor. Regan, Descartes’tan Kant’a ve özellikle Peter Singer’ın faydacı yaklaşımına uzanan geniş bir felsefi mirası eleştirel biçimde değerlendirirken, insan ile hayvan arasındaki ilişkinin daha kapsayıcı bir ahlak anlayışıyla yeniden düşünülmesi gerektiğini savunuyor.

Kitabın merkezinde, hayvanların “bir yaşamın öznesi” olduğu düşüncesi yer alıyor. Regan’a göre bilinçli deneyimler yaşayan, istekleri, anıları, duyguları ve geleceğe dönük çıkarları bulunan canlılar yalnızca araç olarak görülemez.

Böyle varlıklar, insanlardan bağımsız olarak içkin bir değere sahiptir ve bu değer onlara vazgeçilmez ahlaki haklar kazandırır. Bu nedenle hayvanların yaşamı, acı çekmemesi ya da özgürlüğü yalnızca insanların çıkarları doğrultusunda değerlendirilemez; onların hakları kendi başına korunması gereken ahlaki bir zorunluluktur.

Regan, kuramını adım adım inşa ederken önce ahlaki haklarla hukuki hakları birbirinden ayırıyor. Hukuki hakların toplumdan topluma ve zamana göre değişebileceğini, buna karşılık gerçek ahlaki hakların evrensel ve eşit olduğunu ileri sürüyor. Irk, cinsiyet, tür ya da toplumsal statü gibi özelliklerin ahlaki değeri belirlemediğini savunan yazar, içkin değere sahip her varlığın saygı görme hakkına eşit biçimde sahip olduğunu temellendiriyor. Böylece hak kavramını yalnızca insanlara özgü olmaktan çıkararak bütün duyarlı canlıları kapsayan bir çerçeveye yerleştiriyor.

Kitap boyunca faydacılık, sözleşmecilik ve geleneksel etik kuramları ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Regan, çoğunluğun yararı adına bireyin haklarının feda edilmesini reddediyor ve hayvan deneyleri, endüstriyel hayvancılık, avcılık gibi uygulamaların yalnızca acı üretmeleri nedeniyle değil, hayvanları araçsallaştırmaları nedeniyle de ahlaken yanlış olduğunu ileri sürüyor. Ayrıca cankurtaran botu gibi zor etik ikilemleri ele alarak hak temelli yaklaşımına yöneltilen itirazları sistemli biçimde yanıtlıyor.

‘Hayvan Hakları Davası’ (‘The Case for Animal Rights’), modern hayvan hakları hareketinin düşünsel temellerini atan en etkili eserlerden biri olarak kabul ediliyor. Regan, insan merkezli ahlak anlayışını kökten sorgulayarak, tür ayrımı gözetmeyen adalet fikrini savunuyor. Analitik felsefenin yöntemini açık ve sistematik bir anlatımla kullanan kitap, yalnızca hayvan etiği için değil, hak, adalet ve ahlaki eşitlik üzerine yürütülen çağdaş tartışmalar açısından da temel bir başvuru kaynağı olmayı sürdürüyor.

Tom Regan — Hayvan Hakları Davası
Çeviren: Zeynep Hayal Erdoğan, Yiğit Aras Tarım • Akademim Yayıncılık
Hayvan • 452 sayfa • 2026

Başak Ertür — Gösteriler ve Hayaletleri (2026)

Ceza hukukunun cezalandırma hukukuna dönüştüğü günümüz Türkiye’sinde muhakkak okunması gereken bir çalışma. Başak Ertür bu kitabında, hukuk ile siyaset arasındaki ilişkiyi performatiflik kavramı üzerinden yeniden yorumluyor. Yazar, mahkeme salonlarını yalnızca karar üreten kurumlar olarak değil, iktidarın, hafızanın ve çatışmaların sahnelendiği alanlar olarak ele alıyor. Hukukun sadece mevcut gerçekliği düzenlemediğini, aynı zamanda sözler, ritüeller ve yargısal pratikler aracılığıyla yeni gerçeklikler oluşturduğunu savunuyor. Bu nedenle hukuk ile şiddetin birbirinden ayrılmadığını, her hukuki düzenin kendi kuruluş sürecinin izlerini taşımayı sürdürdüğünü gösteriyor.

Kitabın kuramsal bölümünde siyasi davaların anlamı tartışılıyor. Ertür, siyasi davaları yalnızca iktidarın rakiplerini bastırdığı süreçler olarak görmüyor. Devlet şiddetiyle yüzleşmeyi amaçlayan davaların da siyasal anlamlar ürettiğini belirtiyor. Böylece siyasi dava kavramını dar ve geniş tanımların ötesine taşıyor. Performatiflik yaklaşımı sayesinde bir davanın yalnızca hükmüyle değil, sahnelenme biçimiyle de etkili olduğunu anlatıyor. Hukuk, burada tarafsız bir araçtan çok, toplumsal anlamlar kuran ve yeniden üreten bir pratik olarak değerlendiriliyor.

‘Gösteriler ve Hayaletleri’nin (‘Spectacles and Specters’) ikinci kısmında kuram somut örneklerle sınanıyor. Soğomon Tehliryan davası, Ermeni Soykırımı’nın hukuk alanındaki devam eden etkileri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki inkâr davaları inceleniyor. Hrant Dink’in maruz bırakıldığı, sonunda cinayetine varan yargısal tacizler, Chicago Komplo davası, Saddam Hüseyin’in yargılandığı dava, Büyük Britanya’da 2010 öğrenci protestolarını hedef alan yargılamalar… Her defasında sahnelenen gösterilere hayaletlerin musallat olduğunu, bugünümüzü ve geleceğimizi rehin aldığını görüyoruz. Bu örnekler, geçmişte yaşanan şiddetin geride kalmadığını gösteriyor. Bastırılmış olaylar, unutulmak istenen hafızalar ve çözülememiş siyasal meseleler hayaletler gibi güncel davalara geri dönüyor.

Ertür, hukukun kimi zaman egemen anlatıları güçlendirdiğini, kimi zaman ise beklenmedik müdahalelerle onları sarsabildiğini gösteriyor. Kitap, adalet, hafıza, şiddet ve siyaset arasındaki bağları görünür kılıyor. Siyasi davaları suç ve ceza meselesinin ötesinde, tarihsel travmaların ve iktidar mücadelelerinin düğümlendiği alanlar olarak okuyor. Eleştirel hukuk düşüncesiyle performans kuramını buluşturan çalışma, hukukun görünmeyen işleyişlerini açıklıyor ve adalet arayışının geçmişle hesaplaşmadan ayrı düşünülemeyeceğini vurguluyor. Bu yönüyle eser, hukuk ile siyasal olan arasındaki karmaşık ilişkiyi anlamak isteyenler için alanında kaynak olarak öne çıkıyor.

Başak Ertür — Gösteriler ve Hayaletleri: Siyasi Davaları Performatif Kuramla Okumak
Çeviren: Burcu Tümkaya • Metis Yayınları
Siyaset • 312 sayfa • 2026

William E. Conklin — Hegel’de Hukuk Anlayışları (2026)

William E. Conklin’in bu çalışması, Hegel’in hukuk felsefesini merkeze alarak modern hukuk düzeninin meşruiyetini sorguluyor. ‘Hegel’de Hukuk Anlayışları’ (‘Hegel’s Laws’), hukukun yalnızca kurallar bütünü olmadığını, aynı zamanda belirli bir bilinç ve toplumsal yapı içinde anlam kazandığını gösteriyor. Conklin, bireylerin özgür ve özerk varlıklar olarak devletin koyduğu kurallara neden uyması gerektiğini tartışırken, bu zorunluluğun keyfi değil, rasyonel ve tarihsel bir temele dayandığını ortaya koyuyor.

Kitapta mülkiyet, sözleşme ve suç gibi temel hukuk alanlarından başlayarak irade, aile ve devlet kavramlarına doğru ilerleyen bir yapı kuruluyor. Bu ilerleyiş, Hegel’in “hukuki bilinç” anlayışını katmanlı biçimde açığa çıkarıyor. Bireyin öznel iradesinden nesnel hukuka ve oradan etik yaşama uzanan bu süreç, hukukun yalnızca dışsal bir zorlayıcılık değil, aynı zamanda özgürlüğün gerçekleşme alanı olduğunu savunuyor. Bu bağlamda devlet, bireyin karşısında duran bir güç olmaktan çok, özgürlüğün kurumsallaştığı bir yapı olarak anlam kazanıyor.

Conklin, Hegel’in terminolojisini açıklayarak onun karmaşık düşünce sistemini daha anlaşılabilir kılıyor ve bu düşünceleri çağdaş hukuk filozoflarıyla karşılaştırıyor. Böylece Hegel’in görüşlerinin yalnızca tarihsel değil, güncel tartışmalar açısından da önemli olduğunu gösteriyor. Özellikle ulusal ve uluslararası hukuk bağlamında, yasaların bağlayıcılığı meselesini yeniden ele alarak modern hukuk düzeninin temellerini sorguluyor.

Eserin temel iddiası, hukukun meşruiyetinin yalnızca yaptırım gücünden değil, bireyin kendini o düzen içinde tanımasından kaynaklandığı şeklinde. Bu nedenle Hegel’in hukuk anlayışı, devletsiz bir yaşamdan daha “uygar” bir düzen fikrini savunurken, özgürlük ile zorunluluk arasındaki gerilimi aşmaya çalışıyor. Kitap, hukuk felsefesi alanında Hegel’in düşüncesini sistematik biçimde ele alarak, modern hukuk düzeninin neden hâlâ bu düşünceye ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

William E. Conklin — Hegel’de Hukuk Anlayışları: Modern Hukuk Düzeninin Meşruiyeti
Çeviren: Ali Acar • Islık Yayınları
Hukuk • 536 sayfa • 2026

Paul Hirts — Hukuk ve İdeoloji (2026)

Paul Hirst’ün bu eseri, Marksist teori içinde hukuk, mülkiyet ve ideoloji arasındaki ilişkileri yeniden düşünen eleştirel bir çalışma. Hirst, bu kavramları sabit ve açıklanmış kategoriler olarak ele almak yerine, onların nasıl kurulduğunu ve hangi tarihsel koşullarda anlam kazandığını sorguluyor. Böylece kitap, yerleşik Marksist yorumları yeniden tartışmaya açarak teorik bir müdahale gerçekleştiriyor.

Eserde, özellikle ideolojinin toplumsal işlevi ile hukukun ekonomik yapı içindeki konumu arasındaki ilişki merkezî bir yer tutuyor. Hirst, ideolojinin yalnızca egemen sınıfın bir aracı olarak indirgenemeyeceğini, daha karmaşık ve çok katmanlı bir işleyişe sahip olduğunu savunuyor. Bu yaklaşım, hukukun da doğrudan ekonomik altyapının basit bir yansıması olarak görülmesine karşı çıkıyor ve onu belirli toplumsal ilişkiler içinde şekillenen özgül bir yapı olarak ele alıyor.

‘Hukuk ve İdeoloji’ (‘On Law and Ideology’), Louis Althusser’in ideoloji kuramı ile Evgeny Pashukanis’in hukuk formu analizleri arasında eleştirel bir diyalog kuruyor. Hirst, Althusser’in ideolojik aygıtlar yaklaşımını yeniden değerlendirirken, Pashukanis’in hukuku meta ilişkileriyle temellendiren görüşlerini de sorguluyor. Bu iki düşünsel hattı karşılaştırarak, hukuk ve ideoloji arasındaki ilişkinin daha esnek ve çoğul biçimlerde anlaşılması gerektiğini ileri sürüyor.

Eserin önemli katkılarından biri, Marksist teori içinde sıkça karşılaşılan indirgemeci açıklamalara karşı geliştirdiği eleştiri. Hirst, hukuku yalnızca sınıf egemenliğinin bir aracı olarak görmek yerine, toplumsal pratikler içinde görece özerk bir alan olarak konumlandırıyor. Bu sayede hukuk hem ideolojik hem de kurumsal bir yapı olarak, farklı güç ilişkilerinin kesişiminde analiz ediliyor.

Sonuç olarak ‘Hukuk ve İdeoloji’, hukuk ve ideoloji kavramlarını yeniden problematize ederek Marksist düşünce içinde alternatif yorumların önünü açıyor. Kitap, sosyalist siyaset ve hukuk teorisi üzerine düşünenler için, kavramların sınırlarını zorlayan ve onları yeniden kurmaya çağıran önemli bir çalışma.

Paul Hirts — Hukuk ve İdeoloji
Çeviren: Yusuf Enes Karataş • Islık Yayınları
Hukuk • 200 sayfa • 2026

Cemal Bâli Akal – Görünmeyen Machiavelli (2025)

Cemal Bâli Akal’ın ‘Görünmeyen Machiavelli’ adlı çalışması, Machiavelli’yi yalnızca ‘Hükümdar’ üzerinden okuyan yerleşik alışkanlığı kökten sarsıyor. Akal, Machiavelli’nin düşüncesinin tek bir metne sıkıştırılmasının onu basitleştirdiğini, ‘Söylevlerin’ de çoğu kez aynı dar yorum havuzuna çekildiğini göstererek okuru çok daha geniş bir düşünsel evrene davet ediyor. Kitap, “kötülüğü meşrulaştıran otoriter Machiavelli” ile “cumhuriyetçi, halkçı Machiavelli” gibi iki uç ve yüzeysel imgenin nasıl üretildiğini, bu ikiliğin ardında yatan teorik tembelliği ve siyasal mirasın nasıl yanlış kodlandığını açığa çıkarıyor.

Akal’ın argümanı, Machiavelli’nin bütün eserlerine birlikte bakıldığında Epikurosçu-Lucretiusçu bir damar taşıdığı, teleolojik ve idealist düşünce geleneklerine karşı radikal bir gerçekçilik geliştirdiği şeklinde. Bu yaklaşım, onu beklenmedik biçimde İbn Rüşd’den Sade’a, Spinoza’dan Marx ve Nietzsche’ye uzanan yönetim-karşıtı düşünce hattıyla buluşturuyor. Böylece Machiavelli, kalıplaşmış “Makyavelizm” etiketinden sıyrılarak kuşku, belirlenimsizlik ve maddi koşullar üzerinden siyasal analize yönelen bambaşka bir figür olarak beliriyor.

Akal’ın kitabı, hem siyasî teorinin klişelerini hem de Machiavelli’ye atfedilen popüler mitleri sökerek “görünmeyen” bir düşünürü görünür kılan kapsamlı bir yeniden okuma öneriyor; okuru, alışıldık ezberlerin ötesinde çok katmanlı bir Machiavelli ile yüzleşmeye çağırıyor.

  • Künye: Cemal Bâli Akal – Görünmeyen Machiavelli, Zoe Kitap, hukuk, 224 sayfa, 2025

Kolektif – Somut Hukuk, Somut Tahlil (2025)

‘Somut Hukuk, Somut Tahlil’ son dönemde yapılan çeşitli hukuki düzenlemelere ilişkin değerlendirmeleri bir araya getiriyor. Sırasıyla madencilik, gıda ve beslenme, idare karşısında hak arama, iş uyuşmazlıkları ve arabuluculuk, toplu pazarlık ve toplu iş sözleşmesi, göçmen emek rejimi, konut hakkı ve barınma sorunu, planlı kalkınmanın dönüşümü ve son olarak kamu sağlığı ve şehir hastaneleri konularında yazılar içeren bu derlemenin temel amacı, hukuk iletişiminin sürdüğü her alanı bir sınıf sorunu olarak görmenin bir yolunu bulmak.

Derleme, bu yolu ararken hukuk sistemini, özerk değil, son tahlilde belirlenen bir sistem olarak ele alıyor. Ancak, hukukun üstyapı alanını bütünüyle kuşatan kalın bir kurumsal yapı ve ince bir ideolojik örtüye sahip olduğunu, bu nedenle de diğer sistemlerden farklı bir değerlendirmeyi gereksindiğini gösteriyor. Öte yandan, hukukçunun mesleki deformasyonunun bir ifadesi olan, hukuki sorunları birer hukuk sistemi sorunu olarak sınırlandırma, bir başka deyişle hukuku hukukla açıklama eğilimi, nihayetinde hukuk veya uygulamasının değişimiyle sorunların çözülebileceği yanılsamasını üretiyor.

Mücadele pratiğine, hukuktan hayata doğru bir katkı sunan derleme, sözü edilen eğilimin karşısına başka bir yaklaşım modeli koymayı da amaçlıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Gökçe Çataloluk, Ulaş Karadağ, A. Deniz Bilgehan, Duygu Hatıpoğlu Aydın, Evrim Durmaz, Furkan Yılmaz, Gönenç Hacaloğlu, Hande Heper, Irmak Kepenek, Tevfik Can Peker ve Zülfiye Yılmaz.

  • Künye: Kolektif – Somut Hukuk, Somut Tahlil: Güncel Hukuk Sorunlarına Eleştirel Bakışlar, editör: Ulaş Karabat, Gökçe Çataloluk, İmge Kitabevi ve Daimon Yayınları, hukuk, 290 sayfa, 2025

Kolektif – Hukukun Yapay Zekâyla İmtihanı (2025)

‘Hukukun Yapay Zekâyla İmtihanı’, yapay zekânın hukuku yalnızca teknik bir araç olarak değil, norm üretimini ve sorumluluk rejimini kökten dönüştüren yapısal bir güç olarak ele alıyor. Algoritmik karar süreçlerinin yaygınlaşması, öznelik, irade ve kusur kavramlarının yeniden tanımlanmasını zorunlu kılıyor. Hukuk düzeni, insan merkezli sorumluluk modelinin sınırlarını fark ediyor ve otonom sistemlerin doğurduğu zararların nasıl anlamlandırılacağını tartışıyor. Böylece yapay zekâ, hukuki düşüncenin ontolojik ve etik zeminini sarsan bir eşik olarak belirginleşiyor.

Metin, yapay zekânın hasım mı yoksa yeni bir aktör mü sayılacağı sorusunu merkezine alıyor ve cezai sorumluluk, illiyet bağı ile denetim mekanizmalarının dönüştüğünü gösteriyor. Şeffaflık, veri güvenliği, ayrımcılık riski ve otomatik karar verme pratikleri bağlamında hukuk, özgürlükleri koruyan eleştirel bir görev üstleniyor. Hukuk eğitimi ise dijital araçlarla zenginleşiyor, ancak yorumlama yetisinin korunması gerektiğini hatırlatıyor. Sonuçta eser, hukuk ile yapay zekâ arasındaki ilişkiyi uygulama değil, zihniyet düzeyinde yeniden kuruyor.

Derlemenin bir diğer önemli katkısı, yapay zekânın hukuk eğitimine etkisini ele almasıdır. Dijital araçlarla zenginleşen eğitim pratikleri, hukukçunun bilgiye erişimini hızlandırırken, eleştirel düşünme ve norm yorumlama yetisinin nasıl korunacağı sorusunu da gündeme getiriyor. Böylece eser, yapay zekâ ile hukukun karşılaşmasını sadece uygulama değil, zihniyet düzeyinde bir dönüşüm olarak kavrıyor ve geleceğin hukuk düzenine dair kapsamlı bir düşünme alanı açıyor.

  • Künye: Kolektif – Hukukun Yapay Zekâyla İmtihanı, derleyen: Ozan Erözden, Zoe Kitap, hukuk, 288 sayfa, 2025

Timur Kuran – Ertelenen Özgürlükler (2025)

Timur Kuran bu çalışmasında, İslam hukukunun tarihsel mirasının Orta Doğu toplumlarında siyasal özgürlüklerin kurumsallaşmasını nasıl geciktirdiğini ele alıyor. Yazar, sorunu kültürel bir özcülük üzerinden değil, kurumsal yapılanmalar üzerinden değerlendiriyor ve şeriat temelli düzenin ekonomi, hukuk ve siyaset alanlarında baskıları yeniden ürettiğini savunuyor. Bu yapı, bireysel hakların yerleşmesini sınırlandırıyor ve anayasal gelişmenin önünde kalıcı engeller oluşturuyor.

‘Ertelenen Özgürlükler: Ortadoğu’da İslam Hukukunun Politik Mirası’ (‘Freedoms Deyaled: The Political Legacies of Islamic Law’), İslam hukukunun ticaret, miras, sözleşme ve vakıf sistemleri üzerinden toplumsal yaşamı düzenlediğini, ancak bu düzenin uzun vadede girişimciliği ve kurumsal yenilenmeyi zayıflattığını gösteriyor. Modern hukuki çerçevelerle bütünleşemeyen bu miras, siyasal çoğulculuğun gelişmesini de yavaşlatıyor ve devlet-toplum ilişkisini hiyerarşik bir zeminde tutuyor.

Yazar, Osmanlı ve diğer İslam toplumlarında görülen gecikmenin kader olmadığını, Batı’da yaşanan kurumsal dönüşümlerin sonucunda özgürlüklerin daha erken kökleştiğini belirtiyor. Eğitim, mülkiyet ve temsil mekanizmalarının farklı evrim izlemesi, iki dünya arasındaki siyasal açı farkını derinleştiriyor. Bu durum, modernleşme süreçlerinde eşitsiz bir ilerleme yaratıyor.

Eser, özgürlük fikrinin yalnızca ideolojik değil, kurumsal altyapıya bağlı olduğunu vurguluyor ve hukuki geleneklerin siyasal kültürü nasıl biçimlendirdiğini ortaya koyuyor. Kuran, gecikmiş özgürlüklerin tarihsel nedenlerini çözümleyerek günümüz reform tartışmalarına eleştirel bir zemin sunuyor ve İslam dünyasında demokratikleşmenin önkoşullarını daha berrak biçimde okumayı sağlıyor.

  • Künye: Timur Kuran – Ertelenen Özgürlükler: Ortadoğu’da İslam Hukukunun Politik Mirası, çeviren: Mustafa Batman, Yapı Kredi Yayınları, inceleme, 560 sayfa, 2025

Christopher Pierson – Latin Batı’da Mülkiyetin Tarihi (2025)

Christopher Pierson bu çalışmasında, Latin Batı düşüncesinde mülkiyet kavramının ahlaki, hukuki ve siyasal anlamlarını tarihsel bir süreklilik içinde inceliyor. Servet, erdem ve yasa arasındaki ilişkiyi merkeze alan yazar, mülkiyetin yalnızca bireysel bir hak değil, toplumsal düzeni meşrulaştıran normatif bir yapı olarak anlam kazandığını gösteriyor.

Pierson, Antik Roma’dan Ortaçağ skolastiğine, doğal hukuk öğretisinden erken modern siyasal teorilere uzanan geniş bir çerçevede mülkiyetin adaletle nasıl ilişkilendiriliyor olduğunu analiz ediyor. Hristiyan ahlakı, sivil hukuk ve felsefi tartışmalar arasındaki gerilim, sahipliğin meşruiyetini sürekli yeniden tanımlıyor ve mülkiyetin erdemle temellendiriliyor oluşu sorgulanıyor.

Yazar, zenginliğin ahlaki bir ödül olarak sunulduğunu eleştiriyor ve eşitsizlik üreten yapıların nasıl doğal ve kaçınılmaz gibi gösterildiğini açığa çıkarıyor. Mülkiyetin sadece ekonomik bir düzenleme değil, aynı zamanda siyasal iktidarı yeniden üreten bir mekanizma olarak işlediğini vurguluyor.

‘Latin Batı’da Mülkiyetin Tarihi’ (‘Just Property: A History in the Latin West’), mülkiyet anlayışının tarih boyunca sabit kalmadığını, aksine etik, hukuki ve politik tartışmalar içinde sürekli yeniden biçimlendiğini ortaya koyuyor. Böylece okur, modern mülkiyet rejiminin kökenlerini sorguluyor ve adaletle ilişkisini daha eleştirel bir gözle yeniden düşünmeye yöneliyor.

  • Künye: Christopher Pierson – Latin Batı’da Mülkiyetin Tarihi, Birinci Cilt: Refah, Erdem, Hukuk, çeviren: Kıvılcım Turanlı, Zoe Kitap, tarih, 352 sayfa, 2025