Cem Behar — Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde (2026)

Cem Behar ‘Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde’ adlı bu kitabında, Osmanlı/Türk musıkisinin tarihini yalnızca besteler, makamlar ya da notalar üzerinden değil; bu müziği üreten, aktaran ve yaşatan toplumsal dünyanın bütünlüğü içinde ele alıyor. Farklı yıllarda kaleme aldığı makale, bildiri ve söyleşileri bir araya getiren eser, musıki tarihinin ancak siyaset, ekonomi, şehir hayatı, kültür ve zihniyet tarihiyle birlikte okunabileceğini savunan bütünlüklü bir yaklaşım sunuyor. Tanpınar’dan Tanburî Cemil Bey’e, biyografi geleneğinden nota sistemlerine uzanan geniş bir yelpazede, yerleşik kabulleri sorgulayan ve yeni araştırma yolları öneren metinler okuru bekliyor.

Kitabın temel iddiası, Osmanlı/Türk musıkisi tarihinin belge yığınlarıyla değil, belgelerin eleştirel biçimde yorumlanmasıyla yazılabileceğidir. Cem Behar, tarihçiliği arşivcilikten ayırarak tek tek kaynakların “keşfedilmesini” yeterli görmez; belgelerin üretildikleri toplumsal ve siyasal bağlam içinde anlam kazandığını vurguluyor. Bu nedenle eser, müzik tarihini yalnızca teknik ayrıntılar ya da biyografiler üzerinden kurmaya çalışan yaklaşımları eleştirirken, disiplinlerarası ve analitik bir tarih anlayışını öne çıkarıyor.

Üç ana bölümden oluşan kitapta, önce Türk musıkisi tarihinin temel kaynakları ve Tanpınar’ın musıkiye dair sezgileri yeniden değerlendiriliyor; ardından Osmanlı’nın farklı dönemlerinde müzik üretimi, şehir yaşamı ve müzisyenlerin toplumsal konumu inceleniyor. Son bölümde ise nota sistemleri, Şûrî tartışmaları, Tanburî Cemil Bey, Es’ad Efendi ve İstanbul’un musıki hayatı gibi konular üzerinden hem teknik hem tarihsel meseleler yeni sorular eşliğinde ele alınıyor. Behar, her metni güncel kaynaklarla zenginleştirirken farklı dönemlerde yazılmış olmalarına rağmen ortak bir tarihsel bakışın izini sürdürüyor.

Yazar özellikle Osmanlı musıkisinin “saray” ile “halk”, “seçkin” ile “popüler” gibi keskin ayrımlarla açıklanamayacağını; bu gelenek içinde farklı toplumsal katmanların sürekli etkileşim hâlinde bulunduğunu gösteriyor. Musıkinin sözlü aktarım geleneği, icra ortamları, dinleyici kitlesi, ekonomik destek mekanizmaları ve kültürel dolaşımı, müziğin estetik yapısı kadar belirleyici unsurlar olarak değerlendiriliyor. Böylece eser, musıkinin yalnızca işitilen bir sanat değil, değişen toplumun aynası ve ürünü olduğunu ortaya koyuyor.

‘Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde’, kesin hükümler ortaya koymaktan çok, yeni araştırmalar için sağlam bir yöntem öneren, belge fetişizmi ile nostaljik tarih anlatılarının ötesine geçen bir çalışma niteliği taşıyor. Cem Behar, Osmanlı/Türk musıkisinin tarihini yeniden düşünmeye çağırırken, müziğin tarihini onu mümkün kılan sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkiler ağının tarihi olarak okumanın gerekliliğini güçlü biçimde savunuyor.

Cem Behar — Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde
• Yapı Kredi Yayınları
Müzik • 264 sayfa • 2026

Çağlar Fidan — Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası (2026)

Çağlar Fidan’ın ‘Hep Beraber Çalalım: Bir İstanbul Havası’ adlı bu çalışması, Osmanlı İstanbulu’nun kahvehanelerini yalnızca vakit geçirilen mekânlar olarak değil, şehrin sınıfsal, kültürel ve müzikal gerilimlerinin iç içe geçtiği canlı toplumsal alanlar olarak ele alıyor. Kitap, kahvehanelerde yankılanan seslerin ardında hangi insanların, hangi göçlerin, hangi ayrımların ve hangi arzuların bulunduğunu araştırırken, İstanbul’un gündelik hayatına farklı bir pencereden bakmayı öneriyor.

Fidan, özellikle taşradan İstanbul’a gelen bekâr erkeklerin, tulumbacıların, memurların, kalem erbabının ve “ayaktakımı” diye küçümsenen kesimlerin şehir kültürüne nasıl dâhil olduğunu gösteriyor. Kahvehaneler bu anlamda yalnızca eğlence yerleri değil; insanların birbirini tanıdığı, sınıfsal sınırların kurulduğu ya da ihlal edildiği sosyal sahneler hâline geliyor. Kitapta sık sık karşılaşılan “avam-havas” gerilimi, Osmanlı toplumunun kültürel hiyerarşilerini görünür kılıyor. “Halva” diyenlerle “helva” diyenler arasındaki fark, sadece telaffuz değil; aidiyet, eğitim, zevk ve sınıf meselesi olarak okunuyor.

Çalışmanın merkezinde ise müzik yer alıyor. Semai kahvehanelerinde söylenen semailer, maniler, koşmalar, destanlar ve divanlar; İstanbul’un çok katmanlı kültürünün sesli hafızası gibi ele alınıyor. Fidan, bu repertuvarın yalnızca elit çevrelerin ürettiği “yüksek sanat”tan oluşmadığını, aksine taşradan gelenlerin, gündelik hayatın ve halk kültürünün şehir müziğini sürekli dönüştürdüğünü vurguluyor. “İncesaz” ile “ayak takımının müziği” arasındaki sınırlar da böylece bulanıklaşıyor.

Kitap aynı zamanda kahvehanelerden kıraathanelere uzanan dönüşümü izleyerek, Osmanlı modernleşmesinin kültürel mekânlarını yeniden değerlendiriyor. “Mekteb-i irfan” olarak görülen kıraathaneler, yalnızca okuma alanları değil; müzik, sohbet ve toplumsal temasın yeniden biçimlendiği yerler olarak ortaya çıkıyor. Böylece çalışma, Osmanlı İstanbulu’nun müzik tarihini anlatırken aynı zamanda şehrin sosyal topoğrafyasını, kültürel çatışmalarını ve gündelik hayatın görünmeyen ritimlerini de görünür kılıyor.

Çağlar Fidan — Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası: Osmanlı İstanbulu’nda Kahvehanenin Müziği ve Sosyal Topoğrafyası
• İletişim Yayınları
İnceleme • 200 sayfa • 2026

Paula Ringer — Cadılar (2026)

Paula Ringer’in bu çalışması, müzik ile feminizm arasındaki bağı “cadı” metaforu üzerinden yeniden kuruyor. Ringer, tarihte bastırılan, şeytanlaştırılan ve susturulan kadın figürünün modern müzikte nasıl geri döndüğünü inceliyor. Bu “cadılar” klasik anlamda büyü yapan varlıklar değil; aksine sesleri, sözleri ve sahne varlıklarıyla toplumsal normları bozan sanatçılar oluyor. Kitap, müziği yalnızca estetik bir üretim olarak değil, politik ve dönüştürücü bir güç olarak ele alıyor.

Ringer’e göre bu sanatçılar, yüzyıllardır kadınlara dayatılan edilgen, itaatkâr ve “zararsız” kimliği parçalıyor. Şarkı söylemek burada bir ifade biçiminin ötesine geçiyor; sessizliğe karşı bir direniş ve kolektif hafızayı yeniden yazma aracı haline geliyor. Bu kadınlar “sessizliği yırtıyor” ve bedenlerine yapışmış kalıpları müzik aracılığıyla söküp atıyor. Böylece müzik, bir tür büyüye dönüşüyor: dinleyeni rahatsız eden, sarsan ve dönüştüren bir etki yaratıyor.

‘Cadılar’da (‘Sorcières’) Yoko Ono, Nina Simone, Anne Sylvestre, Kate Bush, Stevie Nicks, Lana Del Rey ve Marieanne Faithfull gibi isimler üzerinden bu dönüşüm somutlaştırılıyor. Bu sanatçılar, yalnızca müzik üretmiyor; aynı zamanda kadınlık deneyimini yeniden tanımlayan figürler olarak öne çıkıyor. Kimi zaman öfkeyi, kimi zaman kırılganlığı, kimi zaman da karanlığı sahiplenerek normların dışına çıkıyorlar. Bu yönleriyle “tehlikeli” görülmeleri, aslında taşıdıkları özgürleştirici potansiyelden kaynaklanıyor.

Ringer’in çalışması, müziğin feminist mücadeledeki yerini güçlü bir biçimde ortaya koyuyor. Kitap, kadın sanatçıların seslerini birer politik araç olarak kullanarak patriyarkal düzeni nasıl sarstığını gösteriyor. Bu açıdan eser hem müzik kültürü hem de feminist teori için önemli bir katkı sunuyor; çünkü sanatı, direnişin ve yeniden var olmanın en etkili yollarından biri olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Paula Ringer — Cadılar: Feminizm, Büyü ve Müzik
Çeviren: Sinem Özer • Otonom Yayıncılık
Feminizm • 104 sayfa • 2026

Güneş Ayas — Müziğin Doğusu Batısı (2025)

Bu kitap, müziği yalnızca seslerin ve zevklerin alanı olarak değil, modern Türkiye’de kimliğin, iktidarın ve hiyerarşinin kurulduğu bir mücadele zemini olarak ele alıyor. Güneş Ayas, Batı ile Doğu arasında kurulmuş müzikal karşıtlıkların masum estetik tercihler olmadığını; aksine, tarihsel tahakküm ilişkileriyle, modernleşme projeleriyle ve kültürel üstünlük iddialarıyla iç içe geçtiğini gösteriyor. Müziğin “geri”, “ilkel”, “duygusal” ya da tersinden “otantik” ve “saf” olarak kodlanmasının, aynı oryantalist ontolojinin farklı yüzleri olduğunu ısrarla hatırlatıyor.

Kitap boyunca Türk müziği etrafında dolaşan alaturka–alafranga gerilimi, yalnızca geçmişe ait bir tartışma olarak değil, bugüne taşınan bir düşünme alışkanlığı olarak okunuyor. Ayas, Cumhuriyet döneminden itibaren “hakiki müzik” arayışlarının, arabeskin dışlanıp sonra sahiplenilmesinin, Batı’ya öykünme ile yerlicilik arasında gidip gelen reflekslerin, hep aynı hiyerarşik bakışı yeniden ürettiğini savunuyor. Bu nedenle eleştirisini sadece Batı merkezli yargılara değil, kendini kutsayan yerli söylemlere de yöneltiyor.

Kitabın önsözünde temel olgu, müzik üzerinden kurulan bu kültür savaşlarının düşünmeyi nasıl daralttığı. Ayas, akademik kalıpların dışına çıkarak müziği, toplumsal hafızayı ve modernleşmenin kırılmalarını birlikte düşünmeye çağırıyor. Ama bunu bir mahkeme kurarak değil; yargılamak yerine görünmez varsayımları açığa çıkararak yapıyor. Sonuçta ortaya çıkan metin, Doğu ile Batı arasında sıkışmadan, ne taklitçi evrenselciliğe ne de savunmacı yerliciliğe yaslanmadan, müziği daha sahici, daha eşitlikçi bir düşünme imkânı olarak yeniden kurma denemesi.

Güneş Ayas — Müziğin Doğusu Batısı: Oryantalizm, Alla Turca
• Dergah Yayınları
Müzik • 352 sayfa • 2025

Banu Mustan Dönmez — Müziğin Kökeni Üzerine (2025)

Banu Mustan Dönmez’in ‘Müziğin Kökeni Üzerine’ adlı kitabı, müziği yalnızca estetik bir üretim alanı olarak değil, insanın dünyayla kurduğu en eski ve en derin ilişki biçimlerinden biri olarak ele alıyor. Çalışma, müziğin kökeni sorusunu “ilk ne zaman ortaya çıktı” gibi indirgemeci bir çizgide değil; müziğin ne olduğu, hangi bağlamlarda anlam kazandığı ve insan yaşamında nasıl işlev gördüğü üzerinden tartışıyor.

Kitap, müzikolojinin tarihsel gelişimini aktararak başlıyor ve müziğin Batı düşüncesindeki kavramsal temellerini ele alıyor. “Müz” kavramı üzerinden sanat, bilgi ve ilham arasındaki bağları kurarken, müziğin mitolojik ve felsefi kökenlerini görünür kılıyor. Ardından ses, gürültü ve müzik ayrımı üzerinden müziğin ontolojik yapısını tartışıyor ve müziğin yalnızca fiziksel bir olgu değil, kültürel bir inşa olduğunu gösteriyor.

Dönmez, müziğin evrensel biyolojik yönleri ile kültürel belirleyiciler arasındaki ilişkiyi dengeli bir biçimde ele alıyor. Müziğin ritüel, toplumsal iletişim, eğitim ve terapi gibi alanlarda nasıl işlediğini örneklerle tartışıyor. Feminist müzikolojiye ayrılan bölümde ise müzik tarihindeki cinsiyet temelli kör noktaları sorguluyor ve müziğin üretim süreçlerini eleştirel bir bakışla yeniden düşünüyor.

Son bölümlerde müzik, teknoloji ve yapay zekâ ilişkisi ele alınıyor ve müziğin geleceğine dair sorular gündeme getiriliyor. ‘Müziğin Kökeni Üzerine’, müziği tarihsel, kültürel ve düşünsel katmanlarıyla birlikte ele alan, disiplinlerarası yaklaşımıyla alanında önemli bir kaynak.

Banu Mustan Dönmez — Müziğin Kökeni Üzerine
• Bağlam Yayınları
Müzik • 167 sayfa • 2025

Anthony Storr – Müzik ve Zihin (2025)

Anthony Storr, bu kitabında müziğin insan zihnindeki kökenini ve işlevini araştırıyor. Müzik üretme ve müzikten haz alma kapasitesinin biyolojik bir lüks değil, insan deneyiminin temel unsuru olduğunu savunuyor. Storr, müziğin duyguları ifade etme biçimimizi derinleştirdiğini, zaman algımızı düzenlediğini ve kişilerarası bağları güçlendirdiğini gösteriyor. Bu yaklaşım, müziğin yalnızca estetik bir etkinlik olmadığını, bilişsel süreçleri ve benlik deneyimini şekillendiren bir yapı oluşturduğunu düşündürüyor.

Yazar, müziğin konuşmanın bir türevi olarak değil, kendi başına gelişen bağımsız bir iletişim sistemi olduğunu vurguluyor. Müziğin ritim, tekrar ve yapı yoluyla zihinsel düzen yarattığını, kaotik duyguları bütünleştiren bir çerçeve sunduğunu belirtiyor. Storr, yaratıcılık ile psişik bütünlük arasındaki ilişkiyi değerlendirerek müziğin içsel dünyayı dengede tuttuğunu öne sürüyor. Bu çerçeve, müziğin hem bireysel iyilik halini hem de kolektif uyumu desteklediğini gösteriyor.

‘Müzik ve Zihin’ (‘Music and the Mind’), antropolojiden psikolojiye uzanan geniş bir alanı birleştirerek müziğin insan türünün gelişiminde neden merkezi bir rol oynadığını açıklıyor. Storr’un müziği zihinsel sağlık, bilinç ve toplumsal yaşam bağlamında yorumlaması, eseri alanında önemli kılıyor. Kitap, müziğin biyolojik, kültürel ve duygusal boyutlarını bütünleyen yaklaşımıyla modern müzik psikolojisinin kurucu metinlerinden biri olarak kabul ediliyor. Bu nedenle kitap, müziğin insan zihnindeki yerini anlamak isteyenler için temel bir başvuru niteliği taşıyor.

  • Künye: Anthony Storr – Müzik ve Zihin, çeviren: Ulaş Apak, Alfa Yayınları, psikoloji, 312 sayfa, 2025

Hilmi Tezgör – Bir Plaktan İçeri (2025)

Hilmi Tezgör’ün ‘Bir Plaktan İçeri’ adlı kitabı, popüler müzik tarihinin farklı dönemlerinden seçilmiş on beş albümü merkeze alarak müzik ile kişisel ifade arasındaki bağı inceliyor. Yazar, tür ayrımı yapmadan seçtiği bu albümlerde müzisyenlerin iç dünyalarını, şarkı sözleri üzerinden yansıttıkları ruhsal süreçleri ve duygusal yoğunlukları ele alıyor. Albümler, yalnızca dönemlerinin müzikal estetiğini değil, aynı zamanda sanatçılarının yaşadığı içsel dönüşümleri de görünür kılıyor.

Kitapta incelenen albümler arasında Billie Holiday’in Lady In Satin’inden The Doors’un kendi adını taşıyan albümüne, John Lennon’un Plastic Ono Band’inden Joni Mitchell’ın Blue’suna, Nick Drake’in Pink Moon’undan Bob Marley & The Wailers’ın Exodus’una uzanan geniş bir yelpaze yer alıyor. Ayrıca Joy Division, Diamanda Galás, Hellhammer, Marillion, Patti Smith, Gil Scott-Heron, Leonard Cohen, Nick Cave ve Ozzy Osbourne gibi sanatçılar da bu seçkide yer buluyor.

Tezgör, her albümü yalnızca müzikal bir üretim olarak değil, sanatçının kendi yaşamı ve duygusal evreniyle kurduğu samimi bir ilişki olarak değerlendiriyor. Şarkı sözlerinin ne anlattığına, hangi duygularla yazıldığına ve hangi yüzleşmeleri içerdiğine odaklanıyor. Bu yaklaşımıyla ‘Bir Plaktan İçeri’, müziği bir anlatım biçimi olarak ele alan, kişisel olanın evrensel olana nasıl dönüştüğünü araştıran bir çalışma olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Hilmi Tezgör – Bir Plaktan İçeri: Modern Müzik Tarihinden 15 “Kişisel” Albüm, Sanat Kritik Yayıncılık, müzik, 106 sayfa, 2025

İsmail Güngör – Alevi Müziğinin İnşası (2025)

İsmail Güngör’ün kaleme aldığı bu eser, Alevi topluluklarının yüzyıllardır kutsal kabul ettiği deyiş, nefes ve semah gibi ritüel merkezli müzikal unsurların, modern dönemde nasıl yeniden tanımlandığını ve dönüştürüldüğünü ele alıyor. Yazar, bu unsurların yalnızca inanç hayatında değil, toplumsal kimlik inşasında da derin bir anlam taşıdığını vurguluyor. Ancak 20. yüzyıla gelindiğinde bu mirasın, devlet politikaları ve kültürel yönelimler doğrultusunda önce millî ve seküler bir müzik anlayışına, yani Türk halk müziğine, daha sonra ise “Alevi müziği” adı altında ayrı bir kategoriye dönüştüğünü ayrıntılı biçimde inceliyor.

Güngör, bu süreci Alevi geleneği için bir tür tarihsel ve toplumsal kırılma olarak nitelendiriyor. Kutsal kabul edilen sözlerin ve ezgilerin, siyasal ve kültürel projelerin etkisiyle ritüel bağlamlarından koparılarak yeniden anlamlandırılması, Alevi kimliği üzerinde kalıcı etkiler bırakıyor. Kitap, bu dönüşümün arkasında yatan tarihsel-siyasal ihtiyaçları açığa çıkarırken, müzik ile iktidar arasındaki ilişkiyi de gözler önüne seriyor.

Çalışma, yalnızca Alevi müziğinin serüvenine ışık tutmakla kalmıyor; aynı zamanda etnomüzikoloji alanına da önemli katkılar sağlıyor. Güngör, müziğin kimlik, iktidar ve kültürel bellek bağlamında nasıl işlediğini tartışarak, okuyucuyu Alevi müziğine dair yerleşik kabulleri yeniden sorgulamaya davet ediyor. Böylece eser, hem akademik çevrelere hem de inanç, kültür ve müzik ilişkisi üzerine düşünen geniş bir okur kitlesine hitap ediyor.

  • Künye: İsmail Güngör – Alevi Müziğinin İnşası, Pan Yayıncılık, müzik, 180 sayfa, 2025

Sermet Muhtar Alus – Eski İstanbul’un Müziği (2025)

Sermet Muhtar Alus’un kaleminden süzülen bu yazılar, İstanbul’un hem seslerini hem de siluetini yeniden canlandırıyor. Müziği, geçmiş İstanbul yaşamının ayrılmaz bir parçası olarak ele alan Alus, çocukluğundan itibaren içinde büyüdüğü kültür ortamını, konaklardaki fasıl meclislerinden Boğaz kıyılarındaki mehtap âlemlerine, kahvehanelerden düğünlere kadar geniş bir yelpazede resmediyor. Müzik, onun anlatılarında yalnızca bir arka plan değil; hayatın özünü oluşturan duygusal ve estetik bir damardır.

Yazılar, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başı arasında İstanbul’un müzik sahnesine damga vuran isimlere de canlı birer portre sunuyor. Tanburi Cemil’in zarafeti, Kemençeci Vasil’in ustalığı, Kanuni Şemsi’nin narin tınıları, Hafız Sami’nin ruhu titreten sesi ve Kantocu Peruz’un sahneye taşıdığı renkli kişiliği, hepsi Alus’un dikkatli gözlemleriyle dile geliyor. Hanende Karakaş, Mısırlı Udi İbrahim, Şekerci Cemil, Sinekemani Nuri, ud yapımcısı Manol ve Nasib Hanım gibi dönemin önde gelen diğer sanatçıları da unutulmadan, hikâyeleri ve kişilik özellikleriyle birlikte metinlere dahil ediliyor. Her biri, sadece müzikleriyle değil, yaşam tarzları ve toplumsal etkileşimleriyle de İstanbul’un o dönemki kültürel dokusuna yön veriyor.

Sermet Muhtar, müzisyenlerin sahnedeki hallerinden, özel hayatlarındaki nüanslara kadar uzanan çok katmanlı anlatılar sunuyor. Udi Nevres’in uduyla ağlatırken kendisinin de gözyaşlarına hâkim olamayışı, Udi Afet’in udu ensesinde çalacak kadar coşkulu oluşu, Hanende Nedim’in sesiyle semtler arası yankı bulması gibi detaylar, okuyucuyu yalnızca bilgiye değil, duygusal bir tanıklığa da davet ediyor. Laterna-piyano karşılaştırmalarından şarkıların besteleniş hikâyelerine kadar uzanan ayrıntılar, bu metinleri yalnızca nostaljik değil, aynı zamanda tarihsel bir belge haline getiriyor.

Bugüne dek dağınık olarak kalmış bu yazılar, ilk kez bu kitapta bir araya getirilerek İstanbul’un müzik hafızasına toplu bir bakış sunuyor. Sermet Muhtar Alus’un titiz anlatımıyla, artık yalnızca duyulmamış değil, hissedilmiş bir geçmişin kapıları aralanıyor.

  • Künye: Sermet Muhtar Alus – Eski İstanbul’un Müziği, Pan Yayıncılık, müzik, 192 sayfa, 2025

Erol Uğraş Öçal – Türkiye’de Müzik Politikası ve Örgütlenmesi (2025)

Müziğin, devlet başta olmak üzere iktidar yapılarıyla kurduğu ilişki, tarih boyunca filozofların ve düşünürlerin dikkatini çekiyor. Platon’dan Konfüçyüs’e kadar birçok figür, müziğin toplumu nasıl etkilediğini ve devletin düzeniyle nasıl bağlantı kurduğunu tartışıyor. Ancak modern devletin ortaya çıkışıyla bu ilişki daha da karmaşık bir hal alıyor. Müzik, yalnızca estetik bir ifade biçimi olmaktan çıkıp, ideolojik, toplumsal ve kurumsal bir araca dönüşüyor.

Bu dönüşümle birlikte müzik, sosyolojiden siyaset bilimine, müzikolojiden kültürel çalışmalara kadar pek çok disiplinde inceleniyor. Fakat tüm bu ilgiye rağmen, müzik ile devletin somut düzeyde nasıl bir örgütlenme kurduğu sorusu çoğu zaman yüzeyde kalıyor. İşte ‘Türkiye’de Müzik Politikası ve Örgütlenmesi’ adlı bu kitap, tam da bu boşluğa ışık tutuyor. Yüzüncü yaşını kutlayan Cumhuriyet’in müzikle ilişkisini çok boyutlu bir şekilde analiz ediyor.

Kitap, devletin müziğe neden müdahale ettiğini anlamak için yüz yıllık süreci üç döneme ayırıyor. Her dönemin kendi içinde belirleyici nedenleri olduğu savunuluyor. Bu nedenler, siyasal ideolojilerden kültürel kimlik arayışına, modernleşme projelerinden ulusal birlik inşasına kadar farklılık gösteriyor.

Diğer yandan, devletin müziği nasıl örgütlediği sorusuna ise on farklı analiz birimiyle cevap aranıyor. Bu birimler, kurumlar, politikalar, yasalar ve uygulamalar düzeyinde inceleniyor. Böylece müzik ve devlet ilişkisinin yalnızca soyut düzeyde değil, aynı zamanda kurumsal ve tarihsel bağlamda nasıl biçimlendiği ortaya çıkıyor.

Cumhuriyet’in müzikle kurduğu ilişkiyi bütünsel biçimde ele alan bu çalışma, Türkiye’de kültür politikaları alanında önemli bir boşluğu dolduruyor.

  • Künye: Erol Uğraş Öçal – Türkiye’de Müzik Politikası ve Örgütlenmesi (1923- 2023), İmge Kitabevi, müzik, 413 sayfa, 2025