Buket Cengiz — Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları (2026)

Buket Cengiz’in bu çalışması, Henri Lefebvre’in “kent hakkı” kuramını merkeze alarak 1960’lardan günümüze Türk romanında İstanbul’un nasıl temsil edildiğini inceliyor. Kitap, kenti yalnızca binalar ve sokaklardan oluşan fiziksel bir mekân olarak değil; iktidar ilişkilerinin, sınıfsal mücadelelerin, göç deneyimlerinin ve aidiyet arayışlarının kesiştiği toplumsal bir alan olarak değerlendiriyor. Kentsel dönüşüm, mekânsal eşitsizlik ve neoliberal kent politikalarının edebiyattaki yansımalarını ele alırken, “İstanbul kimin şehridir?” sorusunu romanlar üzerinden yeniden tartışmaya açıyor.

‘1960’lardan Günümüze Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları’ (‘Right to the City: Novels in Turkish Literature from the 1960s to the Present’), İstanbul üzerine kurulan iki baskın anlatıyı karşı karşıya getiriyor. Bir yanda kaybolan eski İstanbul’a duyulan özlem etrafında şekillenen, kente sonradan gelenleri dışlayan seçkinci nostaljiyi inceliyor; diğer yanda ise göçmenlerin, işçilerin, yoksulların ve kent çeperlerinde yaşam mücadelesi veren insanların bakış açısından gelişen alternatif anlatıları öne çıkarıyor. Cengiz, bu ikinci damarı “kent hakkı romanları” olarak adlandırıyor ve bu eserlerin, görünmez bırakılan toplulukların şehir üzerindeki hak iddialarını edebiyat aracılığıyla görünür kıldığını savunuyor.

Kitapta Orhan Kemal, Muzaffer İzgü, Latife Tekin, Ayhan Geçgin, Hatice Meryem ve Orhan Pamuk gibi farklı dönemlerden yazarların romanları karşılaştırmalı biçimde inceleniyor. Bu eserlerde göç, yoksulluk, barınma sorunu, gecekondu mahalleleri, kentsel dönüşüm ve yerinden edilme gibi olguların karakterlerin yaşamlarını nasıl biçimlendirdiği gösteriliyor. Kent hakkı kavramı yalnızca şehirde yaşama hakkını değil; kenti dönüştürme, kamusal alanı paylaşma, karar süreçlerine katılma ve kent yaşamını birlikte şekillendirme hakkını da kapsıyor. Böylece roman kahramanlarının gündelik mücadeleleri, daha geniş toplumsal adalet ve mekânsal eşitlik tartışmalarıyla ilişkilendiriliyor.

Cengiz, İstanbul’un geçirdiği dönüşümün yalnızca fiziksel çevreyi değil, hafızayı, kimliği ve aidiyet duygusunu da değiştirdiğini vurguluyor. Tarihî mahallelerin dönüşmesi, yoksulların merkezden çepere itilmesi ve kentin giderek ticarileşmesi, romanlarda bireylerin yaşam deneyimlerini belirleyen temel dinamikler olarak öne çıkıyor. Bu nedenle şehir, olayların geçtiği sıradan bir fon olmaktan çıkıyor; karakterlerin kaderini belirleyen, çatışmaları derinleştiren ve toplumsal ilişkileri yeniden kuran etkin bir özneye dönüşüyor.

Sonuç olarak eser, Türk romanını kent çalışmaları ve eleştirel şehir kuramı ışığında yeniden okuyarak, İstanbul’un yalnızca geçmişe duyulan nostaljiyle açıklanamayacağını ortaya koyuyor. Kentin gerçek sahiplerinin yalnızca tarihî mirası temsil eden seçkin kesimler olmadığını; göçmenlerin, emekçilerin ve kent çeperlerinde yaşayan görünmez toplulukların da şehir üzerinde söz söyleme ve onu dönüştürme hakkına sahip olduğunu gösteriyor. Böylece İstanbul romanlarının, kent hakkı mücadelesini edebiyatın imkânlarıyla görünür kılan güçlü bir anlatı geleneği oluşturduğunu savunuyor.

N. Buket Cengiz — 1960’lardan Günümüze Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları
Çeviren: Mehmet Zeki Giritli • Koç Üniversitesi Yayınları
İnceleme • 256 sayfa • 2026

Suna Yılmaz — Diyarbakır’da Kentleşme (2026)

Suna Yılmaz’ın ‘Diyarbakır’da Kentleşme: “El Koyarak Birikim”’ adlı çalışması, Diyarbakır’ın kentleşme tarihini yalnızca nüfus artışı, planlama süreçleri ya da ekonomik gelişme üzerinden değil; kapitalizm, devlet politikaları, etnik ilişkiler ve savaşın iç içe geçtiği özgün bir tarihsel deneyim olarak ele alıyor. Kitap, Türkiye’deki hâkim kentleşme literatürünün uzun süre göz ardı ettiği Kürt kentlerini görünür kılmayı amaçlarken, Diyarbakır’ın yaşadığı dönüşümlerin modern ulus-devletin kuruluş süreçlerinden bağımsız anlaşılamayacağını savunuyor.

Eserin temel tezi, Kürt coğrafyasındaki kentleşmenin David Harvey’den mülhem “el koyarak birikim” (accumulation by dispossession) mekanizması etrafında şekillendiği yönünde. Yazar, kapitalist birikimin yalnızca ekonomik süreçlerle değil; mülksüzleştirme, zorunlu göç, güvenlik politikaları ve mekânsal müdahaleler aracılığıyla ilerlediğini ileri sürüyor. Bu çerçevede kentleşme, sadece yeni yapıların ortaya çıkışı değil, aynı zamanda nüfus hareketlerinin, mülkiyet ilişkilerinin ve siyasal denetimin yeniden örgütlenmesi olarak değerlendiriliyor.

Kitabın ilk bölümü, Kürt coğrafyasının uzun tarihine odaklanıyor. Osmanlı dönemindeki siyasal ve toplumsal yapılanmalar incelenirken, kapitalizmin bölgeye nüfuz etme biçimleri ile Kürt feodal yapılarının dönüşümü birlikte ele alınıyor. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte ortaya çıkan ulus-devlet projesinin kentleşme politikalarına etkisi vurgulanıyor. Umumi müfettişlikler, kalkınma planları, iskân uygulamaları ve zorunlu göçler, ekonomik kalkınmanın araçları olmanın ötesinde, nüfusu ve mekânı yeniden düzenleyen siyasal müdahaleler olarak yorumlanıyor.

İkinci bölümde Diyarbakır’ın tarihsel gelişimi ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kentin yüzyıllar boyunca ticaret, üretim ve askerî merkez olma özellikleri ele alınırken, Cumhuriyet döneminde devlet politikalarının kent üzerindeki etkileri analiz ediliyor. Özellikle 1950 sonrasında uygulanan kalkınma stratejileri ile 1980’lerden itibaren yoğunlaşan çatışma ortamının kentsel yapıyı nasıl dönüştürdüğü gösteriliyor. Zorunlu göçlerin Diyarbakır’ın nüfus yapısını, mekânsal örgütlenmesini ve toplumsal ilişkilerini köklü biçimde değiştirdiği savunuluyor.

Üçüncü bölüm, Kürt siyasal hareketinin yerel yönetimler aracılığıyla geliştirdiği kent politikalarına odaklanıyor. Feridun Çelik ve Osman Baydemir dönemlerinde uygulanan belediyecilik anlayışları, demokratik katılım, kültürel görünürlük ve kent yönetimi bağlamında değerlendiriliyor. Bununla birlikte yazar, bu dönemlerde de kapitalist kentleşme dinamiklerinin tamamen ortadan kalkmadığını; yerel yönetim deneyimlerinin çeşitli siyasal ve ekonomik sınırlar içinde şekillendiğini ileri sürüyor. 2014 sonrasında yeniden yoğunlaşan çatışmalar ise kentsel dönüşüm, mülksüzleştirme ve mekânsal yeniden yapılanma süreçleriyle ilişkilendiriliyor.

Suna Yılmaz’ın çalışmasının ayırt edici yanı, kentleşmeyi yalnızca ekonomi ya da yalnızca kimlik ekseninde açıklamayı reddetmesi. Kitap, kapitalizm ile etnik politikaların birbirinden ayrı değil, karşılıklı olarak birbirini şekillendiren süreçler olduğunu savunuyor. Bu nedenle Diyarbakır örneği, modern Türkiye’de kentleşmenin devlet, sermaye, savaş ve kimlik ilişkileri içinde nasıl biçimlendiğini anlamak için bir laboratuvar olarak değerlendiriliyor. Eser, hem kent sosyolojisine hem de Kürt coğrafyasının toplumsal tarihine yeni bir perspektif kazandırarak, savaşın ve etnik siyasetin kent mekânı üzerindeki dönüştürücü etkilerini görünür kılan kapsamlı bir analiz sunuyor.

Suna Yılmaz — Diyarbakır’da Kentleşme: “El Koyarak Birikim”
• Dipnot Yayınları
Kent Çalışmaları • 416 sayfa • 2026

Kolektif — İdeal Komünist Kent (2026)

‘İdeal Komünist Kent’ (‘The Ideal Communist City’), yalnızca bir şehir planlama kitabı değil, komünist toplumun mekânsal örgütlenmesine dair kapsamlı bir toplumsal tasarım projesidir. 1950’lerin sonlarında Sovyetler Birliği’nde geliştirilen çalışma, kentin fiziksel biçimini ekonomik yapı, toplumsal ilişkiler, eğitim sistemi, kültürel yaşam ve bireysel gelişimle birlikte düşünmeye çalışıyor. Yazarlar için kent, binaların ve yolların toplamı değil, belirli bir toplumsal düzenin somutlaşmış biçimidir.

Kitabın çıkış noktası, modern kapitalist kentin yapısal çelişkiler taşıdığı düşüncesi. Sanayi çağında oluşan kentler, üretim alanlarıyla yaşam alanlarını birbirinden ayırmış, sınıfsal farklılıkları mekâna yansıtmış ve insanların gündelik deneyimlerini parçalamıştır. Yazarlar, komünist toplumun gelişmesiyle birlikte bu tarihsel biçimin aşılacağını savunuyor. Kent artık ekonomik zorunlulukların değil, toplumsal ihtiyaçların belirlediği bir çevre hâline gelmelidir.

Bu nedenle eser, toplumsal ilişkiler ile mekânsal çevre arasındaki bağı merkeze alıyor. İnsanların çalışma, öğrenme, dinlenme ve sosyalleşme biçimlerinin değişmesiyle kentin de dönüşmesi gerektiği ileri sürülüyor. Komünist toplumda birey yalnızca üretici bir emek gücü olarak değil, yaratıcı potansiyellerini geliştiren çok yönlü bir insan olarak görülüyor. Kentin görevi de bu gelişimi destekleyen koşulları yaratmak oluyor.

Kitapta bilimsel ve teknolojik devrimin etkileri geniş biçimde inceleniyor. Otomasyonun ve ileri üretim tekniklerinin yaygınlaşmasıyla çalışma sürelerinin azalacağı, eğitimin ve araştırmanın toplumsal yaşamın merkezine yerleşeceği öngörülüyor. Bu nedenle üretim tesisleri, araştırma merkezleri ve eğitim kurumları birbirinden kopuk değil, bütünleşik sistemler olarak tasarlanıyor. Bilimsel bilgi, toplumun ortak kaynağı olarak görülüyor ve mekânsal planlama da bu ortaklaşma ilkesine göre düzenleniyor.

Eserin en özgün katkılarından biri, “Yeni Yerleşim Birimi” (YYB) adı verilen modeldir. Bu model, geleneksel kent ile kırsal alan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmayı hedefliyor. Yazarlar ne kırsal yaşamın romantikleştirilmesini ne de klasik büyük metropolün sürdürülmesini savunuyor. Bunun yerine, yüksek düzeyde iletişim ağlarıyla birbirine bağlanmış, üretim, eğitim, kültür ve konut işlevlerini dengeli biçimde bir araya getiren yeni yerleşim birimleri öneriyor. Böylece şehir ve kır tek bir toplumsal sistem içinde birleşiyor.

Gündelik yaşamın düzenlenmesi kitabın temel temalarından birini oluşturuyor. Kamusal eğitim kurumları, çocuk bakım merkezleri, okullar, kültür yapıları ve sosyal hizmetler yerleşim biriminin ayrılmaz parçaları olarak ele alınıyor. Çocukların eğitimi yalnızca aileye bırakılmıyor; toplumun ortak sorumluluğu olarak görülüyor. Eğitim mekânları da bireysel rekabeti değil, işbirliğini ve kolektif gelişimi destekleyecek biçimde planlanıyor.

Boş zaman konusu da önemli bir yer tutuyor. Yazarlara göre komünist toplumun başarısı yalnızca üretimde değil, insanların boş zamanlarını nasıl değerlendirdiğinde de ortaya çıkıyor. Bu nedenle kültürel kulüpler, bilim merkezleri, sanat etkinlikleri ve ortak sosyal alanlar kent yaşamının merkezine yerleştiriliyor. İnsanların özgürce seçilmiş ilişkiler kurabilmesi ve yaratıcı faaliyetlere katılabilmesi, gelişmiş bir toplumun göstergesi olarak değerlendiriliyor.

Kitabın son bölümleri fiziksel planlama ve mimarlık sorunlarına odaklanıyor. Yerleşim birimleri çekirdekler etrafında büyüyen sistemler şeklinde tasarlanıyor. Standartlaşmanın sağladığı ekonomik avantajlar korunurken, tekdüzelikten kaçınmak için plan, cephe ve kütle tasarımlarında çeşitlilik öneriliyor. Mimarlık yalnızca işlevsel ihtiyaçları karşılayan bir araç değil, yeni toplumsal ilişkileri görünür kılan bir ifade biçimi olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘İdeal Komünist Kent’, Sovyet şehircilik düşüncesinin en iddialı gelecek tasarımlarından birini sunuyor. Yazarlar, kentin biçimini toplumsal dönüşümden bağımsız ele almıyor; üretimden eğitime, kültürden gündelik yaşama kadar bütün alanları kapsayan bütüncül bir model geliştiriyor. Kitap, komünist bir toplumun nasıl yaşayabileceğine ilişkin teorik bir taslak sunarken, aynı zamanda kentin eşitlik, ortaklaşma ve kamusal yarar ilkeleri doğrultusunda yeniden düşünülmesi gerektiğini savunuyor. Bu yönüyle eser, yalnızca Sovyet planlama tarihinin değil, modern şehircilik düşüncesinin de en dikkat çekici ütopyacı metinlerinden biri olarak önemini koruyor.

A. Gutnov, A. Babunov, G. Dyumenton, İ. Lejava, S. Sadovski, Z. Kharitonova — İdeal Komünist Kent
Çeviren: Ümit Şenesen • Yordam Kitap
Kent Çalışmaları • 168 sayfa • 2026

Des Fitzgerald, Nikolas Rose – Kentsel Beyin (2025)

Des Fitzgerald ve Nikolas Rose’un kaleme aldığı bu kitap, şehir yaşamının zihinsel sağlık üzerindeki etkilerini derinlemesine inceliyor. Yazarlar, modern kentlerin yalnızca ekonomik ve sosyal yapıların değil, aynı zamanda psikolojik deneyimlerin de şekillendiği mekânlar olduğunu öne çıkarıyor. Kentleşme sürecinin insan zihnini nasıl dönüştürdüğünü anlamak için disiplinlerarası bir yaklaşım benimseyen eser, psikiyatri, nörobilim, sosyoloji ve kentsel çalışmalar arasında bir köprü kuruyor.

‘Kentsel Beyin: Dirimsel Kentte Akıl Sağlığı’ (‘The Urban Brain: Mental Health in the Vital City’), şehirlerin yoğunluğu, kalabalığı ve sürekli değişen yapısının bireylerde stres, kaygı ve depresyon risklerini nasıl artırdığını tartışıyor. Ancak mesele yalnızca olumsuzluklarla sınırlı kalmıyor; şehirlerin sunduğu kültürel çeşitlilik, sosyal bağlantılar ve yenilik potansiyeli de zihinsel sağlık için fırsatlar yaratıyor. Fitzgerald ve Rose, bu ikili yapıyı ele alarak kentin hem tehdit hem de imkân olduğunu gösteriyor.

Yazarlar, “kentsel beyin” kavramını ortaya koyarak, insan zihninin biyolojik bir yapı olmanın ötesinde sosyal ve mekânsal bağlamlarla şekillendiğini savunuyor. Beynin, kentin ritmi, gürültüsü, yoğunluğu ve ilişkisel ağlarıyla birlikte nasıl yeniden biçimlendiği titizlikle analiz ediliyor. Bu yaklaşım, ruh sağlığı politikalarının yalnızca klinik düzeyde değil, kentsel planlama ve sosyal yaşam stratejileriyle birlikte düşünülmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

‘Kentsel Beyin’, modern şehirlerde ruh sağlığına dair yeni bir bakış açısı sunarken, kentsel yaşamın zihinsel boyutunu anlamak isteyen okurlar için vazgeçilmez bir kaynak niteliği taşıyor.

  • Künye: Des Fitzgerald, Nikolas Rose – Kentsel Beyin: Dirimsel Kentte Akıl Sağlığı, çeviren: Ercan Tugay Akı, Ayrıntı Yayınları, psikoloji, 368 sayfa, 2025

Kolektif – Kente ve Çevreye Karşı İşlenen Suçlar 1 (2025)

Kentlere ve çevreye yönelik ihlaller, artık yalnızca hukuki bir mesele ya da görsel bozulma değil. Bu ihlaller, toplumsal dokunun derin çatlaklarını da gün yüzüne çıkarıyor. Plansız yapılaşma, doğal kaynakların hoyratça kullanılması, tarihî ve kültürel mirasın göz ardı edilmesi, şehirlerin ekonomik çıkarlar uğruna feda edilmesi gibi süreçler; yalnızca fiziksel çevreyi değil, toplumsal adaleti, kentli haklarını ve ortak yaşam vicdanını doğrudan etkiliyor. Bu durum, kentsel yaşamın sadece mekânsal değil, aynı zamanda etik ve politik bir mesele olduğunu hatırlatıyor.

İki ciltlik bu kapsamlı eser, yalnızca akademik bir derleme olmanın ötesinde, topluma yönelik bir uyarı ve sorumluluk çağrısı taşıyor. Kent planlamasından mimarlığa, çevre hukukundan kamu yönetimine kadar farklı alanlardan uzmanların katkısıyla hazırlanan kitap, sistematik kent ve çevre ihlallerini çok boyutlu bir yaklaşımla ele alıyor. Hem kuramsal tartışmaları içeriyor hem de güncel örneklerle durumu somutlaştırıyor. Bu yönüyle eser, sadece kent çalışmalarıyla ilgilenenler için değil, toplumsal adalet arayışı içinde olan herkes için yol gösterici bir kaynak sunuyor.

Prof. Dr. Ruşen Keleş ve Prof. Dr. Mithat Arman Karasu’nun editörlüğünde hazırlanan çalışma, sessizliğin suçla eşdeğer hâle geldiği bir dönemde, vicdan sahibi yurttaşlara hitap ediyor. Kitap, kent ve çevre haklarının yalnızca bugüne değil, gelecek nesillere karşı da bir sorumluluk taşıdığını vurguluyor. Geleceğin şehirleri, bugünün sessizliğinde şekilleniyor. Doğayı, hukuku ve kamusal alanı birlikte savunmak, hepimizin ortak görevi!

  • Künye: Kolektif – Kente ve Çevreye Karşı İşlenen Suçlar 1, editör: Ruşen Keleş, Mithat Arman Karasu, İdealKent Yayınları, kent çalışmaları, 500 sayfa, 2025

Sinan Tankut Gülhan – Yeni Kent Sosyolojisinin Yükselişi ve Çöküşü (2025)

Sinan Tankut Gülhan’ın bu çalışması, 1968’in politik patlamasından filizlenen Yeni Kent Sosyolojisi’nin yükselişini ve dönüşümünü, eleştirel bir mercekten yeniden tartışmaya açıyor. Gülhan, Marx’ın yapısal analizlerinden Lefebvre’in mekân kuramına, Harvey’nin kriz teorisinden Castells’in iletişim ağlarına uzanan entelektüel güzergâhı izleyerek kenti yalnızca fiziksel bir alan değil, ideoloji, ekonomi-politik ve çelişkilerle örülmüş dinamik bir yapılar bütünü olarak yeniden tanımlıyor.

Kitap, kapitalizmin kriz döngülerinin kent mekânını nasıl dönüştürdüğünü gösterirken, özellikle Harvey’nin kriz çözümlemesini merkeze alıyor. Gülhan, bu çözümlemeyi Türkiye bağlamında yorumlayarak devlet-sermaye ilişkisinin kentsel dokuda nasıl somutlaştığını, bu ilişkinin hangi araçlarla krizi hem çözmeye hem de yeniden üretmeye hizmet ettiğini irdeliyor. Böylece kent, sadece barınma ya da ulaşım gibi teknik meselelerle değil, sınıfsal, ideolojik ve tarihsel boyutlarıyla ele alınıyor.

Gülhan’ın metni, akademik titizlikle örülmüş kuramsal bir müdahale olduğu kadar, toplumsal bir çağrıdır da. Yeni Kent Sosyolojisi’nin umutlarını ve başarısızlıklarını anlamaya çalışırken, okuyucuyu kentle yeniden kurabileceği eleştirel bir ilişkiye davet ediyor. Kentsel yaşamın sadece planlamacılara ya da sermayeye bırakılmaması gerektiğini vurgulayan bu çalışma, kentte hak sahibi olmanın –barınma, ulaşım, doğayla uyum içinde yaşama hakkı gibi– yeniden siyasal gündeme taşınması gerektiğini savunuyor.

‘Yeni Kent Sosyolojisinin Yükselişi ve Çöküşü’, yalnızca geçmişin akademik mirasını tartışmakla kalmaz; günümüz kent mücadelelerine ışık tutan, kuramı pratikle buluşturan bir yol haritası sunar. Bu yönüyle, eleştirel kent çalışmalarına katkı veren cesur bir müdahale niteliğinde.

  • Künye: Sinan Tankut Gülhan – Yeni Kent Sosyolojisinin Yükselişi ve Çöküşü, Nika Yayınevi, sosyoloji, 178 sayfa, 2025

Neil Brenner – Kentleşmenin Eleştirisi (2025)

Neil Brenner’in ‘Kentleşmenin Eleştirisi’ (‘Critique of Urbanization’) adlı kitabı, kentleşme olgusunu derinlemesine ele alan ve bu konudaki geleneksel yaklaşımlara eleştirel bir bakış açısı sunan önemli bir eserdir. Brenner, kentleşmenin sadece şehir merkezlerinde yoğunlaşan bir süreç olmadığını, aksine gezegenin tamamını kapsayan, karmaşık ve çok boyutlu bir olgu olduğunu savunur. Bu bağlamda, “gezegenleşmiş kentleşme” kavramını ortaya atarak, kentleşmenin kırsal alanlardan okyanuslara, hatta atmosfere kadar uzanan etkilerini inceler.

Brenner’e göre, kentleşme kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçasıdır ve bu sistemin işleyişiyle yakından ilişkilidir. Kapitalizm, kâr elde etme dürtüsüyle kentleşmeyi teşvik eder ve bu süreç, eşitsizliklerin derinleşmesine, çevresel sorunların artmasına ve toplumsal çelişkilerin şiddetlenmesine yol açar. Kitapta, kentleşmenin tarihi, teorisi, ekonomik, sosyal, politik ve çevresel etkileri detaylı bir şekilde ele alınır. Brenner, kentleşmenin sadece olumsuz yönlerini değil, aynı zamanda potansiyelini ve alternatif yaklaşımlarını da değerlendirir. Ancak, mevcut kentleşme modelinin sürdürülemez olduğunu ve radikal bir şekilde dönüştürülmesi gerektiğini vurgular.

Kitapta, kentleşmenin geleceği, alternatif kentleşme modelleri ve toplumsal hareketlerin rolü gibi konular da tartışılır. Brenner, kentleşmeye karşı eleştirel bir yaklaşım benimseyerek, daha adil, sürdürülebilir ve yaşanabilir kentlerin mümkün olduğunu savunur. ‘Kentleşmenin Eleştirisi’, kentleşme üzerine düşünen herkes için önemli bir kaynak niteliğindedir ve bu karmaşık olguyu anlamak için değerli bir çerçeve sunar.

  • Künye: Neil Brenner – Kentleşmenin Eleştirisi, çeviren: Ayten Alkan, Nika Yayınevi, kent çalışmaları, 386 sayfa, 2025

Richard Sennett – İnşa Etmek ve Yaşamak (2025)

Richard Sennett, ‘İnşa Etmek ve Yaşamak’ adlı eserinde, kent ve insan arasındaki ilişkiyi derinlemesine inceliyor.

Daha önceki çalışmalarında kentsel toplumsal tarih üzerine yoğunlaşan Sennett, bu kitabında kent planlamasına yönelik felsefi ve etik bir yaklaşım sunuyor.

Sennett’e göre, “yapı” fiziksel kentsel çevreyi, yani binaları, sokakları ve altyapıyı ifade ederken, “konut” ise insanların bu fiziksel çevreyi yaşanılan mekanlara dönüştürerek yarattığı toplumsal bir alanı ifade eder.

Yazar, bu iki kavramı birbirinden ayırarak kent hayatının farklı boyutlarına odaklanıyor.

Kitapta, Sennett;

  • Kentsel yaşamın tarihsel süreci: Kentlerin nasıl oluştuğu, değiştiği ve dönüştüğü üzerine bir inceleme sunar.
  • Kent planlamasının sorunları: Modern kent planlamasının bireyi ve toplumu nasıl etkilediği, yaratılan sorunlar ve çözüm önerileri üzerine tartışır.
  • Açık kent kavramı: Katılımcı ve esnek kent planlaması üzerine bir model sunar.
  • Kent ve insan arasındaki ilişki: Kentlerin insan psikolojisi ve sosyal ilişkiler üzerindeki etkilerini inceler.

Sennett, kitabında farklı kültürlerden örnekler vererek, kentlerin nasıl inşa edildiğinin ve kullanıldığının kültürel ve sosyal bağlamlarla yakından ilişkili olduğunu vurgular. Özellikle Şangay örneğiyle, hızlı kentleşme sürecinin insanları nasıl etkilediğini ve toplumsal dokuyu nasıl değiştirdiğini analiz eder.

‘İnşa Etmek ve Yaşamak’, sadece kent planlamacıları için değil, aynı zamanda sosyologlar, antropologlar, mimarlar ve kent hayatına ilgi duyan herkes için önemli bir kaynak niteliğindedir. Sennett, bu kitabıyla kentleri daha yaşanabilir ve adil mekanlar haline getirmek için yeni perspektifler sunuyor.

Kitabın temel noktaları:

Kentler sadece fiziksel yapılar değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel dokuya sahip canlı organizmalardır.

Kent planlaması, sadece estetik kaygılarla değil, aynı zamanda insan ihtiyaçları ve sosyal adalet ilkeleri göz önünde bulundurularak yapılmalıdır.

Katılımcı ve esnek kent planlaması, daha yaşanabilir kentler yaratmanın anahtarıdır.

Kentler, insanların kimliklerini inşa ettiği ve toplumsal ilişkiler kurduğu mekanlardır.

  • Künye: Richard Sennett – İnşa Etmek ve Yaşamak: Şehir Etiği, çeviren: Aydın Çavdar, Ayrıntı Yayınları, sosyoloji, 352 sayfa, 2025

Tezcan Karakuş Candan – Cumhuriyetin Yüzü Başkenti Savunmak (2024)

Her kentin bir hikâyesi vardır.

Bu hikâyeleri mekân üzerinden okumak, geçmişe ve geleceğe ışık tutmak ve sahip olduklarımızın farkında olarak bir kenti sevmek gerçek sevgidir.

Ankara’nın hikâyesi binlerce yıl öncesine uzanıyor.

Anadolu’nun orta yerinde bir boz­kır kasabası olarak ifadelendirilen Ankara, taşıdığı değerlerle birlikte bir kültürler katmanıdır.

Her döneme ait izlerin olduğu bu kent, bir kültürler coğrafyasıdır.

Katmanlı yapısı ile birlikte çok kültürlülüğü bağrında taşıyan yaşlı, bilge bir kenttir Ankara.

Fiili başkentlik süreci Kurtuluş Savaşı ile birlikte başlayan ve hukuki olarak başkent olmasıyla Cumhuriyet’i ifade eden simge yapılarla planlı bir şekilde inşa edilen Ankara’da son yıllarda bu yapıların doğrudan hedef alınmasının asıl nedeni temsil ettikleridir.

Hükümetin ve yerel yönetimin uygulamalarıyla tehdit altında olan Cumhuriyet’in mimari, kültürel ve doğal mirasına başkent olarak ev sahipliği yapan Ankara’nın biriktirilen öfkenin patlama kenti olması bundandır.

Atatürk Orman Çiftliği arazisi üzerine kaçak olarak yapılan “saray”dan, Atatürk’ün tarihî tören pistinin yıkıldığı Hipodrom alanına, İller Bankası binası, Havagazı Fabrikası, Baraj Gazinosu, Su Süzgeci binası yıkımına, TCDD Garı yerleşkesinin parçalanmasından tarihî Sümerbank binası, Sağlık Bakanlığı ve valilik binasına kadar uzanan mekân hıncı, saygı mekânı olan Anıtkabir’i de hedef almıştır.

Mekân hıncının asıl hedefi Cumhuriyet, özgürlük, demokrasi ve laik yaşamdır.

Tezcan Karakuş Candan, başkent Ankara’nın kuruluş sürecinden başlayarak, hukuk tanımazlıkla, hınçla tahrip edilen Cumhuriyet yapılarını ve bu büyük yıkım sürecine karşı verilen mücadeleyi ‘Başkenti Savunmak’ ile anlatıyor, her birimizi korunması gereken cumhuriyet değerlerine karşı sorumluluğa davet ediyor.

  • Künye: Tezcan Karakuş Candan – Cumhuriyetin Yüzü Başkenti Savunmak, Tekin Yayınevi, inceleme, 400 sayfa, 2024

Kolektif – Dış Göçün Odağında Türkiye Kentleri (2024)

Kent ve göç hareketleri arasındaki ilişki, gündelik yaşamın tüm bileşenlerinde hissedilebilir hâldedir.

Türkiye kentlerinde de ekonomik, yönetsel, toplumsal ve mekânsal birçok boyut; göç yönetimi ile kesişimlere sahiptir.

Bu kitabın amacı, günümüzde gitgide daha geniş bir nüfusa ve mekâna karşılık gelen dış göç hareketlerinin kentlerdeki izini sürmektir.

Bu arayış; farklı ölçeklerde, Türkiye’nin farklı kentlerinde, geniş bir teorik çerçeveden beslenerek, çeşitli gündelik yaşam bileşenlerine odaklanarak gerçekleşti.

Araştırma sahası olarak; İstanbul, Ankara ve İzmir gibi metropol kentlerin yanı sıra, Mersin, Gaziantep, Kayseri, Bursa, Manisa, Aydın, Denizli, Van gibi farklı kentlerin deneyimleri de bu kitapta yer aldı.

Yine pek çok farklı ülkeden göç eden kişilerin Türkiye kentlerindeki deneyimleri ses buldu.

Suriye, Afganistan, İran, Irak, Pakistan, Özbekistan, Ukrayna ve hatta Avrupa ve Afrika’dan göç etmiş kişi ve gruplara ulaşıldı.

Tekil bölümlerin art arda geldiği bir derleme olmanın ötesine geçebilecek, bölümlerinin birbiriyle konuşup, birbirini besleyerek bütünsel toplamın parçaları haline gelen bir kitap meydana geldi.

Mekânsal ayrışma, toplumsal roller, sosyal uyum ve göçmenlerin kentle kurduğu ilişkiler gibi konular üzerine yapılan değerlendirmeler, kitabı yalnızca akademik bir kaynak değil, aynı zamanda sosyal politikalar ve kentsel planlama için önemli bir referans haline getiriyor.

‘Dış Göçün Odağında Türkiye Kentleri’ kitabı, dış göç ve mekân ilişkisine dair yeni tartışmalara kapı aralayarak, göç ve kentsel dönüşüm üzerine çalışan araştırmacılar ve karar vericiler için bir rehber niteliğinde.

  • Künye: Kolektif – Dış Göçün Odağında Türkiye Kentleri: Kuram, Uygulama ve Mekânın Değişimi, editör: Sezen Savran Penbecioğlu, Atahan Demirkol, İdealKent Yayınları, kent çalışmaları, 343 sayfa, 2024