Herkül Millas — Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade (2026)

Herkül Millas’ın ‘Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade’ kitabı, 1966’da başlayan ve iki yıl süren askerlik deneyimini merkeze alırken, kişisel bir hikâyeyi Türkiye’nin yakın tarihinin toplumsal ve siyasal atmosferiyle buluşturuyor. Yedek subay olması beklenirken “çavuşa çıkarılan” Millas’ın İstanbul’dan Muş’a uzanan askerliği, yalnızca kışla yaşamının ve askerî düzenin hikâyesi olarak kalmıyor; dönemin devlet anlayışına, toplumsal ilişkilerine ve siyasal iklimine dair çarpıcı bir tanıklığa dönüşüyor. Danıştay’a yaptığı başvurudan kışladaki gündelik yaşama kadar uzanan deneyimler, bir “sakıncalı piyade”nin gözünden dönemin Türkiye’sini görünür kılıyor.

Kitabın asıl özgünlüğü ise geçmişe nasıl bakıldığı sorusunda ortaya çıkıyor. Millas, yaklaşık altmış yıl önce, yaşadıklarının hemen ardından kaleme aldığı metni bugünden geriye dönük olarak yeniden ele alıyor; ancak gençlik döneminin anlatısını sonradan düzeltmek ya da yeniden yazmak yerine büyük ölçüde olduğu gibi koruyor. Böylece geçmişteki Herkül Millas ile bugünün Herkül Millas’ı aynı kitapta karşı karşıya geliyor. Genç Millas’ın o günkü düşünceleri, inançları, öfkeleri ve değerlendirmeleri, yıllar sonra değişmiş bir zihnin süzgecinden yeniden okunuyor.

Bu nedenle kitap, yalnızca “askerlik anıları” olarak değerlendirilemeyecek çift katmanlı bir anlatı kuruyor. Bir tarafta 1966-1968 Türkiye’sinde askerlik yapan genç bir insanın doğrudan tanıklığı, diğer tarafta aradan geçen on yılların ardından bu tanıklığı sorgulayan, bazı yargılarına katılan, bazılarına şaşıran ve geçmişteki benliğiyle hesaplaşan yazar var. Kişisel hafıza ile tarihsel değişimin birbirine karıştığı bu anlatı hem bir dönemin Türkiye’sine hem de insanın zaman içinde kendisine yabancılaşmasına ve değişmesine bakıyor. Millas’ın kitabı böylece askerlik deneyimini aşarak, geçmişle bugün, bireyle toplum ve gençlik ile yaşlılık arasındaki mesafeyi sorgulayan samimi bir hafıza çalışmasına dönüşüyor.

Herkül Millas — Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade: Askerlik Anıları
• Lejand Yayınları
Anı • 160 sayfa • 2026

Jean Hannah Edelstein — Memeler (2026)

Jean Hannah Edelstein’in bu anı kitabı, bir kadının memeleriyle kurduğu ilişkinin çocukluktan yetişkinliğe, annelikten hastalığa uzanan dönüşümünü kişisel deneyimler üzerinden anlatıyor. Yazar, bedenin yalnızca biyolojik bir gerçeklik olmadığını; toplumsal bakışın, cinsiyet rollerinin, arzunun ve kırılganlığın da şekillendirdiği bir yaşam alanı olduğunu gösteriyor. Mizah ile acıyı, öfke ile şefkati aynı anlatıda buluşturarak beden üzerine güçlü bir sorgulama sunuyor.

‘Memeler: Görece Kısa Bir İlişki’ (‘Breasts: A Relatively Brief Relationship’), ergenlik yıllarında memelerin büyümesiyle başlayan yabancılaşma duygusunu merkeze alıyor. Edelstein, memelerinin bir yandan kadınlığının görünür simgesi hâline gelirken diğer yandan istenmeyen bakışların, tacizin ve toplumsal yargıların hedefi oluşunu anlatıyor. Böylece kadın bedeninin daha genç yaşlardan itibaren nasıl kamusal bir değerlendirme nesnesine dönüştüğünü samimi örneklerle gözler önüne seriyor.

Anlatının ikinci önemli ekseni annelik deneyimi. Yazar, hamilelik ve emzirme sürecinde memelerinin bu kez besleyen bir organa dönüşmesini, emzirmenin romantize edilen yönleri kadar fiziksel acılarını, başarısızlık hissini ve anneliğin beden üzerindeki etkilerini dürüstlükle aktarıyor. Böylece kadın bedeninin farklı yaşam evrelerinde sürekli yeni anlamlar kazandığını gösteriyor.

Son bölümde Edelstein, erken evrede yakalanan meme kanseri nedeniyle geçirdiği çift taraflı mastektomiyle yüzleşiyor. Hastalık kadar, bedeninin ayrılmaz bir parçasıyla vedalaşmanın psikolojik etkileri, yeniden yapılanma süreci ve kimlik duygusundaki değişimler kitabın en güçlü bölümlerini oluşturuyor. Yazar, kaybettiği memelerini ancak onları yitirme tehlikesiyle karşılaştığında ne kadar sevdiğini fark edişini büyük bir açıklıkla dile getiriyor.

Edelstein, bu kişisel hikâyeyi yalnızca kendi yaşamını anlatmak için kullanmıyor. Güzellik idealleri, kadın bedeninin metalaştırılması, toplumsal beklentiler ve sağlık deneyimi üzerine daha geniş bir tartışma yürütüyor. Mizahını hiçbir zaman kaybetmeden yazdığı eser, bedenle kurulan ilişkinin zaman içinde nasıl değiştiğini; kayıp, kabullenme ve yeniden sahiplenme süreçlerinin insanı nasıl dönüştürdüğünü inceliyor.

Sonuç olarak ‘Memeler: Görece Kısa Bir İlişki’, yalnızca hastalık ya da beden üzerine yazılmış bir anı kitabı değil; kadın kimliğini, anneliği, arzuyu, kırılganlığı ve bedenle barışmanın güçlüğünü ele alan güçlü bir yaşam anlatısıdır. Jean Hannah Edelstein, son derece kişisel deneyiminden hareketle birçok okurun kendinden izler bulabileceği, duygusal olduğu kadar düşündürücü bir eser ortaya koyuyor.

Jean Hannah Edelstein — Memeler: Görece Kısa Bir İlişki
Çeviren: Büşra Uyar • Nova Kitap
Anı • 88 sayfa • 2026

Marc ‘Elvis’ Priestley — Mekaniker (2026)

Marc “Elvis” Priestley bu kitabında, Formula 1’i pilotların gözünden değil, yıllarca McLaren’da bir numaralı mekaniker olarak görev yapan bir ekip üyesinin perspektifinden anlatıyor. ‘Mekaniker’ (‘The Mechanic’), yarış hafta sonlarının perde arkasını, pit garajındaki yoğun çalışma temposunu ve bir takımın başarısını mümkün kılan görünmez emeği gözler önüne sererken, Formula 1’in yalnızca mühendislik ve hızdan ibaret olmadığını; disiplin, ekip ruhu ve kusursuz koordinasyon üzerine kurulu bir dünya olduğunu gösteriyor.

Eser, bir Formula 1 mekanikerinin günlük yaşamını ayrıntılarıyla aktarırken, araçların hazırlanmasından pit stop organizasyonlarına, uzun sezon boyunca dünyanın farklı pistlerinde sürdürülen yorucu tempodan yarış anlarının saniyelerle ölçülen kritik kararlarına kadar takımın görünmeyen çalışma düzenini anlatıyor. Priestley, pist üzerinde elde edilen başarının, garajda çalışan onlarca kişinin teknik uzmanlığına, deneyimine ve baskı altında hata yapmama becerisine bağlı olduğunu vurguluyor.

Kitapta Formula 1’in teknik yönü kadar insani boyutu da öne çıkıyor. Takım içindeki güven ilişkileri, yoğun rekabetin yarattığı psikolojik baskı, sürekli seyahat etmenin kişisel yaşam üzerindeki etkileri ve kazanma tutkusunun ekip kültürünü nasıl şekillendirdiği samimi anılarla aktarılıyor. Bir mekanikerin yalnızca otomobilleri değil, aynı zamanda beklenmedik krizleri, zaman baskısını ve sürekli değişen koşulları da yönetmek zorunda olduğu gösteriliyor.

Priestley, McLaren’da geçirdiği yıllar boyunca yaşadığı yarışlardan, şampiyonluk mücadelelerinden ve pit yolunda yaşanan kritik anlardan örnekler vererek Formula 1’in perde arkasındaki rekabeti anlatıyor. Milisaniyelerin belirleyici olduğu pit stoplar, takım stratejilerinin uygulanışı ve küçük teknik ayrıntıların yarış sonuçlarını nasıl değiştirebildiği, gerçek olaylar üzerinden açıklanıyor. Bunun yanında sporun eğlenceli yüzü de ihmal edilmez; dünyanın dört bir yanında yaşanan yolculuklar, padoktaki sıra dışı deneyimler ve Formula 1 yaşamının renkli sosyal atmosferi kitaba canlılık kazandırıyor.

‘Mekanik’, Formula 1’in yıldız pilotlarının ötesine geçerek başarıyı mümkün kılan ekip çalışmasını merkeze alan bir anı kitabı. Priestley, hız, teknoloji ve rekabetin arkasındaki insan hikâyelerini anlatırken, şampiyonlukların yalnızca direksiyon başındaki yetenekle değil, kusursuz bir takım organizasyonu, teknik mükemmeliyet ve ortak bir kazanma kültürüyle inşa edildiğini ortaya koyuyor. Böylece okura, Formula 1’in pist dışında kalan ancak en az yarışın kendisi kadar heyecan verici dünyasına içeriden bir bakış sunuyor.

Marc ‘Elvis’ Priestley — Mekaniker: F1 Pit Yolunun Gizli Dünyası
Çeviren: Görkem Yetiş • Fihrist Kitap
Spor • 238 sayfa • 2026

Veyis Sami Türkmen, Hasan Ağzıküçük — Tepemizde Sarı Sıcak (2026)

1970’lerin ikinci yarısında Adana, Türkiye’deki devrimci hareketin en dikkat çekici merkezlerinden biri haline geldi. MHP’nin güçlü olduğu ve siyasal çatışmaların sert yaşandığı bir kentte, işçi sınıfına dayanan örgütlenmelerin kısa sürede geniş kitlelere ulaşması, dönemin en çarpıcı toplumsal deneyimlerinden birini oluşturdu. ‘Tepemizde Sarı Sıcak: Adana’da Devrimci Mücadele’, Veyis Sami Türkmen’in tanıklıkları ile Hasan Ağzıküçük’ün gerçekleştirdiği söyleşileri bir araya getirerek bu özgün dönemin hafızasını ayrıntılarıyla yeniden kuruyor.

Kitap, yalnızca bir yaşam öyküsünü aktarmıyor; çocukluk yıllarından başlayarak siyasal bilinçlenme sürecini, okullarda ve mahallelerde yürütülen örgütlenme faaliyetlerini, sol hareketin Adana’daki yapılanmasını ve işçi hareketiyle kurduğu güçlü bağı adım adım izliyor. Faşist saldırılar karşısında geliştirilen direniş pratikleri, mahalle komitelerinin oluşumu, örgüt içi tartışmalar, dayanışma kültürü ve dönemin öne çıkan isimleri, kişisel anılarla toplumsal tarihin iç içe geçtiği bir anlatı içinde değerlendiriliyor.

Anlatı, 1980’e yaklaşan siyasal atmosferin giderek sertleşmesini, 12 Eylül darbesinin yarattığı kırılmayı ve bunun bireyler ile örgütler üzerindeki etkilerini de kapsamlı biçimde ele alıyor. Gözaltılar, mahkemeler, hapishane yaşamı, firar öyküleri ve darbe sonrasındaki yeniden hayata tutunma çabaları, yalnızca kişisel deneyimler olarak değil, bir kuşağın ortak belleğinin parçaları olarak aktarılıyor.

Eser, aynı zamanda Adana’nın toplumsal dokusunu, işçi kimliğini, mahalle kültürünü, kadınların mücadeledeki yerini ve dönemin siyasal ilişkilerini sorgulayan değerlendirmelere de yer veriyor. Devrimci hareketin kısa sürede elde ettiği kitlesel etkinliğin nedenlerini, karşılaştığı güçlükleri ve kalıcı bir dönüşüme neden ulaşamadığını tanıklıklar üzerinden tartışmaya açıyor. Böylece kitap, yalnızca geçmişi belgeleyen bir anı çalışması olmanın ötesine geçerek, Türkiye’nin yakın siyasi tarihine, toplumsal mücadelelerine ve kolektif hafızasına ışık tutan önemli bir sözlü tarih çalışması niteliği kazanıyor.

Veyis Sami Türkmen, Hasan Ağzıküçük — Tepemizde Sarı Sıcak: Adana’da Devrimci Mücadele
Editör: Yalçın Bürkev • Nota Bene Yayınları
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Tony Judt — Anılar Evi (2026)

Tony Judt, ALS hastalığı nedeniyle bedeninin bütünüyle hareketsiz kaldığı son yıllarında zihnini bir “hafıza sarayı” gibi kullanarak geçmişini yeniden dolaşıyor. ‘Anılar Evi’ (‘The Memory Chalet’), yalnızca kişisel yaşam öyküsünü anlatan bir otobiyografi değil; belleğin, tarihin ve kimliğin nasıl iç içe geçtiğini sorgulayan denemelerden oluşuyor. Her bölüm, çocukluk anılarından Avrupa’nın siyasal dönüşümlerine uzanan bir düşünce yolculuğuna dönüşerek bireysel deneyimlerle tarihsel gözlemleri buluşturuyor.

Judt, savaş sonrası Londra’daki çocukluğunu, ailesini, Yahudi kimliğini, eğitim hayatını ve gençlik yıllarını anlatırken sıradan görünen ayrıntılardan geniş tarihsel sonuçlar çıkarıyor. Bir otobüs hattı, tren yolculuğu, okul yaşamı ya da yemek kültürü gibi gündelik deneyimler; kentleşme, kamusal yaşam, toplumsal görgü kuralları ve refah devleti üzerine kapsamlı değerlendirmelerin başlangıç noktası hâline geliyor. Kişisel hafızanın, yaşanılan dönemin toplumsal ve siyasal atmosferinden bağımsız düşünülemeyeceğini gösteriyor.

Kitapta Avrupa, yalnızca bir coğrafya değil, Judt’un düşünsel kimliğini biçimlendiren ortak bir kültürel alan olarak ele alınıyor. Fransa’da geçirdiği yıllar, 1968 öğrenci hareketleri, İsrail’le kurduğu erken dönem ilişki, sosyalizm, Siyonizm ve Avrupa soluna dair gözlemleri, ideolojik bağlılıkların zaman içindeki dönüşümünü sorgulayan samimi bir muhasebeye dönüşüyor. Kendi kuşağının büyük siyasal umutlarını ve hayal kırıklıklarını değerlendirirken, tarihçiliğin temel ilkesi olan eleştirel mesafeyi kendi yaşamına da uyguluyor.

Denemeler ilerledikçe hastalık deneyimi de anlatının merkezine yerleşiyor. Hareket yetisini kaybetmiş olmasına rağmen belleğin özgürleştirici gücüne yaslanan Judt, geçmişi zihninde yeniden kurarak yaşamını anlamlandırıyor. Fiziksel sınırlılık ile zihinsel özgürlük arasındaki karşıtlık, kitabın en etkileyici temalarından biri hâline geliyor. Hatırlama eylemi, yalnızca geçmişi korumanın değil, insanın benliğini ve onurunu ayakta tutmasının da bir yolu olarak sunuluyor.

‘Anılar Evi’, kişisel anıları tarih, siyaset, kültür ve ahlak üzerine derin düşüncelerle birleştiren özgün bir eser. Tony Judt, kendi yaşamından hareketle 20. yüzyıl Avrupa’sının toplumsal ve siyasal panoramasını yeniden kurarken, belleğin bireysel olduğu kadar kolektif bir sorumluluk taşıdığını da gösteriyor. Ortaya, hem büyük bir tarihçinin entelektüel otobiyografisi hem de insan hafızasının direnme gücüne yazılmış dokunaklı bir ağıt çıkıyor.

Tony Judt — Anılar Evi
Çeviren: Dilek Şendil • Alfa Yayınları
Anı • 176 sayfa • 2026

Annie Brassey — Altın Günlerden Kurşun Gecelere (2026)

Annie Brassey’nin bu eseri, 1874 ile 1878 yılları arasında Sunbeam (Gün Hüzmesi) yatıyla gerçekleştirilen Akdeniz yolculuklarının gözlemlerini bir araya getiriyor. Kıbrıs, İstanbul, İyonya Adaları ve Doğu Akdeniz’in farklı limanlarını kapsayan bu seyahat anlatısı, yalnızca bir gezi günlüğü olmanın ötesine geçerek Osmanlı coğrafyasının toplumsal, siyasal ve kültürel görünümünü dönemin tanıklığıyla aktarıyor. Annie Brassey, kişisel merakı ile dikkatli gözlemciliğini birleştirerek, deniz yolculuğunun romantik atmosferini farklı toplumların gündelik yaşamına dair ayrıntılarla zenginleştiriyor.

Eserin merkezinde, seyahatin keşif duygusu kadar değişimi izleme arzusu da yer alıyor. Brassey, gençliğinden beri görmeyi hayal ettiği İstanbul’a ilk gelişinde Boğaz’ın, sarayların ve camilerin ihtişamını hayranlıkla tasvir ediyor. Ancak dört yıl sonra gerçekleştirdiği ikinci ziyarette aynı şehrin bambaşka bir manzarayla karşısına çıktığını belirtiyor. Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından yaşanan siyasal ve ekonomik sıkıntılar, kentin canlılığını gölgeleyen bir yoksunluk ve yorgunluk hissi yaratıyor. Kitabın “Altın Günlerden Kurşun Gecelere” başlığı da bu iki ziyaret arasındaki belirgin dönüşümü simgeliyor; ilk yolculuğun iyimserliği ile ikinci yolculuğun melankolik atmosferi arasında güçlü bir karşıtlık kuruyor.

Brassey’nin anlatımı, yalnızca şehirleri ve doğal güzellikleri betimlemekle sınırlı kalmıyor. Osmanlı yönetim anlayışı, yerel yöneticiler, diplomatik çevreler, farklı din ve etnik kökenlerden topluluklar, gündelik yaşam alışkanlıkları ve toplumsal ilişkiler de dikkatle gözlemleniyor. Saray çevresinden kırsal yerleşimlere kadar uzanan geniş bir yelpazede yaptığı gözlemler, dönemin Osmanlı dünyasına ilişkin canlı bir panorama oluşturuyor. Yazar, karşılaştığı insanları merakla dinleyen, farklı kültürleri anlamaya çalışan ve önyargılarını mümkün olduğunca gözlemleriyle sınayan bir gezgin kimliği sergiliyor.

‘Altın Günlerden Kurşun Gecelere’ (‘Sunshine and Storm in the East’), aynı zamanda Annie Brassey’nin alışılmış Viktorya dönemi kadın gezgin kalıplarının dışına çıkan yönünü de ortaya koyuyor. Güvertede denizcilik faaliyetlerini yakından takip ediyor, karaya çıktığında uzun keşif gezilerine katılıyor ve çoğu zaman at sırtında ulaşılması güç bölgelere giderek yalnızca turistik mekânlarla yetinmeyen bir araştırmacı tavrı benimsiyor. Babasına yazdığı uzun mektuplardan oluşan anlatı, samimi dili sayesinde okuyucuya doğrudan yolculuğun bir parçası olma hissi veriyor. Yolculuk boyunca hazırladığı fotoğraflar ile dönemin sanatçılarının çizimleri de anlatıyı görsel açıdan tamamlayarak seyahatin atmosferini güçlendiriyor.

Annie Brassey, Doğu Akdeniz’i egzotik bir merak nesnesi olarak sunmak yerine, değişim içindeki toplumları gözlemleyen dikkatli bir tanık olmayı tercih ediyor. Farklı dönemlerde aynı coğrafyaya yeniden bakmanın sağladığı karşılaştırmalı perspektif, esere tarihsel bir derinlik kazandırıyor. Bu yönüyle ‘Altın Günlerden Kurşun Gecelere’, 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu’nun geçirdiği dönüşümü bir yabancı gezginin duyarlı gözlemleriyle belgeleyen önemli bir seyahat anlatısı olmanın yanında, sosyal tarih, kültürel etkileşim ve Doğu Akdeniz’in gündelik yaşamına ışık tutan değerli bir başvuru kaynağı olarak öne çıkıyor.

Annie Brassey — Altın Günlerden Kurşun Gecelere: İstanbul ve Kıbrıs Seferleri (1874-1878)
Çeviren: Ulaş Can Çakan • Remzi Kitabevi
Anı • 392 sayfa • 2026

Ekrem Akurgal — Bir Arkeoloğun Anıları (2026)

Ekrem Akurgal, ‘Bir Arkeoloğun Anıları’ adlı eserinde yalnızca kendi yaşam öyküsünü anlatmıyor; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür, eğitim ve bilim tarihinde iz bırakmış bir dönemin panoramasını da sunuyor. Türkiye’de modern arkeolojinin kurucu isimlerinden biri olan Akurgal, bireysel hatıralarını ülkenin entelektüel dönüşümüyle iç içe geçirerek bir bilim insanının nasıl yetiştiğini, hangi koşullarda üretim yaptığını ve uluslararası düzeyde saygınlık kazanan bir akademik kariyerin nasıl inşa edildiğini gözler önüne seriyor. Kitap, kişisel anıların ötesine geçerek Cumhuriyet’in bilgiye, araştırmaya ve kültürel mirasa verdiği önemin somut bir tanıklığına dönüşüyor.

Eserde okur, Cumhuriyet’in ilk yıllarında şekillenen eğitim ve kültür politikalarının genç kuşaklar üzerindeki etkisini yakından izleme fırsatı buluyor. Akurgal’ın Avrupa’da geçen öğrencilik yılları, savaşın gölgesinde sürdürülen akademik çalışmalar ve farklı kültürlerle kurulan ilişkiler, Türkiye’nin modernleşme serüveniyle birlikte ele alınıyor. Yazar, yurtdışında edinilen bilgi ve deneyimlerin ülkeye dönüş sonrasında nasıl üretken bir güce dönüştüğünü anlatırken, bilimsel gelişmenin yalnızca bireysel çabayla değil, aynı zamanda güçlü kurumlar ve ileri görüşlü kültür politikalarıyla mümkün olduğunu gösteriyor.

Kitabın merkezinde, Anadolu’nun zengin geçmişini gün yüzüne çıkarma tutkusu yer alıyor. Eski İzmir, Foça, Pitane ve Erythrai gibi önemli merkezlerde yürütülen kazılar aracılığıyla yalnızca arkeolojik buluntular değil, aynı zamanda tarih anlayışını değiştiren yeni bakış açıları da ortaya çıkıyor. Akurgal, kazı alanlarında yaşanan zorlukları, keşiflerin heyecanını ve bilimsel araştırmanın sabır gerektiren doğasını aktarırken, Anadolu uygarlıklarının dünya tarihi içindeki yerini yeniden değerlendirmeye çağırıyor. Böylece arkeoloji, geçmişin kalıntılarını inceleyen dar bir uzmanlık alanı olmaktan çıkarak kültürel kimliği anlamanın temel araçlarından biri hâline geliyor.

Eser aynı zamanda Cumhuriyet’in aydın kuşağına dair canlı portreler de sunuyor. İsmet İnönü, Hasan Âli Yücel ve Arif Müfid Mansel gibi isimler üzerinden bir dönemin düşünsel iklimi, eğitim anlayışı ve kültürel hedefleri görünür kılınıyor. Bilim insanları arasındaki dayanışmalar, akademik mücadeleler, kurumsallaşma çabaları ve uluslararası ilişkiler, Türkiye’nin kültürel gelişim sürecinin ayrılmaz parçaları olarak ele alınıyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir arkeoloğun meslek yaşamını değil, Cumhuriyet’in aydınlanma idealini de kayıt altına alıyor.

‘Bir Arkeoloğun Anıları’, bireysel başarı hikâyesi ile ulusal kültür tarihini buluşturan, geçmişin izlerini sürerken geleceğe de seslenen önemli bir tanıklık niteliği taşıyor. Akurgal’ın anlatımı, bilimsel merakın, çalışkanlığın ve kültürel sorumluluk bilincinin bir ülkenin entelektüel gelişiminde nasıl belirleyici olabileceğini gösterirken, Türk arkeolojisinin oluşum sürecini de içeriden bir bakışla anlamayı sağlıyor. Bu nedenle eser, hem bir hatırat hem de Cumhuriyet döneminin bilim ve kültür serüvenine ışık tutan değerli bir belge olarak öne çıkıyor.

Ekrem Akurgal — Bir Arkeoloğun Anıları: Türkiye Cumhuriyeti Kültür Tarihinden Birkaç Yaprak
• Kronik Kitap
Anı • 288 sayfa • 2026

Svetoslav Milarov — İstanbul Zindanlarından Hatıralar (2026)

Svetoslav Milarov’un genç yaşta tutuklanarak geçirdiği yılları anlattığı hem kişisel hem de tarihsel derinliği olan bir hatırat. Eser, 19. yüzyılın sonlarına doğru İstanbul’da siyaset, gözetim ve güvensizlik atmosferinin nasıl iç içe geçtiğini içeriden bir bakışla aktarıyor. Milarov, Balkanlardaki ihtilalci hareketlerle Osmanlı yönetimi arasında sıkışmış bir figür olarak, iki buçuk yıl süren tutukluluğunu yalnızca bireysel bir trajedi olarak değil, dönemin karmaşık siyasal yapısının bir yansıması olarak ele alıyor.

‘İstanbul Zindanlarından Hatıralar (1870-1872)’ (‘Спомени от цариградските тъмници’), zindan deneyimini kuru bir anlatımın ötesine taşıyarak, hapishane mekânlarını ve bu mekânlarda karşılaşılan insan tiplerini canlı sahneler halinde sunuyor. Gardiyanlardan muhbirlere, suçlulardan masumlara kadar geniş bir yelpazede yer alan karakterler aracılığıyla Osmanlı toplumunun çok katmanlı yapısı görünür hale geliyor. Milarov’un anlatısı, yalnızca kendi yaşadıklarına odaklanmakla kalmıyor; birlikte kaldığı insanların hikâyelerini de örerek kolektif bir hafıza kuruyor.

Eserde öne çıkan temel meselelerden biri, kimlik ve suçlama arasındaki belirsizlik. Yazarın “hain mi yoksa vatansever mi?” sorusu etrafında şekillenen yaşamı, dönemin siyasal atmosferinde bireylerin ne kadar kolay biçimde suçlanabildiğini ve bu suçlamaların geri dönüşsüz sonuçlar doğurabildiğini gösteriyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir hapishane anlatısı değil, aynı zamanda adalet mekanizmasının işleyişine dair eleştirel bir bakış sunuyor.

Milarov’un sade ama etkileyici dili, korku, dayanışma ve umutsuzluk arasında gidip gelen duyguları güçlü bir şekilde yansıtıyor. Aynı zamanda dönemin İstanbul’una dair gündelik yaşam ayrıntıları, bürokratik işleyiş ve Balkan entelektüel çevreleri hakkında değerli gözlemler içeriyor. Bu özellikleriyle eser, hem edebi hem de tarihsel bir belge niteliği taşıyor.

Sonuç olarak kitap, bireysel bir tanıklığın ötesine geçerek bir dönemin ruhunu, çelişkilerini ve karanlığını ortaya koyuyor. Okuru yalnızca bir mahkûmun hikâyesiyle değil, aynı zamanda çözülmekte olan bir imparatorluğun iç gerilimleriyle yüzleştiriyor.

Svetoslav Milarov — İstanbul Zindanlarından Hatıralar (1870-1872)
Çeviren: Hüseyin Mevsim • Kitap Yayınevi
Anı • 190 sayfa • 2026

Melissa Gould — Dulumsu (2026)

Melissa Gould’un bu eseri, ani bir kaybın ardından yasın nasıl deneyimlendiğini ve yeniden yaşam kurma sürecinin ne kadar karmaşık olabileceğini içten bir dille anlatıyor.

‘Dulumsu’ (‘Widowish: A Memoir’), Gould’un eşi Joel’in beklenmedik bir şekilde hastalanması ve kısa sürede hayatını kaybetmesiyle başlayan sarsıcı bir kırılma anıyla açılıyor. Bu kayıp, yazarın hem duygusal dünyasını hem de gündelik hayatını kökten değiştiriyor. Küçük kızını tek başına büyütmek zorunda kalan Gould, yasın yalnızca acıdan ibaret olmadığını; aynı zamanda sorumluluk, belirsizlik ve yeniden uyum sağlama çabasıyla iç içe geçtiğini gösteriyor.

Eserin merkezinde, yazarın “dul” kavramıyla kurduğu mesafe yer alıyor. Gould, toplumun yas tutanlara biçtiği kalıpların dışında kaldığını fark ediyor: Ne klasik anlamda “dul” gibi hissediyor ne de öyle davranıyor. Bu arada kalmışlığı “dulumsu” (widowish) kavramıyla ifade ederek, yasın tek tip ve evrensel bir deneyim olmadığını vurguluyor. Böylece kitap, kaybın ardından kimliğin nasıl yeniden kurulduğunu sorgulayan özgün bir çerçeve sunuyor.

Gould’un anlatımı, yas sürecini yalnızca karanlık bir dönem olarak değil, aynı zamanda sevginin dönüşerek varlığını sürdürdüğü bir alan olarak ele alıyor. Joel ile paylaşılan bağın ölümle sona ermediğini, aksine farklı bir biçimde yaşamaya devam ettiğini dile getiriyor. Bu yaklaşım, kaybın yok edici yönü kadar dönüştürücü potansiyeline de dikkat çekiyor.

Sonuç olarak eser, modern dünyada yasın nasıl yaşandığına dair samimi ve güncel bir bakış sunuyor. Toplumsal beklentiler ile bireysel deneyim arasındaki gerilimi görünür kılarak, okura kayıp, sevgi ve dayanıklılık üzerine derin bir düşünme alanı açıyor.

Melissa Gould — Dulumsu: Kalıpların Dışında Yas Tutmaya ve Sevginin Şaşırtıcı Doğasına Dair Umut Dolu Bir Anı Kitabı
Çeviren: Ayşe Başcı • Mundi Kitap
Anı • 208 sayfa • 2026

Mehmet Ali Kucur — “Hanımlara Piliz, Beylere Dikiz!” (2026)

Mehmet Ali Kucur’un bu kitabı, İstanbul’un özellikle Kurtuluş ve Beyoğlu hattında şekillenen gündelik hayatını, seyyar bir yaşamın içinden anlatan harikulade bir eser. Yazar, çocuk yaşta sokaklarda dolaşmaya başlayan bir seyyar basmacının gözünden, yalnızca mekânları değil, o mekânları var eden insan ilişkilerini, duyguları ve geçiciliği görünür kılıyor.

‘“Hanımlara Piliz, Beylere Dikiz!”: Kurtuluş’tan Beyoğlu’na Seyyar Hayatlardan Hikâyeler’, şehri sabit bir yer olmaktan çıkarıp sürekli değişen, yerinden kayan ve dönüşen bir yaşam alanı olarak kuruyor. 1960’lardan 90’lara uzanan süreçte İstanbul’un geçirdiği büyük toplumsal dönüşüm, mahallelerin dokusunda, insan ilişkilerinde ve gündelik pratiklerde izleniyor. Seyyarlık burada sadece bir meslek değil; hareketlilik ve anlık varoluşla tanımlanan bir hayat biçimi olarak öne çıkıyor.

Kitapta Kurtuluş, bir tavla metaforuyla anlatılıyor; farklı etnik ve kültürel kökenlerden gelen insanlar, aynı oyunun taşları gibi aynı zeminde karşılaşıyor. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve Anadolu’nun farklı şehirlerinden gelen göçmenler, bu çok katmanlı mahallede yan yana yaşayarak iç içe geçen bir hayat kuruyor. Böylece mahalle, yalnızca bir coğrafya değil, çeşitliliğin ve karşılaşmaların sahnesi haline geliyor.

Anlatıda sokaklar, meydanlar ve yapılar da hafızanın parçaları olarak yer buluyor. Kiliseler, meydanlar, eski eğlence mekânları, kuş satılan alanlar ve gündelik hayatın küçük detayları, bir tür kolektif bellek haritası oluşturuyor. Bu unsurlar, kaybolan ya da dönüşen bir dünyanın izlerini taşıyarak geçmiş ile bugün arasında duygusal bir köprü kuruyor.

Kitap, İstanbul’un çok kültürlü geçmişini ve seyyar hayatların kırılganlığını iç içe geçirerek anlatıyor. Hem nostaljik hem de eleştirel bir bakışla, kentin dönüşümünü insanların hikâyeleri üzerinden görünür kılıyor; böylece okuyucuya yalnızca bir şehir değil, sürekli hareket halinde olan bir yaşam deneyimi sunuyor.

Mehmet Ali Kucur — “Hanımlara Piliz, Beylere Dikiz!”: Kurtuluş’tan Beyoğlu’na Seyyar Hayatlardan Hikâyeler
• İstos Yayın
Anı • 304 sayfa • 2026