Gertrude Stein — Başyapıt Nedir ve Neden Böyle Az Bulunur? (2026)

Gertrude Stein’ın bu eseri, bir başyapıtın ne olduğu sorusunu yanıtlamaktan çok, bu sorunun neden kolay yanıtlanamadığını araştırıyor. Stein, edebiyatı yalnızca içerik taşıyan bir araç olarak görmüyor; dili ritmi, tekrarları ve akışıyla yaşayan bir deneyim olarak ele alıyor. Ona göre büyük eserleri belirleyen şey, yalnızca anlattıkları değil, okurun algısını dönüştürme güçleri.

‘Başyapıt Nedir ve Neden Böyle Az Bulunur?’ (‘What Are Master-Pieces and Why Are There So Few of Them?’), sanat ve edebiyat çevrelerinin yerleşik ölçütlerini sorguluyor. Bir yapıtın başyapıt sayılmasının sadece eleştirmenlerin onayıyla ya da uzun süre okunmasıyla açıklanamayacağını savunuyor. Asıl belirleyici unsurun, eserin kendi zamanıyla kurduğu özgün ilişki olduğunu gösteriyor. Bu yüzden başyapıtlar seyrek ortaya çıkıyor; çünkü çoğu eser alışılmış biçimleri yinelerken, gerçek başyapıtlar algılama alışkanlıklarını değiştiriyor.

Stein’ın düşüncesinde tekrar önemli bir yer tutuyor. İlk bakışta yinelenen sözcükler gereksiz görünse de yazar, her tekrarın yeni bir bağlam yarattığını ileri sürüyor. Böylece dil durağan bir sistem olmaktan çıkıyor ve hareketli bir yapıya dönüşüyor. Anlam yalnızca sözcüklerden değil, ritimden ve okuma deneyiminden doğuyor.

Eser aynı zamanda yazma eylemini de yeniden tanımlıyor. Stein’a göre yazarın görevi dünyayı olduğu gibi yansıtmak değil, onu yeni biçimlerde kurmaktır. Bu nedenle yenilikçi eserler çoğu zaman ilk anda anlaşılmıyor. Ancak zamanla, görünmeyen imkânları açığa çıkardıkları fark ediliyor. Başyapıtın değeri de burada ortaya çıkıyor; okuru rahatlatmak yerine onu yeni bir düşünme alanına taşıyor.

Kitabın önemli yönlerinden biri, biçim ile içerik arasındaki geleneksel ayrımı zayıflatması. Stein, bir metnin nasıl yazıldığının ne anlattığı kadar önemli olduğunu vurguluyor. Dil, saydam bir araç değil; başlı başına bir gerçeklik alanı olarak beliriyor. Bu nedenle okurdan pasif bir alıcı olması değil, metnin üretimine katılması bekleniyor.

Sonuç olarak Stein, başyapıt kavramını tanımlayan katı kuralları reddederken sanatın dönüştürücü niteliğini merkeze alıyor. Dilin nasıl işlediğini ve tekrarın nasıl anlam ürettiğini inceliyor. Bu çalışma, edebiyatın hikâye anlatmakla sınırlı olmadığını; algılama biçimlerimizi değiştiren çok bir güç olduğunu gösteriyor.

Gertrude Stein — Başyapıt Nedir ve Neden Böyle Az Bulunur?
Çeviren: Serra Gök • Sel Yayıncılık
Deneme • 64 sayfa • 2026

Jacques Rancière — Kayıp İplik (2026)

Jacques Rancière bu eserinde, modern edebiyatın ve kurmacanın geçirdiği büyük dönüşümü inceliyor. Kitabın çıkış noktası, klasik romanın uzun süre boyunca dayandığı neden-sonuç ilişkilerinin, güçlü olay örgülerinin ve belirgin kahramanların modern dönemde çözülmeye başlaması. Rancière’e göre bu değişim yalnızca edebi bir teknik meselesi oluşturmuyor; aynı zamanda dünyayı algılama biçimimizin, siyasal duyarlılıklarımızın ve eşitlik fikrinin dönüşümünü de yansıtıyor. Bu nedenle modern kurmacayı anlamak, yalnızca roman sanatını değil, modern deneyimin kendisini anlamaya da katkı sağlıyor.

‘Kayıp İplik’te (‘Le Fil perdu’) Flaubert, Conrad, Woolf ve benzeri yazarların eserleri üzerinden modern anlatının yeni mantığı araştırılıyor. Rancière, klasik anlatılarda olayların birbirine sıkı biçimde bağlandığını, karakterlerin belirli amaçlar doğrultusunda hareket ettiğini hatırlatıyor. Modern romanda ise bu düzen giderek parçalanıyor. Büyük olayların yerini küçük ayrıntılar, kesin hedeflerin yerini belirsizlikler, kahramanlıkların yerini sıradan insanların gündelik deneyimleri alıyor. Böylece anlatının merkezi değişiyor; önemsiz görünen ayrıntılar bile kurmaca dünyanın temel unsurlarına dönüşüyor.

Rancière, özellikle Gustave Flaubert’in eserlerinde bu dönüşümün belirginleştiğini gösteriyor. Flaubert, aristokrat kahramanları ya da tarihsel dönüm noktalarını merkeze koymak yerine sıradan yaşamların ritmine yöneliyor. Bu tercih, estetik olduğu kadar siyasal bir anlam da taşıyor. Çünkü herkesin deneyiminin anlatılmaya değer olduğunu savunan yeni bir duyarlılık ortaya çıkıyor. Edebiyat, toplumsal hiyerarşilerin dışına çıkarak farklı yaşamları eşit bir görünürlük alanına taşıyor.

Virginia Woolf’un eserleri ise zamanın ve bilincin parçalı yapısını görünür kılıyor. Dış dünyadaki olaylardan çok karakterlerin iç dünyalarına, anlık izlenimlerine ve düşünce akışlarına odaklanılıyor. Rancière’e göre modern kurmaca tam da bu noktada yeni bir estetik rejim kuruyor. Hikâyeyi ilerleten büyük olaylar geri çekilirken duyular, atmosferler ve geçici deneyimler anlatının temel malzemesine dönüşüyor.

Joseph Conrad örneğinde ise kesin doğruların ve tek bakış açısının parçalanması ele alınıyor. Gerçeklik artık tek bir merkezden kavranamıyor; farklı sesler ve farklı perspektifler bir arada bulunuyor. Böylece anlatı, tamamlanmış bir bütün olmaktan uzaklaşıyor ve okuru aktif bir yorum sürecine davet ediyor.

Rancière’in temel iddiası, modern kurmacanın “kayıp” görünen ipliğinin aslında tamamen yok olmadığı oluyor. Klasik romanın düzenleyici mantığı çözülse de bunun yerine ayrıntıların, duyumsamaların ve kesintilerin oluşturduğu yeni bir örgü ortaya çıkıyor. Bu yeni yapı, hayatın karmaşıklığını ve eşitsiz görünen deneyimlerin ortak değerini görünür kılıyor. Kitap, modern edebiyatın yalnızca biçimsel yeniliklerini değil, estetik ile siyaset arasındaki derin ilişkiyi de açıklıyor. Bu yönüyle Rancière’in çalışması, modern romanın neden edebiyat tarihinde bir kırılma yarattığını ve kurmacanın nasıl yeni bir eşitlik alanı açtığını gösteren önemli bir kuramsal inceleme sunuyor.

Jacques Rancière — Kayıp İplik: Örümceğin İşi
Çeviren: Sezin Şahin • Epona Yayınları
Edebiyat Kuramı • 164 sayfa • 2026

Jonathan Kramnick — Eleştiri ve Hakikat (2026)

Jonathan Kramnick’in adlı kitabı, edebiyat eleştirisinin ne olduğu ve nasıl bilgi ürettiği sorusunu yeniden düşünmeye açıyor. Kramnick, eleştiriyi yalnızca metinleri açıklayan bir etkinlik olarak değil, kendine özgü bir yönteme sahip, pratik bir bilgi üretim alanı olarak konumlandırıyor. Bu yaklaşımda eleştiri, başka disiplinlere indirgenemeyen bağımsız bir düşünme ve yazma pratiği olarak öne çıkıyor.

‘Eleştiri ve Hakikat’te (‘Criticism and Truth’), özellikle “yakın okuma” kavramı yeniden ele alınıyor. Kramnick’e göre okuma, yalnızca dikkatli bir bakış değil; yazma eylemiyle iç içe geçmiş, bedensel ve üretken bir süreç olarak işliyor. Bilgi, metnin içinde pasif biçimde beklemiyor; eleştirmenin metinle kurduğu etkileşim, yazı ve performans yoluyla ortaya çıkıyor. Bu nedenle eleştirel bilgi, sonuçtan çok süreçte, yorumdan çok uygulamada şekilleniyor. Eleştiri, metinlere dışarıdan bakan bir yorum değil, onların dilsel dünyasına katılan yaratıcı bir pratik haline geliyor.

Önsözde Kramnick, amacının tarihsel bir karşılaştırma yapmak değil, güncel edebiyat çalışmalarına odaklanarak eleştirinin metodolojik özgüllüğünü netleştirmek olduğunu vurguluyor. Her disiplinin dünyayı anlamaya farklı bir katkı sunduğunu belirten yazar, edebiyat eleştirisinin de kendine özgü araçlarıyla bilgi ürettiğini savunuyor. Bu bağlamda kitap, eleştiriyi savunmak için onun nasıl çalıştığını, hangi yöntemlerle anlam ürettiğini ve akademik dünyada nasıl bir yer tuttuğunu açıklamaya yöneliyor.

Sonuç olarak eser, eleştiriyi pasif bir yorumlama etkinliği olmaktan çıkarıp aktif bir üretim süreci olarak tanımlıyor. Edebiyat eleştirisinin hem yöntemini hem de epistemolojik değerini tartışarak, alandaki güncel tartışmalara güçlü bir katkı sunuyor ve eleştirinin neden vazgeçilmez bir bilgi pratiği olduğunu ortaya koyuyor.

Jonathan Kramnick — Eleştiri ve Hakikat: Edebiyat Çalışmalarında Yöntem Üzerine
Çeviren: İrem G. Şalvarcı • Vakıfbank Kültür Yayınları
Edebiyat Kuramı • 156 sayfa • 2026

Robert T. Tally Jr. – Topofreni (2025)

Robert T. Tally Jr.’ın bu eseri, insanın mekânla kurduğu ilişkiyi edebiyat, kültür ve düşünce tarihi bağlamında tartışıyor. Tally, modern dünyada “yer” duygusunun hem derin bir aidiyet hem de varoluşsal bir tedirginlik kaynağı haline geldiğini savunuyor. “Topophrenia” kavramı, Yunancadan türetilmiş bir birleşim; “yer” anlamına gelen topos ile “zihin” ya da “delilik” anlamındaki phren köklerinden oluşuyor. Bu kavram, insanın mekân karşısındaki çift yönlü duygusunu —hem bağ kurma arzusunu hem de yabancılaşma korkusunu— tanımlıyor. ‘Topofreni: Yer, Anlatı ve Mekânsal İmgelem’ (‘Topophrenia: Place, Narrative, and the Spatial Imagination’), mekânın yalnızca fiziksel bir bağlam değil, anlatıların biçimini ve anlamını belirleyen bir zihinsel inşa olduğunu ileri sürüyor.

Tally, roman, şiir, haritacılık ve felsefe gibi alanlar arasında dolaşarak mekânın edebi temsillerini çözümlüyor. Edebi mekânların, toplumsal ve ideolojik düzenlerin nasıl kurulduğunu açığa çıkardığını savunuyor. Dickens’tan Conrad’a, Joyce’tan Tolkien’e uzanan geniş bir yelpazede yazarların dünyayı anlatma biçimlerinin aynı zamanda “dünyayı haritalama” biçimleri olduğunu gösteriyor. Bu nedenle mekân, yalnızca karakterlerin yaşadığı bir alan değil; düşüncenin, belleğin ve kimliğin dokusuna işlenmiş bir anlatı aracına dönüşüyor.

Eserde modernliğin getirdiği mekânsal kırılmalar —kentleşme, küreselleşme, kimlik kaymaları— bireyin yerle ilişkisini karmaşıklaştıran süreçler olarak ele alınıyor. Tally, bu parçalanmış deneyimi anlamanın yolunun “mekânsal tahayyül”ü geliştirmekten geçtiğini öne sürüyor. ‘Topofreni’, edebiyat teorisi ile mekân düşüncesini buluşturarak, çağdaş insanın nerede olduğunu değil, nasıl yer tuttuğunu sorguluyor.

  • Künye: Robert T. Tally Jr. – Topofreni: Yer, Anlatı ve Mekânsal İmgelem, çeviren: Selin Şencan, Akademim Yayıncılık, inceleme, 304 sayfa, 2025

Maurice Blanchot – Yazınsal Uzam (2025)

Maurice Blanchot’nun ‘Yazınsal Uzam’ (‘L’Espace littéraire’) adlı eseri, edebiyatın doğası, yazının imkânı ve yazarın konumu üzerine yoğunlaşan felsefi ve edebi bir inceleme sunuyor. Blanchot, edebiyatı yalnızca bir ifade biçimi ya da estetik üretim olarak değil, varoluşu ve dili dönüştüren bir deneyim alanı olarak ele alıyor.

Kitapta edebiyat, gündelik yaşamın ve pratik amaçların ötesine geçen, kendi özgül mekânını kuran bir faaliyet olarak tanımlanıyor. Blanchot’ya göre bu mekân, dilin sınırlarını, sessizliği ve yokluğu da kapsayan bir alan açıyor. Yazarın burada konumu da paradoksal: Hem dili kullanan hem de dil tarafından tüketilen, hem varlığını yazıyla sürdüren hem de yazıda kendisini silen bir figür olarak beliriyor.

Blanchot; Mallarmé, Kafka, Rilke, Hölderlin gibi yazar ve şairlerden örnekler vererek edebiyatın mutlaklık, hiçlik, ölüm ve sonsuzlukla kurduğu bağı sorguluyor. Yazma eylemi, ölümle yüzleşmenin, “ben”i aşmanın ve mutlak olana yönelmenin yolu olarak tasvir ediliyor. Böylece yazınsal uzam, yalnızca eserlerin bulunduğu bir alan değil, aynı zamanda varoluşun radikal biçimde dönüştüğü bir deneyim sahası haline geliyor.

Eser, felsefe ile edebiyatın kesişiminde konumlanıyor; Heidegger’in varlık düşüncesiyle paralellikler taşırken, edebiyatı ontolojik bir deneyim olarak kavramayı öneriyor. Blanchot, yazının kaçınılmaz olarak anlamı sürekli ertelediğini, edebiyatın da bu erteleniş içinde doğduğunu vurguluyor.

Sonuçta ‘Yazınsal Uzam’, edebiyatın ne olduğuna, nasıl işlediğine ve insanın varlıkla ilişkisini nasıl dönüştürdüğüne dair derinlikli, şiirsel ve zorlayıcı bir meditasyon ortaya koyuyor.

  • Künye: Maurice Blanchot – Yazınsal Uzam, çeviren: Sündüz Öztürk Kasar, Sel Yayıncılık, felsefe, 296 sayfa, 2025

Terry Eagleton – Eleştirel Devrimciler (2025)

Terry Eagleton’ın ‘Eleştirel Devrimciler: Okuma Biçimimizi Değiştiren Beş Eleştirmen’ (‘Critical Revolutionaries: Five Critics Who Changed the Way We Read’) adlı kitabı, yirminci yüzyılın edebiyat eleştirisi alanında devrim yaratmış beş önemli ismi, T. S. Eliot, I. A. Richards, William Empson, F. R. Leavis ve Raymond Williams’ı inceliyor. Eagleton, bu eleştirmenlerin edebiyatı sadece estetik bir nesne olarak değil, aynı zamanda kültürel, politik ve sosyal bir olgu olarak ele alarak okuma biçimimizi nasıl değiştirdiklerini ele alıyor.

Kitapta, her bir eleştirmenin hayatı, düşünceleri ve eserleri detaylı bir şekilde inceleniyor. Eagleton, bu eleştirmenlerin edebiyat eleştirisine getirdikleri yenilikleri ve birbirleriyle olan etkileşimlerini ortaya koyuyor. Örneğin, T. S. Eliot’ın şiir üzerine yazdığı eleştiriler, yirminci yüzyıl şiirinin anlaşılmasında önemli bir rol oynamıştır. I. A. Richards’ın ‘Pratik Eleştiri’ adlı eseri, okuyucuların metinleri nasıl yorumladıklarını inceleyerek edebiyat eğitimine yeni bir yaklaşım getirmiştir. Raymond Williams’ın kültürel materyalizm yaklaşımı ise edebiyatı toplumsal ve politik bağlamda ele alarak eleştiriye yeni bir boyut kazandırmıştır.

Eagleton, bu eleştirmenlerin sadece edebiyat eleştirisi alanında değil, aynı zamanda genel olarak kültür ve düşünce dünyasında da önemli bir etki yarattıklarını vurguluyor. Onların eserleri, edebiyatın sadece metinsel bir inceleme konusu olmadığını, aynı zamanda toplumsal ve politik bir güç olduğunu da gösteriyor.

Kitap, edebiyat eleştirisine ilgi duyanlar için önemli bir kaynak niteliğinde. Eagleton’ın akıcı ve anlaşılır dili, karmaşık eleştirel kavramları bile kolayca anlaşılır hale getiriyor. ‘Eleştirel Devrimciler’, edebiyatın nasıl okunması gerektiği konusunda yeni bir bakış açısı sunarken, aynı zamanda yirminci yüzyılın entelektüel tarihine de ışık tutuyor.

  • Künye: Terry Eagleton – Eleştirel Devrimciler: Okuma Biçimimizi Değiştiren Beş Eleştirmen, çeviren: Akın Emre Pilgir, Ayrıntı Yayınları, inceleme, 288 sayfa, 2025

Joseph Frank – Dostoyevski Üzerine Dersler (2024)

Joseph Frank, Rus edebiyatının en önemli isimlerinden Fyodor Dostoyevski üzerine yaptığı kapsamlı çalışmalarıyla tanınan bir akademisyen.

‘Dostoyevski Üzerine Dersler’ adlı bu eserinde, Frank, Dostoyevski’nin eserlerini ve düşüncelerini detaylı bir şekilde analiz ederken, aynı zamanda yazarın yaşadığı dönemin sosyal, siyasi ve kültürel atmosferini de gözler önüne seriyor.

Kitap, Dostoyevski’nin romanlarının tematik yapısı, karakterleri, dil kullanımı ve dönemin Rusya’sı üzerindeki etkileri gibi konuları ele alır.

Frank, Dostoyevski’nin romanlarını sadece edebi metinler olarak değil, aynı zamanda 19. yüzyıl Rusya’sının aynası olarak da görür. Bu sayede, okuyucu hem Dostoyevski’nin eserlerinin derinliklerine inme fırsatı bulur hem de Rusya’nın o dönemdeki karmaşık siyasi ve sosyal yapısını daha iyi anlar.

Frank, Dostoyevski’nin romanlarında sıklıkla yer alan temaları (din, özgür irade, suç ve ceza, insanın iç çatışmaları) detaylı bir şekilde inceler. Yazarın, karakterlerinin psikolojilerini ne kadar başarılı bir şekilde ortaya koyduğunu ve okuyucuda derin izler bırakan bu karakterlerin nasıl yaratıldığını açıklar. Ayrıca, Dostoyevski’nin dilinin zenginliği ve karmaşıklığı üzerine de durur.

Kitapta, Dostoyevski’nin diğer yazarlarla ve filozoflarla olan ilişkileri de incelenir. Özellikle, Nietzsche ve Dostoyevski arasındaki benzerlikler ve farklılıklar üzerinde durulur. Frank, Dostoyevski’nin felsefi düşüncelerinin, o dönemdeki Rus entelektüel çevrelerinde büyük yankı uyandırdığını ve günümüzde bile hala güncelliğini koruduğunu vurgular.

Dostoyevski üzerine beş ciltlik bir biyografinin de yazarı olan Frank’in, Stanford Üniversitesi’nde verdiği ve ilk kez yayımlanan Dostoyevski derslerinden oluşan bu kitap bizi alışık olmadığımız bir okuma biçimine davet ediyor.

  • Künye: Joseph Frank – Dostoyevski Üzerine Dersler, çeviren: Ayhan Koçkaya, Vakıfbank Kültür Yayınları, inceleme, 256 sayfa, 2024

Peter Brooks – Melodramatik Muhayyile (2024)

Melodram, başta Hollywood olmak üzere Türk sineması gibi ulusal sinemaların popüler hikayelerini anlamak için sıklıkla kullanılan bir kavram.

Peter Brooks, kavrama teorik bir derinlik kazandıran bu duru ve etkileyici kitabında melodramın modern edebiyatın önemli bir ifade biçimi olduğunu savunuyor.

On dokuzuncu yüzyılda hâkim bir popüler tür olan sahne melodramını inceleyerek yola çıkan yazar, romanda Balzac ve Henry James’i merkeze alarak bu “gerçekçi” romancıların melodramın retoriğini ve aşırılığını, özellikle de sekülerleştirilmiş iyilik-kötülük, felaha erme-lanetlenme karşıtlıklarını kullanarak nasıl hikâyeler anlattıklarını gösteriyor.

‘Melodramatik Muhayyile’ yazıldığı günden bugüne tiyatro, roman ve sinemayı anlamak için temel bir eser olma özelliğini koruyor.

  • Künye: Peter Brooks – Melodramatik Muhayyile: Balzac ve Henry James’te Aşırılık Kipi, çeviren: Suzan Sarı, Vakıfbank Kültür Yayınları, edebiyat inceleme, 384 sayfa, 2024

Bülent Ayyıldız – Anlam Üreten İnsan: Italo Calvino (2024)

Yirminci yüzyıl edebiyat ve kültür dünyasının en önemli isimlerinden biri hiç şüphesiz Italo Calvino’dur.

Hikâye anlatımına benzersiz yaklaşımı, üstkurmaca ve anlatı yapılarını keşfi, yazdıkları ve derledikleri onu dünya edebiyatında merkezi bir figür hâline getirdi.

Eleştirmen olarak edebiyat teorisini derinden etkileyerek çağdaş yaklaşımları yeniden şekillendiren Calvino’yu harekete geçiren ise nitelikli ve öğrenmeye aç büyük bir okur olması, diğer bir deyişle, özü itibarıyla saf merak duygusudur.

Bu çalışma, böylesi bir merak duygusuna beslenen saygıyla, özelde ‘Amerika Dersleri’ndeki yöntem ve bakış açısından yola çıkarak Calvino’yu Calvino ile anlatan bir rehber metin olmayı amaçlamaktadır.

  • Künye: Bülent Ayyıldız – Anlam Üreten İnsan: Italo Calvino, Akademim Yayıncılık, inceleme, 92 sayfa, 2024

David J. Lorenzo – Dünyanın Sonundaki Kentler (2024)

‘Dünyanın Sonundaki Kentler’, bugünün kaotik dünyasında yeniden revaçta olan distopya, distopik bilim kurgu gibi türler ile bunlardan uzak durmaya çalışan geniş kitlelere hitap eden ütopyacı edebiyatı kıyaslamalı biçimde ele alıyor.

Dünyanın kaotik dönemlerindeki toplumsal karamsarlık, distopyaların yaygın okunmasına neden olur.

Buna karşın, böylesi atmosferlerden çıkış için siyaset anlayışımızı yeniden düşünme ihtiyacı göz önüne alındığında, başlı başına ütopya okumak için bir sebep ileri sürülebilir.

Kısacası, bunlardan biri, diğeri olmaksızın düşünülmemelidir.

More’un ‘Ütopya’sı, Zamyatin’in ‘Tek Devlet’ini ortaya çıkarabilir.

Bellamy’nin yaratımı bizi Neville’in tasvir ettiği gayrimedeni koşullara götürebilir.

Dolayısıyla ne ütopyalar sadece uzak ve mükemmel toplumlara ilişkindir ne de distopyalar sırf gelecekteki cehennem çukurlarına.

Bu kitapta yazarın amacı okuyucuları bu sorular hakkında yeniden düşünmeye teşvik etmek.

Nerede durduğumuzun, hangi varsayımlara sahip olduğumuzun, hangi analizleri kabul ettiğimizin, en çok neden korktuğumuzun ve en çok neyi arzuladığımızın farkında olmak…

Çünkü bu farkındalık içinden geçmekte olduğumuz türden kaotik bir dünyada sahip olunacak çok değerli bir bilgidir.

Kitap çeşitli yönleriyle ütopyaları ve distopyaları ele alan diğer çalışmalardan farklılaşan özgül niteliklere sahip.

Bu eserleri siyasi literatür çatısı altında analiz eder; yani bunları siyasi felsefenin örnekleri olarak tartışır.

Her eserin böyle bir yaklaşımla mümkün olandan çok daha fazla tartışılmasını sağlar.

Çalışma, eserlerin bir seçkisi olmadığı gibi, onlardan uzun pasajlar da içermiyor.

Her eserin mesajını çözmeye uğraşmak için yola çıkıyor.

Bunu yaparken, çok çeşitli bağlamlarda yazılmış ve ortaya konulmuş eserleri kapsıyor, çok farklı mesajlar içeriyor ve apayrı felsefeleri ortaya çıkarıyor; hem ünlü hem daha az bilinen eserlere değiniyor.

Ayrı bölümlerde yer verilmiş ve bağımsız olsalar da bu eserlerin tartışmasının çiftler halinde okunması amaçlanıyor: ‘Pines Adası’ ile ‘Ütopya’, ‘Hiçbir Yerden Haberler’ ile ‘Geriye Bakış’ ve ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ ile ‘Biz’.

  • Künye: David J. Lorenzo – Dünyanın Sonundaki Kentler: Güncel Sorunlar Karşısında Distopya ve Ütopyalar, çeviren: Nahit Bingöl, Nota Bene Yayınları, inceleme, 264 sayfa, 2024