Camilla Sorignani — Genius Loci Üzerine Altı Konuşma (2026)

 

Camilla Sorignani’nin bu çalışması, mimarlık, şehircilik, sanat, peyzaj ve felsefeyi ortak bir tartışma zemininde buluşturarak “genius loci” yani yerin ruhu kavramını çağdaş dünyanın sorunları ışığında yeniden değerlendiriyor. Kitabın çıkış noktası, küreselleşme, kentleşme ve dijitalleşmenin mekânları giderek birbirine benzettiği bir dönemde, yerlerin kendilerine özgü kimliklerini nasıl koruyabileceği sorusu oluyor. Sorignani, tek bir kuramsal tanım sunmak yerine, farklı disiplinlerden isimlerin katkılarıyla bu kavramın çok katmanlı anlamını ortaya koyuyor.

İlk bölümde yazar, genius loci kavramının tarihsel ve felsefi kökenlerini inceliyor. Antik Roma’dan günümüze uzanan bu düşünce, yalnızca fiziksel çevreyi değil, bir mekânın belleğini, kültürel mirasını, doğal özelliklerini ve insan deneyimlerini kapsayan bütüncül bir kimlik olarak ele alınıyor. Mimari tasarımın yalnızca estetik ya da teknik ölçütlerle değil, bulunduğu yerin tarihsel ve toplumsal bağlamıyla ilişki kurarak anlam kazandığı savunuluyor. Böylece bağlamsalcılık, çağdaş mimarlığın temel ilkelerinden biri olarak yorumlanıyor.

Kitabın ikinci bölümünü oluşturan altı söyleşide Brunello Cucinelli, Massimo de Vico Fallani, Arthur Duff, Giampaolo Nuvolati, Franco Purini ve Silvano Tagliagambe aynı kavrama kendi uzmanlık alanlarından yaklaşıyor. Söyleşiler; genius loci ile peyzaj, insan müdahalesi, çağın ruhu (genius saeculi), “yok-yerler” ve “süper-yerler”, sürdürülebilirlik ile dijital mekânlar arasındaki ilişkileri ortak sorular üzerinden tartışıyor. Böylece kavramın mimarlığın sınırlarını aşarak sosyoloji, sanat, çevre düşüncesi ve kültürel çalışmalar açısından da taşıdığı önem görünür hâle geliyor.

Katılımcılar, peyzajın yalnızca doğal bir çevre değil, tarih, hafıza ve insan ilişkilerinin iç içe geçtiği yaşayan bir bütün olduğunu vurguluyor. İnsan müdahalesinin amacı, mekânın ruhunu silmek değil, onu güçlendirmek ve gelecek kuşaklara aktaracak bir koruyuculuk anlayışı geliştirmek olarak değerlendiriliyor. Özellikle banliyölerin, tarihî yerleşimlerin ve dönüşüm geçiren kentlerin, kimliklerini kaybetmeden yenilenebilmeleri için mimarlığın etik bir sorumluluk üstlenmesi gerektiği belirtiliyor.

‘Genius Loci Üzerine Altı Konuşma’ (‘Genius Loci: Un Saggio E Sei Conversazioni’), çağdaş kentlerin karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan biri olan kimliksizleşmeye de dikkat çekiyor. Küresel ölçekte birbirine benzeyen alışveriş merkezleri, havaalanları ve anonim kamusal alanlar “yok-yer” kavramı üzerinden ele alınırken, dijital teknolojilerin sunduğu sanal mekânların fiziksel deneyimin yerini bütünüyle alamayacağı savunuluyor. Pandemi sonrasında hızlanan dijitalleşmenin, gerçek kent yaşamını ikame etmesi yerine onu destekleyen bir araç olarak değerlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor.

Sonuç olarak kitap, mimarlık kuramını çevre etiği, kültürel bellek ve sürdürülebilirlik tartışmalarıyla buluşturan disiplinlerarası bir çalışma niteliğinde. Eser, bir yerin değerinin yalnızca yapılarından değil, insanları, doğası, tarihi ve ortak hafızasıyla kurduğu ilişkiden doğduğunu gösteriyor; geleceğin kentlerini tasarlarken yerin ruhuna kulak vermenin, kültürel çeşitliliği ve yaşanabilir çevreleri korumanın vazgeçilmez olduğunu vurguluyor.

Camilla Sorignani — Genius Loci Üzerine Altı Konuşma
Çeviren: Aylin Tümertekin • Janus Yayıncılık
Mimarlık • 128 sayfa • 2026

Kemal Arı — Bruno Taut (2026)

Kemal Arı’nın bu çalışması, yalnızca ünlü bir mimarın biyografisini anlatmıyor; aynı zamanda 20. yüzyılın siyasal çalkantıları ile mimarlığın toplumsal sorumluluğu arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyor. Kitap, Almanya’da yetişen ve modern mimarlığın önemli isimlerinden biri hâline gelen Bruno Taut’un yaşamını, düşünsel dönüşümünü ve farklı coğrafyalarda edindiği deneyimleri izleyerek onun dünyaya bakışını anlamaya çalışıyor. Böylece mimarlığın yalnızca bina tasarlama faaliyeti olmadığını, kültür, siyaset ve insanlık idealleriyle iç içe gelişen bir uğraş olduğunu gösteriyor.

Anlatı, Taut’un çocukluk yıllarından başlayarak mesleki olgunlaşma sürecini takip ediyor. Alman düşünce dünyasının, sanat çevrelerinin ve modernist arayışların etkisi altında şekillenen mimar; savaşların, toplumsal krizlerin ve ideolojik çatışmaların ortasında yeni yaşam biçimleri tasarlamaya yöneliyor. Cam mimarisi, ütopyacı kent projeleri ve toplumsal konut anlayışı gibi girişimleriyle mimarlığın insanların yaşamını dönüştürebilecek bir güç taşıdığına inanıyor. Avrupa’daki deneyimleri, Sovyetler Birliği ve Japonya’daki gözlemleriyle birleşerek onu yalnızca bir tasarımcı değil, aynı zamanda düşünür kimliğiyle de öne çıkarıyor.

Kitabın merkezinde ise Taut’un Türkiye yılları yer alıyor. Nazi baskısından uzaklaşarak geldiği genç Cumhuriyet, onun için yalnızca bir sığınak olmaktan öteye geçiyor. Türkiye’de eğitim kurumlarının yeniden yapılandırılmasına katkı sunuyor, mimarlık öğretimine yeni yaklaşımlar kazandırıyor ve öğrencilerin yaratıcı düşünmesini teşvik ediyor. Ankara başta olmak üzere çeşitli kentlerde yürüttüğü çalışmalar, modernleşme sürecindeki Türkiye’nin mimari kimliğinin oluşumuna eşlik ediyor. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi binası gibi eserler, onun işlevsellik ile estetiği bir araya getiren anlayışının somut örnekleri olarak öne çıkıyor.

Eser, Taut’un yalnızca yapılar inşa eden bir mimar olmadığını da vurguluyor. Türk evine, tarihî mirasa, doğaya ve Mimar Sinan gibi büyük mimarlara duyduğu ilgi sayesinde yerel değerlerle evrensel mimarlık anlayışı arasında köprü kuruyor. Cumhuriyet’in kültürel dönüşümünü dikkatle gözlemliyor ve bu dönüşümün aktif bir parçası hâline geliyor. Bu nedenle onun Türkiye’deki varlığı, bir yabancı uzmanın katkısından çok daha derin bir anlam taşıyor.

Kitabın en çarpıcı bölümü, Atatürk’ün ölümü sonrasında hazırladığı katafalk etrafında şekilleniyor. Taut, büyük bir sorumluluk duygusuyla üstlendiği bu görevi yerine getirirken sağlık sorunlarını geri plana itiyor. Atatürk’e duyduğu saygının simgesine dönüşen bu çalışma, aynı zamanda onun yaşamının son büyük eseri oluyor. Kısa süre sonra gelen ölümü, Türkiye ile kurduğu bağın sembolik bir tamamlayıcısına dönüşüyor.

Sonuç olarak kitap, Bruno Taut’un bireysel hikâyesini Cumhuriyet’in kültür ve modernleşme tarihine bağlayarak yorumluyor. Bir mimarın yaşamı üzerinden sürgün, aidiyet, sanat, eğitim ve toplumsal sorumluluk gibi temaları bir araya getiriyor. Böylece hem modern mimarlığın gelişimini hem de genç Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası entelektüellerle kurduğu ilişkiyi anlamak için önemli bir pencere açıyor.

Kemal Arı — Bruno Taut: Cumhuriyet’e İz Bırakan Alman Mimar
• İş Kültür Yayınları
Biyografi • 265 sayfa • 2026

Tim Ingold — Yapmak (2026)

Tim Ingold, ‘Yapmak’ adlı eserinde antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığı ortak bir düşünme ve üretme alanının farklı biçimleri olarak yorumluyor. Kitabın temel iddiası, bilginin yalnızca kuramsal düşünceyle değil, yapma süreçleri içinde oluştuğu fikrine dayanıyor. Ingold’a göre insan, dünyayı önce zihninde tasarlayıp sonra ona biçim veren bir varlık değil; malzemeler, çevre ve diğer canlılarla etkileşim kurarken öğrenen bir canlı olarak var oluyor. Bu nedenle düşünmek ve yapmak birbirinden ayrılmıyor; insan yaparken düşünüyor, düşünürken de dönüşüyor.

‘Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık’ (‘Making: Anthropology, Achaeology, Art and Architecture’), akademide yaygın olan teori-pratik ayrımını eleştiriyor. Antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığın değeri, dünyayı dışarıdan açıklamalarında değil, onunla birlikte hareket etmelerinde yatıyor. Bir zanaatkârın malzemeyle kurduğu ilişki nasıl karşılıklıysa, araştırmacının bilgiyle ilişkisi de aynı şekilde gelişiyor. Öğrenme, hazır bilgileri aktarmaktan çok deneyim içinde yön bulmayı gerektiriyor. Bu yaklaşım, eğitimi de tek yönlü bilgi aktarımı olmaktan çıkarıp ortak bir araştırma ve keşif süreci olarak yeniden tanımlıyor.

Kitabın merkezindeki kavram mütekabiliyet. Ingold, yapma eylemini insanın edilgen maddeler üzerinde hâkimiyet kurması şeklinde tanımlamaz. Ona göre üretim, yapan kişi ile malzemeler arasında gelişen canlı bir karşılaşma. Ahşap, taş, toprak, lif ya da metal yalnızca biçim verilen nesneler değil; sürece kendi özellikleriyle katılan etkin unsurlar olarak önem kazanıyor. Ortaya çıkan ürün de tek taraflı bir tasarımın değil, bu karşılıklı ilişkinin sonucu oluyor. Bu nedenle yaratıcılık, önceden belirlenmiş bir planın uygulanmasından çok, süreç içinde ortaya çıkan imkânlara yanıt vermeyi içeriyor.

İngold ayrıca nesnelerden çok malzemelerin yaşamına odaklanıyor. Dünya tamamlanmış objelerden değil, sürekli akış halindeki süreçlerden oluşuyor. İnsanlar da bu akışın dışında duran varlıklar değil; yollar, izler ve ilişkiler boyunca hareket eden canlılar olarak yaşamlarını sürdürüyor. Böylece insan ile çevre arasındaki sınırlar daha geçirgen hale geliyor. Kitap, insanı doğadan ayrı ve üstün gören modern anlayışa güçlü bir eleştiri getiriyor.

Türkçe baskıya yazdığı önsözde Ingold, kitabın yayımlanmasından sonra ortaya çıkan tartışmaları değerlendiriyor. “Yapmak” kavramının farklı alanlarda yaygınlaştığını, ancak amacının tüm zanaatları tek bir başlık altında toplamak olmadığını vurguluyor. Yeni materyalizm, eğitim felsefesi ve yapay zekâ tartışmalarına değinerek, insanlığın geleceği açısından el ve ses gibi temel becerilerin önemini koruduğunu savunuyor. Dijital teknolojilerin yükselişine rağmen insan deneyiminin hâlâ maddi dünyayla doğrudan temas içinde şekillendiğini hatırlatıyor.

‘Yapmak’, çağdaş antropolojinin en etkili eserlerinden biri olarak bilgi üretimini yaşamın içindeki yaratıcı süreçlerle birlikte düşünmeye çağırıyor. Ingold, insanın dünyayı yapan değil, dünya ile birlikte oluşan bir varlık olduğunu gösterirken antropoloji, sanat, mimarlık ve arkeoloji arasında yeni köprüler kuruyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca akademik disiplinleri değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi de yeniden düşünmeye davet ediyor.

Tim Ingold — Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık
Çeviren: Mehmet Doğan • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 192 sayfa • 2026

Kolektif — Tarih ve Mimarlık (2026)

Celal Abdi Güzer’in derlediği ‘Tarih ve Mimarlık’, mimarlığı yalnızca estetik başarıların ya da “büyük eserlerin” tarihi olarak okumaya karşı çıkan çok katmanlı bir tartışma alanı açıyor. Kitap, geçmişi değişmez ve nesnel bir miras olarak görmek yerine, hangi yapıların korunacağına, hangilerinin unutulacağına ve hangi hikâyelerin anlatılacağına karar veren seçici bir süreç olarak ele alıyor. Böylece mimarlık tarihi, yalnızca taşların ve binaların değil; aynı zamanda güç ilişkilerinin, kültürel tercihlerin ve toplumsal hafızanın da tarihi hâline geliyor.

Çalışmanın temel meselelerinden biri, tarihin aslında nasıl kurulduğu sorusu. Bugün “anıt”, “başeser” ya da “kültürel miras” olarak kabul edilen yapıların bu konuma nasıl yerleştirildiği sorgulanıyor. Çünkü mimarlık tarihi çoğu zaman belirli yapıları görünür kılarken, gündelik yaşamın sıradan ama belirleyici mekânlarını sessizce dışarıda bırakıyor. Kitap, bu dışarıda bırakılmış alanlara dikkat çekerek mimarlığın yalnızca saraylar, büyük camiler ya da ikonik modern yapılar üzerinden okunamayacağını savunuyor. Bir bisiklet kulübesi, bir hayvan barınağı, unutulmuş bir dergi arşivi ya da kent belleğinde silikleşmiş bir yapı da tarihin asli parçaları olarak görülüyor.

Metinlerde sık sık mimarlık ile bellek arasındaki ilişki tartışılıyor. Yapılar yalnızca fiziksel nesneler değil; toplumların zamanı algılama biçimlerini, kimliklerini ve dünyayla kurdukları ilişkiyi taşıyan canlı hafıza alanları olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle kitap, mimarlık tarihini donmuş bir geçmiş anlatısı olmaktan çıkarıp sürekli yeniden yorumlanan bir düşünme pratiğine dönüştürüyor. Kent planları, anıtlar, haritalar ve tarihsel belgeler, tamamlanmış hakikatler değil; eksik, parçalı ve yeniden okunmaya açık yapbozlar gibi ele alınıyor.

Eserde popüler kültürün mimarlık algısını nasıl şekillendirdiği de önemli bir yer tutuyor. Toplumların belirli tarih imgelerine neden tutkuyla bağlandığı, bazı yapıların neden kutsal sembollere dönüştüğü ve estetik yargıların nasıl ideolojik kabullere dönüştüğü sorgulanıyor. Bu bağlamda kitap, mimarlık tarihinin yalnızca akademik bir alan olmadığını; gündelik hayatın, medyanın, milliyetçiliğin ve kültürel stereotiplerin de bu tarihi sürekli yeniden ürettiğini gösteriyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de mimarlık ile zaman arasındaki ilişkiyi sabit bir çizgi olarak değil, kırılmalar ve çoğulluklar üzerinden düşünmesi. Geçmişin tek bir anlatı hâline getirilemeyeceği, her dönemin kendi bakış açısıyla tarihi yeniden kurduğu vurgulanıyor. Bu nedenle mimarlık tarihi, kesin hükümler veren kapalı bir disiplin olmaktan çok, sürekli yeniden sorular üreten eleştirel bir alan olarak sunuluyor.

Sonuçta ‘Tarih ve Mimarlık’, okuru yalnızca yapılara bakmaya değil, bakış biçimini de sorgulamaya çağırıyor. Hangi yapıların görünür olduğunu, hangilerinin sessizce kaybolduğunu ve geçmişin kim tarafından yazıldığını düşünmeye davet eden kitap, mimarlığın tarihini çoğaltılmış sesler, unutulmuş mekânlar ve alternatif hafızalar üzerinden yeniden kurmaya çalışıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Celal Abdi Güzer, Uğur Tanyeli, Gülsüm Baydar, Jale Erzen, Alev Erkmen, Ahmet Turan Köksal, T. Elvan Altan, Pelin Yonca Arslan, Gizem Sivri, Lale Özgenel ve Tansel Korkmaz Bilgin.

Kolektif — Tarih ve Mimarlık
Derleyen: Celal Abdi Güzer • Fol Kitap
Mimarlık • 272 sayfa • 2026

Mohammad Gharipour — Pers Bahçeleri ve Köşkleri (2026)

Mohammad Gharipour’un bu eseri, Pers bahçe geleneğini yalnızca estetik bir peyzaj anlayışı olarak değil, İran uygarlığının düşünsel, siyasal ve kültürel dünyasını yansıtan çok katmanlı bir mekân biçimi olarak ele alıyor. ‘Pers Bahçeleri ve Köşkleri’ (‘Persian Gardens and Pavilions’), İslam öncesi İran’dan başlayarak İslam dünyasında gelişen bahçe kültürünün tarihsel sürekliliğini incelerken, suyun, mimarinin, doğanın ve iktidarın nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Gharipour’a göre Pers bahçesi yalnızca dinlenme ya da süsleme amacıyla tasarlanmış bir alan değil; cennet tasavvurunun, kozmolojik düzen fikrinin ve siyasal otoritenin mekânsal bir ifadesi oluyor.

Eserde bahçelerin mimari düzeni ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Özellikle dört parçaya ayrılmış “çahar bağ” planı, Pers bahçeciliğinin temel ilkelerinden biri olarak açıklanıyor. Su kanalları, havuzlar, ağaç dizilimleri ve gölgelik alanlar yalnızca işlevsel unsurlar değil; düzen, uyum ve bereket fikrinin sembolleri olarak değerlendiriliyor. İran’ın kurak ikliminde suyun taşıdığı yaşamsal önem, bahçeleri aynı zamanda güç ve mühendislik göstergesine dönüştürüyor. Bahçe ile köşk arasındaki ilişki de kitabın önemli meselelerinden biri. Köşkler, doğayı seyretme, iktidarı temsil etme ve toplumsal hayatı düzenleme işlevleriyle bahçe deneyiminin merkezinde yer alıyor.

Gharipour, Pers bahçelerini yalnızca mimarlık tarihi açısından incelemekle kalmıyor; şiir, minyatür sanatı ve edebiyat üzerinden bu mekânların kültürel hayattaki anlamlarını da araştırıyor. Özellikle klasik İran şiirinde bahçe, aşkın, huzurun, geçiciliğin ve ilahi düzenin simgesi olarak karşımıza çıkıyor. Gül, servi, bülbül ve su imgeleriyle kurulan estetik dünya, gerçek bahçe tasarımlarıyla iç içe okunuyor. Böylece kitap, fiziksel mekân ile hayal gücü arasındaki ilişkiyi görünür kılıyor. Minyatürlerde tasvir edilen bahçeler ve saray yaşamı da Pers estetik anlayışının nasıl görselleştirildiğini ortaya koyuyor.

Kitapta Timur, Safevî ve Babür dönemleri geniş biçimde ele alınıyor. Özellikle Safevîler döneminde İsfahan’daki bahçe ve köşk mimarisinin ulaştığı gelişmiş düzey, Pers bahçe kültürünün zirvelerinden biri olarak değerlendiriliyor. Pers geleneğinin Hindistan’daki Babür bahçelerine etkisi de ayrıntılı biçimde inceleniyor. Böylece eser, Pers bahçesinin yalnızca İran’a özgü kapalı bir miras olmadığını; İslam dünyasının farklı bölgelerine yayılan etkili bir estetik ve mekânsal model oluşturduğunu gösteriyor.

Sonuçta ‘Pers Bahçeleri ve Köşkleri’, bahçeyi doğayla insan arasındaki ilişkinin kültürel bir biçimi olarak okuyan kapsamlı bir çalışma sunuyor. Gharipour, mekânın yalnızca fiziksel değil, düşünsel ve simgesel bir yapı olduğunu vurgulayarak Pers bahçelerini tarih, sanat, şiir ve siyaset arasında kurulan karmaşık ilişkilerin kesişim noktası hâline getiriyor. Kitap, mimarlık ve sanat tarihiyle ilgilenenler kadar, mekânın insan hafızası ve kültürüyle kurduğu bağı anlamak isteyen okurlar için de zengin bir kaynak niteliği taşıyor.

Mohammad Gharipour — Pers Bahçeleri ve Köşkleri
Çeviren: Sevda Akyüz • Albaraka Yayınları
Mimari • 232 sayfa • 2026

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc — Mimar ve Mesleği (2026)

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc’un ‘Mimar ve Mesleği’, mimarlığı yalnızca estetik bir uğraş değil; akıl, teknik, ihtiyaç ve yapı mantığı arasındaki ilişkinin ürünü olarak ele alıyor. Viollet-le-Duc’a göre mimarlık, rastgele biçimler üretme sanatı değil, yapının neden öyle kurulduğunu anlayabilme yetisiyle başlıyor. Bu nedenle bir mimarın ilk görevi süslemek değil, yapının taşıyıcı mantığını çözmek. Ona göre gerçek mimari, biçim ile işlevin birbirinden kopmadığı bir düşünme biçiminden doğuyor.

Kitap boyunca mimarın hangi kavramlarla düşündüğü, bir yapıyı tasarlarken hangi ilkelere bağlı kaldığı ve mimarlığın neden yalnızca “güzel bina yapma” işi olmadığı tartışılıyor. Viollet-le-Duc özellikle Gotik mimarlığı incelerken, yapıların estetik değerini onların konstrüksiyon mantığında arıyor. Bir kemerin, sütunun ya da çatının biçimi yalnızca görsel tercihlerden değil; yük taşıma, dayanıklılık ve kullanım gereksinimlerinden kaynaklanıyor. Bu nedenle mimarlıkta “zevk” kavramı bile teknik doğruluktan bağımsız düşünülemiyor.

Daha sonraki bölümde ise mimarlık daha öğretici ve gündelik bir anlatımla ele alınıyor. Evlerin neden belirli biçimlerde inşa edildiği, malzemenin düşünceyi nasıl belirlediği ve bir yapının çevresiyle nasıl ilişki kurduğu açıklanıyor. Viollet-le-Duc burada mimarlığı yalnızca anıtsal yapılar üzerinden değil, gündelik yaşamın ihtiyaçları üzerinden düşünmeye çağırıyor. Bir evin planından pencerenin konumuna kadar her ayrıntının belirli bir akıl yürütmenin sonucu olduğunu gösteriyor.

Eserin en önemli yönlerinden biri, mimarlığı geçmiş stillerin körü körüne taklidi olmaktan çıkarması. Viollet-le-Duc tarihsel mimarlığı incelerken geçmişe hayranlık duyuyor ama onu donmuş bir model olarak görmüyor. Ona göre mimarlık yaşayan bir bilgi alanı; her çağ kendi malzemesine, teknolojisine ve ihtiyaçlarına uygun yapılar üretmek zorunda kalıyor. Bu yaklaşım, modern mimarlık düşüncesinin gelişiminde büyük bir etki yaratıyor.

‘Mimar ve Mesleği’, mimarlığın yalnızca biçim üretmek değil, düşünmek, çözümlemek ve inşa etmenin mantığını kavramak olduğunu gösteriyor. Viollet-le-Duc, mimarı bir süs tasarımcısından çok, yapının aklını kuran kişi olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, mimarlığın estetik kadar etik ve teknik bir sorumluluk taşıdığını hatırlatan temel metinlerden biri haline geliyor.

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc — Mimar ve Mesleği
Çeviren: Alp Tümertekin • Janus Yayınları
Mimari • 192 sayfa • 2026

Kenneth Frampton — Modern Mimarlık (2026)

Kenneth Frampton’ın bu eseri, modern mimarlığın yalnızca biçimsel bir stil değişimi değil, sanayileşme, teknoloji, siyaset ve kültürel dönüşümlerle iç içe geçmiş tarihsel bir süreç olduğunu savunuyor. Frampton, 18. yüzyıl sonundan 20. yüzyıl sonuna uzanan geniş bir zaman diliminde modern mimarlığın doğuşunu, krizlerini ve farklı coğrafyalardaki varyasyonlarını ele alıyor.

‘Modern Mimarlık: Eleştirel Bir Tarih’ (‘Modern Architecture: A Critical History’), modern mimarlığın köklerini Aydınlanma düşüncesi, mühendislik teknikleri ve endüstri devrimi bağlamında inceliyor. Demir ve cam gibi yeni malzemelerin ortaya çıkışı, mimarlığın estetik ve yapısal sınırlarını dönüştürüyor. 20. yüzyılın başında ise avangard hareketler, Bauhaus, Le Corbusier ve Mies van der Rohe gibi figürlerle birlikte “uluslararası üslup” belirginleşiyor. Frampton, bu dönemi hem ilerici hem de evrensellik iddiası nedeniyle yerel bağlamları silikleştiren bir moment olarak değerlendiriyor.

Eserin merkez kavramlarından biri “eleştirel bölgeselcilik”. Frampton, modernizmin tek tip ve evrenselci diline karşı, yerel iklim, malzeme ve kültürel bağlamla ilişki kuran bir mimarlık anlayışını savunuyor. Ona göre modern mimarlık, küresel teknik olanaklarla yerel deneyimi bir araya getirebildiği ölçüde anlam kazanıyor. Bu yaklaşım, modernliğin tümüyle reddi değil; onun eleştirel bir yeniden yorumu olarak sunuluyor.

Frampton, mimarlık tarihini yalnızca estetik akımlar üzerinden değil, ekonomik koşullar, savaşlar, ideolojiler ve kentleşme süreçleri üzerinden okuyor. Böylece modern mimarlığın yükselişini ve dönüşümünü, kapitalist üretim biçimi ve toplumsal yapıdaki değişimlerle bağlantılı biçimde açıklıyor.

Kitap, modern mimarlığın kanonik anlatısını sorgulayan, onu tarihsel ve politik bağlamına yerleştiren kapsamlı bir çalışma niteliği taşıyor. Frampton, modernliği hem savunuyor hem de eleştiriyor; mimarlığın geleceği için eleştirel ve bağlamsal bir duyarlılık öneriyor.

Kenneth Frampton — Modern Mimarlık: Eleştirel Bir Tarih
Çeviren: Haluk Uluşan • Arketon Yayıncılık
Mimari • 740 sayfa • 2026

Ross King — Brunelleschi’nin Kubbesi (2026)

Ross King’in bu çalışması, Floransa Katedrali’nin kubbesinin nasıl olup da 15. yüzyılın teknik sınırlarını aşarak inşa edildiğini anlatıyor. Kitap, Filippo Brunelleschi’nin yalnızca yetenekli bir mimar değil, aynı zamanda sabırsız, inatçı ve çağının bilgi rejimine meydan okuyan bir figür olduğunu gösteriyor. Gotik geleneğin devasa açıklıkları kapatmakta yetersiz kaldığı bir dönemde, Brunelleschi alışılmış ustalık bilgisini reddediyor ve antik Roma’yı yeniden düşünerek bambaşka bir çözüm arıyor.

‘Brunelleschi’nin Kubbesi: Görkemli Bir Uygarlık Abidesinin Siyasal, Sosyal, Mimari Öyküsü’ (‘Brunelleschi’s Dome: How a Renaissance Genius Reinvented Architecture’), kubbenin yalnızca estetik bir başarı olmadığını, aynı zamanda siyasal, dinsel ve ekonomik bir meseleye dönüştüğünü vurguluyor. Floransa Cumhuriyeti, gücünü ve özgüvenini bu yapıyla görünür kılmak istiyor; loncalar, maliyetler ve prestij arasında sıkışıyor. Brunelleschi ise çizimlerini paylaşmadan, sırlarını saklayarak ve rakiplerini sürekli dışarıda bırakarak ilerliyor. Çift kabuklu kubbe sistemi, balıksırtı tuğla örgüsü ve benzersiz iskele çözümleri, teorik bilgiden çok deneysel zekânın ürünü olarak şekilleniyor.

King, bu süreci bir mühendislik masalı gibi değil, çatışmalarla dolu bir insan hikâyesi olarak kuruyor. Brunelleschi’nin otoriteyle, meslektaşlarıyla ve hatta kendi bedeniyle verdiği mücadele, Rönesans’ın “deha” fikrini somutlaştırıyor. Kitap, modern mimarlığın doğuşunu tek bir yapının içine yerleştirerek, yaratıcılığın cesaret, risk ve takıntıyla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.

Ross King — Brunelleschi’nin Kubbesi: Görkemli Bir Uygarlık Abidesinin Siyasal, Sosyal, Mimari Öyküsü

Çeviren: Belkıs Dişbudak Çorakçı • E Yayınları

Mimari • 184 sayfa • 2026

 

Patricia Blessing — 15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti (2026)

Patricia Blessing’in bu incelemesi, 15. yüzyıl Osmanlı mimarisini yalnızca estetik ya da teknik bir üretim alanı olarak değil, siyasal iktidarın maddi ve mekânsal olarak kurulduğu bir alan olarak ele alıyor. Blessing, erken Osmanlı döneminde mimarinin, imparatorluk kimliğinin inşasında ve farklı toplumsal grupların bu kimliğe eklemlenmesinde merkezi bir rol oynadığını savunuyor.

‘15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti’ (‘Architecture and Material Politics in the Fifteenth-century Ottoman Empire’), özellikle Bursa, Edirne ve İstanbul gibi merkezlerde inşa edilen camiler, külliyeler, medreseler ve kamusal yapılar üzerinden, mimari formların nasıl siyasal anlamlar taşıdığını inceliyor. Osmanlıların Bizans, Selçuklu, İlhanlı ve Memlük miraslarından seçici biçimde yararlandığını; bu mirasların taklit edilmediğini, aksine yeni bir iktidar dili kurmak üzere dönüştürüldüğünü gösteriyor. Böylece mimari, fetih ve süreklilik arasındaki gerilimi yöneten bir araç haline geldi.

Blessing’in temel katkılarından biri, “maddi siyaset” kavramı. Yapıların planı, süslemeleri, malzemeleri ve konumları; yalnızca estetik tercihler değil, iktidarın görünür kılınma biçimleri olarak okunuyor. Vakıf sistemi, patronaj ilişkileri ve sultanlarla elitler arasındaki güç dengeleri, mimari üretimin arkasındaki toplumsal ve politik ağlar üzerinden analiz ediliyor. Bu bağlamda mimari, merkezi otoritenin yanı sıra yerel aktörlerin de söz sahibi olduğu bir müzakere alanı olarak ortaya çıkıyor.

Kitap, Osmanlı mimarisini “klasik dönem öncesi bir hazırlık evresi” olarak gören yaklaşımlara karşı çıkarak, 15. yüzyılı özgün, deneysel ve çok katmanlı bir dönem olarak konumlandırıyor.

Kitap, erken Osmanlı İmparatorluğu’nda iktidarın nasıl somutlaştığını, mekân ve malzeme üzerinden nasıl kurulduğunu gösteren, mimarlık tarihi ile siyaset tarihini güçlü biçimde buluşturan bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Patricia Blessing — 15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti
Çeviren: Zeynep Rona • Koç Üniversitesi Yayınları
Mimari • 256 sayfa • 2026

Zainab Bahrani — Mezopotamya: Eskiçağ Sanatı ve Mimarisi (2025)

Zainab Bahrani’nin bu çalışması, Mezopotamya sanatını ve mimarisini estetik nesneler toplamı olarak değil, toplumsal, siyasal ve düşünsel dünyayla iç içe geçmiş bir kültürel pratik olarak ele alıyor. Bahrani, Sümerlerden Asur ve Babil uygarlıklarına uzanan geniş bir zaman aralığında üretilen görsel formların, iktidar ilişkilerini, dinsel inançları ve toplumsal hiyerarşileri nasıl kurduğunu ve görünür kıldığını inceliyor.

‘Mezopotamya: Eskiçağ Sanatı ve Mimarisi’ (‘Mesopotamia: Ancient Art & Architecture’), heykeller, rölyefler, silindir mühürler, saraylar, tapınaklar ve kent planları üzerinden Mezopotamya görsel kültürünün temel ilkelerini çözümlüyor. Bahrani, bu eserlerin “temsili” gerçekliği yansıtmaktan çok, onu üreten ve düzenleyen bir işlev gördüğünü vurguluyor. Görüntü, mimari ve yazı arasındaki ilişkiyi birlikte düşünerek, sanatın ritüel, siyaset ve gündelik yaşamla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.

Bahrani, Batı sanat tarihinin kullandığı estetik ölçütlerin Mezopotamya sanatını anlamakta yetersiz kaldığını savunuyor. Perspektif, natüralizm ya da bireysel sanatçı fikri yerine, tekrar, hiyerarşik ölçek, sembolik düzen ve kolektif üretim gibi kavramları merkeze alıyor. Böylece Mezopotamya sanatının kendine özgü görme ve anlam üretme biçimlerini açığa çıkarıyor.

Kitap, antik Yakın Doğu sanatını modern kategorilerle sınırlamadan okumayı öneren eleştirel bir çerçeve sunuyor. Kitap, sanat tarihi, arkeoloji ve kültürel çalışmalarla ilgilenen okurlar için, Mezopotamya’nın görsel dünyasını tarihsel bağlamı içinde derinlikli ve bütüncül biçimde anlamayı mümkün kılıyor.

Zainab Bahrani — Mezopotamya: Eskiçağ Sanatı ve Mimarisi
Çeviren: Aymesey Albay • Yapı Kredi Yayınları
Sanat • 320 sayfa • 2025