Marc Augé — Paganizmin Dehası (2026)

Çağdaş antropolojinin en büyük isimlerinden biri olarak kabul edilen Marc Augé, paganizmi yalnızca geçmişte kalmış bir inançlar bütünü olarak değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin özgün ve tutarlı bir biçimi olarak ele alıyor. Antropoloji alanındaki uzun saha çalışmalarından, özellikle Afrika toplumlarına ilişkin gözlemlerinden hareket eden yazar, pagan düşüncenin çoğu zaman tektanrılı dinlerin bakış açısından yanlış yorumlandığını savunuyor. Ona göre paganizm, eksik ya da gelişmemiş bir din anlayışını temsil etmiyor; aksine insan, toplum, doğa ve kutsal arasındaki ilişkileri açıklayan kapsamlı bir dünya görüşü sunuyor. ‘Paganizmin Dehası’ (‘Génie du paganisme’) bu nedenle paganizmi tarihsel bir kalıntı gibi değil, insanlık deneyiminin temel biçimlerinden biri olarak değerlendiriyor.

Kitabın merkezinde, pagan düşüncenin dünyayı nasıl anlamlandırdığı sorusu yer alıyor. Augé’ye göre pagan toplumlarda kutsal ile gündelik hayat arasında keskin bir ayrım bulunmuyor. Doğa, atalar, toplumsal ilişkiler ve ritüeller aynı anlam evreninin parçaları olarak işliyor. Bu anlayışta insan kendisini evrenin dışında ya da ona hükmeden bir varlık olarak görmüyor; daha büyük bir ilişkiler ağının içinde konumlandırıyor. Böylece paganizm, bireyi mutlak bir merkeze yerleştirmek yerine karşılıklı bağımlılıkları ve bağlantıları öne çıkarıyor. Yazar, bu yaklaşımın modern dünyanın katı ayrımlarına alternatif bir düşünme biçimi sunduğunu ileri sürüyor.

Augé ayrıca paganizmin zaman ve tarih anlayışını da inceliyor. Tek tanrılı geleneklerde sıkça görülen başlangıç, kurtuluş ve nihai son fikrinin aksine, pagan düşüncede zaman daha döngüsel ve açık uçlu bir karakter taşıyor. İnsan toplulukları geçmişle bağlarını korurken geleceği kesin biçimde belirlenmiş bir kader olarak görmüyor. Bu nedenle yaşam sürekli yeniden kurulan ilişkiler ve dönüşümler üzerinden anlam kazanıyor. Ritüeller de bu sürecin önemli bir parçasını oluşturuyor; toplumsal düzeni korurken aynı zamanda değişime uyum sağlamayı mümkün kılıyor.

Eserin önemli bir yönü de din, siyaset ve toplumsal örgütlenme arasındaki bağları incelemesi. Augé, kutsalın yalnızca inanç alanına ait olmadığını, toplumsal kurumların ve iktidar ilişkilerinin şekillenmesinde de etkili olduğunu gösteriyor. Afrika toplumlarından Antik Yunan’a ve Asya’daki çeşitli geleneklere uzanan örnekler aracılığıyla, paganizmin farklı kültürlerde nasıl benzer mantıklar üretebildiğini açıklıyor. Böylece kitap belirli bir din tarihinden çok, insan topluluklarının dünyayı anlamlandırma biçimlerine dair geniş bir antropolojik araştırmaya dönüşüyor.

Sonuç olarak ‘Paganizmin Dehası’, paganizmi Hıristiyanlık öncesi bir aşama ya da aşılması gereken bir eksiklik olarak görmek yerine, kendi içinde tutarlı ve yaratıcı bir düşünce sistemi olarak yeniden değerlendiriyor. Augé, insanın kökenlerini, kültürel çeşitliliği ve kutsalın toplumsal yaşamdaki yerini anlamak için pagan mirasın büyük önem taşıdığını savunuyor. Kitap bu yönüyle din antropolojisine önemli katkılar sunarken, modern insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesine de imkân veriyor.

Marc Augé — Paganizmin Dehası
Çeviren: Erkan Ataçay • Alfa Yayınları
Antropoloji • 312 sayfa • 2026

Shiraz Maher — Selefi Cihatçılık (2026)

Shiraz Maher bu çalışmasında, Selefi-Cihatçılığı yalnızca terör eylemleriyle açıklanabilecek güvenlik merkezli bir mesele olarak değil, kendi içinde tutarlı düşünsel dayanakları, tarihsel sürekliliği ve siyasal hedefleri bulunan kapsamlı bir ideoloji olarak inceliyor. ‘Selefi Cihatçılık: Bir Fikrin Tarihi’ (‘Salafi-Jihadism: The History of an Idea’), modern cihatçı hareketlerin ortaya çıkışını anlamak için İslam düşünce tarihine, sömürgecilik sonrası siyasal kırılmalara ve modern Ortadoğu’daki çatışma dinamiklerine birlikte bakıyor. Maher’e göre El-Kaide, DEAŞ ya da benzeri örgütler birbirinden kopuk yapılar değil; ortak bir düşünsel damardan beslenen, fakat farklı tarihsel koşullarda farklı stratejiler geliştiren hareketler olarak okunmalı.

Kitabın merkezinde Selefi-Cihatçılığın “beş temel sütunu” olarak tanımlanan kavramlar yer alıyor: tevhit, hâkimiyet, cihat, tekfir ve el-vela ve’l-bera. Maher, özellikle tevhit anlayışının yalnızca teolojik bir ilke olmaktan çıkıp siyasal bir düzen projesine dönüştüğünü vurguluyor. Bu yaklaşımda egemenlik yalnızca Tanrı’ya ait kabul edildiği için laik devletler, demokratik sistemler ve modern ulus-devlet yapıları gayrimeşru görülüyor. Böylece siyasal mücadele, yalnızca iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda “hakiki İslam düzenini yeniden kurma” savaşı olarak sunuluyor.

Maher’in dikkat çektiği en önemli noktalardan biri, cihat kavramının tarihsel dönüşümü. Geleneksel İslam hukukundaki farklı yorumları inceleyen yazar, modern Selefi-Cihatçı hareketlerin bu kavramı küresel ve sürekli bir savaşa dönüştürdüğünü gösteriyor. Özellikle Sovyet-Afgan Savaşı’nın bu dönüşümde belirleyici rol oynadığını savunuyor. Afganistan deneyimi, farklı ülkelerden gelen militanların ortak bir ideolojik ağ kurmasına, küresel cihat fikrinin yayılmasına ve sonrasında El-Kaide gibi örgütlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor.

Kitapta tekfir kavramına ayrı bir önem veriliyor. Maher, başlangıçta sınırlı bir dinsel hüküm olan tekfirin zamanla siyasal bir silaha dönüştüğünü anlatıyor. Bu anlayış yalnızca Batı’yı değil, Selefi-Cihatçı yorumlara katılmayan Müslüman toplumları, yöneticileri ve hatta diğer İslamcı hareketleri de hedef haline getiriyor. DEAŞ’ın uyguladığı aşırı şiddetin ve mezhepçi yaklaşımın arkasında da bu genişletilmiş tekfir anlayışı bulunduğunu ileri sürüyor.

Maher ayrıca El-Kaide ile DEAŞ arasındaki farklılaşmayı ayrıntılı biçimde inceliyor. El-Kaide daha uzun vadeli, stratejik ve küresel bir mücadele yürütmeye çalışırken DEAŞ doğrudan devletleşme, toprak kontrolü ve hilafet ilanı üzerinden hareket ediyor. Ancak iki yapı arasındaki farklara rağmen, her ikisinin de aynı ideolojik çekirdekten beslendiğini savunuyor. Bu nedenle Selefi-Cihatçılığı yalnızca örgüt isimleri üzerinden değil, sürekli dönüşen bir düşünsel gelenek olarak değerlendirmek gerektiğini öne sürüyor.

Kitap boyunca Afganistan, Irak, Suriye ve Batı ülkelerindeki saldırılar üzerinden modern cihatçı hareketlerin gelişimi incelenirken, ideolojinin dijital çağda nasıl yayıldığına da dikkat çekiliyor. Maher, internetin ve sosyal medyanın Selefi-Cihatçı propagandayı küreselleştirdiğini, kimlik krizleri yaşayan bireyler için yeni aidiyet biçimleri sunduğunu belirtiyor. Böylece kitap, modern radikalizmin yalnızca askeri ya da güvenlikçi yöntemlerle açıklanamayacağını; tarihsel, teolojik ve toplumsal boyutları birlikte değerlendirmek gerektiğini ortaya koyuyor.

Shiraz Maher — Selefi Cihatçılık: Bir Fikrin Tarihi
Çeviren: Barış Çalışkan • Phoenix Yayınları
Tarih • 256 sayfa • 2026

Leila Ahmed — İslam’da Kadın ve Kadının Toplumsal Konumu (2026)

Leila Ahmed’in bu eseri, İslam ile kadın arasındaki ilişkinin tarih boyunca nasıl şekillendiğini inceleyen öncü bir çalışma. Ahmed, kadınların konumunu yalnızca dinî metinler üzerinden değerlendirmiyor; İslam öncesi Ortadoğu toplumlarından başlayarak siyasal, kültürel ve toplumsal dönüşümler içinde ele alıyor. Böylece günümüzde sıkça tekrarlanan “İslam kadınları baskılar mı?” sorusunu tarihsel bağlamı içinde yeniden tartışmaya açıyor.

‘İslam’da Kadın ve Kadının Toplumsal Konumu’ (‘Women and Gender in Islam’), İslam’ın ortaya çıktığı dönemde kadınların durumunu anlamak için önce Antik Yakındoğu ve Akdeniz dünyasına yöneliyor. Ahmed, patriyarkal yapıların İslam’dan çok önce var olduğunu, kadınların kamusal hayattan dışlanması ve erkek egemenliğinin birçok kültürde köklü biçimde yerleştiğini gösteriyor. Bu çerçevede İslam’ın ilk yıllarındaki bazı düzenlemelerin kadınların konumunda belirli iyileşmeler sağladığını, ancak bu gelişmelerin zamanla farklı tarihsel koşullar içinde yeniden yorumlandığını savunuyor.

Eserin önemli bölümlerinden biri Hz. Muhammed dönemi ile sonraki İslam imparatorlukları arasındaki farklara ayrılıyor. Ahmed’e göre erken dönem İslam’ın görece eşitlikçi eğilimleri, özellikle Abbasi döneminde gelişen hukuk ve devlet yapıları içinde farklı bir yön kazanıyor. Kadınların toplumsal görünürlüğü azalırken, örtünme ve cinsiyet ayrımı gibi uygulamalar dinî bir zorunluluktan çok aristokratik ve siyasal kültürlerin etkisiyle yaygınlaşıyor. Böylece İslam toplumlarında kadınlara ilişkin birçok uygulamanın doğrudan vahiyden değil, tarihsel süreçlerden kaynaklandığı ortaya konuyor.

Kitap ayrıca sömürgecilik ve modernleşme dönemlerine de odaklanıyor. Özellikle 19. ve 20. yüzyıl Mısır’ında kadın meselesinin hem yerel reformcular hem de Batılı güçler tarafından siyasal bir tartışma alanına dönüştürüldüğünü inceliyor. Ahmed, kadın hakları söyleminin zaman zaman sömürgeci müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanıldığını, buna karşılık Müslüman toplumların da kendi iç reform arayışlarını geliştirdiğini anlatıyor. Böylece kadın sorunu yalnızca dinî değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir mücadele alanı olarak değerlendiriliyor.

Leila Ahmed’in çalışması, İslam ile kadın arasındaki ilişkiyi basit karşıtlıklar üzerinden açıklamayı reddediyor. Kadınların tarih boyunca yaşadığı deneyimlerin, kutsal metinlerin yorumlarıyla toplumsal koşulların etkileşiminden doğduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, İslam tarihi, feminizm ve toplumsal cinsiyet çalışmaları arasında köprü kuran önemli bir kaynak niteliği taşıyor. Kitabın en güçlü katkısı, kadınların İslam dünyasındaki konumunu değişmez bir kader olarak değil, tarih boyunca dönüşen ve yeniden şekillenen bir olgu olarak ele alması.

Leila Ahmed — İslam’da Kadın ve Kadının Toplumsal Konumu
Çeviren: Hale Akay • Minotor Kitap
Kadın • 480 sayfa • 2026

Jean Bottéro — Tanrı Fikrinin Doğuşu (2026)

Jean Bottéro bu çalışmasında, Kitabı Mukaddes’i yalnızca dinsel bir metin olarak değil, tarihsel bir belge olarak da ele alıyor. Bottéro’ya göre Kitabı Mukaddes, inanç dünyasının ötesinde, insanlığın düşünsel dönüşümünü ve Tanrı fikrinin tarihsel biçimde nasıl kurulduğunu anlamak için benzersiz bir kaynak niteliği taşıyor. Bu nedenle yazar, çalışmasını “Kitabı Mukaddes ve Tarih” yerine “Kitabı Mukaddes ve Tarihçi” başlığı altında kurarak metni, tarihsel çözümleme ve eleştirel yorum aracılığıyla yeniden okumayı öneriyor.

‘Tanrı Fikrinin Doğuşu’ (‘Naissance de Dieu’), İsrail toplumunun dinsel düşüncesinin nasıl şekillendiğini ve tek tanrılı inancın hangi tarihsel koşullar içinde ortaya çıktığını inceliyor. Bottéro, Yeşaya, Yeremya ve Vaiz gibi metinler üzerinden yalnızca peygamberlik geleneğini değil; insanın kader, adalet, ölüm, bilgelik ve Tanrı ile kurduğu ilişkinin dönüşümünü de tartışıyor. Böylece Kitabı Mukaddes’in yalnızca kutsal anlatılar bütünü olmadığını, aynı zamanda toplumsal krizlerin, siyasal kırılmaların ve kültürel dönüşümlerin izlerini taşıyan tarihsel bir hafıza olduğunu gösteriyor.

Bottéro’nun çalışmasının merkezinde Mezopotamya ile İsrail arasındaki düşünsel ilişki de önemli bir yer tutuyor. Mezopotamya uygarlıklarının mitolojik ve dinsel mirasının, İsrail düşüncesinin oluşumunda nasıl etkili olduğunu ele alan yazar, Batı uygarlığının düşünsel köklerini de bu tarihsel süreklilik içinde değerlendiriyor. Ona göre Tanrı fikri, donmuş ve değişmez bir hakikat değil; insan topluluklarının tarih boyunca geliştirdiği düşünsel ve kültürel bir inşa sürecidir. Bu yaklaşım, kutsal metinleri dogmatik bir alanın dışına taşıyarak tarihsel sorgulamanın konusu hâline getiriyor.

‘Tanrı’nın Doğuşu’, dinler tarihi, Mezopotamya çalışmaları ve Kitabı Mukaddes araştırmaları açısından önemli bir eser niteliği taşıyor. Bottéro, karmaşık tarihsel meseleleri sade ama derinlikli bir anlatımla ele alırken, inanç ile tarih arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye çağırıyor. Kutsal metinleri yalnızca iman ekseninde değil, insanlığın düşünsel serüveninin parçası olarak okumak isteyenler için güçlü ve ufuk açıcı bir kitap.

Jean Bottéro — Tanrı Fikrinin Doğuşu: Kitabı Mukaddes ve Tarihçi
Çeviren: İsmail Yerguz • Alfa Yayınları
Tarih • 264 sayfa • 2026

Tuna Akçay — Roma Dini ve İnancı (2026)

Tuna Akçay’ın bu çalışması, Roma dinini yalnızca inançlar bütünü olarak değil, devletin siyasal ve toplumsal düzenini kuran temel bir yapı olarak ele alıyor. Çalışma, dini; hukuk, siyaset ve kültürel pratiklerle iç içe geçmiş bir sistem olarak değerlendirerek klasik anlatıların ötesine geçiyor.

Kitapta rahiplik kurumlarının hiyerarşisi, kehanet tekniklerinin siyasal karar alma süreçlerindeki rolü, kutsal hukuk ile sivil hukuk arasındaki ilişki ve tapınakların kent düzenindeki işlevi ayrıntılı biçimde inceleniyor. Ayrıca uğursuz işaretler ve kehanetlerin, yalnızca inanç alanına ait değil, aynı zamanda kriz yönetiminde etkili araçlar olduğu gösteriliyor. Bu yönüyle Roma’da dinin, devletin işleyişine doğrudan müdahil bir mekanizma olduğu ortaya konuyor.

‘Roma Dini ve İnancı’, Roma dininin zaman içinde değişen ve yeniden kurulan bir yapı olduğunu vurguluyor. Özellikle imparatorluk döneminde yaşanan dinsel dönüşümler, siyasal gücün yeniden tanımlanmasına yol açtı ve kutsal ile iktidar arasındaki bağ farklı biçimlerde kuruldu. Bu süreç, dinin statik değil, tarihsel koşullara göre şekillenen bir güç alanı olduğunu gösteriyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, bu tarihsel çözümlemeyi günümüzle ilişkilendirmesi. Türkiye’de kültürel miras, kimlik politikaları ve devlet-toplum ilişkileri üzerine yürütülen tartışmalar bağlamında Roma örneği bir karşılaştırma alanı sunuyor. Yazar, modern devletlerin seküler görünse bile ritüeller, semboller ve kolektif hafıza üzerinden işleyen derin yapılara sahip olduğunu hatırlatıyor.

Sonuç olarak eser, Roma dinini anlamayı yalnızca geçmişi çözmek olarak değil, bugünün siyasal ve kültürel dinamiklerini kavramanın bir yolu olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle kitap, kutsallık, hukuk ve iktidar arasındaki ilişkiyi disiplinler arası bir bakışla ele alarak hem tarihsel hem de güncel düşünmeye katkı sunuyor.

Tuna Akçay — Roma Dini ve İnancı: İmparatorluğun Kutsal Sırrı
• Kabalcı Yayınları
Din • 333 sayfa • 2026

Linda Trinkaus Zagzebski — Tanrı, Bilgi ve İyi (2026)

Linda Trinkaus Zagzebski’nin bu eseri, bilgi, ahlak ve Tanrı kavramlarını tek bir normatif bütün içinde düşünmeye yönelen kapsamlı bir derleme. Yazar, epistemoloji ile ahlak felsefesini birbirinden bağımsız alanlar olarak değil, aynı değerler düzeninin farklı tezahürleri olarak ele alarak, doğruyu bilmek ile iyi olanı yapmak arasındaki derin bağı ortaya koyuyor.

‘Tanrı, Bilgi ve İyi’ (‘God, Knowledge, and the Good’), farklı dönemlerde yazılmış makalelerin sekiz ana tema etrafında toplanmasıyla oluşuyor. İlk bölümde ilahi önbilgi ve özgür irade arasındaki gerilim inceleniyor. Tanrı’nın geleceği bilmesi ile insanın özgür seçimler yapabilmesi arasındaki çelişki, fatalizm tartışmaları ve zamanın metafiziği üzerinden yeniden değerlendiriliyor. Zagzebski, bu sorunun yalnızca teolojik değil, aynı zamanda zaman ve nedensellik anlayışımızla ilgili daha derin bir problem olduğunu savunuyor.

İkinci bölüm, kötülük problemine odaklanıyor. Yazar, kötülüğü yalnızca dış dünyadaki durumlar üzerinden değil, failin niyetleri ve motivasyonları üzerinden açıklayan bir yaklaşım geliştiriyor. Bu çerçevede “ilahi motivasyon teorisi” öne çıkıyor: iyilik ve kötülük, Tanrı’nın güdülerine dayalı olarak anlaşılmalı. Böylece klasik teodise yaklaşımlarına alternatif bir yorum sunuluyor.

Eserin ilerleyen bölümlerinde ölüm, diriliş, cehennem ve “dinî şans” gibi konular ele alınıyor. İnsan kimliğinin sürekliliği, ahlaki sorumluluk ve tesadüfün inanç üzerindeki etkileri tartışılıyor. Bu analizler, insanın varoluşsal durumunu hem metafizik hem de etik açıdan yeniden düşünmeye açıyor.

Zagzebski’nin çalışmasının merkezinde erdem epistemolojisi yer alıyor. Bilgi, yalnızca doğru inançlardan ibaret değil; güven, entelektüel karakter ve erdemlerle yakından ilişkili bir süreç olarak tanımlanıyor. Bu yaklaşım, dinî inancın rasyonelliğini değerlendirirken bireyin güven ilişkilerini, otoriteye yönelimini ve epistemik öz güvenini de hesaba katıyor. Dinî çeşitlilik ve otorite sorunları da bu bağlamda ele alınıyor.

Kitap ayrıca Tanrı’nın doğası, Teslis, modalite metafiziği ve karşı-olgusal düşünce gibi konulara uzanarak felsefi teolojinin geniş bir alanını kapsıyor. Tanrı’nın bilgisi, her yerde bulunması ve mutlak öznelliği gibi kavramlar hem metafizik hem de epistemolojik açıdan inceleniyor.

Kitap, bilgi ile ahlak arasındaki ilişkiyi yeniden kurarken, din felsefesini çağdaş analitik tartışmaların merkezine taşıyor. Zagzebski, insanın bilme ve değer verme kapasitesini ortak bir zeminde düşünerek hem epistemolojiye hem de teolojiye derinlik kazandıran bütüncül bir yaklaşım geliştiriyor.

Linda Trinkaus Zagzebski — Tanrı, Bilgi ve İyi: Din Felsefesi
Çeviren: Musa Yanık • Fol Kitap
Felsefe • 480 sayfa • 2026

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar (2026)

Bu çalışma, Max Weber’in din sosyolojisine dair en kapsamlı analizlerinden biri. Weber’in din sosyolojisini sistematik biçimde kurduğu temel metinlerden biri olarak, dinî toplulukların nasıl ortaya çıktığını, nasıl örgütlendiğini ve toplumsal hayatı nasıl şekillendirdiğini ayrıntılı biçimde inceliyor.

‘Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar’ (‘Wirtschaft und Gesellschaft: Religiöse Gemeinschaften’), dinlerin kökenine dair bir analizle başlıyor ve dinî düşüncenin büyüsel pratiklerden kurumsallaşmış yapılara doğru nasıl evrildiğini gösteriyor. Bu süreçte büyücüler ile rahipler arasındaki ayrım, dinî otoritenin farklı biçimlerini anlamak açısından belirleyici oluyor. Weber, büyünün kişisel ve pratik yönüne karşılık rahipliğin daha düzenli, kurumsal ve öğretiye dayalı bir yapı kurduğunu vurguluyor.

Kitapta tanrı kavramının gelişimi, dinî ahlak ve tabu sistemleriyle birlikte ele alınıyor. Bu çerçevede din, yalnızca kutsal olanla ilişki kurma biçimi değil, aynı zamanda davranışları düzenleyen bir normlar bütünü olarak değerlendiriliyor. Max Weber özellikle peygamber figürü üzerinden karizmatik otoritenin dinî dönüşümlerdeki rolünü analiz ediyor; peygamberin, mevcut düzeni sarsan ve yeni bir anlam dünyası kuran aktör olduğunu ortaya koyuyor.

Cemaatin oluşumu ve sürekliliği, eserin önemli bir diğer boyutunu oluşturuyor. Dinî bilgi, vaaz ve manevi rehberlik gibi pratikler aracılığıyla toplulukların nasıl bir arada tutulduğu ve yeniden üretildiği açıklanıyor. Bu noktada dinin, yalnızca bireysel inanç değil, kolektif bir yaşam biçimi olduğu vurgulanıyor.

Weber ayrıca din ile toplumsal tabakalaşma arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Zümreler ve sınıflar ile dinî yönelimler arasındaki karşılıklı etkileşim, dinin toplumsal eşitsizlikleri nasıl meşrulaştırdığı ya da sorguladığı üzerinden ele alınıyor. Bu bağlamda teodise sorunu—yani dünyadaki kötülük ve adaletsizliğin nasıl anlamlandırıldığı—merkezi bir tartışma alanı hâline geliyor.

Eserde kurtuluş ve yeniden doğuş kavramları da ayrıntılı biçimde inceleniyor. Weber, farklı dinlerin sunduğu kurtuluş yollarını karşılaştırarak bu yolların bireylerin yaşam tarzlarını nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Asketizm, mistisizm ya da dünyevi eylem gibi farklı yönelimlerin, ekonomik ve toplumsal davranışlar üzerinde doğrudan etkili olduğunu savunuyor.

Son olarak dinî etik ile dünya arasındaki ilişki ve “kültür dinleri”nin tarihsel rolü ele alınıyor. Weber, büyük dinlerin dünya ile kurduğu ilişkinin, modern toplumun rasyonelleşme süreciyle yakından bağlantılı olduğunu ileri sürüyor. Kitap, dinî toplulukları yalnızca inanç birlikleri olarak değil, toplumsal düzenin kurulmasında ve dönüşümünde aktif rol oynayan dinamik yapılar olarak analiz ediyor.

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar
Yayına hazırlayan: Vefa Saygın Öğütle
Çeviren: Şeyda Neslihan Avcı • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 576 sayfa • 2026

Ahmet Kuru — İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık (2026)

Bu eser, Müslüman toplumlarda neden demokrasi ve ekonomik kalkınma sorunlarının yaygın olduğunu tarihsel ve karşılaştırmalı bir perspektifle açıklıyor. Ahmet T. Kuru, İslam’ın kendisinin bu sorunların nedeni olduğu ya da bütün sorumluluğun dış güçlere yüklenebileceği şeklindeki basit açıklamaları reddediyor. Bunun yerine İslam dünyasının erken dönemlerindeki ilerlemeyi ve sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan kurumsal dönüşümleri birlikte inceleyerek daha kapsamlı bir açıklama geliştiriyor.

Müslüman entelektüel dünyada adeta fırtınalar estiren ‘İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık’ (‘Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment’), özellikle 8. ile 12. yüzyıllar arasında Müslüman toplumların bilim, düşünce ve ekonomi alanlarında dünyanın öncü bölgelerinden biri olduğunu hatırlatıyor. Bu dönemde görece bağımsız tüccarlar, düşünürler ve bilim insanları önemli bir dinamizm yaratmıştı. Ancak sonraki yüzyıllarda ulema ile devlet yöneticileri arasında oluşan güçlü ittifakın, entelektüel ve ekonomik alanların özerkliğini sınırladığını savunuyor. Yazara göre bu ittifak zamanla hem eleştirel düşüncenin hem de bağımsız ekonomik aktörlerin zayıflamasına yol açtı. Böylece siyasi otoritenin güçlendiği, ancak bilimsel üretimin ve ekonomik gelişmenin gerilediği bir yapı ortaya çıktı.

Kuru, Müslüman toplumların modern dönemde yaşadığı otoriterlik ve azgelişmişlik sorunlarını yalnızca sömürgecilikle açıklamanın da yetersiz olduğunu ileri sürüyor. Batı sömürgeciliğinin önemli bir etkisi olduğunu kabul etmekle birlikte, Doğu Asya ve Latin Amerika gibi bölgelerin sömürgecilik sonrasında farklı kalkınma yolları izleyebildiğini hatırlatıyor. Bu nedenle asıl sorunun, dinî, siyasi ve ekonomik alanlar arasında kurulan tarihsel güç ilişkileri olduğunu vurguluyor. Kitap, ulema-devlet ittifakının düşünsel özgürlüğü sınırladığını ve toplumdaki farklı sınıfların özerk gelişimini engellediğini savunuyor.

Eser aynı zamanda çeşitli eleştirilerle de tartışılan bir çalışma olarak öne çıkıyor. Bazı yorumcular kitabın Müslüman toplumların krizini dış güçlere bağlamadığı için eleştirirken, bazıları da İslam’ın rolünü yeterince sorgulamadığını iddia ediyor. Buna karşılık Kuru, farklı İslami düşünce geleneklerini ve kurumsal yapılarını eleştirel biçimde inceleyerek daha karmaşık bir tarihsel tablo çizdiğini savunuyor. Kitabın normatif önerisi ise dinî, siyasi, ekonomik ve bilimsel alanların birbirinden görece bağımsız olması gerektiği yönünde. Yazara göre bu tür kurumsal ayrışma, hem demokratikleşmenin hem de bilimsel ve ekonomik gelişmenin önünü açabilecek temel koşullardan biri olarak görülüyor.

Ahmet T. Kuru — İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma
Çeviren: Mehmet Akif Koç • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 368 sayfa • 2026

Jean Bottéro — En Eski Din Mezopotamya’da (2026)

Jean Bottéro’nun bu kitabı, insanlık tarihinin bilinen en eski dini geleneklerinden biri olan Mezopotamya inanç dünyasını anlaşılır ve bütüncül bir şekilde ele alıyor. Bottéro, Sümer, Akad, Babil ve Asur toplumlarının bıraktığı çivi yazılı metinleri inceleyerek bu uygarlıkların tanrılarla kurduğu ilişkiyi, ritüellerini ve kozmoloji anlayışını yeniden kuruyor.

‘En Eski Din Mezopotamya’da’ (‘La plus vieille religion. En Mésopotamie’), Mezopotamya dininin soyut bir teoloji değil, günlük hayatla iç içe geçmiş pratik bir dünya görüşü olduğunu gösteriyor. İnsanlar tanrıları evrenin mutlak efendileri olarak görüyor; doğa olaylarını, siyasi kaderi ve toplumsal düzeni onların iradesiyle açıklıyor. Tanrılar insanlara benzeyen karakterlere sahip varlıklar olarak tasvir ediliyor: öfkelenebiliyor, lütuf gösterebiliyor ve bazen de birbirleriyle çatışabiliyor. Bu nedenle din, insanın tanrıları yatıştırma ve onların desteğini kazanma çabası etrafında şekilleniyor.

Bottéro’ya göre Mezopotamya’da ibadet esas olarak tapınak merkezli bir sistem içinde işliyor. Rahipler, kurbanlar, dualar, kehanet uygulamaları ve büyüsel ritüeller aracılığıyla tanrılarla iletişim kuruyor. Kehanet özellikle önemli bir rol oynuyor; çünkü insanlar geleceği öğrenerek tanrısal iradeyi anlamaya çalışıyor. Karaciğer falı gibi yöntemler, bu dünyanın düşünce yapısını anlamak için önemli ipuçları sunuyor.

Kitap aynı zamanda Mezopotamya mitolojisini ve yaratılış anlatılarını da inceliyor. Evrenin oluşumu, tanrıların kökeni ve insanın yaratılışı gibi konular, mitler aracılığıyla açıklanıyor. İnsan, tanrılara hizmet etmek için yaratılmış bir varlık olarak görülüyor; bu nedenle toplum düzeni de kozmik düzenin bir uzantısı sayılıyor.

Bottéro’nun çalışması, Mezopotamya dininin yalnızca eski bir inanç sistemi olmadığını, aynı zamanda daha sonraki Yakın Doğu dinleri ve düşünce gelenekleri üzerinde kalıcı etkiler bıraktığını gösteriyor. Bu yönüyle kitap, din tarihinin en eski ve en etkili kültürel miraslarından birinin nasıl işlediğini anlamak için temel bir başvuru niteliği taşıyor.

Jean Bottéro — En Eski Din Mezopotamya’da
Çeviren: Erkan Ataçay • Doğu Batı Yayınları
Tarih • 352 sayfa • 2026

Mehmet Emin Güler — Antik Mezopotamya’nın Çivi Yazılı Metinleri ile Kuran’ın 100 Ortak Özelliği (2026)

Mezopotamya, yalnızca yazının değil, kutsal düşünmenin de ilk kez biçim kazandığı bir zemin olarak insanlık tarihinin merkezinde duruyor. Tanrılarla kurulan ilişkinin söz, işaret ve metin aracılığıyla düzenlendiği bu coğrafya, kutsal metin fikrinin henüz ayrışmadığı, mit, hukuk ve ibadetin iç içe geçtiği bir dünya tasavvuruna ev sahipliği yapıyor. ‘Antik Mezopotamya’nın Çivi Yazılı Metinleri ile Kuran’ın 100 Ortak Özelliği: Kuran’ın Tarihsel Bağlamına Yönelik Kapsamlı ve Derin Bir Araştırma’, tam da bu tarihsel derinlikten hareketle, kutsal metinlerin kökenine dair ezberleri sarsan bir okuma öneriyor.

Çalışma, antik Mezopotamya’nın çivi yazılı metinleri ile Kur’an arasındaki tematik ve biçimsel sürekliliği sistematik bir biçimde görünür kılıyor. Yaratılış anlatıları, peygamberlik dili, ilahi hitap tarzı, ahlaki öğütler, kıyamet tasavvurları ve kutsal sözün yapısal özellikleri gibi başlıklarda kurulan karşılaştırmalar, Kur’an’ın yalnızca indirildiği tarihsel ana değil, çok daha eski ve katmanlı bir kültürel havzaya yaslandığını düşündürüyor. Böylece metin, vahyin tarihsel bağlamını dar bir sebeb-i nüzul çerçevesinin ötesine taşıyor.

Kitap, mukayeseli okumanın yalnızca benzerlikleri tespit eden teknik bir yöntem olmadığını, aynı zamanda kutsalın nasıl düşünüldüğünü, insanın Tanrı’yla kurduğu ilişkinin hangi arketipler üzerinden şekillendiğini anlamaya imkân veren bir düşünme biçimi olduğunu gösteriyor. Antik Yakındoğu metinleriyle Kur’an arasındaki ortak temalar, insanlığın müşterek zihinsel mirasını açığa çıkarırken, Kur’an’ın bu mirası nasıl dönüştürdüğünü ve yeniden anlamlandırdığını da görünür kılıyor.

Bu yönüyle eser, hem kutsal metinlerin tarihsel serüvenini kavramak isteyenler hem de dinî düşüncenin kökenlerini karşılaştırmalı bir perspektifle okumak isteyenler için güçlü bir davet niteliği taşıyor. Mezopotamya’dan Kur’an’a uzanan bu uzun düşünce hattı, kutsalın tarih içinde donmuş değil, sürekli yeniden kurulan bir anlam alanı olduğunu düşündürüyor.

Mehmet Emin Güler — Antik Mezopotamya’nın Çivi Yazılı Metinleri ile Kuran’ın 100 Ortak Özelliği: Kuran’ın Tarihsel Bağlamına Yönelik Kapsamlı ve Derin Bir Araştırma
• Kabalcı Yayınları
İnceleme • 325 sayfa • 2026