Tim Ingold — Yapmak (2026)

Tim Ingold, ‘Yapmak’ adlı eserinde antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığı ortak bir düşünme ve üretme alanının farklı biçimleri olarak yorumluyor. Kitabın temel iddiası, bilginin yalnızca kuramsal düşünceyle değil, yapma süreçleri içinde oluştuğu fikrine dayanıyor. Ingold’a göre insan, dünyayı önce zihninde tasarlayıp sonra ona biçim veren bir varlık değil; malzemeler, çevre ve diğer canlılarla etkileşim kurarken öğrenen bir canlı olarak var oluyor. Bu nedenle düşünmek ve yapmak birbirinden ayrılmıyor; insan yaparken düşünüyor, düşünürken de dönüşüyor.

‘Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık’ (‘Making: Anthropology, Achaeology, Art and Architecture’), akademide yaygın olan teori-pratik ayrımını eleştiriyor. Antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığın değeri, dünyayı dışarıdan açıklamalarında değil, onunla birlikte hareket etmelerinde yatıyor. Bir zanaatkârın malzemeyle kurduğu ilişki nasıl karşılıklıysa, araştırmacının bilgiyle ilişkisi de aynı şekilde gelişiyor. Öğrenme, hazır bilgileri aktarmaktan çok deneyim içinde yön bulmayı gerektiriyor. Bu yaklaşım, eğitimi de tek yönlü bilgi aktarımı olmaktan çıkarıp ortak bir araştırma ve keşif süreci olarak yeniden tanımlıyor.

Kitabın merkezindeki kavram mütekabiliyet. Ingold, yapma eylemini insanın edilgen maddeler üzerinde hâkimiyet kurması şeklinde tanımlamaz. Ona göre üretim, yapan kişi ile malzemeler arasında gelişen canlı bir karşılaşma. Ahşap, taş, toprak, lif ya da metal yalnızca biçim verilen nesneler değil; sürece kendi özellikleriyle katılan etkin unsurlar olarak önem kazanıyor. Ortaya çıkan ürün de tek taraflı bir tasarımın değil, bu karşılıklı ilişkinin sonucu oluyor. Bu nedenle yaratıcılık, önceden belirlenmiş bir planın uygulanmasından çok, süreç içinde ortaya çıkan imkânlara yanıt vermeyi içeriyor.

İngold ayrıca nesnelerden çok malzemelerin yaşamına odaklanıyor. Dünya tamamlanmış objelerden değil, sürekli akış halindeki süreçlerden oluşuyor. İnsanlar da bu akışın dışında duran varlıklar değil; yollar, izler ve ilişkiler boyunca hareket eden canlılar olarak yaşamlarını sürdürüyor. Böylece insan ile çevre arasındaki sınırlar daha geçirgen hale geliyor. Kitap, insanı doğadan ayrı ve üstün gören modern anlayışa güçlü bir eleştiri getiriyor.

Türkçe baskıya yazdığı önsözde Ingold, kitabın yayımlanmasından sonra ortaya çıkan tartışmaları değerlendiriyor. “Yapmak” kavramının farklı alanlarda yaygınlaştığını, ancak amacının tüm zanaatları tek bir başlık altında toplamak olmadığını vurguluyor. Yeni materyalizm, eğitim felsefesi ve yapay zekâ tartışmalarına değinerek, insanlığın geleceği açısından el ve ses gibi temel becerilerin önemini koruduğunu savunuyor. Dijital teknolojilerin yükselişine rağmen insan deneyiminin hâlâ maddi dünyayla doğrudan temas içinde şekillendiğini hatırlatıyor.

‘Yapmak’, çağdaş antropolojinin en etkili eserlerinden biri olarak bilgi üretimini yaşamın içindeki yaratıcı süreçlerle birlikte düşünmeye çağırıyor. Ingold, insanın dünyayı yapan değil, dünya ile birlikte oluşan bir varlık olduğunu gösterirken antropoloji, sanat, mimarlık ve arkeoloji arasında yeni köprüler kuruyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca akademik disiplinleri değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi de yeniden düşünmeye davet ediyor.

Tim Ingold — Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık
Çeviren: Mehmet Doğan • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 192 sayfa • 2026

Margaret Cohen — Dindışı Aydınlanma (2026)

Margaret Cohen’in bu çalışması, Walter Benjamin’in düşünsel gelişiminde gerçeküstücülüğün oynadığı belirleyici rolü inceleyen kapsamlı bir entelektüel tarih çalışmasıdır. Cohen, Benjamin’in düşüncesini yalnızca Marksizm ya da kültür eleştirisi bağlamında değil, Paris merkezli gerçeküstücü hareketle kurduğu ilişki üzerinden yeniden değerlendiriyor. Böylece ‘Dindışı Aydınlanma’ (‘Profane Illumination’), Benjamin’in modernite analizinin kaynaklarını ve dönüşümünü anlamaya yönelik önemli bir katkı sunuyor.

Eserin çıkış noktası, Benjamin’in 1920’lerin sonlarında André Breton ve gerçeküstücü çevreyle karşılaşması. Cohen’e göre bu karşılaşma, Benjamin’in düşüncesinde basit bir estetik ilgi yaratmaktan çok daha derin sonuçlar doğuruyor. Gerçeküstücülük, ona modern yaşamın görünürde sıradan olan yüzeyinin altında saklı bulunan tarihsel ve politik enerjileri keşfetme imkânı veriyor. Rüyalar, tesadüfler, karşılaşmalar, unutulmuş nesneler ve kent yaşamının marjinal alanları bu nedenle yalnızca estetik temalar değil, aynı zamanda eleştirel düşüncenin araçları hâline geliyor.

Kitapta özellikle gerçeküstücülüğün psikanaliz ile Marksizm arasında kurmaya çalıştığı ilişki ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Breton ve çevresi bilinçdışını devrimci dönüşümün kaynaklarından biri olarak görürken, Benjamin bu yaklaşımı tarihsel maddeciliğin imkânlarıyla birleştiriyor. Cohen, Benjamin’in ünlü “dindışı aydınlanma” kavramını bu bağlamda açıklıyor. Bu kavram, mistik ya da dinsel bir vahyi değil, modern hayatın içindeki sıradan deneyimlerden doğan sarsıcı farkındalık anlarını ifade ediyor. Rüya ile uyanış arasındaki ilişki burada merkezi bir önem kazanıyor. Nasıl birey rüyadan uyanıyorsa, toplum da ideolojik yanılsamalardan kurtularak tarihsel bilince ulaşabiliyor.

Paris, kitabın en önemli karakterlerinden biri olarak öne çıkıyor. Benjamin’in pasajlar, sokaklar, vitrinler, harabeler ve metropol kalabalıkları üzerine geliştirdiği düşünceler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Cohen’e göre Benjamin’in Paris’i yalnızca bir şehir değil, modernitenin bilinçdışı olarak işliyor. Kentin görünmez köşelerinde geçmişin hayaletleri dolaşıyor; unutulmuş nesneler ve terk edilmiş mekânlar tarihsel hakikatlerin izlerini taşıyor. Bu nedenle Benjamin’in flanör figürü, kentte amaçsızca dolaşan bir gözlemciden çok, modern hayatın gizli anlamlarını araştıran bir dedektif gibi işlev görüyor.

Kitap ayrıca Benjamin’in Marx ve Baudelaire okumalarını da gerçeküstücülükle bağlantılı şekilde yorumluyor. Baudelaire’in şiirlerinde ortaya çıkan modern deneyim parçalanmışlık, yabancılaşma ve şok duygularıyla tanımlanırken, Marx’ın kapitalizm eleştirisi bu deneyimlerin tarihsel nedenlerini açıklıyor. Benjamin ise bu iki kaynağı gerçeküstücü duyarlılıkla birleştirerek özgün bir eleştirel yöntem geliştiriyor. Böylece estetik deneyim ile politik bilinç arasında yeni bağlar kuruluyor.

Cohen’in temel iddiası, Benjamin’in düşüncesinin yalnızca akademik Marksizm ya da geleneksel felsefe çerçevesinde anlaşılamayacağıdır. Onun özgünlüğü, gerçeküstücülüğün rüya, arzu, rastlantı ve imge dünyasını tarihsel maddeciliğin eleştirel gücüyle bir araya getirmesinde yatıyor. Bu sentez sayesinde modern yaşamın en gündelik ayrıntıları bile politik anlam taşıyan göstergelere dönüşüyor.

Cohen, Benjamin ve Breton’un rasyonel/pozitivist Marksizm anlayışına karşı; rüyaları, hayaletleri, canavarları, bastırılmış arzuları ve kentin tekinsiz yanlarını kullanan alternatif, irrasyonel güçlerle beslenen bir Marksizm türü geliştirdiklerini savunuyor ve buna “Gotik Marksizm” diyor.

Sonuç olarak ‘Dindışı Aydınlanma’, Walter Benjamin’in düşüncesini gerçeküstücülükle kurduğu yaratıcı ilişki üzerinden yeniden okuyan önemli bir çalışmadır. Margaret Cohen, Paris’in pasajlarından devrimci hayallere, bilinçdışından tarihsel uyanışa kadar uzanan geniş bir düşünsel harita çıkarıyor. Kitap, modernite, Marksizm, gerçeküstücülük ve kültür eleştirisi arasındaki karmaşık ilişkileri görünür kılarken, Benjamin’in neden yirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden biri olarak kabul edildiğini de açıklıyor.

Margaret Cohen — Dindışı Aydınlanma: Walter Benjamin ve Gerçeküstü Devrimin Paris’i
Çeviren: Suat Kemal Angı • Alfa Yayınları
İnceleme • 392 sayfa • 2026

Alva Noë — Dolanıklık (2026)

Alva Noë’nun bu çalışması, insanın ne olduğu sorusunu sanat, felsefe ve gündelik deneyim arasındaki ilişkiler üzerinden yeniden düşünmeye açıyor. Noë’ye göre insan, sabit bir öz ya da tamamlanmış bir varlık değildir; sürekli kendini kuran, dönüştüren ve yeniden düzenleyen bir varlıktır. Bu nedenle insan doğası, biyolojik ya da psikolojik özelliklerle tam olarak açıklanamaz. İnsan olmak, dünyayla kurulan ilişkiler içinde biçimlenen yaratıcı ve tarihsel bir deneyimdir.

Kitabın merkezindeki “dolanıklık” fikri, yaşam ile sanatın birbirinden ayrı alanlar olmadığını savunur. Noë’ye göre sanat, yalnızca hayatı temsil eden bir etkinlik değildir; hayatın kendisini dönüştüren bir pratiktir. İnsanlar sanat üretirken yalnızca nesneler yaratmaz, aynı zamanda kendi algılarını, alışkanlıklarını ve düşünme biçimlerini de değiştirirler. Bu yüzden sanat, estetik bir süs ya da kültürel bir ayrıcalık değil; insanın kendini yeniden kurma yollarından biridir. Noë, sanatın bizi gündelik alışkanlıklarımızın dışına çıkararak dünyayı başka türlü görmeye zorladığını öne sürer.

Felsefe de kitapta benzer bir işlev üstlenir. Noë’ye göre felsefe, hazır cevaplar sunan soyut bir disiplin değil; insanın doğal kabul ettiği düşünce kalıplarını sarsan eleştirel bir etkinliktir. İnsanlar alışkanlıklar, gelenekler, toplumsal normlar ve teknolojik düzenler içinde yaşar. Bu yapılar dünyayı anlamamızı sağlarken aynı zamanda bizi sınırlar. Sanat ve felsefe ise bu sınırları görünür kılarak bireyin kendisini yeniden organize etmesine imkân tanır. Noë, özgürlüğü tüm bağlardan kurtulmak olarak değil, mevcut alışkanlık biçimlerini dönüştürebilme kapasitesi olarak yorumlar.

‘Dolanıklık’ (‘The Entanglement’), zihin felsefesiyle estetik arasında güçlü bir bağ kurar. Noë’ye göre bilinç, yalnızca beynin içinde gerçekleşen biyolojik bir süreç değildir; beden, çevre, kültür ve pratiklerle birlikte oluşan etkin bir ilişkiler ağıdır. Bu nedenle sanat deneyimi, insan zihninin nasıl çalıştığını anlamak için merkezi bir öneme sahiptir. Sanat eserleri, algının pasif değil etkin bir süreç olduğunu gösterir; insanlar dünyayı yalnızca gözlemlemez, onu deneyimleyerek sürekli yeniden kurar.

Noë ayrıca, modern düşüncenin estetiği küçümseyen yaklaşımını eleştiriyor. Estetik çoğu zaman moda, zevk ya da kişisel tercih düzeyine indirgenir; oysa Noë’ye göre estetik, insan varoluşunun temel boyutlarından biridir. İnsan kendisini yalnızca bilimsel açıklamalarla anlayamaz. Çünkü insan hayatı aynı zamanda anlam, ifade, ritim, sembol ve deneyim üretir. Bu yüzden sanat, insan yaşamının kenarında duran bir etkinlik değil, onun merkezinde yer alan kurucu bir güçtür.

‘Dolanıklık’, insanı yalnızca biyolojik ya da toplumsal bir varlık olarak değil; sanat, düşünce, beden ve kültür arasındaki karmaşık ilişkiler içinde oluşan estetik bir süreç olarak ele alıyor. Noë, insanın tamamlanmış bir kimlik değil, hâlâ sürmekte olan bir eser olduğunu savunarak sanat ile felsefeyi özgürleşmenin ve kendini yeniden yaratmanın araçları olarak yeniden değerlendiriyor.

Alva Noë — Dolanıklık: Felsefe ve Sanat Hayatımızı Nasıl Şekillendirir
Çeviren: Melinda G. Esen • Sel Yayıncılık
Felsefe • 256 sayfa • 2026

Zerrin İren Boynudelik — Kafamızı Karıştıran Resimler (2026)

Zerrin İren Boynudelik’in ‘Kafamızı Karıştıran Resimler’ adlı çalışması, Avrupa resim sanatının zengin ama çoğu zaman karmaşık görünen dünyasını anlaşılır kılan bir rehber niteliğinde. Yazar, özellikle Hıristiyan anlatılarından beslenen resimlerin neden ilk bakışta birbirine benzer göründüğünü ve bu benzerliğin izleyicide nasıl bir kafa karışıklığı yarattığını ele alıyor.

Kitap, yüzyıllar boyunca sanatçıların aynı metinlerden ve söylencelerden yola çıkarak ürettikleri eserlerde, özgünlüğün çoğu zaman büyük temalarda değil, küçük ayrıntılarda gizli olduğunu gösteriyor. Bu nedenle resimleri anlamanın yolu, yüzeydeki benzerliklerden çok, sahne içindeki ince işaretleri ve sembolleri fark etmekten geçiyor. Yazar, bu yaklaşımıyla okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp dikkatli bir yorumcuya dönüştürmeyi hedefliyor.

Eserde Meryem, İsa, Vaftizci Yahya ve Goliat gibi figürlerin yaşam öykülerinin resimlere nasıl aktarıldığı inceleniyor. Doğum, karşılaşma, yemek sahneleri ya da ölüm gibi anlatı anlarının görselleştirilme biçimleri, yazılı kaynaklarla ilişki kurularak çözümleniyor. Böylece metni bilmeyen izleyicinin neden zorlandığı ve bu zorluğun nasıl aşılabileceği açıklık kazanıyor.

Sonuç olarak kitap, sanat tarihine akademik bir mesafeden bakmak yerine, izleyicinin deneyimini merkeze alan pratik bir okuma öneriyor. Amaç, Avrupa resim geleneğinin tekrar eden sahneleri içinde kaybolmak değil; o sahneleri oluşturan detayları çözerek görsel anlatının dilini öğrenmek. Bu yönüyle eser, sanatla kurulan ilişkiyi daha bilinçli ve keyifli hale getiren küçük ama etkili bir kılavuz işlevi görüyor.

Zerrin İren Boynudelik — Avrupa Resim Sanatında Kafamızı Karıştıran Resimler
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Resim • 242 sayfa • 2026

John Berger, Katya Berger Andreadakis — Tiziano: Su Perisi ile Çoban (2026)

 

John Berger ve kızı Katya Berger Andreadakis’in bu kitabı, Rönesans ressamı Tiziano’nun aynı adlı tablosunu merkeze alarak sanat tarihine ve görme deneyimine dair özgün bir yorum sunuyor. John Berger, resme yalnızca estetik bir nesne olarak yaklaşmıyor; onun içinde saklı olan bakış ilişkilerini, arzuyu ve doğa ile insan arasındaki bağı çözümlemeye çalışıyor. Tabloya bakan izleyicinin de bu ilişkilerin bir parçası hâline geldiğini gösteriyor. Berger, Tiziano’nun resminde yer alan çoban ile su perisi figürlerinin yalnızca mitolojik karakterler olmadığını, aynı zamanda doğayla kurulan insani ilişkiyi ve bakışın yönünü temsil ettiğini anlatıyor. Bu yorum resmin yalnızca bir sahneyi betimlemediğini, aynı zamanda izleyiciyle kurulan bir düşünme alanı yarattığını gösteriyor.

‘Tiziano: Su Perisi ile Çoban’ (‘Titian: Nymph and Shepherd’) Tiziano’nun resim anlayışını Rönesans sanatının genel bağlamı içinde ele alıyor. Berger ve Katya Berger Andreadakis, Tiziano’nun renk kullanımı, ışık düzeni ve figürlerin konumlanışı üzerinden tablonun içindeki gerilimi açıklıyor. Çoban figürü doğaya ait sakin bir varlığı temsil ederken su perisi figürü hem arzuyu hem de ulaşılamayan bir dünyayı çağrıştırıyor. Bu karşılaşma pastoral bir sahnenin ötesinde, insanın doğa karşısındaki konumunu düşündüren bir anlatı oluşturuyor. Yazarlar bu yorumla izleyicinin tabloya bakarken gördüğü şeyin yalnızca figürler olmadığını, aynı zamanda tarihsel bir bakış biçimi olduğunu vurguluyor.

John Berger ve Katya Berger Andreadakis kitabın genelinde sanat eserine bakmanın nasıl bir düşünme pratiği olduğunu gösteriyor. Tiziano’nun tablosu üzerinden görme, temsil ve arzu gibi kavramlar tartışılıyor. Bu yaklaşım sanat tarihini yalnızca kronolojik bir disiplin olarak değil, görme biçimlerini inceleyen eleştirel bir alan olarak ele alıyor. Böylece kitap, tek bir tabloya odaklanmasına rağmen sanatın anlamını, izleyici ile eser arasındaki ilişkiyi ve resmin kültürel bağlamını açıklayan önemli bir yorum çalışması olarak öne çıkıyor.

John Berger, Katya Berger Andreadakis — Tiziano: Su Perisi ile Çoban
Çeviren: Beril Eyüboğlu • Metis Yayınları
Sanat • 112 sayfa • 2026

Diane Fortenberry, Tom Melick — Tarih Boyunca Sanat (2026)

Diane Fortenberry ve Tom Melick’in bu çalışması, sanat tarihini doğrusal ve Batı merkezli bir ilerleme anlatısı yerine küresel ve eşzamanlı bir perspektifle ele alıyor. Kitap, mağara resimlerinden çağdaş enstalasyonlara uzanan geniş bir zaman aralığında farklı coğrafyalardaki sanat üretimlerini yan yana getirerek, tarihin tek merkezli değil çok odaklı olduğunu gösteriyor.

Eserin esas katkısı, sanat akımlarını yalnızca kronolojik bir sırayla dizmek değil, aynı dönemlerde dünyanın farklı bölgelerinde ortaya çıkan estetik arayışları karşılaştırmalı biçimde sunması. Böylece Rönesans Avrupa’sındaki gelişmeler ile aynı yüzyılda Asya, Afrika ya da Amerika kıtasındaki üretimler arasında paralellikler ve farklar görünür hâle geliyor. Bu yöntem, “merkez–çevre” hiyerarşisini sorguluyor.

‘Tarih Boyunca Sanat: Dünya Sanat Tarihinde Üsluplar ve Akımlar’ (‘Art in Time: A World History of Art and Movements’), sanat hareketlerini toplumsal, politik ve kültürel bağlamlarıyla birlikte değerlendiriyor. Sömürgecilik, ticaret ağları, dinî dönüşümler ve teknolojik yenilikler sanat üretimini şekillendiren dinamikler olarak ele alınıyor. Böylece sanat tarihi, yalnızca üslup değişimlerinin değil, küresel etkileşimlerin ve güç ilişkilerinin de tarihi olarak okunuyor.

Zengin görsel malzemeyle desteklenen anlatı, okuyucuyu farklı dönemler arasında düşünsel sıçramalar yapmaya davet ediyor. Aynı zaman diliminde farklı kıtalarda üretilmiş eserleri yan yana görmek, sanatın evrensel sorulara yerel cevaplar verdiğini ortaya koyuyor.

Kitap, sanat tarihini daha kapsayıcı ve bağlantısal bir çerçevede düşünmek isteyenler için kapsamlı bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor. Fortenberry ve Melick, sanatı tek bir çizgi üzerinde ilerleyen bir hikâye olarak değil, zaman içinde birbirine temas eden çoklu anlatılar bütünü olarak konumlandırıyor.

Diane Fortenberry, Tom Melick — Tarih Boyunca Sanat: Dünya Sanat Tarihinde Üsluplar ve Akımlar
Çeviren: Dilek Şendil, Süreyyya Evren • Yapı Kredi Yayınları
Sanat Tarihi • 368 sayfa • 2026

Herbert Marcuse — Estetik Boyut (2026)

Herbert Marcuse bu çalışmasında, Marksist estetiğin ortodoks yorumunu sorguluyor ve sanatın politik gücünü doğrudan ideolojik içerikte değil, estetik biçimin kendisinde kurduğunu savunuyor. Sanatın yalnızca toplumsal gerçekliği yansıtan bir araç olmadığını, kendi özerk yapısı sayesinde bu gerçekliği dönüştüren bir deneyim alanı yarattığını söylüyor. Ona göre sanat, mevcut düzeni temsil etmekle yetinmiyor, onu aşan bir düşünme ve duyumsama ufku açıyor.

Marcuse, devrimci sanatın teknik yenilikten ya da doğrudan politik mesajdan değil, estetik biçimin yarattığı yabancılaştırıcı etkiden doğduğunu vurguluyor. Hakiki sanat eseri, yerleşik algıları kırıyor, sıradan deneyimi altüst ediyor ve insanı alışılmış kabullerin dışına çıkarıyor. Bu yüzden sanat propaganda üretmeden de politik bir güç haline geliyor. Estetik özerklik, sanatın toplumsal ilişkiler karşısında bağımsız kalmasını sağlıyor ve bu özerklik, eleştirel bilinç üretmenin temel kaynağına dönüşüyor.

‘Estetik Boyut’ (‘The Aesthetic Dimension’) özellikle edebiyat üzerinden ilerliyor ve biçimin içeriği dönüştürerek nasıl toplumsal eleştiri yarattığını gösteriyor. Sanatın politik potansiyelini doğrudan pratiğe değil, estetik yapısına bağlayan bu yaklaşım, sanatı ideolojinin aracı olmaktan çıkarıp özgürleşmenin düşünsel zemini olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, estetik ile özgürlük arasındaki bağı yeniden kuruyor ve Marksist estetik tartışmalarında temel bir kırılma noktası oluşturuyor.

Herbert Marcuse — Estetik Boyut: Marksist Estetiğin Eleştirisine Doğru
Çeviren: Hatice İrem Eker • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 80 sayfa • 2026

Marcus Graf — Batı’da ve Türkiye’de Sergicilik Tarihi (2026)

Marcus Graf’in adlı kitabı, Batı sanat dünyası ile Osmanlı ve Türkiye’deki sergicilik pratiklerini karşılaştırmalı bir perspektifle ele alıyor. Sergiyi yalnızca sanat eserlerinin sunulduğu teknik bir alan olarak değil, kültürel, ideolojik ve politik anlamlar üreten bir yapı olarak yorumluyor. Graf, sergilerin tarihsel olarak nasıl ortaya çıktığını, hangi düşünsel gelenekler içinde şekillendiğini ve farklı coğrafyalarda nasıl farklı işlevler kazandığını analiz ediyor.

‘Batı’da ve Türkiye’de Sergicilik Tarihi’ (‘Ausstellungen, Gestern Und Heute, Hier Und Dort: Eine Vergleichende Analyse Der Ausstellungsgeschichten Im Westlichen Kunstraum Und In Der Türkei’), Batı’daki sergi tarihinin müzeleşme, kamusal alan, modernizm ve ulus-devlet inşasıyla kurduğu ilişkiyi incelerken, Türkiye’deki sergileme kültürünün daha geç ve farklı toplumsal dinamikler içinde oluştuğunu gösteriyor. Sergiler, Batı bağlamında kamusal bilinç, estetik eğitim ve kültürel temsil alanı olarak gelişirken, Türkiye’de daha çok modernleşme, kültürel dönüşüm ve kurumsallaşma süreçleriyle iç içe ilerliyor. Graf, bu farkların sadece estetik tercihlerden değil, tarihsel deneyimlerden, siyasal yapılardan ve kültürel sürekliliklerden kaynaklandığını vurguluyor.

Eser, sergiyi tarafsız bir “sunum mekânı” olarak değil, anlam üreten, ideoloji taşıyan ve kültürel hiyerarşiler kuran bir alan olarak ele alıyor. Böylece sergiler, sanatın pasif olarak gösterildiği yerler değil, toplumsal değerlerin üretildiği aktif mekânlar olarak konumlanıyor. Kitap, sergi tarihini mekân, iktidar, kültür ve kimlik ilişkileri üzerinden okuyan karşılaştırmalı yaklaşımıyla hem Batı sanat tarihi hem de Türkiye’de sergi kültürünün anlaşılması açısından önemli bir teorik çerçeve sunuyor.

Marcus Graf — Batı’da ve Türkiye’de Sergicilik Tarihi: Karşılaştırmalı Bir Analiz
Çeviren: Emre Güler • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sanat • 232 sayfa • 2026

Zainab Bahrani — Mezopotamya: Eskiçağ Sanatı ve Mimarisi (2025)

Zainab Bahrani’nin bu çalışması, Mezopotamya sanatını ve mimarisini estetik nesneler toplamı olarak değil, toplumsal, siyasal ve düşünsel dünyayla iç içe geçmiş bir kültürel pratik olarak ele alıyor. Bahrani, Sümerlerden Asur ve Babil uygarlıklarına uzanan geniş bir zaman aralığında üretilen görsel formların, iktidar ilişkilerini, dinsel inançları ve toplumsal hiyerarşileri nasıl kurduğunu ve görünür kıldığını inceliyor.

‘Mezopotamya: Eskiçağ Sanatı ve Mimarisi’ (‘Mesopotamia: Ancient Art & Architecture’), heykeller, rölyefler, silindir mühürler, saraylar, tapınaklar ve kent planları üzerinden Mezopotamya görsel kültürünün temel ilkelerini çözümlüyor. Bahrani, bu eserlerin “temsili” gerçekliği yansıtmaktan çok, onu üreten ve düzenleyen bir işlev gördüğünü vurguluyor. Görüntü, mimari ve yazı arasındaki ilişkiyi birlikte düşünerek, sanatın ritüel, siyaset ve gündelik yaşamla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.

Bahrani, Batı sanat tarihinin kullandığı estetik ölçütlerin Mezopotamya sanatını anlamakta yetersiz kaldığını savunuyor. Perspektif, natüralizm ya da bireysel sanatçı fikri yerine, tekrar, hiyerarşik ölçek, sembolik düzen ve kolektif üretim gibi kavramları merkeze alıyor. Böylece Mezopotamya sanatının kendine özgü görme ve anlam üretme biçimlerini açığa çıkarıyor.

Kitap, antik Yakın Doğu sanatını modern kategorilerle sınırlamadan okumayı öneren eleştirel bir çerçeve sunuyor. Kitap, sanat tarihi, arkeoloji ve kültürel çalışmalarla ilgilenen okurlar için, Mezopotamya’nın görsel dünyasını tarihsel bağlamı içinde derinlikli ve bütüncül biçimde anlamayı mümkün kılıyor.

Zainab Bahrani — Mezopotamya: Eskiçağ Sanatı ve Mimarisi
Çeviren: Aymesey Albay • Yapı Kredi Yayınları
Sanat • 320 sayfa • 2025

Uğursal Şark — Antik Heykel ve İzleyicilik (2025)

Uğursal Şark’ın ‘Antik Heykel ve İzleyicilik’ adlı bu kitabı, Antik Yunan heykelini yalnızca estetik bir nesne olarak değil, izleyiciyle kurduğu ilişki üzerinden anlam kazanan canlı bir deneyim alanı olarak ele alıyor. Şark, heykelin anlamının üretildiği atölyede tamamlanmadığını; onu gören, yorumlayan ve tepki veren izleyiciyle birlikte yeniden kurulduğunu savunuyor.

Kitap, Antik Çağ boyunca heykel ile izleyici arasındaki ilişkinin nasıl şekillendiğini epigramlar, rölyefler ve somut heykel örnekleri üzerinden inceliyor. Antik izleyici, burada pasif bir seyirci değil; gördüğünü adlandıran, duygusal ya da sözlü tepkiler veren ve heykeli söylem içinde dolaşıma sokan etkin bir özne olarak karşımıza çıkıyor. Bu yaklaşım, antik görsel kültürde bakışın kendisini üretken bir eylem olarak konumlandırıyor.

Şark, yazıt bulunmayan heykellerde dahi anlamın askıda kalmadığını, aksine izleyicinin kültürel belleği ve ortak referansları sayesinde eserin sosyal bir işlev kazandığını gösteriyor. Heykel, bu bağlamda yalnızca temsil eden bir form değil; karşılaşma, hatırlama ve etkileşim yaratan bir araç olarak ele alınıyor.

‘Antik Heykel ve İzleyicilik’, sanatsal anlamın tek yönlü olmadığını, üretici ile izleyici arasında sürekli müzakere edilen bir süreç olduğunu ortaya koyuyor. Kitap, antik dünyada görmenin, anlamanın ve hatırlamanın nasıl kolektif bir deneyim hâline geldiğini tartışarak, sanat tarihine izleyici merkezli eleştirel bir katkı sunuyor.

Künye: Uğursal Şark – Antik Heykel ve İzleyicilik: Değişmeyen Bakış, Sakin Kitap, sanat, 120 sayfa, 2025

Uğursal Şark — Antik Heykel ve İzleyicilik: Değişmeyen Bakış

  • Sakin Kitap

Sanat 120 sayfa 2025