Adrian Johnston — Sonsuz Hırs (2026)

Adrian Johnston bu kitabında, kapitalizme yönelik yaygın açıklamalardan birini sorguluyor: Kapitalizmin insan doğasındaki bencillik ve açgözlülükten kaynaklandığı düşüncesini. Yaygın görüşe göre insanlar doğal olarak daha fazla kazanmak, sahip olmak ve rakiplerini geride bırakmak ister; kapitalizm de bu eğilimlerin ekonomik sisteme dönüşmüş hâlidir. Johnston ise bu açıklamanın hem teorik hem de tarihsel olarak yetersiz olduğunu savunuyor. Ona göre kapitalizmin işleyişini anlamak için insan psikolojisinden çok, sermayenin kendi hareket mantığına bakmak gerekiyor. Kitap bu nedenle kapitalizmi insanların arzularının bir ürünü olarak değil, insanları aşan ve onları kendi mantığına tabi kılan bir süreç olarak inceliyor.

‘Sonsuz Hırs’ (‘Infinite Greed’), analizinin temelini Karl Marx ile Jacques Lacan arasında kurduğu ilişkiye dayandırıyor. Marx’ın sermaye birikimi teorisinde sermaye, yalnızca para veya mülkiyet değildir; sürekli genişlemek zorunda olan bir hareket biçimidir. Sermaye duramaz, kendisini sürekli yeniden üretmek ve büyütmek zorundadır. Johnston, bu dinamiği Lacan’ın dürtü kavramıyla birlikte ele alıyor. Lacan’ın dürtüsü belirli bir nesneye ulaşınca tatmin olan bir istek değildir; tersine, sürekli kendi hareketini tekrar eden ve hiçbir zaman nihai doyuma ulaşmayan bir süreçtir. Johnston’a göre kapitalizm de tam olarak böyle işler. Amaç görünüşte kâr elde etmek olsa da sistemin asıl hedefi daha fazla büyümek, daha fazla birikmek ve hareketini sürdürmektir.

Kitabın temel iddialarından biri, açgözlülüğün insanın doğal içgüdüsü olmadığıdır. Johnston, insanların doğuştan sınırsız birikim arzusuna sahip oldukları fikrini reddediyor. Tarihin büyük bölümünde insanlar ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde üretmiş ve yaşamışlardır. Sonsuz büyüme ve sınırsız birikim fikri belirli bir ekonomik sistemin ürünüdür. Bu nedenle kapitalizmi insan doğasının kaçınılmaz sonucu olarak görmek, sistemin tarihsel ve toplumsal özelliklerini gizliyor. Yazar, kapitalizmin insan bencilliğini yaratıp teşvik ettiğini, ardından da bu davranışları kendi doğal temeliymiş gibi sunduğunu öne sürüyor.

Johnston ayrıca kapitalizmin neden bu kadar dayanıklı olduğunu açıklamaya çalışıyor. Sistem sık sık krizler üretmesine, eşitsizlikleri derinleştirmesine ve milyonlarca insan için güvensizlik yaratmasına rağmen varlığını sürdürüyor. Bunun nedeni yalnızca ekonomik çıkarlar değil; insanların arzularının da sistem tarafından şekillendirilmesi. Kapitalizm, bireylere sürekli eksiklik duygusu aşılayarak yeni tüketim biçimleri ve yeni beklentiler üretiyor. Böylece insanlar çoğu zaman kendilerini tatmin etmeyen bir düzeni yeniden üretmeye katkıda bulunuyor.

Kitap boyunca kapitalizm, kişisel niyetlerden bağımsız işleyen bir makineye benzetiliyor. Bu makine, onu yönetenlerin bile tam olarak kontrol edemediği bir hareket mantığına sahip. Şirketler, yatırımcılar ve devletler bile çoğu zaman sistemin dayattığı büyüme zorunluluğuna uyum sağlamak zorunda kalıyor. Bu nedenle sorun yalnızca bazı bireylerin açgözlülüğü değil, bütün toplumsal ilişkileri kuşatan yapısal bir dinamik olarak beliriyor.

Sonuç olarak ‘Sonsuz Hırs’, kapitalizmi insan doğasının kaçınılmaz sonucu olarak açıklayan görüşlere karşı güçlü bir eleştiri sunuyor. Johnston, Marx’ın sermaye teorisi ile Lacan’ın psikanalizini bir araya getirerek kapitalizmin merkezinde insanî bir tutkunun değil, kişisel olmayan ve doyumsuz bir birikim mantığının bulunduğunu savunuyor. Kitap, sistemin neden sürekli kriz ürettiğini, neden tatminsizlik yarattığını ve buna rağmen neden varlığını koruyabildiğini açıklamaya çalışırken, kapitalizmin gerçek öznesinin insanlar değil, kendi kendisini büyütmeye çalışan sermaye hareketi olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle eser, kapitalizmin psikolojik, felsefi ve ekonomik boyutlarını bir araya getiren özgün bir yorum ortaya koyuyor.

Adrian Johnston — Sonsuz Hırs: Sermayenin İnsanlık Dışı Bencilliği
Çeviren: Hakan Gürvit • Livera Yayınevi
Siyaset • 512 sayfa • 2026

Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar (2026)

Patrick Avrane bu eserinde, psikanalizin çoğu zaman anne-baba ve çocuk ilişkilerine odaklanırken geri planda bıraktığı büyükanne-baba figürünü merkeze alıyor. Yazar, büyükanne ve büyükbabaların yalnızca yaşlı aile üyeleri olmadığını, aile tarihinin, geleneklerin ve kuşaklar boyunca aktarılan değerlerin taşıyıcıları olduklarını gösteriyor. Kitabın çıkış noktası, bir insanın büyükanne ya da büyükbaba olmasının kendi kararıyla değil, çocuklarının ebeveyn olmasıyla gerçekleşmesi. Bu durum, büyükanne-babalığı aile içindeki diğer rollerden farklı ve özgün bir konuma yerleştiriyor. Avrane, klinik gözlemleriyle edebiyat, sinema ve kültür tarihinden örnekleri bir araya getirerek bu ilişkinin ruhsal boyutlarını inceliyor.

İlk bölümlerde aile öyküsü, soy bilinci ve kuşaklar arasındaki bağlar ele alınıyor. Yazar, bireyin kimliğinin yalnızca anne-babasıyla kurduğu ilişkilerden değil, daha eski kuşakların bıraktığı izlerden de şekillendiğini savunuyor. Büyükanne ve büyükbabalar geçmiş ile bugün arasında bir köprü işlevi görüyor. Onlar aracılığıyla aile anıları, köken hikâyeleri ve ortak aidiyet duygusu sonraki kuşaklara aktarılıyor. Avrane’a göre çocuklar çoğu zaman aile tarihini ilk kez büyükanne ve büyükbabalarının anlatıları sayesinde keşfeder.

Kitabın önemli temalarından biri aktarım kavramı. Maddi mirasın ötesinde, değerlerin, geleneklerin, yaşam üsluplarının ve hatta bilinçdışı eğilimlerin kuşaktan kuşağa nasıl geçtiği inceleniyor. Avrane, büyükanne-babaların üstbenliği temsil etmediklerini, ancak aile kültürünün korunmasında ve iletilmesinde temel bir rol oynadıklarını vurguluyor. Bu aktarım bazen olumlu bir aidiyet duygusu yaratırken bazen de aile sırları, bastırılmış travmalar ve çözülmemiş çatışmalar biçiminde ortaya çıkabiliyor.

Dördüncü bölümde kuşaklar arası aktarımın karanlık yönleri ele alınıyor. Nicolas Abraham ve Maria Torok’un çalışmalarından yararlanan Avrane, ailelerin sakladığı sırların ve travmaların sonraki kuşakların ruhsal yaşamını etkileyebildiğini gösteriyor. Birey bazen nedenini bilmediği korkuların, utançların ya da tekrar eden davranışların taşıyıcısı hâline geliyor. Böylece büyükanne ve büyükbabalar yalnızca değerlerin değil, görünmez yüklerin de aktarım noktaları olarak beliriyor.

‘Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu’ (‘Les grands-parents: une affaire de famille’), büyükanne-babalığın aynı zamanda bir yüceltme ilişkisi içerdiğini savunuyor. Victor Hugo’nun torunlarına duyduğu hayranlıktan hareketle, torunların çoğu zaman ebeveynlerin çocuklarına bakışından farklı biçimde idealize edildiğini anlatıyor. Ancak bu sevgi, çocuğun gelişim alanını daraltacak bir müdahaleye dönüşmemeli. Yazara göre iyi bir büyükanne ya da büyükbaba, ebeveynlerin yerini almaya çalışmadan, çocuğa güvenli bir yakınlık sunan kişidir.

Son bölümlerde zaman, yaşlanma ve ölüm temaları öne çıkıyor. Büyükanne-babalar torunlarına yalnızca geçmişi değil, hayatın sonluluğunu da hatırlatıyor. Çocukların tanık olduğu ilk ölümler çoğu zaman onların ölümü oluyor. Buna rağmen yaşam süresinin uzaması, kuşaklar arasındaki ilişkinin daha uzun yaşanmasına imkân tanıyor. Avrane’ın vardığı sonuç, “yeterince iyi” büyükanne-babalığın kurallar koymak ya da otorite kurmak değil; deneyimleri paylaşmak, aile hikâyesini aktarmak ve torunların kendi yollarını bulmalarına eşlik etmek olduğu yönünde şekilleniyor. Bu nedenle kitap, büyükanne ve büyükbabaları geçmişin temsilcileri olarak değil, aile içindeki sürekliliğin ve kuşaklar arasındaki insani bağın en önemli taşıyıcıları olarak değerlendiriyor.

Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu
Çeviren: İrem Göksu • Yapı Kredi Yayınları
Psikanaliz • 144 sayfa • 2026

Adam Phillips — Yan Etkiler (2026)

Adam Phillips, ‘Yan Etkiler’de psikanalizi yalnızca bir terapi yöntemi olarak değil, insanın kendisiyle kurduğu kırılgan ve belirsiz ilişkinin keşif alanı olarak ele alıyor. Ona göre analiz süreci, kişinin bastırdığı arzuların, korkuların ve çelişkilerin konuşma sırasında beklenmedik biçimlerde ortaya çıkmasına dayanıyor. “Yan etki” kavramı da tam burada önem kazanıyor: İnsan, kendini anlamaya çalışırken yalnızca bilinçli niyetleriyle değil, farkında olmadan açığa çıkan sapmalar, sürçmeler ve duygusal taşmalarla da karşılaşıyor. Phillips, bu durumun yalnızca terapi odasına özgü olmadığını; güçlü edebiyat eserlerinin de okuru benzer biçimde dönüştürdüğünü savunuyor. Çünkü hem psikanaliz hem edebiyat, kişiyi güvenli düşünce kalıplarının dışına çıkararak bilinmeyenle yüzleştiriyor.

Kitap boyunca Phillips, modern hayatın insanı sürekli açıklık, kesinlik ve kontrol arayışına yönelttiğini; oysa gerçek dönüşümün çoğu zaman öngörülemeyen sonuçlardan doğduğunu vurguluyor. İnsan kendini tamamen planlayamaz; arzuları, ilişkileri ve seçimleri her zaman beklenmedik etkiler üretir. Bu yüzden yaşamı yalnızca verimlilik ya da başarı ölçütleriyle değerlendirmek eksik kalır. Phillips’e göre bireyin esas meselesi, toplumsal beklentilere uyum sağlamak değil, kendi iç sesini duyabilecek bir açıklık geliştirmektir. Psikanaliz burada bir “iyileştirme tekniği”nden çok, insanın kendi karmaşıklığını kabul etmeyi öğrendiği bir deneyime dönüşüyor.

Phillips ayrıca edebiyat ile psikanaliz arasındaki bağı derinleştirerek romanların, şiirlerin ve hikâyelerin insanın bilinçdışını harekete geçiren alanlar olduğunu gösteriyor. Büyük bir metin okuru rahatlatmak yerine huzursuz edebilir; çünkü kişi, o metinde kendi bastırılmış ihtimalleriyle karşılaşır. Bu nedenle sanatın etkisi de tıpkı analiz gibi hesaplanamazdır. Kitap, insanın kendisini sabit bir kimlik olarak değil, sürekli değişen ve yeniden kurulan bir varlık olarak düşünmesi gerektiğini savunuyor.

‘Yan Etkiler’ (‘Side Effects’), kesin cevaplar sunan bir psikoloji kitabından çok, insanın arzularını, korkularını ve dönüşüm ihtimalini yeniden düşünmeye çağıran felsefi bir deneme niteliği taşıyor. Phillips, yaşamın en değerli tarafının çoğu zaman planlanamayan, kontrol edilemeyen ve “yan etki” gibi görünen deneyimlerde saklı olduğunu öne sürüyor.

Adam Phillips — Yan Etkiler
Çeviren: Aydın Çavdar • Ayrıntı Yayınları
Psikanaliz • 304 sayfa • 2026

Serap Şimşek Padar — Sigmund Freud Bibliyografyası (2026)

‘Sigmund Freud Bibliyografyası’, yalnızca bir kaynak listesi sunmuyor; Freud’un metinlerinin farklı dillerde ve yayın geleneklerinde nasıl dolaşıma girdiğini izlemeyi mümkün kılan bir harita hazırlamış. Serap Şimşek Padar, bu çalışmada Freud’un Almanca özgün metinleri ile İngilizce ve Türkçe çevirileri arasında bağlar kurarak, araştırmacının metinler arasındaki yönünü bulmasını kolaylaştırıyor. Böylece hangi eserlerin öne çıktığını, hangilerinin geri planda kaldığını ve Türkçede nasıl bir seçki oluştuğunu görünür kılıyor.

Bu yaklaşım, bibliyografyayı pasif bir liste olmaktan çıkarıyor; onu eleştirel ve karşılaştırmalı bir okuma aracına dönüştürüyor. Freud’un düşüncesinin farklı bağlamlarda nasıl yeniden kurulduğu, hangi metinlerin dolaşıma girip hangilerinin dışarıda kaldığı bu çerçevede takip ediliyor. Aynı zamanda Türkçedeki çeviri pratiğinin sınırları ve tercihleri de dolaylı biçimde açığa çıkıyor.

Kitabın asıl iddiası ise yalnızca geçmişi kaydetmekle sınırlı kalmıyor. Psikanalizi donmuş bir miras olarak değil, her yeni analiz deneyimiyle yeniden kurulan canlı bir alan olarak düşünüyor. Bu nedenle çalışma, Freud’u sabitleyen ya da basitleştiren yaklaşımlara mesafe alıyor; psikanalizin geleceğinin, onu yeniden üreten öznelerde saklı olduğunu vurguluyor.

Sonuçta bu bibliyografya, geçmiş ile gelecek arasında salınan bir düşünme pratiği öneriyor. Freud’un eserinin Türkçedeki izlerini takip ederken, aynı anda yeni okuma ve araştırma imkânlarına kapı aralıyor; tamamlanmış bir envanter olmaktan çok, yarına açık bir başlangıç noktası sunuyor.

Serap Şimşek Padar — Sigmund Freud Bibliyografyası
• Sfenks Kitap
Psikanaliz • 240 sayfa • 2026

Daniel N. Stern — Canlılık Biçimleri (2026)

Daniel N. Stern’in “canlılık” kavramını merkeze alarak insan deneyimini yeniden düşünmeye çağırdığı özgün bir çalışma. Stern, canlılığı yalnızca biyolojik bir enerji ya da yaşamsal güç olarak değil, hareket, zamanlama, ritim ve niyet gibi dinamik unsurların birleşimiyle ortaya çıkan bir deneyim biçimi olarak ele alıyor. Ona göre insanlar, yalnızca ne yaptıklarıyla değil, bunu nasıl yaptıklarıyla—yani davranışlarının temposu, yoğunluğu ve akışıyla—anlam üretir.

‘Canlılık Biçimleri: Psikoloji, Sanat, Psikoterapi ve Gelişimde Dinamik Deneyimi Keşfetmek’ (‘Forms of Vitality: Exploring Dynamic Experience in Psychology, the Arts, Psychotherapy, and Development’), canlılık biçimlerinin gündelik yaşamdan sanata, psikoterapiden bebek gelişimine kadar uzanan geniş bir alanda nasıl kendini gösterdiğini inceliyor. Stern özellikle erken çocukluk deneyimlerine odaklanarak, bebeklerin henüz dil öncesi dönemde bile canlılık biçimleri aracılığıyla dünyayla ilişki kurduğunu ve başkalarıyla duygusal bağ geliştirdiğini savunuyor. Bu yaklaşım, insan ilişkilerinin temelinde sözcüklerden önce gelen bir “duyumsal iletişim” olduğunu ortaya koyuyor.

Psikoterapi bağlamında ise Stern, terapötik sürecin yalnızca içerik üzerinden değil, terapist ile danışan arasındaki anlık etkileşimlerin ritmi ve duygusal tonu üzerinden şekillendiğini gösteriyor. Canlılık biçimlerini fark etmek, bu sürecin derinleşmesine ve daha etkili hale gelmesine katkı sağlıyor. Aynı şekilde sanat alanında da bir eserin etkileyiciliği, temsil ettiği şeyden çok, taşıdığı canlılık hissiyle ilişkilendiriliyor.

Stern’in en önemli katkılarından biri, bu dinamik deneyimlerin bilimsel olarak incelenebilir olduğunu göstermesi. Hareket, zaman ve güç algısı gibi unsurlar üzerinden canlılığın izini süren yazar, psikoloji ile nörobilim arasında köprü kurarak bu kavramı disiplinler arası bir zemine yerleştiriyor. Böylece canlılık, yalnızca soyut bir his olmaktan çıkıp, insan zihninin ve ilişkilerinin anlaşılmasında temel bir anahtar haline geliyor.

Sonuç olarak kitap, insan deneyiminin durağan değil, sürekli akış halinde olan bir süreç olduğunu vurguluyor. Canlılık biçimlerini anlamak, hem kendimizi hem de başkalarıyla kurduğumuz ilişkileri daha derinlikli kavramamızı sağlıyor. Bu yönüyle eser, psikoloji, sanat ve insan gelişimi alanlarında yeni bir bakış açısı sunuyor.

Daniel N. Stern — Canlılık Biçimleri: Psikoloji, Sanat, Psikoterapi ve Gelişimde Dinamik Deneyimi Keşfetmek
Çeviren: İrem Mutlu, İlayda Deringör, Gülcan Uyan, Doğukan Kocabaş, Sevim Sarıoğlu, Hıdır Bahadır Yiğitoğlu, Tuna Erdener • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Psikoloji • 156 sayfa • 2026

Alenka Zupančič — Cinsellik Nedir? (2026)

Alenka Zupančič tarafından yazılan bu kitap, “cinsellik nedir?” sorusunu psikanaliz ile felsefenin kesişiminde yeniden kuran yoğun bir teorik metin olarak, cinselliği biyolojik ya da kimlik temelli açıklamaların ötesine taşıyor.

Zupančič, cinselliğin yalnızca bedensel bir dürtü ya da toplumsal bir inşa olmadığını, öznenin yapısal bir eksikliğiyle ilişkili olduğunu savunuyor. Sigmund Freud ve Jacques Lacan çizgisini takip ederek, cinselliği arzunun işleyişi ve bilinçdışının dinamikleri üzerinden ele alıyor. Bu bağlamda cinsellik, düzenli ve tamamlanabilir bir alan değil, aksine sürekli bir kopukluk ve uyumsuzluk içeriyor.

‘Cinsellik Nedir?’in (‘What IS Sex?’) merkezindeki iddialardan biri, “cinsel ilişki yoktur” (Lacan) önermesinin yanlış anlaşılmasına yöneliktir. Zupančič’e göre bu ifade, cinselliğin imkânsız olduğu anlamına gelmez; tam tersine, cinselliğin özünde bir uyumsuzluk barındırdığını ve bu uyumsuzluğun cinselliği mümkün kıldığını gösterir. Yani cinsellik, tam bir birleşme değil, eksiklik ve fark üzerinden işler.

Eserde aşk, haz ve arzu arasındaki ilişkiler de yeniden düşünülüyor. Cinsellik yalnızca haz üretimiyle açıklanamaz; çünkü haz, çoğu zaman arzunun karmaşık yapısı içinde kesintiye uğrar. Bu nedenle cinsellik hem çekim hem de gerilim içeren paradoksal bir alan olarak tanımlanıyor.

Zupančič ayrıca çağdaş kültürde cinselliğin nasıl ele alındığını da eleştiriyor. Kimlik politikaları ve biyolojik indirgemecilik, cinselliğin bu yapısal karmaşıklığını göz ardı etme eğilimindedir. Kitap, bu yaklaşımların yerine cinselliği ontolojik bir problem olarak düşünmeyi öneriyor.

Çalışma, cinselliği sabit kategorilerle açıklamaya çalışan yaklaşımlara karşı çıkarak, onu öznenin oluşumuyla doğrudan bağlantılı, eksiklik ve çelişki üzerine kurulu bir süreç olarak kavrıyor; böylece hem psikanalitik hem de felsefi tartışmalara güçlü bir katkı sunuyor.

Alenka Zupančič — Cinsellik Nedir?
Çeviren: Barış Engin Aksoy • Metis Yayınları
Psikanaliz • 244 sayfa • 2026

Jean-Michel Labadie — Suçlunun Psikolojisi (2026)

Bu çalışma, suç olgusunu yalnızca hukuki bir ihlal olarak değil, insan psikolojisinin derin ve çoğu zaman geri döndürülemez boyutlarıyla ele alıyor. Jean-Michel Labadie, cezaevi ortamındaki bireylerle yürüttüğü uzun soluklu klinik çalışmalardan hareketle, suç davranışının ardındaki zihinsel süreçleri, bireyin iç dünyası ile toplumsal koşullar arasındaki etkileşim üzerinden anlamaya çalışıyor. Suçluyu sadece bir “vaka” olarak etiketlemek yerine onun çocukluğu, narsisistik yaralanmaları ve yasa ile kurduğu sorunlu ruhsal bağ̆ arasındaki görünmez ilintiyi araştırıyor.

‘Suçlunun Psikolojisi: Onarılamazın Mantıkları’ (‘Psychologie du crime: Logiques de l’irréparable’), suçun tek bir nedene indirgenemeyeceğini vurgulayarak, travma, bastırılmış dürtüler, kişilik yapılanmaları ve çevresel etkilerin birlikte işlediğini savunuyor. Labadie’ye göre suç, çoğu zaman ani bir sapma değil; uzun süreli bir içsel gerilimin, kırılmanın ya da çözülmenin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bu bağlamda bireyin geçmiş deneyimleri, özellikle de çocukluk dönemi, suç davranışının oluşumunda belirleyici bir rol oynuyor.

Eserde “onarılmaz olanın mantığı” kavramı merkezi bir yer tutuyor. Bu kavram, bazı suçların yalnızca sonuçları itibarıyla değil, failin psikolojik dünyasında yarattığı geri dönüşsüz kırılmalar açısından da anlaşılması gerektiğini ifade ediyor. Suç eylemi, hem kurban hem de fail için kalıcı izler bırakan bir eşik deneyimi olarak değerlendiriliyor.

Kitap ayrıca suçluluğun bilinçli hesaplamalarla sınırlı olmadığını; bilinçdışı süreçlerin, duygusal taşkınlıkların ve kontrol kaybının önemli rol oynadığını ortaya koyuyor. Bu durum, suçun rasyonel seçim modelleriyle tam olarak açıklanamayacağını gösteriyor.

Genel olarak eser, suçun psikolojik boyutunu derinlemesine ele alarak, bireysel patolojiler ile toplumsal koşullar arasındaki karmaşık ilişkiyi görünür kılıyor. Bu yönüyle kitap, suçu anlamaya yönelik indirgemeci yaklaşımlara karşı daha bütüncül ve eleştirel bir perspektif sunuyor.

Jean-Michel Labadie — Suçlunun Psikolojisi: Onarılamazın Mantıkları
Çeviren: Ayşe Meral • Albaraka Yayınları
Psikanaliz • 408 sayfa • 2026

Paolo Milone — İnsanları Bağlama Sanatı (2026)

Paolo Milone’nin bu kitabı, bir psikiyatristin uzun yıllar boyunca psikiyatri servislerinde edindiği deneyimleri anlatan çarpıcı bir anlatı sunuyor. Milone, özellikle acil psikiyatri servislerinde çalışırken karşılaştığı ağır ruhsal krizleri, hastaların yaşadığı iç dünyaları ve doktorların bu durumlarla baş etmeye çalışırken yaşadığı etik ve duygusal gerilimleri aktarıyor. ‘İnsanları Bağlama Sanatı’ (‘L’arte di legare le persone’) adını psikiyatride bazen zorunlu olarak uygulanan fiziksel kısıtlama yönteminden alıyor ve bu uygulamanın yalnızca teknik bir müdahale olmadığını, aynı zamanda derin bir insanlık dramı barındırdığını gösteriyor. Milone, bu deneyimleri anlatırken psikiyatrinin yalnızca bir tıp disiplini olmadığını, insan kırılganlığını anlamaya çalışan bir alan olduğunu vurguluyor. Böylece okuyucuya akıl hastanelerinin kapalı dünyasında yaşanan gerçekleri yakından görme imkânı sunuyor.

Kitapta yer alan anlatılar çoğu zaman kısa sahneler, gözlemler ve düşünceler üzerinden ilerliyor. Milone, psikotik kriz yaşayan hastaları, intihar riski taşıyan gençleri veya ağır travmalarla mücadele eden insanları anlatırken onların yalnızca hastalıklarını değil, aynı zamanda insanlıklarını da görünür kılıyor. Bu yaklaşım psikiyatrinin soğuk ve teknik bir alan olduğu yönündeki yaygın algıyı sorguluyor. Yazar aynı zamanda doktorların da bu süreçte yoğun bir psikolojik yük taşıdığını gösteriyor. Hastalarla kurulan ilişkiler, başarısızlık korkusu ve bazen kaçınılmaz olan müdahaleler doktorların iç dünyasında derin izler bırakıyor.

Milone kitabın genelinde psikiyatrinin sınırlarını ve etik sorularını tartışıyor. Bir insanı korumak için onu zorla kısıtlamanın yarattığı çelişki, özgürlük ile güvenlik arasındaki gerilim ve ruhsal acının anlaşılması gibi konular metnin merkezinde yer alıyor. Milone bu deneyimleri sade ama yoğun bir anlatımla aktararak okuyucuyu psikiyatrinin en zor alanlarından biriyle yüzleştiriyor. Bu nedenle kitap, ruhsal hastalıkları yalnızca klinik bir sorun olarak değil, aynı zamanda insani ve toplumsal bir mesele olarak düşünmeyi sağlayan önemli bir tanıklık niteliği taşıyor.

Paolo Milone — İnsanları Bağlama Sanatı
Çeviren: Hande Kınacı • Okuyanus Yayınları
Psikiyatri • 212 sayfa • 2026

Daniel N. Stern — Bebeğin Kişilerarası Dünyası (2026)

Daniel N. Stern’ün bu çalışması, bebeklerin psikolojik gelişimini klasik psikanalitik modellerden farklı bir bakışla ele alıyor. Stern, bebeklerin doğumdan sonra uzun süre pasif ve ilişkisiz varlıklar olmadığını, aksine erken dönemden itibaren çevreleriyle aktif bir ilişki kurduklarını gösteriyor. Gelişim psikolojisi araştırmalarına ve kendi klinik gözlemlerine dayanan Stern, bebeğin zihinsel dünyasının baştan itibaren ilişkiler içinde şekillendiğini anlatıyor. Bebekler yüz ifadelerine, ses tonlarına ve ritimlere duyarlı tepkiler veriyor; böylece anne veya bakım verenle kurulan etkileşimler erken psikolojik gelişimin temelini oluşturuyor. Stern bu süreçte bebeğin kendilik duygusunun aşamalı biçimde ortaya çıktığını açıklıyor ve erken etkileşimlerin duygusal gelişim açısından belirleyici bir rol oynadığını vurguluyor.

Kitapta Stern, bebek gelişimini farklı “kendilik duyusu” aşamaları üzerinden yorumluyor. Yaşamın ilk aylarında ortaya çıkan “ortaya çıkan kendilik” deneyimi, bebeğin beden duyumları ve algıları arasında bir bütünlük kurmasını sağlıyor. Ardından “çekirdek kendilik” gelişiyor ve bebek kendi eylemlerinin sonuçlarını fark etmeye başlıyor. Daha sonra “öznel kendilik” aşaması oluşuyor; bu aşamada bebek başkalarının da duygulara ve niyetlere sahip olduğunu kavramaya başlıyor. Son olarak dilin gelişmesiyle birlikte “sözel kendilik” ortaya çıkıyor ve çocuk sosyal dünyayı dil aracılığıyla anlamlandırmaya başlıyor. Stern bu aşamaların birbirini ortadan kaldırmadığını, aksine yaşam boyunca birlikte varlığını sürdürdüğünü anlatıyor.

Stern kitabın genelinde bebek ile bakım veren arasındaki karşılıklı etkileşimin gelişim sürecinin merkezinde yer aldığını gösteriyor. Yüz ifadeleri, dokunuşlar ve ses tonları gibi küçük etkileşimler bebeğin duygusal düzenleme becerilerini biçimlendiriyor. Stern bu mikro etkileşimlerin daha sonraki ilişkilerin temellerini oluşturduğunu savunuyor. Bu yaklaşım psikanaliz ile gelişim psikolojisi arasında yeni bir köprü kuruyor ve erken çocukluk araştırmalarına önemli katkı sağlıyor. Bu nedenle ‘Bebeğin Kişilerarası Dünyası’ (‘The Interpersonal World of the Infant’), bebeklerin sosyal ve duygusal gelişimini anlamak isteyen araştırmacılar ve klinisyenler için alanın en etkili çalışmalarından biri olarak kabul ediliyor.

Daniel N. Stern — Bebeğin Kişilerarası Dünyası
Çeviren: Işık Doğangün • İş Kültür Yayınları
Psikanaliz • 288 sayfa • 2026

Masud Khan — Düşkün Bir Psikanalistin Günlüğü (2026)

Bu kitap, Masud Khan’ın 1967–1972 yılları arasında tuttuğu defterlerinden oluşuyor ve psikanalizin yalnızca hastayı değil, analistin kendisini de nasıl açığa çıkardığını gösteriyor. Bu metinlerde okur, sıradan klinik notlardan fazlasıyla karşılaşıyor; bastırılmış arzular, kör noktalar, otorite sarhoşluğu ve giderek belirginleşen bir içsel çözülme tabloyu belirliyor.

Khan, bir dönem D. W. Winnicott’un en yakın çevresinde yer alan, İngiliz psikanaliz geleneğinin parlak fakat tartışmalı figürlerinden biri olarak beliriyor. Günlükler, onun hem yaratıcı sezgilerini hem de etik sınırları zorlayan davranışlarını yan yana sunuyor. Aktarım ve karşı-aktarım süreçlerini kaydederken, analist koltuğunun sağladığı iktidarın nasıl baş döndürücü bir etki yaratabildiğini gösteriyor. Böylece psikanalitik pratiğin steril, tarafsız ve ahlaki açıdan dokunulmaz bir alan olmadığı açığa çıkıyor.

Metinler, bir savunma ya da itiraf olarak kurgulanmıyor; daha çok filtresiz bir iç bakış niteliği taşıyor. Khan başkalarını analiz ederken kendisini nasıl gözden kaçırabildiğini, narsisizmin ve kişisel istikrarsızlığın mesleki konumunu nasıl aşındırdığını fark ettiriyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bireysel bir düşüş hikâyesi değil, bir mesleğin kör noktalarına dair rahatsız edici bir belge olarak okunuyor.

Yer yer sivri, saldırgan ve öfke dolu bir üslup taşıyan günlükler, aynı zamanda zekâ parıltıları ve keskin içgörüler barındırıyor. Psikanalizi idealize eden anlatılara karşı güçlü bir itiraz geliştiriyor ve onu iktidar ilişkileriyle, zaaflarla ve etik gerilimlerle örülü insani bir alan olarak konumlandırıyor.

‘Düşkün Bir Psikanalistin Günlüğü: Masud Khan’ın Not Defterleri 1967-1972’ (‘Diary of a Fallen Psychoanalyst: The Work Books of Masud Khan 1967–1972′), psikanalizin aynaya bakmaya cesaret ettiği nadir anlardan birini temsil ediyor. Khan’ı aklamıyor ya da mahkûm etmiyor; onu çelişkileriyle birlikte gösteriyor ve okuru hem analistle hem de psikanalizin kendisiyle yüzleşmeye çağırıyor.

Masud Khan — Düşkün Bir Psikanalistin Günlüğü: Masud Khan’ın Not Defterleri 1967-1972
Editör: Steven Kuchuck, Linda B. Hopkins
Çeviren: Sibel Eraltan • Okuyanus Yayınları
Psikanaliz • 548 sayfa • 2026