Todd McGowan — Neden Kendimizi Bulmaya Çalışmamalıyız (2026)

Todd McGowan’ın bu eseri, günümüzün en yaygın kişisel gelişim söylemlerinden birini hedef alıyor: İnsanların mutlu ve özgür olabilmeleri için önce “gerçek benliklerini bulmaları” gerektiği fikrini. McGowan’a göre bu düşünce hem psikolojik hem de siyasal açıdan yanıltıcıdır. İnsan, özünde tamamlanmış ve keşfedilmeyi bekleyen bir kimliğe sahip değildir; aksine eksiklik, çelişki ve yabancılaşma insan olmanın ayrılmaz parçalarıdır. Dolayısıyla yabancılaşmadan kurtulmaya çalışmak yerine onu kabullenmek, daha özgür ve yaratıcı bir yaşamın önkoşuludur.

Kitabın kuramsal omurgasını Hegel, Marx, Freud ve özellikle Lacan oluşturuyor. McGowan, Hegel’in olumsuzluk anlayışını, Marx’ın yabancılaşma çözümlemesini ve Lacan’ın öznenin bölünmüş yapısına ilişkin görüşlerini bir araya getirerek yabancılaşmanın yalnızca kapitalist toplumun yarattığı geçici bir sorun olmadığını savunuyor. Ona göre insanın kendisiyle tam bir uyum içinde olduğu varsayılan “kayıp bütünlük” hiçbir zaman var olmamıştır. Bu nedenle yabancılaşmayı ortadan kaldırmayı vaat eden ideolojiler, aslında gerçekleşmesi imkânsız bir özlemi pazarlamaktadır.

McGowan, kişisel gelişim kültürünü, tüketim toplumunu ve kimlik siyasetinin bazı biçimlerini bu perspektiften eleştiriyor. Sürekli kendini geliştirmeyi, potansiyelini gerçekleştirmeyi ve “gerçek benliğini” keşfetmeyi telkin eden anlayışların bireyi özgürleştirmek yerine hiç bitmeyen bir tatminsizlik döngüsüne sürüklediğini ileri sürüyor. Kapitalizm de tam olarak bu eksiklik duygusunu kullanarak yeni arzular ve yeni tüketim ihtiyaçları üretiyor. Oysa insanın eksikliği giderilecek bir kusur değil, yaşamını anlamlı ve yaratıcı kılan temel koşuldur.

‘Neden Kendimizi Bulmaya Çalışmamalıyız: Yabancılaşmayı Benimsemek’ (‘Embracing Alienation: Why We Souldn’t Try to Find Ourselves’), yalnızca felsefi bir tartışma yürütmekle kalmıyor; Shakespeare’in oyunlarından sinema filmlerine, edebiyattan gündelik yaşam örneklerine kadar uzanan geniş bir kültürel malzemeden yararlanıyor. McGowan, bu örnekler aracılığıyla arzunun, kimliğin ve toplumsal ilişkilerin yabancılaşma olmaksızın düşünülemeyeceğini gösteriyor. Ona göre insanı insan yapan şey, kendisiyle tam anlamıyla özdeşleşmesi değil, kendisine daima belirli bir mesafeden bakabilmesidir.

Sonuç olarak ‘Neden Kendimizi Bulmaya Çalışmamalıyız’, yabancılaşmayı aşılması gereken bir hastalık olarak değil, özgürlüğün, yaratıcılığın ve etik sorumluluğun kaynağı olarak yeniden değerlendiren güçlü bir felsefi ve psikanalitik yorum sunuyor. McGowan, okuru “kendini bulma” idealini terk etmeye; bunun yerine eksiklikle yaşamayı, yabancılaşmayı benimsemeyi ve tamlığa duyulan özlemin ötesinde daha gerçekçi bir özgürlük anlayışı geliştirmeye davet ediyor. Bu yönüyle eser, kişisel gelişim kültürüne olduğu kadar çağdaş siyaset ve kapitalizm eleştirisine de özgün bir katkı niteliğinde.

Todd McGowan — Neden Kendimizi Bulmaya Çalışmamalıyız: Yabancılaşmayı Benimsemek
Çeviren: Erkal Ünal • Axis Yayınları
Psikanaliz • 239 sayfa • 2026

Stephen Mitchell, Margaret Black — Freud ve Sonrası (2026)

 

Stephen A. Mitchell ve Margaret J. Black’ın bu çalışması, psikanalitik düşüncenin Freud’dan sonraki gelişimini tek tek kuramcıların görüşlerini sıralayarak değil, birbirleriyle tartışan ve birbirlerini dönüştüren kuramsal gelenekler üzerinden izliyor. Freud’un başlangıç noktası olarak seçilmesi, yalnızca psikanalizin kurucusu olmasıyla değil, çağdaş psikanalitik düşüncenin hâlâ onun kavramlarıyla hesaplaşarak gelişmesiyle açıklanıyor. ‘Freud ve Sonrası’ (‘Freud and Beyond’), Freud’un düşüncesini tarihsel bağlamı içinde ele alırken sonraki yaklaşımların hangi sorunlara cevap olarak ortaya çıktığını gösteriyor.

Kitabın ilk bölümleri Freud’un temel kuramını ve klinik anlayışını ortaya koyuyor. Bilinçdışı, çatışma, dürtü, savunma, aktarım ve çocukluk deneyimlerinin ruhsal yaşam üzerindeki etkisi gibi kavramlar, psikanalizin sonraki gelişimini belirleyen temel taşlar olarak ele alınıyor. Ancak Mitchell ve Black, Freud’un düşüncesini değişmez bir öğreti olarak sunmuyor. Tam tersine, Freud’un kendi çalışmalarında bile önemli dönüşümler bulunduğunu ve sonraki psikanalistlerin bu mirasın farklı yönlerini geliştirdiklerini vurguluyor.

Freud sonrasında ortaya çıkan ilk büyük ayrışmalardan biri, Carl Gustav Jung ve Alfred Adler gibi isimlerin Freud’un yaklaşımından kopmalarıyla belirginleşiyor. Ardından Anna Freud ve Melanie Klein üzerinden ego psikolojisi ile nesne ilişkileri kuramının gelişimi izleniyor. Özellikle Klein’ın bebeğin ilk ilişkilerini ve iç dünyasını merkeze alan yaklaşımı, psikanalitik dikkatin yalnızca dürtülerden kişilerarası ilişkilere doğru genişlemesinde önemli bir rol oynuyor. Donald Winnicott ve diğer nesne ilişkileri kuramcılarıyla birlikte anne-bebek ilişkisi, çevrenin rolü, gerçek ve sahte kendilik gibi meseleler daha da öne çıkıyor.

Kitabın önemli bir bölümü, Heinz Kohut’un kendilik psikolojisi ile Otto Kernberg’in yaklaşımını ele alıyor. Kohut, ruhsal yaşamı kendiliğin bütünlüğü ve sürekliliği açısından yeniden düşünürken; Kernberg kişilik örgütlenmesi, bölme ve sınırda kişilik yapılanması gibi konular üzerinde duruyor. Böylece psikanalitik kuram, yalnızca bastırılmış dürtülerin çözümlenmesine dayalı bir model olmaktan çıkıp kişinin kendilik duygusunu ve ilişkilerini nasıl kurduğunu açıklayan daha geniş bir çerçeveye kavuşuyor.

Mitchell ve Black, kişilerarası ve ilişkisel yaklaşımların yükselişini de bu tarihsel dönüşümün devamı olarak değerlendiriyor. Harry Stack Sullivan, Erich Fromm ve benzeri düşünürlerin katkıları üzerinden bireyin ruhsal dünyasının toplumsal ve kişilerarası ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceği gösteriliyor. İlişkisel psikanalizde ise analist ile analizanın birbirinden tamamen bağımsız iki konum olmadığı; terapötik ilişkinin kendisinin analitik çalışmanın önemli bir parçası olduğu fikri öne çıkıyor.

Kitabın ayırt edici yönlerinden biri, kuramsal farklılıkları yalnızca soyut kavramlarla açıklamaması. Yazarlar, farklı ekollerin aynı klinik duruma nasıl farklı biçimlerde yaklaşabileceğini örneklerle gösteriyor. Böylece örneğin bir hastanın kaygısı, aktarımı ya da ilişki sorunları Freudcu, Klein’cı, kendilik psikolojisine dayalı veya ilişkisel bir perspektiften nasıl farklı anlaşılabilir sorusunu somutlaştırıyorlar. Klinik örnekler, kuramlar arasındaki ayrımları görünür kılarken psikanalitik düşüncenin yaşayan ve değişen niteliğini de ortaya koyuyor.

Sonuçta ‘Freud ve Sonrası’, psikanalizi tek bir kurucunun etrafında donmuş bir öğreti olarak değil, Freud’un sorularından hareketle sürekli yeniden şekillenen çoğul bir düşünce alanı olarak sunuyor. Mitchell ve Black’ın temel amacı, farklı ekollerden hangisinin “doğru” olduğunu ilan etmekten çok, her yaklaşımın insan ruhsallığının hangi boyutlarını görünür kıldığını göstermek. Bu nedenle kitap, Freud’dan nesne ilişkilerine, kendilik psikolojisinden kişilerarası ve ilişkisel psikanalize uzanan çizgide modern psikanalitik düşüncenin nasıl genişlediğini anlamak için kapsamlı bir tarihsel ve klinik çerçeve sunuyor.

Stephen A. Mitchell, Margaret J. Black — Freud ve Sonrası: Modern Psikanalitik Düşüncenin Tarihi
Çeviren: Ayhan Eyrilmez • Okuyan Us Yayınları
Psikanaliz • 500 sayfa • 2026

Dany Nobus — Jacques Lacan (2026)

Dany Nobus’un adlı çalışması, Lacan’ı yalnızca soyut kavramları ve karmaşık dili üzerinden değil, psikanalitik pratiğin somut sorunları üzerinden yeniden okuyor. Nobus’un temel iddiası, Lacan’ın Freud’dan kopuşunun çoğu zaman sanıldığından daha sınırlı olduğu; Lacan’ın birçok teorik yeniliğinin aslında Freud’un klinik sorularını yeniden formüle ederek geliştirdiği yönünde. ‘Jacques Lacan: Aktarım, Analistin Arzusu’ (‘Jacques Lacan and the Freudian Practice of Psychoanalysis’), bu nedenle Lacan’ın “Freud’a dönüş”ünü yalnızca teorik bir slogan değil, psikanaliz pratiğinin tanı, aktarım, yorum ve eğitim gibi temel meselelerinde izlenebilen bir yaklaşım olarak ele alıyor.

Nobus, kitabı beş temel konu etrafında kuruyor: tanı, tedavi sırasında analistin konumu, aktarımın yönetimi, yorumun kullanılması ve analitik eğitimin örgütlenmesi. Bu yapı, Lacan’ın düşüncesini kronolojik bir biyografi olarak değil, psikanalistin klinik çalışmasında karşılaştığı sorunlar üzerinden izlemeyi sağlıyor. Yazar, Lacan’ın yayımlanmış metinlerinin yanı sıra seminerleri ve yayımlanmamış çalışmalarını da dikkate alıyor; teorik tartışmaları klinik örneklerle ilişkilendiriyor.

İlk bölüm, “konuşma ve aktarım yoluyla tanı” meselesine odaklanıyor. Nobus burada Lacan’ın nevroz, psikoz ve sapkınlık arasındaki ayrımlarını ele alırken tanının yalnızca belirtileri sınıflandıran bir işlem olmadığını gösteriyor. Lacancı yaklaşımda öznenin konuşması, dili kullanma biçimi ve başkalarıyla kurduğu ilişki, ruhsal yapının anlaşılmasında belirleyici önem taşıyor. Tanı aynı zamanda tedavinin nasıl yürütüleceğini ve analistin hastayla ilişkide hangi konumu alacağını belirleyen dinamik bir süreç hâline geliyor.

İkinci bölümde soru daha doğrudan biçimde “Analist ne ister?” sorusuna dönüşüyor. Nobus, analistin kişisel arzularının tedavi sürecine müdahale etmemesi gerektiği fikrini Lacan’ın analistin arzusu kavramıyla ilişkilendiriyor. Buradaki mesele analistin arzusuz olması değil; kendi taleplerini ve öznel beklentilerini analizanın üzerinde belirleyici hâle getirmeden, psikanalitik çalışmanın özgül amacına uygun bir konumu koruyabilmesi. Böylece analistin konumu, yalnızca teknik bir mesele olmaktan çıkıp psikanalitik etiğin merkezine yerleşiyor.

Üçüncü bölüm aktarımın stratejilerine ayrılıyor. Freudcu psikanalizde olduğu gibi Lacan için de aktarım, hastanın analiste yönelik duygularının basit bir yansıması değildir. Analitik ilişkinin kendisi bilinçdışının işleyişinin ortaya çıktığı temel alanlardan biridir. Nobus, Lacan’ın aktarımı nasıl kavramsallaştırdığını ve analistin bu ilişkiyi nasıl yönetmesi gerektiğini incelerken, aktarımın analistin hastaya hazır anlamlar sunması için değil, öznenin kendi arzusuyla ve bilinçdışıyla karşılaşabilmesi için kullanılması gerektiğini gösteriyor. Kitabın bu bölümünde Lacan’ın “öznenin bildiği varsayılan özne” kavramı etrafındaki aktarım anlayışı da önem kazanıyor.

Dördüncü bölüm yorumun taktikleri üzerine kuruluyor. Nobus burada Lacancı yorumun, hastanın söylediklerini açıklamak veya ona doğru anlamı bildirmek olmadığını vurguluyor. Yorum, bilinçdışının dilsel yapısını dikkate alan ve öznenin söyleminde bir kesinti ya da yeni bir bağlantı yaratabilen müdahaledir. Bu nedenle yorumun değeri, ne kadar kapsamlı bir açıklama sunduğundan çok, analizanın kendi sözleri ve arzusu üzerinde yeni bir düşünme alanı açıp açmadığıyla ilgilidir. Lacan’ın gösteren, anlam, metafor ve metonimi üzerine düşünceleri burada doğrudan klinik pratiğe bağlanıyor.

Beşinci bölüm ise “analizi yetkilendirme” meselesini, yani kimin psikanalist olabileceği ve psikanalitik eğitimin nasıl örgütlenmesi gerektiği sorununu ele alıyor. Nobus, Lacan’ın psikanalitik eğitimin kurumsal yapısına yönelik eleştirilerini ve analistin oluşumunda kişisel analiz, süpervizyon ve kurumsal otoritenin rollerini inceliyor. Böylece kitap, psikanalizin yalnızca klinik bir teknik olmadığını; aynı zamanda kendi bilgisini, otoritesini ve uygulayıcılarını nasıl ürettiği konusunda sürekli sorgulanması gereken bir pratik olduğunu ortaya koyuyor. Kitabın sonunda ayrıca Lacan’ın eserlerinin İngilizce kapsamlı bibliyografyası ve kronoloji yer alıyor.

Sonuç olarak Nobus’un çalışması, Lacan’ı Freud’dan kopmuş bir teorisyen olarak değil, Freudcu psikanalizin temel klinik problemlerini radikalleştirerek yeniden düşünen bir psikanalist olarak konumlandırıyor. Aktarım, analistin arzusu, tanı, yorum ve eğitim gibi meseleleri birbirinden kopuk kavramlar olarak değil, analitik pratiğin nasıl mümkün olduğu sorusunun farklı boyutları olarak bir araya getiriyor. Bu yönüyle kitap, Lacan’ın kavramlarını yalnızca açıklamakla kalmayıp onların klinik pratikte ne anlama geldiğini göstermeye çalışan sistematik bir Lacan okuması sunuyor. Yalnızca psikoloji ve psikiyatri alanındaki uzmanlara değil, Lacan’ı daha erişilebilir bir çerçeveden tanımak isteyenlere önerilir.

Dany Nobus — Jacques Lacan: Aktarım, Analistin Arzusu, Yorum
Çeviren: Ece Aşıroğlu • Axis Yayınları
Psikanaliz • 424 sayfa • 2026

Adam Phillips — Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet (2026)

 

Adam Phillips’in bu kitabı, insanın ölçülülük ile aşırılık arasında kurmaya çalıştığı dengeyi psikolojik, felsefi ve edebî bir perspektiften sorgulayan denemelerden oluşuyor. Phillips, aşırılığı yalnızca bağımlılık, öfke ya da fanatizm gibi uç davranışlarla sınırlamıyor; aksine “normal” olma arzusunun da kimi zaman en büyük aşırılıklardan biri olabileceğini öne sürüyor. Ona göre insan yaşamı, arzularını bastırma ile onlara teslim olma arasında sürekli salınan kırılgan bir denge arayışıdır ve “yeterli olanın” ne olduğuna dair kesin bir ölçüt bulunmuyor.

Kitabın temel sorusu, insanların neden aşırılıklardan hem büyülendiği hem de korktuğudur. Phillips, başkalarının aşırı davranışlarını kolayca kınarken kendi tutkularını çoğu zaman meşru gördüğümüzü gösteriyor. Yeme, içme, para, cinsellik, güç, din ya da siyaset gibi alanlarda ortaya çıkan aşırılıkların yalnızca bireysel irade zayıflığından kaynaklanmadığını; bunların bastırılmış arzular, korkular ve toplumsal beklentilerle iç içe geçtiğini savunuyor. Böylece aşırılık, ahlaki bir kusurdan çok insan olmanın temel çelişkilerini görünür kılan bir pencereye dönüşüyor.

Phillips, bu tartışmayı psikanalitik kuramın yanı sıra Shakespeare, masallar ve klasik edebiyat üzerinden yürütüyor. III. Richard, Külkedisi ve diğer edebî karakterler aracılığıyla kıskançlık, hırs, eksiklik duygusu, öfke ve arzu gibi insani deneyimleri yeniden yorumluyor. Özellikle masalların ve klasik anlatıların yalnızca ahlaki dersler vermediğini, bilinçdışı arzuların ve çatışmaların sembolik ifadeleri olduğunu gösteriyor. Ona göre çocuklukta öğrenilen “iyi” ve “kötü” davranış kalıpları yetişkin yaşamında da arzularımızı biçimlendirmeye devam ediyor.

‘Aşırılık Üzerine’ (‘On Balance’), mutluluğun da eleştirel bir değerlendirmesini sunuyor. Phillips, çağdaş kültürün mutluluğu sürekli ulaşılması gereken bir hedef olarak yüceltmesini sorguluyor; insan yaşamının yalnızca huzur ve tatminden ibaret olmadığını, merakın, çatışmanın, hayal kırıklığının ve eksikliğin de yaratıcı bir yaşamın vazgeçilmez parçaları olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle denge, bütün arzuları bastırmak ya da her isteği sınırsızca tatmin etmek anlamına gelmiyor; kişinin kendi arzularıyla daha bilinçli ve esnek bir ilişki kurabilmesini ifade ediyor.

Sonuç olarak ‘Aşırılık Üzerine’, aşırılığı ortadan kaldırılması gereken bir sapma olarak değil, insan doğasının temel gerilimlerini anlamaya imkân veren bir deneyim olarak ele alıyor. Phillips, okura hazır reçeteler sunmak yerine, “Ne zaman yeterince istiyoruz?”, “Neden başkalarının aşırılıklarından rahatsız oluyoruz?” ve “Daha dengeli bir yaşam gerçekten mümkün mü?” gibi sorular etrafında düşünme çağrısı yapıyor. Böylece kitap, ölçülülük ile aşırılık arasındaki sınırın sanıldığından çok daha belirsiz olduğunu gösterirken, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin karmaşıklığını psikoloji, edebiyat ve felsefenin kesişiminde yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor.

Adam Phillips — Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet
Çeviren: Aydın Çavdar • Ayrıntı Yayınları
Psikanaliz • 240 sayfa • 2026

Kolektif — Gerçek ve Sanal (2026)

Dijital teknolojiler yalnızca gündelik yaşamı değil, gerçeklik algımızı, benlik deneyimimizi ve insan ilişkilerini de yeniden biçimlendiriyor. ‘Gerçek ve Sanal’, psikanalitik bakış açısıyla dijital çağın ortaya çıkardığı bu yeni dünyayı çok yönlü biçimde ele alıyor. Sanal ortamların, ekranların, yapay zekânın ve çevrimiçi etkileşimlerin bireyin ruhsallığı üzerindeki etkilerini incelerken, gerçek ile sanal arasındaki sınırların nasıl giderek geçirgen hâle geldiğini tartışıyor.

Kitapta dijital teknolojilerin çocukluk ve ergenlik gelişiminden psikoterapi uygulamalarına, sosyal medya kültüründen bilgisayar oyunlarına, yapay zekâdan çevrimiçi analize kadar uzanan geniş bir konu yelpazesi değerlendiriliyor. Ekranla kurulan ilişkinin ruhsal yaşamdaki yeri, dijital bağımlılık, “like” ekonomisi, sanal kimliklerin benlik oluşumuna etkisi ve makineyle kurulan yeni ilişki biçimleri, psikanalizin kavramsal araçlarıyla yeniden yorumlanıyor.

Eser, yalnızca dijital dünyanın doğurduğu yeni ruhsal deneyimleri açıklamakla yetinmiyor; aynı zamanda sanallığın gerçekten bütünüyle ayrı bir alan olup olmadığını da sorguluyor. Çevrimiçi psikoterapinin doğası, yapay zekânın ruhsallıkla ilişkisi, ultrason teknolojisinin ebeveynlik deneyimini nasıl dönüştürdüğü ve psikanaliz ile fiziğin kesişim noktaları gibi özgün başlıklar üzerinden, dijital çağın insanı ve gerçeklik anlayışı üzerine yeni düşünme yolları öneriyor.

Farklı disiplinlerden uzmanların katkılarıyla hazırlanan ‘Gerçek ve Sanal’, dijital teknolojilerin yaşamın merkezine yerleştiği günümüzde, insan zihni, kimliği ve ilişkileri üzerine yürütülen güncel tartışmaları psikanalitik bir perspektifle bir araya getirerek, okuru gerçek ile sanal arasındaki giderek belirsizleşen sınırları yeniden düşünmeye davet ediyor.

Kitapta yazıları yer alan isimler ise şöyle: Sezai Halifeoğlu, Serge Tisseron, Talat Parman, Daniel Marcelli, Neslihan Zabcı, Aziz Zambak, Oğuzhan Nacak, Ali Algın Köşkdere, Gamze Özçürümez Bilgili, Bilal Ersoy, Alexandre Morel, Petek Halman Kara, Selin Demet, Ayşe Yıldız ve Naci Doruk Çakmak.

Kolektif — Gerçek ve Sanal
• Yapı Kredi Yayınları
Psikanaliz • 224 sayfa • 2026

Janine Chasseguet-Smirgel — Dünyanın Aynası Olarak Beden (2026)

Janine Chasseguet-Smirgel ‘Dünyanın Aynası Olarak Beden’ adlı eserinde bedeni yalnızca biyolojik bir gerçeklik olarak değil, ruhsallık ile toplumsal dönüşümlerin kesiştiği simgesel bir alan olarak ele alıyor. Freudcu psikanalizin temel kavramlarından hareket eden yazar, modern insanın bedenle kurduğu ilişkinin, uygarlığın krizlerini, ideolojik çatışmalarını ve kültürel yönelimlerini yansıttığını savunuyor. Ona göre beden, arzuların, korkuların ve toplumsal krizlerin en görünür hale geldiği aynadır.

‘Dünyanın Aynası Olarak Beden’ (‘Le Corps Comme Miroir du Monde’), bireysel psikoloji ile kültür arasındaki bağları çok katmanlı biçimde inceliyor. Chasseguet-Smirgel, narsisizm, cinsellik, saldırganlık ve kimlik arayışı gibi psikanalitik temaların yalnızca bireysel deneyimlere değil, modern toplumun siyasal ve kültürel yapısına da yön verdiğini gösteriyor. Bedene yönelik saplantılar, güzellik idealleri, şiddet ve kendini dönüştürme arzusu, çağdaş dünyanın ruhsal yapısını anlamanın anahtarları olarak değerlendiriliyor.

Yazar, Michel Foucault, Yukio Mishima ve Pier Paolo Pasolini gibi düşünür ve sanatçıların eserlerini psikanalitik bir bakışla yeniden yorumlayarak bedenin iktidar, cinsellik ve ölümle kurduğu ilişkileri tartışıyor. Bu okumalar aracılığıyla modern kültürde bedenin hem özgürleşmenin hem de denetimin nesnesi hâline gelişini; bireyin kendisini ifade etme çabasıyla toplumsal normların baskısı arasındaki gerilimi ortaya koyuyor. Beden üzerindeki müdahalelerin yalnızca kişisel tercihler değil, aynı zamanda kültürel ve ideolojik anlamlar taşıdığını vurguluyor.

Eserde kadınlık, annelik, cinsel kimlik ve biyoteknoloji gibi güncel meseleler de psikanalitik perspektifle ele alınıyor. Chasseguet-Smirgel, teknolojik gelişmelerin ve beden üzerinde giderek artan tasarruf imkânlarının insanın kendisini algılama biçimini değiştirdiğini savunurken, bu dönüşümün beraberinde yeni etik ve psikolojik sorunlar getirdiğini ileri sürüyor. Bedenin doğal sınırlarını aşma arzusu ile insanın kökenine ve bütünlüğüne ilişkin fantaziler arasındaki ilişkiyi ayrıntılı biçimde inceliyor.

Kitabın temel savlarından biri, uygarlığın krizlerinin önce beden üzerinde görünür hâle geldiğidir. Yazar, bedenin parçalanmasına, dönüştürülmesine ya da mutlak biçimde denetlenmesine yönelik eğilimlerin, yalnızca bireysel dürtülerle açıklanamayacağını; bunların aynı zamanda modern dünyanın anlam krizini ve toplumsal çözülmelerini yansıttığını öne sürüyor. Bu nedenle beden, günümüzün en önemli ideolojik ve kültürel mücadele alanlarından biri olarak değerlendiriliyor.

‘Dünyanın Aynası Olarak Beden’, psikanalizi felsefe, siyaset ve kültür eleştirisiyle buluşturan disiplinlerarası bir çalışma niteliğinde. Chasseguet-Smirgel, Freudcu kuramı çağdaş dünyanın sorunlarını anlamak için yeniden yorumlarken, bedenin yalnızca bireyin değil, içinde yaşadığı toplumun da aynası olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, modern kültürü, kimlik siyasetlerini ve beden politikalarını psikanalitik bir çerçevede değerlendirmek isteyen okurlar için güçlü ve düşündürücü bir kaynak.

Janine Chasseguet-Smirgel — Dünyanın Aynası Olarak Beden
Çeviren: Sertaç Canbolat • Minotor Kitap
Psikanaliz • 240 sayfa • 2026

Rudi Vermote — Bion’u Okumak (2026)

Rudi Vermote’nin bu eseri, psikanalizin en özgün kuramcılarından biri olan Wilfred Ruprecht Bion’un düşünsel gelişimini kronolojik bir düzen içinde ele alan kapsamlı bir inceleme. Bion’un farklı dönemlerde kaleme aldığı eserleri tek tek değerlendiren Vermote, yalnızca temel kavramları açıklamakla yetinmiyor; bu kavramların ortaya çıkış koşullarını, birbirleriyle ilişkilerini ve psikanalitik kuram üzerindeki uzun vadeli etkilerini de ayrıntılı biçimde inceliyor. Böylece Bion’un ilk bakışta karmaşık görünen kuramsal dünyasını sistemli ve anlaşılır bir çerçeve içinde yeniden kuruyor.

‘Bion’u Okumak’ (‘Reading Bion’), Bion’un düşüncesini klasik psikanalitik geleneğin içinde konumlandırarak onun özellikle nesne ilişkileri kuramı, grup psikolojisi ve düşünmenin doğasına ilişkin katkılarının nasıl şekillendiğini gösteriyor. Freud ve Melanie Klein’dan devraldığı mirası eleştirel biçimde yeniden yorumlayan Bion’un, zihnin gelişimini yalnızca içgüdüler üzerinden değil, düşüncenin oluşumu, deneyimin işlenmesi ve duygusal yaşantının anlamlandırılması süreçleri üzerinden ele aldığı vurgulanıyor. Böylece psikanalizin odağını semptomlardan çok zihnin düşünme kapasitesine yönelten yaklaşımının önemi açıklanıyor.

Vermote, Bion’un en etkili kavramlarını ayrıntılarıyla ele alıyor. Beta öğeleri ve alfa işlevi, kapsama (container–contained) ilişkisi, düşüncelerin ortaya çıkışı, bilgiye yönelme arzusu, “O” kavramı, negatif kapasite ve bellekten ya da arzudan bağımsız dinleme gibi fikirlerin birbirini tamamlayan yönlerini açıklıyor. Bu kavramların yalnızca kuramsal açıklamalar olmadığını; analitik ilişkinin içinde sürekli işleyen dinamikleri anlamaya yönelik klinik araçlar olduğunu gösteriyor. Okur, bu sayede Bion’un soyut görünen terminolojisinin terapi pratiğinde nasıl karşılık bulduğunu daha açık biçimde kavrıyor.

Kitap ayrıca Bion’un düşüncelerindeki dönüşümleri de izliyor. Erken dönem grup dinamikleri çalışmalarından başlayarak psikotik süreçlere ilişkin araştırmalarına, oradan da bilgi, hakikat ve zihinsel dönüşüm üzerine geliştirdiği daha felsefi yaklaşımlara uzanan çizgi ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor. Vermote, bu değişimlerin rastlantısal olmadığını; Bion’un yaşamı boyunca zihnin bilinmeyen yönlerini anlama çabasının doğal bir devamı olduğunu savunuyor. Böylece farklı dönemlerde yazılmış eserler arasında güçlü bir düşünsel süreklilik bulunduğunu ortaya koyuyor.

‘Bion’u Okumak’, yalnızca Bion’un eserlerini tanıtan bir rehber olmanın ötesine geçerek onun kuramını tarihsel, felsefi ve klinik bağlamlarıyla birlikte değerlendiren kapsamlı bir başvuru kaynağı. Psikanalitik düşüncenin en etkili isimlerinden birinin karmaşık fikirlerini anlaşılır hâle getirirken, bu fikirlerin çağdaş psikoterapi, psikopatoloji ve zihin felsefesi açısından neden hâlâ belirleyici olduğunu da gösteriyor. Bu yönüyle eser, hem Bion’u ilk kez okuyacaklar hem de onun çalışmalarını daha derinlikli biçimde anlamak isteyenler için güçlü bir kılavuz niteliği taşıyor.

Rudi Vermote — Bion’u Okumak
Çeviren: Gülin Ekinci • Minotor Kitap
Psikanaliz • 496 sayfa • 2026

Ann Yeoman, Kevin Lu — Jung’un Dünyası (2026)

Ann Yeoman ve Kevin Lu’nun bu çalışması, Carl Gustav Jung’un yirmi cilde yayılan kapsamlı eserlerini anlaşılır bir yol haritası hâline getirerek okuru analitik psikolojinin temel kavramlarıyla tanıştırıyor. ‘Jung’un Dünyası: Jung’un Düşünce Evreni ve Eserlerine Giriş’ (‘C. G. Jung’s Collected Works’), Jung’un düşüncelerini yalnızca açıklamakla yetinmiyor; bu fikirlerin hangi tarihsel, bilimsel ve kişisel deneyimlerden doğduğunu da gösteriyor. Böylece Jung’un kuramlarını birbirinden kopuk kavramlar olarak değil, zaman içinde gelişen bütünlüklü bir düşünce sistemi olarak ele alıyor.

İlk bölümlerde Jung’un öğrencilik yılları, psikiyatri alanındaki çalışmaları ve özellikle Kelime Çağrışım Deneyi üzerinde duruluyor. Bu deneyler sayesinde Jung, bilinçdışının yalnızca bastırılmış içeriklerden oluşmadığını, duygu yüklü “kompleksler” tarafından da şekillendirildiğini ortaya koyuyor. Kompleksler, bireyin davranışlarını çoğu zaman farkında olmadan etkileyen psikolojik düğümler olarak tanımlanıyor. Kitap, ebeveyn ilişkilerinin ve erken deneyimlerin bu yapıların oluşumundaki rolünü ayrıntılı biçimde inceliyor.

Eserin önemli bir kısmı Jung ile Freud arasındaki ilişkiye ayrılıyor. Başlangıçta yakın bir işbirliği içinde çalışan iki düşünürün zamanla farklı yönlere savrulduğu gösteriliyor. Freud daha çok cinsellik ve dürtülere odaklanırken, Jung insan ruhunun mitolojik, kültürel ve sembolik boyutlarına yöneliyor. Bu ayrışma Jung’un kendi özgün kuramlarını geliştirmesinin önünü açıyor. İçedönüklük ve dışadönüklük kavramlarıyla birlikte psikolojik tipler kuramı da bu süreçte şekilleniyor.

Kitabın merkezinde Jung’un psişe modeli yer alıyor. Ego, persona, gölge ve kişisel bilinçdışı gibi kavramlar, insan kişiliğinin farklı katmanlarını açıklamak için kullanılıyor. Özellikle gölge kavramı, bireyin kabul etmek istemediği yönlerini temsil ediyor. Bunun ötesinde Jung, tüm insanlığın ortak mirası olarak gördüğü kolektif bilinçdışını tanımlıyor. Arketipler, kahraman figürü, anima, animus ve kendilik gibi yapılar bu ortak psikolojik zeminden doğuyor. Yazarlar, bu kavramların yalnızca bireysel psikolojiyi değil, dinleri, sanat eserlerini ve toplumsal davranışları da anlamaya yardımcı olduğunu vurguluyor.

Son bölümlerde bireyleşme süreci Jung düşüncesinin doruk noktası olarak ele alınıyor. Bireyleşme, kişinin bilinçli ve bilinçdışı yönlerini uzlaştırarak daha bütün bir benliğe ulaşmasını ifade ediyor. Rüyalar, etkin imgelem çalışmaları ve eşzamanlılık gibi olgular bu yolculuğun araçları olarak değerlendiriliyor. Ünlü altın bokböceği örneğinde olduğu gibi eşzamanlılık, nedensel bağ taşımayan fakat anlamlı biçimde kesişen olayları açıklıyor.

Sonuç olarak kitap, Jung’un insan ruhunu psikoloji, mitoloji, tarih, din ve kültürle birlikte ele alan yaklaşımını sistemli biçimde özetliyor; onun düşüncesinin neden modern psikolojinin en etkili ve en tartışmalı miraslarından biri olmaya devam ettiğini gösteriyor.

Ann Yeoman, Kevin Lu — Jung’un Dünyası: Jung’un Düşünce Evreni ve Eserlerine Giriş
Çeviren: Gizem Karahasanoğlu • Doğan Kitap
Psikanaliz • 320 sayfa • 2026

Adrian Johnston — Sonsuz Hırs (2026)

Adrian Johnston bu kitabında, kapitalizme yönelik yaygın açıklamalardan birini sorguluyor: Kapitalizmin insan doğasındaki bencillik ve açgözlülükten kaynaklandığı düşüncesini. Yaygın görüşe göre insanlar doğal olarak daha fazla kazanmak, sahip olmak ve rakiplerini geride bırakmak ister; kapitalizm de bu eğilimlerin ekonomik sisteme dönüşmüş hâlidir. Johnston ise bu açıklamanın hem teorik hem de tarihsel olarak yetersiz olduğunu savunuyor. Ona göre kapitalizmin işleyişini anlamak için insan psikolojisinden çok, sermayenin kendi hareket mantığına bakmak gerekiyor. Kitap bu nedenle kapitalizmi insanların arzularının bir ürünü olarak değil, insanları aşan ve onları kendi mantığına tabi kılan bir süreç olarak inceliyor.

‘Sonsuz Hırs’ (‘Infinite Greed’), analizinin temelini Karl Marx ile Jacques Lacan arasında kurduğu ilişkiye dayandırıyor. Marx’ın sermaye birikimi teorisinde sermaye, yalnızca para veya mülkiyet değildir; sürekli genişlemek zorunda olan bir hareket biçimidir. Sermaye duramaz, kendisini sürekli yeniden üretmek ve büyütmek zorundadır. Johnston, bu dinamiği Lacan’ın dürtü kavramıyla birlikte ele alıyor. Lacan’ın dürtüsü belirli bir nesneye ulaşınca tatmin olan bir istek değildir; tersine, sürekli kendi hareketini tekrar eden ve hiçbir zaman nihai doyuma ulaşmayan bir süreçtir. Johnston’a göre kapitalizm de tam olarak böyle işler. Amaç görünüşte kâr elde etmek olsa da sistemin asıl hedefi daha fazla büyümek, daha fazla birikmek ve hareketini sürdürmektir.

Kitabın temel iddialarından biri, açgözlülüğün insanın doğal içgüdüsü olmadığıdır. Johnston, insanların doğuştan sınırsız birikim arzusuna sahip oldukları fikrini reddediyor. Tarihin büyük bölümünde insanlar ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde üretmiş ve yaşamışlardır. Sonsuz büyüme ve sınırsız birikim fikri belirli bir ekonomik sistemin ürünüdür. Bu nedenle kapitalizmi insan doğasının kaçınılmaz sonucu olarak görmek, sistemin tarihsel ve toplumsal özelliklerini gizliyor. Yazar, kapitalizmin insan bencilliğini yaratıp teşvik ettiğini, ardından da bu davranışları kendi doğal temeliymiş gibi sunduğunu öne sürüyor.

Johnston ayrıca kapitalizmin neden bu kadar dayanıklı olduğunu açıklamaya çalışıyor. Sistem sık sık krizler üretmesine, eşitsizlikleri derinleştirmesine ve milyonlarca insan için güvensizlik yaratmasına rağmen varlığını sürdürüyor. Bunun nedeni yalnızca ekonomik çıkarlar değil; insanların arzularının da sistem tarafından şekillendirilmesi. Kapitalizm, bireylere sürekli eksiklik duygusu aşılayarak yeni tüketim biçimleri ve yeni beklentiler üretiyor. Böylece insanlar çoğu zaman kendilerini tatmin etmeyen bir düzeni yeniden üretmeye katkıda bulunuyor.

Kitap boyunca kapitalizm, kişisel niyetlerden bağımsız işleyen bir makineye benzetiliyor. Bu makine, onu yönetenlerin bile tam olarak kontrol edemediği bir hareket mantığına sahip. Şirketler, yatırımcılar ve devletler bile çoğu zaman sistemin dayattığı büyüme zorunluluğuna uyum sağlamak zorunda kalıyor. Bu nedenle sorun yalnızca bazı bireylerin açgözlülüğü değil, bütün toplumsal ilişkileri kuşatan yapısal bir dinamik olarak beliriyor.

Sonuç olarak ‘Sonsuz Hırs’, kapitalizmi insan doğasının kaçınılmaz sonucu olarak açıklayan görüşlere karşı güçlü bir eleştiri sunuyor. Johnston, Marx’ın sermaye teorisi ile Lacan’ın psikanalizini bir araya getirerek kapitalizmin merkezinde insanî bir tutkunun değil, kişisel olmayan ve doyumsuz bir birikim mantığının bulunduğunu savunuyor. Kitap, sistemin neden sürekli kriz ürettiğini, neden tatminsizlik yarattığını ve buna rağmen neden varlığını koruyabildiğini açıklamaya çalışırken, kapitalizmin gerçek öznesinin insanlar değil, kendi kendisini büyütmeye çalışan sermaye hareketi olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle eser, kapitalizmin psikolojik, felsefi ve ekonomik boyutlarını bir araya getiren özgün bir yorum ortaya koyuyor.

Adrian Johnston — Sonsuz Hırs: Sermayenin İnsanlık Dışı Bencilliği
Çeviren: Hakan Gürvit • Livera Yayınevi
Siyaset • 512 sayfa • 2026

Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar (2026)

Patrick Avrane bu eserinde, psikanalizin çoğu zaman anne-baba ve çocuk ilişkilerine odaklanırken geri planda bıraktığı büyükanne-baba figürünü merkeze alıyor. Yazar, büyükanne ve büyükbabaların yalnızca yaşlı aile üyeleri olmadığını, aile tarihinin, geleneklerin ve kuşaklar boyunca aktarılan değerlerin taşıyıcıları olduklarını gösteriyor. Kitabın çıkış noktası, bir insanın büyükanne ya da büyükbaba olmasının kendi kararıyla değil, çocuklarının ebeveyn olmasıyla gerçekleşmesi. Bu durum, büyükanne-babalığı aile içindeki diğer rollerden farklı ve özgün bir konuma yerleştiriyor. Avrane, klinik gözlemleriyle edebiyat, sinema ve kültür tarihinden örnekleri bir araya getirerek bu ilişkinin ruhsal boyutlarını inceliyor.

İlk bölümlerde aile öyküsü, soy bilinci ve kuşaklar arasındaki bağlar ele alınıyor. Yazar, bireyin kimliğinin yalnızca anne-babasıyla kurduğu ilişkilerden değil, daha eski kuşakların bıraktığı izlerden de şekillendiğini savunuyor. Büyükanne ve büyükbabalar geçmiş ile bugün arasında bir köprü işlevi görüyor. Onlar aracılığıyla aile anıları, köken hikâyeleri ve ortak aidiyet duygusu sonraki kuşaklara aktarılıyor. Avrane’a göre çocuklar çoğu zaman aile tarihini ilk kez büyükanne ve büyükbabalarının anlatıları sayesinde keşfeder.

Kitabın önemli temalarından biri aktarım kavramı. Maddi mirasın ötesinde, değerlerin, geleneklerin, yaşam üsluplarının ve hatta bilinçdışı eğilimlerin kuşaktan kuşağa nasıl geçtiği inceleniyor. Avrane, büyükanne-babaların üstbenliği temsil etmediklerini, ancak aile kültürünün korunmasında ve iletilmesinde temel bir rol oynadıklarını vurguluyor. Bu aktarım bazen olumlu bir aidiyet duygusu yaratırken bazen de aile sırları, bastırılmış travmalar ve çözülmemiş çatışmalar biçiminde ortaya çıkabiliyor.

Dördüncü bölümde kuşaklar arası aktarımın karanlık yönleri ele alınıyor. Nicolas Abraham ve Maria Torok’un çalışmalarından yararlanan Avrane, ailelerin sakladığı sırların ve travmaların sonraki kuşakların ruhsal yaşamını etkileyebildiğini gösteriyor. Birey bazen nedenini bilmediği korkuların, utançların ya da tekrar eden davranışların taşıyıcısı hâline geliyor. Böylece büyükanne ve büyükbabalar yalnızca değerlerin değil, görünmez yüklerin de aktarım noktaları olarak beliriyor.

‘Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu’ (‘Les grands-parents: une affaire de famille’), büyükanne-babalığın aynı zamanda bir yüceltme ilişkisi içerdiğini savunuyor. Victor Hugo’nun torunlarına duyduğu hayranlıktan hareketle, torunların çoğu zaman ebeveynlerin çocuklarına bakışından farklı biçimde idealize edildiğini anlatıyor. Ancak bu sevgi, çocuğun gelişim alanını daraltacak bir müdahaleye dönüşmemeli. Yazara göre iyi bir büyükanne ya da büyükbaba, ebeveynlerin yerini almaya çalışmadan, çocuğa güvenli bir yakınlık sunan kişidir.

Son bölümlerde zaman, yaşlanma ve ölüm temaları öne çıkıyor. Büyükanne-babalar torunlarına yalnızca geçmişi değil, hayatın sonluluğunu da hatırlatıyor. Çocukların tanık olduğu ilk ölümler çoğu zaman onların ölümü oluyor. Buna rağmen yaşam süresinin uzaması, kuşaklar arasındaki ilişkinin daha uzun yaşanmasına imkân tanıyor. Avrane’ın vardığı sonuç, “yeterince iyi” büyükanne-babalığın kurallar koymak ya da otorite kurmak değil; deneyimleri paylaşmak, aile hikâyesini aktarmak ve torunların kendi yollarını bulmalarına eşlik etmek olduğu yönünde şekilleniyor. Bu nedenle kitap, büyükanne ve büyükbabaları geçmişin temsilcileri olarak değil, aile içindeki sürekliliğin ve kuşaklar arasındaki insani bağın en önemli taşıyıcıları olarak değerlendiriyor.

Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu
Çeviren: İrem Göksu • Yapı Kredi Yayınları
Psikanaliz • 144 sayfa • 2026