Kolektif — Gerçek ve Sanal (2026)

Dijital teknolojiler yalnızca gündelik yaşamı değil, gerçeklik algımızı, benlik deneyimimizi ve insan ilişkilerini de yeniden biçimlendiriyor. ‘Gerçek ve Sanal’, psikanalitik bakış açısıyla dijital çağın ortaya çıkardığı bu yeni dünyayı çok yönlü biçimde ele alıyor. Sanal ortamların, ekranların, yapay zekânın ve çevrimiçi etkileşimlerin bireyin ruhsallığı üzerindeki etkilerini incelerken, gerçek ile sanal arasındaki sınırların nasıl giderek geçirgen hâle geldiğini tartışıyor.

Kitapta dijital teknolojilerin çocukluk ve ergenlik gelişiminden psikoterapi uygulamalarına, sosyal medya kültüründen bilgisayar oyunlarına, yapay zekâdan çevrimiçi analize kadar uzanan geniş bir konu yelpazesi değerlendiriliyor. Ekranla kurulan ilişkinin ruhsal yaşamdaki yeri, dijital bağımlılık, “like” ekonomisi, sanal kimliklerin benlik oluşumuna etkisi ve makineyle kurulan yeni ilişki biçimleri, psikanalizin kavramsal araçlarıyla yeniden yorumlanıyor.

Eser, yalnızca dijital dünyanın doğurduğu yeni ruhsal deneyimleri açıklamakla yetinmiyor; aynı zamanda sanallığın gerçekten bütünüyle ayrı bir alan olup olmadığını da sorguluyor. Çevrimiçi psikoterapinin doğası, yapay zekânın ruhsallıkla ilişkisi, ultrason teknolojisinin ebeveynlik deneyimini nasıl dönüştürdüğü ve psikanaliz ile fiziğin kesişim noktaları gibi özgün başlıklar üzerinden, dijital çağın insanı ve gerçeklik anlayışı üzerine yeni düşünme yolları öneriyor.

Farklı disiplinlerden uzmanların katkılarıyla hazırlanan ‘Gerçek ve Sanal’, dijital teknolojilerin yaşamın merkezine yerleştiği günümüzde, insan zihni, kimliği ve ilişkileri üzerine yürütülen güncel tartışmaları psikanalitik bir perspektifle bir araya getirerek, okuru gerçek ile sanal arasındaki giderek belirsizleşen sınırları yeniden düşünmeye davet ediyor.

Kitapta yazıları yer alan isimler ise şöyle: Sezai Halifeoğlu, Serge Tisseron, Talat Parman, Daniel Marcelli, Neslihan Zabcı, Aziz Zambak, Oğuzhan Nacak, Ali Algın Köşkdere, Gamze Özçürümez Bilgili, Bilal Ersoy, Alexandre Morel, Petek Halman Kara, Selin Demet, Ayşe Yıldız ve Naci Doruk Çakmak.

Kolektif — Gerçek ve Sanal
• Yapı Kredi Yayınları
Psikanaliz • 224 sayfa • 2026

Janine Chasseguet-Smirgel — Dünyanın Aynası Olarak Beden (2026)

Janine Chasseguet-Smirgel ‘Dünyanın Aynası Olarak Beden’ adlı eserinde bedeni yalnızca biyolojik bir gerçeklik olarak değil, ruhsallık ile toplumsal dönüşümlerin kesiştiği simgesel bir alan olarak ele alıyor. Freudcu psikanalizin temel kavramlarından hareket eden yazar, modern insanın bedenle kurduğu ilişkinin, uygarlığın krizlerini, ideolojik çatışmalarını ve kültürel yönelimlerini yansıttığını savunuyor. Ona göre beden, arzuların, korkuların ve toplumsal krizlerin en görünür hale geldiği aynadır.

‘Dünyanın Aynası Olarak Beden’ (‘Le Corps Comme Miroir du Monde’), bireysel psikoloji ile kültür arasındaki bağları çok katmanlı biçimde inceliyor. Chasseguet-Smirgel, narsisizm, cinsellik, saldırganlık ve kimlik arayışı gibi psikanalitik temaların yalnızca bireysel deneyimlere değil, modern toplumun siyasal ve kültürel yapısına da yön verdiğini gösteriyor. Bedene yönelik saplantılar, güzellik idealleri, şiddet ve kendini dönüştürme arzusu, çağdaş dünyanın ruhsal yapısını anlamanın anahtarları olarak değerlendiriliyor.

Yazar, Michel Foucault, Yukio Mishima ve Pier Paolo Pasolini gibi düşünür ve sanatçıların eserlerini psikanalitik bir bakışla yeniden yorumlayarak bedenin iktidar, cinsellik ve ölümle kurduğu ilişkileri tartışıyor. Bu okumalar aracılığıyla modern kültürde bedenin hem özgürleşmenin hem de denetimin nesnesi hâline gelişini; bireyin kendisini ifade etme çabasıyla toplumsal normların baskısı arasındaki gerilimi ortaya koyuyor. Beden üzerindeki müdahalelerin yalnızca kişisel tercihler değil, aynı zamanda kültürel ve ideolojik anlamlar taşıdığını vurguluyor.

Eserde kadınlık, annelik, cinsel kimlik ve biyoteknoloji gibi güncel meseleler de psikanalitik perspektifle ele alınıyor. Chasseguet-Smirgel, teknolojik gelişmelerin ve beden üzerinde giderek artan tasarruf imkânlarının insanın kendisini algılama biçimini değiştirdiğini savunurken, bu dönüşümün beraberinde yeni etik ve psikolojik sorunlar getirdiğini ileri sürüyor. Bedenin doğal sınırlarını aşma arzusu ile insanın kökenine ve bütünlüğüne ilişkin fantaziler arasındaki ilişkiyi ayrıntılı biçimde inceliyor.

Kitabın temel savlarından biri, uygarlığın krizlerinin önce beden üzerinde görünür hâle geldiğidir. Yazar, bedenin parçalanmasına, dönüştürülmesine ya da mutlak biçimde denetlenmesine yönelik eğilimlerin, yalnızca bireysel dürtülerle açıklanamayacağını; bunların aynı zamanda modern dünyanın anlam krizini ve toplumsal çözülmelerini yansıttığını öne sürüyor. Bu nedenle beden, günümüzün en önemli ideolojik ve kültürel mücadele alanlarından biri olarak değerlendiriliyor.

‘Dünyanın Aynası Olarak Beden’, psikanalizi felsefe, siyaset ve kültür eleştirisiyle buluşturan disiplinlerarası bir çalışma niteliğinde. Chasseguet-Smirgel, Freudcu kuramı çağdaş dünyanın sorunlarını anlamak için yeniden yorumlarken, bedenin yalnızca bireyin değil, içinde yaşadığı toplumun da aynası olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, modern kültürü, kimlik siyasetlerini ve beden politikalarını psikanalitik bir çerçevede değerlendirmek isteyen okurlar için güçlü ve düşündürücü bir kaynak.

Janine Chasseguet-Smirgel — Dünyanın Aynası Olarak Beden
Çeviren: Sertaç Canbolat • Minotor Kitap
Psikanaliz • 240 sayfa • 2026

Rudi Vermote — Bion’u Okumak (2026)

Rudi Vermote’nin bu eseri, psikanalizin en özgün kuramcılarından biri olan Wilfred Ruprecht Bion’un düşünsel gelişimini kronolojik bir düzen içinde ele alan kapsamlı bir inceleme. Bion’un farklı dönemlerde kaleme aldığı eserleri tek tek değerlendiren Vermote, yalnızca temel kavramları açıklamakla yetinmiyor; bu kavramların ortaya çıkış koşullarını, birbirleriyle ilişkilerini ve psikanalitik kuram üzerindeki uzun vadeli etkilerini de ayrıntılı biçimde inceliyor. Böylece Bion’un ilk bakışta karmaşık görünen kuramsal dünyasını sistemli ve anlaşılır bir çerçeve içinde yeniden kuruyor.

‘Bion’u Okumak’ (‘Reading Bion’), Bion’un düşüncesini klasik psikanalitik geleneğin içinde konumlandırarak onun özellikle nesne ilişkileri kuramı, grup psikolojisi ve düşünmenin doğasına ilişkin katkılarının nasıl şekillendiğini gösteriyor. Freud ve Melanie Klein’dan devraldığı mirası eleştirel biçimde yeniden yorumlayan Bion’un, zihnin gelişimini yalnızca içgüdüler üzerinden değil, düşüncenin oluşumu, deneyimin işlenmesi ve duygusal yaşantının anlamlandırılması süreçleri üzerinden ele aldığı vurgulanıyor. Böylece psikanalizin odağını semptomlardan çok zihnin düşünme kapasitesine yönelten yaklaşımının önemi açıklanıyor.

Vermote, Bion’un en etkili kavramlarını ayrıntılarıyla ele alıyor. Beta öğeleri ve alfa işlevi, kapsama (container–contained) ilişkisi, düşüncelerin ortaya çıkışı, bilgiye yönelme arzusu, “O” kavramı, negatif kapasite ve bellekten ya da arzudan bağımsız dinleme gibi fikirlerin birbirini tamamlayan yönlerini açıklıyor. Bu kavramların yalnızca kuramsal açıklamalar olmadığını; analitik ilişkinin içinde sürekli işleyen dinamikleri anlamaya yönelik klinik araçlar olduğunu gösteriyor. Okur, bu sayede Bion’un soyut görünen terminolojisinin terapi pratiğinde nasıl karşılık bulduğunu daha açık biçimde kavrıyor.

Kitap ayrıca Bion’un düşüncelerindeki dönüşümleri de izliyor. Erken dönem grup dinamikleri çalışmalarından başlayarak psikotik süreçlere ilişkin araştırmalarına, oradan da bilgi, hakikat ve zihinsel dönüşüm üzerine geliştirdiği daha felsefi yaklaşımlara uzanan çizgi ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor. Vermote, bu değişimlerin rastlantısal olmadığını; Bion’un yaşamı boyunca zihnin bilinmeyen yönlerini anlama çabasının doğal bir devamı olduğunu savunuyor. Böylece farklı dönemlerde yazılmış eserler arasında güçlü bir düşünsel süreklilik bulunduğunu ortaya koyuyor.

‘Bion’u Okumak’, yalnızca Bion’un eserlerini tanıtan bir rehber olmanın ötesine geçerek onun kuramını tarihsel, felsefi ve klinik bağlamlarıyla birlikte değerlendiren kapsamlı bir başvuru kaynağı. Psikanalitik düşüncenin en etkili isimlerinden birinin karmaşık fikirlerini anlaşılır hâle getirirken, bu fikirlerin çağdaş psikoterapi, psikopatoloji ve zihin felsefesi açısından neden hâlâ belirleyici olduğunu da gösteriyor. Bu yönüyle eser, hem Bion’u ilk kez okuyacaklar hem de onun çalışmalarını daha derinlikli biçimde anlamak isteyenler için güçlü bir kılavuz niteliği taşıyor.

Rudi Vermote — Bion’u Okumak
Çeviren: Gülin Ekinci • Minotor Kitap
Psikanaliz • 496 sayfa • 2026

Ann Yeoman, Kevin Lu — Jung’un Dünyası (2026)

Ann Yeoman ve Kevin Lu’nun bu çalışması, Carl Gustav Jung’un yirmi cilde yayılan kapsamlı eserlerini anlaşılır bir yol haritası hâline getirerek okuru analitik psikolojinin temel kavramlarıyla tanıştırıyor. ‘Jung’un Dünyası: Jung’un Düşünce Evreni ve Eserlerine Giriş’ (‘C. G. Jung’s Collected Works’), Jung’un düşüncelerini yalnızca açıklamakla yetinmiyor; bu fikirlerin hangi tarihsel, bilimsel ve kişisel deneyimlerden doğduğunu da gösteriyor. Böylece Jung’un kuramlarını birbirinden kopuk kavramlar olarak değil, zaman içinde gelişen bütünlüklü bir düşünce sistemi olarak ele alıyor.

İlk bölümlerde Jung’un öğrencilik yılları, psikiyatri alanındaki çalışmaları ve özellikle Kelime Çağrışım Deneyi üzerinde duruluyor. Bu deneyler sayesinde Jung, bilinçdışının yalnızca bastırılmış içeriklerden oluşmadığını, duygu yüklü “kompleksler” tarafından da şekillendirildiğini ortaya koyuyor. Kompleksler, bireyin davranışlarını çoğu zaman farkında olmadan etkileyen psikolojik düğümler olarak tanımlanıyor. Kitap, ebeveyn ilişkilerinin ve erken deneyimlerin bu yapıların oluşumundaki rolünü ayrıntılı biçimde inceliyor.

Eserin önemli bir kısmı Jung ile Freud arasındaki ilişkiye ayrılıyor. Başlangıçta yakın bir işbirliği içinde çalışan iki düşünürün zamanla farklı yönlere savrulduğu gösteriliyor. Freud daha çok cinsellik ve dürtülere odaklanırken, Jung insan ruhunun mitolojik, kültürel ve sembolik boyutlarına yöneliyor. Bu ayrışma Jung’un kendi özgün kuramlarını geliştirmesinin önünü açıyor. İçedönüklük ve dışadönüklük kavramlarıyla birlikte psikolojik tipler kuramı da bu süreçte şekilleniyor.

Kitabın merkezinde Jung’un psişe modeli yer alıyor. Ego, persona, gölge ve kişisel bilinçdışı gibi kavramlar, insan kişiliğinin farklı katmanlarını açıklamak için kullanılıyor. Özellikle gölge kavramı, bireyin kabul etmek istemediği yönlerini temsil ediyor. Bunun ötesinde Jung, tüm insanlığın ortak mirası olarak gördüğü kolektif bilinçdışını tanımlıyor. Arketipler, kahraman figürü, anima, animus ve kendilik gibi yapılar bu ortak psikolojik zeminden doğuyor. Yazarlar, bu kavramların yalnızca bireysel psikolojiyi değil, dinleri, sanat eserlerini ve toplumsal davranışları da anlamaya yardımcı olduğunu vurguluyor.

Son bölümlerde bireyleşme süreci Jung düşüncesinin doruk noktası olarak ele alınıyor. Bireyleşme, kişinin bilinçli ve bilinçdışı yönlerini uzlaştırarak daha bütün bir benliğe ulaşmasını ifade ediyor. Rüyalar, etkin imgelem çalışmaları ve eşzamanlılık gibi olgular bu yolculuğun araçları olarak değerlendiriliyor. Ünlü altın bokböceği örneğinde olduğu gibi eşzamanlılık, nedensel bağ taşımayan fakat anlamlı biçimde kesişen olayları açıklıyor.

Sonuç olarak kitap, Jung’un insan ruhunu psikoloji, mitoloji, tarih, din ve kültürle birlikte ele alan yaklaşımını sistemli biçimde özetliyor; onun düşüncesinin neden modern psikolojinin en etkili ve en tartışmalı miraslarından biri olmaya devam ettiğini gösteriyor.

Ann Yeoman, Kevin Lu — Jung’un Dünyası: Jung’un Düşünce Evreni ve Eserlerine Giriş
Çeviren: Gizem Karahasanoğlu • Doğan Kitap
Psikanaliz • 320 sayfa • 2026

Adrian Johnston — Sonsuz Hırs (2026)

Adrian Johnston bu kitabında, kapitalizme yönelik yaygın açıklamalardan birini sorguluyor: Kapitalizmin insan doğasındaki bencillik ve açgözlülükten kaynaklandığı düşüncesini. Yaygın görüşe göre insanlar doğal olarak daha fazla kazanmak, sahip olmak ve rakiplerini geride bırakmak ister; kapitalizm de bu eğilimlerin ekonomik sisteme dönüşmüş hâlidir. Johnston ise bu açıklamanın hem teorik hem de tarihsel olarak yetersiz olduğunu savunuyor. Ona göre kapitalizmin işleyişini anlamak için insan psikolojisinden çok, sermayenin kendi hareket mantığına bakmak gerekiyor. Kitap bu nedenle kapitalizmi insanların arzularının bir ürünü olarak değil, insanları aşan ve onları kendi mantığına tabi kılan bir süreç olarak inceliyor.

‘Sonsuz Hırs’ (‘Infinite Greed’), analizinin temelini Karl Marx ile Jacques Lacan arasında kurduğu ilişkiye dayandırıyor. Marx’ın sermaye birikimi teorisinde sermaye, yalnızca para veya mülkiyet değildir; sürekli genişlemek zorunda olan bir hareket biçimidir. Sermaye duramaz, kendisini sürekli yeniden üretmek ve büyütmek zorundadır. Johnston, bu dinamiği Lacan’ın dürtü kavramıyla birlikte ele alıyor. Lacan’ın dürtüsü belirli bir nesneye ulaşınca tatmin olan bir istek değildir; tersine, sürekli kendi hareketini tekrar eden ve hiçbir zaman nihai doyuma ulaşmayan bir süreçtir. Johnston’a göre kapitalizm de tam olarak böyle işler. Amaç görünüşte kâr elde etmek olsa da sistemin asıl hedefi daha fazla büyümek, daha fazla birikmek ve hareketini sürdürmektir.

Kitabın temel iddialarından biri, açgözlülüğün insanın doğal içgüdüsü olmadığıdır. Johnston, insanların doğuştan sınırsız birikim arzusuna sahip oldukları fikrini reddediyor. Tarihin büyük bölümünde insanlar ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde üretmiş ve yaşamışlardır. Sonsuz büyüme ve sınırsız birikim fikri belirli bir ekonomik sistemin ürünüdür. Bu nedenle kapitalizmi insan doğasının kaçınılmaz sonucu olarak görmek, sistemin tarihsel ve toplumsal özelliklerini gizliyor. Yazar, kapitalizmin insan bencilliğini yaratıp teşvik ettiğini, ardından da bu davranışları kendi doğal temeliymiş gibi sunduğunu öne sürüyor.

Johnston ayrıca kapitalizmin neden bu kadar dayanıklı olduğunu açıklamaya çalışıyor. Sistem sık sık krizler üretmesine, eşitsizlikleri derinleştirmesine ve milyonlarca insan için güvensizlik yaratmasına rağmen varlığını sürdürüyor. Bunun nedeni yalnızca ekonomik çıkarlar değil; insanların arzularının da sistem tarafından şekillendirilmesi. Kapitalizm, bireylere sürekli eksiklik duygusu aşılayarak yeni tüketim biçimleri ve yeni beklentiler üretiyor. Böylece insanlar çoğu zaman kendilerini tatmin etmeyen bir düzeni yeniden üretmeye katkıda bulunuyor.

Kitap boyunca kapitalizm, kişisel niyetlerden bağımsız işleyen bir makineye benzetiliyor. Bu makine, onu yönetenlerin bile tam olarak kontrol edemediği bir hareket mantığına sahip. Şirketler, yatırımcılar ve devletler bile çoğu zaman sistemin dayattığı büyüme zorunluluğuna uyum sağlamak zorunda kalıyor. Bu nedenle sorun yalnızca bazı bireylerin açgözlülüğü değil, bütün toplumsal ilişkileri kuşatan yapısal bir dinamik olarak beliriyor.

Sonuç olarak ‘Sonsuz Hırs’, kapitalizmi insan doğasının kaçınılmaz sonucu olarak açıklayan görüşlere karşı güçlü bir eleştiri sunuyor. Johnston, Marx’ın sermaye teorisi ile Lacan’ın psikanalizini bir araya getirerek kapitalizmin merkezinde insanî bir tutkunun değil, kişisel olmayan ve doyumsuz bir birikim mantığının bulunduğunu savunuyor. Kitap, sistemin neden sürekli kriz ürettiğini, neden tatminsizlik yarattığını ve buna rağmen neden varlığını koruyabildiğini açıklamaya çalışırken, kapitalizmin gerçek öznesinin insanlar değil, kendi kendisini büyütmeye çalışan sermaye hareketi olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle eser, kapitalizmin psikolojik, felsefi ve ekonomik boyutlarını bir araya getiren özgün bir yorum ortaya koyuyor.

Adrian Johnston — Sonsuz Hırs: Sermayenin İnsanlık Dışı Bencilliği
Çeviren: Hakan Gürvit • Livera Yayınevi
Siyaset • 512 sayfa • 2026

Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar (2026)

Patrick Avrane bu eserinde, psikanalizin çoğu zaman anne-baba ve çocuk ilişkilerine odaklanırken geri planda bıraktığı büyükanne-baba figürünü merkeze alıyor. Yazar, büyükanne ve büyükbabaların yalnızca yaşlı aile üyeleri olmadığını, aile tarihinin, geleneklerin ve kuşaklar boyunca aktarılan değerlerin taşıyıcıları olduklarını gösteriyor. Kitabın çıkış noktası, bir insanın büyükanne ya da büyükbaba olmasının kendi kararıyla değil, çocuklarının ebeveyn olmasıyla gerçekleşmesi. Bu durum, büyükanne-babalığı aile içindeki diğer rollerden farklı ve özgün bir konuma yerleştiriyor. Avrane, klinik gözlemleriyle edebiyat, sinema ve kültür tarihinden örnekleri bir araya getirerek bu ilişkinin ruhsal boyutlarını inceliyor.

İlk bölümlerde aile öyküsü, soy bilinci ve kuşaklar arasındaki bağlar ele alınıyor. Yazar, bireyin kimliğinin yalnızca anne-babasıyla kurduğu ilişkilerden değil, daha eski kuşakların bıraktığı izlerden de şekillendiğini savunuyor. Büyükanne ve büyükbabalar geçmiş ile bugün arasında bir köprü işlevi görüyor. Onlar aracılığıyla aile anıları, köken hikâyeleri ve ortak aidiyet duygusu sonraki kuşaklara aktarılıyor. Avrane’a göre çocuklar çoğu zaman aile tarihini ilk kez büyükanne ve büyükbabalarının anlatıları sayesinde keşfeder.

Kitabın önemli temalarından biri aktarım kavramı. Maddi mirasın ötesinde, değerlerin, geleneklerin, yaşam üsluplarının ve hatta bilinçdışı eğilimlerin kuşaktan kuşağa nasıl geçtiği inceleniyor. Avrane, büyükanne-babaların üstbenliği temsil etmediklerini, ancak aile kültürünün korunmasında ve iletilmesinde temel bir rol oynadıklarını vurguluyor. Bu aktarım bazen olumlu bir aidiyet duygusu yaratırken bazen de aile sırları, bastırılmış travmalar ve çözülmemiş çatışmalar biçiminde ortaya çıkabiliyor.

Dördüncü bölümde kuşaklar arası aktarımın karanlık yönleri ele alınıyor. Nicolas Abraham ve Maria Torok’un çalışmalarından yararlanan Avrane, ailelerin sakladığı sırların ve travmaların sonraki kuşakların ruhsal yaşamını etkileyebildiğini gösteriyor. Birey bazen nedenini bilmediği korkuların, utançların ya da tekrar eden davranışların taşıyıcısı hâline geliyor. Böylece büyükanne ve büyükbabalar yalnızca değerlerin değil, görünmez yüklerin de aktarım noktaları olarak beliriyor.

‘Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu’ (‘Les grands-parents: une affaire de famille’), büyükanne-babalığın aynı zamanda bir yüceltme ilişkisi içerdiğini savunuyor. Victor Hugo’nun torunlarına duyduğu hayranlıktan hareketle, torunların çoğu zaman ebeveynlerin çocuklarına bakışından farklı biçimde idealize edildiğini anlatıyor. Ancak bu sevgi, çocuğun gelişim alanını daraltacak bir müdahaleye dönüşmemeli. Yazara göre iyi bir büyükanne ya da büyükbaba, ebeveynlerin yerini almaya çalışmadan, çocuğa güvenli bir yakınlık sunan kişidir.

Son bölümlerde zaman, yaşlanma ve ölüm temaları öne çıkıyor. Büyükanne-babalar torunlarına yalnızca geçmişi değil, hayatın sonluluğunu da hatırlatıyor. Çocukların tanık olduğu ilk ölümler çoğu zaman onların ölümü oluyor. Buna rağmen yaşam süresinin uzaması, kuşaklar arasındaki ilişkinin daha uzun yaşanmasına imkân tanıyor. Avrane’ın vardığı sonuç, “yeterince iyi” büyükanne-babalığın kurallar koymak ya da otorite kurmak değil; deneyimleri paylaşmak, aile hikâyesini aktarmak ve torunların kendi yollarını bulmalarına eşlik etmek olduğu yönünde şekilleniyor. Bu nedenle kitap, büyükanne ve büyükbabaları geçmişin temsilcileri olarak değil, aile içindeki sürekliliğin ve kuşaklar arasındaki insani bağın en önemli taşıyıcıları olarak değerlendiriyor.

Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu
Çeviren: İrem Göksu • Yapı Kredi Yayınları
Psikanaliz • 144 sayfa • 2026

Adam Phillips — Yan Etkiler (2026)

Adam Phillips, ‘Yan Etkiler’de psikanalizi yalnızca bir terapi yöntemi olarak değil, insanın kendisiyle kurduğu kırılgan ve belirsiz ilişkinin keşif alanı olarak ele alıyor. Ona göre analiz süreci, kişinin bastırdığı arzuların, korkuların ve çelişkilerin konuşma sırasında beklenmedik biçimlerde ortaya çıkmasına dayanıyor. “Yan etki” kavramı da tam burada önem kazanıyor: İnsan, kendini anlamaya çalışırken yalnızca bilinçli niyetleriyle değil, farkında olmadan açığa çıkan sapmalar, sürçmeler ve duygusal taşmalarla da karşılaşıyor. Phillips, bu durumun yalnızca terapi odasına özgü olmadığını; güçlü edebiyat eserlerinin de okuru benzer biçimde dönüştürdüğünü savunuyor. Çünkü hem psikanaliz hem edebiyat, kişiyi güvenli düşünce kalıplarının dışına çıkararak bilinmeyenle yüzleştiriyor.

Kitap boyunca Phillips, modern hayatın insanı sürekli açıklık, kesinlik ve kontrol arayışına yönelttiğini; oysa gerçek dönüşümün çoğu zaman öngörülemeyen sonuçlardan doğduğunu vurguluyor. İnsan kendini tamamen planlayamaz; arzuları, ilişkileri ve seçimleri her zaman beklenmedik etkiler üretir. Bu yüzden yaşamı yalnızca verimlilik ya da başarı ölçütleriyle değerlendirmek eksik kalır. Phillips’e göre bireyin esas meselesi, toplumsal beklentilere uyum sağlamak değil, kendi iç sesini duyabilecek bir açıklık geliştirmektir. Psikanaliz burada bir “iyileştirme tekniği”nden çok, insanın kendi karmaşıklığını kabul etmeyi öğrendiği bir deneyime dönüşüyor.

Phillips ayrıca edebiyat ile psikanaliz arasındaki bağı derinleştirerek romanların, şiirlerin ve hikâyelerin insanın bilinçdışını harekete geçiren alanlar olduğunu gösteriyor. Büyük bir metin okuru rahatlatmak yerine huzursuz edebilir; çünkü kişi, o metinde kendi bastırılmış ihtimalleriyle karşılaşır. Bu nedenle sanatın etkisi de tıpkı analiz gibi hesaplanamazdır. Kitap, insanın kendisini sabit bir kimlik olarak değil, sürekli değişen ve yeniden kurulan bir varlık olarak düşünmesi gerektiğini savunuyor.

‘Yan Etkiler’ (‘Side Effects’), kesin cevaplar sunan bir psikoloji kitabından çok, insanın arzularını, korkularını ve dönüşüm ihtimalini yeniden düşünmeye çağıran felsefi bir deneme niteliği taşıyor. Phillips, yaşamın en değerli tarafının çoğu zaman planlanamayan, kontrol edilemeyen ve “yan etki” gibi görünen deneyimlerde saklı olduğunu öne sürüyor.

Adam Phillips — Yan Etkiler
Çeviren: Aydın Çavdar • Ayrıntı Yayınları
Psikanaliz • 304 sayfa • 2026

Serap Şimşek Padar — Sigmund Freud Bibliyografyası (2026)

‘Sigmund Freud Bibliyografyası’, yalnızca bir kaynak listesi sunmuyor; Freud’un metinlerinin farklı dillerde ve yayın geleneklerinde nasıl dolaşıma girdiğini izlemeyi mümkün kılan bir harita hazırlamış. Serap Şimşek Padar, bu çalışmada Freud’un Almanca özgün metinleri ile İngilizce ve Türkçe çevirileri arasında bağlar kurarak, araştırmacının metinler arasındaki yönünü bulmasını kolaylaştırıyor. Böylece hangi eserlerin öne çıktığını, hangilerinin geri planda kaldığını ve Türkçede nasıl bir seçki oluştuğunu görünür kılıyor.

Bu yaklaşım, bibliyografyayı pasif bir liste olmaktan çıkarıyor; onu eleştirel ve karşılaştırmalı bir okuma aracına dönüştürüyor. Freud’un düşüncesinin farklı bağlamlarda nasıl yeniden kurulduğu, hangi metinlerin dolaşıma girip hangilerinin dışarıda kaldığı bu çerçevede takip ediliyor. Aynı zamanda Türkçedeki çeviri pratiğinin sınırları ve tercihleri de dolaylı biçimde açığa çıkıyor.

Kitabın asıl iddiası ise yalnızca geçmişi kaydetmekle sınırlı kalmıyor. Psikanalizi donmuş bir miras olarak değil, her yeni analiz deneyimiyle yeniden kurulan canlı bir alan olarak düşünüyor. Bu nedenle çalışma, Freud’u sabitleyen ya da basitleştiren yaklaşımlara mesafe alıyor; psikanalizin geleceğinin, onu yeniden üreten öznelerde saklı olduğunu vurguluyor.

Sonuçta bu bibliyografya, geçmiş ile gelecek arasında salınan bir düşünme pratiği öneriyor. Freud’un eserinin Türkçedeki izlerini takip ederken, aynı anda yeni okuma ve araştırma imkânlarına kapı aralıyor; tamamlanmış bir envanter olmaktan çok, yarına açık bir başlangıç noktası sunuyor.

Serap Şimşek Padar — Sigmund Freud Bibliyografyası
• Sfenks Kitap
Psikanaliz • 240 sayfa • 2026

Daniel N. Stern — Canlılık Biçimleri (2026)

Daniel N. Stern’in “canlılık” kavramını merkeze alarak insan deneyimini yeniden düşünmeye çağırdığı özgün bir çalışma. Stern, canlılığı yalnızca biyolojik bir enerji ya da yaşamsal güç olarak değil, hareket, zamanlama, ritim ve niyet gibi dinamik unsurların birleşimiyle ortaya çıkan bir deneyim biçimi olarak ele alıyor. Ona göre insanlar, yalnızca ne yaptıklarıyla değil, bunu nasıl yaptıklarıyla—yani davranışlarının temposu, yoğunluğu ve akışıyla—anlam üretir.

‘Canlılık Biçimleri: Psikoloji, Sanat, Psikoterapi ve Gelişimde Dinamik Deneyimi Keşfetmek’ (‘Forms of Vitality: Exploring Dynamic Experience in Psychology, the Arts, Psychotherapy, and Development’), canlılık biçimlerinin gündelik yaşamdan sanata, psikoterapiden bebek gelişimine kadar uzanan geniş bir alanda nasıl kendini gösterdiğini inceliyor. Stern özellikle erken çocukluk deneyimlerine odaklanarak, bebeklerin henüz dil öncesi dönemde bile canlılık biçimleri aracılığıyla dünyayla ilişki kurduğunu ve başkalarıyla duygusal bağ geliştirdiğini savunuyor. Bu yaklaşım, insan ilişkilerinin temelinde sözcüklerden önce gelen bir “duyumsal iletişim” olduğunu ortaya koyuyor.

Psikoterapi bağlamında ise Stern, terapötik sürecin yalnızca içerik üzerinden değil, terapist ile danışan arasındaki anlık etkileşimlerin ritmi ve duygusal tonu üzerinden şekillendiğini gösteriyor. Canlılık biçimlerini fark etmek, bu sürecin derinleşmesine ve daha etkili hale gelmesine katkı sağlıyor. Aynı şekilde sanat alanında da bir eserin etkileyiciliği, temsil ettiği şeyden çok, taşıdığı canlılık hissiyle ilişkilendiriliyor.

Stern’in en önemli katkılarından biri, bu dinamik deneyimlerin bilimsel olarak incelenebilir olduğunu göstermesi. Hareket, zaman ve güç algısı gibi unsurlar üzerinden canlılığın izini süren yazar, psikoloji ile nörobilim arasında köprü kurarak bu kavramı disiplinler arası bir zemine yerleştiriyor. Böylece canlılık, yalnızca soyut bir his olmaktan çıkıp, insan zihninin ve ilişkilerinin anlaşılmasında temel bir anahtar haline geliyor.

Sonuç olarak kitap, insan deneyiminin durağan değil, sürekli akış halinde olan bir süreç olduğunu vurguluyor. Canlılık biçimlerini anlamak, hem kendimizi hem de başkalarıyla kurduğumuz ilişkileri daha derinlikli kavramamızı sağlıyor. Bu yönüyle eser, psikoloji, sanat ve insan gelişimi alanlarında yeni bir bakış açısı sunuyor.

Daniel N. Stern — Canlılık Biçimleri: Psikoloji, Sanat, Psikoterapi ve Gelişimde Dinamik Deneyimi Keşfetmek
Çeviren: İrem Mutlu, İlayda Deringör, Gülcan Uyan, Doğukan Kocabaş, Sevim Sarıoğlu, Hıdır Bahadır Yiğitoğlu, Tuna Erdener • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Psikoloji • 156 sayfa • 2026

Alenka Zupančič — Cinsellik Nedir? (2026)

Alenka Zupančič tarafından yazılan bu kitap, “cinsellik nedir?” sorusunu psikanaliz ile felsefenin kesişiminde yeniden kuran yoğun bir teorik metin olarak, cinselliği biyolojik ya da kimlik temelli açıklamaların ötesine taşıyor.

Zupančič, cinselliğin yalnızca bedensel bir dürtü ya da toplumsal bir inşa olmadığını, öznenin yapısal bir eksikliğiyle ilişkili olduğunu savunuyor. Sigmund Freud ve Jacques Lacan çizgisini takip ederek, cinselliği arzunun işleyişi ve bilinçdışının dinamikleri üzerinden ele alıyor. Bu bağlamda cinsellik, düzenli ve tamamlanabilir bir alan değil, aksine sürekli bir kopukluk ve uyumsuzluk içeriyor.

‘Cinsellik Nedir?’in (‘What IS Sex?’) merkezindeki iddialardan biri, “cinsel ilişki yoktur” (Lacan) önermesinin yanlış anlaşılmasına yöneliktir. Zupančič’e göre bu ifade, cinselliğin imkânsız olduğu anlamına gelmez; tam tersine, cinselliğin özünde bir uyumsuzluk barındırdığını ve bu uyumsuzluğun cinselliği mümkün kıldığını gösterir. Yani cinsellik, tam bir birleşme değil, eksiklik ve fark üzerinden işler.

Eserde aşk, haz ve arzu arasındaki ilişkiler de yeniden düşünülüyor. Cinsellik yalnızca haz üretimiyle açıklanamaz; çünkü haz, çoğu zaman arzunun karmaşık yapısı içinde kesintiye uğrar. Bu nedenle cinsellik hem çekim hem de gerilim içeren paradoksal bir alan olarak tanımlanıyor.

Zupančič ayrıca çağdaş kültürde cinselliğin nasıl ele alındığını da eleştiriyor. Kimlik politikaları ve biyolojik indirgemecilik, cinselliğin bu yapısal karmaşıklığını göz ardı etme eğilimindedir. Kitap, bu yaklaşımların yerine cinselliği ontolojik bir problem olarak düşünmeyi öneriyor.

Çalışma, cinselliği sabit kategorilerle açıklamaya çalışan yaklaşımlara karşı çıkarak, onu öznenin oluşumuyla doğrudan bağlantılı, eksiklik ve çelişki üzerine kurulu bir süreç olarak kavrıyor; böylece hem psikanalitik hem de felsefi tartışmalara güçlü bir katkı sunuyor.

Alenka Zupančič — Cinsellik Nedir?
Çeviren: Barış Engin Aksoy • Metis Yayınları
Psikanaliz • 244 sayfa • 2026