Ann V. Murphy – Şiddet ve Felsefi İmgelem (2025)

Ann V. Murphy’nin adlı kitabı, şiddetin felsefede yalnızca ele alınan bir konu değil, düşüncenin kendisini biçimlendiren bir hayal gücü yapısı olduğunu savunuyor. Murphy, felsefi metinlerde şiddetin nasıl temsil edildiğini, hangi metaforlar ve imgeler aracılığıyla normalleştirildiğini ve düşüncenin sınırlarını nasıl çizdiğini inceliyor.

‘Şiddet ve Felsefi İmgelem’ (‘Violence and the Philosophical Imaginary’), özellikle modern Batı felsefesine odaklanarak, akıl, egemenlik, özne ve düzen kavramlarının şiddetle kurduğu örtük ilişkiyi açığa çıkarıyor. Murphy’ye göre felsefe, çoğu zaman şiddeti dışsal bir sapma olarak sunarken, aslında kendi kavramsal düzenini kuruyor ve dışlama, bastırma ve tahakküm biçimlerini yeniden üretiyor. Bu durum, felsefi hayal gücünün görünmez ama etkili bir şiddet alanı yarattığını gösteriyor.

Murphy, Arendt, Foucault, Derrida ve Levinas gibi düşünürlerle eleştirel bir diyalog kuruyor. Bu düşünürlerin şiddeti nasıl kavramsallaştırdığını, hangi noktalarda ona karşı etik bir direnç geliştirdiklerini ve hangi noktalarda istemeden yeniden ürettiklerini tartışıyor. Kitap, şiddetin yalnızca fiziksel değil, dilsel, simgesel ve epistemik boyutları olduğunu vurguluyor.

‘Şiddet ve Felsefi İmgelem’, şiddetin düşüncenin dışında değil, düşüncenin kurucu imgeleri içinde yer aldığını göstererek, etik ve politik felsefeye eleştirel ve rahatsız edici bir bakış sunuyor.

  • Künye: Ann V. Murphy – Şiddet ve Felsefi İmgelem, çeviren: Itır Güneş, Fol Kitap, felsefe, 192 sayfa, 2025

Christine de Pizan – Kadınlar Şehri (2025)

Christine de Pizan’ın ‘Kadınlar Şehri’ adlı eseri, Ortaçağ’ın erkek egemen düşünce dünyasına karşı yazılmış en güçlü metinlerden biri olarak öne çıkıyor ve feminist düşüncenin kurucu metinlerinden biri kabul ediliyor. 1405 yılında kaleme alınan kitap, kadınların akıl, erdem ve yaratıcılık bakımından “eksik” olduğu yönündeki yaygın kabullere doğrudan itiraz ediyor.

‘Kadınlar Şehri’ (‘Le Livre de la cité des dames’), alegorik bir kurgu üzerine kuruluyor. Christine de Pizan, Akıl, Doğruluk ve Adalet adlı üç kadın figürün rehberliğinde, kadınlardan oluşan simgesel bir şehir inşa ediyor. Bu şehir, erkek otoritesinin çizdiği sınırları aşan bir düşünsel mekân olarak tasarlanıyor ve duvarları kadınların tarih boyunca ürettiği bilgi, emek ve ahlaki değerlerle örülüyor. Böylece kitap, kadınların yalnızca özel alana ait olmadığını, kamusal ve entelektüel hayatta da belirleyici roller üstlendiğini gösteriyor.

Metin boyunca Semiramis’ten Amazonlara, filozof Hypatia’dan azizelere kadar mitolojik, tarihsel ve dinsel kaynaklarda adı geçen çok sayıda kadın figür anlatılıyor. Bu anlatılar, kadınların savaşta, siyasette, bilimde ve düşüncede etkin olduklarını kanıtlayan örnekler olarak sunuluyor. Christine de Pizan, bu figürler aracılığıyla tarihin kadınları görmezden gelen anlatı biçimini sorguluyor ve sorunun kadınlarda değil, onları anlatamayan erkek merkezli tarih yazımında olduğunu savunuyor.

‘Kadınlar Şehri’, yalnızca kadınları savunan bir metin değil, aynı zamanda bilgi, otorite ve tarih yazımının nasıl kurulduğunu sorgulayan eleştirel bir eser. Kadınların yüzyıllardır taşıdığı gücü ve yaratıcılığı görünür kılan bu kitap, Ortaçağ koşullarında kaleme alınmış olmasına rağmen, eşitlik ve adalet tartışmalarına bugün hâlâ ilham veren güçlü bir düşünsel miras sunuyor.

  • Künye: Christine de Pizan – Kadınlar Şehri, çeviren: Pelin Mert Çetin, Fol Kitap, feminizm, 272 sayfa, 2025

Ali Murat İrat – Gölgede Büyüyen Kimlik: Kürt Sağı (2025)

Ali Murat İrat’ın ‘Gölgede Büyüyen Kimlik: Kürt Sağı’ adlı çalışması, Türkiye’de Kürt siyasetinin çoğu zaman görmezden gelinen bir hattını, Kürt sağını tarihsel, kuramsal ve sosyolojik bir çerçevede ele alıyor. Kitap, Kürt kimliğinin yalnızca sol, seküler ya da ulusalcı anlatılarla açıklanamayacağını; dinî referanslar, muhafazakâr örgütlenmeler ve İslami düşünceyle kurulan ilişkiler üzerinden de şekillendiğini gösteriyor.

Çalışma, etnisite ve ulusal kimlik tartışmalarını teorik bir zemine oturtarak başlıyor. İlkçi, modernist ve etnosembolist yaklaşımlar üzerinden kimliğin nasıl hatırlanan ve unutulan bir yapı olarak inşa edildiğini tartışıyor. Ardından Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel hatta, aşiret düzeninden modern medreselere, Bedirhan Bey’den Şeyh Ubeydullah’a, Said-i Nursi ve Şeyh Said’e uzanan Kürt elitlerinin rolünü izliyor. Bu figürler, Kürt sağının kolektif hafızasında kurucu mitler olarak ele alınıyor.

Kitap, modern dönemde Kürt kimliğinin aktörlerini ve kırılma anlarını da ayrıntılı biçimde inceliyor. PKK sonrası dönemde din ve etnik kimlik arasında konumlanan Hizbullah, Hüseyin Velioğlu sonrası dönüşüm, Hüda-Par, Zehra Eğitim ve Kültür Vakfı gibi yapılar Kürt sağının farklı evreleri olarak analiz ediliyor. Dergiler, yayınlar, anmalar ve ritüeller ise bu kimliğin nasıl yeniden üretildiğini gösteren somut zeminler olarak ele alınıyor.

Son bölümlerde Kürt sağının modern kimlik inşasına katkısı, Kürdistan tahayyülü, ulusçulukla kurulan mesafeli ilişki ve devlet, PKK ve Kürt sağı arasındaki çok katmanlı hegemonya mücadelesi tartışılıyor. ‘Gölgede Büyüyen Kimlik’, Kürt sağını geçici bir siyasal yönelim olarak değil; tarihsel sürekliliği olan, sembollerle, hafızayla ve gündelik pratiklerle yaşayan bir aidiyet alanı olarak kavrıyor. Bu yönüyle kitap, Kürt meselesine dair yerleşik anlatıların sınırlarını zorlayan önemli bir katkı sunuyor.

  • Künye: Ali Murat İrat – Gölgede Büyüyen Kimlik: Kürt Sağı, Fol Kitap, siyaset, 264 sayfa, 2025

Jan Patočka – Heretik Denemeler (2025)

Jan Patočka bu eserinde modern tarihin yalnızca olayların ardışıklığı olmadığını, insan varoluşunu kökten sarsan bir deneyim alanı olduğunu savunuyor. Fenomenolojik geleneği Husserl ve Heidegger üzerinden devralıyor, ancak bu mirası tarih ve siyasetle daha doğrudan ilişkilendiriyor. Tarihi ilerleme, akıl ya da teknik başarı anlatısı olarak değil, insanın anlamla kurduğu ilişkinin krizleri üzerinden okuyor.

Patočka’ya göre modern çağ, yaşamın doğal ve sorgulanmamış akışını parçalıyor. Bu kırılma insanı güvenlik, kesinlik ve konfor arayışına sürüklüyor, ancak aynı zamanda özgürlüğün imkânını da açıyor. Hakikatte yaşamak, sarsıntıyı bastırmak yerine onu bilinçli biçimde üstlenmekle mümkün oluyor. Özgürlük, hazır anlamları terk etmeyi, risk almayı ve dünyanın anlamını yeniden kurma cesaretini gerektiriyor.

Savaş deneyimi, teknik aklın egemenliği ve kitlesel seferberlik, kitapta tarihin en yoğun sarsıntı anları olarak ele alınıyor. İnsan bu anlarda yalnızca edilgen bir tanık olmuyor, kendi varoluşunun kırılganlığıyla doğrudan karşılaşıyor. Bu karşılaşma, sorumluluk duygusunu derinleştiriyor ve bireyi etik bir karar alanına çekiyor.

‘Tarih Felsefesi Üzerine Heretik Denemeler’de (‘Heretical Essays in the Philosophy of History’) felsefe, soyut bir disiplin olmaktan çıkarak “ruha özen gösterme” pratiği olarak ele alınıyor. Bu pratik, bireyi yalnızca düşünmeye değil, sorumluluk almaya ve tarihle yüzleşmeye çağırıyor. Siyasetle metafiziğin kesiştiği bu noktada insan, çağının yükünü taşıyan bir özneye dönüşüyor. Jan Patočka’nın bu eseri, modern dünyanın anlam krizini kavramak isteyenler için tarihin içinden özgürlüğü düşünmeye davet eden temel bir metin olarak önemini koruyor.

Bu yönüyle ‘Heretik Denemeler’, okuru edilgen bir tarih anlayışından çıkarıyor ve yaşadığı çağla bilinçli bir hesaplaşmaya davet ediyor.

Künye: Jan Patočka – Tarih Felsefesi Üzerine Heretik Denemeler, çeviren: Nur Şahankaya, Fol Kitap, felsefe, 200 sayfa, 2025

Mary Roach – Savaşan İnsanların Tuhaf Bilimi (2025)

 

Mary Roach bu kitabında, savaşı epik nutuklardan, ağır silahlardan ve ciddi yüzlü generallerden kurtarıp biraz terli, biraz tuhaf, bolca da komik bir yere taşıyor. Bu kitapta savaş, “nasıl daha iyi vururuz?” sorusundan çok “asker neden bu kadar kötü kokuyor ve bunu nasıl çözeriz?” gibi meselelerle ele alınıyor. Çünkü Roach’a göre savaşın asıl cephesi, insan bedeninin ta kendisi.

Anlatı boyunca askerlerin başına gelen küçük ama can sıkıcı felaketler mercek altına alınıyor: Pantolonun sürtüp yara yapması, botların ayakları mahvetmesi, uyuyamayan askerler, patlamaması gereken ama bazen patlayan yemek ısıtıcıları… Koku bombası, köpekbalığı kovucu, laboratuvarlarda patlamaya dayanıklı mankenlere işkence eden bilim insanları, asker terini ölçen ekipmanlar ve “bu gerçekten gerekli miydi?” dedirten deneyler kitabın başrollerinde yer alıyor.

‘Savaşan İnsanların Tuhaf Bilimi’ (‘Grunt: The Curious Science of Humans at War’), askerin düşmandan çok çevreyle mücadele ettiğini gösteriyor. Sıcak, soğuk, basınç, böcekler, mikroplar ve korku; hepsi aynı anda saldırıyor. Bilim insanları da bu kaosun ortasında, askeri biraz daha az acı çeker hâle getirmek için tuhaf ama ciddi çözümler üretiyor. Yazar, tüm bu süreci hem şaşkınlıkla hem kahkahayla anlatırken, bilimin savaş koşullarında ne kadar yaratıcı —ve bazen absürt— olabildiğini gözler önüne seriyor.

Kitap, savaşı yücelten bir kitap değil; tam tersine “insani” yönünü didikliyor. Sonuçta ortaya hem güldüren hem de “bunca para gerçekten buna mı gidiyor?” diye düşündüren, akılda kalıcı ve alışılmadık bir savaş kitabı çıkıyor.

  • Künye: Mary Roach – Savaşan İnsanların Tuhaf Bilimi, çeviren: Nilbert Yılmaz, Fol Kitap, bilim, 264 sayfa, 2025

Orna Ophir – Şizofreni (2025)

Orna Ophir bu kitapta, şizofreniyi yalnızca klinik bir hastalık olarak değil, modern dünyanın akıl, normallik ve sınır fikrini sürekli yeniden kuran tarihsel bir eşik olarak ele alıyor. Şizofreni, Ophir’e göre, bireysel bir ruhsal bozulmadan çok daha fazlasını ifade ediyor; modernliğin korkularını, belirsizliklerini ve denetim arzusunu yoğunlaştıran bir ayna işlevi görüyor. Bu nedenle kitap, tanı koyma çabalarının ardındaki kültürel, siyasal ve kurumsal dinamikleri görünür kılıyor.

‘Şizofreni: Bitmemiş Bir Tarih’ (‘Schizophrenia: An Unfinished History’), şizofreni kavramının 19. yüzyıl sonundan itibaren nasıl üretildiğini, genişletildiğini ve zamanla nasıl daraltıldığını izliyor. Psikanalizden biyolojik psikiyatriye, hastanelerin gündelik pratiklerinden bilimsel sınıflandırma rejimlerine uzanan bu süreçte, tanının hiçbir zaman nötr olmadığını gösteriyor. Ophir, her dönemin kendi korkularını ve beklentilerini şizofreni kavramına yüklediğini, böylece hastalığın hem bilimsel hem ideolojik bir nesneye dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Kitap, sessiz bırakılmış hasta deneyimlerine özel bir dikkat gösteriyor. Kurumların diliyle bireyin yaşantısı arasındaki uçurumu açığa çıkarırken, damgalama, dışlama ve normalleştirme mekanizmalarının nasıl işlediğini tartışıyor. Şizofreni burada, aklın sınırlarını test eden rahatsız edici bir hatırlatma olarak beliriyor.

‘Şizofreni: Bitmemiş Bir Tarih’, psikiyatrinin tarihine eleştirel bir katkı sunarken, akıl sağlığı politikalarının toplumsal arka planını anlamak isteyen herkes için temel bir eser olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Orna Ophir – Şizofreni: Bitmemiş Bir Tarih, çeviren: Oya Gürbahçe, Fol Kitap, psikiyatri, 384 sayfa, 2025

Roy Wagner – Kültürün İcadı (2025)

Kültür çoğu zaman toplumların mirası olarak görüldüyse de Roy Wagner bu yerleşik kabule karşı çıkarak kültürü, insanların dünyayı anlamlandırma çabaları içinde her karşılaşmada yeniden kurdukları yaratıcı bir süreç olarak yorumluyor. Wagner’e göre kültür, sabit bir yapı değil, ilişkiler boyunca icat edilen bir anlamlar ağıdır ve antropolog da bu yaratımın bir parçasıdır. İnsanın kendi hakikatlerini icat ettiği düşüncesi yeni değil fakat bunu antropolojinin içine yerleştirmek zorlayıcıdır; bu nedenle Wagner, anlatının konforlu açıklamalar yerine çelişkileri ve karşıtlıkları izlemesi gerektiğini savunuyor.

Bu yaklaşım, araştırmacının “nesnel gözlemci” olduğu fikrini reddederek antropolojiyi tek yönlü betimlemeden çıkarıp karşılıklı bir yaratıcılık alanına dönüştürüyor. Kültürün icat ediliş biçimlerini anlamak, sahada geliştirilen simgesel düzenlerin, toplumsal uylaşımın ve bireysel anlam inşasının nasıl işlediğini de görünür kılıyor. Wagner, kültürün değişmez özler değil, icat edilen ilişkisel pratikler olduğunu göstererek kavramın sınırlarını genişletiyor.

‘Kültürün İcadı’ (‘The Invention of Culture’), antropoloji alanında bu nedenle önem taşıyor; çünkü kültürü durağan bir nesne olarak değil, sürekli üretilen bir süreç olarak konumlayarak disiplindeki açıklayıcı şemaları dönüştürüyor. Ayrıca, Batı düşüncesinin yerleşik varsayımlarını tersyüz eden bu yaklaşım, etnografiyi eleştirel ve yaratıcı bir yöntemle yeniden düşünmek isteyen araştırmacılar için temel bir referans sunuyor.

  • Künye: Roy Wagner – Kültürün İcadı, çeviren: Melih Pekdemir, Fol Kitap, antropoloji, 248 sayfa, 2025

Harriet Martineau – Nasıl Gözlemlemeli? (2025)

Harriet Martineau, toplumu anlamanın ilk adımının onu yöntemli biçimde gözlemlemek olduğunu söyleyen ve bu kitapta sosyolojik bakışın temel ilkelerini kuruyor. Modern sosyoloji henüz adlandırılmamışken yazılmış bu çalışma, töreleri, davranış kalıplarını ve gündelik ilişkileri bilimsel bir merakla incelemenin önemini gösteriyor. Martineau, gözlemcinin kendi önyargılarını askıya alması gerektiğini vurguluyor ve görünür olana takılıp kalmadan görünmeyeni de anlamaya yönelmenin şart olduğunu belirtiyor. Böylece okur, yabancı bir kültürü bir turistin yüzeysel ilgisiyle değil, bir araştırmacının disiplinli dikkatiyle çözümlemeyi öğreniyor.

Yazar, toplumların ahlaki değerlerini ve görgü düzenlerini incelerken karşılaştırmalı bir yöntem kullanıyor ve sosyal yapıların yalnızca kurumsal düzeneklerden değil, bireylerin alışkanlıklarından ve ortak sembolik dünyalarından beslendiğini gösteriyor. Toplumsal davranışları betimlerken gözlemin etik boyutuna dikkat çekiyor ve araştırmacının hem mesafeli hem de duyarlı bir konum benimsemesi gerektiğini tartışıyor. Bu yaklaşım, sosyolojinin sonraki gelişiminde etkili olan deneysel gözlem, kültürel yorumlama ve eleştirel mesafe gibi kavramların erken bir ifadesi niteliğini taşıyor.

‘Nasıl Gözlemlemeli?: Töreleri ve Âdetleri İnceleme Sanatı’ (‘How to Observe Morals and Manners’), toplumları anlamanın yalnızca bilgi toplamakla değil, aynı zamanda bakmayı öğrenmekle mümkün olduğunu anlatıyor. Kitabın alanındaki önemi, sosyolojik gözlemi ilk kez sistemli bir biçimde tanımlamasından ve kültürler arası incelemeye metodolojik bir temel kazandırmasından kaynaklanıyor. Bu niteliğiyle çalışma, modern sosyolojinin kurucu metinleri arasında yer alıyor ve günümüzün küresel dünyasında farklı toplumları okuma biçimlerine hâlâ yön veriyor.

  • Künye: Harriet Martineau – Nasıl Gözlemlemeli?: Töreleri ve Âdetleri İnceleme Sanatı, çeviren: S. Erdem Türközü, Fol Kitap, sosyoloji, 208 sayfa, 2025

Carl F. Petry – Memlük Sultanlığı (2025)

Carl F. Petry’nin bu eseri, Orta Doğu tarihinin en özgün siyasal oluşumlarından biri olan Memlük Sultanlığı’nı kapsamlı bir biçimde ele alıyor. Yazar, 13. yüzyıl ortasında kurulan bu devletin kökenlerini, toplumsal yapısını ve siyasal kurumlarını yalnızca kronolojik olaylar üzerinden değil, derinlemesine bir tarihsel çözümleme çerçevesinde inceliyor. Petry’ye göre Memlük Sultanlığı, askeri kölelik sistemine dayanan fakat aynı zamanda İslam dünyasında kültürel ve entelektüel bir merkez haline gelen benzersiz bir yönetim biçimidir.

‘Memlük Sultanlığı: Bir Tarihçe’ (‘The Mamluk Sultanate: A History’), Bahri (1250–1382) ve Burji (1382–1517) dönemlerini karşılaştırmalı biçimde ele alarak, yönetici elitin değişen karakterini ve toplumsal dengeyi açıklıyor. Petry, Memlük sisteminin gücünü ordunun disiplininden ve sultan otoritesinin merkezileşmesinden aldığını, ancak bu yapının iç rekabet, taht mücadeleleri ve ekonomik krizlerle sürekli sarsıldığını vurguluyor. Aynı zamanda Memlüklerin Haçlılar ve Moğollar karşısında İslam dünyasının savunucusu olarak kazandığı tarihsel rolün, meşruiyetlerinin temel unsuru olduğunu belirtiyor.

Eser, yalnızca siyasi tarih anlatımıyla sınırlı kalmıyor; Kahire’nin kentleşmesi, medrese ve vakıf kurumlarının yükselişi, sanat ve mimarinin gelişimi gibi konularla da Memlük uygarlığının kültürel dokusunu ortaya koyuyor. Petry, bu yönüyle Memlüklerin “savaşçı köleler” klişesinin ötesinde, karmaşık bir siyasal zekâ ve kültürel üretkenlik sergileyen bir medeniyet olduğunu gösteriyor.

Kitap, hem akademik derinliği hem de bütüncül yaklaşımıyla, Memlüklerin dünya tarihindeki yerini yeniden değerlendiren temel bir başvuru eseri niteliği taşıyor.

  • Künye: Carl F. Petry – Memlük Sultanlığı: Bir Tarihçe, çeviren: Bekir Çelikcan, Fol Kitap, tarih, 544 sayfa, 2025

Roy A. Rappaport – İnsanlığın İnşasında Ritüel ve Din (2025)

İnsan türü anlam arayan bir varlık olarak evriliyor ve Roy A. Rappaport’un din antropolojisinin klasiklerinden sayılan bu eserinde, bu arayışın din ve ritüelle nasıl iç içe geçtiğini anlatıyor. Rappaport’a göre ritüel, insanın sembollerle düşündüğü ve toplumsal düzen kurduğu bir dünyada güven üretmeye yarıyor. Dil insanın imkânlarını genişletirken aynı zamanda yalan söyleme ihtimalini de ortaya çıkarıyor. Bu yüzden ritüeller sözün güvenilirliğini yeniden kuruyor ve topluluk içinde bağları güçlendiriyor.

‘İnsanlığın İnşasında Ritüel ve Din’ (‘Ritual and Religion in the Making of Humanity’), dinin ritüelden doğan daha geniş bir çerçeve sunduğunu savunuyor. Kutsal olan ritüeller aracılığıyla hayatın içine yerleşiyor ve insanın kendini evren içinde konumlandırmasını sağlıyor. Din ve ritüel insan topluluklarının ahlaki normlarını, otorite ilişkilerini ve toplumsal dayanışmalarını biçimlendiriyor. Ritüel sosyal sözleşmeyi canlı tutuyor ve insanları ortak değerlerde buluşturuyor.

Kitapta ritüel bir hiyerarşi içinde ele alınıyor. En üst düzeyde tartışmaya kapalı kutsal ilkeler var. Bu ilkelerden türeyen kozmolojik açıklamalar ve kurallar toplumsal sistemlerin mimarisini kuruyor. En alt düzeyde çevresel koşullarla uyumlu pratikler yer alıyor. Rappaport bu yapının kültürlerin zaman içinde değişmesine imkân tanırken toplumsal bütünlüğü de koruduğunu söylüyor. Böylece ritüelin işlevi örgütsel düzeyde belirginleşiyor.

Sonuç olarak kitap insanlığın gelişiminde ritüel ve dinin pasif bir unsur olmadığını, insan olma biçiminin kurucu yanları olduğunu öne sürüyor. Ritüel doğa ile toplum, birey ile topluluk, dil ile eylem arasında köprü oluyor. Bu nedenle din ve ritüel insanın hem kendini hem dünyayı anlamasının vazgeçilmez bir parçası olarak görülüyor. Başka bir deyişle dinin kökeni doğaüstünde değil, insanın kendini düzenleme gücünde.

  • Künye: Roy A. Rappaport – İnsanlığın İnşasında Ritüel ve Din, çeviren: Sanem İncel, Fol Kitap, antropoloji, 712 sayfa, 2025