Kolektif — Zaman (2026)

Alban Gonord’un editörlüğünü yaptığı ‘Zaman’ (‘Le temps’), zaman kavramını felsefe, bilim ve insan deneyimi arasındaki kesişimlerde ele alan bir derleme sunuyor. Kitap, zamanı yalnızca saatlerin ölçtüğü nesnel bir akış olarak değil, hafıza, bilinç, ölüm, tarih ve yaratıcılıkla iç içe geçmiş yaşantısal bir olgu olarak inceliyor. Aristoteles’ten Deleuze’e uzanan düşünce çizgisi boyunca zamanın nasıl kavrandığını gösterirken, insanın kendisini anlamasının da zamanla kurduğu ilişkiye bağlı olduğunu ortaya koyuyor.

Eserin ilk bölümleri, bireyin zamanla kurduğu kişisel deneyimlere odaklanıyor. Seneca zamanın sahip olunan bir kaynak değil, insanı kuşatan bir gerçeklik olduğunu vurgularken, Nietzsche unutmanın yaşamı mümkün kılan yaratıcı bir güç olduğunu gösteriyor. Levinas zamanı ölüm üzerinden düşünürken, Sartre ve Lavelle insan eylemlerinin geleceğe dönük yönelimlerini tartışıyor. Böylece zamanın yalnızca geçen bir süreç değil, kararlar ve beklentilerle şekillenen bir deneyim olduğu açıklanıyor.

Derlemenin devamında Pascal, Augustinus, Kant ve Husserl aracılığıyla zamanın tanımlanabilir olup olmadığı sorgulanıyor. Augustinus’un zaman ile dil arasındaki ilişkiye dair çözümlemeleri, geçmiş, şimdi ve geleceğin bilinç içinde nasıl kurulduğunu açıklıyor. Kant zamanı deneyimin temel koşullarından biri olarak yorumlarken, Husserl zaman bilincini inceliyor. Bu tartışmalar, zamanın dış dünyadaki bir olgu kadar zihinsel bir yapı olduğunu da gösteriyor.

Kitap ayrıca ebediyet, süre ve zaman arasındaki ilişkilere odaklanıyor. Aristoteles’in “şimdi” kavramı, Plotinos’un ebediyet anlayışı, Spinoza’nın süre düşüncesi ve Descartes’ın yaratılış fikri, zamanın metafizik boyutlarını görünür kılıyor. Ardından Platon’un anımsama kuramı, Newton’un mutlak zaman anlayışı, Prigogine ile Stengers’in zamanın oku tartışmaları ve Jacob’un evrim değerlendirmeleri aracılığıyla bilimsel düşüncenin zaman kavrayışı ele alınıyor.

Son bölümde Hegel, Bergson, Bachelard, Ricoeur, Merleau-Ponty ve Deleuze zamanın yaratıcı yönlerini inceliyor. Bergson’un süre kavramı ile Ricoeur’ün anlatı ve zamansallık ilişkisine dair görüşleri, insan yaşamının kronolojik ölçümlerle açıklanamayacağını gösteriyor. Le temps, bu temaları bir araya getirerek zaman sorununu düşünmeye çağırıyor ve alanında kaynak olarak öne çıkıyor.

Kolektif — Zaman
Editör: Alban Gonord
Çeviren: Alp Tümertekin • Fol Kitap
Felsefe • 246 sayfa • 2026

Kolektif — Tarih ve Mimarlık (2026)

Celal Abdi Güzer’in derlediği ‘Tarih ve Mimarlık’, mimarlığı yalnızca estetik başarıların ya da “büyük eserlerin” tarihi olarak okumaya karşı çıkan çok katmanlı bir tartışma alanı açıyor. Kitap, geçmişi değişmez ve nesnel bir miras olarak görmek yerine, hangi yapıların korunacağına, hangilerinin unutulacağına ve hangi hikâyelerin anlatılacağına karar veren seçici bir süreç olarak ele alıyor. Böylece mimarlık tarihi, yalnızca taşların ve binaların değil; aynı zamanda güç ilişkilerinin, kültürel tercihlerin ve toplumsal hafızanın da tarihi hâline geliyor.

Çalışmanın temel meselelerinden biri, tarihin aslında nasıl kurulduğu sorusu. Bugün “anıt”, “başeser” ya da “kültürel miras” olarak kabul edilen yapıların bu konuma nasıl yerleştirildiği sorgulanıyor. Çünkü mimarlık tarihi çoğu zaman belirli yapıları görünür kılarken, gündelik yaşamın sıradan ama belirleyici mekânlarını sessizce dışarıda bırakıyor. Kitap, bu dışarıda bırakılmış alanlara dikkat çekerek mimarlığın yalnızca saraylar, büyük camiler ya da ikonik modern yapılar üzerinden okunamayacağını savunuyor. Bir bisiklet kulübesi, bir hayvan barınağı, unutulmuş bir dergi arşivi ya da kent belleğinde silikleşmiş bir yapı da tarihin asli parçaları olarak görülüyor.

Metinlerde sık sık mimarlık ile bellek arasındaki ilişki tartışılıyor. Yapılar yalnızca fiziksel nesneler değil; toplumların zamanı algılama biçimlerini, kimliklerini ve dünyayla kurdukları ilişkiyi taşıyan canlı hafıza alanları olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle kitap, mimarlık tarihini donmuş bir geçmiş anlatısı olmaktan çıkarıp sürekli yeniden yorumlanan bir düşünme pratiğine dönüştürüyor. Kent planları, anıtlar, haritalar ve tarihsel belgeler, tamamlanmış hakikatler değil; eksik, parçalı ve yeniden okunmaya açık yapbozlar gibi ele alınıyor.

Eserde popüler kültürün mimarlık algısını nasıl şekillendirdiği de önemli bir yer tutuyor. Toplumların belirli tarih imgelerine neden tutkuyla bağlandığı, bazı yapıların neden kutsal sembollere dönüştüğü ve estetik yargıların nasıl ideolojik kabullere dönüştüğü sorgulanıyor. Bu bağlamda kitap, mimarlık tarihinin yalnızca akademik bir alan olmadığını; gündelik hayatın, medyanın, milliyetçiliğin ve kültürel stereotiplerin de bu tarihi sürekli yeniden ürettiğini gösteriyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de mimarlık ile zaman arasındaki ilişkiyi sabit bir çizgi olarak değil, kırılmalar ve çoğulluklar üzerinden düşünmesi. Geçmişin tek bir anlatı hâline getirilemeyeceği, her dönemin kendi bakış açısıyla tarihi yeniden kurduğu vurgulanıyor. Bu nedenle mimarlık tarihi, kesin hükümler veren kapalı bir disiplin olmaktan çok, sürekli yeniden sorular üreten eleştirel bir alan olarak sunuluyor.

Sonuçta ‘Tarih ve Mimarlık’, okuru yalnızca yapılara bakmaya değil, bakış biçimini de sorgulamaya çağırıyor. Hangi yapıların görünür olduğunu, hangilerinin sessizce kaybolduğunu ve geçmişin kim tarafından yazıldığını düşünmeye davet eden kitap, mimarlığın tarihini çoğaltılmış sesler, unutulmuş mekânlar ve alternatif hafızalar üzerinden yeniden kurmaya çalışıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Celal Abdi Güzer, Uğur Tanyeli, Gülsüm Baydar, Jale Erzen, Alev Erkmen, Ahmet Turan Köksal, T. Elvan Altan, Pelin Yonca Arslan, Gizem Sivri, Lale Özgenel ve Tansel Korkmaz Bilgin.

Kolektif — Tarih ve Mimarlık
Derleyen: Celal Abdi Güzer • Fol Kitap
Mimarlık • 272 sayfa • 2026

Gabriel Marcel — Homo Viator (2026)

Gabriel Marcel, ‘Homo Viator’da insanı tamamlanmış, sabit ve bütünüyle tanımlanabilir bir varlık olarak gören modern anlayışa karşı çıkıyor. Marcel’e göre insan, sürekli oluş halinde bulunan, kendisini yol boyunca kuran bir varlıktır. Kitabın merkezindeki “Homo Viator” kavramı da tam olarak bunu ifade ediyor: İnsan, dünyada kesin bir sonuca ulaşmış bir öz değil, sürekli arayış içinde olan bir yolcudur. Bu nedenle varoluş, sahip olunan bir durumdan çok, deneyimlenen ve her an yeniden şekillenen bir süreç olarak ele alınıyor.

Marcel, modern dünyanın insanı işlevlerine ve toplumsal rollerine indirgediğini savunuyor. Bürokratik düzen, teknik akıl ve araçsal düşünme biçimleri, bireyin kendi içsel derinliğiyle bağ kurmasını zorlaştırıyor. Ona göre çağdaş insan, dünyayı yalnızca çözülecek bir problem gibi görmeye alışmış durumda. Oysa insan ilişkileri, sevgi, sadakat, umut ve ölüm gibi temel deneyimler bir “problem” değil, ancak içinde yaşanabilecek bir “gizem” niteliği taşıyor. Marcel’in felsefesinde problem, dışarıdan analiz edilen bir nesneyi ifade ederken; gizem, insanın bizzat içinde yer aldığı ve bütünüyle nesneleştiremeyeceği varoluş alanını temsil ediyor.

Kitapta umut kavramı özel bir yere sahip. Marcel için umut, pasif bir teselli ya da iyimserlik biçimi değil; çözülme, anlamsızlık ve yalnızlık karşısında insanın varoluşa açık kalma iradesidir. Bu yüzden umut, insanın kendi sınırlarını aşmasını mümkün kılan yaratıcı bir güç olarak düşünülüyor. Sadakat, sevgi ve bağlılık da aynı bağlam içinde ele alınıyor; insanın kendisini ancak başkalarıyla kurduğu sahici ilişkiler içinde gerçekleştirebildiği savunuluyor. Marcel, bireyin yalnızca kendi içine kapanarak değil, başkalarıyla paylaşılan bir varoluş alanında anlam bulabileceğini ileri sürüyor.

‘Homo Viator’, varoluşçuluk içinde özgün bir yerde duran, daha manevi ve ilişkisel bir düşünce hattı kuruyor. Sartre’ın daha sert özgürlük anlayışından farklı olarak Marcel, insanın kırılganlığını, bağlılıklarını ve umut kapasitesini merkeze alıyor. Kitap, modern insanın yabancılaşmasına karşı, yaşamı teknik bir sistem değil, anlamın yol boyunca ortaya çıktığı canlı bir deneyim olarak düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca felsefi bir inceleme değil; insanın kendisiyle, başkalarıyla ve dünyayla yeniden ilişki kurmasına yönelik güçlü bir varoluş çağrısı niteliği taşıyor.

Gabriel Marcel — Homo Viator: Yürüyen İnsan
Çeviren: Kenan Sarıalioğlu • Fol Kitap
Felsefe • 312 sayfa • 2026

Feyza Toprak — Kuantumdan Feminizme (2026)

Feyza Toprak’ın ‘Kuantumdan Feminizme: Nasıl Bir Ontoloji?’ adlı eseri, modern bilimin en sarsıcı kırılmalarından biri olan kuantum devrimini, felsefi düşünce ve feminist teoriyle buluşturarak gerçekliğe dair yerleşik kabulleri yeniden sorguluyor. Kitap, evrenin sabit, düzenli ve dışarıdan gözlemlenebilir bir yapı olduğu fikrini reddederek; belirsizlik, dolanıklık ve ilişkisel varoluş kavramları etrafında yeni bir ontoloji kuruyor.

Eserin çıkış noktası, kuantum fiziğinin ortaya koyduğu radikal sonuçların yalnızca bilimsel alanla sınırlı kalmadığı fikri. Parçacıkların çoklu konumları, gözlemcinin sürece dahil oluşu ve dolanıklık gibi olgular, bilgi ile varlık arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Bu bağlamda kitap, klasik Kartezyen ikilik anlayışını aşarak doğa-kültür, özne-nesne ve madde-anlam ayrımlarının çözüldüğü bir düşünce alanı açıyor.

İçerik ilerledikçe kuantum devrimi, yalnızca fiziksel bir paradigma değişimi değil, aynı zamanda epistemolojik ve etik bir dönüşüm olarak ele alınıyor. Özellikle “katılımcı evren” fikrinin, gerçekliğin dışarıdan keşfedilen değil, etkileşim içinde kurulan bir süreç olduğunu öne sürüyor. Bu yaklaşım, bireyi pasif gözlemci olmaktan çıkarıp ontolojik olarak sorumlu bir özneye dönüştürüyor.

Kitap, bu teorik çerçeveyi Gilles Deleuze’ün oluş ve içkinlik felsefesiyle derinleştiriyor. Deleuze’ün köksap (rizom) modeli üzerinden, hiyerarşik ve sabit yapıların yerine ağsal, çoğul ve akışkan ilişkiler öneriliyor. Bu hat, Karen Barad’ın eylemsel gerçekçiliği ve Donna Haraway’in siborg düşüncesiyle birleşerek, insan-merkezci ontolojiyi aşan yeni materyalist ve queer perspektiflere uzanıyor.

Son bölümlerde ise doğa ve beden yeniden konumlandırılıyor. Kadın, madde ve doğa arasına yerleştirilen tarihsel hiyerarşiler çözülürken; ilişkisel, dolanık ve sürekli oluş halinde bir varlık anlayışı öneriliyor. Böylece kitap, kuantum ontolojisinden yeni materyalist feminizme uzanan düşünsel hattı bir dönüşüm haritası olarak çiziyor ve gerçekliğin, sabit bir yapıdan çok, sürekli kurulan bir ilişkiler ağı olduğunu ortaya koyuyor.

Feyza Toprak — Kuantumdan Feminizme: Nasıl Bir Ontoloji?
• Fol Kitap
Bilim • 256 sayfa • 2026

Tayfun Atay — Şempanzelerden Peygamberlere (2026)

Antropoloji, peygamberler kadar şempanzelerden de öğreneceklerimiz vardır iddiasıyla ortaya çıkan bir bilimsel, düşünsel disiplindir.

Tayfun Atay’ın ‘Şempanzelerden Peygamberlere’ adlı eseri, insanı sabit ve “doğal” bir varlık olarak kabul eden alışıldık bakışı sarsarak, onun sürekli kurulan ve dönüşen bir süreç olduğunu gösteren kapsamlı bir antropoloji yolculuğu sunuyor. Kitap, insanı anlamanın yalnızca kendimize bakmakla değil, “öteki”nin dünyasına girerek, onu deneyimleyerek ve bu süreçte kendimizi yeniden kurarak mümkün olduğunu savunuyor.

Eser, antropolojiyi kuru bir akademik disiplin olmaktan çıkarıp, zihinsel bir sarsıntı ve farkındalık alanı haline getiriyor. İlk bölümlerden itibaren okuru etnosantrizmden uzaklaştırarak kültürel görelilik fikrine davet ediyor: Hiçbir kültür mutlak ölçü değildir, insan ancak karşılaştırma ve bütüncül bakışla anlaşılabilir. Bu yaklaşım, kitabın omurgasını oluşturuyor diyebiliriz.

Atay, insanın “birincil doğasının” aslında kültür olduğunu ileri sürerek, biyoloji ile kültür arasındaki karmaşık ilişkiyi tartışıyor. Şempanzelerden başlayarak insanın evrimsel serüvenini izlerken, onu “çıplak maymun” olarak tanımlayan indirgemeci yaklaşımları eleştiriyor; insanın biyolojik olduğu kadar simgesel, kültürel ve tarihsel bir varlık olduğunu vurguluyor. Bu çizgi, evrim tartışmalarından yaratılışçılığa kadar uzanan geniş bir düşünsel alanı kapsıyor.

Kitapta mağaradan günümüz tüketim toplumuna uzanan dönüşüm, yalnızca teknolojik ilerleme olarak değil, aynı zamanda doğayla kurulan ilişkinin kırılması ve yeniden kurulması olarak ele alınıyor. Tarım devriminden endüstrileşmeye, küreselleşmeden çevresel yıkıma kadar uzanan süreçte insanın dünyayı dönüştürürken kendini de dönüştürdüğü gösteriliyor.

Ekonomiden siyasete, akrabalık ilişkilerinden dine, cinsiyet ve kimlik tartışmalarından antropoloji kuramlarına kadar uzanan bölümler, insan yaşamının tüm boyutlarını birbirine bağlı bir bütün içinde ele alıyor. Din, yalnızca inanç sistemi olarak değil, bilinmeyenle kurulan anlam ilişkisi; cinsiyet ise biyolojik bir veri değil, kültürel olarak kurulan bir yapı olarak yeniden yorumlanıyor.

‘Şempanzelerden Peygamberlere’, kesin cevaplar vermekten çok doğru sorular sormayı öğreten, insanın hem doğa hem kültür içindeki yerini sorgulayan bir düşünme pratiği öneriyor. Atay’ın yaklaşımıyla antropoloji, dünyayı anlamanın ötesinde, onu farklı gözlerle yeniden görmeyi mümkün kılan dönüştürücü bir deneyime dönüşüyor.

Tayfun Atay — Şempanzelerden Peygamberlere: Meraklısı İçin Antropoloji Notları
• Fol Kitap
Antropoloji • 840 sayfa • 2026

Linda Trinkaus Zagzebski — Tanrı, Bilgi ve İyi (2026)

Linda Trinkaus Zagzebski’nin bu eseri, bilgi, ahlak ve Tanrı kavramlarını tek bir normatif bütün içinde düşünmeye yönelen kapsamlı bir derleme. Yazar, epistemoloji ile ahlak felsefesini birbirinden bağımsız alanlar olarak değil, aynı değerler düzeninin farklı tezahürleri olarak ele alarak, doğruyu bilmek ile iyi olanı yapmak arasındaki derin bağı ortaya koyuyor.

‘Tanrı, Bilgi ve İyi’ (‘God, Knowledge, and the Good’), farklı dönemlerde yazılmış makalelerin sekiz ana tema etrafında toplanmasıyla oluşuyor. İlk bölümde ilahi önbilgi ve özgür irade arasındaki gerilim inceleniyor. Tanrı’nın geleceği bilmesi ile insanın özgür seçimler yapabilmesi arasındaki çelişki, fatalizm tartışmaları ve zamanın metafiziği üzerinden yeniden değerlendiriliyor. Zagzebski, bu sorunun yalnızca teolojik değil, aynı zamanda zaman ve nedensellik anlayışımızla ilgili daha derin bir problem olduğunu savunuyor.

İkinci bölüm, kötülük problemine odaklanıyor. Yazar, kötülüğü yalnızca dış dünyadaki durumlar üzerinden değil, failin niyetleri ve motivasyonları üzerinden açıklayan bir yaklaşım geliştiriyor. Bu çerçevede “ilahi motivasyon teorisi” öne çıkıyor: iyilik ve kötülük, Tanrı’nın güdülerine dayalı olarak anlaşılmalı. Böylece klasik teodise yaklaşımlarına alternatif bir yorum sunuluyor.

Eserin ilerleyen bölümlerinde ölüm, diriliş, cehennem ve “dinî şans” gibi konular ele alınıyor. İnsan kimliğinin sürekliliği, ahlaki sorumluluk ve tesadüfün inanç üzerindeki etkileri tartışılıyor. Bu analizler, insanın varoluşsal durumunu hem metafizik hem de etik açıdan yeniden düşünmeye açıyor.

Zagzebski’nin çalışmasının merkezinde erdem epistemolojisi yer alıyor. Bilgi, yalnızca doğru inançlardan ibaret değil; güven, entelektüel karakter ve erdemlerle yakından ilişkili bir süreç olarak tanımlanıyor. Bu yaklaşım, dinî inancın rasyonelliğini değerlendirirken bireyin güven ilişkilerini, otoriteye yönelimini ve epistemik öz güvenini de hesaba katıyor. Dinî çeşitlilik ve otorite sorunları da bu bağlamda ele alınıyor.

Kitap ayrıca Tanrı’nın doğası, Teslis, modalite metafiziği ve karşı-olgusal düşünce gibi konulara uzanarak felsefi teolojinin geniş bir alanını kapsıyor. Tanrı’nın bilgisi, her yerde bulunması ve mutlak öznelliği gibi kavramlar hem metafizik hem de epistemolojik açıdan inceleniyor.

Kitap, bilgi ile ahlak arasındaki ilişkiyi yeniden kurarken, din felsefesini çağdaş analitik tartışmaların merkezine taşıyor. Zagzebski, insanın bilme ve değer verme kapasitesini ortak bir zeminde düşünerek hem epistemolojiye hem de teolojiye derinlik kazandıran bütüncül bir yaklaşım geliştiriyor.

Linda Trinkaus Zagzebski — Tanrı, Bilgi ve İyi: Din Felsefesi
Çeviren: Musa Yanık • Fol Kitap
Felsefe • 480 sayfa • 2026

Robert Gildea — Barikatlar ve Sınırlar (2026)

Robert Gildea’nın bu kitabı, 19. yüzyıl Avrupa tarihini yalnızca diplomasi ve devletler üzerinden değil, sokaklarda, meydanlarda ve sınırların ötesine taşan mücadeleler üzerinden yeniden kuruyor. Gildea, modern Avrupa’nın oluşumunu belirleyen sürecin, büyük ölçüde sıradan insanların katıldığı ayaklanmalar, devrimler ve kolektif hareketler aracılığıyla şekillendiğini gösteriyor.

‘Barikatlar ve Sınırlar’ (‘Barricades and Borders’), Fransız Devrimi sonrası dönemi başlangıç alarak Restorasyon sürecini, 1830 ve 1848 devrimlerini ve ulusal birlik mücadelelerini bütünlüklü bir anlatı içinde ele alıyor. Bu süreçte barikatlar, yalnızca fiziksel direniş noktaları değil, aynı zamanda yeni bir siyasal hayal gücünün sembolleri haline geldi. Bir şehirde ortaya çıkan isyanın, başka coğrafyalarda yankı bulması; fikirlerin, sloganların ve mücadele biçimlerinin sınırları aşarak dolaşıma girmesi, Avrupa’nın ortak bir siyasal deneyim alanına dönüşmesine katkı sağladı.

Gildea’ya göre bu yüzyılın tarihi, yalnızca fikirlerin değil, bu fikirleri hayata geçirmeye çalışan insanların hikâyesi olarak okunmalı. Gönüllü birlikler, gizli örgütler, sürgün ağları ve ulusötesi dayanışmalar, kıtanın farklı bölgelerini birbirine bağlayan görünmez hatlar kurdu. Bu bağlar sayesinde özgürlük, ulus ve halk egemenliği gibi kavramlar, imparatorluk sınırlarını aşarak yayıldı ve farklı toplumlarda yeni anlamlar kazandı.

Eser, ulus-devletlerin ortaya çıkışını da bu mücadeleler bağlamında değerlendiriyor. Ulusal birlik süreçleri, yalnızca yukarıdan aşağıya kurulan projeler değil; aynı zamanda aşağıdan gelen baskılar, direnişler ve beklentilerle şekillendi. Bu yönüyle kitap, modern Avrupa’nın siyasi yapısının, çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanan ama uzun vadede derin etkiler bırakan kolektif eylemlerden doğduğunu vurguluyor.

Sonuç olarak ‘Barikatlar ve Sınırlar’, 19. yüzyıl Avrupa’sını durağan bir ilerleme hikâyesi olarak değil, sınırları aşan hareketlerin, risklerin ve çatışmaların iç içe geçtiği dinamik bir süreç olarak anlatıyor. Bu yaklaşım, modern siyasal dünyanın kökenlerini anlamak için güçlü ve canlı bir perspektif sunuyor.

Robert Gildea — Barikatlar ve Sınırlar: Avrupa, 1800-1914
Çeviren: S. Erdem Türközü • Fol Kitap
Tarih • 816 sayfa • 2026

Kolektif — Arzu (2026)

David Rabouin editörlüğünde hazırlanan bu kitap, arzunun felsefi, psikolojik ve politik boyutlarını tarihsel bir perspektifle inceleyen kapsamlı bir seçki. Kitap, arzuyu yalnızca bir eksiklik ya da bastırılması gereken bir dürtü olarak değil, insanın varoluşunu, eylemlerini ve dünyayla ilişkisini kuran temel bir güç olarak ele alıyor.

‘Arzu’ (‘Le Désir’), Antikçağ’dan modern düşünceye uzanan geniş bir düşünsel hattı takip ediyor. Platon ve Aristoteles ile başlayan tartışmalar, arzuyu akıl, tutku ve iştah arasındaki ilişki içinde konumlandırıyor. Ortaçağ ve modern dönemde ise Thomas Aquinas ve René Descartes gibi düşünürler arzuyu ruhun yapısı ve tutkularla bağlantılı olarak yorumluyor. Immanuel Kant ve Sigmund Freud ise arzuyu sırasıyla ahlaki sınırlar ve psişik enerji bağlamında yeniden tanımlıyor.

Kitap, arzuyu farklı bağlamlarda ele alan beş ana bölümden oluşuyor. Analitik bölüm, arzunun kavramsal çözümlemesini yaparken; terapötik bölüm, arzunun nasıl yönlendirileceği ya da bastırılacağı sorusuna odaklanıyor. Ontolojik bölümlerde arzu, bir yandan eksiklik ve hiçlik deneyimiyle (Jean-Paul Sartre, Jacques Lacan), diğer yandan ise varoluşsal bir güç ve kudret olarak (Baruch Spinoza, Friedrich Nietzsche, Gilles Deleuze) ele alınıyor. Politik bölümde ise Thomas Hobbes, Karl Marx ve Michel Foucault gibi isimler üzerinden arzunun iktidar, toplum ve özgürleşme süreçleriyle ilişkisi tartışılıyor.

Genel olarak kitap, arzunun tek bir tanıma indirgenemeyeceğini; eksiklik, güç, üretim ve dönüşüm gibi farklı anlam katmanları taşıdığını gösteriyor. Bu yönüyle eser, arzuyu insanın kendisini, değerlerini ve dünyasını kurma biçiminin merkezine yerleştirerek, felsefi düşüncede neden bu kadar temel bir kavram olduğunu ortaya koyuyor.

Kolektif — Arzu
Editör: David Rabouin
Çeviren: Eylem Çağdaş Babaoğlu • Fol Kitap
Felsefe • 264 sayfa • 2026

Alexander Lyon Macfie — Osmanlı’nın Son Yılları (2026)

Bu çalışma, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemini II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’in kuruluşuna uzanan çalkantılı süreç içinde ele alıyor. Alexander Lyon Macfie, bu dönemi yalnızca bir çöküş hikâyesi olarak değil, aynı zamanda yoğun siyasal mücadelelerin, reform arayışlarının ve uluslararası baskıların iç içe geçtiği bir dönüşüm süreci olarak inceliyor.

‘Osmanlı’nın Son Yılları (1908-1923)’ (‘The End of the Ottoman Empire 1908-1923’), 1908’de Jön Türk Devrimi ile başlayan anayasal yeniden yapılanmanın, imparatorluğu güçlendirmek yerine yeni gerilimler yarattığını gösteriyor. İttihat ve Terakki yönetimi, merkezi otoriteyi sağlamlaştırmaya çalışırken hem iç muhalefetle hem de Balkanlar’daki milliyetçi hareketlerle karşı karşıya kalıyor. Bu süreçte Balkan Savaşları, imparatorluğun toprak kayıplarını hızlandırarak siyasal krizi derinleştiriyor.

Eser, Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na girişini kritik bir dönemeç olarak ele alıyor. Savaş, zaten zayıflamış olan ekonomik ve idari yapıyı daha da sarsıyor. Savaşın sonunda imparatorluk fiilen dağılırken, Sevr Antlaşması ile Osmanlı topraklarının paylaşılması gündeme geliyor. Ancak bu durum Anadolu’da yeni bir direniş sürecini tetikliyor.

Macfie, bu noktada Kurtuluş Savaşı’nı imparatorluğun sonunu hazırlayan koşullar ile yeni bir ulus-devletin doğuşu arasındaki bağlantı içinde değerlendiriyor. Mustafa Kemal önderliğinde yürütülen mücadele, hem dış müdahalelere karşı bir direniş hem de eski imparatorluk düzeninden kopuş anlamı taşıyor. Bu süreç sonunda Lozan Antlaşması ile yeni Türkiye’nin uluslararası meşruiyeti sağlanıyor.

Genel olarak kitap, Osmanlı’nın yıkılışını tek bir nedene indirgemek yerine, iç siyasal çekişmeler, milliyetçilik hareketleri, büyük güçlerin müdahaleleri ve savaşların yarattığı yıkımın birleşimi olarak açıklıyor. Bu yönüyle eser, imparatorluğun sonunu anlamak için hem iç dinamikleri hem de küresel bağlamı birlikte ele alan kapsamlı bir tarihsel analiz sunuyor.

Alexander Lyon Macfie — Osmanlı’nın Son Yılları (1908-1923)
Çeviren: Melih Pekdemir • Fol Kitap
Tarih • 336 sayfa • 2026

Ann V. Murphy – Şiddet ve Felsefi İmgelem (2025)

Ann V. Murphy’nin adlı kitabı, şiddetin felsefede yalnızca ele alınan bir konu değil, düşüncenin kendisini biçimlendiren bir hayal gücü yapısı olduğunu savunuyor. Murphy, felsefi metinlerde şiddetin nasıl temsil edildiğini, hangi metaforlar ve imgeler aracılığıyla normalleştirildiğini ve düşüncenin sınırlarını nasıl çizdiğini inceliyor.

‘Şiddet ve Felsefi İmgelem’ (‘Violence and the Philosophical Imaginary’), özellikle modern Batı felsefesine odaklanarak, akıl, egemenlik, özne ve düzen kavramlarının şiddetle kurduğu örtük ilişkiyi açığa çıkarıyor. Murphy’ye göre felsefe, çoğu zaman şiddeti dışsal bir sapma olarak sunarken, aslında kendi kavramsal düzenini kuruyor ve dışlama, bastırma ve tahakküm biçimlerini yeniden üretiyor. Bu durum, felsefi hayal gücünün görünmez ama etkili bir şiddet alanı yarattığını gösteriyor.

Murphy, Arendt, Foucault, Derrida ve Levinas gibi düşünürlerle eleştirel bir diyalog kuruyor. Bu düşünürlerin şiddeti nasıl kavramsallaştırdığını, hangi noktalarda ona karşı etik bir direnç geliştirdiklerini ve hangi noktalarda istemeden yeniden ürettiklerini tartışıyor. Kitap, şiddetin yalnızca fiziksel değil, dilsel, simgesel ve epistemik boyutları olduğunu vurguluyor.

‘Şiddet ve Felsefi İmgelem’, şiddetin düşüncenin dışında değil, düşüncenin kurucu imgeleri içinde yer aldığını göstererek, etik ve politik felsefeye eleştirel ve rahatsız edici bir bakış sunuyor.

  • Künye: Ann V. Murphy – Şiddet ve Felsefi İmgelem, çeviren: Itır Güneş, Fol Kitap, felsefe, 192 sayfa, 2025