David Lindley – Belirsizlik (2025)

David Lindley’nin bu kitabı, modern fiziğin temelini sarsan büyük tartışmayı anlatıyor. Kuantum mekaniğinin doğuşunda yalnızca yeni bir teori değil, gerçekliğin nasıl anlaşılacağına dair bir savaş ortaya çıkıyor. Lindley, Einstein, Heisenberg ve Bohr’un fikir çatışmalarını bir bilim tarihi anlatısından çok, entelektüel bir dram olarak aktarıyor.

Albert Einstein, evrenin kesin yasalara göre işlediğine inanıyor. Ona göre doğada belirsizlik yok; belirsiz görünen şeyler yalnızca henüz açıklayamadığımız ayrıntılardan kaynaklanıyor. Bu yüzden kuantum kuramındaki “olasılıklı” yapıya direniyor, bilimin temelinin rastlantılara bırakılamayacağını savunuyor.

Werner Heisenberg ise atom altı dünyayı inceledikçe, ölçümün kendisinin gerçekliği etkilediğini fark ediyor. Formüle ettiği belirsizlik ilkesi, doğanın özünde tam bir kestirilebilirlik olmadığını gösteriyor. Bu, bilginin sınırlarının sadece teknik değil, ontolojik bir mesele olduğunu ortaya koyuyor.

Niels Bohr, iki uç arasında bir köprü kuruyor. Ona göre parçacıkların davranışı gözlemden ayrı düşünülemiyor. Tamamlayıcılık ilkesi ile gerçekliği tek bir tanımın kuşatamayacağını, farklı koşullarda farklı biçimlerde ortaya çıktığını açıklıyor. Böylece bilginin, gözlemci ile doğa arasındaki etkileşimde kurulduğunu savunuyor.

Lindley, bu fikir çatışmasını kişisel ilişkiler, bilimsel gurur, felsefi kaygılar ve dönemin politik atmosferiyle iç içe anlatıyor. Kuantum mekaniğinin kabulüyle birlikte bilimin “kesinlik” ideali yıkılıyor; yerine olasılıkların yön verdiği bir evren tasavvuru yerleşiyor.

‘Belirsizlik: Einstein, Heisenberg, Bohr ve Bilimi Kurtarma Mücadelesi’ (‘Uncertainty: Einstein, Heisenberg, Bohr, and the Struggle for the Soul of Science’), bilginin sınırlarının genişlediği kadar belirsizleştiğini de hatırlatıyor. Bilim, hakikati sabitlemek yerine, onun değişen doğasını anlamaya çalışıyor. Einstein “Tanrı zar atmıyor” diye ısrar ediyor ama Heisenberg ve Bohr’un açtığı yol, modern fiziğin geleceğini belirliyor. Bu kitap, bilimin ruhunun nasıl dönüştüğünü gösteriyor.

  • Künye: David Lindley – Belirsizlik: Einstein, Heisenberg, Bohr ve Bilimi Kurtarma Mücadelesi, çeviren: Özlem Kırtay, Fol Kitap, bilim, 240 sayfa, 2025

Nurcan Abacı – Osmanlı’da Korkunun Gölgesi (2025)

Nurcan Abacı’nın ‘Osmanlı’da Korkunun Gölgesi: El Âlem Ne Der ve Ehl-i Örf Heyulası Üzerine Bir Deneme’ adlı kitabı, Osmanlı toplumunun görünmez ama belirleyici duygusal yapısını “korku” ekseninde çözümlüyor. Yazar, arşiv belgeleriyle, özellikle kadı sicillerindeki sıradan insanların hikâyeleri üzerinden toplumsal psikolojinin izini sürüyor. Korkunun yalnızca cezayla değil, “cezalandırılma ihtimali” ve “el âlem ne der” kaygısıyla nasıl içselleştirildiğini gösteriyor. Kitabın yapısı da bu çok katmanlı duygunun anatomisini andırıyor: “El Âlem Ne Der Korkusu”, “Ehl-i Örf Heyulası” ve “Muhtemel Korkular” başlıkları, bireyin toplum, otorite ve kendi iç dünyası karşısındaki kırılgan dengesini ortaya koyuyor.

Abacı’nın yaklaşımı, tarih yazımını belgelerin soğuk yüzeyinden çıkarıp duyguların ve söylentilerin belirleyiciliğine taşıyor. “Gammazlık”, “iftira”, “mahalle baskısı” ve “devlet görevlisi korkusu” gibi mikro düzeydeki olgular, Osmanlı düzeninin sürekliliğini sağlayan görünmez mekanizmalar olarak yorumlanıyor. Korkunun biyolojik, psikolojik ve sosyal işlevlerini açıklayan giriş bölümü, tarih anlatısını disiplinlerarası bir zemine taşıyor.

Bu çerçevede, yazarın tarihsel yöntemi İstanbul Latin İmparatorluğu’nun yarattığı travmatik hafızayla da benzerlik gösteriyor. 1204’teki Haçlı istilasının ardından Bizans toplumunun yaşadığı belirsizlik ve güvensizlik duygusu nasıl uzun süre kolektif davranışları belirlediyse, Osmanlı toplumunda da korku aynı şekilde bir “düzen kurucu” unsur haline geliyor. Her iki örnek de iktidar ve toplumsal kontrolün yalnızca kılıçla ya da kanunla değil, insanların zihinlerinde kök salan duygusal rejimler aracılığıyla sürdürüldüğünü hatırlatıyor.

‘Osmanlı’da Korkunun Gölgesi’, tarihsel belgelerin ardındaki sessiz duyguları görünür kılarak, korkunun nasıl bir toplumsal tasarım ilkesi olduğunu düşündüren özgün bir tarih denemesi.

  • Künye: Nurcan Abacı – Osmanlı’da Korkunun Gölgesi: El Âlem Ne Der ve Ehl-i Örf Heyulası Üzerine Bir Deneme, Fol Kitap, tarih, 176 sayfa, 2025

Samuel Dolbee – Çekirgelerin Saltanatı (2025)

Samuel Dolbee’nin bu çalışması, modern Orta Doğu tarihine çevresel bir perspektiften yaklaşarak sınırlar, iktidar ve doğa arasındaki karmaşık ilişkiyi inceliyor. Dolbee, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Fransız ve İngiliz manda yönetimlerine uzanan süreçte, Mezopotamya ve Suriye çöllerindeki, bilhassa Cezire’deki çekirge istilalarını merkezine alıyor. Bu afetleri yalnızca ekolojik olaylar olarak değil, aynı zamanda imparatorlukların sınır politikalarını, bürokratik düzenlemelerini ve halkların direniş biçimlerini şekillendiren siyasal araçlar olarak yorumluyor.

Yazar, çekirgeleri metaforik bir unsur olarak kullanarak doğanın da iktidar ilişkilerinin bir parçası haline geldiğini öne sürüyor. Çekirge salgınları karşısında geliştirilen idari tepkiler, yerel halkın yaşam biçimleri ve üretim düzeni üzerindeki etkilerle birlikte analiz ediliyor. Dolbee, çevresel felaketlerin imparatorlukların çöküşünde ve yeni ulusal sınırların çizilmesinde ne kadar belirleyici rol oynadığını gözler önüne seriyor. Bu yönüyle kitap, tarih yazımında çevre faktörünün uzun süre göz ardı edilen gücünü vurguluyor.

‘Çekirgelerin Saltanatı: Osmanlı’da Sınır, Çevre ve İktidar’ (‘Locusts of Power: Borders, Empire, and Environment in the Modern Middle’), yalnızca çevre tarihi açısından değil, aynı zamanda Orta Doğu’nun modernleşme sürecini anlamak için de çığır açıcı bir çalışma. Dolbee, iktidarın yalnızca insanlar arasında değil, doğa ile kurulan ilişkilerde de üretildiğini gösteriyor. Böylece, ekoloji ile siyaset arasındaki sınırları aşan bir anlatı kurarak Orta Doğu tarihine yeni bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Samuel Dolbee – Çekirgelerin Saltanatı: Osmanlı’da Sınır, Çevre ve İktidar, çeviren: Can Gümüş İspir, Fol Kitap, tarih, 432 sayfa, 2025

Jonathan Parry – Vaat Edilmiş Topraklar (2025)

Jonathan Parry’nin bu çalışması, 19. yüzyılın ilk yarısında Britanya’nın Osmanlı topraklarındaki etkisini jeopolitik, dini ve kültürel açılardan inceliyor. Parry, İngiltere’nin Ortadoğu’ya yönelik ilgisinin yalnızca stratejik değil, aynı zamanda inanç ve kimlik temelli bir arayışın ürünü olduğunu vurguluyor. Napolyon’un Mısır seferinden Kırım Savaşı’na kadar uzanan dönemde Britanya’nın Osmanlı’yla ilişkileri, hem dostane diplomasi hem de örtülü rekabet üzerinden şekilleniyor. Bu süreçte İngiliz siyasetinde Hindistan yolunun güvenliği, Kızıldeniz hattı ve Süveyş gibi bölgeler ön plana çıkıyor.

‘Vaat Edilmiş Topraklar: İngiltere ve Osmanlı Ortadoğu’su’ (‘Promised Lands: The British and the Ottoman Middle East’), İngilizlerin Osmanlı’nın zayıflayan yapısını fırsata çevirmek istediğini, ancak bu zayıflığı tamamen çöküşe götürmeden yönetmeyi amaçladığını belirtiyor. Osmanlı’nın toprak bütünlüğü korunurken, İngiltere bölgesel nüfuzunu artıracak ittifaklar kuruyor. Bu ittifaklar yalnızca devlet düzeyinde değil, Arap, Kürt ve Hristiyan topluluklarla da geliştiriliyor. Misyoner faaliyetleri, gezginlerin raporları ve dini söylemler, İngiliz kamuoyunun Doğu algısını güçlendiriyor.

Parry, bu dönemde İngiliz dış politikasının tek sesli olmadığını, Londra’daki yöneticilerle Hindistan’daki çıkar çevreleri arasında sık sık çelişkiler yaşandığını gösteriyor. Kitap, Osmanlı’nın son yüzyılında İngiltere’nin Ortadoğu üzerindeki kalıcı etkisinin temellerini sergiliyor. Parry’ye göre, bu etki yalnızca siyasi sınırları değil, bölgenin kimlik, inanç ve güç ilişkilerini de kalıcı biçimde dönüştürüyor.

  • Künye: Jonathan Parry – Vaat Edilmiş Topraklar: İngiltere ve Osmanlı Ortadoğu’su, çeviren: Dara Elhüseyni, Fol Kitap, tarih, 712 sayfa, 2025

Derya Gürses Tarbuck – Herkes İçin Bilim Tarihi (2023)

Derya Gürses Tarbuck’un ‘Herkes İçin Bilim Tarihi’ adlı kitabı, bilimin serüvenini yalnızca bir buluşlar zinciri olarak değil, düşünsel dönüşümlerle şekillenen bir kültürel süreç olarak yorumluyor.

Eser, 2020–2021 akademik yılında Bahçeşehir Üniversitesi’nde verilen çevrimiçi derslerin yazılı bir uzantısı olarak tasarlanmış ve bilim tarihi disiplinini altı temel tema etrafında yeniden kurgulamış.

Tarbuck, Kostas Gavroğlu, George Sarton, Alexandre Koyré, Thomas Kuhn, Patricia Fara ve Rob Iliffe gibi önemli düşünürlerin yaklaşımlarından yola çıkarak bilimin felsefi temellerine, pozitivizm eleştirilerine, nesnellik ve paradigma tartışmalarına ışık tutuyor.

Kitap, bilimi sadece doğruların birikimi olarak değil, fikirlerin toplumsal, tarihsel ve entelektüel koşullarla iç içe geliştiği bir alan olarak sunuyor. Bu yaklaşım, okuru bilimin kendi tarihini sorgulamaya davet ederken, aynı zamanda metodoloji, söylem ve iktidar ilişkileri üzerine düşünmeye yönlendiriyor.

Son bölümde Tarbuck, Avrupa-merkezci bilim tarihinin sınırlarını aşmak gerektiğini savunarak küresel, çok sesli ve dekolonyal bir perspektifin önemini vurguluyor.

‘Herkes İçin Bilim Tarihi’, bilimin insanlığın ortak mirası olduğunu hatırlatan, hem akademik hem de eleştirel bir davet niteliğinde.

.

  • Künye: Derya Gürses Tarbuck – Herkes İçin Bilim Tarihi, Fol Kitap, bilim, 28 sayfa, 2023

Martin Buber – Yol Göstermek (2025)

Martin Buber’in bu kitabı, onun düşünsel dünyasını kavramak için temel metinlerden biri olarak öne çıkıyor. Eserde Buber, bireyin yaşamındaki ahlaki, dini ve felsefi sorulara doğrudan yöneliyor ve bunları gündelik hayatla ilişkilendiriyor. ‘Yol Göstermek’ (‘Pointing the Way’), çeşitli makale ve konuşmaların bir araya gelmesiyle oluşuyor ve bu parçalar aracılığıyla Buber’in hem teolojik hem de varoluşçu yönelimlerini görmek mümkün. Onun temel yaklaşımı, soyut metafizikten ziyade insani deneyime yaslanan, yaşamın merkezine diyalogu koyan bir düşünce çizgisine dayanıyor.

Buber’in felsefi düşüncesi en çok “Ben-Sen” ve “Ben-O” ilişkileriyle tanınıyor. ‘Yol Göstermek’ de, bu ayrımın farklı bağlamlarda işliyor. “Ben-Sen” ilişkisi, insanın diğer insanlarla, doğayla ve nihayetinde Tanrı’yla kurduğu doğrudan, sahici ve karşılıklı varoluş bağını temsil ediyor. Buna karşın “Ben-O” ilişkisi, dünyanın nesneleştirilmesi ve araçsallaştırılması üzerinden kurulan, daha mesafeli bir ilişkiyi ifade ediyor. Buber’e göre insanın varoluşsal bütünlüğü, ancak “Ben-Sen” ilişkisinde ortaya çıkıyor. Kitapta yer alan denemeler, bu yaklaşımın eğitimden dine, toplumsal yaşamdan bireysel etik sorulara kadar uzanan geniş bir alanda nasıl yankı bulduğunu gösteriyor.

Buber, modern dünyanın yabancılaştırıcı koşullarında insanın kaybettiği anlamı yeniden kazanabilmesi için “diyalog”u bir varoluş biçimi olarak öneriyor. Kitap, yalnızca felsefi bir tartışma değil, aynı zamanda insana yaşamını daha derin, otantik ve anlamlı kılacak bir yön gösterme girişimi olarak okunabilir. Bu açıdan eser, Buber’in felsefesinin özünü yansıtan bir yol haritası işlevi görüyor.

  • Künye: Martin Buber – Yol Göstermek (Toplu Yazılar), çeviren: Abdulhalim Karaosmanoğlu, Güney Çeğin, Fol Kitap, felsefe, 288 sayfa, 2025

Will Kymlicka – Liberalizm, Topluluk, Kültür (2025)

1990’lar, çokkültürcülüğün liberal demokrasiler için umut kaynağı olduğu bir dönemdi. Farklı kimliklerin ve toplulukların tanınması, demokrasiyi daha güçlü ve daha meşru kılacak bir unsur gibi görülüyordu. Çeşitlilik, bir tehdit değil, ortak yaşamı besleyen bir zenginlik olarak sunuluyordu. Ancak bu iyimserlik kısa sürede yerini kuşkulara bıraktı. Daha on yıl geçmeden çokkültürcülüğün toplumları böldüğü, yurttaşlık bilincini zayıflattığı ve güvenliği tehdit ettiği iddiaları yükseldi. 2000’lerle birlikte, özellikle 11 Eylül sonrasında bu eleştiriler doruk noktasına çıktı ve çokkültürcülüğün öldüğü ilan edildi.

Bugün ise durum çok daha çelişkili görünüyor. Artan göç hareketleri, bölgesel çatışmalar ve küresel kültürel temaslar, çokkültürlü yaşamı geri dönülmez bir gerçeklik haline getiriyor. Farklılıklarla birlikte yaşamak artık bir tercih değil, çağımızın zorunlu koşulu olarak öne çıkıyor. Bu bağlamda Will Kymlicka’nın ‘Liberalizm, Topluluk, Kültür’ (‘Liberalism, Community, and Culture’) adlı eseri, birey ile topluluk arasındaki gerilimi anlamak için temel bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Kymlicka, liberalizmin yalnızca soyut haklardan ibaret olmadığını, özgürlüğün ancak bireylerin kendi kültürel kökleri içinde gerçeklik kazandığını savunuyor. Ona göre bireysel özerklik ile topluluk aidiyeti birbirine karşıt değil, birbirini tamamlayan unsurlar. Bu yaklaşım, demokratik toplumların günümüzün yakıcı sorunlarıyla başa çıkabilmesi için önemli kavramsal araçlar sunuyor. Kitap, özgürlük ve aidiyet arasındaki dengeyi düşünmek isteyenler için vazgeçilmez bir kaynak olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Will Kymlicka – Liberalizm, Topluluk, Kültür, çeviren: Hasan Ayer, Fol Kitap, siyaset, 344 sayfa, 2025

Tyler Volk – Kuarklardan Kültüre (2025)

Tyler Volk’un bu kitabı, evrenin kuarklardan başlayarak insan kültürüne kadar uzanan serüvenini büyük sıçramalar üzerinden inceliyor. Volk, bu süreci “ölçeklenme devrimleri” olarak adlandırıyor ve her yeni aşamanın bir önceki düzene yaslanarak daha karmaşık bir yapı ortaya çıkardığını belirtiyor. Kuarkların protonları, protonların atomları, atomların molekülleri oluşturmasıyla başlayan zincir, moleküllerin hücrelere dönüşmesi ve çok hücreli organizmaların ortaya çıkmasıyla farklı bir boyut kazanıyor.

‘Kuarklardan Kültüre: Nasıl Var Olduk, Bugüne Nasıl Geldik?’ (‘Quarks to Culture: How We Came to Be’), evrimin yalnızca biyolojik değil aynı zamanda iş birliği ve bütünleşme yasalarıyla da ilerlediğini vurguluyor. Ona göre doğa, sürekli daha büyük birimler yaratmak için birleşme ve dayanışma mekanizmalarını geliştiriyor. Bu bağlamda ekosistemler, karmaşık canlı toplulukları ve nihayetinde insan toplumları, evrimsel zincirin yeni halkaları olarak ortaya çıkıyor. İnsan kültürü ise biyolojik evrimden ayrışan ama onun üzerine kurulu yeni bir düzey olarak öne çıkıyor.

Kitap, dilin, sembollerin, kurumların ve ortak anlam üretiminin kültürel evrimde oynadığı merkezi rolü inceliyor. Volk, evrenin işleyişinde temel modelin “birleşme ve yeni düzey yaratma” olduğunu öne sürüyor. Bu model sayesinde kozmik oluşum ile insan uygarlığı arasında süreklilik kuruluyor. Okuyucu, kendi yaşamını yalnızca bireysel bir serüven değil, evrenin uzun tarihsel zincirinin bir halkası olarak kavrama imkânı buluyor. Kitap hem bilimsel hem felsefi yönüyle varoluşu bütüncül bir bakışla değerlendirmeye davet ediyor.

  • Künye: Tyler Volk – Kuarklardan Kültüre: Nasıl Var Olduk, Bugüne Nasıl Geldik?, çeviren: Elif Berktaş, Fol Kitap, bilim, 304 sayfa, 2025

Laurence Devillairs – Hayatı Felsefeyle İyileştirmek (2025)

Laurence Devillairs bu kitabında, felsefeyi yalnızca soyut düşüncelerin alanı değil, yaşamı iyileştiren ve anlamlandıran bir pratik olarak ele alıyor. Yazar, felsefenin asıl gücünün teorik tartışmalardan çok, bireyin gündelik varoluşuna dokunmasında ve yaşamın acılarını, kaygılarını, sorularını dönüştürmesinde yattığını vurguluyor.

‘Hayatı Felsefeyle İyileştirmek’ (‘Guérir la vie par la philosophie’), felsefeyi bir tür “ilaç” gibi görüyor. Stoacılıktan varoluşçuluğa kadar farklı düşünürleri çağırarak, onların fikirlerini ruhun yaralarına sürülen bir merhem gibi sunuyor. Devillairs, Platon’un ideallerinden, Epiktetos’un özgürlük anlayışına, Montaigne’in denemelerinden, Spinoza’nın akıl ve duyguları uzlaştırma çabasına kadar geniş bir yelpazede düşünceleri ele alıyor. Bütün bu örnekler, felsefenin hayatın yükleriyle baş etmede somut araçlar sağlayabileceğini gösteriyor.

Yazar, insanın kırılganlığını ve varoluşsal sıkıntılarını merkeze alıyor. Ölüm korkusu, özgürlük sorunu, mutluluk arayışı, yalnızlık ve anlam boşluğu gibi evrensel meselelerin felsefi bakışla yeniden ele alınabileceğini söylüyor. Bu bağlamda felsefe, sadece akademik bir alan olmaktan çıkıp, bireysel bir terapi, hatta varoluşsal bir dayanıklılık biçimi haline geliyor.

Devillairs, felsefeyi “yaşam sanatı” olarak konumlandırıyor. Okura, felsefi düşünmenin günlük hayatta nasıl uygulanabileceğini gösterirken, teorinin pratikle birleştiğinde bir tür şifa işlevi görebileceğini savunuyor. Kitap, felsefenin tarih boyunca üstlendiği “iyi yaşama rehberliği” rolünü yeniden hatırlatarak, bugünün karmaşık ve belirsiz dünyasında insana yol gösterme potansiyelini ortaya koyuyor.

  • Künye: Laurence Devillairs – Hayatı Felsefeyle İyileştirmek, çeviren: Yılmaz Ruhi Demir, Fol Kitap, felsefe, 200 sayfa, 2025

Naunihal Singh – Askerî Darbelerin Stratejik Mantığı (2025)

Naunihal Singh’in bu çalışması, askeri darbelerin nasıl gerçekleştiğini ve neden bazılarının başarılı olup bazılarının başarısız olduğunu anlamak için kapsamlı bir analiz sunuyor. ‘Askerî Darbelerin Stratejik Mantığı: Yönetime El Koymak’ (‘Seizing Power – Strategic Logic of Military Coups’), bu alandaki mevcut çalışmalardan farklı olarak, darbe girişimlerinin başarısının veya başarısızlığının ardındaki temel faktörün, askeri hizipler arasındaki koordinasyon dinamikleri olduğunu savunur. Kitap, 1950-2000 yılları arasında dünya genelindeki 471 darbe girişimini içeren orijinal bir veri seti ve darbe katılımcılarıyla yapılan 300 saatlik mülakatlara dayanarak yeni bir teori geliştiriyor.

Singh, bir darbenin başarısının, darbecilerin diğer subaylar ve birlikler nezdinde başarının kaçınılmaz olduğu izlenimini yaratma yeteneklerine bağlı olduğunu öne sürüyor. Askeri aktörler, fiili duruma göre genellikle daha güçlü olan “kaçınılmaz zafer” imajını nasıl yansıttıklarını gösteriyor. Bu, darbenin popülaritesinden veya askeri güç üstünlüğünden ziyade, askeri içindeki grupların birbirlerinin eylemlerini tahmin etme ve buna göre koordine olma yeteneğine dayanıyor. Eğer darbeciler, darbenin şimdiden başarılı olduğuna dair güçlü bir sinyal verebilirlerse, diğer birlikler de bu “kazanan” tarafa katılmaya meyilli olurlar.

Kitap, darbe dinamiklerini kökenlerine göre üç farklı türe ayırır: askeri hiyerarşinin tepesinden gelen darbeler, orta rütbelilerden gelen darbeler ve alt rütbeli askerlerin isyan niteliğindeki darbeleri. Her türün kendine özgü başarı olasılıkları ve koordinasyon zorlukları olduğunu gösteriyor. Gana’daki çok sayıda darbe ve 1991’deki Sovyetler Birliği’ndeki darbe girişimi gibi vaka analizleriyle teorisini destekleyen Singh, kitabıyla sivil-asker ilişkileri ve siyasi istikrarsızlık üzerine çalışan akademisyenlere yeni bir bakış açısı sunuyor.

  • Künye: Naunihal Singh – Askerî Darbelerin Stratejik Mantığı: Yönetime El Koymak, çeviren: S. Erdem Türközü, Fol Kitap, siyaset, 424 sayfa, 2025