Kolektif – Büyük Tarih (2025)

‘Büyük Tarih’ (‘Big History’), evrenin başlangıcından insanlığın geleceğine kadar uzanan geniş bir zaman çizelgesini bütüncül biçimde ele alıyor. Yazarlar, bilimi, tarihi ve felsefeyi bir araya getirerek “büyük tarih” adını verdikleri yaklaşımda evrenin, yaşamın ve insan toplumlarının gelişimini tek bir anlatı içinde birleştiriyor. Kitap, kozmik ölçekteki dönüşümlerle insanlık tarihindeki toplumsal ve teknolojik değişimleri birbirine bağlayarak, evrendeki karmaşık düzenin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışıyor.

Anlatı, sekiz “eşik” üzerinden ilerliyor: Büyük Patlama’dan yıldızların oluşumuna, yaşamın evriminden tarım devrimine ve modern teknolojik çağa kadar her aşama, artan enerji yoğunluğu ve karmaşıklık düzeyiyle tanımlanıyor. Bu yapı sayesinde kitap, yalnızca geçmişi anlatmakla kalmıyor; geleceğe dair olası senaryolar da sunuyor. İnsan türünün çevresini dönüştürme gücü, gezegenin ekolojik sınırları ve yapay zekâ gibi yeni dönüm noktaları, tarihsel süreklilik içinde tartışılıyor.

Yazarlar, geleneksel tarih anlayışının insan merkezli sınırlarını aşarak, insanı evrensel bir bağlamda konumlandırıyor. Ancak bu yaklaşım, bazı tarihçilerce aşırı soyut ve bilimsel indirgemeci bulunuyor. Yine de ‘Büyük Tarih’, farklı disiplinleri birleştiren açıklıkta yazılmış nadir eserlerden biri olarak, insanlığın yerini evrendeki büyük hikâyeye bağlayan etkileyici bir sentez sunuyor.

  • Künye: Kolektif – Büyük Tarih: Big Bang’den İnsanlığın Geleceğine Disiplinlerarası Bir Bakış, editör: David Christian, William H. McNeill, Jerry H. Bentley, Ralph C. Croizier, J. R. McNeill, Heidi Roupp, Judith P. Zinsser, Brett Bowden, çeviren: Ozan Karakaş, Alfa Yayınları, tarih, 328 sayfa, 2025

Gary Cox – Sartre ve Kurmaca (2025)

Jean-Paul Sartre genellikle varoluşçuluk felsefesi ve politik yazılarıyla anılıyor, fakat Gary Cox bu kitapta onun edebiyatla kurduğu bağı merkeze alıyor. Sartre’ın romanları, tiyatro oyunları ve eleştirel yazıları yalnızca estetik ürünler olarak değil, aynı zamanda felsefi düşüncesinin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınıyor. Cox, Sartre’ın edebiyatı felsefesini somutlaştırmak, deneyimlere ve insan özgürlüğüne dair sorularını gündelik hayata taşımak için kullandığını savunuyor. Böylece Sartre’ın metinleri yalnızca kuramsal argümanların yansıması değil, aynı zamanda özgürlüğün, sorumluluğun ve seçimlerin somut hikâyeler içinde sınandığı alanlar haline geliyor.

‘Sartre ve Kurmaca’ (‘Sartre and Fiction: The Case for the Literary’), Sartre’ın romanlarında karakterlerin özgürlük ve yabancılaşma deneyimlerini nasıl yaşadığını inceliyor. Cox’a göre bu metinlerde felsefi kavramlar yalnızca açıklanmıyor, aynı zamanda duygular, ilişkiler ve çelişkiler aracılığıyla yaşatılıyor. Oyunlarında ise Sartre toplumsal sorumluluk, ahlaki çatışma ve iktidar ilişkilerini sahneye taşıyor. Bu yaklaşım edebiyatın yalnızca süsleyici ya da ikincil bir uğraş olmadığını, felsefi düşünceyi besleyen ve ona yön veren asli bir alan olduğunu gösteriyor.

Cox ayrıca Sartre’ın edebiyata dair teorik yazılarını da ele alıyor. Özellikle “Edebiyat Nedir?” adlı metinde dile getirilen, yazının özgürleştirici potansiyeline yaptığı vurgu yeniden değerlendiriliyor. Ona göre Sartre, okuru edilgin bir alıcı değil, metnin anlamını tamamlayan aktif bir özne olarak görüyor. Böylece edebiyat, yazar ve okur arasında etik ve politik bir ilişki kuruyor.

Sonuçta kitap, Sartre’ın felsefi ve politik düşüncesinin edebi üretimlerinden ayrı düşünülemeyeceğini, aksine bu eserlerin onun düşünce dünyasının merkezinde yer aldığını ileri sürüyor. Gary Cox, Sartre’ın edebiyatını ciddiye alarak onun felsefesini daha geniş ve daha canlı bir bağlamda anlamamıza katkı sağlıyor.

  • Künye: Gary Cox – Sartre ve Kurmaca, çeviren: Zeynep Mertoğlu, Alfa Yayınları, felsefe, 384 sayfa, 2025

Jane Hawking – Sonsuzluğa Yolculuk (2025)

Jane Hawking’in bu kitabı hem kişisel bir otobiyografi hem de Stephen Hawking’le olan uzun evliliğinin içsel ve duygusal bir portresi olarak öne çıkıyor. ‘Sonsuzluğa Yolculuk: Stephen’la Hayatım’ (‘Travelling to Infinity: My Life with Stephen’), büyük fizikçinin olağanüstü bilimsel yolculuğuyla birlikte, onunla birlikte yaşamın getirdiği sınavları, zorlukları ve derin bağları anlatıyor.

Jane, Cambridge’de tanıştıkları ilk günlerden başlayarak Stephen’ın ALS teşhisi aldığı dönemi ve bu teşhisin hem bireysel hem de ortak yaşamlarında nasıl sarsıcı bir etki yarattığını aktarıyor. Bir yandan genç yaşta ağır bir hastalıkla mücadele eden bir eşin yanında dimdik durmaya çalışırken, diğer yandan da akademik hayatın baskıları, çocuk yetiştirmenin sorumlulukları ve kişisel fedakârlıklarla dolu bir yaşam sürdürüyor.

Kitap, yalnızca Stephen Hawking’in bilimsel başarılarına tanıklık eden bir eşin gözünden yazılmıyor; aynı zamanda kadınlık, annelik ve bireysel kimliğin korunma mücadelesiyle de örülüyor. Jane, bu süreçte yaşadığı yalnızlığı, duygusal yükleri ve zamanla evliliklerinde ortaya çıkan kırılma noktalarını da samimiyetle paylaşıyor.

‘Sonsuzluğa Yolculuk’, bu yönüyle hem Hawking’in olağanüstü zekâsının ardındaki insani yönleri açığa çıkarıyor hem de maceralı bir hayatın gölgesinde kendi yolunu çizmeye çalışan bir kadının hikâyesini anlatıyor. Kitap, sevgi, sabır, adanmışlık ve bireysel özgürlüğün karmaşık dengelerini sorgulayan güçlü bir yaşam anlatısı olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Jane Hawking – Sonsuzluğa Yolculuk: Stephen’la Hayatım, çeviren: Yakut Eren, Alfa Yayınları, bilim, 472 sayfa, 2025

Mehrdad Kia – Osmanlı İmparatorluğu’nda Günlük Hayat (2025)

Mehrdad Kia’nın bu eseri, Osmanlı İmparatorluğu’nun gündelik hayatına dair zengin bir panoramayı gözler önüne seriyor. Yazar, siyasi ya da askeri tarihin ötesine geçerek sıradan insanların yaşamlarını, alışkanlıklarını, kültürel pratiklerini ve toplumsal ilişkilerini merkeze alıyor. Böylece Osmanlı toplumunun yalnızca saraydan ya da büyük olaylardan ibaret olmadığı, günlük hayatın farklı sınıflar ve kimlikler arasında çeşitlilik taşıdığı ortaya çıkıyor. ‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Günlük Hayat’ (‘Daily Life in the Ottoman Empire’), kentin sokaklarından taşranın düzenine, dini ritüellerden aile içi ilişkilere kadar birçok boyutu ayrıntılarıyla inceliyor.

Kitapta Osmanlı şehirlerinin yapısı, kahvehanelerin sosyalleşme mekânı olarak işlevi, camilerin yalnızca ibadet değil aynı zamanda toplumsal dayanışma alanı olması gibi detaylar öne çıkıyor. Giyim kuşam alışkanlıkları, mutfak kültürü, eğlence anlayışı ve bayram ritüelleri üzerinden toplumun gündelik yaşam ritmi yansıtılıyor. Ayrıca kadınların toplumsal ve ailevi rollerine, eğitim ve çocuk yetiştirme pratiklerine, esnaf loncalarının ekonomik ve sosyal önemine geniş yer veriliyor. Kia, bu unsurları aktarırken Osmanlı toplumunun çok kültürlü yapısına da dikkat çekiyor; Müslüman, Hristiyan ve Yahudi toplulukların hem kendi geleneklerini sürdürdüklerini hem de bir arada yaşamanın dinamiklerini oluşturduklarını vurguluyor.

‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Gündelik Hayat’, Osmanlı tarihini büyük anlatıların ötesinde gündelik yaşantının ayrıntıları üzerinden kavramak isteyenlere önemli bir kaynak sunuyor. Bu eser, imparatorluğu sıradan insanların gözünden görmemize imkân tanıyarak tarihin insani yönünü görünür kılıyor.

  • Künye: Mehrdad Kia – Osmanlı İmparatorluğu’nda Günlük Hayat, çeviren: Tevabil Alkaç, Alfa Yayınları, tarih, 392 sayfa, 2025

Anthony D. Smith – Küresel Çağda Milletler ve Milliyetçilik (2025)

Anthony D. Smith’in bu çalışması, küreselleşmenin yükseldiği çağda ulusların ve milliyetçiliğin kaderini tartışıyor. Smith, modern dünyada ulusların giderek önemini kaybettiğine dair yaygın görüşe karşı çıkarak, milliyetçiliğin farklı biçimlere bürünerek hâlâ güçlü bir ideoloji olmaya devam ettiğini vurguluyor. Ona göre uluslar yalnızca modern dönemin icadı değil, tarihsel kimliklerin ve kültürel aidiyetlerin sürekliliğiyle yeniden oluşur.

‘Küresel Çağda Milletler ve Milliyetçilik’ (‘Nations and Nationalism in a Global Era’), ulusların modern devletler sistemi içindeki rolünü, milliyetçiliğin toplumsal dayanışma ve siyasi meşruiyet yaratmadaki işlevini ele alıyor. Küreselleşmenin yarattığı ekonomik, kültürel ve siyasal dönüşümler karşısında bile milliyetçi söylemlerin güçlü kalmasının nedenlerini sorguluyor. Özellikle, iletişim teknolojilerinin ve göçlerin yoğunlaştığı dünyada bile insanların ulusal kimliklere tutunmaya devam etmesinin arkasında tarihsel mitler, semboller ve ortak hafızanın olduğunu öne çıkarıyor.

Smith ayrıca, liberal kozmopolit projelerin ulusların yerine geçemediğini, tersine çokkültürlü toplumlarda bile milliyetçiliğin yeni biçimlerde yeniden üretildiğini savunuyor. Ona göre küresel çağda ulus-devletler dönüşüyor ama ortadan kalkmıyor; milliyetçilik de eski kalıplarını aşarak esnek, uyarlanabilir ve kimi zaman daha tehlikeli formlar alıyor.

Sonuç olarak eser, ulusların ve milliyetçiliğin geleceğini anlamak isteyenlere hem teorik hem tarihsel açıdan kapsamlı bir çerçeve sunuyor. Smith, modern dünyada milliyetçiliğin “geçici bir olgu” değil, farklı biçimlerde yaşamaya devam eden kalıcı bir güç olduğunu göstermeye çalışıyor.

  • Künye: Anthony D. Smith – Küresel Çağda Milletler ve Milliyetçilik, çeviren: Derya Kömürcü, Alfa Yayınları, siyaset, 216 sayfa, 2025

Gábor Fodor – Osmanlı’da Macar Tarih Bilimi ve Arkeolojisi (2025)

Gábor Fodor’un bu eseri, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Macaristan’ın Osmanlı topraklarında yürüttüğü bilimsel faaliyetleri ve özellikle İstanbul’da kurulan Macar Bilimsel Enstitüsünün serüvenini ele alıyor.

‘Osmanlı’da Macar Tarih Bilimi ve Arkeolojisi: İstanbul Macar Bilim Enstitüsü Tarihi (1916-1918)’ (‘Magyar tudomány és régészet az Oszmán Birodalomban. A Konstantinápolyi Magyar Tudományos Intézet története, 1916–1918’), 1916’da kurulan bu enstitünün kısa ama yoğun hayatını inceliyor. Macar bilim insanları ve arkeologlarının, Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel ve tarihsel mirasını araştırma amacıyla gerçekleştirdikleri çalışmaların arka planı ayrıntılı biçimde anlatılıyor. Enstitünün kuruluşu, savaş dönemindeki siyasi koşullar, Osmanlı-Macar ilişkilerinin özel bağlamı ve bu girişimin entelektüel hedefleri bir arada değerlendiriliyor.

Fodor, enstitünün faaliyetlerini yalnızca arkeolojik kazılar ya da bilimsel incelemelerle sınırlı görmüyor; aynı zamanda bu çabaları, Macar milliyetçiliğinin ve uluslararası bilimsel prestij arayışının bir parçası olarak yorumluyor. Osmanlı başkentinde yürütülen projeler, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Doğu’ya yönelik politikalarıyla da bağlantılı biçimde ele alınıyor.

Sonuç olarak eser, hem bilim tarihine hem de uluslararası ilişkiler tarihine katkıda bulunuyor. Enstitünün 1918’de savaşın sona ermesiyle kapatılması, bu tür girişimlerin ne kadar kırılgan olduğunu da gösteriyor. Böylece kitap, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Avrupa bilim dünyasının Doğu’ya bakışını ve Macaristan’ın bu alandaki özel rolünü ortaya koyuyor.

  • Künye: Gábor Fodor – Osmanlı’da Macar Tarih Bilimi ve Arkeolojisi: İstanbul Macar Bilim Enstitüsü Tarihi (1916-1918), çeviren: Erdal Şalikoğlu, Alfa Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

İlya Ehrenburg, Vasili Grossman – Kara Kitap (2025)

‘Kara Kitap’ (‘Чёрная книга’), İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın işgal ettiği Sovyet topraklarında ve Polonya’daki ölüm kamplarında Yahudilere yönelik uyguladığı sistematik soykırımı belgeleyen en kapsamlı çalışmalardan biri. İlya Ehrenburg ve Vasili Grossman’ın girişimiyle hazırlanan bu eser, yüzlerce tanıklık, rapor, mektup ve resmi belgeden oluşan bir arşiv niteliği taşıyor. Kitap, yalnızca bireysel hikâyeleri değil, aynı zamanda Yahudi topluluklarının topyekûn yok ediliş sürecini ortaya koyuyor.

Metinde özellikle köylerde, kasabalarda ve şehirlerde gerçekleştirilen kitlesel infazların, toplama kamplarındaki gaz odalarının ve açlık, işkence, zorunlu çalıştırma gibi yöntemlerle gerçekleştirilen sistematik imhanın detayları aktarılıyor. Katliamlara tanıklık eden Sovyet askerleri, hayatta kalmayı başaran siviller ve esirlerden alınan ifadeler aracılığıyla Nazi işgalinin boyutları gözler önüne seriliyor. Bu anlatılar, yalnızca vahşetin tasviri değil, aynı zamanda kurbanların insanlık onurunu koruma çabalarının da bir belgesi niteliğinde yer alıyor.

Eserin tarihsel önemi yalnızca tanıklıklarda değil, aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin bu çalışmaya yaklaşımında da beliriyor. Başlangıçta yayınlanması planlansa da, savaş sonrası dönemde antisemitizmin artması ve politik baskılar nedeniyle kitap Sovyetler’de sansürleniyor, ancak yurtdışında çeşitli versiyonları basılıyor. ‘Kara Kitap’, bugün hem Holokost tarihi hem de savaş dönemi Sovyet deneyimini anlamak için eşsiz bir kaynak olarak kabul ediliyor.

  • Künye: İlya Ehrenburg, Vasili Grossman – Kara Kitap: Yahudilerin 1941-1945 Savaş Yılları Süresince İşgal Altındaki Sovyetler Birliği Topraklarında ve Polonya Ölüm Kamplarında İşgalci Alman Faşistleri Tarafından Vahşice Katledilmeleri Hakkında, çeviren: Uğur Büke, Alfa Yayınları, tarih, 672 sayfa, 2025

A. D. Lee – Roma’dan Bizans’a (2025)

Bu çalışma, Roma İmparatorluğu’nun Geç Antik Çağ’da geçirdiği dönüşümü odağına alıyor. ‘Roma’dan Bizans’a: 363 – 565, Antik Roma’nın Dönüşümü’ (‘From Rome to Byzantium AD 363 to 565: The Transformation of Ancient Rome’), 363 ile 565 yılları arasındaki siyasî, askerî, ekonomik ve dinsel değişimleri kronolojik bir perspektifle izliyor. Roma’nın parçalanışıyla Doğu’da Bizans kimliğinin kurulmasının nasıl gerçekleştiğini ayrıntılı biçimde tartışıyor. Bu süreçte barbar akınlarının, ordunun yeniden örgütlenmesinin ve bürokrasinin genişlemesinin imparatorluğun yapısını dönüştürdüğünü gösteriyor. A. D. Lee, imparatorların stratejik kararlarının hem merkezî otoriteyi hem de yerel yapıları etkilediğini vurguluyor.

Yazar, Hıristiyanlığın devlet dinine dönüşümünün toplumsal ve siyasal sonuçlarını derinlemesine ele alıyor. Pagan kurumların gerilemesi kilise ile saray arasındaki etkileşimin ve teolojik tartışmaların siyasete etkisini artırıyor. Lee kilisenin hukuki, eğitimsel ve kültürel alanlarda yeni otorite biçimleri ürettiğini örneklerle açıklıyor. Manastırların ve piskoposluk ağlarının yerel yönetimler üzerindeki rolüne dikkat çekiyor.

Kitap ayrıca kentsel dokunun değişimini, şehirlerin küçülmesini ve kırsal ekonominin önem kazanmasını inceliyor. Ticaret ağlarındaki dönüşümler vergi ve mülkiyet ilişkilerindeki değişiklikler ve sosyal tabakalaşmadaki kırılmalar ekonomik analizlerle ortaya konuyor. Lee idari reformların, askeri düzenlemelerin ve hukukî uyarlamaların imparatorluğun sürekliliğini desteklediğini anlatıyor. Sonuç olarak yazar Roma mirasının bürokrasi, hukuk ve kültür aracılığıyla Bizans’ta yeniden biçimlendiğini ve bu yeniden biçimlenmenin Orta Çağ dünyasının temel dinamiklerini belirlediğini savunuyor.

Okur bu çalışma sayesinde geç-antik dünyanın dönüşümünü hem siyasal hem kültürel hem de ekonomik açılardan bütüncül biçimde anlama imkânı buluyor.

  • Künye: A. D. Lee – Roma’dan Bizans’a: 363 – 565, Antik Roma’nın Dönüşümü, çeviren: Ceren Pilevneli Çubuk, Alfa Yayınları, tarih, 464 sayfa, 2025

Farhad Daftary – Alamut Efsaneleri (2025)

Farhad Daftary’nin bu eseri, Haşhaşiler olarak bilinen Nizârî-İsmaililer hakkındaki efsanelerin kökenlerini ve tarihsel gerçeklerle olan farklarını ele alıyor. ‘Alamut Efsaneleri: Haşhaşiler Hakkında Yanlış Bilinen Doğrular’ (‘The Assassin Legends: Myths of the Isma’ilis’), özellikle Orta Çağ’da Haçlı seferleri sırasında Avrupa’ya yayılan, suikast ve haşhaş kullanımıyla özdeşleşmiş anlatıların nasıl doğduğunu ve sonraki yüzyıllarda nasıl kalıcı bir mitolojiye dönüştüğünü inceliyor.

Daftary, Batılı tarihçilerin, gezginlerin ve düşmanlarının kaleme aldığı abartılı ve önyargılı metinlerin, Haşhaşileri gizemli, şeytani ve fanatik bir topluluk olarak betimlediğini gösteriyor. Bu mitlerin, aslında dönemin siyasî mücadeleleri ve mezhepsel çatışmalarının bir ürünü olduğunu vurguluyor. Kitapta Marco Polo’nun seyahatnamelerinden Batılı kronikçilere, Arap ve Fars kaynaklarına kadar geniş bir yazılı miras karşılaştırılıyor; böylece efsanelerin nasıl biçimlenip yayıldığı ortaya konuyor.

Yazar, Nizârî-İsmaililerin tarihsel gerçekliğini ise bu mitlerden ayırarak inceliyor. Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi’nin rolü, topluluğun siyasî-stratejik hedefleri ve dinî inançları, efsanelerdeki abartılı unsurların ötesinde açıklanıyor. Kitap, İsmaililerin ne sadece “korku imparatorluğu” kuran bir tarikat ne de yalnızca suikastlarla varlık gösteren bir grup olduğunu, aksine kendi dönemi içinde belirgin siyasî ve toplumsal motivasyonlara sahip bir hareket olduklarını ortaya koyuyor.

Sonuç olarak Daftary, bu eserinde Haşhaşi imgesinin nasıl Batı kültüründe kalıcı bir “öteki” figürüne dönüştüğünü açığa çıkarırken, tarih yazımındaki önyargıların ve mit yapılarının eleştirisini de yapıyor. Böylece hem İsmaili çalışmalarına hem de genel olarak tarihsel mitlerin işleyişine dair önemli bir katkı sunuyor.

  • Künye: Farhad Daftary – Alamut Efsaneleri: Haşhaşiler Hakkında Yanlış Bilinen Doğrular, çeviren: Tevabil Alkaç, Alfa Yayınları, tarih, 272 sayfa, 2025

Lyndall Gordon – Henry James: Kadınları ve Sanatı (2025)

Henry James’in yaşamını ve sanatını şekillendiren kadın figürleri üzerinden yapılan bu inceleme, yazarın iç dünyasına farklı bir açıdan bakmaya davet ediyor. Lyndall Gordon, James’in hayatında derin izler bırakan iki kadına odaklanıyor: erken yaşta kaybettiği kuzeni Minny Temple ve Amerikalı yazar Constance Fenimore Woolson. Bu iki isim, James için yalnızca birer hatıra değil; ilham, yaratıcılık ve duygusal karmaşanın da simgesi oluyor.

Gordon, Minny ile Fenimore’un kişisel hikâyelerini James’in eserleriyle diyalog içinde ele alıyor. Yazarın bu kadınlarla kurduğu bağ, yalnızca özel bir ilişki değil, aynı zamanda yaratıcı bir ortaklık olarak biçimleniyor. Gordon, mektuplar, arşiv belgeleri ve dönemin tanıklıklarından yararlanarak, James’in üretim sürecini ve onun etrafında gelişen duygusal ilişkileri ayrıntılı şekilde analiz ediyor.

‘Henry James: Kadınları ve Sanatı’ (‘Henry James: His Women and His Art’), James’in “yalnız dâhi” imajını sorgularken, onu sosyal ilişkiler içinde düşünen ve üreten bir sanatçı olarak konumlandırıyor. Okur, James’in edebiyatındaki zarif psikolojik çözümlemelerin ardında, gerçek hayattaki etkileşimlerin nasıl iz bıraktığını keşfediyor. Gordon’un derinlikli yaklaşımı, hem bir yaşam öyküsü hem de yaratıcı sürecin içsel dinamiklerini anlamak için güçlü bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Lyndall Gordon – Henry James: Kadınları ve Sanatı, çeviren: Zeynep Çiftçi, Alfa Yayınları, biyografi, 616 sayfa, 2025