Adam Hochschild — Kral Leopold’un Hayaleti (2026)

Adam Hochschild bu çalışmasında, Belçika Kralı II. Leopold’un 1885-1908 yılları arasında Kongo’yu kişisel mülkü olarak yönetirken kurduğu sömürge düzenini, açgözlülük, şiddet ve buna karşı gelişen uluslararası vicdani direniş ekseninde anlatıyor. Yazar, yalnızca bir hükümdarın hikâyesini değil, Avrupa emperyalizminin işleyişini, sömürgeciliği meşrulaştıran söylemleri ve bu düzenin milyonlarca insanın yaşamı üzerindeki yıkıcı etkilerini gözler önüne seriyor. ‘Kral Leopold’un Hayaleti: Kolonyal Afrika’da Açgözlülük, Vahşet ve Kahramanlık Öyküsü’ (‘King Leopold’s Ghost: A Story of Greed, Terror, and Heroism in Colonial Africa’), tarih boyunca büyük ölçüde unutulmuş bir insanlık felaketini yeniden görünür kılmayı amaçlarken, sömürgecilik tarihinin günümüz dünyasına uzanan mirasını da sorguluyor.

Hochschild, Leopold’un kendisini uluslararası kamuoyuna hayırsever, uygarlık taşıyan ve köle ticaretiyle mücadele eden bir hükümdar olarak tanıtmasına karşın, Kongo’da kurduğu sistemin temel amacının kauçuk ve fildişi üzerinden azami kâr elde etmek olduğunu gösteriyor. Kralın diplomatik ilişkileri, propaganda faaliyetleri ve insani yardım söylemi, dünyanın büyük bölümünü gerçeklerden uzun süre habersiz bırakırken, yerel halk zorla çalıştırma, ağır vergiler, rehin alma, işkence ve sistematik şiddetle karşı karşıya kalıyor. Böylece “özgür devlet” olarak sunulan Kongo’nun, gerçekte korku ve sömürü üzerine kurulu devasa bir ekonomik işletmeye dönüştüğü ortaya konuyor.

Kitap, bu sömürge düzeninin kurulmasında ve sürdürülmesinde rol oynayan tarihsel aktörleri de ayrıntılı biçimde ele alıyor. Henry Morton Stanley’nin Kongo’nun iç bölgelerini Leopold adına denetim altına alma süreci, George Washington Williams’ın erken dönem eleştirileri, Roger Casement’in hazırladığı raporlar, misyonerlerin tanıklıkları ve özellikle Edmund Dene Morel’in yürüttüğü kampanya, anlatının merkezinde yer alıyor. Hochschild, Morel’in ticaret kayıtlarından hareketle Kongo’daki sistematik sömürüyü fark etmesini ve bunun ardından gelişen uluslararası Kongo Reform Hareketi’ni, modern insan hakları savunuculuğunun ilk büyük örneklerinden biri olarak değerlendiriyor. Basının, telgrafın ve uluslararası kamuoyunun gücü sayesinde dünyanın en güçlü hükümdarlarından birinin hesap vermek zorunda kalması, kitabın en dikkat çekici tarihsel sonuçlarından biri olarak öne çıkıyor.

Hochschild, Kongo’daki vahşeti yalnızca geçmişte yaşanmış bir sömürge suçu olarak değerlendirmiyor; aynı zamanda ırkçılık, ekonomik çıkar, propaganda ve uluslararası kayıtsızlığın nasıl iç içe geçerek kitlesel felaketlere zemin hazırladığını gösteriyor. Joseph Conrad’ın ‘Karanlığın Yüreği’ gibi edebi eserlerle kurduğu bağlantılar, dönemin kültürel atmosferini anlamaya katkı sağlarken, tarih yazımının hangi sesleri görünür kıldığı, hangilerini ise unutturduğu sorusunu da gündeme getiriyor. ‘Kral Leopold’un Hayaleti’, sömürgeciliğin yalnızca Afrika’nın değil, modern dünyanın siyasal ve ahlaki tarihini biçimlendiren temel süreçlerden biri olduğunu savunan; tarihsel hafızanın, insan haklarının ve kamusal vicdanın önemini güçlü bir anlatıyla ortaya koyan kapsamlı bir inceleme niteliğinde.

Adam Hochschild — Kral Leopold’un Hayaleti: Kolonyal Afrika’da Açgözlülük, Vahşet ve Kahramanlık Öyküsü
Çeviren: Ayşen Tekşen • Alfa Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

René Girard — Shakespeare: Haset Tiyatrosu (2026)

René Girard’ın bu eseri, Shakespeare’i yalnızca büyük bir oyun yazarı olarak değil, insan arzusunun, rekabetin ve şiddetin en derin dinamiklerini kavrayan bir düşünür olarak yeniden yorumluyor. Girard, bu yorumun merkezine kendi geliştirdiği mimetik arzu kuramını yerleştiriyor. Ona göre insanlar nesneleri kendi başlarına istemez; başkalarının arzuladığı şeyleri arzuladıkları için isterler. Shakespeare’in oyunları da tam bu nedenle kıskançlığın, rekabetin, iktidar mücadelelerinin ve şiddetin evrensel yapısını görünür kılıyor.

‘Shakespeare: Haset Tiyatrosu’ (‘A Theater of Envy: William Shakespeare’), Shakespeare’in komedilerinden trajedilerine, tarih oyunlarından şiirlerine kadar uzanan geniş bir okuma sunuyor. Girard, karakterlerin çatışmalarını yalnızca kişisel tutkularla açıklamıyor; onların birbirlerinin arzularını taklit ederek giderek rakibe dönüştüklerini savunuyor. Arzu ile rekabet birbirini besledikçe dostluk düşmanlığa, aşk kıskançlığa ve siyasal mücadele yıkıcı şiddete dönüşüyor. Böylece Shakespeare’in eserlerinde görülen çatışmaların ortak mantığı ortaya çıkıyor.

Girard, özellikle “Troilus ve Cressida”, “Bir Yaz Gecesi Rüyası”, “Hamlet”, “Othello”, “Julius Caesar”, “Kış Masalı” ve diğer birçok oyunu bu bakış açısıyla yeniden değerlendiriyor. Daha önce dağınık ya da sorunlu görülen bazı eserlerin, mimetik arzu ekseninde şaşırtıcı bir bütünlük kazandığını ileri sürüyor. Shakespeare’in aşkı romantik bir duygu olmaktan çok, başkasının arzusunu taklit eden rekabetçi bir süreç olarak gösterdiğini savunuyor.

Eser, mimetik rekabetin yalnızca bireyleri değil, toplumları da sürüklediği krizleri inceliyor. Rakiplerin giderek birbirine benzemesi, farklılıkların silinmesi ve sonunda ortaya çıkan şiddet sarmalı, Girard’ın kurban mekanizması kuramıyla birlikte okunuyor. Shakespeare’in trajedileri, bu nedenle yalnızca bireysel felaketleri değil, toplumsal düzenin nasıl çözüldüğünü de anlatıyor. Girard’a göre Shakespeare, insan doğasındaki taklit, kıskançlık ve kurban etme eğilimlerini modern çağdan yüzyıllar önce olağanüstü bir sezgiyle ortaya koyuyor.

Girard, Shakespeare’i aynı zamanda modern dünyanın habercisi olarak görüyor. Rekabetin tüketim kültüründen siyasete kadar uzanan etkilerini, oyunlarda gözlenen mimetik ilişkiler üzerinden yorumluyor. Böylece Shakespeare’in metinleri yalnızca Rönesans İngiltere’sine değil, günümüz toplumuna da ışık tutan metinler hâline geliyor. Kitap, edebiyat eleştirisini antropoloji, psikoloji, din ve kültür kuramıyla buluşturarak Shakespeare’in eserlerine alışılmışın dışında bütüncül bir yorum getiriyor.

Sonuç olarak kitap, Shakespeare’in neredeyse bütün eserlerini mimetik arzu kuramı ışığında yeniden okuyan kapsamlı bir inceleme. Girard, aşkın, kıskançlığın, iktidarın ve şiddetin ortak kaynağını taklit edilen arzuda bularak Shakespeare’i insan davranışının en derin mekanizmalarını açığa çıkaran evrensel bir düşünür olarak yeniden değerlendiriyor.

René Girard — Shakespeare: Haset Tiyatrosu
Çeviren: Türker Körük • Alfa Yayınları
Tiyatro • 544 sayfa • 2026

Kolektif — Savaş (2026)

‘Savaş’, insanlık tarihini şekillendiren yaklaşık beş bin yıllık savaş olgusunu, ilk örgütlü çatışmalardan günümüz savaşlarına kadar kronolojik ve karşılaştırmalı bir bakışla ele alan kapsamlı bir başvuru eseri. Kitap, savaşları yalnızca muharebelerin sıralandığı askerî olaylar olarak değil; siyasal, toplumsal, teknolojik ve kültürel dönüşümlerin belirleyici unsurları olarak değerlendirerek çatışmaların nedenlerini, gelişimini ve sonuçlarını bütüncül bir çerçevede inceliyor.

‘Savaş: Eksiksiz Görsel Tarih’ (‘War: The Definitive Visual History’), Mezopotamya, Antik Mısır, Yunan ve Roma uygarlıklarından başlayarak Orta Çağ, erken modern dönem, sömürgecilik çağının savaşları, dünya savaşları, Soğuk Savaş ve çağdaş çatışmalara uzanan geniş bir tarihsel panorama sunuyor. Her dönemde öne çıkan savaşların arka planı, güç dengeleri ve uluslararası etkileri açıklanırken, çatışmaların dünya tarihinin yönünü nasıl değiştirdiği gösteriliyor.

Kitabın temel eksenlerinden biri savaş sanatının geçirdiği dönüşüm. Farklı dönemlerde kullanılan stratejiler, harekât planları, kuşatma yöntemleri ve savaş taktikleri karşılaştırılır; komutanların kararlarının savaşların gidişatını nasıl etkilediği örneklerle ortaya konuyor. Bunun yanında piyadeden süvariye, deniz gücünden hava kuvvetlerine uzanan askerî örgütlenmeler ile silah teknolojisindeki gelişmelerin savaş biçimlerini nasıl değiştirdiği ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

Kitap, çatışmaları yalnızca teknoloji ve askerî başarı açısından değerlendirmekle yetinmiyor; savaşçıların yaşamını, orduların örgütlenmesini, cephe deneyimlerini ve savaşların toplumlar üzerindeki yıkıcı etkilerini de inceliyor. Böylece kahramanlık, fedakârlık ve askerî başarı kadar yıkımın, insani kayıpların ve savaşın medeniyetler üzerindeki kalıcı sonuçlarının da tarihin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteriyor.

Zengin görseller, haritalar, kronolojiler ve bilgi kutularıyla desteklenen eser, savaş tarihinin temel olaylarını, komutanlarını, silahlarını ve teknolojik yeniliklerini bir araya getirerek okura kapsamlı bir referans sunuyor. En erken muharebelerden Suriye İç Savaşı’na kadar uzanan bu geniş anlatı, savaşın değişen yöntemlerine rağmen güç mücadelesi, strateji ve insan iradesi arasındaki ilişkinin tarih boyunca nasıl varlığını sürdürdüğünü ortaya koyan kapsamlı bir görsel savaş tarihi niteliği taşıyor.

Kolektif — Savaş: Eksiksiz Görsel Tarih
Çeviren: Oğuz Yarlıgaş • Alfa Yayınları
Tarih • 514 sayfa • 2026

R. D. Laing, Aaron Esterson — Akıl Sağlığı, Delilik ve Aile (2026)

R. D. Laing ve Aaron Esterson bu çalışmalarında, şizofreninin yalnızca bireyin zihninde ortaya çıkan biyolojik ya da psikolojik bir bozukluk olarak ele alınmasına meydan okuyor. Yazarlara göre, ruhsal hastalık olarak tanımlanan birçok belirti, kişinin içinde yaşadığı aile ilişkileri ve iletişim örüntüleri dikkate alınmadan anlaşılamaz. Bu nedenle kitap, “hasta” bireyi tek başına incelemek yerine onu kuşatan toplumsal bağlamı çözümlemeyi amaçlıyor.

Eserin merkezinde, şizofreni tanısı almış kadınlar ve aileleriyle gerçekleştirilen ayrıntılı görüşmeler yer alıyor. Laing ve Esterson, bu vaka incelemelerinde aile üyelerinin birbirleriyle kurduğu iletişimi, çelişkili beklentileri, inkâr mekanizmalarını ve bireyin gerçeklik algısını sürekli sorgulayan ilişki biçimlerini analiz ediyor. Böylece, dışarıdan anlamsız ya da “psikotik” görünen birçok söz ve davranışın, aile içindeki karmaşık etkileşimler bağlamında farklı anlamlar kazandığını gösteriyorlar.

‘Akıl Sağlığı, Delilik ve Aile: Şizofreni Hastalarının Aileleri’ (‘Sanity, Madness and the Family: Families of Schizophrenics’), aileyi yalnızca destekleyici bir çevre olarak değil, bireyin kimlik duygusunu ve gerçeklik algısını biçimlendiren dinamik bir ilişki ağı olarak ele alıyor. Yazarlara göre, bazı aile yapılarında birey, kendi deneyimlerini ifade etmekte zorlanırken sürekli çelişkili mesajlarla karşı karşıya kalabilir. Bu durum, kişinin yaşadığı ruhsal çatışmaların derinleşmesine katkıda bulunabilir. Ancak Laing ve Esterson, tek tip bir neden-sonuç modeli kurmaktan ziyade, her vakanın kendi ilişkisel yapısı içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Bu yaklaşım, dönemin hâkim psikiyatri anlayışına önemli bir eleştiri yöneltiyor. Kitap, tanı koymaya odaklanan birey merkezli açıklamaların ötesine geçerek, ruhsal bozuklukların kişilerarası ilişkiler ve toplumsal bağlam içinde yeniden düşünülmesini öneriyor. Böylece psikiyatrik belirtilerin yalnızca bireysel patolojinin işaretleri değil, kimi zaman aile içindeki iletişim biçimlerinin de bir yansıması olabileceğini ileri sürüyor.

‘Akıl Sağlığı, Delilik ve Aile’, psikiyatri, psikoloji ve aile araştırmaları alanlarında geniş yankı uyandırmış; ruhsal hastalık, aile ilişkileri ve toplumsal etkileşim arasındaki bağı tartışmaya açan en etkili eserlerden biri olmuştur. Laing ve Esterson’un sunduğu vaka çözümlemeleri, şizofreni başta olmak üzere ruhsal rahatsızlıklara ilişkin yerleşik kabulleri sorgularken, akıl sağlığını bireyin toplumsal dünyasından koparmadan anlamaya yönelik ilişkisel bir bakış açısı geliştirmektedir.

R. D. Laing, Aaron Esterson — Akıl Sağlığı, Delilik ve Aile: Şizofreni Hastalarının Aileleri
Çeviren: Abdullah Yılmaz • Alfa Yayınları
Psikiyatri • 320 sayfa • 2026

Stuart Clark — Büyük Sorular: Evren (2026)

Stuart Clark’ın bu kitabı, astronomi ve kozmolojinin en temel sorularını güncel bilimsel bilgiler ışığında anlaşılır bir çerçevede ele alan kapsamlı bir giriş eseri. Kitap, evrenin yapısı, kökeni, işleyişi ve geleceğine ilişkin yirmi temel soruyu merkeze alarak, modern kozmolojinin ulaştığı sonuçları tarihsel düşünceyle birlikte değerlendiriyor. Clark, karmaşık matematiksel ayrıntılara girmeden, bilimsel keşiflerin hangi gözlemler ve kuramlar üzerine inşa edildiğini açıklayarak okuru evrene dair temel tartışmalarla buluşturuyor.

İlk bölümlerde evrenin ne olduğu, nasıl oluştuğu, ne kadar büyük ve kaç yaşında olduğu soruları inceleniyor. Büyük Patlama kuramı, kozmik mikrodalga artalan ışıması, galaksilerin birbirinden uzaklaşması ve evrenin genişlemesi gibi gözlemler, evrenin yaklaşık 13,8 milyar yıllık geçmişini açıklayan temel kanıtlar olarak ele alınıyor. Aynı zamanda yıldızların, galaksilerin ve ilk gök cisimlerinin nasıl oluştuğu; yıldızların yaşam döngüsü boyunca ağır elementleri üreterek gezegenlerin ve yaşamın ortaya çıkmasına nasıl zemin hazırladığı anlatılıyor.

‘Büyük Sorular: Evren’ (‘The Big Questions: The Universe’), Güneş Sistemi’nin oluşumu, gezegenlerin neden yörüngelerinde kaldığı ve Einstein’ın görelilik kuramının uzay ile zamanı nasıl yeniden tanımladığı gibi konuları da açıklıyor.

Kara delikler, nötron yıldızları ve ışığın davranışı gibi sıra dışı kozmik olguların yalnızca kuramsal fikirler olmadığı, gözlemsel verilerle desteklenen fiziksel gerçeklikler olduğu gösteriliyor. Clark, Newton fiziğinden Einstein’a uzanan bilimsel dönüşümün evrene bakışımızı nasıl değiştirdiğini de tarihsel bir perspektifle değerlendiriyor.

Eserin önemli bölümlerinden biri, günümüz kozmolojisinin henüz tam olarak çözemediği problemlere ayrılıyor. Kara madde ve kara enerji kavramları, galaksilerin hareketleri ve evrenin hızlanarak genişlemesi gibi gözlemler üzerinden açıklanırken, evrendeki maddenin büyük bölümünün hâlâ doğrudan gözlemlenemediği vurgulanıyor. Bunun yanında Mars’ta yaşam olasılığı, Dünya dışı zeki uygarlıkların varlığı, zaman yolculuğu, alternatif evrenler ve fizik yasalarının değişebilirliği gibi sorular, bilimsel veriler ile spekülasyon arasındaki sınır gözetilerek tartışılıyor.

Clark, kitabın son bölümünde evrenin uzun vadeli geleceğine ve kozmolojinin felsefi boyutuna odaklanıyor. Evrenin sonsuza kadar genişleyip genişlemeyeceği, bir gün çöküp çökmeyeceği ya da yaşamın gelecekte nasıl bir kaderle karşılaşacağı gibi olasılıklar güncel kuramlar ışığında değerlendiriliyor. Ayrıca evrenin varlığının Tanrı’nın varlığına kanıt oluşturup oluşturamayacağı sorusu da ele alınıyor; ancak bilimsel kozmolojinin bu tür metafizik meseleleri kesin biçimde çözemeyeceği belirtiliyor.

Sonuç olarak kitap, astronomi ve kozmolojinin temel problemlerini soru-cevap ekseninde ele alarak evrenin kökeni, yapısı, işleyişi ve geleceğine ilişkin güncel bilimsel bilgileri tarihsel gelişimleriyle birlikte sunuyor. Bilimsel düşüncenin nasıl ilerlediğini göstermeyi amaçlayan eser, kesin cevaplardan çok doğru soruların önemini vurgulayarak okuru evren üzerine eleştirel ve merak temelli bir düşünme sürecine davet ediyor.

Stuart Clark — Büyük Sorular: Evren
Çeviren: Mehmet Moralı • Alfa Yayınları
Bilim • 224 sayfa • 2026

Pierre Hadot — Sokrates’e Övgü (2026)

Pierre Hadot, tarihsel kişiliği büyük ölçüde belirsiz kalan Sokrates’in, felsefe tarihi boyunca farklı düşünürler tarafından nasıl yeniden yorumlandığını inceliyor. Hadot’ya göre elimizdeki Sokrates, doğrudan tarihsel bir kişiden çok, Platon, Ksenophon, Aristophanes ve sonraki filozofların aktardığı çeşitli portrelerin bileşimidir. Bu nedenle Sokrates’i anlamak, tek bir biyografiyi değil, felsefenin kendisini biçimlendiren bir simgeyi anlamaktır.

‘Sokrates’e Övgü’ (‘Éloge de Socrate’), Sokrates’in bilgi aktaran bir öğretmenden ziyade sorgulamaya dayalı bir yaşam pratiği geliştirdiğini vurguluyor. Onun temel yöntemi olan diyalog, insanların kesin doğru sandıkları düşünceleri sınayarak cehaletlerini fark etmelerini sağlar. Sokrates’in ünlü “bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” tavrı, bilgi eksikliğinin itirafından çok, sürekli araştırmayı mümkün kılan felsefi bir duruştur. Hadot, bu yaklaşımın felsefeyi soyut kuram üretiminden çıkarıp insanın kendisini dönüştürme çabasına dönüştürdüğünü gösteriyor.

Eserin önemli temalarından biri, Sokrates’in felsefeyi bir yaşam biçimi olarak temsil etmesi. Sokrates’in alçakgönüllülüğü, ironiye dayalı sorgulama yöntemi, ölüm karşısındaki tutumu ve ahlaki kararlılığı, yalnızca düşüncelerini değil, yaşamını da felsefenin ayrılmaz bir parçası hâline getirir. Hadot, antik felsefede teorik bilgi ile gündelik yaşamın birbirinden ayrılmadığını; Sokrates’in bu bütünlüğün en güçlü örneklerinden biri olduğunu savunuyor.

Kitap ayrıca Sokrates’in sonraki düşünce tarihinde üstlendiği farklı rolleri ele alıyor. Platon onu hakikatin sözcüsü ve ideal filozof olarak yeniden kurarken, Kinikler sade yaşamın, Stoacılar ahlaki direncin, Kierkegaard bireysel varoluşun ve ironinin, Nietzsche ise yerleşik değerleri sorgulayan yaratıcı eleştirinin simgesi olarak yorumluyor. Böylece Sokrates, her dönemin kendi felsefi sorunlarını yansıttığı canlı bir figüre dönüşüyor.

Hadot, bu farklı yorumların tarihsel Sokrates’i bütünüyle ortaya koymadığını, ancak onun felsefi mirasının zenginliğini gösterdiğini belirtiyor. Gerçek Sokrates’e bütünüyle ulaşmak mümkün olmasa bile, onun bıraktığı sorgulama geleneği felsefenin özü hakkında önemli ipuçları sunuyor. Bu nedenle Sokrates, kesin cevaplar veren bir bilge değil, insanı kendi yaşamını ve düşüncelerini sürekli gözden geçirmeye davet eden bir rehber olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Sokrates’e Övgü’, Sokrates’in tarihsel kişiliğinden çok, felsefe tarihinde kazandığı anlamları inceleyen bir eser. Hadot, Sokrates üzerinden felsefenin temel amacının bilgi biriktirmekten ziyade insanın kendisini dönüştürmek olduğunu savunuyor; eleştirel düşünme, diyalog, öz sorgulama ve yaşamı bilinçli biçimde kurma fikrini merkeze alarak felsefeyi yeniden bir yaşama sanatı olarak yorumluyor.

Pierre Hadot — Sokrates’e Övgü
Çeviren: Mustafa Öcal • Alfa Yayınları
Felsefe • 48 sayfa • 2026

Jale Âmuzgâr — İran Mitolojisi Tarihi (2026)

Jale Âmuzgâr’ın ‘İran Mitolojisi Tarihi’ adlı eseri, İran mitolojik düşüncesinin tarihsel gelişimini, kültürel kaynaklarını ve dinsel dönüşümlerini sistematik bir çerçevede ele alan kapsamlı bir giriş çalışması. Yazar, İran mitolojisini yalnızca tanrılar, kahramanlar ve efsanelerden oluşan bir anlatılar bütünü olarak değil; İran toplumunun tarihsel hafızasını, inanç dünyasını ve kültürel kimliğini biçimlendiren temel unsurlardan biri olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım sayesinde mitolojik anlatılar, tarihsel olaylar ve dinsel dönüşümler arasındaki ilişkiler açıklığa kavuşuyor.

‘İran Mitolojisi Tarihi’ (‘Tārīkh-i Asātīr-i Īrān (‘تاریخ اساطیر ایران)’), İran mitolojisinin kökenlerini Hint-İran ortak kültürel mirasına kadar götürerek başlıyor. Ortak Hint-Avrupa mitolojik unsurlarının zaman içinde İran coğrafyasında nasıl özgün bir kimlik kazandığını gösteren Âmuzgâr, özellikle Zerdüştlüğün ortaya çıkışıyla birlikte eski inançların yeni bir kozmolojik düzen içinde yeniden yorumlanışını ayrıntılı biçimde inceliyor. Ahura Mazda ile Ehrimen arasındaki aydınlık-karanlık karşıtlığı, evrenin yaratılışı, insanın varoluşu, zaman anlayışı ve dünyanın sonuna ilişkin eskatolojik düşünceler, İran mitolojik sisteminin temel yapı taşları olarak ele alınıyor.

Eser, yalnızca dinsel metinlerle sınırlı kalmaz; İran’ın destan geleneğini de mitolojik düşüncenin devamı olarak değerlendiriyor. Özellikle Şahnâme’de yer alan kahramanlık anlatıları, hükümdarlık ideali, kozmik iyilik-kötülük mücadelesi ve efsanevi kişilikler üzerinden İran toplumunun ortak hafızasının nasıl biçimlendiği gösteriliyor. Böylece mitolojik anlatılar, tarihsel olaylardan bağımsız masallar olmaktan çıkar; siyasal meşruiyeti, toplumsal değerleri ve ulusal kimliği besleyen kültürel kodlar hâline geliyor.

Âmuzgâr, İran mitolojisinin Mezopotamya, Hint ve diğer komşu uygarlıklarla kurduğu etkileşimleri de göz önünde bulundurarak kültürel alışveriş süreçlerini açıklıyor. Mitlerin zaman içinde geçirdiği dönüşümler, farklı dönemlerde kazandıkları yeni anlamlar ve dinî geleneklerle kurdukları ilişkiler, karşılaştırmalı bir bakış açısıyla değerlendiriliyor. Böylece İran mitolojisinin durağan değil, tarih boyunca sürekli yeniden üretilen canlı bir düşünce sistemi olduğu ortaya konuyor.

Akademik titizliği anlaşılır ve akıcı bir anlatımla birleştiren ‘İran Mitolojisi Tarihi’,  Avesta metinlerinden destan geleneğine uzanan geniş bir kaynak dünyasını sadeleştirerek okura sunuyor. Kitap, İran uygarlığının mitolojik mirasını tanıtmanın ötesinde, bu anlatıların günümüz İran kültürünün kolektif belleği, kimliği ve düşünce dünyası üzerindeki kalıcı etkilerini de görünür kılıyor. Bu yönüyle eser, hem İran mitolojisine giriş yapmak isteyen okurlar hem de dinler tarihi, mitoloji ve İranoloji alanında çalışan araştırmacılar için temel başvuru kaynaklarından biri niteliğinde.

Jale Âmuzgâr — İran Mitolojisi Tarihi
Çeviren: Hatice Yoldaş • Alfa Yayınları
Mitoloji • 104 sayfa • 2026

W. K. C. Guthrie — Yunanlar ve Tanrıları (2026)

‘Yunanlar ve Tanrıları’, Antik Yunan dinini mitolojik öykülerin yanı sıra, toplumun düşünce yapısını, siyasal örgütlenmesini, ahlak anlayışını ve kültürel gelişimini biçimlendiren temel bir kurum olarak ele alıyor. W. K. C. Guthrie’nin, Homeros ve Hesiodos başta olmak üzere tragedya şairleri, tarihçiler ve filozoflardan yararlanarak Yunan dininin kökenlerini, tanrıların işlevlerini ve ibadet pratiklerini kapsamlı biçimde inceliyor. Ona göre Yunan dini, yalnızca tanrılara inanma biçimi değil, insanın evren karşısındaki yerini anlamlandırma çabasının da ürünüdür. Dilbilim, tarih, mitoloji ve felsefeyi bir araya getiren çalışma, Batı düşüncesinin oluşumunda belirleyici rol oynayan dinsel mirası bütünlüklü bir bakışla değerlendiriyor.

‘Yunanlar ve Tanrıları’ (‘The Greeks and Their Gods’), Yunan dininin tarih öncesi kökenlerini ve Ege dünyasında gelişen farklı inanç katmanlarını inceleyerek başlıyor. Guthrie, Miken, Minos ve Yakındoğu kültürlerinin Yunan dininin oluşumuna yaptığı katkıları değerlendirirken, tanrıların yalnızca doğa güçlerini temsil eden varlıklar olmadığını, toplumsal yaşamın her alanına nüfuz eden simgesel figürler hâline geldiklerini gösteriyor. Mitlerin kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla ortak bir kültürel hafızanın oluştuğunu, bu anlatıların Yunan kimliğinin inşasında önemli rol oynadığını vurguluyor.

Eserin önemli bölümlerinden biri Olimpos tanrılarına ayrılmış. Zeus, Hera, Athena, Apollon, Artemis, Poseidon, Afrodit, Hermes ve Dionysos gibi tanrıların yalnızca bireysel özellikleri değil, temsil ettikleri değerler ve toplumsal işlevleri de ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Guthrie, Yunan tanrılarının mutlak kusursuz varlıklar olmadığını; insani tutkular, çatışmalar ve zaaflarla donatılmış olmalarının Yunan dinini diğer eski dinlerden ayıran temel özelliklerden biri olduğunu savunuyor. Böylece tanrılar, insanların korkularını, umutlarını ve ahlaki ikilemlerini yansıtan sembolik figürler olarak değerlendiriliyor.

Guthrie, ritüelleri ve ibadet biçimlerini de dinin merkezine yerleştiriyor. Kurban törenleri, festivaller, kehanet merkezleri, tapınaklar, kahraman kültleri ve gizem dinleri ayrıntılı biçimde incelenirken, dinin bireysel inançtan çok kamusal yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğu ortaya konuyor. Özellikle Delphi Apollon Tapınağı’nın kehanet geleneği ve Dionysos kültünün coşkulu ritüelleri üzerinden dinin hem siyasal kararları hem de toplumsal dayanışmayı nasıl etkilediği açıklanıyor.

Kitap ayrıca mitoloji ile felsefe arasındaki ilişkiyi tartışıyor. Doğa filozoflarının ve sonraki düşünürlerin geleneksel tanrı anlayışını sorgulamalarına rağmen dinin toplum üzerindeki etkisinin uzun süre devam ettiğini gösteriyor. Guthrie’ye göre Yunan felsefesi, dini tamamen reddetmek yerine onu eleştirerek dönüştürmüş ve akıl ile inanç arasındaki ilişkinin temellerini atmıştır. Tragedya şairlerinin eserleri de insan kaderi, adalet ve ilahi düzen gibi sorunları tartışarak bu dönüşümün önemli bir parçasını oluşturuyor.

Sonuç olarak ‘Yunanlar ve Tanrıları’, Antik Yunan dinini yalnızca mitolojik hikâyelerin toplamı olarak değil, Batı uygarlığının entelektüel ve kültürel temellerini şekillendiren dinamik bir düşünce sistemi olarak değerlendiriyor. Guthrie, tanrıların, ritüellerin ve mitlerin ardındaki tarihsel ve toplumsal anlamları ortaya koyarak Yunan dininin insanın evreni, toplumu ve kendisini anlamlandırma çabasındaki merkezi yerini gösteriyor. Böylece eser, Antik Yunan dünyasını anlamak isteyen okurlar için hem klasik kaynaklara dayanan güvenilir bir inceleme hem de din, mitoloji ve felsefe arasındaki ilişkileri açıklayan temel bir başvuru niteliği taşıyor.

W. K. C. Guthrie — Yunanlar ve Tanrıları
Çeviren: Hakan Abacı • Alfa Yayınları
Mitoloji • 504 sayfa • 2026

Toyin Falola — Sömürge Dönemi Afrika’sında Günlük Hayat (2026)

Bu kitap, sömürgeciliği yalnızca siyasal ve askerî bir egemenlik biçimi olarak değil, Afrikalıların gündelik yaşamını kökten dönüştüren kapsamlı bir toplumsal süreç olarak ele alıyor. Toyin Falola, 19. yüzyılın sonlarında Avrupa devletlerinin Afrika’yı paylaşmasıyla başlayan sömürge düzeninin, üretimden aile yapısına, dinden eğitime, kentleşmeden çalışma hayatına kadar uzanan etkilerini inceliyor. ‘Sömürge Dönemi Afrika’sında Günlük Hayat’ (‘Daily Life in Colonial Africa’), sömürgeleştirilen toplumları edilgen kurbanlar olarak değil, değişen koşullara uyum sağlayan, pazarlık eden ve direnen öznel aktörler olarak değerlendiriyor.

Eserin ilk bölümleri, sömürge öncesi Afrika toplumlarının ekonomik, siyasal ve kültürel çeşitliliğini ortaya koyarak Avrupa merkezli “tarihsiz Afrika” anlatısını reddediyor. Ardından Berlin Konferansı sonrasında kurulan sömürge yönetimlerinin yeni sınırlar çizerek farklı toplulukları aynı idari yapılar içinde bir araya getirdiğini, yerel siyasal dengeleri bozduğunu ve geleneksel otoriteleri kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirdiğini gösteriyor. Böylece gündelik hayat, sömürge devletinin vergi sistemi, hukuku ve bürokrasisi tarafından yeniden düzenlendi.

Falola, ekonomik dönüşümü kitabın merkezine yerleştiriyor. Geçimlik üretim yapan köylüler, sömürge ekonomisinin ihtiyaçları doğrultusunda pamuk, kakao, kahve, yer fıstığı ve kauçuk gibi ticari ürünler yetiştirmeye yönlendirildi; zorla çalıştırma, vergilendirme ve ücretli emek sistemi milyonlarca insanın yaşamını değiştirdi. Demiryolları ve limanlar yerel kalkınmadan çok doğal kaynakların Avrupa’ya aktarılmasına hizmet ederken, kentler yeni iş olanaklarıyla birlikte toplumsal eşitsizliklerin de büyüdüğü mekânlara dönüştü.

Kitap ayrıca misyoner faaliyetlerinin eğitim, din ve kültür üzerindeki etkilerini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Hıristiyanlığın yayılmasıyla birlikte geleneksel inançlar ve ritüeller baskı altına alınırken, misyoner okulları yeni bir eğitimli seçkinler kuşağı yetiştirdi. Kadınların toplumsal rolleri, aile ilişkileri, sağlık uygulamaları ve çocuk yetiştirme anlayışları da bu dönüşümden etkilendi.

Bununla birlikte Falola, Afrikalıların yeni dinî ve kültürel unsurları bütünüyle benimsemek yerine çoğu zaman yerel geleneklerle sentezlediklerini vurguluyor.

Son bölümde ise sömürge düzenine karşı gelişen direniş biçimleri inceleniyor. Silahlı ayaklanmaların yanı sıra gündelik yaşam içindeki küçük ölçekli itaatsizlikler, kültürel dayanışma ağları, sendikal hareketler ve milliyetçi örgütlenmeler bağımsızlık mücadelelerinin temelini oluşturdu. Falola’ya göre sömürgecilik Afrika’nın toplumsal dokusunda derin izler bırakmış olsa da, Afrikalılar kendi tarihlerini yalnızca sömürünün nesneleri olarak değil, değişime yön veren aktörler olarak yazmışlardır. Kitap, sömürge dönemini büyük siyasal olaylardan çok insanların gündelik deneyimleri üzerinden okuyarak Afrika tarihine daha insani, çok katmanlı ve eleştirel bir perspektif kazandırıyor.

Toyin Falola — Sömürge Dönemi Afrika’sında Günlük Hayat
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 360 sayfa • 2026

Steve Silberman — Nörokabileler (2026)

Steve Silberman bu eserinde otizmin tarihini, bilimsel keşiflerini ve toplumsal algısını yeniden ele alarak, otizmin yalnızca tıbbi bir bozukluk olarak görülmesine karşı kapsamlı bir eleştiri geliştiriyor. Kitabın temel savı, otizmin insan çeşitliliğinin doğal bir parçası olduğu ve uzun yıllar boyunca dar tanımlar ile yanlış kabuller nedeniyle eksik anlaşıldığıdır. Silberman, psikiyatri tarihini, bilimsel araştırmaları ve otizmli bireylerin yaşam öykülerini bir araya getirerek nöroçeşitlilik kavramının gelişimini ayrıntılı biçimde izliyor.

‘Nörokabileler: Otizmin Mirası ve Nöroçeşitliliğin Geleceği’ (‘NeuroTribes: The Legacy of Autism and the Future of Neurodiversity’), otizmin modern tıptaki tanımlanış sürecini Leo Kanner ve Hans Asperger’in çalışmaları üzerinden inceliyor. Silberman, özellikle Asperger’in katkılarının uzun süre gölgede kaldığını, buna karşılık otizmin dar ve sınırlayıcı bir çerçevede yorumlanmasının birçok bireyin tanı dışında kalmasına yol açtığını gösteriyor. Tarihsel belgeler ve arşiv çalışmaları aracılığıyla, otizm araştırmalarının yalnızca bilimsel bulgularla değil, savaşlar, siyasal koşullar ve akademik rekabet gibi etkenlerle de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Silberman, otizmin nedenlerine ilişkin tartışmaları da ele alıyor. Özellikle uzun yıllar etkili olan ve otizmi ebeveyn tutumlarıyla açıklamaya çalışan “buzdolabı anne” kuramının bilimsel dayanaktan yoksun olduğunu gösterirken, bu yanlış yaklaşımın aileler üzerinde yarattığı ağır psikolojik yükü gözler önüne seriyor. Aynı zamanda aşıların otizme neden olduğu iddiasının bilimsel olarak çürütülmüş olmasına rağmen nasıl küresel bir yanlış bilgi dalgasına dönüştüğünü de tartışıyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, otizmli bireyleri yalnızca klinik vakalar olarak değil, kendi yaşamlarını kuran ve topluma farklı biçimlerde katkı sunan insanlar olarak merkeze alması. Silberman, mühendislikten bilişim dünyasına, sanattan gündelik yaşama kadar birçok örnek üzerinden farklı bilişsel özelliklerin yaratıcılık, ayrıntı odaklı düşünme ve özgün problem çözme becerileriyle ilişkisini gösteriyor. Böylece otizmin yalnızca güçlükler üzerinden değil, farklı yetenekler ve deneyimler üzerinden de anlaşılması gerektiğini savunuyor.

Kitap, otizmin tarihini yeniden yazarken aynı zamanda “normal” kavramını sorgulayan güçlü bir kültürel eleştiri sunuyor. Silberman, eğitimden sağlık politikalarına kadar pek çok alanda daha kapsayıcı yaklaşımlara ihtiyaç olduğunu vurguluyor ve nöroçeşitlilik anlayışının yalnızca otizmli bireyler için değil, toplumun tamamı için daha adil ve zenginleştirici bir gelecek vaat ettiğini ileri sürüyor. Kitap, bilim tarihi, psikoloji ve toplumsal dönüşümü bir araya getiren kapsamlı bir başvuru eseri niteliğinde.

Steve Silberman — Nörokabileler: Otizmin Mirası ve Nöroçeşitliliğin Geleceği
Çeviren: Ulaş Apak • Alfa Yayınları
Bilim • 560 sayfa • 2026