Faruk Bildirici – Medyanın Ombudsmanı, Saray’ın Medyası (2021)

Gazeteciliğe 1980 yılında Cumhuriyet’te başlamış Faruk Bildirici’nin, meslek hayatının en zor yılları, 2010 tarihinden Mart 2019 tarihine kadar yürüttüğü Hürriyet gazetesinin Okur Temsilciliği (Ombudsman) göreviydi.

Zira bu dönemde iktidar, basın özgürlüğüne büyük darbe vurmuş, ele geçiremediği son kalelerden biri olan Hürriyet de teslim bayrağını çekmiş, gazetede Bildirici gibi birkaç isim dışında, iktidara muhalefet eden kimse kalmamıştı.

İşte Bildirici elimizdeki bu kitabında, Hürriyet’teki okur temsilciliği yıllarına dair tanıklığını Enis Berberoğlu’nun genel yayın yönetmenliği döneminden başlayarak Sedat Ergin, Fikret Bila ve Vahap Munyar’ın genel yayın yönetmenliği sürecine uzanarak anlatıyor.

Kitap, Bildirici’nin henüz çocukken gazeteci olmaya karar vermesine vesile olan bir dönüm noktasını ve gazeteci olduktan sonra basın camiasında yıllara yayılan deneyimini anlattığı bir sunuşla açılıyor.

Türkiye basının yakın tarihi hakkında bir başvuru kaynağı niteliğindeki çalışma, gazeteciliğin içinin nasıl yavaş yavaş boşaltıldığının, gerçek gazetecilerin nasıl öcüleştirildiğinin ve bunun sonucunda gazetelerin adeta iktidarın basın bülteni haline getirilişinin trajik ve kesinlikle çok öğretici hikâyesi olarak okunabilir.

Bildirici anılarını anlatırken, bir yandan da “ombudsmanlık” mesleğinin Türk medyası içindeki yerine ve gelişim sürecine, Hürriyet gazetesinin Doğan Grubu’ndan Demirören Grubu’na geçiş sürecine ve bu süreçte yaşananlara, siyaset ve medya ilişkisine, Türk siyasetinin medya üzerindeki baskısına haber, örnek ve belgeler sunarak eğiliyor.

Bildirici’nin gazetecilik yaşamı, yazışmaları, anı, tecrübe ve gözlemlerinden hareketle Türk gazeteciliğinin 1980’lerden 2020’lere uzanan serüveni eleştirel bir bakışla yeniden değerlendiriliyor bu kitapta.

  • Künye: Faruk Bildirici – Medyanın Ombudsmanı, Saray’ın Medyası: Hürriyet’teki Etik Kavgasının Bilinmeyenleri, Ayrıntı Yayınları, anı, 352 sayfa, 2021

Peter Drucker – Sapkın (2021)

Lezbiyen/gey özgürleşmesi ve lezbiyen/gey çalışmaları, kırk yıldan fazla bir geçmişe sahip.

Queer çalışmalarda 21. yüzyılın başta gelen Marksist bilim insanlarından biri olarak öne çıkan Peter Drucker de, bu zengin deneyimin antikapitalist mücadeleyle nasıl harmanlanabileceğini irdeliyor.

Kapitalizm ile heteroseksüel norm arasındaki ve sınıf ile cinsel politika arasındaki bağlantılar üzerine çok iyi bir kitap olarak okunabilecek ‘Sapkın’, solun günümüzde hâlâ queer’i dışlamaya eğilimli olmasını eleştirerek, sol ile queerlerin anti-kapitalizm şemsiyesi altında bir araya gelmelerinin neden hayati derecede önemli olduğunu ortaya koyuyor.

Drucker kitabına, gey normalleşmesinin kökenlerini aydınlatarak başlıyor ve devamında da, neoliberalizmin cinsel politikası ile neoliberalizmde gey normalleşmesini ve queer bir cinsel politikanın imkânları ve karşılaşacağı sorunları çok yönlü bir bakışla tartışıyor.

Kitaptan çarpıcı bir alıntı:

“Sekülerleşme yolunda farklı hızlarda gerçekleşen ilerlemeler de LGBT toplulukların daha hızlı ya da daha yavaş ortaya çıkmasında bir başka etkendi. ABD’de aşırı tutucu Protestanlar ile Latin Amerika’da Katolik Kilisesi’nin, sürecin Kuzey Avrupa’daki en seküler toplumların gerisinde kalmasında payı oldu. Bununla birlikte, Belçika ve İspanya gibi isimde Katolik olan ülkeler, isimde Lüterci İskandinavya’yı hızla yakaladı. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi Türkiye kentleri örneği, İslam dünyasında LGBT kimliklerin ortaya çıkışında sekülerleşmenin (Türkiye örneğinde sömürge karşıtı devrimin bir sonucudur) önemini gösterdi. Bu ülkedeki ticari faaliyet alanlarının ve örgütlenme çabalarının, ta 1990’ların sonlarına değin, Kahire ve Karaçi gibi belli başlı metropollerde bile bir benzeri görülmedi.”

  • Künye: Peter Drucker – Sapkın: Gey Normalleşmesi ve Queer Antikapitalizm, çeviren: Ege Acar, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 656 sayfa, 2021

Pierre Broué – Almanya’da Devrim (2021)

1917’den 1923’e kadar, devrimcilerin Almanyası’nda mücadele, sokak savaşlarıyla, barikat saldırılarıyla yürüdü.

Fakat aynı zamanda ve özellikle fabrikalarda, madenlerde, halk evlerinde, sendikalarda ve partilerde, mitinglerde ve komite toplantılarında, politik-ekonomik grevlerde, sokak gösterilerinde, fikir savaşlarında, kuramsal tartışmalarda kendini gösterdi.

Daha önce ‘İspanya’da Devrim ve İç Savaş‘ adında çok önemli bir yapıtına da yer verdiğimiz Pierre Broué’nun bu eşsiz çalışması da, Almanya’daki işçi sınıfının bağrındaki bu kıyasıya kavgayı başından sonuna değin izliyor.

Tam 869 sayfalık bu oylumlu kitap, o dönemde Alman devrimcilerinin “solculuk” ile “oportünizm”, “bağnazlık” ile “revizyonizm”, “aktivizm” ile “eylemsizlik” arasında geleceğe doğru giden zorlu yollarının kapsamlı bir dökümünü yapıyor, Rus yoldaşlarının başarılı deneyimlerinden de yola çıkarak kendi ülkelerinde iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesini sağlama almanın yollarını keşfetme çabasını ele alıyor.

  • Künye: Pierre Broué – Almanya’da Devrim 1917-1923, çeviren: Şule Çiltaş, Ayrıntı Yayınları, tarih, 896 sayfa, 2021

Kolektif – Karşı Salgın (2021)

‘Karşı Salgın’, pandeminin zor günlerini deneyimlemiş bir grup yazar ve sanatçının tanıklığını sunuyor.

15 Nisan 2020’de paylaşılmış, bu kitabın temelini oluşturmuş metne, kimisi sosyolojik analiz, kimisi öykü, deneme, şiir, çizgi öykü, illüstrasyon ve kimisi de resimleriyle yanıt vermiş.

Kitap yalnızca karantinanın zorlu günlerine dair bir tanıklık değil, aynı zamanda her şeyin karaya vurduğu bu dönemde nasıl bir gelecek istediğimiz üzerine bir sorgulama.

Başka bir deyişle kitap, büyük hak ihlalleri, etik sorunlar, ekolojik bunalımlar; ırkçı, milliyetçi ve cinsiyetçi saldırıların yaşandığı bugün, nasıl bir bireysel ve toplumsal dönüşüm olması gerektiğini tartışıyor.

Kuşkusuz salgın, bugüne değin büyük yıkımlarla yol almış kapitalist sistemin bir ürünüdür.

Burada ifade edildiği haliyle “karşı salgın” ise, hastalıklara, karanlıklara, kötülüklere, değersizliklere ya da değersizleştirmelere rağmen bir karşı salgın yaratmayı ve bu salgını yaymayı ifade ediyor.

  • Künye: Kolektif – Karşı Salgın, derleyen: Ozan Eren, yayıma hazırlayan: Ozan Eren, Ekin Metin Sozüpek, Erkan Karakiraz, Ezgi Eren, Nilay Özer ve Seran Demiral, Ayrıntı Yayınları, anlatı, 208 sayfa, 2021

Ali Akay – Delilik Gemisi (2021)

Michel Foucault, kült yapıtı ‘Deliliğin Tarihi’nin ikinci baskısı için yazdığı önsözde, kitabının yaşlandığından söz etmişti.

Oysa zaman Foucault’yu haksız çıkaracaktı.

Zira ‘Deliliğin Tarihi’, hâlâ canlılığını ve gençliğini koruyor.

İşte Ali Akay da bu çalışmasında, bu şaheser üzerine yeniden eğiliyor ve kitabın hâlâ güncel bazı sorunları düşünmekte bize nasıl yol gösterdiğini gözler önüne seriyor.

‘Delilik Gemisi’, Akay’ın Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde 2017 ikinci sömestrde yaptığı derslerin ürünü.

Daha önce Foucault’nun bu kitabını ele alan çalışmalar, daha çok kitabın psikiyatri kısmı ve bu bağlamda deliliğin dönüşümü üzerine eğilmişti.

Akay ise, daha özgün bir yol tercih ederek kitabı edebiyat ve plastik sanat metinleri olarak değerlendiriyor, esere sanatsal bir bakışla odaklanıyor.

  • Künye: Ali Akay – Delilik Gemisi, Ayrıntı Yayınları, felsefe, 160 sayfa, 2021

Zygmunt Bauman – Sosyoloji Ne İşe Yarar? (2021)

Sosyolojinin kendisi, keşfetmeye çalıştığı toplumsal dünyanın ayrılmaz bir parçasıdır.

Peki, sosyoloji tam olarak nedir, neden ve nasıl yapılır, neyi başarır?

Zygmunt Bauman’la Ocak 2012 ve Mart 2013 arasında yapılmış dört söyleşiden oluşan bu kitap, sosyologları, bir bilimin değer yargılarından bağımsız teknisyenlerinden ziyade, dünyaya seslenmek için kullanılan bir yöntemin etkin özneleri olarak tanımlamaya teşvik ediyor.

Okurunu, günümüzde ve gelecekte sosyologların neyi, neden, nasıl ve kimler için yaptığı üzerine taze fikirler üretmeye davet eden çalışma, sosyologları Bauman’ın eserlerindeki ahlaki ve politik mesajlara uyarlamayı hedefliyor.

“Sosyolojinin daha geleneksel ve hümanist varyasyonu, kararların derin kaynaklarını faaliyete sokarak, insanlara içinde bulundukları durum hakkında bol miktarda bilgi sağlayarak ve bu sayede tercih özgürlüklerinin sınırlarını genişleterek insan davranışlarını daha az öngörülebilir hale getirmeyi hedefler.” diyen Bauman’a göre, sosyologlar gerektiğinde akıntıya karşı yüzmelidir.

  • Künye: Zygmunt Bauman – Sosyoloji Ne İşe Yarar?, söyleşi: Michael Hviid Jacobsen ve Keith Tester, çeviren: Akın Emre Pilgir, Ayrıntı Yayınları, sosyoloji, 160 sayfa, 2021

Catarina Belo – İbni Sina ve İbni Rüşd (2021)

Belirlenimcilik, dünyadaki her olayın ya da tözün başka türlü olamayacağı şekilde belirli ve zorunlu bir nedeni olması kuramı olarak tanımlanır.

Bu görüş, dünyayı katı bir zorunlu nedenselliğin yönettiğini varsayar ve buna göre her şey nedeni ya da nedenleri tarafından zorunlu biçimde koşullanır.

İşte bu kitap da, İbni Sina ve İbni Rüşd felsefelerinin, ezelden beri filozofların ilgisini çekmiş belirlenimcilik sorununa verdikleri özgün cevaplar üzerine usta işi bir karşılaştırma olarak okunabilir.

Ortaçağ İslam felsefesi uzmanı ve özellikle İbni Sina’nın ve İbni Rüşd’ün metafizik ve fizik görüşleri üzerine yaptığı çalışmalarla bildiğimiz Catarina Belo, İbni Sina ve İbni Rüşd’ün rastlantı, madde ve zorunluluk, göksel nedensellik ve öngörü üzerine görüşlerini kapsamlı bir şekilde ortaya koyuyor.

Belo, Aristotelesçi gelenek içinde yetişmiş ve İslami bir çevrede iş gören bu iki Müslüman filozofun belirlenimcilik karşısında nasıl konumlandığını derinlemesine karşılaştırırken, aynı zamanda Antik Yunan’dan günümüze felsefe tarihini de gözden geçiriyor.

  • Künye: Catarina Belo – İbni Sina ve İbni Rüşd: Belirlenimcilik ve Rastlantı, çeviren: Öndercan Muti, Ayrıntı Yayınları, felsefe, 256 sayfa, 2021

Türker Kılıç – Yeni Bilim (2021)

“Beyin nasıl gerçekliği zihin dediğimiz yapıyı oluşturacak şekilde modeller?”

Beyin cerrahı ve nörobilimci Türker Kılıç,  beyni ve onu üreten gerçekliği irdeleyerek beynin nasıl düşünce ürettiğini ortaya koyuyor.

Kılıç’ın burada tanımladığı şekliyle “bağlantısallık” ve “yaşamdaşlık” kavramlarından ilki, bilimin evrene, doğaya ve insana yeni bir bakışla yaklaşımını ifade ediyor.

“Yaşamdaşlık” ise, kendisini soyut, kendi başına bir dünyadan ibaret olarak tanımlayan insanın karşısına ortaklaşa ve paylaşıma yönelik olanı çıkarıyor.

Zira Kılıç’ın ifade ettiği yeni bilime göre, en yetkin bilgi işleme sistemi insan beyni değil yaşamın kendisidir ve biyolojik, fiziksel her varlık muazzam bir bağlantısallık içinde var olmaktadır.

Kılıç’a göre, diğer bilim alanlarıyla olan ufuk açıcı ve birbirini tamamlayıcı ortaklıklar, başta yapay zekâ, genetik-epigenetik, kaotik sistemlerin fiziği ve matematiği, anjiojenez –yeni damar yapımı– gibi fizyolojik süreçler, onkojenez –kanser oluşumunun biyolojik ağı– gibi patolojik süreçler, toplumsal ağların yapılanması gibi sosyolojik yapılanmalardır.

Kitap, tam da her biri ayrı uzmanlıklara sahip olan çeşitli bilim alanlarının aslında birbirini nasıl tamamladığını ve beslediğini çarpıcı bir biçimde ortaya koymasıyla dikkat çekiyor.

  • Künye: Türker Kılıç – Yeni Bilim: Bağlantısallık, Yeni Kültür: Yaşamdaşlık (“Beyin Nedir”den, “Yaşam Nedir”e Bir Bilim Serüveni), Ayrıntı Yayınları, bilim, 192 sayfa, 2021

Kolektif – Sanat Tarihinin Elli Temel Metni (2021)

Okurun, sanat tarihinin temel dayanak ve güzergâhlarını daha iyi kavramak için muhakkak okuması gereken temel metinler, bu derlemede.

Diana Newall ve Grant Pooke’un derlediği özenli çalışmada, ilk zamanlardan çağdaş döneme kadar uzanan eserler ve konular üzerine kaleme alınmış elli eleştirel metin yer alıyor.

Bir yandan bizlere bırakılan kültürel mirası sorgulayan, farklı kuşaklardan yazarlara ait bu metinler, aynı zamanda kültürel mirasımıza ve arşivlerimize çoğulcu bir bakış açısıyla yaklaşmamıza olanak sağlıyor.

Sanat tarihine ilgi duyan herkesin kitaplığında bulunması gereken bir rehber.

  • Künye: Kolektif – Sanat Tarihinin Elli Temel Metni, derleyen: Diana Newall ve Grant Pooke, çeviren: Akın Emre Pilgir ve Ercan Tugay Akı, Ayrıntı Yayınları, sanat tarihi, 384 sayfa, 2021

Michael Rabiger – Bir Belgeseli Gerçekleştirmek (2021)

Belgesel yapmayı düşünenler kadar belgesel çekenlerin de muhakkak edinmesi gereken bir çalışma.

Şimdiye kadar 35’ten fazla filmi yönetmiş ya da düzenlenmesine katkıda bulunmuş Michael Rabiger, tam 768 sayfalık bu kitabında, bir belgesel yapımcısının her aşamada düşünmek, hissetmek, yapmak ve bilmek zorunda olduğu şeyleri açıklıyor.

Kitap yönetmenin rolü, hikâye fikirlerinin geliştirilmesi, bir belgesel filmin tasarlanması ve sunumu, belgesel sinemada film dili gibi temel bilgilerden, belgesel estetiği, bakış açısı, biçim, yeniden sahneleme, anlatı yaratma, ileri seviye kameralar ve ekipmanlar gibi üst seviye post-prodüksiyon aşamasına kadar, belgesele dair bilinmesi gereken her konuyu açıklıyor.

Çalışmayı benzer türdeki eserlerden ayıran en önemli husus ise, Rabiger’in belgeselin felsefi temellerini araştırması ve bunu yaparken de film yapım sürecinin teknik kısımlarını asla ihmal etmemesi.

  • Künye: Michael Rabiger – Bir Belgeseli Gerçekleştirmek, çeviren: Çiğdem Asatekin ve Feyyaz Şahin, Ayrıntı Yayınları, belgesel, 768 sayfa, 2021