Eugénia Palieraki — MİR: Devrimci Sol Hareket (2026)

Eugénia Palieraki’nin bu çalışması, Şili Devrimci Sol Hareketi’nin (MİR) ortaya çıkışını ve 1960’ların radikalleşen Latin Amerika ortamındaki yerini inceliyor. Palieraki, MİR’in 1965’te yalnızca genç öğrencilerin ve Küba Devrimi’nin etkisiyle ortaya çıkan bütünüyle yeni bir hareket olduğu anlatısını sorguluyor. Hareketin köklerini 20. yüzyılın ilk yarısına kadar götürerek komünist, sosyalist ve Troçkist geleneklerden gelen militanların, devrimci sendikacılığın ve önceki radikal sol deneyimlerin oluşturduğu siyasal mirası ortaya koyuyor. Böylece MİR’i eski sol ile kesin bir kopuşun değil, süreklilikler ve kırılmalar içeren bir birikimin ürünü olarak değerlendiriyor.

‘MİR: Devrimci Sol Hareket (Şili MİR’inin Eleştirel Tarihi)’ (‘Naissance d’une Révolution: Histoire critiqe du MIR chilien’), MİR’in kuruluşunu Küba Devrimi, Çin-Sovyet ayrılığı, Afrika’daki sömürgecilikten kurtuluş mücadeleleri, Latin Amerika’daki gerilla hareketleri ve Soğuk Savaş bağlamında ele alıyor. Ancak Palieraki, silahlı mücadeleye yönelişi yalnızca dışarıdan gelen modellerin sonucu olarak görmüyor. Şili solunun seçimler üzerinden iktidara ulaşma stratejisinin sınırları, yeni bir devrimci özne ve mücadele biçimi arayışını güçlendiriyor. MİR bu ortamda devrimci dönüşümü yalnızca seçim sandığına bağlamayan bir çizgi geliştiriyor.

Çalışmanın merkezindeki meselelerden biri devrimci strateji ile pratik arasındaki gerilim. Gerilla savaşı, silahlı mücadele, kitle çalışması ve kurumlarla ilişki konusunda MİR içinde farklı görüşler ortaya çıkıyor. Salvador Allende’nin 1970’te iktidara gelmesiyle sorun daha da karmaşıklaşıyor: Silahlı devrim fikrini savunan MİR, seçimle kurulmuş Halk Birliği hükümetiyle nasıl ilişki kuracağı sorusuyla karşılaşıyor. Hareket hükümetin dışında kalsa da toplumsal mücadelelerde önemli bir aktör hâline geliyor.

Palieraki’nin eleştirel tarihi, MİR’i yalnızca başarısız olmuş bir silahlı hareket olarak değil, Şili’nin devrimci dönüşüm arayışlarını anlamak için önemli bir deneyim olarak ele alıyor. Çalışma; devrimin ne olduğu, yeni bir devrimci partinin nasıl kurulacağı ve devrimci irade ile nesnel koşullar arasında nasıl bir denge kurulacağı sorularını merkeze alıyor. Böylece MİR’in tarihi üzerinden Şili solunun reformizm ile devrimci kopuş arasındaki gerilimini ve 1973 darbesiyle kesintiye uğrayan dönüşüm sürecini değerlendiriyor.

Eugénia Palieraki — MİR: Devrimci Sol Hareket (Şili MİR’inin Eleştirel Tarihi)
Çeviren: Emirhan Oğuz • Ayrıntı Yayınları
Tarih • 256 sayfa • 2026

Pierre-Marie Morel — Atom ve Zorunluluk (2026)

Pierre-Marie Morel, Atome et Nécessité: Démocrite, Épicure, Lucrèce adlı eserinde antik atomculuğun üç büyük temsilcisi olan Demokritos, Epikuros ve Lucretius’un düşüncelerini ortak bir problem etrafında yeniden değerlendiriyor: Zorunluluk ile özgürlük arasındaki gerilim. ‘Atom ve Zorunluluk: Demokritos, Epikuros, Lucretius’ (‘Atome et Nécessité: Démocrite, Épicure, Lucréce’), atomculuğu yalnızca evrenin maddi yapısını açıklayan bir doğa kuramı olarak değil, bilgi, ahlak ve insan eylemini de kapsayan bütünlüklü bir felsefe olarak ele alıyor.

Morel’e göre Demokritos’un atomculuğunda evrendeki her şey, boşlukta hareket eden atomların zorunlu etkileşimlerinin sonucudur. Evreni yöneten aşkın bir akıl, ilahi bir plan ya da ereksel bir amaç bulunmaz. Bu nedenle zorunluluk yalnızca doğa olaylarının değil, var olan her şeyin temel ilkesidir. İnsan da bu düzenin dışında değildir; düşünceleri ve eylemleri doğanın genel işleyişine dahildir.

Kitap, Epikuros ve onu izleyen Lucretius’un bu mirası bütünüyle reddetmediğini, fakat önemli ölçüde dönüştürdüğünü gösteriyor. Onlar atomculuğun temel ilkelerini korurken, zorunluluğun mutlak egemenliğini sınırlamaya çalışırlar. Özellikle Epikuros’un geliştirdiği atomların sapması (clinamen) düşüncesi, evrende katı determinizmi kıran bir imkân olarak yorumlanır. Böylece insanın seçim yapabilmesi, ahlaki sorumluluk üstlenebilmesi ve kendi yaşamını yönlendirebilmesi için felsefi bir zemin oluşturulur.

Morel, bu tartışmanın yalnızca kozmolojiye ilişkin olmadığını vurguluyor. Zorunluluk problemi aynı zamanda bilgi felsefesini de ilgilendirir: Eğer her şey önceden belirlenmişse doğru bilgiye ulaşmanın, akıl yürütmenin ve eleştirel düşünmenin anlamı nedir? Aynı soru ahlak alanında da ortaya çıkar: İnsan gerçekten özgür değilse erdemli yaşam, mutluluk arayışı ve etik sorumluluk nasıl temellendirilebilir?

Eser, Demokritos ile Epikurosçular arasındaki ayrılığı basit bir karşıtlık olarak sunmak yerine, ortak atomcu miras içinde gelişen yaratıcı bir tartışma olarak değerlendiriyor. Demokritos zorunluluğu doğanın değişmez ilkesi olarak öne çıkarırken, Epikuros ve Lucretius insanın kendisine bağlı olan alanlarda belirli bir özerkliğe sahip olduğunu savunurlar. Böylece atomculuk, yalnızca maddi dünyanın açıklaması olmaktan çıkar; insan özgürlüğünün sınırlarını araştıran bir etik ve varoluş felsefesine dönüşür.

Sonuç olarak ‘Atom ve Zorunluluk’, antik atomculuğun merkezindeki “zorunluluk mu, özgürlük mü?” sorusunu üç düşünürün metinleri üzerinden yeniden ele alan kapsamlı bir inceleme. Morel, atomculuğun içindeki farklı yönelimleri ortaya koyarken, determinizm ile insanın özerkliği arasındaki gerilimin yalnızca Antik Çağ’ın değil, günümüz felsefesinin de temel meselelerinden biri olduğunu gösterir. Bu yönüyle eser, Demokritos, Epikuros ve Lucretius’u yalnızca doğa filozofları olarak değil, özgürlük ve sorumluluk sorununa farklı yanıtlar veren düşünürler olarak yeniden okumayı öneriyor.

Pierre-Marie Morel — Atom ve Zorunluluk: Demokritos, Epikuros, Lucretius
Çeviren: Nil Selin Özkan • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 112 sayfa • 2026

Barbara Streidl — Can Sıkıntısı (2026)

Barbara Streidl bu kısa fakat yoğun çalışmasında, modern toplumun en olumsuz duygularından biri olarak görülen can sıkıntısını yeniden değerlendiriyor. Sürekli üretken olmayı, zamanı eksiksiz değerlendirmeyi ve meşgul görünmeyi erdem sayan günümüz kültüründe can sıkıntısı çoğu zaman bir başarısızlık ya da boşluk olarak algılanıyor. Streidl ise bu yaygın yargıya karşı çıkarak can sıkıntısının yalnızca katlanılması gereken bir ruh hâli olmadığını, düşünmeye, hayal kurmaya ve yaratıcılığa kapı açan önemli bir deneyim olduğunu gösteriyor.

‘Can Sıkıntısı’ (‘Langeweile’), can sıkıntısının tarih boyunca nasıl algılandığını ve farklı dönemlerde hangi anlamlarla yüklendiğini inceliyor. Bir zamanlar ahlaki bir kusur ya da tembellik belirtisi olarak görülen bu deneyimin, modern çağda hız, verimlilik ve sürekli meşguliyet ideolojisiyle daha da olumsuz bir konuma itildiğini ortaya koyuyor. Dijital teknolojiler, sosyal medya ve kesintisiz uyarıcı akışı sayesinde insanların en küçük boşlukları bile doldurmaya alıştığını; böylece can sıkıntısıyla yüzleşme fırsatının giderek ortadan kalktığını vurguluyor.

Streidl’e göre can sıkıntısı her zaman zararlı değildir. Özellikle dış uyaranların azaldığı anlarda zihnin serbestçe dolaşabilmesi, yeni fikirlerin doğmasına, hayal gücünün gelişmesine ve kişinin kendisiyle daha derin bir ilişki kurmasına imkân tanıyor. Hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünen bu zamanlar, aslında yaratıcılığın ve içsel yenilenmenin sessiz hazırlık evreleri olabiliyor. Bu nedenle can sıkıntısını bütünüyle ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, onun sunduğu düşünme ve dinlenme alanını korumanın bireysel olduğu kadar kültürel bir değer taşıdığını savunuyor.

Kitap aynı zamanda üretkenlik baskısının psikolojik sonuçlarını da ele alıyor. Sürekli performans göstermeye zorlanan bireylerin boş zamanı bile verimli kullanılması gereken bir yatırım olarak görmeye başladığını; bunun ise dinlenme, hayal kurma ve zihinsel esneklik kapasitesini zayıflattığını belirtiyor. Can sıkıntısına bilinçli biçimde izin vermenin, bu baskıya karşı küçük ama etkili bir direnç geliştirmeyi sağladığını; insanın zamanla kurduğu ilişkiyi daha özgür ve dengeli hâle getirdiğini gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Can Sıkıntısı’, sıkıcılığın ya da ataletin savunusunu yapmaktan çok, can sıkıntısının çoğu zaman bastırılan yaratıcı ve dönüştürücü potansiyelini görünür kılıyor. Barbara Streidl, hiçbir şey yapmamanın her zaman zaman kaybı anlamına gelmediğini; bazen tam da bu duraklama anlarının yeni düşüncelerin, yaratıcı keşiflerin ve daha sağlıklı bir yaşam ritminin başlangıcı olabildiğini anlatıyor. Böylece can sıkıntısını aşılması gereken bir eksiklik olarak değil, modern yaşamın hızına karşı denge kurmayı sağlayan değerli bir insanlık deneyimi olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Barbara Streidl — Can Sıkıntısı
Çeviren: Levent Tayla • Ayrıntı Yayınları
Psikoloji • 100 sayfa • 2026

Adam Phillips — Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet (2026)

 

Adam Phillips’in bu kitabı, insanın ölçülülük ile aşırılık arasında kurmaya çalıştığı dengeyi psikolojik, felsefi ve edebî bir perspektiften sorgulayan denemelerden oluşuyor. Phillips, aşırılığı yalnızca bağımlılık, öfke ya da fanatizm gibi uç davranışlarla sınırlamıyor; aksine “normal” olma arzusunun da kimi zaman en büyük aşırılıklardan biri olabileceğini öne sürüyor. Ona göre insan yaşamı, arzularını bastırma ile onlara teslim olma arasında sürekli salınan kırılgan bir denge arayışıdır ve “yeterli olanın” ne olduğuna dair kesin bir ölçüt bulunmuyor.

Kitabın temel sorusu, insanların neden aşırılıklardan hem büyülendiği hem de korktuğudur. Phillips, başkalarının aşırı davranışlarını kolayca kınarken kendi tutkularını çoğu zaman meşru gördüğümüzü gösteriyor. Yeme, içme, para, cinsellik, güç, din ya da siyaset gibi alanlarda ortaya çıkan aşırılıkların yalnızca bireysel irade zayıflığından kaynaklanmadığını; bunların bastırılmış arzular, korkular ve toplumsal beklentilerle iç içe geçtiğini savunuyor. Böylece aşırılık, ahlaki bir kusurdan çok insan olmanın temel çelişkilerini görünür kılan bir pencereye dönüşüyor.

Phillips, bu tartışmayı psikanalitik kuramın yanı sıra Shakespeare, masallar ve klasik edebiyat üzerinden yürütüyor. III. Richard, Külkedisi ve diğer edebî karakterler aracılığıyla kıskançlık, hırs, eksiklik duygusu, öfke ve arzu gibi insani deneyimleri yeniden yorumluyor. Özellikle masalların ve klasik anlatıların yalnızca ahlaki dersler vermediğini, bilinçdışı arzuların ve çatışmaların sembolik ifadeleri olduğunu gösteriyor. Ona göre çocuklukta öğrenilen “iyi” ve “kötü” davranış kalıpları yetişkin yaşamında da arzularımızı biçimlendirmeye devam ediyor.

‘Aşırılık Üzerine’ (‘On Balance’), mutluluğun da eleştirel bir değerlendirmesini sunuyor. Phillips, çağdaş kültürün mutluluğu sürekli ulaşılması gereken bir hedef olarak yüceltmesini sorguluyor; insan yaşamının yalnızca huzur ve tatminden ibaret olmadığını, merakın, çatışmanın, hayal kırıklığının ve eksikliğin de yaratıcı bir yaşamın vazgeçilmez parçaları olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle denge, bütün arzuları bastırmak ya da her isteği sınırsızca tatmin etmek anlamına gelmiyor; kişinin kendi arzularıyla daha bilinçli ve esnek bir ilişki kurabilmesini ifade ediyor.

Sonuç olarak ‘Aşırılık Üzerine’, aşırılığı ortadan kaldırılması gereken bir sapma olarak değil, insan doğasının temel gerilimlerini anlamaya imkân veren bir deneyim olarak ele alıyor. Phillips, okura hazır reçeteler sunmak yerine, “Ne zaman yeterince istiyoruz?”, “Neden başkalarının aşırılıklarından rahatsız oluyoruz?” ve “Daha dengeli bir yaşam gerçekten mümkün mü?” gibi sorular etrafında düşünme çağrısı yapıyor. Böylece kitap, ölçülülük ile aşırılık arasındaki sınırın sanıldığından çok daha belirsiz olduğunu gösterirken, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin karmaşıklığını psikoloji, edebiyat ve felsefenin kesişiminde yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor.

Adam Phillips — Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet
Çeviren: Aydın Çavdar • Ayrıntı Yayınları
Psikanaliz • 240 sayfa • 2026

Theresia Enzensberger — Uyku (2026)

Theresia Enzensberger ‘Uyku’ (‘Schlafen’) adlı eserinde, uykuyu yalnızca biyolojik bir gereksinim olarak ele almıyor; onu bireyin iç dünyasını, toplumsal yaşamı ve kültürel üretimi anlamaya imkân veren çok katmanlı bir olgu olarak inceliyor. Yazar, kendi uykusuzluk deneyiminden hareketle uykunun farklı evrelerini izleyen özgün bir anlatı kurgusu kuruyor ve her evreyi farklı düşünsel sorularla ilişkilendiriyor.

Kitap, hafif uyku evresiyle birlikte uykusuzluğun birey üzerindeki etkilerini, modern yaşamın dinlenmeyi giderek değersizleştiren ritmini ve uykunun ahlaki anlamını tartışıyor. Enzensberger, üretkenlik baskısının uykuyu zaman kaybı gibi gösterdiğini, kronik uyku eksikliğinin ise yalnızca bireysel bir sağlık sorunu olmadığını, toplumsal ilişkileri, çalışma hayatını ve düşünme biçimlerini de dönüştürdüğünü gösteriyor. Rüyaların ise yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel metaforlar olarak da okunabileceğini savunuyor.

Derin uyku bölümüne geçildikçe anlatı daha içsel ve kişisel bir nitelik kazanıyor. Yazar, sanatın, edebiyatın ve belleğin uykuyla kurduğu ilişkiyi sorgularken kendi deneyimlerini de metne dâhil ediyor. Uyku sırasında zihnin gündelik yaşamın gürültüsünden uzaklaşmasının, insanın kendisiyle ve çevresiyle farklı bir bağ kurmasını mümkün kıldığını anlatıyor. Böylece kitap, bilimsel açıklamalarla kişisel gözlemleri ve kültürel göndermeleri iç içe geçiren deneme niteliği kazanıyor.

REM evresi ise gerçeklikle düş arasındaki sınırların belirsizleştiği bölüm olarak öne çıkıyor. Enzensberger, rüyaların bilinçdışını, yaratıcılığı ve kimliği nasıl şekillendirdiğini tartışırken kesin yargılar sunmak yerine okuru bilinmeyeni keşfetmeye davet ediyor. Kontrol edemediğimiz bu deneyimin, insan olmanın en temel ve ortak yönlerinden biri olduğunu vurguluyor.

‘Uyku’, nörobilimsel açıklamalarla yetinmeyen; felsefeyi, edebiyatı, sanatı ve kişisel deneyimi bir araya getirerek uykunun anlamını yeniden düşünmeye çağıran özgün bir deneme. Enzensberger, uykuyu yalnızca dinlenme süreci değil, modern yaşamın temposunu, üretkenlik anlayışını, bilinç ile bilinçdışı arasındaki ilişkiyi ve insanın kendini kavrama çabasını anlamanın anahtarlarından biri olarak değerlendiriyor.

Theresia Enzensberger — Uyku
Çeviren: Levent Tayla • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 100 sayfa • 2026

Gülçin Özge Tan — İktidarın Cinsiyeti ve AK Kadınlar (2026)

Türkiye’de toplumsal cinsiyet rejiminin tarihsel dönüşümünü AKP iktidarı ekseninde inceleyen ‘İktidarın Cinsiyeti ve AK Kadınlar’, otoriterleşme sürecinin yalnızca siyasal kurumları değil, aileyi, kadınlığı ve nüfus politikalarını da yeniden biçimlendirdiğini ortaya koyuyor. Kitap, AKP döneminde cinsiyet politikalarının rejim inşasının tamamlayıcı unsurlarından biri hâline geldiğini savunurken, bu deneyimi dünyadaki yeni sağ iktidarların benzer yönelimleriyle karşılaştırarak daha geniş bir çerçeveye yerleştiriyor. Böylece kadın haklarına yönelik küresel gerilemenin Türkiye’de aldığı özgün biçimleri görünür kılıyor.

Eserin temel sorusu, kadınları kamusal ve özel yaşam üzerinde denetimi artıran bu siyasal projenin yalnızca hedefi olarak değil, aynı zamanda nasıl bir parçası hâline getirdiği. Bu sorunun peşinden giden Gülçin Özge Tan, farklı dönemlerde AKP saflarında siyaset yapmış kadınlarla gerçekleştirdiği kapsamlı saha araştırmasına dayanarak, iktidarın kadın kadrolarını hangi söylemler, deneyimler ve aidiyet ilişkileri üzerinden şekillendirdiğini inceliyor. Böylece erkek egemenliğinin günümüzde aldığı yeni biçimlerin, partinin ideolojik dönüşümünden ve otoriterleşme sürecinden bağımsız düşünülemeyeceğini gösteriyor.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı ve aile ile nüfusu merkeze alan yeni siyasal yönelimlerin belirginleştiği dönemi arka planına alan kitap, AKP’nin toplumsal cinsiyet anlayışını içeriden tanıklıklarla analiz ederken, Türkiye’de otoriterlik, muhafazakârlık ve kadın politikaları arasındaki ilişkiyi anlamak isteyen okurlar için kapsamlı ve eleştirel bir değerlendirme sunuyor.

Gülçin Özge Tan — İktidarın Cinsiyeti ve AK Kadınlar
• Ayrıntı Yayınları
Siyaset • 416 sayfa • 2026

Carol J. Adams — Burger (2026)

Carol J. Adams, sıradan bir fast food ürünü gibi görünen hamburgeri modern kapitalizmin, sömürü, hayvancılık endüstrisinin, tüketim kültürünün ve toplumsal kimliklerin kesiştiği güçlü bir kültürel simge olarak inceliyor. Kitap, hamburgerin yalnızca bir yiyecek olmadığını; ulusal kimlikten cinsiyet rollerine, çevre krizinden teknolojiye kadar uzanan geniş bir ilişkiler ağı içinde sürekli yeniden tanımlandığını savunuyor. Böylece burger, Amerikan yaşam tarzının ve küresel tüketim kültürünün dönüşümünü okumaya imkân veren bir merceğe dönüşüyor.

‘Etin Cinsel Politikası’ adlı kitabıyla bildiğimiz Adams, hamburgerin “özbeöz Amerikan yemeği” olarak yükselişini tarihsel bağlamına yerleştirirken, sanayileşmiş et üretimi, kitlesel tüketim alışkanlıkları ve fast food zincirlerinin yayılmasıyla kurduğu ilişkiyi ayrıntılı biçimde ele alıyor. Başlangıçta ilerleme, refah ve demokratik erişilebilirlik fikrini temsil eden burger, zamanla endüstriyel hayvancılığın yol açtığı hayvan sömürüsü, emek ilişkileri, halk sağlığı sorunları ve ekolojik yıkımla birlikte daha tartışmalı bir simgeye dönüşüyor. Böylece kitabın odağı yalnızca yiyeceğin kendisi değil, onu mümkün kılan ekonomik ve toplumsal sistemdir.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri, burgeri farklı kimlikler ve temalar üzerinden yeniden düşünmeye davet eden kavramsal yaklaşımıdır. “Vatandaş Burger”, “Kadın Burger” ve “Creutzfeldt-Jakob Burger” gibi başlıklar aracılığıyla Adams, milliyetçilikten toplumsal cinsiyete, gıda güvenliğinden salgın hastalık korkularına kadar uzanan farklı tartışmaları aynı simge etrafında buluşturuyor. Böylece hamburger, tüketim tercihlerinin ötesinde ideolojik, ekonomik ve etik mücadelelerin düğümlendiği bir nesne hâline gelir.

Adams ayrıca vejetaryen burgerlerden bitki bazlı et ürünlerine, laboratuvarda geliştirilen kültür eti girişimlerinden hayvansız protein teknolojilerine kadar uzanan dönüşümü de değerlendiriyor. Bu yenilikleri yalnızca teknolojik gelişmeler olarak değil, insanların hayvanlarla kurduğu ilişkinin ve geleceğin gıda sistemlerinin yeniden şekillenmesi açısından ele alıyor. Ancak yazar, yeni teknolojilerin tek başına sömürü düzenini ortadan kaldırmayacağını; üretim, tüketim ve doğayla kurulan ilişkinin bütünsel biçimde sorgulanması gerektiğini vurguluyor.

Kitap, tek bir yiyeceğin hikâyesi üzerinden kapitalizm, tüketim kültürü, etik, çevre ve toplumsal kimlikler üzerine kapsamlı bir eleştiri sunuyor. Adams, hamburgerin geçirdiği dönüşümü izleyerek insanların ne yediği kadar, neden ve hangi toplumsal koşullar içinde yediği sorusunu da gündeme taşıyor. Böylece burger, modern dünyanın çelişkilerini, umutlarını ve krizlerini aynı anda yansıtan güçlü bir kültürel metafora dönüşüyor.

Carol J. Adams — Burger
Çeviren: Zerin Dirihan • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 160 sayfa • 2026

Daniel Guérin — Ne Tanrı Ne Efendi (2026)

1970’te ilk kez yayımlandığından bu yana anarşizm literatürünün temel başvuru eserlerinden biri kabul edilen bu çalışma, Daniel Guérin’in editörlüğünde anarşist düşüncenin kurucu metinlerini ve tarihsel gelişimini bir araya getiriyor. Guérin, yalnızca önemli düşünürlerin yazılarını derlemekle yetinmiyor; her metni ortaya çıktığı siyasal ve toplumsal koşullar içinde değerlendirerek anarşizmin iki yüzyıla yayılan dönüşümünü, iç tartışmalarını ve farklı yönelimlerini kapsamlı bir çerçevede ele alıyor.

‘Ne Tanrı Ne Efendi’ (‘Ni Dieu ni Maître’), anarşizmin yalnızca otorite karşıtlığına ya da bireysel özgürlük savunusuna indirgenemeyeceğini gösteriyor. Hareketin devlet, sermaye, din, mülkiyet ve hiyerarşik iktidar ilişkilerine yönelttiği eleştirileri incelerken, özgür birliktelik, öz yönetim, federasyon, dayanışma ve doğrudan demokrasi gibi temel ilkelerinin nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor. Böylece anarşizmin, çoğu zaman öne sürüldüğü gibi örgütlenmeye karşı değil, baskıcı ve merkeziyetçi örgütlenme biçimlerine karşı geliştirilmiş alternatif bir siyasal düşünce olduğunu savunuyor.

Antolojinin ilk bölümü, Max Stirner, Pierre-Joseph Proudhon, Mihail Bakunin ve Pyotr Kropotkin gibi kurucu isimlerin metinleri aracılığıyla 19. yüzyıl anarşizminin teorik temellerini inceliyor. Devamında Errico Malatesta, Émile Henry, Fernand Pelloutier, Volin, Nestor Mahno ve Buenaventura Durruti gibi farklı mücadele deneyimlerini temsil eden isimler üzerinden anarşizmin sendikalizm, devrimci örgütlenme, köylü hareketleri ve silahlı direniş gibi pratik boyutları ele alınıyor.

Son bölümlerde ise Rus Devrimi ile İspanya İç Savaşı sırasında anarşist hareketlerin üstlendiği siyasal ve entelektüel roller değerlendirilerek, hareketin tarihsel başarıları kadar karşılaştığı açmazlar da tartışılıyor.

Guérin, anarşizmin tarihini tek sesli bir gelenek olarak değil, farklı eğilimlerin, stratejilerin ve fikir ayrılıklarının iç içe geçtiği canlı bir düşünsel miras olarak yorumluyor. Böylece eser, anarşizmin yalnızca geçmişe ait bir ideoloji olmadığını; özgürlük, eşitlik, öz yönetim ve toplumsal örgütlenme üzerine günümüzde de süren tartışmalar açısından güçlü bir düşünsel kaynak olmaya devam ettiğini gösteriyor.

Daniel Guérin — Ne Tanrı Ne Efendi: Anarşizm Antolojisi
Çeviren: Fuat Orçun • Ayrıntı Yayınları
Siyaset • 544 sayfa • 2026

Nancy Fraser — Yamyam Kapitalizm (2026)

Kapitalizmin günümüzde yalnızca ekonomik eşitsizlikler değil, aynı zamanda bakım ilişkileri, demokrasi, ekolojik denge ve toplumsal dayanışma üzerinde de derin krizler yarattığını savunan bu kitap, Nancy Fraser’ın kapitalist sistemi çok boyutlu bir toplumsal düzen olarak yeniden değerlendirdiği kapsamlı bir çalışmadır. Fraser, kapitalizmin yalnızca ücretli emek ile sermaye arasındaki ilişki üzerinden açıklanamayacağını; yaşamını sürdürebilmek için sürekli olarak doğayı, bakım emeğini, kamusal kurumları ve mülksüzleştirilen toplulukları tüketen bir sistem olduğunu ileri sürüyor.

Kitabın merkezindeki “yamyam kapitalizm” kavramı, sermayenin kendi varlığını mümkün kılan koşulları giderek aşındırmasını ifade ediyor. Kapitalizm, kâr üretirken yalnızca emek gücünü sömürmekle kalmıyor; toplumsal yeniden üretimi sağlayan bakım emeğini görünmezleştiriyor, doğayı sınırsız bir kaynak gibi tüketiyor, kamusal kurumları piyasa mantığına tabi kılıyor ve özellikle ırksallaştırılmış ya da sömürgeleştirilmiş toplulukların mülksüzleştirilmesini sistematik biçimde yeniden üretiyor. Fraser, bu süreçlerin birbirinden bağımsız değil, aynı yapının iç içe geçmiş parçaları olduğunu gösteriyor.

Marx’ın kapitalizme ilişkin çözümlemelerini geliştiren yazar, üretimin “gizli meskeni” olarak tanımlanan fabrikaların ötesine geçerek kapitalizmin görünmeyen arka planını inceliyor. Ev içindeki bakım faaliyetleri, ekolojik sistemler, kamu hizmetleri ve siyasal kurumlar, ekonomik alanın dışında değil; tam tersine kapitalist birikimin vazgeçilmez dayanakları olarak ele alınıyor. Ancak sermaye, bu alanları sürekli aşındırdığı için bakım krizi, çevre krizi, demokratik temsil krizi ve toplumsal eşitsizlikler giderek derinleşiyor.

Fraser, günümüzün ekonomik durgunluk, iklim değişikliği, otoriterleşme, finansallaşma ve bakım krizlerini tek tek ele almak yerine bunların ortak kökenini kapitalizmin yapısal işleyişinde arıyor. Bu nedenle çözümün yalnızca ekonomik reformlarla sınırlı olamayacağını; feminist, ekolojik, emek, demokrasi ve ırkçılık karşıtı mücadelelerin ortak bir siyasal zeminde buluşması gerektiğini savunuyor. COVID-19 salgını gibi küresel krizlerin de sistemin kırılganlıklarını görünür kıldığını ve alternatif toplumsal örgütlenme biçimlerini düşünmek için önemli fırsatlar sunduğunu öne sürüyor.

‘Yamyam Kapitalizm: Demokrasi, Bakım Emeği ve Gezegen Sistem Tarafından Nasıl Mideye İndiriliyor ve Bizler Bu Konuda Ne Yapabiliriz?’ (‘Cannibal Capitalism: How Our System Is Devouring Democracy, Care, and the Planet and What We Can Do About It’), kapitalizmi yalnızca piyasa ve üretim ilişkileriyle açıklayan klasik yaklaşımları aşarak, ekonomik sömürünün bakım, doğa, kamusal yaşam ve demokrasiyle kurduğu bağı görünür kılan bütünlüklü bir eleştiri geliştiriyor. Fraser, çağdaş kapitalizmin çoklu krizlerini ortak bir çerçevede açıklarken, daha adil ve sürdürülebilir bir toplumsal düzenin ancak kolektif ve demokratik mücadelelerle kurulabileceğini savunuyor.

Nancy Fraser — Yamyam Kapitalizm: Demokrasi, Bakım Emeği ve Gezegen Sistem Tarafından Nasıl Mideye İndiriliyor ve Bizler Bu Konuda Ne Yapabiliriz?
Çeviren: Aslı Önal • Ayrıntı Yayınları
Siyaset • 208 sayfa • 2026

Feride Aksu Tanık — Gizil Nekropolitika (2026)

Feride Aksu Tanık ‘Gizil Nekropolitika’ adlı bu çalışmasında salgın hastalıkları yalnızca tıbbi ya da biyolojik olaylar olarak değil, küresel güç ilişkilerinin ve kapitalist düzenin ürettiği siyasal sonuçlar olarak inceliyor. Kitap, sömürgecilik tarihinden günümüz pandemilerine uzanan çizgide yaşamın ve ölümün nasıl eşitsiz biçimde dağıtıldığını araştırıyor. Böylece salgınların yalnızca virüslerin yayılmasıyla değil, ekonomik ve siyasal yapıların işleyişiyle de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Yazar, sömürgeci tıbbın tarihsel mirasını merkeze alarak modern sağlık sistemlerinin tarafsız ve evrensel yapılar olmadığına dikkat çekiyor. Sömürge dönemlerinde sağlık politikalarının çoğu zaman yerel halkların ihtiyaçlarından çok imparatorlukların çıkarlarına hizmet ettiğini gösteriyor. Bu mirasın günümüzde farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğünü savunan yazar, küresel sağlık alanındaki eşitsizliklerin tarihsel köklerini görünür kılıyor.

Eserin temel kavramlarından biri olan “gizil nekropolitika”, hangi yaşamların korunmaya değer görüldüğü ve hangi yaşamların gözden çıkarılabilir kabul edildiği sorusuna odaklanıyor. AIDS ve COVID-19 örnekleri üzerinden ilerleyen analiz, pandemilerin etkilerinin toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmadığını gösteriyor. Yoksul ülkeler, emekçi sınıflar ve kırılgan topluluklar salgınların sonuçlarıyla çok daha ağır biçimde karşılaşırken, küresel güç merkezleri bu eşitsizliği yeniden üreten mekanizmalar kuruyor.

Kitap, özellikle aşı ve ilaç politikalarına dikkat çekiyor. Kamu kaynaklarıyla desteklenen bilimsel araştırmaların sonuçlarının patent sistemleri aracılığıyla özel şirketlerin denetimine girmesi, sağlık alanında ciddi bir adaletsizlik yaratıyor. Böylece insan yaşamını korumaya yönelik bilgi ve teknolojiler, kamusal ihtiyaçlardan çok kâr mantığına göre dağıtılıyor. Yazar, bu durumun yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını, aynı zamanda yaşam hakkını belirleyen siyasal bir tercih olduğunu vurguluyor.

Tanık’a göre aşı emperyalizmi, küresel eşitsizliğin en görünür örneklerinden biri. Salgın dönemlerinde bazı ülkeler ihtiyaçlarının çok üzerinde aşı stoklayabilirken, birçok toplum temel sağlık araçlarına erişemedi. Sonuç olarak hastalıkların ve ölümlerin dağılımı biyolojik zorunluluklarla değil, uluslararası sistemin güç dengeleriyle belirleniyor. Kitap, kapitalizm ile küresel sağlık politikaları arasındaki ilişkiyi bu çerçevede ele alarak, pandemilerin aynı zamanda bir sınıf ve iktidar meselesi olduğunu savunuyor.

‘Gizil Nekropolitika’, günümüz dünyasını şekillendiren sağlık krizlerini sömürgecilik, kapitalizm ve emperyalizm ekseninde yeniden değerlendiren önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor. Feride Aksu Tanık, salgınların ardındaki yapısal nedenleri görünür kılarken, okuru yalnızca mevcut düzeni anlamaya değil, yaşamı ve sağlığı piyasa mantığının dışına çıkaracak alternatifleri düşünmeye de çağırıyor. Bu yönüyle kitap, pandemileri tıbbi bir olayın ötesinde, çağımızın temel siyasal ve etik sorunlarından biri olarak yorumluyor.

Feride Aksu Tanık — Gizil Nekropolitika: Sömürgecilik, Pandemiler ve Aşı Emperyalizmi
• Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 224 sayfa • 2026