Feride Aksu Tanık — Gizil Nekropolitika (2026)

Feride Aksu Tanık ‘Gizil Nekropolitika’ adlı bu çalışmasında salgın hastalıkları yalnızca tıbbi ya da biyolojik olaylar olarak değil, küresel güç ilişkilerinin ve kapitalist düzenin ürettiği siyasal sonuçlar olarak inceliyor. Kitap, sömürgecilik tarihinden günümüz pandemilerine uzanan çizgide yaşamın ve ölümün nasıl eşitsiz biçimde dağıtıldığını araştırıyor. Böylece salgınların yalnızca virüslerin yayılmasıyla değil, ekonomik ve siyasal yapıların işleyişiyle de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Yazar, sömürgeci tıbbın tarihsel mirasını merkeze alarak modern sağlık sistemlerinin tarafsız ve evrensel yapılar olmadığına dikkat çekiyor. Sömürge dönemlerinde sağlık politikalarının çoğu zaman yerel halkların ihtiyaçlarından çok imparatorlukların çıkarlarına hizmet ettiğini gösteriyor. Bu mirasın günümüzde farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğünü savunan yazar, küresel sağlık alanındaki eşitsizliklerin tarihsel köklerini görünür kılıyor.

Eserin temel kavramlarından biri olan “gizil nekropolitika”, hangi yaşamların korunmaya değer görüldüğü ve hangi yaşamların gözden çıkarılabilir kabul edildiği sorusuna odaklanıyor. AIDS ve COVID-19 örnekleri üzerinden ilerleyen analiz, pandemilerin etkilerinin toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmadığını gösteriyor. Yoksul ülkeler, emekçi sınıflar ve kırılgan topluluklar salgınların sonuçlarıyla çok daha ağır biçimde karşılaşırken, küresel güç merkezleri bu eşitsizliği yeniden üreten mekanizmalar kuruyor.

Kitap, özellikle aşı ve ilaç politikalarına dikkat çekiyor. Kamu kaynaklarıyla desteklenen bilimsel araştırmaların sonuçlarının patent sistemleri aracılığıyla özel şirketlerin denetimine girmesi, sağlık alanında ciddi bir adaletsizlik yaratıyor. Böylece insan yaşamını korumaya yönelik bilgi ve teknolojiler, kamusal ihtiyaçlardan çok kâr mantığına göre dağıtılıyor. Yazar, bu durumun yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını, aynı zamanda yaşam hakkını belirleyen siyasal bir tercih olduğunu vurguluyor.

Tanık’a göre aşı emperyalizmi, küresel eşitsizliğin en görünür örneklerinden biri. Salgın dönemlerinde bazı ülkeler ihtiyaçlarının çok üzerinde aşı stoklayabilirken, birçok toplum temel sağlık araçlarına erişemedi. Sonuç olarak hastalıkların ve ölümlerin dağılımı biyolojik zorunluluklarla değil, uluslararası sistemin güç dengeleriyle belirleniyor. Kitap, kapitalizm ile küresel sağlık politikaları arasındaki ilişkiyi bu çerçevede ele alarak, pandemilerin aynı zamanda bir sınıf ve iktidar meselesi olduğunu savunuyor.

‘Gizil Nekropolitika’, günümüz dünyasını şekillendiren sağlık krizlerini sömürgecilik, kapitalizm ve emperyalizm ekseninde yeniden değerlendiren önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor. Feride Aksu Tanık, salgınların ardındaki yapısal nedenleri görünür kılarken, okuru yalnızca mevcut düzeni anlamaya değil, yaşamı ve sağlığı piyasa mantığının dışına çıkaracak alternatifleri düşünmeye de çağırıyor. Bu yönüyle kitap, pandemileri tıbbi bir olayın ötesinde, çağımızın temel siyasal ve etik sorunlarından biri olarak yorumluyor.

Feride Aksu Tanık — Gizil Nekropolitika: Sömürgecilik, Pandemiler ve Aşı Emperyalizmi
• Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 224 sayfa • 2026

David B. Resnik — Bilim Etiği (2026)

David B. Resnik’in bu kitabı, bilimsel araştırmaların yalnızca bilgi üretmediğini, aynı zamanda güçlü etik sorumluluklar taşıdığını anlatan temel bir giriş çalışması. Yazar, bilimin başarısının laboratuvar tekniklerinden önce dürüstlük, açıklık, tarafsızlık ve hesap verebilirlik gibi değerlere dayandığını söylüyor. Bilimsel bilginin güvenilirliği, sonuçların doğruluğu kadar araştırma sürecinin etik niteliğine de bağlı bulunuyor.

Resnik, veri uydurma, sonuçları çarpıtma, intihal ve araştırma kayıtlarını değiştirme gibi davranışların yalnızca bireysel hatalar olmadığını, bilimin tamamına zarar verdiğini gösteriyor. Bilim insanları arasındaki güvenin zedelenmesi, bilginin doğrulanmasını ve paylaşılmasını da güçleştiriyor. Bu nedenle etik kurallar, bilimin dışındaki ek yükler değil, bilimsel faaliyetin temel parçaları olarak değerlendiriliyor.

‘Bilim Etiği’ (‘The Ethics of Science, An Introduction’), çıkar çatışmaları sorununa da geniş yer ayırıyor. Üniversiteler, devlet kurumları ve şirketler tarafından desteklenen araştırmaların ekonomik ya da siyasal baskılarla karşılaşabildiğini belirtiyor. Soğuk füzyon tartışmaları ve Baltimore Olayı gibi örnekler üzerinden, bilimsel denetimin ve eleştirel değerlendirmenin önemi açıklanıyor.

Eserde insan ve hayvan deneyleri ayrı bir başlık altında ele alınıyor. İnsanların araştırmalara bilinçli onay vermesi, haklarının korunması ve risklerin sınırlandırılması gerektiği vurgulanıyor. Hayvan deneylerinde ise bilimsel yararla canlı refahı arasında dengeli bir yaklaşım öneriliyor. Klonlama ve biyoteknoloji gibi alanlar, yalnızca teknik başarı açısından değil, doğurdukları toplumsal ve ahlaki sonuçlar bakımından da inceleniyor.

Resnik ayrıca bilimsel özgürlük ile toplumsal sorumluluk arasındaki ilişkiyi tartışıyor. Bilim insanlarının gerçeği araştırma hakkını savunurken, çalışmaların insan sağlığına, çevreye ve topluma etkilerini dikkate almaları gerektiğini belirtiyor. Challenger kazası gibi olaylar, etik değerlendirmelerin teknik kararların ayrılmaz parçası olduğunu gösteriyor.

‘Bilim Etiği’, bilimin nasıl işlediğini olduğu kadar nasıl işlemesi gerektiğini de sorguluyor. Resnik, etik ilkelerin bilimsel ilerlemeyi yavaşlatmadığını; aksine onu daha güvenilir, daha adil ve daha sürdürülebilir hale getirdiğini ortaya koyuyor. Bu yönüyle temel bir kaynak eser.

David B. Resnik — Bilim Etiği
Çeviren: Vicdan Mutlu • Ayrıntı Yayınları
Bilim • 304 sayfa • 2026

Kolektif — Yersiz Yurtsuz Sınıfsız (2026)

Göç artık yalnızca sınırları aşan insanların hikâyesi değil; çağımızın siyasal, ekonomik ve toplumsal düzenini görünür kılan büyük bir kırılma alanı. ‘Yersiz Yurtsuz Sınıfsız: Göç ve Göçmenlik Halleri’, göçü sadece “güvenlik”, “kriz” ya da “nüfus hareketi” başlıklarına indirgeyen hâkim söylemlerin dışına çıkararak, meseleyi insan hayatlarının içinden okuyor. Çünkü göç, rakamlardan ve istatistiklerden önce; yerinden edilmiş bedenlerin, parçalanmış aidiyetlerin ve yeniden kurulmaya çalışılan yaşamların hikâyesi.

Kitap, zorunlu göçün arkasındaki ekonomik eşitsizlikleri, savaşları, ekolojik yıkımları ve siyasal baskıları birlikte düşünmeye çağırıyor. İnsan hareketliliğinin yalnızca bireysel tercihlerden doğmadığını; küresel kapitalizmin, devlet politikalarının ve giderek sertleşen sınır rejimlerinin sonucu olarak şekillendiğini gösteriyor. Bir yandan yeni duvarlar, yeni dışlama biçimleri ve yeni “öteki” tanımları üretilirken, diğer yandan göçmenlerin bu kuşatılmış dünyada geliştirdiği gündelik direniş biçimleri, dayanışma ağları ve hayatta kalma stratejileri görünür hale geliyor.

Derleme, Türkiye’de giderek güvenlikçi söylemlere sıkıştırılan göç tartışmasına eleştirel bir müdahale niteliği taşıyor. Göçmenleri yalnızca mağdur ya da tehdit olarak kodlayan bakışın yerine, onları toplumsal dönüşümün aktif özneleri olarak ele alıyor. Böylece meseleye sadece devletlerin, sınırların ve politikaların gözünden değil; yerinden edilenlerin deneyimlerinden, kırılganlıklarından ve mücadelelerinden bakıyor.

‘Yersiz Yurtsuz Sınıfsız’, göçü çağımızın en yakıcı gerçeklerinden biri olarak yeniden düşünmek isteyenler için kapsamlı bir düşünsel alan açıyor. Akademisyenler, hak savunucuları ve konuya ilgi duyan okurlar için yalnızca bilgi sunan bir çalışma değil; aynı zamanda göçü anlamanın, tartışmanın ve insani bir zeminde yeniden kurmanın yollarını arayan güçlü bir çağrı niteliği taşıyor.

Kolektif — Yersiz Yurtsuz Sınıfsız: Göç ve Göçmenlik Halleri
Derleyen: Savaş Çoban, Yasemin Giritli İnceoğlu • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 416 sayfa • 2026

Alexandra Bleyer — Propaganda (2026)

Alexandra Bleyer bu çalışmasında, propagandayı yalnızca otoriter rejimlerin ya da savaş dönemlerinin kullandığı kaba bir manipülasyon aracı olarak değil, modern toplumların gündelik hayatına nüfuz etmiş sürekli bir yönlendirme biçimi olarak ele alıyor. Kitap, insanların düşüncelerinin, korkularının ve arzularının nasıl şekillendirildiğini incelerken, “gerçek” ile “sunulan gerçek” arasındaki farkın giderek bulanıklaştığını gösteriyor. Bleyer’e göre propaganda çoğu zaman açık yalanlardan değil, bilgilerin seçilme, çerçevelenme ve tekrar edilme biçimlerinden güç alıyor.

Kitap, propagandanın tarihsel gelişimini inceleyerek savaşlardan siyasal kampanyalara, reklamcılıktan sosyal medyaya kadar uzanan geniş bir etki alanı kurduğunu ortaya koyuyor. Özellikle 20. yüzyılda kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte propaganda, devletlerin ve ideolojik hareketlerin en güçlü araçlarından biri hâline geldi. Ancak Bleyer, propagandanın yalnızca totaliter sistemlere özgü olmadığını vurguluyor. Demokratik toplumlarda da medya, siyaset ve ekonomik çıkar grupları kamuoyunu yönlendirmek için benzer tekniklerden yararlanabiliyor. Böylece propaganda, modern iletişim düzeninin görünmez ama sürekli işleyen bir parçasına dönüşüyor.

Bleyer ayrıca yalan haberler, alternatif gerçeklikler ve dijital algoritmalar üzerinden şekillenen yeni propaganda biçimlerine dikkat çekiyor. Sosyal medya platformları kullanıcıların ilgisini çekecek içerikleri öne çıkarırken, insanlar giderek yalnızca kendi dünya görüşlerini doğrulayan bilgi akışlarının içine kapanıyor. Bu durum, hakikatin ortak bir zeminden uzaklaşmasına ve toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesine yol açıyor. Kitap, propaganda tekniklerinin artık yalnızca devletler ya da medya kuruluşları tarafından değil, sıradan kullanıcılar tarafından da yeniden üretildiğini gösteriyor. Paylaşımlar, görseller, kısa videolar ve sloganlar aracılığıyla insanlar farkında olmadan manipülasyon zincirinin bir parçası hâline gelebiliyor.

Çalışmanın önemli yanlarından biri de propaganda ile halkla ilişkiler, reklamcılık ve siyasal iletişim arasındaki sınırların ne kadar geçirgen olduğunu tartışması. Bleyer, ikna etme ile manipüle etme arasındaki çizginin çoğu zaman net olmadığını savunuyor. Çünkü propaganda yalnızca yanlış bilgi yaymakla değil, duyguları harekete geçirmek, korkuları büyütmek ve belirli bir bakış açısını “doğal” ya da “kaçınılmaz” gibi göstermekle etkili oluyor. Bu nedenle modern propaganda, çoğu zaman baskıyla değil, görünürde özgür seçim hissi yaratarak çalışıyor.

Kitap aynı zamanda bir farkındalık çağrısı niteliği taşıyor. Bleyer, okuru medya içeriklerini daha dikkatli okumaya, bilgilerin kaynağını sorgulamaya ve kendi düşünsel reflekslerini incelemeye davet ediyor. Çünkü propaganda karşısındaki en büyük savunma, yalnızca doğru bilgiye ulaşmak değil, bilginin nasıl üretildiğini ve nasıl dolaşıma sokulduğunu anlayabilmekten geçiyor.

Propaganda, çağdaş dünyada algının nasıl yönetildiğini, bireylerin nasıl yönlendirildiğini ve hakikatin neden giderek daha kırılgan hâle geldiğini açıklayan kısa ama yoğun bir çalışma. Kitap, okuru yalnızca propagandanın varlığını fark etmeye değil, kendi düşünme biçimini de yeniden sorgulamaya çağırıyor.

Alexandra Bleyer — Propaganda
Çeviren: Levent Tayla • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 100 sayfa • 2026

Adam Phillips — Yan Etkiler (2026)

Adam Phillips, ‘Yan Etkiler’de psikanalizi yalnızca bir terapi yöntemi olarak değil, insanın kendisiyle kurduğu kırılgan ve belirsiz ilişkinin keşif alanı olarak ele alıyor. Ona göre analiz süreci, kişinin bastırdığı arzuların, korkuların ve çelişkilerin konuşma sırasında beklenmedik biçimlerde ortaya çıkmasına dayanıyor. “Yan etki” kavramı da tam burada önem kazanıyor: İnsan, kendini anlamaya çalışırken yalnızca bilinçli niyetleriyle değil, farkında olmadan açığa çıkan sapmalar, sürçmeler ve duygusal taşmalarla da karşılaşıyor. Phillips, bu durumun yalnızca terapi odasına özgü olmadığını; güçlü edebiyat eserlerinin de okuru benzer biçimde dönüştürdüğünü savunuyor. Çünkü hem psikanaliz hem edebiyat, kişiyi güvenli düşünce kalıplarının dışına çıkararak bilinmeyenle yüzleştiriyor.

Kitap boyunca Phillips, modern hayatın insanı sürekli açıklık, kesinlik ve kontrol arayışına yönelttiğini; oysa gerçek dönüşümün çoğu zaman öngörülemeyen sonuçlardan doğduğunu vurguluyor. İnsan kendini tamamen planlayamaz; arzuları, ilişkileri ve seçimleri her zaman beklenmedik etkiler üretir. Bu yüzden yaşamı yalnızca verimlilik ya da başarı ölçütleriyle değerlendirmek eksik kalır. Phillips’e göre bireyin esas meselesi, toplumsal beklentilere uyum sağlamak değil, kendi iç sesini duyabilecek bir açıklık geliştirmektir. Psikanaliz burada bir “iyileştirme tekniği”nden çok, insanın kendi karmaşıklığını kabul etmeyi öğrendiği bir deneyime dönüşüyor.

Phillips ayrıca edebiyat ile psikanaliz arasındaki bağı derinleştirerek romanların, şiirlerin ve hikâyelerin insanın bilinçdışını harekete geçiren alanlar olduğunu gösteriyor. Büyük bir metin okuru rahatlatmak yerine huzursuz edebilir; çünkü kişi, o metinde kendi bastırılmış ihtimalleriyle karşılaşır. Bu nedenle sanatın etkisi de tıpkı analiz gibi hesaplanamazdır. Kitap, insanın kendisini sabit bir kimlik olarak değil, sürekli değişen ve yeniden kurulan bir varlık olarak düşünmesi gerektiğini savunuyor.

‘Yan Etkiler’ (‘Side Effects’), kesin cevaplar sunan bir psikoloji kitabından çok, insanın arzularını, korkularını ve dönüşüm ihtimalini yeniden düşünmeye çağıran felsefi bir deneme niteliği taşıyor. Phillips, yaşamın en değerli tarafının çoğu zaman planlanamayan, kontrol edilemeyen ve “yan etki” gibi görünen deneyimlerde saklı olduğunu öne sürüyor.

Adam Phillips — Yan Etkiler
Çeviren: Aydın Çavdar • Ayrıntı Yayınları
Psikanaliz • 304 sayfa • 2026

Gillian Rose — Marksist Modernizm (2026)

Frankfurt Okulu düşüncesi teorik bir gelenek olarak kadar, modernitenin krizine verilmiş çok katmanlı bir entelektüel cevaptır. Gillian Rose’un, 1979’da verdiği derslerde Adorno, Lukács, Benjamin, Brecht, Bloch ve Horkheimer gibi düşünürlerin fikirlerini tarihsel bağlamlarıyla birlikte incelerken, Eleştirel Teori’nin temel meselesini Marx’ın meta fetişizmi kavramı etrafında yeniden kuruyor. Böylece kitap, Marksizmin yalnızca ekonomi politik bir çözümleme olmadığını; kültür, sanat, gündelik yaşam ve bilinç biçimlerini de açıklamaya çalışan kapsamlı bir modernlik eleştirisi olduğunu gösteriyor.

Rose’a göre Frankfurt Okulu’nun çıkış noktası, kapitalizmin yalnızca üretim ilişkilerini değil, algıyı, arzuyu ve kültürel deneyimi de dönüştürmüş olmasıdır. Marx’ın meta fetişizmi kavramı, bu düşünürler için modern toplumda insanların kendi toplumsal ilişkilerini nesnelerin doğal özellikleriymiş gibi algılamasını açıklayan temel bir araç hâline geliyor. Lukács bu süreci “şeyleşme” kavramıyla geliştirirken, Adorno modern kültür endüstrisinin bireyi edilgen kılan yapısını inceliyor. Benjamin ise modern deneyimin parçalanmış doğasını pasajlar, fotoğraf, sinema ve kent yaşamı üzerinden yorumlayarak Marksist düşünceyi estetik bir zemine taşıyor.

‘Marksist Modernizm’ (‘Marxist Modernism’), modernizmi yalnızca sanatsal bir akım olarak değil, kapitalist modernliğin yarattığı yabancılaşmaya verilen çelişkili bir tepki olarak değerlendiriyor. Rose, Brecht’in politik tiyatrosundan Bloch’un umut felsefesine kadar farklı düşünsel yönelimleri bir araya getirerek Frankfurt Okulu’nun içindeki gerilimleri de görünür kılıyor. Özellikle sanatın rolü üzerine yürütülen tartışmalar kitapta önemli bir yer tutuyor. Adorno için modern sanat, sistemin bütünleştirici mantığına karşı negatif bir direniş alanı oluştururken; Brecht daha doğrudan politik müdahaleyi savunuyor. Rose, bu ayrımları yalnızca teorik tartışmalar olarak değil, yirminci yüzyılın siyasal kırılmalarıyla bağlantılı düşünsel mücadeleler olarak okuyor.

Eserde dikkat çeken bir başka nokta da Eleştirel Teori’nin teolojiyle kurduğu karmaşık ilişki. Benjamin ve Bloch gibi isimlerde dinsel imgeler, kurtuluş düşüncesi ve mesiyanik zaman anlayışı Marksist tarih anlayışıyla iç içe geçiyor. Rose, bu yaklaşımın modernliğin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda manevi ve kültürel bir kriz olduğunu gösterdiğini savunuyor. Böylece Frankfurt Okulu düşüncesi, salt akademik bir teori olmaktan çıkıp modern insanın parçalanmış deneyimini anlamaya çalışan geniş bir eleştirel gelenek hâline geliyor.

‘Marksist Modernizm’, hem Frankfurt Okulu’na giriş niteliği taşıyan hem de Gillian Rose’un özgün düşünsel yaklaşımını ortaya koyan önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor. Kitap, Marksizmi dogmatik bir ideoloji olarak değil; kültürü, sanatı, tarihi ve toplumsal deneyimi birlikte düşünebilen canlı bir eleştirel yöntem olarak yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Gillian Rose — Marksist Modernizm: Frankfurt Okulu’nun Eleştirel Teorisine Giriş Dersleri
Çeviren: Elis Şimşon • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 160 sayfa • 2026

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak (2026)

Zygmunt Bauman’ın Peter Haffner ile olan söyleşisini barındıran bu çalışma, sosyolojinin temel işlevini “bilindik olanı sorgulamak ve yabancılaştırmak” olarak tanımlayan, farklı temalar etrafında ilerliyor. Kitap, aşk, kimlik, din, tarih, modernlik ve ahlak gibi başlıklar üzerinden hem bireysel deneyimi hem de toplumsal yapıyı birlikte düşünmeye çağırıyor.

Bauman, modern insanın en temel krizlerinden birinin ilişkilerde yaşandığını ileri sürüyor. Aşk ve cinsellik üzerine yaptığı tartışmalarda, bireylerin bağ kurma kapasitesini giderek yitirdiğini, ilişkilerin kırılgan ve geçici hale geldiğini savunuyor. Ona göre bu durum, modernitenin hız, tüketim ve belirsizlik üreten yapısıyla doğrudan ilişkili.

Deneyim ve hafıza üzerine bölümlerde, bireyin kendini geçmiş üzerinden kurduğunu; ancak modern dünyada bu sürekliliğin zayıfladığını belirtiyor. Kimlik, artık sabit değil; sürekli yeniden yazılan, parçalı ve çoğu zaman belirsiz bir yapıya dönüşüyor. Bu bağlamda modern insan, “kimse olmama” ile “başka biri olma” arasında gidip gelen bir varoluş gerilimi yaşıyor.

Toplum ve siyaset üzerine düşüncelerinde Bauman, bireyler arasındaki dayanışmanın çözülmesini ve herkesin potansiyel bir “öteki” ya da tehdit olarak algılanmasını eleştiriyor. Bu durum, modern toplumda güvensizlik ve yalnızlık duygularını derinleştiriyor. Benzer şekilde din ve köktencilik tartışmalarında, belirsizlik çağında insanların kesinlik arayışıyla daha katı inanç biçimlerine yönelebildiğini ifade ediyor.

‘Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi’ (‘Das Vertraute Unvertraut Machen’), ütopya ve gelecek düşüncesini de yeniden ele alıyor. Bauman’a göre modernlik, geleceğe dair umut üretmekte zorlanırken, aynı zamanda “insan artıkları” yaratan dışlayıcı mekanizmalar kuruyor. Bu bağlamda sistemin dışında kalanlar, görünmezleştirilen yeni “ötekiler” haline geliyor.

Son bölümde ise mutluluk ve ahlak meselesine odaklanan Bauman, iyi yaşamın hazır kalıplarla değil, bireyin etik sorumluluğu ve başkalarıyla kurduğu ilişkiler üzerinden anlam kazandığını savunuyor.

Sonuç olarak eser, okuru hem kendine hem dünyaya yeniden bakmaya zorlayan; sıradan görüneni sorgulayarak derinleştiren bir düşünme pratiği sunuyor.

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi
Çeviren: Akın Emre Pilgir • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 144 sayfa • 2026

Sara Rich — Mantar (2026)

Sara Rich’in bu eseri, mantarları yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil, insanın doğayla, bilgiyle ve kendisiyle kurduğu ilişkinin sınırlarını sorgulayan çok katmanlı bir anlatı içinde ele alıyor. ‘Mantar’ (‘Mushroom’), tarih boyunca sınıflandırılması zor olan mantarların ne tam anlamıyla bitki ne de hayvan olarak görülebilmesinden hareketle, onların “arada kalmış” doğasını felsefi ve kültürel bir problem olarak yeniden düşünmeye açıyor.

Rich, Ortaçağ’dan günümüze uzanan bir çizgide mantarların büyü, din ve bilim arasındaki geçişken alanlarda nasıl konumlandığını anlatıyor. Mantarlar bir yandan gizemli, hatta tehlikeli varlıklar olarak görülürken, diğer yandan şifa, dönüşüm ve yeniden doğuşun simgesi hâline geliyor. Bu çift anlamlılık, insanın doğaya yüklediği anlamların ne kadar değişken ve kırılgan olduğunu gözler önüne seriyor.

Kitap aynı zamanda günümüz ekolojik krizleri bağlamında mantarların yeniden keşfedilişine odaklanıyor. Onlar, kimi zaman doğayı iyileştirebilecek “kurtarıcılar” olarak yüceltiliyor; kimi zamansa modern insanın kaybolmuş aidiyet duygusunu yeniden kurabileceği bir temas noktası olarak görülüyor. Ancak Rich, bu romantik ve faydacı yaklaşımlara mesafeli durarak, mantarları yalnızca insan ihtiyaçlarına indirgemeden anlamaya çağırıyor.

Eserin dikkat çekici yönlerinden biri, yazarın kişisel deneyimlerini anlatıya dâhil etmesi. Ormanda mantar arama anları, pişen kuzugöbeği mantarı kokusu ve arka planda çalan müzikler, metne duyusal ve samimi bir boyut katıyor. Bu anlatım, okuru yalnızca düşünsel değil, aynı zamanda deneyimsel bir yolculuğa çıkarıyor.

Kitap, mantarları merkeze alarak insan-merkezci düşünme biçimini sorgulayan, doğayla kurduğumuz ilişkiyi yeniden değerlendirmeye çağıran bir eser sunuyor. Rich, okuru faydacılığın dar çerçevesinden çıkarıp, doğayı kendi çokluğu ve gizemi içinde kavramaya yönlendiren bir bakış geliştirmeye davet ediyor.

Sara Rich — Mantar
Çeviren: Gizem Kastamonulu • Ayrıntı Yayınları
Deneme • 140 sayfa • 2026

Genevieve Lloyd — Spinoza’yı Antroposen’de Okumak (2026)

Genevieve Lloyd’un bu eseri, Spinoza’nın düşüncesini iklim krizi çağının sorunlarıyla birlikte yeniden ele alarak, insanın doğayla kurduğu ilişkiye dair köklü bir sorgulama sunuyor. Lloyd, Spinoza’nın özellikle ‘Etika’da geliştirdiği kavramları, günümüzün çevresel krizleri bağlamında yeniden düşünmeye açıyor ve felsefeyi çağdaş dünyanın en acil meselelerinden biriyle buluşturuyor.

Kitabın merkezinde, insan aklının doğa üzerindeki egemenliği fikrine yöneltilen eleştiri yer alıyor. Lloyd, bu düşüncenin tarihsel olarak René Descartes ile özdeşleşen Kartezyen geleneğe dayandığını ve insanı doğadan ayrı, üstün bir varlık olarak konumlandırdığını gösteriyor. Spinoza’nın bu ayrımı reddeden yaklaşımını öne çıkaran yazar, insanın doğanın dışında değil, onun ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguluyor. Bu perspektif, çevresel krizin temelinde yatan zihinsel ve felsefi kabulleri sorgulama imkânı sunuyor.

‘Spinoza’yı Antroposen’de Okumak’ (‘Reading Spinoza in the Anthropocene’), Spinoza’nın akıl, duygu, hayal gücü ve duygulanımlar arasındaki ilişkiye dair düşüncelerini de yeniden yorumluyor. Lloyd’a göre Spinoza, sanıldığı gibi yalnızca katı bir rasyonalist değil; aksine insanın duygusal ve bedensel varoluşunu da kapsayan bütüncül bir anlayış geliştiriyor. Bu yaklaşım, insanın doğayla kurduğu ilişkinin yalnızca akılla değil, duygular ve deneyimler üzerinden de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Kitap aynı zamanda “Antroposen” olarak adlandırılan çağda, insanın gezegen üzerindeki etkisini ve sorumluluğunu yeniden düşünmeye çağırıyor. Lloyd, Spinoza’nın doğa anlayışının, insan merkezci bakış açısını aşmak için güçlü bir felsefi zemin sunduğunu ileri sürüyor. Böylece insanın doğaya hükmeden bir özne değil, onunla karşılıklı etkileşim içinde olan bir varlık olduğu fikri öne çıkıyor.

Özetle kitap, klasik bir filozofun düşüncelerini günümüzün küresel krizleriyle ilişkilendirerek yeniden canlandırıyor. Kitap, yalnızca Spinoza’yı farklı bir gözle okumayı değil, aynı zamanda doğa, akıl ve insan arasındaki ilişkiyi yeniden kurmayı önererek, gezegenin geleceğine dair düşünmenin felsefi temellerini güçlendiren önemli bir katkı sunuyor.

Genevieve Lloyd — Spinoza’yı Antroposen’de Okumak
Çeviren: Ulus Sevdi • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 208 sayfa • 2026

Peg Birmingham — Hannah Arendt ve İnsan Hakları (2026)

Peg Birmingham bu çalışmasında, Hannah Arendt düşüncesi üzerinden insan haklarının temellerini yeniden tartışıyor. Kitap, Arendt’in ünlü “haklara sahip olma hakkı” formülasyonunun gerçekten sağlam bir felsefi zemin sunup sunmadığını sorguluyor.

Birmingham, bu soruya yanıt ararken Arendt’in “doğumluluk” kavramını merkeze alıyor. Ona göre insanın dünyaya her gelişinin bir başlangıç olması, eyleme geçme ve yeni olanı yaratma kapasitesi taşıması, insan haklarını yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasal ve ontolojik bir mesele hâline getiriyor. İnsan, ancak başkalarıyla birlikte bir dünyada görünür olduğunda ve tanındığında “haklara sahip” olabiliyor.

‘Hannah Arendt ve İnsan Hakları’ (‘Hannah Arendt and Human Rights’), bu düşünceyi Arendt’in farklı metinleri üzerinden izliyor. Augustinusçu sevgi anlayışından Franz Kafka ve Walter Benjamin’in metinlerine uzanan geniş bir düşünsel hat içinde, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin nasıl siyasal bir anlam kazandığını gösteriyor. Böylece insan hakları, soyut bir ilke olmaktan çıkıp, birlikte yaşamanın somut koşullarıyla bağlantılı bir olgu olarak ele alınıyor.

Ancak Birmingham, bu yaklaşımı iyimser bir ortaklık fikriyle sınırlamıyor. Ortak bir dünyada yaşamanın yalnızca dayanışma değil, aynı zamanda tiksinti, korku ve gerilim gibi duyguları da içerdiğini vurguluyor. Bu durum, Arendt’in “ortak sorumluluk açmazı” olarak adlandırdığı sorunu ortaya çıkarıyor: İnsanlar birbirine bağlıdır, ancak bu bağ her zaman uyumlu değildir.

Genel olarak eser, insan haklarını sabit ve güvence altına alınmış bir sistem olarak değil, kırılgan ama vazgeçilmez bir siyasal ilişki biçimi olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, insan hakları tartışmalarına daha derinlikli ve eleştirel bir felsefi perspektif kazandırıyor.

Peg Birmingham — Hannah Arendt ve İnsan Hakları: Ortak Sorumluluk Açmazı
Çeviren: Eren Paydaş • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 208 sayfa • 2026