Yanis Varoufakis — Teknofeodalizm (2026)

Yanis Varoufakis’in bu eseri, kapitalizmin hâlâ geçerli bir sistem olup olmadığı sorusunu radikal bir biçimde yeniden tartışmaya açıyor. Varoufakis, günümüz ekonomik düzeninin artık klasik kapitalist dinamiklerle açıklanamayacağını, bunun yerini “teknofeodalizm” adını verdiği yeni bir yapının aldığını ileri sürüyor. Ona göre bu dönüşüm, özellikle internetin büyük teknoloji şirketleri tarafından özelleştirilmesi ve 2008 finans krizi sonrasında devletlerin ve merkez bankalarının aldığı kararlarla hızlanıyor.

Kitabın merkezinde, sermayenin geçirdiği dönüşüm yer alıyor. Varoufakis, kapitalizmi ortadan kaldıranın dışsal bir güç değil, bizzat sermayenin kendisi olduğunu savunuyor. Ancak bu, sanayi çağının bildiğimiz sermayesi değil; “bulut sermayesi” olarak adlandırdığı yeni bir biçim. Bu yeni sermaye türü, üretim araçlarından ziyade dijital platformlar, veri ve kullanıcı etkileşimi üzerinden güç kazanıyor. Böylece kapitalizmin iki temel unsuru olan piyasa ve kâr geri plana itiliyor; onların yerini platformlar ve “rant” alıyor. Özellikle Amazon, Google ve Meta gibi şirketler, artık yalnızca piyasa aktörleri değil, erişim kontrolü üzerinden rant elde eden yeni “dijital derebeyler” olarak konumlanıyor.

Varoufakis’e göre bu sistemde kullanıcılar da dönüşüyor. Artık sadece tüketici ya da işçi değiliz; aynı zamanda veri üreten ve bu veriler aracılığıyla değer yaratan “dijital serfler” hâline geliyoruz. Üstelik bu emek çoğu zaman görünmez ve karşılıksız kalıyor. Platformlara erişim için ödediğimiz ücretler, abonelikler ya da sağladığımız veri akışı, feodal dönemdeki rant ilişkilerine benzer bir bağımlılık yaratıyor.

‘Teknofeodalizm’ (‘Technofeudalism’), bu yeni düzenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik ve toplumsal sonuçlarını da inceliyor. Demokrasi, bireysel özgürlük ve özerklik, bu platform egemenliği altında aşınmaya başlıyor. Varoufakis, ABD ile Çin arasındaki rekabetten yapay zekânın emek üzerindeki etkilerine, kripto para sistemlerinin çöküşünden küresel tedarik zincirlerine kadar geniş bir çerçevede teknofeodalizmin izlerini sürüyor.

Sonuç olarak eser, kapitalizmin sona erip ermediği sorusuna provokatif bir yanıt veriyor: Kapitalizm ölmedi, ama kendi içinden çıkan daha merkezi, daha kontrolcü ve daha eşitsiz bir düzene evrildi. Bu nedenle kitap, yalnızca bir teşhis sunmakla kalmıyor; aynı zamanda şu temel soruyu da gündeme getiriyor: Bu yeni düzen kaçınılmaz mı, yoksa alternatif bir gelecek hâlâ mümkün mü?

Yanis Varoufakis — Teknofeodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi?
Çeviren: Mustafa Güdük • Diplomat Yayınları
İktisat • 240 sayfa • 2026

David Fromkin – Barışa Son veren Barış (2025)

Birinci Dünya Savaşı yıllarıyla 1922 arasını merkezine alan ‘Barışa Son Veren Barış’, modern Ortadoğu’nun nasıl kurulduğunu büyük güçlerin kararları, savaşın yarattığı boşluklar ve bölgesel aktörlerin hamleleri üzerinden anlatıyor. Fromkin, imparatorlukların çözüldüğü bu dönemde İngiltere başta olmak üzere ABD, Fransa ve Rusya gibi devletlerin masa başında çizdiği sınırların bugün hâlâ süren çatışmaların temelini nasıl attığını gösteriyor. Bölgenin petrol potansiyeli ve stratejik konumu, Mısır’dan İran’a uzanan geniş coğrafyayı hem yerel halkların hem de küresel güçlerin hesaplarının merkezine yerleştiriyor.

Kitap, Ortadoğu’nun kaderini belirleyen kararların çoğunun savaş alanlarında değil, kapalı kapılar ardında verildiğini vurguluyor. Fromkin, açık arşivlerin sağladığı verilerle Lloyd George, Churchill, Wilson, Kitchener, Lenin, Stalin, Mussolini ve Atatürk gibi figürlerin rolünü yeniden değerlendiriyor. Özellikle Arabistanlı Lawrence’ın efsaneleştirilmiş kişiliğini tarihsel bağlamına yerleştirerek, ona atfedilen etkinin gerçekte ne kadarının gerçek olduğunu sorguluyor. Bu yaklaşım, hem kişisel kahramanlık anlatılarının sınırlarını hem de büyük güçlerin bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirme biçimini açığa çıkarıyor.

‘Barışa Son Veren Barış’ (‘A Peace to End All Peace: The Fall of the Ottoman Empire and the Creation of the Modern Middle East’), Ortadoğu’daki güncel gerilimleri anlamak için tarihsel bir pusula sunuyor. Afganistan ve Irak işgallerinden Suriye iç savaşına, Filistin meselesinden bölgesel güç mücadelelerine kadar pek çok gelişmenin köklerinin bu dönemde atıldığını gösteriyor. Fromkin’in çalışması, devletler, topluluklar ve ideolojiler arasında kurulan kırılgan dengenin nasıl oluştuğunu açıklayarak, modern Ortadoğu’nun neden sürekli bir kriz döngüsünde salındığını anlamaya yardımcı oluyor.

  • Künye: David Fromkin – Barışa Son veren Barış: Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı?, çeviren: Mehmet Harmancı, Diplomat Yayınları, tarih, 542 sayfa, 2025

Carole Hooven – Testosteron (2025)

Testosteronun insan davranışındaki rolünü açıklığa kavuşturan bir kitap… Çalışma, biyolojiyi kültürden ayırmadan okuyan bütüncül bir çerçeve sunuyor. Carole Hooven, hormonun etkisini basit bir “erkeklik belirleyicisi” olarak değil, genetik özellikler, sosyal çevre ve öğrenme süreçleriyle etkileşim içinde çalışan dinamik bir unsur olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım hem bilimsel indirgemeciliği hem de kültürel dogmaları aşan bir düşünme biçimi geliştiriyor ve testosteron tartışmalarını ideolojik kutuplaşmadan çıkararak araştırmaya dayalı bir zemine taşıyor.

Hooven, tarih boyunca gözlenen davranış örüntülerinden modern biyolojik deneylere uzanan geniş bir kaynak kullanarak rekabet, saldırganlık, statü arayışı ve cinsellik gibi davranışların evrimsel kökenlerini inceliyor. Hayvan türlerinde yapılan araştırmaların insan davranışlarıyla nasıl kıyaslanabileceğini gösteriyor ve hormonal farklılıkların tek başına kader belirlemediğini, çevresel koşullar tarafından sürekli yeniden şekillendiğini vurguluyor. Böylece okuyucu, testosteronun hem güçlü hem sınırlı bir etkiye sahip olduğunu, biyolojik süreçlerle kültürel normların birbirini tamamladığını kavrıyor.

‘Testosteron: Bir Hormonun Anatomisi’ (‘T: The Story of Testosterone, the Hormone that Dominates and Divides Us’), toplumsal cinsiyet tartışmalarındaki sert karşıtlıkları yumuşatan bir perspektif sunuyor. Testosteronun varlığı ya da düzeyi, eşitsizliği meşrulaştırmak için bir gerekçe oluşturmuyor; aksine davranış çeşitliliğini anlamaya yardımcı oluyor ve daha kapsayıcı bir toplumsal düzen üzerine düşünmeyi mümkün kılıyor. Bu yönüyle çalışma, evrimsel biyoloji ile toplumsal cinsiyet araştırmaları arasında köprü kuruyor ve bilimsel tartışmalara açıklık kazandıran temel bir başvuru eseri olarak önem taşıyor.

  • Künye: Carole Hooven – Testosteron: Bir Hormonun Anatomisi, çeviren: Banu Tatari, Diplomat Yayınları, bilim, 432 sayfa, 2025

Richard Firth-Godbehere – Duygular Üzerinden İnsanlık Tarihi (2025)

Richard Firth-Godbehere’in bu kitabı, duyguların insanlık tarihindeki belirleyici rolünü inceliyor. ‘Duygular Üzerinden İnsanlık Tarihi: Hissetme Şeklimiz Bildiğimiz Dünyayı Nasıl İnşa Etti?’ (‘A Human History of Emotion: How the Way We Feel Built the World We Know’), duyguları biyolojiden ibaret görmüyor; onlar kültürle, inançlarla ve toplumsal yapılarla şekillenen olgular olarak ele alıyor. Farklı dönem ve coğrafyalarda insanların aynı duyguları nasıl bambaşka anlamlarla yaşadığını gösteriyor. Duyguların sadece bireysel bir his değil, toplumsal düzenin de taşıyıcısı olduğunu vurguluyor. Böylece duygu tarihinin insan uygarlığının temel taşlarından biri olduğu ortaya çıkıyor.

Kitapta öne çıkan düşünce, duyguların sabit olmadığı, zamanla değiştiği yönünde ilerliyor. Antik dönemden modern dünyaya kadar “korku”, “öfke”, “sevgi” gibi duygular farklı normlarla tanımlanıyor. Orta Çağ’da dini inançlar duyguların yönünü belirliyorken, Aydınlanma ile akıl onlara sınır çiziyor. Sanayi çağında ise üretim ve kent yaşamı duygusal deneyimi yeniden biçimlendiriyor. Yazar, duyguların tarihte savaşları, devrimleri ve toplumsal dönüşümleri tetiklediğini söylüyor.

Ayrıca duyguların politik kullanımına özel bir önem veriliyor. İktidar, korkuyu yöneterek itaat kuruyor ya da umut yaratarak yeni birliktelikler oluşturuyor. Duygular hem kamusal alanı hem kimlikleri dönüştürüyor. Yazar, duyguların bilimde, tıpta ve teknolojide de etkili olduğunu belirtiyor. Modern psikoloji ile nörobilim, duyguların nasıl işlediğini açıklamaya çalışırken, kültürlerin bu deneyime verdiği anlamlar farklılaşıyor.

Sonuçta kitap, duyguların pasif değil, tarihin itici gücü olduğunu ortaya koyuyor. İnsanlar dünyayı sadece düşünceleriyle değil, hisleriyle de inşa ediyor. Bu nedenle duyguların tarihini anlamak, insanlığın kendini nasıl var ettiğini anlamaya yardımcı oluyor. Okur, duyguların gelecekte nasıl şekilleneceğini de merak ediyor.

  • Künye: Richard Firth-Godbehere – Duygular Üzerinden İnsanlık Tarihi: Hissetme Şeklimiz Bildiğimiz Dünyayı Nasıl İnşa Etti?, çeviren: Selim Sezer, Diplomat Yayınları, tarih, 376 sayfa, 2025