Fatih Yaşlı — Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i (2026)

 

Fatih Yaşlı’nın ‘Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i adlı bu kitabı, 1969-1979 arasında yayımlanan Devlet dergisi üzerinden ülkücü hareketin düşünsel ve siyasal kuruluş sürecini analiz ediyor. Yazar, MHP’nin bugünkü yönelimlerini anlamanın ancak kuruluş dönemindeki söylem ve stratejilere bakarak mümkün olduğunu vurguluyor. Bu nedenle Devlet dergisini yalnızca bir yayın organı olarak değil, hareketin dünyayı nasıl anlamlandırdığını kuran ideolojik bir merkez olarak ele alıyor. Çalışma, şimdiye kadar yeterince incelenmemiş bu kaynağı ayrıntılı biçimde değerlendirerek literatürde önemli bir boşluğu dolduruyor.

Kitap, dönemi dört ana evreye ayırarak ilerliyor. İlk evrede Devlet dergisi, yükselen sol hareketi “anarşi” olarak tanımlıyor ve bu durumu uluslararası bir tehdit şeklinde çerçeveliyor. Ülkücü hareket kendisini bu tehdide karşı “meşru savunma” konumunda sunuyor ve devleti yönetenleri yetersizlikle suçlayarak orduyu göreve çağırıyor. 12 Mart müdahalesi bu çağrının karşılık bulması olarak yorumlanıyor ve açık biçimde destekleniyor.

İkinci ve üçüncü evrelerde mücadele, yalnızca güvenlik değil ideolojik bir dönüşüm meselesi olarak kurgulanıyor. Devletin tüm kurumlarının milliyetçi kadrolarla yeniden şekillendirilmesi gerektiği savunuluyor. CHP giderek “iç düşman” olarak konumlandırılıyor ve Milliyetçi Cephe hükümetleri, hareket için devlet içinde güç kazanmanın aracı haline geliyor. Bu süreçte dergi, siyasal söylemin yönünü belirleyen başlıca araçlardan biri oluyor.

Son evrede ise siyasal şiddet belirleyici hale geliyor. 1977 sonrası ortamda şiddet, yalnızca bir çatışma biçimi değil, doğrudan bir iktidar stratejisi olarak benimseniyor. Türkiye giderek iç savaş benzeri bir atmosfere sürüklenirken Devlet dergisi de etkisini kaybederek kapanıyor. Yaşlı’nın çalışması, bu süreci analiz ederek Türkiye’de milliyetçilik, sağ siyaset ve devlet ilişkisini anlamak açısından temel bir kaynak sunuyor.

Fatih Yaşlı — Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i: Devlet Dergisi ve Ülkücü Hareket (1969-1979)
• Yordam Kitap
Siyaset • 448 sayfa • 2026

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak (2026)

Zygmunt Bauman’ın Peter Haffner ile olan söyleşisini barındıran bu çalışma, sosyolojinin temel işlevini “bilindik olanı sorgulamak ve yabancılaştırmak” olarak tanımlayan, farklı temalar etrafında ilerliyor. Kitap, aşk, kimlik, din, tarih, modernlik ve ahlak gibi başlıklar üzerinden hem bireysel deneyimi hem de toplumsal yapıyı birlikte düşünmeye çağırıyor.

Bauman, modern insanın en temel krizlerinden birinin ilişkilerde yaşandığını ileri sürüyor. Aşk ve cinsellik üzerine yaptığı tartışmalarda, bireylerin bağ kurma kapasitesini giderek yitirdiğini, ilişkilerin kırılgan ve geçici hale geldiğini savunuyor. Ona göre bu durum, modernitenin hız, tüketim ve belirsizlik üreten yapısıyla doğrudan ilişkili.

Deneyim ve hafıza üzerine bölümlerde, bireyin kendini geçmiş üzerinden kurduğunu; ancak modern dünyada bu sürekliliğin zayıfladığını belirtiyor. Kimlik, artık sabit değil; sürekli yeniden yazılan, parçalı ve çoğu zaman belirsiz bir yapıya dönüşüyor. Bu bağlamda modern insan, “kimse olmama” ile “başka biri olma” arasında gidip gelen bir varoluş gerilimi yaşıyor.

Toplum ve siyaset üzerine düşüncelerinde Bauman, bireyler arasındaki dayanışmanın çözülmesini ve herkesin potansiyel bir “öteki” ya da tehdit olarak algılanmasını eleştiriyor. Bu durum, modern toplumda güvensizlik ve yalnızlık duygularını derinleştiriyor. Benzer şekilde din ve köktencilik tartışmalarında, belirsizlik çağında insanların kesinlik arayışıyla daha katı inanç biçimlerine yönelebildiğini ifade ediyor.

‘Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi’ (‘Das Vertraute Unvertraut Machen’), ütopya ve gelecek düşüncesini de yeniden ele alıyor. Bauman’a göre modernlik, geleceğe dair umut üretmekte zorlanırken, aynı zamanda “insan artıkları” yaratan dışlayıcı mekanizmalar kuruyor. Bu bağlamda sistemin dışında kalanlar, görünmezleştirilen yeni “ötekiler” haline geliyor.

Son bölümde ise mutluluk ve ahlak meselesine odaklanan Bauman, iyi yaşamın hazır kalıplarla değil, bireyin etik sorumluluğu ve başkalarıyla kurduğu ilişkiler üzerinden anlam kazandığını savunuyor.

Sonuç olarak eser, okuru hem kendine hem dünyaya yeniden bakmaya zorlayan; sıradan görüneni sorgulayarak derinleştiren bir düşünme pratiği sunuyor.

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi
Çeviren: Akın Emre Pilgir • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 144 sayfa • 2026

Kolektif — Kapitalist Ataerki ve Kadınların Tıbbi İstismarı (2026)

Mariarosa Dalla Costa’nın derlediği bu çalışma, kadın bedeninin modern tıp ve kapitalist ataerki tarafından nasıl denetim altına alındığını, özellikle histerektomi örneği üzerinden tartışıyor. Kitap, tıbbın tarafsız bir alan olmadığı; aksine tarihsel, ideolojik ve toplumsal güç ilişkileriyle şekillendiği gözler önüne seriyor.

Eserde, histerektominin yalnızca tıbbi bir zorunluluk değil, çoğu zaman kadınların bedenlerini kontrol etmenin bir aracı olarak kullanıldığını gösteriyor. Giriş bölümünde vurgulandığı gibi, 19. yüzyıldan itibaren rahim ve diğer üreme organlarına yönelik cerrahi müdahaleler, çoğu durumda gerçek patolojilerden bağımsız biçimde uygulandı. Bu müdahaleler, kadın davranışlarını disipline etmek, erkek egemen korkuları yatıştırmak ve toplumsal normlara uymayan kadınları “düzeltmek” amacıyla meşrulaştırıldı.

‘Kapitalist Ataerki ve Kadınların Tıbbi İstismarı: Histerektomi Örneği’ (‘Gynocide: Hysterectomy, Capitalist Patriarchy and the Medical Abuse of Women’), bu tıbbi pratikleri daha geniş bir tarihsel bağlama yerleştirerek, Orta Çağ’daki cadı avlarıyla modern tıp arasında süreklilik kuruyor. Kadınların şifacılık bilgisine el konulması, onların bilgi üretiminden dışlanması ve bedenlerinin denetim altına alınması, kapitalist patriyarkanın kurucu süreçleriyle ilişkilendiriliyor. Böylece kadın bedeni, “eksik” ve “sorunlu” olarak kodlanarak sürekli müdahale edilmesi gereken bir nesneye indirgeniyor.

Farklı disiplinlerden katkılar içeren eser, hukuki, psikolojik ve etik boyutları da tartışıyor. Histerektominin fiziksel sonuçlarının yanı sıra, kadınların kimliği, beden bütünlüğü ve varoluş algısı üzerindeki etkileri de ele alınıyor. Modernitenin bireysel haklar ve beden dokunulmazlığı gibi ilkelerinin, söz konusu kadınlar olduğunda nasıl aşındığı sorgulanıyor.

Kitap, kadın bedenine yönelik tıbbi müdahaleleri eleştirel bir gözle yeniden düşünmeye çağırıyor. Bilimi bütünüyle reddetmeden, onun içindeki ataerkil ve ideolojik yapıların açığa çıkarılması gerektiğini savunuyor; kadınların deneyimlerini merkeze alarak daha adil ve özgürleştirici bir tıp anlayışının imkânını tartışıyor.

Kolektif — Kapitalist Ataerki ve Kadınların Tıbbi İstismarı: Histerektomi Örneği
Derleyen: Mariarosa Dalla Costa
Editör: Çiğdem Şimşek
Çeviren: Hurinaz Sarı, Akın Sarı • Sümer Yayıncılık
İnceleme • 160 sayfa • 2026

Tarık Zafer Tunaya — Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri (2026)

Tarık Zafer Tunaya’nın bu klasikleşmiş yapıtı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan modernleşme sürecini siyaset biliminin imkânlarıyla ele alarak, Türkiye’nin siyasal dönüşümünü tarihsel bir bütünlük içinde anlatıyor. Kitap, yalnızca kronolojik bir anlatı sunmakla kalmıyor; aynı zamanda bu dönüşümün ardındaki düşünsel çatışmaları, farklı ideolojik yönelimleri ve bunların toplumsal karşılıklarını da analiz ediyor.

Tunaya, Batılılaşmayı yüzeysel bir kurum aktarımı olarak değil, devlet yapısından zihniyet dünyasına kadar uzanan köklü bir değişim süreci olarak yorumluyor. Bu çerçevede Osmanlı siyasal düzeninin temel dinamiklerinden başlayarak Lâle Devri’nden Tanzimat’a, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e kadar uzanan reform hareketlerini hem siyasal gelişmeler hem de fikir akımları arasındaki etkileşim üzerinden inceliyor.

Eserde Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük gibi başlıca düşünce akımları, yalnızca teorik düzeyde değil; temsilcileri, tarihsel bağlamları ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden değerlendiriliyor. Bu yaklaşım, modern Türkiye’nin siyasal kimliğinin nasıl şekillendiğini anlamak açısından güçlü bir zemin sunuyor.

Tunaya’nın çalışması, karşıt görüşleri birlikte ele alarak okuyucuya çok boyutlu bir perspektif kazandırıyor. Bu yönüyle eser, geçmişi açıklamakla kalmayıp bugünü anlamaya da katkı sağlıyor. Türkiye’nin siyasal düşünce tarihine dair temel kaynaklardan biri olarak kabul edilen bu kitap, modernleşme sürecini derinlemesine kavramak isteyenler için hâlâ önemini koruyor.

Tarık Zafer Tunaya — Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri
• Kronik Kitap
Siyaset • 240 sayfa • 2026

Benjamin Farrington — Antik Yunan Bilimi (2026)

Benjamin Farrington’ın bu çalışması, Antik Yunan bilimini soyut bir düşünce tarihi olarak değil, toplumsal ve maddi koşulların ürünü olarak ele alıyor. Farrington, bilimin gelişimini üretim biçimleri, teknik ilerlemeler ve sınıfsal ilişkilerle birlikte düşünerek, Yunan bilim geleneğini tarihsel materyalist bir perspektifle yeniden yorumluyor.

‘Antik Yunan Bilimi’ (‘Greek Science: Its Meaning for Us’), bilimin kökenlerini tarih öncesi dönemlere ve Yakın Doğu uygarlıklarına kadar götürerek başlıyor. Neolitik devrimle birlikte ortaya çıkan teknik bilgi birikimi, Antik Yunan’da teorik düşünceye dönüşüyor. Özellikle İyonya’da gelişen erken dönem bilim anlayışı, doğayı doğaüstü güçlerle değil, kendi iç yasalarıyla açıklamaya yöneliyor. Thales ve Herakleitos gibi düşünürler, doğayı gözlem ve akıl yoluyla anlamaya çalışarak bu sürecin öncüsü oluyor.

Farrington’a göre bu erken dönem, modern bilime en yakın aşamayı temsil ediyor. İnsan, doğanın bir parçası olarak görülüyor ve bilgi, pratik ihtiyaçlarla bağlantılı gelişiyor. Ancak Pythagoras ile başlayan ve özellikle Platon ile güçlenen eğilim, bilimi giderek daha soyut ve matematiksel bir düzleme taşıyor. Bu süreçte gözleme dayalı yaklaşım zayıflarken, idealist ve metafizik açıklamalar öne çıkıyor.

Buna karşılık Demokritos gibi düşünürler atomcu kuramla doğayı maddi temeller üzerinden açıklamaya devam ediyor. Hippokrates geleneği ise tıpta gözleme dayalı, deneyimsel bir yaklaşım geliştirerek bilimin insan yaşamına doğrudan hizmet edebileceğini gösteriyor. Bu, “pozitif bilim” fikrinin erken bir örneği olarak değerlendiriliyor.

Kitabın önemli bir bölümü, Sokrates sonrası dönemde yaşanan kırılmaya ayrılıyor. Aristoteles, doğa araştırmalarını sistematik hale getirse de, Farrington’a göre onun yaklaşımı da belirli ölçüde ereksel (teleolojik) ve sınırlayıcıdır. Bu dönemde bilim, giderek teknik üretimden ve pratik yaşamdan kopma eğilimi gösteriyor.

İlerleyen bölümlerde ise, Theophrastos sonrası gelişmeler ele alınıyor. İskenderiye’de kurulan bilim merkezleri, özellikle Claudius Ptolemaios ve Galenos gibi isimlerle bilimsel üretimin kurumsallaştığı bir dönemi temsil ediyor. Matematik, astronomi, tıp ve mühendislik alanlarında önemli ilerlemeler kaydediliyor; ancak bu ilerlemeler de toplumsal yapıdan bağımsız değil.

Sonuç olarak Farrington, Antik Yunan biliminin büyük başarılarına rağmen belirli sınırları olduğunu vurguluyor. Köleci üretim düzeni ve toplumsal yapı, bilimin pratikle bağını zayıflatıyor ve deneysel gelişimin sürekliliğini engelliyor. Buna rağmen Antik Yunan bilimi, modern bilimin temellerini atarak Rönesans ve sonrasındaki bilimsel atılımlar için vazgeçilmez bir miras bırakıyor.

Benjamin Farrington — Antik Yunan Bilimi
Çeviren: Tunç Türel • Yordam Kitap
Bilim • 352 sayfa • 2026

David Graeber — Korsan Aydınlanma (2026)

David Graeber’in bu çalışması, Aydınlanma düşüncesinin kökenlerini Avrupa merkezli anlatıların dışına taşıyarak, 18. yüzyılda Madagaskar çevresinde ortaya çıkan korsan toplulukları üzerinden yeniden yorumluyor. Graeber, korsanları yalnızca kaotik ve yasa dışı figürler olarak değil, alternatif toplumsal düzenler kuran aktörler olarak ele alıyor.

‘Korsan Aydınlanma’ (‘Pirate Enlightenment’), efsanevi Libertalia anlatısından yola çıkarak, bunun tamamen kurgu olmadığını, gerçek tarihsel deneyimlerle iç içe geçtiğini öne sürüyor. Özellikle Madagaskar’daki yerel Malgaş topluluklarıyla korsanlar arasında kurulan ilişkiler, yeni ve melez siyasal yapılar doğuruyor. Bu bağlamda Betsimisaraka Konfederasyonu, korsanlar ile yerel halkın etkileşimi sonucu ortaya çıkan özgün bir toplumsal örgütlenme örneği olarak inceleniyor.

Graeber, bu toplulukların ortak mülkiyet, yatay örgütlenme ve doğrudan demokrasi gibi pratikler geliştirdiğini gösteriyor. Korsan gemilerinde ve yerleşimlerinde kararların kolektif biçimde alınması, otoritenin sınırlanması ve eşitlikçi ilişkilerin kurulması, modern özgürlük ve demokrasi fikirlerinin yalnızca Avrupa düşüncesinden doğmadığını ortaya koyuyor.

Eser aynı zamanda antropoloji ile tarih arasında bir köprü kuruyor. Arşiv belgeleri, seyahat anlatıları ve sözlü tarih unsurları bir araya getirilerek, resmi tarihin dışına itilmiş deneyimler görünür kılınıyor. Bu yaklaşım, Aydınlanma’nın tek merkezli ve doğrusal bir ilerleme hikâyesi olmadığını; farklı coğrafyalarda, farklı topluluklar tarafından şekillendirildiğini savunuyor.

‘Korsan Aydınlanma’, özgürlük, eşitlik ve siyasal örgütlenme gibi kavramların kökenlerini yeniden düşünmeye çağırıyor. Graeber, korsanların kurduğu bu geçici ama yaratıcı dünyaları inceleyerek, modern politik hayal gücünün sandığımızdan çok daha geniş ve çoğul bir geçmişe sahip olduğunu gösteriyor.

David Graeber — Korsan Aydınlanma, (Yahut) Gerçek Libertalia
Çeviren: Nilüfer Şen Çakar • Everest Yayınları
Antropoloji • 192 sayfa • 2026

Sara Rich — Mantar (2026)

Sara Rich’in bu eseri, mantarları yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil, insanın doğayla, bilgiyle ve kendisiyle kurduğu ilişkinin sınırlarını sorgulayan çok katmanlı bir anlatı içinde ele alıyor. ‘Mantar’ (‘Mushroom’), tarih boyunca sınıflandırılması zor olan mantarların ne tam anlamıyla bitki ne de hayvan olarak görülebilmesinden hareketle, onların “arada kalmış” doğasını felsefi ve kültürel bir problem olarak yeniden düşünmeye açıyor.

Rich, Ortaçağ’dan günümüze uzanan bir çizgide mantarların büyü, din ve bilim arasındaki geçişken alanlarda nasıl konumlandığını anlatıyor. Mantarlar bir yandan gizemli, hatta tehlikeli varlıklar olarak görülürken, diğer yandan şifa, dönüşüm ve yeniden doğuşun simgesi hâline geliyor. Bu çift anlamlılık, insanın doğaya yüklediği anlamların ne kadar değişken ve kırılgan olduğunu gözler önüne seriyor.

Kitap aynı zamanda günümüz ekolojik krizleri bağlamında mantarların yeniden keşfedilişine odaklanıyor. Onlar, kimi zaman doğayı iyileştirebilecek “kurtarıcılar” olarak yüceltiliyor; kimi zamansa modern insanın kaybolmuş aidiyet duygusunu yeniden kurabileceği bir temas noktası olarak görülüyor. Ancak Rich, bu romantik ve faydacı yaklaşımlara mesafeli durarak, mantarları yalnızca insan ihtiyaçlarına indirgemeden anlamaya çağırıyor.

Eserin dikkat çekici yönlerinden biri, yazarın kişisel deneyimlerini anlatıya dâhil etmesi. Ormanda mantar arama anları, pişen kuzugöbeği mantarı kokusu ve arka planda çalan müzikler, metne duyusal ve samimi bir boyut katıyor. Bu anlatım, okuru yalnızca düşünsel değil, aynı zamanda deneyimsel bir yolculuğa çıkarıyor.

Kitap, mantarları merkeze alarak insan-merkezci düşünme biçimini sorgulayan, doğayla kurduğumuz ilişkiyi yeniden değerlendirmeye çağıran bir eser sunuyor. Rich, okuru faydacılığın dar çerçevesinden çıkarıp, doğayı kendi çokluğu ve gizemi içinde kavramaya yönlendiren bir bakış geliştirmeye davet ediyor.

Sara Rich — Mantar
Çeviren: Gizem Kastamonulu • Ayrıntı Yayınları
Deneme • 140 sayfa • 2026

Tayfun Atay — Şempanzelerden Peygamberlere (2026)

Antropoloji, peygamberler kadar şempanzelerden de öğreneceklerimiz vardır iddiasıyla ortaya çıkan bir bilimsel, düşünsel disiplindir.

Tayfun Atay’ın ‘Şempanzelerden Peygamberlere’ adlı eseri, insanı sabit ve “doğal” bir varlık olarak kabul eden alışıldık bakışı sarsarak, onun sürekli kurulan ve dönüşen bir süreç olduğunu gösteren kapsamlı bir antropoloji yolculuğu sunuyor. Kitap, insanı anlamanın yalnızca kendimize bakmakla değil, “öteki”nin dünyasına girerek, onu deneyimleyerek ve bu süreçte kendimizi yeniden kurarak mümkün olduğunu savunuyor.

Eser, antropolojiyi kuru bir akademik disiplin olmaktan çıkarıp, zihinsel bir sarsıntı ve farkındalık alanı haline getiriyor. İlk bölümlerden itibaren okuru etnosantrizmden uzaklaştırarak kültürel görelilik fikrine davet ediyor: Hiçbir kültür mutlak ölçü değildir, insan ancak karşılaştırma ve bütüncül bakışla anlaşılabilir. Bu yaklaşım, kitabın omurgasını oluşturuyor diyebiliriz.

Atay, insanın “birincil doğasının” aslında kültür olduğunu ileri sürerek, biyoloji ile kültür arasındaki karmaşık ilişkiyi tartışıyor. Şempanzelerden başlayarak insanın evrimsel serüvenini izlerken, onu “çıplak maymun” olarak tanımlayan indirgemeci yaklaşımları eleştiriyor; insanın biyolojik olduğu kadar simgesel, kültürel ve tarihsel bir varlık olduğunu vurguluyor. Bu çizgi, evrim tartışmalarından yaratılışçılığa kadar uzanan geniş bir düşünsel alanı kapsıyor.

Kitapta mağaradan günümüz tüketim toplumuna uzanan dönüşüm, yalnızca teknolojik ilerleme olarak değil, aynı zamanda doğayla kurulan ilişkinin kırılması ve yeniden kurulması olarak ele alınıyor. Tarım devriminden endüstrileşmeye, küreselleşmeden çevresel yıkıma kadar uzanan süreçte insanın dünyayı dönüştürürken kendini de dönüştürdüğü gösteriliyor.

Ekonomiden siyasete, akrabalık ilişkilerinden dine, cinsiyet ve kimlik tartışmalarından antropoloji kuramlarına kadar uzanan bölümler, insan yaşamının tüm boyutlarını birbirine bağlı bir bütün içinde ele alıyor. Din, yalnızca inanç sistemi olarak değil, bilinmeyenle kurulan anlam ilişkisi; cinsiyet ise biyolojik bir veri değil, kültürel olarak kurulan bir yapı olarak yeniden yorumlanıyor.

‘Şempanzelerden Peygamberlere’, kesin cevaplar vermekten çok doğru sorular sormayı öğreten, insanın hem doğa hem kültür içindeki yerini sorgulayan bir düşünme pratiği öneriyor. Atay’ın yaklaşımıyla antropoloji, dünyayı anlamanın ötesinde, onu farklı gözlerle yeniden görmeyi mümkün kılan dönüştürücü bir deneyime dönüşüyor.

Tayfun Atay — Şempanzelerden Peygamberlere: Meraklısı İçin Antropoloji Notları
• Fol Kitap
Antropoloji • 840 sayfa • 2026

Michel Foucault — Felsefi Beyan (2026)

Michel Foucault’nun bu kitabı, felsefeyi zamandan bağımsız hakikat arayışı olarak değil, tarihsel olarak belirlenmiş bir “beyan” biçimi olarak yorumluyor. ‘Kelimeler ve Şeyler’den hemen sonra –1966 yazında– kaleme alınan ‘Felsefi Beyan’ (‘Le discours philosophique’), modern felsefenin kendi çağını nasıl kavradığını ve meşrulaştırdığını sorgulayan yoğun bir çözümleme sunuyor.

Foucault, René Descartes’tan Friedrich Nietzsche’ye uzanan çizgide felsefi beyanın, söylemin işlevlerini inceliyor. Bu beyan, yalnızca hakikati keşfetmeye çalışan bir etkinlik değil; aynı zamanda kendi varlık koşullarını kuran, kendini gerekçelendiren ve eleştiren bir pratik olarak ele alınıyor. Felsefe, böylece hem kendisini hem de içinde bulunduğu çağı sürekli olarak yorumlayan bir etkinlik hâline geliyor.

Metnin merkezinde, felsefenin “bugün” ile kurduğu ilişki yer alıyor. Foucault’ya göre modern felsefe, artık derinlerde gizli bir özü açığa çıkarmaya çalışan bir disiplin değil; içinde bulunduğu tarihsel anı teşhis etmeye yönelen bir düşünme biçimi. Bu anlamda felsefe, bir hakikat teorisinden çok bir “şimdinin analizi”ne dönüşüyor.

Bu dönüşümde Nietzsche’nin açtığı kırılma belirleyici oluyor. Aşkın, değişmez hakikat temellerinin sarsılmasıyla birlikte filozofun konumu da değişiyor. Felsefe, artık ayrıcalıklı bir bilgi alanı olmaktan çıkıp bilim, edebiyat ve diğer söylem türleriyle iç içe geçen bir pratik hâline geliyor. Bu durum, felsefenin sınırlarını belirsizleştirirken aynı zamanda yeni imkânlar da yaratıyor.

Foucault, bu süreci bir çöküş olarak değil, yeni bir başlangıç olarak yorumluyor. Ona göre felsefenin görevi, geçmişin mutlak temellerini yeniden kurmak değil; içinde yaşadığı zamanın koşullarını, sınırlarını ve bilgi biçimlerini ortaya koymak. Bu yaklaşım, onun “arkeoloji” adını verdiği yöntemle doğrudan ilişkili: düşünce sistemlerinin derin yapılarından ziyade, belirli bir dönemde neyin söylenebilir olduğunu araştırıyor.

‘Felsefi Beyan’, felsefenin ne olduğu sorusunu kökten yeniden formüle ediyor. Foucault, felsefeyi hakikatin temsilcisi olmaktan çıkarıp, kendi çağını analiz eden, sınırlarını sorgulayan ve diğer söylemlerle etkileşim içinde var olan tarihsel bir pratik olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, modern felsefenin meşruiyet iddialarını sarsarken, düşünmenin yeni yollarını da açan güçlü bir müdahale niteliği taşıyor.

Michel Foucault — Felsefi Beyan
Yayına hazırlayan: François Ewald, Orazio Irrera, Daniele Lorenzini
Çeviren: Ayşe Deniz Temiz • Yapı Kredi Yayınları
Felsefe • 256 sayfa • 2026

Mehmet Aydın — Deprem ve Felsefe (2026)

Mehmet Aydın’ın ‘Deprem ve Felsefe’ adlı çalışması, depremi yalnızca fiziksel bir yıkım olarak değil, insanın doğayla kurduğu ilişkinin sınırlarını açığa çıkaran felsefi bir olay olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, Francis Bacon’ın doğaya hükmetmenin ancak ona uymakla mümkün olduğu yönündeki uyarısını merkeze alarak, insanın doğa karşısındaki konumunu eleştirel bir bakışla yeniden kuruyor. Deprem, kontrol edilemeyen bir doğa olayı olarak kalırken, onun yol açtığı yıkımın büyük ölçüde insanın hazırlıksızlığı, ihmali ve yanlış kurduğu yaşam düzeniyle ilişkili olduğunu gösteriyor.

Bu çerçevede eser, Immanuel Kant’ın deprem üzerine düşüncelerini hatırlatarak, doğal afetleri ilahi ceza olarak yorumlamanın hem epistemik hem de ahlaki bir sorun taşıdığını vurguluyor. İnsanın Tanrı’nın niyetini bildiğini varsayması, aslında bir tür kibir olarak değerlendiriliyor. Deprem karşısında yapılması gereken, metafizik açıklamalara sığınmak değil; akıl, gözlem ve deneyim yoluyla önlem almak olarak ortaya konuyor.

Kitabın önsözünde ise 1999 depreminden 2023 Kahramanmaraş depremleri’ne uzanan süreçte, Türkiye’nin aynı hataları tekrar ettiğine dikkat çekiliyor. Depremlerin öngörülemezliği vurgulanırken, risklerin bilindiği ve buna rağmen gerekli hazırlıkların yapılmadığı açıkça dile getiriliyor. Bu durum, yalnızca bireysel ihmallerle değil, aynı zamanda şehirleşme politikaları, rant odaklı büyüme ve kurumsal eksikliklerle açıklanıyor.

Metin, deprem sonrasında ortaya çıkan yıkım görüntülerini savaş ve kitlesel şiddet sahneleriyle karşılaştırarak, insanın kendi yarattığı felaketlerle doğal felaketler arasındaki sınırın bulanıklaştığını anlatıyor. Buna karşılık, felaket anlarında ortaya çıkan dayanışma, yardımlaşma ve insanî refleksler, umudun tamamen kaybolmadığını gösteriyor.

Aydın, insanların deprem gibi travmatik olayları anlamlandırma ihtiyacına da dikkat çekiyor. Bu noktada astroloji, komplo teorileri ya da “ilahi ceza” gibi açıklamaların psikolojik bir rahatlama sağladığını, ancak bilimsel düşünceden uzaklaştırıcı bir etkisi olduğunu vurguluyor. Bu tartışma, 1755 Lizbon Depremi sonrasında Voltaire ve Jean-Jacques Rousseau arasında yürütülen klasik felsefi tartışmalarla derinleştiriliyor. Rousseau’nun işaret ettiği gibi, yıkımın büyüklüğü çoğu zaman doğadan değil, insanın kurduğu kırılgan yapılardan kaynaklanıyor.

Son olarak eser, Herakleitos’un “doğa kendini gizlemeyi sever” düşüncesinden hareketle, doğanın bütünüyle denetlenemeyeceğini hatırlatıyor. Bu bağlamda deprem, insanın doğa üzerindeki hâkimiyet iddiasını sorgulayan bir sınav hâline geliyor. Kitap, felsefe ile güncel gerçekliği buluşturarak, depremi anlamanın aynı zamanda insanın kendini, sınırlarını ve sorumluluklarını anlaması anlamına geldiğini ortaya koyuyor.

Mehmet Aydın — Deprem ve Felsefe: Doğa, Kültür ve İnsan
• Doğu Batı Yayınları
Felsefe • 94 sayfa • 2026