Erkin Özdemir — Erken Modern Osmanlılarda İnançsızlığın Tarih Öncesi (2026)

Erken modern Osmanlı toplumunda bugünkü anlamıyla “ateizm” ya da “dinsizlik”ten söz etmek mümkün müdür? Erkin Özdemir’in çalışması, bu soruya doğrudan bir “evet” ya da “hayır” cevabı vermek yerine, 16. ve 17. yüzyılların Osmanlı dünyasında inanç, kutsallık ve bunlardan sapma etrafında şekillenen sıra dışı insan hikâyelerinin izini sürüyor. Mühimme defterleri, kadı sicilleri, kronikler ve farklı türden metinleri bir araya getiren araştırma, modern kavramları geçmişe olduğu gibi taşımak yerine, dönemin kendi dili ve toplumsal ilişkileri içinde bir “inançsızlık tarih öncesi”nin nasıl ortaya çıktığını sorguluyor.

Kitabın ilk bölümü kutsala yöneltilen sövgülere odaklanıyor. Peygamber’e, Kur’an’a, Allah’a ya da iman ve ağız gibi kutsallıkla ilişkilendirilen kavramlara yönelik sözlü saldırılar, yalnızca dinî bir suç kategorisi olarak ele alınmıyor. Özdemir, bu sözlerin hangi toplumsal gerilimlerin, kavga ve çatışmaların, eşkıyalık faaliyetlerinin veya gündelik anlaşmazlıkların içinde ortaya çıktığına bakıyor. Mühimme defterlerinde çoğu zaman kalıplaştırılarak ve ayrıntıları gizlenerek kaydedilen bu olayların izlerini kadı sicillerinde sürerek, resmî dilin örttüğü gündelik hayatı görünür kılmaya çalışıyor. Böylece “küfür” yalnızca cezalandırılması gereken bir söz değil, dönemin toplumsal dünyasına açılan bir tarihsel kaynak hâline geliyor.

İkinci bölümde mesele “ilhâd” kavramına taşınıyor. Burada söz konusu olan, modern anlamda sistematik bir ateizmden ziyade, doğru inançtan sapma veya dinî kabulleri reddetme olarak değerlendirilen tutumlar. Şeyhler, vaizler, toplumun farklı kesimlerinden kişiler ve dinî kabullere meydan okuduğu düşünülen kimseler üzerinden Özdemir, bu suçlamaların hangi koşullarda ortaya çıktığını araştırıyor. Ancak önemli bir metodolojik sorunla da karşılaşıyor: İlhâdla suçlanan kişilerin kendi seslerine çoğu zaman ulaşılamıyor; onların düşünceleri, kendilerini suçlayanların anlatıları üzerinden kayda geçiyor. Dolayısıyla kitap, belgelerin söyledikleri kadar sustuklarına ve nasıl konuştuklarına da dikkat ediyor.

Üçüncü bölümde “Tanrıbilmezler” ortaya çıkıyor. Bu ifade, dönemin Osmanlı dünyasında yalnızca dinî bir suçlama olarak değil, belirli toplumsal tiplerle ve özellikle eşkıyalık dünyasıyla ilişkilenen dikkat çekici bir adlandırma olarak beliriyor. Celâlî hareketlerinin yarattığı toplumsal ve siyasal karmaşa içinde “Tanrıbilmez” ya da “Tanrıtanımaz” olarak anılan kişiler, inançsızlık ile şiddet, başkaldırı ve devlet otoritesine meydan okuma arasındaki ilişkinin araştırılmasına imkân veriyor. Özdemir, bu örneklerden hareketle inançsızlığın yalnızca düşünsel bir pozisyon olarak değil, kimi zaman toplumsal düzenin dışına çıkış biçimi olarak da ortaya çıkabileceğini gösteriyor.

Son bölümde ise erken modern Osmanlı toplumuna dışarıdan bakan Avrupalı gözlemcilerin “heretik” ve “ateist” kavramlarıyla kurdukları ilişkiler ele alınıyor. Böylece Osmanlı belgelerinde “mülhid” veya “Tanrıbilmez” olarak görülen kişilerin, Avrupa düşüncesinde nasıl farklı kategoriler altında değerlendirildiği karşılaştırmalı bir perspektifle gündeme geliyor.

Özdemir’in çalışmasının asıl önemi, geçmişte gerçekten “ateistler” bulunup bulunmadığını kanıtlamaya çalışmasından çok, inançsızlık fikrinin hangi toplumsal, hukuki ve siyasal koşullarda görünür hâle geldiğini araştırmasında yatıyor. Devlet arşivlerinin resmî ve çoğu zaman suçlayıcı diliyle gündelik hayatın daha doğrudan izlerini taşıyan mahkeme kayıtlarını birlikte okuyarak, kutsala sövgüden ilhâda, oradan “Tanrıbilmez” figürüne uzanan bir zihniyet dünyasının izlerini sürüyor. Böylece Osmanlı toplumunu yalnızca inananlardan ve resmî dinî kabullerden oluşan yekpare bir yapı olarak görmek yerine, kutsallıkla çatışan, onu sorgulayan, ihlal eden veya reddeden insanların da bulunduğu karmaşık bir toplumsal alan olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Erkin Özdemir — Erken Modern Osmanlılarda İnançsızlığın Tarih Öncesi: Kutsala Sövgü, İlhâd ve Tanrıbilmezler
• İletişim Yayınları
Tarih • 214 sayfa • 2026

Bernard Lecomte — KGB Tarihi (2026)

Bernard Lecomte’un bu kitabı, Sovyetler Birliği’nin gizli servisini yalnızca bir istihbarat örgütü olarak değil, rejimin kuruluşundan çöküşüne kadar Sovyet devletinin işleyişinde merkezi rol oynayan bir iktidar aygıtı olarak ele alıyor. 7 Aralık 1917’de Çeka adıyla kurulan teşkilatın GPU, OGPU, NKVD, MGB ve nihayet KGB gibi farklı adlar altında geçirdiği dönüşümü izleyen Lecomte, bu kurumların değişen biçimlerine rağmen korudukları temel işlevleri ortaya koyuyor.

Kitabın başlangıç noktası, Feliks Dzerjinski’nin kurduğu Çeka’nın devrim sonrasındaki şiddet mekanizması. Gizli polis, karşıdevrimle mücadele etmenin yanı sıra rejimin toplumsal denetimini sağlayan bir araca dönüşür. Stalin döneminde bu işlev daha da genişler; tasfiyeler, tutuklamalar, infazlar ve sürgünler aracılığıyla devlet şiddeti sistematikleşir. Lecomte, gizli servisin yalnızca emirleri uygulayan bir kurum olmadığını, Sovyet iktidarının korunmasında aktif bir siyasal aktör hâline geldiğini gösteriyor.

‘KGB Tarihi: Sovyet Gizli Servisi’nin Gerçek Hikayesi’ (‘KGB: La véritable histoire des services secrets’) daha sonra, Sovyet istihbaratının yurtdışındaki faaliyetlerine yöneliyor. İngiltere’de etkili olan Cambridge Beşlisi, Nazi Almanyası’na karşı çalışan Kızıl Orkestra ve Amerika’nın nükleer silah programına ilişkin bilgilerin Sovyetlere aktarılması gibi örnekler üzerinden KGB’nin casusluk ağlarının kapsamı ele alınıyor. Böylece Sovyet istihbaratının yalnızca askerî bilgi toplamadığı; bilim, teknoloji, diplomasi ve Batı toplumları hakkında bilgi edinmeyi de stratejik bir faaliyet olarak gördüğü ortaya çıkıyor.

Stalin sonrasında gizli servisin niteliği değişse de rejim üzerindeki etkisi sona ermiyor. Lavrentiy Beriya’nın yükselişi ve tasfiyesi, KGB’nin iktidar mücadelelerindeki konumunu gösteren önemli örneklerden biri. Yuri Andropov döneminde ise muhalifler, entelektüeller ve rejim karşıtları üzerindeki baskı yeni yöntemlerle sürdürülüyor. Dinleme, gözetleme, propaganda ve dezenformasyon, doğrudan fiziksel şiddetin yanı sıra toplumu kontrol etmenin araçları hâline geliyor.

Soğuk Savaş bölümünde KGB ile CIA arasındaki mücadele öne çıkıyor. Lecomte, istihbarat savaşını yalnızca ajanların karşılıklı operasyonları olarak değil, teknoloji, ekonomik bilgi ve askerî kapasite yarışının bir parçası olarak ele alıyor. Batı teknolojisinin Sovyetler tarafından sistematik biçimde elde edilmeye çalışılması ve “Farewell” vakası, bu rekabetin boyutlarını gösteriyor.

Kitabın son bölümleri KGB’nin Sovyet sisteminin çözülüşü karşısındaki rolüne odaklanıyor. KGB Başkanı Vladimir Kryuçkov’un Gorbaçov’a karşı 1991 darbe girişimindeki rolü, teşkilatın yalnızca rejimin güvenlik aygıtı değil, rejimin geleceği üzerinde söz sahibi olmaya çalışan bir siyasal güç olduğunu ortaya koyuyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla KGB ortadan kalksa da kurumun kadroları, yöntemleri ve zihniyeti bütünüyle kaybolmuyor; teşkilatın mirası FSB aracılığıyla yeni Rusya’ya aktarılıyor.

Sonuç olarak Lecomte, KGB tarihini casusluk hikâyelerinin toplamı olmaktan çıkarıp Sovyet iktidarının yetmiş yıllık anatomisi olarak sunuyor. Şiddet, gözetleme, istihbarat, propaganda, dezenformasyon ve teknoloji transferi gibi farklı araçların aynı devlet mantığı içinde nasıl birleştiğini gösteren kitap, KGB’nin yalnızca Sovyet geçmişini değil, bu mirasın çağdaş Rusya’daki devamlılığını anlamaya yönelik bir çerçeve de sunuyor.

Bernard Lecomte — KGB Tarihi: Sovyet Gizli Servisi’nin Gerçek Hikayesi
Çeviren: Ayşen Sarı • Kronik Kitap
Tarih • 264 sayfa • 2026

 

George Dyson — Analog Dünya (2026)

George Dyson’ın bu kitabı, teknolojinin gelişimini yalnızca bilgisayarların ve dijital kodların yükselişi üzerinden okumak yerine, insan, doğa ve makine arasındaki daha eski ve karmaşık ilişkilerden hareketle yeniden düşünüyor. Dyson’ın temel sorusu, programlanabilir makinelerin dünyayı giderek daha fazla kontrol ettiği bir çağda, kontrol edilemeyen süreçlerin ve analog sistemlerin nasıl yeniden önem kazandığıdır.

Dyson, yaklaşık üç yüzyıllık teknoloji tarihini birbirinden kopuk icatlar dizisi olarak değil, insanın doğayla ve makinelerle kurduğu ilişkinin dönüşümü olarak ele alıyor. Bu tarihsel çizgide el yapımı aletlerden makinelerin makine ürettiği sanayi çağına, kodların kendilerini kopyalayabildiği dijital döneme ve günümüzde ortaya çıkan özerk sistemlere uzanan dört aşamalı bir gelişim modeli kuruyor. Böylece teknoloji tarihinin yalnızca daha fazla hesaplama gücüne doğru ilerleyen doğrusal bir süreç olmadığını savunuyor.

Kitabın anlatısı 18. yüzyıldaki Kuzey Pasifik keşiflerinden vakum tüplerine, Apaçi Savaşları sırasında kullanılan haberleşme yöntemlerinden bilgisayarların ve yapay zekânın gelişimine kadar uzanıyor. Dyson bu örnekler aracılığıyla teknolojik yeniliklerin çoğu zaman önceden belirlenmiş bir planın sonucu olmadığını; farklı ihtiyaçların, tesadüflerin, çevresel koşulların ve insan yaratıcılığının kesişmesinden doğduğunu gösteriyor. Haberleşme ağları ve hesaplama sistemleri de bu açıdan yalnızca teknik araçlar değil, kendi içinde beklenmedik ilişkiler üreten yapılar olarak ortaya çıkıyor.

Dyson’ın özellikle üzerinde durduğu nokta, dijital kontrolün sınırları. Bilgisayar programları belirli kurallar ve algoritmalar üzerinden çalışarak karmaşık süreçleri kontrol edebilse de canlı sistemler, ekolojik ağlar ve insan toplulukları aynı şekilde önceden programlanamaz. Doğanın işleyişi doğrusal ve deterministik olmaktan çok, geri beslemelere, rastlantılara ve kendiliğinden oluşan örüntülere dayanır. Dyson’a göre geleceğin teknolojileri de tam olarak bu nedenle yalnızca daha iyi algoritmalardan ibaret olmayabilir.

Bu yaklaşım, kitabın merkezindeki analog dünya fikrini ortaya çıkarıyor. Analog olan, burada yalnızca dijitalin karşıtı bir elektronik teknoloji anlamına gelmiyor; sürekli değişen, birbirine bağlı, çevresine tepki veren ve bütünüyle öngörülemeyen süreçleri ifade ediyor. Dyson, teknolojinin doğayı bütünüyle kontrol altına almak yerine onun organik özelliklerini yeniden üretmeye başladığı bir döneme girildiğini düşünüyor. Özerk makineler, yapay zekâ ve kendiliğinden gelişen sistemler bu dönüşümün örnekleri olarak ele alınıyor.

Dyson’ın kişisel tarihi de anlatının önemli bir parçası. Einstein ve John von Neumann gibi 20. yüzyıl biliminin büyük isimlerinin çevresinde geçen çocukluğunun anıları, bilimsel gelişmeleri soyut bir başarılar tarihinden çıkarıp insanlar arasındaki ilişkiler, fikir alışverişleri ve entelektüel çevreler üzerinden görmesini sağlıyor. Böylece kitap, bilim tarihi ile kişisel hafızayı ve teknoloji tarihini aynı anlatı içerisinde buluşturuyor.

Sonuçta ‘Analog Dünya: İnsanların Makinelerin ve Doğanın Ortak Yazgısı’ (‘Analogia: The Emergence of Technology Beyond Programmable Control’), dijital teknolojinin kaçınılmaz biçimde her şeyi denetleyeceği fikrine mesafeli duruyor. Dyson’a göre teknoloji geliştikçe karşılaştığımız dünya daha fazla hesaplanabilir olmaktan ziyade, daha karmaşık, bağlantılı ve özerk hâle gelebilir. Geleceği yalnızca kodların ve algoritmaların belirleyeceği bir dünya olarak düşünmek yerine, insanın makinelerle ve doğayla birlikte oluşturduğu, bütünüyle programlanamayan bir sistem olarak kavramamız gerektiğini savunuyor.

George Dyson — Analog Dünya: İnsanların Makinelerin ve Doğanın Ortak Yazgısı
Çeviren: Mehmet Doğan • Koç Üniversitesi Yayınları
Bilim • 344 sayfa • 2026

Kolektif — Aleviliğin Son Yüzyılı (2026)

Yalçın Çakmak’ın derlediği ‘Aleviliğin Son Yüzyılı’, Aleviliği yalnızca bir inanç sistemi olarak değil, tarih boyunca devlet politikaları, toplumsal çatışmalar, kimlik mücadeleleri ve kültürel dönüşümler içinde şekillenen çok katmanlı bir toplumsal gerçeklik olarak ele alıyor. Kitabın çıkış noktası, Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiye’sine uzanan süreçte Kızılbaş-Alevilere yönelik dışlama, baskı ve asimilasyon pratiklerinin farklı biçimler alarak varlığını sürdürmesi ve buna karşı Alevi topluluklarının geliştirdiği hafıza, dayanışma ve kimlik stratejileri.

Derlemenin tarihsel çerçevesinde özellikle Horasan anlatısı önemli bir yer tutuyor. Yalçın Çakmak, Alevi kimliğinin tarihsel kökenlerini açıklamakta kullanılan bu anlatının yalnızca geçmişe ilişkin bir rivayet olmadığını; Alevilerin kendilerini ve tarihlerini anlamlandırma biçimlerinin önemli bir parçası olduğunu tartışıyor. Buna paralel olarak kitap, Aleviliğin kökenini yalnızca “Türk İslamı” çerçevesine yerleştiren yaklaşımların siyasal anlamlarını sorguluyor. Aleviliğin farklı etnik ve kültürel topluluklar içerisindeki varlığı, tek ve değişmez bir kimlik tanımının sınırlarını görünür kılıyor.

Kitabın önemli meselelerinden biri de Alevi hafızasının nasıl üretildiği ve aktarıldığı. Sözlü kültürün “sineden sineye” aktarım biçimleri ile yazılı kaynakların kullanımı arasındaki gerilim ele alınırken, Alevi tarihine dair kaynakların hangi yöntemlerle okunması gerektiği sorgulanıyor. İnanç pratiklerinin ve topluluk bilgisinin kuşaktan kuşağa aktarılması da bu bağlamda değerlendiriliyor. Böylece Alevilik, yalnızca geçmişten devralınan sabit bir miras değil, her kuşakta yeniden yorumlanan ve yaşatılan dinamik bir gelenek olarak ortaya çıkıyor.

Derlemenin en güçlü tarihsel-siyasal eksenlerinden birini Alevifobi oluşturuyor. Osmanlı dönemindeki Kızılbaş karşıtı politikalar ve katliamlardan II. Abdülhamid dönemindeki “inançların düzeltilmesi” ve asimilasyon politikalarına; İttihat ve Terakki’nin Türklük siyaseti, Koçgiri ve Dersim’den çok partili dönemdeki Malatya, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi saldırılarına kadar uzanan çizgi, devlet ile Alevi toplumu arasındaki ilişkinin farklı dönemlerde aldığı biçimleri ortaya koyuyor. Cumhuriyet döneminde Aleviliğin kimi zaman dışlanan, kimi zaman denetlenen, kimi zaman da ulusal kimlik inşası içerisinde araçsallaştırılan bir kategoriye dönüştürülmesi, bu sürekliliğin önemli bir boyutunu oluşturuyor.

Kitap, Alevifobinin yalnızca devlet kurumlarında veya geleneksel siyasette ortaya çıkmadığını, medya ve dijital dünyada da yeni biçimler kazandığını gösteriyor. Alevi kimliğinin siyasal olaylarla ilişkilendirilmesi, toplumsal hareketlerin “Alevi” olarak damgalanması, siyasetçilerin mezhepsel kimlikleri üzerinden hedef alınması ve sosyal medyada dolaşıma giren nefret söylemleri, eski önyargıların yeni iletişim ortamlarında nasıl yeniden üretilebildiğini düşündürüyor. Bu açıdan “dijital Yezitlik” kavramı, Alevifobinin teknolojik dönüşümler karşısında ortadan kalkmadığını, aksine yeni yayılma kanalları bulduğunu tartışmaya açıyor.

‘Aleviliğin Son Yüzyılı’, aynı zamanda Alevi kimliğinin kültürel alandaki temsillerini inceliyor. Modern Türk edebiyatında Aleviliğin nasıl konu edildiği, sinemada Alevi kimliğinin hangi anlatılar ve imgeler üzerinden temsil edildiği ve Alevi müziğinin bir inanç ve kültür pratiğinden müzik endüstrisinin bir janrına dönüşürken geçirdiği değişimler ele alınıyor. Böylece kültürel üretimin yalnızca Aleviliği görünür kılmakla kalmadığı; aynı zamanda kimliğin nasıl algılandığını ve yeniden kurulduğunu da etkilediği ortaya konuyor.

Derlemenin bir diğer önemli boyutu Alevilerin kamusal alandaki konumu ve örgütlenme biçimleri. Alevilerin devlet karşısındaki talepleri, yurttaşlık anlayışları ve kamu ile ilişkileri tartışılırken, Avrupa’ya yönelen göç sonrasında ortaya çıkan örgütlenmeler ve kimlik biçimleri de ele alınıyor. Türkiye dışındaki Alevi topluluklarının yeni hukuki, siyasal ve toplumsal koşullarla karşılaşması, Aleviliğin yalnızca Türkiye sınırları içerisinde tanımlanan bir kimlik olmaktan çıkıp ulusötesi bir toplumsal örgütlenme biçimi kazanmasını beraberinde getiriyor.

Bu dönüşümün bir başka örneğini Madımak Katliamı hafızasının dijital çağda örgütlenmesi oluşturuyor. Hafıza merkezleri, arşivler ve ağ toplumu aracılığıyla geçmişin yeniden hatırlanması, Alevilerin tanınma mücadelesinin yalnızca geçmişte yaşananları kaydetmekle sınırlı olmadığını gösteriyor. Hafıza burada hem topluluk kimliğinin korunmasının hem de kamusal tanınma talebinin bir aracı hâline geliyor.

Sonuç olarak ‘Aleviliğin Son Yüzyılı’, Aleviliğin tarihini tek bir kökene, kimliğe ya da siyasal yoruma indirgemek yerine hafıza, inanç, etnisite, devlet, yurttaşlık, kültür, medya ve göç gibi farklı eksenlerin kesişiminde ele alıyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan Alevifobi tarihini görünür kılarken, Alevilerin yalnızca baskı ve dışlanmanın nesnesi olmadığını; kendi bilgi biçimlerini, kültürel pratiklerini, dayanışma ağlarını ve kimliklerini yeniden üretme kapasitesine sahip olduklarını da gösteriyor. Kitabın temel sorusu bu nedenle yalnızca “Alevilik nedir?” değil, Alevilik hangi tarihsel koşullarda nasıl tanımlandı, kimler tarafından dönüştürüldü ve Aleviler bu tanımlara karşı kendi hafızalarını nasıl kurdu? sorusu.

Bülent Akın, Yalçın Çakmak, Faruk Çalışkan, Özge Dikmen, Kumru Berfin Emre, Mehmet Ertan, Orhan Gazi Ertekin, Bülent Keleş, İhsan Koluaçık, Onur Özger, Cemal Salman, Ali Duran Topuz ve Elif Yıldızlı’nın katkılarıyla Aleviliği tarihî, siyasal, kültürel, sosyolojik bağlamlarda ele alan bir derleme.

Kolektif — Aleviliğin Son Yüzyılı
Derleyen: Yalçın Çakmak • İletişim Yayınları
İnceleme • 358 sayfa • 2026

Dany Nobus — Jacques Lacan (2026)

Dany Nobus’un adlı çalışması, Lacan’ı yalnızca soyut kavramları ve karmaşık dili üzerinden değil, psikanalitik pratiğin somut sorunları üzerinden yeniden okuyor. Nobus’un temel iddiası, Lacan’ın Freud’dan kopuşunun çoğu zaman sanıldığından daha sınırlı olduğu; Lacan’ın birçok teorik yeniliğinin aslında Freud’un klinik sorularını yeniden formüle ederek geliştirdiği yönünde. ‘Jacques Lacan: Aktarım, Analistin Arzusu’ (‘Jacques Lacan and the Freudian Practice of Psychoanalysis’), bu nedenle Lacan’ın “Freud’a dönüş”ünü yalnızca teorik bir slogan değil, psikanaliz pratiğinin tanı, aktarım, yorum ve eğitim gibi temel meselelerinde izlenebilen bir yaklaşım olarak ele alıyor.

Nobus, kitabı beş temel konu etrafında kuruyor: tanı, tedavi sırasında analistin konumu, aktarımın yönetimi, yorumun kullanılması ve analitik eğitimin örgütlenmesi. Bu yapı, Lacan’ın düşüncesini kronolojik bir biyografi olarak değil, psikanalistin klinik çalışmasında karşılaştığı sorunlar üzerinden izlemeyi sağlıyor. Yazar, Lacan’ın yayımlanmış metinlerinin yanı sıra seminerleri ve yayımlanmamış çalışmalarını da dikkate alıyor; teorik tartışmaları klinik örneklerle ilişkilendiriyor.

İlk bölüm, “konuşma ve aktarım yoluyla tanı” meselesine odaklanıyor. Nobus burada Lacan’ın nevroz, psikoz ve sapkınlık arasındaki ayrımlarını ele alırken tanının yalnızca belirtileri sınıflandıran bir işlem olmadığını gösteriyor. Lacancı yaklaşımda öznenin konuşması, dili kullanma biçimi ve başkalarıyla kurduğu ilişki, ruhsal yapının anlaşılmasında belirleyici önem taşıyor. Tanı aynı zamanda tedavinin nasıl yürütüleceğini ve analistin hastayla ilişkide hangi konumu alacağını belirleyen dinamik bir süreç hâline geliyor.

İkinci bölümde soru daha doğrudan biçimde “Analist ne ister?” sorusuna dönüşüyor. Nobus, analistin kişisel arzularının tedavi sürecine müdahale etmemesi gerektiği fikrini Lacan’ın analistin arzusu kavramıyla ilişkilendiriyor. Buradaki mesele analistin arzusuz olması değil; kendi taleplerini ve öznel beklentilerini analizanın üzerinde belirleyici hâle getirmeden, psikanalitik çalışmanın özgül amacına uygun bir konumu koruyabilmesi. Böylece analistin konumu, yalnızca teknik bir mesele olmaktan çıkıp psikanalitik etiğin merkezine yerleşiyor.

Üçüncü bölüm aktarımın stratejilerine ayrılıyor. Freudcu psikanalizde olduğu gibi Lacan için de aktarım, hastanın analiste yönelik duygularının basit bir yansıması değildir. Analitik ilişkinin kendisi bilinçdışının işleyişinin ortaya çıktığı temel alanlardan biridir. Nobus, Lacan’ın aktarımı nasıl kavramsallaştırdığını ve analistin bu ilişkiyi nasıl yönetmesi gerektiğini incelerken, aktarımın analistin hastaya hazır anlamlar sunması için değil, öznenin kendi arzusuyla ve bilinçdışıyla karşılaşabilmesi için kullanılması gerektiğini gösteriyor. Kitabın bu bölümünde Lacan’ın “öznenin bildiği varsayılan özne” kavramı etrafındaki aktarım anlayışı da önem kazanıyor.

Dördüncü bölüm yorumun taktikleri üzerine kuruluyor. Nobus burada Lacancı yorumun, hastanın söylediklerini açıklamak veya ona doğru anlamı bildirmek olmadığını vurguluyor. Yorum, bilinçdışının dilsel yapısını dikkate alan ve öznenin söyleminde bir kesinti ya da yeni bir bağlantı yaratabilen müdahaledir. Bu nedenle yorumun değeri, ne kadar kapsamlı bir açıklama sunduğundan çok, analizanın kendi sözleri ve arzusu üzerinde yeni bir düşünme alanı açıp açmadığıyla ilgilidir. Lacan’ın gösteren, anlam, metafor ve metonimi üzerine düşünceleri burada doğrudan klinik pratiğe bağlanıyor.

Beşinci bölüm ise “analizi yetkilendirme” meselesini, yani kimin psikanalist olabileceği ve psikanalitik eğitimin nasıl örgütlenmesi gerektiği sorununu ele alıyor. Nobus, Lacan’ın psikanalitik eğitimin kurumsal yapısına yönelik eleştirilerini ve analistin oluşumunda kişisel analiz, süpervizyon ve kurumsal otoritenin rollerini inceliyor. Böylece kitap, psikanalizin yalnızca klinik bir teknik olmadığını; aynı zamanda kendi bilgisini, otoritesini ve uygulayıcılarını nasıl ürettiği konusunda sürekli sorgulanması gereken bir pratik olduğunu ortaya koyuyor. Kitabın sonunda ayrıca Lacan’ın eserlerinin İngilizce kapsamlı bibliyografyası ve kronoloji yer alıyor.

Sonuç olarak Nobus’un çalışması, Lacan’ı Freud’dan kopmuş bir teorisyen olarak değil, Freudcu psikanalizin temel klinik problemlerini radikalleştirerek yeniden düşünen bir psikanalist olarak konumlandırıyor. Aktarım, analistin arzusu, tanı, yorum ve eğitim gibi meseleleri birbirinden kopuk kavramlar olarak değil, analitik pratiğin nasıl mümkün olduğu sorusunun farklı boyutları olarak bir araya getiriyor. Bu yönüyle kitap, Lacan’ın kavramlarını yalnızca açıklamakla kalmayıp onların klinik pratikte ne anlama geldiğini göstermeye çalışan sistematik bir Lacan okuması sunuyor. Yalnızca psikoloji ve psikiyatri alanındaki uzmanlara değil, Lacan’ı daha erişilebilir bir çerçeveden tanımak isteyenlere önerilir.

Dany Nobus — Jacques Lacan: Aktarım, Analistin Arzusu, Yorum
Çeviren: Ece Aşıroğlu • Axis Yayınları
Psikanaliz • 424 sayfa • 2026

Georgios Varouxakis — Batı (2026)

Georgios Varouxakis’ın bu kitabı, “Batı”yı tarihin başından beri var olan bir medeniyet birliği olarak değil, farklı dönemlerde kurulmuş ve yeniden tanımlanmış bir siyasal fikir olarak ele alıyor. Temel soru, insanların ne zaman kendilerini “Batılı” saymaya başladıkları ve bu kavramı neden kullandıklarıdır. Varouxakis, Antik Yunan’dan liberal demokrasiye uzanan kesintisiz Batı anlatısının sonradan kurulmuş olduğunu gösteriyor.

Kitabın en önemli tezi, “Batı”nın bugünkü anlamıyla oldukça yeni olduğudur. Antikçağ ve erken modern dönemde ortak kimlik daha çok Hıristiyan âlemi veya Avrupa üzerinden düşünülüyordu. “Batı”nın siyasal ve kültürel bir kimlik olarak belirginleşmesi 19. yüzyılın ilk yarısında gerçekleşti. Avrupa’nın Rusya’yı da kapsaması, Batı’yı Avrupa’dan farklı düşünme ihtiyacını güçlendirdi. Auguste Comte’un 1840’larda bu kullanımı yaygınlaştırmadaki rolünü vurguluyor. Kökenlerini emperyalizm kadar Avrupa içindeki siyasal ayrımlarda ve Rusya kaygısında da arıyor.

Varouxakis daha sonra kavramın Britanya, Amerika ve Almanya’daki farklı anlamlarını izliyor. Batı kimi zaman özgürlük ve anayasal yönetimle, kimi zaman Hıristiyanlık, ırk, kültür veya modernlikle özdeşleştiriliyor. Dünya savaşları sırasında “Batı medeniyeti” fikri yeni anlamlar kazanırken Tagore ve W. E. B. Du Bois gibi isimler kavramın sınırlarını sorguluyor. Böylece kitap, tek bir Batı fikri yerine birbirleriyle yarışan farklı Batı tasavvurlarını ortaya koyuyor.

Soğuk Savaş döneminde “Batı”, liberal demokrasiler ile Sovyetler Birliği arasındaki karşıtlığın temel kavramlarından birine dönüşüyor; Atlantik topluluğu ve NATO bu anlamı güçlendiriyor. Ancak Varouxakis, Batı fikrinin Soğuk Savaş’la başlamadığını özellikle gösteriyor. Savaş sonrasında liberalizm, milliyetçilik ve “Batı’nın çöküşü” tartışmaları kavramı değiştirmeyi sürdürüyor. 2022 sonrasında Ukrayna’nın konumu etrafında yeniden çizilen aidiyet tartışmaları da bu sürecin devam ettiğini gösteriyor.

Sonuçta Varouxakis tek ve değişmez bir “Batı” bulunmadığını savunuyor. Batı; sınırları değişen, bazı toplumları içine alırken bazılarını dışarıda bırakan tartışmalı bir siyasal ve kültürel kategoridir. ‘Batı: Bir Kavramın Tarihi’ (‘The West: The History of an Idea’), siyasal kimliklerin bugün doğal değil, tarih içinde üretilmiş fikirler olduğunu hatırlatıyor.

Georgios Varouxakis — Batı: Bir Kavramın Tarihi
Çeviren: Tansel Demirel • Koç Üniversitesi Yayınları
İnceleme • 568 sayfa • 2026

Augustinus — Roma’nın Düşüşü (2026)

MS 410’da Vizigot Kralı Alaricus’un Roma’yı yağmalaması, yalnızca büyük bir askerî yenilgi değil, Roma’nın “ebedî” olduğu inancını da sarsan tarihsel bir kırılma yarattı. Bu olayın ardından birçok pagan, felaketin sorumluluğunu geleneksel Roma tanrılarının terk edilmesine ve Hristiyanlığın devletin hâkim dini hâline gelmesine bağladı. Augustinus, ‘Roma’nın Düşüşü: Paganlara Karşı ‘Roma’nın Düşüşü: Paganlara Karşı Tanrının Şehri’ (‘De Civitate Dei I–III’) adlı dev eserini bu suçlamalara cevap vermek amacıyla kaleme aldı. İlk üç kitaptan oluşan eser hem Hristiyanlığın savunusunu hem de Batı tarih ve siyaset düşüncesini derinden etkileyecek kapsamlı bir tarih felsefesinin başlangıcını oluşturur.

İlk kitap, Roma’nın yağmalanmasının Hristiyanlığın sonucu olduğu iddiasını reddediyor. Augustinus, istila sırasında birçok insanın kiliselere sığınarak canını kurtarabildiğini hatırlatarak Hristiyanlığın merhamet anlayışının barbarlar üzerinde bile etkili olduğunu ileri sürüyor. Savaşlarda masumlarla suçluların birlikte acı çekmesinin ilahi adaletle çelişmediğini, dünyevi felaketlerin hem inananlar hem de inanmayanlar için bir sınanma ve ahlaki arınma vesilesi olabileceğini savunuyor. Böylece gerçek güvenliğin hiçbir zaman dünyevi güçlerde değil, Tanrı’ya yönelişte bulunduğunu vurguluyor.

İkinci kitapta Augustinus, Roma’nın eski tanrılarını terk ettiği için çöktüğü iddiasını tarihsel örneklerle sorguluyor. Roma’nın Hristiyanlıktan çok önce de iç savaşlar, istilalar, salgınlar ve siyasal krizler yaşadığını göstererek bu felaketlerin pagan tanrıları tarafından engellenemediğini ileri sürüyor. Böylece Roma’nın yükselişini ya da gerileyişini yalnızca din değiştirmeyle açıklayan anlayışın tarihsel gerçeklerle bağdaşmadığını savunuyor.

Üçüncü kitap ise Roma tarihine daha geniş bir perspektiften yaklaşıyor. Cumhuriyet ve İmparatorluk dönemlerinde yaşanan sayısız savaş, kıtlık, toplumsal çatışma ve doğal afet örnekleri üzerinden, dünyevi devletlerin hiçbir zaman kalıcı huzur sağlayamadığını gösteriyor. Augustinus’a göre insanlar Roma’nın geçmişini idealize etmekte, oysa tarih sürekli acılar, iktidar mücadeleleri ve geçici başarılarla örülmektedir. Bu nedenle hiçbir siyasal düzen mutlak güvenlik veya ebedî mutluluk vaat edemez.

Bu üç kitap boyunca Augustinus, Roma’nın çöküşünü yalnızca siyasî bir olay olarak değerlendirmez; onu insanlık tarihinin anlamı üzerine daha kapsamlı bir sorgulamanın başlangıç noktası hâline getirir. Pagan dinini, klasik Roma erdem anlayışını ve dünyevi iktidar idealini eleştirirken, gerçek yurttaşlığın ve kalıcı aidiyetin Tanrı’nın Şehri’nde bulunduğunu savunuyor. Böylece tarih, siyaset ve teolojiyi ortak bir düşünce çerçevesinde birleştirerek daha sonra ayrıntılı biçimde geliştireceği “Tanrı’nın Şehri” ile “Dünya Şehri” ayrımının temellerini atıyor.

Augustinus — Roma’nın Düşüşü: Paganlara Karşı Tanrının Şehri
Çeviren: Yunus Emre Ceren • Kronik Kitap
Tarih • 176 sayfa • 2026

Ichiro Kishimi — Sıradan Olma Cesareti (2026)

Ichiro Kishimi’nin ‘Sıradan Olma Cesareti’, modern yaşamın bireyi sürekli daha başarılı, daha görünür ve daha “özel” olmaya zorlayan beklentilerini sorgulayan psikolojik ve felsefi bir eser. Yazar, Alfred Adler’in bireysel psikoloji yaklaşımından hareketle, mutluluğun olağanüstü başarılar elde etmekte değil, kişinin kendisini başkalarının beklentilerinden bağımsız biçimde kabul edebilmesinde yattığını savunuyor.

Kitabın çıkış noktası, çağdaş insanın tükenmişlik duygusunun yalnızca yoğun çalışma temposundan değil, sürekli kıyaslanma, rekabet etme ve onay arama baskısından kaynaklandığı düşüncesi. Kishimi’ye göre insanlar çoğu zaman kendi yaşamlarını yaşamak yerine toplumun başarı ölçütlerini içselleştiriyor; böylece değeri, statüye, üretkenliğe ve başkalarının takdirine bağlayan bitmek bilmeyen bir yarışın içine sürükleniyor. Eser, bu döngünün psikolojik ve varoluşsal sonuçlarını ele alıyor.

Merkezde yer alan “sıradan olma cesareti” kavramı ise başarısızlığa razı olmak anlamına gelmiyor. Kishimi, sıradanlığı kişinin kendisini diğer insanlardan üstün ya da aşağı görme ihtiyacından vazgeçmesi, kendi sınırlarını kabul etmesi ve yaşamını dış onay yerine içsel değerlere göre kurması olarak tanımlıyor. Böylece özgürlüğün, sürekli dikkat çekmeye çalışmaktan değil, rekabetin belirlediği kimlikten uzaklaşabilmekten doğduğunu ileri sürüyor.

Kitap ayrıca insan ilişkilerine de odaklanıyor. Başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışmanın bağımlılık yaratan bir yaşam biçimine dönüşebileceğini savunan Kishimi, sağlıklı ilişkilerin ancak bireyin kendi yaşam sorumluluğunu üstlenmesi ve başkalarının yargılarının belirleyiciliğinden kurtulmasıyla kurulabileceğini öne sürüyor. Kendini kabul etme, başkalarını olduğu gibi kabul edebilmenin de ön koşulu olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Sıradan Olma Cesareti’ (‘The Courage to Be Ordinary’), mutluluğu başarı, üstünlük ya da toplumsal görünürlükte arayan anlayışa karşı çıkarak, bireyin kendi değerleri doğrultusunda yaşayabilmesini gerçek özgürlüğün temeli olarak gören bir yaklaşım geliştiriyor. Adlerci psikolojiyi felsefi bir dille yorumlayan eser, sıradan olmayı bir eksiklik değil, insanın kendisiyle barışmasını sağlayan bilinçli bir tercih olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Ichiro Kishimi — Sıradan Olma Cesareti
Çeviren: Selda Terek • Destek Yayınları
Psikoloji • 248 sayfa • 2026

Daisy Hildyard — İkinci Beden (2026)

Daisy Hildyard bu kısa ama yoğun denemesinde, insanı yalnızca deriyle sınırlanan bireysel bir varlık olarak değil, gezegen üzerindeki sayısız canlı, madde ve süreçle sürekli etkileşim hâlindeki ilişkisel bir varlık olarak ele alıyor. Kitabın çıkış noktası, her insanın aynı anda iki bedene sahip olduğu düşüncesi: Birincisi gündelik yaşamda deneyimlediğimiz fiziksel bedenimiz; ikincisi ise atmosfer, ekosistemler, hayvanlar, mikroorganizmalar ve küresel dolaşım ağlarıyla örülü, sınırları belirsiz “ikinci bedenimiz”. Hildyard, bu kavram aracılığıyla bireyin dünyadan yalıtılmış olduğu yönündeki modern yanılsamayı sorguluyor.

‘İkinci Beden’ (‘The Second Body’), kasap dükkânı, laboratuvar, sel felaketine uğramış bir ev ve gündelik yaşamdan çeşitli sahneleri bir araya getirerek görünüşte birbirinden kopuk olayların aslında aynı ekolojik ağın parçaları olduğunu gösteriyor. Moleküler biyoloji, çevre bilimleri ve kişisel gözlemleri iç içe kullanan Hildyard, insanların soludukları havadan tükettikleri gıdalara, salgın hastalıklardan iklim değişikliğine kadar sayısız süreç aracılığıyla birbirlerine ve diğer canlılara sürekli bağlı olduklarını vurguluyor. Böylece bireysel deneyimin ötesinde işleyen görünmez ilişkiler ağı görünür hâle geliyor.

Eserin merkezindeki tartışmalardan biri, ekolojik krizin yalnızca çevresel bir sorun değil, aynı zamanda insanın kendisini algılama biçimini değiştiren felsefi bir kırılma olması. Hildyard’a göre iklim değişikliği, biyolojik dolaşım ve çevresel yıkım gibi olgular, insanın doğadan ayrı ve bağımsız yaşadığı fikrini geçersiz kılıyor. Bu durum rahatsız edici olsa da insanı dünyayla kurduğu bağları yeniden düşünmeye ve bireyselliğin ötesinde ortak bir varoluş bilinci geliştirmeye çağırıyor.

Yazar, etik sorumluluğu da bu çerçevede yeniden tanımlıyor. İnsan eylemlerinin etkileri yalnızca yakın çevresiyle sınırlı değildir; görünmez ekolojik ağlar aracılığıyla dünyanın farklı coğrafyalarına ve gelecek kuşaklara kadar uzanır. Bu nedenle sorumluluk da yalnızca bireysel seçimlerden ibaret değildir; tüm canlılarla paylaşılan ortak yaşamın korunmasını kapsayan daha geniş bir anlam kazanır.

‘İkinci Beden’, ekoloji, biyoloji ve felsefeyi bir araya getirerek insanın dünyadaki yerini yeniden düşünmeye davet eden özgün bir deneme niteliğinde. Hildyard, ekolojik krizin yalnızca doğayı değil, insanın kimliğini, topluluk anlayışını ve etik sorumluluklarını da dönüştürdüğünü savunurken, okuru kendi “ikinci bedeni” ile, yani dünyanın tamamıyla kurduğu kaçınılmaz ilişkiyi fark etmeye çağırıyor.

Daisy Hildyard — İkinci Beden
Çeviren: Serkan Göktaş • Livera Yayınevi
Deneme • 120 sayfa • 2026

Kolektif — Meşgul Şehir (2026)

Daniel-Joseph MacArthur-Seal ve Gizem Tongo editörlüğünde hazırlanan ‘Meşgul Şehir’, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri’nin işgali altındaki İstanbul’u yalnızca diplomatik müzakereler, askerî gelişmeler ve resmî siyaset üzerinden değil; gündelik yaşamın ritmi, toplumsal ilişkiler ve kültürel etkileşimler üzerinden yeniden değerlendiriyor. İşgal yıllarını tek merkezli bir siyasal anlatının dışına taşıyan eser, farklı toplulukların, kurumların ve bireylerin aynı kentte kurduğu karmaşık ilişkileri görünür kılıyor.

Türkiye, Fransa, Birleşik Krallık, Yunanistan, Ermenistan, Rusya ve başka ülkelerin arşivlerinden derlenen, önemli bir bölümü ilk kez yayımlanan resmî belgeler; dönemin basını, fotoğrafları ve diğer görsel malzemeleriyle birlikte kullanılarak İstanbul’da eş zamanlı biçimde işleyen çok katmanlı iktidar ağları inceleniyor. Böylece işgal altındaki kent, yalnızca büyük siyasi aktörlerin değil, gündelik hayatın içinde yer alan unutulmuş kişilerin, toplumsal hareketlerin ve yerel dinamiklerin gözünden de okunuyor.

Claire Le Bras, Lerna Ekmekçioğlu, Erol Ülker, Artemis Papatheodorou, Ceren Abi ve Ekaterina Aygün’ün katkılarıyla hazırlanan makaleler; kronoloji ve katalog bölümleriyle desteklenerek 1918-1923 arasındaki İstanbul’u etnik, sınıfsal ve toplumsal çeşitliliği içinde ele alıyor. ‘Meşgul Şehir’, işgal dönemini tek boyutlu bir tarih anlatısı yerine farklı deneyimlerin, çatışmaların ve karşılaşmaların iç içe geçtiği çoğul bir kent tarihi olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Kolektif — Meşgul Şehir: İşgal İstanbul’unda Siyaset ve Gündelik Hayat, 1918–1923
Editör: Daniel-Joseph MacArthur-Seal, Gizem Tongo • İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yayınları
Tarih • 273 sayfa • 2026