Werner Sombart – Modern Kapitalizm (2024)

Werner Sombart’ın bu önemli eseri, kapitalizmin kökenlerini ve gelişimini derinlemesine inceliyor.

Özellikle Avrupa’daki ekonomik ve sosyal dönüşümleri mercek altına alarak, kapitalist sistemin nasıl ortaya çıktığını ve modern dünyayı nasıl şekillendirdiğini analiz ediyor.

Sombart, kapitalizmin sadece ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda belirli bir zihniyet ve değerler bütünü olduğunu vurgular. “Kapitalist ruh” olarak adlandırdığı bu zihniyet, kazanç elde etme arzusunu, sürekli büyüme ihtiyacını ve yenilikçiliği ön plana çıkarır.

Sombart, kapitalizmin kökenlerini Orta Çağ’daki ekonomik ve sosyal değişimlere bağlar. Şehirleşme, ticaretin gelişmesi ve yeni sınıfların ortaya çıkışı gibi faktörlerin kapitalizmin doğuşunda önemli rol oynadığını savunur.

Sombart, kapitalizmin özgün özelliklerini, rakip ekonomik sistemlerle karşılaştırarak analiz eder. Özel mülkiyet, serbest piyasa, rekabet ve kar maksimizasyonu gibi kavramları derinlemesine inceler.

Sombart, kapitalizmi sadece ekonomik bir sistem olarak değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal bir olgu olarak ele alarak bu konuya yeni bir bakış açısı getirir.

Kapitalizmin tarihsel gelişimini detaylı bir şekilde inceleyerek, günümüzdeki ekonomik sorunların kökenlerini anlamamıza yardımcı olur.

Ekonomik düşünce tarihinde önemli bir yere sahip olan bu kitap, hala güncelliğini koruyan bir başvuru kaynağıdır.

  • Künye: Werner Sombart – Modern Kapitalizm: Kapitalizmin Doğuşu, çeviren: Gözde Türker, Doğu Batı Yayınları, sosyoloji, 755 sayfa, 2024

Lucien Lévy-Bruhl – İlkel Zihniyette Doğaüstü ve Doğa Anlayışı – I (2024)

Lucien Lévy-Bruhl, 20. yüzyılın başlarında antropoloji alanında çığır açan bir Fransız filozof ve sosyologdur.

Özellikle “ilkel zihniyet” üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır.

En önemli eserlerinden biri olan ‘İlkel Zihniyette Doğaüstü ve Doğa Anlayışı’, adlı kitabında, “ilkel” olarak nitelendirdiği toplulukların düşünce yapısını, özellikle de doğa ve doğaüstü arasındaki ilişkiyi mercek altına alır.

Lévy-Bruhl’a göre, “ilkel” toplumların düşünce yapısı, modern Batı toplumlarınınkinden temelde farklıdır.

Batı’da doğa ve doğaüstü birbirinden kesin çizgilerle ayrılırken, “ilkel” toplumlarda bu ayrım o kadar net değildir.

İlkel zihniyet, doğa olaylarını ve insan davranışlarını doğaüstü güçlerin etkisi altında görme eğilimindedir.

Bu nedenle, Lévy-Bruhl’a göre “ilkel” düşünce, mistik ve büyülü bir karakter taşır.

Lévy-Bruhl, bu farklılığı açıklamak için “mistik yasa” kavramını kullanır.

Batı düşüncesinde nedensellik ilkesi evrensel olarak geçerliyken, “ilkel” düşüncede mistik yasa, olaylar arasındaki bağlantıyı doğrudan ve mistik bir bağ olarak görür.

Yani bir olay, başka bir olayın doğrudan bir sonucu değil, daha çok bir işaret veya belirti olarak yorumlanır.

Lévy-Bruhl’ün çalışmaları, döneminde büyük ilgi görmüş olsa da günümüzde bazı eleştirilere de maruz kaldı.

Özellikle “ilkel” kavramının etnosentrik olduğu, yani kendi kültürünü merkez alarak diğer kültürleri değerlendirdiği yönünde eleştiriler yöneltildi.

Ayrıca, Lévy-Bruhl’ün “ilkel” zihniyeti tek tip bir yapı olarak göstermesi de eleştirilen noktalardandır.

Kitap, farklı kültürlerin düşünce yapılarını anlamak için önemli bir çerçeve sunar.

Özellikle din, büyü ve mitoloji gibi konularla ilgilenenler için bu kitap oldukça değerli bir kaynaktır.

Kitap, “ilkel” olarak nitelendirdiği toplulukların düşünce yapılarını, özellikle de doğa ve doğaüstü arasındaki ilişkiyi merkeze alarak inceler.

Kitap, kültürler arası farklılıkları anlamak için önemli bir başlangıç noktası olsa da, günümüzde bazı eleştirilere de maruz kalmaktadır.

  • Künye: Lucien Lévy-Bruhl – İlkel Zihniyette Doğaüstü ve Doğa Anlayışı – I, çeviren: Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları, antropoloji, 252 sayfa, 2024

María Jesús Horta – İspanya Tarihi (2024)

İspanya tarihi hiç kuşkusuz klasik Avrupa tarihyazım geleneğinde istisnai bir yerde durmaktadır.

Dili, kültürü, sanatı ve edebiyatıyla İspanya hemen her zaman ilgi ve merak konusu olmuş, temsil ettiği Akdeniz kültürüyle sempati toplamış, kimi yönleri ile Avrupa tarihiyle ortak ancak birçok özelliğiyle başka hiçbir yerde görülmeyen bir düşünce ve medeniyetin temsilcisi olmuştur.

Bu çalışma İber yarımadasındaki ilk yerleşim yerlerinden başlayıp günümüze kadar geliyor.

Kronolojik olarak dönüm noktalarına yer veriliyor: İspanya’daki ilk medeniyetlerden sonra Vizigotlar dönemi, Endülüs, Hıristiyan Krallıklar dönemi, Gırnata Sultanlığı, Rönesans ve Katolik Hükümdarlar dönemi, Amerika’nın Keşfi, II. Felipe ve II. Isabel’in altın çağları…

Bunun yanı sıra Franco dönemine ve bugünkü İspanya’ya da değinilmiştir.

Kitapta tek başına tarihî olaylar anlatıldığı gibi coğrafya, demografi, ekonomi, düşünce, toplum, eğitim, dil ve kültür konuları bütünlüklü bir biçimde ele alınıyor.

Burada sadece bir ülke tarihi söz konusu değil, aynı zamanda şehir tarihçiliği açısından Batı uygarlığının önemli ve gözde şehirleri Madrid, Barcelona, Valencia, Sevilla, Zaragoza vb. birçok İspanyol şehrinin doğuşu ve gelişimi de tasvir edilmektedir.

Kuşkusuz Endülüs’te (Córdoba) somutlaşan kültürel ve entelektüel zarafet bunun en güzel yansımalarından biridir.

İlk defa Türkçede yayımlanan bu çalışma en başta İspanyolca kaynakların kullanımı konusunda literatüre ciddi bir katkı sağlıyor.

María Jesús Horta İspanya tarihi ile ilgili birçok yanlışı düzeltirken bu sahada okurlara yetkin bir çalışma sunuyor.

  • Künye: María Jesús Horta – İspanya Tarihi, çeviren: İnci Kut, Özlem Şenyıldız, Doğu Batı Yayınları, tarih, 720 sayfa, 2024

Maurice Sartre – Helenistik Anadolu (2024)

Ephesus, İyonya, Bergama, Troya, Karya, Likya, Kapadokya, Komagene…

Her biri ismini uygarlığa kazıyan ve üzerinde yaşadığımız kentler…

MÖ 334’ten itibaren İskender’in fethiyle Anadolu’daki siyasi durum bambaşka bir çehre kazanır.

Yeni devletlerin kuruluşu, siyasi yıkımlar, Helenleşmiş yerli krallıkların ortaya çıkışı, birkaç bağımsız kentin varlığını sürdürmesi ve Galat istilalarıyla Helenistik Anadolu tarihinde savaşlar ve kargaşa hiç eksik olmaz.

Bir yandan Doğu’daki Ahamenişlerin baskısı diğer yandan Batı’daki Yunan-Roma şehir modeli ve örgütlenmesinin Anadolu’da bıraktığı derin izler bu coğrafyanın Doğu ve Batı arasında sürekli değişen yazgısının bir parçası sayılacaktır.

Roma’nın ikinci yüzyılın başında Küçük Asya’ya gelişi ise durumu bir kez daha değiştirecektir.

Arkeoloji dünyasının son dönem keşiflerinden yararlanarak epigrafi ve nümismatikten yoğun bir şekilde beslenen Maurice Sartre, antik çağların en büyüleyici ve merak edilen dönemi olan Helenistik Anadolu’ya ilişkin son derece özgün bir eser kaleme alır.

Sartre, yalnızca Batı Anadolu (ya da Antik Yunan’ın doğusu) ile yetinmeyip tüm Anadolu coğrafyasının birbiriyle nasıl bir alışveriş halinde olduğunu ustalıkla gösterir.

Çalışmanın yayıldığı geniş saha Ege’deki adalar, Trakya, Akdeniz, Marmara ve Karadeniz bölgeleri, Pontus ve Doğu Anadolu’ya kadar uzanır.

Kitaptaki en ilginç bölümler ise yazıtların ve belgelerin okunmasıyla somutlaşır.

Bu pasajlar o dönemin ticaret ve şehir hayatına dair son derece değerli bilgiler verir.

Bunun yanında anlaşmalar, hukuki yapı, kararnameler, festivaller, armağan ve adaklar, dinî törenler, tanrı ve tanrıçaların öyküleri ve bütünüyle gündelik yaşamdan sunulan kesitler Anadolu’nun çokça dile getirilen zengin mirasını yetkin bir şekilde ortaya koyar.

  • Künye: Maurice Sartre – Helenistik Anadolu: Ege’den Kafkasya’ya, çeviren: Hakan Meral, Doğu Batı Yayınları, tarih, 496 sayfa, 2024

Kolektif – Kavramlar Tarihi: Adalet (2024)

‘Özgürlük’ kitabıyla başlayan Kavramlar Tarihi, serinin ikinci kitabı olan “Adalet” konusuna odaklanıyor.

Adalet insanoğlunun en büyük buluşlarından biridir.

Yeryüzünde kendine has bir adalet sistemi geliştirmemiş veya bu konuda ilke ve yasalar belirlememiş hiçbir toplum yoktur.

Ciddi, teknik ve akademik metinlerden, gündelik yaşama kadar, neredeyse her gün kendisiyle karşılaştığımız bu sihirli sözcük, tanımı gereği, hem “hak ve hukuka uyma, herkesin hakkını gözetme, doğruluktan ayrılmama, hakkaniyet”, hem de bir toplumda “kanun ve nizam yoluyla hakların karşılıklı olarak korunması ve dengeli tutulması” anlamındadır.

Bunların yanısıra “bir devlette hak ve hukuku uygulayan teşkilat” da adalet adını alır.

Dolayısıyla adalet bireye ilişkin olduğu kadar toplum ve devletle de ilgilidir, insanın diğer insanlarla ve devletle olan tüm ilişkilerini düzenlerken, devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin de belirleyici unsurlarından biridir.

Armağan Öztürk ve C. Cengiz Çevik tarafından derlenen bu çalışma adalet kavramının düşünce tarihindeki serüvenini bir dizi makale aracılığıyla soruşturuyor.

Felsefe, siyaset bilimi, hukuk ve tarih alanlarına ait birikimleri metinleştiren çalışmaların ortak noktası ise ele alınan düşünür ve düşünce akımlarını, adaletin içeriğini sınırlayan kavramlarla birlikte ayrıntılı bir şekilde ortaya koyması.

  • Künye: Kolektif – Kavramlar Tarihi: Adalet, editör: Armağan Öztürk, C. Cengiz Çevik, Doğu Batı Yayınları, inceleme, 447 sayfa, 2024

Maurice Vaïsse – 1945’ten Günümüze Uluslararası İlişkiler (2024)

Güncel olaylarla doğrudan ilgili olan bu kitap, 1945’ten günümüze uluslararası siyasi ilişkilere kapsamlı bir genel bakış sunuyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi devletlerarasındaki ilişkilerde önemli bir kırılmaya işaret eder.

Öncelikle Avrupa devletlerinin gerilemesi karşısında, kendi etraflarında homojen bloklar oluşturmayı hedefleyen ABD ve Sovyetler Birliği’nin yükselişine tanık olduk.

Soğuk Savaş hız kaybetmezken, sömürgeleştirilmiş halklar Avrupa’nın himayesinden kurtulmaya çabaladı.

Artık yeryüzünde uluslararası ilişkilere bir nebze olsun katılmayan neredeyse hiçbir bölge kalmamıştı.

1960’lı yıllardan 1980’li yıllar arasında iki kutuplu dünya yerini, yeni hesaplaşmaların ortaya çıktığı bir dünyaya bıraktı.

1989-1991 yılları arasında yaşanan devrim niteliğindeki olaylar, Soğuk Savaş’a son verdi.

Amerikan süper gücünün egemen olduğu uluslararası toplum, 11 Eylül 2001 olaylarının daha da olanaksız hale getirdiği yeni bir dünya düzeni arayışındaydı.

Yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarına küreselleşme olgusu ve başta Çin olmak üzere yükselen güçlerin ortaya çıkışı damgasını vurdu.

1990’ların barış umutlarından çok uzakta, uluslararası düzene yönelik meydan okumalar 2010’larda dünyayı yeniden bir gerilim ve şiddet sarmalına itti.

Covid-19 salgını ve Ukrayna savaşının (2022) neden olduğu şokların etkisiyle, ulusötesi sorunlar, çok taraflı çözümler gerektiren bir dünyayı iyice parçaladı.

Kırılma anları, tırmanan kriz ve gerilimler, yeni ittifak arayışları, antlaşmalar, hiç bitmeyen savaş ve barışlar…

Uluslararası ilişkiler alanında yetkin bir isim olan Maurice Vaïsse yaşadığımız dünyanın bu baş döndürücü hızını, siyasi ve ekonomik güç dengelerini gözeterek tarafsız bir gözle analiz ediyor.

  • Künye: Maurice Vaïsse – 1945’ten Günümüze Uluslararası İlişkiler, çeviren: Ayşe Meral, Doğu Batı Yayınları, siyaset, 535 sayfa, 2024

Nicolai Hartmann – Estetik (2024)

  • Bir sanat yapıtı nasıl tanımlanır?
  • Edebî bir yapıta, şiire, müziğe, tiyatro oyununa veya mimari bir esere hemen herkesin üzerinde uzlaşabildiği estetik ölçütleri veren değerler nelerdir?
  • Niçin bir çalışmayı değerli görürken diğerini estetiğin dışında sayarız?
  • Yirminci yüzyılda estetik üzerine yapılan klasik çalışmalardan biri Nicolai Hartmann’a ait.

Hartmann bu son yapıtında kapsamlı bir güzellik kuramı ortaya koyar.

Bu kuram aynı zamanda bakmanın, beğenmenin, görmenin, uzun uzadıya seyretmenin ve haz almanın ayrıntılı bilgisini verir.

Yaşadığımız dünyada bu bilgi, çevremizde olup biten her şeye karşı bir duyarlılık geliştirme, bir form duygusu kazanma, üzerinde çalışılan alan ne olursa olsun estetiği ilgilendiren tüm ortak ögelerde derinlikli bir sistem kurma idealidir.

Hartmann başta Aristoteles, Kant, Schelling, Hegel ve Schopenhauer olmak üzere geçmişin düşünürleriyle sürekli diyalog halindedir.

Shakespeare, Rembrandt gibi isimlere ve Antik Çağ sanatına sıklıkla atıfta bulunur, buradan kendi özgün fenomenolojik yaklaşımını geliştirir.

Çözümlemelerinde sanattaki hakikati, sanatın değerini ve sanat ile ahlâk ilişkisini ele alır.

Hartmann’a göre estetik metafizik bir kavram değil ontolojik bir değer olarak gün yüzüne çıkar, onun kaynağı tinde değil görünümde, gördüğümüz nesnede aranmalıdır.

Hartmann tüm yapıt boyunca estetik nesnelerin tabakalaşma teorisini ortaya koyar ki, bu onun sanat tarihine en özgün katkılarından biri sayılmalıdır.

Bir sanat yapıtı birçok tabakadan oluşur.

İlk planda kendisini göstermeyen bu tabakaların ulaştığı en son noktada, esasen sanatçının tüm dehası gizlidir.

  • Künye: Nicolai Hartmann – Estetik, çeviren: Tomris Mengüşoğlu, Doğu Batı Yayınları, felsefe, 704 sayfa, 2024

Ayda Yörükân – Şehir Sosyolojisi (2024)

İçinde yaşadığımız şehir denen mekân, sadece hareketlerimizin, eylemlerimizin cereyan ettiği bir alan değildir.

O, aynı zamanda, Georg Simmel ve Louis Wirth’ten bu yana önemle vurgulandığı üzere, kişiliğimize ve eylemlerimize şekil veren bir alandır da.

Çevre sosyolojisi ve çevre psikolojisi alanında yapılan araştırmalar, mekânın bizim üzerimizdeki etkisini, ekolojik alanın psikolojik yönünün kişiliğimize varıncaya kadar bizi nasıl etkilediğini ve etkilemeye devam ettiğini; kötü mekân şartlarının bedensel ve ruhsal sağlık problemleri yaratmada ne derece önemli bir rol oynadığını ortaya koydu.

Eldeki kitap, bu süreci tarihsel bir perspektif içerisinde incelemenin yanında büyük şehir ve insan sağlığı konusunda önemli bazı okuma parçaları da sunuyor.

Çevre kirliliği, trafik yoğunluğu, konut yetersizliği, gecekondulaşma, işsizlik, sosyal hizmetlerin halka ulaştırılması konusunda karşılaşılan güçlükler, bugün şehirlerin veya büyük şehirlerin karşı karşıya bulunduğu hemen görülebilir yetersizlikler.

Bunların yanında, farklı kültürlere mensup her çeşit insanın bir arada ve sıkışık bir şekilde yaşaması, sosyo-kültürel değer yozlaşmasına, suçların, intiharların, ruh ve beden sağlığı, aile çözülmesi gibi problemlerin ve pek çok suç türünün ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Bu durum, çok yaygın bir şekilde ortaya çıkan şehir ve şehirleşme problemlerini incelemeyi amaçlayan şehir sosyolojisini ve şehir sosyal psikolojisini en kapsamlı bilimler haline getirmiştir.

Bu kitap, şehir teorisi problemlerinin bilinmesinde ve çözümlenmesinde yardımcı olacak temel yaklaşımları ele alıyor.

  • Künye: Ayda Yörükân – Şehir Sosyolojisi: İnsan Ekolojisi ve Şehirsel Sağlık, Doğu Batı Yayınları, sosyoloji, 312 sayfa, 2024

Anonim – Manu Kanunları (2024)

Dünyanın en eski hukuk metinleri arasında sayılan Manu Kanunları Doğudan Batıya aktarılan ilk çeviriler arasında yer alır.

İlk çeviriyi yapan kişi olan William Jones eğer Hindistan iyi bilinmek isteniyorsa, özelde İngiltere’nin genelde ise Avrupa’nın bu eseri bir an önce okuması ve öğrenmesi gerektiğine inanmıştı.

Manu Kanunları (Manusmriti) okunmadan Hindu dinini ve Hindu yaşamını tam olarak anlamak ve çözmek olanaklı değil.

Bu kitap Hindulara rehberlik eden ve onlar tarafından kutsal sayılan bir eser.

Dinsel törenler, ahlâk, aile reisi, evlilik, günlük törenler, Veda okuma, çileciler, kralın görevleri, kastların görevleri ve birbirlerine karşı durumları, sosyal yaşam, medeni hukuk, ceza hukuku, miras hukuku gibi pek çok konuyu içerir.

Āryanların Brahmavarta dedikleri topraklarda (Pencab) yerleşik yaşama geçmeye başlamaları sırasında yavaş yavaş topluma gerekli olan düzeni getirme çabasından doğmuştu.

O dönem savaşların azaldığı, eğitimin ve okumanın değer kazandığı, çok sayıda ırkın karıştığı, toplumun sınıfsal olarak ayrışmaya mecbur kaldığı bir dönemdi.

Manusmriti’yi on dört Manu’dan birincisi olan Manu Svāyambhū’nun yazdığı kabul edilir.

Manu mitolojik bir addır ve hem ilk insan hem de yaşamı tufandan sonra yeniden başlatandır.

Eserin ilk bölümünden Hint mitolojisi, kozmogonisi ve eskatolojisine dair bilgiler elde edebiliriz.

Son bölümünde ise Ātman düşüncesi, Sāmkhya felsefesi gibi çeşitli konularla ilgili bilgiler bulabiliriz.

Eser bitirilirken Rigveda’daki beyitlere benzer bir beyitle bitirilir: “O en yüce tekliğe bazıları Agni der, bazıları Manu, bazıları Pracāpati, bazıları İndra, bazıları en yüce soluk, bazıları da ölümsüz Brahma der.”

  • Künye: Anonim – Manu Kanunları, çeviren: Korhan Kaya, Doğu Batı Yayınları, hukuk, 298 sayfa,2024

Petrus Abelardus – Etik (2024)

Ortaçağ felsefesinin aydınlık yüzlerinden biri olan Petrus Abelardus, diyalektik ve mantıksal yaklaşımıyla modern etik ve ahlâk tartışmalarının önünü açtı.

Abelardus ünlü akıl yürütmeleri ve hiç elden bırakmadığı sorgulayıcı yaklaşımıyla din ve ahlâk meselelerini son derece rasyonel bir zemine taşıdı.

Abelardus’un bu eserinde Ortaçağ felsefesinin en özgün ahlâk anlayışlarından biri görülecektir.

Onun etiği niyet etiği olarak adlandırılabilir.

Abelardus’a göre niyet bir şeyi kendi iyiliği için istemektir.

Günah ise istemekle değil razı olmakla meydana gelir.

Örneğin bir kişinin meşru müdafaa ederken kazayla birini öldürmesi gibi kişinin isteği dâhilinde olmadan da günah işlenebilir.

Kişinin kendi denetiminde olmayan ve içsel yapısında bulunan arzulara sahip olması da bir gerçektir.

Niyet, bütün günahların isteyerek işlendiği, kaçınılmaz durumlar olmadığı ve bir iradenin ya da başka bir iradenin sonuçları olarak meydana gelmesidir.

Maksat veya razı olma ise bir zihin durumudur ve niyetten ziyade daha çok bilgi ile ilgilidir.

Bu nedenle Abelardus, bir kişinin yasak bir eylemi masum bir maksatla gerçekleştirebileceğini öne sürerek kötülüğün eylemin gerçekleştirilmesi ile değil, maksat veya razı olma ile ortaya çıktığını vurguladı.

Bir amaç henüz gerçekleştirilmemiş olsa bile, iyi bir niyet belki de iyi bir eylem kadar takdir edilmeyi hak edebilir.

  • Künye: Petrus Abelardus – Etik: Kendini Tanı, çeviren: Fırat Çelebi, Doğu Batı Yayınları, felsefe, 96 sayfa, 2024