Mircea Eliade – İnisiyasyon, Ayinler, Gizli Cemiyetler (2022)

Tarihteki farklı inisiyasyon türleri, ayinler ve gizli cemiyetler üzerine harika bir çalışma.

Mircea Eliade, ilkel dinlerde inisiyasyonlardan gizli kültüre, bireysel inisiyasyonlardan askeri inisiyasyonlara, şamanik inisiyasyonlardan büyük dinlerdeki inisiyanik temalara ve genç kadınlarda inisiyasyona pek çok konuyu irdeliyor.

İnisiyasyon kavramı bireyin gelişimi için, doğaüstü varlıklardan ruhsal tesir’i alıp aktarabilen bir üstadın sürekli kontrolü altında, bir düzen ve disiplin içinde, sınavlara dayalı tarzda, yöntemli bir eğitim şekli olarak tanımlanır.

İnisiyasyon Latince “bir yere girme, iştirak etme, kabul edilme, başlama” anlamındaki “initium” sözcüğünden gelir.

İnisiyasyon ile genellikle inisiye olacak öznenin dinsel ve sosyal statüsünü kökten değiştirmeyi amaçlayan sözlü öğreti ve ayinlerin tümü anlaşılır.

Felsefi terimle söylenecek olursa, inisiyasyon varoluşsal düzenin ontolojik bir dönüşümüne denk gelir.

Bu sınavların sonunda inisiyasyona aday kişi, önceki durumuna göre bambaşka bir varoluşa sahip olur.

Bu sayede o, yetişkinlerin kurumlarını, tekniklerini, davranışlarını, ayrıca kabilenin kutsal mitlerini ve geleneklerini, tanrıların adını ve bunların eserlerinin hikâyesini, özellikle de zamanın kökeninde kurulduğu şekliyle kabile ile doğaüstü varlıkların kutsal mitlerini ve geleneklerini öğrenir.

Farklı inisiyasyon türlerini açığa çıkarmak için Eliade sırasıyla geleneksel toplumlarda erinlik ayinlerini, gizli cemiyetlere giriş törenlerini, askerî ve şamanik inisiyasyonlarını, Yunan Doğu gizemlerini, Hıristiyan Avrupa’da inisiyatik motiflerin kalıntılarını ve son olarak da bazı inisiyatik motifler ile edebî temalar arasındaki ilişkiyi ele alır.

  • Künye: Mircea Eliade – İnisiyasyon, Ayinler, Gizli Cemiyetler, çeviren: Ayşe Meral, Doğu Batı Yayınları, antropoloji, 252 sayfa, 2022

Hans Freyer – Sosyolojiye Giriş (2022)

Sosyolojiye özgü düşünce biçimine vakıf olmak isteyenler, bu usta işi çalışmayı kaçırmamalı.

Hans Freyer, bir bilim olarak sosyolojinin ihtiyaç duyduğu “sosyolojik görüş”ü geliştiriyor.

Toplumbilimi ile ilgili güçlük özellikle konusunda yani toplum gerçekliği kavramında saklıdır.

Toplum, bitkiler ya da dil alanı gibi konu olarak sınırlandırılabilen bir tür görünüşler topluluğu değildir.

Toplum, daha çok, doğa veya tarih gibi bir varlık şeklidir. Nasıl ki her maddi cisim doğa yasalarına bağlı olup doğadan sayılıyorsa, nasıl ki zaman çevresinde olup bitenler tarihe özgü oluyorsa, onun gibi, insanoğlunun yaptığı, yarattığı ve geçirdiği her şey toplumda var olmaktadır.

Freyer de burada, bu yollardan sosyolojiye özgü düşünce tarzını belirtiyor ve toplumsal realiteyi tahrif edilmeden, taraflı bir şekilde kavrayabilmeyi sağlamak üzere, bu bilimin gereksinim duyduğu “sosyolojik görüşü” geliştiriyor.

Bu arada uygun düşen yerlerde, halen klasik bir değer taşıyan eski sosyolojik teorilerin düşünce tarzlarına ve objektif sonuçlara işaret ediliyor.

Bu anlamda kitap aynı zamanda Émile Durkheim, Vilfredo Pareto, Max Weber, Auguste Comte, Herbert Spencer, Lorenz von Stein, Wilhelm Heinrich Riehl gibi düşünürlere ait düşünürleri belirtmek bakımından sosyoloji tarihine bir giriş sayılır.

Bununla beraber kitabın asıl ilgi sahası sosyoloji teorileri ve bunların tarihî gelişimi değil; toplumsal realite ve onun içinde yer alan güncel problemler aynı zamanda hukukçuları, idarecileri, iktisatçıları, siyaset adamlarını pratik yönden ilgilendiriyor.

  • Künye: Hans Freyer – Sosyolojiye Giriş, çeviren: Nermin Abadan, Doğu Batı Yayınları, sosyoloji,  299 sayfa, 2022

Kolektif – Kavramlar Tarihi: Özgürlük (2022)

Özgürlük kavramının düşünce tarihindeki macerası üzerine referans bir çalışma.

Kitap, özgürlüğün seyrini Antik Yunan Sofist düşünürlerinden Ortaçağ İslam düşüncesine ve oradan Sartre’ın özgürlük düşüncesine kadar izliyor.

Özgürlük aynı anda hem ontoloji ve teoloji hem de siyaset felsefesiyle ilgili bir mesele.

Bu kavramın işaret ettiği durum ilk bakışta apaçıktır.

İnsanın engellenmeden veya sınırlandırılmadan istediğini seçebilmesi, yapabilmesi veya hareket edebilmesi özgürlüğü anlatır.

Ancak işin içine determinizm, yazgı, arzu, irade ve seçim gibi unsurlar girince insanın özgürlüğüne dair tartışma daha karmaşık bir kerteye doğru dönüşüme uğrar.

Tarih boyunca pek çok düşünür ve ideoloji insanın hem özgür olup hem de siyasal toplumun bir üyesi olarak yaşamasının mümkün olup olmadığı sorusuna yanıt aramaya çalıştı.

Bu son hatırlatma bağlamında özgürlük, yurttaşın devlet ve bireyin toplumla kurduğu ilişkinin nirengi noktasını oluşturur.

Özellikle modern toplumların örgütlenme biçimi bağlamında özgürlüğün yokluğu devleti meşru, toplumsal yaşantıyı ise anlamlı olmaktan çıkarır.

Armağan Öztürk ve C. Cengiz Çevik tarafından derlenen bu çalışma, özgürlük kavramının düşünce tarihindeki serüvenini bir dizi makale aracılığıyla sorguluyor.

Filoloji, felsefe, siyaset bilimi, sosyoloji ve tarih bilimlerine ait birikimleri metinleştiren çalışmaların ortak noktası ise ele aldıkları düşünür, düşünce akımı veya dönemde özgürlüğün içeriğini sınırlarıyla birlikte ayrıntılı bir şekilde ortaya koyuyor.

  • Künye: Kolektif – Kavramlar Tarihi: Özgürlük, editör: Armağan Öztürk ve C. Cengiz Çevik, Doğu Batı Yayınları, felsefe, 684 sayfa, 2022

Anne-Laure Dupont, Catherine Mayeur-Jaouen ve Chantal Verdeil – Ortadoğu Tarihi (2022)

Ortadoğu tarihi ile Osmanlı modernleşmesini eşzamanlı ele alan, üç yazarlı muazzam bir inceleme.

Kitapta, Osmanlı’nın 18. yüzyıldaki Ortadoğu reformlarından, bölgede 20. yüzyıl başlarındaki sancılı ulus devlet inşasına ve oradan bugünkü Ortadoğu dinamiklerine pek çok konu ele alınıyor.

Ortadoğu tarihi dünyanın gündeminden hiç düşmedi ve uluslararası alanda daima belirleyici bir rol üstlendi.

Kitapta, ilkin 1800’lü yıllara doğru Ortadoğu’nun genel bir resmi sunuluyor.

Reformların başlangıcı olarak kabul edilen 1774-1856 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu merkeze alınarak geniş bir coğrafyadaki hareketliliğe yer veriliyor.

Ortadoğu tarihi ile birlikte Osmanlı modernleşmesinin eşzamanlı biçimde ele alınması, kitabın dikkat çekici özelliklerinden biri.

Osmanlı’nın siyasi, idari ve hukuki yapısına ait terim ve kavramların tek tek izah edilmesi, öncelikle kültürel, dinî, sosyal ve ekonomik kodların çözümlenmesinin önemine işaret eder.

Bu sebeple kitabın yazarları tarihsel bağlamdan kopmadan kronolojik çerçeveyle birlikte terminolojinin doğru kullanımına büyük bir itina göstermişler.

Sonrasında 20. yüzyılın başında İngiltere’nin kendi idealleri doğrultusunda tanımladığı bir Ortadoğu coğrafyası çıkar karşımıza.

İki dünya savaşıyla birlikte bağımsızlık hareketleri ve milliyetçilik dalgaları art arda yayılmaya başlar.

Etnik ve mezhepsel çatışmalar, ayaklanmalar ve darbeler hız kesmez, matem ve gözyaşının eksik olmadığı topraklarda haritaların yerleri sürekli değişir.

1950-1970 yılları arasında ulusal seferberlikler, toplumsal protestolar ve kalkınma politikaları belirgin biçimde varlığını hissettirir.

Ekonomik liberalizmin gölgesi altında ve ABD’nin devreye girmesiyle birlikte bu sefer İslâmcı ideolojilerin yükselişi, dikta rejimler ve her türden şiddet olayları boy gösterir.

Bu durumda, yıllara ve yüzyıllara yayılan farklı Ortadoğu manzaraları belirir.

Kitap, bugün çağdaş sorunların ve güncel gelişmelerin belirlediği Ortadoğu’yu daha yakından kavramak için iyi fırsat.

  • Künye: Anne-Laure Dupont, Catherine Mayeur-Jaouen ve Chantal Verdeil – Ortadoğu Tarihi: 19. Yüzyıldan Günümüze, çeviren: Ayşe Meral, Doğu Batı Yayınları, tarih, 600 sayfa, 2022

Mihail Frunze – Türkiye Anıları (2022)

Sovyet Devrimi’nin liderlerinden Mihail Frunze, 1921 yılında Sovyet Rus delegasyonunun başı olarak Ankara’ya gelmiş ve Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüştü.

Frunze’nin Anadolu’ya dair özgün gözlemlerini barındıran bu kitap, dönem üzerine altın değerinde bir kaynak olmaya devam ediyor.

Bundan tam yüzyıl önce, uzun süren savaşlarla yıkıma uğramış, âdeta uçuruma sürüklenmiş ama büyük bir direnç gösterip ayağa kalkmış bir ülkenin o günkü koşullarıyla ilgili pek çok kaynak mevcut.

Bunlardan en önemlisi Frunze’nin ‘Türkiye Anıları’, bu hatıratın yazılışının 100. yılında yeniden okurların dikkatine sunuluyor.

Olağanüstü yetenekteki bir elçinin sıradışı Anadolu seyahati…

İlk sayfalardan itibaren şaşırtıcı bilgiler ve keskin gözlemlerle karşılaşırız.

Frunze’nin anlatımı yalındır ama sanki klasik Rus edebiyatının gerçekçiliği izlenircesine o ölçüde zengin motifler art arda sıralanır.

Öncelikle yoksulluğu iliklerine kadar tecrübe etmiş bir halkın psikolojisi ve içinde bulunduğu ortam çok iyi yansıtılır.

Frunze karşılaştığı kişilerden, köylülerden, resmî görevlilerden mükemmele yakın tahliller çıkarır ki, bunların arasında her türlü imkânsızlıklara rağmen kendisini iyi yetiştirmiş idealist insanlar da vardır.

Öte taraftan Frunze, Türkiye’nin idari yapısını ve bürokrasisini ayrıntılarıyla etüt eder.

Siyasi ortamdaki derin kırılmaları gösterir ve ülkenin o zamandan beri süregelen ikiye bölünmüşlüğünün altını özellikle çizer.

Sovyet Devrimi’nin önderlerinden Frunze, Türkiye tarihi açısından sembolik değerini her zaman korumuştur.

Onun Anadolu insanına dostane yaklaşımı büyük bir sempati toplamıştır.

Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’nda Atatürk’ün heykeli arkasındaki siluetiyle Frunze’nin hatırası, bugün hâlâ yaşamaya devam ediyor.

  • Künye: Mihail Frunze – Türkiye Anıları, çeviren: Ahmet Ekeş, Doğu Batı Yayınları, anı, 142 sayfa, 2022

Ségolène Débarre ve Gaye Petek – Fransa’da Türklerin Tarihi (2022)

Türklerin Fransa’ya 1960’lardan bugüne uzanan göçü üzerine, Fransa’da konuyla ilgili yapılmış ilk çalışma.

Ségolène Débarre ve Gaye Petek, Türklerin Fransa’daki sosyolojik, toplumsal, kültürel yerlerini aydınlatıyor.

1965 Fransa-Türkiye göç antlaşmalarından bu yana Fransa’daki altı yüz bini geçen Türk göçmenleri ve aileleri pek de tanınan bir topluluk değildi.

Yakın zamanlardaki siyasi gelişmeler, ilk kuşağın Fransız vatandaşı olan çocuklarının “farklı” yetişkinler gibi sahneye çıkmaları Fransız toplumuna yeni bir görünürlük kazandırdı.

Göçlerle birlikte Türklerin Fransa’da yarım yüzyılı geçen varlığı, kalabalık yaşanan bölgeler dışında dikkat çekici bir unsur değildi.

İkinci ve üçüncü kuşakların bu tabloya katılmalarıyla birlikte Fransız devleti ve toplumu süreç içinde sorgulanmaya başladı.

İç evlilikler, ailevi şirketler, gettolaşan mahalleler, zaman içinde gitgide büyüyen ibadet yerleri ve dernekler, “uyum sağlama” konusunda birtakım direnişleri beraberinde getirdi.

Fransız doğan gençler siyasi ve tarihsel konularda Türkiye bahsi açıldığında ve aşırı tepki verdiklerinde dikkatler zaman içinde Türklere yöneldi.

Bu kitap ise, Fransa’da bu konuyla ilgili ilk kapsamlı çalışma.

Débarre ve Petek, Türklerin Fransa’daki sosyolojik, toplumsal, kültürel yerlerini anlatırken birçok özel güzergâhı, insan hikâyelerini kaleme alıyor ve Türk okuru için de “ötekileşmenin” bir örneğini sunuyorlar.

Yabancı bir ülkeye adım atıldığında karşılaşılan zorluklar, dil öğrenme güçlükleri, maddi kaygılar ve derin yurt özlemi birçok gurbet hikâyesini ortak bir noktada buluşturuyor.

  • Künye: Ségolène Débarre ve Gaye Petek – Fransa’da Türklerin Tarihi: 60’lardan Günümüze Türkiye’den Fransa’ya Göçler, çeviren: Erkan Ataçay, Doğu Batı Yayınları, sosyoloji, 213 sayfa, 2022

Jacques Derrida – Mahmuzlar: Nietzsche’nin Üslupları (2022)

Jacques Derrida’nın ‘Mahmuzlar: Nietzsche’nin Üslupları’, Nietzsche’nin meydan okumalarına yanıt veren kısa ama çarpıcı bir metin.

Derrida cinsellikten yazıya, doğurmadan ölüme ve hatta hava durumuna, pek çok kavram ve sorunu işe koşuyor.

Derrida ‘Mahmuzlar’da göstereni, logos ve bağıntılı hakikat kavramı ya da ilksel gösterilen kökeninden özgürleştiren, yorum, perspektif, değer biçme ve fark kavramlarını radikalleştiren Nietzsche’yle doğrudan karşılaşma arıyor.

Son derece özgün ve keskin tarzıyla cinsellik, politika, yazı, yargı, doğurma, ölüm, hatta hava durumu gibi sorunları, Nietzsche’nin modern dünyaya miras bıraktığı meydan okumalara ilişkin kapsamlı bir analizde birleştiriyor.

Nietzsche’nin yoruma açık metinlerini bir sondaj alanı olarak kullanan Derrida, Nietzsche’deki dil, üslup, varlık ve hakikat sorunlarını ele alıyor ve iç içe geçmiş bu sorunları topluca kadın olarak adlandırıyor.

Böylelikle kadın-hakikat-üslup motifleri Nietzsche-Heidegger-Derrida figürleriyle iç içe geçiyor.

‘Mahmuzlar’, Nietzsche’nin yayımlanmamış manüskrileri arasında bulunan ve editörleri tarafından Şen Bilim dönemine tarihlenen –tek başına, tırnak içinde– “Şemsiyemi unuttum” fragmanı üzerine bir tartışmayla kapanıyor. Derrida, Nietzsche’nin terekesinden özellikle seçtiği bağlamsız ama gene de esere dâhil bu fragmana odaklanarak stratejik kullanımları örnekliyor.

Çağrışımsal enerji devreye sokulduğunda, “şemsiye”nin simgesel kararsızlığı yorumun çoğulluğunu olanaklı kılıyor.

Nihayet ‘Mahmuzlar’ çok isabetli bir başlık, çünkü Derrida’nın Nietzsche’nin anlamlarına ilişkin “yapıbozumlar”ı kesinlikle daha fazla düşünmeyi ve tartışmayı teşvik edecek mahmuzlar olarak işliyor.

‘Mahmuzlar’, okuruna Derrida’nın yazılarının –özellikle “üslup sorunu” analizi için önem taşıyan yazılarının– üslup ustalığını inceleme fırsatı sunuyor.

  • Künye: Jacques Derrida – Mahmuzlar: Nietzsche’nin Üslupları, çeviren: Ali Utku ve Mukadder Erkan, Doğu Batı Yayınları, felsefe, 79 sayfa, 2022

Ali Utku ve Mukadder Erkan – Derrida’nın Nietzsche’si (2022)

Jacques Derrida ile Nietzsche arasındaki güçlü etkileşim üzerine usta işi bir inceleme.

Ali Utku ve Mukadder Erkan’ın ortak çalışması, bu ufuk açıcı ilişkiyi ustaca serimliyor.

“Nietzsche” ismine ve bu isme iliştirilen otoriteye ilişkin en tutkulu sorgulama örneklerinden bazıları, Nietzsche’nin ya da Nietzsche metninin tek bir hakikati olmadığı vurgusuyla Derrida’nın yazılarında bulunabilir.

Derrida’nın kariyeri boyunca “Nietzsche” özel ismi önemli noktalarda ortaya çıkar ve Derrida’nın kendi entelektüel soykütüğünün izini sürdüğü merkezî figürlerden birini işaretler.

Nietzsche’yle doğrudan karşılaşma aradığı metinlerinde Derrida, bir yandan, artık klâsikleşen Nietzsche sorununa, özgün yorumlar getirirken, diğer yandan Nietzsche’nin ismi, imzası ve metni üzerinden genel yorum politikası, özel isim ve imza, otobiyografi, Devlet’in ideolojik aygıtı olarak öğretim kurumları ve üniversite, Heideggerci Nietzsche okuması, Nazizmin Nietzsche’yi temellüğü, üslup sorusu, Varlık sorusu, hakikat/kadın sorusu, simülasyon, ayartma, vaat, bulaşma, demokrasi/gelecek demokrasi, felsefe/gelecek felsefe, adalet, Mesihçilik/mesihsellik, yeni Enternasyonal gibi konuları tartışır.

Derrida’nın Nietzsche’yle olumlayıcı bir ortak imza sahibi olarak karşılaşmaları yapıbozumun kendi soykütüğüyle bir hesaplaşması olarak da değerlendirilebilir.

Eldeki çalışma, Nietzsche’nin isimleri, takma isimleri, eşisimleri, maskeleriyle boy ölçüşen, etkiye açık imzasını taklit ederek, kendi adına kullanarak, bir ortak imza geliştiren Derrida’nın, Nietzsche’nin korpusunda kendi söylemine bir zemin aralayan metinleri üzerinden “Derrida’nın Nietzsche’si”ni sorunlaştırıyor.

  • Künye: Ali Utku ve Mukadder Erkan – Derrida’nın Nietzsche’si: Bir Ortak İmza Geliştirmek, Doğu Batı Yayınları, felsefe, 213 sayfa, 2022

Kolektif – Anarşizm (2021)

Doğudan Batıya “Anarşi Irmağı”nın tarihsel ve düşünsel kaynaklarını tartışan 704 sayfalık eşsiz bir çalışma.

Derleme, anarşizmin Antik köklerinden dokuzuncu yüzyıl Müslüman anarşistlere ve Cumhuriyet dönemi Türk düşünürlerinde anarşizm görüşüne konuyu geniş bir zeminde tartışıyor.

Anarşi ve anarşizm sözcükleri ve ifade ettikleri anlamlar geçmişte olduğu gibi bugün de bir ürkütücülüğe ve bir o kadar da çekiciliğe sahip.

Öyle ki tarihsel gelişim süreci içerisinde anarşizm, pek çok kimsenin sakıncalı bularak söz konusu dahi etmekten çekindiği buna karşın pek çok kimsenin de sesini yükselterek ısrarla sahip çıktığı; muhaliflerine göre oldukça kışkırtıcı, aykırı, ütopik ve alışılmadık, taraftarlarına göre ise gayet doğal ve insani bir düşünceyi ifade eder.

Bu farklı uç bakışlar, onun oldukça girift ve tartışmalı bir mesele etrafında şekillendiğini gösterir ki, bu da bireysel ve toplumsal özgürlük meselesidir.

Anarşizm, Doğu ve Batı arasında daha derin tarihsel-düşünsel köklere sahip olmakla birlikte, en belirgin biçimde modern zamanlarda ortaya çıkarak yerleşik toplumsal-siyasal düzene ve onu biçimlendirmeye aday teori ve ideolojilere karşı özgürlük adına yaptığı itirazlarla açık hale geldi.

Ancak bu itirazlarını bazen yıkıcı şiddet yoluyla ortaya koymasından dolayı belli çevrelerde adının kötüye çıkmasına, terörle ilişkilendirilmesine ve rasyonel temelden yoksun abartılmış duygusal bir tepki olarak görülmesine, bazen de yapıcı, şiddetsiz ve pasif bir tavır almasından dolayı barışçıl bir hareket olarak değerlendirilmesine sebep oldu.

Her ne şekilde değerlendirilirse değerlendirilsin, insani bir tavır olarak tüm insanlık tarihinde bir felsefe, ideoloji, sosyal ve siyasal teori olarak da son üç yüz yıllık yakın tarihte etkin bir biçimde varlık gösteren anarşizm, bugün de varlığını ve etkinliğini sürdürüyor.

Bu bağlamda tarihsel ve güncel bir gerçekliğe sahiptir ve insanın, toplumun ve onlara ilişkin tarihsel ve güncel fenomenlerin anlaşılması ve doğru bir biçimde değerlendirilebilmesi açısından incelenmeyi ve araştırılmayı hak eden bir düşüncedir.

İşte bu kitap da, böylesi bir incelemeyi hakkıyla yapmasıyla çok önemli.

  • Künye: Kolektif – Anarşizm: Doğu ve Batı Arasında Tarihsel Bir Bakış, editör: Kemal Bakır, Doğu Batı Yayınları, siyaset, 704 sayfa, 2021

Lennard J. Davis – Obsesyon (2021)

Obsesyonun izini Rönesans döneminin şeytan girmesinden modernite ile obsesyon arasındaki ilişkiye uzanarak izleyen enfes bir kitap.

Lennard Davis kapsamlı çalışmasında, obsesif aşk ve obsesyon ile sanat arasındaki ilişki gibi çok ilginç konuları da tartışıyor.

Davis burada, obsesyonun izini Rönesans kültüründe hâkim olan posesyon (yani şeytan girmesi) ile sürmeye başlıyor ve bunun obsesyonla ilişkisini inceliyor.

Obsesyonun kökeninin ardından obsesyonun tarihsel sürecini histeri, buharlar, melankoli, hipokondriyle incelemeye başlıyor ve akabinde delilik kategorilerini genel olarak ele alır ve buna ilişkin örnekler sunuyor.

Yazar, bu tarihsel yolculuğun devamında edebiyata geniş bir yer ayırır.

Merak ile obsesyon arasındaki ilişkiyi ve monomaniyi inceliyor.

Cinsellik, aşk ve obsesyon üçgenine geniş bir yer ayıran Davis, yaşadığımız yüzyıla yaklaşırken de obsesyon ile resim, heykel gibi görsel sanatlar arasındaki ilişkiye odaklanıyor ve tüm bunları da biyokültürel bir çerçevede ele alıyor.

Davis, daha çok 19. ve 21. yüzyıllar arasını mercek altına alıyor, zira modernite ile obsesyon arasında büyük bir ilişki olduğu kanısı bu çalışmaya yön veriyor: “Modernite öyle bir dönem olarak görülmektedir ki, normal olmak bir nevi deli olmakla, özellikle de obsesif olmakla örtüşen bir şey olarak tanımlanır.”

  • Künye: Lennard J. Davis – Geçmişten Günümüze Obsesyon, çeviren: Deniz Uludağ, Doğu Batı Yayınları, psikoloji, 387 sayfa, 2021