Erken modern Osmanlı toplumunda bugünkü anlamıyla “ateizm” ya da “dinsizlik”ten söz etmek mümkün müdür? Erkin Özdemir’in çalışması, bu soruya doğrudan bir “evet” ya da “hayır” cevabı vermek yerine, 16. ve 17. yüzyılların Osmanlı dünyasında inanç, kutsallık ve bunlardan sapma etrafında şekillenen sıra dışı insan hikâyelerinin izini sürüyor. Mühimme defterleri, kadı sicilleri, kronikler ve farklı türden metinleri bir araya getiren araştırma, modern kavramları geçmişe olduğu gibi taşımak yerine, dönemin kendi dili ve toplumsal ilişkileri içinde bir “inançsızlık tarih öncesi”nin nasıl ortaya çıktığını sorguluyor.
Kitabın ilk bölümü kutsala yöneltilen sövgülere odaklanıyor. Peygamber’e, Kur’an’a, Allah’a ya da iman ve ağız gibi kutsallıkla ilişkilendirilen kavramlara yönelik sözlü saldırılar, yalnızca dinî bir suç kategorisi olarak ele alınmıyor. Özdemir, bu sözlerin hangi toplumsal gerilimlerin, kavga ve çatışmaların, eşkıyalık faaliyetlerinin veya gündelik anlaşmazlıkların içinde ortaya çıktığına bakıyor. Mühimme defterlerinde çoğu zaman kalıplaştırılarak ve ayrıntıları gizlenerek kaydedilen bu olayların izlerini kadı sicillerinde sürerek, resmî dilin örttüğü gündelik hayatı görünür kılmaya çalışıyor. Böylece “küfür” yalnızca cezalandırılması gereken bir söz değil, dönemin toplumsal dünyasına açılan bir tarihsel kaynak hâline geliyor.
İkinci bölümde mesele “ilhâd” kavramına taşınıyor. Burada söz konusu olan, modern anlamda sistematik bir ateizmden ziyade, doğru inançtan sapma veya dinî kabulleri reddetme olarak değerlendirilen tutumlar. Şeyhler, vaizler, toplumun farklı kesimlerinden kişiler ve dinî kabullere meydan okuduğu düşünülen kimseler üzerinden Özdemir, bu suçlamaların hangi koşullarda ortaya çıktığını araştırıyor. Ancak önemli bir metodolojik sorunla da karşılaşıyor: İlhâdla suçlanan kişilerin kendi seslerine çoğu zaman ulaşılamıyor; onların düşünceleri, kendilerini suçlayanların anlatıları üzerinden kayda geçiyor. Dolayısıyla kitap, belgelerin söyledikleri kadar sustuklarına ve nasıl konuştuklarına da dikkat ediyor.
Üçüncü bölümde “Tanrıbilmezler” ortaya çıkıyor. Bu ifade, dönemin Osmanlı dünyasında yalnızca dinî bir suçlama olarak değil, belirli toplumsal tiplerle ve özellikle eşkıyalık dünyasıyla ilişkilenen dikkat çekici bir adlandırma olarak beliriyor. Celâlî hareketlerinin yarattığı toplumsal ve siyasal karmaşa içinde “Tanrıbilmez” ya da “Tanrıtanımaz” olarak anılan kişiler, inançsızlık ile şiddet, başkaldırı ve devlet otoritesine meydan okuma arasındaki ilişkinin araştırılmasına imkân veriyor. Özdemir, bu örneklerden hareketle inançsızlığın yalnızca düşünsel bir pozisyon olarak değil, kimi zaman toplumsal düzenin dışına çıkış biçimi olarak da ortaya çıkabileceğini gösteriyor.
Son bölümde ise erken modern Osmanlı toplumuna dışarıdan bakan Avrupalı gözlemcilerin “heretik” ve “ateist” kavramlarıyla kurdukları ilişkiler ele alınıyor. Böylece Osmanlı belgelerinde “mülhid” veya “Tanrıbilmez” olarak görülen kişilerin, Avrupa düşüncesinde nasıl farklı kategoriler altında değerlendirildiği karşılaştırmalı bir perspektifle gündeme geliyor.
Özdemir’in çalışmasının asıl önemi, geçmişte gerçekten “ateistler” bulunup bulunmadığını kanıtlamaya çalışmasından çok, inançsızlık fikrinin hangi toplumsal, hukuki ve siyasal koşullarda görünür hâle geldiğini araştırmasında yatıyor. Devlet arşivlerinin resmî ve çoğu zaman suçlayıcı diliyle gündelik hayatın daha doğrudan izlerini taşıyan mahkeme kayıtlarını birlikte okuyarak, kutsala sövgüden ilhâda, oradan “Tanrıbilmez” figürüne uzanan bir zihniyet dünyasının izlerini sürüyor. Böylece Osmanlı toplumunu yalnızca inananlardan ve resmî dinî kabullerden oluşan yekpare bir yapı olarak görmek yerine, kutsallıkla çatışan, onu sorgulayan, ihlal eden veya reddeden insanların da bulunduğu karmaşık bir toplumsal alan olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.
Erkin Özdemir — Erken Modern Osmanlılarda İnançsızlığın Tarih Öncesi: Kutsala Sövgü, İlhâd ve Tanrıbilmezler
• İletişim Yayınları
Tarih • 214 sayfa • 2026

