Barış Aydın — Sosyalizmin Definesini Aramak (2026)

Ernst Bloch ile Hikmet Kıvılcımlı’yı ortak bir düşünsel hatta buluşturarak sosyalizmi yalnızca ekonomik ya da siyasal bir teori olarak değil, tarihsel, kültürel ve hatta dinsel katmanlarıyla birlikte yeniden düşünmeye açıyor. Barış Aydın, bu iki düşünürün farklı coğrafyalarda geliştirdiği fikirleri karşılaştırırken, onların ortak bir arayışta buluştuğunu gösteriyor: sosyalizmin köklerini geçmişte, geleneklerde ve insanlığın kolektif hafızasında aramak.

‘Sosyalizmin Definesini Aramak’, Bloch’un umut, ütopya ve “henüz olmamış olan” fikri etrafında kurduğu ontolojiyi merkeze alarak başlıyor. Ona göre insanlık, sürekli olarak daha iyi bir dünyaya yönelen bir arzu ve eksiklik duygusuyla hareket ediyor; sanat, din ve kültürel miras da bu ütopyacı enerjinin taşıyıcısı oluyor. Bu çerçevede din ve gelenek, gerici kalıntılar değil, devrimci dönüşümün potansiyel kaynakları olarak yeniden değerlendiriliyor.

İkinci bölümde Kıvılcımlı’nın düşüncesi üzerinden Türkiye’ye özgü bir sosyalizm arayışı öne çıkıyor. Kıvılcımlı, tarih tezleriyle Osmanlı’dan İslam’a uzanan geniş bir tarihsel birikimi sosyalist dönüşüm açısından yeniden yorumluyor ve yerli dinamiklerle evrensel sosyalizm arasında bir köprü kuruyor. Onun yaklaşımı, sosyalizmin yalnızca dışarıdan ithal edilecek bir model olmadığını, yerel tarih ve kültür içinde de filizlenebileceğini savunuyor.

Son bölümde ise iki düşünür arasındaki paralellikler ve ayrımlar derinleştiriliyor. Kolektif eyleme duyulan inanç, devrimci romantizm, dinin dönüştürücü potansiyeli ve kültürel mirasın rolü gibi başlıklar etrafında ortak bir zemin kuruluyor. Kitap, farklı geleneklerden beslenen bu iki düşünürün aslında aynı soruya yanıt aradığını gösteriyor: İnsanlık, geçmişin birikimini kullanarak nasıl özgürleşebilir?

Sonuç olarak eser, sosyalizmi yalnızca geleceğe ait bir proje değil, geçmişin içinde saklı bir “define” olarak kavrıyor ve bu defineyi açığa çıkaracak gücün insanın kolektif iradesinde yattığını savunuyor.”

Barış Aydın — Sosyalizmin Definesini Aramak: Ernst Bloch ve Hikmet Kıvılcımlı’da Sosyalizm, Din, Kültür ve Gelenek
• İletişim Yayınları
Siyaset • 295 sayfa • 2026

Ümit Hassan — Türklerin Tarihi (2026)

‘Türklerin Tarihi: Açıklamalı Bir Kronoloji’, Ümit Hassan’ın Türk tarihine alışılmış anlatıların dışından yaklaşan özgün bir çalışması olarak öne çıkıyor. Eser, MÖ 800’de İskitler ile başlayan ve İlhanlı hükümdarı İlhan Abu Said Han’ın (veya yaygın adıyla Ebu Said Bahadır Han) ölümüyle sonlanan geniş bir zaman dilimini kronolojik bir çerçeve içinde ele alıyor. Ancak bu kronoloji, yalnızca tarihsel olayların sıralanmasından ibaret kalmıyor; belirli kırılma noktaları üzerinden Türk topluluklarının devletleşme sürecini anlamaya çalışan bir düşünsel harita sunuyor.

Kitap, klasik tarih yazımında sıkça görülen hanedan, lider ya da büyük olay merkezli yaklaşımı bilinçli biçimde geri plana itiyor. Bunun yerine tarihsel süreci iktisadi, coğrafi ve toplumsal dinamikler içinde değerlendiren bir bakış geliştiriyor. Bu yönüyle eser, Türk tarihini tekil başarı hikâyeleri üzerinden değil, daha geniş bir bağlam içinde, farklı etkenlerin kesişimiyle şekillenen bir süreç olarak okuyor. Kronolojinin akışı içinde yer alan kısa yorumlar da bu çerçeveyi derinleştirerek, okuru yalnızca bilgiyle değil, yorumla da buluşturuyor.

Çalışmanın önemli bir yönü, Osmanlı öncesi döneme odaklanarak, sonraki tarihsel gelişmeleri hazırlayan koşulları görünür kılması. Özellikle Osmanlı’ya giden yolun hangi tarihsel dinamikler içinde şekillendiğini göstermek, kitabın temel amaçlarından biri. Bu tercih, kronolojiyi yalnızca geçmişin kaydı olmaktan çıkarıp, sonraki tarihsel yapıların nasıl ortaya çıktığını anlamaya yönelik bir araç haline getiriyor.

Eserin arka planında, İbn Haldun’un toplumsal yapı ve iktidar ilişkilerine dair yaklaşımı ile Zeki Velidi Togan’ın Türk tarihine dair kurucu çalışmaları hissediliyor. Ancak Hassan, bu etkileri tekrar etmek yerine, onları kendi tarihsel yorumuna dâhil ederek özgün bir sentez kuruyor.

Sonuç olarak kitap, Türk tarihini kronolojik bir dizin olmaktan çıkarıp, çok katmanlı bir analiz alanına dönüştürüyor. Okura yalnızca “ne oldu” sorusunun değil, “nasıl ve neden oldu” sorularının da peşinden gitmesi gerektiğini hatırlatan hem rehber hem de düşünsel bir çerçeve sunuyor.

Ümit Hassan — Türklerin Tarihi: Açıklamalı Bir Kronoloji
• İletişim Yayınları
Tarih • 236 sayfa • 2026

Hannah Proctor — Tükenmişlik (2026)

Hannah Proctor’un bu çalışması, politik mücadelelerin yalnızca ideolojik ve tarihsel sonuçlarını değil, bu süreçlerin bireyler üzerinde yarattığı duygusal yıkımı da merkeze alıyor. Kitap, yenilgi sonrası ortaya çıkan tükenmişlik hâlinin çoğu zaman görünmez kılındığını ve hatta mücadele içindeki kişiler tarafından küçümsendiğini ortaya koyuyor.

Proctor, siyasi yenilgiyi yalnızca bir strateji ya da örgütlenme sorunu olarak değil, aynı zamanda derin bir duygusal deneyim olarak ele alıyor. Bu bağlamda tükenmişlik, bireysel bir zayıflık değil; kolektif mücadelelerin kaçınılmaz bir sonucu olarak yorumlanıyor. Umut, inanç ve adanmışlıkla yürütülen politik süreçlerin başarısızlıkla sonuçlanması, aktivistlerde hayal kırıklığı, yorgunluk ve yön kaybı gibi duygular yaratıyor.

‘Tükenmişlik’ (‘Burnout’), tarihsel örnekler üzerinden bu duygusal deneyimi somutlaştırıyor. Paris Komünü sonrası sürgüne gönderilen devrimcilerden, Ekim Devrimi’nden sonra soluğu sanatoryumlarda alan yorgun düşmüş Bolşeviklere kadar pek çok örnek, politik yenilginin psikolojik sonuçlarını gözler önüne seriyor. Bu örnekler, mücadele edenlerin yalnızca dış baskılarla değil, içsel çöküşlerle de karşı karşıya kaldığını gösteriyor.

Proctor’un temel iddiası, politik hareketlerin sürdürülebilirliği için bu duygusal boyutun ciddiye alınması gerektiği. Tükenmişliği görmezden gelmek yerine anlamak ve onunla baş etme yolları geliştirmek, gelecekteki mücadelelerin daha sağlıklı bir zeminde ilerlemesi için kritik bir önem taşıyor.

Kitap, politik yenilgiye farklı bir açıdan bakarak, mücadelelerin görünmeyen duygusal maliyetini açığa çıkarıyor. Aktivizm, direniş ve kolektif eylem üzerine düşünen herkes için, tükenmişliğin yalnızca bir son değil, aynı zamanda yeniden düşünme ve toparlanma imkânı sunduğunu hatırlatan derinlikli bir çalışma sunuyor.

Hannah Proctor — Tükenmişlik: Siyasi Yenilginin Duygusal Deneyimi
Çeviren: Zeynep Şarlak • İletişim Yayınları
Siyaset • 328 sayfa • 2026

Vladimir Hamed-Troyansky — Muhacirler İmparatorluğu (2026)

Vladimir Hamed-Troyansky’nin bu çalışması, 19. yüzyıl ortalarından I. Dünya Savaşı’na uzanan dönemde Osmanlı İmparatorluğu’na yönelen kitlesel göçleri merkeze alarak, geç Osmanlı tarihini yeniden yorumluyor. Kitap, özellikle Kuzey Kafkasya’dan gelen Müslüman muhacirlerin deneyimleri üzerinden, göçün yalnızca insani bir kriz değil, aynı zamanda siyasal, ekonomik ve toplumsal dönüşümleri tetikleyen bir süreç olduğunu ortaya koyuyor.

Eserin temel iddialarından biri, Osmanlı İmparatorluğu’nun modern anlamda bir “mülteci rejimi”ni, uluslararası kurumların ortaya çıkışından çok önce geliştirmiş olması. Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler gibi yapıların henüz mevcut olmadığı bir dönemde Osmanlı yönetimi, muhacirlerin iskânı, korunması ve topluma entegre edilmesi konusunda kapsamlı politikalar oluşturdu. Bu durum, devletin sorumluluklarına ve mültecilerin haklarına dair erken bir çerçeve sundu.

‘Muhacirler İmparatorluğu’ (‘Empire of Refugees’), yaklaşık bir milyon Kuzey Kafkasyalı Müslümanın imparatorluk topraklarına yerleştirilmesinin çok yönlü etkilerini inceliyor. Bir yandan bu göçler, tarımın genişlemesi ve yeni yerleşimlerin kurulmasıyla bölgesel ekonomileri canlandırıyor; diğer yandan ise toprak paylaşımı ve kaynak kullanımı üzerinden gerilimleri artırıyor. Bu süreç, farklı etnik ve mezhepsel gruplar arasında zaman zaman çatışmalara da zemin hazırlıyor.

Hamed-Troyansky, göç olgusunu yalnızca devlet politikaları üzerinden değil, muhacirlerin kendi deneyimleri üzerinden de ele alıyor. Yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya yaklaşımları birleştirerek, yerinden edilmenin bireyler ve topluluklar üzerindeki etkilerini görünür kılıyor. Böylece göç, yalnızca sayısal bir hareket değil; kimlik, aidiyet ve hayatta kalma mücadelesi olarak resmediliyor.

Eser ayrıca, Osmanlı ve Rus imparatorlukları arasındaki sınırların bu kitlesel hareketlilikle nasıl yeniden şekillendiğini gösteriyor. Göç, yalnızca demografik yapıyı değil, aynı zamanda jeopolitik dengeleri de değiştiriyor. Bu bağlamda kitap, modern Ortadoğu’daki mülteci yerleştirme pratiklerinin tarihsel kökenlerini izleyerek, günümüz göç krizlerini anlamak için güçlü bir tarihsel perspektif sunuyor.

‘Muhacirler İmparatorluğu’, Osmanlı İmparatorluğu’nu bir “muhacirler imparatorluğu” olarak kavramsallaştırarak, göçün tarihsel rolünü yeniden düşünmeye çağırıyor. Hem arşivsel derinliği hem de çok katmanlı analiziyle, mültecilik tarihine ve Osmanlı çalışmalarına önemli bir katkı sağlıyor.

Vladimir Hamed-Troyansky — Muhacirler İmparatorluğu: Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde Kuzey Kafkasyalı Müslümanlar
Çeviren: Renan Akman • İletişim Yayınları
Tarih • 416 sayfa • 2026

Sibel Bekiroğlu — İhlâl Sanatı (2026)

Sibel Bekiroğlu’nun ‘İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat’ adlı çalışması, yüksek güvenlikli hapishanelerde kurulan mutlak kontrol düzeninin, göründüğü kadar kusursuz ve kapalı olmadığını ortaya koyuyor. Kitap, tecrit mimarisinin yarattığı katı disiplin, sürekli gözetim ve bedensel denetim altında şekillenen yaşamın, aynı zamanda bu düzeni aşındıran küçük ama anlamlı çatlaklar barındırdığını gösteriyor.

Eserde hapishane, yalnızca bir kapatma mekânı olarak değil, aynı zamanda iktidarın en yoğun biçimde işlediği bir alan olarak ele alınıyor. Ancak bu yoğun denetim, paradoksal biçimde, mahpusların hareket edebileceği dar ama etkili boşluklar da yaratıyor. Bekiroğlu, bu boşluklarda filizlenen gündelik pratikleri “ihlâl sanatı” olarak kavramsallaştırıyor ve mahpusların yaratıcılıkla geliştirdiği bu pratiklerin, kontrol rejimine karşı sessiz bir direnç biçimi olduğunu vurguluyor.

Kitapta, bu “ihlâl sanatı”nı somut örneklerle çeşitleniyor. Bazen leğenden basketbol potası yapmak, bazen buğulanmış cama iki kelime yazı yazmak gibi çok çeşitli yöntemlerle icra edilen bu sanat, mahpusların kendi yaşam alanlarını yeniden anlamlandırma çabasını yansıtıyor. Okuma sanatı, spor ve sağlıklı yaşam sanatı, iletişim sanatı, beslenme sanatları, elişi sanatları gibi etkinlikler, mahpusların yalnızca ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde, öznenin kendini koruma ve yeniden kurma yolları olarak ortaya çıkıyor.

Eser aynı zamanda Türkiye’de yüksek güvenlikli hapishane sisteminin tarihsel dönüşümüne de ışık tutuyor. Giderek sertleşen tecrit politikalarının, mahpusların yaşamını nasıl daralttığını gösterirken, bu daralmaya karşı gelişen direniş biçimlerini de görünür kılıyor. Böylece kitap, baskının artışı ile yaratıcılığın ve dayanışmanın güçlenmesi arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor.

Özetle ‘İhlâl Sanatı’, görünmez ve sessiz kalan gündelik direniş pratiklerini merkeze alarak, kapatılma deneyiminin tek boyutlu olmadığını ortaya koyuyor. Mahpusların, en sınırlı koşullarda bile yaşamı yeniden kurma çabalarını izleyerek, kontrol ile özgürlük arasındaki ince ve kırılgan sınırı derinlikli bir biçimde düşünmeye davet ediyor.

Sibel Bekiroğlu — İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat
• İletişim Yayınları
Sosyoloji • 223 sayfa • 2026

Güneş Duru — Geçmişle Diyaloglar (2026)

‘Geçmişle Diyaloglar: Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek’, arkeolojiyi yalnızca geçmişi ortaya çıkaran nesnel bir bilim olarak değil, geçmişle kurduğumuz ilişkinin kendisini şekillendiren düşünsel ve politik bir pratik olarak yeniden ele alıyor. Güneş Duru, geçmişin sabit ve tamamlanmış bir gerçeklik olmadığını; aksine bugünün bilgi anlayışı, ideolojik yönelimleri ve etik sınırları içinde sürekli yeniden kurulduğunu vurguluyor.

Kitap, arkeolojinin Batı’daki kuramsal kökenlerinden başlayarak Türkiye’deki kurumsallaşma sürecine uzanan geniş bir tarihsel çerçeve sunuyor. Bu süreçte yalnızca teorik yaklaşımlar ve yöntemler değil, aynı zamanda arkeolojik bilginin nasıl üretildiği, hangi koşullarda meşrulaştırıldığı ve hangi seslerin dışarıda bırakıldığı sorgulanıyor. Duru, böylece arkeolojiyi tarafsız bir bilgi üretimi olarak değil, güç ilişkileri ve toplumsal bağlamlar içinde şekillenen bir alan olarak yorumluyor.

Eserin dikkat çeken yönlerinden biri, akademik analiz ile kişisel deneyimi bir araya getirmesi. Yazar, saha çalışmalarından ve mesleki tanıklıklarından hareketle, arkeolojinin yalnızca teorik değil aynı zamanda deneyimsel ve öznel bir yönü olduğunu gösteriyor. Bu yaklaşım, bilimin tek sesli ve mutlak bir anlatı olmadığı; farklı perspektifler ve deneyimlerle zenginleşen çoğul bir pratik olduğu fikrini öne çıkarıyor.

Kitap aynı zamanda okuru, geçmişi yalnızca öğrenilecek bir bilgi alanı olarak değil, üzerine düşünülmesi ve yeniden yorumlanması gereken bir ilişki biçimi olarak görmeye davet ediyor. Arkeoloji, bu bağlamda kazı alanlarından akademik tartışmalara uzanan çok katmanlı bir düşünme pratiğine dönüşüyor.

Genel olarak eser, arkeolojinin sınırlarını genişleterek onu eleştirel, çok sesli ve sorgulayıcı bir alan olarak yeniden konumlandırıyor; geçmişi anlamanın aynı zamanda bugünü ve bilgi üretim süreçlerini sorgulamak anlamına geldiğini ortaya koyuyor.

Güneş Duru — Geçmişle Diyaloglar: Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek
• İletişim Yayınları
Arkeoloji • 304 sayfa • 2026

Lionel Obadia — Spiritüellik (2026)

Bu kitap, çağdaş dünyada giderek daha sık kullanılan “spiritüellik” kavramını tarihsel, sosyolojik ve kültürel bir perspektifle inceleyen bir çalışmadır. Lionel Obadia, bu kavramın tek bir sabit anlamı olmadığını; aksine farklı dönemlerde, kültürlerde ve disiplinlerde değişen anlamlar kazanan esnek bir düşünsel alan olduğunu savunuyor. ‘Spiritüellik’ (‘La spiritualité’), spiritüelliğin yalnızca dinle sınırlı bir olgu olmadığını, aynı zamanda toplumsal dönüşümler, kültürel değişimler ve bireysel arayışlarla şekillenen dinamik bir kavram olduğunu gösteriyor.

İlk bölümde Obadia, “spiritüellik” kavramının günümüzde aşırı kullanılan bir terim hâline geldiğini belirtiyor ve kavramın tanım alanını tartışıyor. Spiritüelliğin mistisizm, büyü ya da geleneksel din ile aynı şey olmadığını vurgulayarak bu kategoriler arasındaki farkları analiz ediyor. Ona göre spiritüellik bazen dinsel geleneklerin dışında gelişen bir bilgelik arayışı olarak ortaya çıkarken, bazen de kutsallık ve bireysel deneyim üzerine kurulu yeni bir anlam alanı oluşturuyor. Bu nedenle kavram, akademik dünyada kimi zaman “alt-din”, kimi zaman din karşıtı ya da sözde-din gibi farklı biçimlerde yorumlanıyor.

İkinci bölüm spiritüelliğin tarihsel kökenlerine odaklanıyor. Obadia, kavramın başlangıçta teolojik bağlamda ortaya çıktığını, ancak zamanla psikoloji ve sosyal bilimlerin etkisiyle daha seküler bir çerçeveye taşındığını anlatıyor. Bu süreçte spiritüellik, bireysel iç deneyim, kişisel gelişim ve anlam arayışı gibi temalarla ilişkilendirilmeye başlanıyor. Bununla birlikte yazar, spiritüelliğin ölçülmesi ve tanımlanması konusunda akademik dünyada önemli tartışmalar bulunduğunu da vurguluyor.

Üçüncü bölümde spiritüellik, modern toplumların dönüşümüyle bağlantılı bir sosyolojik olgu olarak ele alınıyor. Obadia, spiritüelliğin kimi zaman dinin zayıfladığı bir çağda yeni bir anlam arayışı olarak ortaya çıktığını, kimi zaman da dinin farklı bir biçimde yeniden yorumlanması anlamına geldiğini söylüyor. “Spiritüel ama dindar olmayanlar” olarak tanımlanan bireylerin çoğalması, bu dönüşümün önemli göstergelerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Dördüncü bölüm spiritüelliğin kültürel ve coğrafi yayılımını inceliyor. Yazar, özellikle Doğu kültürlerinin Batı’da “spiritüel” olarak idealize edilmesini ve yoga, meditasyon gibi uygulamaların küresel ölçekte yayılmasını tartışıyor. Aynı zamanda dijital teknolojilerle birlikte ortaya çıkan yeni spiritüel pratiklerin de modern kültürde önemli bir yer kazandığını gösteriyor.

Son bölümde ise spiritüelliğin günümüzde ekonomi, sağlık ve gündelik yaşam alanlarıyla nasıl iç içe geçtiği ele alınıyor. Şirket yönetimi, kişisel gelişim, esenlik ekonomisi ve ekolojik hareketler gibi alanlarda spiritüel söylemlerin yaygınlaştığı belirtiliyor. Bu bağlamda “homo spiritualis” olarak tanımlanabilecek yeni bir insan idealinin ortaya çıktığı ileri sürülüyor.

Genel olarak kitap, spiritüelliği sabit bir inanç sistemi olarak değil; tarihsel olarak değişen, farklı disiplinler ve kültürler içinde yeniden şekillenen bir anlam ve pratikler alanı olarak yorumluyor. Obadia’ya göre spiritüellik, modern dünyada insanların anlam arayışını ifade eden önemli bir kavram hâline gelmiş olsa da, bu kavramın neyi ifade ettiği ancak tarihsel bağlamları ve toplumsal dönüşümleri birlikte inceleyerek anlaşılabiliyor.

Lionel Obadia — Spiritüellik
Çeviren: Melike Işık • İletişim Yayınları
İnceleme • 141 sayfa • 2026

Esat Âdil Müstecaplıoğlu — Demokrasi, Sınıf, Halkçılık, Sosyalizm (2026)

‘Demokrasi, Sınıf, Halkçılık, Sosyalizm (1933-1951)’, Türkiye’de sosyalist düşüncenin erken ve çoğu zaman gözden kaçmış bir damarını görünür kılan önemli bir derleme. Türkiye sosyalizminin kadri bilinmemiş bir şahsiyetine saygı duruşu niteliğinde olan kitap, Esat Âdil Müstecaplıoğlu’nun 1933 ile 1951 yılları arasında kaleme aldığı metinlerden oluşan bir seçki aracılığıyla onun siyasal düşüncesini ve Türkiye toplumuna dair değerlendirmelerini bir araya getiriyor. Bu metinler yalnızca bir düşünürün fikirlerini değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in erken döneminde demokrasi, sınıf ve halk kavramlarının nasıl tartışıldığını da ortaya koyuyor.

Esat Âdil’in düşünsel özgünlüğü, Türkiye’de sosyalizmi tek bir gelenek içinde düşünmemesinde yatıyor. O, Türkiye Komünist Partisi (TKP) çevresinde şekillenen ana akımın dışında farklı bir sosyalist çizgi arayışı geliştiriyor. 1946’da kurduğu Türkiye Sosyalist Partisi (TSP) bu arayışın ifadesi oluyor. Bu girişim, sosyalizmi Türkiye’nin toplumsal gerçekliğiyle ilişkilendirme çabasının bir parçası olarak öne çıkıyor. Esat Âdil, demokrasi ile sosyal adalet arasındaki bağa dikkat çekiyor ve halkçılığı yalnızca bir slogan değil, toplumsal eşitsizliklere karşı somut bir siyasal tutum olarak yorumluyor.

Yerel eşraf kökenli ve iyi eğitim almış bir aydın olan Esat Âdil’in düşüncesinin merkezinde toplumdaki derin sınıfsal uçurum yer alıyordu. Türkiye’de halkın farklı kesimleri arasında gözlemlediği yaşam ve duygu dünyası farkı onu derinden etkiliyordu. Bu eşitsizliği yalnızca ekonomik bir sorun olarak değil, aynı zamanda insani bir mesele olarak görüyordu. Yazılarında halkın yaşam koşullarını, demokrasi talebini ve sosyal adalet arayışını bir arada düşünüyordu.

Bu kitap, Türkiye sosyalizminin erken dönemine farklı bir perspektiften bakma imkânı sunuyor. Aynı zamanda uzun süre yeterince hatırlanmamış bir düşünürün fikirlerini yeniden gündeme taşıyor. Kitap, Esat Âdil’in entelektüel mirasını görünür kılarken Türkiye’de demokrasi ve sosyalizm tartışmalarının tarihine de önemli bir katkı sunuyor.

Esat Âdil Müstecaplıoğlu — Demokrasi, Sınıf, Halkçılık, Sosyalizm (1933-1951)
Yayına hazırlayan: Özgür Gökmen • İletişim Yayınları
Siyaset • 839 sayfa • 2026

Paul Christopher Anderson — Amerikan İç Savaşı’nın Kısa Tarihi (2026)

Paul Christopher Anderson’ın bu kitabı, Amerikan İç Savaşı’nın nedenlerini, gelişimini ve sonuçlarını kısa fakat bütünlüklü bir anlatı içinde açıklıyor. Anderson, savaşın kökenlerini Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşundan itibaren büyüyen ekonomik, siyasal ve toplumsal ayrılıklar içinde değerlendiriyor. Özellikle kölelik meselesi Kuzey ve Güney eyaletleri arasında derin bir gerilim yaratmıştı. Kuzey’de sanayi ve ücretli emek düzeni güç kazanırken Güney ekonomisi büyük ölçüde köle emeğine dayanan plantasyon sistemi üzerine kurulmuştu. Bu farklı ekonomik yapıların siyasal temsil ve eyalet hakları tartışmalarıyla birleşmesi giderek sertleşen bir kriz doğuruyordu. Anderson, Abraham Lincoln’ün başkan seçilmesinin ardından Güney eyaletlerinin Birlik’ten ayrıldığını ve Konfederasyon’u kurduğunu anlatarak savaşın patlak verdiği süreci açıklıyor.

‘Amerikan İç Savaşı’nın Kısa Tarihi’ (‘A Short History of the American Civil War’) savaşın askerî gelişimini de ana hatlarıyla takip ediyor. Anderson, savaşın ilk yıllarında Güney ordularının önemli başarılar kazandığını, ancak Kuzey’in daha büyük nüfus, sanayi kapasitesi ve lojistik gücü sayesinde zamanla üstünlüğü ele geçirdiğini anlatıyor. Gettysburg ve Vicksburg gibi dönüm noktası sayılan muharebeler savaşın gidişatını değiştirdi. Aynı süreçte Abraham Lincoln köleliği kaldırmayı hedefleyen politikalar geliştirdi ve 1863’te yayımlanan Özgürlük Bildirgesi savaşın siyasal anlamını genişletti. Böylece çatışma yalnızca Birliği koruma mücadelesi olmaktan çıkıp ve köleliğin sona erdirilmesiyle bağlantılı bir dönüşüm sürecine dönüştü.

Anderson kitabın son bölümünde savaşın sonuçlarını ve uzun vadeli etkilerini değerlendiriyor. 1865’te Konfederasyon’un yenilgisiyle Birlik yeniden kuruldu ve kölelik anayasal olarak kaldırıldı. Ancak savaşın ardından gelen Yeniden Yapılanma dönemi Güney toplumunda derin siyasi ve sosyal sorunlar yarattı. Irk eşitliği meselesi ve federal otoritenin rolü üzerine tartışmalar uzun süre devam etti. Anderson bütün bu gelişmeleri açık ve kronolojik bir anlatı içinde sunarak Amerikan İç Savaşı’nın hem askerî hem de toplumsal boyutlarını anlamayı kolaylaştırıyor. Bu nedenle eser, savaşın nedenlerini ve sonuçlarını kısa fakat kapsamlı biçimde öğrenmek isteyen okurlar için önemli bir giriş çalışması olarak öne çıkıyor.

Paul Christopher Anderson — Amerikan İç Savaşı’nın Kısa Tarihi
Çeviren: Turgay Sivrikaya • İletişim Yayınları
Tarih • 343 sayfa • 2026

Rahel Jaeggi — Yabancılaşma (2026)

Rahel Jaeggi’nin bu kitabı, modern toplumda yabancılaşma kavramının hâlâ geçerli olup olmadığını yeniden tartışıyor. Jaeggi, özellikle Karl Marx’tan miras kalan ve bugünlerde demode olduğu söylenen yabancılaşma düşüncesinin günümüz kapitalist toplumunu anlamak için hâlâ güçlü bir tanımlama olduğunu söylüyor. ‘Yabancılaşma: Toplumsal Felsefi Bir Sorunun Güncelliği Üzerine’ (‘Entfremdung: Zur Aktualität eines sozialphilosophischen Problems’), yabancılaşmayı yalnızca ekonomik bir sorun olarak değil, bireyin kendi hayatıyla kurduğu ilişkinin bozulması olarak ele alıyor.

Jaeggi’ye göre yabancılaşma, insanın kendi eylemleri, arzuları ve yaşam biçimi üzerinde gerçek bir sahiplik hissi kuramaması durumunda ortaya çıkıyor. İnsanlar hayatlarını sürdürüyor gibi görünse de aslında kendi yaşamlarına dışarıdan bakıyormuş gibi hissedebiliyor. Bu durum yalnızca iş hayatında değil, gündelik ilişkilerde, tüketim alışkanlıklarında ve kimlik kurma süreçlerinde de ortaya çıkıyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, yabancılaşmayı romantik bir “özünü kaybetme” anlatısına indirgemeden yeniden tanımlaması oluyor. Jaeggi, insanların değişmez bir “öz”e sahip olduğu fikrine mesafeli duruyor. Bunun yerine yabancılaşmayı, bireyin yaşam pratikleriyle kurduğu ilişkinin başarısız veya işlevsiz hale gelmesi olarak yorumluyor. Yani sorun, insanların gerçek özlerinden kopması değil; yaşam biçimlerinin kendileri için anlamlı ve sahiplenilebilir olmaması oluyor.

Jaeggi ayrıca yabancılaşmayı yalnızca bireysel bir psikolojik sorun olarak görmüyor. Bu durumun toplumsal kurumlar, ekonomik düzen ve kültürel normlarla yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor. Kapitalist üretim biçimleri, bürokratik kurumlar ve standartlaşmış yaşam modelleri insanların kendi faaliyetleri üzerinde kontrol kurmasını zorlaştırabiliyor.

Sonuç olarak bu kitap, yabancılaşmayı geçmişte kalmış bir eleştiri olarak değil, modern toplumun temel sorunlarından biri olarak yeniden yorumluyor. Jaeggi, özgür bir yaşamın ancak insanların kendi pratiklerini gerçekten sahiplenebildiği ve anlamlı bulabildiği koşullar altında mümkün olduğunu savunarak sosyal felsefede yabancılaşma kavramını güncel bir tartışma haline getiriyor.

Rahel Jaeggi — Yabancılaşma: Toplumsal Felsefi Bir Sorunun Güncelliği Üzerine
Çeviren: Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Siyaset • 334 sayfa • 2026