Aybars Yanık — Zalimin Zulmü Varsa (2026)

Aybars Yanık, ‘Zalimin Zulmü Varsa’ adlı çalışmasında popülizmi yalnızca seçimler, partiler ya da liderler üzerinden açıklayan yaklaşımların yetersiz kaldığını savunuyor. Yazara göre popülizm, sadece siyasal kurumlarda değil, gündelik hayatta, dizilerde, filmlerde ve dijital kültürde de üretiliyor. Bu nedenle kitabın odağında “hissedilen popülizm” yer alıyor. Yanık, insanların siyasal dünyayı nasıl algıladığını anlamak için popüler kültürde dolaşıma giren kahraman, anti-kahraman ve kurtarıcı figürlerine bakmanın gerekli olduğunu gösteriyor.

Kitap ilk olarak popülizm kavramının etrafındaki tartışmaları ele alıyor. Popülizmin çoğu zaman yalnızca olumsuz bir siyasal sapma gibi değerlendirildiğini, bu yüzden toplumsal karşılığının yeterince anlaşılamadığını ileri sürüyor. Kavramın tanımı üzerindeki anlaşmazlıkları inceleyen yazar, popülizmi yalnızca siyasal elitlerin diliyle değil, toplumun duygusal ve kültürel deneyimleriyle birlikte düşünmek gerektiğini söylüyor. Böylece popülizmin neden geniş kitlelerde karşılık bulduğunu açıklamaya çalışıyor.

Eserin merkezinde popüler kültür ile siyaset arasındaki ilişki yer alıyor. Yanık, özellikle çatışma üzerine kurulu antagonist siyasal mantığın popüler anlatılarda nasıl görünür hâle geldiğini inceliyor. Bu mantıkta toplum “biz” ve “onlar” şeklinde iki karşıt kampa ayrılıyor. Adalet talebi ise çoğu zaman hukuki süreçlerden çok intikam duygusuyla birleşiyor. Dizilerde ve filmlerde ortaya çıkan anti-kahraman figürleri, tam da bu noktada önem kazanıyor. Sistem tarafından dışlanmış ya da mağdur edilmiş karakterler, kuralları ihlal ederek adalet dağıtan kişiler olarak sunuluyor. Böylece seyirci, kurumsal çözümler yerine bireysel hesaplaşmalara yönelen bir adalet anlayışıyla karşılaşıyor.

Yazar, Şahsiyet ve Joker gibi örnekler üzerinden toplumun vicdanı rolüne soyunan karakterleri değerlendiriyor. Bu figürler, mevcut düzene yönelik öfkeyi temsil ediyor ve geniş kitlelerin biriken memnuniyetsizliğini görünür kılıyor. Onların cazibesi, yalnızca isyan etmelerinden değil, susturulmuş ya da dikkate alınmamış kesimlerin sesi olarak algılanmalarından kaynaklanıyor. Kitap, popüler kültürdeki bu anlatıların siyasal alandaki eğilimlerle güçlü bağlar kurduğunu ortaya koyuyor.

Son bölümde Aybars Yanık, bu tartışmayı Türkiye bağlamına taşıyor. Özellikle Sedat Peker fenomeni üzerinden, toplumun neden kurtarıcı ya da kahraman figürlere yöneldiğini sorguluyor. Siyasal temsil mekanizmalarına duyulan güvensizliğin arttığı dönemlerde, bazı kişiler baskı altında kaldığını düşünen toplumsal kesimlerin sözcüsü olarak görülüyor. Kitaba göre bu durum, modern siyasetin giderek daha fazla semboller, performanslar ve duygular üzerinden işlediğini gösteriyor.

‘Zalimin Zulmü Varsa’, popülizmi yalnızca siyaset biliminin sınırları içinde ele almak yerine kültürel imgeler, anlatılar ve duygular üzerinden yorumlayan özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor. Aybars Yanık, adalet arayışı ile intikam arzusu arasındaki gerilimi görünür kılarken, günümüz toplumlarının neden sürekli yeni kahramanlar üretmeye ihtiyaç duyduğunu da tartışıyor. Bu yönüyle kitap, popüler kültürün siyasal hayatı nasıl şekillendirdiğini anlamak isteyenler için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Aybars Yanık — Zalimin Zulmü Varsa: Popüler Kültür ve Siyaset
• İletişim Yayınları
Siyaset • 159 sayfa • 2026

Kolektif — Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı (2026)

‘Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı’, Türkiye’de uzun yıllardır süren Kemalizm ve post-Kemalizm tartışmalarını yeni bir aşamaya taşıyan kolektif bir çalışma. Derleme, Kemalizme yönelik eleştirilerin bütünüyle geçersizleştiğini savunmuyor; aksine bu eleştirilerin eksik, indirgemeci ya da genelleyici yanlarını sorgulayarak daha derinlikli bir değerlendirme zemini kuruyor. Böylece kitap, Kemalizmi savunmak ile onu kategorik biçimde reddetmek arasındaki kutuplaşmayı aşmayı hedefleyen bir “eleştirinin eleştirisi” girişimi niteliğinde.

Eserin temel kavramı olan post-post-Kemalizm, Cumhuriyet tarihini yalnızca Kemalist ya da post-Kemalist merceklerden okumaya karşı çıkıyor. Yazarlara göre Türkiye’nin siyasal ve toplumsal deneyimi, bu iki yaklaşımın sınırlarını aşan daha çoğulcu ve karmaşık analizlere ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle kitap, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni düşünme biçimlerinin mümkün olup olmadığını sorguluyor. Amaç geçmişe dönük kesin hükümler vermekten çok, Cumhuriyet mirasının farklı yönlerini yeniden değerlendirecek eleştirel bir çerçeve oluşturuyor.

Derlemede yer alan makaleler, bu tartışmayı farklı alanlara taşıyor. Sol Kemalizmin tarihsel çelişkileri, devletçilik anlayışının toplumsal ve siyasal sonuçları, sivil Atatürkçülük olgusu, toplumsal cinsiyet rejimi ve feminist tarih yazımı gibi başlıklar Kemalizmin yalnızca bir siyasal ideoloji değil, geniş bir toplumsal deneyim olarak incelenmesini sağlıyor. Böylece Cumhuriyet’in modernleşme projesinin hem özgürleştirici hem de sınırlandırıcı yönleri birlikte ele alınıyor.

Kitapta özellikle Kürt meselesi ve demokrasi tartışmaları önemli bir yer tutuyor. Bazı yazarlar, Kemalizm eleştirilerinin bu alanlarda yeterince derinleşemediğini savunurken, bazıları da post-Kemalist yaklaşımın otoriterlik eleştirisini zaman zaman yüzeyselleştirdiğini öne sürüyor. Bu nedenle eser, Türkiye’de devlet, vatandaşlık ve ulusal kimlik ilişkilerinin yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguluyor. Cumhuriyet tarihinin yalnızca ilerleme ya da baskı anlatılarıyla açıklanamayacak kadar karmaşık olduğunu göstermeye çalışıyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de post-post-Kemalizm kavramının kendisini tartışma konusu hâline getirmesi. Derlemede yer alan bazı metinler bu yaklaşımı desteklerken, bazıları kavramın teorik sınırlarını ve eksiklerini sorguluyor. Böylece eser, ortak bir görüş üretmekten çok canlı bir entelektüel tartışma zemini yaratıyor. Bu yönüyle kitap, Türkiye düşünce hayatında Kemalizm etrafında oluşan yerleşik kalıpları yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Sonuç olarak ‘Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı’, Cumhuriyet tarihini ne kutsayan ne de bütünüyle mahkûm eden bir perspektif geliştiriyor. Kemalizm ile post-Kemalizm arasındaki uzun süreli gerilimi aşmaya çalışırken, demokrasi, çoğulculuk ve eleştirel düşünce ekseninde yeni sorular ortaya atıyor. Eser, Türkiye’nin modernleşme deneyimini daha nüanslı biçimde anlamak isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı.

Özgür Emrah Gürel ve Tanıl Bora’nın derledikleri kitapta onların yanında İlker Aytürk, Özgür Umut Baz, Selin Çağatay, Menderes Çınar, Özgür Sevgi Göral, Ahmet İnsel, Levent Köker, İlkim Okyar, Ömer Turan, Reyhan Ünal ve Kerem Ünüvar’ın katkıları yer alıyor.

Kolektif — Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı: Post-Post-Kemalizm Tartışmaları
Derleyen: Özgür Emrah Gürel, Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Siyaset • 328 sayfa • 2026

Bahadır Türk — Siyasal Düşünceler Tarihi (2026)

Bahadır Türk’ün ‘Siyasal Düşünceler Tarihi’ adlı çalışması, Batı siyasal düşüncesinin Antik Yunan’dan on dokuzuncu yüzyıla uzanan uzun serüvenini, düşünürler merkezli bir çerçevede özetliyor. Kitap, devlet, egemenlik, meşruiyet, özgürlük, hak, adalet ve otorite gibi kavramların ayrıntılı tarihini vermekten çok, bu kavramları şekillendiren isimlerin temel görüşlerini anlaşılır biçimde ortaya koyuyor. Böylece siyasal düşünce tarihini yeni öğrenen okurlar için kapsamlı ama sade bir giriş sunuyor.

Eserin ilk bölümleri Antik Yunan dünyasına odaklanıyor. Presokratikler, Sofistler ve Sokrates ile başlayan tartışma, Platon ve Aristoteles’in siyaset anlayışlarıyla derinleşiyor. Bu bölümde siyasal topluluğun nasıl kurulacağı, erdemli yaşamın ne olduğu ve yönetimin hangi ilkelere dayanması gerektiği gibi sorular öne çıkıyor. Yazar, Batı siyasal düşüncesinin temel kavramlarının büyük ölçüde bu dönemde ortaya çıktığını gösteriyor.

Roma bölümünde Cicero, Seneca ve Marcus Aurelius üzerinden hukuk, yurttaşlık, görev ve evrensel düzen düşünceleri inceleniyor. Ardından feodal çağın siyasal ve dinsel yapısı ele alınıyor. Azizler ve âlimler aracılığıyla Orta Çağ’ın otorite anlayışı değerlendirilirken, Christine de Pizan’a özel yer verilerek çoğu genel anlatıda geri planda kalan bir düşünsel mirasa dikkat çekiliyor.

Rönesans ve Reform dönemine gelindiğinde siyasal düşünce yeni bir dönüşüm geçiriyor. Machiavelli siyaset ile ahlak arasındaki ilişkiyi farklı biçimde yorumlarken, Luther, Müntzer ve Calvin din ile iktidar arasındaki bağları yeniden tanımlıyor. More, Bodin ve Hobbes ise devletin yapısı, egemenliğin kaynağı ve toplumsal düzenin korunması gibi meseleleri tartışıyor.

Kitabın son kısmı Aydınlanma dönemine ayrılıyor. Locke, Spinoza, Montesquieu, Hume, Rousseau, Burke, Paine, Bentham, Wollstonecraft, Hegel, Tocqueville ve Mill üzerinden modern siyasetin temel tartışmaları ele alınıyor. Özgürlük, kavramlar bu düşünürlerin katkılarıyla şekilleniyor.

Kitap, karmaşık teorileri kısa ve anlaşılır biçimde aktarıyor. Yazarın amacı düşünürlerin bütün felsefelerini açıklamak değil, siyasal alana dair temel yaklaşımlarını görünür kılmak oluyor. Bu yönüyle eser, siyasal düşünceler tarihinin gelişimini takip etmek isteyenler için işlevsel bir başlangıç rehberi niteliği taşıyor.

H. Bahadır Türk — Siyasal Düşünceler Tarihi
• İletişim Yayınları
Siyaset • 272 sayfa • 2026

Çağlar Fidan — Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası (2026)

Çağlar Fidan’ın ‘Hep Beraber Çalalım: Bir İstanbul Havası’ adlı bu çalışması, Osmanlı İstanbulu’nun kahvehanelerini yalnızca vakit geçirilen mekânlar olarak değil, şehrin sınıfsal, kültürel ve müzikal gerilimlerinin iç içe geçtiği canlı toplumsal alanlar olarak ele alıyor. Kitap, kahvehanelerde yankılanan seslerin ardında hangi insanların, hangi göçlerin, hangi ayrımların ve hangi arzuların bulunduğunu araştırırken, İstanbul’un gündelik hayatına farklı bir pencereden bakmayı öneriyor.

Fidan, özellikle taşradan İstanbul’a gelen bekâr erkeklerin, tulumbacıların, memurların, kalem erbabının ve “ayaktakımı” diye küçümsenen kesimlerin şehir kültürüne nasıl dâhil olduğunu gösteriyor. Kahvehaneler bu anlamda yalnızca eğlence yerleri değil; insanların birbirini tanıdığı, sınıfsal sınırların kurulduğu ya da ihlal edildiği sosyal sahneler hâline geliyor. Kitapta sık sık karşılaşılan “avam-havas” gerilimi, Osmanlı toplumunun kültürel hiyerarşilerini görünür kılıyor. “Halva” diyenlerle “helva” diyenler arasındaki fark, sadece telaffuz değil; aidiyet, eğitim, zevk ve sınıf meselesi olarak okunuyor.

Çalışmanın merkezinde ise müzik yer alıyor. Semai kahvehanelerinde söylenen semailer, maniler, koşmalar, destanlar ve divanlar; İstanbul’un çok katmanlı kültürünün sesli hafızası gibi ele alınıyor. Fidan, bu repertuvarın yalnızca elit çevrelerin ürettiği “yüksek sanat”tan oluşmadığını, aksine taşradan gelenlerin, gündelik hayatın ve halk kültürünün şehir müziğini sürekli dönüştürdüğünü vurguluyor. “İncesaz” ile “ayak takımının müziği” arasındaki sınırlar da böylece bulanıklaşıyor.

Kitap aynı zamanda kahvehanelerden kıraathanelere uzanan dönüşümü izleyerek, Osmanlı modernleşmesinin kültürel mekânlarını yeniden değerlendiriyor. “Mekteb-i irfan” olarak görülen kıraathaneler, yalnızca okuma alanları değil; müzik, sohbet ve toplumsal temasın yeniden biçimlendiği yerler olarak ortaya çıkıyor. Böylece çalışma, Osmanlı İstanbulu’nun müzik tarihini anlatırken aynı zamanda şehrin sosyal topoğrafyasını, kültürel çatışmalarını ve gündelik hayatın görünmeyen ritimlerini de görünür kılıyor.

Çağlar Fidan — Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası: Osmanlı İstanbulu’nda Kahvehanenin Müziği ve Sosyal Topoğrafyası
• İletişim Yayınları
İnceleme • 200 sayfa • 2026

Işıl Kandolu — Cumhuriyet’in Güzelleri (2026)

Işıl Kandolu’nun ‘Cumhuriyet’in Güzelleri’ adlı çalışması, erken Cumhuriyet döneminde düzenlenen güzellik yarışmalarını yalnızca magazinel bir olay olarak değil, yeni rejimin toplumsal ve kültürel dönüşüm projelerinin bir parçası olarak inceliyor. Kitap, 1929-1933 yılları arasında Cumhuriyet gazetesi öncülüğünde gerçekleştirilen yarışmaların, genç Cumhuriyet’in “asri kadın” idealini görünür kılma çabasıyla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Modernleşme hedefi doğrultusunda yaratılmak istenen yeni kadın imgesi; Batılı görünümü benimseyen, eğitimli, sağlıklı, zarif ama aynı zamanda milli değerlere bağlı bir figür olarak tasarlanıyordu. Böylece kadın bedeni yalnızca bireysel bir kimlik alanı değil, yeni ulusun vitrine çıkarılan sembollerinden biri hâline geliyordu.

Kitap, Cumhuriyet gazetesinin kadın politikalarına ve dönemin basın diline odaklanarak güzellik yarışmalarının nasıl ideolojik bir araç olarak kurgulandığını ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Yarışmalar, Türkiye’nin Batı karşısındaki imajını değiştirme girişiminin bir parçasıydı. “Modern Türk kadını” hem içeride toplumsal dönüşümün işareti olarak sunuluyor hem de dışarıya dönük biçimde Türkiye’nin çağdaşlaşma iddiasını temsil ediyordu. Bu nedenle yarışmalar yalnızca estetik tercihlerin değil, sağlık politikalarının, spor anlayışının, öjeni tartışmalarının ve Türk Tarih Tezi gibi dönemin resmi ideolojik yönelimlerinin de kesişim noktasına dönüşüyordu.

Çalışma, yarışmalara verilen tepkileri de çok boyutlu biçimde ele alıyor. Kadın yazarların eleştirileri, muhafazakâr çevrelerin itirazları ve erkek egemen bakışın “yeni kadın” üzerindeki beklentileri, dönemin kültürel çatışmalarını görünür kılıyor. Jüri heyetlerinin yapısı, güzelliğin hangi ölçütlerle tanımlandığı ve “evlenilecek kadın” idealinin nasıl kurulduğu üzerinden, kadın bedeninin modernleşme ile gelenek arasında nasıl disipline edilmeye çalışıldığı inceleniyor. Böylece kitap, erken Cumhuriyet’in kadın özgürlüğü söyleminin aynı zamanda denetleyici ve norm koyucu yönlerini de açığa çıkarıyor.

Ancak Kandolu’nun çalışması, güzellik yarışmalarındaki kadınları yalnızca rejimin edilgen temsilcileri olarak görmüyor. Yarışmaya katılan kadınların kendi arzuları, beklentileri ve kişisel stratejileri de kitabın önemli bir boyutunu oluşturuyor. Kimileri sosyal yükselme, ekonomik bağımsızlık ya da uluslararası görünürlük peşindeyken, kimileri sanat ve sinema dünyasına açılmayı hedefliyordu. Bu nedenle yarışmalar, yalnızca devletin kadınları biçimlendirdiği bir alan değil, kadınların da rejimle müzakere ettiği, fırsatlar aradığı ve kendi hayatlarını dönüştürmeye çalıştığı karmaşık bir toplumsal sahne olarak ele alınıyor.

‘Cumhuriyet’in Güzelleri’, erken Cumhuriyet döneminin modernleşme ideallerini kadın bedeni, güzellik anlayışı ve milli kimlik üzerinden yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma niteliğinde. Kitap, “asri kadın” figürünün yalnızca ilerleme ve özgürleşme söylemleriyle değil, aynı zamanda ulusal kimlik inşası, toplumsal disiplin ve Batı karşısında kabul görme arzusu ile şekillendiğini gösteriyor.

Işıl Kandolu — Cumhuriyet’in Güzelleri: 1929-1933 Arası Güzellik Yarışmalarında Milli İdeoloji ve Asri Kadın
• İletişim Yayınları
İnceleme • 272 sayfa • 2026

Vahap Coşkun — Sahadaki Kimlik: Amedspor (2026)

‘Sahadaki Kimlik: Amedspor’, Amedspor’u bir futbol kulübünün ötesinde, Türkiye’de kimlik, aidiyet ve siyaset ekseninde şekillenen toplumsal gerilimlerin sahadaki yansıması olarak ele alıyor. Vahap Coşkun, futbolun sadece spor olmadığını; hafızayı, dışlanmayı, dayanışmayı ve temsil arzusunu taşıyan güçlü bir toplumsal alan olduğunu gösteriyor. Amedspor’un etrafında oluşan destek, tepki ve kutuplaşma üzerinden Türkiye’de Kürt meselesinin geçirdiği dönüşüm okunuyor.

Çalışma, Amedspor’u Diyarbakırspor’un mirasını devralan ama aynı zamanda ondan ayrışan bir yapı olarak değerlendiriyor. Diyarbakırspor uzun yıllar boyunca “Kürtlerin takımı” olarak algılansa da devlet politikalarıyla halkın aidiyet duygusu arasında sıkışmış bir kulüp görünümü taşıyordu. Amedspor ise daha açık biçimde “halkın takımı” olma iddiasıyla ortaya çıkıyor; Kürt kimliğini görünmezleştirmeden, onu doğrudan kamusal alana taşıyan bir temsil biçimi geliştiriyor. Bu nedenle kulüp, yalnızca sportif başarılarıyla değil, adıyla, renkleriyle, taraftar profiliyle ve uğradığı muameleyle de politik bir anlam kazanıyor.

Kitap boyunca futbol ile etnik kimlik arasındaki tarihsel ilişki de inceleniyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, 12 Eylül sonrasından günümüz endüstriyel futboluna kadar uzanan süreçte futbolun nasıl bir “milli kimlik üretim alanı” hâline geldiği tartışılıyor. Bu bağlamda Amedspor, merkezi milliyetçi futbol kültürünün dışında kalan bir kimlik alanı açıyor. Deplasmanlarda karşılaştığı ırkçı söylemler, cezalar, medya dili ve hukuki baskılar da bu çatışmalı zeminin parçaları olarak değerlendiriliyor.

Coşkun’un saha araştırmasına dayanan çalışması, taraftarların Amedspor’u nasıl hissettiğine özel önem veriyor. Kulüp, birçok insan için yalnızca bir takım değil; görünür olmanın, birlikte konuşmanın ve temsil edilmenin simgesi hâline geliyor. Taraftarların farklı kuşaklardan gelen anlatıları, Amedspor’un bir şehir kulübünün ötesine geçerek kolektif bir hafıza ve dayanışma alanına dönüştüğünü gösteriyor. Bunun yanında kitap, kulübe yönelik eleştirileri de dışarıda bırakmıyor; profesyonelleşme baskısı, yerli oyuncu meselesi, futbol dışındaki branşlardan uzaklaşılması ve başarı odaklı dönüşüm gibi başlıklar da tartışılıyor.

‘Sahadaki Kimlik: Amedspor’, özetle futbolun toplumsal gerçeklikten bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor. Amedspor’u bir nevi “sahalardaki kimlik” olarak okuyarak Türkiye’de aidiyet, dışlanma, temsil ve kültürel mücadele meselelerini görünür kılıyor. Kulübün hikâyesi, yalnızca bir spor tarihini değil; aynı zamanda tanınma talebinin, kolektif hafızanın ve kamusal var olma mücadelesinin hikâyesini anlatıyor.

Vahap Coşkun — Sahadaki Kimlik: Amedspor
• İletişim Yayınları
İnceleme • 199 sayfa • 2026

Vefa Saygın Öğütle, Güney Çeğin — Radikalleşen Türkiye (2026)

‘Radikalleşen Türkiye (1960–1980)’, Türkiye’nin modern siyasal tarihini yalnızca darbeler, sokak çatışmaları ya da örgütsel şiddet olayları üzerinden değil; devletin kuruluş mantığıyla politik şiddet arasındaki uzun süreli ilişkinin içinden okuyor. Kitap, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren uygulanan merkezileştirici ve tekçi modernleşme siyasetinin, zamanla yalnızca resmî devlet şiddetini değil, paramiliter yapıları, karşılıklı radikalleşmeleri ve toplumsal kutuplaşmayı da besleyen bir zemin yarattığını savunuyor. Bu nedenle 1960–1980 dönemi, yalnızca ideolojik kamplaşmaların değil, devlet-toplum ilişkisinin krizinin yoğunlaştığı bir tarihsel eşik olarak ele alınıyor.

Çalışma, Türkiye’de politik şiddetin rastlantısal ya da yalnızca bireysel radikalleşmenin sonucu olmadığını vurguluyor. Yazarlara göre modern Türkiye’nin tarihi, devlet cebriyle toplumsal muhalefetin birbirini sürekli dönüştürdüğü ilişkisel bir süreç olarak okunmalı. Tek parti döneminden itibaren geliştirilen “makbul vatandaş” anlayışı, yalnızca siyasal alanı değil, etnik, sınıfsal ve kültürel farklılıkları da belirli sınırlar içine hapsetmeye çalışıyor. Kürt hareketlerinin bastırılması, dinsel kalkışmaların tehdit olarak görülmesi ve merkezkaç güçlerin tasfiye edilmesi, ilerleyen yıllarda ortaya çıkacak radikalleşme biçimlerinin tarihsel arka planını oluşturuyor.

Kitapta 1960’lar, kapitalist militarizmin kurumsallaştığı ve devlet şiddetinin “sivil” uzantılar üretmeye başladığı bir dönem olarak tanımlanıyor. Bu süreçte aşırı milliyetçi sağ hareketlerin paramiliterleşmesi, yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda devlet alanıyla iç içe geçmiş bir güvenlik mantığının sonucu olarak değerlendiriliyor. Buna paralel biçimde radikal sol hareketlerin yükselişi de yalnızca dışsal ideolojik etkilerle açıklanmıyor; işçi sınıfı mücadeleleri, toplumsal eşitsizlikler ve siyasal dışlanma biçimleriyle birlikte ele alınıyor. Böylece kitap, sağ ve sol şiddeti birbirine simetrik iki “aşırılık” gibi sunmak yerine, bunların farklı tarihsel ve toplumsal dinamiklerden doğduğunu göstermeye çalışıyor.

1970’lere gelindiğinde ise Türkiye’nin giderek süreğen bir politik kriz atmosferine sürüklendiği anlatılıyor. Sokak çatışmaları, faili meçhul cinayetler, örgütsel şiddet ve devlet destekli paramiliter yapılar, toplumsal yaşamın sıradan parçaları haline geliyor. Kitap, bu dönemi bir “iç savaş durumu” olarak kavramsallaştırırken, şiddetin yalnızca güvenlik meselesi olmadığını; toplumu yeniden kurma projeleriyle bağlantılı olduğunu ileri sürüyor. Sol hareketler devrimci bir toplum tahayyülü etrafında şekillenirken, Kürt hareketi de bağımsız siyasal özne olma arayışıyla yeni bir radikal çizgi geliştiriyor.

Çalışmanın en dikkat çekici yönlerinden biri, politik şiddeti psikolojik ya da ahlaki açıklamalara indirgemeyi reddetmesi. Yazarlara göre şiddeti yalnızca bireysel öfke, saldırganlık ya da “aşırı fikirler” üzerinden açıklamak yetersiz kalıyor. Politik şiddet, belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkan kolektif mücadele biçimleriyle ilişkili olarak anlaşılmalı. Bu nedenle kitap, Marx’tan Weber’e, Tilly’den Michael Mann’e uzanan tarihsel sosyoloji geleneğinden yararlanarak Türkiye’de devletin şiddet tekeliyle toplumsal muhalefet arasındaki gerilimleri analiz ediyor.

Sonuçta ‘Radikalleşen Türkiye’, 1960–1980 dönemini yalnızca geçmişte kalmış bir kriz dönemi olarak değil, bugünkü siyasal yapının ve toplumsal kutuplaşmaların kökenlerini anlamak için kritik bir eşik olarak değerlendiriyor. Devletin yapısal mantığı, dışlama stratejileri, paramiliterleşme süreçleri ve toplumsal radikalleşme arasındaki bağları görünür kılarak, Türkiye’nin yakın tarihine daha geniş ve ilişkisel bir perspektiften bakmaya çağırıyor.

Vefa Saygın Öğütle, Güney Çeğin — Radikalleşen Türkiye (1960–1980)
• İletişim Yayınları
Siyaset • 181 sayfa • 2026

Tanıl Bora, Aylin Özman, Kadir Dede — Batı’yı Seyretmek (2026)

‘Batı’yı Seyretmek: Avrupa ve Amerika Seyahatnameleri’, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından 1960’lara uzanan dönemde Türkiyeli seyyahların Batı’yla karşılaşma deneyimlerini merkeze alan çok katmanlı bir düşünce atlası sunuyor. Tanıl Bora, Aylin Özman ve Kadir Dede’nin çalışması, Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yapılan yolculukları yalnızca gezi anlatıları olarak değil; Türkiye’nin modernleşme serüvenini, medeniyet tahayyülünü ve kimlik arayışını görünür kılan kültürel belgeler olarak okuyor. Seyahatnameler aracılığıyla Batı’ya bakan göz, aynı anda memlekete de dönüyor; böylece kitap hem Batı’nın nasıl algılandığını hem de Türkiye’nin kendisini hangi ölçütlerle değerlendirdiğini ortaya koyuyor.

Eserde gazetecilerden yazarlara, siyasetçilerden bürokratlara kadar farklı toplumsal kesimlerden seyyahların gözlemleri üzerinden Batı imgesinin nasıl kurulduğu inceleniyor. Sanayi, teknoloji, şehir düzeni, gündelik yaşam alışkanlıkları, sınıf ilişkileri ve toplumsal davranış biçimleri, seyyahların dikkatle gözlemlediği başlıca alanlar arasında yer alıyor. Batı çoğu zaman “medeniyet” fikrinin somutlaşmış hali olarak görülürken, bu hayranlık duygusuna tedirginlikler, kıyaslamalar ve kültürel mesafeler de eşlik ediyor. Seyyahlar yalnızca gördüklerini aktarmıyor; aynı zamanda Türkiye’nin eksikliklerini, beklentilerini ve dönüşüm arzularını da satır aralarında tartışıyor.

Kitap, seyahatnameleri basit gözlem metinleri olarak değil, “biz” ile “öteki” arasındaki ilişkinin kurulduğu söylem alanları şeklinde ele alıyor. Bu nedenle Avrupa ve Amerika’ya dair anlatılar, aynı zamanda Türkiye’nin kendi kimliğini yeniden tanımlama çabasını yansıtıyor. Batı’nın Türkler hakkındaki önyargıları, seyyahların kendilerini temsil etme kaygıları ve memleketi “doğru anlatma” çabaları kitap boyunca önemli bir tema haline geliyor. Seyahat, yalnızca bireysel bir deneyim değil; çoğu zaman memlekete hizmet etme, öğrenilenleri geri taşıma ve Türkiye’yi dışarıda temsil etme görevi olarak düşünülüyor.

Çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri de sınıf ve toplumsal cinsiyet meselelerine verdiği önem. Seyahatname yazarlarının büyük ölçüde eğitimli, şehirli ve orta-üst sınıf kesimlerden geldiği; bu nedenle Batı’ya dair değerlendirmelerin de çoğunlukla bu sınıfsal perspektif üzerinden şekillendiği vurgulanıyor. Kadın seyyahların azlığı ise dönemin toplumsal yapısını yansıtan önemli bir gösterge olarak ele alınıyor. Yine de yurtdışına çıkabilen kadınların anlatıları, kadınlık, modernlik ve kamusal görünürlük meselelerini farklı bir açıdan görünür kılıyor.

Kitapta Balkanlar ve Batı’daki eski Osmanlı toplulukları da özel bir yer tutuyor. Rumlar, Ermeniler ve göçmen topluluklarla karşılaşmalar, seyyahların hafızasında hem tanıdık hem de yabancı bir alan açıyor. Böylece Batı deneyimi yalnızca Avrupa’nın merkezleriyle değil, Osmanlı geçmişinin izleriyle de şekilleniyor. Özellikle 1960’lara gelindiğinde Batı’nın ulaşılmaz ve büyülü bir medeniyet olmaktan çıkıp daha gündelik, daha tanıdık bir alana dönüşmeye başlaması, seyahatnamelerin tonunu da değiştiriyor. Önceki dönemlerde baskın olan öğretici ve hayranlık dolu anlatılar yerini daha sıradan, daha eleştirel ve daha karşılıklı ilişkilere bırakıyor.

‘Batı’yı Seyretmek’, seyahat anlatıları üzerinden Türkiye’nin modernleşme tarihini yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma sunuyor. Batı’yı yalnızca dışarıdaki bir dünya olarak değil, Türkiye’nin kendi kimliğini kurarken sürekli bakmak zorunda kaldığı bir ayna olarak ele alıyor. Böylece kitap, seyahatnamelerin yalnızca gidilen yerleri değil, aynı zamanda geride bırakılan memleketi de anlattığını güçlü biçimde gösteriyor.

Tanıl Bora, Aylin Özman, Kadir Dede — Batı’yı Seyretmek: Avrupa ve Amerika Seyahatnameleri
• İletişim Yayınları
İnceleme • 301 sayfa • 2026

Sebastian Haffner — Churchill (2026)

Sebastian Haffner, Winston Churchill’in yaşamını yalnızca büyük savaşların kahramanı olarak değil; çelişkileri, tutkuları, siyasi manevraları ve kişisel zaaflarıyla birlikte ele alan yoğun bir biyografik inceleme sunuyor. Haffner, Churchill’i 20. yüzyıl tarihinin merkezinde duran olağanüstü bir figür olarak görürken, onu romantikleştirmeden değerlendirmeye çalışıyor. Kitap, Churchill’in hayatını bir “başarı hikâyesi” olmaktan çok, sürekli iniş çıkışlarla şekillenen politik bir mücadele olarak anlatıyor.

Eserde Churchill’in gençlik yıllarından başlayarak askerlik deneyimleri, gazeteciliği ve siyasete giriş süreci ayrıntılı biçimde inceleniyor. Haffner’e göre Churchill’in karakterini belirleyen temel özelliklerden biri hareket ve çatışma tutkusu. Savaş yalnızca politik bir zorunluluk değil, onun kişiliğini besleyen bir alan haline geliyor. Bu nedenle Churchill, askerlik döneminden itibaren kendisini tarihin merkezine yerleştirmek isteyen hırslı bir figür olarak öne çıkıyor.

Kitapta Churchill’in Liberal Parti ile Muhafazakâr Parti arasında gidip gelen siyasi kariyeri de önemli bir yer tutuyor. Haffner, onun sık sık yalnız kaldığını, birçok dönemde kendi partisinde bile kuşkuyla karşılandığını gösteriyor. Churchill’in özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönemde yaptığı yanlış hesaplar, emperyalist düşünceleri ve sert anti-komünizmi eleştirel biçimde değerlendiriliyor. Buna rağmen yazar, onun en büyük tarihsel rolünün Nazi Almanyası karşısında gösterdiği direnç olduğunu vurguluyor.

İkinci Dünya Savaşı kitabın merkezini oluşturuyor. Haffner’e göre Churchill’in büyüklüğü, askeri dehasından çok moral ve siyasi liderliğinde ortaya çıkıyor. Avrupa’nın büyük kısmı Nazi işgali altındayken Churchill, Britanya’nın teslim olmaması gerektiğini savunan en kararlı isim haline geliyor. Konuşmaları, hitabet gücü ve kamuoyunu harekete geçirme becerisi sayesinde yalnızca bir başbakan değil, savaş döneminin sembolik yüzü oldu. Haffner, Churchill’in tarihsel öneminin tam da bu kritik anda belirginleştiğini savunuyor.

Kitap aynı zamanda Churchill’in çelişkili yönlerini de saklamıyor. Demokrasi savunucusu olmasına rağmen sömürgeciliği desteklemesi, halkçı bir lider gibi görünürken aristokrat reflekslerini koruması ve değişen dünyaya zaman zaman uyum sağlayamaması dikkat çekiyor. Haffner, Churchill’i kusursuz bir kahraman olarak değil; tarihin belirli anlarında olağanüstü bir etki yaratmayı başarmış karmaşık bir siyasetçi olarak yorumluyor.

Kitap, yalnızca bir devlet adamının biyografisi değil, aynı zamanda 20. yüzyıl Avrupa siyasetinin krizlerini ve dönüşümlerini anlatan güçlü bir tarihsel portre sunuyor. Bizde bilhassa ‘Bir Alman’ın Hikâyesi’ adlı kitabıyla bilinen Sebastian Haffner, Churchill’in başarılarını kadar hatalarını da görünür kılarak, onu hem çağının ürünü hem de çağını değiştiren figürlerden biri olarak değerlendiriyor.

Sebastian Haffner — Churchill
Çeviren: Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Biyografi • 181 sayfa • 2026

Barış Aydın — Sosyalizmin Definesini Aramak (2026)

Ernst Bloch ile Hikmet Kıvılcımlı’yı ortak bir düşünsel hatta buluşturarak sosyalizmi yalnızca ekonomik ya da siyasal bir teori olarak değil, tarihsel, kültürel ve hatta dinsel katmanlarıyla birlikte yeniden düşünmeye açıyor. Barış Aydın, bu iki düşünürün farklı coğrafyalarda geliştirdiği fikirleri karşılaştırırken, onların ortak bir arayışta buluştuğunu gösteriyor: sosyalizmin köklerini geçmişte, geleneklerde ve insanlığın kolektif hafızasında aramak.

‘Sosyalizmin Definesini Aramak’, Bloch’un umut, ütopya ve “henüz olmamış olan” fikri etrafında kurduğu ontolojiyi merkeze alarak başlıyor. Ona göre insanlık, sürekli olarak daha iyi bir dünyaya yönelen bir arzu ve eksiklik duygusuyla hareket ediyor; sanat, din ve kültürel miras da bu ütopyacı enerjinin taşıyıcısı oluyor. Bu çerçevede din ve gelenek, gerici kalıntılar değil, devrimci dönüşümün potansiyel kaynakları olarak yeniden değerlendiriliyor.

İkinci bölümde Kıvılcımlı’nın düşüncesi üzerinden Türkiye’ye özgü bir sosyalizm arayışı öne çıkıyor. Kıvılcımlı, tarih tezleriyle Osmanlı’dan İslam’a uzanan geniş bir tarihsel birikimi sosyalist dönüşüm açısından yeniden yorumluyor ve yerli dinamiklerle evrensel sosyalizm arasında bir köprü kuruyor. Onun yaklaşımı, sosyalizmin yalnızca dışarıdan ithal edilecek bir model olmadığını, yerel tarih ve kültür içinde de filizlenebileceğini savunuyor.

Son bölümde ise iki düşünür arasındaki paralellikler ve ayrımlar derinleştiriliyor. Kolektif eyleme duyulan inanç, devrimci romantizm, dinin dönüştürücü potansiyeli ve kültürel mirasın rolü gibi başlıklar etrafında ortak bir zemin kuruluyor. Kitap, farklı geleneklerden beslenen bu iki düşünürün aslında aynı soruya yanıt aradığını gösteriyor: İnsanlık, geçmişin birikimini kullanarak nasıl özgürleşebilir?

Sonuç olarak eser, sosyalizmi yalnızca geleceğe ait bir proje değil, geçmişin içinde saklı bir “define” olarak kavrıyor ve bu defineyi açığa çıkaracak gücün insanın kolektif iradesinde yattığını savunuyor.”

Barış Aydın — Sosyalizmin Definesini Aramak: Ernst Bloch ve Hikmet Kıvılcımlı’da Sosyalizm, Din, Kültür ve Gelenek
• İletişim Yayınları
Siyaset • 295 sayfa • 2026