Bayram Koca — “Öfkeli Genç Türkler” (2026)

Bayram Koca’nın ‘“Öfkeli Genç Türkler”: Türkiye’de Seküler Milliyetçilik’ adlı çalışması, son yıllarda özellikle gençler arasında görünürlüğü artan seküler milliyetçiliği “yeni bir milliyetçilik yükseliyor” ezberine teslim olmadan anlamaya çalışıyor. Koca, bu siyasal yönelimin gerçekten ne ölçüde yeni olduğunu, hangi tarihsel ve ideolojik kaynaklardan beslendiğini ve Türkiye’nin güncel siyasal ortamında nasıl bir kimlik ve mücadele biçimine dönüştüğünü geniş bir arşiv çalışması ve derinlemesine mülakatlar üzerinden araştırıyor. Böylece seküler milliyetçiliği yalnızca güncel siyasi gelişmelerin ürettiği geçici bir tepki olarak değil, Türkiye’de milliyetçiliğin uzun tarihinin içinden şekillenen özgül bir oluşum olarak ele alıyor.

Kitabın ilk bölümünde Osmanlı’dan Kemalist döneme, seküler Türkçü-Turancı gelenekten Soğuk Savaş’ın milliyetçi-muhafazakâr siyasetine ve 1980 sonrasındaki Türk-İslam sentezine uzanan tarihsel çizgi inceleniyor. Bu tarihsel arka plan, bugünkü seküler milliyetçiliğin kendisini İslamcılıktan ve mevcut milliyetçi partilerden farklılaştırma çabasının aslında hangi eski tartışmalarla bağlantılı olduğunu gösteriyor. Koca, “yeni” olanın gerçekten geçmişten kopuş mu, yoksa eski ideolojik unsurların yeni siyasal koşullarda yeniden bir araya gelmesi mi olduğunu sorguluyor.

İkinci bölümde ise “Öfkeli Genç Türkler”in temel özellikleri ayrıntılı biçimde ortaya konuyor. Bu hareketin siyasal kimliği büyük ölçüde “anti”lerle kuruluyor: AKP karşıtlığı, göçmen karşıtlığı, Kürt karşıtlığı ve MHP’ye yönelik tepki bu kimliğin önemli bileşenlerini oluşturuyor. Buna karşılık güçlü bir Türklük gururu, Atatürkçülük ve sekülerlik vurgusu öne çıkıyor. Göç, komplolar, küresel düzen, Kürt meselesi ve Türkiye’nin geleceğine ilişkin kaygılar, farklı toplumsal ve siyasal tepkilerin ortak bir milliyetçi zeminde buluşmasını sağlıyor. Bu nedenle kitap, öfkenin yalnızca bir duygu durumu olmadığını; kimlik kuran, sınırlar çizen ve siyasal tercihleri biçimlendiren bir unsur haline nasıl geldiğini de araştırıyor.

Koca ayrıca seküler milliyetçiliğin ulusalcılık, Turancılık ve Avrasyacılık gibi akımlarla ilişkisini ve bunlardan ayrıştığı noktaları tartışıyor. İYİ Parti, Zafer Partisi ve Milliyetçi Kongre Derneği gibi kurumsal adresler üzerinden bu ideolojinin siyasal alanda nasıl örgütlendiğini; göçmen karşıtı eylemlerden açılım karşıtı protestolara ve Saraçhane eylemlerine uzanan farklı hareketliliklerde nasıl somutlaştığını gösteriyor. Böylece sosyal medyada şekillenen yeni siyasal tarz ile kurumsal siyaset ve sokak eylemliliği arasındaki ilişkiyi de görünür kılıyor.

Çalışmanın en önemli tartışmalarından biri demokrasiyle kurulan sorunlu ilişkiyi açığa çıkarması. Seküler milliyetçi söylem bir yandan özgürlük taraftarı ve baskı karşıtlığını öne çıkarırken, diğer yandan demokrasinin devletin varlığını, kuruluş ideolojisini veya milli bütünlüğü tartışmaya açmaması gerektiğini savunabiliyor. Bu gerilim, demokratik hakların herkesi eşit biçimde kapsaması yerine “makbul” yurttaşların siyasal karar alma kapasitesini önceleyen elitist ve dışlayıcı bir demokrasi anlayışının ortaya çıkabildiğini gösteriyor.

Kemal Can, bu kitap için kaleme aldığı sunuş yazısında, “milliyetçilik yükseliyor” tespitinin sorgusuz kabul edilen bir klişeye dönüştüğünü vurguluyor, Koca’nın çalışmasını bu genellemelere karşı teorik zemin ile saha verisini birleştiren bir katkı olarak konumlandırıyor. Kitap, böylece seküler milliyetçiliği Türkiye’nin güncel siyasal denklemi içinde önemli bir tartışma alanı olarak ele alıyor.

“Öfkeli Genç Türkler”: Türkiye’de Seküler Milliyetçilik, bu nedenle yalnızca gençlerin neden milliyetçileştiğini açıklamaya çalışan bir çalışma değil. Milliyetçiliğin günümüzde neden bu kadar kolay farklı siyasal tepkilere eklemlenebildiğini, dışlama ve aidiyet duygularını nasıl örgütlediğini ve “yeni” olduğu söylenen seküler milliyetçiliğin geçmişle hangi süreklilikleri taşıdığını sorguluyor. Bayram Koca, “yükselen milliyetçilik” iddiasını peşinen kabul etmek yerine, bu iddianın ardındaki toplumsal ve siyasal dinamiklere yakından bakarak Türkiye’nin güncel siyasetindeki önemli bir dönüşümü serinkanlı biçimde tartışmaya açıyor.

Bayram Koca — “Öfkeli Genç Türkler”: Türkiye’de Seküler Milliyetçilik
• İletişim Yayınları
Siyaset • 216 sayfa • 2026

Slavoj Žižek — Liberal Faşizmler (2026)

Slavoj Žižek, ‘Liberal Faşizmler’de (‘Liberal Fascisms’) siyasal krizi Trump’ın ikinci başkanlık dönemi üzerinden tartışıyor ve bu dönüşümü klasik faşizmin geri dönüşü olarak görmüyor. Ona göre ortaya çıkan yeni bileşim, devlet baskısını güçlendirirken piyasanın ve dijital oligarkların önünü açan “liberal faşizm” olarak beliriyor. Liberal özgürlük ile otoriter denetimin zıt değil, birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu savunuyor. Trump, Putin, Modi ve Avrupa’daki sağ hareketlerini bu dönüşümün görünümleri olarak ele alıyor.

Žižek ilk bölümde küresel keşmekeşin toplulukları ve ortak yaşam biçimlerini dönüştürdüğünü inceliyor. “De-kolonizasyon” tartışmalarında özgürleştirici taleplerin nasıl kimlikçi kapanmalara dönüştüğünü sorguluyor ve aklın kamusal kullanımını savunuyor. Meta olmaktan çıkarmanın ikircikliği üzerinden kapitalizmin emeği, arzuları ve bağları metalaştırdığını gösteriyor. Gazze bölümlerinde savaş ve barış söylemlerinin çelişkilerini ele alıyor; Filistinlilerin “Sumud” ile ifade edilen direnme iradesini öne çıkarıyor.

Kitabın merkezinde Trump’ın yükselişi yer alıyor. Žižek onu düzene duyulan öfkeyi örgütleyerek hegemonya kuran bir figür olarak okuyor. Gramscici Trump paradoksunda Trump’ın düzen karşıtı söylemle düzeni yeniden ürettiğini ve öfkeyi sağcı bir projeye bağladığını savunuyor. Sol ise halkın öfkesini küçümsediği, yerel bağları ihmal ettiği ölçüde toplumsal zeminini sağa bırakıyor. Žižek, radikal siyasetin bu öfkeyi yeniden sahiplenip özgürleştirici bir programa bağlaması gerektiğini vurguluyor. Mamdani örneğinde de bu ihtimali tartışıyor.

Žižek, kitabın Türkçe baskısına yazdığı önsözde teşhisi “dijital feodalizm” kavramıyla derinleştiriyor. Yapay zekâ, veri ve algoritmik iktidarın birkaç teknoloji tekelinde toplanmasının dijital efendiler yarattığını belirtiyor. Peter Thiel ve Palantir örneğinde liberal özgürlük ile otoriter denetimin birleştiğini gösteriyor: Devlet “totaliter” diye eleştirilirken şirketlerin iktidarı özgürlük adına savunuluyor. Yapay zekânın askerî kullanımı bu çelişkiyi somutlaştırıyor. “Bütün umudunuzdan vazgeçin” diyerek düzenin kendiliğinden düzeleceği beklentisinden vazgeçmeye çağırıyor. Žižek, solun sıfır noktasından başlayarak halkın öfkesini, özgürlük talebini ve kolektif eylem kapasitesini birleştirmesi gerektiğini söylüyor.

Slavoj Žižek — Liberal Faşizmler
Çeviren: Barış Özkul • İletişim Yayınları
Siyaset • 224 sayfa • 2026

Erdal Gezik — Dersim’in Pirleri (2026)

Aleviler, yüzyıllar boyunca baskılar, yasaklar, siyasal dönüşümler ve sınırlı imkânlar içinde inançlarını nasıl koruyabildi? Bu inanç yalnızca dinsel ritüeller ve sözlü aktarım yoluyla değil, aileler, ocaklar, seyitler ve aşiretler arasında kurulan güçlü toplumsal ilişkiler sayesinde nasıl kuşaktan kuşağa taşındı? Erdal Gezik, ‘Dersim’in Pirleri: Kutsal Bağların İzinde’ adlı kitabında, bu soruların peşine düşerek Dersim Aleviliğinin görünmeyen toplumsal dokusunu oluşturan ilişkiler ağını ortaya çıkarıyor.

Gezik’in odağında, Alevi topluluklarının dinsel ve toplumsal yaşamında merkezi bir yere sahip olan seyitlik geleneği ve ocak sistemi bulunuyor. Ancak kitap, bu kurumları yalnızca inanç tarihi açısından ele almıyor. Seyit aileleri ile aşiretler arasındaki ilişkileri, soy bağlarını, ikrar üzerinden kurulan karşılıklı bağlılıkları ve bu bağların zaman içinde geçirdiği dönüşümleri birlikte inceliyor. Böylece Dersim’de Aleviliğin yalnızca ortak bir inanç etrafında değil, kuşaklar boyunca sürdürülen çok katmanlı bir ilişki ve dayanışma sistemi içinde varlık kazandığını gösteriyor.

Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e uzanan tarihsel süreç, bu ilişkilerin devletle karşılaşmaları ve siyasal koşulların değişmesiyle birlikte ele alınıyor. Devlet, aşiretler, ocaklar ve seyitler arasındaki uyum ve çatışmalar; dinsel otoritenin nasıl şekillendiği, toplulukların kendi iç bağlarını nasıl koruduğu ve tarihsel kırılmalar karşısında bu ağların nasıl yeniden örgütlendiği üzerinden inceleniyor. Bu bakımdan kitap, Dersim tarihini yalnızca devlet politikaları veya siyasal olaylar üzerinden okumak yerine, toplumun kendi içindeki bağlara ve hafızaya yöneliyor.

Gezik’in araştırmasının en önemli dayanaklarından biri sözlü tarih. Yüzlerce görüşme, uzun süreli saha çalışmaları, aile belgeleri ve geniş bir yazılı kaynak külliyatından yararlanan yazar, tarihin çoğu zaman arşivlerde bulunmayan katmanlarını doğrudan bu ilişkilerin taşıyıcılarının anlatıları üzerinden takip ediyor. Pirlerin, ailelerin ve topluluk üyelerinin aktardığı hafızalar, yalnızca geçmişe dair tanıklıklar olarak değil, toplumsal bağların nasıl kurulduğunu ve nasıl sürdürüldüğünü anlamanın temel kaynakları olarak değerlendiriliyor.

Kitabın “kutsal bağlar” kavramı etrafında kurduğu yaklaşım, Dersim’deki ocaklar ve seyit aileleri arasındaki ilişkilerin haritasını çıkarmaya imkân tanıyor. Soy, inanç, ikrar ve aşiret aidiyetlerinin birbirine nasıl bağlandığını izleyen Gezik, bu ağın Alevi toplumsallığının sürekliliğindeki rolünü görünür kılıyor. Böylece tarih, yalnızca büyük siyasal olayların ve devlet kurumlarının tarihi olmaktan çıkarak ailelerin hafızaları, pirlerin otoritesi ve kuşaklar arasında aktarılan ilişkiler üzerinden yeniden okunuyor.

‘Dersim’in Pirleri’, bu yönüyle yalnızca Dersim Aleviliğinin geçmişine ilişkin kapsamlı bir çalışma olmasının yanı sıra, Alevi tarihyazımında kullanılabilecek farklı bir bakış ve yöntem önerisi. İnancı, onu taşıyan toplumsal ilişkilerden bağımsız düşünmek yerine bu ilişkilerin içinden okumayı öneren kitap, sözlü tarihin kolektif hafızayı, dinsel otoriteyi ve toplumsal örgütlenmeyi anlamadaki imkânlarını da ortaya koyuyor. Erdal Gezik’in uzun yıllara yayılan saha çalışmasının ürünü olan bu araştırma, Dersim’in tarihini onu ayakta tutan görünmez bağların izinde yeniden düşünmeye davet ediyor. Kitap, yazarın 2025’te Amsterdam Üniversitesi’ne sunduğu ‘‘The Sacred Networks of Dersim Sayyids: An Oral History Approach to Alevi Bonds and Tribal Affiliations” adlı tezinin gözden geçirilip düzenlenmiş hali.

Erdal Gezik — Dersim’in Pirleri: Kutsal Bağların İzinde
• İletişim Yayınları
İnceleme • 365 sayfa • 2026

Erkin Özdemir — Erken Modern Osmanlılarda İnançsızlığın Tarih Öncesi (2026)

Erken modern Osmanlı toplumunda bugünkü anlamıyla “ateizm” ya da “dinsizlik”ten söz etmek mümkün müdür? Erkin Özdemir’in çalışması, bu soruya doğrudan bir “evet” ya da “hayır” cevabı vermek yerine, 16. ve 17. yüzyılların Osmanlı dünyasında inanç, kutsallık ve bunlardan sapma etrafında şekillenen sıra dışı insan hikâyelerinin izini sürüyor. Mühimme defterleri, kadı sicilleri, kronikler ve farklı türden metinleri bir araya getiren araştırma, modern kavramları geçmişe olduğu gibi taşımak yerine, dönemin kendi dili ve toplumsal ilişkileri içinde bir “inançsızlık tarih öncesi”nin nasıl ortaya çıktığını sorguluyor.

Kitabın ilk bölümü kutsala yöneltilen sövgülere odaklanıyor. Peygamber’e, Kur’an’a, Allah’a ya da iman ve ağız gibi kutsallıkla ilişkilendirilen kavramlara yönelik sözlü saldırılar, yalnızca dinî bir suç kategorisi olarak ele alınmıyor. Özdemir, bu sözlerin hangi toplumsal gerilimlerin, kavga ve çatışmaların, eşkıyalık faaliyetlerinin veya gündelik anlaşmazlıkların içinde ortaya çıktığına bakıyor. Mühimme defterlerinde çoğu zaman kalıplaştırılarak ve ayrıntıları gizlenerek kaydedilen bu olayların izlerini kadı sicillerinde sürerek, resmî dilin örttüğü gündelik hayatı görünür kılmaya çalışıyor. Böylece “küfür” yalnızca cezalandırılması gereken bir söz değil, dönemin toplumsal dünyasına açılan bir tarihsel kaynak hâline geliyor.

İkinci bölümde mesele “ilhâd” kavramına taşınıyor. Burada söz konusu olan, modern anlamda sistematik bir ateizmden ziyade, doğru inançtan sapma veya dinî kabulleri reddetme olarak değerlendirilen tutumlar. Şeyhler, vaizler, toplumun farklı kesimlerinden kişiler ve dinî kabullere meydan okuduğu düşünülen kimseler üzerinden Özdemir, bu suçlamaların hangi koşullarda ortaya çıktığını araştırıyor. Ancak önemli bir metodolojik sorunla da karşılaşıyor: İlhâdla suçlanan kişilerin kendi seslerine çoğu zaman ulaşılamıyor; onların düşünceleri, kendilerini suçlayanların anlatıları üzerinden kayda geçiyor. Dolayısıyla kitap, belgelerin söyledikleri kadar sustuklarına ve nasıl konuştuklarına da dikkat ediyor.

Üçüncü bölümde “Tanrıbilmezler” ortaya çıkıyor. Bu ifade, dönemin Osmanlı dünyasında yalnızca dinî bir suçlama olarak değil, belirli toplumsal tiplerle ve özellikle eşkıyalık dünyasıyla ilişkilenen dikkat çekici bir adlandırma olarak beliriyor. Celâlî hareketlerinin yarattığı toplumsal ve siyasal karmaşa içinde “Tanrıbilmez” ya da “Tanrıtanımaz” olarak anılan kişiler, inançsızlık ile şiddet, başkaldırı ve devlet otoritesine meydan okuma arasındaki ilişkinin araştırılmasına imkân veriyor. Özdemir, bu örneklerden hareketle inançsızlığın yalnızca düşünsel bir pozisyon olarak değil, kimi zaman toplumsal düzenin dışına çıkış biçimi olarak da ortaya çıkabileceğini gösteriyor.

Son bölümde ise erken modern Osmanlı toplumuna dışarıdan bakan Avrupalı gözlemcilerin “heretik” ve “ateist” kavramlarıyla kurdukları ilişkiler ele alınıyor. Böylece Osmanlı belgelerinde “mülhid” veya “Tanrıbilmez” olarak görülen kişilerin, Avrupa düşüncesinde nasıl farklı kategoriler altında değerlendirildiği karşılaştırmalı bir perspektifle gündeme geliyor.

Özdemir’in çalışmasının asıl önemi, geçmişte gerçekten “ateistler” bulunup bulunmadığını kanıtlamaya çalışmasından çok, inançsızlık fikrinin hangi toplumsal, hukuki ve siyasal koşullarda görünür hâle geldiğini araştırmasında yatıyor. Devlet arşivlerinin resmî ve çoğu zaman suçlayıcı diliyle gündelik hayatın daha doğrudan izlerini taşıyan mahkeme kayıtlarını birlikte okuyarak, kutsala sövgüden ilhâda, oradan “Tanrıbilmez” figürüne uzanan bir zihniyet dünyasının izlerini sürüyor. Böylece Osmanlı toplumunu yalnızca inananlardan ve resmî dinî kabullerden oluşan yekpare bir yapı olarak görmek yerine, kutsallıkla çatışan, onu sorgulayan, ihlal eden veya reddeden insanların da bulunduğu karmaşık bir toplumsal alan olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Erkin Özdemir — Erken Modern Osmanlılarda İnançsızlığın Tarih Öncesi: Kutsala Sövgü, İlhâd ve Tanrıbilmezler
• İletişim Yayınları
Tarih • 214 sayfa • 2026

Kolektif — Aleviliğin Son Yüzyılı (2026)

Yalçın Çakmak’ın derlediği ‘Aleviliğin Son Yüzyılı’, Aleviliği yalnızca bir inanç sistemi olarak değil, tarih boyunca devlet politikaları, toplumsal çatışmalar, kimlik mücadeleleri ve kültürel dönüşümler içinde şekillenen çok katmanlı bir toplumsal gerçeklik olarak ele alıyor. Kitabın çıkış noktası, Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiye’sine uzanan süreçte Kızılbaş-Alevilere yönelik dışlama, baskı ve asimilasyon pratiklerinin farklı biçimler alarak varlığını sürdürmesi ve buna karşı Alevi topluluklarının geliştirdiği hafıza, dayanışma ve kimlik stratejileri.

Derlemenin tarihsel çerçevesinde özellikle Horasan anlatısı önemli bir yer tutuyor. Yalçın Çakmak, Alevi kimliğinin tarihsel kökenlerini açıklamakta kullanılan bu anlatının yalnızca geçmişe ilişkin bir rivayet olmadığını; Alevilerin kendilerini ve tarihlerini anlamlandırma biçimlerinin önemli bir parçası olduğunu tartışıyor. Buna paralel olarak kitap, Aleviliğin kökenini yalnızca “Türk İslamı” çerçevesine yerleştiren yaklaşımların siyasal anlamlarını sorguluyor. Aleviliğin farklı etnik ve kültürel topluluklar içerisindeki varlığı, tek ve değişmez bir kimlik tanımının sınırlarını görünür kılıyor.

Kitabın önemli meselelerinden biri de Alevi hafızasının nasıl üretildiği ve aktarıldığı. Sözlü kültürün “sineden sineye” aktarım biçimleri ile yazılı kaynakların kullanımı arasındaki gerilim ele alınırken, Alevi tarihine dair kaynakların hangi yöntemlerle okunması gerektiği sorgulanıyor. İnanç pratiklerinin ve topluluk bilgisinin kuşaktan kuşağa aktarılması da bu bağlamda değerlendiriliyor. Böylece Alevilik, yalnızca geçmişten devralınan sabit bir miras değil, her kuşakta yeniden yorumlanan ve yaşatılan dinamik bir gelenek olarak ortaya çıkıyor.

Derlemenin en güçlü tarihsel-siyasal eksenlerinden birini Alevifobi oluşturuyor. Osmanlı dönemindeki Kızılbaş karşıtı politikalar ve katliamlardan II. Abdülhamid dönemindeki “inançların düzeltilmesi” ve asimilasyon politikalarına; İttihat ve Terakki’nin Türklük siyaseti, Koçgiri ve Dersim’den çok partili dönemdeki Malatya, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi saldırılarına kadar uzanan çizgi, devlet ile Alevi toplumu arasındaki ilişkinin farklı dönemlerde aldığı biçimleri ortaya koyuyor. Cumhuriyet döneminde Aleviliğin kimi zaman dışlanan, kimi zaman denetlenen, kimi zaman da ulusal kimlik inşası içerisinde araçsallaştırılan bir kategoriye dönüştürülmesi, bu sürekliliğin önemli bir boyutunu oluşturuyor.

Kitap, Alevifobinin yalnızca devlet kurumlarında veya geleneksel siyasette ortaya çıkmadığını, medya ve dijital dünyada da yeni biçimler kazandığını gösteriyor. Alevi kimliğinin siyasal olaylarla ilişkilendirilmesi, toplumsal hareketlerin “Alevi” olarak damgalanması, siyasetçilerin mezhepsel kimlikleri üzerinden hedef alınması ve sosyal medyada dolaşıma giren nefret söylemleri, eski önyargıların yeni iletişim ortamlarında nasıl yeniden üretilebildiğini düşündürüyor. Bu açıdan “dijital Yezitlik” kavramı, Alevifobinin teknolojik dönüşümler karşısında ortadan kalkmadığını, aksine yeni yayılma kanalları bulduğunu tartışmaya açıyor.

‘Aleviliğin Son Yüzyılı’, aynı zamanda Alevi kimliğinin kültürel alandaki temsillerini inceliyor. Modern Türk edebiyatında Aleviliğin nasıl konu edildiği, sinemada Alevi kimliğinin hangi anlatılar ve imgeler üzerinden temsil edildiği ve Alevi müziğinin bir inanç ve kültür pratiğinden müzik endüstrisinin bir janrına dönüşürken geçirdiği değişimler ele alınıyor. Böylece kültürel üretimin yalnızca Aleviliği görünür kılmakla kalmadığı; aynı zamanda kimliğin nasıl algılandığını ve yeniden kurulduğunu da etkilediği ortaya konuyor.

Derlemenin bir diğer önemli boyutu Alevilerin kamusal alandaki konumu ve örgütlenme biçimleri. Alevilerin devlet karşısındaki talepleri, yurttaşlık anlayışları ve kamu ile ilişkileri tartışılırken, Avrupa’ya yönelen göç sonrasında ortaya çıkan örgütlenmeler ve kimlik biçimleri de ele alınıyor. Türkiye dışındaki Alevi topluluklarının yeni hukuki, siyasal ve toplumsal koşullarla karşılaşması, Aleviliğin yalnızca Türkiye sınırları içerisinde tanımlanan bir kimlik olmaktan çıkıp ulusötesi bir toplumsal örgütlenme biçimi kazanmasını beraberinde getiriyor.

Bu dönüşümün bir başka örneğini Madımak Katliamı hafızasının dijital çağda örgütlenmesi oluşturuyor. Hafıza merkezleri, arşivler ve ağ toplumu aracılığıyla geçmişin yeniden hatırlanması, Alevilerin tanınma mücadelesinin yalnızca geçmişte yaşananları kaydetmekle sınırlı olmadığını gösteriyor. Hafıza burada hem topluluk kimliğinin korunmasının hem de kamusal tanınma talebinin bir aracı hâline geliyor.

Sonuç olarak ‘Aleviliğin Son Yüzyılı’, Aleviliğin tarihini tek bir kökene, kimliğe ya da siyasal yoruma indirgemek yerine hafıza, inanç, etnisite, devlet, yurttaşlık, kültür, medya ve göç gibi farklı eksenlerin kesişiminde ele alıyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan Alevifobi tarihini görünür kılarken, Alevilerin yalnızca baskı ve dışlanmanın nesnesi olmadığını; kendi bilgi biçimlerini, kültürel pratiklerini, dayanışma ağlarını ve kimliklerini yeniden üretme kapasitesine sahip olduklarını da gösteriyor. Kitabın temel sorusu bu nedenle yalnızca “Alevilik nedir?” değil, Alevilik hangi tarihsel koşullarda nasıl tanımlandı, kimler tarafından dönüştürüldü ve Aleviler bu tanımlara karşı kendi hafızalarını nasıl kurdu? sorusu.

Bülent Akın, Yalçın Çakmak, Faruk Çalışkan, Özge Dikmen, Kumru Berfin Emre, Mehmet Ertan, Orhan Gazi Ertekin, Bülent Keleş, İhsan Koluaçık, Onur Özger, Cemal Salman, Ali Duran Topuz ve Elif Yıldızlı’nın katkılarıyla Aleviliği tarihî, siyasal, kültürel, sosyolojik bağlamlarda ele alan bir derleme.

Kolektif — Aleviliğin Son Yüzyılı
Derleyen: Yalçın Çakmak • İletişim Yayınları
İnceleme • 358 sayfa • 2026

Toygar Sinan Baykan, Murat Somer — Partiler ve Patronlar (2026)

Türkiye’de siyasal partiler gündelik hayatta nasıl örgütleniyor, yerelde nasıl güç kazanıyor ve seçmenle ilişkilerini hangi mekanizmalar üzerinden kuruyor? Bir partiye katılmak yalnızca ideolojik bir tercih mi, yoksa temsil, dayanışma, himaye ve toplumsal ağların kesiştiği çok katmanlı bir süreç mi? Toygar Sinan Baykan ile Murat Somer, bu sorulara İstanbul’un en hızlı büyüyen ve en karmaşık toplumsal dokularından birine sahip Esenyurt üzerinden yanıt arıyor.

‘Partiler ve Patronlar: Esenyurt’ta Siyaset’, Esenyurt’u göç, kentleşme, yoksulluk, kimlik siyaseti, imar ekonomisi ve yerel iktidar ilişkilerinin iç içe geçtiği bir siyasal laboratuvar olarak ele alıyor. AKP, CHP, HDP ve İYİ Parti’nin yerel örgütlenmelerini karşılaştırmalı biçimde inceleyen çalışma, parti üyelerinin siyasete katılma motivasyonlarından aday belirleme süreçlerine, parti-seçmen ilişkilerinden finansman ve patronaj ağlarına kadar Türkiye’deki parti siyasetinin görünmeyen işleyişini ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.

Popülizm, klientelizm ve örgütsel dönüşüm kavramlarını saha araştırmasının zengin bulgularıyla bir araya getiren eser, yerel siyasal elitlerin kurduğu himaye ilişkilerinin demokrasi, temsil ve siyasal rekabet üzerindeki etkilerini analiz ediyor. Esenyurt örneğinden hareketle Türkiye’deki parti sisteminin dönüşümünü, rekabetçi otoriterleşme dinamiklerini ve küresel ölçekte benzer örneklerle kurduğu ilişkileri tartışarak, yerelden ülke siyasetine uzanan kapsamlı bir okuma öneriyor.

Kitap, öncelikle araştırmanın kuramsal çerçevesini, yöntemini ve Esenyurt’un neden seçildiğini açıklayarak başlıyor. Ardından ilçenin tarihsel gelişimi, demografik yapısı, sosyoekonomik dönüşümü ve siyasal aktörleri incelenerek araştırmanın toplumsal zemini kuruluyor.

Sonraki bölümlerde AKP, CHP, İYİ Parti ve HDP ayrı ayrı ele alınıyor. Her parti; üyelerin siyasallaşma süreçleri, örgütsel yapı, aday belirleme yöntemleri, parti içi iletişim, seçmenle kurulan bağlar ve yerel toplumsal aktörlerle ilişkileri bakımından ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor. Böylece partilerin yalnızca ideolojik farklılıkları değil, gündelik siyaset pratikleri ve örgütsel işleyişleri de karşılaştırmalı olarak görünür kılınıyor.

İzleyen bölümlerde Esenyurt’taki parti sisteminin genel özellikleri değerlendirilirken, araştırmanın bulguları daha geniş bir çerçeveye taşınıyor. Son bölüm ise popülizm, klientelizm, örgütsel benzeşme, rekabetçi otoriterleşme ve demokratik gerileme gibi kavramlar üzerinden Esenyurt deneyiminden hareketle Türkiye’nin siyasal rejim dönüşümüne ilişkin teorik çıkarımlar geliştiriyor.

Yazarlar, bu kitabın Türkiye’nin farklı bölgelerinde yürütülen uzun soluklu bir saha araştırmasının en önemli duraklarından biri olduğunu vurguluyor. Amaçları, Türkiye’de siyasal partilerin gündelik hayattaki gerçek işleyişini yerel aktörlerin deneyimlerinden hareketle ortaya koymak.

Esenyurt, Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasal ve toplumsal dönüşümlerin en görünür örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor. İlçenin benzer dinamiklerin yaşandığı pek çok gelişmekte olan ülkeyi anlamaya da katkı sağlayacak temsil gücüne sahip olduğu savunuluyor.

Toygar Sinan Baykan, Murat Somer — Partiler ve Patronlar: Esenyurt’ta Siyaset
• İletişim Yayınları
Siyaset • 384 sayfa • 2026

Svend Brinkmann — Deneyim Toplumunda Hayatta Kalmak (2026)

Svend Brinkmann ‘Deneyim Toplumu’nda, çağdaş yaşamın giderek daha fazla “kişisel deneyim” kavramı etrafında örgütlendiğini savunuyor. Alışverişten eğitime, sağlık hizmetlerinden siyasete kadar hemen her alanın bireyin öznel memnuniyetine göre değerlendirilmeye başlamasının yalnızca kültürel bir değişim olmadığını; etik, psikolojik ve toplumsal sonuçlar doğuran köklü bir dönüşümü yansıttığını ileri sürüyor. Brinkmann’a göre modern insan, dünyayı olduğu gibi kavramaktan çok, onu kendisine nasıl hissettirdiği üzerinden değerlendirmeye alışıyor; böylece gerçeklikle kurduğu ilişki giderek öznel deneyimlerin dar çerçevesine sıkışıyor.

Kitabın ilk bölümünde yazar, “deneyim toplumu” dediği olguyu tanımlıyor. Günümüzde sıradan eylemler bile birer “deneyim” olarak sunuluyor; tüketim kültürü ve deneyim ekonomisi, ürünlerden çok yaşantılar pazarlıyor. Eğitim, çalışma hayatı, turizm ve kamusal hizmetler dahi bireylerin memnuniyetini artıracak deneyimler üretme hedefiyle yeniden biçimleniyor. Brinkmann, bu eğilimin insanları sürekli yeni uyarıcılar, hazlar ve unutulmaz anlar peşinde koşmaya yönelttiğini; böylece yaşamın kendi gerçekliğinin, deneyim üretme baskısının gölgesinde kaldığını gösteriyor.

İkinci bölüm, deneyim toplumunun bilgi ve ahlâk anlayışı üzerindeki etkilerini inceliyor. “O senin görüşün” anlayışının yaygınlaşmasıyla nesnel doğruluk, ortak değerler ve akıl yürütme geri plana itiliyor; kişisel deneyim ve bireysel hisler neredeyse tartışılamaz ölçütler hâline geliyor. Brinkmann’a göre bu durum yalnızca psikolojinin gündelik yaşama aşırı nüfuz etmesinden kaynaklanmıyor; aynı zamanda bireyleri ortak dünyadan uzaklaştırarak ahlâki sorumluluğu da zayıflatıyor. Eğer her şey kişisel deneyime indirgenirse, başkalarıyla paylaşılabilecek ortak bir gerçeklik zemini giderek daralıyor.

Son bölümde yazar, deneyim toplumunun ötesine geçmenin imkânlarını tartışıyor. İnsanların dünyayla yalnızca öznel yaşantıları aracılığıyla değil, akıl, beden, pratik eylem ve ortak sorumluluklar üzerinden de ilişki kurabileceğini savunuyor. Hayatın değerini sürekli haz, tatmin ve olumlu deneyim üretme kapasitesiyle ölçmenin insanı kendi öznelliğinin içine hapsettiğini; buna karşılık dikkatini yeniden dış dünyaya, başkalarına ve ortak gerçekliğe yönelten bir yaşam anlayışının daha sağlam etik temeller sunduğunu gösteriyor. Böylece deneyimin önemini tümüyle reddetmeden, onu hayatın tek ölçütü hâline getiren anlayışı eleştiriyor.

Sonuç olarak ‘Deneyim Toplumunda Hayatta Kalmak: Öznelliğin Ötesinde Yaşam’ (‘The Experience Society: Life Beyond Subjectivity’), çağdaş kültürde “deneyim” kavramının nasıl merkezî bir konuma yükseldiğini ve bunun birey ile dünya arasına görünmez bir mesafe koyduğunu ortaya koyuyor. Brinkmann, mutluluğu ve memnuniyeti sürekli optimize etmeye çalışan yaşam anlayışının insanı daha özgür değil, daha kırılgan ve daha yabancı hâle getirdiğini savunuyor; okuru, öznel deneyimin sınırlarını aşarak dünyayla daha gerçekçi, daha sorumlu ve daha ortak bir ilişki kurmayı yeniden düşünmeye çağırıyor.

Svend Brinkmann — Deneyim Toplumunda Hayatta Kalmak: Öznelliğin Ötesinde Yaşam
Çeviren: Mercan Yurdakuler • İletişim Yayınları
İnceleme • 80 sayfa • 2026

Kolektif — Devrimin Çelişkileri (2026)

1908 ve 1923, modern Türkiye’nin siyasal ve toplumsal kuruluşunu belirleyen iki kritik tarihsel eşik olarak çoğu zaman birbirinden kopuk ele alınır. ‘Devrimin Çelişkileri’, bu iki dönemi birlikte düşünerek Türkiye’nin demokratikleşme serüvenini, siyasal kurumlarını, yönetim anlayışını ve ideolojik yönelimlerini tarihsel süreklilikler ile kırılmalar ekseninde yeniden tartışıyor. Aykut Kansu’nun 1908 Devrimi’ne ilişkin açtığı eleştirel düşünsel hattı izleyen kitap, resmî tarih anlatılarının ötesine geçerek geçmişi bugünün siyasal sorunlarını anlamanın etkin bir aracı olarak ele alıyor.

Farklı disiplinlerden araştırmacıların katkılarıyla hazırlanan eser, 1908 Devrimi’nin toplumsal ve siyasal etkilerinden Arap İsyanı’na, anayasal dönüşüm ve demokrasi tartışmalarından kırdaki sınıf mücadelelerine, devlet-köylülük ilişkilerinden Kemalizm, korporatizm, milliyetçilik ve öjeni tartışmalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede devrim deneyimlerinin çok katmanlı sonuçlarını inceliyor. Böylece yalnızca belirli tarihsel olayları değil, modern Türkiye’nin siyasal düşüncesini ve devlet-toplum ilişkilerini biçimlendiren temel dinamikleri de karşılaştırmalı bir bakışla değerlendiriyor.

Aykut Kansu’nun öğrencileri ve çalışma arkadaşları tarafından kaleme alınan bu armağan kitap, onun tarih yazımına kazandırdığı eleştirel yöntemi ve özgürleştirici düşünce mirasını görünür kılıyor. Tarihi tamamlanmış bir anlatı değil, çelişkiler, mücadeleler ve alternatif olasılıklarla örülü canlı bir süreç olarak okuyan eser, 1908’den günümüze uzanan demokratik tahayyülün izini sürerken Türkiye’nin geçmişini yeniden düşünmeye ve bugünün siyasal meselelerini daha derinlikli kavramaya davet ediyor.

Kıvanç Ulusoy ve Seçil van het Hof’un derlediği kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Ayça Alemdaroğlu, E. Atilla Aytekin, Kurtuluş Cengiz, Y. Doğan Çetinkaya, Özgür Emrah Gürel, S. Yelda Kaya, Alp Yücel Kaya, Levent Köker ve Büşra Ayça Üçok.

Kolektif — Devrimin Çelişkileri: Aykut Kansu’ya Armağan
Derleyen: Kıvanç Ulusoy, Seçil Deren van het Hof • İletişim Yayınları
Tarih • 278 sayfa • 2026

Arda Ekşigil — Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi (2026)

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarından Millî Mücadele’ye, oradan Cumhuriyet’in kuruluş dönemine uzanan büyük dönüşüm, çoğu zaman tarihin başrol oyuncuları üzerinden anlatılır. ‘Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi’ ise bakışını, ne bütünüyle unutulmuş ne de kahramanlaştırılmış bir figüre çeviriyor. Mehmet Mithat Bey’in yaşamını merkeze alan Arda Ekşigil, tek bir biyografi aracılığıyla devletin yeniden kuruluş sürecini, bürokrasinin işleyişini, siyasal sadakat ilişkilerini ve erken Cumhuriyet seçkinlerinin dünyasını görünür kılıyor.

Kitap, Mithat Bey’i ne idealize ediyor ne de yalnızca fırsatçı bir bürokrat olarak resmediyor. Onun yükselişini, iktidar çevreleriyle kurduğu ilişkileri, himaye ağlarını ve dönemin güç dengeleri içinde aldığı konumları tarihsel bağlamına yerleştirerek inceliyor. Böylece kişisel başarılar, aile anlatıları ve resmî tarihin gölgesinde kalan ayrıntılar üzerinden, yeni rejimin siyasal ve ekonomik düzeninin nasıl şekillendiğine dair çok katmanlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Aile hafızası, arşiv belgeleri ve dönemin tanıklıklarını bir araya getiren çalışma, bireysel yaşam öyküsüyle kolektif tarihi iç içe geçiriyor. Kudüs’ten Ankara’ya, Millî Mücadele’den tek parti yıllarına uzanan bu serüven, kurucu kadroların yalnızca öne çıkan isimlerden ibaret olmadığını; gölgede kalan aktörlerin de Cumhuriyet’in kuruluş hikâyesinde belirleyici roller üstlendiğini gösteriyor.

Roman akıcılığı taşıyan bu mikro tarih çalışması, bir insanın hayatını anlatırken aynı zamanda imparatorluğun çözülüşünü, Cumhuriyet’in kuruluşunu ve bürokrasinin dönüşümünü anlamaya davet ediyor. Mithat Bey’in hikâyesi, tarihin büyük anlatılarının kenarında duran kişilerin de dönemin ruhunu kavramak için vazgeçilmez tanıklar olduğunu hatırlatıyor.

Arda Ekşigil — Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi
• İletişim Yayınları
Biyografi • 423 sayfa • 2026

Ali Fuat Bilkan — Osmanlı Düzeninin Dönüşümü (2026)

On yedinci yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu için yalnızca bir çözülme ya da gerileme dönemi değil, aynı zamanda eski düzenin sorgulandığı, yeni arayışların filizlendiği tarihsel bir kırılma anıdır. Ali Fuat Bilkan, ‘Osmanlı Düzeninin Dönüşümü’ adlı çalışmasında bu yüzyılı tek boyutlu bir “çöküş” anlatısına indirgemek yerine, siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel dönüşümlerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir değişim süreci olarak ele alıyor. Resmî belgelerin yanı sıra dönemin edebî eserlerini de tarihsel tanıklık olarak değerlendiren çalışma, imparatorluğun yaşadığı buhranı toplumun farklı kesimlerinin gözünden okumayı amaçlıyor.

Kitap, gelenek ile değişim arasındaki gerilimden hareketle Osmanlı siyasal düzeninin geçirdiği dönüşümü inceliyor. Kanûn-ı kadîm özlemi, siyasetnâmeler, nasihat geleneği, askerî teşkilattaki değişimler ve iktidar mücadeleleri üzerinden devletin klasik yapısını koruma çabaları ile yeni koşullara uyum arayışları birlikte değerlendiriliyor. Böylece krizlerin yalnızca yıkıcı değil, aynı zamanda yeni siyasal düşüncelerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan süreçler olduğu gösteriliyor.

Ekonomik ve toplumsal buhranlar kitabın önemli odaklarından birini oluşturuyor. Para düzenindeki bozulmalar, üretim krizleri, toprak sistemindeki çözülmeler, vergi yükü, israf, yoksullaşma ve Celâlî isyanlarının yarattığı sarsıntılar, taşra toplumunun gündelik hayatı üzerinden ele alınıyor. Bilkan, merkezî yönetimin sorunlarını yalnızca saray ekseninde değil, bozulmanın en yoğun hissedildiği taşrada gözlemleyerek daha geniş bir Osmanlı panoraması çiziyor.

Çalışma, dinî tartışmalardan bürokratik dönüşümlere, rüşvet, liyakat sorunu ve vakıf düzenine kadar devlet yapısındaki değişimleri de kapsamlı biçimde inceliyor. Kadızâdeliler-Sivâsîler tartışmaları, Sabatay Sevi hareketi ve farklı dindarlık biçimleri üzerinden dönemin zihniyet dünyası analiz edilirken, yükselen bürokrasinin ve değişen yönetim anlayışının erken modern devlet yapısına doğru evrilişi tartışılıyor.

Bilkan, edebiyatı da dönemin ruhunu anlamanın vazgeçilmez kaynaklarından biri olarak değerlendiriyor. Nâbî, Nef‘î, Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi ve diğer önemli isimlerin eserlerinden hareketle hiciv, seyahatname, mesnevi, tarih, biyografi ve halk edebiyatı gibi türlerin toplumsal eleştiri gücü ortaya konuyor. Mimari, musiki, hat, minyatür ve bilim alanındaki gelişmeler de kültürel dönüşümün parçaları olarak ele alınıyor.

‘Osmanlı Düzeninin Dönüşümü’, 17. yüzyılı yalnızca bir gerileme hikâyesi olarak değil, küresel değişimlerin etkisi altında yeniden şekillenen bir imparatorluğun hikâyesi olarak yorumluyor. Edebiyat, tarih ve sosyal bilimleri bir araya getiren yaklaşımıyla, Osmanlı toplumunun krizlerini, çözüm arayışlarını ve erken modernleşme dinamiklerini bütüncül bir bakışla değerlendiren önemli bir çalışma niteliği taşıyor.

Ali Fuat Bilkan — Osmanlı Düzeninin Dönüşümü: 17. Yüzyılda Buhran ve Değişim
• İletişim Yayınları
Tarih • 364 sayfa • 2026