Arda Ekşigil — Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi (2026)

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarından Millî Mücadele’ye, oradan Cumhuriyet’in kuruluş dönemine uzanan büyük dönüşüm, çoğu zaman tarihin başrol oyuncuları üzerinden anlatılır. ‘Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi’ ise bakışını, ne bütünüyle unutulmuş ne de kahramanlaştırılmış bir figüre çeviriyor. Mehmet Mithat Bey’in yaşamını merkeze alan Arda Ekşigil, tek bir biyografi aracılığıyla devletin yeniden kuruluş sürecini, bürokrasinin işleyişini, siyasal sadakat ilişkilerini ve erken Cumhuriyet seçkinlerinin dünyasını görünür kılıyor.

Kitap, Mithat Bey’i ne idealize ediyor ne de yalnızca fırsatçı bir bürokrat olarak resmediyor. Onun yükselişini, iktidar çevreleriyle kurduğu ilişkileri, himaye ağlarını ve dönemin güç dengeleri içinde aldığı konumları tarihsel bağlamına yerleştirerek inceliyor. Böylece kişisel başarılar, aile anlatıları ve resmî tarihin gölgesinde kalan ayrıntılar üzerinden, yeni rejimin siyasal ve ekonomik düzeninin nasıl şekillendiğine dair çok katmanlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Aile hafızası, arşiv belgeleri ve dönemin tanıklıklarını bir araya getiren çalışma, bireysel yaşam öyküsüyle kolektif tarihi iç içe geçiriyor. Kudüs’ten Ankara’ya, Millî Mücadele’den tek parti yıllarına uzanan bu serüven, kurucu kadroların yalnızca öne çıkan isimlerden ibaret olmadığını; gölgede kalan aktörlerin de Cumhuriyet’in kuruluş hikâyesinde belirleyici roller üstlendiğini gösteriyor.

Roman akıcılığı taşıyan bu mikro tarih çalışması, bir insanın hayatını anlatırken aynı zamanda imparatorluğun çözülüşünü, Cumhuriyet’in kuruluşunu ve bürokrasinin dönüşümünü anlamaya davet ediyor. Mithat Bey’in hikâyesi, tarihin büyük anlatılarının kenarında duran kişilerin de dönemin ruhunu kavramak için vazgeçilmez tanıklar olduğunu hatırlatıyor.

Arda Ekşigil — Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi
• İletişim Yayınları
Biyografi • 423 sayfa • 2026

Ali Fuat Bilkan — Osmanlı Düzeninin Dönüşümü (2026)

On yedinci yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu için yalnızca bir çözülme ya da gerileme dönemi değil, aynı zamanda eski düzenin sorgulandığı, yeni arayışların filizlendiği tarihsel bir kırılma anıdır. Ali Fuat Bilkan, ‘Osmanlı Düzeninin Dönüşümü’ adlı çalışmasında bu yüzyılı tek boyutlu bir “çöküş” anlatısına indirgemek yerine, siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel dönüşümlerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir değişim süreci olarak ele alıyor. Resmî belgelerin yanı sıra dönemin edebî eserlerini de tarihsel tanıklık olarak değerlendiren çalışma, imparatorluğun yaşadığı buhranı toplumun farklı kesimlerinin gözünden okumayı amaçlıyor.

Kitap, gelenek ile değişim arasındaki gerilimden hareketle Osmanlı siyasal düzeninin geçirdiği dönüşümü inceliyor. Kanûn-ı kadîm özlemi, siyasetnâmeler, nasihat geleneği, askerî teşkilattaki değişimler ve iktidar mücadeleleri üzerinden devletin klasik yapısını koruma çabaları ile yeni koşullara uyum arayışları birlikte değerlendiriliyor. Böylece krizlerin yalnızca yıkıcı değil, aynı zamanda yeni siyasal düşüncelerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan süreçler olduğu gösteriliyor.

Ekonomik ve toplumsal buhranlar kitabın önemli odaklarından birini oluşturuyor. Para düzenindeki bozulmalar, üretim krizleri, toprak sistemindeki çözülmeler, vergi yükü, israf, yoksullaşma ve Celâlî isyanlarının yarattığı sarsıntılar, taşra toplumunun gündelik hayatı üzerinden ele alınıyor. Bilkan, merkezî yönetimin sorunlarını yalnızca saray ekseninde değil, bozulmanın en yoğun hissedildiği taşrada gözlemleyerek daha geniş bir Osmanlı panoraması çiziyor.

Çalışma, dinî tartışmalardan bürokratik dönüşümlere, rüşvet, liyakat sorunu ve vakıf düzenine kadar devlet yapısındaki değişimleri de kapsamlı biçimde inceliyor. Kadızâdeliler-Sivâsîler tartışmaları, Sabatay Sevi hareketi ve farklı dindarlık biçimleri üzerinden dönemin zihniyet dünyası analiz edilirken, yükselen bürokrasinin ve değişen yönetim anlayışının erken modern devlet yapısına doğru evrilişi tartışılıyor.

Bilkan, edebiyatı da dönemin ruhunu anlamanın vazgeçilmez kaynaklarından biri olarak değerlendiriyor. Nâbî, Nef‘î, Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi ve diğer önemli isimlerin eserlerinden hareketle hiciv, seyahatname, mesnevi, tarih, biyografi ve halk edebiyatı gibi türlerin toplumsal eleştiri gücü ortaya konuyor. Mimari, musiki, hat, minyatür ve bilim alanındaki gelişmeler de kültürel dönüşümün parçaları olarak ele alınıyor.

‘Osmanlı Düzeninin Dönüşümü’, 17. yüzyılı yalnızca bir gerileme hikâyesi olarak değil, küresel değişimlerin etkisi altında yeniden şekillenen bir imparatorluğun hikâyesi olarak yorumluyor. Edebiyat, tarih ve sosyal bilimleri bir araya getiren yaklaşımıyla, Osmanlı toplumunun krizlerini, çözüm arayışlarını ve erken modernleşme dinamiklerini bütüncül bir bakışla değerlendiren önemli bir çalışma niteliği taşıyor.

Ali Fuat Bilkan — Osmanlı Düzeninin Dönüşümü: 17. Yüzyılda Buhran ve Değişim
• İletişim Yayınları
Tarih • 364 sayfa • 2026

İsmet Meltem Çetinkök Afşar — Cumhuriyet’i Fotoğraflamak (2026)

Erken Cumhuriyet yalnızca yeni bir siyasal düzen kurmadı; aynı zamanda kendisini görünür kılacak güçlü bir görsel dil de inşa etti. İsmet Meltem Çetinkök Afşar, ‘Cumhuriyet’i Fotoğraflamak’ta fotoğrafın bu süreçte üstlendiği merkezi rolü inceliyor. Osmanlı’dan devralınan fotoğraf geleneğinin Cumhuriyet’le birlikte nasıl yeni anlamlar kazandığını gösterirken, kadraja giren ve dışarıda bırakılan unsurlar üzerinden fotoğrafın ulusal kimlik, kolektif bellek ve devlet ideolojisinin kuruluşundaki işlevini çok yönlü biçimde tartışıyor.

Kitap, fotoğrafı yalnızca estetik bir üretim alanı olarak değil, siyasal iktidarın kendisini temsil etme, toplumu dönüştürme ve modernleşme projesini görünür kılma aracı olarak ele alıyor. Göstergebilim ve görsel kültür kuramlarından hareketle fotoğrafın anlam üretme mekanizmalarını açıklayan çalışma, ardından Osmanlı dönemindeki propaganda faaliyetlerinden Cumhuriyet’in kurumsal kültür politikalarına uzanan tarihsel sürekliliği izliyor.

Cumhuriyet’in inşa sürecinde Ankara’nın yeni başkent olarak tasarlanması, Atatürk imgesinin oluşturulması, yurt gezileri, millî bayramlar, eğitim, sağlık, kadın, gençlik ve kalkınma politikalarının fotoğraf aracılığıyla nasıl görünür kılındığı ayrıntılı örneklerle inceleniyor. Halkevleri, Halkodaları, Matbuat Umum Müdürlüğü, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu gibi kurumların yürüttüğü yayınlar, sergiler, albümler ve fotoğraf çalışmaları üzerinden devletin modern yurttaş yaratma hedefinin görsel boyutu ortaya konuyor.

Çalışma aynı zamanda fotoğraf sanatının kurumsallaşmasına da odaklanıyor. Amatör fotoğrafçılığı teşvik eden yarışmalar, sergiler ve dergiler; La Turquie Kemaliste, Ulus gazetesi ile dönemin fotoğraf yayınları üzerinden erken Cumhuriyet’in görsel kültür ortamı ayrıntılarıyla değerlendiriliyor. Böylece devletin ideolojik hedefleriyle fotoğraf sanatının gelişimi arasındaki karşılıklı etkileşim görünür hale geliyor.

‘Cumhuriyet’i Fotoğraflamak’, erken Cumhuriyet’in yalnızca nasıl bir ülke kurmaya çalıştığını değil, bu ülkenin nasıl hatırlanmasını ve dünyaya nasıl gösterilmesini istediğini de ortaya koyuyor. Fotoğrafın belge olmanın ötesinde tarih yazımının, kolektif belleğin ve siyasal temsilin kurucu unsurlarından biri olduğunu göstererek, Türkiye’de modernleşme, görsel kültür ve fotoğraf tarihi üzerine çalışanlar için önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

İsmet Meltem Çetinkök Afşar — Cumhuriyet’i Fotoğraflamak: Erken Cumhuriyet Dönemi Fotoğraf Sanatı
• İletişim Yayınları
Fotoğraf • 264 sayfa • 2026

Kolektif — Tarihin Hayaletleri Devrimin Vaadi (2026)

Mehmet Ali Ağaoğulları’nın Türkiye’de siyasal teoriye bıraktığı güçlü mirastan ilham alan ‘Tarihin Hayaletleri Devrimin Vaadi’, devlet, egemenlik, demokrasi, cumhuriyet, laiklik ve devrim gibi siyasal düşüncenin kurucu kavramlarını tarihsel derinlikleriyle yeniden tartışmaya açıyor. Antik Yunan’dan Roma’ya, Aydınlanma’dan Fransız Devrimi’ne uzanan geniş bir düşünsel hat üzerinde ilerleyen kitap, klasik metinleri bugünün siyasal krizleriyle ilişkilendirerek geçmişi yalnızca açıklayan değil, bugünü anlamaya ve geleceği düşünmeye imkân veren canlı bir tartışma alanına dönüştürüyor.

Bu derleme, yalnızca bir armağan kitap olmanın ötesine geçerek Mehmet Ali Ağaoğulları’nın geliştirdiği siyasal teori yaklaşımıyla eleştirel bir diyalog kuruyor. Onun tarih ile teoriyi birbirinden koparmayan yöntemini izleyen genç kuşak araştırmacılar; halk egemenliği, temsil, devlet aklı, cumhuriyetçilik, egemenlik ve özgürlük gibi temel meseleleri yeniden yorumlarken, Fransız Devrimi’nin açtığı siyasal ufku da farklı açılardan değerlendiriyor. Böylece kitap, Ağaoğulları’nın bıraktığı düşünsel mirası yalnızca anmakla kalmıyor, onu yeni sorular ve yeni tartışmalarla üretken biçimde sürdürüyor.

İki ana bölümden oluşan eserin ilk kısmı siyasal düşüncenin tarihsel gelişimini, Antik Yunan ve Roma’dan başlayarak modern devlet, egemenlik ve demokrasi tartışmalarına kadar uzanan geniş bir perspektifle ele alıyor. İkinci bölüm ise Fransız Devrimi’ni merkeze alarak devrim-karşıdevrim ilişkisini, Jakoben siyasetini, laiklik, cumhuriyetçilik ve modern demokrasinin açmazlarını farklı kuramsal yaklaşımlarla inceliyor. Böylece devrim, yalnızca tarihsel bir olay değil, günümüz siyasetini anlamaya devam eden kurucu bir deneyim olarak değerlendiriliyor.

Kitabın çıkış noktası, Mehmet Ali Ağaoğulları’nın yalnızca kapsamlı eserleriyle değil, akademik titizliği, özgürlükçü tavrı ve kuşaklar yetiştiren hocalığıyla da Türkiye’de siyasal düşünce alanının kurucu isimlerinden biri olduğu düşüncesi. Onun tarihsel bağlam ile teorik çözümlemeyi buluşturan yaklaşımını sahiplenen bu çalışma, düşünmenin kamusal sorumluluğunu yeniden hatırlatırken, tarihin “hayaletleri”nin bugün de siyasal mücadelelere eşlik ettiğini vurguluyor. Eşitlik, özgürlük ve demokrasi arayışının tamamlanmamış vaatlerini yeniden düşünmeye çağıran eser, siyasal teori ile tarih arasında verimli bir köprü kuruyor.

Duygu Türk’ün derlediği kitapta Mustafa Arıkan, Abdurrahman Aydın, Ahmet Murat Aytaç, Ünsal Doğan Başkır, Sadi Başoğlu, Aslı Çırakman, Dinçer Demirkent, Banu Kılan Paksoy, Aydoğan Kutlu, Selman Saç, Çağdaş Sümer, Serhat Tutkal, Ayhan Yalçınkaya ve Zafer Yılmaz’ın katkıları yer almış.

Kolektif — Tarihin Hayaletleri Devrimin Vaadi: Mehmet Ali Ağaoğulları’na Armağan
Derleyen: Duygu Türk • İletişim Yayınları
Tarih • 319 sayfa • 2026

Erdem Göktürk — Ofsayt Bilen Kadınlar (2026)

Erdem Göktürk’ün ‘Ofsayt Bilen Kadınlar: Türkiye’de Kadın Futbolu Tarihi’ adlı bu kitabı, Türkiye’de kadın futbolunun uzun yıllar görmezden gelinen geçmişini kapsamlı bir tarih çalışmasıyla görünür kılıyor. Kitap, kadınların futbolda yalnızca önyargılarla değil, kurumsal engeller, toplumsal kalıplar ve ilgisizlikle de mücadele ederek oluşturdukları birikimi kronolojik bir anlatı içinde ele alıyor. Erdem Göktürk, arşiv belgeleri, basın taramaları ve sözlü tarih çalışmalarıyla kadın futbolunun gelişimini yalnızca sportif başarılar üzerinden değil, toplumsal dönüşümün bir parçası olarak değerlendiriyor.

Anlatı, dünyada kadın futbolunun ilk örneklerinden başlayarak Türkiye’deki ilk gösteri maçlarına, öncü futbolculara ve ilk resmî girişimlere uzanıyor. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden itibaren kadınların futbol sahasına çıkışına yönelik tepkiler, basının değişen yaklaşımı ve zamanla oluşan kulüp yapılanmaları ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kınalıada, Dostlukspor, Dinarsu ve daha sonra belediye ile okul takımlarının öncülüğünde gelişen örgütlenmeler, kadın futbolunun kurumsallaşma sürecinin kilometre taşları olarak ele alınıyor.

Kitap, yalnızca kulüplerin ve liglerin tarihini aktarmakla yetinmiyor; millî takımın kuruluşu, kadın hakemlerin yükselişi, eğitim kurumlarının katkısı, yerel yönetimlerin desteği ve büyük spor kulüplerinin kadın futboluna yönelişi gibi gelişmeleri de geniş bir çerçevede değerlendiriyor. Futbolun yalnızca saha içindeki rekabetten ibaret olmadığını; medya, siyaset, eğitim, yerel yönetimler ve toplumsal cinsiyet algısıyla sürekli etkileşim içinde geliştiğini gösteriyor. Böylece kadın futbolunun yükseliş ve duraklama dönemlerini belirleyen yapısal etkenleri görünür kılıyor.

Göktürk, bu tarihi oluştururken yalnızca yazılı kaynaklara dayanmıyor; eski futbolcular, yöneticiler, hakemler ve tanıklarla yaptığı görüşmeler sayesinde eksik kalan halkaları tamamlıyor. Arşivlerdeki boşlukları sözlü tarih yöntemiyle doldurarak farklı dönemlere ait parçaları bir araya getiriyor. Böylece resmî kayıtların ötesine geçen çok sesli bir anlatı kuruyor ve kadın futbolunun unutulmuş öncülerini yeniden gün yüzüne çıkarıyor.

‘Ofsayt Bilen Kadınlar’, Türkiye’de kadın futbolunun yalnızca spor tarihi açısından değil, toplumsal cinsiyet, kültürel değişim ve modernleşme tarihi açısından da neden önemli olduğunu ortaya koyuyor. Kadınların futbol sahasında görünür olabilmek için verdikleri uzun mücadeleyi belgelerle destekleyerek anlatırken, bugünkü gelişmelerin ardında onlarca yıllık emek, direnç ve kararlılık bulunduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, Türkiye spor tarihinin ihmal edilmiş bir alanını ayrıntılı biçimde aydınlatan temel başvuru kaynaklarından biri olma niteliği taşıyor.

Erdem Göktürk — Ofsayt Bilen Kadınlar: Türkiye’de Kadın Futbolu Tarihi
• İletişim Yayınları
Futbol • 208 sayfa • 2026

Aybars Yanık — Zalimin Zulmü Varsa (2026)

Aybars Yanık, ‘Zalimin Zulmü Varsa’ adlı çalışmasında popülizmi yalnızca seçimler, partiler ya da liderler üzerinden açıklayan yaklaşımların yetersiz kaldığını savunuyor. Yazara göre popülizm, sadece siyasal kurumlarda değil, gündelik hayatta, dizilerde, filmlerde ve dijital kültürde de üretiliyor. Bu nedenle kitabın odağında “hissedilen popülizm” yer alıyor. Yanık, insanların siyasal dünyayı nasıl algıladığını anlamak için popüler kültürde dolaşıma giren kahraman, anti-kahraman ve kurtarıcı figürlerine bakmanın gerekli olduğunu gösteriyor.

Kitap ilk olarak popülizm kavramının etrafındaki tartışmaları ele alıyor. Popülizmin çoğu zaman yalnızca olumsuz bir siyasal sapma gibi değerlendirildiğini, bu yüzden toplumsal karşılığının yeterince anlaşılamadığını ileri sürüyor. Kavramın tanımı üzerindeki anlaşmazlıkları inceleyen yazar, popülizmi yalnızca siyasal elitlerin diliyle değil, toplumun duygusal ve kültürel deneyimleriyle birlikte düşünmek gerektiğini söylüyor. Böylece popülizmin neden geniş kitlelerde karşılık bulduğunu açıklamaya çalışıyor.

Eserin merkezinde popüler kültür ile siyaset arasındaki ilişki yer alıyor. Yanık, özellikle çatışma üzerine kurulu antagonist siyasal mantığın popüler anlatılarda nasıl görünür hâle geldiğini inceliyor. Bu mantıkta toplum “biz” ve “onlar” şeklinde iki karşıt kampa ayrılıyor. Adalet talebi ise çoğu zaman hukuki süreçlerden çok intikam duygusuyla birleşiyor. Dizilerde ve filmlerde ortaya çıkan anti-kahraman figürleri, tam da bu noktada önem kazanıyor. Sistem tarafından dışlanmış ya da mağdur edilmiş karakterler, kuralları ihlal ederek adalet dağıtan kişiler olarak sunuluyor. Böylece seyirci, kurumsal çözümler yerine bireysel hesaplaşmalara yönelen bir adalet anlayışıyla karşılaşıyor.

Yazar, Şahsiyet ve Joker gibi örnekler üzerinden toplumun vicdanı rolüne soyunan karakterleri değerlendiriyor. Bu figürler, mevcut düzene yönelik öfkeyi temsil ediyor ve geniş kitlelerin biriken memnuniyetsizliğini görünür kılıyor. Onların cazibesi, yalnızca isyan etmelerinden değil, susturulmuş ya da dikkate alınmamış kesimlerin sesi olarak algılanmalarından kaynaklanıyor. Kitap, popüler kültürdeki bu anlatıların siyasal alandaki eğilimlerle güçlü bağlar kurduğunu ortaya koyuyor.

Son bölümde Aybars Yanık, bu tartışmayı Türkiye bağlamına taşıyor. Özellikle Sedat Peker fenomeni üzerinden, toplumun neden kurtarıcı ya da kahraman figürlere yöneldiğini sorguluyor. Siyasal temsil mekanizmalarına duyulan güvensizliğin arttığı dönemlerde, bazı kişiler baskı altında kaldığını düşünen toplumsal kesimlerin sözcüsü olarak görülüyor. Kitaba göre bu durum, modern siyasetin giderek daha fazla semboller, performanslar ve duygular üzerinden işlediğini gösteriyor.

‘Zalimin Zulmü Varsa’, popülizmi yalnızca siyaset biliminin sınırları içinde ele almak yerine kültürel imgeler, anlatılar ve duygular üzerinden yorumlayan özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor. Aybars Yanık, adalet arayışı ile intikam arzusu arasındaki gerilimi görünür kılarken, günümüz toplumlarının neden sürekli yeni kahramanlar üretmeye ihtiyaç duyduğunu da tartışıyor. Bu yönüyle kitap, popüler kültürün siyasal hayatı nasıl şekillendirdiğini anlamak isteyenler için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Aybars Yanık — Zalimin Zulmü Varsa: Popüler Kültür ve Siyaset
• İletişim Yayınları
Siyaset • 159 sayfa • 2026

Kolektif — Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı (2026)

‘Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı’, Türkiye’de uzun yıllardır süren Kemalizm ve post-Kemalizm tartışmalarını yeni bir aşamaya taşıyan kolektif bir çalışma. Derleme, Kemalizme yönelik eleştirilerin bütünüyle geçersizleştiğini savunmuyor; aksine bu eleştirilerin eksik, indirgemeci ya da genelleyici yanlarını sorgulayarak daha derinlikli bir değerlendirme zemini kuruyor. Böylece kitap, Kemalizmi savunmak ile onu kategorik biçimde reddetmek arasındaki kutuplaşmayı aşmayı hedefleyen bir “eleştirinin eleştirisi” girişimi niteliğinde.

Eserin temel kavramı olan post-post-Kemalizm, Cumhuriyet tarihini yalnızca Kemalist ya da post-Kemalist merceklerden okumaya karşı çıkıyor. Yazarlara göre Türkiye’nin siyasal ve toplumsal deneyimi, bu iki yaklaşımın sınırlarını aşan daha çoğulcu ve karmaşık analizlere ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle kitap, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni düşünme biçimlerinin mümkün olup olmadığını sorguluyor. Amaç geçmişe dönük kesin hükümler vermekten çok, Cumhuriyet mirasının farklı yönlerini yeniden değerlendirecek eleştirel bir çerçeve oluşturuyor.

Derlemede yer alan makaleler, bu tartışmayı farklı alanlara taşıyor. Sol Kemalizmin tarihsel çelişkileri, devletçilik anlayışının toplumsal ve siyasal sonuçları, sivil Atatürkçülük olgusu, toplumsal cinsiyet rejimi ve feminist tarih yazımı gibi başlıklar Kemalizmin yalnızca bir siyasal ideoloji değil, geniş bir toplumsal deneyim olarak incelenmesini sağlıyor. Böylece Cumhuriyet’in modernleşme projesinin hem özgürleştirici hem de sınırlandırıcı yönleri birlikte ele alınıyor.

Kitapta özellikle Kürt meselesi ve demokrasi tartışmaları önemli bir yer tutuyor. Bazı yazarlar, Kemalizm eleştirilerinin bu alanlarda yeterince derinleşemediğini savunurken, bazıları da post-Kemalist yaklaşımın otoriterlik eleştirisini zaman zaman yüzeyselleştirdiğini öne sürüyor. Bu nedenle eser, Türkiye’de devlet, vatandaşlık ve ulusal kimlik ilişkilerinin yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguluyor. Cumhuriyet tarihinin yalnızca ilerleme ya da baskı anlatılarıyla açıklanamayacak kadar karmaşık olduğunu göstermeye çalışıyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de post-post-Kemalizm kavramının kendisini tartışma konusu hâline getirmesi. Derlemede yer alan bazı metinler bu yaklaşımı desteklerken, bazıları kavramın teorik sınırlarını ve eksiklerini sorguluyor. Böylece eser, ortak bir görüş üretmekten çok canlı bir entelektüel tartışma zemini yaratıyor. Bu yönüyle kitap, Türkiye düşünce hayatında Kemalizm etrafında oluşan yerleşik kalıpları yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Sonuç olarak ‘Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı’, Cumhuriyet tarihini ne kutsayan ne de bütünüyle mahkûm eden bir perspektif geliştiriyor. Kemalizm ile post-Kemalizm arasındaki uzun süreli gerilimi aşmaya çalışırken, demokrasi, çoğulculuk ve eleştirel düşünce ekseninde yeni sorular ortaya atıyor. Eser, Türkiye’nin modernleşme deneyimini daha nüanslı biçimde anlamak isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı.

Özgür Emrah Gürel ve Tanıl Bora’nın derledikleri kitapta onların yanında İlker Aytürk, Özgür Umut Baz, Selin Çağatay, Menderes Çınar, Özgür Sevgi Göral, Ahmet İnsel, Levent Köker, İlkim Okyar, Ömer Turan, Reyhan Ünal ve Kerem Ünüvar’ın katkıları yer alıyor.

Kolektif — Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı: Post-Post-Kemalizm Tartışmaları
Derleyen: Özgür Emrah Gürel, Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Siyaset • 328 sayfa • 2026

Bahadır Türk — Siyasal Düşünceler Tarihi (2026)

Bahadır Türk’ün ‘Siyasal Düşünceler Tarihi’ adlı çalışması, Batı siyasal düşüncesinin Antik Yunan’dan on dokuzuncu yüzyıla uzanan uzun serüvenini, düşünürler merkezli bir çerçevede özetliyor. Kitap, devlet, egemenlik, meşruiyet, özgürlük, hak, adalet ve otorite gibi kavramların ayrıntılı tarihini vermekten çok, bu kavramları şekillendiren isimlerin temel görüşlerini anlaşılır biçimde ortaya koyuyor. Böylece siyasal düşünce tarihini yeni öğrenen okurlar için kapsamlı ama sade bir giriş sunuyor.

Eserin ilk bölümleri Antik Yunan dünyasına odaklanıyor. Presokratikler, Sofistler ve Sokrates ile başlayan tartışma, Platon ve Aristoteles’in siyaset anlayışlarıyla derinleşiyor. Bu bölümde siyasal topluluğun nasıl kurulacağı, erdemli yaşamın ne olduğu ve yönetimin hangi ilkelere dayanması gerektiği gibi sorular öne çıkıyor. Yazar, Batı siyasal düşüncesinin temel kavramlarının büyük ölçüde bu dönemde ortaya çıktığını gösteriyor.

Roma bölümünde Cicero, Seneca ve Marcus Aurelius üzerinden hukuk, yurttaşlık, görev ve evrensel düzen düşünceleri inceleniyor. Ardından feodal çağın siyasal ve dinsel yapısı ele alınıyor. Azizler ve âlimler aracılığıyla Orta Çağ’ın otorite anlayışı değerlendirilirken, Christine de Pizan’a özel yer verilerek çoğu genel anlatıda geri planda kalan bir düşünsel mirasa dikkat çekiliyor.

Rönesans ve Reform dönemine gelindiğinde siyasal düşünce yeni bir dönüşüm geçiriyor. Machiavelli siyaset ile ahlak arasındaki ilişkiyi farklı biçimde yorumlarken, Luther, Müntzer ve Calvin din ile iktidar arasındaki bağları yeniden tanımlıyor. More, Bodin ve Hobbes ise devletin yapısı, egemenliğin kaynağı ve toplumsal düzenin korunması gibi meseleleri tartışıyor.

Kitabın son kısmı Aydınlanma dönemine ayrılıyor. Locke, Spinoza, Montesquieu, Hume, Rousseau, Burke, Paine, Bentham, Wollstonecraft, Hegel, Tocqueville ve Mill üzerinden modern siyasetin temel tartışmaları ele alınıyor. Özgürlük, kavramlar bu düşünürlerin katkılarıyla şekilleniyor.

Kitap, karmaşık teorileri kısa ve anlaşılır biçimde aktarıyor. Yazarın amacı düşünürlerin bütün felsefelerini açıklamak değil, siyasal alana dair temel yaklaşımlarını görünür kılmak oluyor. Bu yönüyle eser, siyasal düşünceler tarihinin gelişimini takip etmek isteyenler için işlevsel bir başlangıç rehberi niteliği taşıyor.

H. Bahadır Türk — Siyasal Düşünceler Tarihi
• İletişim Yayınları
Siyaset • 272 sayfa • 2026

Çağlar Fidan — Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası (2026)

Çağlar Fidan’ın ‘Hep Beraber Çalalım: Bir İstanbul Havası’ adlı bu çalışması, Osmanlı İstanbulu’nun kahvehanelerini yalnızca vakit geçirilen mekânlar olarak değil, şehrin sınıfsal, kültürel ve müzikal gerilimlerinin iç içe geçtiği canlı toplumsal alanlar olarak ele alıyor. Kitap, kahvehanelerde yankılanan seslerin ardında hangi insanların, hangi göçlerin, hangi ayrımların ve hangi arzuların bulunduğunu araştırırken, İstanbul’un gündelik hayatına farklı bir pencereden bakmayı öneriyor.

Fidan, özellikle taşradan İstanbul’a gelen bekâr erkeklerin, tulumbacıların, memurların, kalem erbabının ve “ayaktakımı” diye küçümsenen kesimlerin şehir kültürüne nasıl dâhil olduğunu gösteriyor. Kahvehaneler bu anlamda yalnızca eğlence yerleri değil; insanların birbirini tanıdığı, sınıfsal sınırların kurulduğu ya da ihlal edildiği sosyal sahneler hâline geliyor. Kitapta sık sık karşılaşılan “avam-havas” gerilimi, Osmanlı toplumunun kültürel hiyerarşilerini görünür kılıyor. “Halva” diyenlerle “helva” diyenler arasındaki fark, sadece telaffuz değil; aidiyet, eğitim, zevk ve sınıf meselesi olarak okunuyor.

Çalışmanın merkezinde ise müzik yer alıyor. Semai kahvehanelerinde söylenen semailer, maniler, koşmalar, destanlar ve divanlar; İstanbul’un çok katmanlı kültürünün sesli hafızası gibi ele alınıyor. Fidan, bu repertuvarın yalnızca elit çevrelerin ürettiği “yüksek sanat”tan oluşmadığını, aksine taşradan gelenlerin, gündelik hayatın ve halk kültürünün şehir müziğini sürekli dönüştürdüğünü vurguluyor. “İncesaz” ile “ayak takımının müziği” arasındaki sınırlar da böylece bulanıklaşıyor.

Kitap aynı zamanda kahvehanelerden kıraathanelere uzanan dönüşümü izleyerek, Osmanlı modernleşmesinin kültürel mekânlarını yeniden değerlendiriyor. “Mekteb-i irfan” olarak görülen kıraathaneler, yalnızca okuma alanları değil; müzik, sohbet ve toplumsal temasın yeniden biçimlendiği yerler olarak ortaya çıkıyor. Böylece çalışma, Osmanlı İstanbulu’nun müzik tarihini anlatırken aynı zamanda şehrin sosyal topoğrafyasını, kültürel çatışmalarını ve gündelik hayatın görünmeyen ritimlerini de görünür kılıyor.

Çağlar Fidan — Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası: Osmanlı İstanbulu’nda Kahvehanenin Müziği ve Sosyal Topoğrafyası
• İletişim Yayınları
İnceleme • 200 sayfa • 2026

Işıl Kandolu — Cumhuriyet’in Güzelleri (2026)

Işıl Kandolu’nun ‘Cumhuriyet’in Güzelleri’ adlı çalışması, erken Cumhuriyet döneminde düzenlenen güzellik yarışmalarını yalnızca magazinel bir olay olarak değil, yeni rejimin toplumsal ve kültürel dönüşüm projelerinin bir parçası olarak inceliyor. Kitap, 1929-1933 yılları arasında Cumhuriyet gazetesi öncülüğünde gerçekleştirilen yarışmaların, genç Cumhuriyet’in “asri kadın” idealini görünür kılma çabasıyla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Modernleşme hedefi doğrultusunda yaratılmak istenen yeni kadın imgesi; Batılı görünümü benimseyen, eğitimli, sağlıklı, zarif ama aynı zamanda milli değerlere bağlı bir figür olarak tasarlanıyordu. Böylece kadın bedeni yalnızca bireysel bir kimlik alanı değil, yeni ulusun vitrine çıkarılan sembollerinden biri hâline geliyordu.

Kitap, Cumhuriyet gazetesinin kadın politikalarına ve dönemin basın diline odaklanarak güzellik yarışmalarının nasıl ideolojik bir araç olarak kurgulandığını ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Yarışmalar, Türkiye’nin Batı karşısındaki imajını değiştirme girişiminin bir parçasıydı. “Modern Türk kadını” hem içeride toplumsal dönüşümün işareti olarak sunuluyor hem de dışarıya dönük biçimde Türkiye’nin çağdaşlaşma iddiasını temsil ediyordu. Bu nedenle yarışmalar yalnızca estetik tercihlerin değil, sağlık politikalarının, spor anlayışının, öjeni tartışmalarının ve Türk Tarih Tezi gibi dönemin resmi ideolojik yönelimlerinin de kesişim noktasına dönüşüyordu.

Çalışma, yarışmalara verilen tepkileri de çok boyutlu biçimde ele alıyor. Kadın yazarların eleştirileri, muhafazakâr çevrelerin itirazları ve erkek egemen bakışın “yeni kadın” üzerindeki beklentileri, dönemin kültürel çatışmalarını görünür kılıyor. Jüri heyetlerinin yapısı, güzelliğin hangi ölçütlerle tanımlandığı ve “evlenilecek kadın” idealinin nasıl kurulduğu üzerinden, kadın bedeninin modernleşme ile gelenek arasında nasıl disipline edilmeye çalışıldığı inceleniyor. Böylece kitap, erken Cumhuriyet’in kadın özgürlüğü söyleminin aynı zamanda denetleyici ve norm koyucu yönlerini de açığa çıkarıyor.

Ancak Kandolu’nun çalışması, güzellik yarışmalarındaki kadınları yalnızca rejimin edilgen temsilcileri olarak görmüyor. Yarışmaya katılan kadınların kendi arzuları, beklentileri ve kişisel stratejileri de kitabın önemli bir boyutunu oluşturuyor. Kimileri sosyal yükselme, ekonomik bağımsızlık ya da uluslararası görünürlük peşindeyken, kimileri sanat ve sinema dünyasına açılmayı hedefliyordu. Bu nedenle yarışmalar, yalnızca devletin kadınları biçimlendirdiği bir alan değil, kadınların da rejimle müzakere ettiği, fırsatlar aradığı ve kendi hayatlarını dönüştürmeye çalıştığı karmaşık bir toplumsal sahne olarak ele alınıyor.

‘Cumhuriyet’in Güzelleri’, erken Cumhuriyet döneminin modernleşme ideallerini kadın bedeni, güzellik anlayışı ve milli kimlik üzerinden yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma niteliğinde. Kitap, “asri kadın” figürünün yalnızca ilerleme ve özgürleşme söylemleriyle değil, aynı zamanda ulusal kimlik inşası, toplumsal disiplin ve Batı karşısında kabul görme arzusu ile şekillendiğini gösteriyor.

Işıl Kandolu — Cumhuriyet’in Güzelleri: 1929-1933 Arası Güzellik Yarışmalarında Milli İdeoloji ve Asri Kadın
• İletişim Yayınları
İnceleme • 272 sayfa • 2026