Hayati Beşirli’nin ‘İslam Öncesi Dönem Türk Yemek Sosyolojisi’ adlı çalışması, yemeği yalnızca insanın biyolojik ihtiyaçlarını karşılayan bir pratik olmaktan çıkarıp toplumun örgütlenme biçimini, değerlerini, inançlarını, iktidar ilişkilerini ve kültürel hafızasını görünür kılan bir sosyolojik alan olarak ele alıyor. Kitabın temel sorusu, basitçe “İslam öncesi Türkler ne yiyordu?” değil; ne yedikleri, nasıl ürettikleri, nasıl pişirdikleri ve kimlerle paylaştıkları üzerinden nasıl bir toplumsal dünya kurdukları sorusu.
Bu bakış açısında sofra, toplumsal ilişkilerin kurulduğu sembolik bir mekâna dönüşüyor. Yemek kimi zaman bir iktidar göstergesi, kimi zaman ritüelin parçası, kimi zaman statünün işareti, kimi zaman da kimliği ve aidiyeti güçlendiren bir unsur olarak karşımıza çıkar. Böylece beslenme pratikleri, toplumsal hiyerarşilerden kutsallık anlayışına, dayanışmadan siyasal ilişkilere kadar uzanan daha geniş bir yapının parçası hâline geliyor. Kitap, özellikle yemek ile kimlik arasındaki ilişkiye odaklanarak mutfağın kültürel hafızanın taşıyıcılarından biri olduğunu vurguluyor.
Çalışmanın tarihsel çerçevesi oldukça geniş. Afanasiyevo ve Andronova kültürlerinden başlayarak Orta Asya’nın ekolojik koşulları, bozkır yaşamı, yerleşiklik, göçebelik ve yarı göçebelik arasındaki ilişkiler inceleniyor. Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar üzerinden farklı dönemlerin yemek ve mutfak pratikleri ele alınırken, Göktürk Yazıtları da toplumun beslenme anlayışını ve siyasal düşüncesini anlamak için değerlendiriliyor. “Açları doyurmak, az milleti çok kılmak” ifadesi etrafında doymak, çoğalmak ve sadakat arasındaki ilişki tartışılıyor; yiyeceğin yalnızca tüketilen bir nesne değil, toplumsal düzenin sürdürülmesinde rol oynayan bir araç olduğu gösteriliyor. Seyyahların anlatıları da 10. ve 13. yüzyıllar arasındaki Türklerin yiyeceklerine ilişkin farklı gözlemler sunuyor.
Kitabın önemli yönlerinden biri de Türk mutfak kültürünü tek ve değişmez bir yapı olarak görmemesi. Farklı coğrafyalar, ekonomik faaliyetler, savaşlar, göçler, iklim ve kültürel karşılaşmalar mutfak pratiklerinin biçimlenmesinde etkili oldu. Bu nedenle çalışma, İslam öncesi Türk mutfağını farklı mutfak tipolojileri üzerinden değerlendiriyor; doğal, kutsal, politik ve folklorik/kültürel boyutları birbirinden ayırarak yemek kültürünün taşıdığı farklı anlam katmanlarını ortaya koyuyor. Bozkır kültüründeki pişirme teknikleri de bu çerçevede ele alınarak çevresel koşullar ile mutfak teknolojisi arasındaki ilişkiye dikkat çekiliyor.
Çalışmanın son bölümünde Dede Korkut Hikâyeleri üzerinden yemek ve simgesellik meselesine yönelinmesi, kitabın tarihsel verilerle kültürel anlatılar arasındaki bağlantıyı da araştırdığını gösteriyor. Böylece yemek, yalnızca geçmişte insanların ne tükettiğini gösteren bir veri olmaktan çıkıyor; toplumsal hafızanın, sembollerin ve kültürel sürekliliğin okunabileceği bir kaynak hâline geliyor.
Beşirli’nin disiplinlerarası yaklaşımı tarih, sosyoloji, antropoloji, kültürel çalışmalar, ekonomi ve tarım bilimlerini bir araya getiriyor. Yazılı kaynaklar, seyahatnameler, tarihsel kayıtlar ve kuramsal çalışmalar birlikte değerlendirilerek Türk yemek kültürünün hem süreklilikleri hem de dönüşümleri izleniyor. Sonuçta kitap, mutfağı geçmişin gündelik hayatına açılan tali bir kapı değil, toplumun nasıl yaşadığını, nasıl örgütlendiğini, neye değer verdiğini ve kendisini nasıl tanımladığını anlamaya yarayan temel bir kültürel alan olarak konumlandırıyor.
Hayati Beşirli — İslam Öncesi Dönem Türk Yemek Sosyolojisi
• Phoenix Yayınları
Sosyoloji • 272 sayfa • 2026

