Zygmunt Bauman — Eleştirel Bir Sosyolojiye Doğru (2026)

Zygmunt Bauman’ın bu eseri, sosyolojinin yalnızca toplumsal gerçekliği açıklayan bir disiplin değil, aynı zamanda insanların içinde yaşadıkları dünyayı sorgulamalarını ve özgürleşmelerini sağlayan eleştirel bir düşünce biçimi olması gerektiğini savunan kapsamlı bir kuramsal çalışma. Bauman, toplumsal yaşamın “doğal” ve değişmez kabul edilen düzeninin gerçekte tarihsel olarak kurulmuş ilişkilerden oluştuğunu ileri sürerek, eleştirel sosyolojiyi sağduyunun sınırlarını aşan özgürleştirici bir bilgi pratiği olarak yeniden tanımlıyor.

Kitabın ilk bölümü, Bauman’ın “ikinci doğa” adını verdiği kavram etrafında şekilleniyor. İnsanların gündelik yaşamda doğal, kaçınılmaz ve değiştirilemez sandıkları toplumsal kurumlar, kurallar ve alışkanlıklar zamanla sanki doğanın bir parçasıymış gibi algılanır. Sağduyu da bu yanılsamayı yeniden üretir; mevcut toplumsal düzeni sorgulamak yerine onu olağanlaştırır. Bauman’a göre geleneksel sosyoloji de çoğu zaman bu düzeni yalnızca açıklamakla yetiniyor ve böylece farkında olmadan egemen toplumsal yapının devamına hizmet ediyor. Bu nedenle “tutsaklığın bilimi”, insanları özgürleştirmek yerine onları mevcut düzenin sınırları içinde düşünmeye mahkûm ediyor.

İkinci bölümde Bauman, bu anlayışın felsefi temellerini eleştiriyor. Özellikle fenomenoloji ve varoluşçuluk tartışmaları üzerinden toplumsal gerçekliğin yalnızca bireysel deneyimlerle açıklanamayacağını, fakat bu deneyimlerin de tarihsel ve toplumsal koşullar içinde üretildiğini gösteriyor. Geleneksel sosyolojinin toplumsal düzeni denge ve uyum ekseninde açıklama eğilimini sorgularken, toplumun değişim ve çatışma dinamiklerini görünmez kılan yaklaşımların eleştirel düşüncenin önünde engel oluşturduğunu savunuyor. Böylece sosyolojinin görevinin yalnızca mevcut gerçekliği tasvir etmek değil, onu mümkün kılan varsayımları da açığa çıkarmak olduğunu ileri sürüyor.

Eserin merkezinde yer alan “özgürleştirici akıl” kavramı, kitabın temel tezini oluşturuyor. Bauman’a göre eleştirel sosyoloji, sağduyunun sunduğu bilgiyi daha ayrıntılı biçimde doğrulayan bir disiplin değildir; tam tersine, sağduyunun güvenilir kabul ettiği bilgilerin tarihsel olarak kurulmuş ve ideolojik biçimde meşrulaştırılmış olduğunu gösteriyor. Bu nedenle özgürleştirici düşünce, toplumun “doğal yasaları” olarak sunulan ilişkilerin aslında değiştirilebilir olduğunu ortaya koymaya çalışıyor. Sağduyunun alternatif toplumsal düzenleri imkânsız ilan etmesine karşı çıkıyor; insanların yaşadığı yabancılaşma, eşitsizlik ve baskıyı küçük teknik sorunlara indirgemek yerine bunları bütüncül tarihsel meseleler olarak yeniden görünür kılıyor.

Bauman ayrıca teknik akıl ile özgürleştirici akıl arasında önemli bir ayrım yapıyor. Teknik akıl, mevcut düzeni daha verimli işletmeye odaklanırken, özgürleştirici akıl düzenin kendisini sorguluyor. Bu nedenle eleştirel sosyoloji yalnızca daha doğru bilgi üretmeyi değil, insanların toplumsal gerçekliği farklı biçimlerde düşünebilmelerini sağlayacak eleştirel bilinç geliştirmeyi amaçlıyor. Sosyolojinin bilimsel niteliği de yalnızca nesnel gözlemden değil, toplumsal gerçekliğin tarihsel olarak kurulmuş yapısını açıklayabilme ve onu dönüştürülebilir gösterebilme kapasitesinden kaynaklanıyor. Kitabın son bölümleri, doğruluk ile meşruiyet arasındaki ilişkiyi tartışarak eleştirel bilginin yalnızca olguların doğrulanmasına değil, aynı zamanda insanların özgürleşmesini mümkün kılan bir hakikat anlayışına dayanması gerektiğini savunuyor.

Sonuç olarak ‘Eleştirel Bir Sosyolojiye Doğru: Sağduyu ve Özgürleşme Üzerine Bir Deneme’ (‘Towards a Critical Sociology: An Essay On Commonsense and Emancipation’), sosyolojiyi mevcut toplumsal düzeni onaylayan bir bilgi alanı olmaktan çıkarıp özgürleşmenin düşünsel aracı hâline getirmeyi hedefleyen güçlü bir kuramsal manifesto. Bauman, sağduyunun doğal kabul ettiği toplumsal gerçekliğin tarihsel ve değiştirilebilir olduğunu gösterirken, eleştirel sosyolojinin görevinin yalnızca toplumu anlamak değil, insanların başka bir toplumsal yaşamın mümkün olduğunu görebilmelerini sağlayacak düşünsel zemini oluşturmak olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle eser, sosyolojiyi eleştiri, tarih ve özgürleşme ekseninde yeniden tanımlayan Bauman düşüncesinin en önemli erken dönem çalışmalarından biri olarak öne çıkıyor.

Zygmunt Bauman — Eleştirel Bir Sosyolojiye Doğru: Sağduyu ve Özgürleşme Üzerine Bir Deneme
Çeviren: Bekir Balkız, Ümit Tatlıcan • Phoenix Yayınları
Sosyoloji • 216 sayfa • 2026

Nkechikwu Valerie Azinge-Egbiri — Kara Para Aklama ile Terörizmin Finansmanıyla Mücadele ve İlgili Düzenlemeler (2026)

Nkechikwu Valerie Azinge-Egbiri’nin bu kitabı, kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadeleye (KPA-TFÖ) ilişkin uluslararası hukuki düzenlemelerin gelişen ekonomiler üzerindeki etkilerini inceleyen kapsamlı bir çalışma. Yazar, küresel standartların yalnızca teknik hukuk kuralları olmadığını, aynı zamanda uluslararası güç ilişkileri, meşruiyet arayışları ve siyasal tercihler tarafından şekillendirildiğini savunuyor. Özellikle Afrika ülkeleri ile gelişen ekonomilerin bu standartlara uyum süreçlerini merkeze alan eser, tek tip düzenleme anlayışının farklı siyasal, ekonomik ve toplumsal koşullara sahip ülkelerde aynı sonuçları üretmediğini gösteriyor.

‘Kara Para Aklama ile Terörizmin Finansmanıyla Mücadele ve İlgili Düzenlemeler: Gelişen Ekonomilerde Hukuk’ (‘Regulating and Combating Money Laundering and Terrorist Financing: The Law in Emerging Economies’), öncelikle uluslararası finans sisteminin dönüşümünü ve bu dönüşüm içinde IMF, Dünya Bankası ile Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF) üstlendiği rolleri açıklıyor. Küresel KPA-TFÖ rejiminin oluşumunu tarihsel gelişimi içinde ele alırken, uluslararası finansal düzenlemelerin hukuki dayanaklarını, yönetişim mekanizmalarını ve uluslararası kurumların standart belirleme süreçlerini inceliyor. Yazar, vekâlet teorisinden yararlanarak küresel standartları oluşturan uluslararası kuruluşlarla bu standartları uygulamak durumunda kalan devletler arasındaki ilişkinin yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasal ve kurumsal bir vekâlet ilişkisi olduğunu değerlendiriyor.

Eserin önemli bir bölümü, Afrika ülkeleri ve gelişen ekonomilerde etkin KPA-TFÖ düzenlemelerinin hangi koşullarda başarılı olabileceğini tartışıyor. Hukukun üstünlüğü, güven, kurumsal kapasite, siyasal irade, teknik uzmanlık, ekonomik kaynaklar ve toplumsal meşruiyet gibi unsurların uyum sürecindeki belirleyici rolünü ayrıntılı biçimde ele alıyor. Yazar, yalnızca yaptırım baskısına dayalı uyumun kalıcı sonuçlar üretmediğini; yerel koşullar, politika öncelikleri, uluslararası itibarı koruma isteği ve küresel sisteme entegrasyon düzeyinin de ülkelerin düzenlemeleri benimseme biçimini önemli ölçüde etkilediğini vurguluyor.

Kitap ayrıca FATF tavsiyelerinin uygulanmasını Afrika ülkeleri ile BRICS ekonomileri üzerinden karşılaştırmalı olarak analiz ediyor. Ülkelerin uyum performanslarını hukuk sistemi, demokrasi, yönetişim kalitesi, teknik kapasite ve kurumsal altyapı gibi ölçütler ışığında değerlendirirken, aynı standartların farklı ülkelerde farklı sonuçlar doğurduğunu ortaya koyuyor. FATF üyeliğinin, uluslararası değerlendirme mekanizmalarının ve Finansal Sektör Değerlendirme Programı’nın (FSAP) ülkelerin düzenleme politikaları üzerindeki etkileri ampirik verilerle inceleniyor; risk temelli yaklaşımın uygulanmasında karşılaşılan belirsizlikler ve meşruiyet sorunları da kapsamlı biçimde tartışılıyor.

Sonuç olarak eser, kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadele rejimini yalnızca hukuki bir düzenleme alanı olarak değil, küresel yönetişim, uluslararası finans, siyasal meşruiyet ve devletlerin kurumsal kapasitesi arasındaki karmaşık ilişkiler üzerinden değerlendiren disiplinler arası bir analiz sunuyor. Küresel standartların gelişen ekonomilerde hangi koşullarda etkili olabileceğini, uyumun önündeki yapısal engelleri ve daha meşru, kapsayıcı ve sürdürülebilir bir uluslararası düzenleme sisteminin nasıl kurulabileceğini tartışarak hukuk, finans ve uluslararası ilişkiler alanlarına önemli katkılar sunuyor.

Nkechikwu Valerie Azinge-Egbiri — Kara Para Aklama ile Terörizmin Finansmanıyla Mücadele ve İlgili Düzenlemeler: Gelişen Ekonomilerde Hukuk
Çeviren: Ali Tarhan • Phoenix Yayınları
Hukuk • 376 sayfa • 2026

Guillaume Sibertin-Blanc — Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı (2026)

Guillaume Sibertin-Blanc, bu çalışmasında Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin devlet kuramını tarihsel materyalizm, şizoanaliz ve siyaset felsefesi ekseninde yeniden yorumlayarak devletin yalnızca hukuki ya da kurumsal bir yapı değil, aynı zamanda arzuyu, öznelliği ve toplumsal ilişkileri biçimlendiren karmaşık bir üretim aygıtı olduğunu tartışıyor. Marx’ın tarihsel materyalizmini Freud, Spinoza ve çağdaş antropolojiyle buluşturan eser, devletin kökenini doğrusal bir tarihsel gelişmenin sonucu olarak değil, toplumsal ve bilinçdışı süreçlerin birlikte ürettiği özgün bir biçim olarak ele alıyor. Devletin ortaya çıkışı, egemenlik ilişkileri, şiddet, kapitalizm ve kolektif özneleşme süreçleri arasındaki bağları inceleyen kitap, klasik devlet teorilerini eleştirel biçimde yeniden değerlendiriyor.

Çalışmanın ilk bölümü, Deleuze ve Guattari’nin devlet-biçimi kuramının teorik temellerini açıklıyor. Yazar, devletin belirli bir tarihsel başlangıç noktasından doğduğu yönündeki geleneksel görüşleri sorgulayarak “Urstaat” yani “Köken Devlet” kavramını merkeze alıyor. Devlet burada geçmişte kurulmuş tekil bir kurum değil, her tarihsel devlette kendisini yeniden varsayan soyut ve sürekli etkin bir model olarak yorumlanıyor. Bu yaklaşım, devleti yalnızca maddi kurumlar üzerinden değil, arzu, bilinçdışı ve kolektif özdeşleşmelerle birlikte işleyen çok katmanlı bir oluşum olarak değerlendirmeyi öneriyor. Böylece tarihsel gerçeklik ile psikolojik süreçler birbirinden ayrılmadan birlikte açıklanıyor.

Kitabın ikinci ana ekseni, devlet kudretini açıklamak için geliştirilen “kapma aygıtı” kuramına ayrılıyor. Devlet, toplumsal üretimi, emeği, toprağı, vergiyi, hukuku ve şiddeti kendi denetimi altında toplayan bir mekanizma olarak inceleniyor. Bu çerçevede Pierre Clastres ve Marshall Sahlins’in antropolojik çalışmalarıyla diyalog kurularak “devletsiz toplumlar” sorunu yeniden ele alınıyor; göçebe ya da yerel toplulukların devleti önlemeye yönelik siyasal örgütlenmeleri tartışılıyor. Devletin yalnızca ekonomik artığı ele geçiren bir güç olmadığı, aynı zamanda egemenliği simgesel, siyasal ve askerî araçlarla sürekli yeniden üreten bir yapı olduğu vurgulanıyor.

Sibertin-Blanc ayrıca Deleuze ve Guattari’nin devlet kuramını klasik Freudo-Marksist yaklaşımlardan ayırıyor. Devletin insanlar üzerinde yalnızca baskı kurmadığını, bireylerin çoğu zaman devlet tarafından yönetilmeyi ve onun sunduğu özdeşleşme biçimlerini arzuladığını ileri sürüyor. Bu nedenle egemenlik yalnızca dışsal zor yoluyla değil, arzunun ve kolektif fantazmaların örgütlenmesi aracılığıyla da yeniden üretiliyor. Devlet şiddetinin zaman zaman görünürde rasyonel sınırları aşan biçimlere dönüşmesi de bu fantazmatik boyut sayesinde açıklanmaya çalışılıyor.

Eserin son bölümünde bu kuramsal çerçeve kapitalizmle ilişkilendiriliyor. Devlet ile sermaye arasındaki karşılıklı bağımlılık, modern kapitalist birikim süreçleri ve dünya ölçeğinde işleyen devlet aygıtları üzerinden inceleniyor. “Kapma aygıtı” kavramı, sermayenin genişlemesini mümkün kılan siyasal düzenlemeleri ve devletin meta-ekonomik işlevlerini açıklamak için kullanılıyor. Böylece kitap, Deleuze ve Guattari’nin düşüncesini yalnızca felsefi bir yorum olarak değil, devletin tarihsel gelişimini, kapitalist dönüşümleri ve siyasal iktidarın güncel işleyişini anlamaya yönelik kapsamlı bir analiz olarak sunuyor. ‘Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı: Tarihsel-Makinesel Materyalizm ve Devlet-Biçiminin Şizoanalizi’ (‘La théorie de l’Etat de Deleuze et Guattari: Matérialisme historicomachinique et schizoanalyse de la forme-Etat’), çağdaş devlet teorisini tarihsel materyalizm, şizoanaliz ve siyasal antropolojiyi bir araya getiren özgün bir perspektifle yeniden düşünmeye çağırıyor.

Guillaume Sibertin-Blanc — Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı: Tarihsel-Makinesel Materyalizm ve Devlet-Biçiminin Şizoanalizi
Çeviren: Güney Çeğin • Phoenix Yayınları
Siyaset • 85 sayfa • 2026

Shiraz Maher — Selefi Cihatçılık (2026)

Shiraz Maher bu çalışmasında, Selefi-Cihatçılığı yalnızca terör eylemleriyle açıklanabilecek güvenlik merkezli bir mesele olarak değil, kendi içinde tutarlı düşünsel dayanakları, tarihsel sürekliliği ve siyasal hedefleri bulunan kapsamlı bir ideoloji olarak inceliyor. ‘Selefi Cihatçılık: Bir Fikrin Tarihi’ (‘Salafi-Jihadism: The History of an Idea’), modern cihatçı hareketlerin ortaya çıkışını anlamak için İslam düşünce tarihine, sömürgecilik sonrası siyasal kırılmalara ve modern Ortadoğu’daki çatışma dinamiklerine birlikte bakıyor. Maher’e göre El-Kaide, DEAŞ ya da benzeri örgütler birbirinden kopuk yapılar değil; ortak bir düşünsel damardan beslenen, fakat farklı tarihsel koşullarda farklı stratejiler geliştiren hareketler olarak okunmalı.

Kitabın merkezinde Selefi-Cihatçılığın “beş temel sütunu” olarak tanımlanan kavramlar yer alıyor: tevhit, hâkimiyet, cihat, tekfir ve el-vela ve’l-bera. Maher, özellikle tevhit anlayışının yalnızca teolojik bir ilke olmaktan çıkıp siyasal bir düzen projesine dönüştüğünü vurguluyor. Bu yaklaşımda egemenlik yalnızca Tanrı’ya ait kabul edildiği için laik devletler, demokratik sistemler ve modern ulus-devlet yapıları gayrimeşru görülüyor. Böylece siyasal mücadele, yalnızca iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda “hakiki İslam düzenini yeniden kurma” savaşı olarak sunuluyor.

Maher’in dikkat çektiği en önemli noktalardan biri, cihat kavramının tarihsel dönüşümü. Geleneksel İslam hukukundaki farklı yorumları inceleyen yazar, modern Selefi-Cihatçı hareketlerin bu kavramı küresel ve sürekli bir savaşa dönüştürdüğünü gösteriyor. Özellikle Sovyet-Afgan Savaşı’nın bu dönüşümde belirleyici rol oynadığını savunuyor. Afganistan deneyimi, farklı ülkelerden gelen militanların ortak bir ideolojik ağ kurmasına, küresel cihat fikrinin yayılmasına ve sonrasında El-Kaide gibi örgütlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor.

Kitapta tekfir kavramına ayrı bir önem veriliyor. Maher, başlangıçta sınırlı bir dinsel hüküm olan tekfirin zamanla siyasal bir silaha dönüştüğünü anlatıyor. Bu anlayış yalnızca Batı’yı değil, Selefi-Cihatçı yorumlara katılmayan Müslüman toplumları, yöneticileri ve hatta diğer İslamcı hareketleri de hedef haline getiriyor. DEAŞ’ın uyguladığı aşırı şiddetin ve mezhepçi yaklaşımın arkasında da bu genişletilmiş tekfir anlayışı bulunduğunu ileri sürüyor.

Maher ayrıca El-Kaide ile DEAŞ arasındaki farklılaşmayı ayrıntılı biçimde inceliyor. El-Kaide daha uzun vadeli, stratejik ve küresel bir mücadele yürütmeye çalışırken DEAŞ doğrudan devletleşme, toprak kontrolü ve hilafet ilanı üzerinden hareket ediyor. Ancak iki yapı arasındaki farklara rağmen, her ikisinin de aynı ideolojik çekirdekten beslendiğini savunuyor. Bu nedenle Selefi-Cihatçılığı yalnızca örgüt isimleri üzerinden değil, sürekli dönüşen bir düşünsel gelenek olarak değerlendirmek gerektiğini öne sürüyor.

Kitap boyunca Afganistan, Irak, Suriye ve Batı ülkelerindeki saldırılar üzerinden modern cihatçı hareketlerin gelişimi incelenirken, ideolojinin dijital çağda nasıl yayıldığına da dikkat çekiliyor. Maher, internetin ve sosyal medyanın Selefi-Cihatçı propagandayı küreselleştirdiğini, kimlik krizleri yaşayan bireyler için yeni aidiyet biçimleri sunduğunu belirtiyor. Böylece kitap, modern radikalizmin yalnızca askeri ya da güvenlikçi yöntemlerle açıklanamayacağını; tarihsel, teolojik ve toplumsal boyutları birlikte değerlendirmek gerektiğini ortaya koyuyor.

Shiraz Maher — Selefi Cihatçılık: Bir Fikrin Tarihi
Çeviren: Barış Çalışkan • Phoenix Yayınları
Tarih • 256 sayfa • 2026

Dan Schiller — Hatlar Karıştı (2025)

Dan Schiller bu kitabında ABD telekomünikasyon tarihini teknik ilerleme öyküsü olarak değil, siyasal iktidar, sermaye ve kamusal çıkar arasındaki uzun bir mücadele olarak ele alıyor. Posta hizmetlerinden internete uzanan sürecin, tarafsız ve kaçınılmaz bir teknolojik evrim olmadığını; devlet politikaları, şirket çıkarları ve sınıfsal çatışmalar içinde biçimlendiğini savunuyor. İletişim altyapısının, Amerikan kapitalizminin genişlemesiyle birlikte şekillendiğini gösteriyor.

Schiller, erken dönemde posta sisteminin ulusal pazarın kurulmasında oynadığı merkezi role odaklanıyor. Devlet destekli iletişim ağlarının, ticari entegrasyonu hızlandırdığını ve ekonomik bütünleşmeyi mümkün kıldığını anlatıyor. Telgraf ve telefonun yayılmasıyla birlikte kamusal hizmet ile özel tekel arasındaki gerilim derinleşiyor. AT&T örneği üzerinden, düzenleme ve serbest piyasa arasındaki salınım ayrıntılı biçimde inceleniyor.

‘Hatlar Karıştı’ (‘Crossed Wires’), Soğuk Savaş döneminde telekomünikasyonun askeri, stratejik ve ideolojik önem kazandığını vurguluyor. Devletin güvenlik gerekçeleriyle iletişim altyapısına yaptığı yatırımların, özel şirketler için yeni kâr alanları açtığını gösteriyor. Bu dönemde kamusal kaynaklar ile özel sermaye arasındaki simbiyotik ilişki belirginleşiyor ve iletişim teknolojileri küresel güç projeksiyonunun parçası haline geliyor.

İnternetin ortaya çıkışı da Schiller’e göre özgürleştirici bir kopuş olmuyor. Dijital ağlar, neoliberal politikalarla birlikte hızla ticarileşiyor ve eşitsizlikleri yeniden üretiyor. Kitap, iletişimin demokratikleşmesi vaadi ile sermaye yoğunlaşması arasındaki çelişkiyi görünür kılıyor. Bu yönüyle eser, iletişim teknolojilerini anlamak isteyenler için tarihsel, eleştirel ve politik bir çerçeve sunuyor.

Dan Schiller — Hatlar Karıştı: Posta Teşkilatından İnternete ABD’de İletişim Sistemlerinin Çalkantılı Tarihi
Çeviren: Asuman Kutlu • Phoenix Yayınları
Tarih • 752 sayfa • 2025

Güney Çeğin – Mikro-Faşizm (2025)

Faşizmi yalnızca tarihsel rejimlere, üniformalara ve açık baskı biçimlerine indirgemek, günümüz iktidar ilişkilerini kavramayı zorlaştırıyor. Güney Çeğin ‘Mikro-Faşizm: Gündeliğin Kara Delikleri’nde faşizmi, gündelik hayatın en sıradan anlarında üretilen, çoğu zaman fark edilmeden işleyen bir güç ilişkileri ağı olarak ele alıyor. Mikro-faşizm, dışsal bir zor aygıtından çok, arzunun içe kapanması, duygulanımın tek bir yoğunlukta kilitlenmesi ve ilişkilenme kapasitesinin daralması olarak düşünülüyor. Böylece faşizm, olağanüstü dönemlerin değil, gündeliğin içinde süreklilik kazanan bir potansiyel olarak beliriyor.

Çeğin, Félix Guattari’nin mikro-faşizm kavramını Brian Massumi’nin duygulanım teorisiyle birlikte okuyarak, otoriterliğin moleküler düzeyde nasıl üretildiğini gösteriyor. Komşuluk ilişkilerinde, işyerindeki “şaka”larda, dijital linç pratiklerinde, kıskançlık ve denetimle maskelenmiş sevgide ya da ahlaki normların baskıcı dilinde ortaya çıkan küçük tahakküm biçimleri kitabın merkezine yerleşiyor. Bu pratikler, makro faşizmin önkoşulu olan duygulanımsal yatkınlıkları sürekli yeniden üretiyor.

Kitap, mikro-faşizmi yalnızca teşhir etmiyor; ona karşı üretici bir politika imkânını da tartışıyor. Arzunun çoğullaştırılması, bağlantıların artırılması ve duygulanımın tek tipleşmeye direnmesi bu politikanın temel eksenlerini oluşturuyor. ‘Mikro-Faşizm’, faşizmi ideoloji ya da rejim olarak değil, arzu, duygu ve ilişki düzeyinde düşünmeye çağıran, rahatsız edici olduğu kadar ufuk açıcı bir teorik yolculuk sunuyor. Faşizmin dışarıda değil, tam da içimizde nasıl çalıştığını sorgulamaya davet ediyor.

  • Künye: Güney Çeğin – Mikro-Faşizm: Gündeliğin Kara Delikleri, Phoenix Yayınları, siyaset, 201 sayfa, 2025

David Sherman – Sartre ve Adorno (2025)

David Sherman bu kitabında öznelliğin hem toplumsal tarih tarafından şekillendiğini hem de onu dönüştürme gücüne sahip olduğunu savunan diyalektik bir yaklaşım geliştiriyor. Ona göre kıta felsefesinde yaygınlaşan özne karşıtı eğilimler, bilinç deneyimini tümüyle dışlayan indirgemeci okumalara yol açıyor ve bu durum hem fenomenolojiyi hem eleştirel teoriyi eksik bırakıyor. Sherman, özneyi edilgen bir konumda sabitlemek yerine, birinci ve üçüncü şahıs bakış açılarının etkileşiminden doğan “dolayımlayan özne” kavramını merkeze alıyor ve etik ile siyaset arasındaki bağı bu çerçevede yeniden kuruyor.

Sartre’ın yönelimsel bilinç anlayışıyla Adorno’nun toplumsal-tarihsel eleştirisini buluşturan Sherman, iki düşünürde de öznenin yalnızca belirlenen değil, aynı zamanda belirleyen bir güç olarak kavrandığını gösteriyor. Sartre’ın bilinci dünyaya doğru açan fenomenolojisiyle Adorno’nun kurucu öznellik yanılsamasını eleştiren düşüncesi arasında kurduğu köprü, modern felsefede öznenin hâlâ vazgeçilmez bir kategori olduğunu hatırlatıyor. Her iki düşünürün de aşkın özne fikrini reddederken faillik kapasitesini ısrarla savunması, Sherman’ın temel argümanına yön veriyor.

‘Sartre ve Adorno: Öznelliğin Diyalektiği’ (‘Sartre and Adorno: The Dialectics of Subjectivity’), fenomenoloji ile eleştirel teori arasında kurulan bu yaratıcı karşılaştırmayla öznelliğin hem bireysel deneyimde hem de toplumsal yapılarda nasıl çalıştığını açıklığa kavuşturuyor. Böylece çalışma, özne tartışmalarının ya tümüyle reddedildiği ya da soyut yapılar içinde eridiği günümüzde, felsefi bir denge öneriyor ve çağdaş özne kuramı için önemli bir referans noktası oluşturuyor.

  • Künye: David Sherman – Sartre ve Adorno: Öznelliğin Diyalektiği, çeviren: Kadir Gülen, Phoenix Yayınları, felsefe, 328 sayfa, 2025

Bruno Latour – Bilim İş Başında (2025)

Bruno Latour, bu kitabında bilimi, yalnızca sonuçları sabitlenmiş bir bilgi alanı olarak değil, devingen, tartışmalı ve toplumsal olarak inşa edilen bir pratik olarak ele alıyor. “Bilim işbaşındayken” ifadesiyle, tamamlanmış bilgilerden çok, hâlâ tartışma aşamasındaki süreçleri kast ediyor. Latour’a göre bilim, laboratuvarların dışında da sürüyor; deneyler, tartışmalar, kurumlar, belgeler ve ağlar arasında ilerleyen bir inşa süreci oluşturuyor. Bu nedenle bilim insanlarını sadece fikir üreticileri olarak değil, aynı zamanda aktörler, müzakereciler ve stratejistler olarak konumlandırıyor.

Kitap boyunca Latour, bir bilimsel gerçekliğin nasıl oluştuğunu adım adım takip etmeyi öneriyor. Her yeni buluş, önce itirazlarla karşılaşıyor; sonra deneylerle, verilerle ve belgelerle desteklenerek giderek sağlamlaştırılıyor. Bu süreçte bilim insanları yalnızca doğayı değil, diğer bilim insanlarını, yatırımcıları, mühendisleri ve kamuoyunu da ikna etmeye çalışıyor. Bilimsel bilgi, yalnızca doğanın diliyle değil, sosyal ve maddi ağlar üzerinden güçleniyor. Böylece bilim, doğrudan doğayı yansıtan değil, doğayı belirli düzenekler ve araçlarla temsil eden bir etkinlik olarak ortaya çıkıyor.

Latour, mühendisleri ve teknisyenleri de sürecin merkezine alıyor. Çünkü bir bilginin kalıcı olabilmesi, onun yalnızca doğru olmasına değil, aynı zamanda çalışabilir, tekrar edilebilir ve başkaları tarafından kullanılabilir olmasına bağlı oluyor. Bu noktada teknolojiyle bilimin iç içe geçtiği gösteriliyor. ‘Bilim İş Başında: Toplumda Bilim İnsanları ile Mühendislerin Faaliyetleri Nasıl İzlenebilir?’ (‘Science in Action: How to Follow Scientists and Engineers Through Society’), bilimi kutsamadan ama küçümsemeden, onun gerilimlerini ve gündelik mücadelelerini görünür kılıyor. Böylece bilim, yalnızca zihinlerde değil, belgelerde, aygıtlarda, deneylerde ve insan ilişkilerinde kurulan bir dünya olarak yeniden anlam kazanıyor.

  • Künye: Bruno Latour – Bilim İş Başında: Toplumda Bilim İnsanları ile Mühendislerin Faaliyetleri Nasıl İzlenebilir?, çeviren: Ekrem Berkay Ersöz, Phoenix Yayınları, bilim, 396 sayfa, 2025

Asker Kartarı – İki Kalp Üç Kitap (2024)

İnsanlar dünyanın her yerinde çeşitli sosyal ortamlarda farklı yaşamlar sürdürürler.

Eşler, çocuklar, akrabalar ve mensup olunan cemiyet insan yaşamında vazgeçilemez bileşenler olarak yerini alır.

Aile ise her durumda, karmaşık gündelik yaşamın önemli bir kısmını doldurur.

Evlilik bu nedenle yaşamın dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir.

Gelenek ve görenekler ya da geniş anlamıyla kültür, evlilik üzerinde yasal kurallardan daha büyük rol oynar.

Kültürce belirlenen çizgilerin ne kadar dışına çıkılırsa evlilik, taraflar için o kadar sancılı olur.

“Karma Evlilik” farklı kültür gruplarına mensup insanlar arasındaki evlilikleri ifade eden genel bir isim olmakla birlikte daha çok dinsel ve ırksal farklılıkları vurgular.

‘İki Kalp Üç Kitap’, İstanbul’da üç kitabi dine mensup Türk vatandaşları arasındaki, çoğunlukla hakkında konuşulmayan evliliklerle ilgili bir araştırmanın ürünü.

Kitap, bu alanda yapılmış ilk kapsamlı araştırma.

Çalışma, evliliklerde kültür farkının rolünü anlamak amacıyla gerçekleştirilen bir araştırma projesinin sonuçlarını akademik format dışına çıkan kurgusuyla okuyucularına ulaştırıyor.

  • Künye: Asker Kartarı – İki Kalp Üç Kitap: İstanbul’da Karma Evlilikler, Phoenix Yayınları, sosyoloji, 472 sayfa, 2024

Tamsin Shaw – Nietzsche’nin Politik Kuşkuculuğu (2023)

 

Mevcut değer sistemlerine dönük sistematik saldırıları, “değerlerin altüst edilip yeniden değerlendirilmesi” girişimi ve üst-insanın gelişi için elverişli bir zemin hazırlama derdindeki felsefi tasarısıyla Nietzsche’nin -kuşkuya yer bırakmayacak biçimde- politik bir düşünür olduğunu söylemek mümkün.

Ne var ki Nietzsche’nin, hayatı boyunca bütünlüklü ve tutarlı bir politik projeyi ortaya koymayışı, Tamsin Shaw’ın bu eserin girizgahında dile getirdiği gibi, siyaset kuramcıları açısından epeyce sıkıntı yarattı.

Proto-Nazilik ithamından tutun da anarşist ya da varoluşçu Nietzsche imgelerine değin, sayısız okuma tarzı, onun dağınık corpus’uyla cebelleşirken, Nietzsche külliyatı içinden pek çok Nietzsche türedi.

İşte felsefeci T. Shaw elinizdeki çalışmada Nietzsche’ye dair yorumları bir bir masaya yatırırken özellikle de “Nietzsche ve Politika” literatüründe noksan bırakılmış bir noktaya odaklanır: Politik meşruiyet olgusu ile normatif otoritenin talepleri arasındaki gerilimli ilişkiselliğin temellük ettiği siyasal uzama, politik kuşkuculuğun ilkeleriyle yaklaşmak.

Bu hat üzerinden kitap Nietzsche’nin devlet çözümlemesi, sekülerleşmiş dinsel yapıların kritiği, hakikat tekelciliği, ahlaki realizm ve ekseriyetle politikadaki liberal seçeneklerin eleştirisi gibi konular üzerinden bize farklı bir Nietzsche portresi sunuyor.

  • Künye: Tamsin Shaw – Nietzsche’nin Politik Kuşkuculuğu, editör: Güney Çeğin, çeviren: Volkan Ay, Phoenix Yayınları, felsefe, 248 sayfa, 2023