Süha Oğuzertem – Eleştirirken (2018)

Süha Oğuzertem’in 1990 ile 2014 arasında yayımlanan, on yazar hakkındaki on altı incelemesini sunan bu kitap, nitelikli edebiyat eleştirisinin nasıl yapılacağı konusunda çok öğretici.

Oğuzertem, bir yandan söz konusu yazar ve yapıtlara dair verili kabulleri veya klişeleri sorgularken, aynı zamanda ele aldığı konuyu psikanaliz ve etik başta olmak üzere feminizm, ekoeleştiri, Marksizm ve postmodernizme uzanan kuramsal bir çerçeveyle zenginleştiriyor.

“Edebiyat, hayatlarımız üzerine düşünmemize katkıda bulunursa misyonunu yerine getirmiş demektir.” diyen Oğuzertem’in kitabında tartıştığı kimi konular şöyle:

  • Sait Faik’in ütopyacı poetikası ve Türkçe kurmacanın lirik dönüşümü,
  • Leyla Erbil’in özgünlüğü,
  • ‘Sodom ve Gomore’de aşk, ahlak ve millilik,
  • Türkçe yazında kadın yazarlığı,
  • Modern romanımızın çerçevesi ve Ödipal anlatının sınırları,
  • Modern edebiyat bağlamında Abdülhak Şinasi Hisar’ın sözlü yazı serüveni,
  • Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öykülerinde metafizik ve psikoseksüel çatışmalar…

Bahtin, Booth, Cohn, Frye, Hamburger, Havelock, Genette, Kernberg, Ong gibi isimlerin metinlerini Türkçeye kazandırmış isimlerden biri olan Oğuzertem’in klişeleşmiş yargılarla hesaplaşan bu metinlerini, bilhassa edebiyat incelemelerine ilgi duyanlar severek okuyacaktır.

  • Künye: Süha Oğuzertem – Eleştirirken: Modern Türkçe Edebiyat Üzerine Yazılar, İletişim Yayınları, edebiyat inceleme, 399 sayfa, 2018

Adam Baczko, Gilles Dorronsoro ve Arthur Quesnay – Suriye (2018)

2011’de Suriye’de başlayan savaş, her anlamda korkunç bakiye bıraktı, bırakmaya da devam ediyor.

300.000’den fazla ölü söz konusu.

Bunun yanı sıra, beş ila altı milyonu sürgünde olmak üzere yarısı yer değiştirmek zorunda kalmış bir halk, 11.000’den fazlası feci koşullarda ölmüş olan rejimin hapishanelerinde işkence görmüş yüz binlerce insan, İslâmcı gruplar tarafından dinsel azınlıklara uygulanan zulümler (kaçırılma, mal mülklerinin ellerinden alınması, infazlar), kaçırılmış ya da öldürülmüş onlarca gazeteci ve insani yardım örgütü üyesi.

İşte bu kitabın üç yazarı, Adam Baczko, Gilles Dorronsoro ve Arthur Quesnay, Suriye’de yaşanan bu büyük yıkımın izini sürüyor ve bu savaşın Suriye toplumunun yok edilmesinin ötesinde, Ortadoğu’nun, Sahil’den Afganistan’a kadar yeniden oluşmasında belirleyici bir moment olduğunu gözler önüne seriyor.

Çalışmanın, Suriye’de saha araştırmasını temel almasıyla önem arz ettiğini özellikle belirtmeliyiz.

Kitapta, Suriye’de iç savaşın başlaması, savaşın tarafları ve konumları, ayaklanmanın uluslararası yansımaları, ayaklanmanın parçalanması ve savaşın sosyal sermayede, ekonomide ve kimliklerde yarattığı değişimler gibi konular kapsamlı bir bakışla ele alınıyor.

  • Künye: Adam Baczko, Gilles Dorronsoro ve Arthur Quesnay – Suriye: Bir İç Savaşın Anatomisi, çeviren: Ayşe Meral, İletişim Yayınları, siyaset, 367 sayfa, 2018

George Rudé – Fransız Devrimi (2015)

Hollanda’daki “yurtseverler” gibi, Avrupa’da güçlü toplumsal muhalefetler bulunmasına rağmen, 1789 devrimi neden Fransa’da gerçekleşti?

George Rudé bu nitelikli incelemesinde, toplumu dönüştürmeye yönelik etkiler yaratan bu ilerici atılımın ortaya çıkışını anlamak için, dönemin Fransız toplumuna, kurumlarına ve hükümet düzenine kapsamlı bir şekilde bakıyor.

Rudé bunu yaparken, dönemin sağlam bir toplumsal ve siyasi tasvirini yapıyor.

  • Künye: George Rudé – Fransız Devrimi, çeviren: Ali İhsan Dalgıç, İletişim Yayınları

Kolektif – Ma Sekerdo Kardaş? (2018)

“Geride kalanları, kadın ve çocukları yük vagonlarına tıkıp batıya sürdüler. Nereye gittikleri, dönüp dönemeyecekleri belirsizdi.”

Şu ana kadar Dersim katliamı hakkındaki bilinmeyenler, tam olmasa da kısmen ortaya çıktı.

Orada, o dönemde yaşananlar yavaş yavaş aydınlığa çıkıyor.

İhlami Algör’ün derlediği ve şimdi genişletilmiş bir baskıyla yayınlanan bu kitaptaki tanıklıklar ise, yaşanan o büyük trajediye daha yakından, bu olayları bizzat yaşamış insanların gözünden bakmalarıyla benzerlerinden ayrılan, altın değerinde bir tarihsel belge.

‘Ma Sekerdo Kardaş?’taki (N’etmişiz Kardaş?) tanıkların anlatımlarının merkezinde Surbahan köyü yer alıyor.

Mercan Surbahan köyü, Kuzey Munzurlar silsilesine ait Kılıçkaya Dağı eteğinden Erzincan Ovası’na bakar.

1960’lı yıllara kadar köyün adı “Surbahan” idi.

Yeni adı Kılıçkaya.

1937-38’de Dersim’e yapılan harekâtın komutasının bir ayağı Surbahan köyünde üslendi.

Sonunda “harekât” tırpanı Surbahan köyünü de biçti.

Kitapta anlatıldığı kadarıyla, öldürülmüş erkeklerin kemikleri Ağbaba Dağı’nın dibinde Zıni

Gediği çukurunda, Kısmikör, Mağaçur, Brastik, Galolar, Balıbey köylerinden toplanarak kurşuna dizilmiş komşularının kemikleriyle birlikte gömüldü.

Geride kalanları, kadın ve çocukları yük vagonlarına tıkıp batıya sürdüler.

İşte tam on bir kişinin tanıklığına dayanan kitap, o süreçte Surbahan köyünden batıya sürülen birkaç ailenin hafızasından hareketle 1938-48 aralığına bakıyor ve bunu yaparken de, bu tarihlerin öncesi ve sonrasına uzanıyor.

Böylece, yaklaşık yüz yıllık bir zaman dilimine yayılan bu tanıklıklar, Dersim’de yaşananlar kadar, Erzincan’da Rus İşgali, Ermenilerin Erzincan’ı terk etmek zorunda kaldıkları yılları da kapsıyor.

  • Künye: Kolektif – Ma Sekerdo Kardaş? (N’etmişiz Kardaş?): “Dersim 38” Tanıklıkları, derleyen: İlhami Algör, İletişim Yayınları, anı, 199 sayfa, 2018

Cafer Solgun – 90’larda Mahpus Olmak (2018)

Dersim, Alevi ve Kürt sorunuyla ilgili önemli çalışmalarıyla bildiğimiz, Dersimli Kürt, Alevi bir ailenin çocuğu olan Cafer Solgun, katıldığı bir boykot eylemi nedeniyle lise öğrencisiyken ilk kez gözaltına alınıp işkence gördüğünde 16 yaşında bile değildi.

Solgun, siyasi nedenlerle sıkıyönetim mahkemesi ve DGM’de yargılandı.

Toplam 17,5 yıl gibi, neredeyse bir ömür kadar uzun bir süre hapis kaldı.

Ömrünün en genç yıllarını, 20’li ve 30’lu yaşlarını cezaevinde geçiren Solgun, bu kitaptaki anılarında, bu uzun tutukluluk sürecinde Van, Muş, Diyarbakır, Adıyaman, Antep, Bursa ve Kaman cezaevlerinde yaşadıklarını, dönemin sağlam bir panoraması eşliğinde bizimle paylaşıyor.

Solgun’un anıları, yalnızca kişisel bir tanıklık olarak değil, ülkenin inişli çıkışlı yakın tarihinin sağlam bir belgesel kaydı olarak okunmayı fazlasıyla hak ediyor.

Solgun şöyle diyor:

“Geçmişten bahsederken, yüzleşme derken, 12 Eylül’ü, 90’ları hatırlatırken, sizinle dilim döndüğünce, kalemim yazdığınca yaşadıklarımı, tanıklığımı paylaşırken, aslında çocuklarımız nezdinde geleceğimize hitap ediyorum ben… Onların gözlerine utanç duymadan bakabilmek ve onları, bizi anlamaya çalışırken şaşkınlık ve hayal kırıklığına uğratmamak için…”

Künye: Cafer Solgun – 90’larda Mahpus Olmak: Van, Muş, Diyarbakır, Adıyaman, Antep, Bursa, Kaman, İletişim Yayınları, anı, 400 sayfa, 2018

Mehmet Kurt – Türkiye’de Hizbullah (2015)

1990’larda Kürt coğrafyasındaki insanlık dışı faaliyetleriyle hatırlanan Hizbullah’ın bir sosyal olgu olarak serüveni, bu çalışmada kapsamlı bir şekilde izleniyor.

Hizbullah’ın kurulduğu tarihsel şartlardan Hizbullah üyelerinde gündelik yaşam pratiklerine ve Hizbullah hikâye ve romanlarında toplumsal belleğin inşasına pek çok ilginç ve önemli konu, birebir görüşmelerle de zenginleşmiş bu sosyolojik çalışmada ele alınıyor.

  • Künye: Mehmet Kurt – Türkiye’de Hizbullah, İletişim Yayınları

Martha C. Nussbaum – Yapabilirlikler Yaratmak (2018)

Hâkim kalkınma paradigmasının özünü oluşturan ekonomik rasyonalizm, insan yaşamını nesneleştirir, daha da korkuncu, insanın temel ihtiyaçlarını bile pazarlık konusu yapar.

Bu yaklaşıma göre, ülkelerin gelişmişlik düzeyleri gayri safi yurtiçi hâsıla gibi rakamlara göre belirleniyor.

Yine bu egemen bakış açısı, adil bölüşüm, temel ihtiyaçlar, ekonomik ve sosyal adalet, kamusal tartışmanın dışında konumlandırılıp “ideolojik” olmakla eleştirir.

İşte Martha C. Nussbaum’un bu önemli çalışması, yeni bir model olarak son zamanlarda ilgi çekmeye başlayan ‘İnsani Gelişmişlik’ veya ‘Yapabilirlikler Yaklaşımı’nı kapsamlı bir şekilde bize anlatıyor.

Temel olarak “İnsanlar gerçekte neler yapabilir ve ne olabilirler?” sorusunun yanıtını arayan bu model, bugün var olan ekonomik rasyonalizme güçlü bir alternatif olmayı amaçlıyor.

Bu modelin, Dünya Bankası’ndan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’na (UNDP) kadar refahla uğraşan birçok uluslararası kuruluş üzerinde giderek artan bir etkisi bulunuyor.

‘Yapabilirlik Yaklaşımı’, bugüne kadar yalnızca konunun uzmanları için yazılmış makale ve kitaplarda ele alınmıştı ve genel okuyucu kitlesi ile lisans düzeyinde ders veren akademisyenler kapsamlı bir kitabın olmamasından uzun süredir yakınmaktaydı.

Nussbaum’un çalışması ise, bu boşluğu dolduruyor ve yaklaşımın kilit unsurlarını ortaya koyarak onu rakip modellerle karşılaştırarak değerlendiriyor.

Nussbaum’un bu yaklaşımı, insan öyküleri içine yerleştirilerek anlatması da, kitabın bir diğer katkısı.

  • Künye: Martha C. Nussbaum – Yapabilirlikler Yaratmak: İnsani Gelişmişlik Yaklaşımı, çeviren: Selda Somuncuoğlu, İletişim Yayınları, iktisat, 240 sayfa, 2018

Elise Ricadat ve Lydia Taieb – Üzerime Giyecek Hiçbir Şeyim Yok! (2015)

Giyinmek ne demektir, kime yöneliktir, giysi neyi ifade eder ve hangi derin tatminsizliğe işaret etmektedir?

Kimi zaman zevk veren bazense işkenceye dönüşebilen bu güncel davranışın bilhassa kadınlar için bilinçdışına dair ne barındırdığı ve neyi ifşa ettiği, Elise Ricadat ve Lydia Taieb imzalı elimizdeki psikanalitik incelemenin konusu.

Giysinin aslında neden sadece giyinmek olmadığını ve hatta olamayacağını daha iyi kavramak için, bu çalışma birebir.

  • Künye: Elise Ricadat ve Lydia Taieb – Üzerime Giyecek Hiçbir Şeyim Yok!, çeviren: Tuvana Gülcan, İletişim Yayınları

Esra Çeviker Gürakar – Kayırma Ekonomisi (2018)

Bizde burjuva sınıfı yoktur, hiç olmadı.

Devletin teşvikleriyle gönenen, sırtını tümüyle devlete yaslayan ve buradan beslenen kesimler vardır sadece.

Kimilerince bu durum, bizde Batı’daki gibi güçlü ve devletten bağımsız bir burjuva sınıfının ortaya çıkmamasının en önemli nedenlerinden biri olarak gösterilir.

Peki, AKP iktidarında durum nedir?

Esra Çeviker Gürakar bu değerli çalışmasında, daha önce yandaşlarına rant yaratmak için kanuni boşluklardan yararlanan iktidarların aksine, AKP’nin, bizzat kanun çıkararak nasıl muazzam bir rant alanı yarattığını ortaya koyuyor.

Gürakar, elli bin kamu ihalesi verisine dayanarak siyasal iktidarla sermaye arasındaki ilişki ağını, kayırmacılığı ve yolsuzluğu gözler önüne seriyor.

Gürakar burada,

  • Kamu ihalelerinde kanunlarla yapılan yolsuzluklar,
  • Türkiye’de devlet-özel sektör ilişkileri,
  • Yeni İslami “burjuvazi” ve muhafazakâr iş derneklerinin politik aktörler olarak yükselişi,
  • Seçim bölgelerine kaynaktan aktarım politikası,
  • Türkiye kamu ihale piyasasını küresel standartlarla uyumlaştırma çalışmaları ve 2002 genel seçimlerinden sonra kamu ihale sisteminde yaşanan yozlaşma,
  • Siyasi bağlantılı firmaların kamu ihalelerini kazanması,
  • Ve kamu ihalelerinde kayırmacılığın hepimizin payına düşen maliyeti olarak düşen rekabet ve artan kamu harcamaları gibi önemli konuları irdeliyor.

Kamu varlıklarına el koyarak gerçekleşen zenginleşmenin (birikim), rant yaratma ve ranta el koyup rantı, iktidarı destekleyen toplumsal kesimlere stratejik olarak dağıtmasının, AKP’nin süreğenliğinin en önemli sacayağı olduğunu belirten Gürayak, bu sacayağının en önemli bileşenlerinden birinin de kamu ihaleleri olduğunu, çok sayıda veriye dayanarak gösteriyor.

  • Künye: Esra Çeviker Gürakar – Kayırma Ekonomisi: AKP Döneminde Kamu İhaleleri, İletişim Yayınları, iktisat, 192 sayfa, 2018

Yener Orkunoğlu – Marksizm, Milliyetçilik ve Demokratik Ulus (2018)

Milliyetçilik, özgürlüğün önündeki en büyük engel.

Peki, felsefi açıdan bu denli zayıf olduğu halde, milliyetçilik neden ve nasıl etkin bir politik güç haline geldi?

Yener Orkunoğlu’nun bu nitelikli çalışması, son iki yüz elli yılda millet ve milliyetçilik üzerine ünlü düşünürlerin dile getirdiği görüşleri bir araya getirmesiyle büyük öneme haiz.

Orkunoğlu çalışmasında bunu yapmakla yetinmiyor, aynı zamanda 19. yüzyılda milliyetçiliğin gerçek bir analizinin yapılamamasının ve ihmal edilmesinin nedenlerini araştırıyor, milliyetçiliğin dayandığı ilkeleri gözler önüne seriyor ve milliyetçiliğin gücünü kıracak önemli bir tez olarak Demokratik Ulus tezinin neden savunulması gerektiğini detaylı bir perspektifle tartışıyor.

Modern çağın dini olan milliyetçiliğin güçlü olması ve ona karşı ideolojik mücadelenin yavaşlığı, cesaretimizi kırmamalıdır. Milliyetçi ideolojiye karşı mücadeleye girişenler, en küçük başarılardan memnun olmalı, uzun sürecek olan bu mücadelede hem kararlı hem sabırlı olmayı öğrenmelidirler.” diyen Orkunoğlu, bu mücadelenin bir yolu olarak, uzunca bir süredir moda haline gelmiş post-modern ideolojilere taviz vermeden, Marksist teoriyi çıkış noktası olarak alıyor.

  • Künye: Yener Orkunoğlu – Marksizm, Milliyetçilik ve Demokratik Ulus, İletişim Yayınları, siyaset, 376 sayfa, 2018