Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar (2026)

Patrick Avrane bu eserinde, psikanalizin çoğu zaman anne-baba ve çocuk ilişkilerine odaklanırken geri planda bıraktığı büyükanne-baba figürünü merkeze alıyor. Yazar, büyükanne ve büyükbabaların yalnızca yaşlı aile üyeleri olmadığını, aile tarihinin, geleneklerin ve kuşaklar boyunca aktarılan değerlerin taşıyıcıları olduklarını gösteriyor. Kitabın çıkış noktası, bir insanın büyükanne ya da büyükbaba olmasının kendi kararıyla değil, çocuklarının ebeveyn olmasıyla gerçekleşmesi. Bu durum, büyükanne-babalığı aile içindeki diğer rollerden farklı ve özgün bir konuma yerleştiriyor. Avrane, klinik gözlemleriyle edebiyat, sinema ve kültür tarihinden örnekleri bir araya getirerek bu ilişkinin ruhsal boyutlarını inceliyor.

İlk bölümlerde aile öyküsü, soy bilinci ve kuşaklar arasındaki bağlar ele alınıyor. Yazar, bireyin kimliğinin yalnızca anne-babasıyla kurduğu ilişkilerden değil, daha eski kuşakların bıraktığı izlerden de şekillendiğini savunuyor. Büyükanne ve büyükbabalar geçmiş ile bugün arasında bir köprü işlevi görüyor. Onlar aracılığıyla aile anıları, köken hikâyeleri ve ortak aidiyet duygusu sonraki kuşaklara aktarılıyor. Avrane’a göre çocuklar çoğu zaman aile tarihini ilk kez büyükanne ve büyükbabalarının anlatıları sayesinde keşfeder.

Kitabın önemli temalarından biri aktarım kavramı. Maddi mirasın ötesinde, değerlerin, geleneklerin, yaşam üsluplarının ve hatta bilinçdışı eğilimlerin kuşaktan kuşağa nasıl geçtiği inceleniyor. Avrane, büyükanne-babaların üstbenliği temsil etmediklerini, ancak aile kültürünün korunmasında ve iletilmesinde temel bir rol oynadıklarını vurguluyor. Bu aktarım bazen olumlu bir aidiyet duygusu yaratırken bazen de aile sırları, bastırılmış travmalar ve çözülmemiş çatışmalar biçiminde ortaya çıkabiliyor.

Dördüncü bölümde kuşaklar arası aktarımın karanlık yönleri ele alınıyor. Nicolas Abraham ve Maria Torok’un çalışmalarından yararlanan Avrane, ailelerin sakladığı sırların ve travmaların sonraki kuşakların ruhsal yaşamını etkileyebildiğini gösteriyor. Birey bazen nedenini bilmediği korkuların, utançların ya da tekrar eden davranışların taşıyıcısı hâline geliyor. Böylece büyükanne ve büyükbabalar yalnızca değerlerin değil, görünmez yüklerin de aktarım noktaları olarak beliriyor.

‘Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu’ (‘Les grands-parents: une affaire de famille’), büyükanne-babalığın aynı zamanda bir yüceltme ilişkisi içerdiğini savunuyor. Victor Hugo’nun torunlarına duyduğu hayranlıktan hareketle, torunların çoğu zaman ebeveynlerin çocuklarına bakışından farklı biçimde idealize edildiğini anlatıyor. Ancak bu sevgi, çocuğun gelişim alanını daraltacak bir müdahaleye dönüşmemeli. Yazara göre iyi bir büyükanne ya da büyükbaba, ebeveynlerin yerini almaya çalışmadan, çocuğa güvenli bir yakınlık sunan kişidir.

Son bölümlerde zaman, yaşlanma ve ölüm temaları öne çıkıyor. Büyükanne-babalar torunlarına yalnızca geçmişi değil, hayatın sonluluğunu da hatırlatıyor. Çocukların tanık olduğu ilk ölümler çoğu zaman onların ölümü oluyor. Buna rağmen yaşam süresinin uzaması, kuşaklar arasındaki ilişkinin daha uzun yaşanmasına imkân tanıyor. Avrane’ın vardığı sonuç, “yeterince iyi” büyükanne-babalığın kurallar koymak ya da otorite kurmak değil; deneyimleri paylaşmak, aile hikâyesini aktarmak ve torunların kendi yollarını bulmalarına eşlik etmek olduğu yönünde şekilleniyor. Bu nedenle kitap, büyükanne ve büyükbabaları geçmişin temsilcileri olarak değil, aile içindeki sürekliliğin ve kuşaklar arasındaki insani bağın en önemli taşıyıcıları olarak değerlendiriyor.

Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu
Çeviren: İrem Göksu • Yapı Kredi Yayınları
Psikanaliz • 144 sayfa • 2026

Isée Bernateau – Denize Nazır (2025)

Isée Bernateau’nun bu eseri, psikanalitik kuramın düşünsel sınırlarını zorlayarak bireyin psişik yapılanmasının mekânsal boyutlarına odaklanıyor. ‘Denize Nazır’ (‘Vue sur mer: Lieux d’ancrage du psychisme’), özellikle “denize nazır manzara” metaforunu kullanarak, insanın iç dünyasındaki köklenme, yer edinme ve aidiyet arzusunu anlamlandırmaya çalışıyor. Bu bağlamda, psikanalitik bağlamda “yer” ve “mekân” sadece coğrafi ya da fiziksel değil, aynı zamanda duygusal, simgesel ve zihinsel alanlara işaret ediyor. Denize nazır bir pencere, yalnızca bir manzara değil; bilinçdışıyla, geçmişle ve arzuyla kurulan bir bağın da simgesi haline geliyor.

Bernateau, bireyin psikanalitik öyküsünde kimi mekânların bir tür “psişik sığınak” haline geldiğini gösteriyor. Bu sığınaklar, bazen bir çocukluk odası, bazen bir sahil kasabası, bazen de yalnızca hayal edilen ama hiç yaşanmamış bir köşe olabiliyor. Bu bağlamda kitap, Winnicott’un “geçiş alanı” kuramı, Bachelard’ın mekân poetikası ve Freud’un “yer değiştirme” düşüncesiyle diyalog kuruyor. Yazar, psikanalizin teknik sınırlarını zorlarken, aynı zamanda terapötik sürecin hem zamansal hem de mekânsal doğasını irdeliyor. Psişik yapılanma yalnızca geçmiş deneyimlerin değil, aynı zamanda bu deneyimlerin zihinde nasıl “yer tuttuğunun” bir sonucu olarak biçimleniyor.

Sonuç olarak ‘Denize Nazır’, klasik psikanaliz literatüründen farklı olarak, içsel manzaraların dışsal mekânlarla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Bu özgün yaklaşım, terapi sürecine yeni bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Isée Bernateau – Denize Nazır, çeviren: İrem Göksu, Yapı Kredi Yayınları, psikanaliz, 128 sayfa, 2025