J. M. G. Le Clézio — Göçebe Kimlik (2026)

J. M. G. Le Clézio’nun bu kitabı, yazarın geçmişinden hareketle kimliğin nasıl kurulduğunu sorgulayan otobiyografik bir deneme. Le Clézio, kimliğini tek bir ulusa, dile ya da kültüre bağlamak yerine Mauritiuslu kökleri, Fransız annesi, İngiliz babası, Afrika’da geçen çocukluğu, yolculukları ve farklı toplumlarla karşılaşmalarıyla düşünüyor. “Göçebe kimlik”, sabit bir aidiyetten çok hareket, karşılaşma ve öğrenme içinde oluşan bir kimlik biçimini ifade ediyor.

Kitabın merkezinde çocukluk anıları yer alıyor. Savaş yıllarında Nice’te yaşanan bombardımanlar, yoksunluk ve korku, dünyanın acılarına karşı erken duyarlılık geliştiriyor. Ardından Nijerya’da babasına kavuşması ve Afrika’daki yaşam, onun için bir özgürlük deneyimi yaratıyor. Afrika’daki yaşam, dünyayı algılama biçimini değiştiriyor. Aile geçmişindeki Breton, Mauritiuslu, Fransız ve İngiliz unsurlar da bu çoğul kimlik deneyimini derinleştiriyor.

Le Clézio için yolculuk yalnızca coğrafi hareket olmuyor; öğrenmenin, özgürleşmenin ve kendini yeniden kurmanın yolu oluyor. “Öğrenmek için hareket etmek gerek” düşüncesi kitabın fikrini oluşturuyor. Meksika, Fas, Mauritius ve Afrika’daki karşılaşmalar, farklı dünyaları dinlemesine imkân veriyor. Bu yaklaşım, sömürgeciliğin yarattığı eşitsizliklere ve Batı merkezli üstünlük anlayışına yönelik eleştirel bir bakışla birleşiyor. Çokdillilik ve çokkültürlülük, farklılıkların ortadan kaldırılması değil, birlikte var olabilmesi üzerinden değerlendiriliyor.

Kitabın ikinci temel ekseni, edebiyat. Le Clézio, yazmayı yalnızca yaşananları anlatmanın bir yolu olarak görmüyor; yazı, onun için yolculuk etmenin, dünyayı tanımanın ve başkalarının deneyimlerine yaklaşmanın bir biçimi. Çocuklukta başlayan yazma tutkusu, sınırların yarattığı kapalı dünyadan çıkış imkânı sağlıyor. Bu nedenle “yazdıklarını yazmak için değil, yolculuk edebilmek için yazdığını” söylüyor. Edebiyat, yaşamdan beslenirken yaşamı da dönüştüren bir etkinlik olarak ele alınıyor.

Le Clézio ayrıca edebiyatın şiddet, adaletsizlik, savaş, sömürgecilik ve dışlanma karşısındaki gücünü sorguluyor. Edebiyat bütün kötülükleri ortadan kaldırabilecek bir araç olarak idealize edilmiyor; ancak tanıklık ederek, görünmeyeni görünür kılarak ve insanların dünyaları arasında bağ kurarak direnme imkânı taşıyor. ‘Göçebe Kimlik’ (‘Identité Nomade’), kimliğin sınırlarla belirlenemeyeceğini, insanın hareket ederek ve başkalarıyla karşılaşarak kendini yeniden kurabileceğini savunan; yolculuk, özgürlük, çokkültürlülük ve edebiyat arasında bağ kuran bir metin olarak öne çıkıyor.

J. M. G. Le Clézio — Göçebe Kimlik
Çeviren: Orçun Türkay • Yapı Kredi Yayınları
Deneme • 72 sayfa • 2026

Ayşegül Yüksel — Haldun Taner Tiyatrosu (2026)

Haldun Taner, Türk tiyatrosunun gelenek ile modernliği, yerel olan ile evrensel olanı özgün bir sahne dili içinde buluşturan en güçlü oyun yazarlarından biridir. Ayşegül Yüksel’in uzun yıllara yayılan titiz araştırmasının ürünü olan ‘Haldun Taner Tiyatrosu’, yazarın oyunlarını yalnızca içerikleri üzerinden değil, ortaya çıktıkları tarihsel koşullar, sahne serüvenleri, estetik tercihleri ve Türk tiyatrosuna kazandırdığı yenilikler ekseninde kapsamlı biçimde ele alıyor. İlk baskısından bu yana klasikleşen çalışma, kırkıncı yıla özel genişletilmiş edisyonunda Haldun Taner üzerine kaleme alınmış yeni incelemeler, söyleşiler ve değerlendirmelerle zenginleşerek hem yazarın tiyatro anlayışını hem de değişen yorumlarını bir araya getiriyor.

Kitap, Haldun Taner’in yazarlık serüvenini yaşam öyküsünün ayrıntılarından çok sanatsal gelişimi üzerinden izliyor; oyunlarını yazıldıkları dönemlerin toplumsal ve kültürel atmosferi içinde değerlendirerek, çağdaş Türk tiyatrosunun belleğini kayıt altına almayı amaçlıyor. Gerçekçi ve yanılsamacı ilk dönem oyunlarından epik anlatıya, oradan kabare tiyatrosunun keskin toplumsal eleştirisine uzanan yaratıcı dönüşüm; “Günün Adamı”, “Dışardakiler”, “Fazilet Eczanesi”, “Keşanlı Ali Destanı”, “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım”, “Ayışığında Şamata”, “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” ve diğer yapıtlar üzerinden ayrıntılı biçimde inceleniyor. Oyunların yalnızca metinleri değil, ilk sahnelenişleri, yönetmen yorumları, oyunculukları, dönemin seyircisiyle kurdukları ilişki ve Türk tiyatrosundaki etkileri de değerlendirilerek Taner’in sanatının bütüncül bir panoraması ortaya konuyor.

Ayşegül Yüksel, bu çalışmada yalnızca bir oyun yazarını çözümlemiyor; aynı zamanda Türkiye’de tiyatro araştırmalarının karşı karşıya bulunduğu belgeleme sorununa da dikkat çekiyor. Yayımlanmamış oyun metinlerinden sahne kayıtlarına, unutulmaya yüz tutmuş yapımlardan dönemin tanıklıklarına kadar pek çok malzemeyi bir araya getirerek, gelecek kuşaklar için kalıcı bir tiyatro arşivi oluşturmayı hedefliyor. Bu nedenle kitap, yalnızca eleştirel bir inceleme değil; çağdaş Türk tiyatrosunun belleğini korumaya yönelik kapsamlı bir kültür çalışması niteliği de taşıyor.

Taner’in insancıl ve eleştirel bakışı, birey ile toplum arasındaki gerilimleri ele alış biçimi, mizah anlayışı, öykücülükten oyun yazarlığına uzanan üretim süreci, geleneksel tiyatro biçimlerini modern sahne estetiğiyle yeniden yorumlayışı ve dili yaratıcı biçimde kullanışı ayrıntılı olarak ele alınırken, sanatçının Türk ve dünya tiyatrosundaki yeri de geniş bir perspektifle değerlendiriliyor. Kırk yıl sonra eklenen yeni bölümler ise Keşanlı Ali Destanı başta olmak üzere unutulmaz yapıtların farklı dönemlerdeki sahne yorumlarını, Haldun Taner üzerine yapılan söyleşileri, anma yazılarını ve yazar tiyatrosuna yaptığı kalıcı katkıları yeniden ele alarak onun mirasının günümüzde nasıl yaşamaya devam ettiğini gösteriyor. Böylece ‘Haldun Taner Tiyatrosu’, yalnızca büyük bir oyun yazarının sanatını yorumlayan değil, onun eserlerinin değişen zamanlar içinde yeniden okunmasına ve sahnelenmesine eşlik eden, Türk tiyatrosunun gelişimini belgeleyen temel başvuru kaynaklarından biri olarak öne çıkıyor.

Ayşegül Yüksel — Haldun Taner Tiyatrosu
• Yapı Kredi Yayınları
Tiyatro • 296 sayfa • 2026

Kolektif — Gerçek ve Sanal (2026)

Dijital teknolojiler yalnızca gündelik yaşamı değil, gerçeklik algımızı, benlik deneyimimizi ve insan ilişkilerini de yeniden biçimlendiriyor. ‘Gerçek ve Sanal’, psikanalitik bakış açısıyla dijital çağın ortaya çıkardığı bu yeni dünyayı çok yönlü biçimde ele alıyor. Sanal ortamların, ekranların, yapay zekânın ve çevrimiçi etkileşimlerin bireyin ruhsallığı üzerindeki etkilerini incelerken, gerçek ile sanal arasındaki sınırların nasıl giderek geçirgen hâle geldiğini tartışıyor.

Kitapta dijital teknolojilerin çocukluk ve ergenlik gelişiminden psikoterapi uygulamalarına, sosyal medya kültüründen bilgisayar oyunlarına, yapay zekâdan çevrimiçi analize kadar uzanan geniş bir konu yelpazesi değerlendiriliyor. Ekranla kurulan ilişkinin ruhsal yaşamdaki yeri, dijital bağımlılık, “like” ekonomisi, sanal kimliklerin benlik oluşumuna etkisi ve makineyle kurulan yeni ilişki biçimleri, psikanalizin kavramsal araçlarıyla yeniden yorumlanıyor.

Eser, yalnızca dijital dünyanın doğurduğu yeni ruhsal deneyimleri açıklamakla yetinmiyor; aynı zamanda sanallığın gerçekten bütünüyle ayrı bir alan olup olmadığını da sorguluyor. Çevrimiçi psikoterapinin doğası, yapay zekânın ruhsallıkla ilişkisi, ultrason teknolojisinin ebeveynlik deneyimini nasıl dönüştürdüğü ve psikanaliz ile fiziğin kesişim noktaları gibi özgün başlıklar üzerinden, dijital çağın insanı ve gerçeklik anlayışı üzerine yeni düşünme yolları öneriyor.

Farklı disiplinlerden uzmanların katkılarıyla hazırlanan ‘Gerçek ve Sanal’, dijital teknolojilerin yaşamın merkezine yerleştiği günümüzde, insan zihni, kimliği ve ilişkileri üzerine yürütülen güncel tartışmaları psikanalitik bir perspektifle bir araya getirerek, okuru gerçek ile sanal arasındaki giderek belirsizleşen sınırları yeniden düşünmeye davet ediyor.

Kitapta yazıları yer alan isimler ise şöyle: Sezai Halifeoğlu, Serge Tisseron, Talat Parman, Daniel Marcelli, Neslihan Zabcı, Aziz Zambak, Oğuzhan Nacak, Ali Algın Köşkdere, Gamze Özçürümez Bilgili, Bilal Ersoy, Alexandre Morel, Petek Halman Kara, Selin Demet, Ayşe Yıldız ve Naci Doruk Çakmak.

Kolektif — Gerçek ve Sanal
• Yapı Kredi Yayınları
Psikanaliz • 224 sayfa • 2026

Cem Behar — Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde (2026)

Cem Behar ‘Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde’ adlı bu kitabında, Osmanlı/Türk musıkisinin tarihini yalnızca besteler, makamlar ya da notalar üzerinden değil; bu müziği üreten, aktaran ve yaşatan toplumsal dünyanın bütünlüğü içinde ele alıyor. Farklı yıllarda kaleme aldığı makale, bildiri ve söyleşileri bir araya getiren eser, musıki tarihinin ancak siyaset, ekonomi, şehir hayatı, kültür ve zihniyet tarihiyle birlikte okunabileceğini savunan bütünlüklü bir yaklaşım sunuyor. Tanpınar’dan Tanburî Cemil Bey’e, biyografi geleneğinden nota sistemlerine uzanan geniş bir yelpazede, yerleşik kabulleri sorgulayan ve yeni araştırma yolları öneren metinler okuru bekliyor.

Kitabın temel iddiası, Osmanlı/Türk musıkisi tarihinin belge yığınlarıyla değil, belgelerin eleştirel biçimde yorumlanmasıyla yazılabileceğidir. Cem Behar, tarihçiliği arşivcilikten ayırarak tek tek kaynakların “keşfedilmesini” yeterli görmez; belgelerin üretildikleri toplumsal ve siyasal bağlam içinde anlam kazandığını vurguluyor. Bu nedenle eser, müzik tarihini yalnızca teknik ayrıntılar ya da biyografiler üzerinden kurmaya çalışan yaklaşımları eleştirirken, disiplinlerarası ve analitik bir tarih anlayışını öne çıkarıyor.

Üç ana bölümden oluşan kitapta, önce Türk musıkisi tarihinin temel kaynakları ve Tanpınar’ın musıkiye dair sezgileri yeniden değerlendiriliyor; ardından Osmanlı’nın farklı dönemlerinde müzik üretimi, şehir yaşamı ve müzisyenlerin toplumsal konumu inceleniyor. Son bölümde ise nota sistemleri, Şûrî tartışmaları, Tanburî Cemil Bey, Es’ad Efendi ve İstanbul’un musıki hayatı gibi konular üzerinden hem teknik hem tarihsel meseleler yeni sorular eşliğinde ele alınıyor. Behar, her metni güncel kaynaklarla zenginleştirirken farklı dönemlerde yazılmış olmalarına rağmen ortak bir tarihsel bakışın izini sürdürüyor.

Yazar özellikle Osmanlı musıkisinin “saray” ile “halk”, “seçkin” ile “popüler” gibi keskin ayrımlarla açıklanamayacağını; bu gelenek içinde farklı toplumsal katmanların sürekli etkileşim hâlinde bulunduğunu gösteriyor. Musıkinin sözlü aktarım geleneği, icra ortamları, dinleyici kitlesi, ekonomik destek mekanizmaları ve kültürel dolaşımı, müziğin estetik yapısı kadar belirleyici unsurlar olarak değerlendiriliyor. Böylece eser, musıkinin yalnızca işitilen bir sanat değil, değişen toplumun aynası ve ürünü olduğunu ortaya koyuyor.

‘Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde’, kesin hükümler ortaya koymaktan çok, yeni araştırmalar için sağlam bir yöntem öneren, belge fetişizmi ile nostaljik tarih anlatılarının ötesine geçen bir çalışma niteliği taşıyor. Cem Behar, Osmanlı/Türk musıkisinin tarihini yeniden düşünmeye çağırırken, müziğin tarihini onu mümkün kılan sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkiler ağının tarihi olarak okumanın gerekliliğini güçlü biçimde savunuyor.

Cem Behar — Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde
• Yapı Kredi Yayınları
Müzik • 264 sayfa • 2026

Ayşe Köse Badur — Sivil İttihatçı (2026)

Selanik’in çok kültürlü atmosferinde yetişen Mehmed Cavid Bey, yalnızca Osmanlı’nın son döneminin etkili maliye nazırlarından biri değil; aynı zamanda imparatorluğun modernleşme arayışlarını, siyasal mücadelelerini ve uluslararası diplomasi trafiğini şekillendiren başlıca aktörlerden biri olarak öne çıkıyor. Ayşe Köse Badur’un ‘Sivil İttihatçı’ adlı bu kitabı, onun yaşamını bir biyografi olmanın ötesine taşıyarak, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan sancılı dönüşümün siyasal, ekonomik ve toplumsal dinamiklerini bir kişinin deneyimi üzerinden yeniden değerlendiriyor.

Selanik’ten İstanbul’a, Paris’ten Berlin’e uzanan geniş bir coğrafyada ilerleyen çalışma, Cavid Bey’in çocukluğundan devlet yönetimindeki yükselişine, İttihat ve Terakki içindeki rolünden uluslararası borç müzakerelerine, savaş yıllarındaki mali politikalarından sürgün, muhalefet ve yargılanma sürecine kadar uzanan kapsamlı bir tarihsel panorama sunuyor. Böylece yalnızca bir devlet adamının kariyeri değil, anayasal düzenin kurulması, mali reformlar, savaş ekonomisi, diplomatik pazarlıklar ve yeni devletin kuruluşuna eşlik eden siyasal hesaplaşmalar da ayrıntılı biçimde izleniyor.

Badur, Cavid Bey’i tek boyutlu bir “liberal iktisatçı” ya da yalnızca bir maliye bürokratı olarak ele almak yerine, farklı güç odakları arasında sürekli müzakere yürüten, karar alma süreçlerinin merkezinde yer alan ve kamusal tartışmalara yön veren siyasal bir aktör olarak inceliyor. Günlükler, mektuplar, arşiv belgeleri ve uluslararası kaynaklar aracılığıyla onun düşünce dünyası, kararlarının arka planı ve dönemin yönetici elitleriyle kurduğu ilişkiler görünür hale geliyor.

Bu biyografi, bireysel yaşam öyküsünü geniş tarihsel bağlamından koparmadan ele alarak, II. Abdülhamid döneminden İkinci Meşrutiyet’e, Balkan Savaşları’ndan Birinci Dünya Savaşı’na, işgal yıllarından Cumhuriyet’in ilk siyasal kırılmalarına kadar uzanan kritik dönemi yeni sorular ışığında yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, Mehmed Cavid Bey’in hikâyesi üzerinden Türkiye’nin siyasal ve ekonomik tarihinin en çetin kavşaklarını, dönemin aktörleri kadar onların fikirlerini, tercihlerini ve yaşadıkları ikilemleri de odağına alan çok katmanlı bir tarih anlatısı sunuyor.

Ayşe Köse Badur — Sivil İttihatçı: Maliye Nazırı Cavid Bey
• Yapı Kredi Yayınları
Biyografi • 656 sayfa • 2026

Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar (2026)

Patrick Avrane bu eserinde, psikanalizin çoğu zaman anne-baba ve çocuk ilişkilerine odaklanırken geri planda bıraktığı büyükanne-baba figürünü merkeze alıyor. Yazar, büyükanne ve büyükbabaların yalnızca yaşlı aile üyeleri olmadığını, aile tarihinin, geleneklerin ve kuşaklar boyunca aktarılan değerlerin taşıyıcıları olduklarını gösteriyor. Kitabın çıkış noktası, bir insanın büyükanne ya da büyükbaba olmasının kendi kararıyla değil, çocuklarının ebeveyn olmasıyla gerçekleşmesi. Bu durum, büyükanne-babalığı aile içindeki diğer rollerden farklı ve özgün bir konuma yerleştiriyor. Avrane, klinik gözlemleriyle edebiyat, sinema ve kültür tarihinden örnekleri bir araya getirerek bu ilişkinin ruhsal boyutlarını inceliyor.

İlk bölümlerde aile öyküsü, soy bilinci ve kuşaklar arasındaki bağlar ele alınıyor. Yazar, bireyin kimliğinin yalnızca anne-babasıyla kurduğu ilişkilerden değil, daha eski kuşakların bıraktığı izlerden de şekillendiğini savunuyor. Büyükanne ve büyükbabalar geçmiş ile bugün arasında bir köprü işlevi görüyor. Onlar aracılığıyla aile anıları, köken hikâyeleri ve ortak aidiyet duygusu sonraki kuşaklara aktarılıyor. Avrane’a göre çocuklar çoğu zaman aile tarihini ilk kez büyükanne ve büyükbabalarının anlatıları sayesinde keşfeder.

Kitabın önemli temalarından biri aktarım kavramı. Maddi mirasın ötesinde, değerlerin, geleneklerin, yaşam üsluplarının ve hatta bilinçdışı eğilimlerin kuşaktan kuşağa nasıl geçtiği inceleniyor. Avrane, büyükanne-babaların üstbenliği temsil etmediklerini, ancak aile kültürünün korunmasında ve iletilmesinde temel bir rol oynadıklarını vurguluyor. Bu aktarım bazen olumlu bir aidiyet duygusu yaratırken bazen de aile sırları, bastırılmış travmalar ve çözülmemiş çatışmalar biçiminde ortaya çıkabiliyor.

Dördüncü bölümde kuşaklar arası aktarımın karanlık yönleri ele alınıyor. Nicolas Abraham ve Maria Torok’un çalışmalarından yararlanan Avrane, ailelerin sakladığı sırların ve travmaların sonraki kuşakların ruhsal yaşamını etkileyebildiğini gösteriyor. Birey bazen nedenini bilmediği korkuların, utançların ya da tekrar eden davranışların taşıyıcısı hâline geliyor. Böylece büyükanne ve büyükbabalar yalnızca değerlerin değil, görünmez yüklerin de aktarım noktaları olarak beliriyor.

‘Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu’ (‘Les grands-parents: une affaire de famille’), büyükanne-babalığın aynı zamanda bir yüceltme ilişkisi içerdiğini savunuyor. Victor Hugo’nun torunlarına duyduğu hayranlıktan hareketle, torunların çoğu zaman ebeveynlerin çocuklarına bakışından farklı biçimde idealize edildiğini anlatıyor. Ancak bu sevgi, çocuğun gelişim alanını daraltacak bir müdahaleye dönüşmemeli. Yazara göre iyi bir büyükanne ya da büyükbaba, ebeveynlerin yerini almaya çalışmadan, çocuğa güvenli bir yakınlık sunan kişidir.

Son bölümlerde zaman, yaşlanma ve ölüm temaları öne çıkıyor. Büyükanne-babalar torunlarına yalnızca geçmişi değil, hayatın sonluluğunu da hatırlatıyor. Çocukların tanık olduğu ilk ölümler çoğu zaman onların ölümü oluyor. Buna rağmen yaşam süresinin uzaması, kuşaklar arasındaki ilişkinin daha uzun yaşanmasına imkân tanıyor. Avrane’ın vardığı sonuç, “yeterince iyi” büyükanne-babalığın kurallar koymak ya da otorite kurmak değil; deneyimleri paylaşmak, aile hikâyesini aktarmak ve torunların kendi yollarını bulmalarına eşlik etmek olduğu yönünde şekilleniyor. Bu nedenle kitap, büyükanne ve büyükbabaları geçmişin temsilcileri olarak değil, aile içindeki sürekliliğin ve kuşaklar arasındaki insani bağın en önemli taşıyıcıları olarak değerlendiriyor.

Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu
Çeviren: İrem Göksu • Yapı Kredi Yayınları
Psikanaliz • 144 sayfa • 2026

Elvan Uysal Bottoni — Üzümler ve İnsanlar (2026)

Elvan Uysal Bottoni’nin ‘Üzümler ve İnsanlar’ adlı kitabı, yalnızca üzüm ve şarap üzerine yazılmış bir gezi anlatısı olmaktan çıkıp insan emeği, doğa, kültür ve uygarlık ilişkisini araştıran geniş bir hikâyeye dönüşüyor. Yazar, İtalya’nın Sicilya’dan Alp eteklerine kadar uzanan farklı bölgelerini dolaşırken bağları, üreticileri, aile işletmelerini ve şarap kültürünü yerinde gözlemliyor. Böylece kitap, bir içecek tarihinden çok, toprağa bağlı yaşam biçimlerinin portresini çiziyor.

Bottoni’nin merkezde tuttuğu fikir, üzüm ile insan arasında kurduğu benzerlik. Ona göre üzüm kaderine bırakıldığında sirkeye dönüşüyor; insan da emek, yönelim ve amaç olmadan potansiyelini gerçekleştiremiyor. Bu nedenle bağcılık yalnızca tarımsal bir faaliyet olarak değil, insanın doğayla kurduğu yaratıcı ilişkinin sembolü olarak ele alınıyor. Üzümün köklerini derinlere göndermesi, kuraklıkla mücadele etmesi ve zorlu koşullarda karakter kazanması, insanın olgunlaşma sürecine benzetiliyor.

Kitap boyunca üzümün ve şarabın tarihsel serüveni de anlatılıyor. Anadolu ve Mezopotamya kökenli Vitis Vinifera’dan doğan üzüm çeşitlerinin yüzyıllar boyunca farklı coğrafyalara yayılması inceleniyor. Antik Yunan’dan Roma’ya, Sümer mitlerinden Hıristiyanlık ve İslam geleneğine kadar üzümün kültürel anlamları takip ediliyor. Şarabın kimi zaman kutsal, kimi zaman yasak, kimi zaman da gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası hâline gelişi gösteriliyor.

Eserin büyük bölümü İtalya’nın farklı şarap bölgelerine yapılan yolculuklardan oluşuyor. Sicilya’daki volkanik topraklardan Toscana’nın tarihî bağlarına, Barolo’nun sisli tepelerinden Alto Adige’nin dağlık arazilerine kadar her bölge kendi karakteriyle ele alınıyor. Yazar, yalnızca üzümleri değil, onları yetiştiren insanları da anlatıyor. Geleneksel yöntemlere bağlı aileler, yenilikçi üreticiler, biyodinamik ve çevre dostu bağcılıkla uğraşan çiftçiler kitabın gerçek kahramanları hâline geliyor.

Bottoni, üzümün yolculuğunu Joseph Campbell’ın “kahramanın yolculuğu” modeliyle ilişkilendiriyor. Üzüm; kuraklık, hastalık, parazitler ve iklim koşullarıyla mücadele ederek olgunlaşıyor, ardından şaraba dönüşerek adeta yeniden doğuyor. Bu anlatım sayesinde bağcılık, sıradan bir üretim sürecinden çok bir dönüşüm hikâyesi olarak anlam kazanıyor. Şarap da yalnızca tüketilen bir ürün değil, toprağın, iklimin, tarihin ve insan emeğinin yoğunlaşmış bir ifadesi olarak görülüyor.

Sonuçta ‘Üzümler ve İnsanlar’, şarap bilgisini aktaran bir rehberden daha fazlasını sunuyor. Elvan Uysal Bottoni, her bağın ve her şişenin ardında insanların tutkularını, mücadelelerini ve hayallerini görünür kılıyor. Kitap, doğayla uyum içinde üretmenin anlamını araştırırken, uygarlığın büyük hikâyesini bir üzüm tanesinin serüveni üzerinden yeniden kuruyor. Bu yönüyle eser, gastronomi, tarım, kültür tarihi ve seyahat yazını arasında köprü kuran özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Elvan Uysal Bottoni — Üzümler ve İnsanlar: Toprak Ana, Bağban Baba
• Yapı Kredi Yayınları
İnceleme • 496 sayfa • 2026

George Makari — Korkuya ve Yabancılara Dair (2026)

Psikiyatr ve tarihçi George Makari’nin bu eseri, yabancı düşmanlığının tarihsel kökenlerini ve modern dünyadaki sürekliliğini çok katmanlı bir perspektifle ele alıyor. Makari, “zenofobi” kavramının yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda siyasal, kültürel ve psikolojik süreçlerin kesişiminde oluşan bir yapı olduğunu gösteriyor.

‘Korkuya ve Yabancılara Dair: Zenofobinin Tarihçesi’ (‘Of Fear and Strangers: A History of Xenophobia’), yabancı korkusunun insanlık tarihi boyunca var olduğunu kabul etmekle birlikte, modern anlamda zenofobinin özellikle Batı’da ulus-devletlerin yükselişiyle birlikte şekillendiğini vurguluyor. Sömürgecilik, kitlesel göçler ve ulusal kimlik inşası süreçleri, “yabancı”nın tehdit olarak kodlanmasını hızlandırdı. Bu bağlamda zenofobi, sadece bireysel bir korku değil, toplumsal düzeni kuran ve yönlendiren bir araç haline geldi.

Makari, kavramın tarihsel dönüşümünü incelerken 20. yüzyılın büyük kırılmalarına özel bir yer ayırıyor. Zenofobi, bir yandan kitlesel şiddet ve soykırımları meşrulaştıran bir ideolojik zemin oluştururken, diğer yandan bu felaketleri önlemeye yönelik etik ve politik tartışmaların da merkezine yerleşiyor. Böylece kavram, hem yıkımın hem de ona karşı geliştirilen eleştirinin dili haline geliyor.

Eserde psikoloji ve sosyal teori önemli bir rol oynuyor. “Öteki”, stereotip, yansıtma ve otoriter kişilik gibi kavramlar üzerinden, insanların yabancıya yönelik korkularını nasıl inşa ettikleri analiz ediliyor. Bu noktada Makari, Sigmund Freud sonrası psikodinamik yaklaşımlardan ve eleştirel teoriden yararlanarak, bireysel bilinçdışı ile toplumsal ideolojiler arasındaki ilişkiyi açığa çıkarıyor.

Kitap aynı zamanda edebiyat ve felsefeden de besleniyor. Albert Camus, James Baldwin ve Frantz Fanon gibi isimlerin eserleri, yabancılaşma ve dışlanma deneyimini anlamak için analitik bir zemin sunuyor. Bu disiplinler arası yaklaşım, zenofobiyi yalnızca tarihsel bir olgu olarak değil, aynı zamanda kültürel bir anlatı olarak da kavramayı mümkün kılıyor.

Makari, yabancı düşmanlığının geçmişte kalmış bir sorun olmadığını, günümüzde de siyaset ve toplum üzerinde güçlü etkiler yarattığını ortaya koyuyor. Kitap, bu akıldışı korkuların nasıl üretildiğini anlamanın, daha adil ve barışçıl bir dünya kurmanın ön koşulu olduğunu savunarak, eleştirel bir farkındalık çağrısı yapıyor.

George Makari — Korkuya ve Yabancılara Dair: Zenofobinin Tarihçesi
Çeviren: Özlem Yüksel • Yapı Kredi Yayınları
İnceleme • 384 sayfa • 2026

Harun Tepe — İnsan Haklarını Kim Öldürdü? (2026)

Harun Tepe’nin bu çalışması, insan haklarını savunmak ya da reddetmek gibi iki uç yaklaşımın ötesine geçerek, bu fikri eleştirilerle birlikte düşünmeye davet ediyor. ‘İnsan Haklarını Kim Öldürdü?: İnsan Hakları Eleştirileri Üzerine’, insan haklarının tarihsel olarak sürekli tartışılmış bir kavram olduğunu hatırlatarak, bu eleştirileri görmezden gelmeden, onların içeriğini anlamaya ve tartışmaya açıyor.

Eserde temel mesele, insan hakları fikri ile onun pratikteki uygulanışı arasındaki farkın çoğu zaman göz ardı edilmesi. İnsan haklarının korunmasında yaşanan başarısızlıkların, doğrudan fikrin kendisine yüklenmesi eleştiriliyor. Oysa Tepe’ye göre sorun, çoğunlukla siyasal, ekonomik ve toplumsal koşullardan; ayrıca insan haklarının araçsallaştırılmasından kaynaklanıyor. Bu nedenle kitap, insan haklarını değerlendirirken, düşünce ile uygulama arasındaki ayrımı netleştirmeyi merkezine alıyor.

Metin aynı zamanda insan haklarının etik ve antropolojik temellerine dikkat çekiyor. Her insan hakları anlayışının belirli bir “insan” tasavvuruna dayandığını vurgulayarak, bu temel göz ardı edildiğinde kavramın yüzeysel ve temelsiz hale geldiğini savunuyor. İnsan haklarını yalnızca hukuki metinler ya da uluslararası sözleşmeler üzerinden anlamanın yetersiz olduğunu; onların özünde bir “gereklilik fikri”, yani insanların eşit onur ve haklara sahip olması gerektiğini dile getiren etik bir iddia olduğunu ortaya koyuyor.

Kitapta, insan haklarının “ölümü” ya da “sonu” üzerine yapılan tartışmalar da kapsamlı biçimde ele alınıyor. Bu iddiaların, insan haklarının pratikteki yetersizliklerinden hareketle ortaya çıktığı, ancak bunun fikrin geçersizliğini kanıtlamadığı ileri sürülüyor. Tıpkı adalet ya da özgürlük gibi, insan haklarının da kusurlu bir dünyada varlığını sürdüren ve bu yüzden sürekli yeniden savunulması gereken bir düşünce olduğu belirtiliyor.

Sonuç olarak eser, insan haklarını ne dokunulmaz bir dogma olarak kabul ediyor ne de değersiz bir fikir olarak reddediyor. Aksine, eleştirileri ciddiye alarak insan haklarının kavramsal ve etik temellerini yeniden kurmaya çalışıyor ve bu fikrin, tüm eksikliklerine rağmen, mağduriyetleri dile getiren en güçlü araçlardan biri olmayı sürdürdüğünü ortaya koyuyor.

Harun Tepe — İnsan Haklarını Kim Öldürdü?: İnsan Hakları Eleştirileri Üzerine
• Yapı Kredi Yayınları
Siyaset • 181 sayfa • 2026

Michel Foucault — Felsefi Beyan (2026)

Michel Foucault’nun bu kitabı, felsefeyi zamandan bağımsız hakikat arayışı olarak değil, tarihsel olarak belirlenmiş bir “beyan” biçimi olarak yorumluyor. ‘Kelimeler ve Şeyler’den hemen sonra –1966 yazında– kaleme alınan ‘Felsefi Beyan’ (‘Le discours philosophique’), modern felsefenin kendi çağını nasıl kavradığını ve meşrulaştırdığını sorgulayan yoğun bir çözümleme sunuyor.

Foucault, René Descartes’tan Friedrich Nietzsche’ye uzanan çizgide felsefi beyanın, söylemin işlevlerini inceliyor. Bu beyan, yalnızca hakikati keşfetmeye çalışan bir etkinlik değil; aynı zamanda kendi varlık koşullarını kuran, kendini gerekçelendiren ve eleştiren bir pratik olarak ele alınıyor. Felsefe, böylece hem kendisini hem de içinde bulunduğu çağı sürekli olarak yorumlayan bir etkinlik hâline geliyor.

Metnin merkezinde, felsefenin “bugün” ile kurduğu ilişki yer alıyor. Foucault’ya göre modern felsefe, artık derinlerde gizli bir özü açığa çıkarmaya çalışan bir disiplin değil; içinde bulunduğu tarihsel anı teşhis etmeye yönelen bir düşünme biçimi. Bu anlamda felsefe, bir hakikat teorisinden çok bir “şimdinin analizi”ne dönüşüyor.

Bu dönüşümde Nietzsche’nin açtığı kırılma belirleyici oluyor. Aşkın, değişmez hakikat temellerinin sarsılmasıyla birlikte filozofun konumu da değişiyor. Felsefe, artık ayrıcalıklı bir bilgi alanı olmaktan çıkıp bilim, edebiyat ve diğer söylem türleriyle iç içe geçen bir pratik hâline geliyor. Bu durum, felsefenin sınırlarını belirsizleştirirken aynı zamanda yeni imkânlar da yaratıyor.

Foucault, bu süreci bir çöküş olarak değil, yeni bir başlangıç olarak yorumluyor. Ona göre felsefenin görevi, geçmişin mutlak temellerini yeniden kurmak değil; içinde yaşadığı zamanın koşullarını, sınırlarını ve bilgi biçimlerini ortaya koymak. Bu yaklaşım, onun “arkeoloji” adını verdiği yöntemle doğrudan ilişkili: düşünce sistemlerinin derin yapılarından ziyade, belirli bir dönemde neyin söylenebilir olduğunu araştırıyor.

‘Felsefi Beyan’, felsefenin ne olduğu sorusunu kökten yeniden formüle ediyor. Foucault, felsefeyi hakikatin temsilcisi olmaktan çıkarıp, kendi çağını analiz eden, sınırlarını sorgulayan ve diğer söylemlerle etkileşim içinde var olan tarihsel bir pratik olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, modern felsefenin meşruiyet iddialarını sarsarken, düşünmenin yeni yollarını da açan güçlü bir müdahale niteliği taşıyor.

Michel Foucault — Felsefi Beyan
Yayına hazırlayan: François Ewald, Orazio Irrera, Daniele Lorenzini
Çeviren: Ayşe Deniz Temiz • Yapı Kredi Yayınları
Felsefe • 256 sayfa • 2026