Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar (2026)

Patrick Avrane bu eserinde, psikanalizin çoğu zaman anne-baba ve çocuk ilişkilerine odaklanırken geri planda bıraktığı büyükanne-baba figürünü merkeze alıyor. Yazar, büyükanne ve büyükbabaların yalnızca yaşlı aile üyeleri olmadığını, aile tarihinin, geleneklerin ve kuşaklar boyunca aktarılan değerlerin taşıyıcıları olduklarını gösteriyor. Kitabın çıkış noktası, bir insanın büyükanne ya da büyükbaba olmasının kendi kararıyla değil, çocuklarının ebeveyn olmasıyla gerçekleşmesi. Bu durum, büyükanne-babalığı aile içindeki diğer rollerden farklı ve özgün bir konuma yerleştiriyor. Avrane, klinik gözlemleriyle edebiyat, sinema ve kültür tarihinden örnekleri bir araya getirerek bu ilişkinin ruhsal boyutlarını inceliyor.

İlk bölümlerde aile öyküsü, soy bilinci ve kuşaklar arasındaki bağlar ele alınıyor. Yazar, bireyin kimliğinin yalnızca anne-babasıyla kurduğu ilişkilerden değil, daha eski kuşakların bıraktığı izlerden de şekillendiğini savunuyor. Büyükanne ve büyükbabalar geçmiş ile bugün arasında bir köprü işlevi görüyor. Onlar aracılığıyla aile anıları, köken hikâyeleri ve ortak aidiyet duygusu sonraki kuşaklara aktarılıyor. Avrane’a göre çocuklar çoğu zaman aile tarihini ilk kez büyükanne ve büyükbabalarının anlatıları sayesinde keşfeder.

Kitabın önemli temalarından biri aktarım kavramı. Maddi mirasın ötesinde, değerlerin, geleneklerin, yaşam üsluplarının ve hatta bilinçdışı eğilimlerin kuşaktan kuşağa nasıl geçtiği inceleniyor. Avrane, büyükanne-babaların üstbenliği temsil etmediklerini, ancak aile kültürünün korunmasında ve iletilmesinde temel bir rol oynadıklarını vurguluyor. Bu aktarım bazen olumlu bir aidiyet duygusu yaratırken bazen de aile sırları, bastırılmış travmalar ve çözülmemiş çatışmalar biçiminde ortaya çıkabiliyor.

Dördüncü bölümde kuşaklar arası aktarımın karanlık yönleri ele alınıyor. Nicolas Abraham ve Maria Torok’un çalışmalarından yararlanan Avrane, ailelerin sakladığı sırların ve travmaların sonraki kuşakların ruhsal yaşamını etkileyebildiğini gösteriyor. Birey bazen nedenini bilmediği korkuların, utançların ya da tekrar eden davranışların taşıyıcısı hâline geliyor. Böylece büyükanne ve büyükbabalar yalnızca değerlerin değil, görünmez yüklerin de aktarım noktaları olarak beliriyor.

‘Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu’ (‘Les grands-parents: une affaire de famille’), büyükanne-babalığın aynı zamanda bir yüceltme ilişkisi içerdiğini savunuyor. Victor Hugo’nun torunlarına duyduğu hayranlıktan hareketle, torunların çoğu zaman ebeveynlerin çocuklarına bakışından farklı biçimde idealize edildiğini anlatıyor. Ancak bu sevgi, çocuğun gelişim alanını daraltacak bir müdahaleye dönüşmemeli. Yazara göre iyi bir büyükanne ya da büyükbaba, ebeveynlerin yerini almaya çalışmadan, çocuğa güvenli bir yakınlık sunan kişidir.

Son bölümlerde zaman, yaşlanma ve ölüm temaları öne çıkıyor. Büyükanne-babalar torunlarına yalnızca geçmişi değil, hayatın sonluluğunu da hatırlatıyor. Çocukların tanık olduğu ilk ölümler çoğu zaman onların ölümü oluyor. Buna rağmen yaşam süresinin uzaması, kuşaklar arasındaki ilişkinin daha uzun yaşanmasına imkân tanıyor. Avrane’ın vardığı sonuç, “yeterince iyi” büyükanne-babalığın kurallar koymak ya da otorite kurmak değil; deneyimleri paylaşmak, aile hikâyesini aktarmak ve torunların kendi yollarını bulmalarına eşlik etmek olduğu yönünde şekilleniyor. Bu nedenle kitap, büyükanne ve büyükbabaları geçmişin temsilcileri olarak değil, aile içindeki sürekliliğin ve kuşaklar arasındaki insani bağın en önemli taşıyıcıları olarak değerlendiriyor.

Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu
Çeviren: İrem Göksu • Yapı Kredi Yayınları
Psikanaliz • 144 sayfa • 2026

Elvan Uysal Bottoni — Üzümler ve İnsanlar (2026)

Elvan Uysal Bottoni’nin ‘Üzümler ve İnsanlar’ adlı kitabı, yalnızca üzüm ve şarap üzerine yazılmış bir gezi anlatısı olmaktan çıkıp insan emeği, doğa, kültür ve uygarlık ilişkisini araştıran geniş bir hikâyeye dönüşüyor. Yazar, İtalya’nın Sicilya’dan Alp eteklerine kadar uzanan farklı bölgelerini dolaşırken bağları, üreticileri, aile işletmelerini ve şarap kültürünü yerinde gözlemliyor. Böylece kitap, bir içecek tarihinden çok, toprağa bağlı yaşam biçimlerinin portresini çiziyor.

Bottoni’nin merkezde tuttuğu fikir, üzüm ile insan arasında kurduğu benzerlik. Ona göre üzüm kaderine bırakıldığında sirkeye dönüşüyor; insan da emek, yönelim ve amaç olmadan potansiyelini gerçekleştiremiyor. Bu nedenle bağcılık yalnızca tarımsal bir faaliyet olarak değil, insanın doğayla kurduğu yaratıcı ilişkinin sembolü olarak ele alınıyor. Üzümün köklerini derinlere göndermesi, kuraklıkla mücadele etmesi ve zorlu koşullarda karakter kazanması, insanın olgunlaşma sürecine benzetiliyor.

Kitap boyunca üzümün ve şarabın tarihsel serüveni de anlatılıyor. Anadolu ve Mezopotamya kökenli Vitis Vinifera’dan doğan üzüm çeşitlerinin yüzyıllar boyunca farklı coğrafyalara yayılması inceleniyor. Antik Yunan’dan Roma’ya, Sümer mitlerinden Hıristiyanlık ve İslam geleneğine kadar üzümün kültürel anlamları takip ediliyor. Şarabın kimi zaman kutsal, kimi zaman yasak, kimi zaman da gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası hâline gelişi gösteriliyor.

Eserin büyük bölümü İtalya’nın farklı şarap bölgelerine yapılan yolculuklardan oluşuyor. Sicilya’daki volkanik topraklardan Toscana’nın tarihî bağlarına, Barolo’nun sisli tepelerinden Alto Adige’nin dağlık arazilerine kadar her bölge kendi karakteriyle ele alınıyor. Yazar, yalnızca üzümleri değil, onları yetiştiren insanları da anlatıyor. Geleneksel yöntemlere bağlı aileler, yenilikçi üreticiler, biyodinamik ve çevre dostu bağcılıkla uğraşan çiftçiler kitabın gerçek kahramanları hâline geliyor.

Bottoni, üzümün yolculuğunu Joseph Campbell’ın “kahramanın yolculuğu” modeliyle ilişkilendiriyor. Üzüm; kuraklık, hastalık, parazitler ve iklim koşullarıyla mücadele ederek olgunlaşıyor, ardından şaraba dönüşerek adeta yeniden doğuyor. Bu anlatım sayesinde bağcılık, sıradan bir üretim sürecinden çok bir dönüşüm hikâyesi olarak anlam kazanıyor. Şarap da yalnızca tüketilen bir ürün değil, toprağın, iklimin, tarihin ve insan emeğinin yoğunlaşmış bir ifadesi olarak görülüyor.

Sonuçta ‘Üzümler ve İnsanlar’, şarap bilgisini aktaran bir rehberden daha fazlasını sunuyor. Elvan Uysal Bottoni, her bağın ve her şişenin ardında insanların tutkularını, mücadelelerini ve hayallerini görünür kılıyor. Kitap, doğayla uyum içinde üretmenin anlamını araştırırken, uygarlığın büyük hikâyesini bir üzüm tanesinin serüveni üzerinden yeniden kuruyor. Bu yönüyle eser, gastronomi, tarım, kültür tarihi ve seyahat yazını arasında köprü kuran özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Elvan Uysal Bottoni — Üzümler ve İnsanlar: Toprak Ana, Bağban Baba
• Yapı Kredi Yayınları
İnceleme • 496 sayfa • 2026

George Makari — Korkuya ve Yabancılara Dair (2026)

Psikiyatr ve tarihçi George Makari’nin bu eseri, yabancı düşmanlığının tarihsel kökenlerini ve modern dünyadaki sürekliliğini çok katmanlı bir perspektifle ele alıyor. Makari, “zenofobi” kavramının yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda siyasal, kültürel ve psikolojik süreçlerin kesişiminde oluşan bir yapı olduğunu gösteriyor.

‘Korkuya ve Yabancılara Dair: Zenofobinin Tarihçesi’ (‘Of Fear and Strangers: A History of Xenophobia’), yabancı korkusunun insanlık tarihi boyunca var olduğunu kabul etmekle birlikte, modern anlamda zenofobinin özellikle Batı’da ulus-devletlerin yükselişiyle birlikte şekillendiğini vurguluyor. Sömürgecilik, kitlesel göçler ve ulusal kimlik inşası süreçleri, “yabancı”nın tehdit olarak kodlanmasını hızlandırdı. Bu bağlamda zenofobi, sadece bireysel bir korku değil, toplumsal düzeni kuran ve yönlendiren bir araç haline geldi.

Makari, kavramın tarihsel dönüşümünü incelerken 20. yüzyılın büyük kırılmalarına özel bir yer ayırıyor. Zenofobi, bir yandan kitlesel şiddet ve soykırımları meşrulaştıran bir ideolojik zemin oluştururken, diğer yandan bu felaketleri önlemeye yönelik etik ve politik tartışmaların da merkezine yerleşiyor. Böylece kavram, hem yıkımın hem de ona karşı geliştirilen eleştirinin dili haline geliyor.

Eserde psikoloji ve sosyal teori önemli bir rol oynuyor. “Öteki”, stereotip, yansıtma ve otoriter kişilik gibi kavramlar üzerinden, insanların yabancıya yönelik korkularını nasıl inşa ettikleri analiz ediliyor. Bu noktada Makari, Sigmund Freud sonrası psikodinamik yaklaşımlardan ve eleştirel teoriden yararlanarak, bireysel bilinçdışı ile toplumsal ideolojiler arasındaki ilişkiyi açığa çıkarıyor.

Kitap aynı zamanda edebiyat ve felsefeden de besleniyor. Albert Camus, James Baldwin ve Frantz Fanon gibi isimlerin eserleri, yabancılaşma ve dışlanma deneyimini anlamak için analitik bir zemin sunuyor. Bu disiplinler arası yaklaşım, zenofobiyi yalnızca tarihsel bir olgu olarak değil, aynı zamanda kültürel bir anlatı olarak da kavramayı mümkün kılıyor.

Makari, yabancı düşmanlığının geçmişte kalmış bir sorun olmadığını, günümüzde de siyaset ve toplum üzerinde güçlü etkiler yarattığını ortaya koyuyor. Kitap, bu akıldışı korkuların nasıl üretildiğini anlamanın, daha adil ve barışçıl bir dünya kurmanın ön koşulu olduğunu savunarak, eleştirel bir farkındalık çağrısı yapıyor.

George Makari — Korkuya ve Yabancılara Dair: Zenofobinin Tarihçesi
Çeviren: Özlem Yüksel • Yapı Kredi Yayınları
İnceleme • 384 sayfa • 2026

Harun Tepe — İnsan Haklarını Kim Öldürdü? (2026)

Harun Tepe’nin bu çalışması, insan haklarını savunmak ya da reddetmek gibi iki uç yaklaşımın ötesine geçerek, bu fikri eleştirilerle birlikte düşünmeye davet ediyor. ‘İnsan Haklarını Kim Öldürdü?: İnsan Hakları Eleştirileri Üzerine’, insan haklarının tarihsel olarak sürekli tartışılmış bir kavram olduğunu hatırlatarak, bu eleştirileri görmezden gelmeden, onların içeriğini anlamaya ve tartışmaya açıyor.

Eserde temel mesele, insan hakları fikri ile onun pratikteki uygulanışı arasındaki farkın çoğu zaman göz ardı edilmesi. İnsan haklarının korunmasında yaşanan başarısızlıkların, doğrudan fikrin kendisine yüklenmesi eleştiriliyor. Oysa Tepe’ye göre sorun, çoğunlukla siyasal, ekonomik ve toplumsal koşullardan; ayrıca insan haklarının araçsallaştırılmasından kaynaklanıyor. Bu nedenle kitap, insan haklarını değerlendirirken, düşünce ile uygulama arasındaki ayrımı netleştirmeyi merkezine alıyor.

Metin aynı zamanda insan haklarının etik ve antropolojik temellerine dikkat çekiyor. Her insan hakları anlayışının belirli bir “insan” tasavvuruna dayandığını vurgulayarak, bu temel göz ardı edildiğinde kavramın yüzeysel ve temelsiz hale geldiğini savunuyor. İnsan haklarını yalnızca hukuki metinler ya da uluslararası sözleşmeler üzerinden anlamanın yetersiz olduğunu; onların özünde bir “gereklilik fikri”, yani insanların eşit onur ve haklara sahip olması gerektiğini dile getiren etik bir iddia olduğunu ortaya koyuyor.

Kitapta, insan haklarının “ölümü” ya da “sonu” üzerine yapılan tartışmalar da kapsamlı biçimde ele alınıyor. Bu iddiaların, insan haklarının pratikteki yetersizliklerinden hareketle ortaya çıktığı, ancak bunun fikrin geçersizliğini kanıtlamadığı ileri sürülüyor. Tıpkı adalet ya da özgürlük gibi, insan haklarının da kusurlu bir dünyada varlığını sürdüren ve bu yüzden sürekli yeniden savunulması gereken bir düşünce olduğu belirtiliyor.

Sonuç olarak eser, insan haklarını ne dokunulmaz bir dogma olarak kabul ediyor ne de değersiz bir fikir olarak reddediyor. Aksine, eleştirileri ciddiye alarak insan haklarının kavramsal ve etik temellerini yeniden kurmaya çalışıyor ve bu fikrin, tüm eksikliklerine rağmen, mağduriyetleri dile getiren en güçlü araçlardan biri olmayı sürdürdüğünü ortaya koyuyor.

Harun Tepe — İnsan Haklarını Kim Öldürdü?: İnsan Hakları Eleştirileri Üzerine
• Yapı Kredi Yayınları
Siyaset • 181 sayfa • 2026

Michel Foucault — Felsefi Beyan (2026)

Michel Foucault’nun bu kitabı, felsefeyi zamandan bağımsız hakikat arayışı olarak değil, tarihsel olarak belirlenmiş bir “beyan” biçimi olarak yorumluyor. ‘Kelimeler ve Şeyler’den hemen sonra –1966 yazında– kaleme alınan ‘Felsefi Beyan’ (‘Le discours philosophique’), modern felsefenin kendi çağını nasıl kavradığını ve meşrulaştırdığını sorgulayan yoğun bir çözümleme sunuyor.

Foucault, René Descartes’tan Friedrich Nietzsche’ye uzanan çizgide felsefi beyanın, söylemin işlevlerini inceliyor. Bu beyan, yalnızca hakikati keşfetmeye çalışan bir etkinlik değil; aynı zamanda kendi varlık koşullarını kuran, kendini gerekçelendiren ve eleştiren bir pratik olarak ele alınıyor. Felsefe, böylece hem kendisini hem de içinde bulunduğu çağı sürekli olarak yorumlayan bir etkinlik hâline geliyor.

Metnin merkezinde, felsefenin “bugün” ile kurduğu ilişki yer alıyor. Foucault’ya göre modern felsefe, artık derinlerde gizli bir özü açığa çıkarmaya çalışan bir disiplin değil; içinde bulunduğu tarihsel anı teşhis etmeye yönelen bir düşünme biçimi. Bu anlamda felsefe, bir hakikat teorisinden çok bir “şimdinin analizi”ne dönüşüyor.

Bu dönüşümde Nietzsche’nin açtığı kırılma belirleyici oluyor. Aşkın, değişmez hakikat temellerinin sarsılmasıyla birlikte filozofun konumu da değişiyor. Felsefe, artık ayrıcalıklı bir bilgi alanı olmaktan çıkıp bilim, edebiyat ve diğer söylem türleriyle iç içe geçen bir pratik hâline geliyor. Bu durum, felsefenin sınırlarını belirsizleştirirken aynı zamanda yeni imkânlar da yaratıyor.

Foucault, bu süreci bir çöküş olarak değil, yeni bir başlangıç olarak yorumluyor. Ona göre felsefenin görevi, geçmişin mutlak temellerini yeniden kurmak değil; içinde yaşadığı zamanın koşullarını, sınırlarını ve bilgi biçimlerini ortaya koymak. Bu yaklaşım, onun “arkeoloji” adını verdiği yöntemle doğrudan ilişkili: düşünce sistemlerinin derin yapılarından ziyade, belirli bir dönemde neyin söylenebilir olduğunu araştırıyor.

‘Felsefi Beyan’, felsefenin ne olduğu sorusunu kökten yeniden formüle ediyor. Foucault, felsefeyi hakikatin temsilcisi olmaktan çıkarıp, kendi çağını analiz eden, sınırlarını sorgulayan ve diğer söylemlerle etkileşim içinde var olan tarihsel bir pratik olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, modern felsefenin meşruiyet iddialarını sarsarken, düşünmenin yeni yollarını da açan güçlü bir müdahale niteliği taşıyor.

Michel Foucault — Felsefi Beyan
Yayına hazırlayan: François Ewald, Orazio Irrera, Daniele Lorenzini
Çeviren: Ayşe Deniz Temiz • Yapı Kredi Yayınları
Felsefe • 256 sayfa • 2026

Frédéric Gros — Utanç Devrimci Bir Duygudur (2026)

Frédéric Gros’nun bu kitabı, utanç duygusunu yalnızca bireysel bir psikolojik deneyim olarak değil, aynı zamanda güçlü bir ahlaki ve siyasal duygu olarak ele alıyor. Karl Marx’ın utanç devrimci bir duygudur sözünden hareketle Gros, modern toplumlarda utancın çoğu zaman bastırılan veya saklanması gereken bir duygu gibi görüldüğünü, oysa bu duygunun adaletsizlikleri fark etmemizi sağlayan önemli bir bilinç kaynağı olabileceğini savunuyor. Ona göre insan, başkalarının acısı karşısında ya da haksızlıkların parçası olduğunu fark ettiğinde utanç duyabiliyor ve bu duygu bireyi düşünmeye, sorgulamaya ve harekete geçmeye yöneltebiliyor. Bu nedenle Gros, utancın yalnızca kişisel bir zayıflık değil, toplumsal dönüşümü tetikleyebilecek devrimci bir duygu olduğunu vurguluyor.

‘Utanç Devrimci Bir Duygudur’ (‘La honte est un sentiment révolutionnaire’), utanç duygusunun farklı biçimlerini ayrıntılı biçimde inceliyor. Gros, bireyin kendi eylemlerinden kaynaklanan utanç ile başkalarının maruz kaldığı adaletsizlikler karşısında hissedilen ahlaki utanç arasında önemli bir ayrım yapıyor. Özellikle savaşlar, yoksulluk, ayrımcılık ve toplumsal eşitsizlik gibi durumlarda ortaya çıkan bu kolektif utanç duygusunun insanların sorumluluk hissetmesine yol açabileceğini söylüyor. Bu duygu bireyin yalnızca kendisiyle ilgili bir değerlendirme yapmasını sağlamıyor; aynı zamanda toplumsal düzenin adaletsiz yönlerini görmesine de yardımcı oluyor. Böylece utanç, pasif bir duygudan çok etik bir uyanışın başlangıcı hâline geliyor.

Gros kitabın genelinde utancın politik potansiyelini tartışıyor. Ona göre tarih boyunca birçok toplumsal hareket, insanların haksızlıklar karşısında duyduğu utanç ve vicdan rahatsızlığından güç alıyor. Utanç, bireyi yalnızca kendini eleştirmeye değil, aynı zamanda dünyayı değiştirmeye yönelik bir sorumluluk almaya da çağırıyor. Gros bu nedenle utancı devrimci bir duygu olarak tanımlıyor. Kitap, duyguların siyasal düşünce içindeki rolünü yeniden değerlendiren bir yaklaşım sunuyor ve ahlaki duyarlılığın toplumsal değişimde nasıl etkili olabileceğini göstermesi bakımından önemli bir felsefi tartışma ortaya koyuyor.

Frédéric Gros — Utanç Devrimci Bir Duygudur
Çeviren: Olcay Kunal • Yapı Kredi Yayınları
Felsefe • 144 sayfa • 2026

Helen Lewis — Deha Denen Mit (2026)

Helen Lewis bu kitabında “deha” fikrinin masum bir övgü değil, tarihsel olarak inşa edilmiş ve çoğu zaman tehlikeli sonuçlar doğuran bir mit olduğunu savunuyor. ‘Deha Denen Mit’ (‘The Genius Myth’), ilk “büyük adam” biyografilerinden 18. yüzyıldaki “acıların dâhisi” romantizmine, oradan 19. yüzyıl sonundaki IQ takıntısına uzanan bir soy kütüğü çıkarıyor. Böylece dehanın doğal bir kategori değil, kültürel ve ideolojik bir kurgu olduğunu gösteriyor.

Lewis’e göre deha mitinin zehirli yanı, büyük başarıyı yetenek, şans ve emek bileşimi olarak görmek yerine bunu “üstün insan” fikrine dönüştürmesi. Bir alandaki başarı, o kişinin siyaset, etik ya da toplum üzerine her konuda daha yetkin olduğu yanılsamasını besliyor. Oysa kamusal aydın olarak görülen birçok figürün sıradan, hatta bilgisiz kanaatleri olabiliyor. Kitap bu kopuşu, yani uzmanlık ile “üstünlük” arasındaki kaymayı eleştiriyor.

Eserin önemli bir bölümü IQ testlerinin tarihine ayrılıyor. Lewis, IQ’nun sözde hassas ölçüm iddiasının toplumsal değeri tek boyutlu bir zekâ skalasına indirgediğini savunuyor. IQ’su 140 olan birinin kanaatinin 139 olandan niteliksel olarak üstün olduğunu varsaymanın bilimsel temeli olmadığını vurguluyor. Bu ölçüm kültürü, “özel insanlar” fikrini kurumsallaştırıyor ve eşitsizlikleri meşrulaştırabiliyor.

İkinci kısımda sanat dünyası, biyografi filmleri ve miras vakıfları üzerinden deha anlatılarının nasıl üretildiği inceleniyor. Ressamlar ve bilim insanları örneğinde, başarı hikâyelerinin arkasındaki destek ağları görünmez kılınırken tekil kahraman figürü yüceltiliyor. Hatta kimi zaman ortalama bir başarı bile, hazır deha kalıplarına uyduğu için efsaneleştirilebiliyor.

Lewis son olarak teknoloji dâhisi modeline yöneliyor. Elon Musk ile Thomas Edison arasında kurduğu paralellik, bireyden çok kültürü işaret ediyor. “Menlo Park Büyücüsü”nden Mars hayalleri kuran girişimciye uzanan çizgide değişmeyen şey, toplumun bazı figürleri “özel insan” kategorisine yerleştirme arzusu oluyor. Kitap, bu mitin cazibesini çözümlerken, ona kapılmanın siyasal ve kültürel risklerini görünür kılıyor.

Helen Lewis — Deha Denen Mit: İsyancıların, Canavarların ve Kural Tanımazların Tehlikeli Cazibesi
Çeviren: Ali Karatay • Yapı Kredi Yayınları
İnceleme • 312 sayfa • 2026

Diane Fortenberry, Tom Melick — Tarih Boyunca Sanat (2026)

Diane Fortenberry ve Tom Melick’in bu çalışması, sanat tarihini doğrusal ve Batı merkezli bir ilerleme anlatısı yerine küresel ve eşzamanlı bir perspektifle ele alıyor. Kitap, mağara resimlerinden çağdaş enstalasyonlara uzanan geniş bir zaman aralığında farklı coğrafyalardaki sanat üretimlerini yan yana getirerek, tarihin tek merkezli değil çok odaklı olduğunu gösteriyor.

Eserin esas katkısı, sanat akımlarını yalnızca kronolojik bir sırayla dizmek değil, aynı dönemlerde dünyanın farklı bölgelerinde ortaya çıkan estetik arayışları karşılaştırmalı biçimde sunması. Böylece Rönesans Avrupa’sındaki gelişmeler ile aynı yüzyılda Asya, Afrika ya da Amerika kıtasındaki üretimler arasında paralellikler ve farklar görünür hâle geliyor. Bu yöntem, “merkez–çevre” hiyerarşisini sorguluyor.

‘Tarih Boyunca Sanat: Dünya Sanat Tarihinde Üsluplar ve Akımlar’ (‘Art in Time: A World History of Art and Movements’), sanat hareketlerini toplumsal, politik ve kültürel bağlamlarıyla birlikte değerlendiriyor. Sömürgecilik, ticaret ağları, dinî dönüşümler ve teknolojik yenilikler sanat üretimini şekillendiren dinamikler olarak ele alınıyor. Böylece sanat tarihi, yalnızca üslup değişimlerinin değil, küresel etkileşimlerin ve güç ilişkilerinin de tarihi olarak okunuyor.

Zengin görsel malzemeyle desteklenen anlatı, okuyucuyu farklı dönemler arasında düşünsel sıçramalar yapmaya davet ediyor. Aynı zaman diliminde farklı kıtalarda üretilmiş eserleri yan yana görmek, sanatın evrensel sorulara yerel cevaplar verdiğini ortaya koyuyor.

Kitap, sanat tarihini daha kapsayıcı ve bağlantısal bir çerçevede düşünmek isteyenler için kapsamlı bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor. Fortenberry ve Melick, sanatı tek bir çizgi üzerinde ilerleyen bir hikâye olarak değil, zaman içinde birbirine temas eden çoklu anlatılar bütünü olarak konumlandırıyor.

Diane Fortenberry, Tom Melick — Tarih Boyunca Sanat: Dünya Sanat Tarihinde Üsluplar ve Akımlar
Çeviren: Dilek Şendil, Süreyyya Evren • Yapı Kredi Yayınları
Sanat Tarihi • 368 sayfa • 2026

Hüseyin Azmi — İttihatçı Polis Müdürü Azmi Bey’in Gurbet Günlükleri (2026)

Bu eser, Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşü ile Cumhuriyet’e giden yol arasındaki en kırılgan dönemi, iktidarı kaybetmiş bir bürokratın gözünden izleme imkânı sunuyor. İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden biri olan Hüseyin Azmi Bey’in 1918–1921 yılları arasında tuttuğu günlükler, yenilginin hemen sonrasında yaşanan sürgün, belirsizlik ve arayış hâlini doğrudan tanıklıkla kayda geçiriyor. Metinler, siyasal bir kuşağın dağılma anını içeriden bir sesle belgeliyor.

Mondros Mütarekesi’nin ardından yurtdışına çıkan Azmi Bey, Rusya’dan Almanya’ya, İtalya’dan Afganistan’a uzanan geniş bir coğrafyada hem kendi kaderini hem de İttihatçı liderlerin yön arayışlarını yazıya döküyor. Günlükler, Mütareke döneminde yurtdışındaki İttihatçı faaliyetlerine dair nadir ve birinci elden bilgiler içeriyor. Millî Mücadele ile kurulan temaslar, liderler arasındaki görüş ayrılıkları ve yeni siyasal ihtimaller, olayların sıcaklığı içinde aktarılıyor.

Ancak bu metinler yalnızca siyasal tarihe ışık tutmuyor. Azmi Bey’in satırlarında, sürgündeki bir Osmanlı aydınının ruh hâli, iç hesaplaşmaları ve hayal kırıklıkları da belirgin biçimde hissediliyor. Ailesinden uzak kalmış bir babanın kişisel acıları, vatan ve sorumluluk düşüncesiyle iç içe geçiyor. Günlükler, büyük ideallerin yanı sıra bireysel kırılganlığı da görünür kılıyor.

Aynı zamanda Azmi Bey’in bulunduğu ülkelerdeki savaş sonrası siyasal, toplumsal ve ekonomik sarsıntılara dair gözlemleri, dönemin küresel atmosferini anlamaya katkı sağlıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca Türkiye tarihine değil, bir Osmanlı aydınının dünyayı kavrama biçimine dair de zengin bir perspektif sunuyor. Arşiv belgeleri ve sonradan kaleme alınmış hatıratlarla karşılaştırıldığında, günlüklerin anlık duygu ve düşünceleri yansıtma gücü, bu çalışmayı yakın dönem tarihinin en özgün ve güvenilir kaynaklarından biri haline getiriyor.

Hüseyin Azmi — İttihatçı Polis Müdürü Azmi Bey’in Gurbet Günlükleri (1918–1921)
Hazırlayan: Serkan Erdal, Asaf Özkan, Sebile Yıldız Aybak • Yapı Kredi Yayınları
Günlük • 264 sayfa • 2026

Zainab Bahrani — Mezopotamya: Eskiçağ Sanatı ve Mimarisi (2025)

Zainab Bahrani’nin bu çalışması, Mezopotamya sanatını ve mimarisini estetik nesneler toplamı olarak değil, toplumsal, siyasal ve düşünsel dünyayla iç içe geçmiş bir kültürel pratik olarak ele alıyor. Bahrani, Sümerlerden Asur ve Babil uygarlıklarına uzanan geniş bir zaman aralığında üretilen görsel formların, iktidar ilişkilerini, dinsel inançları ve toplumsal hiyerarşileri nasıl kurduğunu ve görünür kıldığını inceliyor.

‘Mezopotamya: Eskiçağ Sanatı ve Mimarisi’ (‘Mesopotamia: Ancient Art & Architecture’), heykeller, rölyefler, silindir mühürler, saraylar, tapınaklar ve kent planları üzerinden Mezopotamya görsel kültürünün temel ilkelerini çözümlüyor. Bahrani, bu eserlerin “temsili” gerçekliği yansıtmaktan çok, onu üreten ve düzenleyen bir işlev gördüğünü vurguluyor. Görüntü, mimari ve yazı arasındaki ilişkiyi birlikte düşünerek, sanatın ritüel, siyaset ve gündelik yaşamla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.

Bahrani, Batı sanat tarihinin kullandığı estetik ölçütlerin Mezopotamya sanatını anlamakta yetersiz kaldığını savunuyor. Perspektif, natüralizm ya da bireysel sanatçı fikri yerine, tekrar, hiyerarşik ölçek, sembolik düzen ve kolektif üretim gibi kavramları merkeze alıyor. Böylece Mezopotamya sanatının kendine özgü görme ve anlam üretme biçimlerini açığa çıkarıyor.

Kitap, antik Yakın Doğu sanatını modern kategorilerle sınırlamadan okumayı öneren eleştirel bir çerçeve sunuyor. Kitap, sanat tarihi, arkeoloji ve kültürel çalışmalarla ilgilenen okurlar için, Mezopotamya’nın görsel dünyasını tarihsel bağlamı içinde derinlikli ve bütüncül biçimde anlamayı mümkün kılıyor.

Zainab Bahrani — Mezopotamya: Eskiçağ Sanatı ve Mimarisi
Çeviren: Aymesey Albay • Yapı Kredi Yayınları
Sanat • 320 sayfa • 2025