William M. Hamlin — Montaigne (2026)

William M. Hamlin’in bu çalışması, Michel de Montaigne’in düşünce dünyasını hem tarihsel bağlamı hem de felsefi etkisi içinde yalın fakat derinlikli bir çerçevede ele alıyor. Hamlin, Montaigne’i yalnızca deneme türünün kurucusu olarak değil, modern öznenin ve kuşkucu düşüncenin şekillenmesinde belirleyici bir aktör olarak konumlandırıyor.

‘Montaigne Kısa: Merak Dolu Bir Hayat’ (‘Montaigne: A Very Short Introduction’), 16. yüzyıl Fransası’nın din savaşları, siyasal çalkantılar ve entelektüel dönüşümlerle dolu atmosferini arka plan olarak kuruyor. Bu ortamda Montaigne’in Denemeler’i yazarken hem Antikçağ düşüncesiyle hem de çağının krizleriyle diyalog kurduğunu gösteriyor. Özellikle Pyrrhoncu kuşkuculuk, Stoacılık ve Hümanizm’in Montaigne üzerindeki etkisi ayrıntılı biçimde açıklanıyor.

Hamlin, Montaigne’in “Kendimi anlatıyorum” iddiasının basit bir otobiyografik jest olmadığını vurguluyor. Kendi deneyimini merkeze alırken aslında insan doğasının değişkenliğini, bilginin sınırlılığını ve kesinliğin imkânsızlığını tartıştığını ortaya koyuyor. “Ne biliyorum?” sorusu, bu düşüncenin temelini oluşturuyor. Montaigne’in kuşkuculuğu nihilist değil; dogmatizme karşı temkinli ve ölçülü bir tutum olarak değerlendiriliyor.

Eser ayrıca Montaigne’in siyasal düşüncesine, din hoşgörüsüne ve gündelik yaşam felsefesine de değiniyor. Ölüm, dostluk, eğitim, beden, alışkanlık gibi temaların onun yazısında nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Böylece Montaigne’in felsefeyi akademik bir sistem kurmak yerine yaşama dair bir pratik olarak ele aldığını belirginleştiriyor.

Kitap, hem düşünürün yaşamını hem de fikirlerinin kalıcı etkisini anlaşılır bir dille sunuyor. Hamlin, Montaigne’i modern bireyselliğin, entelektüel özgürlüğün ve eleştirel öz-düşünümün öncülerinden biri olarak konumlandırıyor.

William M. Hamlin — Montaigne Kısa: Merak Dolu Bir Hayat
Çeviren: Aybars Arda Kılıçer • Koç Üniversitesi Yayınları
Biyografi • 160 sayfa • 2026

Patricia Blessing — 15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti (2026)

Patricia Blessing’in bu incelemesi, 15. yüzyıl Osmanlı mimarisini yalnızca estetik ya da teknik bir üretim alanı olarak değil, siyasal iktidarın maddi ve mekânsal olarak kurulduğu bir alan olarak ele alıyor. Blessing, erken Osmanlı döneminde mimarinin, imparatorluk kimliğinin inşasında ve farklı toplumsal grupların bu kimliğe eklemlenmesinde merkezi bir rol oynadığını savunuyor.

‘15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti’ (‘Architecture and Material Politics in the Fifteenth-century Ottoman Empire’), özellikle Bursa, Edirne ve İstanbul gibi merkezlerde inşa edilen camiler, külliyeler, medreseler ve kamusal yapılar üzerinden, mimari formların nasıl siyasal anlamlar taşıdığını inceliyor. Osmanlıların Bizans, Selçuklu, İlhanlı ve Memlük miraslarından seçici biçimde yararlandığını; bu mirasların taklit edilmediğini, aksine yeni bir iktidar dili kurmak üzere dönüştürüldüğünü gösteriyor. Böylece mimari, fetih ve süreklilik arasındaki gerilimi yöneten bir araç haline geldi.

Blessing’in temel katkılarından biri, “maddi siyaset” kavramı. Yapıların planı, süslemeleri, malzemeleri ve konumları; yalnızca estetik tercihler değil, iktidarın görünür kılınma biçimleri olarak okunuyor. Vakıf sistemi, patronaj ilişkileri ve sultanlarla elitler arasındaki güç dengeleri, mimari üretimin arkasındaki toplumsal ve politik ağlar üzerinden analiz ediliyor. Bu bağlamda mimari, merkezi otoritenin yanı sıra yerel aktörlerin de söz sahibi olduğu bir müzakere alanı olarak ortaya çıkıyor.

Kitap, Osmanlı mimarisini “klasik dönem öncesi bir hazırlık evresi” olarak gören yaklaşımlara karşı çıkarak, 15. yüzyılı özgün, deneysel ve çok katmanlı bir dönem olarak konumlandırıyor.

Kitap, erken Osmanlı İmparatorluğu’nda iktidarın nasıl somutlaştığını, mekân ve malzeme üzerinden nasıl kurulduğunu gösteren, mimarlık tarihi ile siyaset tarihini güçlü biçimde buluşturan bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Patricia Blessing — 15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti
Çeviren: Zeynep Rona • Koç Üniversitesi Yayınları
Mimari • 256 sayfa • 2026

Janice Wormworth, Çağan H. Şekercioğlu — Kanatlı Nöbetçiler (2026)

Janice Wormworth ve Çağan H. Şekercioğlu’nun kaleme aldığı bu kitap, kuşların iklim krizinin erken uyarı sistemi olduğunu bilimsel olarak ortaya koyuyor. Kitap, kuşların iklim değişikliğine verdiği tepkileri yalnızca biyolojik bir mesele olarak değil, ekosistemlerin genel sağlığını gösteren bir gösterge sistemi olarak inceliyor. Yazarlar, kuş türlerinin dağılımındaki değişimleri, göç yollarındaki kaymaları, üreme zamanlamalarındaki bozulmaları ve popülasyon düşüşlerini iklim krizinin somut sonuçları olarak ele alıyor.

Eserde kuşların, çevresel değişimlere insanlardan çok daha hızlı tepki verdiği vurgulanıyor. Bu yüzden kuşlardaki davranış ve nüfus değişimleri, daha büyük ekolojik kırılmaların habercisi olarak okunuyor. İklim değişikliğinin habitat kaybı, sıcaklık artışı, kuraklık, deniz seviyesinin yükselmesi ve ekstrem hava olayları üzerinden kuş yaşamını nasıl dönüştürdüğü, bilimsel veriler ve saha gözlemleriyle destekleniyor.

‘Kanatlı Nöbetçiler’ (‘Winged Sentinels’), yalnızca bir “kriz anlatısı” kurmakla yetinmiyor; koruma politikaları, sürdürülebilir çevre yönetimi ve insan-doğa ilişkisi üzerine etik bir çerçeve de sunuyor. Kuşların korunmasının, yalnızca tür çeşitliliği için değil, insan yaşamının geleceği için de hayati olduğu savunuluyor. Bu bağlamda eser, iklim değişikliğini soyut bir küresel sorun olmaktan çıkarıp, doğrudan gözlemlenebilir biyolojik etkiler üzerinden somutlaştırıyor.

‘Kanatlı Nöbetçiler’, kuşları doğanın sesi ve habercisi olarak konumlandıran, iklim krizini bilim, ekoloji ve etik düzlemlerinde birlikte düşünen bir kitap olarak, çevre çalışmaları ve iklim literatüründe önemli bir referans niteliği taşıyor.

Janice Wormworth, Çağan H. Şekercioğlu — Kanatlı Nöbetçiler: Kuşlar ve İklim Değişikliği
Çeviren: Bezen Balamir Coşkun • Koç Üniversitesi Yayınları
Bilim • 390 sayfa • 2026

Joseph E. Stiglitz — Özgürlük Yolu (2026)

Joseph E. Stiglitz bu çalışmasında, özgürlük kavramını piyasa merkezli dar bir çerçeveden çıkarıp toplumsal koşullar üzerinden yeniden tanımlıyor. Ona göre özgürlük yalnızca bireyin seçim yapabilmesi değil, bu seçimleri gerçekten mümkün kılan eğitim, sağlık, gelir güvencesi, barınma, sosyal güvenlik ve kamusal hizmetlere erişimle anlam kazanıyor. Neoliberal düşüncenin özgürlüğü piyasa serbestliğiyle özdeşleştirdiğini, bunun ise pratikte eşitsizlik, güvencesizlik ve bağımlılık ilişkileri ürettiğini savunuyor.

‘Özgürlük Yolu’ (‘The Road to Freedom’), eşitsizlik, finansallaşma, kamu yatırımlarının gerilemesi, devletin düzenleyici rolünün zayıflatılması ve demokrasinin ekonomik güç karşısında kırılganlaşması gibi başlıklar üzerinden “iyi toplum” fikrini inşa ediyor. Piyasaların kendiliğinden adil sonuçlar üretmediğini, aksine servet ve iktidarı belli ellerde yoğunlaştırdığını gösteriyor. Devleti baskıcı bir yapı olarak değil, özgürlüğün toplumsal koşullarını kuran bir araç olarak yeniden konumlandırıyor.

Kitap, özgürlüğü yalnızca bireysel tercih değil, kolektif olarak kurulan bir toplumsal yapı olarak ele almasıyla ekonomi literatüründe önemli bir yer tutuyor. Stiglitz, ekonomik düzen ile etik, siyaset ve demokrasi arasındaki bağı görünür kılarak, “iyi toplum” fikrinin yalnızca büyüme değil adalet, eşitlik ve insani yaşam koşulları üzerinden düşünülmesi gerektiğini savunuyor.

Joseph E. Stiglitz — Özgürlük Yolu: İktisat ve İyi Toplum
Çeviren: Tansel Demirel • Koç Üniversitesi Yayınları
İktisat • 352 sayfa • 2026

Keith Humphreys — Bağımlılık (2026)

Keith Humphreys’in bu kitabı, bağımlılığı yalnızca biyolojik bir hastalık ya da bireysel irade sorunu olarak değil, biyolojik, psikolojik, toplumsal ve kültürel boyutları olan çok katmanlı bir olgu olarak ele alıyor. Humphreys, bağımlılık tartışmalarında sıkça karşı karşıya getirilen “hastalık modeli” ile “ahlaki zayıflık” yaklaşımını aşıyor ve bağımlılığı insan davranışlarının karmaşık bir biçimi olarak konumlandırıyor. Kitap, bağımlılığın tek bir nedene indirgenemeyeceğini, hem beyin süreçleri hem de sosyal çevre üzerinden şekillendiğini vurguluyor.

Eserde bağımlılık, bireyin içinde bulunduğu sosyal bağlamdan koparılarak açıklanmıyor. Yoksulluk, travma, dışlanma, yalnızlık, kültürel normlar ve politikalar, bağımlılığın oluşumunda belirleyici unsurlar olarak ele alınıyor. Humphreys, bağımlılığı yalnızca madde kullanımıyla sınırlı görmüyor; davranışsal bağımlılıkları da aynı çerçevede değerlendiriyor. Tedavi yaklaşımlarını biyomedikal, psikososyal ve topluluk temelli modeller üzerinden tartışıyor ve tek tip çözüm anlayışının yetersizliğini gösteriyor.

‘Bağımlılık Kısa Bir Giriş’ (‘Addiction: A Very Short Introduction’), bağımlılık politikalarını da eleştirel biçimde inceliyor. Ceza odaklı yaklaşımların sorunu çözmediğini, damgalama ve dışlamanın bağımlılığı daha da derinleştirdiğini savunuyor. Bunun yerine destek, dayanışma ve toplumsal entegrasyon temelli modelleri öne çıkarıyor. Humphreys, bağımlılığı bireysel bir kusur değil, toplumsal bir sorun olarak konumlandırıyor ve çözümün de bireysel değil, kolektif düzeyde üretilmesi gerektiğini gösteriyor. Bu yönüyle kitap, bağımlılığı anlamaya yönelik sade ama derinlikli bir çerçeve sunuyor.

Keith Humphreys — Bağımlılık: Kısa Bir Giriş
Çeviren: Selim Karlıtekin • Koç Üniversitesi Yayınları
Psikoloji • 136 sayfa • 2026

Felipe Rojas — Roma Döneminde Anadolu’nun Farklı Geçmişleri (2026)

Felipe Rojas’ın bu kitabı, Roma Anadolu’sunun geçmişinin nasıl üretildiğini, aktarıldığını ve anlamlandırıldığını merkezine alıyor. Rojas, tarihi yalnızca yaşanmış olaylar toplamı olarak değil, bu olayları anlatan, yorumlayan ve yeniden kuran “aracılar” üzerinden okuyor. Bu aracılar; yerel elitler, rahipler, entelektüeller, yazıcılar, yöneticiler ve çevirmenler gibi figürlerden oluşuyor. Kitap, Roma egemenliği altındaki Anadolu’da geçmiş bilgisinin kimler tarafından, hangi amaçlarla ve hangi söylemlerle kurulduğunu gösteriyor.

Eserde Roma kültürü ile yerel gelenekler arasındaki ilişki tek yönlü bir “Roma’nın dayatması” olarak ele alınmıyor. Aksine, geçmiş anlatıları müzakere edilen, yeniden yorumlanan ve yerel aktörler tarafından dönüştürülen dinamik süreçler olarak okunuyor. Rojas, Anadolu toplumlarının Roma kimliğini pasif biçimde benimsemediğini, kendi tarihsel hafızalarını Roma dili, kavramları ve kurumlarıyla yeniden kurduklarını gösteriyor. Böylece tarih, sadece imparatorluğun ideolojik bir aracı değil, yerel kimlik inşasının da aktif bir zemini haline geliyor.

‘Roma Döneminde Anadolu’nun Farklı Geçmişleri’ (‘The Pasts of Roman Anatolia: Interpreters’) , antik dünyada tarih yazımının siyasi, kültürel ve simgesel bir pratik olduğunu ortaya koyuyor. Geçmiş, sabit bir miras değil, her dönemde yeniden anlamlandırılan bir anlatı alanı olarak ele alınıyor. Bu yönüyle çalışma, Roma Anadolu’sunu yalnızca idari bir eyalet olarak değil, çok katmanlı hafıza üretimlerinin gerçekleştiği bir kültürel alan olarak yorumluyor. Eser, antik tarih, kültürel bellek ve kimlik çalışmaları açısından önemli bir katkı sunuyor ve Roma dünyasında geçmişin nasıl “yorum yoluyla” kurulduğunu anlamak için güçlü bir teorik çerçeve oluşturuyor.

Felipe Rojas — Roma Döneminde Anadolu’nun Farklı Geçmişleri
Çeviren: Deniz Sever Georgousakis • Koç Üniversitesi Yayınları
Tarih • 328 sayfa • 2026

Jennifer Anna Gosetti-Ferencei – Hayal Gücü (2025)

Jennifer Anna Gosetti-Ferencei bu eserinde hayal gücünü yalnızca zihinsel bir süs değil, insan deneyimini kuran temel bir yeti olarak ele alıyor. Hayal gücü, algı ile düşünce arasında kurduğu köprü sayesinde bireyin dünyayı anlamlandırma biçimini derinden etkiliyor. Yazar, bu yetinin sanatsal yaratıcılıktan bilimsel keşfe, etik yargıdan öznel deneyime kadar geniş bir alanda işlev gördüğünü vurguluyor ve hayal gücünün yaşamın her boyutuna yayılan dinamik bir süreç olduğunu gösteriyor.

‘Hayal Gücü: Kısa Bir Giriş’ (‘Imagination: A Very Short Introduction’), hayal gücünün felsefe tarihindeki konumunu izleyerek antik dönemden modern düşünceye uzanan tartışmaları ele alıyor. Kant, Sartre ve Heidegger gibi düşünürlerin yaklaşımlarını karşılaştırırken, hayal gücünün pasif bir temsil değil, dünyayı yeniden kuran aktif bir güç olduğunu savunuyor. Bu güç, bireyin olasılıkları görmesini, empati geliştirmesini ve kendini aşan anlam alanları yaratmasını sağlıyor.

Gosetti-Ferencei, hayal gücünün bedensel deneyimle sıkı bir ilişki içinde olduğunu belirtiyor. Duyular, mekân ve zaman algısı bu yetiyle birleşerek özgün bir bilinç alanı oluşturuyor. Böylece hayal gücü, gerçeklikten kopan bir kaçış değil, gerçekliğin daha derin ve zengin bir kavrayışına açılan yaratıcı bir kapı olarak değerlendiriliyor.

Yazar, modern dünyada hayal gücünün teknoloji ve görsel kültürle nasıl yeniden biçimleniyor olduğunu da tartışıyor. Dijital imgelerle kuşatılan bireyin, imgeleri tüketmekle kalmayıp onları üretme ve dönüştürme kapasitesini koruması gerektiğini savunuyor. Hayal gücü, burada eleştirel düşünceyle birleşerek edilgenliği aşan bir yaratım alanı açıyor ve bireyin kendi varoluşunu anlamlı biçimde kurmasına aracılık ediyor. Bu nedenle eser, hayal gücünü bireysel özgürlüğün ve kültürel yenilenmenin vazgeçilmez bir kaynağı olarak konumlandırıyor.

  • Künye: Jennifer Anna Gosetti-Ferencei – Hayal Gücü: Kısa Bir Giriş, çeviren: Bülent O. Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, inceleme, 136 sayfa, 2025

Oğuz Tekin – Roma ve Bizans Dünyasında Para (2025)

Oğuz Tekin’in ‘Roma ve Bizans Dünyasında Para: Tarihi Sikkelerden Okumak’ adlı çalışması, sikkeleri yalnızca birer ekonomik nesne olarak değil, Roma ve Bizans dünyasının siyasetini, kültürünü, inançlarını ve toplumsal yapısını anlamamıza yardımcı olan birer tarihsel belge olarak ele alıyor. Yazar, MÖ 4. yüzyıl sonlarında Roma’da sikke basımının başlamasından, XI. Konstantinos döneminin son Bizans sikkelerine kadar uzanan yaklaşık 1800 yıllık geniş bir zaman dilimini kapsayan bir panorama sunuyor.

Kitap, Roma devletine ait sikkelerden Roma kolonilerinin bastığı örneklere, imparatorluk egemenliği altındaki kentlerin yerel sikkelerinden Bizans döneminin karakteristik tiplerine uzanan dört ana başlık etrafında şekilleniyor. Bu çeşitlilik, Akdeniz dünyasını yönlendiren devletlerin ekonomik tercihlerinden dinsel sembollerine, mitolojik anlatılarından siyasi propaganda yöntemlerine kadar birçok dinamiği gözler önüne seriyor. Zengin görsel malzeme eşliğinde sunulan bu içerik, hem meraklı okuyuculara hem de konuya akademik ilgi duyanlara dönemin atmosferini canlı biçimde hissettiriyor.

Tekin’in çalışması yalnızca sikkeleri tanıtmakla kalmıyor; üzerlerindeki tasvirlerin, lejantların, sembollerin ve mitolojik göndermelerin nasıl okunabileceğini de adım adım açıklıyor. Böylece numismatik alanında temel metodolojiye ihtiyaç duyan tarih ve arkeoloji öğrencilerine pratik bir rehber sunuyor. Tasvir tiplerini yorumlama, sembolleri teşhis etme ve kronolojik bağlam kurma gibi araştırmacılar için kritik beceriler, kitabın önemli katkılarından biri olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak eser, Roma ve Bizans dünyasını paranın dili üzerinden anlamaya davet eden; siyaset, ekonomi, kültür ve dinin kesiştiği noktaları somut buluntularla aydınlatan kapsamlı bir başvuru kaynağı ortaya koyuyor.

  • Künye: Oğuz Tekin – Roma ve Bizans Dünyasında Para: Tarihi Sikkelerden Okumak, Koç Üniversitesi Yayınları, arkeoloji, 724 sayfa, 2025

Tristram D. Wyatt – Hayvan Davranışı (2025)

Tristram D. Wyatt’ın bu kitabı, hayvan davranışlarını açıklarken biyolojik, evrimsel ve çevresel etkenlerin nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Wyatt, davranış bilimini yalnızca gözleme dayalı bir alan olarak değil, aynı zamanda hayvanların hayatta kalma stratejilerini, iletişim biçimlerini ve sosyal yapılarının evrimini inceleyen bütüncül bir disiplin olarak ele alıyor. Bu çerçeve, hem genetik mirasın hem de çevresel uyaranların davranış üzerindeki etkilerini anlamaya imkân tanıyor. ‘Hayvan Davranışı: Kısa Bir Giriş’ (‘Animal Behaviour: A Very Short Introduction’), farklı türlerde öğrenmenin nasıl gerçekleştiğini, içgüdü ile deneyimin hangi noktalarda birleştiğini ve hayvanların değişen koşullara göre davranışlarını nasıl dönüştürdüğünü tartışarak davranışın dinamik niteliğini ön plana çıkarıyor.

Wyatt, iletişim kavramını merkeze alarak hayvanların sesler, kimyasal sinyaller, jestler ve görsel işaretler yoluyla bilgi aktardığını açıklıyor. İletişimin yalnızca eş bulma ya da alan savunma gibi işlevlerle sınırlı olmadığını; aynı zamanda işbirliği, çatışma çözümü ve topluluk içi düzenin sağlanması için de kritik olduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, hayvan davranışının karmaşık sosyal örgütlenmelerle nasıl bağlantılı olduğunu gösteriyor. Bazı türlerde ebeveyn bakımının, grup hâlinde avlanmanın ya da hiyerarşik yapılanmaların evrimsel açıdan nasıl avantaj sağladığı örneklerle ele alınıyor. Böylece kitap, hayvan topluluklarının yaşam stratejilerini geniş bir ekolojik ve evrimsel bağlama yerleştiriyor.

Eserde ayrıca insan etkisinin hayvan davranışlarını nasıl dönüştürdüğü de tartışılıyor. Kentleşme, habitat kaybı, ışık ve ses kirliliği gibi modern çevresel değişimler, birçok türün alışkanlıklarını yeniden şekillendiriyor. Wyatt, bilimsel araştırmaların bu dönüşümleri anlamak ve türlerin uyum kapasitesini değerlendirmek için neden kritik olduğunu gösteriyor. Kitap genel olarak, hayvan davranışlarının neden ve nasıl sorularına yanıt ararken okuyucuyu hem biyolojik ilkeleri keşfetmeye hem de diğer canlılarla paylaşılan dünyanın karmaşıklığını düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Tristram D. Wyatt – Hayvan Davranışı: Kısa Bir Giriş, çeviren: Nıvart Taşçı, Koç Üniversitesi Yayınları, zooloji, 176 sayfa, 2025

Çiğdem Kafescioğlu – Konstantinopolis (2025)

Çiğdem Kafescioğlu bu çalışmasında, kentin Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan dönüşümünü kültürel etkileşimler bağlamında inceliyor. ‘Konstantinopolis: İstanbul İmparatorluk Başkentinde Mekânın ve İmgenin Yeniden İnşası’ (‘Constantinopolis/Istanbul: Cultural Encounter’), İstanbul’un yalnızca bir başkent değil, farklı uygarlıkların, inançların ve sanat geleneklerinin kesişim noktası olduğunu gösteriyor. Kafescioğlu, Bizans mirasının Osmanlı döneminde tamamen yok edilmediğini, aksine yeni iktidar yapısı içinde yeniden yorumlanarak yaşatıldığını vurguluyor.

Eserde, Bizans mimarisi ile Osmanlı üslubunun iç içe geçtiği yapılar, şehir planındaki değişiklikler ve kamusal alanların yeniden işlevlendirilmesi ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Kafescioğlu, Ayasofya’dan Topkapı Sarayı’na, surlardan camilere uzanan mimari dönüşümleri, hem siyasi güç gösterisi hem de kültürel sürekliliğin ifadesi olarak yorumluyor. Kentin çok dinli ve çok etnik yapısının, ticaret ağlarının ve diplomatik ilişkilerin şehir dokusuna nasıl yansıdığını da inceliyor.

Yazar, Osmanlı İstanbul’unun yalnızca geçmişi devralan değil, aynı zamanda onu dönüştüren yaratıcı bir merkez olduğunu savunuyor. Bu süreçte görsel kültür, el sanatları, yazılı kaynaklar ve seyyah anlatıları üzerinden, kentin kimliğinin sürekli yeniden üretildiğini gösteriyor. Kitap, İstanbul’u tarihin belirli bir dönemine sıkıştırmadan, onu bir kültürel karşılaşmalar ve müzakereler alanı olarak ele alıyor. Böylece okuyucu, kentin çok katmanlı geçmişini, estetik ve politik bağlamıyla birlikte kavrıyor.

  • Künye: Çiğdem Kafescioğlu – Konstantinopolis: İstanbul İmparatorluk Başkentinde Mekânın ve İmgenin Yeniden İnşası, çeviren: Ayşen Gür, Koç Üniversitesi Yayınları, mimari, 336 sayfa, 2025